# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-8
**Sayfa:** 622

---

## Pâdişâh tarafından mektûbun cevabı erişmemesinden nâşî o gulâmın mütegayyir olması

1885. Bu sahra ayak ve baş tutmaz, o gulâm, mektubun cevabı olmaksızın mecrûh olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1885. Bu alan ayak ve baş tutmaz, o köle, mektubun cevabı olmaksızın yaralanmıştır.

"Ayak ve baş tutmamak", haddi olmamaktan kinayedir. Yani, "Vahiy makamına ulaşmanın ve hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesinde istiğrakın (tamamen dalmanın) ve Hz. Cibrîl'in korkması hakkındaki sırların ve marifetlerin (bilgilerin) sonu yoktur; bu sebeple bu bahsi bırakıp, kıssaya dönelim. Sözün özü, rütbesi düşürülen o köle, padişaha yazdığı mektubun cevabını alamadığı için kalben yaralanmıştır ve kendi kendine demiştir:

"Ayak ve baş tutmamak", haddi olmamakdan kinâyedir, Ya'ni, “Makām-ı vahye vusûl ve hakikat-ı muhammediyye mertebesinde istiğrâk ve Hz. Cibrîl'in korkması hakkındaki esrâr ve maârifin nihâyeti yokdur; binâenaleyh bu bahsi bırakıp, kıssaya rücû edelim. Velhâsıl ta'yîni tenkîs edilen o gulâm pâdişâha yazdığı mektûbun cevabını alamadığı için kalben mecrûh olmuşdur ve kendi kendine demişdir:

1886. Ki, "Acaba o şâh bana niçin cevab vermedi? Yahud, mektûbu götüren meşakkatten nâşî hıyânet mi etti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1886. Acaba o şah bana niçin cevap vermedi? Yahut mektubu götüren, meşakkatten dolayı hıyanet mi etti?

Padişahtan cevap alamayınca, o köle kendi kendine dedi ki: "Acaba padişah benim dilekçeme niçin cevap vermedi? Yoksa mektubu götüren kimse, bu mektubu taşımak ve götürmek meşakkatinden dolayı hıyanet edip yırttı mı?" "Tâb" kelimesinin beş anlamı vardır: 1. Işık ve parlaklık, 2. Gam ve keder, 3. Güç ve iktidar, 4. Hararet ve sıcaklık, 5. Mihnet ve meşakkat. Bu beş anlamdan başka "gurur" ve "insan topluluğu" ve "üzüntü" anlamlarına geldiği de bazı lügatlerde gösterilmiştir; burada uygun olanı, "meşakkat" anlamıdır.

Pâdişâhdan cevâb alamayınca, o gulâm kendi kendine dedi ki: "Acabâ pâdişâh benim arîzama niçin cevab vermedi? Yoksa mektûbu götüren kim- se, bu mektûb taşımak ve götürmek meşakkatinden nâşî hıyânet edip yırttı mı?" "Tâb" kelimesinin beş ma'nâsı vardır: 1. Fürûğ ve pertev, 2. Gam ve endûh, 3. Tâkat ve iktidâr, 4. Harâret ve sıcaklık, 5. Mihnet ve meşakkat. Bu beş ma'nâdan başka "gurûr" ve "insan taifesi" ve "gussa" ma'nâlarına geldiği de ba'zı lügatlerde gösterilmişdir; burada münasibi, “meşakkat" ma'nâsıdır.

1887. “O mektubu gizleyip şaha göstermedi, zîra o münafık ve saman altında bir su idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1887. “O mektubu gizleyip şaha göstermedi, çünkü o münafık ve saman altında bir su idi."

1888. "Tecrübeden dolayı başka bir mektub yazayım; fünûn sahibi bir başka resûl arayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1888. "Tecrübeden dolayı başka bir mektup yazayım; ilimler sahibi başka bir elçi arayayım!"

"O adamın mektubumu padişaha götürüp götürmediğini tecrübe etmek için padişaha bir mektup daha yazayım ve bu defa mektubumu kâmil ve ârif bir kimse ile göndereyim!" dedi. "Zû-fünûn"dan kasıt, kâmil ve ârif olan kimse demektir.

"O adamın mektûbumu pâdişâha götürüp götürmediğini tecrübe için pâdişâha bir mektûb daha yazayım ve bu def'a mektûbumu kâmil ve ârif bir kimse ile göndereyim!" dedi. "Zû-fünûn"dan murâd, kâmil ve ârif olan kimse demekdir.

1889. O bî-haber, cehilden nâşî, şâha ve matbah müdürüne ve mektûb götürene ayıb kor idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1889. O habersiz, bilgisizlikten dolayı şaha, mutfak müdürüne ve mektup götürene ayıp bulurdu.

O kendi kusurundan habersiz olan köle, bilgisizliğinden dolayı tayinatların (verilen yiyecek ve içeceklerin) azaltılması konusunda başkalarını ayıpladı.

O kendi kusûrundan bî-haber olan gulâm, cehlinden dolayı tenkîs-ı ta'yînât hususunda başkalarını ta'yib etti.

1890. Dînde putperest gibi, "Ben eğri gidicilik ettim!" diye, hiç kendi etrafını [1896] dolaşmazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1890. Dinde putperest gibi, "Ben yanlış davrandım!" diye, hiç kendi etrafını dolaşmazdı.

"Şemen", putperest demektir. Putperestin dinde yanlış davranması, varlıkta putunu yüceltmesi ve Allah'a ortak koşmasıdır. Bir kimse ki kendi nefsini yüceltir ve kendi varlığını, Hak'ın varlığı karşısında bağımsız görürse, putpereste benzer ve onun gibi fikir ve meslekte yanlış davranan olur. Bu sebeple maaşı kesilen köle de hiç kendi nefsine toz kondurmadı ve varlığını şah karşısında bağımsız gördü, bu sebeple putpereste benzedi.

"Zelle", yürürken ayağı kaymak ve söylerken hata etmek anlamlarındadır. Yüce peygamberler günah işlemekten masum olduğundan, burada "zelle"den kasıt, fiilde ve sözde yüce peygamberlik makamlarına uygun olan bir şeyi terk etmektir. Bu husus "İyilerin iyilikleri mukarreblerin (Allah'a yakın olanların) kötülükleridir" düsturuna uygundur.

"Şemen", putperest demekdir. Putperestin dînde eğri gitmesi, vücûdda putunu tezkiye ve Hakk'a teşrík etmesidir. Bir kimse ki kendi nefsini tezkiye eder ve kendi vücudunu, vücûd-ı Hak muvâcehesinde müstakil görürse, putpereste benzer ve onun gibi fikir ve meslekde eğri gidici olur. Binâenaleyh ta'yîni kesilen gulâm dahi hiç kendi nefsine toz kondurmadı ve vücudunu şâh muvâcehesinde müstakil gördü, bu sebeble putpereste benzedi.

"Zelle", yürür iken ayağı kaymak ve söylerken hatâ etmek ma'nâlarına- dır. Enbiyâ-yı izâm hazarâtı günah işlemekden ma'sûm olduğundan, burada "zelle"den murâd, fiilde ve kavilde makām-ı refiu'ş-şân-ı nübüvvet-penâhî- lerine münasib olan bir şeyi terk etmektir. Bu husûs "Hasenâtü'l-ebrâr sey- yiâtü'l-mukarrebîn", ya'ni, "Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtı" düstû- runa mutâbıkdır.

## Süleymân (a.s.) üzerine, onun zellesi sebebiyle rüzgârın eğri esmesi

1891. Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın tahtı üzerine eğri gitti; binaenaleyh Süley- mân: “Ey rüzgâr eğri sürtünme!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1891. Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın tahtı üzerine eğri gitti; bu sebeple Süleyman: “Ey rüzgâr eğri sürtünme!" dedi.

"Gajîden" ve yukarıda geçen "hazîden" aynı anlama gelir. Çocukların sürtünerek yürümesi demektir. Yani, “Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın isteğinin aksine esmeye başladı ve o yüce peygamber rüzgâra hitaben: "Ey rüzgâr, böyle isteğimin aksine geri geri sürtünme!" dedi.

"Gajîden" ve yukarıda geçen "hazîden" bir ma'nâyadır. Çocukların sürtü- nerek yürümesi demekdir. Ya'ni, “Rüzgâr Süleymân (a.s.)ın murâdının hila- fi üzerine esmeğe başladı ve o hazret rüzgâra hitâben: "Ey rüzgâr, böyle mu- râdım hilafında geri geri sürtünme!" dedi.

1892. Rüzgâr dahi dedi: "Ey Süleymân, eğri gitme ve eğer eğri gidersen, be- nim eğriliğimden öfkeli olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1892. Rüzgâr da dedi: "Ey Süleyman, eğri gitme ve eğer eğri gidersen, benim eğriliğimden öfkeli olma!"

Rüzgâr cevap olarak dedi: "Ey şanlı peygamber, sen peygamberlik makamının aşağısında olan iyilikleri yapmakla yetinme, yüce makamına uygun olan iyilikleri seç! Eğer şerefli makamının aşağısında gidersen, bu eğri bir hareket olur. O halde ben de eğri olurum; bu sebeple benim eğriliğimden dolayı öfkelenme!" Bu şerefli beyitte, insanların fiil ve hareketleri eğri olduğu zaman, tabiî hallerin de düzeninin bozulacağına işaret vardır. Bu hal, günümüzde fiilen görülmektedir. Meyvelerin bozulması, vakitsiz yağmurlar yağması ve doluların ekinleri harap etmesi ve kış ve yaz mevsimlerinde düzensizlik görülmesi, hep insanların eğri hareketindendir. Çünkü kutsal ayette هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا (Bakara, 2/29) yani, "Allah yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" buyurulur. Bu sebeple insan eğri olunca, bunlar da eğri olur.

Rüzgâr cevâben dedi: "Ey nebiyy-i zîşân, sen makām-ı nübüvvetin mâ- dûnunda olan hasenâtı îfâ ile iktifâ etme, makām-ı âlîne münasib olan hase- nâtı ihtiyâr buyur! Eğer makām-ı şerîfinin mâdûnunda gidersen, eğri bir ha- reket olur. O halde ben dahi eğri olurum; binâenaleyh benim eğriliğimden do- layı öfkelenme!" Bu beyt-i şerîfde beşerin ef'âl ve harekâtı eğri olduğu vakit, ahvâl-i tabîiyyenin dahi intizâmı bozulacağına işâret vardır. Bu hâl fî-zamâ- ninâ fiilen meşhûddur. Meyvelerin bozulması, vakitsiz yağmurlar yağması ve doluların ekinleri harâb etmesi ve kış ve yaz mevsimlerinde intizamsızlık gö- rülmesi, hep insanların eğri hareketindendir. Zîrâ âyet-i kerîmede هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا (Bakara, 2/29) ya'ni, “Allâh arzda olan şeylerin hepsini sizin için yaratdı" buyurulur. Binâenaleyh insan eğri olunca, bunlar da eğri olur.

1893. Hak bu teraziyi onun için koydu, tâ ki bizim için sebakda insaf gide!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1893. Hak bu teraziyi onun için koydu ki, bizim için derste insaf meydana gelsin!

"Sebak", burada ders ve öğretim anlamındadır; ve bu şerefli beyitte, "Ve Rahman gökleri yükseltti ki, terazide haddi aşmasınlar ve siz de tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik yapmayın!" (Rahmân, 55/7-9) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Yüce Allah göksel ve yersel varlıklarla insanlar arasında bu teraziyi ve ölçüyü koydu ki, bizim için bu koyuştan ders almak hususunda insaf hâsıl olsun!"

"Sebak", burada ders ve ta'lîm ma'nâsınadır; ve bu beyt-i şerifde, وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ وأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (Rahmân, 55/7-9) ya'ni, "Ve Rahmân gökleri yükseltdi, tâ ki mîzanda tecavüz etmeyeler ve siz de vezni adl ile yapın, mîzânı eksik yapmayın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Hak Teâlâ eşyâ-yı semâviyye ve arziyye ile insanlar arasında bu terâziyi ve vezni vaz' etti, tâ ki bizim için bu vaz'dan ders almak husûsunda insâf hâsıl ola!"

1894. "Terâziden noksan edersen, ben de noksan ederim, sen benim ile rûşen oldukça, ben rûşenim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1894. "Teraziden eksik edersen, ben de eksik ederim, sen benimle aydınlık oldukça, ben aydınlığım!"

Rüzgâr Süleyman (a.s.)a dedi ki: "Ey Allah'ın peygamberi, sen peygamberlik mertebesinin gereği olan iyiliklerden eksik bir şey yaparsan, ben de düzenimde eksiklik yaparım; sen bana karşı açık ve aydınlık oldukça, ben de sana karşı açık ve aydınlık olurum!"

Rüzgâr Süleymân (a.s.)a dedi ki: "Yâ nebiyyallâh, sen mertebe-i nübüvvetin îcâbı olan hasenâtdan noksan bir şey yaparsan, ben de intizâmımda noksan yaparım; sen bana karşı açık ve münevver oldukça, ben de sana karşı açık ve münevver olurum!"

1895. Kezâlik Süleyman'ın tâcı meyl etti, aydınlık olan gündüzü onun üzerine gece gibi etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1895. Aynı şekilde Süleyman'ın tacı eğildi, aydınlık olan gündüzü onun üzerine gece gibi etti.

Bu rüzgârın eğri esmesi olayı gibi, bir de taç olayı ortaya çıktı, Süleyman (a.s.)ın başına giydiği taç, başından bir tarafa kayıp eğrildi. Bu hâli görünce, onun gündüzü gece gibi oldu. Yani, hayret ve şaşkınlık duyup, gönlüne gam karanlığı çöktü ve sevinç aydınlığı kalbinden yok oldu.

Bu rüzgârın eğri esmesi vak'ası gibi, bir de tâc vak'ası zâhir oldu, Süleymân (a.s.)ın başına giydiği tâc, başından bir tarafa kayıp eğrildi. Bu hâli görünce, onun gündüzü gece gibi oldu. Ya'ni, tahayyür ve taaccüb edip, gönlüne gam karanlığı çöktü ve meserret aydınlığı kalbinden zâil oldu.

1896. Dedi: "Ey tâc, benim tepem üzerinde eğri olma; ey güneş, benim şarkımdan eğri olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1896. Dedi: "Ey tâc, benim tepem üzerinde eğri olma; ey güneş, benim şarkımdan eğri olma!"

Süleyman (a.s.) tâca hitaben şöyle buyurdu: "Ey tâc, başımın tepesi üzerinde eğrilme! Ey nübüvvet ve saltanat güneşi olan tâc, benim saadet doğuşumdan eğrilip batma!"

Süleymân (a.s.) tâca hitâben buyurdu ki: "Ey tâc, başımın tepesi üzerinde eğrilme! Ey nübüvvet ve saltanat güneşi olan tâc, benim maşrık-ı saâdetimden eğrilip gurûb etme!"

1897. O tâcı eliyle doğru ederdi, ey delikanlı, tâc yine onun üzerine eğri olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1897. O tacı eliyle doğru ederdi, ey delikanlı, tac yine onun üzerine eğri olurdu.

Süleyman (a.s.) taca bu hitabı yapmakla beraber, eliyle de doğrultur idi; fakat tac yine kendi kendine eğrilir idi.

Süleymân (a.s.) tâca bu hitâbı yapmakla beraber, eliyle de doğrultur idi; fakat tâc yine kendi kendine eğrilir idi.

1898. Sekiz def'a onu doğru yaptı ve eğri oldu. "Ey tâc nedir? Nihayet eğri sürtünme!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1898. Sekiz defa onu doğru yaptı ve eğri oldu. "Ey taç nedir? Nihayet eğri sürtünme!" dedi.

1999. "Sen beni eğer yüz def'a doğru yapsan, ey mü'temen, mâdemki eğri gidiyorsun eğri olurum!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. "Sen beni eğer yüz defa doğru yapsan, ey güvenilir kişi, mademki eğri gidiyorsun, eğri olurum!" dedi.

Tâc Süleyman (a.s.)ın sekiz defa düzeltmesine rağmen dedi ki: "Ey zamanın peygamberi ve ey cihanın güvenilir kişisi, sen beni yüz defa doğrultsan da, mademki şerefli makamının gerektirdiği işlerde denge ölçüsünden sapıyorsun, benden doğruluk bekleme! Böyle eğri olurum!"

Tâc Süleymân (a.s.)ın sekiz def'a düzeltmesine rağmen dedi ki: "Ey nebiyy-i zamân ve ey mü'temen-i cihân, sen beni yüz def'a doğrultsan, mâdemki makām-ı şerîfinin iktizâsına münasib umûrda mîzân-ı i'tidâlden inhirâf ediyorsun, benden doğruluk bekleme! Böyle eğri olurum!"

1900. Ba'dehû Süleyman kendi içini doğru etti; gönlü o şehvet üzerine ölmüş [1900] idi ki soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1900. Sonra Süleyman kendi içini doğru etti; gönlü o şehvet üzerine ölmüş [1900] idi ki soğuk oldu.

"Şehvet", arzu ve istek anlamınadır. Süleyman (a.s.) taçtan bu cevabı işittiği zaman, kendi iç âleminde yerleşmiş olan arzularını inceledi ve peygamberlik makamına uygun olmayan arzusundan ve isteğinden soğudu.

"Şehvet”, arzû ve istek ma'nâsınadır. Süleymân (a.s.) tâcdan bu cevabı işitdiği vakit, kendi bâtınında merkûz olan murâdâtını tedkîk etti ve makām-ı nübüvvet-penâhîsiyle mütenâsib olmayan arzûsundan ve isteğinden soğudu.

1901. Ondan sonra onun tacı derhal doğru oldu; öyle ki tâcı isterdi, oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1901. Ondan sonra onun tacı derhal doğru oldu; öyle ki tacı isterdi, oldu.

Süleyman (a.s.) o arzusundan geçtikten sonra, başındaki taç dahi doğru durmaya başladı. Süleyman (a.s.) o tacın başında nasıl durmasını isterse, öyle oldu.

Süleymân (a.s.) o arzûsundan geçtikden sonra, başındaki tâc dahi doğru durmaya başladı. Süleymân (a.s.) o tâcın başında nasıl durduğunu isterse, öyle oldu.

1902. Ondan sonra onu o kasd ile eğri ederdi, tâc kasd ile târek-cû olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1902. Ondan sonra onu o kasıt ile eğri ederdi, taç kasıt ile baş tepesini arayıcı olurdu.

"Târek", baş tepesi anlamındadır. Yani, "Süleyman (a.s.) tacın doğrulduğunu gördükten sonra kasıtlı olarak ve denemek için tacı eğriltti, taç da kasıtlı olarak başının tepesini isteyici oldu, Yani, başında doğru bir vaziyet aldı."

"Târek", baş tepesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Süleymân (a.s.) tâcın doğrulduğunu gördükden sonra kasden ve tecrübeten tâcı eğriltdi, tâc dahi kasden başının tepesini isteyici oldu, Ya'ni, başında doğru bir vaziyet aldı."

1903. O büyük, onu sekiz defa eğri yaptı, tâc onun başının tepesi üzerinde doğru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1903. O büyük, onu sekiz defa eğri yaptı, tâc onun başının tepesi üzerinde doğru oldu.

1904. Tâc, nutk edici oldu ki: "Ey şâh nâz et, mâdemki kanadı çamurdan silktin pervâz et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1904. Tâc, konuşan oldu ki: "Ey şah naz et, mademki kanadı çamurdan silktin, uç!"

"Kanat"tan kastedilen, kalbin himmeti (manevi gücü) ve "çamur"dan kastedilen, kendi mertebesinin hükmüne karşı gelmektir. Yani, "Ey suret ve mana şahı olan şanlı peygamber, mademki himmetini, kendi nübüvvet mertebene karşı gelmekten silktin ve temizledin, artık o himmet kanadı ile uçabildiğin kadar uç!"

"Kanat"tan murâd, himmet-i kalbiyye ve "çamur"dan murâd, kendi mertebesinin hükmüne muhalefettir. Ya'ni, "Ey sûret ve ma'nâ şâhı olan nebiyy-i zîşân, mâdemki himmetini, kendi mertebe-i nübüvvetine muhalefetden silktin ve temizledin, artık o himmet kanadı ile uç uçabildiğin kadar!"

1905. "Bir izin yokdur ki, ben bundan geçeyim, bunun gayb perdelerini yırtayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1905. "Bana öyle bir izin yoktur ki, ben bundan geçeyim, bunun gayb perdelerini yırtayım!"

"Yüce Allah tarafından bana bir izin yoktur ki, senin eğrilmenden, benim de eğrilmemin gerekli olduğuna dair olan sözlerimi sana daha fazla ayrıntılandırıp açıklayayım; bu husustaki gayb perdelerini yırtıp, birtakım sırları açığa çıkarayım!"

"Cenâb-ı Hak tarafından bana bir izin yokdur ki, senin eğrilmenden, benim de eğrilmem lâzım geldiğine dâir olan sözlerimi, sana daha fazla tafsil ve îzâh edeyim; bu husûsdaki gayb perdelerini yırtıp, birtakım esrârı ızhâr edeyim!"

1906. "Sen kendi elini benim ağzım üzerine koy, nâ-makbûl sözden benim ağzımı bağla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1906. "Sen kendi elini benim ağzım üzerine koy, kabul edilmez sözden benim ağzımı bağla!"

"Ey Allah'ın peygamberi, artık senin özün ve sözün doğru olduğu için; ben de doğruldum. Bu husustaki konuşmamızı kesmek için, tasarruf elini benim manevî olan ağzım üzerine koy, kabul edilmez sözden, yani, ilahî sırların keşfinden benim ağzımı bağla!"

"Yâ nebiyyallâh, artık senin özün ve sözün doğru olduğu için; ben de doğruldum. Bu husûsdaki mükâlememizi kat' için, yed-i tasarrufunu benim ma'nevî olan ağzım üzerine koy, nâ-makbûl sözden, ya'ni, esrâr-ı ilâhiyyenin keşfinden benim ağzımı bağla!"

1907. İmdi derdden her gam ki, senin önüne gele, bir kimse üzerine töhmet koyma, kendi üzerine çevir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1907. Şimdi, başına gelen her dert ve gam için, bir kimseyi suçlama, onu kendi üzerine çevir!

Ey Hakk Yolcusu, Süleyman (a.s.)'ın rüzgâr ve tacı ile olan kıssasını dinledin. O yüce peygamber iken, küçük bir muhalefet üzerine, çevresindeki eşya ile ilişkisi böyle olursa, senin insanlık mertebene yakışmayan bir sürü hayvani muhalefetin yüzünden, etrafında ne uğursuzluklar ve ne terslikler ortaya çıkacağını düşün! Bu sebeple, vücudunda ortaya çıkan dert ve hastalık veya işlerinde zuhur eden terslikler yüzünden sana yönelen gam ve kederi sakın başkalarından bilme. Bu kusuru kendi düşünce ve amellerinden bil! "Acaba ne yaptım da bu hallere yakalandım?" diye, kendi düşünce ve amellerini tefekkür et!

Menkıbe: Hz. Pîr'in şerefli zamanlarında, Konya tüccarlarından birinin kâr ve ticareti günden güne düşmeye başlamış; tüccar her türlü tedbirini almış ise de, bu düşüşü engellemeye bir çare bulamamış. Cenâb-ı Pîr'in saadetli huzuruna gelip halini arz etmiş ve demiş ki: "Efendim ben elimden geldiği kadar şeriat hükümlerini uygulamaya riayetkârım, zekâtımı da seneden seneye veriyorum; ticaretim sürekli düşmek üzeredir; sebebini bir türlü idrak edemiyorum?" Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Sen ticaret için Mağrib tarafına gitmiştin ve orada gezerken yol üzerinde dış görünüşü gayet çirkin bir kimseyi görüp, onun o manzarasından iğrenip önünde tükürdün; halbuki o zat bir ilahi veli idi, senin bu halinden onun gönlü incindi. Onu alçak ve zelil ve kendini şerefli ve yüce görmen seni bu vaziyete düşürdü. Gidip onu bularak huzurunda mütevazı bir şekilde kusurunu affettirmek lazımdır." Tüccar bu halini hatırlayıp Mağrib tarafına gitmiş ve Pîr'in emri veçhile muamele edip kusurunu affettirmiştir ve ondan sonra işi düzelmiştir.

Ey sâlik, Süleymân (a.s.)ın rüzgâr ve tâcı ile olan kıssasını dinledin. O hazret bir nebiyy-i zîşân iken, cüz'î bir muhalefet üzerine, muhîtindeki eşyâ ile münasebeti böyle olursa, senin mertebe-i insâniyyene yakışmayan bir sürü muhalefet-i hayvâniyyen yüzünden, etrafında ne şeâmetler ve ne terslikler zuhûra geleceğini teemmül et! Binâenaleyh vücudunda peyda olan derd ve hastalık veyâhud işlerinde zuhûr eden terslikler yüzünden sana teveccüh eden gam ve kederi sakın başkalarından bilme. Bu kusûru kendi efkâr ve a'mâlinden bil! "Acabâ ne yaptım da bu hallere giriftâr oldum?" diye, kendi efkâr ve a'mâlini tefekkür et!

Menkıbe: Hz. Pîr'in zamân-ı şerîflerinde, Konya tâcirlerinden birisinin kâr ve ticareti günden güne sukūta başlamış; tâcir her türlü tedbîrini ittihâz etmiş ise de, bu sukūtun men'ine bir çâre bulamamış. Cenâb-ı Pîr'in huzûr-ı saâdetlerine gelip hâlini arz etmiş ve demiş ki: "Efendim ben elimden geldiği kadar şerîat ahkâmını icrâya riâyetkârım, zekâtımı da seneden seneye veriyorum; ticaretim aleddevâm sukūt etmek üzeredir; sebebini bir türlü idrâk edemiyorum?" Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Sen ticaret için Mağrib tarafına gitmiş idin ve orada gezerken yol üzerinde manzara-i zâhiriyyesi gāyet kerîh bir kimseyi görüp, onun o manzarasından iğrenip önünde tükürdün; halbuki o zât bir veliyy-i ilâhî idi, senin bu hâlinden onun gönlü rencîde oldu. Onu vazî ve zelîl ve kendini şerîf ve âlî görmen seni bu vaziyete düşürdü. Gidip onu bularak huzûrunda mütevaziâne isti'fâ-yı kusûr etmek lazımdır." Tâcir bu hâlini tahattur edip Mağrib tarafına gitmiş ve emr-i Pîr vechiyle muâmele edip kusûrunu afv ettirmişdir ve ondan sonra işi düzelmişdir.

1908. Ey dostların murâdınca hareket eden! Bir başkasına zannetme, onu yapma ki, o gulâm fenâ düşünürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1908. Ey dostların isteğine göre hareket eden! Bir başkasına zannetme, onu yapma ki, o köle kötü düşünürdü.

"Dost-kâm", dostların isteği ve arzusu doğrultusunda hareket eden kişi anlamındadır. Bu şerefli beyit, Hakk Yolcularına hitaptır. Ve Hakk Yolcularının dostu Hak ehlidir. Yani, "Ey Hak ehlinin isteği üzere hareket eden Hakk Yolcusu, maruz kaldığın nahoş durumlardan dolayı sakın başkalarını suçlama, o kesinlikle kölenin yaptığı kötü düşüncede bulunma!" "Sikâlîden", düşünmek ve fikir yürütmek demektir.

"Dost-kâm", dostların murâdı ve arzûsu dâiresinde hareket eden kimse ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf, sâliklere hitâbdır. Ve sâliklerin dostu ehl-i Hak'dır. Ya'ni, "Ey ehl-i Hakk'ın murâdı üzere hareket eden sâlik, dûçâr olduğun nâhoş ahvâlden dolayı, sakın başkalarını tecrîm etme, o ta'yîni kesi- len gulâmin yaptığı fenâ düşüncede bulunma!" "Sikâlîden", fikr etmek ve düşünmek demekdir.

1909. Bir Fir'aun gibi ki, Mûsa'yı bırakmış idi, halkın çocuklarının başını kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1909. Bir Firavun gibi ki, Musa'yı bırakmış idi, halkın çocuklarının başını kapar idi.

Bu ve sonraki beyitler, kötülük eden içeride iken, dışarıda aramaya örnek olarak verilmiştir. Yani, "Firavun'un tacını ve tahtını yıkacağı müneccimler (yıldız falcıları) tarafından haber verilen Musa (a.s.) Firavun'un sarayında beslendiği halde, Firavun, tac ve tahtının düşmanını dışarıda arayıp; Musa olduğu zannıyla halkın çocuklarını öldürttü." Bu sebeple Hakk Yolcusu'nun nefsi kendi vücudunda, kendisinin düşmanı olduğu ve kötülüklere sebep olan bu düşman bulunduğu halde Hakk Yolcusu, Firavun gibi bu içerideki düşmandan gafil olup, başına gelen felaketlerin sebebini dışarıda arar demek olur. Ey Hakk yolu sâlikı, sen böyle yapma! "Hişten", salıvermek ve bırakmak ve terk etmek demektir.

Bu ve âtîdeki beyitler, fenâlık eden içeride iken, dışarıda aramağa misal olarak îrâd buyurulmuşdur. Ya'ni, "Fir'avn'ın tâcını ve tahtını yıkacağı müneccimler tarafından haber verilen Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sarayında beslendiği halde, Fir'avn, tâc ve tahtının düşmanını dışarıda arayıp; Mûsâ olduğu zu'muyla halkın çocuklarını öldürtdü." Binâenaleyh sâlikin nefsi kendi vücûdunda, kendisinin düşmanı olduğu ve fenâlıklara sebeb olan bu düşman bulunduğu halde sâlik, Fir'avn gibi bu içerideki düşmandan gafil olup, başına gelen felâketlerin sebebini hâriçde arar demek olur. Ey sâlik-i tarîk-i Hak, sen böyle yapma! "Hişten", salıvermek ve bırakmak ve terk etmek demekdir.

1910. O düşman kör kalblinin evinde idi, o çocukların boynunu kesici olmuşdur. [1911]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1910. O düşman, kör kalpli olanın evinde idi, o çocukların boynunu kesici olmuştur.

O Firavun'un taç ve tahtının ve benliğinin düşmanı olan Musa (a.s.), kör kalpli olan Firavun'un evinin içinde idi. Hâlbuki Firavun, yakınlığın şiddetinden dolayı uzaklığa düşmüş ve kalbinin gözü kör olup, onu görememişti ve o bu düşmanı dışarıda arayarak İsrailoğulları çocuklarının başını kesici olmuştur.

O Fir'avn'ın tâc ve tahtının ve enâniyetinin düşmanı olan Mûsâ (a.s.), kör kalbli olan Fir'avn'ın evinin içinde idi. Halbuki Fir'avn, şiddet-i kurbdan nâşî bu'da düşmüş ve kalbinin gözü kör olup, onu görememiş idi ve o bu düşmanı dışarıda arayarak Benî-İsrail çocuklarının başını kesici olmuşdur.

1911. Sen dahi dışarıdan diğerleriyle kötüsün, halbuki içeride sakîl nefs ile hoş olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1911. Sen de dışarıdan diğerleriyle kötüsün, halbuki içeride ağır nefisle hoş olmuşsun.

1912. Senin düşmanın muhakkak odur, ona şeker veriyorsun; ve hâriçten herkese töhmet koyarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1912. Senin düşmanın kesinlikle odur, ona şeker veriyorsun; ve dışarıdan herkese suçlama yöneltiyorsun.

Ey Hakk Yolcusu, اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك yani, "En düşmanın senin nefsindir ki, iki yanının arasındadır" hadis-i şerîfi (Peygamber sözü) gereğince, senin en büyük düşmanın nefsindir. Sen ona şeker veriyorsun; yani, onu temizleyip, üzerine toz kondurmuyorsun. Başına gelen belalar, bu düşman yüzünden olduğu hâlde, sen suçu başkalarına yüklüyorsun.

Ey salik اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك Ya'ni, "En düşmanın senin nefsindir ki, iki yanının arasındadır" hadis-i şerîfi mûcibince, senin en büyük düşmanın nefsindir. Sen ona şeker veriyorsun; ya'ni, tezkiye edip, üzerine toz kon- durmuyorsun. Başına gelen belâlar, bu düşman yüzünden olduğu halde, sen kabâhatı başkalarına isnâd ediyorsun.

1913. Sen Fir'avn gibi kör ve kör kalblisin, düşman ile hoşsun, bî-günahları zelîl edicisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1913. Sen Firavun gibi kör ve kör kalplisin, düşman ile hoşsun, günahsızları zelil edicisin.

Sen düşmanı görememek hususunda Firavun gibi körsün ve kalbinin gözü olup, feraset (sezgi, anlayış) sahibi değilsin; bu körlüğün sebebi ise düşman ile hoş geçinirsin de, kabahati olmayanları zelil ve tahkir edersin; bu sebeple dost ile düşmanı fark edemez bir haldesin.

Sen düşmanı görememek husûsunda Fir'avn gibi körsün ve kalbinin gözü olup, firâset sahibi değilsin; bu körlüğün sebebi ise düşman ile hoş geçinirsin de, kabâhatı olmayanları tezlîl ve tahkîr edersin; binâenaleyh dost ile düşmanı fark edemez bir haldesin.

1914. Ey Fir'avn, nice bir kabahatsizi öldürürsün, pür-gurm olan teni okşarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1914. Ey Firavun, ne zamana kadar suçsuz birini öldürürsün, borçla dolu bedeni okşarsın?

Bu şerefli beyitte nefs ehli (nefsinin isteklerine uyan kişilere) hitap edilir. Düşman ile dostu ayırt edememek konusunda nefs ehlinin Firavun'a benzerliği vardır, bu sebeple nefs ehline "Ey Firavun!" diye hitap edilmiştir. Yani, "Firavun'a benzeyen nefs ehli, sen ne zamana kadar nefsini bırakıp halk ile uğraşırsın? Borç ile dolu olan bedeni okşarsın?" "Nefsin, üzerine ödemesi vacip olan borç ile dolu olması"nın anlamı şudur: Nefis, ilahi emri yerine getirmeye ve ilahi yasaktan kaçınmaya borçludur, hâlbuki o bu borçlarını ödemekte gecikir ve tembellik eder.

Bu beyt-i şerifde ehl-i nefse hitâb buyurulur. Düşman ile dostu bilememek hususunda ehl-i nefsin Fir'avn'a müşâhebeti vardır, onun için ehl-i nefse "Ey Fir'avn!" diye hitâb buyurulmuşdur. Ya'ni, "Fir'avn'a müşâbih olan ehl-i nefs, sen ne vakte kadar, nefsini bırakıp halk ile uğraşırsın? Borç ile dolu olan teni okşarsın?" "Nefsin, üzerine edâsı vacib olan borç ile dolu olması"nın ma'nâsı budur ki: Nefis, emr-i ilâhîyi icrâya ve nehy-i ilâhîden ictinâba borçludur, halbuki o bu borçlarını edâda mümâtale ve tekâsül eder.

1915. Onun aklı, şahların aklı üzerine ziyâde olurdu, Hakk'ın hükmü onu akılsız ve kör etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1915. Onun aklı, şahların aklı üzerine daha fazla olurdu, Hakk'ın hükmü onu akılsız ve kör etmiş idi.

Yani, dostu ve düşmanı layıkıyla tanımak, Allah'ın bir yardımıdır; eğer bu Allah'ın yardımı olmazsa, kişisel zekâ asla etkili olmaz. Nasıl ki Firavun'un aklı ve zekâsı, zamanındaki hükümdarların aklı ve zekâsına üstün idi; fakat Hakk'ın hükmü ve kazâsı o Firavun'u bu hususta akılsız ve basiret gözünü kör etmiş idi. Bilinmeli ki, Firavun zekâ sahibi kişilerden biri idi; onun dirayeti ve zekâsı, koca bir kavim üzerinde ilahlık iddiasıyla beraber senelerce müstebit bir şekilde hükümet icra etmeye muvaffak olmasıyla sabittir ve Fusûsu'l-Hikem'de Mûsevî Fass'ında Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyan buyurulduğu üzere Mûsâ (a.s.)a "Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?" (Şuarâ, 26/23) hitabıyla ilahi mahiyetten soru sorması da cehaletinden değil, aksine Mûsâ (a.s.)ın gerçekten bir peygamber olup olmadığını imtihan etmek maksadıyla gerçekleşmiş idi. Nasıl ki bunun ayrıntısı fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte yer almaktadır.

Ya'ni, dostu ve düşmanı lâyıkıyla tanımak bir inâyet-i Hak'dır, eğer bu inâyet-i Hak olmazsa, zekâvet-i şahsiyye asla müessir olmaz. Nitekim Fir'avn'ın akıl ve zekâsı, zamânındaki hükümdarların akıl ve zekâsına gālib idi; fakat Hakk'ın hükmü ve kazâsı o Fir'avn'ı bu husûsda akılsız ve basar-ı basîretini kör etmiş idi. Ma'lûm olsun ki, Fir'avn ehl-i zekâdan birisi idi; onun dirâyet ve zekâveti koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rubûbiyetle beraber senelerce müstebidâne bir sûretde icrâ-yı hükûmete muvaffak olmasıyla sâbitdir ve Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyurulduğu üzere Mûsâ (a.s.)a وما رب العالمين (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"] hitâbıyla mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi de cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ın hakikaten bir peygam- ber olup olmadığını imtihân etmek maksadıyla vâki' idi. Nitekim bunun tafsili fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhde münderiçdir.

1916. Hakk'ın mührü, aklın gözü ve kulağı üzerinde olursa, eğer Eflâtûn ise de onu hayvân eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1916. Hakk'ın mührü, aklın gözü ve kulağı üzerinde olursa, eğer Eflâtûn ise de onu hayvan eder.

Yani, خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Yani, "Yüce Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuş, gözleri üzerine de bir perde çekmiştir" (Bakara, 2/7) ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere, Yüce Allah bir kimsenin aklının gözü ve kulağı üzerine mühür perdesini çekerse, o kişi görünen ilimlerde ve işleri idare etmede Eflâtûn gibi dünya çapında meşhur olsa da, onu insanlık mertebesinden uzaklaştırır ve hayvanlık mertebesine indirir. Ve bu mühür vurma, öncesiz yatkınlığa göre meydana gelen Hakk'ın hükmüdür.

Ya'ni, خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Ya'ni, "Allâh Teâlâ onların kalbleri ve kulakları ve gözleri üzerine mühür vaz'ı ile perde çekmişdir" (Bakara,2/7) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, Hak Teâlâ bir kimsenin aklının gözü ve kulağı üzerine mühür perdesini çekerse, ulûm-ı zâhireyyede ve tedbîr-i umûrda Eflâtûn gibi meşhûr-ı cihân olsa da, onu mertebe-i insâniyyetden teb'îd ve hayvanlık mertebesine tenzîl eder. Ve bu mühür vaz'ı, isti'dâd-ı ezelîye göre vâki' olan hükm-i Hak'dır.

1917. Hakk'ın hükmü levh üzerinde zahir gelir, Bâyezîd'in hükm-i gaybı gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1917. Hakk'ın hükmü levh üzerinde görünür, Bâyezîd'in gaybî hükmü gibi.

Yani, Hakk'ın hükmü ve ezelî kazâsı, levh-i mahfûzda açıkça yazılmıştır ve bu hüküm asla başka bir hale geçmez. Çünkü kulun ezelî yatkınlığına dayanarak verilmiş olan bir hükümdür. Fakat onun açıklığı ve görünürlüğü, kalpleri levh-i mahfûza karşılık gelen büyük evliyaya göredir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri levh-i mahfûzda Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin ortaya çıkacağını gördü ve şehadet âlemine göre gaybî olan bu hükmü haber verdi ve bu haber sonradan bu görünen âlemde gerçekleşti.

Ya'ni, Hakk'ın hükmü ve kazâ-yı ezelîsi, levh-i mahfûzda açık yazılmışdır ve bu hüküm aslâ tebeddül etmez. Zîrâ abdin isti'dâd-ı ezelîsine müsteniden verilmiş olan bir hükümdür. Fakat onun açıklığı ve zâhirliği kalbleri levh-i mahfûza mukābil olan ekâbir-i evliyâya göredir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri levh-i mahfûzda Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin zuhûr edeceğini gördü ve âlem-i şehadete nazaran gaybî olan bu hükmü haber verdi ve bu haber bilâhire bu âlem-i zâhirde tahakkuk etti.

## Şeyh Ebu'l-Hasan'ın kendisinin vücûd bulmasından ve ahvâlinden Bâyezîd (rahmetullahi aleyh)in haber vermesini işitmesi

1918. Öyle geldi ki, o buyurmuş idi, Bü'l-Hasan âdemlerden onu işitdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1918. Öyle geldi ki, o buyurmuştu, Ebu'l-Hasan insanlardan onu işitti.

Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri, Cenâb-ı Bâyezîd'in haber verdiği gibi, oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıktı ve o hazret, Cenâb-ı Bâyezîd'in kendisi hakkında verdiği gaybî haberi halktan dinledi.

Ebu'l-Hasan Harakānî hazretleri, cenâb-ı Bâyezîd'in haber verdiği gibi, âlem-i kevnde zâhir oldu, ve o hazret, cenâb-ı Bâyezîd'in kendisi hakkında verdiği haber-i gāibâneyi halkdan dinledi.

1919. Ki, "Hasan benim mürîdim ve ümmetim olur; her sabah benim türbemden ders tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1919. Ki, "Hasan benim müridim ve ümmetim olur; her sabah benim türbemden ders tutar."

Bayezid hazretleri buyurmuştu ki: "Benim müridim ve tarikatta tâbiim Ebu'l-Hasan Harakânî olur. O her sabah benim türbemden ve ruhanî tesirlerimden seyr ü sülûk (manevî yolculuk) dersini alır."

Bâyezîd hazretleri buyurmuş idi ki: "Benim mürīdim ve tarikatde tâbiim Ebu'l-Hasan Harakānî olur. O her sabah benim türbemden ve rûhâniyetimden seyr ü sülük dersini alır."

1920. Dedi: "Ben dahi onu rüyada görmüşüm, şeyhin ruhundan bunu işitmişim [1926]."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1920. Dedi: "Ben de onu rüyada görmüşüm, şeyhin ruhundan bunu işitmişim [1926]."

Ebu'l-Hasan hazretleri halktan Cenâb-ı Bâyezîd'in bu haberlerini işitince buyurdu ki: "Ben de, Hz. Bâyezîd'in misâlî suretini rüyada görmüşüm ve onun şerefli ruhundan sizin bu söylediğinizi işitmişimdir."

Ebu'l-Hasan hazretleri halkdan cenâb-ı Bâyezîd'in bu haberlerini işitince buyurdu ki: "Ben dahi, Hz. Bâyezîd'in sûret-i misâliyyesini rü'yâda görmüşüm ve onun rûh-ı şerîfinden sizin bu söylediğinizi işitmişimdir."

1921. Her bir sabah kabir tarafına yüz kor idi; kuşluk vaktine kadar huzûrda durur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1921. Her sabah kabir tarafına yüzünü dönerdi; kuşluk vaktine kadar huzurda dururdu.

Ebu'l-Hasan hazretleri her sabah Bayezid-i Bistamî hazretlerinin mübarek kabrine gider, latif ruhuna yönelir ve kuşluk vaktine kadar kalp huzuruyla ayakta dururdu.

Bu mübarek beyitte evliya kabirlerine yönelmenin faydası açıklanmıştır. Dervişlerden biri Şeyh Rükneddin Alaüddevle hazretlerine şu soruyu sordu: "Ruh bedenden ilgisini kestikten sonra, cismin toprak içinde idraki kalmaz ve ruhlar aleminde ise perde yoktur; bu sebeple bir kişinin kabri üzerine gidip de ruhuna yönelmesinin ne faydası vardır? Büyüklerden birinin kabrine gidilmeyip de, kişi bulunduğu yerde ruhuna yönelse olmaz mı?" Bu soru üzerine Hz. Rükneddin de şu cevabı verdi: "Kabire gitmenin çok faydası vardır, birisi şudur ki: Bir kimse bir zatın kabrini ziyarete yönelse, gittikçe fikren yönelmesi kuvvetlenir ve kabri üzerine ulaştığı vakit, o toprağı hissi ile müşahade eder; ve bu sebeple hem fikren ve hem de hissen meşgul ve bütünüyle yönelmiş olur; ve böyle yönelmenin faydası da artar. Ve bir faydası da şudur ki: Ruhun birçok seneler dünya hayatında ilgili olduğu cismin bulunduğu yere nazarı, diğer yerlerden daha fazla olur; bu sebeple o yerde o zatın ruhuna meydana gelen yönelmeden çok fayda hasıl olur. Bir kimse Resul-i Ekrem hazretlerinin ruhaniyetlerine, bulunduğu yerden yönelse, fayda bulur. Fakat Medine-i Münevvere'ye gitse Fahr-ı Alem'in ruhaniyeti o kimsenin geldiğinden ve yollarda çektiği zahmetten haberdar olur ve oraya erişip, o hazretin pak Ravza'sını hissi ile müşahade ettiği vakit, tam olarak yönelmiş olur ve bulduğu fayda da o nisbette olur." Evliya kabirlerini ziyaretin faydasını inkar edenler çoktur, fakat bu fayda ehl-i müşahade (gözlem ehli) katında muhakkaktır (kesindir).

Ebu'l-Hasan hazretleri her bir sabâh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabr-i şerîfine gidip, rûh-ı latîfine müteveccih olur ve kuşluk vaktine kadar huzûr-ı kalb ile ayak üstü durur idi.

Bu beyt-i şerîfde makābir-i evliyâya teveccühün fâidesi beyân buyurulmuşdur. Dervişin birisi şeyh Rükneddîn Alâüddevle hazretlerine şu suâli sordu: "Rûh bedenden taallukunu kestikden sonra, cismin toprak içinde idrâki kalmaz ve âlem-i ervâhda ise hicâb yokdur; binâenaleyh bir kişinin kabri üzerine gidip de rûhuna teveccüh etmenin ne fâidesi vardır? Ekâbirden birinin kabrine gidilmeyip de, kişi bulunduğu yerde rûhuna teveccüh etse olmaz mı?" Bu suâl üzerine Hz. Rükneddîn dahi şu cevabı verdi: "Kabre gitmenin çok fâidesi vardır, birisi budur ki: Bir kimse bir zâtın kabrini ziyârete müteveccih olsa, gittikçe fikren teveccühü kuvvetlenir ve kabri üzerine eriştiği vakit, o toprağı hissi ile müşâhede eder; ve bu sebeble hem fikren ve hem de hissen meşgül ve külliyetle müteveccih olur; ve böyle teveccühün fâidesi de ziyâde olur. Ve bir fâidesi de budur ki: Rûhun birçok seneler hayât-ı dünyâda taalluk ettiği cismin bulunduğu mevzie nazarı, sâir mevzi'den daha ziyâde olur; binâenaleyh o mevzi'de o zâtın ruhuna vâki' olan teveccühden çok fâide hâsıl olur. Bir kimse Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûhâniyetlerine, bulunduğu mahalden teveccüh etse, fâide bulur. Fakat Medîne-i Münevvere'ye gitse Fahr-ı Alem'in rûhâniyeti o kimsenin geldiğinden ve yollarda çektiği zahmetden haberdar olur ve oraya erişip, o hazretin Ravza-i pâkini hissi ile müşâhede ettiği vakit, kemâliyle müteveccih olur ve bulduğu fâide de o nisbetde olur." Makābir-i evliyâ ziyaretinin fâidesini inkâr edenler çokdur, fakat bu fâide ehl-i müşâhede indinde muhakkakdır.

1922. Ya şeyhin misali onun önüne gelirdi, yahud söylemeksizin onun işkâli hallolurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1922. Ya şeyhin misali onun önüne gelirdi ya da söylemeksizin onun zorluğu çözülürdü.

Ebu'l-Hasan hazretleri, Cenâb-ı Bâyezîd'in mübarek kabri huzurunda kuşluk vaktine kadar ayakta durunca, Cenâb-ı Bâyezîd'in ya misalî sureti ortaya çıkar, söz aracılığıyla ona gerekli sözleri söyler ve zorluğunu çözerdi. Veyahut misalî suretle ortaya çıkmayarak, söz aracılığı olmaksızın muhtaç olduğu anlamları, mübarek ruhuyla kalbine ilka eder, o hazretin zorluğu bu şekilde çözülürdü.

Bilinmeli ki, ruh, mücerred (soyut) ve nuranî bir cevher olduğundan, bir sureti yoktur. Oluş ve bozuluş âleminde cisimsel bedene ve berzah âleminde de berzahî bedene ilişkindir; ve berzahî beden, cisimsel beden suretinde olsa da, cisimsel beden gibi yoğun değildir. Rüyada gördüğümüz cisimlerin suretleri gibi latiftir. Dünya hayatında, berzah âlemine intikal edenlerin ruhları, ancak beş duyu perdeleri kalktığı zaman, yani uyku zamanında rüyada görülür; fakat Allah'ın velileri uyanıklık halinde de ruhlara yönelen kâmiller ile bu perdeleri kaldırabildiklerinden, bu uyanıklık hallerinde dahi ruhları müşahede edebilirler. Ebu'l-Hasan hazretlerinin müşahedesi bu türdendir; ve kâmil ruhların tasarrufu, mübarek beyitte beyan buyurulduğu üzere iki türlü olur. Ya misalî ve berzahî suretle ortaya çıkıp konuşur ve Hakk Yolcusunun zorluklarını bu şekilde çözer; veyahut suretsiz ve kelamsız Hakk Yolcusunun kalbine zorluğun cevabını ilka ve ilham eder. Şu mübarek beyit, ikinci hale nazaran söylenmiştir:

"Öldükten sonra bizim türbemizi yeryüzünde arama; bizim mezarımız, âşık olan insanların sinesindedir!"

"Ebu'l-Hasan hazretleri, cenâb-ı Bâyezîd'in kabr-i şerîfi huzûrunda kuşluk vaktine kadar ayak üstü durunca, cenâb-ı Bâyezîd'in ya sûret-i misâliyyesi zuhûr edip, vâsıta-i kelâm ile ona lâzım olan sözleri söyler ve müşkilini hallederdi. Veyâhud sûret-i misâliyye ile zuhûr etmiyerek vâsıta-i kelâm olmaksızın muhtaç olduğu ma'nâları, rûh-ı şerîfiyle kalbine ilkā eyler, o hazretin işkâli bu sûretle hallolurdu."

Ma'lûm olsun ki, rûh, bir cevher-i mücerred-i nûrânî olduğundan, bir sûreti yokdur. Alem-i şehadetde cism-i unsurîye ve âlem-i berzahda da cism-i berzahîye taalluk eder; ve cism-i berzahî, cism-i unsurî sûretinde ise de, cism-i unusurî gibi kesîf değildir. Rü'yâda gördüğümüz suver-i ecsâm gibi latîfdir. Hayât-ı dünyeviyyede, âlem-i berzaha intikal edenlerin rûhları ehl-i hicab tarafından, ancak havâss-i hamse hicâbâtı kalktığı vakit, ya'ni, uyku zamânında rü'yâda görülür; fakat Allah'ın velileri uyanıklık hâlinde de ervâha müteveccih kâmiller ile bu hicâbları kaldırabildiklerinden, bu hâl-i yakazalarında dahi ervâhı müşâhede edebilirler. Ebu'l-Hasan hazretlerinin müşâhedesi bu kabildendir; ve ervâh-ı kâmilânın tasarrufu, beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu üzere iki türlü olur. Ya sûret-i misâliyye ve berzahiyye ile zuhûr edip tekellüm eder ve sâlikin müşkillerini bu sûretle halleder; veyâhud sûretsiz ve kelâmsız sâlikin kalbine müşkilin cevabını ilkā ve ilhâm eder. Şu beyt-i şerîf, ikinci hâle nazaran söylenmişdir:

"Öldükten sonra bizim türbemizi yeryüzünde arama; bizim mezârımız, âşık olan âdemlerin sînesindedir!"

1923. Hatta bir gün saâdetle geldi, kabirleri yeni kar örtmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1923. Hatta bir gün saadetle geldi, kabirleri yeni kar örtmüş idi.

"Bâ-suûd" Ankaravî hazretleri tarafından "saadetle" şeklinde tercüme edilmiştir. Hint şarihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelimenin aslı "Ebâ Suûd" olup, Ebu'l-Hasan hazretlerinin künyesidir ve "Ebâ"daki "elif" şiir zaruretinden dolayı düşürülmüştür." Bu şekle göre anlam şöyle olur: "Bir gün Ebâ Suûd hazretleri âdetleri üzere Bâyezîd hazretlerinin şerefli kabrini ziyarete geldi; kabirlerin üzerine birçok taze kar yağmış ve mezarları örtmüş idi."

"Bâ-suûd" Ankaravî hazretleri tarafından "saâdetle" sûretinde tercüme buyurulmuşdur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî der ki: "Bu kelimenin aslı "Ebâ Suûd" olup, Ebu'l-Hasan hazretlerinin künyesidir ve "Ebâ"daki "elif" zarûret-i şiirden dolayı hazf olunmuşdur." Bu sûrete göre ma'nâ şöyle olur. "Bir gün Ebâ Suûd hazretleri âdetleri vech ile Bâyezîd hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyarete geldi; kabirlerin üzerine birçok tâze karlar yağmış ve mezarları örtmüş idi."

1924. Karları kat kat dağ gibi kubbe kubbe gördü ve onun canı gamlı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1924. Karları kat kat dağ gibi kubbe kubbe gördü ve onun canı gamlı oldu.

"Âlem", bayrak ve nişan ve dağ anlamlarına gelir, burada "dağ" demektir. Yani, "Ebu'l-Hasan hazretleri kabristana geldiği vakit, gördü ki kat kat karlar yağmış ve dağ gibi yığınlar oluşturup, kubbe kubbe görünmekte bulunmuş idi. Bu durum içinde kabirlerin yerini belirlemek mümkün değildi; bu sebeple Hz. Bâyezîd'in kabrini seçemediği için canı kederli ve üzgün oldu."

"Alem", bayrak ve nişân ve dağ ma'nâlarına gelir, burada "dağ" demekdir. Ya'ni, "Ebu'l-Hasan hazretleri kabristana geldiği vakit, gördü ki kat kat karlar yağmış ve dağ gibi yığınlar teşkil edip, kubbe kubbe görünmekde bulunmuş idi. Bu vaziyet içinde kabirlerin mahallini ta'yîn etmek kābil değil idi; binâenaleyh Hz. Bâyezîd'in kabrini seçemediği için canı mağmûm ve mükedder oldu."

1925. Diri olan şeyhin hazîresinden: "İşte ben seni çağırıyorum, tâ ki bana koşasın!" diye sada geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1925. Diri olan şeyhin hazîresinden: "İşte ben seni çağırıyorum, tâ ki bana koşasın!" diye ses geldi.

"Hazîre", bir şeyi çepeçevre kuşatan şeye denir. Kabirlerin etrafı duvar ile çevrilmiş olduğu için, ona da "hazîre" derler. Kar yığınları sebebiyle yeri belirsiz olan Hz. Bâyezîd'in kabrinden ve manevî hayat ile diri bulunan o hazret tarafından: "Ey Ebu'l-Hasan, işte ben buradayım, bana koşup gelmen için seni çağırıyorum!" diye bir ses geldi. Ruhların sesi var mıdır ve işitilir mi? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hususta III. Cildin 1018 numaralı beyt-i şerîfinde, yani, "Cansızlıktan canlar âlemine gidiniz, âlemin parçalarının gürültüsünü işitiniz!" buyurmuş idi. Bundan anlaşılır ki, ruhların sesi vardır, fakat duyu kulağı ile işitilmez, ancak ruh kulağı ile işitilir. Çünkü ruhlar latîftir (maddî olmayan, ince) ve sesi de latîftir; ve cisimler kesîftir (yoğun, maddî) ve sesi de kesîftir. Latîf olan latîf ile ve kesîf olan da kesîf ile işitilir. Ebu'l-Hasan Harakanî hazretleri cismaniyetten soyutlanmış ve ruhanî hallerinde derinleşmiş olduklarından, Bâyezîd hazretlerinin latîf ruhunun sesini işitir idi.

"Hazîre", bir şeyi dâiren-mâ-dâr muhît olan şeye denir. Kabirlerin etrafı duvar ile çevrilmiş olduğu için, ona da "hazîre" derler. Kar yığınları sebebiyle yeri belirsiz olan Hz. Bâyezîd'in kabrinden ve hayât-ı ma'neviyye ile diri bulunan o hazret tarafından: "Ey Ebu'l-Hasan, işte ben buradayım, bana koşup gelmen için seni çağırıyorum!" diye bir ses geldi. Ervâhın sesi var mıdır ve işitilir mi? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu hususta III. Cildin 1018 numaralı beyt-i şerîfinde, Ya'ni, "Cemâdlıkdan canlar âlemine gidiniz, eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurmuş idi. Bundan anlaşılır ki, ervâhın sadâsı vardır, fakat his kulağı ile işitilmez, ancak rûh kulağı ile işitilir. Zîrâ ervâh latîfdir ve sadâsı da latîfdir; ve ecsâm kesîfdir ve sadâsı da kesîfdir. Latîf olan latîf ile ve kesîf olan da kesîf ile mesmû'dur. Ebu'l-Hasan Harakanî hazretleri cismâniyetden tecerrüd ve rûhâniyetlerinde müstağrak olmuş olduklarından, Bâyezîd hazretlerinin rûh-ı latîfinin sadâsını işitir idi.

1926. Agâh ol, bu tarafa gel, âvâzeme şitâb et! Âlem eğer kar ise de, benden yüz çevirme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1926. Haberdar ol, bu tarafa gel, sesime koş! Âlem kar olsa da, benden yüz çevirme!

Hz. Bâyezîd'in şerefli ruhu, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerine hitaben: "Kar yığınlarından şaşırma, bu tarafa, benim sesime acele edip gel; her ne kadar âlem kar ile örtülü ise de, benim kabrimi ziyaret etmekten yüz çevirme!" dedi.

Hz. Bâyezîd'in rûh-ı şerîfi, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerine hitâben: "Kar yığınlarından şaşırma, bu tarafa, benim sesime acele edip gel; her ne kadar âlem kar ile mestûr ise de, benim kabrim ziyaretinden yüz çevirme!" dedi.

1927. Onun hâli önünde güzel oldu, o acaibi ki evvel işitir idi, gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1927. Onun hâli önünde güzel oldu, o acayipleri ki evvel işitirdi, gördü.

Ebu'l-Hasan hazretlerinin hâli o günden itibaren güzel ve latif oldu; bu ana kadar işittiği acayipleri aynelyakin (gözle görerek kesin bilgi edinme) müşahede etti. Yani, ilmel yakin (bilgi yoluyla kesin bilgi edinme) mertebesinden, aynelyakin mertebesine terakki etti.

Ebu'l-Hasan hazretlerinin hâli o günden i'tibâren güzel ve latîf oldu; bu âna kadar işitdiği acîbeleri ayne'l-yakın müşâhede etti. Ya'ni, ilme'l-yakîn mertebesinden, ayne'l-yakîn mertebesine terakkî etti.

## Evvelki mektûbdan cevâb bulmadığı için o gulâmın huzûr-ı şâha başka bir mektûb yazması

1928. O sû-i zan edici teşnî' ve nefîr ve figāndan dolu, başka bir mektûb yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1928. O, kötü zan besleyen, kınama, feryat ve figanla dolu başka bir mektup yazdı.

"Teşnî'" kınamak ve serzenişte bulunmak; "nefir" feryat etmek; "figan", "fa" harfinin esreli veya ötreli okunuşuyla bağırmak ve nara atmak anlamındadır.

"Teşnî'" melâmet etmek ve serzeniş göstermek; "nefir" feryâd etmek; "figān", "fa"nın kesri veyâ zammı ile bağırmak ve na'ra atmak ma'nâsınadır.

1929. Dedi ki: "Huzur-ı şaha bir mektub yazdım, acaba o mektub oraya erişti mi ve yol buldu mu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1929. Dedi ki: "Padişahın huzuruna bir mektup yazdım, acaba o mektup oraya ulaştı mı ve yol buldu mu?"

Ataması kesilen o köle, yazdığı mektupta dedi ki: "Padişahımın huzuruna daha önce bir mektup sunmuştum, acaba o mektup huzura ulaştı mı?"

Ta'yîni kesilen o gulâm yazdığı mektûbda dedi ki: “Şâhımın huzûruna evvelce bir mektûb takdîm etmiş idim, acabâ o mektûb huzûra vâsıl oldu mu?"

1930. O güzel yüzlü o dîğeri dahi okudu, ona da cevab vermedi ve sustu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1930. O güzel yüzlü o diğerini dahi okudu, ona da cevap vermedi ve sustu.

[1937] "Had", yanak anlamına olup, burada cüz'ün zikri, külün iradesi (bir parçayı söyleyip bütünü kastetme) kabilinden mecaz olarak "yüz" kastedilir, buyurulur. "Ten zeden", susmak anlamına gelir. Yani, "Şah, kölenin yazdığı o diğer mektubu da okudu, cevap vermedi ve sustu."

[1937] "Had", yanak ma'nâsına olup, burada zikr-i cüz', irâde-i kül kabîlinden mecâz olarak "yüz" murâd, buyurulur. "Ten zeden", susmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Şâh, gulâmın yazdığı o diğer mektûbu da okudu, cevab vermedi ve sustu."

1931. Şehriyar ona da sakit oldu, o, mektûbu beş def'a mükerrer etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1931. Şehriyar ona da sessiz kaldı, o, mektubu beş defa tekrarladı.

"Huşk âverden", Acem kinayelerinden olup, son derece yüz çevirerek susmaktan kinayedir. Nasıl ki bu anlamda cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir gazellerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Başımda sarhoşluk çoğaldı, sâkit olurum ve susarım; eğer onun tamâmını dinlemek istersen, bu gece git, yarın gel!"

"Huşk âverden", kinâyât-ı Acem'den olup, son derece i'râz ederek sükût etmekden kinâyedir. Nitekim bu ma'nâda cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir gazellerinde şöyle buyururlar. Beyit: "Başımda sarhoşluk çoğaldı, sâkit olurum ve susarım; eğer onun tamâmını dinlemek istersen, bu gece git, yarın gel!"

1932. Hacib dedi: "Nihayet o sizin bendenizdir, eğer ona cevab yazar isen münasibdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1932. Hacib dedi: "Nihayet o sizin kulunuzdur, eğer ona cevap yazarsan uygun olur."

"Hacib", kapıcı, perdedâr demektir ki, padişahın huzuruna gireceklerin teşrifatçısı demek olur. Yani, "Padişah kulun mektuplarına cevap vermemekte ısrar edince, hacib padişaha hitaben dedi ki: "Şahım, nihayet bu kul sizin kulunuzdur; eğer lütfedip cevap yazarsan uygun olur."

"Hacib”, kapıcı, perdedâr demekdir ki, huzûr-ı şâha gireceklerin teşrifatçısı demek olur. Ya'ni, “Pâdişâh gulâmın mektûblarına cevâb vermemekde is- râr edince, hâcib şâha hitâben dedi ki: "Şâhım, nihâyet bu gulâm sizin bendinizdir; eğer lutf edip cevâb yazar isen münasib olur."

1933. "Eğer gulâm ve benden üzerine nazar atar isen, senin şehliğinden ne eksik olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1933. "Eğer köle ve kul üzerine bakarsan, senin padişahlığından ne eksilir?"

1934. Dedi: "Bu kolaydır, ammâ ahmakdır. Ahmak adam çirkin ve Hakk'ın merdûdudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1934. Dedi: "Bu kolaydır, ama ahmaktır. Ahmak adam çirkin ve Hakk'ın reddettiğidir."

Şah, kapıcıya cevap olarak dedi: "Bu gence cevap vermek kolaydır; fakat ahmak olduğundan hitaba layık değildir. Kendisine makul bir söz söylense, kabul etmeyip reddetmeye kalkışır. Muhakemesi (akıl yürütme yeteneği) zayıftır. Böyle ahmak bir adamın içi çirkin ve Hakk'ın reddettiğidir."

Şâh, hâcibe cevâben dedi: "Bu gulâma cevâb vermek kolaydır; fakat ahmak olduğundan kābil-i hitâb değildir. Kendisine ma'kül bir söz söylense, kabûl etmeyip redde kıyâm eder. Muhakemesi sakîmdir. Böyle ahmak bir adamın bâtını çirkin ve Hakk'ın merdûdudur."

1935. Eğerçi onun kabahatını ve hatasını afv ederim; onun illeti bana da sirâyet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1935. Eğer onun kabahatini ve hatasını affedersem; onun illeti bana da sirayet eder.

"Her ne kadar onun kabahatini ve hatasını affedersem de, ondaki ahmaklık illeti bana da sirayet eder." Ahmaklık illetinin sirayeti şudur ki, ahmaklık gazabın sebebi olur. Örneğin bir öğretmen, zekâsı kıt bir öğrencisine ders verir ve ona o dersi öğretmeye çalışır. Birkaç defa dersi anlattığı hâlde, o zekâsı kıt ve ahmak olan öğrenci öğrenemez. Öğretmenin tabiatında gazap hissi ortaya çıkar ve gazap ise nefsanî bir illettir ve nefis ahmaklıktan elem duyar; bu sebeple öğretmen tabiatında hissettiği elemi, o ahmak öğrencisine geçirmek için ceza yoluyla onu incitir. Bunlar hep ahmaklık illetinin sirayetidir.

"Her ne kadar onun kabâhatını ve hatâsını afv edersem de, ondaki hamâkat illeti bana da sirâyet eder." İllet-i hamâkatin sirâyeti budur ki, hamâkat sebeb-i gazab olur. Meselâ bir muallim gabî bir talebesine ders verir ve ona o dersi öğretmeğe sa'y eder. Birkaç def'a dersi takrîr ettiği halde, o gabî ve ahmak olan talebe öğrenemez. Muallimin tab'ında hiss-i gazab peyda olur ve gazab ise bir illet-i nefsâniyyedir ve nefis hamâkatdan müteellim olur; binâenaleyh muallim tab'ında hissettiği elemi, o ahmak talebesine intikāl ettirmek için cezâ sûretiyle onu te'lîm eder. Bunlar hep illet-i hamâkatın sirâyetidir.

1936. Uyuzludan, yüz kimse uyuz olurlar, hususiyle bu nâ-pesend olan habîs uyuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1936. Uyuzludan yüz kişi uyuz olurlar, özellikle bu beğenilmeyen kötü uyuz!

"Ger", uyuz demektir, "gîn" ise nispet edatıdır. Örneğin, ahmaklık hastalığının bulaşması, uyuzun bulaşmasına benzer. Bir uyuzludan yüz kişi uyuz hastalığına yakalanır. Hele böyle kötü ve beğenilmeyen manevî bir uyuz olursa, onun bulaşması, insanın bedenine ve dışına değil, içine olur.

Menkıbe: Şeyh Sa'dî hazretleri Gülistân'ında yazar ki: Bir kimse oğlunu öğrenim ve terbiye için, hikmet sahiplerinden birine göndermiş. O hakîm, onun birçok zaman eğitimi ve terbiyesiyle meşgul olmuş ise de, çocuğun ahmaklığı son derecede olduğundan, o hakîm çocuğu alıp babasının önüne götürmüş ve demiş ki: این پسر عاقل نمیشود و مرا دیوانه کرد Yani, "Bu oğlan akıllanmıyor, beni de deli etti." Hint nüshalarında "habîs-i nâ-pesend" yerine "habîs-i akl-bend" yazılmıştır. "Akıl bağlayıcı kötü" demek olur.

"Ger", uyuz, "gîn" edât-ı nisbettir. "Meselâ illet-i hamâkatın sirâyeti, uyuzun sirâyetine benzer. Bir uyuzludan yüz kimse uyuz illetine mübtelâ olur. Hele böyle habîs ve nâ-pesend bir ma'nevî uyuz olursa, onun sirâyeti, insanın cismine ve zâhirine değil, bâtınına olur."

Menkıbe: Şeyh Sa'dî hazretleri Gülistân'ında yazar ki: Bir kimse oğlunu taallüm ve terbiye için, hükemâdan birisine gördermiş. O hakîm onun birçok zaman ta'lîm ve terbiyesiyle meşgül olmuş ise de, çocuğun hamâkatı son derecede olduğundan, o hakîm çocuğu alıp babasının önüne götürmüş ve demiş ki: این پسر عاقل نمیشود و مرا دیوانه کرد Ya'ni, "Bu oğlan akıllanmıyor, beni de dî-vâne etti." Hind nüshalarında "habîs-i nâ-pesend" yerine "habîs-i akl-bend" yazılmışdır. "Akıl bağlayıcı habîs" demek olur.

1937. Noksan akıllılık uyuzu, kâfir için de olmasın, onun uğursuzluğu bulutu susuz tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1937. Noksan akıllılık uyuzu, kâfir için de olmasın, onun uğursuzluğu bulutu susuz tutar.

"Noksan akıllılık"tan kasıt, ahiret aklının eksikliğidir. Çünkü bu aklın eksikliği peygamberleri inkâra ve evliyaya dil uzatmaya sebep olur. Ve bu yüzden yaratılış gayesi kaçırılır, çünkü ayet-i kerimede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبدون (Zâriyât, 51/56) yani, "Ben cin ve insan topluluğunu ancak ibadet etmeleri için yarattım" buyurulur. Şimdi yaratılış gayesi bu inkâr ve itaatsizlikle kaçırılınca, bu inkârın uğursuzluğu dış âleme yayılır ve bulutlar vaktinde yağmur yağdırmaz olur. Nasıl ki birinci ciltte,

Yani, "Zekât men edilip verilmediği zaman, bulut yağmur yağdırmaz ve zinadan da etrafta salgın hastalıklar yayılır" buyurulmuştu; çünkü ahmaklık, ilahi gazaba yol açar.

"Noksan akıllılık"tan murâd, akl-ı maâdın eksikliğidir. Zîrâ bu aklın noksânı inkâr-ı enbiyâya ve ta'n-ı evliyâya sebeb olur. Ve bu yüzden gāye-i hilkat fevt olur, çünki âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبدون (Zâriyât, 51/56) Ya'ni, "Ben cin ve insan tâifesini ancak ibâdet etmeleri için yaratdım" buyurulur. İmdi gāye-i hilkat bu inkâr ve adem-i itâat ile fevt olunca, bu inkârın uğursuzluğu âfâka münteşir olup, bulutlar vaktinde yağmur yağdırmaz olur. Nitekim I. cildde,

Ya'ni, "Zekât men' olunup verilmediği vakit, bulut yağmur yağdırmaz ve zinâdan da etrafda sârî hastalıklar intişâr eder" buyurulmuş idi; zîrâ hamâkat, gazab-ı ilâhîye bâdî olur.

1938. Onun uğursuzluğundan bulut rutûbet yağdırmaz, onun baykuşluğundan şehir harabe olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1938. Onun uğursuzluğundan bulut nem yağdırmaz, onun baykuşluğundan şehir harabe olur.

1939. Ahmakların uyuzlarından Nûh tûfânı âlemi rüsvaylık içinde vîrân etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1939. Ahmakların uyuzlarından Nûh tûfânı âlemi rüsvaylık içinde vîrân etti.

Ahmakların o manevî uyuzluklarından dolayı dış âlem etkilenip, ilâhî gazap sebebiyle Nûh (a.s.) zamanında tûfân meydana geldi ve bu tûfân, âlemi zillet ve rüsvaylık içinde viran ve harap etti.

Ahmakların o ma'nevî uyuzluklarından dolayı âfâk müteessir olup, gazab-ı ilâhî sebebiyle Nûh (a.s.)ın zamânında tûfân vukū'a geldi ve bu tûfân, âlemi zillet ve rüsvâylık içinde vîrân ve harâb etti.

1940. Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmakdır, o bizim düşmanımızdır ve yol vurucu guldür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1940. Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmaktır, o bizim düşmanımızdır ve yol kesen bir guldür."

Bu şerefli beyitte "Ahmak benim düşmanımdır ve akıllı dostumdur" hadis-i şerifine işaret edilir. Bu şerefli beytin başında Hind nüshalarında şöyle bir açıklama vardır: "Peygamber (a.s.)ın akıllıyı övmesi ve ahmağı yermesi." Fakat Ankaravî nüshasında böyle bir açıklama bulunmamaktadır ve olmaması da uygundur; çünkü konu, hadis-i şerifin Hz. Pîr efendimiz tarafından şerhi hakkındadır; yani, bu hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Ahmak kimse bizim düşmanımızdır" buyurmakla onun Hak yolunun kesicisi olduğunu ve gulyabani gibi müminlerin yollarını şaşırtıp helak vadisine sürüklediğini kastetmiştir.

Bu beyt-i şerîfde الأحمق عدوى والعاقل صديقى Ya'ni, "Ahmak benim düşmanım-dır ve akıl dostumdur" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîfin ev-velinde Hind nüshalarında şöyle bir sürh vardır: ستودن پیغمبر علیه السلام عاقل را ونوهیدن احمق را Ya'ni, "Peygamber (a.s.)ın âkılı medh ve ahmağı zemmetme-si." Fakat Ankaravî nüshasında böyle bir sürh münderiç değildir ve olmama-sı da münasibdir; çünki bahis, hadîs-i şerîfin Hz. Pîr efendimiz tarafından şer-hi hakkındadır; Ya'ni, bu hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Ahmak kimse bizim düşmanımızdır" buyurmakla onun Hak yolunun vurucusu oldu-ğunu ve gulyabânî gibi mü'minlerin yollarını şaşırtıp helâk vâdîsine sürükle-diğini murâd eylemişdir.

1941. "Revh", tâzelik ve latîf rüzgâr ve rahat; "rîh", rüzgâr vasıtasıyla gelen güzel koku.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1941. "Revh", tazelik, latif rüzgâr ve rahatlık; "rîh" ise rüzgâr aracılığıyla gelen güzel kokudur.

"Reyhan", fesleğen denilen bitkiye ve bazı dil bilginlerine göre güzel kokulu otların hepsine denir. Fıkıh âlimlerine göre ise gövdesi olmayan güzel kokulu ota denir. Rızık ve rahmet anlamına da gelir. Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar ki: العاقل صديقي ["Akıllı benim dostumdur"] hadis-i şerifi gereğince akıllı kişi bizim canımız gibi katımızda kıymetlidir; o akıllı kişinin tarafından esen rüzgâr ve onun kokusu, güzel kokulu bitki gibi bizim hoşumuza gider; çünkü bizim ilham edeceğimiz hikmetleri ve ilahi bilgileri kabul etme yatkınlığı vardır.

"Reyhân", fesleğen denilen nebât ve ba'zı ehl-i lügat indinde iyi kokulu otların hepsine itlâk olunur. Fukahâ indinde sâkı olmayan güzel kokulu ota derler. Rızk ve rahmet ma'nâsına da gelir. Hz. Pîr buyururlar ki: العاقل صديقي ["Akıllı benim dostumdur"] hadîs-i şerîfi mûcibince âkıl bizim canımız gibi in-dimizde kıymetlidir, o âkılın tarafından esen nesîm ve onun kokusu, güzel kokulu nebât gibi bizim mahzûzumuzdur; zîrâ bizim ilkā edeceğimiz hikemi-yât ve maârif-i ilâhiyyeyi kabûl isti'dâdı vardır.

1942. Akıl bana söğerse ben râzıyım, zîrâ ki benim feyyazlığımdan bir feyz tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1942. Akıl bana söverse ben razıyım, çünkü benim feyyazlığımdan bir feyz alır.

"Akıl"dan kasıt, akıllı kişidir. Yani, "Akıllı olan kimse, eğer bana karşı sövüp saysa bile ben razıyım; çünkü onun o hâli geçicidir ve mademki kendisinde akıl vardır. Benim feyyazlığımdan elbette bir feyz alır." Bu şerefli beyitte, Pîr efendimiz, kendi özel Rabbi olan gâlip ismin "Feyyâz" ilâhî ismi olduğuna işaret buyururlar. Bilinmeli ki, her bir insân-ı kâmil, isimlerin bütünlüğünü taşır ve "Allah" ism-i câmiinin mazharıdır; fakat bu isimlerden biri onun özel Rabbi olduğundan, ondan o gâlip ismin hükümleri ve eserleri ortaya çıkar. İsimler bütünlüğünde denge ancak Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dedir. Peygamberler de bir insân-ı kâmil olduklarından onlarda bu hâl açıktır. Örneğin Salih (a.s.) Fettah isminin ve Musa (a.s.) Zâhir isminin ve İsa (a.s.) Bâtın isminin mazharı olduklarından, genellikle ortaya çıkan hükümler ve eserler bu isimlerin gerekliliklerine göre olmuştur.

"Akıl"dan murâd, âkıldir. Ya'ni, "Akıl olan kimse, eğer bana karşı söğüp saysa bile ben râzıyım; çünkü onun o hâli ârızîdir ve mâdemki kendisinde akıl vardır. Benim feyyazlığımdan elbetde bir feyz tutar." Bu beyt-i şerîfde ce-nâb-ı Pîr efendimiz Rabb-i hâssları olan ism-i gālibin "Feyyâz" ism-i ilâhîsi olduğuna işâret buyururlar. Ma'lûm olsun ki, her bir insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve "Allâh" ism-i câmiinin mazharıdır; fakat bu esmâdan bi- risi onun Rabb-i hâssı olduğundan, ondan o ism-i gālibin ahkâm ve âsârı zâhir olur. Esmâ cem'iyyetinde i'tidal ancak Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir. Enbiyâ hazarâtı dahi bir insân-ı kâmil olduklarından onlarda bu hâl zâhirdir. Meselâ Salih (a.s.) ism-i Fettah'ın ve Mûsâ (a.s.) ism-i Zâhir'in ve Îsâ (a.s.) ism-i Bâtın'ın mazharı olduklarından, gāliben zâhir olan ahkâm ve âsâr bu isimlerin muktezâlarına göre olmuşdur.

1943. Onun söğmesi fâidesiz olmaz; onun o mihmanlığı faidesiz olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1943. Onun sövmesi faydasız olmaz; onun o misafirliği faydasız olmaz.

"Düşnâm"dan, yani "sövme"den kasıt, itiraz ve inkârdır. Yani, "Aklın kâmile itiraz ve inkârı faydasız olmaz; çünkü o akıllı kişi, inkâr yönünden fikren kâmilin misafiridir; ve mademki misafirdir, kâmil tarafından ona bir sofra ve ziyafet çekilir." Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da (Sipehsâlâr'ın Menkıbeleri) yazılıdır ki, fıkıh ve tefsirde çağının Hanefî âlimlerinden olan Mevlânâ Şemseddîn-i Mârdinî, Hz. Mevlânâ efendimize itirazcı idi; onun bu itiraz ve inkârı bilahare (sonradan) cenâb-ı Pîr efendimize intisabıyla (bağlanmasıyla) sonuçlandı; ve onun bu fikrî misafirliği, manevî sofra ile nimetlenmesine sebep oldu; çünkü bu şerefli zat, çağın akıllı kişilerindendi.

"Düşnâm"dan ya'ni, "söğme"den murâd, i'tirâz ve inkârdır. Ya'ni, "Akılın kâmile i'tirâz ve inkârı fâidesiz olmaz; zîrâ o âkıl, inkâr cihetinden fikren kâmilin misafiridir; ve mâdemki misâfirdir, kâmil tarafından ona bir mâide ve ziyafet çekilir." Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlârda münderiçdir ki fıkıh ve tefâsîrde asrın ulemâ-yı Hanefiyye'sinden bulunan Mevlânâ Şemseddîn-i Mârdinî, Hz. Mevlânâ efendimize mu'teriz idi; onun bu i'tirâz ve inkârı bilâhare cenâb-ı Pîr efendimize intisâbiyle netîcelendi; ve onun bu müsâferet-i fikriyyesi, mâide-i ma'neviyye ile mütena'im olmasına sebeb oldu; çünki bu zât-ı şerîf, ukalâ-yı asırdan idi.

1944. Eğer ahmak benim dudağıma helva koysa, ben onun o helvasından sıtma içindeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1944. Eğer ahmak benim dudağıma helva koysa, ben onun o helvasından sıtma içindeyim.

"Ahmak"tan kasıt, dünya ehlidir; nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da da geçtiği üzere, tüccarlardan bir grup Hz. Pîr'e mürid olmak isteyip mallarının ayrıntılarını bir pusulaya yazdılar ve bu malların nereye harcanmasını cenâb-ı Pîr arzu buyurursa oraya harcanmak üzere kendilerine emir buyurulması için, Pîr'in müridlerinden Celaleddîn Ferîdûn'a bu pusulayı verdiler. O da Hz. Mevlânâ'ya arz etti. Hz. Pîr, hoşnutsuzlukla kalkıp ibriği alarak helaya gitti ve uzun süre orada kaldı. Tacirler çok beklediler. Mevlânâ Sirâceddîn hazretlerinden helaya gidip tacirlerin beklediklerini arz etmesini rica ettiler; cenâb-ı Sirâceddîn helaya gittiği vakit, cenâb-ı Pîr'in bir köşede durduklarını gördü ve durumu arz etti. Hz. Mevlânâ buyurdu ki: "Ey Sirâceddîn biz nerede, dünya nerede? Bu necasetin kokusu bütün dünya ve dünya ehlinin kokusundan burnuma daha iyi gelir; icap eder ki, bu taifeye özür dileyip diyesin ki, eğer istediğiniz Hakk yolu ise malınızı kendi elinizle harcayınız!"

"Ahmak"dan murâd, ehl-i dünyâdır; nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiçdir ki, tüccârdan bir tâife Hz. Pîr'e mürîd olmak isteyip mallarının müfredatını bir pusulaya yazdılar ve bu malların nereye sarfını cenâb-ı Pîr arzû buyurursa oraya sarf edilmek üzere kendilerine emir buyurulması için, mürîdân-ı Pîr'den Celaleddîn Ferîdûn'a bu pusulayı verdiler. O da Hz. Mevlânâ'ya arz etti. Hz. Pîr, adem-i hoşnûdî ile kalkıp ibríki alarak helâya gitti ve birçok zaman meks etti. Tâcirler pek çok beklediler. Mevlânâ Sirâceddîn hazretlerinden helâya gidip tâcirlerin beklediklerini arz eylemesini istid'â ettiler; cenâb-ı Sirâceddîn helâya gittiği vakit, cenâb-ı Pîr'in bir köşede durduklarını gördü ve keyfiyeti arz etti. Hz. Mevlânâ buyurdu ki: "Ey Sirâceddîn biz nerede, dünyâ nerede? Bu necâsâtın kokusu bütün dünyâ ve ehl-i dünyanın kokusundan burnuma daha iyi gelir; îcâb eder ki, bu tâifeye i'tizâr edip diyesin ki, eğer matlûbunuz râh-ı Hak ise malınızı kendi eliniz ile sarf ediniz!"

1945. Eğer latîf ve rûşen isen, bunu yakîn bil ki eşeğin kıçını öpmenin çeşnisi yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1945. Eğer latif ve aydın isen, bunu kesin olarak bil ki eşeğin kıçını öpmenin tadı yoktur.

Ahmak birini dost edinmek ve tam bir sevgiyle onunla kucaklaşmak, eşeğin kıçını öpmeye benzer. Eşeğin kıçını öpmekte bir lezzet ve tat olmadığı gibi, ahmak birini dost edinip sevgiyle ona sarılmakta da bir zevk ve tat yoktur.

Ahmağı dost itdihâz etmek ve kemâl-i muhabbetle onunla muâneka etmek, eşeğin kıçını öpmeğe benzer. Eşeğin kıçını öpmekde bir lezzet ve çeşni olmadığı gibi, ahmağı dost ittihâz edip muhabbetle ona sarılmak da da bir zevk ve çeşni yokdur.

1946. Senin bıyığını fâidesiz kokmuş eder; elbise onun tenceresinden mâidesiz siyahdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1946. Senin bıyığını faydasız kokmuş eder; elbise onun tenceresinden yiyeceksiz siyahtır.

Bu beyitlerde ahmağa duyulan sevgi, eşeğin kıçını öpmeye benzetilmiştir ve onun ağzından çıkan ahmakça sözler de eşeğin osuruğuna benzetilmiştir. Yani, "Eşeğin kıçını öpen kimsenin ağzına eşek osurduğu vakit, onun bıyıklarını nasıl pis kokutur ise, ahmak da senin manevî olan ağzını, o murdar sözleriyle murdar eder; ve senin iman ve itikat elbisesini zevksiz ve lezzetsiz ve yiyeceksiz sözleriyle vücudunun ağacının karalığı ile karartır." Bilinmeli ki, dinî ahmaklığın esası ikidir: Birisi, tabiat ve zahirî ilimler tahsili ile kâinatın hakikatini anladığını zannedip ilahlığı, peygamberliği ve dini inkâr edenlerdir. Diğeri, ilahlığı, peygamberliği ve dini ikrar etmekle beraber, şeriata muhalif olduğunu iddia ile, evliya ilimlerini inkâr edenlerdir. Bu iki taifeden evvelkisi dine açıktan açığa düşmandır; diğeri dost görünen düşmandır ki, bunların düşmanlıklarından evvelki taife meydana gelmiştir. Çünkü evvelki taife bu ikinci taifenin şeriattan anladıkları manaları inkâr ederler. İşte bu taifedir ki, Kur'an'ın özü ve şerif hadisler olan bu Mesnevî-i Şerif'i bir hikâye kitabından başka bir şey olmadığını iddia ederler.

Bu beyitlerde ahmağa muhabbet eşeğin kıçını öpmeğe ve onun ağzından çıkan ahmakāne sözler de eşeğin osuruğuna teşbih buyurulmuşdur. Ya'ni, "Eşeğin kıçını öpen kimsenin ağzına eşek osurduğu vakit, onun bıyıklarını [nasıl] pis kokutur ise, ahmak dahi senin ma'nevî olan ağzını, o murdar sözleriyle murdâr eder; ve senin libâs-ı îmân ve i'tikādını zevksiz ve lezzetsiz ve mâidesiz sözleriyle vücûdunun şeceresinin karalığı ile karartır." Ma'lûm olsun ki, hamâkat-ı dîniyyenin esâsı ikidir: Birisi ulûm-ı tabîiyye ve zâhiriyye tahsili ile hakîkat-ı kâinâtı anladığını zannedip ulûhiyyeti ve nübüvveti ve dîni inkâr edenlerdir. Diğeri ulûhiyyeti ve nübüvveti ve dîni ikrâr etmekle berâber, şerîata muhâlif olduğunu iddiâ ile, ulûm-ı evliyâyı inkâr edenlerdir. Bu iki tâifeden evvelkisi dîne açıktan açığa düşmandır; dîğeri dost görünen düşmandır ki, bunların düşmanlıklarından evvelki tâife peydâ olmuşdur. Zîrâ evvelki tâife bu ikinci tâifenin şerîatden anladıkları ma'nâları münkirdirler. İşte bu tâifedir ki, lübb-i Kur'ân ve ahâdîs-i şerîf olan bu Mesnevî-i Şerîfi bir hikâye kitabından başka bir şey olmadığını iddiâ ederler.

1947. Mâide ekmeksiz ve kebapsız akıldır; ey oğul, cana gıda aklın nûrudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1947. Mâide ekmeksiz ve kebapsız akıldır; ey oğul, cana gıda aklın nûrudur.

"Şivâ", kızartılmış et ve kebap demektir. "Mâide", sözlükte üzerinde yemek düzenlenmiş olan sofra veya tepsi anlamına gelir ki, akıl bu sofraya benzetilmiştir. Ve onun üzerindeki yemek de aklın nuru olan, ilahi marifet (Allah'ı bilme) nurudur. Yani, "Asıl yemek sofrası akıldır ki, o sofra üzerinde maddî ekmek ve kebap yoktur. Onun yemeği aklın nurundan meydana gelen ilahi marifetlerdir ki bu yemek canın gıdasıdır."

"Şivâ", biryân ve kebâb demekdir. "Mâide", lügatde üzerinde taâm tertib olunmuş olan sofra veyâ tepsi ma'nâsınadır ki, akıl bu sofraya teşbîh buyurulmuşdur. Ve onun üzerindeki taâm dahi nûr-ı akl olan, nûr-ı ma'rifet-i ilâhiyyedir. Ya'ni, "Asıl taâm sofrası akıldır ki, o sofra üzerinde maddî ekmek ve kebâb yokdur. Onun taâmı aklın nûrundan peydâ olan maârif-i ilâhiyyedir ki bu taâm canın gıdâsıdır."

1948. Ademe nûrun gayri taâm yokdur; can onun gayrinden perveriş bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1948. İnsana nurdan başka yiyecek yoktur; can onun dışındakinden beslenmez.

Hayvanın yiyeceği maddî gıdalar olduğu gibi, insanın yiyeceği de ancak akıl nuru olan ilâhî bilgilerdir. Eğer insan maddî gıdaya yönelir ve ilâhî bilgileri ihmal ederse, hayvanlığı güçlenir ve insanlığı zayıflığa uğrar. Bu sebeple insanın izafî ruhu o nurdan başkasıyla beslenemez.

Hayvanın yiyeceği maddî gıdalar olduğu gibi, âdemin taâmı dahi ancak nûr-ı akl olan maârif-i ilâhiyyedir. Eğer insan maddî gıdâya meyl eder ve ma-ârif-i ilâhiyyeyi ihmal ederse, hayvanlığı kuvvet bulur ve insanlığı dûçâr-ı za'f olur. Binâenaleyh insanın rûh-ı izâfisi o nûrdan başkasıyla beslenemez.

1949. Bu gıdalardan yavaş yavaş kesil, zîrâ bu hürrün lâyıkı değil, eşeğin gıdâsı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1949. Bu gıdalardan yavaş yavaş kesil, çünkü bu, hür olanın layığı değil, eşeğin gıdası olur.

Böyle olunca bu maddî ve görünen gıdalardan yavaş yavaş kesil ve riyâzât (nefsî perhizler) yoluna gir; çünkü bu maddî gıda aslında hür ve serbest olan izafî ruhun layığı değildir, o ancak eşek mesabesinde olan bedenin gıdasıdır.

Böyle olunca bu maddî ve zâhirî gıdalardan yavaş yavaş kesil ve riyâzet tarîkıne sülûk et; zîrâ bu gıdâ-yı maddî aslında hür ve serbest olan rûh-ı izâfinin lâyıkı değildir, o ancak eşek mesâbesinde olan cismin gıdâsıdır.

1950. Tâ ki asl olan gıdâyı kabûl edici olasın; nûr lokmalarını yiyici olasın! [1957]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1950. Asıl olan gıdayı kabul edici olasın; nur lokmalarını yiyici olasın!

Bu sebeple maddî gıdaları azalt ki, kalbin asıl olan peygamberlerin ve evliyaların marifetlerini (Allah'ı bilme ve tanıma bilgileri) kabule yatkın olsun ve marifet nurunun lokmalarını ruhunun ağzı yiyici olsun!

Binâenaleyh maddî gıdaları azalt ki, kalbin asl olan maârif-i enbiyâ ve evliyâyı kabûle müstaid olsun ve nûr-ı ma'rifet lokmalarını rûhunun ağzı yiyici olsun!

1951. O nûrun aksidir ki, bu ekmek ekmek olmuşdur. O canın feyzidir ki, bu can, can olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1951. O nurun yansımasıdır ki, bu ekmek ekmek olmuştur. O canın feyzidir ki, bu can, can olmuştur.

O akıl nurunun yansıması ve tesiridir ki, bu görünen ekmek, bedenin gıdası olan ekmek olmuştur; ve o izafî ruhun feyzi ve taşkınlığıdır ki, bu hayvanî ruh, bedeni ayakta tutan bir ruh olmuştur.

O akıl nûrunun aksi ve te'sîridir ki, bu zâhirî ekmek, cismin gıdâsı olan ekmek olmuşdur; ve o rûh-ı izâfînin feyz ve taşkınlığıdır ki, bu rûh-ı hayvânî, cismi kāim tutan bir rûh olmuşdur.

1952. Vaktaki me'kûl olan nûrdan bir kere yiyesin, fırın ekmeğinin başı üzerine toprak dökersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1952. Ne zaman ki yiyecek olan nurdan bir kere yiyesin, fırın ekmeğinin üzerine toprak dökersin.

Yani, "İnsan ruhunun yiyeceği ve gıdası olan irfan nurundan bir kere yiyip, onun zevkini ve lezzetini bulduğun zaman, maddî gıdanın zevkine ve lezzetine göz yumarsın; ve fırınlarda pişen maddî ekmeğin üzerine toprak dökersin." "Toprak dökmek", defnetmekten kinayedir.

Ya'ni, “Rûh-ı insânînin me'kûlü ve yiyeceği olan nûr-ı irfândan bir kere yiyip, zevkini ve lezzetini bulduğun vakit, gıdâ-yı sûrînin zevkine ve lezzetine göz yumarsın; ve fırınlarda pişen maddî ekmeğin başına toprak dökersin." "Hâk rîhten", defn etmekden kinâyedir.

1953. Akıl, iki akıldır, evvelkisi meksebe mensûbdur ki, mektebde sabî gibi öğrenirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1953. Akıl, iki akıldır; ilki kazanmaya aittir ki, okulda çocuk gibi öğrenirsin.

Yukarıda 1947 numaralı beyitte نور عقلست ای پسر جان را غذا [Ey oğul, cana gıda aklın nurudur] buyurulmuştu. Burada da cana gıda olan aklın nurunu açıklayarak buyururlar ki, akıl iki çeşittir: Birincisi kazanmaya, yani çalışarak elde etmeye aittir. Çocuk okulda nasıl ilim tahsil ederse, sen de öylece bu aklı tahsil edersin. Bu sebeple bu akıl sana kulak ve göz yollarından gelir; diğeri vehbî (Allah vergisi) olan akıldır ki, kulun sabit hakikatindeki yatkınlığa göre Yüce Allah tarafından bağışlanmış ve ihsan edilmiştir. Cana gıda olan aklın nuru, bu akıldır.

Yukarıda 1947 numaralı beyitde نور عقلست ای پسر جان را غذا [Ey oğul, cana gıdâ aklın nûrudur] buyurulmuş idi. Burada da cana gıda olan aklın nûrunu tavzîhan buyururlar ki, akıl iki nevi'dir: Birisi meksebe, ya'ni, kazanca mensûbdur, ya'ni, çalışmak ile kazanılır. Çocuk mektebde nasıl tahsil-i ilim ederse, sen de öylece bu aklı tahsil edersin. Binâenaleyh bu akıl sana kulak ve göz yollarından gelir; dîğeri vehbî olan akıldır ki, abdin ayn-ı sâbitesindeki isti'dâda binâen Hâk Teâlâ tarafından vehb ve ihsân olunmuşdur. Nûru câna gıda olan akıl, bu akıldır.

1954. Kitabdan ve üstâddan ve fikirden ve zikirden ve ulûmdan ve güzel ve bikr olan ma'nalardan.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1954. Kitaptan ve ustadan ve fikirden ve zikirden ve ilimlerden ve güzel ve bakir olan manalardan.

Yani, kazanılmış olan aklı, sen çocukların eğitimi gibi, kitaptan ve öğretmenden ve düşünmeden ve müzakereden ve çeşitli ilimlerden ve güzel ve yepyeni manalardan elde edip öğrenirsin. Bu sebeple kulakların öğretmenlerden işitmek ve gözlerin kitaplarda okumak suretiyle bu akıl kazanılır.

Ya'ni, meksebî olan aklı, sen çocukların tahsili gibi, kitâbdan ve muallimden ve düşünmeden ve müzakereden ve ulûm-ı mütenevviadan ve güzel ve yeni yeni ma'nâlardan tahsil edip, öğrenirsin. Binâenaleyh kulakların muallimlerden işitmek ve gözlerin kitablarda okumak sûretiyle bu akıl kazanılır.

1955. Senin aklın başkaları üzerine ziyâde olur; lâkin sen onun hıfzından ağır olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1955. Senin aklın başkaları üzerine daha üstün olur; lâkin sen onun korunmasından ağır olursun.

Yani, bu kesbî (irâdî kazanım) olan akıl, tahsilin oranında başkalarının akıllarına üstün gelir; fakat sen bu tahsil ile elde ettiğin aklın muhafazasında ağır olursun ve zahmet çekersin; çünkü insanda unutma özelliği vardır, öğrendiğin ilimlerin unutulmaması için tekrar tekrar mütalaalara ve mesleğindeki ilimlerin ilerlemelerini takibe mecbur olursun. Bu hâl ise, zahmetli ve ağırdır. Nitekim Velayet Şahı İmam Ali (k.v.) efendimiz aşağıdaki beyitlerde bu anlama işaret buyururlar. Şiir: رأيت العقل عقلين فمطبوع ومسموع ولا ينفع مسموع اذا لم يك مطبوع كما لا ينفع الشمس وضوء العين ممنوع "Ben aklı, iki akıl gördüm ki, biri doğuştan (matbû') ve diğeri öğrenilmiş (mesmû')'tur. Doğuştan akıl olmadığı zaman, öğrenilmiş akıl fayda vermez; nasıl ki gözün nuru olmadığı halde güneş fayda vermez." "Öğrenilmiş akıl"dan kasıt, kesbî (irâdî kazanım) ve tahsil edilmiş akıldır; ve "doğuştan akıl"dan kasıt ise vehbî (Allah vergisi) akıldır. Kesbî akıl ile zahirî ilimler ve vehbî akıl ile bâtınî ilimler idrak olunur.

Ya'ni, bu kesbî olan aklın, tahsilin nisbetinde başkalarının akıllarına tefevvuk eder; fakat sen bu tahsîl ile elde ettiğin aklın muhafazasında ağır olur ve zahmet çekersin; çünki insanda unutmak hâssası vardır, bellediğin ilimlerin unutulmaması için tekrar ale't-tekrar mütâlaâta ve mesleğindeki ulûmun terakkiyâtını ta'kîbe mecbûr olursun. Bu hâl ise, zahmetli ve ağırdır. Nitekim Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz âtîdeki beyitlerde bu ma'nâya işâret buyururlar. Şiir: رأيت العقل عقلين فمطبوع ومسموع ولا ينفع مسموع اذا لم يك مطبوع كما لا ينفع الشمس وضوء العين ممنوع "Ben aklı, iki akıl gördüm ki, biri matbû' ve diğeri mesmû'dur. Akl-ı matbû' olmadığı vakit, akl-ı mesmû' menfaat vermez; nitekim gözün nûru olmadığı halde güneş menfaat vermez." "Akl-ı mesmû'" dan murâd, akl-ı kesbî ve tahsîlîdir; ve "akl-ı matbû'" dan murâd, dahi akl-ı vehbîdir. Akl-ı kesbî ile ulûm-ı zâhiriyye ve akl-ı vehbî ile ulûm-ı bâtıniyye idrâk olunur.

1956. Dönüp dolaşmakda levh-i hafız olursun; levh-i mahfuz odur ki o, bundan geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1956. Dönüp dolaşmakta hafız levha olursun; levh-i mahfuz odur ki o, bundan geçti.

Bu önceki aklı kazanmak hususunda ilim ehlinin kapılarını dönüp dolaşmakta, o ilmi koruyucu levha olursun. Levh-i mahfuz o kimsedir ki, kendisine verilmiş olan akıl (akl-ı mevhûb) sebebiyle, bu kazanılmış akla (akl-ı kesbî) önem vermedi ve fani olan bu duyulmuş akıldan (akl-ı mesmû') vazgeçti. Çünkü bu kazanılmış akıl bedensel beyin ile ayaktadır. Zahiri ölüm ile beden harap olduğu zaman, o da yok olur.

Bu evvelki aklı kazanmak hususunda ehl-i ilmin kapılarını dönüp dolaşmakta, o ilmi hifz edici levh olursun. Levh-i mahfûz o kimsedir ki, mütehallık olduğu akl-ı mevhûb sebebiyle, bu kesbî olan akla ehemmiyet vermedi ve fânî olan bu akl-ı mesmû'dan vazgeçti. Zîrâ bu akl-ı kesbî dimâğ-ı cismânî ile kāimdir. Mevt-i sûrî ile cisim harâb olduğu vakit, o da ma'dûm olur.

1957. Diğer akıl, Halık'ın bahşişi olur; onun menba'ı canın ortasında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1957. Diğer akıl, Yaratıcı'nın bahşişi olur; onun kaynağı canın ortasında olur.

İmam Ali (k.v.) hazretlerinin "matbu" (doğuştan, yaratılıştan gelen) diye buyurdukları akıl ise, öncesiz olarak Yüce Allah hazretlerinin bahşişi ve ihsanıdır. Bu aklın çeşmesi ve kaynağı, izafî ruhun arasında bulunur ki, bu akıl, ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) kaynağıdır. Ve böyle bir kimse hâfız levhası değil, korunmuş levha (Levh-i Mahfuz) olur.

İmâm-ı Alî (k.v.) hazretlerinin “matbû" ta'bîr buyurdukları akıl ise, ezelde Hâlık Teâlâ hazretlerinin bahşişi ve atâsıdır. Bu aklın çeşmesi ve menba'ı, rûh-ı izâfînin arasında bulunur ki, bu akıl, ulûm-ı ledünniyye kaynağıdır. Ve böyle bir kimse levh-i hâfız değil, levh-i mahfüz olur.

1958. Vaktaki sîneden ilim suyu kaynadı, ne kokmuş, ne eski, ne sarı olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1958. Ne zaman ki gönülden ilim suyu kaynadı, ne kokmuş, ne eski, ne sarı olur!

İzafî ruh (bedene bağlı ruh) arasında bulunan bu vehbî aklın (Allah vergisi akıl) kaynağından ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) suyu kaynadığı zaman, o su gayet berrak ve saf olur, zamanla kokmaz, eskimez ve sararmaz. Fakat mesmû aklın (duyularla elde edilen akıl) kaynağından kaynayan ilim zamanla bozulur, eskir. Nasıl ki materyalistler önceleri "madde" ile "kuvvet" diye iki bağımsız varlık ispat ederlerdi. Zamanla bu ilimlerin bozuk ve eski olduğu anlaşıldı; çünkü bilimsel olarak maddenin bağımsız bir varlığı olmayıp, kuvvetin yoğunlaşmasından ibaret olduğu sabit oldu; diğer zahirî ilimler de buna kıyas edilsin.

Rûh-ı izâfî arasında bulunan bu akl-ı vehbînin menba'ından ulûm-ı ledünniyye suyu kaynadığı vakit, o su gāyet berrâk ve sâf olur, mürûr-ı zamân ile kokmaz, eskimez ve sararmaz. Fakat akl-ı mesmû'un menba'ından kaynayan ilim mürûr-ı zamân ile bozulur, eskir. Nitekim maddiyyûn evvelce "madde" ile "kuvvet" diye iki mevcûd-ı müstakil isbât ederlerdi. Mürûr-ı zamânla bu ilimlerin fâsid olup eskidiği anlaşıldı; zîrâ fennen maddenin vücûd-ı müstakilli olmayıp, kuvvetin tekâsüfünden ibaret olduğu sâbit oldu; ulûm-ı zâhiriyye-i sâire de buna kıyâs olunsun.

1959. Ve eğer onun cereyanı bağlanmış olsa ne gam, zîrâ o dembedem sîneden kaynamakdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1959. Ve eğer onun akışı bağlanmış olsa ne gam, çünkü o an be an gönülden kaynamaktadır.

"Neb'", suyun çeşmeden dışarıya akması demektir. Yani, "Vehbî akıl (Allah vergisi akıl) kaynağından fışkıran ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) suları, eğer dil vasıtasıyla dışarıya akmasa ne gamdır! Onun akışı tıkanmaz; çünkü o her an gönülden kaynamakta ve fışkırmakta ve bir çıkış yolu bulunca dışarıya akmaktadır."

"Neb'", suyun çeşmeden dışarıya akması demekdir. Ya'ni, "Akl-ı vehbî menba'ından fışkıran ulûm-ı ledünniyye suları, eğer lisân vâsıtasıyla dışarıya akmasa ne gamdır! Onun cereyânı tıkanmaz; zîrâ o her dem sîneden kaynamakda ve fışkırmakda ve bir menfez bulunca dışarıya akmakdadır."

1960. Akl-ı tahsîlî ırmaklar gibidir ki, o ev içine köylerden gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1960. Tahsil edilmiş akıl, ırmaklar gibidir ki, o ev içine köylerden gider.

Fakat tahsil edilmiş ve kazanılmış akıl, vehbî akıl (Allah vergisi akıl) gibi değildir; o ırmaklar gibidir; dışarıdan içeriye doğru akar. Nasıl ki ırmaklar evlerin içine köylerden geçerek gelir.

Fakat akl-ı tahsîlî ve kesbî, akl-ı vehbî gibi değildir, o ırmaklar gibidir; dışarıdan içeriye doğru akar. Nitekim ırmaklar evlerin içine köylerden geçerek gelir.

1961. Onun suyunun yolu bağlanmış olsa, bî-nevâ olur, çeşmeyi kendi içinden iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1961. Onun suyunun yolu bağlanmış olsa, çaresiz kalır, çeşmeyi kendi içinden iste!

Duyularla elde edilen bilginin yolu olan kulak ve göz bağlanırsa, böyle bir kimse çaresiz ve bilgisiz kalır. Bu sebeple, ilim ve hikmet kaynağını kendi kalbinden iste! Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz: "Kim ki kırk sabah Allah için ihlâs ederse, kalbinden dili üzerine hikmet kaynakları ortaya çıkar" buyurmuştur.

Akl-ı mesmû' ilminin yolu olan kulak ve göz bağlansa, böyle bir kimse bî-nevâ ve ilimsiz kalır. Binâenaleyh, ilim ve hikmet menba'ını kendi kalbinden iste! Nitekim (S.a.v.) Efendimiz من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينا بيع الحكمة من قلبه على لسانه Ya'ni, "Kim ki kırk sabah Allâh için ihlâs ederse, kalbinden lisânı üzerine hikmet menba'ları zâhir olur" buyurmuşdur.

## O kimsenin kıssasıdır ki, bir başkasıyla meşveret ederdi, ona dedi ki: "Bir başkasıyla meşveret et; zîrâ ben senin düşmanınım!"

1962. Bir şahıs tereddüdden ve bir mahbesden kurtulmak için bir kimse ile meşveret ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1962. Bir kişi, tereddütten ve bir hapisten kurtulmak için bir kimse ile istişare ederdi.

"Kez" kelimesindeki "ke" harfi, sebep bildirmek içindir. "Hapisten kurtulmak"tan maksat, bir işin yapılmasında tereddütten kurtulmaktır; çünkü tereddüt insanı fiili yapmaktan alıkoyar ve engeller.

"Kez" deki "ke", ta'lîl içindir. "Mahbesden kurtulmak"dan murâd, bir işin icrâsında tereddüdden halâs olmakdır; zîrâ tereddüd insanı icrâ-yı fiilden habs ve men' eder.

1963. Dedi: "Ey hoş namlı, benim gayrimi ara, meşveret mâcerâsını ona söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1963. Dedi: "Ey güzel isimli, benden başkasını ara, danışma macerasını ona anlat!"

1964. "Ben senin düşmanınım, bana meyl etme, düşmanın re'yinden hiç kimse muzaffer olmaz.!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1964. "Ben senin düşmanınım, bana meyl etme, düşmanın görüşünden hiç kimse başarılı olmaz.!"

"Pîçîden", bükülmek, dolaşmak, meyl etmek anlamlarındadır. Burada "pîç" kelimesine "meyl etme" anlamı vermek uygun olur. Yani, "Danışma isteyen kişiye, kendisine başvurulan kişi dedi ki: "Ey adı güzel olan kişi, danışmak için benden başkasını ara; çünkü ben senin düşmanınım, kalben bu konuda bana meyl etme! Düşmanın görüşünden hiçbir kimse kendi işinde başarılı olmaz!"

"Pîçîden", bükülmek, dolaşmak, meyl etmek ma'nâlarınadır. Burada "pîç" kelimesine “meyl etme" ma'nâsı vermek münasib olur. Ya'ni, "Meşveret taleb eden kimseye, kendisine müracaat olunan kimse dedi ki: "Ey nâmı latîf olan kimse, meşveret etmek için benden başkasını ara; zîrâ ben senin düşmanınım, kalben bu husûsda bana meyl etme! Düşmanın re'yinden hiçbir kimse kendi işinde muzaffer olmaz!"

1965. "Git, bir kimse ara ki, o sana dostdur, dost dost için şübhesiz hayır arayıcıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1965. "Git, öyle bir kimse ara ki, o sana dosttur, dost dost için şüphesiz hayır arayıcıdır."

1966. Ben düşmanım, çare olmaz ki, benlikden eğri giderim, sana düşmanlık gösteririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1966. Ben düşmanım, çare olmaz ki, benlikten eğri giderim, sana düşmanlık gösteririm.

"Ben senin düşmanınım, benlik ve nefsaniyetten dolayı mutlaka eğri giderim, düşmanlığım sebebiyle sana karşı doğru olmamın çaresi yoktur, elbette sana düşmanlık gösteririm."

"Ben senin düşmanınım, benlik ve nefsâniyetden dolayı mutlak eğri giderim, adâvetim sebebiyle sana karşı doğru olmamın çâresi yokdur, elbetde sana düşmanlık gösteririm."

1967. "Kurtdan muhafaza edicilik istemek şart değildir, mahallin gayrinden aramak, aramamaklıkdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1967. "Kurttan koruyuculuk istemek şart değildir, yerinden başka bir yerden aramak, aramamaklıktır."

Yani, "Düşman kurt gibi yırtmak için fırsat bekler; ondan koruma ve himaye beklemek anlamsızdır. Bir şeyi kendi yerinden başka bir yerde aramak, o şeyi aramamak demektir."

Ya'ni, "Düşman kurt gibi yırtmak için fırsat bekler; ondan muhafaza ve himâye beklemek abesdir. Bir şeyi kendi yerinden başka bir yerde aramak, o şeyi aramamak demekdir."

1968. "Hiçbir şeksiz ben sana düşmanım; ben sana ne vakit yol gösteririm, yol vurucuyum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1968. "Hiç şüphesiz ben sana düşmanım; ben sana ne zaman yol gösteririm, ben yol kesiciyim!"

1969. "Her kim dostların musahibi olursa, külhanda bostan içindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1969. "Her kim dostların sohbet arkadaşı olursa, külhanda bostan içindedir."

"Kişi mizacına ve fikrine uygun dostlar ile sohbet ettiği zaman, bulunduğu yer külhan bile olsa, kalbi bostan içindeymiş gibi ferahlar." Ve aksine, fikrine ve mizacına aykırı bir kimse ile zorunlu olarak sohbet etse, o kimse gülistan içinde bulunsa bile, sıkıntı içinde kalır ve bu sıkıntı sebebiyle o gülistan ona bir külhan ve hapishane gibi gelir.

"Kişi mizâcına ve fikrine muvâfik dostlar ile musahib olduğu vakit, bulunduğu mahal külhan bile olsa, kalbi bostan içinde imiş gibi münşerih olur" Ve bilakis fikrine ve mizâcına muhâlif bir kimse ile bi'l-mecbûriye musâhabet etse, o kimse gülistân içinde bulunsa bile, sıkıntı içinde kalır ve bu sıkıntı sebebiyle o gülistân ona bir külhan ve mahbes gibi gelir.

1970. "Her kim ki düşman ile oturur, o zamanda o bostan içinde külhandadır." [1977]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1970. "Her kim ki düşman ile oturur, o zamanda o bostan içinde külhandadır." [1977]

Hint nüshalarında "der zemen" yerine "der çemen" yazılmıştır. Yani, "Her kim ki çimende düşman ile oturur, o kimse o çimende ve bostanda külhan içinde oturmuş gibi azap çeker."

Hind nüshalarında "der zemen" yerine "der çemen" yazılmışdır. Ya'ni, "Her kim ki çemende düşman ile oturur, o kimse o çemende ve bostanda külhan içinde oturmuş gibi muazzeb olur."

1971. "Dostu bizden ve benden incitme, tâ dost sana hasım ve düşman olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1971. "Dostu bizden ve benden incitme ki, dost sana düşman olmasın!"

"Mâzâr" kelimesi, "âzürden" mastarının nehy-i gāib (üçüncü şahsa yasaklama) kipindeki "meyâzâr" kelimesinin kısaltılmış hâlidir ve "incitme!" anlamına gelir. "Mâ vü men" (biz ve ben) ise bencillik ve kibirden kinayedir. Yani, "Dostu sen bencillik ve kibirden dolayı incitme ki, dost iken sonunda düşman olmasın!" demektir.

"Mâzâr", "âzürden" masdarının nehy-i gāib sîgası olan “meyâzâr"ın muhaffefidir "incitme!" demek olur. “Mâ vü men", hodbînlik ve tekebbürden kinâyedir. Ya'ni, "Dostu sen hodbînlik ve tekebbürden nâşî incitme, dost iken âkıbet hasım ve düşman olmasın!" demek olur.

1972. "Halıkının halkı için, yahud kendi cânın rahatı için hayr et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1972. "Yaratıcının yarattıkları için, yahut kendi canının rahatı için iyilik yap!"

Yani, "Ya Yüce Allah hazretlerinin rızasını kazanmak amacıyla O'nun yarattıklarına iyilik ve ihsan et, veyahut halka kendi canının rahatı kastıyla iyilik yap!" Çünkü halka iyilikle davrandığın zaman, kalpleri sana çekilir ve seni severler. Bu iki niyet ve kasttan ilki daha iyidir. Çünkü Allah'ın rızası için halka iyilik edersen, hem Hakk'ın hem de halkın sevgisini kazanırsın.

Ya'ni, "Ya Hak Teâlâ hazretlerinin rızâ-yı şerîfini tahsil maksadıyla onun mahlûkuna hayır ve ihsân et veyâhud halka kendi canının râhatı kasdıyla hayr et!" Zîrâ halka hayr ile muâmele ettiğin vakit, kalbleri sana müncezib olur ve muhabbet ederler. Bu iki niyet ve kasıddan evvelkisi evlâdır. Zîrâ rızâ-yı Bârî için halka hayr edersen, hem Hakk'ın ve hem de halkın muhabbetini kazanırsın.

1973. "Tâ ki nazarda bir düzeyde dost göresin, kinden nâşî senin kalbine nâhoş süretler gelmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1973. "Ta ki bakışında herkesi dost göresin, kinden dolayı kalbine nahoş suretler gelmesin!"

Ey Hakk Yolcusu, sen bakışında herkesi eşit derecede dost gördükçe, gördüğün suretlerin hepsi latif olur. Eğer bu halkın bir kısmına karşı düşman olur ve kin tutar isen, gönlüne ve hayaline nahoş ve çirkin suretler gelir, kendi kendini rahatsız etmiş olursun.

Ey sâlik, sen nazarında herkesi alesseviye dost gördükçe, gördüğün sûretlerin hepsi latif olur. Eğer bu halkın bir kısmına karşı düşman olur ve kin tutar isen, gönlüne ve hayâline nâhoş ve çirkin sûretler gelir, kendi kendini rahatsız etmiş olursun.

1974. Mâdemki düşmanlık ettin, sakın; muhabbet koparıcı olan yâr ile meşveret et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1974. Mademki düşmanlık ettin, sakın; muhabbeti koparıcı olan yâr ile istişare et!

Ey kişi, mademki ya Yaratıcının rızası yahut canının rahatı için, yaratılmışlara dost gözüyle bakıp iyilik etmedin ve düşmanlık ettin; o halde kendini onların sana karşı misilleme olarak yapacakları düşmanlıktan koru, sana karşı muhabbet gösterici olan yâr ile istişare et!

Ey kimse, mâdemki ya Hâlık'ının rızâsı veyâhud canının râhatı için, mahlūkāta dost nazarıyla bakıp hayr etmedin ve düşmanlık ettin; o halde kendini onların sana karşı bilmukābele olarak yapacakları düşmanlıktan sakın, sana karşı muhabbet ızhâr edici olan yâr ile meşveret et!

1975. Dedi: "Ey bü'l-hasen ben seni bilirim ki, sen beni eski düşman tutucusun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1975. Dedi: "Ey Ebu'l-Hasen, ben seni bilirim ki, sen beni eski düşman tutucusun!"

"Hasen", güzellik; "ebû", baba demektir. Sahip ve mutasarrıf olmaktan kinayedir. "Ebu'l-Hasen": "Ey güzellik babası ve sahibi" demek olur, bundan maksat, "Ey akıllı" demektir. Yani, "Ey akıllı, ben seni bilirim ki, sen benim eskiden beri düşmanımsın!"

"Hasen", güzellik; "ebû", baba demekdir. Sahib ve mutasarrıf olmakdan kinâyedir. "Ebu'l-hasen": "Ey güzellik babası ve sahibi" demek olur, bundan murâd, "Ey akıllı" demekdir. Ya'ni, "Ey âkıl, ben seni bilirim ki, sen benim eskiden beri düşmanımsın!"

1976. Fakat akıl ve ma'nevî âdemsin, senin aklın seni bırakmaz ki, eğri gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1976. Fakat akıl ve manevî bir yokluksun, senin aklın seni bırakmaz ki, eğri gidesin!

Yani, "Akıllı olan kimse hikmet sahibi olur ve her şeyi yerli yerine koyar; bu sebeple akıl bırakmaz ki, danışmak için sana başvuran bir kimseye karşı eğri hareket edip, onu eğri ve kötü yollara sevk edesin!"

Ya'ni, "Akıl olan kimse hakîm olur ve her şeyi yerli yerine koyar; binâenaleyh akıl bırakmaz ki, meşveret için sana müracaat eden bir kimseye karşı eğri hareket edip, onu eğri ve fenâ yollara sevk edesin!"

1977. Tabiat ister, tâ ki düşmandan kin çeke; akıl nefs üzerinde demir gibi bağdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1977. Tabiat ister, tâ ki düşmandan kin çeke; akıl nefs üzerinde demir gibi bağdır.

Tabiat insanı, düşmandan intikam almak ister; çünkü insan ilahi isimlerin tecelli yeridir ve ilahi isimlerden birisi de "Müntakim" (intikam alan) ism-i şerifidir ve bu ismin gereği celâl (ululuk) ve kahırdır; fakat Hakk'ın rahmeti, gazabını geçtiği için, cemâl (güzellik) tecellisi olan akıl, insanın nefsi üzerinde demir gibi bir bağ olup, o gazabının hükmünü icra etmesine izin vermez ve akıl onu hikmete ve kemâle sevk eder.

Tabîat insanı, düşmandan intikām almak ister; zîrâ insan esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdır ve esmâ-i ilâhiyyeden birisi de "Müntakim" ism-i şerîfidir ve bu ismin îcâbı celâl ve kahırdır; fakat Hakk'ın rahmeti, gazabını geçtiği cihetle, mazhar-ı cemâl olan akıl, insanın nefsi üzerinde demir gibi bir bağ olup, o gazabının hükmünü icrâya bırakmaz ve akıl onu hikmete ve kemâle sevk eder.

1978. O gelir onu men' eder ve onu geri tutar; akıl onun iyisi ve kötüsü üzerinde şahne gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1978. O gelir, onu men eder ve onu geri tutar; akıl onun iyisi ve kötüsü üzerinde şahne gibidir.

O akıl gelir ve o nefsi intikamdan men eder ve geri çeker. Akıl o nefsin iyi hâli ve kötü hâli üzerinde bir zabıta memuru gibidir.

O akıl gelir ve o nefsi intikāmdan men' eder ve geri çeker. Akıl o nefsin iyi hâli ve kötü hâli üzerinde bir zabıta me'mûru gibidir.

1979. İmâna mensub akıl, adil şahne gibidir; gönül şehrinin bekçisi ve hâkimidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1979. İmâna ait akıl, adil bir sahne gibidir; gönül şehrinin bekçisi ve hâkimidir.

İmâna ait olan akıl, ahiretini düşünen akıldır ki, bu akıl dünya hayatının sonu ve insanların fiillerinin bir hesabı ve mizanı olduğunu idrak eder. Bu sebeple o akıl, adil bir zabıta memuru gibidir ki, nefsi iyiliğe sevk eder ve kötülükten men eder. O akıl gönül şehrinin bekçisi ve hâkimidir.

Kalbe kötü hatıraları ve fikirleri sokmamaya ve iyi fikirleri zapt ve rabt etmeye memurdur.

Îmâna mensûb olan akıl, maâdını düşünen akıldır ki, bu akıl hayât-ı dünyeviyyenin sonu ve efâl-i beşerin bir hesabı ve mîzânı olduğunu idrâk eder. Binâenaleyh o akıl, âdil bir zabıta me'mûru gibidir ki, nefsi iyiliğe sevk eder ve kötülükten men' eder. O akıl gönül şehrinin bekçisi ve hâkimidir.

Kalbe fenâ hâtıraları ve fikirleri sokmamağa ve iyi fikirleri zabt ve rabta me'murdur.

1980. O akıl, kedi gibi uyanık olur; hırsız, fâre gibi delikte kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1980. O akıl, kedi gibi uyanık olur; hırsız, fare gibi delikte kalır.

Birinci mısra' "O akıl, kedi gibi uyanık olur" şeklindedir. Yani, "O ahiret aklı (akl-ı maâd), kalp şehrinin kapısı önünde, kedi gibi çok uyanık bir hâlde bekler. Nefse ait düşünceler ve şeytanî vesveseler hırsızları, sıçan gibi delikte kalır, dışarı çıkamazlar." Eğer çıkarlarsa o ahiret aklı kedisi derhal onları parçalar.

Birinci mısra' او هوش همچو گربه بیدار باشد takdirindedir. Ya'ni, "O akl-ı maâd, kalb şehrinin kapısı önünde, kedi gibi gāyet uyanık bir halde bekler. Havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye hırsızları, sıçan gibi delikde kalır çıkamazlar." Eğer çıkarlarsa o akl-ı maâd kedisi derhal onları parçalar.

1981. Her o yerdeki sıçan el getire, kedi yokdur, yahud ki kedinin nakşı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1981. Her o yerdeki sıçan el getire, kedi yoktur, yahut ki kedinin nakşı vardır.

Nefsânî düşünceler ve şeytanî vesveseler sıçanlarının girip yerleştiği kalplerin kapısında bekçi olarak ahiret aklı (akl-ı maâd) kedisi yoktur, yahut o aklın izi olan dünya aklı (akl-ı maâş) vardır. Hint nüshalarında ikinci mısra' "Kedi yoktur ve eğer olsa da o ölmüştür" şeklindedir; çünkü dünya aklının hâkim olduğu bir kalpte, ahiret aklı ölmüştür; bu sebeple her iki nüsha aynı anlamı ifade eder.

"Havâtır-ı nefsâniyye ve vesâvis-i şeytâniyye sıçanlarının girip takarrur ettiği kalblerin kapısında bekçi olarak akl-ı maâd kedisi yokdur, yâhud o aklın nakşı olan akl-ı maâş vardır." Hind nüshalarında ikinci mısra' نیست گربه ور بود او مرده است Ya'ni, "Kedi yokdur ve eğer olsa da o ölmüşdür" sûretindedir; zîrâ akl-ı maâşın hâkim olduğu bir kalbde, akl-ı maâd ölmüşdür; binâenaleyh her iki nüsha aynı ma'nâyı müfiddir.

1982. Bir kedi nedir! Arslan düşürücü arslandır; îmâna mensub olan akıl ki tende olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1982. Bir kedi nedir! Aslan düşürücü aslandır; imana mensup olan akıl ki bedende bulunur.

Yani, insan bedeninde bulunan imanlı aklı, kediye benzettik, hâlbuki onun kuvveti yanında bir kedi ne demektir, o aslanları deviren bir aslandır!

Ya'ni, cism-i insânîde olan akl-ı îmânîyi, kediye teşbîh ettik, halbuki onun kuvveti indinde bir kedi ne demekdir, o arslanları deviren bir arslandır!

1983. Onun bağırması yırtıcıların hâkimidir, onun na'rası otlayıcıların mâniidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1983. Onun bağırması yırtıcıların hâkimidir, onun narası otlayanların engelleyicisidir.

"Gurre", "garîden" masdarından yapılmış isim masdardır, "şiddetle bağırmak" anlamındadır. Yani, "Arslanın şiddetle bağırması, kendisinden aşağı mertebedeki yırtıcı hayvanların hâkimidir, onun sesini işitince hepsi kaçarlar ve arslanın narası meralarda otlayan hayvanları da otlamaktan men eder." İmanî akıl da insan bedeninde, nefsin yırtıcı olan hayvansal sıfatlarına hâkimdir, onları yırtıcılıktan men eder ve nefsin şehvetle ilgili sıfatlarını, şehvetlere boğulmaktan alıkoyar.

"Gurre", "garîden" masdarından yapılmış olan isim masdardır, “şiddetle bağırmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Arslanın şiddetle bağırması, onun mâdû-nundaki yırtıcı hayvanların hâkimidir, onun sesini işitince hepsi kaçarlar ve arslanın na'rası mer'âlarda otlayan hayvanları da otlamakdan men' eder." Akl-1 îmânî dahi cism-i insânîde, nefsin yırtıcı olan sıfât-ı hayvâniyyesine hâkimdir, onları yırtıcılıkdan men' eder ve nefsin sıfât-ı şehevâniyyesini, müstağrak-ı şehevât olmakdan alıkoyar.

1984. Şehir hırsız dolu ve elbise soyucu dolu; ister şahne olsun de, ister olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1984. Şehir hırsız dolu ve elbise soyucu dolu; ister şahne olsun de, ister olmasın!

"Kalp şehri, nefse ait sıfat hırsızlarıyla dolu ve ihlas elbisesini soyan şeytanî vesveselerle doludur. Bedene ister iman aklı (akl-ı îmânî) zabıta memuru olsun ister olmasın fark etmez!" Çünkü kalp, her taraftan esen rüzgâra maruz bir meydan gibidir. Eğer iman aklı olursa, onları tutar ve eğer yoksa, bu hırsızlar şehir içinde istedikleri kadar fesat çıkarırlar.

"Hüzeyl", Arap kabilelerinden birinin ismidir. Sonundaki "yâ", nispet yâ'sıdır. "Seriyye" lügatte, asker taifesinden bir bölük insan ve dört yüz kadar süvari asker anlamına gelir. Ve siyer ehli ıstılahında (siyer âlimlerinin kullandığı terim olarak), şanlı peygamber Efendimiz'in bizzat başında bulunmayıp komutanlığı ve kumandanlığı yüce sahabelerden birine tevdi buyurduğu askerî birliktir.

"Şehr-i kalb, sıfât-ı nefsâniyye hırsızlarıyla dolu ve libâs-ı ihlâsı soyucu olan vesâvis-i şeytâniyye ile doludur. Cesede ister akl-ı îmânî zâbıta me'mûru olsun ister olmasın müsâvîdir!" Zîrâ kalb her taraftan esen rüzgâra ma'rûz bir meydan gibidir. Eğer akl-ı îmânî olursa onları tutar ve eğer yoksa bu hırsızlar şehir içinde istedikleri kadar fesâd yaparlar.

"Hüzeyl", kabâil-i Arab'dan birisinin ismidir. Ahirinde "yâ", yây-ı nisbettir. "Seriyye" lügatde, asker tâifesinden bir bölük kimse ve dört yüz kadar süvâri asker ma'nâsınadır. Ve ehl-i siyer ıstılâhında Resûl-i zîşân Efendimiz'in bizzat başında bulunmayıp riyâseti ve kumandanlığı ashâb-ı kirâmdan birisine tevfiz buyurduğu hey'et-i askeriyyedir.

## Resûl (a.s.)ın Hüzeyl kabîlesine mensûb delikanlıyı seriyye üzerine kumandan etmesidir ki, onda ihtiyarlar ve cenk tecrübe etmiş olanlar var idi

1985. Resûl kâfir cengi ve fuzûlün def'i için bir seriyye gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1985. Resûl, kâfir savaşı ve haddi aşmanın def edilmesi için bir seriyye gönderdi.

"Fuzûl", "fazl"ın çoğuludur ve tekil makamında kullanılır. Sözlükte had ve vazifeden fazla söz ve fiil anlamına gelir. Bu şerefli beyitte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kâfirler ile savaşının, onların fiillerinde haddi aşmalarını def etmek için gerçekleştiğine işaret buyurulur; çünkü Hâtem-i Enbiya'nın (peygamberlerin sonuncusu) nübüvvetini (peygamberliğini) inkâr edenler, İslâmiyet'in kılıç kuvvetiyle yayıldığını iddia ederler. Bu iddia ise, İslâmiyet'e karşı cahilce bir iftiradır. Cahilcedir, çünkü İslâm tarihi bunun böyle olmadığını pek açık bir şekilde gösterir. Tarih sayfalarını okuyup insaflıca düşünenler bu iftiradan ve böyle bir davadan insanlık adına haya ederler. Malumdur ki, Resûl-i Ekrem hazretleri, Abdülmuttalib'in yetimi idi ve kırk yaşına kadar peygamberlikten önce Kureyş arasında örnek olacak faziletli ahlâk gösterdi ve tam bir ciddiyet ve sadakat ile yaşadı. Düşmanları bile "Muhammedü'l-Emîn" lakabını vermişlerdi. Nübüvvet ile ortaya çıktıkları vakit müşriklere ilahi vahyi tebliğ etmekle yetinir ve tam bir fesahat (güzel ve etkili konuşma) ile onları Hakk'ın birliğine davet ederdi. Kılıcı ve askeri nerede idi? Bu vazifeyi yerine getirmede peygamberlik sığınağı olan zatları tek başına idi. Kureyş arasında akıl ve dirayet (anlayış) ve insaf sahibi olanlar nübüvvetini kabul ettiler ve İslâmiyet ile şereflendiler. Bu meziyetlerden mahrum olanlar, inkâr ettiler ve hayvani bir öfke ile saadetli vücutlarına suikast etmeye bile cüret ettiler. Kureyş günden güne İslâmiyet'in faziletlerini ve yüceliğini idrak ettikçe çoğaldı. Müşriklerin bu hale karşı öfkeleri arttı. Cahilce hadlerini bilmeyip, tecavüze başladılar. Tecavüze maruz kalanlar, kendilerini müdafaa etmeye mecbur oldular. Nefsi müdafaa her millet ve hatta inkâr edenlerin nezdinde bile meşru iken, bu vaziyette bulunan ehl-i İslâm'a iftira edenler, kendilerinin insaftan nasipsiz mahluk olduklarını ispat etmişlerdir. Ehl-i İslâm arasında İslâmiyet'in yayılmasından birkaç asır sonra Allah'ın kelimesini yüceltmek için kılıç çekmek lazım geldiğini beyan edenler de bulunmuş ise de, bu da doğru değildir. İslâmiyet asla insanların öldürülmesini caiz görmez. Kur'ân-ı Azîmüşşân'da kıtal (savaşma) emri "misilleme" üzerine dayanır. Nitekim Tevbe suresinde وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةٌ كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةٌ Yani “Müşrikler sizin hepinizi nasıl öldürürlerse, siz de onları toptan öldürünüz!" (Tevbe, 9/36) buyurulur. Kur'ân-ı Kerîm kısası (misilleme) bile, meşru olduğu halde bir fenalık telakki buyurduğu وجزاء سيئة سيئة مثلها Yani, "Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) ayet-i kerimesinde açıktır. İnsanlar ne kadar dalalette (sapıklıkta) ve hayvanilikte boğulmuş olurlarsa olsunlar, yaratılış itibarıyla adalet ve sadakatin tutkunudurlar. Adalet ve fiili sadakat gördükleri vakit boyun eğerler; bu sebeple Müslümanlık, İslâmiyet'in yüceliğini idrak eden insaf ehli tarafından isteğe bağlı olarak kabul edilmek suretiyle yayılmış ve şu an da yayılmaya devam etmektedir. Avrupa ukalasının (bilgiçlerinin) İslâmiyet lehinde yazdıkları eserler bunun delilidir.

"Fuzûl", "fazl"ın cem'i olup, müfred makāmında isti'mâl olunur. Lügatde had ve vazîfeden ziyâde kavil ve fiil ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kâfirler ile cengi, onların fiillerinde hadden tecavüzlerini def için vâki' olduğuna işâret buyurulur; zîrâ Hâtem-i Enbiya'nın nübüvvetini münkir olanlar, İslâmiyet'in kılıç kuvvetiyle intişâr ettiğini iddia ederler. Bu iddiâ ise, İslâmiyet'e karşı câhilâne bir iftirâdır. Câhilânedir, çünki târîh-i İslâm bunun böyle olmadığını pek sarîh sûretde gösterir. Târîh sahîfelerini okuyup munsıfâne düşünenler bu iftirâdan ve böyle bir da'vâdan insâniyet nâmına hayâ ederler. Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem hazretleri, Abdülmuttalib'in yetîmi idi ve kırk yaşına kadar kable'n-nübüvve Kureyş arasında numûne-i imtisâl olacak ahlâk-ı fâzıla gösterdi ve kemâl-i ciddiyyet ve sadâkat ile yaşadı. Düşmanları bile "Muhammedü'l-Emîn" lakabını vermişler idi. Nübüvvet ile zâhir oldukları vakit müşriklere vahy-i ilâhîyi tebliğ ile iktifâ buyurur ve kemâl-i fesâhat ile onları tevhîd-i Hakk'a da'vet buyurur idi. Kılıcı ve askeri nerede idi? Bu vazîfeyi îfâda zât-ı nübüvvet-penâhîleri münferid idi. Kureyş arasında akıl ve dirâyet ve insaf sahibi olanlar nübüvvetini ka- bûl ettiler ve İslâmiyet'le müşerref oldular. Bu meziyetlerden mahrûm olanlar, inkâr ettiler ve bir gayz-ı hayvânî ile vücûd-ı saâdetlerine sû'-i kasda bile cür'et ettiler. Kureyş günden güne İslâmiyet'in fazâilini ve ulviyyetini idrâk ettikçe çoğaldı. Müşriklerin bu hâle karşı öfkeleri artdı. Hadd-i câhilânelerini bilmeyip, tecavüze başladılar. Tecavüze ma'rûz kalanlar, kendilerini müdafaa etmeğe mecbûr oldular. Müdafaa-i nefs her millet ve hatta münkirlerin indinde bile meşrû' iken, bu vaziyetde bulunan ehl-i İslâm'a iftirâ edenler, kendilerinin insafdan bî-behre mahlûk olduklarını isbât etmişlerdir. Ehl-i İslâm arasında intişâr-ı İslâmiyet'den birkaç asır sonra i'lâ-yı kelimetullâh için kılıç çekmek lâzım geldiğini beyân edenler de bulunmuş ise de, bu da doğru değildir. İslâmiyet aslâ insanların öldürülmesini câiz görmez. Kur'ân-ı Azîmüşşân'da kıtâl emri "mukābele bi'l-misil" üzerine müsteniddir. Nitekim sûre-i Tevbe'de وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةٌ كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةٌ Ya'ni “Müşrikler sizin hepinizi nasıl öldürürlerse, siz de onları kâffeten öldürünüz!" (Tevbe, 9/36) buyurulur. Kur'ân-ı Kerîm kısâsı bile, meşrû' olduğu halde bir fenâlık telakki buyurduğu وجزاء سيئة سيئة مثلها Ya'ni, "Seyyienin cezâsı, onun gibi bir seyyiedir" (Şûrâ, 42/40) âyet-i kerîmesinde sarîhdir. İnsanlar ne kadar dalâletde ve hayvâniyetde müstağrak olursa olsunlar, hilkaten adâlet ve sadâkatın meftûnudurlar. Adâlet ve sadâkat-ı fiiliyye gördükleri vakit musahhar olurlar; binâenaleyh Müslümanlık, İslâmiyet'in ulviyetini müdrik olan ehl-i insâf tarafından bi'l-ihtiyâr kabûl edilmek sûretiyle intişâr etmiş ve el-ân da etmekde bulunmuşdur. Avrupa ukalâsının İslâmiyet lehinde yazdıkları eserler bunun burhânıdır.

1986. O Hüzeyl'den bir delikanlıyı seçti, onu askerin kumandanı ve cemaatin reisi yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1986. O, Hüzeyl kabilesinden bir delikanlıyı seçti, onu askerin kumandanı ve topluluğun reisi yaptı.

1987. Askerin aslı, şübhesiz reisdir, reissiz kavim, başsız ten olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1987. Askerin aslı, şüphesiz reistir; reissiz kavim, başsız beden olur.

Askerin aslı ve kökü, o askerin başındaki kumandandır. Çünkü örneğin bin asker bir yerde toplansa, her birinin ayrı ayrı fikirleri olduğundan, hepsi kendi fikirlerine göre hareket etmek isterler; bu sebeple hareketlerinde birlik oluşmadığı için, onların toplanmalarından hiçbir fayda meydana gelmez. Bu hâl onların perişan olmalarına sebep olur. Fakat hepsi bir kumandana bağlı bulunursa, onun fikri, onların hepsini idare eder ve bu bin askerin hareketleri birleşmiş olur. Bu sebeple askerin aslı ve temeli reisleri ve kumandanlarıdır; reisleri olmayan topluluk, başsız beden gibi olur.

Askerin aslı ve kökü, o askerin başındaki kumandandır. Zîrâ meselâ bin nefer bir yerde içtima' etse, her birinin ayrı ayrı fikirleri olduğundan, hepsi kendi fikirlerine göre hareket etmek isterler; binâenaleyh hareketlerinde vahdet hâsıl olmadığı için, onların içtimâ'larından hiçbir fâide hâsıl olmaz. Bu hâl onların perîşân olmalarına sebeb olur. Fakat hepsi bir kumandana tâbi' bulunursa, onun fikri, onların cümlesini müdebbir olup, bu bin neferin harekâtı müttehid olur. Binâenaleyh askerin aslı ve temeli reîsleri ve kumandanlarıdır; reîsleri olmayan tâife, başsız ten gibi olur.

1988. Bu ölgün ve solgun olman, hep ondan olur ki, serveri terk etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1988. Bu ölgün ve solgun olman, hep ondan olur ki, serveri terk etmişsin.

"Ey kimse, senin din yolunda ölgün ve solgun olmanın sebebi, bu yolun reîsini terk edip, kendi bildiğin gibi hareket etmendir." "Server"den maksat, şanlı peygamber ve onun vârisleri olan yüce evliyâlardır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. bölümünde Emîr Pervâne'nin: “Mademki Hakk'ın bu lutfu vardır, o halde her kim gerçek talepte bulunursa, o lutuf ortaya çıkar" sözüne karşı şöyle buyururlar: "Velâkin sâlârsız (yol göstericisiz) ve mürşidsiz olmaz. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmeti itaatkâr oldukları zaman, denizde yollar belirdi ve denizden toz kalktı ve geçtiler. Ama muhalefete başladıkları zaman filân çölde bu kadar sene kaldılar. Zamanın sâlârları da kendilerine tâbi olanların bende, itaatkâr ve fermanberdâr olduklarını gördükçe, onların ıslahı kaydında olurlar. Meselâ bu kadar asker bir emîrin hizmetinde itaatkâr ve fermanber oldukları zaman, o da aklını onların faydasına sarf edip, ıslahları kaydında olur. Ama eğer itaatkâr olmazlar ise hiç aklını onların işlerine sarf etmeye çalışır mı? Halkın hepsi sırf tendirler ve onların arasında akıl o velîdir. Mademki halk ten gibidirler, o velîye itaatkâr olmadıkça, onların halleri daima perişanlık içinde geçer ve itaatkâr oldukları zaman da itaatları öyle olmalıdır ki, o her ne yaparsa boyun eğmeli ve kendi akıllarına başvurmamalıdırlar; çünkü onu kendi akıllarıyla anlayamamaları mümkündür. Ona tamamen itaatkâr olmaları icap eder. Nitekim bir çocuğu bir terzi dükkanına verirler, onun her hâlükârda ustasına itaatı lâzımdır. Eğer dikmek için uçkur verirse, uçkur diker; ve elbiseye dikilecek nişanlar verirse onları diker. Sanat öğrenmek isterse, tamamen kendi tasarrufundan geçip, ustalarının emrine mahkûm olmalıdır."

"Ey kimse, senin tarîk-ı dinde ölgün ve solgun olmanın sebebi, bu tarîkın reîsini terk edip, kendi bildiğin gibi hareket etmendir." "Server"den murâd, Peygamber-i zîşân ve onun vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 13. faslında Emîr Pervâne'nin: “Mâdemki Hakk'ın bu lutfu vardır, o halde her kim taleb-i hakîkî eylerse, o lutuf zuhûr eder" sözüne karşı şöyle buyururlar: "Velâkin sâlârsız ve mürşidsiz olmaz. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmeti mutî oldukları vakit, denizde yollar peydâ oldu ve deryâdan toz kalktı ve geçtiler. Ammâ muhalefete başladıkları vakit filân beyâbanda bu kadar sene kaldılar. Zamânın sâlârları dahi tevâbiin kendilerine bende ve mutî ve fermanberdâr olduklarını gördükçe, onların ıslâhı kaydında olurlar. Meselâ bu kadar asker bir emîrin hizmetinde mutî ve fermanber oldukları vakit, o da aklını onların kârına sarf edip, ıslâhları kaydında olur. Ammâ eğer mutî olmazlar ise hiç aklını onların umûruna sarfa sa'y eder mi? Halkın kâffesi sırf tendirler ve onların arasında akıl o velîdir. Mâdemki halk ten gibidirler, o velîye mutî olmadıkça, onların ahvâli dâimâ perîşanlık içinde geçer ve mutî oldukları vakitde itâatları öyle olmalıdır ki, o her ne yaparsa münkād olmalı ve kendi akıllarına müracaat etmemelidirler; zîrâ onu kendi akıllarıyla anlayamamaları câizdir. Ona külliyyen mutî olmaları îcâb eder. Nitekim bir çocuğu bir terzi dükkanına verirler, onun alâ-külli-hâl üstâdına itâatı lâzımdır. Eğer dikmek için uçkur verirse, uçkur diker; ve elbiseye dikilecek nişanlar verirse onları diker. San'at öğrenmek isterse, külliyen kendi tasarrufundan geçip, üstadlarının emrine mahkûm olmalıdır."

1989. Keselden ve buhülden ve bizlikden ve benlikden baş çekersin, kendini baş edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1989. Tembellikten, cimrilikten, bizlikten ve benlikten yüz çevirirsin, kendini baş edersin.

Yani, insân-ı kâmile (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tabi olmamanın üç sebebi vardır: Birincisi tembelliktir ve uyuşukluktur. Bazı kimselerin içinde Hakk yoluna girme arzusu bulunsa da, tembelliği engel olur, der ki: "Eğer ben şu veliye tabi olsam, bana bir takım virdler ve zikirler telkin edecek ve bazı hizmetler buyuracak; ben üşenirim, bunları yapamam; iyisi mi, namazımı kılar ve orucumu tutarım vesselam." İkinci engel cimriliktir. Eğer mürid (Hakk yolcusu) servet sahibi ise, mürşid (manevi rehber) onun servetine olan bağlılığını kesmek için, fakirlere mal dağıtmasını emreder; bu ise tabiatında cimrilik ve kıskançlık olan kimselerin asla işine gelmez. Üçüncü engel bizlik ve benliktir. Yani, kendini beğenmişlik ve kibir ve enâniyettir (benlik davası). Bu hal çoğunlukla kendi bilgilerini çok ve akıllarını olgun gören kimselerde olur. İşte bu sebeplerden dolayı zamanın velisine tabi olmaktan çekinip, kendilerini baş ve nefislerini olgun görürler.

Ya'ni, insân-ı kâmile tâbi' olmamanın sebebi üçdür: Birincisi keseldir ve tenbellikdir. Ba'zı kimselerin içinde tarîk-ı Hakk'a sülük arzusu bulunur ise de, tenbelliği mâni' olur, der ki: "Eğer ben şu velîye tâbi' olsam, bana bir takım evrâd ve ezkâr telkîn edecek ve ba'zı hizmetler buyuracak; ben üşenirim, bunları yapamam; iyisi mi, namazımı kılar ve orucumu tutarım vesselâm." İkinci mâni' buhüldür. Eğer mürîd sâhib-i servet ise, mürşid onun servetine olan taallukunu kat' için, fukarâya bezl-i emvâl ile emr eder; bu ise tab'ında buhül ve hased olan kimselerin aslâ işine gelmez. Üçüncü mani' bizlik ve benlikdir. Ya'ni, hodbînlik ve kibir ve enâniyettir. Bu hâl ekseriyâ kendi bilgilerini çok ve akıllarını kâmil gören kimselerde olur. İşte bu sebeblerden dolayı veliyy-i zamâna tâbi' olmakdan ibâ edip, kendilerini baş ve nefislerini kâmil görürler.

1990. Bir hayvan gibi ki, yükden kaçar, dağlıkda kendi başını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1990. Bir hayvan gibi ki, yükten kaçar, dağlıkta kendi başını tutar.

"Ser-hod giriften", Türkçede "başını alıp gitmek" deyiminin karşılığıdır. Yani, "Yukarıda anılan sebeplerden dolayı insân-ı kâmile (olgun insana) tâbi olmaktan kaçan kimse, yükten kaçan bir hayvana benzer ki, o hayvan başını alıp dağlara doğru koşar."

"Ser-hod giriften", Türkçe'de "başını alıp gitmek" ta'bîrinin mukābilidir. Ya'ni, "Yukarıda zikr olunan sebeblerden dolayı insân-ı kâmile tâbi' olmakdan kaçan kimse, yükden kaçan bir hayvana benzer ki, o hayvan başını alıp, dağlara doğru koşar."

1991. Onun sahibi, arkasından koşucu olarak der ki: "Ey sersem, her tarafta eşeğin kasdında kurt vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1991. Onun sahibi, arkasından koşucu olarak der ki: "Ey sersem, her tarafta eşeğin peşinde kurt vardır."

1992. "Eğer bu zaman gözümden gāib olursan, senin önüne her tarafta kuvvetli kurt gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1992. "Eğer bu zaman gözümden kaybolursan, senin önüne her tarafta kuvvetli kurt gelir!"

1993. "Senin kemiğini şeker gibi çiğner ki, artık diriliği göremezsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1993. "Senin kemiğini şeker gibi çiğner ki, artık diriliği göremezsin!"

Bu beyitlerde "kurt"tan kastedilen, insan ve cin şeytanlarıdır ki, nefis sahiplerini Hak yolundan çıkarıp, karanlık ve korkunç olan küfür ve inkâr vadilerine düşürmek suretiyle helak ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz, şerefli zamanlarının insân-ı kâmili olması itibarıyla, bu hayvan tabiatında olanları uyarmak için buyururlar ki: "Her taraf insan ve cin şeytanlarının kuvvetleriyle doludur. İlâhî olan yükten ve vazifeden kaçan bir eşek mesabesinde bulunan nefis ehlini helak etmek kastındadırlar. Eğer bana tâbi olmaktan kaçarsan, önüne her tarafta bu kurtlar çıkar ve senin kemiğini yerler, yani imanını alırlar. Artık manevî hayat göremezsin!"

Bu beyitlerde "kurt"dan murâd, insan ve cin şeytanlarıdır ki, nefis sahiblerini Hak yolundan çıkarıp, karanlık ve korkunç olan küfür ve inkâr vâdîlerine düşürmek sûretiyle helâk ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinin insân-ı kâmili olmak i'tibâriyle bu hayvan tabîatında olanları îkāz için buyururlar ki: "Her taraf şeyâtîn-i ins ve cin kuvvetleri ile doludur. İlâhî olan yükden ve vazîfeden kaçan bir eşek mesâbesinde bulunan ehl-i nefsi helâk etmek kasdındadırlar. Eğer bana tebaiyetden kaçar isen, önüne her tarafda bu kurtlar çıkar ve senin kemiğini yerler, ya'ni, îmânını selb ederler. Artık hayât-ı ma'neviyye göremezsin!"

1994. Onu tutma, nihayet alefsiz kalırsın; ateş odunsuzlukdan telef olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1994. Onu tutma, sonunda yakıtsız kalırsın; ateş odunsuzluktan yok olur.

Yani, insan ve cin şeytanlarının azdırıp helak edeceklerini varsaymada de ki: "Benim sana tabi olmama gerek yoktur; işte Kur'an ve şerefli hadisler ortadadır. Ben onlar ile amel edip bu kurtlara kendimi telef ettirmemenin çaresini bulurum." Fakat onu bil ki, senin insan ruhunun yakıtı ve yiyeceği olan ilahi bilgilerden mahrum kalırsın; çünkü bu bilgiler, ancak insân-ı kâmilin şerefli kalbine ulaşır. Ve bu ilahi bilgiler ise ihlas ateşinin odunudur; bu sebeple bu odunlar gelmedikçe ihlas ateşi yok olur ve kalpte ihlas kalmayınca da halin harap olur.

Ya'ni, şeyâtîn-i ins ve cinnin azdırıp helâk edeceklerini farz etmede de ki: "Benim sana tâbi' olmama hâcet yokdur; işte Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfe meydandadır. Ben onlar ile amel edip bu kurtlara kendimi telef ettirmemenin çâresini bulurum." Fakat onu bil ki, senin rûh-ı insânînin alefi ve yiyeceği olan maârif-i ilâhiyyeden mahrûm kalırsın; zîrâ bu maârif, ancak insân-ı kâmilin kalb-i şerîfine vârid olur. Ve bu maârif-i ilâhiyye ise ihlâs ateşinin odunudur; binâenaleyh bu odunlar gelmedikçe âteş-i ihlâs telef olur ve ihlâs-ı kalb kalmayınca da hâlin harâb olur.

1995. Sakın benim tasarruf etmemden ve yükün ağırlığından kaçma, zîrâ senin canın benim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1995. Benim tasarruf etmemden ve yükün ağırlığından sakın kaçma, çünkü senin canın benim.

1996. Sen bir hayvansın, hem öyle ki, nefsin galibdir, ey hod-perest hüküm gālibin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1996. Sen bir hayvansın, hem öyle ki, nefsin üstün gelmiştir, ey kendini beğenen, hüküm üstün gelenin olur.

İnsan, "nefis" ile "akıl"dan oluşmuştur. Aklı yönüyle melekler sınıfına mensuptur ve nefsi yönüyle hayvanlar sınıfına katılmıştır. Şimdi ey kendi nefsine tapan ve nefsinin kulu olan kimse, mademki nefsin aklına üstün gelmiştir ve hüküm üstün gelenindir, bu sebeple nefsin yönünden hayvanlara katılmışsın.

İnsan, "nefis" ile "akıl"dan terekküb etmişdir. Aklı cihetiyle melekler sınıfına mensûbdur ve nefsi cihetiyle hayvanlar sınıfına mülhaktır. İmdi ey kendi nefsine tapan ve nefsinin kulu olan kimse, mâdemki nefsin aklına galebe etmişdir ve hüküm gālibindir, binâenaleyh nefsin cihetinden hayvanlara mülhaksın.

1997. Zü'l-Celâl sana "eşek" ta'bîr etmedi, sana "at" ta'bîr etti. Arab atına, Arab "teal" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1997. Yüce Allah sana "eşek" demedi, sana "at" dedi. Araplar Arap atına "teâl" der.

"Teâl" kelimesi "yükselmek" anlamındadır, "Teâlî" masdarının emir kipi hâzırıdır, tefâul babındandır. Aşağıda olan kişinin yukarı çıkması için seslenilir. Sonra bu kelimeyi "gel" anlamında kullanırlar. Araplar, kaçan Arap atını "teâl" diye çağırdıkları için, bu kelime Arap atına özgü bir isim oldu; bu sebeple aralarında Arap atından bahsettikleri sırada, "at" anlamında olarak "teâl" kelimesini kullanırlar. Cenâb-ı Pîr bu anlam dolayısıyla ilâhî hitaba geçip buyururlar ki: Hayvanî nefisleri yönünden hayvanlara katılan insanlara, Yüce Allah "eşek" diye hitap etmedi de, makbul ve muteber Arap atı anlamında olan "teâl" kelimesini kullandı. Nitekim En'âm suresinde geçen ayet-i kerimede şöyle buyurulur: قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ مِنْ إِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ Yani, "Ey sevgili Peygamberim de ki: "Gelin size Rabbinizin haram ettiği şeyi okuyayım, o da şudur ki, Yüce Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın ve anne babanıza iyilik edin ve fakirlikten korkarak çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü size ve onlara rızkı biz veririz ve açık ve gizli kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram ettiği canı öldürmeyin, ancak hak ile olursa müstesna. Yüce Allah size bunları vasiyet etti, umulur ki akıl edesiniz." (En'âm, 6/151) Bu ayet-i kerimede, "Arap atı" konumunda olan insanı Yüce Allah, "teâlev" diye davet edip, nefislerin hayvanîliğinden nehyedip, لعلكم تعقلون ibaresiyle akla davet buyurulur.

"Teâl", kelimesi "yükselmek" ma'nâsınadır, “Teâlî" masdarının emr-i hâzırıdır, tefâul bâbındandır. Aşağıda olan âdemin, yukarı çıkması için nidâ olunur. Sonra bu kelimeyi "gel" ma'nâsında kullanırlar. Arablar, kaçan Arab atını "teâl" diye çağırdıkları cihetle, bu kelime Arab atına alem oldu; binâenaleyh aralarında Arab atından bahs ettikleri sırada, "at" ma'nâsına olarak "teâl" kelimesini kullanırlar. Cenâb-ı Pîr bu ma'nâ dolayısıyla hitâb-ı ilâhîye intikāl edip buyururlar ki: Nefs-i hayvânîsi cihetinden hayvanlara mülhak olan in- sanlara, Hak Teâlâ hazretleri "eşek" diye hitâb buyurmadı da, makbûl ve mu'teber Arab atı ma'nâsına olan "teâl" kelimesini isti'mâl buyurdu. Nitekim sûre-i En'âm'da vâki' olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ مِنْ إِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ Ya'ni, "Ey Habib-i Ekrem'im de ki: "Gelin size Rabb'inizin harâm ettiği şeyi tilâvet edeyim, o da budur ki, Allâh Teâlâ'ya bir şeyi işrâk etmeyin ve vâlidenize ihsân edin ve fakrdan korkarak evlâdınızı öldürmeyin, zîrâ size ve onlara rızkı biz veririz ve âşikâr ve gizli fevâhişe yaklaşmayın, Allah'ın harâm ettiği nefsi öldürmeyin, meğer ki hakla ola. Allâh Teâlâ size bunları vasiyet etti, umulur ki taakkul edesiniz.” (En'âm, 6/151) Bu âyet-i kerîmede, "Arab atı" mesâbesinde olan insanı Hak Teâlâ, “teâlev” diye da'vet edip, nefislerin hayvâniyetinden nehy edip, لعلكم تعقلون ibaresiyle akla da'vet buyurulur.

1998. Mustafâ, pür-cefâ olan nefis hayvanları için, Hakk'ın mîrâhoru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1998. Mustafa, cefalı nefis hayvanları için Hakk'ın ahır yöneticisi oldu.

Kâinatın özü Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hayvan ahırı olan bu dünyada, cefalı nefis hayvanları için, bu ahırın beyi ve yöneticisi oldu. Çünkü ayet-i kerimede: "Ey Habib'im, bu Arap atları mesabesindeki nefis ehlini 'gelin' çağrısıyla çağır!" diye Peygamber'e hitap buyruldu.

Zübde-i kâinât Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hayvan ahırı olan bu dünyâda, pür-cefâ olan nefis hayvanları için, bu ahırın beyi ve müdebbiri oldu. Zîrâ âyet-i kerîmede: "Ey Habib'im bu Arab atları mesâbesinde olan ehl-i nefsi "teâlev" nidâsıyla çağır!" diye Peygamber'e hitâb buyruldu.

1999. Kereminin cezbinden dolayı ""teâlev', gelin, tâ ki size riyāzet vereyim, ben râyizim de!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

1999. Kereminin cezbediciliğinden dolayı, "Gelin, size riyâzet (nefsi terbiye) vereyim, ben de terbiye ediciyim!" buyurdu.

"Râyiz", serkeş atı terbiye edip, uysal ve itaatkâr kılan kişi anlamına gelir. "Terbiye"den maksat, yukarıda anılan ayet-i kerimedeki ilahi emir ve yasaklara itaatkâr ve boyun eğen kılmaktır. Çünkü insan doğup, bu yoğunluk âlemine göz açtığı zaman, kendisini hayvan tabiatında bulur. Onun idraki ve fikri, insanlığa yönelmek için terbiyeye muhtaçtır. Akıl ve idrak ilahi bir nimettir; bu nimetin yerli yerinde kullanılması için Yüce Allah'ın keremi, insanı hayvanlıktan, insanlık tarafına çekmek üzere En Sevgili Habibine (Hz. Muhammed'e) hitaben: "Ey insanlar ve Arap atı mesabesinde olan yaratılmışlar, "gelin!" tâ ki sizi terbiye edip, serkeşliğinizi gidereyim; çünkü ben sizi terbiye etmek için geldim!" buyurdu. Nasıl ki şanlı Peygamber Efendimiz bu anlama dayanarak "بعثت معلما" yani, "Ben muallim olarak gönderildim" buyurdular.

"Râyiz", serkeş atı terbiye edip, râm ve münkād eden kimse ma'nâsınadır. "Terbiye"den murâd, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmedeki emr ve nehy-i ilâhîye mutî' ve münkād kılmakdır. Zîrâ insan doğup, bu âlem-i kesâfete göz açtığı vakit, kendisini hayvan tabîatında bulur. Onun idrâki ve fikri, insâniyete teveccüh etmek için terbiyeye muhtâçtır. Akıl ve idrâk bir ni'met-i ilâhîdir; bu ni'metin mahalline masrûf olması için Hak Teâlâ'nın keremi, beşeri hayvâniyetden, insâniyet tarafına çekmek üzere Habib-i Ekrem'ine hitâben: "Ey insanlar ve Arab atı mesâbesinde olan mahlûklar "teâlev", "gelin!" tâ ki sizi terbiye edip, serkeşliğinizi gidereyim; zîrâ ben sizi terbiye etmek için geldim de!" buyurdu. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz bu ma'nâya binâen بعثت معلما Ya'ni, "Ben muallim olarak gönderildim" buyurdular.

2000. Nefisleri riyâzetlenmiş edinceye kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yemişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2000. Nefisleri riyâzetlenmiş oluncaya kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yedim.

Hayvanî nefislerini terbiye kabul edinceye kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yedim ve çok eziyet ve cefa gördüm. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (Hz. Muhammed'in) Kureyş'in cahillerinden çektiği eziyet ve cefa, İslâm tarihinde ayrıntılı olarak yer aldığından açıklamaya muhtaç değildir. Onlardan önceki peygamberlerin (a.s.) çektikleri de bilinmektedir. Bu şerefli beyit Resûl-i Ekrem Efendimiz'in dilindendir; fakat her asırda onların varisleri olan insân-ı kâmiller için de geçerlidir.

Nefs-i hayvânîlerini terbiye kabûl edinceye kadar, bu hayvanlardan çok tepmeler yedim ve çok ezâ ve cefâ gördüm. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cehele-i Kureyş'den çektikleri ezâ ve cefâ târih-i İslâm'da mufassalan münderiç olduğundan muhtâç-ı îzâh değildir. Onlardan evvelki enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın çektikleri de ma'lûmdur. Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lisânındandır; fakat her asırda onların varisleri olan insân-ı kâmillere dahi râci' olur.

2001. Her nerede bir riyâzet atı olsa, onun tepmelerinden çare olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2001. Her nerede bir riyâzet atı olsa, onun tepmelerinden çare olmaz.

"Bâre" kelimesinin on anlamı vardır. Buraya uygun olanları "dost" ve "reviş" (gidiş, yol) ve "at" anlamlarıdır. Değerli şârihlerden (açıklayıcılardan) bazıları "reviş" ve "dost" anlamlarını almışlardır; fakat "at" anlamını uygun gördüm; bu durumda "riyâzet-bâre", "siyah-rû" (kara yüzlü) gibi sıfatın mevsûftan (nitelenenden) önce zikredilmesi suretiyle yapılmış bir terkip sıfatı olur; ve "riyâzet olunan at" anlamına gelir. Yani, "Her nerede riyâzet ve terbiye olunan at olursa, mutlaka onun tepmeleri de olur!" demek olur.

"Bâre", dost anlamına geldiği takdirde "riyâzet-bâre" riyâzet seven ve riyâzet veren anlamına gelir. Nasıl ki kadın düşkünü olan kimseye "zen-bâre" derler.

"Bâre" kelimesinin on ma'nâsı vardır. Buraya münasib olanları "dost" ve "reviş" ve "at" ma'nâlarıdır. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "reviş" ve "dost" ma'nâlarını almışlardır; fakat "at" ma'nâsını münasib gördüm; şu halde "riyâzet-bâre", "siyah-rû" gibi sıfat mevsûfdan mukaddem zikr olunmak sûretiyle yapılmış bir vasf-ı terkîbî olur; ve "riyâzet olunan at" ma'nâsına gelir. Ya'ni, "Her nerede riyâzet ve terbiye olunan at olursa, mutlakā onun tepmeleri de olur!" demek olur.

"Bâre", dost ma'nâsına geldiği takdirde "riyâzet-bâre" riyâzet muhibbi ve riyâzet verici ma'nâsına olur. Nitekim zen-dost olan kimseye "zen-bâre" derler.

2002. Şübhesiz belânın ağlebi enbiya üzerinedir; zîra hamlara riyazet vermek belâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2002. Şüphesiz belanın çoğu peygamberler üzerinedir; çünkü ham olanlara riyâzât vermek beladır.

Mademki riyâzât ve terbiye edilen atın tepmeleri kesindir, şu halde riyâzât ve terbiye verici olan peygamberlere elbette belanın en çoğu isabet eder, çünkü ham ve serkeş olanlara riyâzât ve terbiye vermek beladır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte bu anlama işaretle: "Belanın en şiddetlisi peygamberler üzerine, sonra evliyâ, sonra da onların benzerleri üzerinedir" buyurulur. Sözün özü, terbiyecilik gayet zor bir şeydir.

Mâdemki riyâzet ve terbiye olunan atın tepmeleri muhakkakdır, şu halde riyâzet ve terbiye verici olan peygamberlere elbetde belânın en çoğu isâbet eder, zîrâ ham ve serkeş olanlara riyâzet ve terbiye vermek belâdır. Nitekim hadîs-i şerîfde bu ma'naya işareten اشد البلاء على الأنبياء ثم الأولياء ثم الأمثل فالأمثل Ya'ni, "Belânın en şiddetlisi enbiya üzerine, sonra evliyâ, sonra da onların emsâli üzerinedir" buyurulur. Velhâsıl terbiyecilik gāyet zor bir şeydir.

2003. Süksüklersiniz, benim nefesimden yorga gidiniz, tâ ki sultanın yuvaşı ve merkebi olasınız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2003. Süksüklersiniz, benim nefesimden yorga gidiniz, tâ ki sultanın yuvaşı ve merkebi olasınız.

"Süksük" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Burada, düzensiz yürüyen ve koşan at anlamındadır ki, süvarisini rahatsız eder (Burhan). "Yorga", rahvan yürüyen at demektir ki, süvarisi rahat eder (Burhan). "Yuvaş", büyüklerin bineklerine özel olarak terbiye edilmiş olan "yavaş huylu at" anlamındadır (Gıyasü'l-Lügat). Yani, "Ey terbiyesiz Arap atı konumunda olan insanlar, benim nefesimden ve sözümden terbiyeler kabul edip, bu dünya hayatında düzensiz koşmayı bırakın ve düzenli yürüyün, tâ ki gerçek sultan olan Hakk'ın bütün isimlerinin tecellilerinin ortaya çıktığı yer olasınız! Bilinmeli ki, terbiye ya genel ya da özel olur. Aziz Nesefî hazretleri bu iki tür terbiye hakkında Zübdetü'l-Hakayık adlı eserinde şu açıklamaları verirler ki, özetle nakledilir: "Yüce Allah, kullarının terbiye ve ıslahlarını dilemiş ve emretmiştir. Birinci tür, peygamberler aracılığıyla olan emirdir ki, bu emir, kullarını beraberce tecrübe ve imtihan etme ve kendi iradeleriyle kurtuluş ve başarı yoluna davettir. Peygamberlerin şeriatlerinin hepsi bu türdendir. Eğer kullar kendi iradeleriyle isteyerek bu emre boyun eğer ve uyarlarsa, hızla nefislerini olgunlaştırırlar. Bu emre boyun eğmeyen inkârcılar ve asiler genel terbiyeye dahil olurlar. Hakk'ın Rab oluşu sürekli olarak onları türlü cezalarla terbiye etmektedir; fakat onların bu genel terbiyeden haberleri olmaz; çünkü tam bir cehalet içindedirler. Bu sebeple onları hakikate ve yaratılışlarından maksat olan gayeye ulaştırıncaya kadar, Hakk'ın Rab oluşu isteyerek ve zorla terbiye eder. Özel terbiye, genel terbiyeden bir fer'dir (dalıdır), bu özel terbiye kullar hakkında bir kerem ve ilahi rahmettir."

"Süksük"ün birkaç ma'nâsı vardır. Burada, gayr-i muntazam yürüyen ve koşan at ma'nâsınadır ki, süvârisini rahatsız eder (Burhân). "Yorga", rahvan yürüyen at ki, süvârisi râhat eder (Burhân). “Yuvâş”, ekâbirin rükûblerine mahsûs olmak üzere terbiye edilmiş olan "yavaş huylu at" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügat). Ya'ni, "Ey terbiyesiz Arab atı mesâbesinde olan insanlar, benim nefesimden ve kelâmımdan terbiyeler kabûl edip, bu hayât-ı dünyeviyyede gayr-ı muntazam koşmayı bırakın ve muntazam yürüyün, tâ ki sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın cemî-i esmâsının mazhar-ı tecelliyâtı olasınız! Ma'lum olsun ki, terbiye ya umûmî veyâ husûsî olur. Azîz Nesefî hazretleri bu iki nevi' terbiye hakkında Zübdetü'l-Hakāyık'ında şu îzâhâtı verirler ki, hulâsaten nakl olunur: "Hak Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslahlarını irâde ve emir buyurmuşdur. Birinci nev'i enbiyâ vâsıtasıyla olan emirdir ki, bu emir, kullarını beraber tecrübe ve imtihân ve kendi ihtiyârlarıyla tarîk-ı fevz ve felâha da'vettir. Şerâyi'-i enbiyânın kâffesi bu kabildendir. Eğer kullar ihtiyârlarıyla tav'an bu emre inkıyâd ve imtisâl ederlerse, sür'atle tekmîl-i nüfûs ederler. Bu emre inkıyâd etmeyen münkirler ve âsîler terbiye-i umûmiyyeyė dâhil olurlar. Rubûbiyet-i Hak ale'd-devâm onları türlü ukūbetler ile terbiye etmektedir; fakat onların bu terbiye-i umumiyyeden haberleri olmaz; zîrâ kemâl-i cehl içindedir. Binâenaleyh onları hakikate ve hilkatlerinden maksûd olan gāyeye îsâl edinceye kadar, rubûbiyyet-i Hak hayren ve kahren terbiye eder. Terbiye-i husûsiyye, terbiye-i umûmiyyeden fer'dir, bu terbiye-i husûsiyye kullar hakkında bir kerem ve rahmet-i ilâhiyyedir."

2004. Rab buyurdu ki: "Ey edebden ürkmüş hayvanlar! قُلْ تَعَالَوْا قُلْ تَعَالَوْا Teâlev de! Teâlev de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2004. Rab buyurdu ki: "Ey edepten ürkmüş hayvanlar! قُلْ تَعَالَوْا قُلْ تَعَالَوْا Gelin de! Gelin de!"

"Rab", ilahi isimlerden bir isimdir; sahip, efendi ve terbiye edici anlamındadır. "Edeb", âdet, kural ve nefsin iyiliği anlamındadır. Kâmûs'ta zarafet ve usluluktur ki, insanlarla söz ve fiil olarak lütufkâr muamele etmekten ibarettir. Ve sonraları terbiye edici olduğu için Arap ilimlerine ve şiirlere "edeb" adını verdiler. Burada "âdet" ve "kural" anlamı uygundur. Yani, "Âlemlerin gerçek terbiye edicisi olan Yüce Allah hazretleri, insanlık kuralından ve âdetinden ürkmüş olan, insan suretinde ve hayvan tabiatında olan nefis ehli hakkında, sevgili peygamberine hitaben buyurdu ki: "Ey benim sevgili peygamberim, bu nefis ehline seslenip de ki: "Ey edepten ürkmüş olan hayvanlar gelin, gelin!" Bilinmeli ki, Kur'an-ı Kerim'de "teâlev" hitabını içeren ayetler çoktur; birisi tüm insanlara hitaptır ki, yukarıda zikredildi. Birisi de Ehl-i Kitap olan Musevilere ve Hristiyanlara hitaptır ki, Âl-i İmrân suresinde geçmektedir, o da şudur: قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ Yani, "Ey Resulüm de ki: Ey Ehl-i Kitap, bizim ile sizin aranızda eşit olan kelimeye geliniz ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyiz ve bir şeyi O'na ortak koşmayız ve bazımız, bazımızı Allah'tan başka rabler edinmeyiz!" (Âl-i İmrân, 3/64) Yahudilerin ve Hristiyanların hayvan tabiatında nefis ehli olup olmadıklarını, tarihi olayları insaf dairesinde muhakeme edenler bilirler. Yahudilerin Hristiyanlara yaptıkları zulüm Mesnevî-i Şerîf'in I. cildinde geçti; ve Hristiyanların gerek Yahudilere ve gerek Müslümanlara karşı yaptıkları zulümler ve haksızlıklar ortadadır.

"Rab", esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir; mâlik ve sahib ve seyyid ve mürebbî ma'nâsınadır. "Edeb", âdet ve kāide ve salâh-ı nefs ma'nâsınadır. Kāmûs'da zarâfet ve usluluk ki, nâs ile kavlen ve fiilen lutf-ı muâmele etmekden ibârettir. Ve sonraları bâis-i te'dîb olduğu için ulûm-ı arabiyye ve eş'âra "edeb" itlâk ettiler. Burada "âdet" ve "kāide" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Âlemlerin mürebbî-i hakîkîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, insanlık kāidesinden ve âdetinden ürkmüş olan insan sûretinde ve hayvan sîretinde olan ehl-i ne- fis hakkında, Habîb-i Ekrem'ine hitâben buyurdu ki: "Ey Resûl-i Ekrem'im, bu ehl-i nefse nidâ edip, de ki: "Ey edebden ürkmüş olan hayvanlar gelin, gelin!" Ma'lûmdur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de "teâlev" hitâbını hâvî olan âyetler müteaddiddir; birisi umûm insanlara hitâbdır ki, yukarıda zikr olundu. Birisi dahi ehl-i kitâb olan Mûsevîler'e ve nasrânîlere hitâbdır ki, sûre-i Âl-i İmrân'da vâki'dir, o da budur: قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ Ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: Ey ehl-i kitâb, bizim ile sizin aranızda müsâvî olan kelimeye geliniz ki, Allâh'dan başkasına ibâdet etmeyiz ve bir şeyi O'na şerîk tutmayız ve ba'zımız, ba'zımızı Allâh'dan gayri erbâb ittihâz etmeyiz!" (Âl-i İmrân, 3/64) Yahûdilerin ve nasrânîlerin hayvan sîretinde ehl-i nefis olup olmadıklarını vakāyi'-i târihiyyeyi insâf dâiresinde muhakeme edenler bilirler. Yahûdîlerin nasrânîlere yaptıkları zulüm Mesnevî-i Şerîf'in I. cildinde geçdi; ve nasrânîlerin gerek yahûdîlere ve gerek müslümanlara karşı yaptıkları zulümler ve haksızlıklar meydandadır.

2005. Eğer gelmezlerse ey Nebî gamgîn olma, o iki temkînsizden sen pür-kîn olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2005. Eğer gelmezlerse ey Nebî gamgîn olma, o iki temkînsizden sen pür-kîn olma!

"Ey yüce Peygamberim, o Ehl-i Kitap'tan olan Musevîler ve Nasrânîler senin davetine icabet edip gelmezlerse gam çekme, insanlık kuralına karşı temkinsiz (düşüncesiz, tedbirsiz) olan o iki topluluğa kin tutma!" Yani فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ (Âl-i İmrân, 3/64) "Eğer yüz çevirirlerse, şahit olun muhakkak biz Müslümanlarız deyiniz." Bu ayet-i kerime, yukarıdaki ayet-i kerimenin devamı olup, bu şerefli beyitte bu anlama işaret buyurulmuştur.

"Ey Resûl-i Ekrem'im o ehl-i kitâbdan olan Mûsevîler ve nasrânîler senin da'vetine icâbet edip gelmezlerse gam çekme, kāide-i insâniyyete karşı temkînsiz olan o iki tâifeye kin tutma!" Ya'ni فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ (Âl-i İmrân, 3/64) “Eğer yüz çevirirlerse, şâhid olun muhakkak biz müslümanlarız deyiniz." Bu âyet-i kerîme, yukarıki âyet-i kerîmenin mâba'di olup, bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyurulmuşdur.

2006. Ba'zı kimselerin kulağı bu "Teâlev"lerden sağırdır; her bir hayvanın başka bir ahırı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2006. Bazı kimselerin kulağı bu "Teâlev"lerden sağırdır; her bir hayvanın başka bir ahırı vardır.

"Istabl", hayvan ahırı anlamındadır. "Ahır"dan kastedilen, her bir ferdin alnından tutup çeken özel Rabbinin son noktasıdır. O özel Rab, onun mazharı (tecelli ettiği yer) olduğu ilahi isimdir. Bu sebeple, ilahi isimlerin özelliklerinin farklılığına bağlı olarak, onların mazharları arasında da farklılık olur. Eğer bir kimse Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin mazharı değil ise, bu "Teâlev"lerden, yani "Gelin!" çağrısını duymaktan sağır olur. Ona karşı en ikna edici sözler bile asla etki etmez ve kendi fikrinden ve gidişatından dönmez.

"Istabl", hayvan ahırı ma'nâsınadır. "Ahır”dan murâd, her bir ferdin nâsiyesinden tutup çeken Rabb-i hâssının müntehâsıdır. O Rabb-i hâss onun mazharı olduğu ism-i ilâhîdir. Binâenaleyh esmâ-i ilâhiyye hâssıyetlerinin ihtilâfına mebnî, onların mazharları arasında da ihtilaf olur. Eğer bir kimse mazhar-ı ism-i Hâdî değil ise, bu "Teâlev"lerden, ya'ni, "Gelin!" nidâsını duymakdan sağır olur. Ona karşı en mukni' sözler bile aslâ te'sîr etmez ve kendi fikrinden ve revişinden dönmez.

2007. Ba'zısı bu nidâdan münhezim olurlar, her bir atın ayrı tavîlesi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2007. Bazıları bu çağrıdan yenilirler, her atın ayrı bir bağlama ipi vardır.

Bazıları bu çağrıdan yenilirler. "Münhezim", yorulmuş asker topluluğu anlamına gelir. Yani, "Nefsânî olan insanların bir kısmı bu 'gelin' çağrısından ürküp kaçarlar. Çünkü bu Arap atı mesabesindeki nefsânîlerin ayrı ayrı bağlama ipleri, yani uzun ve kalın ipleri vardır." "Bağlama ipleri"nden kasıt, onların özel Rabbi olan ilahi isimdir ki, onları alınlarından tutup, kendi sonlarına çeker. Hâdî (doğru yola ileten) isminin sonu cennet ve Mudil (saptıran) isminin sonu da cehennemdir. Bu sebeple onlar ayrılık ehli kimselerdendir, asla birleşmeye yanaşmazlar. الناس معادن كمعادن الذهب والفضة Yani, "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir" hadis-i şerifinde insanlar arasındaki bu farklılığa işaret buyrulmuştur.

Ba'zıları bu nidâdan münhezim olurlar. "Münhezim", yorulmuş asker tâifesi ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefsânî olan insanların bir kısmı bu "teâlev" nidâsından ürküp kaçarlar. Zîrâ bu Arab atı mesâbesinde olan nefsânîlerin ayrı ayrı tavîleleri, ya'ni, uzun ve kalın ipleri vardır." "Tavîleler"den murâd, onların Rabb-i hâssları olan ism-i ilâhîdir ki, onları nâsiyelerinden tutup, kendi müntehâlarına çeker. Hâdî isminin müntehâsı cennet ve Mudil isminin müntehâsı da cehennemdir. Binâenaleyh onlar erbâb-ı müteferrika ashâbındandır, asla ittihada yanaşmazlar. الناس معادن كمعادن الذهب والفضة Ya'ni, "Nâs altın ve gümüş ma'denleri gibi ma'denlerdir" hadis-i şerîfinde insanlar arasındaki bu tefâvüte işâret buyurulmuşdur.

2008. Bu kıssalardan ba'zıları munkabız olurlar; zîrâ ki her bir kuş ayrı kafes tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2008. Bu kıssalardan bazıları sıkılırlar; çünkü her bir kuş ayrı kafes tutar.

"Bu kıssalar"dan kastedilen, ya Kur'ân-ı Kerîm'de anılan ibret verici kıssalardır ya da bu Mesnevî-i Şerîf'te hikmetlere ve ledün ilmine dayanan kıssalardır. "Kuş"tan kastedilen, ruhlardır; "kafes"ten kastedilen, mazharı olduğu ilâhî ismin dairesidir. Yani, "İnkâr ehli, Kur'ân-ı Kerîm'de anılan ibret verici kıssalardan sıkılırlar ve daralırlar ya da doğuştan gelen zekâdan yoksun olan bir topluluk ve kaba sofu kişiler bu Mesnevî-i Şerîf'te zikrettiğimiz âriflerin kıssalarından zevk alamayıp sıkılırlar. Çünkü her ruh, mazhar olduğu bir ilâhî ismin dairesinde sınırlı kalmıştır." Onlar, dağınık rabler edinenlerdendirler ve birlik ehli değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede أرباب متفرقون خير أم الله الواحد القهار yani, "Dağınık rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Yüce Allah mı hayırlıdır?" (Yûsuf, 12/39) buyurulur.

"Bu kıssalar"dan murâd, ya Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ibret-âmîz kıssalardır veyâhud bu Mesnevî-i Şerîf'de hikemiyâta ve ledünniyâta müstenid olan kıssalardır. "Kuş"dan murâd, ervâhdır; "kafes"den murâd, mazharı olduğu ism-i ilâhînin dâiresidir. Ya'ni, "Ehl-i inkâr Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ibret-âmîz kıssalardan munkabız olurlar ve sıkılırlar veyâhud zekâ-yı fıtrîden mahrûm olan bir tâife ve kaba sofular bu Mesnevî-i Şerîf'de zikr ettiğimiz kısas-ı ârifâneden zevk alamayıp munkabız olurlar. Zîrâ her rûh, mazhar olduğu bir ism-i ilâhînin dâiresinde mahsûr kalmışdır." Erbâb-ı müteferrika ashâbındandırlar ve ashâb-ı ittihaddan değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede أرباب متفرقون خير أم الله الواحد القهار ya'ni, "Erbab-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allâh Teâlâ mı hayırlıdır?" (Yûsuf, 12/39) buyurulur.

2009. Muhakkak melekler dahi nâ-hemtâ oldular; bu sebebden dolayı gökde saf saf oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2009. Şüphesiz melekler dahi eşsiz oldular; bu sebeple gökte saf saf oldular.

Bu şerefli beyitte, Sâffât Sûresi'nde geçen "Biz meleklerden her birimizin bilinen bir makamı vardır ve biz şüphesiz makamlarımızda saf saf dururuz ve biz şüphesiz tesbih ve takdis edicileriz" (Sâffât, 37/164-166) ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "Kafesleri ayrı olan ruhlar sadece insanların ruhları değil, melekler dahi birbirlerine göre eşsiz, yani ayrı cinsten ve benzersizdirler; çünkü onların mazhar oldukları ilahi isimler arasında da üstünlük ve farklılık vardır. Bunlardan bir kısmı unsurlardan oluşmuş olup, Âdem'e boyun eğmek ve itaat etmekle yükümlüdürler, bunlara 'aşağı mertebedeki melekler' de derler. Bir kısmı ise nurani meleklerdir ki, onlar unsurların bulunmadığı uzayda oluşmuş yüce ruhlardır. Bunlar unsurlardan meydana gelen cisimlerle ilişkili olmadıkları için Âdem'e boyun eğmek ve secde etmekle görevlendirilmediler ve bunların arasında da sonsuz mertebeler ve makamlar vardır ki, onları Yüce Allah bilir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Saffat'da vaki وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُونَ وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسْبِّحُونَ Ya'ni, "Biz meleklerden her birimizin bir makām-ı ma'lûmu vardır ve biz muhakkak makāmlarımızda saf saf dururuz ve biz muhakkak tes- bîh ve takdîs ediciyiz" (Sâffât, 37/164-166) âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Kafesleri ayrı olan ervâh yalnız insanların ervâhı değil, melekler dahi yekdiğerine nazaran bî-hemtâ, ya'ni, nâ-cins ve bî-misildirler; zîrâ onların mazhar ol[dukları] esmâ-i ilâhiyye arasında da tefâzul ve tefâvüt vardır. Bunlardan bir kısmı unsurî olup, Âdem'e serfürû ve itâatla mükelleftirler, bunlara "melâike-i süflâ" dahi derler. Bir kısmı melâike-i nûriyyûndur ki, onlar anâsırın bulunmadığı fezâda mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıkları cihetle Âdem'e serfürû ve secde ile me'mûr olmadılar ve bunların arasında da bî-nihâye merâtib ve makāmât vardır ki, onları Hak Teâlâ bilir.

2010. Çocuklar gerçi bir mekteb içindedirler, derste her biri birinden daha yukarıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2010. Çocuklar gerçi bir okul içindedirler, derste her biri birinden daha üstündür.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beyitlerde anılan ilahi yaratılmışlar arasındaki farklılık ve üstünlüğün temsilidir. Yani, "Noksan insanların ilimleri dereceler üzerine olup, birinin ilmi, diğerinden daha fazladır."

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlerde mezkûr olan mahlûkāt-ı ilâhiyye arasındaki tefâvüt ve tefâzulun temsilidir. Ya'ni, "Nâkıs insanların ilimleri derecât üzerine olup, birinin ilmi, dîğerinden daha ziyâdedir."

2011. Maşrıka ve mağribe mensub olanlar için hisler vardır; mansıb-ı dîdâr hiss-i basar içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2011. Doğuya ve batıya ait olanlar için hisler vardır; görüş makamı görme duyusu içindir.

Bu şerefli beyitte çeşitli bakış açılarına işaret buyrulur; çünkü evliyalar "cevâmiu'l-kelim"dir (az sözle çok mana ifade edenlerdir).

1. "Gerek doğulu gerek batılı olsun her insanın dış ve iç beş duyusu vardır. Bu hislerin içinde görüş ve görme makamı görme duyusu içindir."

2. İnsan varlığında doğuşa ve yükselişe ait olan ruhanî ve manevî hissiyatlar ve sözlere ait olan cismanî hissiyatlar vardır. Ve bunların görevleri ve mertebeleri ayrı ayrıdır. Nitekim duyular içinde müşâhede (gözlem) makamı görme duyusu içindir ve müşâhede diğer duyuların şanından değildir.

3. Bu âlemde doğulu, yani hidayet ehli ve ruh ehli olanlar ile batılı, yani dalalet ehli ve nefs ehli olanların ayrı ayrı idrakleri vardır ve hiçbirisi eşyanın hakikatlerini müşâhede edemez.

Görüş ve müşâhede, görme duyusu mertebesinde olan insân-ı kâmile özgüdür. Nitekim Gülşen-i Râz sahibi Mahmud Şebisterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit:

Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûrudur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân insan ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!

Ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda bu mana hakkında şöyle buyururlar: فیسمى هذ المذكور انسانا وخليفة فأما انسانيته فالعموم نشأته وحصره الحقائق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فإنه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم -Yani, Bu zikredilen, "insan" ve "halife" olarak adlandırıldı. Onun insanlığına gelince, onun oluşumunun genelliğinden ve tüm hakikatleri kuşatıcı olmasından dolayıdır. Ve o, kendisiyle bakışın gerçekleştiği gözden, Hak için gözbebeği konumundadır; ve görme ile ifade edilen de odur. İşte bunun için "insan" olarak adlandırıldı; çünkü Hak, onunla halkına baktı ve onlara rahmet etti.

Bu beyt-i şerîfde muhtelif nukāt-ı nazara işâret buyurulur; zîrâ evliyâullâh "cevâmiu'l-kelim"dir.

1. "Gerek şarklı ve gerek garblı olsun her insanın havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınesi vardır. Bu hislerin içinde dîdâr ve görmek mansıbı hiss-i basar içindir."

2. Vücûd-ı insânîde şürûka ve tulû'a mensûb olan hissiyât-ı rûhâniyye ve ma'neviyye ve akvâle mensûb olan hissiyât-ı cismâniyye vardır. Ve bunların vazâifi ve merâtibi ayrı ayrıdır. Nitekim ve havâs içinde müşâhede mansıbı hiss-i basar içindir ve müşâhede diğer havâssın şânından değildir.

3. Bu âlemde maşrikî, ya'ni, erbâb-ı hidâyet ve ehl-i rûh olanlar ile mağribî, ya'ni, erbâb-ı dalâlet ve ehl-i nefs olanların ayrı ayrı idrâkleri vardır ve hiçbirisi hakāyık-ı eşyayı müşâhede edemez.

Dîdâr ve müşâhede, hiss-i basar mertebesinde olan insân-ı kâmile mahsûsdur. Nitekim Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebisterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit:

Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûrudur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân insan ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!

Ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: فیسمى هذ المذكور انسانا وخليفة فأما انسانيته فالعموم نشأته وحصره الحقائق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فإنه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم -Yani, Bu mezkûr, "insan" ve "halîfe" tesmiye olundu. Onun insâniyetine gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın kâffesini hasr edici olduğundan dolayıdır. Ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için "insan" tesmiye olundu; zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti.

2012. Yüz binlerce kulak eğer saf vursalar, çeşm-i rûşene muhtaçdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2012. Yüz binlerce kulak eğer saf vursalar, aydınlık göze muhtaçtırlar.

"Kulakları sağlam olup, gözleri görmeyen yüz bin kimse bir yere toplansa, hepsi bir gözlüye muhtaç olur." Aynı şekilde dünya halkı kulak gibidir ve yalnız Hakk'ın varlığını işitirler, görmezler. Bazıları bu habere inanır ve bazıları inanmaz. Bu sebeple onların hepsi gözbebeği gibi olan peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyâya muhtaçtırlar. Nasıl ki Birinci ciltte geçen 2967 numaralı "خود جهان آن يك كسست او ابلهست" [cihânda sadece tek kimsedir o eblehtir] şerefli beytinde bu anlam açıklanmış idi.

"Kulakları sağlam olup, gözleri görmeyen yüz bin kimse bir yere toplansa, hepsi bir gözlüye muhtaç olur." Ve kezâ halk-ı âlem kulak mesâbesinde olup yalnız Hakk'ın vücûdunu işitirler, görmezler. Ba'zıları bu habere inanır ve ba'zıları inanmaz. Binâenaleyh onların cümlesi gözbebeği mesâbesinde olan enbiyâya ve onların vârisleri bulunan evliyâya muhtaçdırlar. Nitekim I. cildde vâki' 2967 numaraya müsadif خود جهان آن يك كسست او ابلهست [cihânda sâdece tek kimsedir o eblehdir"] beyt-i şerifinde bu ma'nâ beyân buyurulmuş idi.

2013. Canın ve ihbarının sema'ında kulaklar sınıfının dahi bir mansıbı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2013. Canın ve haberinin semasında kulaklar sınıfının dahi bir makamı vardır.

"Canın kelâmı"ndan kastedilen, Hakk'ın kelâmıdır ve "nebînin haberi"nden kastedilen, peygamberin hadisleridir. Yani, ilâhî kelâmı ve peygamberin hadislerini dinleme hususunda da kulaklar sınıfının bir makamı vardır ve dinlemek ve işitmek kulakların özelliğidir.

"Canın kelâmı"ndan murâd, kelâm-ı Hak'dır ve "ihbâr-ı nebî"den murâd, ahâdîs-i nebeviyyedir. Ya'ni, kelâm-ı ilâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi dinlemek hususunda da kulaklar sınıfının bir mansıbı vardır ve dinlemek ve işitmek kulakların hâssasıdır.

2014. Yüz binlerce göze o yol yokdur, hiçbir göz işitmekden âgâh değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2014. Yüz binlerce göze o yol yoktur, hiçbir göz işitmekten haberdar değildir.

Yüz binlerce göz, kulakların görevini yapamaz; çünkü göz, işitme ve dinleme özelliğine karşı yabancıdır.

Yüz binlerce göz, kulakların vazîfesini göremez; zîrâ göz, işitmek ve dinlemek hâssasına karşı yabancıdır.

2015. Böyle her hissi bir bir say, her birisi dīğerin kârından maʻzûldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2015. Böyle her hissi tek tek say, her birisi diğerinin işinden azledilmiştir.

Dış ve iç beş duyudan her birisini böyle birbiriyle karşılaştır, her birisini diğerinin görevine karşı yabancı görürsün.

Havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıneden her birisini böyle yekdîğeriyle mukāyese et, her birisini dîğerinin vazîfesine karşı yabancı görürsün.

2016. Pes hiss-i zâhir ve beş bâtın, sâffûn kıyamında safdadırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2016. Dış beş duyu ve iç beş duyu, saflar halinde kıyamda safdadırlar.

Sırası geldikçe diğer yerlerde de açıklandığı üzere insan vücudunda beşi dış ve beşi iç olmak üzere on duyu vardır ki, bunlara "on meşâir (duyu organı)" da derler. Dış olanları: "İşitme", "görme", "koklama", "tatma" ve "tutma" kuvvetleridir. İç olanları: "Hiss-i müşterek (ortak duyu)", "hayâl", "vâhime (kuruntu)", "fikir" ve "hâfıza" kuvvetleridir. Bunların altında kuvve-i bâise (harekete geçirici kuvvet) ve kuvve-i fâile (yapıcı kuvvet) ve kuvve-i şehevânî (şehvet kuvveti) ve kuvve-i gazabî (gazap kuvveti) gibi daha birçok kuvvetler vardır. Her kuvvet kendi vazifesinde ve makamında saf saf ayakta durmaktadır ve hiçbiri kendi vazifesini ve makamını aşamaz. "Melek", kuvvet ve şiddet anlamına geldiği için, gerek insan vücudundaki bu kuvvetler ve gerekse şehadet âlemlerinin işlerinin idaresine memur olan kuvvetler hep bir hakikattir; çünkü hakiki varlığın, hakikat-i Muhammediyye mertebesinden tenezzülü (aşağı inmesi) yine o mertebede sabit olan kudret sıfatının dışa vurumu, yani kuvvetler ile gerçekleşir. Çünkü varlıkta kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği şeyin yaratılması mümkün olmaz. Yüce Allah hazretleri, ذو القوة المتين (Zâriyât, 51/58) ["Şüphesiz, güç ve kuvvet sahibi olan"]dır. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakiki varlığın zâta ait hallerinden bir hal olduğu için zâtının gayrı değildir. Bu şerefli beyitte de yukarıda 2011 numaralı şerefli beytin açıklamasında zikredilen ayet-i kerimeye işaret buyrulmuştur.

Sırası düştükçe diğer mahallerde de îzah olunduğu üzere vücûd-ı beşerde beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on his vardır ki, bunlara “meşâir-i aşere" dahi derler. Zâhirîsi: "İşitme", "görme", "koklama", "tatma" ve "tutma" kuvvetleridir. Bâtınîsi: "Hiss-i müşterek", "hayâl", "vâhime”, “fikir" ve "hâfıza" kuvvetleridir. Bunların mâdûnunda kuvve-i bâise ve kuvve-i fâile ve kuvve-i şehevânî ve kuvve-i gazabî gibi daha birçok kuvvetler vardır. Her kuvvet kendi vazîfesinde ve makāmında saf saf kāimdirler ve hiçbiri kendi vazîfesini ve makāmını tecavüz edemez. "Melek", kuvvet ve şiddet ma'nâsına olduğu cihetle gerek vücûd-ı insânîdeki bu kuvâ ve gerek avâlim-i şehâdiyyenin tedbîr-i umûruna me'mûr olan kuvâ hep bir hakîkatdir; zîrâ vücûd-ı hakîkînin, hakikat-i muhammediyye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat-ı kudretin zâhiri, ya'ni, kuvâ ile vâki'dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allâh Teâlâ hazretleri, ذو القوة المتين (Zâriyât, 51/58) ["Şüphesiz, güç ve kuvvet sahibi olan"]dır. Ve kudret, sıfât-ı sâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe'n olduğu cihetle zâtının gayri değildir. Bu beyt-i şerîfde dahi yukarıda 2011 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işaret buyurulmuşdur.

2017. Her bir kimse ki o, dîn safından serkeşdir, bir saf tarafına gider ki o geridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2017. Her kim ki o, din safından başkaldırandır, o geride olan bir saf tarafına gider.

"Din", Allah tarafından konulan şeriat ve kanun; ve kul tarafından görünen ve görünmeyen şekilde boyun eğme anlamındadır. Görünen şekilde boyun eğme, Allah'ın kitabında yazılı olan emir ve yasak dairesinde hareket etmektir. Görünmeyen şekilde boyun eğme, Allah'ın ve Resulü'nün hükmünü tasdik ve kabul etme hususunda nefsinde sıkıntı ve darlık kalmamasıdır. Nitekim Nisa suresinde geçen ayet-i kerimede فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنون حتى يُحكمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بينهم ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا ممَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (Nisâ, 4/65) yani, "Rabb'in (celle şânühû) hakkı için onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin etmedikçe, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" buyurulur. Çünkü yalnız görünen şekilde boyun eğme yeterli olsaydı, münafıkların görünen amellerinin de kıymeti olurdu. Bu sebeple kâmil iman, görünen amel ile beraber görünmeyen şekilde de o amelleri kabul ve icrada nefsin sıkıntı ve kerâhet (tiksinme) duymamasıdır. Peygamber ilimlerinin vârisi olan insân-ı kâmilin beyan buyurduğu ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetler, Allah'ın kitabının görünen ve görünmeyen anlamlarını tefsir ve izah ettiğinden, noksan insanların onlara karşı ortaya çıkan itirazları da din hakkında başkaldırmaktan ibarettir. Bu sebeple her kim bu peygamber vârislerine boyun eğmekten yüz çevirse dahi din safında geriye gider. Zahir uleması (dinin dış görünüşüyle ilgilenen âlimler) bu hâlin örneğidir ki, bir sözleri diğerini nakz eder (bozar). Hint nüshalarında "vâ-pesest" yerine "nâ-hoşest" yazılıdır. "Hoş olmayan saf tarafına gider" demek olur.

"Dîn", Allâh tarafından vaz' olunan şer' ve kānûn; ve kul tarafından zâhiren ve bâtınen inkıyâd ma'nâsınadır. Zâhiren inkıyâd, kitâbullâhda mezkûr olan emr ve nehy dâiresinde harekettir. Bâtınen inkıyâd, Allah'ın ve Resül'ünün hükmünü tasdîk ve kabûl hususunda nefsinde sıkıntı ve darlık kalmamakdır. Nitekim sûre-i Nisa'da vâki' âyet-i kerîmede فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنون حتى يُحكمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بينهم ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا ممَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (Nisâ, 4/65) Ya'ni, "Rabb'in (celle şânühû) hakkı için onlar beyinlerde ihtilaf ettikleri şeyde sana hüküm ettirip, sonra o hükümden nefislerinde sıkıntı bulmamak şartıyla sana zâhiren ve bâtınen inkıyâd etmedikçe îmân etmezler" buyurulur. Zîrâ yalnız zâhiren inkıyâd kâfî olaydı münafıkların a'mâl-i zâhiriyyelerinin de kıymeti olurdu. Binâenaleyh îmân-ı kâmil zâhiren amel ile beraber bâtınen dahi o amelleri kabûl ve icrâda nefsi sıkıntı ve kerâhet duymamakdır. Vâris-i ulûm-ı nebevî olan insân-ı kâmilin beyân buyurduğu ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye, kitâbullâhın maânî-i zâhire ve bâtınesini tefsîr ve îzâh olduğundan, nâkıs olan insanların onlara karşı vâki' i'tirâzâtı dahi dîn hakkında serkeşlikden ibarettir. Binâenaleyh her kim bu verese-i peygamberîye inkıyâddan, yüz çevirse dahi dîn safında geriye gider. Ulemâ-i zâhir bu hâlin numûnesidir ki, bir sözleri dîğerini nakz eder. Hind nüshalarında "vâ-pesest" yerine "nâ-hoşest" muharrerdir. "Nâ-hoş olan saf tarafına gider" demek olur.

2018. Sen "Teâlev!" sözünden nâkıs etme, bu söz çok azîm kimyadır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2018. Sen "Gelin!" sözünden eksiltme, bu söz çok yüce bir kimyadır!

Ey peygamber varisi olan insân-ı kâmil, mademki Peygamber'in varisisin ve Yüce Allah Peygamber'ine "Gelin de!" buyurdu, sen de noksanları "Gelin!" yani, "Aşağıdan yukarıya gelin!" çağrısıyla davet et, bu sözü ve bu çağrıyı kesme! Çünkü bu söz, bakır hükmünde olan noksanları altın gibi kâmil yapmak için çok büyük bir iksirdir ve kimyadır.

Ey vâris-i nebevî olan insân-ı kâmil, mâdemki Peygamber'in vârisisin ve Hak Teâlâ Peygamber'ine "Teâlev" de!" buyurdu, sen dahi nâkısları "Teâlev!" ya'ni, "Aşağıdan yukarıya gelin!" nidâsıyla çağır, bu sözü ve bu nidâyı kesme! Zîrâ bu söz, bakır mesâbesinde olan nâkısları altın gibi kâmil yapmak için pek büyük bir iksîrdir ve kimyâdır.

2019. Eğer bir bakır senin sözünden nefret edici olursa, kimyayı asla ondan geri tutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2019. Eğer bir bakır senin sözünden nefret edici olursa, kimyayı asla ondan geri tutma!

Eğer o bakır hükmünde olan noksan bir kişi, senin beyan ettiğin hakikatlerden ve ilahi bilgilerden ve davetinden nefret edip seni inkâr ederse, asla küsme; "Geliniz!" kimyasını tekrar tekrar o noksan kişiye sun! Senin iksir gibi olan bakışının bereketleriyle, bir zaman sonra belki ona etki eder.

Eğer o bakır mesâbesinde olan bir nâkıs, senin beyân ettiğin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden ve da'vetinden nefret edip seni inkâr eder ise, asla küsme; "Teâlev!" kimyâsını tekrâr tekrar o nâkısa arz et! Senin iksîr gibi olan nazarın berekâtıyla, bir zaman sonra belki ona te'sîr eder.

2020. Şimdi onun sihirbaz olan nefsi sağırdır; senin sözün sonunda ona fâide eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2020. Şimdi onun sihirbaz olan nefsi sağırdır; senin sözün sonunda ona fayda eder.

Senin inkârcın olan noksan kişi, sihirbaz olan nefsinin hükmü altındadır ve nefis ise hakikate karşı yabancıdır ve Allah'a daveti işitmekten sağırdır; davetin tekrarlanırsa, senin sözün bir gün olur, ona fayda eder.

Senin münkirin olan nâkıs, sihirbaz olan nefsinin hükmü altındadır ve nefis ise hakîkate karşı yabancı ve Hakk'a da'veti işitmekden sağırdır; da'vetin tekerrür ederse, senin sözün bir gün olur, ona fâide eder.

2021. Ey gulâm "Teâlev" de, "Teâlev" de! Agah ol ki, muhakkak Allah selâma da'vet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2021. Ey kul, "Gelin" de, "Gelin" de! Bil ki, şüphesiz Allah selâma davet eder.

"Ey kul" ifadesiyle, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tam bir kul olduğuna işaret edilir. Tam bir kul, kendi nefsine ait dünyevî ve uhrevî isteklerden vazgeçip, Hakk'ın iradesi dairesinde hareket eden kişiye denir. Mürşitlik (manevî rehberlik) ancak böyle bir kişi için gerçekleşir. Çünkü nefsanî sıfatlardan tamamen temizlenmemiş olan kişi, velayet (Allah dostluğu) ve keşif derecesine ulaşamaz. Eğer böyle bir kişi irşada kalkışırsa, mürid edindiği kişileri aldatmış olur. Ve "Bizi aldatan bizden değildir" hadis-i şerifi gereğince, hidayet ehli olmaktan uzaklaşır. Bu sebeple, "Allah Teâlâ selamet yurduna davet eder" (Yûnus, 10/25) ayet-i kerimesinin gereğince "Gelin" hitabıyla halkı Hakk'a davet etmeye ehil olan kişiler ancak tam bir kul makamında olanlardır. Başkalarının irşad ve başkanlık iddiasına hakkı yoktur.

“Ey gulâm”, ta'bîriyle insân-ı kâmilin abd-i mahz olduğuna işaret buyurulur. Abd-i mahz kendi nefsinin dünyevî ve uhrevî murâdâtından geçip, Hakk'ın iradesi dairesinde hareket eden kimseye derler. Mürşidlik ancak böyle bir kimse için tahakkuk eder. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyeden tamâmiyle temizlenmiş olmayan kimse derece-i velâyet ve keşfe eremez. Eğer böyle bir kimse irşâda kıyâm ederse, mürîd ittihâz ettiği kimseleri aldatmış olur. Ve من غشنا فليس منا ya'ni, "Bizi aldatan bizden değildir" hadîs-i şerîfi mûcibince, ehl-i hidâyet olmakdan uzaklaşır. Binaenaleyh, وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَام Ya'ni, “Allâh Teâlâ dârüsselâma da'vet eder" (Yûnus, 10/25) âyet-i kerîmesi muktezâsınca "Teâlev” hitâbıyla halkı Hakk'a da'vete ehil olan zevât ancak abd-i mahz makāmında olanlardır. Başkalarının irşâd ve riyâset da'vâsına hakkı yokdur.

2022. Efendi, benlikden ve başlıkdan geri gel, bir server ara, reislik taleb etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2022. Efendi, benlikten ve başkanlıktan geri gel, bir önder ara, reislik talep etme!

Bu şerefli beyitte "cem'ü'l-cem" (birlik içinde çokluğu, çokluk içinde birliği görme makamı) makamına gelmeden önce, halkı doğru yola iletmeye kalkanlar ile, zahirî ilmi maksada ulaşmak için yeterli gören zahir ulemaya işaret buyrulur. "Ey efendi, benlikten ve başkanlıktan vazgeç ve geri dön! Seni o benlikten ve halkı Hakk'a davet ediyorum diye nefsine davet etmekten vazgeçirecek gerçek bir mürşit ara! Baş olma hevesinden vazgeç!" Bilinir ki, zamanımızdaki tarikat ehlinin çoğunun bakış açısı mürşidinden bir hilafet almaktır. Çok yalancı şeyhler vardır ki, malına veya rütbesine veya diğer bir menfaat elde etmeye tamah ederek birtakım nefis ehli kimselere hilafet vermişler ve Hak yolunu çocuk oyuncağına çevirmişlerdir.

Bu beyt-i şerifde "cem'ü'l-cem" makāmına gelmezden evvel, halkı irşâda kıyâm edenler ile, ilm-i zâhiri vusûl-i maksada kâfî gören ulemâ-yı zâhireye işâret buyurulur. "Ey efendi enâniyetden ve riyâsetden vazgeç ve geri dön! Seni o benlikden ve halkı Hakk'a da'vet ediyorum diye nefsine da'vet etmekden vazgeçirecek bir mürşid-i hakîkî ara! Baş olmak hevesinden vazgeç!" Ma'lumdur ki, zamânımızdaki ehl-i tarîkın çoğunun nokta-i nazarı mürşidinden bir hilâfet almakdır. Çok yalancı şeyhler vardır ki, malına veyâ rütbesine veyâ dîğer bir menfaat istihsâline tama'an birtakım ehl-i nefis kimselere hilâfet vermişler ve Hak yolunu mel'abe-i sıbyâna çevirmişlerdir.

## O Hüzeylî'yi emîr etmesi üzerine bir mu'terizin Resûl (a.s.)a i'tiraz etmesi.

2023. Vaktaki Peygamber mansûr olan atlı asker için Hüzeyl'den bir reîs yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2023. Peygamber, mansur olan atlı asker için Hüzeyl'den bir reis tayin etti.

"Hayl", atlı asker anlamına gelir.

"Hayl", atlı asker ma'nâsınadır.

2024. Bir bü'l-fuzûl hasedden tâkat tutmadı, i'tiraz ve "lâ-nüsellim" kaldırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2024. Bir boşboğaz, kıskançlıktan dayanamadı, itiraz ve "boyun eğmeyiz" sesleri yükseltti.

"Bü'l-fuzûl", geveze, boşboğaz anlamındadır. "Lâ-nüsellim", "boyun eğmeyiz" anlamına gelen Arapça bir ifadedir. Yani, "O atlı askerin içinden bir boşboğaz, Hüzeyl kabilesinden olan o delikanlının askere komutan olmasını çekemedi ve kıskanıp, itiraz ve 'boyun eğmeyiz' bayrağı kaldırdı."

"Bü'l-fuzûl", geveze, boşboğaz ma'nâsınadır. “Lâ-nüsellim”, “münkād olmayız" ma'nâsına terkîb-i Arabî'dir. Ya'ni, "O atlı askerin içinden bir boşboğaz, o Hüzeyl kabílesinden bulunan delikanlılının askere kumandan olmasını çekemedi ve hased edip, i'tirâz ve "lâ-nüsellim" bayrağı kaldırdı."

2025. Halka bak ki nasıl zulmânîdirler, bir meta'-ı fânî içinde nasıl fânîlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2025. Halka bak ki nasıl karanlıktadırlar, fani bir mal içinde nasıl fanidirler.

Yani, "Sen şu insanlara bak ki, sıfatları karanlık ve karartıcı olan nefse aittirler. Fani bir dünya malı olan nefse ait hazları içinde nasıl fani ve boğulmuşlardır." Nurlu olan ruhlarının sıfatlarından gafil ve ruhun baki hayatından nasıl cahil kalmışlardır!

Ya'ni, "Sen şu insanlara bak ki, sıfatları muzlim ve karanlık olan nefse mensûbdurlar. Fânî bir metâ'-ı dünyâ olan huzûzât-ı nefsâniyyeleri içinde nasıl fânî ve müstağrak olmuşlardır." Nûrânî olan rûhlarının sıfatlarından gāfil ve hayât-ı bakıye-i rûhdan nasıl câhil kalmışlardır!

2026. Tekebbür cihetinden cümle tefrika içindedir; candan ölmüş mihraka içinde diridirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2026. Tekebbür (büyüklük taslama) yönünden bütün ayrılık içindedir; candan ölmüş, mihraka (tahta kılıç, oyun aleti) içinde diridirler.

"Mihraka", Gıyâsü'l-Lügāt'ta Letâif'ten ve Sarrâh'tan naklen tahta kılıç ve oyun aleti anlamına gösterilmiştir; ve bu anlam, cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli maksadına uygun görünür; çünkü dünya malı oyun aletlerinden başka bir şey değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kadın, altın ve gümüş ve at ve koyun gibi evcil hayvan sürüleri ve ekinlerin fânî olan dünya malından olduğu" [Âl-i İmrân, 3/14] ve dünya hayatının da إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُوٌ ["Dünya hayatı oyun ve eğlencedir"] (Muhammed, 47/36) âyet-i kerîmesinde oyun ve eğlence olduğu belirtilmiştir. Ve bu anlamın yukarıdaki şerefli beyitle de kuvvetli bir bağlantısı vardır; anlamın özeti şudur: "Cihan halkının insân-ı kâmilden ayrılıkları, hep nefislerindeki büyüklük taslama yönündendir. Onlar, âlemin canı olan insân-ı kâmile karşı ölmüşlerdir ve oyundan ibaret olan dünya hayatında, oyun aletleri olan fânî mal içinde diri ve faal bir haldedirler."

"Mihraka", Gıyâsü'l-Lügāť de Letâif'den ve Sarrâh'dan naklen tahta kılıç ve oyun âleti ma'nâsına gösterilmişdir; ve bu ma'nâ cenâb-ı Pîr efendi mizin murâd,-1 şerîflerine muvâfik görünür; zîrâ metâ'-ı dünyâ oyun âletlerinden başka bir şey değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kadın, altın ve gümüş ve at ve koyun gibi hayvânât-ı ehliyye sürüleri ve ekinlerin fânî olan metâ'-ı dünyadan olduğu" [Al-i İmrân, 3/14]ve hayât-ı dünyanın dahi إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُوٌ ["Dünyâ hayatı oyun ve eğlencedir"] (Muhammed, 47/36) âyet-i kerîmesinde oyun ve lehv olduğu mezkûrdur. Ve bu ma'nânın yukarıki beyt-i şerîfe de şiddet-i râbıtası vardır; hulâsa-i ma'nâ budur: "Halk-ı cihânın insân-ı kâmilden ayrılıkları, hep nefislerindeki tekebbür cihetindendir. Onlar cân-ı âlem olan insân-ı kâmile karşı ölmüşlerdir ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyâda oyun âletleri olan metâ'-ı fânî içinde diri ve fa'âl bir haldedirler."

2027. Bu acebdir ki, can zindan içindedir ve ondan sonra zindanın anahtarı onun elindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2027. Bu şaşılacak bir şeydir ki, can zindan içindedir ve ondan sonra zindanın anahtarı onun elindedir.

"Şaşılacak bir şeydir ki, âlemin canı olan insân-ı kâmil, zindan hükmünde olan bu karanlık âlem içindedir; sonra da bu karanlık âlem zindanının anahtarı o insân-ı kâmilin elindedir." O insân-ı kâmil elindeki anahtar ile, zindanın kapısını açıp, tabiatın ve bedenin yoğunluğunun tutsağı olan kimseleri, nurlu âleme çıkarır. Bu şerefli beyitte "Dünya müminin zindanı ve kâfirin cennetidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

"Taaccüb olunur ki, cân-ı âlem olan insân-ı kâmil, zindân mesâbesinde olan bu âlem-i zulmânî içindedir; sonra da bu zulmânî olan âlem zindanının anahtarı o kâmilin elindedir." O kâmil elindeki anahtar ile, zindanın kapısını açıp, tabîat ve kesâfetin mahbûsu olan kimseleri, âlem-i nûrânîye çıkarır. Bu beyt-i şerifde الدنيا سجن المؤمن وجنة الكافر ya'ni, "Dünyâ mü'minin zindanı ve kâfirin cennetidir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.

2028. O delikanlı ayaktan başa kadar necasete garkdır; onun eteğine akıcı ırmak çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2028. O delikanlı ayaktan başa kadar pisliğe batmıştır; onun eteğine akıcı ırmak çarpar.

Aslen insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerine itiraz eden o delikanlı, ayaktan başa kadar pislik ve leş hükmünde olan dünyaya ve tabiî hükümlere batmıştır. Nitekim hadis-i şerifte "Dünya leştir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurulur. İnsân-ı kâmil, onun eteğine çarpıp akan bir ırmak gibi, nefsine ait pisliklerini temizlemek için çok yakınındadır.

Bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem hazretlerine i'tirâz eden o delikanlı, ayaktan başa kadar necâset ve cîfe mesâbesinde olan dünyaya ve ahkâm-ı tabîata gark olmuşdur. Nitekim hadis-i şerifde الدنيا جيفة و طالبها كلاب Ya'ni, "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurulur. İnsân-ı kâmil, onun eteğine çarpıp akan bir ırmak gibi levsiyyât-ı nefsâniyyesini temizlemek için pek yakınındadır.

2029. Dâimâ yan yana kararsız olarak ârâm mahallinin ve penah sahibinin yanındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2029. Daima yan yana, kararsız olarak dinlenme yerinin ve sığınak sahibinin yanındadır.

"Dinlenme yeri"nden ve "sığınak sahibi"nden kastedilen, insân-ı kâmildir. "Dinlenme yerinin yanı" ifadesi "dinlenme yerinin yanında" anlamındadır ve zarf edatı olan "der" düşmüştür. Yani, "O delikanlı daima insân-ı kâmil ile yan yanadır, dinlenme yerinin ve sığınak sahibinin yanındadır. Böyle olduğu halde kalbi mutmain olmayıp kararsızdır; çünkü itiraz, kalbin mutmain olmamasındandır. Her çağın insân-ı kâmiline karşı noksan insanların durumu da böyledir.

"Arâm mahallin"den ve "penâh sâhibi"nden murâd, insân-ı kâmildir. "Pehlû-yi ârâm-gâh" "der pehlû-yi ârâm-gâh" takdîrinde olup edât-ı zarf olan "der" mahzûftur. Ya'ni, "O delikanlı dâimâ insân-ı kâmil ile yan yanadır, ârâm mahallinin ve penâh sâhibinin yanındadır. Böyle olduğu halde kalbi mutmain olmayıp kararsızdır; zîrâ i'tirâz, kalbin mutmain olmamasındandır. Her asrın insân-ı kâmiline karşı nâkıs insanların vaziyetleri de böyledir.

2030. Nûr gizlidir ve cüst ü cû şâhiddir; zîrâ can ve gönül boş cihetden penah aramaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2030. Nur gizlidir ve arayış şahittir; çünkü can ve gönül boş yerden sığınak aramaz.

Yardım eden yüce Pîr, Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 41. bölümünde bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Bütün nefislerde aklın ve harf ile sesin ötesinde bir şey ve büyük bir âlem olduğuna dair bir kanaat vardır. Görmez misin ki bütün halk meczupların ziyaretine giderler ve 'belki bu, odur' derler. Doğrudur, böyle bir şey vardır; fakat yerinde hata etmişlerdir. O şey akla sığmaz, akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Gerçekten de peygamberlerin ve evliyanın bir hâli vardır ki, ifadeye ve kayda gelmez. Lakin akıl ve can ondan kuvvet alır ve beslenir. Etrafını dolaştıkları meczuplarda bu anlam yoktur ve halleri değişmez ve onlar ile huzur bulmazlar. Halbuki onlar, huzur bulduklarını zannederler. Ben onlar için huzur vardır demem. Nasıl ki annesinden ayrılan bir çocuk, bir an başkasıyla oyalanır, çocuğun bu hâline huzur demem, çünkü hata etmiştir." Sözün özü, ilâhî nur, insan suretleri altında gizlidir; her mümin gölgesine sığınıp huzur ve rahatlık için bir insân-ı kâmil arar. Bu arayıp tarama, böyle bir nurun varlığına şahittir. Çünkü can ve gönül boş yere sığınacak bir yer aramaz.

Cenâb-ı Pîr-i destgîr Fíhi Mâ Fíh'lerinin 41. faslında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: “Cümle nüfûsda aklın ve harf ve savtın verâsında bir şey ve bir âlem-i azîm olduğuna kanaat vardır. Görmez misin ki bütün halk mecâzibin ziyaretine giderler ve belki bu, odur, derler. Doğrudur, böyle bir şey vardır; fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz, akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişânı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifâdeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrafını devr ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yokdur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki onlar, ârâm ettiklerini zannederler. Ben onlar için ârâm vardır demem. Nitekim vâlidesinden ayrılan bir çocuk, bir lahza başkasıyla oyalanır, çocuğun bu hâline ârâm demem, zîrâ galat etmişdir." Velhâsıl nûr-ı ilâhî, suver-i insâniyye altında gizlidir; her mü'min sâyesine ilticâ edip ârâm ve râhat için bir insân-ı kâmil arar. Bu arayıp tarama, böyle bir nûrun vücuduna şâhiddir. Zîrâ can ve gönül boş yere sığınacak bir yer aramaz."

2031. Eğer habs-i dünya için menâs olmasa idi, ne vahşet olurdu, ne de gönül halâs isterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2031. Eğer dünya hapishanesi için kaçıp sığınılacak bir yer olmasaydı, ne vahşet olurdu ne de gönül kurtuluş isterdi.

"Menâs", kaçıp sığınılacak yer, sığınak ve melce' (sığınak) anlamındadır. Yani, "İnsanların böyle insan suretine gizlenen bir nuru aramaları, dünya hapishanesinden kurtulmak için bir sığınak aramalarından kaynaklanır ve böyle bir kaçıp sığınılacak yer ve sığınak da vardır. Bunun delili gönüllerdeki vahşet ve sıkıntı ve bu sıkıntıdan kurtulma arzusudur." Bu sebeple, herhangi bir dine mensup olursa olsun, kendi âlemlerinin etrafında dolaşan ve onlardan yardım dileyen kişiler, bu halleriyle kendilerinin vahşet ve sıkıntı içinde bulunduklarını ve bir sığınak aradıklarını gösterir; ancak yanlış yerlere başvururlar. Müminlerin hali de yukarıdaki şerefli beytin açıklamasında beyan edildi.

"Menâs", kaçıp sığınacak yer ve meferr ve melce' ma'nâsınadır. Ya'ni, "İnsanların böyle sûret-i insan içine gizlenen bir nûru aramaları, dünyâ habsi içinden kurtulmak için bir melce' aramalarından neş'et eder ve böyle bir menâs ve melce' dahi vardır. Bunun delili gönüllerdeki vahşet ve sıkıntı ve bu sıkıntıdan kurtulmak arzûsudur." Binâenaleyh herhangi dîne sâlik olursa olsun, kendi âlemlerinin etrafında dolaşan ve onlardan istimdâd eden eşhâs, bu halleriyle kendilerinin vahşet ve sıkıntı içinde bulunduklarını ve bir menâs aradıklarını gösterir; velâkin yanlış yerlere müracaat ederler. Mü'minlerin hâli de yukarıki beyt-i şerîfin îzâhında beyân olundu.

2032. Vahşetin müvekkel gibi çeker, der ki: "Ey yolunu şaşıran, hidayetin geniş ve aydınlık yolunu ara!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2032. Vahşetin müvekkel gibi çeker, der ki: "Ey yolunu şaşıran, hidayetin geniş ve aydınlık yolunu ara!"

"Minhâc" geniş ve aydınlık yol; "reşed" hayır, rahmet ve hidayet anlamlarındadır. Yani, "Senin içindeki vahşet ve sıkıntı, müvekkel (bir işi üzerine alan, vekil) gibi seni çekip de der ki: "Ey tabiat karanlığı içinde doğru yolu şaşırmış olan kimse, hidayetin ve rahmetin geniş ve aydınlık yolu olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunu iste ve ara!"

"Minhâc" geniş ve aydınlık yol; "reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Senin içindeki vahşet ve sıkıntı müvekkel gibi seni çekip de der ki: "Ey zulmet-i tabîat içinde doğru yolu şaşırmış olan kimse, hidâyetin ve rahmetin geniş ve aydınlık yolu olan insân-ı kâmilin huzûrunu iste ve ara!"

2033. Geniş yol vardır ve mekmen içinde gizlidir, onu bulmak, boş aramağa mevkūfdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2033. Geniş yol vardır ve gizli bir yerde saklıdır, onu bulmak, boş yere aramaya bağlıdır.

Geniş ve aydınlık hidayet yolu olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuru her zamanda mevcuttur ve fakat gizli bir yerde saklıdır. Boşu boşuna çok koşup aramaya bağlıdır. Çünkü sâlikte (Hakk Yolcusu) insân-ı kâmili tanıyabilecek kadar keskin bir bakış yoktur. O, görünen şekle ve söze kapılıp bir noksan kişiyi kâmil zannederek etrafında dolaşır, sonra anlar ki, aradığı şey onda yoktur. Diğer birisine kapılır, onun da boş olduğunu anlar. Nihayet araya araya bir gün Hakk'ın inayetiyle kâmil huzuru bulmak nasip olur.

"Geniş ve aydınlık hidâyet yolu olan insân-ı kâmilin huzûru her zamanda mevcûddur ve fakat mahall-i hafâda gizlidir. Boşu boşuna çok koşup aramağa mevkūfdur. Zîrâ sâlikde insân-ı kâmili tanıyabilecek kadar hiddet-i nazar yokdur. O sûret-i zâhireye ve söze kapılıp bir nâkısı kâmil zannederek etrâfında dolaşır, sonra anlar ki, aradığı şey onda yokdur. Diğer birisine kapılır, onun da boş olduğunu anlar. Nihâyet araya araya bir gün Hakk'ın inâyetiyle huzûr-ı kâmili bulmak nasib olur.

2034. Tefrika kemînde cem'in talibidir; sen talibde matlûbun yüzünü gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2034. Ayrılık, pusuda birleşmenin talibidir; sen talipte istenenin yüzünü gör!

"Ayrılık"tan kasıt, ayrılık ehli olanlardır ki, insân-ı kâmil sayısıyla ayrı ayrı kimselere başvuran talip kişilerdir. "Bunlar her ne kadar görünüşte insân-ı kâmili bulamamış olsalar da, içte isimlerin birliğini taşıyan kâmilin talibidirler; fakat sen bu taliplerin bu boş arayışlarında istenen insân-ı kâmilin yüzünü gör!" Çünkü istenen kâmil, onların talibi olmasa, onlarda bu talep ve arama aşkı olmazdı. Ayrılık ehli, ayrı ayrı isimlerin ve insân-ı kâmil olan "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kendinde toplayan isim) mazharıdır. Bu sebeple bu ayrı ayrı isimlerden herhangi birine bak, onun içinde ism-i câmi' olan "Allah" ismini gör! Beyit:

"Tefrika"dan murâd, ehl-i tefrikadır ki, insân-ı kâmil addiyle müteferrik kimselere başvuran tâliblerdir. "Bunlar her ne kadar zâhirde insân-ı kâmili bulamamış iseler de, bâtında cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan kâmilin tâlibidirler; fakat sen bu tâliblerin bu boş arayışlarında matlûb olan insân-ı kâmilin yüzünü gör!" Zîrâ matlûb olan kâmil, onların tâlibi olmasa, onlarda bu taleb ve arama aşkı olmaz idi. Ehl-i tefrika, esmâ-i müteferrikanın ve insân-ı kâmil "Allâh" ism-i câmi'inin mazharıdır. Binâenaleyh bu esmâ-i müteferrikadan herhangi birisine bak, onun zımnında ism-i câmi' olan "Allâh" ismini gör! Beyit:

2035. Bağın ölmüşleri kökten sıçramışdır, zîra o dirilik vericiyi fehm et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2035. Bağın ölmüşleri kökten sıçramıştır, çünkü o dirilik vericiyi anla!

Yani, ilahi isim ve sıfatların bağı ve tecelli yeri olan bu şehadet âleminde ortaya çıkan insan fertlerinin ölmüşleri ve gafilleri, bu isim ve sıfatların kökü olan "Allah" isminden sıçramıştır ve her biri ayrı ayrı ilahi isimlerin tecelli yeridir. Şûra suresinde geçen "Dost ancak Allah'tır ve ölüyü dirilten ancak O'dur" (Şûrâ, 42/9) ve Câsiye suresinde geçen "Ey Resûlüm de ki: Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyamet gününe toplar" (Casiye, 45/26) ayet-i kerimelerinde açıklandığı üzere, Muhyî (dirilten), Mümît (öldüren) ve Câmi' (toplayan) isimleri gibi bütün ayrı ayrı isimlerin kökü ve aslı "Allah" ism-i şerifidir. İnsân-ı kâmil ise bu âlemde bu kapsayıcı ismin tecelli yeri olduğundan, manaları ölmüş olan gafilleri bu ismin özelliği ve ilahi vekillik ile diriltir ve ilim ile ihya eder. Bu sebeple sen bu âlemde ilahi vekillik ile o dirilik verici olan insân-ı kâmili anla!

Ya'ni, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye bağı ve meclâsı olan bu âlem-i şehadetde zuhûr eden efrâd-ı beşerin ölmüşleri ve gāfilleri, bu esmâ ve sıfatın kökü olan "Allâh" isminden sıçramışdır ve her biri esmâ-i müteferrika-i ilâhiyyenin mazharıdır ve sûre-i Şûra'da vaki فالله هو الولى وهو يحيى الموتى Ya'ni Dost ancak Allâh'dır ve ölüyü dirilten ancak O'dur" (Şûrâ, 42/9) ve sûre-i Câsiye'de vâ-ki قل الله يحييكم ثم يميتكم ثم يجمعكم إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (Casiye, 45/26) Ya'ni, “Ey Resû-lüm de ki: Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyâmet gününe top-lar" âyet-i kerîmelerinde beyân buyurulduğu üzere Muhyî ve Mümît ve Câ-mi' isimleri gibi bilcümle esmâ-i müteferrikanın kökü ve aslı "Allâh” ism-i şe-rífidir. İnsân-ı kâmil ise bu âlemde bu ism-i câmi'in mazharı olduğundan, ma'nâları ölmüş olan gāfilleri bu ismin hâssıyeti ve niyâbet-i ilâhiyye ile di-riltir ve ilim ile ihyâ eder. Binâenaleyh sen bu âlemde niyâbet-i ilâhiyye ile o dirilik verici olan insân-ı kâmili anla!

2036. Eğer müjdeci bir kimse olmasa idi, bu zindana mensûb olanların gözü ne vakit her an kapıya olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2036. Eğer müjdeci bir kimse olmasaydı, bu zindana mensup olanların gözü ne zaman her an kapıda olurdu?

"Eğer bu dar olan maddi âlemin dışında, bir latif âlem olduğu müjdesini veren peygamberler ve evliyalar olmasaydı, bu tabiat zindanında kalan ve farklı isimlerin tecellileri olan insan fertlerinin gözü her an bu maddi âlemin kapısına dikilmiş olur muydu?" Ve zamanın filozofları tabiatın üstündeki ilimlerin keşfi ile meşgul olurlar mıydı?

"Eğer bu dar olan âlem-i kesâfetin hâricinde, âlem-i letâfet olduğu müjde-sini veren enbiyâ ve evliyâ olmasa idi, bu âlem-i tabîat zindanında kalan ve esmâ-i müteferrika mezâhiri bulunan efrâd-ı beşerin gözü her ân bu âlem-i kesâfet kapısına dikilmiş olur mu idi?" Ve zemâne feylesofları tabîat fevkın-deki ulûmun keşfi ile meşgül olurlar mı idi?

2037. Eğer ırmağın suyu olmasa idi, yüz binlerce su arayan bulaşıklar ne vakit olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2037. Eğer ırmağın suyu olmasaydı, yüz binlerce su arayan bulaşıklar ne zaman olurdu?

"Su"dan kastedilen, gaybî ilimler ve tabiat âleminin üstündeki ilimlerdir. "Cû", "ırmak"tan kastedilen ise, dillerinden gaybî ilimler akan peygamberler ve evliyadır. "Alûdegân"dan kastedilen, nefsanî ve hayvansal sıfatlarla kirlenmiş insan bireyleridir. Yani, "Eğer insân-ı kâmillerin yüce dillerinden gaybî ilim suları akmasaydı, nefsanî ve hayvansal sıfatlarla kirlenmiş ve tabiî pisliklere bulaşmış birçok insan bireyi, bu gaybî ilimleri anlama merakına düşerler miydi?" Son zamanlarda tasavvuf ilmini anlama merakına düşüp doğulu insân-ı kâmillerin eserlerini tercüme eden batılı filozoflar ve müsteşrikler bu yüce açıklamanın delilidir.

"Su"dan murâd, ulûm-ı gaybiyye ve tabîat âleminin fevkındeki ulûmdur. "Cû", "ırmak”dan murâd, lisânlarından ulûm-ı gaybiyye cârî olan enbiyâ ve evliyâdır. "Alûdegân"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ile mülevves olan efrâd-ı beşerdir. Ya'ni, "Eğer insân-ı kâmillerin lisân-ı şerîflerinden ulûm-ı gaybiyye suları cârî olmasa idi, sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ile mülevves ve encâs-ı tabiyyeye bulaşmış olan birçok efrâd-ı beşer, bu ulûm-ı gaybiyyeyi anlamak merâkına düşerler mi idi?" Son zamanlarda ilm-i tasavvufu anlamak merâkına düşüp şark insân-ı kâmillerinin âsârını tercüme eden garb feylesofları ve müsteşrıkleri bu beyân-ı âlînin delîlidir.

2038. Yer üzerinde senin yanının ârâmı yokdur, zîrâ ki evde, yorgan ve yatak vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2038. Yer üzerinde senin yanının rahatı yoktur, çünkü evde yorgan ve yatak vardır.

"Bu arayıp taramanın örneği şudur ki, sen toprak üzerinde yattığın zaman, yan tarafına taşlar ve katı topraklar batar, rahatsız olursun; çünkü evde yumuşak yatağın ve yorganın vardı." Bunun gibi, senin ruhunun da, lâtiflik âleminde (maddî olmayan, ince ve hafif varlıklar âlemi) rahatı vardı. Bu yoğun bedene bağlanması sebebiyle rahatsızlığa ve sıkıntıya düştü, önceki rahatını arar. Mısrî (k.s.) beyti:

Gökte uçarken seni indirdiler Dört unsur bendlerine vurdular Nur iken adın Niyâzî verdiler O ezel ki itibarın [nerededir?]

"Bu arayıp taramanın misâli budur ki, sen toprak üzerinde yatdığın vakit, yan tarafına taşlar ve katı topraklar batar, rahatsız olursun; çünki evde, yumuşak yatağın ve yorganın var idi." Bunun gibi, senin ruhunun dahi, âlem-i letâfetde râhatı vardı. Bu cism-i kesîfe taalluku hasebiyle rahatsızlığa ve ıztırâba düştü, evvelki râhatını arar. Beyt-i Mısrî (k.s.):

Gökte uçarken seni indirdiler Çâr unsur bendlerine vurdular Nûr iken âdın Niyâzî verdiler Şol ezel ki i'tibârın [kandedir?]

2039. Kararsız, bir vakit makarsız olmaz; bu humâr, humâr-eşken olmaksızın olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2039. Kararsız, bir vakit makarsız olmaz; bu humâr, humâr-eşken olmaksızın olmaz.

"Makar", ism-i mekândır; "gâh", vakit "gâhî"deki "yâ" vahdet içindir, "bir vakit" demek olur. "Bî-karâr", herhangi bir şahsın sıfatıdır ve "kararsız kimse" demektir. Yani, "Kararsız olan herhangi bir kimse hiçbir vakit makarsız değildir. Zira onun kararsız olmasının sebebi, kendisinin evvelce karar ettiği bir mahal olmasıdır. Eğer evvelce karar ve rahat ettiği bir yer olmasa idi, bulunduğu mahalli karargâh edinirdi" demek olur. Birinci mısraın manası budur: "Humâr", sarhoşluktan sonra ortaya çıkan sersemlik ve baştaki ağırlık; "humâr eşken", bu ağırlığı giderecek içecekler manalarınadır. Yani, "Zıt, zıt ile ortadan kalkar; noksanın zıddı da kemâldir ve bu âlemin kaidesi zıtların birbirini takip etmesidir. Çünkü âlem bağı, ilahi isim ve sıfatların tecelli yeridir ve ilahi isimler ise karşılıklı ve birbirine zıttır. Dâr (zarar veren) ve Nâfi' (fayda veren) ve Kâbız (sıkan) ve Bâsıt (genişleten) ve Hâdî (doğru yola ileten) ve Mudil (saptıran) ve Mâni' (engelleyen) ve Mu'tî (veren), ilh. gibi. Nasıl ki nuru zulmet ve zulmeti nur takip eder. الأشياء تنكشف باضدادها ("Eşya zıtlarıyla açığa çıkar") kaidesince zıt, zıddın açığa çıkmasına sebeptir. Şu halde zıtlar surette birbirinden kaçar ise de, manada birbirinin talibidirler. Bunun gibi insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs surette birbirine itirazcı ve zıt iseler de manada birbirinin talibidirler. Nasıl ki Arab'ın şanlı peygamberimiz Efendimiz'e olan itirazı da böyledir.

"Makar", ism-i mekândır; "gâh", vakit “gâhî” deki "yâ" vahdet içindir, "bir vakit" demek olur." Bî-karâr", herhangi bir şahsın sıfatıdır ve "kararsız kimse" demekdir. Ya'ni, "Kararsız olan herhangi bir kimse hiçbir vakit makarsız değildir. Zîrâ onun kararsız olmasının sebebi, kendisinin evvelce karâr ettiği bir mahal olmasıdır, Eğer evvelce karâr ve râhat ettiği bir yer olmasa idi, bulunduğu mahalli karargâh ittihâz ederdi" demek olur. Birinci mısrâ'ın ma'nâsı budur: “Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik ve baştaki ağırlık; “humâr eşken", bu ağırlığı izâle edecek meşrûbât ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Zıd, zıd ile zâil olur; noksanın zıddı da kemâldir ve bu âlemin kâidesi ezdâdın birbirini ta'kîb etmesidir. Çünki bağ-ı âlem, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsıdır ve esmâ-i ilâhiyye ise mütekābil ve birbirine zıddır. Dâr ve Nâfi' ve Kâbız ve Bâsıt ve Hâdî ve Mudil ve Mâni' ve Mu'tî, ilh. gibi. Nitekim nûru zulmet ve zulmeti nûr ta'kib eder. الأشياء تنكشف باضدادها "Eşyâ zıtlarıyla münkeşif olur") kāidesince zıd, zıddın inkişâfına sebebdir. Şu halde zıdlar sûretde birbirinden kaçar ise de, ma'nâda birbirinin tâlibidirler. Bunun gibi insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs sûretde yekdiğerine mu'teriz ve zıd iseler de ma'nâda yekdiğerinin tâlibidirler. Nitekim Arab'ın Resûl-i zîşân Efendimiz'e olan i'tirâzı da böyledir.

2040. Dedi: "Hayır, hayır ya Resûlallah, askerin kumandanını eksi ihtiyar- [2047] dan gayri yapma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2040. Dedi: "Hayır, hayır ya Resûlallah, askerin kumandanını tecrübeli bir ihtiyardan başkası yapma!"

Hüzeylî'nin kumandanlığına itiraz eden Arap dedi: "Hayır, hayır ya Resûlallah, bulunduğumuz askerî birliğin kumandasını tecrübe görmüş eski bir ihtiyara ver!"

Hüzeylî'nin kumandanlığına i'tiraz eden Arab dedi: “Hayır, hayır yâ Resûlallâh, bulunduğumuz müfreze-i askeriyyenin kumandasını tecrübe-dîde eski bir ihtiyara tefvîz et!".

2041. "Ya Resûlallah, eğer delikanlı arslan olarak doğdu ise de ihtiyar adamın gayri ser-asker olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2041. "Ey Allah'ın Resulü, eğer delikanlı arslan olarak doğdu ise de ihtiyar adam artık başkomutan olmasın!"

2042. "Hem sen demişsindir ve senin sözün şahiddir, pîşvâ ihtiyar olur, ihtiyar olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2042. "Hem sen demişsindir ve senin sözün şahittir, önder yaşlı olur, yaşlı olur!"

Bu şerefli beyit, itiraz edenin sözleridir. "Önder" ve "kendisine uyulan" kişinin yaşlı olmasını emreden hadis-i şerife ben rastlamadım. Elimdeki nüshalarda şerefli şarihlerin (açıklayıcıların) hiçbirisi tarafından da nakledilmemiştir. Belki böyle bir hadis-i şerif vardır; fakat hadis-i şerifin anlamı hiçbir zaman itiraz edenin iddiası gibi mutlak olmaz. Çünkü akıllı ve âlim bir genç, akılsız ve cahil bir yaşlıdan daha üstündür; ve aklı ve ilmi kâmil olmayan bir yaşlı, çok yaşadığı süre boyunca gördüğü olaylardan ders çıkarmaktan ve tecrübe sahibi olmaktan uzaktır. Bu sebeple aklen ve ilmen kâmil olan bir genç ile bir yaşlı bir araya geldikleri zaman, elbette başkanlığa yaşlı layık olur; çünkü onun aklı ve ilmi lehinde olduğu gibi, gördüğü tecrübeler de bu faziletlere eklenir. Fakat gencin akıl ve ilmi olmakla beraber, tecrübesi olmadığından bu yaşlının gerisinde kalır. Eğer böyle bir hadis-i şerif var ise, elbette bu anlama dayanır. İtiraz eden, ahmaklığının sevk etmesiyle bunun da farkına varmamıştır.

Bu beyt-i şerîf, mu'terizin sözleridir. "Pîşvâ" ve "muktedâ”nın ihtiyâr olmasını âmir olan hadis-i şerîfe fakîr tesadüf etmedim. Yedimdeki nüshalarda şurrâh-ı kirâmın hiçbirisi tarafından da nakl edilmemişdir. Belki böyle bir hadîs-i şerîf vardır; fakat hadis-i şerîfin ma'nâsı hiçbir vakit mu'terizin iddiası gibi mutlak olmaz. Zîrâ akıllı ve âlim bir genç, akılsız ve câhil bir ihtiyardan efdaldir; ve aklı ve ilmi kâmil olmayan bir ihtiyar, çok yaşadığı müddetçe gördüğü vekāyi'den hisse almak ve tecrübe-dîde olmakdan uzakdır. Binâenaleyh aklen ve ilmen kâmil olan bir genç ile bir ihtiyar ictima' ettikleri vakit, elbet riyâsete ihtiyar lâyık olur; çünki onun aklı ve ilmi lehinde olduğu gibi, gördüğü tecrübeler de bu fazâile munzam olur. Fakat gencin akıl ve ilmi olmakla beraber, tecrübesi olmadığından bu ihtiyarın mâdûnunda kalır. Eğer böyle bir hadis-i şerîf var ise, elbet bu ma'nâya mebnîdir. Mu'teriz sevk-i hamâkatla bunun da farkına varmamışdır.

2043. Ya Resûlallah, bu askere bak, ondan daha ziyâde bu kadar ihtiyar vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2043. Ey Allah'ın Resulü, bu askere bak, ondan daha fazla bu kadar yaşlı insan vardır!

2044. Bu ağaçlardan onun sarı yaprağını görme, onun olmuş elmalarını topla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2044. Bu ağaçlardan onun sarı yaprağını görme, onun olmuş elmalarını topla!

O geveze Arap, hikmet denizi olan şanlı Peygamber'e (a.s.) aklınca hikmet öğretiyor; ihtiyarı ağaca, ağarmış saçını ve sakalını sarı yaprağa, fikirlerini ve görüşlerini de olmuş elmaya benzetiyor. Kendini bilmez edepsizlerin hâlleri de, insân-ı kâmilin huzurunda böyledir. Nasıl ki Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da (Sipehsâlâr'ın Menkıbeleri) yazılıdır ki: "Bir gün Maârif'i (tasavvufî bilgi ve irfan) anlatırken, Hz. Mevlânâ efendimiz Farsça "hum" (küp) kelimesini "hunb" diye telaffuz etti, o mecliste oturan bir kişi: "Hudavendigâr (Mevlânâ'nın lakabı), "hunb" değil, ona "hum" derler!" dedi. Hz. Hudavendigâr buyurdular: "Ey edepsiz, ben o kadar bilirim; aksine Şeyh Salâhaddîn böyle telaffuz ederler, ona uymayı daha uygun görürüm ve doğrusu onun buyurduğudur!"

O geveze Arab, hikmet deryâsı olan Resûl-i zîşâna aklınca hikmet öğretiyor; ihtiyarı ağaca, ağarmış saçını, sakalını sarı yaprağa ve efkârını ve reylerini de olmuş elmaya teşbîh ediyor. Kendini bilmez bî-edeblerin halleri de, insân-ı kâmilin huzûrunda böyledir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da münderiçtir ki: "Bir gün esnâ-yı takrîr-i Maârif'de, Hz. Mevlânâ efendimiz "hum" (خم) lafz-ı Fârisîsini "hunb" (خنب) telaffuz buyurdu, o mecliste oturan bir şahıs: "Hudavendigâr, "hunb" değil, ona "hum" derler!" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular: "Ey bî-edeb, ben o kadar bilirim; velâkin Şeyh Salâhaddîn böyle telaffuz buyururlar, ona mütâbaatı evlâ görürüm ve doğrusu onun buyurduğudur!"

2045. Onun sarı yaprakları muhakkak ne vakit boştur; bu olmuşluk ve kâmillik alâmetidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2045. Onun sarı yaprakları ne zaman boş olursa, bu, olmuşluk ve kâmillik alâmetidir!

2046. Sarı yaprak sakal ve o beyaz kıl, pişmiş akıl için müjde getirir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2046. Sarı yaprak sakal ve o beyaz kıl, pişmiş akıl için müjde getirir!

İhtiyarın kendisi, ağaç ve sakal ve beyaz saçları sarı yaprak gibidir. Aklı meyveye benzer olup bu sakal ve o beyaz kıl, akıl meyvesinin olgunluğu müjdesini getirir.

"İhtiyarın kendi, ağaç ve sakal ve beyaz saçları sarı yaprak gibidir. Aklı meyveye müşâbih olup bu sakal ve o beyaz kıl, akıl meyvesinin olgunluğu müjdesini getirir."

2047. Yeni yetişmiş yeşil renkli yapraklar, onun nişanı oldu ki, o meyve hamdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2047. Yeni yetişmiş yeşil renkli yapraklar, onun nişanı oldu ki, o meyve hamdır.

"Ağaçların yeni ortaya çıkan yeşil yaprakları, meyvesinin daha ham bir hâlde bulunduğuna işarettir; yani, genç kimselerin fikirleri ve görüşleri hamdır," demek olur.

"Ağaçların yeni zuhûr eden yeşil yaprakları, meyvesinin daha ham bir halde bulunduğuna işarettir; ya'ni, genç kimselerin efkârı ve reyleri hamdır," demek olur.

2048. "Bergsizlik bergi, ârifin nişanıdır, altının sarılığı sarrafın kırmızı yüzlülüğüdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2048. "Sıfatsızlık sıfattır, ârifin nişanıdır, altının sarılığı sarrafın kırmızı yüzlülüğüdür."

"Berg", birçok anlama gelir, burada "sıfat" anlamındadır. "Sürh-rûyî", sevinçten kinayedir. "Sayreff", işlerde ve hususlarda tasarruf eden, kurnaz, basiretli ve iş bitirici adama denir; "tasarruf" ve "dönüşme" anlamlarındandır; ve para sarrafına derler. Burada sarraf anlamındadır. Yani, "Sıfatsızlık sıfatı, âriflik alâmetidir; çünkü ârif kendisini hiçbir sıfatla nitelenmiş bilmez; aksine bütün kemâl sıfatlarını Hakk'a havale edilmiş bilir ve kendisini bir işin sahibi görmez ve zelil ve muhtaç görür; işte bu, irfanın kemâlinin alâmetidir. Nasıl ki Yüce Allah, Bâyezîd'e (k.s.) تقرب بما ليس عندى الذلة والإفتقار yani, "Bana benim katımda olmayan şey sebebiyle yaklaş, o da zillet ve muhtaçlıktır" buyurdu. Bu sebeple ihtiyarın sarı yaprak mesabesinde olan saçı ve sakalı, kemâlinin ve irfanının alâmetidir. Çünkü sarılık her zaman kötü değildir. Nasıl ki altının sarılığı sarrafın yüzünü kızartır; ve yüz kızarması ve pembeleşmesi, gönüldeki sevincin alâmetidir; ve çok sarı rengin kalplere sevinç verdiğine Bakara sûresinde geçen âyet-i kerîme şahittir. Bilinmeli ki, bu sûrede geçen "Öküz" kıssasında Mûsâ (a.s.)'ın ümmeti, kesilecek öküzün rengini sordular. إنها بقرة صفراء فاقع لونها تسر الناظرين yani "Öküzün rengi çok sarı olsun ki, görenler onun renginden sevinç duysunlar" (Bakara, 2/69) cevabını aldılar. Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarındadır. Ve Mevlânâ Câmî hazretleri Fatih Sultan Mehmed'in ihsan olarak kendisine gönderdiği sarı altınlar hakkında bu anlamda şu beyitleri söylemiştir. "Nûr-ı lâmi' gibi yüzleri parlaktır, onların Kur'ân'dan vasıfları safrâ-i fakı'dır. Perişan gönüllerin sevinç vericisidir; görenleri mesrur eder âyet-i kerîmesi onların şanındadır."

"Berg", müteaddid ma'nâları vardır, burada "sıfat" ma'nâsınadır. “Sürh-rûyî", sürûrdan kinâyedir. "Sayreff", umûr ve mesâlihde mutasarrıf ve kurnaz ve mütebassır ve kâr-güzâr adama ıtlâk olunur; "tasarruf" ve "tekallüb" ma'nâsındandır; ve para sarrâfına derler. Burada sarrâf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sıfatsızlık sıfatı, âriflik alâmetidir; zîrâ ârif kendisini hiçbir sıfatla mevsûf bilmez; belki bütün sıfât-ı kemâliyyeyi Hakk'a müfevvaz bilir ve kendisini bir emrin mâliki görmez ve zelîl ve müftekır görür; İşte bu kemâl-i irfân alâmetidir. Nitekim Allâh Teâlâ hazretleri Bâyezîd'e (k.s.) تقرب بما ليس عندى الذلة والإفتقار Ya'ni, "Bana benim indimde olmayan şey sebebiyle yaklaş, o da zillet ve iftikārdır" buyurdu. Binâenaleyh ihtiyarın sarı yaprak mesâbesinde olan saçı ve sakalı, kemâlinin ve irfânının alâmetidir. Zîrâ sarılık her vakit mezmûm değildir. Nitekim altının sarılığı sarrâfın yüzünü kızartır; ve yüz kızarması ve penbeleşmesi, gönüldeki sürûrun alâmetidir; ve gayet sarı rengin kalblere sürûr verdiğine sûre-i Bakara'da vâki' âyet-i kerîme şâhiddir. Ma'lumdur ki, bu sûrede vâki" "Öküz" kıssasında Mûsâ (a.s.)ın ümmeti, kesilecek öküzün rengini sordular. إنها بقرة صفراء فاقع لونها تسر الناظرين Ya'ni öküzün rengi gāyet sarı olsun ki, görenler onun renginden sürür hasıl etsinler" (Bakara, 2/69) cevâbını aldılar. Kıssanın tafsili tefsîr kitablarındadır. Ve Mevlânâ Câmî hazretleri Fâtih Sultan Mehmed'in ihsân olarak kendisine gönderdiği sarı altınlar hakkında bu ma'nâda şu beyitleri söylemişdir. “Nûr-ı lâmi” gibi yüzleri parlaktır, onların Kur'ân'dan vasıfları safrâ-i fakı'dır. Perîşân gönüllerin sürûr-engîzidir; görenleri mesrûr eder âyet-i kerîmesi onların şânındadır."

2049. "O kimse ki, gül burada yanaklıdır, o yeni hatdır, o ma'rifet mekteplerinde yeni yazılıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2049. "O kimse ki, gül burada yanaklıdır, o yeni hattır, o marifet mekteplerinde yeni yazılıdır."

"Ârız", yanak demektir. Birinci mısradaki "nev-hat", bir gencin yeni terleyen sakalından ve bıyığından kinayedir. "Mahber", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), ilim ve marifet anlamınadır; ikinci mısradaki "hat", yazı demektir. "Gül-ârız" izafet-i teşbihîyede (benzetme tamlamasında) kesre (tamlayan eki) hazf olunmak (düşürülmek) suretiyle yapılmış bir vasf-ı terkibîdir (birleşik sıfattır), "gül yanaklı" demek olur. Yani, "O kimse ki gül yanaklıdır, onun sakalı ve bıyığı daha yeni terlemektedir; o ilim ve marifet mekteplerinde yeni yazılıdır."

"Ârız", yanak demekdir. Birinci mısra'daki "nev-hat", bir gencin yeni terleyen sakalından ve bıyığından kinâyedir. "Mahber", masdar-ı mîmîdir, ilim ve ma'rifet ma'nâsınadır; ikinci mısrâ'daki "hat", yazı demekdir. "Gül-ârız" izâfet-i teşbîhiyyede kesre hazf olunmak sûretiyle yapılmış bir vasf-ı terkibîdir, "gül yanaklı" demek olur. Ya'ni, "O kimse ki gül yanaklıdır, onun sakalı ve bıyığı daha yeni terlemektedir; o ilim ve ma'rifet mekteplerinde yeni yazılıdır."

2050. Onun yazısının harfleri eğri büğrü olur; eğer teni koşarsa, aklı müzmendır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. Onun yazısının harfleri eğri büğrü olur; eğer teni koşarsa, aklı kötürümdür.

"Kejmej", eğri büğrü; "müzmen", selâme vezninde "zemâne"den mef'ûldür, kötürüm anlamınadır. "Yazı"dan kasıt, fikirler ve düşünceler ve görüştür. Yani, "Bir gencin görüşü ve fikri isabetsiz ve eğri büğrü olur. Her ne kadar cismi çevik ve diri olursa da, aklı kötürümdür ve olgun değildir."

"Kejmej", eğri büğrü; "müzmen", selâme vezninde "zemâne"den mef'ûldür, kötürüm ma'nâsınadır. "Yazı"dan murâd, efkâr ve mütâlaât ve reydir. Ya'ni, "Bir gencin re'yi ve fikri isâbetsiz ve eğri büğrü olur. Her ne kadar cismi çevik ve diri olursa da, aklı kötürümdür ve kâmil değildir."

2051. İhtiyarın ayağı gerçi sür'atden geri kaldı, onun aklı iki kanat buldu evc üzerine sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. İhtiyarın ayağı her ne kadar hızdan geri kalsa da, onun aklı iki kanat buldu ve evc üzerine sürdü.

"Evc", her şeyin yukarısı anlamındadır. Yani, "İhtiyarın bedeninde her ne kadar çeviklik yok ise de, onun aklı, birisi ilim ve marifet, diğeri tecrübe olmak üzere iki kanat buldu ve bu kanatlar ile her şeyin en yüksek derecesine uçtu ve mana âleminin yüksek derecelerinde pervaz etti."

"Evc", her şeyin yukarısı ma'nâsınadır. Ya'ni, “İhtiyarın cisminde her ne kadar çeviklik yok ise de, onun aklı, birisi ilim ve ma'rifet, dîğeri tecrübe olmak üzere iki kanat buldu ve bu kanatlar ile her şeyin en yüksek derecesine uçtu ve ma'nâ âleminin yüksek derecelerinde pervâz etti."

2052. Eğer mesel istersen, Ca'fer'e bak! Hak el ve ayak yerine, kanat verdi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Eğer örnek istersen, Ca'fer'e bak! Hak el ve ayak yerine, kanat verdi!

"Ca'fer"den kastedilen, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcası Ebû Tâlib'in oğlu ve İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin büyük kardeşidir. Yani, "İki kanat ile mana âleminin yüksek derecelerinde uçmamın örneğini istersen Ca'fer b. Ebî Tâlib hazretlerinin kıssasına bak!" Kıssanın özeti şudur: Resûl-i Ekrem Efendimiz hicretin sekizinci senesi cumâde'l-ûlâ ayında Hâris b. Umeyr'i, şerefli mektubu ile Busrâ hükümdarına göndermişti. "Mûte" mevkiine vardığı vakit, kâfirlerden Şurahbil ibn Amr el-Gassânî karşısına çıkıp Hz. Hâris'i şehit etti. Bu elçiyi öldürme vahşetine karşı Resûl-i Ekrem Efendimiz Zeyd b. Hârise'yi üç bin kişi ile oraya gönderdi ve buyurdu ki: "Eğer bu seferde Zeyd şehit olursa, onun yerine Ca'fer b. Ebî Tâlib kumandan olsun; ve eğer bu da şehit olursa, yerine Abdullah b. Revâha'yı kumandan yapın; ve eğer o da şehit olursa, Müslümanlar kimi isterse kendilerine kumandan yapsınlar!" Ordu hareket etti ve Şurahbîl vahşisi de yüz bin kadar asker topladı. "Mûte" mevkiinde harbe tutuştular. Peygamber Efendimiz'in işaretleri doğrultusunda Hz. Zeyd şehit oldu; onu takiben düşman tarafından Ca'fer hazretlerinin önce bir kolu ve sonra diğer kolu kesildi, daha sonra kendisini şehit ettiler. Sonra da Abdullah b. Revâha şehit oldu. Müslümanlar Hâlid b. el-Velîd'i kumandan yaptılar. Şiddetli harp oldu. Çok düşman öldürdüler ve birçok ganimet aldılar. İmâm Taberânî rivayet eder ki: Resûl-i Ekrem hazretleri Abdullah b. Ca'fer'e: هنيئا لك ابوك يطير مع الملائكة في السماء Yani, "Sana mübarek olsun, baban melekler ile beraber göklerde uçuyor" buyurdu. Süheylî (rahmetullâhi aleyh) buyurur ki: "Hz. Ca'fer'e verilen kanatlar kuş kanatları gibi tüylü bir şey değildir. Çünkü insan sureti bütün suretlerden daha şereflidir. "Kanatlar"dan kastedilen, meleklik sıfatı ve ruhanî kuvvettir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz de bu şerefli beyti, yukarıdaki beyitte beyan buyurduğu kanatlara temsilen zikretmiş olduklarından, Hz. Ca'fer'in kanatları da meleklik sıfatı ve ruhanî kuvvet olduğuna işaret buyurmuş olurlar. Ve bu konuda biraz açıklamalar da II. cildin 3556 numarasına denk gelen جعفر طیار را پر جاریه است ["Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir"] beytinde geçti.

"Ca'fer"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amucalan Ebû Tâlib'in oğlu ve imâm-ı Ali (k.v.) efendimizin büyük kardeşleridir. Ya'ni, “İki kanat ile ma'nâ âleminin yüksek derecelerinde uçmamın misâlini istesen Ca'fer b. Ebî Tâlib hazretlerinin kıssasına bak!" Kıssanın hulâsası şudur: Resûl-i Ekrem Efendimiz hicretin sekizinci senesi cumâde'l-ûlâ ayında Hâris b. Umeyr'i, mektûb-ı şerîfi ile Busrâ hükümdarına gördermiş idi. "Mûte" mevkiine vardığı vakit, kâfirlerden Şurahbil ibn Amr el-Gassânî karşısına çıkıp Hz. Hâris'i şehîd etti. Bu elçiyi öldürmek vahşetine karşı Resûl-i Ekrem Efendimiz Zeyd b. Hârise'yi üç bin nefer ile oraya gönderdi ve buyurdu ki: "Eğer bu seferde Zeyd şehîd olursa, onun yerine Ca'fer b. Ebî Tâlib kumandan olsun; ve eğer bu da şehîd olursa, yerine Abdullah b. Revâha'yı kumandan yapın; ve eğer o da şehîd olursa, ehl-i İslâm kimi isterse kendilerine kumandan yapsınlar!" Seriyye hareket etti ve Şurahbîl vahşîsi dahi yüz bin kadar asker topladı. "Mûte" mevkiinde harbe tutuştular. Peygamber Efendimiz'in işaretleri vech ile Hz. Zeyd şehîd oldu; onu müteakib düşman tarafından Ca'fer hazretlerinin evvelen bir kolu ve sâniyen diğer kolu kesildi, ba'dehû kendisini şehîd ettiler. Sonra da Abdullah b. Revâha şehîd oldu. Ehl-i İslâm Hâlid b. el-Velîd'i kumandan yaptılar. Şiddetli harp oldu. Çok düşman öldürdüler ve birçok ganîmet aldılar. İmâm Taberânî rivâyet eder ki: Resûl-i Ekrem hazretleri Abdullah b. Ca'fer'e: هنيئا لك ابوك يطير مع الملائكة في السماء Ya'ni, "Sana mübarek olsun, baban melâike ile beraber göklerde uçuyor" buyurdu. Süheylî (rahmetullâhi aleyh) buyurur ki: "Hz. Ca'fer'e verilen kanatlar kuş kanatları gibi tüylü bir şey değildir. Zîrâ insan sûreti bilcümle sûretlerden eşrefdir. "Kanatlar"dan murâd, sıfat-ı melekiyye ve kuvve-i rûhâniyyedir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi bu beyt-i şerîfi, yukarıki beyitde beyân buyurduğu kanatlara temsîlen zikretmiş olduklarından, Hz. Ca'fer'in kanatları dahi sıfat-ı melekiyye ve kuvve-i rûhâniyye olduğuna işâret buyurmuş olurlar. Ve bu bâbda birâz îzâhat da II. cildin 3556 numarasına müsadif olan جعفر طیار را پر جاریه است ["Ca'fer-i Tayyâr için kanat câriyedir"] beytinde geçti.

2053. Altından geç ki, bu söz muhtecib oldu; bu gönlüm cıva gibi muztarib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Altından geç ki, bu söz gizlendi; bu gönlüm cıva gibi çalkalandı.

"Altın"dan kasıt, hikmetlere ve ilahi sırlara ait sözlerdir. Hz. Pîr efendimizin bu Mesnevî-i Şerîf'te hoş bir âdetleri vardır. Bir muhalifin sözünü aktarırken, kendileri uygun anlamlara geçerler ki, birkaç beyitte de bu usulü takip etmişlerdir. Yani, "Ben muhalifin sözlerini aktarırken, hikmetlere ve sırlara ait altın gibi değerli sözler söyledim. Daha da söyleyecektim, fakat bu sözler perde arkasına çekildi; benim beyan ve ifadeye meyilli gönlüm de cıva gibi çalkalandı."

"Altın"dan murâd, hikemiyâta ve esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık sözlerdir. Hz. Pîr efendimizin bu Mesnevî-i Şerîf de latîf bir i'tiyâdları vardır. Bir muhâlifin sözünü nakl ederken, zât-ı şerîfleri tarafından muvâfik ma'nâlara intikāl buyururlar ki, birkaç beyt-i şerîfde dahi bu usûlü ta'kîb buyurmuşlardır. Ya'ni, "Ben muhâlifin sözlerini nakl ederken, hikemiyâta ve esrâra müteallik altın gibi azîz sözler söyledim. Daha da söyleyecektim, fakat bu sözler perde arkasına çekildi; benim beyân ve ifâdeye mâil olan gönlüm de cıva gibi çalkandı."

2054. İçimden yüz sâkit olan hoş nefes, elini dudağı üzerine vurur, ya'ni, kâfîdir, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. İçimden suskun olan hoş nefes, elini dudağı üzerine vurur, yani, yeterlidir, der.

"Suskun olan hoş nefes"ten maksat, onların şerefli iç âlemlerindeki latifelerdir. "Dest ber-leb zeden", yani, "elini dudağı üzerine koymak", sus, demekten kinayedir... Yani, "Söyleyeceğim sırları, iç âlemimdeki latifelerim: "Sus, söyleme artık, yeter!" işaretini verir."

"Sâkit olan hoş nefes"den murâd, bâtın-ı şerîflerindeki letâifdir. "Dest ber-leb zeden", ya'ni, “elini dudağı üzerine koymak", sus, demekten kinâyedir... Ya'ni, "Söyliyeceğim esrârı bâtınım-daki letâifim: "Sus, söyleme artık, yetişir!" işaretini verir."

2055. Susmak denizdir ve söylemek ırmak gibidir, bahr seni ister, ırmağı arama!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. Susmak denizdir ve söylemek ırmak gibidir, deniz seni ister, ırmağı arama!

İnsanın suskunluk hâli geniş bir denize benzer, örneğin deniz köpürür ve köpükleri yine içinde kaybolur. Bunun gibi insanın iç dünyasında da köpük misali birtakım hatıralar ortaya çıkar ve yine içinde kaybolur. Fakat söylemek ırmak gibidir; ırmak içine düşen çerçöpü, darlığından dolayı kenarlarına atıp dışarı çıkardığı gibi, söz de hatıraları açığa çıkarır; bu sebeple seni deniz, yani suskunluk kendi tarafına istiyor ve çağırıyor. O tarafı seç, ırmak tarafı, yani söz tarafını arama!

İnsanın sükût hâli vâsi' bir deryâya benzer, meselâ deniz köpürür ve köpükleri yine içinde gâib olur. Bunun gibi insanın bâtınında da köpük misâli birtakım hâtıralar zâhir olur ve yine içinde gâib olur. Fakat söylemek ırmak gibidir; ırmak içine düşen çörçöpü, darlığından dolayı kenarlarına atıp zâhire ihrâç ettiği gibi, kelâm dahi havâtırı ızhâr eder; binâenaleyh seni bahr, ya'ni, sükût kendi tarafına istiyor ve çağırıyor. O tarafı ihtiyâr et, ırmak tarafı, ya'ni, kelâm tarafını arama!

2056. Deryânın işaretlerinden baş çevirme; hatm et ve Allâh doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Denizin işaretlerinden yüz çevirme; bitir ve Allah doğruyu en çok bilendir.

Sükût denizinin "Sus!" diye meydana gelen işaretlerinden yüz çevirme, ona itaat ederek sözü bitir ki, Yüce Allah doğruyu ziyadesiyle bilendir; yani, tasarruf eden Hak'tır, sükût doğru ise seni susturur; ve söylemek doğru ise söyletir.

Sükût deryâsının "Sus!" diye vâki' olan işaretlerinden baş çevirme, ona itâat ederek kelâmı hatm et ki, Allâh Teâlâ doğruyu ziyâde bilicidir; Ya'ni, mutasarrıf Hak'dır, sükût doğru ise seni susturur; ve söylemek doğru ise söyletir.

2057. O bî-edeb, Peygamber'in huzurunda böylece o soğuk dudakdan, sözü muttasıl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. O edepsiz, Peygamber'in huzurunda o soğuk dudaktan sözü kesintisiz söyledi.

O edepsiz itiraz eden Arap, "من سكت نجا" yani, "Sükût eden kurtuldu" ve "من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليذكر اسم الله او ليصمت" yani, "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ettiyse Allah'ın ismini zikretsin yahut sussun!" şeklindeki Peygamber buyruklarına itaat etmeyip, Peygamber'in huzurunda böylece bir sözü diğerine ekleyerek o tabiata soğukluk veren dudağından uzattı durdu ve "قل الخير والا فاسكت" yani, "Hayır söyle, yoksa sus!" hadis-i şerifine muhalefet etti.

O bî-edeb olan mu'teriz Arab من سكت نجا ya'ni, "Sükût eden necât buldu" ve من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليذكر اسم الله او ليصمت Ya'ni, “Kim ki Allâh'a ve âhiret gününe îmân etti ise Allâh'ın ismini zikr etsin, yâhud sussun!" emr-i Risâletpenâhîlerine itâat etmeyip Peygamber'in huzûrunda böylece bir sözü dîğerine yetiştirmek sûretiyle o tab'a bürûdet veren dudağından uzatdı durdu ve قل الخير والا فاسكت ya'ni, "Hayır söyle ve yoksa sus!" hadis-i şerîfine muhâlefet etti.

2058. Ona söz aldırdı, o bî-haberdir ki, nazar önünde haber herze olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Ona söz aldırdı, o habersizdir ki, görüş önünde haber boş söz olur.

O itirazcıya Peygamber Efendimiz'in huzurunda söz söyleme fırsatı doğdu, fakat bu fırsatı pek faydasız kullandı; çünkü o biçare itirazcı, müşâhede görüşü önünde haberin ve bilgi satmanın boş ve faydasız olduğundan habersizdi.

O mu'terize huzûr-ı Risâletpenâhîde söz söylemek fırsatı hâsıl oldu, fakat bu fırsatı pek fâidesiz kullandı; zîrâ o bîçâre mu'teriz, nazar-ı müşâhede önünde haberin ve ma'lûmât satmanın herze ve beyhûde olduğundan bî-haber idi.

2059. Bu haberler muhakkak nazarlardan naibdir, hazır için değildir, gaib içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Bu haberler kesinlikle gözlerden uzak olanlar içindir, hazırda olan için değil, gaybda olan içindir.

Bu haberler, gören kişinin gördüğü şeyleri, görmeyenlere bildirmek için vekildir, o görülen şeyin huzurunda bulunanlar için değildir. Çünkü bir şeyi gören kişiye o şeyin haber verilmesi anlamsızdır. Bu sebeple haberler, bir şeyi görmemiş ve onun huzurundan uzak bulunmuş olanlar içindir.

Bu haberler, gören kimsenin gördüğü şeyleri, görmeyenlere bildirmek için nâibdir, o görülen şeyin huzûrunda bulunanlar için değildir. Zîrâ bir şeyi gören kimseye o şeyin ihbârı abesdir. Binâenaleyh haberler, bir şeyi görmemiş ve onun huzûrundan gāib bulunmuş olanlar içindir.

2060. Her kim ki o nazara mevsûl oldu, bu haberler onun önünde ma'zûl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Her kim ki o nazara ulaştı, bu haberler onun önünde hükümsüz oldu.

Her kim keşif mertebesine ulaştıysa, o kimsenin bu keşif haberlerine ihtiyacı olmadı.

Her kim mertebe-i keşfe vâsıl oldu, bu keşif haberlerine o kimsenin ihtiyacı olmadı.

2061. Mâdemki ma'şûk ile hem-nişîn oldun, bundan sonra kılavuzları def' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. Mademki sevgili ile birlikte oldun, bundan sonra kılavuzları def et!

"Dellâl", "delâlet"ten (yol gösterme, kılavuzluk etme) mübâlağa (anlamı pekiştirme) ile ism-i fâildir (yapanı bildiren isim); "bir işe kılavuzluk görevini yerine getiren kimse"ye denir. Yani, "Sevgiline ve aradığın şeye ulaştıktan sonra, kılavuza ihtiyaç kalmadığı gibi, görülen bir şeye de, kılavuz hükmünde olan haber vermenin ve sözün faydası yoktur."

“Dellâle”, “delâlet”den mübâlağa ile ism-i fâildir; “bir işe kılavuzluk vazîfesini îfâ eden kimse”ye derler. Ya'ni, “Ma'şukun ve matlûbun olan şeye vâsıl olduktan sonra, kılavuza hâcet kalmadığı gibi, görülen bir şeye dahi, kılavuz mesâbesinde olan ihbârın ve kelâmın fâidesi yokdur.”

2062. Her kim çocuklukdan geçti ve erkek oldu, mektûb ve kılavuz onun üzerine soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Her kim çocukluktan geçti ve erkek olduysa, mektup ve kılavuz onun üzerine soğuk oldu.

"Çocukluk"tan kasıt, sülûk (tasavvuf yolculuğu) mertebesinde bulunan kişidir; "erkek"ten kasıt ise, sülûkünü tamamlayıp kemâl (olgunluk) mertebesine ulaşan zattır; "mektup"tan kasıt, hakikatlere ve marifetlere (ilahi bilgilere) dair kitaplar ve risalelerdir; "kılavuz"dan kasıt ise mürşittir. Yani, "Tarikat yolculuğunu tamamlayıp kemâl mertebesine ulaşan kişi, müşâhede (ilahi hakikatleri görme) makamına erişmiş olduğundan, artık bu müşâhede hakkında yazılmış olan kitapları okumaya ve müşâhede ehli bir mürşidin rehberliğine ihtiyaç duymaz; bunlar ona soğuk gelir."

“Çocukluk”tan murâd, mertebe-i sülükde bulunan kimsedir; ve “erkek”ten murâd, sülükünü itmâm edip, mertebe-i kemâle vâsıl olan zâtdır; “mektûb”dan murâd, hakāyık ve maârife müteallık kitâblar ve risâlelerdir; ve “kılavuz”dan murâd, mürşiddir. Ya'ni, “Tarîkatde sülükünü itmâm edip, mertebe-i kemâle vâsıl olan kimse, müşâhede makāmına erişmiş olduğundan, artık bu müşâhede hakkında yazılmış olan kitabları okumağa ve erbâb-ı müşâhededen bir mürşidin delâletine muhtâç olmaz; bunlar ona soğuk gelir.”

2063. Mektubu ta'lîm için okur, sözü tefhîm için söyler,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Mektubu öğretmek için okur, sözü anlatmak için söyler.

Müşâhede makamına (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme hâli) ulaşan bir zat, eğer müşâhedeye ait olan eserleri incelerse, Hakk yolcusu olanlara öğretmek için okur ve eğer söz söylerse, bu makamın hâllerini Hakk yolcusu olanlara anlatıp, onları teşvik etmek için söyler.

Makām-ı müşâhedeye vâsıl olan bir zât, eğer müşâhedeye müteallık olan âsârı mütâlaa ederse, ehl-i sülûke ta'lîm için okur ve eğer söz söylerse, bu makāmın ahvâlini ehl-i sülûke tefhîm edip, onları teşvîk için söyler.

2064. Görücülerin önünde haber söylemek hatâdır; zîrâ o gafletin delîli ve bizim noksanımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. Görücülerin önünde haber söylemek hatadır; çünkü o gafletin delili ve bizim noksanımızdır.

Müşâhede (gözlem ve idrak) ehli kişilerin önünde, onların gördüğü şeyleri haber vermek hatadır ve abestir. Çünkü bu hâl, o haberi söyleyen kimsenin gafletinin delilidir; yani, söyleyen kimse, onun müşâhede ehli kişilerden olduğunu bilmeyecek derecede gafildir ve bu hâl bizim hâlimizin noksanından ileri gelir.

Müşâhede erbâbının önünde, onun gördüğü şeyleri haber vermek hatâdır ve abesdir. Zîrâ bu hâl, o haberi söyleyen kimsenin delîl-i gafletidir; ya'ni, söyleyen kimse, onun müşâhede erbâbından olduğunu bilmeyecek derecede gāfildir ve bu hâl bizim hâlimizin noksânından ileri gelir.

2065. Görenlerin huzurunda susmak senin nef'indir; "Ensıtû" hitabı bunun için geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Görenlerin huzurunda susmak senin faydanadır; "Ensıtû" hitabı bunun için geldi.

Ey gafil, müşâhede ehli olan insân-ı kâmillerin huzurunda sessizce oturmak, senin faydana ve yararına sebep olur. Çünkü susmak, kendinde meziyet ve fazilet görmemek alâmetidir. Ve insân-ı kâmilin önünde böyle bir boşluk elbette bir faydayı gerektirir. Çünkü dolu bir kabın içine bir şey konmaz. insân-ı kâmil, kendi huzurunda boş bir kap hükmünde olan bir sâliki gördüğü zaman, onun kalbine nur ilka eder. İşte A'raf Sûresi'nde geçen وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ yani, "Kur'ân okunduğu zaman, onu dinleyiniz ve sessiz olunuz, merhamet olunmanız umulur" (A'râf, 7/204) âyet-i kerîmesinde zikredilen "Ensıtû" hitabı bu anlamı açıklamak için geldi.

Ey gāfil, müşâhede ehli olan kâmillerin huzûrunda sâkit olarak oturmak, senin nef'ine ve fâidene sebeb olur. Zîrâ sükût, kendinde meziyet ve fazilet görmemek alâmetidir. Ve kâmilin önünde böyle bir boşluk elbette bir fâideyi mûcib olur. Çünkü dolu bir kab içine bir şey konmaz. Kâmil kendinin huzûrunda bir boş kab mesâbesinde olan bir sâliki gördüğü vakit, onun kalbine nûr ilkā eder. İşte sûre-i A'raf'da vaki' وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ya'ni, "Kur'ân okunduğu vakit, onu dinleyiniz ve sâkit olunuz, merhamet olunmanız me'mûldür" (A'râf, 7/204) âyet-i kerîmesinde mezkûr olan "Ensıtû" hitâbı bu ma'nâyı tefhîm için geldi.

2066. Eğer "Söyle!" diye emr ederse, hoş söyle, fakat az söyle, uzun çekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Eğer "Söyle!" diye emrederse, hoş söyle, fakat az söyle, uzun çekme!

Ey Hakk Yolcusu, eğer bir insân-ı kâmil sana söyle diye emrederse, söyleyeceğin sözü hoş ve latif olarak söyle ve az söyle, uzatma!

Ey sâlik, eğer bir kâmil sana söyle diye emr ederse, söyliyeceğin sözü hoş ve latîf olarak söyle ve az söyle, uzatma!

2067. Ve eğer "Biraz uzun çek!" diye emr ederse, böyle utangan olarak söyle, emre itaat et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Ve eğer "Biraz uzun çek!" diye emrederse, böyle utangaç olarak söyle, emre itaat et!

Ve eğer o kâmil insan, "Söylediğin sözü uzat ve ayrıntılandır!" diye emrederse, onun huzurunda fesahat (düzgün ve açık konuşma) ve belagat (güzel söz söyleme sanatı) göstereceğim diye, kendi akran ve benzerlerin arasında serbestçe konuştuğun gibi söz söyleme! Bir hükümdar huzurunda "aman bir hata etmeyeyim" diye nasıl utanarak ve sıkılarak söylersen öyle söyle ve emre itaat et! Ve خير الكلام ما قل و دل yani "Sözün hayırlısı az olup, çok anlama işaret edendir" hadis-i şerifiyle amel et!

Ve eğer o kâmil, “Söylediğin sözü uzat ve tafsil et!” diye emr ederse, onun huzûrunda fesâhat ve belâgat ibraz edeceğim diye, kendi akrân ve emsâlin arasında serbestçe konuştuğun gibi söz söyleme! Bir hükümdar huzûrunda "aman bir hatâ etmeyim" diye nasıl utanarak ve sıkılarak söylersen öyle söyle ve emre itâat et! Ve خير الكلام ما قل و دل ya'ni "Sözün hayırlısı az olup, çok ma'nâya delâlet edendir" hadis-i şerîfiyle amel et!

2068. Ben şimdi bu latif füsunda, Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ile öyleyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Ben şimdi bu latif füsunda, Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn ile öyleyim.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte, adına Mesnevî-i Şerîf ithaf edilen Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin müşâhede makamında (gözlem ve idrak makamı) olduğuna işaret ederek buyururlar ki: "Ben, müşâhede sahibi bir insân-ı kâmil olan Hakk'ın ziyası Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin huzurunda, bu güzel füsunda, yani bu Mesnevî-i Şerîf'e ait latif manalarda, yukarıda zikrettiğim edep kuralına riayet etmekteyim." Bilinmeli ki, Hz. Pîr'in bu yüce beyanları, hakikatte Hakk yolcusu olanlara bir eğitimdir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da zikredilen şu olay bunun şahididir: “Hz. Hudâvendigâr çoğu zamanlarda Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evine giderlerdi. Bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin evine gitti. Kapı kapalı, arkadaşları tamamen uyumuş ve pek çok da kar yağıyordu. Hz. Hudavendigâr geri dönmeyip arkadaşlarına zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadı. Gündüze kadar ayakta durdular, mübarek başlarına karlar yağdı; gündüz olunca kapıcı kapıyı açıp, Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve mübarek başına karlar yağdığını görerek, içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp, Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ve ağlayarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr okşayışlarda bulunup, onların alnından öptü; ve hakikatte bu manen bir eğitimdir. Müridlere buyurdular ki: "Şeyh müridlerden müstağni (ihtiyaçsız) olmakla beraber, yine onlara bu şekilde izzet ve hürmet eder. Mürid için, şeyh hakkında öncelikle böyledir."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde nâmına Mesnevî-i Şerîf ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin makām-ı müşâhede olduğuna işâreten buyururlar ki: "Ben bir müşâhede sahibi bir kâmil olan Hakk'ın ziyâsı Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin huzûrunda bu zîbâ-füsûnda, ya'ni, bu Mesnevî-i Şerîfe müteallık latîf ma'nâlarda, yukarıda zikr ettiğim kāide-i edebe riâyet etmekteyim." Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr'in bu beyânât-ı aliyyesi, hakîkatde ehl-i sülûke ta'lîmdir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan şu vak'a bunun şâhididir: “Hz. Hudâvendigâr ekser-i eyyâmda Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evine giderler idi. Bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin hânesine gitti. Kapı mesdûd, ashâbı cümleten uyumuş ve pek çok da kar yağmakta idi. Hz. Hudavendigâr avdet buyurmayıp ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar. Gündüze kadar ayak üzerinde durdular, mübarek başlarına karlar yağdı; gündüz olunca bevvâb kapıyı açıp, Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve ser-i mübâreklerine karlar yağdığını görerek, içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp, Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ve ağlıyarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr nüvâzişler buyurup, onların alnından öptü; ve hakîkatde bu ma'nen ta'lîmdir. Mürîdâna buyurdular ki: "Şeyh müridlerden müstağnî olmakla beraber, yine onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için, şeyh hakkında bi-taríki'l-evlâdır."

2069. Ben reşedden kısa ettiğim vakit, o beni yüz nevi' ile söylemeye çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. Ben doğru yolu bulmaktan kısa kestiğim zaman, o beni yüz türlü söylemeye çeker.

"Reşed", doğru yolu bulup tasavvuf yolunda ilerlemek ve hayır, rahmet ve hidayet anlamlarındadır; burada "rahmet" anlamı uygundur ve bu kelimeden Mesnevî-i Şerîf kastedilir, denilir; çünkü bu Mesnevî-i Şerîf Allah'ın kullarına rahmettir.

"Reşed", doğru yolu bulup sülük eylemek ve hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarınadır; burada "rahmet" ma'nâsı münasibdir ve bu kelimeden Mesnevî-i Şerîf murâd, buyurulur; zîrâ bu Mesnevî-i Şerif ibâdullâha rahmettir.

2070. Ey Zü'l-Celal'in ziyası olan Hüsameddîn, mâdemki görüyorsun, niçin [2077] makal istiyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Ey Yüce Allah'ın nuru olan Hüsameddin, mademki görüyorsun, niçin söz istiyorsun?

Ey Hüsameddin Çelebi, mademki basiret gözünle eşyanın hakikatlerini görüyorsun, niçin benden bu hakikatlere ilişkin sözleri söylememi istiyorsun? Ben ise gören bir kimsenin önünde o görülen şeylerden bahsetmeyi istemiyorum.

Ey Hüsâmeddîn Çelebi, mâdemki basar-ı basîretinle hakāyık-ı eşyayı görüyorsun, niçin benden bu hakäyıka müteallık sözleri söylememi istiyorsun? Ben ise gören kimsenin önünde o görülen şeylerden bahs etmeyi istemiyorum.

2071. Bu, galiba müşteha hubbünden ola! "Bana şarab içir ve bana, muhakkak odur de!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. Bu, galiba arzu edilen sevgiden dolayıdır! "Bana şarap içir ve bana, muhakkak odur de!"

Bu şerefli beyitte Ebû Nüvâs'ın şu beyitlerine işaret edilir:

الا فأسقني خمرا وقل لي انها الخمر ولا تسقني سرا اذا ما أمكن الجهر وبح باسم من أهوى ودعني عن الكنى فلا خير في اللذات من دونها ستر

“Ey sâkî, uyanık ol, bana şarap içir ve bana "İşte muhakkak bu şaraptır de!" Ve açıkça içirmek mümkün olduğu zaman, gizli içirme! Sevdiğimin ismini açık et ve kinaye etmekten beni bırak! Şimdi yanında örtü ve gizlilik olan lezzetlerde hayır yoktur!"

Bu beyitlerdeki incelik şudur ki: Şarabı içen kimse gözüyle görüp, görme duyusu zevk payını alacak ve sâkî, "Bu içtiğin şaraptır!" dediği zaman, kulağı da işitmekle kendi zevk payını alacak ve tat alma duyusu da içerken tadını duyup, o da kendi zevk payını alacaktır. İşte bunların hepsi arzu edilen sevgidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin hakikatlere ve ilahi bilgilere olan arzu edilen sevgisini, Ebû Nüvâs'ın bu beyitlerindeki arzu edilen sevgiye benzeterek derler ki: "Ey Çelebi, bilirim ki, sen benim söylediğim hakikatleri görüyor ve biliyorsun; fakat bunları bana söyletmen, işitme duyunun da zevk payını alması içindir." Nasıl ki ileride buyururlar:

Bu beyt-i şerifde Ebû Nüvâs'ın şu beyitlerine işâret buyurulur:

الا فأسقني خمرا وقل لي انها الخمر ولا تسقني سرا اذا ما أمكن الجهر وبح باسم من أهوى ودعني عن الكنى فلا خير في اللذات من دونها ستر

“Ey sâkî, âgâh ol, bana şarâb içir ve bana "İşte muhakkak bu şarâbdır de!" Ve cehren içirmek mümkin olduğu vakit, gizli içirme! Sevdiğimin ismini âşikâr et ve kinâye etmekden beni terk eyle! İmdi indinde örtü ve setr olan lezzetlerde hayır yokdur!"

Bu beyitlerdeki incelik budur ki: Şarâbı içen kimse gözü ile görüp, hiss-i basarı hisse-i zevkini alacak ve sâkî, "Bu içtiğin şarâbdır!" dediği vakit, kulağı da kendi hisse-i zevkini işitmekle alacak ve hiss-i zâikası da içerken tadını duyup, o da kendi hisse-i zevkini alacakdır. İşte bunların hepsi hubb-i müştehâdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye olan hubb-i müştehâsını, Ebû Nüvâs'ın bu beyitlerindeki hubb-i müştehâya teşbíh buyurup, derler ki: "Ey Çelebi, bilirim ki, sen benim söylediğim hakāyıkı görüyor ve biliyorsun; fakat bunları bana söyletmen, hiss-i sem'in dahi hisse-i zevkini almak içindir." Nitekim âtîde buyururlar:

2072. Bu demde onun kadehi senin ağzının üzerindedir; kulak der ki: "Kulağın hissesi hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. Bu demde onun kadehi senin ağzının üzerindedir; kulak der ki: "Kulağın hissesi hani?"

Ey Çelebi Hüsâmeddîn'im, şimdi, müşâhede (gözlem yoluyla idrak etme) şarabının kadehi, senin ağzının üzerindedir; fakat kulağın der ki: "Benim kulağımın ve işitme kuvvetimin hissesi hani?" İşte bu arzu edilen sevgiden dolayı, benim söylememi istersin.

Ey Çelebi Hüsâmeddîn'im, şimdiki halde, müşâhede şarabının kadehi, senin ağzının üzerindedir; fakat kulağın der ki; "Benim kulağımın ve kuvve-i sâmiamın hissesi hani?" İşte bu hubb-i müştehâdan dolayı, benim söylememi istersin.

2073. Senin hissen harârettir; işte harâret ve sarhoşluk! "Benim hırsım ondan daha ziyadedir!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Senin payın hararettir; işte hararet ve sarhoşluk! "Benim hırsım ondan daha fazladır!" dedi.

Yani, "Ey Çelebi Hüsameddin'im, bu müşahede şarabından senin payın hararettir ve hırstır. İşte o müşahede şarabının harareti ve hırsı ve sarhoşluğu, sende meydana gelmiştir; çünkü gördüğünü söyletmek, o şarabın verdiği hararetten ve hırstan ve iştahdandır. Hüsameddin'im cevap olarak dedi ki: "Benim hırsım ve iştahım gördüğümden bahsetmeye doymamak derecesindedir!" Bilinmeli ki, Allah dostlarının bir kısmı من عرف الله كل لسانه yani, "Kim ki Allah'ı bildi, dili tutuldu" hükmünce kendi müşahedesinden suskundur. Bu sebeple bu zatların zevkî bilgileri kendi zatlarında kalır. Ve bir kısmı da من عرف الله طال لسانه yani "Her kim Allah'ı bildi, dili uzadı" hükmünce konuşkandırlar. Bu kesret (çokluk) âlemi, söz âlemi olmak itibarıyla, bu sınıf evliya, Allah kullarına sözlü rahmet ile göründüklerinden, önceki sınıftan ayrıcalıklıdırlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve Hz. Mevlânâ ve Necmeddin Kübra ve Ruzbihan Baklî ve Şeyh Sadreddin Konevî ve Mevlânâ Câmî ve benzerleri (Allah sırlarını kutsasın) hazretleri bu ayrıcalıklı sınıftandırlar. Çelebi Hüsameddin hazretlerinin yüce cevabı da bu anlamı ifade eder.

Ya'ni, "Ey Çelebi Husâmeddin'im, bu müşâhede şarabından senin hissen harârettir ve hırsdır. İşte o müşâhede şarabının harâreti ve hırsı ve sarhoşluğu, sende hâsıl olmuşdur; zîrâ gördüğünü söyletmek, o şarabın verdiği harâretden ve hırsdan ve iştihâdandır. Hüsâmeddîn'im cevâben dedi ki: "Benim hırsım ve iştihâm gördüğümden bahs etmeğe doymamak derecesindedir!" Ma'lûm olsun ki, evliyâullâhın bir kısmı من عرف الله كل لسانه ya'ni, “Kim ki Allah'ı ârif oldu, lisânı kelîl oldu" hükmünce kendi müşâhedesinden sâkitdir. Binâenaleyh bu zevâtın maârif-i zevkiyyeleri kendi zâtlarında kalır. Ve bir kısmı da من عرف الله طال لسانه ya'ni "Her kim Allah'ı ârif oldu, lisânı uzadı" hükmünce mütekellimdirler. Bu âlem-i keserât, âlem-i kelâm olmak i'tibariyle, bu sınıf evliyâ, ibâdullâha rahmet-i kelâmiyye ile zâhir olduklarından, evvelki sınıftan mümtâzdırlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve Hz. Mevlânâ ve Necmeddîn Kübrâ ve Ruzbihân Baklî ve Şeyh Sadreddîn Konevî ve Mevlânâ Câmî ve emsâli (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtı bu sınıf mümtâzdandırlar. Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin cevâb-ı âlîleri dahi bu ma'nâyı ifade eder.

## Resûl (a.s.)ın i'tiraz ediciye cevâb söylemesi

2074. Şeker huylu Mustafa'nın huzurunda bu Arab vaktaki güft ü gûda hadden götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. Şeker huylu Mustafa'nın huzurunda bu Arap, konuşmayı haddinden fazla uzattı.

"Kand-hû" (şeker huylu) ifadesiyle, Nûn Sûresi'nde geçen "Ve sen yüce bir ahlâk üzeresin!" (Kalem, 68/4) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

“Kand-hû" ta'biriyle sûre-i Nun'da vaki وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقِ عَظِيمٍ Ya'ni ve sen ahlâk-ı azîm üzeresin!" (Kalem, 68/4) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2075. O "Ve'n-Necm" şahı ve "Abese" sultanı o soğuk nefese dudak ısırdı, "Kâfi!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. O "Ve'n-Necm" şahı ve "Abese" sultanı o soğuk nefese dudak ısırdı, "Kâfi!" dedi.

Yani, "Ve'n-Necm" ayet-i kerimesinde, üzerine ilahi yemin gerçekleşen o şah ve "Abese ve tevellâ" ayet-i kerimesinde şerefli zâtına hitap ve sitem gerçekleşen o sultan, o soğuk nefese, yani, sözü abes ve soğuk olan o itirazcıya dudak ısırdı ve: "Sus artık yeter!" buyurdu. Arâisü'l-Beyân tefsirinde: "Necm ile kastedilen, ilham olunanların kalplerine gerçekleşen bu ilhamdır ki, gayb sayfalarından kalplerin madenlerine düşer" buyurulmuştur. Ve Tefsir-i Kâşânî'de: "Necm'den kastedilen, Muhammedî nefs" buyurulmuştur. Diğer ayrıntılar bu tefsirlerdedir. Burada zikri, uzatmaya sebep olur. Ve "Abese" sure-i şerifesinin inişine sebep şudur ki: Kureyş müşriklerinin büyükleri, Peygamber'in huzuruna gelmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in onları İslam'a davet buyurduğu bir sırada, Abdullah ibn Mektûm hazretleri geldi. Gözleri âmâ olduğundan orada bulunanları göremedi ve meclisin önemini de takdir edemedi. Resûl Efendimiz'in bu önemli meşguliyetleri arasında tekrar tekrar: "Ey Resûlallah, Yüce Allah'ın sana öğrettiğinden, bana öğret!" diye seslenip sözlerini kesti. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber mübarek çehrelerini ekşitti ve ondan yüz çevirdi. Yüce Allah Resûl-i Ekrem'e hitap ve sitem edip, buyurdu ki: عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى Yani, "Ona âmâ geldiğinde yüzünü ekşitip çevirdi. Ne bilirsin, belki o temizlenir ve arınır, yahut öğüdün ile faydalanır." (Abese, 80/1-4) Bu ayetin inişinden sonra Efendimiz Ümmü Mektûm'a rast geldikçe: "Merhaba ey Abdullah, Rabb'im senin için bana sitem etti!" diye gönlünü hoş etti.

Ya'ni, "Ve'n-Necm" âyet-i kerîmesinde, üzerine kasem-i ilâhî vâki' olan o şâh ve "Abase ve tevellâ" âyet-i kerîmesinde zât-ı şerîfine hitâb ve itâb vâki' olan o sultân, o soğuk nefese, Ya'ni, sözü abes ve bârid olan o mu'terize dudak ısırdı ve: "Sus artık yeter!" buyurdu. Arâisü'l-Beyân tefsîrinde: "Necm ile murâd, ilhâm olunanların kalblerine vâki' olan bu ilhâmdır ki, sahâif-i guyûbdan kulûb ma'denlerine sâkıt olur" buyurulmuşdur. Ve Tefsîr-i Kāşânî'de: "Necm'den murâd, nefs-i Muhammediyye" buyurulmuşdur. Tafsilât-ı sâire bu tefsîrlerdedir. Burada zikri, mûcib-i tatvîl olur. Ve "Abese" sûre-i şerîfesinin nüzülüne sebeb budur ki: Kureyş müşriklerinin büyükleri, huzûr-ı Nebevî'ye gelmişler idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in onları İslâm'a da'vet buyurduğu bir sırada, Abdullah ibn Mektûm hazretleri geldi. Gözleri a'mâ olduğundan huzzârı göremedi ve meclisin ehemmiyetini de takdîr edemedi. Resûl Efendimiz'in bu mühim meşgaleleri arasında tekrar tekrâr: "Yâ Resûlallâh, Hak Teâlâ'nın sana ta'lîm ettiğinden, bana ta'lîm et!" diye nidâ edip sözlerini kesti. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber mübarek çehrelerini ekşitdi ve ondan yüz çevirdi. Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem'e hitâb ve itâb edip, buyurdu ki: عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى Ya'ni, "Ona a'mâ geldikte yüzünü ekşitip çevirdi. Ne bilirsin, belki o müzekkâ ve mutahhar olur, yâhud va'zın ile müntefi' olur." (Abese, 80/1-4) Bu âyetin nüzûlünden sonra Efendimiz Ümmü Mektûm'a rast geldikçe: "Merhaba yâ Abdullah, Rabb'im senin için bana itâb etti!" diye hâtırını tatyîb buyurdu.

2076. Onu men' için ağrı üzerine el vurdu; gizlinin bilicisi huzurunda nice bir söylersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Onu engellemek için ağrı üzerine el vurdu; gizlinin bilicisi huzurunda ne kadar konuşursun.

O itiraz eden Arap, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Sus artık yeter!" anlamına gelen dudak ısırma işaretinden anlamadığı için, o şanlı peygamber, daha açık bir işaret olmak üzere mübarek elini kendi ağzı üzerine koydu ve bu işaret ile "Ey geveze, ne zamana kadar Hakk'ın sırlarını bilen kimse önünde söz söylersin?" anlamını kastetti. Ve bu cüret, birtakım ahmaklar tarafından, her asırda peygamber varisi olan insân-ı kâmil'lere karşı da yapılmakta olduğundan, Hz. Pîr efendimiz onlara hitaben aşağıdaki beyitleri söyledi:

O mu'teriz Arab Resûl-i Ekrem Efendimiz'in: "Sus artık yeter!" ma'nâsına olan dudak ısırma işaretinden anlamadığı için o Nebiyy-i zîşân, daha açık bir işâret olmak üzere mübarek elini kendi ağızları üzerine koydu ve bu işâret ile: "Ey geveze, ne zamâna kadar Hakk'ın esrârını bilen kimse önün- de söz söylersin?" ma'nâsını murâd buyurdu. Ve bu cür'et birtakım humakâ tarafından, her asırda vâris-i Nebevî olan insân-ı kâmillere karşı da yapılmakta olduğundan, Hz. Pîr efendimiz onlara hitâben âtîdeki ebyâtı îrâd buyururlar:

2077. "Misk göbeği yerine bunu satın al!" diye, görücünün önüne kuru gübre götürmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. "Misk göbeği yerine bunu satın al!" diye, görücünün önüne kuru gübre götürmüşsün.

"Misk göbeği"nden kasıt, gaybî ilhamlar (Allah'tan gelen manevî bilgiler) ve "kuru gübre"den kasıt, akla dayalı muhakemelerdir; çünkü gaybî ilhamlar yanında, akla dayalı muhakemeler ve fikrî çıkarımlar bu seviyededir.

"Misk göbeği"nden murâd, vâridât-ı gaybiyye ve "kuru gübre"den murâd, muhâkemât-ı akliyyedir; zîrâ vâridât-ı gaybiyye indinde, muhâkemât-ı akliyye ve istidlâlât-ı fikriyye bu mesâbededir.

2078. Ey beyni ve iliği kokmuş, deve boklarını burnunun altına koyarsın ve dersin ki: Oh!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Ey beyni ve iliği kokmuş, deve dışkılarını burnunun altına koyarsın ve dersin ki: Oh!

"Ba'r", deve, at, koyun ve benzeri hayvanların dışkısı anlamına gelen "ba're" kelimesinin çoğuludur. "Muh", beyin, ilik ve her şeyin özü demektir. Burada yukarıdaki beyitte anılan anlamın başka bir temsilidir.

"Ba'r", deve ve at ve koyun ve emsâli hayvanların boku ma'nâsına gelen "ba're"nin cem'idir. "Muh", dimâğ ve ilik ve her şeyin hulâsası demekdir. Burada yukariki beyitde mezkûr olan ma'nânın diğer bir temsilidir.

2079. Bir oh, oh kaldırdın, ey sersem ve şaşı, tâ ki senin kötü metâ'ın revâç bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Bir oh, oh kaldırdın, ey sersem ve şaşı, tâ ki senin kötü metâ'ın revâç bula!

"Gîç", perişan, dağınık ve sersem demektir; "gâç" ise şaşı demektir. Burada doğru görememekten kinayedir. Yani, "Ey insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) karşı itiraz koparan sersem ve eğri gören kimse, senin kötü bir metâdan ibaret olan akli çıkarımların revaç bulmak ve makbul olmak için onları beğenip, 'Oh, oh ne güzel mütalaalar!' dedin."

"Gîç", perîşân ve perâkende ve sersem; ve "gâç", ahvel ve şaşı demekdir. Burada doğru görememekten kinâyedir. Ya'ni, "Ey insân-ı kâmile karşı i'tirâz koparan sersem ve eğri gören kimse, senin bir kötü metâ'dan ibâret olan istidlâlât-ı akliyyen revâç bulmak ve makbûl olmak için onları beğenip, "Oh, oh ne güzel mütâlaât!" dedin."

2080. Tâ ki o pâk olan meşâmmı, o eflâk gülşeninin otlamışını aldatasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. O temiz koklama duyusunu, o felekler gül bahçesinin otlamışını aldatasın!

"Temiz koklama duyusu"ndan kasıt, arınmış ruhtur ve "felekler gül bahçesi"nden kasıt, sabit hakikatlerdir. "Ey gafil, sen çürük fikirlerini, o arınmış ve sabit hakikatler âlemini inceleyen insân-ı kâmili aldatmak için mi açıklıyorsun? Aklına şaşarım!"

"Pâk olan meşâmm"dan murâd, rûh-ı musaffâ ve "eflâk gülşeni"nden murâd, a'yân-ı sâbitedir. "Ey gâfil, sen çürük reylerini, o musaffâ olan ve a'yân-ı sâbite âlemini mütâlaa eden insân-ı kâmili aldatmak için beyân ediyorsun öyle mi? Şaşarım aklına!"

2081. Onun hilmi gerçi kendisini câhil yaptı, kendini biraz tanımak lazım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. Onun hilmi gerçi kendisini cahil yaptı, kendini biraz tanımak lazım.

O insân-ı kâmilin hilmi (yumuşak huyluluğu) ve mülâyemet-i tab'ı (huyunun yumuşaklığı), gerçi kendisini cahil yerine koyup, senin edepsizliğini yüzüne vurmadı, fakat insan olan kimsenin de, biraz insaf edip, kendi haddini bilmesi ve tanıması lazım! İşte peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini içtihat ve akli çıkarımlar sanıp, kendi eksik akıllarıyla ölçen zahir ulemasının (dış görünüşe önem veren din bilginlerinin) hâli de böyledir.

“O insân-ı kâmilin hilmi ve mülâyemet-i tab'ı, gerçi kendisini câhil yerine koyup, senin edebsizliği yüzüne çarpmadı, fakat âdem olan kimse de, biraz insâf edip, kendi haddini bilmek ve tanımak lâzım!" İşte ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı içtihâd ve istidlâlât-ı akliyye zannedip, kendi akl-ı nâkıslarıyla ölçen ulemâ-yı zâhirin hâli de böyledir.

2082. Eğer tencerenin ağzı bu gece açık kaldı ise, kediye de hayâ tutmak lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. Eğer tencerenin ağzı bu gece açık kaldı ise, kediye de hayâ etmek gerekir.

"Tencere"den kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vücûdu ve "gece"den kasıt, beşeriyet perdesi, "kedi"den kasıt ise, mârifet hırsızları olan nâkıs (eksik, olgunlaşmamış) kişilerdir. Yani, "İnsân-ı kâmilin maddî vücûdu, beşeriyet perdesi içinde açık kaldı ve onun manevî tasarrufu ve tedbiri ile, o maddî vücûdun hükümleri örtülmedi ise, mârifet hırsızları olan nâkıs kişilerin de, hayâ edip, ondan çaldıkları hikmetleri ve mârifeti ona satmamaları ve susmaları gerekir."

"Tencere"den murâd, kâmilin vücûdu ve “gece"den murâd, perde-i beşeriyyet, "kedi"den murâd, ma'rifet hırsızları olan nâkıslardır. Ya'ni, "Kâmilin vücûd-ı unsurîsi, perde-i beşeriyyet içinde açık kaldı ve tasarrufu ve tedbîr-i ma'nevîsi ile, o vücûd-ı unsurî ahkâmı örtülmedi ise, ma'rifet hırsızları olan nâkıslar da, hayâ edip, ondan çaldıkları hikem ve ma'rifeti ona satmamaları ve sükût etmeleri lâzımdır."

2083. O feri güzel olan eğer kendisini uyumuş yaptı ise, pek uyanıktır, onun sarığını götürme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. O feri güzel olan eğer kendisini uyumuş yaptı ise, pek uyanıktır, onun sarığını götürme!

O bâtınının (iç yüzünün) güzelliği hoş olan kâmil (olgun insan), eğer kendisini yapmacık olarak uyumuş gösterdi ise o bâtınen (içsel olarak) çok uyanıktır; senin kalbinin en ince köşelerine kadar nüfuz eden bir bakışa sahiptir. Sakın onun sarığını kapma! "Destâr bürden" (sarığı götürmek), hiçe saymaktan kinayedir.

"O bâtınının revnakı güzel olan kâmil, eğer kendisini ca'lî olarak uyumuş gösterdi ise o bâtınen çok uyanıkdır; senin kalbinin en ince köşelerine kadar nüfüz-ı nazar sahibidir. Sakın onun sarığını kapma!" "Destâr bürden", hiçe saymakdan kinâyedir.

2084. Ey safâsız inatçı, huzûr-ı Mustafa'da bu şeytanın füsûnu nice bir söylersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Ey saflıktan uzak inatçı, Mustafa'nın huzurunda bu şeytanın aldatmasını ne kadar daha söylersin?

"Safa", bir şeyin bulanık olmayıp duru ve berrak olması anlamındadır. "Istıfa", iftiâl babından olup, "Mustafa" ism-i mef'ûldür. Bir şeyin seçkinini ve safını almak ve tercih etmek anlamındadır. Yani, "Ey nefsin murdar sıfatlarından bulanmış ve saf olmayan inatçı, Hakk'ın haber verdiği bu saf nefis sahibinin huzurunda, şeytanın aldatması ve hilesi olan bu fikrî muhakemelerini ne kadar daha söyleyip durursun?"

"Safa", bir şey bulanık olmayıp duru ve berrâk olmak ma'nâsınadır. "Istıfa", iftiâl bâbından olup, "Mustafa" ism-i mef'ûldür. Bir şeyin güzîdesini ve sâfını almak ve ihtiyâr etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey nefsin murdâr sıfatlarından bulanmış ve gayr-i sâfî olan inatçı, Hakk'ın ihbâr eylediği bu nefs-i sâfiye sahibinin huzûrunda bu şeytanın füsûnu ve hilesi olan muhâkemât-i fikriyyeni nice bir söyleyip durursun?"

2085. Bu taife yüz binlerce hilim tutarlar; bunlardan her bir hilim yüz dağ gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Bu topluluk yüz binlerce hilim (yumuşak huyluluk) taşır; bunlardan her bir hilim yüz dağ gibidir.

Bu kâmil insanlar, noksan insanların birçok nefsanî sıfatlarına karşı o oranda hilim sahibidirler. Her bir nefsanî sıfatın karşılığında olan onların bir hilmi, yüz dağ hükmünde ve kuvvetindedir. Yani, o nefsanî sıfat onları tahrik edip gazaba getirmez.

"Bu kâmiller, nâkısların birçok sıfât-ı nefsâniyyelerine karşı o nisbetde hilim sahibidirler. Her bir sıfat-ı nefsâniyye mukābilinde olan onların bir hilmi yüz dağ hüküm ve kuvvetindedir." Ya'ni, o sıfat-ı nefsâniyye onları tahrik edip gazaba getirmez.

2086. Onların hilmi uyanığı ebleh eder; yüz gözlü olan zeyreği gümrah eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. Onların hilmi uyanığı ahmak eder; yüz gözlü olan zekiyi şaşırtır.

İnsân-ı kâmillerin o derece hilimleri (yumuşak huylulukları) vardır ki, uyanık kalpli Hakk Yolcularını bile ahmak eder; yani, o insân-ı kâmilin kemâlinde (olgunluğunda) şüpheye düşürür ve nüfûz-ı nazar (derin görüş) sahibi olan zeki ve akıllı bir kimsenin bile yolunu şaşırtır. "Artık hilmin bu derecesi olamaz!" diye onları itiraza sevk eder.

Kâmillerin o derece hilimleri vardır ki, uyanık kalbli sâlikleri bile ahmak eder; Ya'ni, o kâmilin kemâlinde şübheye düşürür ve nüfûz-ı nazar sahibi olan bir zekî ve akıl kimsenin bile yolunu şaşırtır. "Artık hilmin bu derecesi olamaz!" diye onları i'tirâza sevk eder.

2087. Onların hilmi, bedî' olan güzel şarab gibi, güzelcecik dimağın balasına gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. Onların hilmi, eşsiz olan güzel şarap gibi, güzelcecik dimağın balasına gider.

"Nağz", güzel ve iyi ve şaşırtıcı ve eşsiz olan şeydir ki, onu görmek hoş gelir. "Nağzek", nağzın küçültülmüş hâlidir, "güzelcecik" demek olur. Yani, "Kâmil insanların hilimlerinin en üst derecede olmasının hikmeti şudur ki, onların bu hilimleri azgın nefislerin köküne kadar işler ve tesir eder. Bu tesirin derecesi anlaşılmak üzere Nefehâtü'l-Üns'de bulunan şu menkıbenin zikrini uygun gördüm: "Ebu'l-Abbas Kassab Amilî (k.s.) hazretlerinin dergâhına bir edepsiz kişi gelir, Hz. şeyhi tahkir ve cahil göstermeye çalışır, oradaki müridlere kendisini beğendirip, şeyh olmak için önce dergâhın helalarına girer ve oradaki taharet ibriklerini beğenmez ve, bunlar murdardır!" diyerek bu toprak ibriklerin hepsini kırar. "Bu nasıl dergâhtır, taharet edecek temiz bir ibrik bulunmaz mı?" diye bağırır. Müridleri şeyh Ebu'l-Abbâs hazretlerine haber verirler. "Gidiniz pazardan yeni ibrik satın alıp veriniz!" buyurur. Müridler pazardan gelinceye kadar o herif bağırarak der ki: "Eğer dergâhınızda taharet edebilecek bir ibrik bulunmuyorsa, bari şeyhinizin sakalını getiriniz ki, onunla istinca ve taharet edeyim!" Hz. Şeyh bunu işitince yerinden kalkıp uzun ve ak sakalını iki avuçlarının içine alarak helalara doğru gider ve der ki: "Kassab oğlu bir makama ulaştı ki, sakalı istincaya yarar oldu!" O edepsiz, Hz. şeyhin bu hilmini ve bu mütevazı hâlini görünce derhal ayaklarına kapanıp: "Ey şeyh kâfir idim, müslüman oldum, affet!" diyerek ona kul köle olmuştur.

"Nağz", güzel ve iyi ve şey'-i acîb ve bedî' ki, onu görmek hoş gelir. "Nağzek", nağzın tasgîridir, "güzelcecik" demek olur. Ya'ni, "Kâmillerin hilimlerinin derece-i gāyede olmasının hikmeti budur ki, onların bu hilimleri azgın nefislerin köküne kadar işler ve te'sîr eder. Bu te'sîrin derecesi anlaşılmak üzere Nefehâtü'l-Üns'de münderiç olan şu menkıbenin zikrini münasib gördüm: "Ebu'l-Abbas Kassab Amilî (k.s.) hazretlerinin dergâhına bir edebsiz şahıs gelir, Hz. şeyhi tahkîr ve techîl edip, oradaki mürîdâna kendisini beğendirip, şeyh olmak için evvelen dergâhın helâlarına girer ve oradaki tahâret ibriklerini beğenmez ve, bunlar murdardır!" diyerek bu toprak ibriklerin hepsini kırar. "Bu nasıl dergâhdır, tahâret edecek bir temiz ibrik bulunmaz mı?" diye bağırır. Müridleri şeyh Ebu'l-Abbâs hazretlerine haber verirler. "Gidiniz pazardan yeni ibrik satın alıp veriniz!" buyurur. Müridler pazardan gelinceye kadar o herif bağırarak der ki: "Eğer dergâhınızda tahâret edebilecek bir ibrik bulunmuyorsa, bâri şeyhinizin sakalını getiriniz ki, onunla istincâ ve tahâret edeyim!" Hz. Şeyh bunu işitince yerinden kalkıp uzun ve ak sakalını iki avuçlarının içine alarak helâlara doğru gider ve der ki: "Kassab oğlu bir makāma vâsıl oldu ki, sakalı istincâya yarar oldu!" O edebsiz, Hz. şeyhin bu hilmini ve bu vaziyet-i mütevaziânesini görünce derhal ayaklarına kapanıp: "Ey şeyh kâfir idim, müslümân oldum, afv et!" diyerek ona bende olmuşdur.

2088. Pek acib olan şarabdan sarhoşu gör; sarhoş ferzîn gibi eğri gitmek tutdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Çok şaşırtıcı olan şaraptan sarhoşu gör; sarhoş, vezir gibi eğri gitmeyi tuttu.

Etkisi çok şaşırtıcı olan üzüm şarabından sarhoş olmuş bir adamı gör, satranç oyunundaki vezir ismindeki taş gibi nasıl o yana bu yana yıkılarak eğri büğrü gitmektedir. Vezir, satranç oyununda hükmü diğer taşlardan daha fazla olan bir taştır ve diğer taşlar üzerinde tasarruf etmek için eğri büğrü dolaşır.

"Te'sîri pek acíb olan üzüm şarabından sarhoş olmuş bir adamı gör, şatranç oyununda olan ferzîn ismindeki taş gibi nasıl o yana bu yana yıkılarak eğri büğrü gitmektedir." "Ferzîn", şatranç oyununda hükmü diğer taşlardan ziyâde olan bir taşdır ve diğer taşlar üzerinde tasarruf için eğri büğrü dolaşır.

2089. Kavî adam, o çabuk tutan şarabdan ihtiyar gibi yol ortasında düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. Kuvvetli adam, o çabuk etki eden şaraptan, ihtiyar gibi yol ortasında düşer.

Kuvvetli bir adam, çabuk etki eden o üzüm şarabından, yürümeye gücü kalmayıp, bir ihtiyar gibi yol ortasında düşüp kalır.

Kuvvetli bir adam, çabuk te'sîr eden o üzüm şarabından, yürümeğe mecâli kalmayıp, bir ihtiyar gibi yol ortasında düşüp kalır.

2090. Husûsiyle bu bâde ki, "Bela!" küpündendir; bir mey değildir ki, o bir [2097] geceliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. Özellikle bu şarap ki, "Bela!" küpündendir; o bir gecelik bir şarap değildir.

2087 numaralı beyitten sonra gelen beyitlerin birbiriyle bağlantısı şudur: İnsân-ı kâmillerin hilmi (yumuşak huyluluğu), latif şarap gibidir ve bu hilim şarabı edepsizlerin beynine kadar gidip, onları sarhoş eder ve vezir gibi onların iç dünyalarını ileri geri hareket ettirir. Yani, bazen ikrara (kabul etmeye) bazen de inkâra (reddetmeye) sevk eder. Cismanî olan üzüm şarabından sarhoş olanların dış hareketleri de böyle değil midir? Onlar da böyle düşe kalka giderler ve bu şarabın etkisi nihayet bir gecelik olur, ondan sonra ayılırlar. Fakat bu şarap "Belâ!" küpünden ve ruhanî olursa, yani, ألست بربكم ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] (A'râf, 7/172) ilâhî hitabına ruhların "Belâ!" [Evet!] cevabını verdiği andan itibaren içilmiş olursa bu ilâhî aşk şarabının etkisi ebedîdir. O ruhanî şarap, etkisi bir gece devam eden şarap cinsinden değildir. Ruha yakın olduğu için, ruh ile beraber kâimdir (varlığını sürdürür).

2087 numaralı beyitden sonra gelen beyitlerin yekdîğerine rabtı budur ki: İnsân-ı kâmillerin hilmi, şarâb-ı latîf gibidir ve bu hilim şarabı edebsizlerin dimâğına kadar gidip, onları sarhoş eder ve ferzîn gibi onların bâtınlarını ileri geri hareket ettirir. Ya'ni, gâh ikrâra ve gâh inkâra sevk eder. Cismânî olan üzüm şarabından sarhoş olanların harekât-ı zâhiriyyeleri de böyle değil midir? Onlar da böyle düşe kalka giderler ve bu şarabın te'sîri nihâyet bir gecelik olur, ondan sonra ayılır. Fakat bu şarâb “Belâ!" küpünden ve rûhânî olursa, ya'ni, ألست بربكم ["Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?"] (A'râf, 7/172) hitâb-ı ilâhîsine rûhların "Belâ!" [Evet!] cevabını verdiği andan i'tibâren içilmiş olursa bu aşk-ı ilâhî şarabının te'sîri ebedîdir. O şarâb-ı rûhânî, te'sîri bir gece devam eden şarâb cinsinden değildir. Rûha mukārin olduğu için, rûh ile beraber kāimdir.

2091. Odur ki, o Ashab-ı Kehf mezeden ve naklden, üç yüz dokuz yıl aklı mahv ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. Odur ki, o Ashab-ı Kehf mezeden ve nakilden, üç yüz dokuz yıl aklı mahvettiler.

"Nukl", meze demektir; ve "meze"den kasıt, görünür hayata tutulmaktır ki, bu tutulma onların bu görünür hayattan, berzahî hayata (ölümden sonraki ara âlem) geçişlerini gerektirmiştir; ve bu berzahî hayat da onlara uyku şeklinde hâkim olup, üç yüz dokuz sene o hâl içinde kalmışlardır. Ve bu kadar sene onların bedenlerindeki akıl işlevsiz kalmıştır. Nitekim Kehf sûresindeki ayet-i kerimede, وَلَبْثُوا فِى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا yani "Onlar mağaralarında 309 sene kaldılar" (Kehf, 18/25) buyrulur. Yani, “Bu ruhanî ve "Belâ!" küpünün şarabı o şaraptır ki, o Ashab-ı Kehf, kâfirlerin musallat olma belasının mezesini yediler ve bu sebeple berzahî hayata geçtiler. Bu hâlden itibaren ruhları 309 sene sızdı ve aklın faaliyetinden soyutlandı." Ashab-ı Kehf'in kıssası tefsirlerde yer aldığından, burada ayrıntıya gerek görülmedi.

"Nukl", meze demekdir; ve "meze"den murâd, ibtilâ-yı hayât-ı sûrîdir ki, bu ibtilâ onların bu hayât-ı sûriyyeden, hayât-ı berzahiyyeye intikallerini iktizâ etmişdir; ve bu hayât-ı berzahiyye dahi onlara uyku sûretinde müstevlî olup, üç yüz dokuz sene o hâl içinde kalmışlardır. Ve bu kadar sene onların vücûdlarındaki akıl muattal olmuşdur. Nitekim sûre-i Kehf'deki ayet-i kerîmede, وَلَبْثُوا فِى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ya'ni "Onlar mağaralarında 309 sene kaldılar" (Kehf, 18/25) buyurulur. Ya'ni, “Bu rûhânî ve "Belâ!" küpünün şarabı o şarâbdır ki, o Ashâb-ı Kehf, küffârın tasallutu belâsının mezesini yediler ve bu sebeble hayât-ı berzahiyyeye intikal ettiler. Bu halden i'tibâren rûhları 309 sene sızdı ve aklın faâliyetinden tecerrüd etti." Ashâb-ı Kehf'in kıssası tefsîrlerde münderiç olduğundan, burada tafsîle lüzûm görülmedi.

2092. Ondan Mısır kadınları bir kadeh içmişlerdir, ellerini şerha şerha etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. Ondan Mısır kadınları bir kadeh içmişlerdir, ellerini şerha şerha etmişlerdir.

Yani, "O aşk şarabından Mısır kadınları bir kadeh içtiler ve ellerini kesip parça parça ettiler." Bu şerefli beyitte, Yûsuf (a.s.) ile Züleyhâ kıssasına işaret buyurulur. Kıssanın ayrıntısı tefsir kitaplarındadır. Ve insanların dillerinde de meşhurdur. Özeti şudur ki: "Mısır azizinin karısı olan Züleyhâ, kölesi Yûsuf'u sevmiştir" diye kendisini ayıplayan bazı Mısır kadınlarını yanına davet edip, bir ziyafet verdi ve bu ziyafette kadınların ellerine meyveler ve meyvelerin kabuklarını soymak ve kesmek için ustura gibi keskin bıçaklar verdi. Birdenbire onların huzuruna Yûsuf (a.s.)ı çıkarıverdi. Bu kadınlar Hz. Yûsuf'u görür görmez şaşırdılar ve onun güzelliğine hayran olup, bıçaklar ile ellerini kestiler ve مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yusuf, 12/31) Yani, "Bu bir insan değildir, ancak kerim bir melektir" dediler. Nitekim kıssanın ayrıntısı Yûsuf suresinde zikredilmiştir.

Bilinmeli ki aşk, güzelliğe ilişkindir ve güzellik, biri zahirî ve diğeri manevî olmak üzere iki çeşittir. "Zahirî güzellik", manevî güzelliğin aksi ve gölgesidir. Buna göre zahirî güzellik, geçici bir gölgedir. Eğer aşk zahirî güzelliğe sınırlı olur ve bu zahirî güzellikte, manevî güzellik müşahade olunmazsa o aşk, mecazî ve hayalî aşk olur; ve hayalî ve fani olan aşk ise itibardan düşüktür ve bu aşk şarabının sarhoşluğu çok devam etmez; ve eğer aşk şarabı, "manevî güzellik" kadehinden içilirse, onun nazarında mecazî aşk ile, hakikî aşk yerleşir. Evliyâullahın bazıları bu meşreptedir. Nitekim Lemeât sahibi Fahreddîn-i Irâkî ve Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu zümredendirler. Ancak bu mecazî aşk şiddet kazanırsa, gitgide aşığı kendi hakikati olan manevî güzellik tarafına çeker. Onun için المجاز قنطرة الحقيقة yani "Mecaz, hakikatin köprüsüdür" denilmiştir. Ve cenab-ı Pir bu anlama göre I. ciltte padişahın cariyeye olan aşkı kıssasında; Yani, "Aşıklık gerek bu baştan ve gerek o baştan olsun, nihayet bizim için o tarafa rehberdir" buyurmuşlardır. Ve Divan-ı Kebirlerinde de şöyle buyururlar. Şiir: "Züleyhâ'nın aşkı başlangıçtan senelerce Yûsuf üzerine geldi. Nihayet o Allah aşkı oldu. Yûsuf'a arkasını çevirir idi. O Züleyhâ kaçtı, Yûsuf onun arkasında, elini onun gömleği üzerine vurdu. Onun gömleği, Yûsuf'un çekişinden yırtıldı. Başlangıçtaki halin aksi üzerine Yûsuf Züleyhâ'ya dedi ki: Senden gömleğin kısasını bugün götürdüm. Züleyhâ cevaben: Kibriya aşkı bunlardan çok değiştirir."

Yani, Züleyhâ önceki aşk halinde Yûsuf kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırtmış idi. Şimdi de Yûsuf, Züleyhâ kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırttı ve işte bu senin benim gömleğimi yırtmanın kısasıdır diye bir latife etti." Sözün özü Mecnun'un Leyla'ya olan aşkı da bu kabildendi.

Ya'ni, "O aşk şarabından Mısır kadınları bir kadeh içtiler ve ellerini kesip parça parça ettiler." Bu beyt-i şerîf[de], Yûsuf (a.s.) ile Züleyhâ kıssasına işâret buyurulur. Kıssanın tafsili tefsîr kitablarındadır. Ve elsine-i nâsda da meşhûrdur. Hulâsası budur ki: “Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ, kölesi Yûsuf'u sevmişdir" diye kendisini ta'yîb eden ba'zı Mısır kadınlarını nezdine da'vet edip, bir ziyafet çekti ve bu ziyafetde kadınların ellerine meyveler ve meyvelerin kabuklarını soymak ve kesmek için ustura gibi keskin bıçaklar verdi. Birdenbire onların huzûruna Yûsuf (a.s.)ı çıkarıverdi. Bu kadınlar Hz. Yûsuf'u görür görmez şaşırdılar ve onun güzelliğine hayrân olup, bıçaklar ile ellerini kestiler ve مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (Yusuf, 12/31) Ya'ni, "Bu beşer değildir, ancak melek-i kerîmdir" dediler. Nitekim kıssanın tafsili sûre-i Yûsuf'da mezkûrdur.

Ma'lûm olsun ki aşk, hüsne taalluk eder ve hüsn, biri sûrî ve dîğeri ma'nevî olmak üzere iki nevi'dir. "Hüsn-i sûrî", hüsn-i ma'nevînin aksi ve zıllidir. Binâenaleyh hüsn-i sûrî bir zıll-i zâildir. Eğer aşk hüsn-i sûrîye münhasır olur ve bu hüsn-i sûrîde, hüsn-i ma'nevî müşâhede olunmazsa o aşk, aşk-ı mecâzî ve hayâlî olur; ve hayâlî ve fânî olan aşk ise i'tibârdan sâkıtdır ve bu aşk şarabının sarhoşluğu çok devam etmez; ve eğer aşk şarabı, "hüsn-i ma'nevî" kadehinden içilirse, onun nazarında aşk-ı mecâzî ile, aşk-ı hakîkî yerleşir. Evliyâullâhın ba'zıları bu meşrebdedir. Nitekim Lemeât sâhibi Fahreddîn-i Irâkî ve Evhadüddîn-i Kirmânî hazretleri bu zümredendirler. Ancak bu aşk-ı mecâzî şiddet kesb ederse, gitgide âşıkı kendi hakîkati olan hüsn-i ma'nevî tarafına çeker. Onun için المجاز قنطرة الحقيقة ya'ni "Mecâz, hakîkatin köprüsüdür" denilmişdir. Ve cenâb-ı Pîr bu ma'nâya binâen I. cildde pâdişâhın câriyeye olan aşkı kıssasında; Ya'ni, "Aşıklık gerek bu başdan ve gerek o başdan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir" buyurmuşlardır. Ve Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar. Şiir: "Züleyhâ'nın aşkı ibtidâdan senelerce Yûsuf üzerine geldi. Nihâyet o aşk-ı Hudâ oldu. Yûsuf'a arkasını çevirir idi. O Züleyhâ kaçtı, Yûsuf onun arkasında, elini onun gömleği üzerine vurdu. Onun gömleği, Yûsuf'un çekişinden yırtıldı. İbtidâki hâlin aksi üzerine Yûsuf Züleyhâ'ya dedi ki: Senden gömleğin kısâsını bugün götürdüm. Züleyhâ cevâben: Aşk-ı Kibriyâ bunlardan çok taklíb eder."

Ya'ni, Züleyhâ evvelki hâl-i aşkında Yûsuf kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırtmış idi. Şimdi de Yûsuf, Züleyhâ kaçarken arkasından çekip, onun gömleğini yırtdı ve işte bu senin benim gömleğimi yırtmanın kısâsıdır diye bir latîfe etti." Velhâsıl Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkı da bu kabîlden idi.

2093. Sihirbazlar dahi Mûsa'nın sekrini tutdular; dârı dildar tasavvur ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. Sihirbazlar dahi Musa'nın kendinden geçişini tuttular; darağacını sevgili tasavvur ettiler.

Firavun'un sihirbazları dahi Musa (a.s.)'ın peygamberlik hilmi şarabından sarhoş oldular; çünkü Musa (a.s.) onlara sihirlerini serbestçe ortaya koymalarına ve icra etmelerine izin vermişti. Onlar bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) verdiği şaraptan birdenbire sarhoş oldular; darağacını, gerçek sevgili tasavvur edip Firavun'a قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani, "Sen bizi darağacına asarsan bize bir zarar yoktur, biz ancak Rabb'imize döneriz" dediler.

Fir'avn'ın sihirbazları dahi Mûsâ (a.s.)ın hilm-i nebevîsi şarabından sarhoş oldular; zîrâ Mûsâ (a.s.) onlara sihirlerini serbestçe vaz' ve icra etmelerine müsâade buyurmuş idi. Onlar bu insân-ı kâmilin verdiği şarâbdan birdenbire sarhoş oldular; darağacını, dildâr-ı hakîkî tasavvur edip Fir'avn'a قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni, "Sen bizi darağacına asarsan bize bir zarar yokdur, biz ancak Rabb'imize münkalib oluruz" dediler.

2094. Ca'fer-i Tayyar ondan mest idi. Ondan dolayı kendinden geçip ayağını ve elini merhûn etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. Ca'fer-i Tayyar ondan mest idi. Ondan dolayı kendinden geçip ayağını ve elini rehin etti.

Ca'fer-i Tayyar (r.a.) hazretleri o "Belâ!" küpünün şarabından sarhoş oldu; bu sarhoşluğundan dolayı kendinden geçti ve Mûte muharebesinde ayağını ve elini feda etti. Ca'fer-i Tayyar hazretlerinin kıssası 2052 numaralı beyitte özetle zikredilmişti.

Ebâ Yezîd (kaddesallâhu sırrahû) nun "Sübhânî mâ a'zama şânî!" yani, "Ben zâtımı şânıma layık olmayan şeylerden tenzih ederim, benim şânım ne acayip yücedir!" demesi kıssası ve müridlerin itirazı ve dilin söylemesi yoluyla değil, gözle görme yoluyla onlara bunun cevabı

Ca'fer-i Tayyar (r.a.) hazretleri o "Belâ!" küpünün şarabından sarhoş oldu; bu sarhoşluğundan dolayı kendinden geçti ve Mûte muhârebesinde ayağını ve elini fedâ etti. Ca'fer-i Tayyâr hazretlerinin kıssası 2052 numaralı beyitde hulâsaten zikr edilmiş idi.

Ebâ Yezîd (kaddesallâhu sırrahû) nun “Sübhânî mâ a'zama şânî!” Ya'ni, "Ben zâtımı şânıma lâyık olmayan şeylerden tenzîh ederim, benim şânım ne acîb azîmdir!" demesi kıssası ve mürîdlerin i'tirâzı ve dilin söylemesi tarîkıyle değil, iyân yolundan onlara bunun cevabı

## قصه سبحانی ما اعظم شانی گفتن ابایزید قدس الله سره و اعتراض مريدان و جواب این مر ایشان را نه بطریق گفتن زبان بلکه از راه عیان

2095. O muhteşem olan fakîr Bâyezîd müridlerine: "İşte Yezdân benim!" diye geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. O muhteşem olan fakir Bayezid müridlerine: "İşte Yezdan benim!" diye geldi.

"İhtişam", sözlükte birinden utanmak anlamındadır; ve "muhteşem", bu mastarın ism-i mef'ûlüdür (edilgen ortaç). Yani, "İstila eden zâtî tecelli (Allah'ın özünden gelen tecelli) sebebiyle, kendi kul varlığını ispat etmekten utanan ve varlıkta Hakk'ın varlığına muhtaç bulunan Bayezid (k.s.) o hâlin istiğrakı (kendinden geçme hali) sebebiyle 'İşte Yezdan benim!' diye müridlerinin önüne çıkıverdi" ki, bu söz Hallac-ı Mansur'un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözünün dengidir.

"İhtişâm", lügatde birinden utanmak ma'nâsınadır; ve "muhteşem", bu masdarın ism-i mef'ûlüdür. Ya'ni, "İstîlâ eden tecellî-i zâtî hasebiyle, kendi vücûd-ı abdânîsini isbât etmekden utanan ve vücûdda Hakk'ın vücuduna müftekır bulunan Bâyezîd (k.s.) o hâlin istiğrâkı sebebiyle “İşte Yezdân benim!" diye mürîdlerinin önüne çıkıverdi" ki, bu kelâm Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" sözünün muâdilidir.

2096. O zû-fünûn sarhoşça aşikâr olarak, "Benden başka ilah yokdur, bana لَا إِلَهَ إِلا أَنَا هَا فَاعْبُدُونْ ibâdet edin!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. O çok yönlü bilgili kişi sarhoşça açıkça, "Benden başka ilah yoktur, bana لَا إِلَهَ إِلا أَنَا هَا فَاعْبُدُونْ ibadet edin!" dedi.

Hz. Pîr efendimiz, gerek Fîhi Mâ Fîh'lerinde gerekse Mesnevî-i Şerîf'lerinde bu hâli bir dereceye kadar akla yaklaştırmak için örnekler vererek açıklamışlardır. Fîhi Mâ Fîh'de şöyle buyururlar: "Ene'l-Hak demeyi herkes büyük bir iddia zanneder, 'Ene'l-abd' iddiası büyüktür. Ene'l-Hak iddiası büyük bir tevazudur. Zira 'Ben Allah'ın kuluyum!' diyen kimse, iki varlık ispat eder; birisi kendisi için ve diğeri de Allah içindir. Fakat 'Ene'l-Hak!' diyen kimse, kendisini yok edip ve hiçe sayıp 'Ene'l-Hak!' der. Yani, 'Ben yokum, hep O'dur, Allah'tan başka varlık yoktur. Ben tamamen yokluk ve hiçim!' der. Bu makamda tevazu fazladır. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar." Ve bu hususta biraz açıklamalar dahi II. cildin 1336, 1337, 1338, 1339, 1340, 1341, 1342 numaralı şerefli beyitlerinde geçti. Kâmil insanlar bu makama, "makam-ı ittihad" (birlik makamı) adını verirler. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da bu makam hakkında şöyle buyururlar: "İttihaddan maksat odur ki, sâlik bütün makamları geçmiş olur ve mücahedatları ve riyazat kuvveti ile nefsin bakırını büyük iksir yapıp ve bütün amellerini hiçe sayıp ahadiyyet (Allah'ın birliği) sıfatlarına uygun hâle gelmiş bulunur. Ondan sonra bütün ruhani ve cismani, zahiri ve manevi iradeler kalkıp, Hakk'ın iradesine bağlanır ve nihayet onun sıfatıyla birleşir. Ve bu makamdandır ki, kainatın efendisi ve varlıkların başı (salavatullahi aleyh) hazretleri فِيَّ يَسْمَعُ وَبِي يَصِرُ ["Benimle işitir ve benimle görür"] mertebesine ulaşıp, ahadiyyetin pak sıfatlarına birleştiğinde, Hz. Hak (celle ve alâ) hazretleri onların hakkında وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani, 'Ey şanlı sevgilim, attığın vakit sen atmadın velakin Allah zü'l-celâl hazretleri attı' ayeti ile hitap buyurmuşlardır ki, bu manaya büyük bir işarettir. Ve bu makamlar Allah dostları için şiddetli ve korkulu olarak büyük bir makam ve pek asi bir menzildir ve tevhidin hakikatine zahir ehli hiçbir kimsenin bilgisi yoktur."

Ve gerçekte yalnız zahir uleması değil, tarikat ehlinden bu yüce makamın tadını tatmayanlar bile bu gibi sözlerden ürküp kaçarlar. Zira bunlar beşeriyet perdesi içinde olduklarından bu sırrı idrak edemezler; fakat biraz muhakemeleri olsa, Kur'an kıyası ile böyle bir hâlin hak ve sabit olduğunu idrak edip, inkardan kurtulurlar idi. Zira Hak Teâlâ hazretleri Kur'an-ı Kerim'de, نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) Yani, "Mübarek yerde, Vadi-i Eymen tarafından ağaçtan: 'Ey Musa ben Allah'ım!' diye nida olundu" buyurulur. Şimdi mademki Hak Teâlâ ağaçtan: "Ben Allah'ım!" diye hitap buyurursa, ağaçtan daha mükerrem olan insandan böyle bir hitap meydana gelirse şaşılır mı? Bu manayı cenab-ı Pîr efendimiz Divan-ı Kebirlerindeki bir beyitte şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ ağaçtan: Ben Allah'ım diye hitap buyurdu ve bu nakil ve hitap, ulemanın ve zahir ehlinin hepsi tarafından kabul edildi. Eğer bu hitabı, beşerden ederse, onu akıl gözünün körlüğünden uzak görme!"

Gülşen-i Raz sahibi Mahmud Şebisterî hazretleri dahi bir beytinde şöyle buyurur: "Ene'l-Hak hitabının zuhuru bir ağaçtan caiz olursa, bir bahtiyar kişiden niçin caiz olmasın?"

Hz. Pîr efendimiz gerek Fîhi Mâ Fîh'lerinde ve gerek Mesnevî-i Şerîf'lerinde bu hâli bir dereceye kadar akla takrîb için misâller îrâd buyurarak îzâh eylemişlerdir. Fîhi Mâ Fîh'de buyururlar ki: “Ene'l-Hak” demeyi herkes büyük da'vâdır zanneder, “Ene'l-abd” da'vâsı büyüktür. Ene'l-Hak da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ “Ben abd-i Hudâ'yım!” diyen kimse, iki mevcûd isbât eder; birisi kendisi için ve diğeri de Hudâ içindir. Fakat “Ene'l-Hak!” diyen kimse, kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip “Ene'l-Hak!” der. Ya'ni, “Ben yokum, hep O'dur, Hudâ'dan başka mevcûd yokdur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!” der bu makâmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar.” Ve bu husûsda birâz îzâhât dahi II. cildin 1336, 1337, 1338, 1339, 1340, 1341, 1342 numaralı ebyât-ı şerîfesinde geçti. Kümmelîn hazarâtı bu makâma, “makâm-ı ittihâd” tesmiye buyururlar. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da bu makâm hakkında şöyle buyururlar: “İttihâddan maksûd olan odur ki, vaktâki sâlik cemî'-i makâmâtı geçmiş olur ve mücâhedâtı ve riyâzât kuvveti ile nefsin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp kâbil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur. Ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp, Hakk'ın irâdesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıl olur. Ve bu makâmdandır ki, Hâce-i kâinât ve ser-defter-i mevcûdât (salavâtullâhi aleyh) hazretleri فِيَّ يَسْمَعُ وَبِي يَصِرُ ["Benimle işitir ve benimle görür"] mertebesine vâsıl olup, sıfât-ı pâk-i ahadiyyete ittisâl buldukta, Hz. Hak (celle ve alâ) hazretleri onların hakkında وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni, “Ey Habîb-i zîşânım, attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh zü'l-celâl hazretleri attı” âyeti ile hitâb buyurmuşlardır ki, bu ma'nâya işâret-i azîmedir. Ve bu makâmât ricâlullâh için şedîd ve mahûf olarak büyük bir makâm ve pek serkeş bir menzildir ve hakîkat-i tevhîde ehl-i zâhirden hiçbir kimsenin ıttılâı yokdur.”

Ve filhakîkada yalnız ulemâ-yı zâhir değil, ehl-i tarîkden bu makâm-ı azîmin çeşnisini tatmayanlar bile bu gibi sözlerden ürküp kaçarlar. Zîrâ bunlar beşeriyet hicâbı içinde olduklarından bu sırrı idrâk edemezler; fakat birâz muhâkemeleri olsa, kıyâs-ı Kur'ânî ile böyle bir hâlin hak ve sâbit olduğunu idrâk edip, inkârdan kurtulurlar idi. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de, نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) Ya'ni, “Mahall-i mübârekde Vâdî-i Eymen tarafından ağaçdan: “Yâ Mûsâ ben Allâh'ım!” diye nidâ olundu” buyurulur. İmdi mâdemki Hak Teâlâ ağaçdan: “Ben Allâh'ım!” diye hitâb buyurursa, ağaçdan daha mükerrem olan insandan böyle bir hitâb vâki' olursa taaccüb olunur mu? Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir beyitde şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ ağaçdan: Ben Allah'ım diye hitâb buyurdu ve bu nakil ve hitâb, ulemânın ve ehl-i zâhirin hepsi tarafından makbûl oldu. Eğer bu hitâbı, beşerden ederse, onu akıl gözünün körlüğünden baîd görme!"

Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebisterî hazretleri dahi bir beytinde şöyle buyurur: "Ene'l-Hak hitâbının zuhûru bir ağaçdan câiz olursa, bir nîk-bahtdan niçin câiz olmasın?"

2097. Vaktaki o hâl geçti, ona sabahleyin dediler: "Sen böyle söyledin ve bu salâh değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Vaktaki o hâl geçti, ona sabahleyin dediler: "Sen böyle söyledin ve bu salâh değildir!"

Bayezid (a.s.) hazretlerinden o geceki istiğrak (kendinden geçme) hâli geçtiği zaman, müridler ona sabahleyin dediler ki: "Ey üstat, sen gece 'Sübhânî mâ a'zama şânî!' (Bütün noksanlıklardan münezzehim, şanım ne yücedir!) dedin, bu söz tam bir bozukluktur, asla şeriata uygun değildir ve şeriata aykırı olan şey ise salâh (doğruluk, iyilik) değildir!"

Vaktāki Bâyezîd hazretlerinden o geceki hâl-i istiğrâk geçti, müridler ona sabahleyin dediler ki: "Ey üstâd, sen gece "Sübhânî mâ a'zama şânî!" dedin, bu söz fesâd-ı mahzdır, asla şerîata muvâfık değildir ve şerîata muhâlif olan şey ise salâh değildir!"

2098. Dedi: "Eğer bu kere dahi bu meşgaleden yaparsam, âgâh olun, o demde bana bıçakları vurun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Dedi: "Eğer bu sefer de bu meşguliyetten yaparsam, uyanık olun, o anda bana bıçakları vurun!"

Hz. Bâyezîd müridlere hitaben buyurdu ki: "Eğer bir daha ilâhlık iddiası (da'vâ-yı ulûhiyyet) meşguliyeti benden ortaya çıkarsa, uyanık bulunun, o anda benim üzerime bıçaklarla hücum edip, beni vurun ve kesin!" "Hele" uyarı edatıdır.

Hz. Bâyezîd müridlere hitâben buyurdu ki: "Eğer bir daha da'vâ-yı ulûhiyyet meşgalesi benden sâdır olursa, müteyakkız bulunun, o anda benim üzerime bıçaklar ile hücum edip, beni vurun ve kesin!" "Hele" edât-ı tenbîhdir.

2199. "Hak tenden münezzehdir ve ben ten ileyim, vaktaki böyle söylerim, beni öldürmek lazımdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. "Hak bedenden uzaktır ve ben beden ileyim, böyle söylediğim zaman, beni öldürmek gerekir."

"Çünkü Yüce Zât beden ve cisim olmaktan uzaktır ve benim benliğim beden iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcutken böyle bir söz söylediğim zaman, beni şeriat gereği öldürmek gerekir!"

"Zîrâ Zât-ı Hak ten ve cisim olmakdan münezzehdir ve benim benliğim ten iledir; benim cisim ile olan benliğim mevcûd iken böyle bir söz söylediğim vakit, beni şer'an öldürmek lâzımdır!"

2100. Vaktaki o âzâd olan adam vasiyet etti, her bir mürîd bir bıçak hazırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. O azat olmuş adam vasiyet ettiğinde, her bir mürid bir bıçak hazırladı.

O beden kaydından azat olup, gerçek hürriyete erişen adam ve saf nefis sahibi bulunan Hz. Bâyezîd (a.s.) böyle vasiyet ettiğinde; her bir mürid, şeriat hükmünü yerine getirmek için bir bıçak hazırladı.

Vaktâki o ten kaydından âzâd olup, hürriyet-i hakîkiyyeye mazhar olan adam ve nefs-i sâfiye sahibi bulunan Hz. Bâyezîd böyle vasiyet etti; her bir mürîd hükm-i şer'î îfâ için bir bıçak hazırladılar.

2101. O yine azîm olan suğrakdan sarhoş oldu; onun vasiyetleri hatırından gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. O yine büyük kadehten sarhoş oldu; onun vasiyetleri hatırından gitti.

"Suğrak", büyük kadeh ve "sağrâk" "sîn" harfinin üstünlü okunuşuyla, şarap kadehi ve şarap anlamlarındadır. Ve Sirâcü'l-Lügat'ta, Reşîdî'de ve Gıyâsü'l-Lügat'ta "sîn" harfinin üstünlü okunuşuyla, "lüleli bardak" anlamına gelip, Türkçe bir kelime olduğu gösterilmiştir. Burada "şarap" anlamına gelmesi uygundur ki, maksat, zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen tecelli) şarabıdır. Yani, "Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri yine büyük olan zâtî tecellî şarabından sarhoş oldu; müridlerine kendisinin öldürülmesi gerektiği hakkındaki vasiyetleri hatırından gitti." Çünkü bu zâtî tecellînin gereği, kulun kulaksız, hissiz ve fikirsiz olmasıdır. Nasıl ki Birinci ciltte [576. beyitte],

Yani, "İrciî (Rabbine dön) hitabını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulmuş idi. Bu sebeple bu hâl içinde, vasiyetlerin hatıra gelmesi imkânı yoktur. Nasıl ki ileride buyururlar:

"Suğrak", büyük kadeh ve "sağrâk" "sîn"in fethi ile, mey kadehi ve mey ma'nâlarınadır. Ve Sirâcü'l-Lügať de ve Reşîdî de ve Gıyâsü'l-Lügāť da "sîn"in fethi ile, "lüleli bardak" ma'nâsına olup, lafz-ı Türkî olduğu gösterilmişdir. Burada "mey ve şarâb" ma'nâsına olmak münasibdir ki murâd, tecellî-i zâtî şarabıdır. Ya'ni, “Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri yine azîm olan tecellî-i zâtî şarabından sarhoş oldu; mürîdlerine kendisinin öldürülmesi lâzım geldiği hakkındaki vasıyetleri hâtırından gitti." Zîrâ bu tecellî-i zâtînin îcâbı abdin bî-gûş ve bî-his ve bî-fikr olmasıdır. Nitekim I. cildde [576. beyitte],

Ya'ni, “İrciî hitâbını işitmeniz için hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyurulmuş idi. Binâenaleyh bu hâl içinde, vasiyetlerin hâtıra gelmesi imkânı yokdur. Nitekim âtîde buyururlar:

2102. Nakl geldi, onun aklı âvâre oldu; sabah geldi, onun şem'i bîçare oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Nakil geldi, onun aklı avare oldu; sabah geldi, onun mumu çaresiz kaldı.

"Avare", mesken ve mekândan uzak olup kapısız kalan demektir. Yani, "İkilik mertebesinden, birlik makamına hâl geçişi geldi, kulun bedensel varlığı ortadan kalktı ve aklın barındığı mesken ve makam kalmadı; bu sebeple akıl avare oldu, zât güneşi doğdu, bedensellik gecesinden yanan ruh mumu çaresiz kaldı.

"Avâre", mesken ve mekândan uzak olup kapısız kalan demekdir. Ya'ni, "Mertebe-i isneyniyyetden, makām-ı ittihâda nakl-i hâlî geldi, vücûd-ı abdânî kalktı ve aklın barındığı mesken ve makām kalmadı; binâenaleyh akıl âvâre oldu, şems-i zât doğdu, cismâniyet gecesinden yanan rûh şem'i bîçâre oldu.

2103. Akıl şıhne gibidir, vaktaki sultan erişti, bîçare şıhne bir köşeye sıvıştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Akıl jandarma gibidir, sultan geldiği zaman, çaresiz jandarma bir köşeye çekildi.

Görünen yönetimde, zabıta memuru olan tasarruf kuvveti, bütün kuvvetleri kendinde toplayan hükümdardan alır ve hükümdarın ortaya çıktığı yerde, zabıta memurunun tasarruf kuvveti kalmayıp, hükümdarın emri altında zayıf düşer ve bir köşeye çekilir. Orada ancak sultanın tasarrufu geçerli olur. Bunun gibi akıl da insan vücudunda zabıta memuru gibidir, gerçek sultan olan Hakk'ın tecellîsi (ilahi nurun görünmesi) meydana geldiği zaman, o da zayıf düşer ve tasarruftan geri kalır.

Hükümet-i zahiriyyede zâbıta me'mûru kuvve-i tasarrufu, bilcümle kuvâyı kendinde cem' eden hükümdârdan alır ve hükümdârın zuhûr ettiği yer- de, zabıta me'mûrunun kuvve-i tasarrufiyyesi kalmayıp, hükümdarın emri altında zebûn olur ve bir köşeye sıvışır. Orada ancak sultânın tasarrufu cârî olur. Bunun gibi akıl dahi vücûd-ı insânîde zabıta me'mûru gibidir, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın tecellîsi vâki' olduğu vakit, o da zebûn olup tasarrufdan geri kalır.

2104. Akıl Hakk'ın sâyesi, Hak da güneş olur; sâyenin onun güneşine ne tâkatı vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Akıl Hakk'ın gölgesi, Hak da güneş olur; gölgenin onun güneşine ne gücü yeter?

Akıl, Hakk'ın Zât'ının gölgesi ve yansımasıdır; Hakk'ın Zât'ı ise güneş gibidir, gölge o Hakk'ın zât güneşinin karşısında asla duramaz, hemen yok olur. Nasıl ki Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: اذا قرن المحدث بالقديم لم يبق له اثر Yani, "Sonradan olan, öncesiz olana yaklaştığı zaman, onun için bir eser kalmaz."

Akıl, Zât-ı Hakk'ın sâyesi ve zıllidir; Zât-ı Hak dahi güneş mesâbesindedir, sâye ve gölge, o Hakk'ın şems-i zâtı karşısında aslâ sebât edemez, derhâl zâil olur. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyururlar: اذا قرن المحدث بالقديم لم يبق له اثر Ya'ni, "Hadis kadîme mukārin olduğu vakit, onun için eser bâkî kalmaz."

2105. Ademîye perî gālib olduğu vakit, âdemden âdemlik vasfı gāib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Cin, insana üstün geldiği zaman, insandan insanlık vasfı kaybolur.

Yani, nasıl ki cin topluluğu bir insana musallat olup, onda tasarruf ettiği zaman, ondan insanlık sıfatı gider, yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm üstün gelenin olur.

Ya'ni, nitekim cin tâifesi bir adama musallat olup, onda tasarruf ettiği vakit, ondan adamlık sıfatı gidip, yerine cinlik sıfatı gelir ve hüküm gālibin olur.

2106. Her ne söylerse o peri söylemiş olur, gerek bu bir tarafdan ve gerek o bir tarafdan söylemiş olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Her ne söylerse o peri söylemiş olur, gerek bu bir taraftan ve gerek o bir taraftan söylemiş olsun.

Yani, bir adama bir cin musallat olup, onu kendi tasarrufu altına alırsa, onun dilinden konuşan o cin olur. O kimse, gerek bu bir taraftan, yani, insanlık tarafından ve gerek o bir taraftan, yani, cinlik tarafından söylemiş olsun, onun söylediği sözler, ona galip olan cinnin söylediği sözler olur.

Hoca Neş'et Efendi (Allah rahmet eylesin), Mevlânâ Câmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf'in iki beytine yazdığı şerhin tercümesinde şu olayı yazıyor: "1195 tarihlerinde İstanbul'da Sultan Bayezid civarında tahminen yirmi yaşında bir delikanlı vardı ve kendisine cin musallat olmuştu. Onda cinin arızası o şekilde görülürdü ki, her gün o havalideki berber dükkânlarına çıkıp, dostlarıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı saf ve bir mahalleye gitmemiş ve gezip dolaşması ve tahsili yok ve asla kendi dili olan Türkçe'den başka bir dil bilmezdi. Bununla beraber bazı gün Arapça konuşur ve Arapça'dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça'yı ana dili gibi söylerdi. Ve bazı gün Farsça konuşur, başka dili anlamazdı ve bazı gün Hintçe söyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve bazı günler Yahudice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve bazı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisan konuşurdu. Velhasıl herhangi bir lisan ile konuşursa, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak imkânsızdı. Söylediğini anlamak tercüman tedarikiyle mümkün olurdu; ve kendisine malik olduğu gün Türkçe konuşmasından belli olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense, asla anlamazdı. Fakat cin taifesi adı geçende tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlardı ve kendisinde şuursuzluk ve sair arıza da görülmezdi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, en aşağı ilahi mahluk olan cin, bir vücutta tasarruf ettiği vakit, onun iradesini alıp kendi iradesini uygulayınca, varlıkların Yaratıcısı'nın aşk denizinde boğulup, iradesini, Hakk'ın iradesinde yok eden kimseden sadır olan fiiller ve sıfatlar ve kemalat Hakk'ın olmak uzak değildir."

Ya'ni, bir adama bir cin musallat olup, onu taht-ı tasarrufuna alırsa, onun lisânından söyleyen o cin olur. O kimse, gerek bu bir tarafdan, ya'ni, insanlık tarafından ve gerek o bir tarafdan, ya'ni, cinlik tarafından söylemiş olsun, onun söylediği sözler, ona galib olan cinnin söylediği sözler olur.

Hoca Neş'et Efendi, (rahmetullâhi aleyh) Mevlânâ Câmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîfin iki beyt-i şerîfine yazdığı şerhin tercümesinde şu vak'ayı yazıyor: "1195 târihlerinde İstanbul'da Sultân Bâyezîd civârında tahmînen yirmi yaşında bir delikanlı var idi ve kendisine cin musallat olmuş idi. Onda ârıza-i cin o vecihle meşhûd olurdu ki, her gün o havâlîdeki berber dükkânlarına çıkıp, ehibbâsıyla sohbet ederdi. Bu delikanlı sâf ve bir mahalle gitmemiş ve seyr ü seferi ve tahsili yok ve aslâ kendi lisânı olan Türkçe'den baş- ka bir dil bilmez idi. Bununla beraber ba'zı gün Arapça konuşur ve Arapça'dan başka hiçbir dilden anlamaz ve Arapça'yı ana lisânı gibi söyler idi. Ve ba'zı gün Fârîsîce konuşur, başka dili anlamazdı ve ba'zı gün Hindçe söyler ve ihtiyacını da o lisanla ifade ederdi. Ve ba'zı günler Yahûdice ve Fransızca ve Rumca ve Tatarca ve Bulgarca ve Gürcüce söyler ve ba'zı günlerde hiç kimsenin anlamadığı bir lisân tekellüm ederdi. Velhâsıl herhangi lisân ile tekellüm ederse, o gün başka bir lisanla kendisine bir şey anlatmak muhâl idi. Söylediğini anlamak tercümân tedarikiyle mümkin olurdu; ve kendisine mâlik olduğu gün Türkçe konuşmasından ma'lûm olurdu. Ve bugün, evvelce konuştuğu lisanlardan kendisine ne söylense, aslâ anlamaz idi. Fakat cin tâifesi merkūmda tasarruf edip istedikleri lisanda konuştururlar idi ve kendisinde şuûrsuzluk ve sâir ârıza da görülmez idi.

Bu kıssadan hisse vardır ki, ednâ mahlûk-ı ilâhî olan cin, bir vücûdda tasarruf ettiği vakit, onun irâdesini selb ve kendi irâdesini infâz edince, Hâlık-ı mevcûdâtın bahr-ı aşkında müstağrak olup, irâdesini, irâde-i Hak'da ifnâ eden kimseden sâdır olan ef'âl ve sıfât ve kemâlât Hakk'ın olmak müsteb'ad değildir."

2107. Mâdemki peri için bu dem ve kānun olur, o perînin Halık'ı ise nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Mademki peri için bu hile ve kural olur, o perinin Yaratıcısı ise nasıl olur?

"Dem", burada "büyü ve hile" anlamındadır; ve "kanun", her şeyin aslına denir. Yani, "Mademki ilahi yaratık olan bir cinnin insana böyle büyüsü ve hilesi oluyor ve cinne özgü olarak böyle bir asıl ve kaide vardır, o cinnin Yaratıcısı olan Yüce Allah hazretlerinin sıfatları ve fiilleri ile bir kulu üzerinde tasarrufu ve egemenliği niçin olmasın? Bu asla uzak görülecek bir şey değildir."

"Dem", burada "efsûn ve hîle" ma'nâsınadır; ve "kānûn”, her şeyin aslına derler. Ya'ni, "Mâdemki mahlûk-ı ilâhî olan bir cinnin insana böyle efsûn ve hîlesi oluyor ve cinne mahsûs olarak böyle bir asıl ve kāide vardır, o cinnin Hâlık'ı olan Hak Teâlâ hazretlerinin sıfât ve ef'âli ile bir bendesi üzerinde tasarrufu ve istîlâsı niçin olmasın? Bu asla müsteb'ad bir şey değildir."

2108. Onun oluğu gitmiş, muhakkak peri o olmuşdur. Türk ilhamsız Arapça söyleyici olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Onun insanlığı gitmiş, muhakkak peri o olmuştur. Türk ilhamsız Arapça söyleyici olmuştur.

"Kendisine cin musallat olmuş olan o adamın insanlığı gitmiş ve o adam artık cin olmuştur; ve bir Türk'e musallat olan cin, Arapça konuşan bir cin ise, o Türk, ilhamsız olarak diliyle Arapça söyleyici olmuştur." Nasıl ki Hoca Neş'et Efendi'nin yukarıda nakledilen beyanları, bu hâlin şahididir.

"Kendisine cin musallat olmuş olan o adamın adamlığı gitmiş ve o adam artık cin olmuşdur; ve bir Türk'e müstevlî olan cin, Arabî ise, o Türk, ilhâmsız olarak lisânıyla Arapça söyleyici olmuşdur." Nitekim Hoca Neş'et Efendinin yukarıda nakl olunan beyânâtı, bu hâlin şâhididir.

2109. Vaktaki kendine gelir, bir lügat bilmez; mâdemki perî için bu zât ve sıfat vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. Ne zaman ki kendine gelir, bir dil bilmez; mademki peri için bu zât ve sıfat vardır.

2110. Binâenaleyh perînin ve adamının sahibine nihayet perîden ne vakit noksanlık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. Bu sebeple perinin ve adamının sahibine nihayet periden ne zaman noksanlık olur?

"Perinin zâtı ve sıfatı insanlara üstün gelip, onda kendi sıfatlarını gösterirse, perinin ve insanların Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı?" 2097 numaralı kutsal beyitte de açıklandığı üzere, insân-ı kâmile meydana gelen bu tecellî (ilahi görünüm), zâhir uleması ve hatta tarikat ehli geçinen bazı kimseler tarafından dahi, şeriat vesile edilerek inkâr edilmekte ve evliyâullahın hâlini, kendi halleriyle karşılaştırmaktadırlar. Bu meselenin şeriata aykırı olmadığı, söz konusu kutsal beyitte şer'î delilleriyle ispat edildi ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, `من رآني فقد رأى الحق` yani, "Beni gören, muhakkak Hakk'ı gördü" buyurması da bu anlamdandır. Şerh eden büyük âlimlerden Ankaravî (k.s.) hazretleri bu konuda daha açık bir açıklama olmak üzere, İbn Fârız hazretlerinin şu kutsal beyitlerini zikretmişlerdir:

"Ey kimse, uyanık ol, senin dikkatini ashâb-ı kirâmdan Dihye'ye çekerim ki, Cebrail-i Emîn bizim Peygamber'imize nübüvvet vahyini getirdiği vakitte, o Dihye'nin sûretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibril beşerî sûrette hidayet rehberi olan Peygamber'imize göründüğü vakit, Dihyetü'l-Kelbî oldu mu?"

Şüphe yok ki, Hz. Cibrîl, cenâb-ı Dihyetü'l-Kelbî'nin vücûdu ile birleşmedi. Hz. Cibril, Peygamber'in huzurunda iken o başka yerde işi ile meşgul idi; ve onun sûretine de hulûl etmedi (içine girmedi), belki o sûret, onun hakikatine bir elbise mesabesinde idi. Bu sebeple Hakk'ın varlığının, kulun varlığını istilâ etmesi, kitap ve sünnete asla aykırı değildir. Bu tecellîyi inkâr edenler, ancak kendi vehim ve hayallerinde icat ettikleri şerif anlama bu hâli sığdıramadıklarından inkâr ederler. Bu hâli iki vücudun birleşmesi veya iki vücuttan birinin diğerine hulûlü zannederler; çünkü bunların nazarında Hakk'ın varlığı karşısında, kendilerinin dahi varlığı sabittir. Nitekim biraz yukarıda; [Ey varlığın özü, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, bakış açısından kaynaklanır (Mesnevî III, 1254)] buyurulmuş idi.

“Perînin zâtı ve sıfatı benî-âdeme müstevlî olup, onda kendi sıfatlarını izhâr ederse, perînin ve âdemlerin Hâlık'ı olan Allâh Teâlâ hazretlerinin tasarrufu, bunlardan aşağı kalır mı?” 2097 numaralı beyt-i şerifde dahi îzâh olunduğu üzere kâmillere vâki' olan bu tecellî, ulemâ-yı zâhir ve hattâ ehl-i tarîk geçinen ba'zı kimseler tarafından dahi, şerîat vesile edilerek inkâr olunmakda ve evliyâullâhın hâlini, kendi halleriyle mukāyese etmektedirler. Bu mes'elenin şerîata mugāyir olmadığı mezkûr beyt-i şerifde edille-i şer'iyyesiyle isbât olundu ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, `من رآني فقد رأى الحق` ya'ni, “Beni gören, muhakkak Hakk'ı gördü” buyurmalari dahi bu ma'nâdandır. Şurrâh-ı kirâmdan Ankaravî (k.s.) hazretleri bu bâbda daha açık bir îzâh olmak üzere, İbn Fârız hazretlerinin şu ebyât-ı şerîfesini îrâd buyurmuşlardır:

“Ey kimse, âgâh ol, senin nazar-ı dikkatini ashâb-ı kirâmdan Dihye'ye celb ederim ki, Cebrail-i Emîn bizim Peygamber'imize vahy-i nübüvvet vaktinde, o Dihye'nin sûretine bürünmüş olduğu halde geldi. Söyle bana, Cibril sûret-i beşeriyyede mehdiyyü'l-hüdâ olan Peygamber'imize zâhir olduğu vakit, Dihyetü'l-Kelbî oldu mu?”

Şübhe yok ki, Hz. Cibrîl cenâb-ı Dihyetü'l-Kelbî'nin vücûdu ile müttehid olmadı. Hz. Cibril, huzûr-ı Risâletpenâhîde iken o başka yerde işi ile meşgûl idi; ve onun sûretine de hulûl etmedi, belki o sûret, onun hakîkatine bir libâs mesâbesinde idi. Binâenaleyh vücûd-ı Hakkānînin, vücûd-ı abdânîyi istîlâsı, kitâb ve sünnete aslâ muhâlif değildir. Bu tecellînin münkirleri, ancak kendi evhâm ve hayallerinde îcâd ettikleri ma'nâ-yı şerîfe bu hâli sığdıramadıklarından inkâr ederler. Bu hâli iki vücudun birleşmesi veyâ iki vücûddan biri- nin diğerine hulûlü zannederler; zîrâ bunların nazarında Hakk'ın varlığı muvâcehesinde, kendilerinin dahi varlığı sâbitdir. Nitekim biraz yukarıda; [Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafı, nazargâhdandır (Mesnevî III, 1254)] buyurulmuş idi.

2111. Arslan tutucu, eğer erkek arslanın kanını içerse, sen dersin ki, "O yapmadı, onu bâde yaptı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. Arslan tutucu, eğer erkek arslanın kanını içerse, sen dersin ki, "O yapmadı, onu bâde yaptı!"

Bu ve sonraki beyitlerde hükmün, üstün gelenin olduğuna bir örnektir. Örneğin bir arslan avcısı, arslan avına çıkarken korkmamak ve cesur olmak için içki içer ve tam bir yiğitlik ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün zaman dersin ki, "Bu arslanı o avlamadı, aksine içtiği içki avladı!" Çünkü bilirsin ki, içki avcının benliğinde bir değişim meydana getirmiştir.

Bu ve âtîdeki beyitlerde hüküm, müstevlî-i gālibin olduğuna misâldir. Meselâ bir arslan avcısı arslan avına çıkarken korkmamak ve cesûr olmak için içki içer ve kemâl-i şecâat ve cesaretle erkek arslanı avlayıp öldürür. Sen onun böyle dehşetli bir arslan olduğunu gördüğün vakit dersin ki, “Bu arslanı o avlamadı, belki içtiği içki avladı!" Zîrâ bilirsin ki, içki avcının enâniyetinde bir tebeddül vücûda getirmişdir.

2112. Ve eğer eski altından söz düzerse, sen dersin ki, “O sözü bâde söylemişdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Ve eğer eski altından söz düzerse, sen dersin ki, “O sözü içki söylemiştir."

Ve aynı şekilde örneğin bir mecliste nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasih söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın karşısına çıksa ve eski altın gibi makbul ve muteber sözler söylese, sen dersin ki, "Buna o serbestliği ve fesahati temin eden içkidir ve bu sözü içki söylemiştir."

Ve kezâ meselâ bir meclisde nutuk ve söz söyleyecek olan bir kimse, serbest ve fasîh söz söyleyebilmek için, içki içerek sıkılmaksızın halkın muvâcehesine çıksa ve eski altın gibi makbûl ve mu'teber sözler söylese, sen dersin ki, "Buna o serbestliği ve fesâhati te'mîn eden içkidir ve bu sözü içki söylemişdir."

2113. Bir bâdenin bu kadar şer ü şûru olursa, nûr-ı Hakk'ın o hüneri ve kudreti yok mudur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Bir kadehin bu kadar şerri ve karışıklığı olursa, Hakk'ın nurunun o hüneri ve kudreti yok mudur?

Şimdi bir kadehin ve içkinin bu derece şerri ve karışıklığı ve insan varlığında bu kadar etkisi olursa, Hakk'ın varlık nurunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı?

İmdi bir bâdenin ve içkinin bu derece şer u şûru ve vücûd-ı insânîde bu kadar te'sîri olursa, Hakk'ın nûr-ı vücudunda o kadar hüner ve kudret olmaz mı?

2114. Ki seni senden bi'l-külliyye hâlî ede; sen süflî olasın da, O sözü âlî ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Ki seni senden tamamen boşaltsın; sen aşağılık olasın da, O sözü yüce kılsın!

Hakk'ın varlığının senin izafî varlığın üzerinde etkisi olamaz mı ki seni, senliğinden tamamen boşaltsın ve senin varlığın yerine, O'nun varlığı ayakta dursun. Sen hiç mertebesine inesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin dilinle Hak olsun. Nitekim hadis-i şerifte يَقُولُ اللّٰهُ بِلِسَانِ عَبْدِهِ سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ yani, “Yüce Allah kulunun diliyle "Allah kendisine hamd edeni işitti!" der" buyurulur.

"Hakk'ın varlığının senin vücûd-ı izâfin üzerinde te'sîri olamaz mı ki seni, senliğinden tamâmiyle boşaltsın ve senin varlığın yerine, O'nun varlığı kāim olsun. Sen hiç mertebesine tenezzül edesin de, senden yüksek sözler söyleyen senin lisânınla Hak olsun." Nitekim hadis-i şerifde يَقُولُ اللّٰهُ بِلِسَانِ عَبْدِهِ سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ya'ni, “Allâh Teâlâ kulunun lisânıyla "Semiallâhu limen hamideh!" der" buyurulur.

2115. Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır, her kim Hak söylemedi derse, o kafirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır, her kim Hak söylemedi derse, o kâfirdir.

Gerçi Kur'ân-ı Kerîm harf ve ses ile Peygamber (a.s.)ın şerefli dilinden çıktı; ve biz ona lafzıyla ve manasıyla Hak'ın kelâmıdır dedik. Eğer bir kimse bu kelâmın görünen lafızlarının, yaratılmış olan Peygamber dilinden çıkışına bakıp da, bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şeriaten kâfir olur. Buna göre, bunun gibi, Allah'ın büyük velîlerinin dilinden "Ene'l-Hak" diyenin Hak olduğunu inkâr etmek, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Beyit: Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi, sözü Hak'tır, Hak söyledi.

Gerçi Kur'ân-ı Kerîm harf ve savt ile Peygamber (a.s.)ın lisân-ı şerîfinden sâdır oldu; ve biz ona lafzıyla ve ma'nâsıyla kelâm-ı Hak'dır dedik. Eğer bir kimse bu kelâmın elfâz-ı zâhirîsinin, mahlûk olan lisân-ı Nebevî'den sudûruna bakıp da, bunu Hak söylemedi, Peygamber söyledi derse, o kimse şer'an kâfir olur. Binâenaleyh bunun gibi, ekâbir-i evliyâullâhın lisânından "Ene'l-Hak" diyenin Hak olduğunu inkâr etmek, hamâkatden başka bir şey değildir. Beyit: Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi Hakdır sözü, Hak söyledi.

2116. Vaktaki bî-hodluk hümâsı pervâz etti, Bâyezîd o söze âgāz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Kendinden geçme hümâsı uçtuğu vakit, Bâyezîd o söze başladı.

Hakk'ın tecellîsi ile, kendinden geçme hümâsı uçtuğu zaman, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, yine o tür söze başladı.

Hakk'ın tecellîsi ile, kendinden geçmek hümâsı uçtuğu vakit, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, yine o nevi' söze başladı.

2117. Aklı tahayyür seli kaptı; ondan daha kuvvetli söyledi ki, evvel demiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Aklı şaşkınlık seli kaptı; ondan daha kuvvetli söyledi ki, evvel demiş idi.

Yüce Allah'ın tecellîsinin (ortaya çıkışının) gereği olan hayret seli, Bâyezîd (a.s.) hazretlerinin aklını kaptı; daha önce söylemiş olduğu sözden daha kuvvetlisini söylemeye başladı, şöyle ki:

Tecellî-i Hakk'ın muktezâsı olan hayret seli, cenâb-ı Bâyezîd'in aklını kaptı; evvelce söylemiş olduğu sözden daha kuvvetlisini söylemeğe başladı, şöyle ki:

2118. “Cübbemin içinde Huda'nın gayri yokdur, nice bir yerde ve gökte ararsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. "Cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur, ne diye bir yerde ve gökte ararsın!"

Bu şerefli beyit, Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin istiğrak (kendinden geçme) halinde söylediği "ليس في جبتى سوى الله" yani, "Cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur" Arapça sözünün tercümesidir.

Bu beyt-i şerîf Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin hâl-i istiğrâkda söylediği ليس في جبتى سوى الله Ya'ni, “Cübbemin içinde Allâh'ın gayri yokdur” kelâm-ı Arabî'sinin tercümesidir.

2119. O müridler hep dîvâne oldular; bıçakları onun cism-i pâkine vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. O müridler hep deli oldular; bıçakları onun temiz bedenine vurdular.

O müridler, mürşitleri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinden, kendi anlayışlarına göre şeriata aykırı gördükleri bu sözleri işitince çıldırdılar ve hazırladıkları bıçakları o hazretin latif ruh hâline gelen temiz bedenine vurdular.

O müridler, mürşidleri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinden, kendi anlayışlarına göre şer'a muhalif gördükleri bu sözleri işitince çıldırdılar ve hazırladıkları bıçakları o hazretin rûh-ı latîf hâline gelen cism-i pâkine vurdular.

2120. Her biri Gird-i kûh mülhidleri gibi melûl olmaksızın kendi pîrine bıçak [2127] vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Her biri Gird-i kûh mülhidleri gibi üzülmeksizin kendi pîrine bıçak vurdu.

"Gird-i kûh" Burhân'da Mâzenderân vilayetinde bir dağın ismidir denilmiştir. Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şöyle der: "Rey şehrinin civarında bir dağın adıdır ki, İmâm Fahreddîn-i Râzî zamanında mülhidler o dağ üzerinde toplanmışlardı." "Sütûh", darılmak ve içi sıkılmak ve üzülmek anlamındadır. Yani, "Müridlerin her biri "Gird-i kûh" dağında toplanan mülhidler ve bâtıl mezhep sahipleri gibi asla üzülmeksizin ve sıkılmaksızın, kendi pîri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine bıçak vurdu."

“Gird-i kûh” Burhân'da Mâzenderân vilâyetinde bir dağın ismidir denilmişdir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Rey şehr-i nevâhîsinde bir dağın adıdır ki, İmâm Fahreddîn-i Râzî zamânında mülhidler o dağ üzerinde toplanmışlar idi.” “Sütûh”, darılmak ve içi sıkılmak ve melûl olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mürîdlerin her biri “Gird-i kûh” dağında toplanan mülhidler ve mezheb-i bâtıl erbâbı gibi aslâ melûl olmaksızın ve sıkılmaksızın, kendi pîri olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine bıçak vurdu.”

2121. Her kim ki şeyhe bir bıçak sapladı, tersine olarak kendi teninden yırtdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. Her kim ki şeyhe bir bıçak sapladı, aksine olarak kendi bedeninden yırttı.

Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin hangi tarafına sapladı ise, kendi bedeninin o tarafını yaraladı.

Şeyhe bıçak saplayan kimse, şeyhin ne tarafına sapladı ise, kendi cismisinin o tarafını yaraladı.

2122. O zû-fünunun teni üzerinde bir eser yokdu, halbuki o müridler mecrûh ve kana gark idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. O çok bilgili kişinin bedeni üzerinde bir eser yoktu, aksine o müridler yaralı ve kana bulanmış idi.

2123. Her kim onun boğazı tarafına yara götürdü, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârîlikle öldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Her kim onun boğazı tarafına yara götürdü, kendi boğazını kesilmiş gördü ve zârîlikle öldü.

Müridlerden herhangi biri, Hz. Bâyezîd'in boğazını yaraladı ise, kendi boğazını kesilmiş bir hâlde gördü ve feryat ederek öldü.

Müridlerin herhangisi, Hz. Bâyezîd'in boğazını yaraladı ise, kendi boğazı-nı kesilmiş bir halde gördü ve feryad ederek öldü.

2124. Ve o kimse ki, onun sînesine yara vurdu, onun sînesi yarıldı, mürde-i ebed oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. Ve o kimse ki, onun göğsüne yara vurdu, onun göğsü yarıldı, ebediyen ölü oldu.

Bilinmeli ki, burada iki mesele vardır: Birincisi Hz. Bâyezîd'in bıçak ile şerefli bedeninin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücudunu yaralamasıdır. İlk meselenin sırrı şudur ki, böyle bir tecelli meydana geldiğinde, insân-ı kâmillerin vücudunun yoğunluğu latifliğe dönüşür. Nitekim "ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا" yani, "Bizim ruhlarımız bedenlerimizdir ve bedenlerimiz ruhlarımızdır" buyururlar ve o hâl içinde onların görünen beşerî suretleri, berzahî suret gibi latif olur. Rüyada görülen beşerî bedenler bunun benzeridir. Çünkü rüyadaki suretlere bıçak saplansa etkilenmez ve kesilmez; aynı şekilde aynada görülen misalî suretler de bu türdendir.

İkinci meselenin sırrı şudur ki, insân-ı kâmil, kemal derecesindeki latifliği ile bir ayna gibidir; ona karşı olanlar iyi veya kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olur ve örneğin bir kimse aynaya tecavüz etse, ona yansıyan kendi suretine tecavüz etmiş olur. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti:

Halk içre bir âyîneyim Her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yâman görür.

Ve sonraki şerefli beyitlerde bu sır açıklanır:

Ma'lûm olsun ki, burada iki mes'ele vardır: Birisi Hz. Bâyezîd'in bıçak ile cism-i şerîfinin kesilmemesi ve diğeri ona bıçak vuranın kendi vücudunu yaralamasıdır. Evvelki mes'elenin sırrı budur ki, böyle bir tecellî vukū'unda kâmillerin vücûdunun kesâfeti letâfete münkalib olur. Nitekim ارواحنا اشباحنا واشباحنا ارواحنا ya'ni, "Bizim rûhlarımız cesedlerimizdir ve cesedlerimiz rûhla-rımızdır" buyururlar ve o hâl içinde onların görünen sûret-i beşeriyyeleri, sû-ret-i berzahiyye gibi latif olur. Rü'yâda görülen ecsâd-ı beşeriyye bunun na-zîridir. Zîrâ rü'yâdaki sûretlere bıçak saplansa müteessir olmaz ve kesilmez; ve kezâ âyînede görülen suver-i misâliyye dahi bu kabîldendir.

İkinci mes'elenin sırrı budur ki, insân-ı kâmil kemâl-i letâfeti ile bir âyîne mesâbesindedir ona mukābil olanlar iyi ve kötü her ne görürlerse, kendileri-ne âit olur ve meselâ bir kimse aynaya tecavüz etse, ona mün'akis olan ken-di sûretine tecavüz etmiş olur. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.):

Halk içre bir âyîneyim Her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yâman görür.

Ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu sır îzâh buyurulur:

2125. Ve o kimse ki, o sahib-kırândan âgâh idi, ona ağır yara vurmak için gö-nül vermedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Ve o kimse ki, o sahib-kırandan haberdardı, ona ağır yara vurmak için gönül vermedi.

"Sahib-kıran", astroloji bilimi âlimlerinin teriminde, o kimsedir ki, onun doğduğu yılda Zühre ve Müşteri gezegenleri bir burçta toplanır; ve bu durum birçok yıllar sonra meydana gelir. Bu yılda doğan çocuk ya görünüşte ya da iç dünyasında büyük bir adam olur. Yani, "O mürid ki, sahib-kıran olan Bayezid hazretlerinin büyüklüğünden haberdardı, ihtiyat edip ona ağır yara vurmak istemedi ve sadece hafif bir yara açmakla yetindi."

"Sâhib-kırân", ilm-i nücûm ulemâsı ıstılâhında o kimsedir ki, onun doğ-duğu senede Zühre ve Müşterî seyyâreleri bir burçda cem' olur; ve bu karâr birçok seneler sonra vukū'a gelir. Bu senede doğan çocuk ya zâhirde veyâ bâtında büyük bir adam olur. Ya'ni, "O mürid ki, sahib-kırân olan Bâyezîd hazretlerinin büyüklüğünden âgâh idi, ihtiyat edip ona ağır yara vurmak is-temedi ve yalnız bir hafif yara açmakla iktifa etti."

2126. Yarım ma'rifet onun elini bağlanmış yaptı, canını kurtardı; şu kadar ki, kendini mecrûh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Yarım bilgi onun elini bağladı, canını kurtardı; ancak kendini yaraladı.

O hafif yara vuran müridin, Hz. Bâyezîd hakkında sahip olduğu yarım bilgi, ona ağır yara vurma konusunda elini bağladı; bu sebeple o yarım bilginin faydasını gördü ve canını helâktan kurtardı; fakat o yüce zâta açtığı hafif yara oranında, kendini yaraladı.

O hafif yara vuran mürîdin, Hz. Bâyezîd hakkında yarım ma'rifeti, ona ağır yara vurmak hususunda elini bağladı; binâenaleyh o yarım ma'rifetin faidesini gördü ve canını helâkden kurtardı; fakat o hazrete açtığı hafif yara nisbetinde, kendini yaraladı.

2127. Gündüz oldu ve o müridler eksilmiş, onların evinden feryadlar kalkmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Gündüz oldu ve o müridler eksilmiş, onların evinden feryatlar yükselmiş.

Geceki saldırı geçti ve gündüz oldu, gördüler ki o saldıran müridlerden bazıları eksilmiş ve ortadan kaybolmuştu. O ölenlerin evlerinden aileleri feryat koparmıştı.

Geceki hücûm geçti ve gündüz oldu, gördüler ki o muhâcim müridlerden ba'zıları eksilmiş ve ortadan gāib olmuş idi. O ölenlerin evlerinden âileleri feryâd koparmış idi.

2128. Binlerce erkek ve kadın onun huzuruna geldi, dediler ki: "Ey iki âlem bir gömleğinde münderiç olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Binlerce erkek ve kadın onun huzuruna geldi, dediler ki: "Ey iki âlem bir gömleğinde toplanmış olan!"

"İki âlemin bir gömlekte toplanmış olması", kesafet (yoğunluk) ve letafet (incelik) âlemi ile suret ve mana âleminin, tenzih (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma) ve teşbihin (Allah'ı yaratılmışlara benzetme), insân-ı kâmilde toplanmış olması anlamınadır.

Hint şârihlerinden Muhammed Mir şöyle buyurur: "Yani, onun huzuruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: "Ey Bayezid, gerçi senin varlığın, vahdet-i vücud (varlığın birliği) itibarıyla müridlerin bedeninin aynısı idi; ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından temizdi. Çünkü o beden Yüce Allah'ın zâtıdır. Böyle olunca müridlerin bedeni niçin yaralanmıştır?" "Şeyhin cisminin yaralanmaması tenzih mertebesi itibarıyla ve müridlerin bedenlerinin yaralanması teşbih itibarıyladır; çünkü yoğun olan ancak müridlerin cisimleri idi." Nasıl ki ilerideki beyitte buyururlar:

"İki âlemin bir gömlekde münderiç olması" âlem-i kesâfet ve letâfet ve âlem-i sûret ve âlem-i ma'nâ ve tenzîh ve teşbîh, insân-ı kâmilde münderiç olması ma'nâsınadır.

Hind şârihlerinden Muhammed Mîr şöyle buyurur: "Ya'ni, onun huzûruna binlerce erkek ve kadın toplanıp sordular ki: "Ey Bâyezîd, gerçi senin vücûdun, vahdet-i vücûd i'tibariyle müridlerin teninin aynı idi; ve senin cismin hançer ve kılıç yarasından pâk idi. Zîrâ o ten Hâlık Teâlâ'nın zâtıdır. Böyle olunca mürîdlerin teni niçin mecrûh olmuşdur?" "Cism-i şeyhin mecrûh olmaması mertebe-i tenzîh i'tibariyle ve müridlerin tenlerinin mecrûh olması teşbîh i'tibariyledir; zîrâ kesîf olan ancak mürîdlerin cisimleri idi." Nitekim âtîde beyitde buyururlar:

2129. Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Bu senin bedenin eğer insan bedeni olsaydı, insan bedeni gibi hançerden kaybolurdu.

Bilinmeli ki, bu konular gayet nazik konulardır; Bayezid'in bu kulluk mertebesinde Hak olduğu sanılmasın. Zira Hakk'ın mutlak varlığının her mertebede bir hükmü vardır ve varlığın her bir mertebesi, diğer mertebesinden farklıdır, asla aynı değildir. Nasıl ki suyun "buz" mertebesi, "su"yun aynısı değildir. Zira su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu açıdan farklılık pek açık ve sarihtir; bu sebeple insân-ı kâmilin bedensel varlığı, Hak tecellisi meydana geldiğinde aslında bakidir. Bu belirlenim asla batıl ve yok olmaz. Ancak bu belirlenim müşahadeden kalkar; çünkü ilahi ilimde sabit olan kulun sureti, mutlak varlığın her bir mertebesinde bir kisve ile ortaya çıkar ve farklılığı baki kalır. Bu suret, şehadet mertebesinde dünyada unsurlardan oluşmuş ve berzah mertebesinde misalî (maddi olmayan, hayalî) ve ruhlar mertebesinde nurani mücerret cevherdir. Geriye doğru dönüşle, ilim mertebesine dönünceye kadar, zikredilen mertebelerde kulun farklılığı sabittir; ve ilim mertebesi, sırf zattan temayüz etmesi itibarıyla bu saf zatın gayrı ise de, onun nispetleri olması itibarıyla da aynıdır. Örneğin yarım ve üçte bir ve dörtte bir ve beşte bir ve altıda bir vb. birin nispetleri olmak ve birde içkin olmak itibarıyla birin aynısıdır ve birden ayrılıp yarım ve üçte bir ve dörtte bir vb. halinde temayüz ettikleri zaman, o birin gayrıdırlar. Hak ile kul arasındaki ayniyet ve farklılık da böyledir. Bu sebeple kul kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde kul olmaz. Şu kadar ki kul, kulluğunu Hakk'ın varlığında kazanmıştır. Bu incelikleri anlamayanlar maalesef vahdet-i vücud (varlığın birliği) aleyhinde bulunurlar ve marifet kapılarını kendi üzerlerine kapatırlar. Şimdi bu mukaddime bilindikten sonra anlaşılır ki bu olayda Hz. Bayezid'in bedensel varlığı yok olmadı; aksine Hak tecellisi, onu beşeriyetin yoğunluk mertebesinden, letafet ve melekiyet mertebesine nakletti ve bu mertebede ona zat ve sıfatlarla tecelli buyurdu. Müridler tecavüz ettikleri vakit, onun latif bedenine bıçaklar tesir etmedi; nasıl ki bu konudaki açıklamalar yukarıdaki 2125 numaralı beyitte de geçti.

Ma'lûm olsun ki, bu bahisler gāyet nâzik bahislerdir; zannolunmasın ki Bâyezîd bu mertebe-i abdiyyetde Hak olmuşdur. Zîrâ vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın her mertebede bir hükmü vardır ve vücûdun her bir mertebesi, dîğer mertebesinin gayridir, aslâ aynı değildir. Nitekim suyun “buz” mertebesi, “su”yun “ayn”ı değildir. Zîrâ su ile yapılan işler, buz ile yapılamaz. Bu i’tibâr ile gayriyet pek açık ve sarîhdir; binâenaleyh insân-ı kâmilin vücûd-ı abdânîsi, tecellî-i Hak vuku’unda nefsü’l-emirde bâkîdir. Bu taayyün aslâ bâtıl ve zâil olmaz. Ancak bu taayyün müşâhededen kalkar; çünki ilm-i ilâhîde sâbit olan abdin sûreti, vücûd-ı mutlakın her bir mertebesinde bir kisve ile zâhir ve gayriyeti bâkî olur. Bu sûret, mertebe-i şehâdetde dünyâda unsurî ve mertebe-i berzahda misâlî ve mertebe-i ervâhda cevher-i mücerred-i nûrânîdir. Ric’at-ı kahkariyye ile, mertebe-i ilme avdet edinceye kadar, zikr olunan merâtibde abdin gayriyeti sâbitdir; ve ilim mertebesi, zât-ı sırftan temeyyüz i’tibâriyle bu zât-ı bahtın gayri ise de, onun nisebi olmak i’tibâriyle de aynıdır. Meselâ nısf ve sülüs ve rub’ ve hums ve südüs ilh. vâhidin nisbetleri olmak ve vâhidde mündemiç olmak i’tibâriyle vâhidin aynıdır ve vâhidden ayrılıp nısf ve sülüs ve rub’ ilh. hâlinde temeyyüz ettikleri vakit, o vâhidin gayridirler. Hak ile abd arasındaki ayniyet ve gayriyet dahi böyledir. Binâenaleyh abd kendi mertebesinde Hak ve Hak da kendi mertebesinde abd olmaz. Şu kadar ki abd, abdiyeti Hakk’ın vücûdunda iktisâb etmişdir. Bu incelikleri anlamayanlar maatteessüf vahdet-i vücûd aleyhinde bulunurlar ve ma’rifet kapılarını kendi üzerlerine kaparlar. İmdi bu mukaddime ma’lûm olduktan sonra anlaşılır ki bu vak’ada Hz. Bâyezîd’in vücûd-ı abdânîsi zâil olmadı; belki tecellî-i Hak, onu kesâfet-i beşeriyye mertebesinden, mertebe-i letâfete ve melekiyyete nakl etti ve bu mertebede ona zât ve sıfât ile tecellî buyurdu. Vaktâki mürîdler tecâvüz ettiler, onun vücûd-ı latîfine bıçaklar te’sîr etmedi; nitekim bu babdaki îzâhât yukarıdaki 2125 numaralı beyitde de geçti.

2130. Bir kendi ile olan bir kendinden geçmiş olan ile karşılaştı, kendi gözüne diken vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Bir kendinde olan, kendinden geçmiş olan ile karşılaştı, kendi gözüne diken vurdu.

"Dûçâr zeden", karşılık vermek ve karşılaşmak anlamındadır. "Bâhod"dan kasıt, kendi vehmedilmiş varlığına yapışmış olan nefsanî kişidir; ve "bî-hod"dan kasıt, hâlen kendi vehmedilmiş varlığından geçmiş olan rabbanî kişidir. Bir nefsanî olan kişi, bir rabbanî olan şerefli zâta karşı çıktığı ve mukabele ettiği zaman, zararı kendine olur. Nasıl ki Hacı Bayram Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan vezir, Edirne'de bir ziyafet düzenleyip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. O şerefli zât da şerbeti eline alıp vezire hitaben buyururlar ki: "Biz bu şerbeti içeceğiz, fakat fayda ve zararı size ait olacaktır!" Daha sonra şerbeti içerler; biraz sonra o zehrin etkisi vezirde sancılar ile ortaya çıkar ve hayatını kaybeder. Evliya menkıbelerinde bu gibi olayların benzerleri pek çoktur.

“Dûçâr zeden”, mukâbele etmek ve karşılaşmak ma’nâsınadır. “Bâhod”dan murâd, kendi mevhûm olan varlığına yapışmış olan nefsânî kimsedir; ve “bî-hod”dan murâd, hâlen kendi mevhûm olan varlığından geçmiş olan rabbânî kimsedir. Bir nefsânî olan kimse, bir rabbânî olan zât-ı şerîfe muârız ve mukâbil olduğu vakit, zararı kendine olur. Nitekim Hacı Bayram Velî (k.s.) hazretleri aleyhinde bulunan vezîr, Edirne’de bir ziyâfet tertîb edip, o hazrete zehirli bir şerbet verdirir. O zât-ı şerîf dahi şerbeti eline alıp vezîre hitâben bu- yururlar ki: "Biz bu şerbeti içeceğiz, fakat nef' ve zararı size âit olacakdır!" Ba'dehû şerbeti içerler; biraz sonra o zehrin eseri vezîrde sancılar ile zâhir olup, terk-i hayât eder. Menâkıb-ı evliyâda bu gibi vakāyi'in emsâli pek çokdur.

2131. Ey sen ki bir bî-hod üzerine Zülfikār vurmuşsun, onu kendi tenin üzerine vurursun, akıl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Ey sen ki bir kendinden geçmiş üzerine Zülfikâr vurmuşsun, onu kendi tenin üzerine vurursun, akıl tut!

"Ey gafil, sen kendinden geçmiş ve vehmedilmiş varlığından fânî olmuş kâmil bir veliye Zülfikâr, yani kılıç vurmuşsun; yahut ona eziyet ve cefa etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o eziyet ve cefayı kendine yaptın!" Bir itiraz eden çıkıp diyebilir ki: "Bu âlemde birçok evliyaya ve hatta peygamberlere saldıranlar oldu; onların hiçbirine, Hz. Bâyezîd ile müridleri arasındaki hâl meydana gelmedi!" Cevaben deriz ki: Fânî-fillâh (Allah'ta fânî olmuş) olanlara tecavüz edenlerin cezaları, çeşitli şekil ve biçimlerde olur. Bazen Yüce Allah bir hikmete dayanarak tecavüz edenin cezasını erteler. Sonra ya bu âlemde yahut ahiret âleminde Müntakim (intikam alan) ismi ile tecelli eder. Bu âlemdeki intikamı dahi ya tecavüz edenin kendi eli ile meydana gelir, görünen şekilde halk buna, hata ve kaza derler; yahut diğer birinin eli ile meydana gelir; ona da cinayet derler. Çünkü halk iç yüzünden gafildirler; ahiretteki ceza ise, dünyadaki cezalara kıyaslanamaz. Yüce Allah bu cezalar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de "azâb-ı ekber (en büyük azap)" buyurur. Nasıl ki Secde sûresinde وَلَذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الأكبر (Secde, 32/21) yani, "Biz onlara en büyük azaptan aşağı olan en yakın azabı tattırırız!" buyurulur.

"Ey gafil, sen kendinden geçmiş ve mevhûm olan varlığından fânî olmuş bir veliyy-i kâmile Zülfikār, ya'ni, kılıç vurmuşsun; veyâhud ona ezâ ve cefâ etmişsin. Bil ki o kılıcı kendi tenine vurdun ve o ezâ ve cefâyı kendine yaptın!" Bir mu'teriz çıkıp diyebilir ki: "Bu âlemde birçok evliyâya ve hattâ enbiyâya taarruz edenler oldu; onların hiçbirine, Hz. Bâyezîd ile mürîdleri arasındaki hâl vâki' olmadı! Cevâben deriz ki: Fânî-fillâh olanlara tecavüz edenlerin cezaları, muhtelif eşkâl ve sûretde olur. Ba'zan Cenâb-ı Hak bir hikmete müsteniden mütecâvizin cezâsını imhâl buyurur. Sonra ya bu âlemde veyâhud âlem-i âhiretde Müntakim ismi ile tecellî eder. Bu âlemdeki intikāmı dahi ya mütecâvizin kendi eli ile vâki' olur, sûret-i zâhirede halk buna, hatâ ve kazâ derler; veyâhud dîğer birinin eli ile vâki' olur; ona da cinâyet derler. Zîrâ halk iç yüzünden gāfildirler; âhiretdeki cezâ ise, dünyâdaki cezalara kābil-i kıyâs değildir. Hak Teâlâ bu cezalar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de "azâb-ı ekber” buyurur. Nitekim sûre-i Secde'de وَلَذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الأكبر (Secde, 32/21) ya'ni, "Biz onlara azâb-ı ekberden aşağı olan azâb-ı ednâyı tattırırız!" buyurulur.

2132. Zîra ki bî-hod fânîdir ve emîndir, ebede kadar o, eminlikde sakindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. Çünkü kendinden geçmiş olan fânidir ve emindir, sonsuza dek o, eminlikte sakindir.

Çünkü kendinden geçmiş olan kimse, Hakk'ın varlığında fânidir ve kendi varlığından geçip, Hakk'ın varlığında fânî olmuş olan kimse, sonsuza dek, yani, zaman sınırı olmaksızın eminlikte sakindir, onlar için dünyada ve ahirette korku ve hüzün yoktur. Nitekim ayet-i kerimede أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) ["Bilesiniz ki Allah'ın velîlerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de!"] buyrulur.

"Zîrâ kendinden geçmiş olan kimse, vücûd-ı Hak'da fânîdir ve kendi varlığından geçip, Hakk'ın varlığında fânî olmuş olan kimse, ebede kadar, ya'ni, hadd-i zamânî olmaksızın eminlikde sâkindir, onlar için dünyâda ve âhiretde havf ve hüzün yokdur." Nitekim âyet-i kerîmede أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yunus, 10/62) ["Bilesiniz ki Allah'ın velîlerine korku yokdur, onlar üzülmeyecekler de!"] buyurulur.

2133. Onun nakşı fânî ve o, ayna oldu, orada gayrin yüz bin nakşından başkası yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. Onun nakşı fânî oldu ve o, ayna oldu, orada yüz binlerce başka nakıştan başkası yoktur.

Bu şerefli beyitte "nefs-i sâfiye" (arınmış nefis) mertebesine işaret buyrulur ki, bu mertebe mutlak kulluk ve zât cennetine giriş mertebesidir; ve bu zât nefsin bütün mertebelerini tamamlamıştır. Nitekim ayet-i kerimede "Ey nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis), Rabb'in olan “Allah” ismi hükmüne razı ve kendisinden razı olunmuş bir halde dön, ardından benim kullarım arasına gir ve zât cennetime gir!" (Fecr, 89/27-30) buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde "nefs-i sâfiye" mertebesine işaret buyurulur ki, abdiyyet-i mahza ve cennet-i zâta duhûl mertebesidir; ve bu zât nefsin bilcümle merâtibini hatm etmişdir. Nitekim âyet-i kerîmede يا أيتها النفس المطمئنة ارجعى إلى ربك راضية مَرْضِيَّةٌ فَادْخُلَى فِي عبادى وَادْخُلِى جَنَّتَى (Fecr, 89/27-30) ya'ni, "Ey nefs-i mutmainne, Rabb'in olan “Allâh” ismi tahtına râzıye ve merzıyye olduğun halde rücû' et, müteâkıben benim ibâdım arasına gir ve cennet-i zâtıma duhûl et!" buyurulur.

2134. Eğer "tüf" yaparsan, kendi yüzün tarafına yaparsın; ve eğer ayna üzerine vurursan, kendine vurursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Eğer "tüf" yaparsan, kendi yüzün tarafına yaparsın; ve eğer ayna üzerine vurursan, kendine vurursun!

"Tüf", tükürürken çıkarılan sestir. Yani, "Ey gafil, eğer sen kendinden geçmiş birinin yüzüne 'tüh' diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünkü o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı 'tüh' der; ve eğer sen insân-ı kâmilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 11. bölümünde şöyle buyurur: Şeyh Muhammed Sererzî, müridlerin arasında oturmuştu ve müridlerden biri de baş kebabı arzu etmişti. Şeyh, "Falan için baş kebabı getiriniz!" diye emretti. "Onun baş kebabına ihtiyacı olduğunu ne ile bildin?" dediler, cevab verdi ki: "Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamıştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan arındırmışım ve münezzehim. Ayna gibi saf ve nakışsız olmuşum; ne zaman ki aklıma baş kebabı geldi, bende iştah belirdi ve ihtiyaç oluştu. Onun, filanın isteği olduğunu bildim. Çünkü ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o başkasının nakşıdır."

"Tüf", tükürürken çıkarılan sadâ demekdir. Ya'ni, "Ey gāfil, eğer sen bî-hodun yüzüne "tüh" diye tükürürsen, bil ki kendi yüzün tarafına tükürmüş olursun; çünki o aynadır ve bir kimse beğenmediği ve hoşlanmadığı şeye karşı "tüh" der; ve eğer sen kâmilden hoşlanmadın ise, bil ki o aynada kendini gördün ve kendi yüzüne tükürdün." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 11. faslında şöyle buyurulur: Şeyh Muhammed Sererzî, mürîdlerin arasında oturmuş ve mürîdlerin birisi de baş kebabı iştihâ etmiş idi. Şeyh, "Falan için baş kebabı getiriniz!" diye emr etti. "Onun baş kebabına ihtiyacı olduğunu ne ile bildin?" dediler, cevab verdi ki: "Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamışdır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim. Ayna gibi sâf ve nakışsız olmuşum; vaktâki hâtırıma baş kebabı geldi, bende iştihâ peydâ ve ihtiyaç hâsıl oldu. Onun, filânın takāzāsı olduğunu bildim. Zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse, o gayrin nakşıdır."

2135. Ve eğer çirkin yüz görürsen, o dahi sensin ve eğer Îsâ'yı ve Meryem'i görürsen, sensin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. Ve eğer çirkin yüz görürsen, o da sensin ve eğer İsa'yı ve Meryem'i görürsen, sensin.

Ey gafil, eğer kendinden geçmiş olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin hâlinin yansımasıdır; ve eğer onda İsa'nın ve Meryem'in yüzünü görürsen, yine bil ki o senin yüzündür.

Ey gāfil, eğer bî-hod olan insân-ı kâmilde çirkinlik hâli görürsen, bil ki o senin hâlinin aksidir; ve eğer onda vech-i Îsâ'yı ve Meryem'i görürsen, yine bil ki o senin vechindir.

2136. O ne budur ve ne odur, o sâdedir; senin nakşını senin önüne koymuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. O ne budur ne de odur, o sâdedir; senin nakşını senin önüne koymuştur.

2137. Vaktāki söz buraya erişti, dudağın kapısını bağladı; vaktāki buraya erişti, kalem kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Söz buraya eriştiğinde, dudağın kapısını bağladı; buraya eriştiğinde, kalem kırıldı.

Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) maddi yoğunluktaki suretinin letafete dönüşmesi ve bir ayna gibi parlak olup, muhataplarının hallerinin yansıması ve aslında kendisinin renksiz ve sade olup, ayna gibi kendisine yansıyan suretlerden arınmış olması, zevkî ve vicdanî bir hal olduğundan, kelimeler ve ifadeler ile anlatmak mümkün değildir. Bu konuya gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu konuya gelince kırılır ve yazamaz bir hale gelir. Çünkü bu makam, vahdet-i vücud (varlığın birliği) meselesinin hakikatinin açığa çıkması makamıdır ve Hakk Yolcusu'nun kalbine zâtî tecellinin (Allah'ın özünden gelen görünüm) vuku bulması halidir. Mesnevî-i Şerîf şarihlerinden cenab-ı İmdadullah (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücud risalelerinde buyururlar ki: "Bu makam gitmeye layıktır, söylemeye layık değildir. Söylemekten bilmeye ve bilmekten görmeye ve olmaya kadar çok fark vardır." Mevlana Cami (k.s.) bu makam hakkında şu rubaiyi buyururlar: "Gönül sahasından kesret (çokluk) tozunun gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekten daha hoştur. Söze aldanma, çünkü Allah'ın birliği bir görmektir, bir demek değildir."

Ya'ni, insân-ı kâmilin sûret-i kesîfesinin letâfete tebeddülü ve bir ayna gibi mücellâ olup, muhâtablarının in'ikâs-ı ahvâli ve hadd-i zâtında kendisi renksiz ve sâde olup, ayna gibi kendisine mün'akis olan sûretlerden ârî olması, zevkî ve vicdânî bir hâl olduğundan, elfâz ve ibârât ile anlatmak mümkin değildir. Bu bahse gelince söz, ağzın kapısı olan dudakları bağlar ve kalem bu bahse gelince kırılır ve yazamaz bir hâle gelir. Zîrâ bu makām vahdet-i vücûd mes'elesinin inkişaf-ı hakikatı makāmıdır ve kalb-i sâlike tecellî-i zâtî vukū'u hâlidir. Mesnevî-i Şerîf şârihlerinden cenâb-ı İmdâdullâh (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd risâlelerinde buyururlar ki: "Bu makām gitmeğe lâyıkdır, söylemeğe lâyık değildir. Söylemekden bilmeğe ve bilmekden görmeğe ve olmağa kadar çok fark vardır." Mevlânâ Câmî (k.s.) bu makām hakkında şu rubâîyi buyururlar: "Sâha-i dilden gubâr-ı kesretin gitmesi, vahdet incisini boş sözler ile delmekden daha hoşdur. Söze mağrûr olma, zîrâ tevhîd-i Hudâ bir görmekdir, bir demek değildir."

2138. Her ne kadar fesâhat elverdi ise de, dudağı bağla, dem vurma! Allâh Teâlâ reşadı en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Her ne kadar fesahat elverdi ise de, dudağı bağla, dem vurma! Yüce Allah doğru yolu en çok bilicidir.

Bu şerefli beyit, özel anlamı itibarıyla, kendisinin şerefli zâtından, yine kendisinin şerefli zâtına bir hitaptır. Genel anlamı itibarıyla, kendilerine vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrı zevken ve hâlen açığa çıkan yüce zâtlara bir tavsiyedir. Yani, "Her ne kadar dilindeki söz fesahati sebebiyle, açığa çıkan sırları, zeki kişilerin akıllarına yaklaştırarak anlatmak mümkün ise de, ağzını kapa ve sus! Yüce Allah doğru yola girmeyi en çok bilicidir."

Bu beyt-i şerîf, ma'nâ-yı husûsisi i'tibariyle, zât-ı şerîflerinden, yine zât-ı şerîflerine hitâbdır. Ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle, kendilerine vahdet-i vücûd sırrı zevkan ve hâlen münkeşif olan zevât-ı kirâma tavsiyedir. Ya'ni, "Her ne kadar lisânındaki fesâhat-i kelâmiyye sebebiyle, esrâr-ı münkeşifeyi, ehl-i zekânın akıllarına takriben anlatmak mümkin ise de, ağzını kapa ve sus! Allâh Teâlâ doğru yola sülükü en çok bilicidir."

2139. Ey mest-i müdâm, damın kenarındasın, ya çöküp otur, yahud aşağıya in vesselâm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Ey sürekli sarhoş olan, damın kenarındasın, ya çöküp otur, yahut aşağıya in vesselâm!

"Müdâm", bâde ve içki anlamındadır. Burada "müdâm"dan kastedilen, ilâhî tecellî şarabıdır. "Dam kenarı"ndan kastedilen, beşerî yoğunluk (kesâfet-i beşeriyye) ile incelik (hâl-i letâfet) arasındaki ayırıcı sınırdır. Yani, "Ey Hakk'ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş kimse, sen şimdi beşerî yoğunluk ile ruhanî incelik arasındaki ayırıcı sınırdasın. Ya bu inceliğe bakan hâl içinde çöküp otur, yani, sus; yahut yine beşerî yoğunluk hâline geri dön vesselâm!"

"Müdâm", bâde ve içki ma'nâsınadır. Burada "müdâm”dan murâd, şarâb-ı tecellî-i ilâhîdir. "Dam kenarı"ndan murâd, kesâfet-i beşeriyye ile hâl-i letâfet arasındaki hadd-i fâsıldır. Ya'ni, "Ey Hakk'ın tecellîsi şarabından sarhoş olmuş olan kimse, sen şimdi kesâfet-i beşeriyye ile, letâfet-i rûhâniyye arasındaki hadd-i fâsıldasın. Ya bu letâfete nâzır olan hâl içinde çöküp otur, ya'ni, sükût et; veyâhud yine kesâfet-i beşeriyye hâline rücû' et vesselâm!"

2140. Her bir zaman ki sen kâmrân oldun, o hoş demi dam kenarı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Her ne zaman sen muradına erdin, o hoş anı dam kenarı bil!

Sen ilahi tecelliye mazhar olup muradına nail olduğun her bir vakit, o zevkli ve vicdanî olan hoş ve latif anı dam kenarı bil; çünkü bu an bir taraftan beşerî yoğunluğa ve diğer taraftan ruhani inceliğe bakar.

Sen tecellî-i ilâhîye mazhar olup murâdına nail olduğun her bir vakit, o zevkî ve vicdânî olan hoş ve latîf ânı dam kenârı bil; zîrâ bu dem bir tarafdan kesâfet-i beşeriyyeye ve diğer tarafdan letâfet-i rûhâniyyeye nâzırdır.

2141. Hoş olan zamân üzere sen korkucu ol; sen onu hazîne gibi gizle, fâş etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Hoş olan zaman üzere sen korkucu ol; sen onu hazine gibi gizle, fâş etme!

Hoş ve latif olan Hakk'ın tecellî etme zamanı, dam kenarı gibi düşmekten korkulacak bir makamdır; bu sebeple böyle bir hâl meydana geldiğinde kork ve o hâli bir hazine ve define gibi sakla, nâ-mahrem (sırra layık olmayan) ve nâ-ehil (ehil olmayan) kimselere açıklama! Çünkü o gibi Hakk'ın tecellîlerinin art arda gelmesinden mahrum kalırsın.

Hoş ve latîf olan tecellî-i Hak zamânı, dam kenârı gibi sukūtdan korkulacak bir makāmdır; binâenaleyh böyle bir hâl vukū'unda kork ve o hâli bir hazîne ve define gibi sakla, nâ-mahrem ve nâ-ehil olan kimselere ifşa etme! Zîrâ o gibi tecelliyât-ı Hakk'ın tevâlîsinden mahrûm kalırsın.

2142. Tâ ki vila üzerine ansızın belâ gelmesin; âgâh ol, o mekmende korka korka git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Ta ki üzerine ansızın belâ gelmesin; uyanık ol, o gizli yerde korka korka git!

"Velâ", "vav" harfinin üstün okunmasıyla, yakınlık ve dostluk anlamındadır; "vav" harfinin esre okunmasıyla "vila" ise art arda gelme ve birbirini takip etme anlamındadır. Burada art arda gelme anlamındadır. "Belâ", azap, imtihan ve hoşlanılmayan şey demektir. Yani, "Ey kişi, sana meydana gelen o latîf (ince ve güzel) Hakk tecellilerini (Allah'ın görünüşlerini) açığa vurma; ta ki o tecellilerin art arda gelişi ve devamlılığı üzerine ansızın zeval (yok olma) ve inkıta (kesilme) azabı gelmesin! Uyanık ol, bu gizli olan mahalde ve manevî makamda korka korka git! Çünkü dam kenarı gibi tehlikelidir.

"Velâ”, “vâv”ın fethi ile, karâbet ve dostluk ma'nâsınadır; ve “vâv"ın kesriyle "vila" tetâbu' ve birbiri arkasına gelmek ma'nâsınadır. Burada tetâbu' ma'nâsınadır. "Bela", nıkmet ve imtihân ve kerâhet olunan şey demekdir. Ya'ni, "Ey kimse, sana vâki' olan o latîf tecelliyât-ı Hakk'ı ifşa etme; tâ ki o tecelliyâtın tetâbu'u ve tevâlîsi üzerine ansızın nıkmet-i zevâl ve inkıtâ' gelmesin! Ågâh ol, bu gizli olan mahalde ve makām-ı ma'nevîde korka korka git! Zîrâ dam kenârı gibi tehlikelidir.

2143. Şâdî vaktinde cânın zevâlinden korkması, o gayb damının kenarından irtihâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. Sevinç anında canın yok olmasından korkması, o gayb damının kenarından göç etmektir.

Örneğin, sevinç anında: "Aman bu zevkli hâller ve zamanlar geçecek" diye insanın canında bir korku oluşur. İşte bu korku, gayb mertebesinde bulunan yok olma damının kenarından emin bir yere göç etme ve geçme anlamındadır. Yani, sevinç içinde bulunan bir kimse, bu sevincin geçmemesi için tedbirlere başvurur; çünkü onun korkusu, dam kenarında durmak gibidir ve düşmek ve makamından yok olmak korkusu vardır. Bunun gibi, Hakk yolcusu (sâlik) Hakk'ın tecellisi sebebiyle maddî âlemden kurtulup manevî âleme yönelip sevince boğulunca, dam kenarında bulunan gibi korkmalı ve gayb sırları damının kenarından düşmemek için, güvenli bir yere göç etmeli ve geçmelidir; ve güvenli yer, sırları gizleme hâlidir.

Meselâ meserret vaktinde: "Amân bu zevkli haller ve zamânlar geçecek" diye insanın canında bir korku olur. İşte bu korku, mertebe-i gaybda bulunan zevâl damının kenârından emîn bir mahalle irtihâl ve intikāl ma'nâsınadır. Ya'ni, sürür içinde bulunan bir kimse, bu sürûrun geçmemesi tedâbîrine tevessül eder; zîrâ onun korkusu, dam kenârında durmak gibidir ve sukūt etmek ve makāmından zâil olmak havfı vardır. Bunun gibi, sâlik tecellî-i Hak sebebiyle âlem-i kesâfetden halâs ve âlem-i letâfete müteveccih olup sürûra müstağrak olunca, dam kenârında bulunan gibi korkmalı ve esrâr-ı gaybiyye damının kenârından sukūt etmemek için, mahall-i selâmete irtihâl ve intikāl etmelidir; ve mahall-i selâmet, ketm-i esrâr hâlidir.

2144. Eğer sır damının kenarını görmüyor isen, rûh görüyor; zîrâ onun ihtizazı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. Eğer sır damının kenarını görmüyorsan, ruh görüyor; çünkü onun titremesi vardır.

Yani, "Ey Hakk Yolcusu, eğer sen gaybî sırlar damının kenarını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyorsan, ruh görüyor ve bu görüşü sebebiyle düşme korkusundan titriyor ve ürperiyor." Nitekim cenâb-ı Pîr (Mevlânâ) Divan-ı Kebir'lerindeki şu şerefli beyit ile bu anlama işaret buyururlar: Beyit: "Her bir neşe ve sevinç ki, cihanda en küçük bir kimsenin dostu ve yoldaşı olmuştur; benim gönlüm o sevinçten ürker. Zenginlik sevincinden senin gönlün nasıldır? Acaba ürkmüyor mu?"

Bilinmeli ki, sevinç ister bedensel zevklerden ister ruhanî zevklerden olsun, her insan bir sevincin yok olması ve kesilmesi korkusuyla içinde gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini incelerse vicdanî olan bu hâli tasdik eder. Çünkü içlerde sevinçlerin ve neşelerin kalıcılığı olmadığı kanaati gizlidir. Bu hâl, birbirine zıt ve karşılıklı olan esmâ tecellilerinin gereğidir ve bu tecelli ardışık ve birbirini takip edendir. Sevinç, Bâsıt (genişleten) isminin ve gam, Kābız (daraltan) isminin gereğidir. Ve her birinin hükmünün sonu dam kenarı gibidir. Bâsıt isminin hükmünün sonundan, Kābız ismi hükmünün dairesine düşüş meydana gelir ve diğer karşılıklı isimler de buna kıyas edilsin.

Ya'ni, "Ey sâlik eğer sen esrâr-ı gaybiyye damının kenârını ve tehlikesini akıl gözüyle görmüyor isen, rûh görüyor ve bu görüşü sebebiyle sukūt havfından ihtizâz ediyor ve titriyor." Nitekim cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki şu beyt-i şerîf ile bu ma'nâya işaret buyururlar: Beyit: "Her bir tarab ve şâdî ki, cihânda en küçük bir kimsenin nedîmi ve mukārini olmuşdur; benim gönlüm o şâdîden ürker. Zenginlik sürûrundan senin gönlün nasıldır? Acaba ürkmüyor mu?"

Ma'lûm olsun ki, sürür gerek ezvâk-ı cismâniyyeden ve gerek ezvâk-ı rûhâniyyeden olsun, her insan bir sürûrun zevâli ve inkıtâ'ı havfiyle bâtınında gizli bir rahatsızlık duyar. İnsan kendini tedkîk ederse vicdânî olan bu hâli tasdîk eder. Zîrâ bâtınlarda şâdîlerin ve sürûrların bekāsı olmadığı kanâatı mündemişdir. Bu hâl yekdîğerine zid ve mütekābil olan tecelliyât-ı esmâiyye iktizâsıdır ve bu tecellî mütevâlî ve müteâkıbdır. Şâdî, Bâsıt ve gam, Kābız isimlerinin muktezâsıdır. Ve her birinin müntehâ-yı hükmü dam kenârı mesâbesindedir. Bâsıt isminin müntehâ-yı hükmünden, Kābız ismi hükmünün dâiresine sukūt vâki' olur ve sâir esmâ-i mütekābile de buna kıyâs olunsun.

2145. Her bir nekâl ki ansızın gelmişdir, şâdî küngüresinin kenarı üzerinde olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Ansızın gelen her bir ceza, sevinç küngüresinin kenarı üzerinde olmuştur.

"Nekâl", ceza ve azap anlamındadır. "Küngüre", yüksek şeyin tepesi demektir. Yani, "Ansızın gelen her bir ceza ve azap, sevinç ve neşe tepesinin kenarında meydana gelmiştir." Çünkü aşırı sevinç insanı edep ve kural dışına çıkarır. Nasıl ki halkın sarhoşluk hâlindeki rezaleti bunun delilidir. İşte bu aşırı sevinç dam kenarı gibidir, bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de Kasas sûresinde, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) Yani, "Muhakkak Yüce Allah aşırı sevinenleri sevmez!" buyrulur.

"Nekâl", ukūbet ve azâb ma'nâsınadır. "Küngüre", yüksek şeyin tepesi demekdir. Ya'ni, "Ansızın gelen her bir nekâl ve ukūbet, meserret ve şâdî tepesinin kenarında vâki' olmuşdur." Zîrâ şiddet-i sürûr insanı edeb ve kāide hâricine çıkarır. Nitekim halkın sarhoşluk hâlindeki rezâleti bunun delîlidir. İşte bu şiddet-i sürûr dam kenârı mesâbesindedir, onun için Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kasas'da, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (Kasas, 28/76) Ya'ni, "Muhakkak Allâh Teâlâ ferahlananları sevmez!" buyurulur.

2146. Muhakkak dam kenarının gayrinde sukūt olmaz; Nûh kavminden ve Lût kavminden i'tibâr vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Şüphesiz düşüş ancak dam kenarından olur; Nuh kavminden ve Lut kavminden ibret alınır.

"İtibar", ibret almak anlamındadır. İkinci mısra "Nuh kavminden ve Lut kavminden ibret alınır" şeklindedir. Yani, "Şüphesiz düşüş ancak dam kenarından olur. Bu hususta Nuh (a.s.)'ın ve Lut (a.s.)'ın kavimlerinden ibret almak vardır." Çünkü bu ve benzeri kavimler, nefse ait hazlarına son derece dalıp peygamberlerini inkâr etmişler ve sevinç ve neşe damının kenarına gelmişlerdi. Ansızın bu dam kenarından azap ve ceza dairesine düştüler. Bunun görünen tarihî örnekleri de çoktur. Nasıl ki Romalılar ve Bizanslılar nefse ait hazlarına dalıp son derece sevinç ve neşeye batmışlardı. Bunun neticesi olarak millî hâkimiyetlerini kaybedip esaret azabına tutuldular.

"İ'tibâr", ibret almak ma'nâsınadır. İkinci mısra' اعتبارست از قوم نوح و قوم لوط takdîrindedir. Ya'ni, "Muhakkak sukūt ancak dam kenârından olur. Bu husûsda Nûh (a.s.)ın ve Lût (a.s.)ın kavimlerinden ibret almak vardır." Zîrâ bu ve emsâli kavimler son derece ezvâk-ı nefsâniyyelerine dalıp, peygamberlerini inkâr etmişler ve sürûr ve şâdî damının kenârına gelmişler idi. Ansızın bu dam kenârından ukūbet ve nekâl dâiresine sukūt ettiler. Bunun zâhirde emsile-i târihîsi de çokdur. Nitekim Romalılar ve Bizanslılar ezvâk-ı nefsâniyyelerine dalıp, son derece sürûr ve şâdîye müstağrak idiler. Bunun netîcesi olarak hâkimiyyet-i milliyyelerini gāib edip, ukūbet-i esâfete giriftâr oldular.

## Resûl (a.s.)ın huzûrunda o gevezenin fazâhatının ve çok biliciliğinin sebebi beyânındadır

2147. Peygamberin hadsiz olan sarhoşluğunun pertevi, vaktaki o gabîye çarptı, hem sarhoş ve hem hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Peygamberin sınırsız sarhoşluğunun ışığı, o cahile çarptığında, hem sarhoş hem de hoş oldu.

"Gabî", cahil ve anlayışı az olan kimsedir. "Gabî"den kastedilen, Hüzeyl kabilesinden olan bir delikanlının komutan olmasına itiraz eden geveze adamdır. Yani, "Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin ilâhî aşk şarabından kaynaklanan sınırsız sarhoşluğunun ışığı ve yansıması, o cahil adama çarptığı zaman, o da hem sarhoş oldu hem de neşeli bir hale geldi. Bülbül gibi tam bir fesahatle söz söylemeye veya edepsizliğe ve terbiyesizliğe başladı."

"Gabî", câhil ve anlayışı az olan kimsedir. "Gabî"den murâd, Hüzeyl kabilesinden olan bir delikanlının kumandan olduğuna i'tiraz eden geveze adamdır. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin aşk-ı ilâhî şarabından olan hadsiz şarhoşluğunun pertevi ve aksi, o gabî adam üzerine çarptığı vakit, o da hem sarhoş oldu ve hem de inbisât hâline geldi. Bülbül gibi kemâl-i fesâhat ile söz söylemeğe veyâhud fazâhata ve bî-edebliğe başladı."

2148. Şübhesiz neşâtdan çok söyleyici oldu; sarhoş edebi terk etti ve hubâta geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Şüphesiz neşeden çok konuşur oldu; sarhoş edebi terk etti ve deliliğe başladı.

"Hubât", deliliğe benzeyen bir hastalığın adıdır ki, beyni bozar. Yani, "O itirazcı geveze, neşeli bir hâle gelmesinden dolayı çok konuşur oldu; çünkü sarhoş oldu ve edebi terk edip deliliğe başladı." Bu şerefli beyitlerde, mürşidin huzurunda sâlike (Hakk yolcusu) meydana gelen kendinden geçme ve sarhoşluğun, mürşidinden yansıyan akisten doğduğuna işaret buyrulur. Birçok sâlik vardır ki, mürşidin hâlinden yansıyan kemâlâtı (olgunlukları) kendi hâllerinden bilirler ve mağrur olurlar. Bundan sâlikin sakınması ve kendisini hiçe sayması gerekir.

"Hubât", deliliğe müşâbih bir illetin adıdır ki, dimâğı bozar. Ya'ni, "O mu'teriz olan geveze, hâl-i inbisâta gelmesinden dolayı çok söyleyici oldu; zîrâ sarhoş oldu ve edebi terk ve deliliğe başladı." Bu beyt-i şerîflerde mürşidi huzûrunda sâlike vâki' olan bî-hodluğun ve sarhoşluğun, mürşidinden vâki' olan akisden tevellüd ettiğine işâret buyurulur. Birçok sâlikler vardır ki, hâl-i mürşidden in'ikâs eden kemâlâtı kendi hallerinden bilirler ve mağrûr olurlar. Bundan sâlikin tevakkî etmesi ve kendisini hiçe sayması îcâb eder.

2149. Bî-hodluk her yerde şer yapmaz; mey edebsizi böyle mülevves eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. Kendinden geçme her yerde kötülük yapmaz; şarap, edepsiz kişiyi böyle kirletir.

"Bî-hod"dan kasıt, şaraptan sarhoş olan kimsedir. "Ter" kelimesinin birçok anlamı vardır, burada "murdar", "kirli" ve "fâsık" (günahkâr) adamdan kinaye olur (Burhân-ı Katı'). Bu yüce beyitte hem manevî şaraba hem de maddî şaraba işaret buyrulur. Yani, "Maddî olsun, manevî olsun sarhoşluk hâli her yerde ve her insanda kötülük ve fenalık yapmaz. Maddî şarap veya manevî şarap ancak tabiatı gereği edepsiz olan kişiyi böyle murdar ve kirli eder." Mısra: İçki, insanın cevherini ayırt etmeye yarayan bir mihenk taşıdır.

"Bî-hod"dan murâd, meyden sarhoş olan kimsedir. "Ter" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "murdâr" ve "mülevves" ve "fâsık" adamdan kinâye olur (Burhân-ı Katı'). Bu beyt-i şerîfde hem şarâb-ı ma'nevîye ve hem de şarâb-ı sûrîye işâret buyurulur. Ya'ni, "Sûrî olsun, ma'nevî olsun mestlik hâli her yerde ve her adamda şer ve fenâlık yapmaz. Şarâb-ı sûrî veyâ ma'nevî ancak tab'an edebsiz olan kimseyi böyle murdâr ve mülevves eder." Mısra': İşret, güher-i âdemi temyîze mihekdir

2150. Eğer akıl olursa iyi vakarlı olur, eğer kötü huylu olursa, daha fenâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Eğer akıllı olursa iyi vakarlı olur, eğer kötü huylu olursa, daha kötü olur.

"Fer", burada ağırbaşlılık, vakar ve temkin (ağırbaşlılık ve ihtiyat) anlamındadır (Burhân-ı Katı). Eğer bir kimse akıllı olursa, mürşidinden yansıyan manevî sarhoşluk esnasında vakarını ve temkinini iyi korur; ve eğer kötü huylu ve yaratılışça terbiyesiz olursa, bu hâl esnasında daha kötü bir hâle gelir. Görünen o ki, içki içenlerin halleri de böyledir. Yaradılışında yumuşak huyluluk ve edep baskın olan sarhoş, daha yumuşak huylu ve sakin olup kardeşlerine lütuf ile davranır ve eğer yaradılışça sert ve terbiyesiz olursa, bir kavga çıkarıp içki meclisini karmakarışık bir hâle getirir.

"Fer", burada heng, vakār ve temkîn ma'nâsınadır (Burhân-ı Katı). Eğer bir kimse âkıl olursa, mürşidinden mün'akis olan ma'nevî sarhoşluk esnâsında vakārını ve temkînini iyi muhafaza eder; ve eğer kötü huylu ve tıynet-en terbiyesiz olursa, bu hâl esnasında daha fenâ bir hâle gelir." Zâhirde içki içenlerin halleri de böyledir. Tabîatında hilim ve edeb galib olan sarhoş, daha halîm ve selîm olup ihvânına lutuf ile muâmele eder ve eğer tab'an haşîn ve terbiyesiz olursa, bir kavga çıkarıp meclis-i işreti karmakarışık bir hâle getirir.

2151. Fakat mâdemki ağleb kötülerdir ve nâ-pesendlerdir, cümle üzerine meyi harâm etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. Fakat mademki çoğunluk kötülerdir ve beğenilmeyenlerdir, herkes üzerine mey haram edilmiştir.

İsmâil-i Ankaravî (k.s.) hazretleri, bu ve sonraki beyitleri Hint şârihlerinden daha kapsamlı bir şekilde şerh etmiştir. Özeti şudur: Şarap iki çeşittir; birisi görünürde üzüm şırasından yapılan şaraptır; diğeri ise peygamberler ve evliya hazretlerinin kendi tâbilerine manen verdikleri ilahi aşk şarabıdır. Bu her iki çeşit şarap da içen kimseleri sarhoş eder. Maddi şarap hakkında dört ayet-i kerime inmiştir.

Birincisi Nahl suresinde geçen: وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالْأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا (Nahl, 16/67) yani, "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvesinden nebîz (şarap) ve sarhoş edici şeyler ve güzel rızık edinirsiniz" ayet-i kerimesidir. Bu ayetteki müsaadeye dayanarak İslam'ın başlangıcında Müslümanlar hurmadan ve üzümden yaptıkları şarabı içerlerdi.

İkincisi Bakara suresinde geçen يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا (Bakara, 2/219) yani, “Sana şarap ve kumardan soruyorlar, de ki: İkisinde de büyük günah ve insanlar için faydalar vardır ve onların günahı faydalarından daha büyüktür" ayet-i kerimesidir. Hz. Ömer ve Muâz b. Cebel (radıyallahu anhümâ) ve daha bazı sahabeler Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelip: "Ya Resûlallah, şarap aklı ve kumar malı yok ediyor. Bunların hükmünden bize haber ver!" dediler. Bu ayet-i kerime indi; bu sebeple şarabı sahabelerin kimi içti ve kimi de içmedi.

Üçüncüsü Nisa suresinde geçen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى (Nisa, 4/43) yani, "Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz halde, namaza yaklaşmayınız!" ayet-i kerimesidir. Bu ayetin iniş sebebi şudur ki: Büyük sahabelerden Abdurrahman ibn Avf hazretleri, bazı kimseleri davet edip ziyafet verdi ve ziyafet esnasında şaraplar içildi. Hz. Abdurrahman namaza imamlık ettiği sırada قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ (Kâfirûn, 109/1) suresindeki لَا أَعْبَدَ مَا تَعْبُدُونَ (Kâfirûn, 109/2) yani, "Ben sizin taptığınıza tapmam" cümlesini sarhoşlukla أعبد ما تعبدون yani, "Ben sizin taptığınıza taparım" şeklinde okuyuverdi. Bu ayet inince ashâb-ı kirâm şarabı namazdan sonra içmeye başladılar. Dördüncüsü Maide suresindeki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ (Maide, 5/90) yani, “Ey müminler, şarap ve kumar ve ibadet için dikilen putlar ve cahiliyette kullandıkları taksim okları şeytanın pis amelindendir, bu sebeple ondan sakının!" [ayetidir.] Bu ayetin iniş sebebi de, Utbân b. Mâlik (r.a.) Sa'd b. Ebî Vakkâs (r.a.)ı bazı kimseler ile davet etti, yediler ve şarap içtiler, sarhoşluk hali ortaya çıktı, şiir söylemeye başladılar. Hz. Sa'd, Ensar'ı hicvetmeye dair bir şiir okudu. Ensar'dan biri işitti, kalkıp bir kemik ile Hz. Sa'd'ın başını yardı. Sa'd hazretleri de Cenab-ı Peygamber'e şikayet etti. Orada Hz. Ömer hazır idi: “İlahi, şarap hakkında bize kesin hükmü beyan et!" diye münacatta bulundu; bu ayet-i kerime indi, ondan sonra şarabı kimse içmedi.

Şimdi şarabın haramlığı hakkındaki ilahi hükmün iniş sırasına bakılırsa görülür ki, bu farklı hükümleri çeken şey, insanların çoğunun tabiatındaki fesadın üstün gelmesidir. Ve mademki insanların çoğunun tabiatı böyle kötü ve kabul edilemezdir; bu sebeple Türkçe'de meşhur olan şu “Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır" düsturu gereğince, şarap ve sarhoş edici şeyler tabiatları iyi veya kötü olan bütün insanlar üzerine haram kılındı.

Manevi şaraba gelince, bu da maddi şaraba ve sarhoşluğa benzer. Çocuğun kabiliyet kapasitesi dar olup, insân-ı kâmilden ortaya çıkan hallere karşı tahammül edemeyip, edepsizlik bayrağı açarlar ve laubali olurlar. Nitekim Hüzeylî olan delikanlı hakkında o gevezenin yaptığı itiraz ve Bayezid hazretlerine karşı müritlerin tecavüzleri bu kabildendir. Ancak bu manevi şarabın, maddi şaraptan farkı şudur ki, maddi şarabın içilmesi, içenin iradesine bağlı olduğundan, Kur'an'ın açık hükmü ile yasaklanmıştır ve içene de zahiren şer'i had (ceza) vurulur. Manevi şarabın içilmesi ise, içenin iradesine bağlı değildir. O, insân-ı kâmilin halinin yansımasından ibarettir. Bu sarhoştan bir edepsizlik ortaya çıktığı zaman, haddi ve cezası da manevi olur.

Bu ve âtîdeki beyitleri İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri, Hind şârihlerinden daha ihâtalı bir sûretde şerh buyurmuşdur. Hulâsası şudur: Şarâb iki nevi'dir, birisi zâhirde üzüm şırasından yapılan şarâbdır; ve diğeri ise enbiyâ ve evliyâ hazretlerinin kendi tâbi'lerine ma'nen verdikleri aşk-ı ilâhî şarabıdır. Bu her iki nevi' şarab dahi, içen kimseleri sarhoş eder. Sûrî şarab hakkında dört âyet-i kerîme nâzil olmuşdur.

Birincisi sûre-i Nahl'de vaki: وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالْأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا (Nahl, 16/67) Ya'ni, "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvesinden nebîz ve müskir ve güzel rızık ittihâz edersiniz" âyet-i kerîmesidir. Bu âyetdeki müsâadeye mebnî bidâyet-i İslâm'da müslümanlar hurmadan ve üzümden i'mâl ettikleri şarabı içerler idi.

İkincisi sûre-i Bakara'da vaki' يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا (Bakara, 2/219) Ya'ni, “Sana şarab ve kumardan soruyorlar, de ki: İkisinde de büyük kabâhat ve menfaatler vardır ve onların kabâhati menfaatlerinden daha büyüktür" âyet-i kerîmesidir. Hz. Ömer ve Muâz b. Cebel (radıyallahu anhümâ) ve daha ba'zı ashâb Peygamber Efendimiz'in huzûruna gelip: "Yâ Resûlallâh şarâb aklı ve kumar, malı izâle ediyor. Bunların hükmünden bize haber ver!" dediler. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu; binâenaleyh şarabı ashâbın kimi içti ve kimi de içmedi.

Üçüncüsü sûre-i Nisa'da vaki' يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى (Nisa, 4/43) Ya'ni, "Ey îmân edenler! Sarhoş olduğunuz halde, namaza yaklaşmayınız!" âyet-i kerîmesidir. Bu âyetin sebeb-i nüzülü budur ki: Kibâr-ı sahâbeden Abdurrahmân ibn Avf hazretleri, ba'zı kimseleri da'vet edip ziyâfet verdi ve zivâfet esnasında şarablar içildi. Hz. Abdurrahmân namaza imamet ettiği sırada قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ (Kâfirûn, 109/1) sûre-i şerîfesindeki لَا أَعْبَدَ مَا تَعْبُدُونَ (Kâfirûn, 109/2) Ya'ni, "Ben sizin taptığınıza tapmam" cümlesini sarhoşlukla أعبد ما تعبدون Ya'ni, "Ben sizin taptığınıza taparım" sûretinde okuyuverdi. Bu âyet nâzil olunca ashâb-ı kirâm şarabı namazdan sonra içmeğe başladılar. Dördüncüsü sûre-i Mâide'deki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ (Maide, 5/90) ya'ni, “Ey mü'minler şarab ve kumar ve ibâdet için nasb olunan putlar ve câhiliyetde kullandıkları taksîm okları şeytanın pis amelindendir, binâenaleyh ictinâb edin!" [âyetidir.] Bu âyetin sebeb-i nüzülü de, Utbân b. Mâlik (r.a.) Sa'd b. Ebî Vakkâs (r.a.)ı ba'zı kimseler ile da'vet etti, yediler ve şarâb içtiler, sarhoşluk hâli zuhûra geldi, şiir söylemeğe başladılar. Hz. Sa'd, ensârı hicve dâir bir şiir okudu. Ensârdan biri işitti, kalkıp bir kemik ile Hz. Sa'd'ın başını yardı. Sa'd hazretleri de cenâb-ı Peygamber'e şikâyet etti. Orada Hz. Ömer hâzır idi: “İlâhî, şarâb hakkında bize hükm-i kat'îyi beyân et!" diye münâcât etti; bu âyet-i kerîme nâzil oldu, ondan sonra şarabı kimse içmedi.

İmdi şarabın hürmeti hakkındaki hükm-i ilâhînin tertib-i nüzûlüne bakılırsa görülür ki, bu ahkâm-ı muhtelifeyi celb eden şey, insanların çoğunun tab'ındaki galebe-i fesâddır. Ve mâdemki insanların çoğunun tabîatı böyle fenâdır ve nâ-makbûldür; binâenaleyh Türkçe'de meşhûr olan şu “Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır" düstûru mûcibince, şarâb ve müskirât tabiatları iyi veya kötü olan bilcümle nâs üzerine harâm kılındı.

Ma'nevî şarâba gelince, bu da sûrî şarâba ve sarhoşluğa benzer. Çocuğun havsala-i isti'dâdı dar olup, kâmilden zâhir olan ahvâle karşı tahammül edemeyip, edebsizlik bayrağı açarlar ve lâubâlî olurlar. Nitekim Hüzeylî olan delikanlı hakkında o gevezenin yaptığı i'tirâz ve Bâyezîd hazretlerine karşı mürîdlerin tecavüzâtı bu kabîldendir. Ancak bu şarâb-ı ma'nevînin, şarâb-ı sûrîden farkı budur ki, şarâb-ı sûrînin içilmesi, içenin irâdesine tâbi' olduğundan, nass-1 Kur'ânî ile men' edilmişdir ve içene de zâhiren hadd-i şer'î vururlar. Şarâb-ı ma'nevînin içilmesi ise, içenin irâdesine tâbi' değildir. O, insân-ı kâmilin aks-i hâlinden ibârettir. Bu sarhoşdan bir edebsizlik zuhûr ettiği vakit, had ve cezâsı da ma'nevî olur.

2152. Hüküm ağleb içindir, zîra kötüler galibdir; kılıcı yol vurucunun elinden aldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. Hüküm üstün gelene aittir, çünkü kötüler üstündür; kılıcı yol kesicinin elinden aldılar.

Hüküm, üstün gelen tarafın hallerine göre verilir; ve bu nefsaniyet ve cismaniyet âleminde ise kötüler çoktur; bu sebeple kılıç hükmünde olan şarabı, akıl yolunu kesen nefsanîlerin elinden aldılar ve şarap içmeyi haram kıldılar.

Hüküm, galib olan tarafın ahvâline göre verilir; ve bu nefsâniyet ve cismâniyet âleminde ise kötüler çoktur; binâenaleyh kılıç mesâbesinde olan şarâbı, akıl yolunu vurucu olan nefsânîlerin elinden aldılar ve şarâb içmeyi harâm kıldılar.

## Resûl (a.s.)ın o Huzeylî'yi ihtiyarlar ve umûr görmüşler üzerine emirliğe ve seraskerliğe sebeb-i tafdilinin ve onu ihtiyâr etmesinin beyânı

2153. Peygamber buyurdu ki: "Ey zâhire bakıcı, sen onu delikanlı ve hünersiz görme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Peygamber buyurdu ki: "Ey dış görünüşe bakan, sen onu delikanlı ve hünersiz görme!"

Peygamber (a.s.) o itiraz eden Arap'a cevap olarak buyurdu ki: "Ey dış şekle bakan kimse, sen benim komutan tayin ettiğim o Hüzeylî'yi, delikanlı ve hünersiz bir kişi olarak görme!"

Peygamber (a.s.) o mu'teriz Arab'a cevâben buyurdu ki: "Ey şekl-i zâhirîye bakıcı olan kimse, sen benim kumandan ta'yîn ettiğim o Hüzeylî'yi, delikanlı ve hünersiz bir şahıs görme!"

2154. "Ey kimse, kara sakallı vardır ve ihtiyar adamdır; ve ey kimse çok beyaz sakallı vardır ve kalbi zift gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. "Ey kimse, kara sakallı vardır ve ihtiyar adamdır; ve ey kimse çok beyaz sakallı vardır ve kalbi zift gibidir."

Ey dış görünüşe bakan itirazcı, birçok adamlar vardır ki, dış görünüşte sakalı karadır ve gençtir, fakat iç dünyasında tecrübe görmüş bir ihtiyar kadar akıllıdır; ve yine birçok kimseler vardır ki, sakalları beyazdır ve kalpleri akılsızlık sebebiyle zift gibi kapkaradır.

"Ey zâhire bakan mu'teriz, birçok adamlar vardır ki, zâhirde sakalı karadır ve gençdir, fakat bâtında tecrübe-dîde bir ihtiyar kadar akıllıdır; ve yine birçok kimseler vardır ki, sakalları beyazdır ve kalbleri akılsızlık sebebiyle zift gibi kapkaradır."

2155. "Ben onun aklını def'alarca tecrübe ettim, o delikanlı işlerde ihtiyarlık yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. "Ben onun aklını defalarca tecrübe ettim, o delikanlı işlerde ihtiyarlık yaptı."

2156. Ey oğul, ihtiyar, akıl ihtiyarıdır; o sakalda ve başta kılın beyazı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. Ey oğul, yaşlılık aklın yaşlılığıdır; o, sakaldaki ve baştaki kılın beyazlığı değildir.

Cenâb-ı Pîr'in "ey püser" diye gerçekleşen hitaplarında, kâmil olmayan her bir insanın çocuk hükmünde olduğuna işaret buyrulur. Yani, "Ey noksan insan, yaşlılık aklın olgunluğundan dolayı makbul ve hürmete layıktır; bu sebeple başı küçük ve aklı büyük ve olgun olan bir insan, senelerce hayat tecrübesi görmüş bir yaşlı hükmündedir; yoksa her aklı noksan ve muhakemesi bozuk olan ak saçlı ve ak sakallı kimse, makbul ve muteber olamaz."

Cenâb-ı Pîr'in "ey püser" diye vâki' olan hitâblarında, kâmil olmayan her bir insanın çocuk mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey nâkıs insan, ihtiyar aklının kemâlinden dolayı makbûl ve şâyân-ı hürmettir; binâenaleyh başı küçük ve aklı büyük ve kâmil olan bir insân, senelerce tecrübe-i hayâtı görmüş bir ihtiyar hükmündedir; yoksa her aklı nâkıs ve muhakemesi fâsid olan ak saçlı ve ak sakallı kimse, makbûl ve mu'teber olamaz."

2157. O muhakkak İblîs'den daha ihtiyar ne vakit olur, mâdemki onun aklı yokdur, o lâ-şey olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. O, İblis'ten daha yaşlı ne zaman olur ki, mademki onun aklı yoktur, o bir hiçtir.

Eğer bir yaşlı kişi, hayatta eski olduğu için muteber olması gerekseydi, hiçbir zaman İblis'ten daha eski olamazdı; hâlbuki bu kadar eski olan İblis'in, Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Nasıl ki İblis hakkındaki ayet-i kerimede Yüce Allah, "Çık oradan, muhakkak sen küçüklerdensin" (A'raf, 7/13) buyurdu. Yani, "Melekî ruhlar arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin." Çünkü İblis'in aklı yoktu ve Yüce Allah'a karşı Âdem hakkındaki kıyas ve muhakemesi bozuktu. Mademki hayatta eski olan bir yaşlının aklı yoktur, o bir hiçtir, yok hükmündedir.

Eğer bir ihtiyar, hayatda eski olduğu için mu'teber olmak lâzım gelse, hiçbir vakit İblîs'den daha eski olamaz; halbuki bu kadar eski olan İblîs'in, ind-i ilâhîde hiçbir kıymeti yokdur. Nitekim İblîs hakkındaki âyet-i kerîmede Hak Teâlâ فاخرج إنَّكَ مِنَ الصاغرين (A'raf, 7/13) Ya'ni, “Ervâh-ı melekiyye arasından çık, muhakkak sen küçüklerdensin ve kıymetsizlerdensin" buyurdu. Zîrâ İblîs'in aklı yok idi ve Cenâb-ı Hakk'a karşı Âdem hakkındaki kıyâs ve muhâkemesi fâsid idi. Mâdemki hayatda eski olan bir ihtiyarın aklı yokdur o lâ-şeydir, hiçdir.

2158. Onu çocuk tut; vaktaki Isa-nefes ola, gurûrdan ve hevesden pak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. Onu çocuk tut; ne zaman ki İsa-nefes olursa, gururdan ve hevesten arınır.

"Tıfl gîreş" cümlesi, yukarıdaki beytin devamıdır. Yani, "Aklı olmayan yaşlı kişi değersizdir ve hiçtir; böyle bir yaşlıyı sen çocuk hükmünde tut!" demektir. Ondan sonraki cümle, istisna bildiren bir cümledir. Yani, "Hangi yaşta olursa olsun, mademki İsa-nefes olur, o ilâhî nuru taşıyıp, onun nefesinden tabiatın hükmü altında zayıf düşüp ölmüş kimseler, manevî hayat bulur, artık o kimse gururdan ve nefse ait hazlardan arınmış olur."

"Tıfl gîreş" cümlesi, yukarıdaki beytin mâba'didir. Ya'ni, "Aklı olmayan ihtiyar lâ-şeydir ve hiçdir; böyle bir ihtiyârı sen çocuk hükmünde tut!" demek olur. Ondan sonraki cümle, cümle-i istisnâiyyedir. Ya'ni, "Herhangi yaşta olursa olsun, mâdemki Îsâ-nefes olur, o nûr-ı ilâhîyi hâmil olup, onun nefesinden hükm-i tabîat altında zebûn olup ölmüş kimseler, hayât-ı ma'nevî bulur, artık o kimse gurûr ve heves-i nefsânîden pâk olmuş olur."

2159. O kıl beyazlığı pişkinlik delilidir, bağlanmış gözün önündeki o, bir kû-teh-tegdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. O kıl beyazlığı pişkinlik delilidir, bağlanmış gözün önündeki o, bir kû-teh-tegdir.

"Kûteh", kısa ve "teg", burada "koşmak" anlamındadır. "Tegî"deki "yâ" yây-ı vahdettir (birlik yası). Yani, "Saç ve sakalın beyaz olması herkesin nazarında pişkinlik delili değildir; aksine o kimsenin nazarında pişkinliğin delilidir ki, onun gözü sınırlı bir saha dairesinde bağlanmıştır ve o kimsenin gözü görüş sahasında kısa koşucudur ve görüşü kısadır." Bir ak sakallıyı görünce, hemen akıllı ve pişkin bir adam olduğuna hükmediverir; ve aynı şekilde kara sakallı bir genci görünce de, "Bu daha çocuktur, bunun tecrübesi ve pişkinliği yoktur!" der.

"Kûteh", kısa ve "teg", burada "koşmak" ma'nâsınadır. "tegî"deki "yâ" yây-ı vahdettir. Ya'ni, "Saç ve sakalın beyaz olması herkesin nazarında pişkinlik delîli değildir; belki o kimsenin nazarında pişkinliğin delílidir ki, onun gözü mahdûd bir saha dâiresinde bağlanmışdır ve o kimsenin gözü rü'yet sâhasında kısa koşucudur ve görüşü kısadır." Bir ak sakallıyı görünce, hemen âkıl ve pişkin bir adam olduğuna hükm ediverir; ve kezâ kara sakallı bir genci görünce de, "Bu daha çocukdur, bunun tecrübesi ve pişkinliği yokdur!" der.

2160. Mâdemki o mukallid delîlin gayrini bilmez, o dâim alâmetde yol arar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Mademki o taklitçi, delilden başkasını bilmez, o daima alamette yol arar.

Yani, "Görünüşe bakan taklitçi, bir şey hakkında hüküm verebilmek için mutlaka zahirî delil ister ve hüküm yolunu o daima zahirî alamet ve nişanlar içinde arar." Örneğin bu taklitçiye göre akıllı, saçı ve sakalı ak olan kimsedir.

Ya'ni, "Zâhire nazar eden mukallid, bir şey hakkında hüküm verebilmek için, mutlakā delíl-i zâhirî ister ve hüküm yolunu o dâimâ zâhirî alâmet ve nişanlar içinde arar." Meselâ bu mukallide nazaran âkıl, saçı ve sakalı ak olan kimsedir.

2161. Onun için dedik ki: Mâdemki tedbîr edeceksin, pîri ihtiyâr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Onun için dedik ki: Mademki tedbir edeceksin, pîri seç!

Bu şerefli beyit, yukarıda geçen 2043 numaralı şerefli beyitle bağlantılıdır; çünkü itiraz eden kişi o beyitte Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: "Hem sen demişsindir ve senin sözün şahittir, "Önder yaşlı olur, yaşlı olur!" demişti. Ve bu beyitte de cenâb-ı Pîr efendimiz nebevî dilden buyururlar ki: "Evet biz, "mademki tedbir ve istişare edeceksin, pîri seç!" dedik; fakat pîrden muradımız mutlaka saçı ve sakalı ağarmış olan yaşlı ve işlerinde zahirî delile muhtaç olan taklitçi ve zahir-bîn olan kimse değil, aksine herhangi yaşta olursa olsun taklitten kurtulmuş ve hakikate bakan insân-ı kâmildir."

Gerek zikri geçen beyitte ve gerek bu beyitte من لم يكن له شيخ فشيخه الشيطان yani, "Kimin ki şeyhi yoktur, onun şeyhi şeytandır" hadis-i şerifine işaret buyurulmuş olur. Ve "şeyh"in karşılığı Farsçada "pîr"dir; fakat hadis-i şerifteki şeyhten murad, kâmil ve akıllı olan mürşiddir; çünkü şeyh, "uyulan" anlamına da gelir.

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 2043 numaralı beyt-i şerîfe merbûtdur; çünki mu'teriz o beyitde Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitâben: "Hem sen demişsindir ve senin sözün şâhiddir, "Pîşvâ ihtiyar olur, ihtiyar olur!" demiş idi. Ve bu beyitde de cenâb-ı Pîr efendimiz lisân-ı nebevîden buyururlar ki: "Evet biz, "mâdemki tedbîr ve istişare edeceksin, pîri ihtiyâr et!" dedik; fakat pîrden murâdımız mutlakā saçı ve sakalı ağarmış olan ihtiyar ve umûrunda delîl-i zâhiriye muhtaç olan mukallid ve zâhir-bîn olan kimse değil, belki herhangi yaşta olursa olsun taklîdden kurtulmuş ve hakîkate nâzır olan insân-ı kâmildir."

Gerek zikri geçen beyitde ve gerek bu beyitde من لم يكن له شيخ فشيخه الشيطان Ya'ni, "Kimin ki şeyhi yokdur, onun şeyhi şeytandır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulmuş olur. Ve "şeyh"in mukābili Fârisîde "pîr"dir; fakat hadis-i şerîfdeki şeyhden murâd, kâmil ve âkıl olan mürşiddir; zîrâ şeyh, “muktedâ" ma'nâsına da gelir.

2162. O kimse ki, taklîd perdesinden sıçradı, o her ne varsa, Hak'ın nûruyla görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. O kimse ki, taklit perdesinden sıçradı, o her ne varsa, Hakk'ın nuruyla görür.

Taklit perdesini yırtıp, hakikati gözlemleyen kimse, bütün varlıkları Hakk'ın nuruyla görür. Çünkü o kimse, "Müminin ferasetinden sakının, zira o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifi gereğince, şer'î feraset sahibidir.

"Taklîd perdesini yırtıp, hakîkati müşâhede eden kimse, bilcümle mevcûdâtı Hakk'ın nûruyla görür. Zîra o kimse اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله Ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının, zîrâ o Allâh'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfi mûcibince, firâset-i şer'iyye sahibidir.

2163. Onun pâk olan nûru delilsiz ve beyansız postu yarar, ortaya gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Onun pak olan nuru, delilsiz ve beyansız, postu yarar, ortaya gelir.

O insân-ı kâmilin basiret gözünde olan pak Hakk nuru, açık bir delile ve harflerle, kelimelerle beyana ihtiyaç duymaksızın, suret postunu yırtıp dışarıya çıkar. Röntgen ışını, yoğun olan kaslara ve vücut liflerine nüfuz edip insanın iç organlarını gösterdiği gibi, o nur dahi yoğun suretlere ve bâtına nüfuz eder.

"O kâmilin basar-ı basîretinde olan nûr-ı Hakk-ı pâk delîl-i zâhirîye ve hurûf ve elfâz ile beyâna hâcet olmaksızın, sûret postunu yırtıp, dışarıya çıkar." Röntgen şuâ'ı, kesîf olan adalât ve elyâf-ı vücûda nüfüz edip âlât-ı dâhiliyye-i beşeriyyeyi gösterdiği gibi, o nûr dahi suver-i kesîfeye ve bâtına nüfüz eder.

2164. Zâhir görücünün önünde kalp nedir ve sağ nedir, o ne bilir kavsarada ne vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. Görüneni görenin önünde kalp nedir ve sağ nedir, o hurma sepetinde ne olduğunu ne bilir!

"Kalp", geçersiz para; "sere", geçerli para; "kavsara", hurma sazlarından örülmüş hurma sepeti anlamındadır. "Kalp"tan kasıt, noksan ve cahil insan; "sere"den kasıt, kâmil ve ârif insan; "kavsara"dan kasıt, insan bedenidir. Yani, "Ancak dış görünüşü gören kimsenin önünde noksan ile kâmil insan eşittir. Çünkü ikisi de insan şekli itibarıyla birbirine benzer; fark onların iç dünyalarındadır. Hâlbuki dışa bakan, o birbirine benzeyen bedenlerin iç dünyasında ne olduğunu ne bilir!"

"Kalp", geçmez para; "sere", sağ para; "kavsara", hurma sazlarından örülmüş olan hurma sepeti ma'nâsınadır. "Kalp"tan murâd, nâkıs ve câhil insan; ve "sere"den murâd, kâmil ve ârif insan; "kavsara" dan murâd, cism-i insandır. Ya'ni, "Ancak şekl-i zâhirîyi gören kimsenin önünde nâkıs ile kâmil müsâvîdir. Zîrâ ikisi de sûret-i beşeriyye i'tibariyle birbirine benzer; fark onların bâtınlarındadır. Halbuki zâhir-bîn olan, o birbirine benzeyen cisimlerin bâtınında ne olduğunu ne bilir!"

2165. Ey kimse, her hasûd hırsızın elinden kurtulmak için, dumanla karartılmış çok altın vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. Ey kişi, her kıskanç hırsızın elinden kurtulmak için, dumanla karartılmış çok altın vardır.

"Altın"dan kasıt, insân-ı kâmil ve "duman"dan kasıt, Yüce Allah'ın onun sırrı üzerine örttüğü beşerî sıfat perdeleridir. Nasıl ki Rükneddîn Alâüddevle hazretleri bu anlamda şöyle buyurur: "Bir kimse velâyet mertebesine eriştiği zaman, Yüce Allah onun sırrı üzerine bir perde örter ve onu halkın gözünden gizli tutar. اولیائی تحت قبابي لا يعرفهم غيرى Yani, "Benim evliyalarım kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" hadîs-i kudsîsinin anlamı budur. Ve bu kubbeler beşeriyet sıfatlarıdır; ve beşeriyet sıfatları şudur ki, o velîde Yüce Allah bir ayıp ortaya çıkarır, yahut bir hünerini ayıp şeklinde gösterir. Bir kimsenin bâtını irade nuru ile aydınlanmadıkça, o velîyi anlayamaz." Örneğin, eline geçen parayı asla saklamayıp muhtaçlara harcar, onun bu cömertliği halk nazarında israf görünür.

"Altın"dan murâd, insân-ı kâmil ve "duman"dan murâd, Hak Teâlâ'nın onun sırrı üzerine örtdüğü sıfât-ı beşeriyye perdeleridir. Nitekim Rükneddîn Alâüddevle hazretleri bu ma'nâda şöyle buyurur: "Bir kimse mertebe-i velâyete eriştiği vakit, Hak Teâlâ onun sırrı üzerine bir perde örter ve onu halkın gözünden gizli tutar. اولیائی تحت قبابي لا يعرفهم غيرى Ya'ni, "Benim evliyâm kubbelerimin altındadır, onları benden başkası bilmez" hadîs-i kudsîsinin ma'nâsı budur. Ve bu kubbeler beşeriyet sıfatlarıdır; ve beşeriyet sıfatları odur ki, o velîde Hak Teâlâ bir ayıb zâhir kılar, yâhud bir hünerini ayıb sûretinde gösterir. Bir kimsenin bâtını nûr-ı irâde ile münevver olmadıkça, o velîyi anlayamaz." Meselâ eline geçen parayı aslâ saklamayıp muhtaçlara sarf eder, onun bu semâhati halk nazarında israf görünür.

2166. Ey kimse, altınla yaldızlanmış çok bakır vardır; tâ ki onu muhtasar olan akla satma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Ey kişi, altınla yaldızlanmış çok bakır vardır; sakın onu sınırlı akla satma!

"Bakır"dan kasıt, nefsine düşkün olan kişidir; "yaldız"dan kasıt ise görünen ilimler ve amellerdir. Yani, "Bakır gibi içleri kıymetsiz olan nefsine düşkün kişiler vardır ki, kendilerini görünen ilimlerle yaldızlamışlardır; ta ki o bakır hükmündeki şahıslarını düşüncesi sınırlı olan ahmaklara satsınlar ve onların saygılarını kazansınlar!"

"Bakır"dan murâd, nefsânî olan kimse; "yaldız"dan murâd, ulûm ve a'mâl-i zâhire. Ya'ni, "Bakır gibi bâtınları kıymetsiz olan nefsânî kimseler vardır ki, kendilerini ulûm-ı zâhiriyye ile yaldızlamışlardır; tâ ki o bakır mesâbesinde olan şahıslarını mahdûdü'l-fikr olan humakāya satalar ve onların ihtirâmâtını kazanalar!"

2167. "Biz ki cümle iklîmin bâtınını görücüyüz, kalbi görürüz ve zâhire bakmayız."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. "Biz ki bütün iklimlerin iç yüzünü göreniz, kalbi görürüz ve dış görünüşe bakmayız."

Bu şerefli beyit hem peygamber lisanından hem de kâmil vârisin lisanından söylenmiş olabilir. Ve açıklaması, yukarıda geçen 1795, 1796 ve 1850 numaralı beyitlerin açıklamasıdır.

Bu beyt-i şerîf hem lisân-ı nebevîden ve hem de vâris-i kâmilin lisânından olmak câizdir. Ve îzâhı yukarıda geçen 1795, 1796 ve 1850 numaralı beyitlerin îzâhıdır.

2168. Kādılar ki, zâhire iltifat ederler, eşkâl-i zâhire üzerine hükm ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. Kadılar ki, görünen şeye önem verirler, dış görünüşler üzerine hüküm verirler.

"Tenîden" (uzak durmak, kaçınmak) mastarının çeşitli anlamları vardır, burada "yönelme" ve "önem verme" anlamındadır. Kadılar ve hâkimler, davacıların iç düşüncelerinden ve hallerinden habersiz olduklarından, onlar her iki tarafın delillerine ve şahitlerine önem verirler; bu sebeple onların hükümleri, görünen şekiller üzerine gerçekleşir.

"Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "teveccüh" ve "iltifat" ma'nâsınadır. Kādılar ve hâkimler da'vâcıların efkâr ve ahvâl-i bâtınelerinden bî-haber olduklarından, onlar her iki tarafın delîllerine ve şâhidlerine iltifat ederler; binâenaleyh onların hükümleri, zâhirî olan şekiller üzerine vâki' olur."

2169. Vaktaki şehadet söyledi ve bir îmân gösterdi, bu kavim onun hükmünü çabuk mü'min yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Vakti geldiğinde şehadet getirdi ve bir iman gösterdi, bu topluluk onun hükmünü çabucak mümin yaparlar.

Yani, davacılardan birisi kadı huzurunda kelime-i şehadet getirip, imanını açıkça belirttiği zaman, bu kadı ve hâkim topluluğu derhal onun mümin olduğuna hükmedip, onu müminlerin nail olacağı hukuktan faydalandırırlar. Bununla birlikte o kişinin kalbinde imandan eser yoktur.

Ya'ni, da'vâcılardan birisi kadı huzûrunda kelime-i şehadet getirip, îmânını ızhâr ettiği vakit, bu kadı ve hâkim tâifesi derhal onun mü'min olduğuna hükmedip, onu mü'minlerin nail olacağı hukūkdan istifade ettirirler. Maahâzâ o kimsenin kalbinde îmândan eser yokdur.

2170. Çok münafık bu zâhire kaçtı, gizlice yüz mü'minin kanını döktü. [2177]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. Çok münafık bu görünen şeye kaçtı, gizlice yüz müminin kanını döktü. [2177]

"İçlerinden İslam dininin düşmanı olduğu halde, dışlarından Müslümanlık gösteren münafıklar gizlice fesatlar düzenleyerek birçok Müslümanın kanını döktüler." Nasıl ki Mesnevî-i Şerif'in I. cildinde açıklandığı üzere, Yahudi padişahının veziri olan Pavlos, görünüşte Hristiyanlığı kabul etmiş göründü ve on iki beye ayrı ayrı beratlar yazıp İsa (a.s.)'ın dinini karıştırdı ve bu yüzden birçok günahsız insanın kanlarının dökülmesine sebep oldu. Ve bu gibi münafıkların tarih kitaplarında benzerleri çoktur. وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِى الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (Bakara, 2/11) Yani “O münafıklara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, derler ki, biz ancak ıslah edicileriz."

"İçlerinden dîn-i İslâm'ın düşmanı olduğu halde, dışlarından Müslümanlık izhâr eden münafıklar gizlice fesâdlar tertib ederek birçok müslümanların kanını döktüler." Nitekim Mesnevî-i Şerîfin I. cildinde beyân buyrulduğu üzere, Yahûdi pâdişâhının vezîri olan Pavlos, zâhiren Nasrâniyyet'i kabûl etmiş göründü ve on iki beye ayrı ayrı berâtlar yazıp Îsâ (a.s.)ın dînini karıştırdı ve bu yüzden birçok bî-günâh insanların kanlarının dökülmesine sebeb oldu. Ve bu gibi münafıkların târih kitablarında emsali çokdur. وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِى الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (Bakara, 2/11) Ya'ni “O münafıklara yeryüzünde fésâd yapmayınız denildiği vakit, derler ki, biz ancak ıslâh edicileriz."

2171. Cehd et, tâ ki aklın ve dînin pîri olasın, tâ ki akl-ı küll gibi sen bâtın görücü olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Çalış ki, aklın ve dinin pîri olasın, tâ ki akl-ı küll gibi sen bâtın görücü olasın!

"Akl-ı küll" (evrensel akıl), mutlak varlığın vahdet mertebesidir ve ilk belirlenim mertebesidir. Buna hakikat-ı Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) de derler. Bu mertebe, ahadiyyet (Allah'ın birliği) ile vâhidiyyet (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) arasında bir berzahtır (geçiş noktasıdır). Ahadiyyet mertebesinden feyz-i akdesi (en kutsal feyzi) aracısız olarak kabul eder ki, buna "velâyet-i mutlaka" (mutlak velilik) da derler; ve vâhidiyyet mertebesi ile feyz-i mukaddesi (kutsal feyzi) alıp halka eriştirir, buna "nübüvvet-i mutlaka" (mutlak peygamberlik) derler. كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ yani "Ben, Âdem su ve çamur arasında iken nebî idim" hadîs-i şerîfinde bu nübüvvete işaret buyurulur. Bütün peygamberlerin ve kâmil vâris olan evliyâ hazarâtının bu hakikat-ı Muhammediyye ile bağlantıları sebebiyle akılları, akl-ı küll gibi bâtın görücüdür. Bu anlama göre cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey sâlik, sen henüz sûret perdelerinin arkasındasın, senin aklının nuru, o sûretlerin bâtınlarına nüfuz edemiyor. Çalış ki, aklın ve dinin pîri olasın ve nihayet akl-ı küll gibi, senin aklının nuru bâtına nüfuz edebilsin!"

Menkıbe: Münafıkların reisi Abdullah bin Übey ile ona tâbi olanlar bir gün cenâb-ı Ebû Bekir ve Ömer ve Ali (radiyallahu anhüm) hazarâtına tesadüf ettiler. Bu münafıklar onları yüzlerine karşı çok övdüler. Hz. Ali (r.a.) "Ey İbn Übey, Allah'tan kork, nifak etme!" buyurdu. Yani, münafıkların bâtınlarına bakan bu üç sultan onların nifakını Hz. Ali'nin diliyle yüzlerine vurdular.

"Akl-ı küll", vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ve taayyün-i evvel mertebesidir. Buna hakîkat-ı muhammediyye dahi derler. Bu mertebe, ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahdır. Mertebe-i ahadiyyetden feyz-i akdesi vâsıtasız olarak kabûl eder ki, adına "velâyet-i mutlaka" dahi derler; ve vâhidiyyet mertebesi ile feyz-i mukaddesi alıp halka eriştirir, adına "nübüvvet-i mutlaka" derler. كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ Ya'ni "Ben, Adem su ve çamur arasında iken nebî idim" hadîs-i şerîfinde bu nübüvvete işaret buyurulur. Bilcümle enbiyâ ve vâris-i kâmil olan evliyâ hazarâtının bu hakikat-ı muhammediyyeye ittisâlleri hasebiyle akılları, akl-ı küll gibi bâtın görücüdür. Bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ey sâlik, sen henüz sûret perdelerinin arkasındasın, senin aklının nûru, o sûretlerin bâtınlarına nüfüz edemiyor. Çalış ki, aklın ve dînin pîri olasın ve nihâyet akl-ı küll gibi, senin aklının nûru bâtına nüfüz edebilsin!"

Menkıbe: Münafıkların reîsi Abdullah bin Übey ile tevâbi'i bir gün cenâb-ı Ebû Bekir ve Ömer ve Ali (radiyallahu anhüm) hazarâtına tesadüf ettiler. Bu münafıklar onları yüzlerine karşı çok medh etti. Hz. Ali (r.a.) "Ey İbn Übey, Allâh'dan kork, nifak etme!" buyurdu. Ya'ni, münafıkların bâtınlarına nâzır olan bu üç sultân onların nifakını lisân-ı Hz. Ali ile yüzlerine vurdular.

2172. Vaktaki akl-ı zībā ademden yüz açtı, ona hil'at verdi ve ona bin ad verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. O güzel akıl yokluktan yüzünü açtığında, ona hilat verdi ve ona bin ad verdi.

"Güzel akıl"dan kastedilen, küllî akıldır ve "küllî aklın yokluktan yüz açması", Hakk'ın mutlak varlığının ahadiyet mertebesinden vahdet mertebesine inişidir; başka bir ifadeyle, belirsiz olan mutlak varlığın, ilk belirlenim mertebesine inişidir. Ve "hilat"tan kastedilen, varlığın vahdet mertebesinden vâhidiyet mertebesine ve ilk belirlenimden ikinci belirlenim mertebesine inişidir ki, bu "Muhammedî hakikat" ve "küllî akıl" mertebesi, vahdet mertebesine inişinde ilâhî isim ve sıfatların suretleri olan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) elbiseleriyle giyinmiş oldu ve bu hilatlara büründü ve bu hilatların özelliklerine ve hâl ve şanlarına göre de Yüce Allah ona birçok isim verdi. Yani, "Mademki küllî akıl, ilâhî isimlerin suretleri olan sabit hakikatler elbiselerine büründü, o elbiseler sayısınca isimlerle adlandırıldı." "Bin"den kastedilen, sınırlama ve belirleme değildir; çokluktan kinayedir. Çünkü küllî aklın giydiği isim hilatları sayılamaz ve hesaplanamazdır. Şimdi o Muhammedî hakikat ve küllî akıl, bu şehadet âleminde Muhammedî belirlenimle ortaya çıktığı gibi, Muhammedî belirlenimin intikalinden sonra da, her asırda o hakikati taşıyan kâmil vârislerde zuhur eder ve onlar küllî aklın cisimleşmiş timsali olurlar; çünkü her insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır; bu sebeple isimlerin bütünlüğünü haizdir ve onda ilâhî isimlerden her birinin hüküm ve eserleri ortaya çıkar.

"Akl-ı zība"dan murâd, akl-ı külldür ve “akl-ı küllün ademden yüz açması", vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i ahadiyyetden, mertebe-i vahdete tenezzülüdür; ve ta'bîr-i dîğerle lâ-taayyün olan vücûd-ı mutlakın, taayyün-i evvel mertebesine tenezzülüdür. Ve "hil'at"dan murâd, vücûdun mertebe-i vahdetden, mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i evvelden, taayyün-i sânî mertebesine tenezzülüdür ki, bu "hakîkat-ı muhammediyye" ve "akl-ı küll" mertebesi, mertebe-i vahdete tenezzülünde esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye sûretleri olan a'yân-ı sâbite libaslarıyla mütelebbis oldu ve bu hil'atlara büründü ve bu hil'atların hâssiyetlerine ve hâl ve şanlarına göre de Hak Teâlâ ona birçok isimler verdi. Ya'ni, “Mâdemki akl-ı küll suver-i esmâ-i ilâhiyye olan a'yân-ı sâbite libaslarına büründü, o libaslar adedince, isimler ile tesmiye olundu. "Bin"den murâd, kasr ve tahdîd değildir; çoklukdan kinâyedir. Zîrâ akl-ı küllün giydiği esmâ hil'atları lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. İmdi o hakikat-ı muhammediyye ve akl-ı küll, bu âlem-i şehadetde taayyün-i Muhammedî ile zâhir olduğu gibi, taayyün-i Muhammedînin intikālinden sonra da, her asırda o hakîkati hâmil olan vâris-i kâmillerde zuhûr eder ve onlar akl-ı küllün timsâl-i mücessemi olurlar; zîrâ her insân-ı kâmil “Allâh” ism-i câmi'inin mazharıdır; binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâizdir ve onda esmâ-i ilâhiyyeden her birinin ahkâm ve âsârı zâhir olur.

2173. O hoş-nefesin isimlerinden en aşağısı budur ki, o hiç kimseye muhtaç olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. O hoş nefesli insân-ı kâmilin isimlerinden en aşağısı şudur ki, o hiç kimseye muhtaç olmaz.

Çünkü o, küllî aklın (evrensel akıl) tecelli ettiği hoş nefesli insân-ı kâmilin isimlerinden en aşağısı şudur ki, o hiçbir kimseye muhtaç olmaz. Zira o kâmil insan, "Samed" isminin de tecelli yeridir. Giydiği hil'atlardan (Allah'ın lütfettiği manevi elbiseler) biri de budur ve "Samed" isminin özelliği, kendisinin muhtaç olmayıp, herkesin ona muhtaç olmasıdır; bu sebeple bu âlemdeki cüz'î akılların (bireysel akıllar) tecelli yeri olan noksan insanlar, kendi nurlarını bu küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmilin nurundan alırlar.

"O akl-ı küllün mazharı olan hoş-nefes insân-ı kâmilin isimlerinden en aşağısı budur ki, o hiçbir kimseye muhtaç olmaz." Zîrâ o kâmil "Samed" isminin de mahall-i tecellîsidir. Giydiği hil'atlardan birisi de budur ve "Samed" isminin hâssiyyeti, kendisi muhtaç olmayıp, herkes ona muhtaç olmakdır; binâenaleyh bu âlemdeki ukül-i cüz'iyyenin meclâsı olan nâkıs insanlar, ken- di nûrlarını bu akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin nûrundan iktibâs ederler.

2174. Eğer akıl bir süretle açık yüz gösterse, onun nûrunun önünde gündüz karanlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Eğer akıl bir suretle açık yüz gösterse, onun nurunun önünde gündüz karanlık olur.

Şimdi küllî akıl, beşerî suret perdesi altında gizlenmiş olup, nurunu bu perdenin arkasından yayar. Eğer o akıl farz edelim ki kendisine özgü nuranî bir suretle yüz gösterse ve ortaya çıksa, onun nurunun önünde, bu izafî olan gündüzün aydınlığı karanlık olurdu. Yani, gündüzün ışığı o aklın nurunun yanında hiç mesabesinde kalırdı.

İmdi akl-ı küll, sûret-i beşeriyye perdesi altında mestûr olup, nûrunu bu perde arkasından neşr eder. Eğer o akıl bilfarz kendine mahsûs bir sûret-i nûrâniyye ile yüz gösterse ve zâhir olsa, onun nûrunun önünde, bu izâfî olan gündüzün aydınlığı karanlık olurdu. Ya'ni, gündüzün ışığı o aklın nûrunun yanında hiç mesâbesinde kalır idi.

2175. Ve eğer ahmaklığın misali zahir olsa, gecenin karanlığı onun önünde aydınlık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Ve eğer ahmaklığın misali ortaya çıksa, gecenin karanlığı onun önünde aydınlık olur.

"Ahmaklık"tan kasıt, İblis'in hakikatidir, çünkü İblis'in hakikati Mudill (saptıran) isminin en tam tecellisidir; ve bu hakikatin tecellisi olan İblis, ahmakların reisidir ve küllî aklın düşmanıdır; küllî akıl da ahmaklığın düşmanıdır. Nitekim 1940 numaralı beyitte: [Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmaktır, o bizim düşmanımızdır ve yol kesen hayduttur."] buyurulmuştu. Yani, ahmaklık da aynı şekilde insan sureti perdesi altında gizli olup, karanlığını bu perdenin arkasından yayar. "Eğer bu ahmaklık faraza kendisine özgü olan karanlık bir misalî suretle ortaya çıksa, gecenin karanlığı o karanlığın önünde aydınlık sayılır ve kabul edilirdi."

“Ahmahlık”dan murâd, hakikat-ı iblîsiyyedir, zîrâ hakikat-ı iblîsiyye ism-i Mudill’in mazhar-ı etemmidir ve bu hakikatın mazharı olan İblîs ahmakların reîsidir ve akl-ı küllün düşmanıdır; ve akl-ı küll dahi hamâkatın düşmanıdır. Nitekim 1940 numaralı beyitde: [Peygamber buyurdu ki: "Her kim ki ahmakdır, o bizim düşmanımızdır ve yol vurucu guldür."] buyurulmuş idi. Ya'ni, hamâkat dahi kezâ sûret-i beşeriyye perdesi altında mestûr olup, zulmetini bu perde arkasından neşr eder. "Eğer bu hamâkat bilfarz kendine mahsus olan zulmânî bir sûret-i misâliyye ile zâhir olsa, gecenin karanlığı o zulmetin önünde aydınlık add ve i'tibâr olunur idi."

2176. Zîrâ o geceden daha muzlim ve daha bir karanlıkdır; velâkin şakî olan huffâş karanlık satın alıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Çünkü o geceden daha karanlık ve daha bir zulmettir; ancak şakî olan yarasa karanlık satın alıcıdır.

"Huffâş", güneş ışığından etkilenip, gün batımından sonra uçmaya başlayan yarasa kuşu anlamındadır. Burada peygamberlerin ve evliyaların ilimlerinin nurundan kaçıp, tabiî karanlıktan hoşlanan sapkınlık ehli kişilerden kinayedir.

“Huffâş”, ziyâ-ı şemsden müteessir olup, gurûbdan sonra uçmağa başlayan yarasa kuşu ma'nâsınadır. Burada ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçıp, zulmet-i tabiiyyeden hoşlanan ehl-i dalâletden kinâyedir.

2177. Gündüzün nûruna kadar azar azar alış ve yoksa nûrsûz bir huffâş kalırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. Gündüzün ışığına azar azar alış; yoksa ışıksız bir yarasa olarak kalırsın.

Ey evliyanın marifet ve hakikatlerinin ışığından kaçan kişi! Hakikat güneşi doğup gündüzün ışığı ortaya çıkıncaya kadar, o marifetlerin ışığına yavaş yavaş ve azar azar kendini alıştır; yoksa yarasa kuşu gibi ışığa yabancı bir hâlde kalırsın ve sonsuz karanlık içinde uçup durursun.

Ey maârif ve hakâyık-ı evliyânın nûrundan kaçan kimse! Şems-i hakîkatin tulû’uyla gündüzün nûru zâhir oluncaya kadar, o maârifin nûruna yavaş yavaş ve azar azar kendini alıştır ve yoksa yarasa kuşu gibi nûra yabancı bir halde kalırsın ve ebedî zulmet içinde uçar durursun.

2178. Her yerin âşıkıdır ki, işkâl ve müşkil vardır; her yerin düşmanıdır ki, bir mukbilin çerâğı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. Her yerin âşıkıdır ki, işkâl ve müşkil vardır; her yerin düşmanıdır ki, bir mukbilin çerâğı vardır.

"Şikâl", işkâlin hafifletilmiş şeklidir; ve "işkâl", bir şeyin şüpheli ve karışık olması anlamına gelir ve "şikâl", kitâb vezninde "köstek" ve "ayak bağı" anlamına gelir. "Mukbil"den kasıt, peygamberler ve evliyâdır ve "çerâğ"dan kasıt, peygamberlerin ve evliyânın ilimlerinin nurudur. Yani, "O yarasa kuşu gibi peygamberlerin ve evliyânın ilimlerinin nurundan kaçan kimse, nerede şüpheli ve karışık ve kapalı kelamın anlamları varsa onların ve o karanlık anlamların âşığıdır." Çünkü insanların düşünceleri arasına atacağı fitneye bu anlamları uygun bulur. Nasıl ki âyet-i kerîmede فَاَمَّا الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ (Âl-i İmrân, 3/7) Yani, "Kalplerinde fesada meyil olan kimseler, ondan fitne talep ederek Kur'ân'ın muhkemâtını (açık ve kesin âyetlerini) bırakıp anlamını anlayamadıkları müteşâbihâta (benzerlik gösteren, yoruma açık âyetlere) tâbi olurlar" buyurulur. Ve birçok bâtıl mezhepler ve yolların sahipleri maalesef bu yüzden ortaya çıkmıştır ve bu yüzden Kur'ân'ın muhkemâtı geçersiz kılınmıştır. "Ve bu yarasa kuşları her nerede evliyânın ilim ve marifetlerinin nuru varsa, o yerin düşmanıdır. Çünkü ilimde köklü olan evliyânın bu müteşâbihâta verdikleri açık ve nurlu anlamlar onların işine gelmez."

“Şikâl”, işkâlin muhaffefidir; ve “işkâl”, bir şey müştebih ve mültebis olmak ma’nâsınadır ve “şikâl”, kitâb vezninde “köstek” ve “ayak bağı” ma’nâsınadır. “Mukbil”den murâd, enbiyâ ve evliyâ ve “çerâğ”dan murâd, ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrudur. Ya’ni, “O yarasa kuşu gibi ulûm-ı enbiyâ ve evliyânın nûrundan kaçan kimse, nerede müştebih ve mültebis ve kapalı kelâmın ma’nâları varsa onların ve o karanlık ma’nâların âşıkıdır.” Zîrâ nâsın efkârı arasına ilkâ edeceği fitneye bu ma’nâları muvâfık bulur. Nitekim âyet-i kerîmede فَاَمَّا الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ (Âl-i İmrân, 3/7) Ya’ni, “Kalblerinde fesâda meyl olan kimseler, ondan fitne taleb ederek Kur’ân’ın muhkemâtını bırakıp ma’nâsını anlayamadıkları müteşâbihâta tâ’bî’ olur” buyurulur. Ve birçok mezâhib ve mesâlik-i bâtıle erbâbı maatteessüf bu yüzden zuhûra gelmişdir ve bu yüzden Kur’ân’ın muhkemâtı ta’tîle uğratılmışdır. “Ve bu yarasa kuşları her nerede ulûm ve maârif-i evliyânın nûru varsa, o yerin düşmanıdır. Çünki ilimde râsihûn olan evliyânın bu müteşâbihâta verdikleri açık ve nûrlu ma’nâlar onların işine gelmez.”

2179. Onun kalbi ondan dolayı zulmet-i işkâli ister, tâ ki onun hâsılı daha ziyâde görüme.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. Onun kalbi, ondan dolayı sorunların karanlığını ister ki, onun sonucu daha fazla görünsün.

"O karanlık düşkününün kalbi, çıkarmak istediği fitne ve fesadın insanlar arasında daha fazla yaygınlaşması için, bu sorun ve karışıklık karanlığını ister." Nasıl ki halkın itibarını kazanarak, nefse ait hazlarını elde etmek isteyen riyakâr şeyhlerin ve kötü ahlak sahibi zahir ulemasının adeti budur.

“O zulmet-perestin kalbi, îkâ’ etmek istediği fitne ve fesâd, nâs arasında daha ziyâde revâç bulmak için, bu işkâl ve iltibâs zulmetini ister.” Nitekim halkın i’tibârını kazanarak, huzûzât-ı nefsâniyyelerini elde etmek isteyen meşâyih-i rüsûmun ve sû-i ahlâk sâhibi olan ulemâ-i zâhirenin âdeti budur.

2180. Tâ ki seni o müşkile meşgül ede ve kendi çirkin tabîatından gafil ede.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Tâ ki seni o zorluğa meşgul etsin ve kendi çirkin tabiatından gafil kılsın.

Bu yarasa kuşları bu tavrı, seni o zorlukla meşgul etmek ve kendilerinin çirkin huy ve tabiatından seni gaflete düşürmek için seçerler; çünkü o gibi bozguncuların hakikat adına ortaya koydukları zorluklar ve güçlükler ile meşgul olan müntesipleri (bir tarikata bağlı olanlar), bu anlamlara dalmaları sebebiyle başlarını kaldırıp bu efendilerin tavır ve davranışlarını inceleyemezler ve o bozguncuyu bir hakikatler denizi zannederler.

Bu yarasa kuşları bu tavrı, seni o müşkil ile meşgül etmek ve kendinin çirkin seciyesinden ve tabîatından seni gaflete düşürmek için ihtiyâr ederler; zîrâ o gibi müfsidlerin hakikat nâmına ortaya koydukları işkâl ve müşkil maânî ile meşgül olan müntesibleri, bu ma'nâlarda istiğrâkları sebebiyle başlarını kaldırıp bu efendilerin etvâr ve mişvârını tedkîk edemezler ve o müfsidi bir deryâ-yı hakāyık zannederler.

## Tamâm olan âkılin ve yarım âkılin ve tamâm olan adamın ve yarım adamın alâmeti ve lâ-şey olan şakî-i mağrûrun alâmeti

2181. Akıl o olur ki, o meş'ale iledir, o kāfilenin delîli ve pîşvâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Akıl o akıldır ki, o meşale iledir, o kervanın kılavuzu ve önderidir.

"Meşale"den maksat, küllî akıldır (evrensel akıl); ve küllî akıl, Muhammedî hakikatten ibaret olan Hakk'ın nurudur. Kâmil vâris (Allah'ın ilmini ve ahlakını miras alan olgun kişi) bu hakikati taşıdığı için, o kâmil, varlığın bu yoğunluk mertebesinde ve tabiî karanlık içinde, bu küllî akıl meşalesi ve nuru ile yürür ve her şeyin hakikatini görür. Bu sebeple o, Hakk yoluna giden kervanın önünde kılavuz ve kendisine uyulan kişidir.

“Meş’ale”den murâd, akl-ı külldür; ve akl-ı küll, hakikat-ı muhammediyyeden ibaret olan nûr-ı Hak’dır. Vâris-i kâmil bu hakîkati hâmil olduğu cihetle o kâmil, vücudun bu mertebe-i kesâfetinde ve zulmet-i tabiiyye içinde, bu akl-ı küll meş’alesi ve nûru ile yürür ve her şeyin hakikatini görür. Binâenaleyh o Hak yoluna giden kāfilenin önünde delîl ve muktedâdır.

2182. O ileri gidici, kendi nurunun arkasında gidicidir. O bî-hod gidici kendinin tabi'idir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. O ileri gidici, kendi nurunun arkasında gidicidir. O kendinden geçmiş gidici kendinin tâbiidir.

O Hakk yolunda önde yürüyen kâmil vâris (Hz. Muhammed'in manevî mirasçısı), kendi nurunun arkasından gider; çünkü o kâmilin zâtı, küllî aklın tecelli yeridir. Bu sebeple kendi vehmedilmiş varlığından geçerek Hakk yolunu kat eden o kâmil, kendisinin tâbii olmuş olur. Çünkü o, Muhammedî vâristir; ve vâris ile miras bırakan tek bir kişi hükmündedir.

O Hak yolunda önde yürüyen vâris-i kâmil, kendi nûrunun arkasından gider; zîrâ o kâmilin zâtı akl-ı küllün meclâsıdır. Binâenaleyh kendi mevhûm olan varlığından geçerek Hak yolunu kat' eden o kâmil, kendinin tâbi'i olmuş olur. Zîrâ vâris-i Muhammedîdir; ve vâris ile mûris şahs-ı vâhid hükmündedir.

2183. Kendinin mü'minidir ve îmân getiriniz, hem o bir nûra ki, onun cani ondan otladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Kendisinin müminidir ve iman ediniz, hem o bir nura ki, onun canı ondan beslendi.

O kâmil vâris, kendisinin nurunu görmüş ve iman etmiştir. Çünkü onun hakikati, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) mertebesidir ve o mertebenin hakikati de, Hakk'ın mutlak varlığıdır; ve siz de o rehberin imanına iman ediniz ki, bu iman sizi onun imanı mertebesine ulaştırsın. Çünkü siz ona iman etmekle o kâmilin canının feyiz aldığı o nura da iman etmiş olursunuz ki, o nur hakikat-i Muhammediyye'dir ve ilâhlık mertebesidir. Nitekim ayet-i kerimede قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نور وكتاب مبين (Mâide, 5/15) yani, "Allah tarafından size ilâhî nur olan şanlı peygamber geldi ve apaçık Allah'ın kitabı geldi" buyrulur. Ve kâmil vâris de bu ayet-i kerimeye dahildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Divan-ı Kebirlerindeki şu şerefli beyitlerinde mübarek zatları hakkında bu anlama işaret buyururlar: Beyit:

Nazmen tercüme: "Açtılar feyiz hazinesini, hil'at giyenler olunuz, Mustafa geldi yine, hepiniz iman ediniz!"

"O vâris-i kâmil kendinin nûrunu görmüş ve îmân etmişdir. Zîrâ onun hakîkati, hakikat-ı muhammediyye mertebesidir ve o mertebenin hakikati de, vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır; ve siz dahi o rehberin îmânına îmân ediniz ki, bu îmân sizi onun îmânı mertebesine götürsün. Zîrâ siz ona îmân etmekle o kâmilin canının feyz aldığı o nûra da îmân etmiş olursunuz ki, o nûr hakikat-ı muhammediyyedir ve mertebe-i ulûhiyettir." Nitekim âyet-i kerîmede قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ الله نور وكتاب مبين (Mâide, 5/15) Ya'ni, "Allâh tarafından size nûr-ı ilâhî olan nebiyy-i zîşân geldi ve apaçık kitâbullâh geldi" buyurulur. Ve vâris-i kâmil dahi bu âyet-i kerîmede dâhildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu beyt-i şerîflerinde zât-ı mübârekleri hakkında bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyit:

Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at pûş Mustafa geldi yine cümleniz îmân ediniz!"

2184. Bir diğeri ki, o yarım akıl geldi, akıli önünde gözü bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. Bir diğeri ki, o yarım akıl geldi, akıllı önünde gözü bilir.

Diğer bir sınıf ki, o yarım akıl geldi, bu sınıf yukarıda şerefli hâlleri anılan tam akıllıyı kendi gözü mertebesinde bilir ve onun huzurunda kendini kör sayar.

Dîğer bir sınıf ki, o yarım âkıl geldi, bu sınıf yukarıda ahvâl-i şerîfesi zikr olunan tamâm âkıli kendi gözü mertebesinde bilir ve onun huzûrunda kendini kör addeder.

2185. Kör delîle el vurduğu gibi, ona el vurdu; nihayet onunla görücü ve çevik ve celîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Körün delile el vurduğu gibi, ona el vurdu; nihayet onunla görücü, çevik ve yüce oldu.

O kimsenin yarım olan aklı, tam akıllı olan zâtı tanımaya delil oldu ve bir kör, rehbere nasıl sıkı sıkı yapışırsa, o da o olgun akıllı kişiyi kendisine rehber bildi ve ona sıkı sıkı sarıldığı için, Hakk yolundaki tehlikeleri görücü oldu ve mesafe kat etme ve mertebeler hususunda da çevik oldu ve sonunda maksadına ulaşıp kavuşarak yüce oldu.

O kimsenin yarım olan aklı, aklı tâm olan zâtı tanımağa delîl oldu ve bir kör, rehbere nasıl sıkı sıkı yapışırsa, o da o âkıl-i kâmili öylece kendisine rehber bildi ve ona sıkı sıkı sarıldığı için, Hak yolundaki tehlikeleri görücü oldu ve kat'-ı mesafe ve merâtib husûsunda da çevik oldu ve âkıbet maksûduna nâil ve vâsıl olup, celîl oldu.

2186. Ve o bir eşek ki, akıldan bir arpa ağırlığına malik olmadı, muhakkak onun aklı olmadı ve akıli terk etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Ve o bir eşek ki, akıldan bir arpa ağırlığına sahip olmadı, muhakkak onun aklı olmadı ve akıllı olanı terk etti.

Bu üçüncü sınıf, insan şeklinde ve hayvan tabiatında bir yaratık olup bir arpa ağırlığı kadar bile akıl sahibi olmadığından, akıllı olanı idrak edemedi; ve eşek, eşeğin şeklini görüp kendi cinsi olduğuna hükmettiği gibi, bu akılsız da ancak akıllı olanın şeklini görüp, onu da kendi gibi zannetti ve ona tabi olma gereğini hissetmeyip o akıllı olanı terk etti.

Bu üçüncü sınıf, insan sûretinde ve hayvan sîretinde bir mahlûk olup bir arpa ağırlığı kadar olsun akıl sahibi olmadığından, âkıli idrak edemedi; ve eşek, eşeğin sûretini görüp kendi cinsi olduğuna hükm ettiği gibi, bu akılsız dahi ancak âkılin sûretini görüp, onu da kendi gibi zannetti ve tebaiyet lüzûmunu hissetmeyip o âkıli terk etti.

2187. Ne çok ve ne az yol bilmez; delîlin arkasında gelmek ona âr gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Ne çok ve ne az yol bilmez; delilin arkasında gelmek ona ar gelir.

O zâhir görücü olan akılsız, Hak yolunun ne çoğunu ne de azını bilmez: Bununla beraber kendini akıllı ve kâmil (olgun) sayıp, bir insân-ı kâmilin arkasından gelmekten ve kendine o zâtı delil yapmaktan utanır. Bu sebeple vehmedilmiş olan varlığını ve benliğini Hak yolunda kendisine rehber yapar.

“O zâhir görücü olan akılsız, Hak yolunun ne çoğunu ve ne de azını bilmez: Bununla beraber kendini akıl ve kâmil addedip, bir vâris-i kâmilin arkasından gelmekden ve kendine o zâtı delíl yapmakdan arlanır." Binâenaleyh mevhûm olan varlığını ve enâniyetini Hak yolunda kendisine rehzen yapar.

2188. O uzun sahrada gâh ümidsiz topallıyarak ve gâh koşma ile gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. O uzun sahrada bazen ümitsizce topallayarak ve bazen koşarak gider.

O akılsız, uzun olan bu yoğunluk ve çokluk âlemi sahrasında, bilmediği ve anlamadığı bir sonuca doğru bazen ümitsizce düşe kalka ve bazen koşa koşa gider.

O akılsız, uzun olan bu kesâfet ve keserât âlemi sahrâsında, bilmediği ve anlamadığı bir netîceye doğru gâh ümîdsiz düşe kalka ve gâh koşa koşa gider.

2189. Şem'i yok, tâ ki kendinin pîşvâsı etsin; bir yarım şem'i yok ki bir nûr dilensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Mumu yok ki kendisini önder edinsin; yarım mumu da yok ki bir nur dilensin!

"Mum"dan kasıt, kâmil akıldır ve "yarım mum"dan kasıt da, yukarıda açıklanan yarım akıldır. Yani, "Bu üçüncü sınıftan olan kişinin hiç aklı olmadığı için, kendi zâtında ve nefsinde uyduğu ve önderi yoktur ve ikinci sınıftan olan kişiler gibi yarım aklı da yoktur ki, kendi zâtının ve nefsine dışarıdan olan kâmil bir akıl sahibinin aklından bir nur ve akıl dilensin!

"Şem"den murâd, akl-ı kâmil ve "yarım şem"den murâd dahi, yukarıda îzâh olunan yarım akıldır. Ya'ni, "Bu üçüncü sınıfdan olan kimsenin hiç aklı olmadığı için, kendi zâtında ve nefsinde muktedâsı ve pîşvâsı yokdur ve ikinci sınıfdan olan kimseler gibi yarım aklı da yokdur ki, kendi zâtının ve nefsinin haricinde olan bir âkıl-i kâmilin aklından bir nûr ve akıl dilensin!

2190. Onun aklı yokdur, tâ ki diri nefes vursun; bir yarım aklı yok ki, kendini ölü yapsın! [2197]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Onun aklı yoktur ki, diri nefes versin; bir yarım aklı da yoktur ki, kendini ölü yapsın! [2197]

"Dem zeden", söz söylemek anlamına gelir. "Dem zinde zeden", diri söz söylemek demektir. Böyle bir kimsenin aklı olmadığından canlı ve diri söz söyleyemez ki, kalplerde bir etki ve güçlü bir iman uyandırsın. Bu sebeple söylediği sözler çelişkili ve cansız olur. Bir yarım aklı dahi yoktur ki, kâmil akıl sahibini tanısın da, onun huzurunda kendini ölü gibi hiç mesabesinde tutsun! Bu gibi adamların nasıl bir adam olduğunu açıklamak için zamanın ahmaklarından birinin manzum sözlerini örnek olarak verelim. Bu kendi idrakini beğenip, bilge geçinen biçare diyor ki: Enbiyâdan yaşarım müstağnî Bir örümcek götürür hakka beni

Peygamberlerden müstağni yaşayan bu akıllının yine bu manzumesinde söylediği sözlere bakınız: Ara git deyrini gez Ka'besini Dinle tekbîri, işit çan sesini Göreceksin ki bu hep boşluktur Umduğun, aradığın şey yoktur Düzme Allâh'ı gibi şeytânı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn Gölgeler, gölgeler onlar da derin!

Şimdi insaf olunsun da biraz teemmül buyurulsun. Peygamberlerden müstağni yaşayan bu efendinin rehberi ve delili örümcek imiş ve o da kendini hakka götürürmüş; fakat hak neresi bilir misiniz? Boşluk! Halbuki din ve fen nazarlarında boşluk ve yokluk yoktur. Çünkü din Hakk'ın varlığını ve eşyanın Hakk'ın varlığından çıktığını; ve fen dahi, yoktan hiçbir şey çıkmayacağını ve bu sebeple yokun var ve varın dahi yok olamayacağını beyan eder. İşte rehberi örümcek olan bir adamın akıl mertebesi ve muhakemesi bu kadar olur. Bu efendinin mezkûr manzumesindeki sözlerin hepsi de birer safsata numunesi olduğundan, burada ayrıntısına lüzum yoktur. Fakir "Tarih-i Kadim Zeyline Reddiye" unvanıyla yazdığım manzum cevaplarda bunları açıkladım.

"Dem zeden", söz söylemek ma'nâsınadır. "Dem zinde zeden", diri söz söylemek demek olur. Böyle bir kimsenin aklı olmadığından canlı ve diri söz söyleyemez ki, kalblerde bir te'sîr ve bir îmân-ı kavî uyandırsın. Binâenaleyh söylediği sözler mütenâkız ve cansız olur. Bir yarım aklı dahi yokdur ki, âkıl-i kâmili tanısın da, onun huzurunda kendini ölü gibi hiç mesâbesinde tutsun!" Bu gibi adamların nasıl bir adam olduğunu îzâh için humakā-i zamâneden birinin manzûm sözlerini nümûne olarak îrâd edelim. Bu kendi idrâkini beğenip, hakîm geçinen bîçâre diyor ki: Enbiyâdan yaşarım müstağnî Bir örümcek götürür hakka beni

Enbiyâdan müstağnî yaşayan bu akıllının yine bu manzûmesinde söylediği sözlere bakınız: Ara git deyrini gez Ka'besini Dinle tekbîri, işit çan sesini Göreceksin ki bu hep boşlukdur Umduğun, aradığın şey yokdur Düzme Allâh'ı gibi şeytânı Buda'sı, Ehrimen'i Yezdân'ı Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn Gölgeler, gölgeler onlar da derin!

Şimdi insaf olunsun da birâz teemmül buyurulsun. Enbiyâdan müstağnî yaşayan bu efendinin rehberi ve delîli örümcek imiş ve o da kendini hakka götürürmüş; fakat hak neresi bilir misiniz? Boşluk! Halbuki dîn ve fen nazarlarında boşluk ve adem yokdur. Zîrâ dîn Hakk'ın varlığını ve eşyânın Hakk'ın varlığından çıktığını; ve fen dahi, yokdan hiçbir şey çıkmayacağını ve binâenaleyh yokun var ve varın dahi yok olamayacağını beyân eder. İşte rehberi örümcek olan bir adamın mertebe-i aklı ve muhâkemesi bu kadar olur. Bu efendinin mezkûr manzûmesindeki sözlerin hepsi de birer safsata numûnesi olduğundan, burada tafsiline lüzûm yokdur. Fakîr "Târîh-i Kadîm Zeyline Reddiye" ünvanıyla yazdığım manzûm cevablarda bunları îzâh ettim.

2191. O tamamen o akılin ölmüşü gelsin, tâ ki kendi inişinden dama çıksın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. O tamamen o aklın ölmüşü gelsin, tâ ki kendi inişinden dama çıksın!

Yukarıdaki cümlenin devamıdır. Yani, "Öyle bir kimsenin aklı yoktur ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kıymetini takdir edip, onun huzurunda kendi varlığından ve benliğinden geçsin, tâ ki düştüğü ahmaklık inişinden ve çukurundan akıl damına çıksın ve tâbi olduğu kâmil gibi kemâle gelsin!"

Yukarıki cümlenin mâba'didir. Ya'ni, "Öyle bir kimsenin aklı yokdur ki, âkıl-i kâmilin kıymetini takdîr edip, onun huzûrunda kendi varlığından ve enâniyetinden geçsin, tâ ki düştüğü hamâkat inişinden ve çukurundan akıl damına çıksın ve tâbi' olduğu kâmil gibi kemâle gelsin!"

2192. Akl-ı kâmil yokdur, sözü diri olan bir âkılin penâhında kendini ölü yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Akıl kâmil değildir, sözü diri olan bir akıl sahibinin himayesinde kendini ölü yap!

"Akıl kâmil değildir" ifadesi, "çünkü akıl kâmil değildir" anlamındadır. Yani, "Mademki sende kâmil akıl yoktur, canlı ve diri söz sahibi olan bir akıl sahibinin himayesi altında kendini ölü gibi hareketsiz kıl ve onun görüş ve tedbiri dairesinde, Hakk yoluna gir!"

"Akl-ı kâmil nîst”, “çûn akl-ı kâmil nîst" takdirindedir. Ya'ni, “Mâdemki sende akl-ı kâmil yokdur, canlı ve diri söz sahibi olan bir âkılin himâyesi altında kendini ölü gibi câmid kıl ve onun rey ve tedbîri dairesinde, Hak yoluna sülûk et!"

2193. Diri değildir, tâ ki Îsâ'nın hemdemi olsun; ölü değildir tâ ki Îsâ'nın dem-gehi olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Diri değildir, tâ ki Îsâ'nın hemdemi olsun; ölü değildir tâ ki Îsâ'nın nefes yeri olsun!

"Dem-geh", "dem" yani nefes ve "geh" yani mahal; "dem-geh", nefes yeri demektir. Yani, "O akılsız kimse, akıl ve irfan ile diri değildir ki, Îsâ meşrebinde olan bir kâmilin arkadaşı olabilsin ve kendi benliğinden geçmiş ve ölü hükmünde kalmış değildir ki, Îsâ (a.s.) meşrebindeki kâmilin diri sözüne muhatap olsun!" "Düm-geh" olmak ihtimali de vardır. Çünkü "düm", kuyruk anlamındadır ki, arkadan kinaye olur; "geh", mahal anlamındadır. "Düm-geh", arka mahal demektir ki, tâbî olma anlamı kastedilir. Yani, "O kimse ölü hükmünde değildir ki, Îsâ meşrebinde olan kâmilin arkasından yürüsün ve ona tâbî olsun!" demektir.

"Dem-geh", "dem", nefes ve "geh" mahal; "dem-geh", mahall-i nefes demek olur. Ya'ni, "O akılsız kimse, akıl ve irfân ile diri değildir ki, meşreb-i Îsâ'da olan bir kâmilin musâhibi olabilsin ve kendi enâniyetinden geçmiş ve ölü mesâbesinde kalmış değildir ki, Îsâ (a.s.) meşrebindeki kâmilin diri sözüne muhatab olsun! "Düm-geh" olmak ihtimali de vardır. Zîrâ “düm”, kuyruk ma'nâsınadır ki, arkadan kinâye olur; "geh", mahal ma'nâsınadır. "Düm-geh", arka mahal demekdir ki, tebaiyet ma'nâsı murâd, olunur. Ya'ni, "O kimse ölü mesâbesinde değildir ki, Îsâ meşrebinde olan kâmilin arkasından yürüsün ve ona tâbi' olsun!" demekdir.

2194. Onun kör olan canı her tarafa adım koyar, âkıbet kurtulmaz ve fakat yukarı sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Onun kör olan canı her tarafa adım koyar, sonunda kurtulamaz ve aksine yukarı sıçrar.

O kendini peygamberlere ve evliyalara uymaktan müstağni (ihtiyaçsız) sayan ahmaklığın canı, "kendi kendime hakikati bulurum" diye, bu tabiat âleminin uzun ve karanlık çöllerinde körü körüne her tarafa adım atar; sonunda bu tabiî karanlıktan kurtulup bir nur sahasına çıkamaz ve aksine ömrü sona erip bu yoğunluk âleminin yukarısında olan berzah âlemine sıçrar; ancak bu sıçrama faydasız olur. Hint nüshalarında bu beytin altına, Veledî beyitlerinden olması muhtemel olan şu beyti metne eklemişlerdir: "O zaman sıçramak fayda vermez, çünkü gök belası indi." Bu beyit, yukarıdaki şerefli beytin anlamını açıklayıcı olduğundan, burada zikrini uygun gördüm. "Cesten", "kurtulmak" ve "kaçmak" ve "sıçramak" anlamlarına gelir. "Akıbet ne-cehed" de "kurtulmak"; ve "ber-mî-cehed" de "sıçramak" anlamındadır.

O kendini enbiyâ ve evliyâya tebaiyetden müstağnî addeden ahmaklığın canı, kendi kendime hakîkati bulurum, diye bu âlem-i tabîatın uzun ve karanlık sahrâlarında körü körüne her tarafa adım atar; âkıbet bu zulmet-i tabîiyyeden kurtulup bir nûr sahasına çıkamaz ve fakat ömrü âhir olup bu âlem-i kesâfetin yukarısında olan âlem-i berzaha sıçrar; velâkin bu sıçrama fâidesiz olur." Hind nüshalarında bu beytin altına ebyât-ı Velediyye'den olması muhtemel olan şu beyti metne ilâve etmişlerdir: "O zaman sıçramak fâide vermez, zîrâ ki belâ-yı âsumân nâzil oldu." Bu beyit, yukarıki beyt-i şerîfin ma'nâsını müfessir olduğundan, burada zikrini münasib gördüm. "Cesten", "kurtulmak" ve "kaçmak" ve "sıçramak" ma'nâlarına gelir. "Akıbet ne-cehed" de "kurtulmak"; ve "ber-mî-cehed" de "sıçramak" ma'nâsınadır.

## Gölün ve balıkçıların ve biri akıl ve biri yarım âkıl ve o dîğeri mağrûr ve ahmak muğfel-i lâ-şey olan üç balığın ve her üçünün akıbet-i hâlinin kıssasıdır

2195. Ey inadçı o gölün kıssasıdır ki, onda üç büyük balık var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. Ey inatçı, o gölün kıssasıdır ki, onda üç büyük balık vardı.

"Ey inatçı" hitabı, kendi benliğine mağrur olup, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tabi olmaktan utanan kimseyedir. Ve bu kıssa, yukarıda zikredilen üç sınıfın temsilidir. "Şigerf", "acîb" ve "büyük" anlamlarındadır. Yani, "Bir göl vardı ve o gölde de üç acayip veya büyük balık vardı."

"Ey inatçı” hitâbı, kendi benliğine mağrûr olup, insân-ı kâmile tâbi' olmakdan arlanan kimseyedir. Ve bu kıssa, yukarıda zikr olunan üç sınıfın temsilidir. "Şigerf", "acíb" ve "büyük" ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Bir göl var idi ve o gölde de üç acîb veya büyük balık var idi."

2196. Kelile'de okumuş olursun; fakat o kıssanın kışrı ve bu canın içi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Kelile'de okumuş olursun; fakat o kıssanın kabuğu ve bu canın içi olur.

Kelile ve Dimne isimli kitap, eski Hint bilginlerinden "Dâbşelîm" ismindeki bir bilgenin ahlak hikmetinden bahsederek Sanskrit diliyle yazdığı bir kitaptır. Hasan Vâiz tarafından Envâr-ı Süheylî ismiyle Farsçaya tercüme edilmiş ve Hindistan'da basılmıştır. Filibeli Alâeddîn Ali Çelebi tarafından da Hümâyunnâme ismiyle Türkçeye tercüme ve basılmıştır. İfadesi eski tarz üzeredir. Hilâlî Efendi de nazım olarak tercüme etmiştir; daha sonra Şerîf İbrâhîm Mâhir Efendi tarafından sade bir dille tercüme olunmuştur. Kul Mes'ûd adında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütüphanesi'nde korunmaktadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu göl ve balık hikâyesinin bu Kelile ve Dimne kitabında geçtiğini ve fakat orada bu hikâyenin görüneni ve kabuğu bulunduğunu, burada ise bu hikâye vesilesiyle canın içi beyan buyurulduğunu zikrederler.

Kelile ve Dimne ismindeki kitâb, Hind-i kadîm hükemâsından "Dâbşelîm" ismindeki bir hakîmin hikmet-i ahlâkdan bahisle Sanskrit lisânıyla yazdığı bir kitâbdır. Hasan Vâiz tarafından Envâr-ı Süheylî ismi ile Fârisî'ye tercüme edilmiş ve Hindistan'da tab' edilmişdir. Filibeli Alâeddîn Ali Çelebi

tarafından da Hümâyunnâme ismiyle Türkçe'ye tercüme ve tab' edilmişdir. İbâresi tarz-ı kadîm üzeredir. Hilâlî Efendi de nazmen tercüme etmişdir; bilâhire Şerîf İbrâhîm Mâhir Efendi tarafından sâde bir lisân ile tercüme olunmuşdur. Kul Mes'ûd nâmında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütüphanesi'nde mahfûzdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu göl ve balık hikâyesinin bu Kelile ve Dimne kitâbında mezkûr olduğunu ve fakat orada bu hikâyenin zâhiri ve kabuğu münderiç olup, burada bu hikâye vesîlesiyle canın içi beyân buyurulduğunu zikr ederler.

2197. Birkaç balıkçı o göl tarafına geçtiler ve o zamîri gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. Birkaç balıkçı o göl tarafına geçtiler ve o gizli olanı gördüler.

"Sayyâd", avcı demektir; burada "balık avlayan balıkçı" demek olur. "Zamîr", genellikle gizli olan şeye derler ve kalpteki niyet gizli olduğundan ona da "zamîr" denir. Burada su içinde gizlenen balıklar kastedilir.

"Sayyâd", avcı demekdir; burada "balık avlayan balıkçı" demek olur. "Zamîr", alelumûm gizli olan şeye derler ve kalbdeki niyet gizli olduğundan ona da "zamîr" denir. Burada su içinde gizlenen balıklar murâd olunur.

2198. Sonra tuzak getirmek için acele ettiler; balıklar vakıf ve hûş-mend oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. Sonra tuzak getirmek için acele ettiler; balıklar vakıf (anlayan) ve hûş-mend (akıllı) oldular.

Balıkçılar o göl içinde gizli olan balıkları gördükten sonra, hemen oltalarını veya ağlarını getirmek, yani hazırlamak için harekete geçtiler ve faaliyete başladılar. Balıklar avcıların bu faaliyetinden onların maksatlarını anladılar ve idrakli bir hâle geldiler.

Balıkçılar o göl içinde gizli olan balıkları gördükden sonra, hemen oltalarını veyâ ağlarını getirmek, ya'ni hazırlamak için harekete geldiler ve faâliyete başladılar. Balıklar avcıların bu faaliyetinden onların maksatlarını anladılar ve idrâkli bir hâle geldiler.

2199. O ki akıl idi, yola azm etti; nâ-marzî olan müşkil yola azm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. O ki akıl idi, yola azmetti; istenmeyen zorlu yola azmetti.

Yani, aklı kâmil olan balık, tabiatın istemediği bir yola azmetti. Yani, yaşamaya alıştığı bir ortamı terk edip, avcıların tuzağından kurtulmak için zorunlu olan bir yolculuğa çıktı.

Ya'ni, aklı kâmil olan balık, tabîatın istemediği bir yola azm etti. Ya'ni, yaşamağa alıştığı bir muhîti terk edip, avcıların tuzağından kurtulmak için zarûrî olan bir sefere çıktı.

2200. Dedi ki: "Bunlar ile meşveret tutmam, zîrâ muhakkak beni kudretden zayıf ederler." [2207]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Dedi ki: "Bunlar ile istişare etmem, çünkü muhakkak beni kudretten zayıf düşürürler."

O akıllı balık içinden dedi ki: "Ben diğer bu iki arkadaşım ile istişare etmem, çünkü kesinlikle bilirim ki, onlar benim bu sefer ve seyahat hakkındaki fikrimin kuvvetini zayıflatırlar ve benim kudretimi kırarlar." "Makderet", zenginlik ve kudret anlamlarındadır.

O âkıl olan balık içinden dedi ki: "Ben diğer bu iki arkadaşım ile müşâvere etmem, zîrâ yakînen bilirim ki, onlar benim bu sefer ve seyahat hakkında- ki fikrimin kuvvetini za'fa düşürürler ve benim kudretimi kırarlar." "Makderet", zenginlik ve kudret ma'nâlarınadır.

2201. Doğma ve olma muhabbeti onların canı üzerinde dolaşırlar; onların câhilliği ve cehli benim üzerime vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Doğma ve olma sevgisi onların canı üzerinde dolaşır; onların cahilliği ve bilgisizliği benim üzerime vurur.

"Ben onlarla şunun için istişare etmem ki, onlarda doğdukları ve varlık buldukları yerin sevgisi vardır ve bu sevgiler onların canı üzerinde dolaşır, tembeldirler; bulundukları yerden hareket etmek istemezler ve cahildirler. Bulundukları yerden başka yer olduğunu bilmezler. Bu sebeple onların tembelliği ve bilgisizliği bana da etki eder. Benim yolculuk hakkındaki niyet ve gayretimi sarsarlar." "Zâd", doğmak anlamına gelen hafifletilmiş mastardır, "Bûd", "bûden" mastarının hafifletilmişidir, "olmak" ve "varlık bulmak" demektir. "Tenîden" mastarının çeşitli anlamları vardır; burada "bir şeyin etrafında dolaşmak" anlamındadır.

"Ben onlar ile şunun için müşavere etmem ki, onlarda doğdukları ve vücûd buldukları mahallin muhabbeti vardır ve bu muhabbetler onların canı üzerinde dolaşırlar, tenbeldirler; bulundukları mahalden hareket etmek istemezler ve câhildirler. Bulundukları mahalden başka yer olduğunu bilmezler. Binâenaleyh onların tenbelliği ve cehli bana da te'sîr eder. Benim sefer hakkındaki kasd ve himmetimi tezelzüle uğratırlar." "Zâd", doğmak ma'nâsına masdar-ı tahfifidir, "Bûd", "bûden" masdarının tahfifidir, "olmak" ve "vücûd bulmak" demekdir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir şeyin etrafında dolaşmak" ma'nâsınadır.

2202. Meşveret için iyi bir diri lâzımdır ki, seni diri etsin ve o diri hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Meşveret için iyi bir diri lazımdır ki, seni diri etsin ve o diri hani?

"Diri"den kasıt, bedensel varlığından fani olmuş ve Hak'tan gelen varlıkla baki olan insân-ı kâmildir. Yani, "Hak yolunda ilerleme ve yolculuk hakkında danışmak ve onun görüşü ve tedbiriyle hareket edebilmek için, iyi bir diri, yani, nefsine ait sıfatlarından bir kıl ucu kadar bile eser kalmamış olan bir kâmil lazımdır ki, seni de kendisi gibi bedensel varlıktan kurtarıp, Hak'tan gelen varlıkla ayakta tutsun. Halbuki öyle bir diri ve insân-ı kâmil nerede?" Mürşitlik iddiasında bulunanlar maalesef nefse ait sıfatlarla hasta olmuş birtakım hastalardır. Kendileri ilahi bir hekime muhtaçtır, kendilerinin uydurdukları hayalleri, ilahi feyizler zannederler; ve kendilerini insân-ı kâmile tabi olmaktan müstağni sayarlar ve sınırlı muhakemeleriyle Allah dostu kâmil zatların marifetlerini ve hakikatlerini eleştirirler, Allah korusun!

"Diri"den murâd, vücûd-ı abdânîsinden fânî ve vücûd-ı Hakkānî ile bâkî olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, “Tarík-ı Hak'da sülük ve seyr ü sefer hakkında meşveret etmek ve onun re'y ve tedbîriyle hareket edebilmek için, iyi bir diri, ya'ni, sıfât-ı nefsâniyyesinden bir kıl ucu kadar bile eser kalmamış olan bir kâmil lâzımdır ki, seni de kendisi gibi vücûd-ı abdânîden kurtarıp, vücûd-ı Hakkānî ile kāim kılsın. Halbuki öyle bir diri ve insân-ı kâmil nerede?" Mürşidlik da'vâsında bulunanlar maatteessüf sıfât-ı nefsâniyye ile ma'lûl birtakım hastalardır. Kendileri bir hakîm-i ilâhîye muhtaçdır, kendilerinin îcâd ettikleri hayâlâtı, füyûzât-ı rabbâniyye zannederler; ve kendilerini insân-ı kâmile tebaiyetden müstağnî addederler ve mahdûd muhâkemeleriyle kümmelîn-i evliyâullâhın maârif ve hakäyıkını tenkîd ederler, neûzü billâh!

2203. Ey müsafir, müsafir ile rey vur, zîrâ ki kadının reyi, senin ayağını topal tutar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. Ey Hakk Yolcusu, Hakk Yolcusu ile fikir alışverişinde bulun; çünkü kadının fikri, senin ayağını topal tutar!

"Hakk Yolcusu"ndan kastedilen, izafî varlıklar âleminden hakiki varlığa yolculuk eden kimsedir. "Kadın"dan kastedilen ise, kadınlar gibi dünyevi süslere düşkün olan nefistir. Yani, "Ey bu izafî varlık âleminden hakiki varlığa ve bu çokluk âleminden birlik âlemine yolculuk eden kimse! Kendin gibi olan bir Hakk Yolcusu ile istişare et; eğer nefsani sıfatları sebebiyle bu vehmî varlığına bağlanmış ve dünyevi süslere aldanmış olan kimse ile istişare edersen, sülûk (tasavvuf yolculuğu) işinde senin ayağını topal tutar." Çokluk âleminde ve fikrinde kalıp, birlik âlemine doğru mesafe kat edemezsin; çünkü hadis-i şerifte شاوروهن و خالفوهن yani "Kadınlar ile istişare edin ve onların fikirlerine muhalefet edin!" buyrulmuştur.

"Müsâfir"den murâd, vücûdât-ı izâfiyye âleminden vücûd-ı hakîkîye sefer eden kimsedir. "Kadın"dan murâd, kadınlar gibi âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olan nefisdir. Ya'ni, "Ey bu vücûd-ı izâfî âleminden vücûd-ı hakîkîye ve bu âlem-i keserâtdan, âlem-i vahdete sefer eden kimse! Kendin gibi olan bir müsâfir ile müşâvere et, eğer sıfât-ı nefsâniyyesi sebebiyle bu vücûd-ı mevhûmuna bağlanmış ve âlâyiş-i dünyeviyyeye aldanmış olan kimse ile müşâvere edersen, emr-i sülükde senin ayağını topal tutar." Keserât âleminde ve fikrinde kalıp, âlem-i vahdete doğru kat'-ı mesafe edemezsin; zîrâ hadîs-i şerîfde شاوروهن و خالفوهن ya'ni "Kadınlar ile müşâvere edin ve onların reylerine muhalefet edin!" buyurulmuşdur.

2204. Hubbü'l-vatan deminden geç, durma; zîrâ vatan o tarafdır, can bu taraf değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. Vatan sevgisi kılıcının keskin tarafından geç, durma; çünkü asıl vatan o taraftır, can bu taraf değildir.

"Dem" kelimesinin Arapça ve Farsça birçok anlamı vardır. Şemsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre, "kılıç ve bıçağın keskin tarafı" anlamına da gelir. Bu anlama göre, "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerifi bir "kılıç"a ve onun "keskin tarafı" olan görünen âleme (âlem-i şehadet) ve keskin olmayan tarafı da gizli olan gayb âlemine benzetilmiş olur. Görünen âlemin keskin olması, bu vehmî varlıkların insan üzerinde etkili olmasından kaynaklanır. Şimdi bu anlama göre, Pir efendimiz buyururlar ki: Bu hadis-i şerifin görünen ve gizli anlamı vardır. "Bu kılıcın keskin tarafından, yani görünen tarafından geç, durma; seni helak eder ve bu fani olan dünya tarafı sana vatan olamaz. Asıl vatan, o gizli ve baki olan gayb âlemidir; çünkü sen latif bir ruhsun ve latif ruhun tarafı bu bedenin yoğunluğu tarafı değildir."

"Dem", bu kelimenin Arabî ve Fârisî müteaddid ma'nâları vardır. Şemsü'l-Lügāt'ın beyânına göre, “kılıç ve bıçağın keskin tarafı" ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya göre حب الوطن من الايمان ya'ni, "Vatan muhabbeti îmândandır" hadîs-i şerîfi bir "kılıç"a ve onun "keskin tarafı" zâhir olan âlem-i şehadete ve keskin olmayan tarafı da bâtın olan âlem-i gayba teşbih buyurulmuş olur. Âlem-i şehadetin keskin olması, bu vücûdât-ı mevhûmenin insan üzerinde müessir olmasından nâşîdir. İmdi bu ma'nâya göre cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bu hadis-i şerîfin zâhiri ve bâtını vardır. "Bu kılıcın keskin tarafından, ya'ni, zâhirinden geç, durma; seni helâk eder ve bu fânî olan dünyâ tarafı sana vatan olamaz. Aslî olan vatan, o bâtın ve bâkî olan âlem-i gaybdır; çünki sen rûh-ı latîfsin ve rûh-ı latîfin tarafı bu kesâfet tarafı değildir."

2205. Eğer vatan istersen Şat'ın o tarafına geç, bu doğru hadîsi galat okuma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. Eğer vatan istersen Şat'ın o tarafına geç, bu doğru hadîsi yanlış okuma!

"Şat", nehir kenarı anlamına gelir. Nehirden maksat, fani âlem ve kevnî varlıktır. Bu fani âlem nehrinin kenarı, gayb âleminin başlangıcı olur. Yani, "Eğer vatan istersen, bu kevnî ve izafî varlık nehrinin öbür tarafı olan letafet âlemine geç! Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğru olan bu hadîs-i şerîfini yanlış okuma!" Çünkü fani âlemi vatan edinmek, beka âlemine imanı güçlendirmez; aksine, latif âlemi kendine vatan edinmek için tam bir yönelişle yönelmek, kuvvetli imandan kaynaklanır.

"Şat", nehir kenârı ma'nâsınadır. "Nehir'den murâd, âlem-i fânî ve vücûd-ı kevnîdir. Bu âlem-i fânî nehrinin kenârı âlem-i gaybın mebdei olur. Ya'ni, "Eğer vatan istersen bu vücûd-ı kevnî ve izâfî nehrinin öbür tarafı olan âlem-i letâfete geç! Resûl-i Ekrem Efendimiz'in doğru olan bu hadîs-i şerîfini yanlış okuma!" Zîrâ âlem-i fânîyi vatan ittihâz etmek, âlem-i bekāya îmânı takviye etmez; belki âlem-i latîfi kendine vatan ittihâz etmek için, teveccüh-i kâmil ile müteveccih olmak îmân-ı kavîden neş'et eder.

## Abdest alanın abdest evrâdını ters okuması

2206. Abdestde her uzuv için ayrı bir vird vardır. Hadîsde duâ için gelmişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. Abdestte her uzuv için ayrı bir vird vardır. Hadiste dua için gelmiştir.

Abdest alırken her bir uzuv yıkandığı zaman okunacak olan ayrı bir vird (zikir) vardır ki, bu zikirler hadis-i şerifte dua olmak üzere bize öğretilmiştir. Bu dualar ayrıca dinî muamelelere (ibadetlere) dair yazılan kitaplarda bulunduğundan, burada zikredilmesi uzun olur.

Abdest alırken her bir uzuv yıkandığı vakit okunacak olan ayrı bir vird vardır ki, bu evrâd hadîs-i şerifde duâ olmak üzere bize ta'lîm buyurulmuşdur. Bu duâlar ayrıca muâmelât-ı dîniyyeye dâir yazılan kitablarda münderiç olduğundan, burada zikri uzun olur.

2207. Buruna istinşak ettiğin vakit, Rabb-i ganîden cennet kokusunu iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. Buruna su çektiğin zaman, zengin olan Rabb'den cennet kokusunu iste!

"İstinşâk", burna su vermeye denir. Yani, "Abdest alırken burna su verdiğin zaman, hadis-i şerifte belirtilen اللهم ارحنى رائحة الجنة وارزقنى من نعيمها yani, "Ey benim Allah'ım, bana cennet kokusunu koklat ve beni onun nimetlerinden rızıklandır!" duasını oku!"

"İstinşâk", burna su vermeğe derler. Ya'ni, "Abdest alırken burna su verdiğin vakit, hadis-i şerifde beyân buyurulan اللهم ارحنى رائحة الجنة وارزقنى من نعيمها ya'ni, "Ey benim Allâh'ım, bana cennet kokusunu koklat ve beni onun ni'metlerinden rızıklandır!" duâsını oku!"

2208. Tâ ki seni o koku cennetler tarafına çeksin; gül kokusu, gülistanın delîli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Tâ ki seni o koku cennetler tarafına çeksin; gül kokusu, gülistanın delîli olur.

"Koku, kendisinden koku çıkan şeye doğru rehberlik eder. Örneğin, insanın burnuna gül kokusu geldiği zaman, buralarda bir gülistan olmalıdır diye etrafı araştırır." Bilinmeli ki, abdest alırken duaları okumak, bedenin bütününün temizlenmesine sebep olduğu ve bu dualar okunmaksızın abdest alınırsa, yalnız yıkanan uzuvların temizliği meydana geleceği şu hadis-i şerifte açıklanmıştır: من ذكر الله عند الوضوء طهر جسده كله فان لم يذكر اسم الله لم يطهر منه الا ما اصاب الماء Yani, “Kim ki abdest alırken Allah'ı zikrederse bedeninin hepsi temiz olur ve eğer Allah'ı zikretmezse, o kimsenin ancak su isabet eden uzvu temiz olur.” Bunları ezberleyip okumak daha iyidir. Eğer ezberlemek zor gelirse, hiç olmazsa abdesti gafletle almayıp, düşünceyle ve dille Hakk'ı zikretmelidir ve ancak böyle bir abdest, tam bir zahirî ve bâtınî temizliği gerektirir.

"Koku, kendisinden koku sâdır olan şeye doğru rehberlik eder. Meselâ insanın burnuna gül kokusu geldiği vakit, buralarda bir gülistan olmalıdır diye etrâfı araştırır." Ma'lum olsun ki, abdest alırken duâları okumak, cismin hey'et-i mecmûasının tahâretine sebeb olduğu ve bu duâlar okunmaksızın abdest alınırsa, yalnız yıkanan uzuvların tahâreti husûle geleceği من ذكر الله عند الوضوء طهر جسده كله فان لم يذكر اسم الله لم يطهر منه الا ما اصاب الماء Ya'ni, “Kim ki abdest alırken Allah'ı zikr ederse cesedinin hepsi temiz olur ve eğer Allâh'ı zikr etmezse, o kimsenin ancak su isâbet eden uzvu temiz olur” hadîs-i şerîfinde beyân buyurulmuşdur. Bunları ezberleyip okumak evlâdır. Eğer ezberlemek müşkil gelirse, hiç olmazsa abdesti gafletle almayıp, fikren ve lisânen Hakk'ı zikr etmelidir ve ancak böyle bir abdest tahâret-i kâmile-i zâhire ve bâtıneyi mûcib olur.

2209. İstincâ ettiğin vakit sözün virdi bu olur. "Ya Rab sen beni bundan pak et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. İstincâ ettiğin zaman sözün virdi bu olur: "Ya Rab sen beni bundan pak et!"

"İstincâ vakti"nden kasıt, istincâ edip heladan çıktıktan sonraki zamandır. Çünkü helada necaset yerini temizlerken dille Hakk'ı zikretmek uygun olmaz ve sonraki beyitler de bu anlamı destekler. Zira helada istincâ vaktinde insan halktan tecerrüd eder (ayrılır, uzaklaşır) ve onu gören ve söylediğini işiten olmaz. Yani, "İstincâyı müteakiben okunacak vird-i duâ ve münâcat görevi: اللهم اجعلني من التوابين واجعلنى من المتطهرين واجعلنى من عبادك الصالحين واجعلنى من الذين لا خوف عليهم ولا هم يحزنون Yani, 'Ey benim Allah'ım, beni çok tövbe edenlerden kıl ve beni çok temizlenenlerden kıl ve beni sâlih kullarından kıl ve beni üzerlerine korku ve hüzün gelmeyenlerden kıl!' duası ve münâcatıdır. Buhârî Sahih'te istincâ duası اللهم جنبني من الخبيث والخبائث yani, 'Ey benim Allah'ım beni habis (kötü) olandan ve habislerden uzak kıl!' şeklinde de rivayet olunmuştur." Dua sözleri, Arapça olarak bu şekildedir; fakat maksat münâcattır ve Hak'tan taleptir; ve münâcat ve talep ise her dille olabilir. Bu anlama işaret ederek cenâb-ı Pîr bu münâcat ve talebi Farsça ile nazmen (şiirle) beyan buyurmuşlardır. Anlamını bilerek istincâdan sonra bu şerefli beyitler de okunabilir. Arapça ve Farsça bilmeyenler Türkçe de münâcat ve niyaz edebilirler; fakat en faziletlisi hadis-i şerifte sabit olan sözlerdir.

"İstincâ vakti"nden murâd, istincâ edip helâdan çıkmayı müteakib olan zamandır. Zîrâ helâda mahall-i necâseti temizlerken lisânen Hakk'ı zikr etmek münasib olmaz ve ebyât-ı âtiye dahi bu ma'nâyı müeyyiddir. Çünki helâda vakt-i istincâda insan halkdan tecerrüd eder ve onu gören ve söylediğini işiten olmaz. Ya'ni, "İstincâyı müteâkıben okunacak vird-i duâ ve vazife-i münâcat اللهم اجعلني من التوابين واجعلنى من المتطهرين واجعلنى من عبادك الصالحين واجعلنى من الذين لا خوف عليهم ولا هم يحزنون Ya'ni, "Ey benim Allâh'ım, beni ziyâde tövbe edicilerden kıl ve beni pek ziyâde temizlenicilerden kıl ve beni sâlih kullarından kıl ve beni üzerlerine havf ve hüzün târî olmayanlardan kıl!" duâsı ve münâcâtıdır. Buhârî Sahih'de istinca duası اللهم جنبني من الخبيث والخبائث ya'ni, "Ey benim Allah'ım beni habîsden ve habîslerden mücânib kıl!" sûretinde de rivâyet olunmuşdur." Elfâz-ı duâ, Arabî olarak bu sûretledir; fakat maksat münâcâtdır ve Hak'dan talebdir; ve münâcât ve taleb ise her lisan ile olabilir. Bu ma'nâya işâreten cenâb-ı Pîr bu münâcât ve talebi lisân-ı Fârisî ile nazmen beyân buyurmuşlardır. Ma'nâsını bilerek ba'de'l-istincâ bu ebyât-ı şerîfe de okunabilir. Arabî ve Fârisî bilemiyenler Türkçe de münâcât ve niyâz edebilirler; fakat efdali hadis-i şerifde sabit olan elfâzdır.

2210. Benim elim buraya erişip bunu yıkadı; elim canı yıkamakta zayıfdır. [2217]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. Benim elim buraya erişip bunu yıkadı; elim canı yıkamakta zayıftır.

"Ey Rabbim, benim elim necaset yeri olan uzvuma kadar yetişti ve bu uzvu su ile yıkadı ve görünen bir temizlik yapabildi; fakat canımda günah sevgisi ve pislikler vardır; bu görünen elim onları temizlemek konusunda zayıf ve âcizdir."

"Yâ Rab, benim elim mahall-i necâset olan uzvuma kadar yetişti ve bu uzvu su ile yıkadı ve zâhirî bir temizlik yapabildi; fakat canımda hubb-i mâsi- vâ habâsetleri vardır; bu zâhirî elim onları temizlemek husûsunda zayıf ve âcizdir."

2211. "Yâ Rab, nâkeslerin canı senden kes olmuşdur; senin fazlının eli canlara erişicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. "Ey Rabbim, alçakların canı senden kes olmuştur; senin lütfunun eli canlara erişicidir."

"Nâkes", alçak, denî, zelîl ve hasis olan kimsedir; "kes", makbul ve muteber olan kimsedir. Yani, "Ey Rabbim, birçok alçak ve hasis olan kimselerin canı, senin lütfun ve yardımın ile makbul ve muteber olmuştur. Senin lütuf ve kerem elin, bizim iç dünyamız olan canlara da erişicidir!"

"Nâkes", alçak, denî, zelîl ve hasîs olan kimse; "kes", makbûl ve mu'teber olan kimse. Ya'ni, "Yâ Rab, birçok alçak ve hasîs olan kimselerin canı, senin lutfun ve inâyetin ile makbûl ve mu'teber olmuşdur. Senin fazl u kerem elin, bizim bâtınımız olan canlara da erişicidir!"

2212. "Benim haddim bu idi, ben alçak yaptım; o had tarafından olanı ey kerîm, sen yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. "Benim sınırım bu idi, ben alçak olanı yaptım; ey kerîm, o sınır tarafından olanı sen yap!"

Yani, "Benim biri bedensel ve diğeri ruhsal olmak üzere iki sınırım vardır. Bedensellik sınırı tarafından olan temizliği, aşağı olan bedenime özgü temizlik aracı olan elim ile ben yaptım; fakat ruhsal olan sınırım tarafına bu görünen ve bedensel elim erişmez. Bu sebeple o sınırıma ait olan temizliği de, ey kerîm olan efendim, sen yap!"

Ya'ni, "Benim biri cismânî ve diğeri rûhânî olmak üzere iki haddim vardır. Cismâniyet haddi tarafından olan tahâreti, süflî olan cismime mahsûs âlet-i tahâret olan elim ile ben yaptım; fakat rûhânî olan haddim tarafına bu zâhirî ve cismânî elim erişmez. Binâenaleyh o haddim tarafına ait olan temizliği de, ey kerîm olan efendim, sen yap!"

2213. "Ey Hudâ, ben postu hadesden yıkadım; sen de bu dostu havâdisden yıka!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. "Ey Allah'ım, ben bedenimi maddî kirden temizledim; sen de bu dostu olayların kirinden temizle!"

"Post"tan kasıt, bedendir ve "dost"tan kasıt, ruhtur. Çünkü bir şerefli beyitte,

Ya'ni, "Elbise bedenden ve can dahi bedenden haberdar değildir, o canın beyninde Allah derdinden başkası yoktur" buyrulur. "Hades"ten kasıt, görünen pislikler ve "havâdis"ten kasıt ise, "Allah'tan gayrı" sayılan eşyanın suretlerinin sevgisidir ki, ruhun nefse olan bağlılığından meydana gelir. Ya'ni, "Ey Allah'ım, ben bedenimi görünen pisliklerden temizledim, sen de lütfunla bu senin dostun olan ruhumu senin dışındaki şeylerin sevgisinden temizle!"

"Post"dan murâd, cisimdir ve "dost" dan murâd, rûhdur. Zîrâ bir beyt-i şerifde,

Ya'ni, "Elbise tenden ve can dahi tenden âgâh değildir, o canın dimâğında Allah gamından başkası yokdur" buyurulur. "Hades"den murâd, necâsât-ı zâhire ve "havâdis"den murâd, “mâsivâllâh" i'tibâr olunan suver-i eşyâ muhabbetidir ki, rûhun nefse olan bağlılığından husûle gelir. Ya'ni, "Ey Hudâ, ben cismimi necâset-i zâhiriyyeden yıkadım, sen dahi lutfunla bu senin dostun olan rûhumu senin mâsivânın muhabbetinden yıka!"

2214. O biri istincâ vaktinde der idi ki: "Beni cennet râyihasıyla çift tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. O biri istinca vaktinde der idi ki: "Beni cennet kokusuyla eş tut!"

O bir kimse istinca vaktinde, istinşak duasını okuyup: "Ey Rabbim, beni cennet kokusuyla eş tut ve beni bu kokuya yakın kıl!" der idi.

O bir kimse istincâ vaktinde, istinşâk duâsını okuyup: "Yâ Rab beni cen- net kokusuyla eş tut ve beni bu kokuya mukārin kıl!" der idi.

2215. Bir şahıs dedi: "Güzel vird getirmişsin, fakat duânın deliğini gaib et- mişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Bir şahıs dedi: "Güzel vird getirmişsin, fakat duânın deliğini kaybetmişsin!"

O kimsenin tersine okuduğu bu duayı işiten bir kimse, onu uyarmak için dedi ki: "Ey efendi, duan güzeldir ve bu duanın güzelliğine diyecek yok; fakat sende büyük bir yanlışlık var, duaya özgü olan cisminin deliğini kaybetmişsin." Yukarıda açıklandığı üzere bir şahsın bu ters okunan duayı işitmesi, bu duanın helada değil, heladan çıkmayı takiben okunacağının delilidir.

O kimsenin tersine okuduğu bu duâyı işiten bir kimse, onu îkāz için de- di ki: "Ey efendi, duân güzeldir ve bu duânın güzelliğine diyecek yokdur; fakat sende büyük bir yanlışlık var, duâya mahsûs olan cisminin deliğini gāib etmişsin." Yukarıda îzah olunduğu üzere bir şahsın bu ters okunan du- âyı işitmesi, bu duânın helâda değil, helâdan çıkmayı müteâkib okunacağı- nın delîlidir.

2216. "Mâdemki bu dua burnun virdi idi, burun virdini sen niçin kıçına ge- tirdin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. "Mademki bu dua burnun virdi idi, burnun virdini sen niçin kıçına getirdin?"

2217. Hür olan kimse cennet kokusunu burnundan buldu; cennet kokusu ne vakit dübürden gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Hür olan kimse cennet kokusunu burnundan buldu; cennet kokusu ne zaman dübürden gelir?

"Burun"dan maksat, ruhun koku alma duyusudur (meşâmm-ı rûh) ve "dübür"den maksat, cismin koku alma duyusudur (meşâmm-ı cisim). Yani, "Cisim kaydından kurtulmuş olan kimse, cennet kokusunu ancak ruhunun koku alma duyusundan alır; yoksa maddî kokuların iyisine ve kötüsüne mahal olan cisminin burnundan almaz" demek olur.

"Burun"dan murâd, meşâmm-ı rûhdur ve “dübür"den murâd, meşâmm-ı cisimdir. Ya'ni, "Cisim kaydından âzâd olan kimse, cennet kokusunu ancak meşâmm-ı rûhundan alır; yoksa maddî kokuların iyisine ve fenâsına mahal olan cisminin burnundan almaz" demek olur.

2218. Ey ahmakların önüne tevazu' götürmüş ve ey şahların önüne tekebbür götürmüş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Ey ahmakların önüne tevazu göstermiş ve ey şahların önüne kibir götürmüş!

"Ahmaklar"dan kasıt, dünya ehli ve "şahlar"dan kasıt, peygamberler ve evliya hazretleridir. "Ey eşyanın hakikatlerinden habersiz olan nefis ehli ve dünya ehli önünde mütevazı olan; ve ey eşyanın hakikatlerine vakıf olan peygamberler ve evliya hazretlerine karşı kibirli davranıp, onlara uymaktan çekinen beyefendi!"

"Ahmaklar"dan murâd, ehl-i dünyâ ve "şâhlar”dan murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır. "Ey hakāyık-ı eşyâdan bî-haber olan ehl-i nefis ve ehl-i dünyâ önünde mütevâzi' bulunan; ve ey hakāyık-ı eşyâya vâkıf olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtına karşı mütekebbir bulunup, onlara tebaiyetden istinkâf eden beyefendi!"

2219. O tekebbür alçaklar üzerine güzeldir ve yerindedir, sakın ma'kûs gitme, onun aksi senin bendindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. O kibir, alçaklar üzerine güzeldir ve yerindedir, sakın tersine gitme, onun aksi senin bağındır.

"Çüst" kelimesinin birden çok anlamı vardır; burada "iyi" ve "tamamen yerine oturan şey" anlamındadır. Yani, "Kibir, eğer alçak tabiatlı olan kimselere karşı olursa güzeldir ve tamamen yerine oturtulmuş bir muameledir. Ey efendi, sakın bu muamelenin tersini yapma, yani, yüce gönüllü olan kimselere karşı kibir sıfatı ile ortaya çıkma! Eğer bu kibir sıfatını, mana şahlarına karşı yaparsan, senin Hakk yolundaki seyrini bağlar, bir adım ileri atamaz olursun!"

"Çüst", müteaddid ma'nâsı vardır; burada "iyi" ve "tamâmen yerine oturan şey" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Tekebbür, eğer alçak tabîatlı olan kimselere karşı olursa güzeldir ve tamâmen yerine oturtulmuş bir muameledir. Ey efendi, sakın bu muamelenin tersini yapma, ya'ni, âlîcenâb olan kimselere kaşırı sıfat-ı kibr ile zahir olma! Eğer bu sıfat-ı kibri, ma'nâ şâhlarına karşı yaparsan, senin tarîk-ı Hak'daki seyrini bağlar, bir adım ileri atamaz olursun!"

2220. Gül burun deliği için bitti; ey galîzü't-tab', koku burnun vazifesi geldi! [2227]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Gül burun deliği için bitti; ey kaba tabiatlı, koku burnun vazifesi geldi! [2227]

"Utül", kaba ve yoğun tabiatlı adam demektir. Yani, "Yüce Allah her şeyi bir şey için yarattı ve kokusu güzel olan gül de bu hikmete dayanarak burun deliği için büyüyüp gelişti. Ey tabiatında kabalık olan kimse, her uzvunu yerinde kullan ve gül kokusunu da burnundan al!"

"Utül", kaba ve galîz tabîatlı olan adam demekdir. Ya'ni, "Hak Teâlâ her şeyi bir şey için yaratdı ve kokusu güzel olan gül dahi bu hikmete mebnî, burun deliği için neşv ü nemâ buldu. Ey tabîatında kabalık olan kimse, her uzvunu mahallinde kullan ve gül kokusunu da burnundan al!"

2221. Ey cesûr, gül kokusu meşâmm içindir, o kokunun yeri bu aşağının deliği değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Ey cesur, gül kokusu burun deliklerim içindir, o kokunun yeri bu aşağılık yerin deliği değildir.

"Meşâmm", koklama yeri olan "meşemm" kelimesinin çoğuludur, ikinci "mîm" harfi şeddeli okunur, fakat Farsçada hafifletilerek kullanılır. Yani, "Ey cennet kokusunu bedeninin burun deliklerinden duymak isteyen cüretkâr kişi; o cennet gülü olan ilâhî marifetin kokusu, ruhun burun delikleri içindir. O kokunun yeri bu aşağı âleme özgü olan beden burnunun deliği değildir!"

"Meşâmm", koklamak mahalli olan "meşemm" kelimesinin cem'idir, ikinci "mîm" teşdîd iledir, fakat Fârisî'de muhaffef olarak kullanılır. Ya'ni, "Ey cennet kokusunu meşâmm-ı cisminden duymak isteyen cür'etkâr; o cennet gülü olan ma'rifet-i ilâhiyyenin kokusu, meşâmm-ı rûh içindir. O kokunun yeri bu âlem-i süflîye mahsûs olan cisim burnunun deliği değildir!"

2222. Huldün kokusu buradan sana ne vakit gelir? Eğer sana lâzım ise, kokuyu mevzi'inden iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Huldün kokusu buradan sana ne vakit gelir? Eğer sana lâzım ise, kokuyu mevzi'inden iste!

"Huld", "kalıcı ve sürekli olmak" anlamındadır. Yani, "Bu beden tarafından, ne zaman sana kalıcılık kokusu gelir? Eğer sana bu kalıcılık kokusu gerekliyse, onu o kokunun yeri olan ruhtan iste!"

"Huld”, “bâkî ve dâim olmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bu cisim tarafından, ne vakit sana bekā kokusu gelir? Eğer sana bu bekā kokusu lâzım ise, onu o kokunun mevzi'i olan rûh tarafından iste!"

2223. Hubbu'l-vatan böyle dürüst olur, ey efendi sen evvelâ vatanı tanı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Vatan sevgisi böyle dürüst olur, ey efendi sen önce vatanı tanı!

Yani, "Kokunun yerini belirledikten sonra, koklanacak şeyi o yere götürmek gerektiği gibi, 'Vatan sevgisi imandandır' hadis-i şerifine de doğru anlam verilebilmesi için, önce vatanı tanımak ve sonra da sevgiyi ona yöneltmek gerekir ki, iman sabit olabilsin!" Çünkü bu "vatan" bir kimsenin doğduğu ve yaşadığı memleket anlamına alınırsa, kâfirler ve mecûsîler (ateşe tapanlar) ve putperestler dahi, kendi vatanlarının sevgilisidirler ve bu vatanlarını düşmanlarına vermemek için kanlarını dökerler ve canlarını feda ederler. Bu sebeple bunların bu sevgisi dahi imandan kaynaklanmak gerekir. Böyle olunca, hadis-i şerifteki vatan, ölüm ile dönülecek olan asıl vatandan ibaret olur ve "Vatan sevgisinin imandan olması" bu anlama göre doğru ve sahih olur.

Ya'ni, "Kokunun mahallini ta'yînden sonra, koklanacak şeyi o mahalle götürmek lâzım geldiği gibi حب الوطن من الايمان ["Vatan sevgisi îmândandır"] hadîs-i şerîfine de doğru ma'nâ verilmiş olabilmek için, evvelâ vatanı tanımak ve sonra da muhabbetini ona tevcih etmek lâzım gelir ki, îmân sâbit olabilsin!" Zîrâ bu "vatan" bir kimsenin doğduğu ve yaşadığı memleket ma'nâsına alınırsa, kâfirler ve mecûsîler ve putperestler dahi, kendi vatanlarının muhibbidirler ve bu vatanlarını düşmanlarına vermemek için kanlarını dökerler ve canlarını fedâ ederler. Binâenaleyh bunların bu muhabbeti dahi îmândan neşet etmek lâzım gelir. Böyle olunca, hadîs-i şerîfdeki vatan, mevt ile rücû' olunacak olan vatan-ı aslîden ibaret olur ve "Hubbü'l-vatanın îmândan olması" bu ma'nâya göre doğru ve sahîh olur.

## O akıl balığın vakıf olması ve başkalarıyla meşveretsiz olarak hikmet cihetinden seferi önde tutması

2224. O zekî balık dedi ki: "Yol edeyim, kalbimi onların reyinden ve meşveretinden koparayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. O zeki balık dedi ki: "Yol edeyim, kalbimi onların görüşünden ve danışmasından koparayım!"

"Râh kerden", yolculuk etmekten kinayedir. Yani, o akıllı balık kendi kendine dedi ki: "Ben bulunduğum bu gölden yolculuğa ve seyahate çıkayım ve kalbimi diğer arkadaşlarımın görüşü ve danışması ile bağlamayayım!"

"Râh kerden", sefer etmekden kinâyedir. Ya'ni, o akıllı olan balık kendi kendine dedi ki: "Ben bulunduğum bu gölden sefere ve seyahata çıkayım ve kalbimi dîğer arkadaşlarımın reyi ve meşvereti ile bağlamayayım!"

2225. "Meşveret vakti değildir, âgâh ol, yol yap! Sen Ali gibi kuyuya âh et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. "Meşveret vakti değildir, uyanık ol, yol yap! Sen Ali gibi kuyuya âh et!"

Yani, "Tehlike yakın ve göz önünde olduğundan istişare ile ve dedikodu ile geçirilecek vakit yoktur, kendine gel ve sefere çık! Sen hakikat ilminin şahı olan İmam Ali (a.s.) efendimiz gibi kuyuya âh et!"

Bilinmeli ki, velayet şahı efendimizin kuyuya âh etmesi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayette Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hüviyetine (kimliğine) ve vahdet-i vücuduna (varlığın birliğine) dair İmam Ali (a.s.)'ye açıkça birtakım sırlar söyledi ve bu sırları ifşa etmemesini de tembih buyurdu. Cenab-ı Ali'yi o sırların azamet ve celal hâli istila etti. Mübarek başını bir kuyuya eğip bir âh çekti; derhal kuyunun suyu o âhın hararetinden kaynadı. Ve bir rivayette de "Hû" dedi. Nasıl ki âriflerden biri bu manayı açıklayarak şöyle söylemiştir. Beyit: Ol Ali çâha varıp bir Hû dedi Özge sırlardan ne o ne bu dedi Ve bir rivayette dahi, lafzan sırları kuyuya söyledi; kuyunun suyu kana dönüştü. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretleri de Mantıku't-Tayr ismindeki yüce eserlerinde bunu şöyle beyan buyurmuştur:

"Mustafa (s.a.v.) yolda bir yere indi. "Asker için kuyudan su getiriniz!" buyurdu. Bir adam gitti, acele geri geldi ve "Kuyu kan doludur ve su yoktur!" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Bir uyanık kendi emrinin derdinden, yani, Murtaza, kuyuya kendi sırlarını söyledi; vakta ki kuyu onu işitti, ona takati yok idi, şüphesiz kan dolu oldu ve onun suyu olmadı."

Bir rivayette dahi o kuyudan bir kamış bitti, çobanlardan biri o kamışı kesip düdük yaptı ve çalıp eğlenmeye başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri bir gün o taraftan geçerken çobanın çaldığı düdüğün sesini işitti, hazır olanlara: "Bu ses benim Cenab-ı Ali'ye söylediğim sırları haber veriyor" buyurdu.

Şimdi açıklamaya muhtaç değildir ki, bu rivayetlerden maksat olan zahiri şekiller değildir; belki birkaç önemli mananın hatırlatılması ve tembihidir. O önemli manalar da bunlardır:

1. Hüviyet sırlarına ve vahdet-i vücud sırrına herkes tahammül edemez, bu sırlara velayet şahının kalb-i şerifi gibi sağlam bir kalp lazımdır.

2. Varlıkta zuhura (ortaya çıkmaya) meyil vardır, bu sebeple batında olan şeyler zuhur etmek ister.

3. Ehil olmayanlara ilahi sırların ifşa edilmesi caiz değildir; nasıl ki Hz. Ali ifşa etmedi.

4. Batındaki sırların açığa vurulması için şiddetli bir baskı meydana geldiği vakit, onu ancak ehline söylemek lazımdır. Nasıl ki Resûl-i Ekrem hazretleri, İmam Ali hazretlerine söyledi çünkü قُلُوبُ الْأَحْرَارِ قُبُورُ الْأَسْرَارِ Yani, "Hür kişilerin kalpleri sırların kabirleridir" denilmiştir; ve nasıl ki ilerideki şerefli beyitte bu manaya işaret buyurulur:

Ya'ni, "Tehlike yakın ve göz önünde olduğundan meşveret ile ve dedikodu ile geçirilecek vakit yokdur, kendine gel ve sefere çık! Sen ilm-i hakîkatin şâhı olan İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi kuyuya âh et!"

Ma'lûm olsun ki, Şâh-ı velâyet efendimizin kuyuya âh etmesi hakkında rivâyât-ı muhtelife vardır. Bir rivâyetde Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hüviyetine ve vahdet-i vücuduna dâir İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû)ya açıkça birtakım esrâr söyledi ve bu esrârı keşf etmemesini de tenbîh buyurdu. Cenâb-ı Ali'yi o esrârın hâl-i azamet ve celâli istílâ etti. Mübarek başını bir kuyuya eğip bir âh çekti; derhal kuyunun suyu o âhın harâretinden kaynadı. Ve bir rivâyetde de "Hû" dedi. Nitektim ârifin biri bu ma'nâyı beyânen söyle söylemişdir. Beyit: Ol Ali çâha varıp bir Hû dedi Özge sırlardan ne o ne bu dedi Ve bir rivâyetde dahi, lafzan esrârı kuyuya söyledi; kuyunun suyu kana tebeddül etti. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretleri de Mantıku't-Tayr ismindeki eser-i âlîlerinde bunu şöyle beyân buyurmuşdur:

"Mustafâ (s.a.v.) yolda bir yere indi. "Asker için kuyudan su getiriniz!" buyurdu. Bir adam gitti, acele geri geldi ve "Kuyu kan doludur ve su yokdur!" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Bir uyanık kendi emrinin derdinden, ya'ni, Murtazâ, kuyuya kendi esrârını söyledi; vaktâki kuyu onu işitdi, ona tâkatı yok idi, şüphesiz kan dolu oldu ve onun suyu olmadı."

Bir rivâyetde dahi o kuyudan bir kamış bitti, çobanın biri o kamışı kesip düdük yaptı ve çalıp eğlenmeğe başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri bir gün o tarafdan geçerken çobanın çaldığı düdüğün sesini işitdi, hâzır olanlara: "Bu ses benim cenâb-ı Ali'ye söylediğim esrârı haber veriyor" buyurdu.

İmdi îzâhdan müstağnîdir ki, bu rivâyetlerden maksûd olan eşkâl-i zâhiriyye değildir; belki birkaç mühim ma'nânın ihtâr ve tenbîhidir. O mühim ma'nâlar da bunlardır:

1. Esrâr-ı hüviyyete ve vahdet-i vücûd sırrına herkes tahammül edemez, bu esrâra Şâh-ı velâyetin kalb-i şerîfi gibi metîn bir kalb lâzımdır.

2. Vücûdda zuhûra meyl vardır, binâealeyh bâtında olan şeyler zuhûr etmek ister.

3. Nâ-ehil olanlara esrâr-ı ilâhiyyenin keşfi câiz değildir; nitekim Hz. Ali keşf etmedi.

4. Bâtındaki esrârın ızhârı için bir tazyîk-i şedîd vâki' olduğu vakit, onu ancak ehline söylemek lâzımdır. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri, İmâm-ı Ali hazretlerine söyledi zîrâ قُلُوبُ الْأَحْرَارِ قُبُورُ الْأَسْرَارِ Ya'ni, "Ahrârın kalbleri esrârın kabirleridir" denilmişdir; ve nitekim âtîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyurulur:

2226. O âhın mahremi çok nadirdir; ases gibi gece gidicilik ve gizli gidicilik et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. O âhın sırdaşı çok nadirdir; gece bekçisi gibi geceleyin ve gizlice git!

"Ases", geceleri gezen zabıta memuru demektir. Yani, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin hakikatlere ilişkin şerefli hadislerinin yüce anlamlarını idrak edip "Ah!" eden kâmil evliyaların bu âhlarına sırdaş olacak kimseler nadirdir. Aksine, gerek bu Mesnevî-i Şerîf'te ve gerekse Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin yüce eserlerinde ve bilhassa Fusûsu'l-Hikem'inde Peygamberlik emriyle ortaya konulan ilahi sırlara tahammül edemeyip, edepsizce karşı çıkanlar pek çoktur. Bu sebeple ey Hakk yolcusu, eğer sen bu sırlara ve bu âhlara vâkıf olursan, gece bekçisi gibi karanlıkta yürü ve ilahi sırlar yolunda gizli gizli git! Çünkü bu ilahi sırlar aleyhine hücum edenler çoktur. Nasıl ki Ebû Hüreyre (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinden iki torba ilim aldım, birini yaydım, birini de insanlar boğazımı keserler korkusuyla yaymadım."

"Ases", geceleri gezen zabıta me'mûru demekdir. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin hakäyıka müteallık olan ahâdîs-i şerîfesinin maânî-i münîfesini idrak edip "Ah!" eden kümmel-i evliyânın bu âhlarına mahrem olacak kimseler nâdirdir. Ve bilakis gerek bu Mesnevî-i Şerîf'de ve gerek cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin âsâr-ı aliyyesinde ve bilhassa Fusûsu'l-Hikem'inde emr-i Risâletpenâhî ile ızhâr buyurulan esrâr-ı ilâhiyyeye tahammül edemeyip, bî-edebâne ta'rîz edenler pek çokdur. Binâenaleyh ey sâlik-i müstaid, eğer sen bu esrâra ve bu âhlara vâkıf olur isen, ases gibi karanlıkta yürü ve esrâr-ı ilâhiyye yolunda gizli gizli git! Zîrâ bu esrâr-ı ilâhiyye aleyhine hücûm edenler çokdur. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinden iki torba ilim aldım, birini neşr ettim, birini de nâs boğazımı keserler korkusuyla neşr etmedim."

2227. Bu gölden derya tarafına azm et, deryayı iste ve bu girdabın terkini tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Bu gölden derya tarafına yönel, deryayı iste ve bu girdabı terk et!

Dar olan bu dünya gölünden vahdet ve hakikat deryası tarafına yönel ve varlığın hakikati olan deryayı iste ve bu çokluklar âlemi bir girdap gibidir, helak olmamak için o âlemi terk et!

Dar olan bu dünyâ gölünden vahdet ve hakikat deryâsı tarafına azm et ve hakîkat-ı vücûd deryâsını iste ve bu keserât âlemi bir girdâb mesâbesindedir, helâk olmamak için o âlemi terk et!

2228. O çok korkucu göğsünü ayak yaptı ve hatarlı makāmdan nûr deryasına kadar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. O çok korkucu göğsünü ayak yaptı ve tehlikeli makamdan nur deryasına kadar gitti.

"Sîne râ-pâ kerden" (göğsü ayak yapmak), korkak kişinin yüzüstü yatıp sürünerek gitmesinden kinayedir. Yani, "O akıllı balık, bu fikirlerden sonra korka korka bu tehlikeli makamdan, yani bu karanlık ve yoğunluk makamı olan kesret (çokluk) âleminden, nur deryası olan vahdet (birlik) deryasına kadar gitti."

"Sîne râ-pâ kerden", korkak kimsenin yüz üstü yatıp, sürünerek gitmesinden kinâyedir. Ya'ni, "O âkıl olan balık, bu fikirlerden sonra korka korka bu tehlikeli makāmdan, ya'ni, bu zulmet ve kesâfet makāmı olan âlem-i keserâtdan, nûr deryâsı olan vahdet deryâsına kadar gitti."

2229. Arkasından köpek olan ahû gibi, onun teninden bir damar oldukça koşardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Arkasından köpek olan ceylan gibi, onun bedeninden bir damar oldukça koşardı.

Yani, o akıllı balık ve sadık Hakk Yolcusu, arkasından yırtıcı bir köpek koşan bir ceylan nasıl koşar ve kaçarsa, o da bedeninde bir hareket damarı oldukça öyle koşar ve kaçardı.

Ya'ni, o âkıl balık ve sâlik-i sâdık, arkasından bir yırtıcı köpek koşan bir âhû nasıl koşar ve kaçarsa, o da cisminde bir hareket damarı oldukça öyle koşar ve kaçar idi.

2230. Tavşan uykusu ve arkada köpek hatâdır; korkanın gözünde muhakkak uyku nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. Tavşan uykusu ve arkada köpek hatadır; korkanın gözünde muhakkak uyku nerede!

"Tavşan uykusu", gafletten kinayedir (Bahâr-ı Acem). "Köpek"ten kasıt, şeytandır; yani, Hakk Yolcusu'nun arkasında yırtıcı köpek gibi olan şeytan olup, onu avlayarak helak etmek niyetinde iken, gaflette bulunmak hatadır. Mademki insan pek tehlikeli olan bu dünyada yolculuk hâlindedir, onun gözünde gaflet uykusu olmaması gerekir. Çünkü korkan kimsenin gözüne uyku girmez.

Bilinmeli ki emniyet, insanların iki sınıfında olur. Birisi, nefsî sıfatlarından arınmış ve İlahi sıfatlarla şereflenmiş evliyalardır ki, onlar hakkında "Âgâh olun, muhakkak Allah'ın velîleri üzerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar!" (Yûnus, 10/62) buyurulmuştur. Diğeri, nefis ve şeytanın içirdiği gaflet şarabıyla sarhoş olan dünya ehlidir ki, bir an olsun ayılıp korkmak onların hâli değildir. Onlar hakkında Hicr Suresi'nde "Ey Resûl'üm senin hayatın hakkı için onlar sarhoşlukları içinde şaşkın bir hâlde dolaşmışlardır" (Hicr, 15/72) buyurulur. Bu iki sınıf arasında bulunanlar daima korku içindedirler. Ve bunların emniyeti, gerçek emniyet değildir; aksine batan bir geminin içinde bulunup, batmasından haberi olmayan kimsenin emniyeti gibidir.

"Hâb-ı hargûş”, gafletden kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Köpek"den murâd, şeytandır; Ya'ni, sâlikin arkasında yırtıcı köpek mesâbesinde olan şeytan olup, onu avlayarak helâk etmek azminde iken, gafletde bulunmak hatâdır. Mâdemki insan pek tehlikeli olan bu dünyâda hâl-i seferdedir, onun gözünde gaflet uykusu olmamak îcâb eder. Zîrâ korkan kimsenin gözüne uyku girmez.

Ma'lûm olsun ki emniyet, insanların iki sınıfında olur. Birisi sıfât-ı nefsâniyyelerinden mücerred ve sıfât-ı Hakkāniyye ile müşerref evliyâdır ki, onlar hakkında أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["Âgâh olun, muhakak Allâh'ın velîleri üzerine korku yokdur ve onlar mahzûn da olmazlar!"] buyurulmuşdur. Dîğeri nefis ve şeytanın içirdiği şarâb-ı gaflet ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır ki, bir an olsun ayılıp korkmak onların şânından değildir. Onlar hakkında sûre-i Hicr'de لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (Hicr, 15/72) ya'ni, "Ey Resûl'üm senin hayatın hakkı için onlar sarhoşlukları içinde sergerdân olmuşlardır" buyurulur. Bu iki tâife arasında bulunan sınıf dâimâ korku içindedirler. Ve bunların emni, emn-i hakîkî değildir; belki batan bir geminin içinde bulunup, batmasından haberi olmayan kimsenin emni kabîlindendir.

2231. O balık gitti, deryâ yolunu tutdu, genişin genişi olan uzak yolu tutdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. O balık gitti, deniz yolunu tuttu, genişin genişi olan uzak yolu tuttu.

"O balık, yani o akıllı Hakk Yolcusu gitti ve vahdet denizinin yolunu tuttu ki, o yol genişin genişidir ve pek uzaktır." Çünkü araştırmacılar, "fenâ makamına ve güvenli yere ulaşmak için, en az bin iradî ölüm (nefsin isteklerinden vazgeçme) gereklidir" derler.

"O balık, ya'ni, o âkıl olan sâlik gitti ve deryâ-yı vahdet yolunu tutdu ki, o yol genişin genişidir ve pek uzakdır." Zîrâ muhakkıkler, “makām-ı fenâya ve mahall-i emne vusûl için, ale'l-ekal bin mevt-i irâdî lâzımdır" derler.

2232. Akibet çok meşakkatler gördü, nihayet emn ü afiyet tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Sonunda çok zorluklar gördü, nihayet emniyet ve afiyet tarafına gitti.

Ve bu yolculuğu takiben yolda çok zorluklar gördü. Çünkü yolda altı büyük geçit ve her geçit arasında binlerce tehlikeli uçurum vardır. Bu altı geçit nefsin mertebeleridir ve nefis her bir mertebede bir varlık iddiasında bulunur ve her bir mertebenin karanlık ve nurlu perdeleri vardır ki, hadis-i şerifte bunlara işaretle "ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة" yani, "Allah'ın nurdan ve karanlıktan yetmiş bin perdesi vardır" buyurulur. Birçok Hakk Yolcusu nefsin bu iddialarından dolayı yolda kalırlar ve kendilerini kemale ermiş zannederler; ve kendi mertebeleriyle kâmilleri karşılaştırıp, onların marifetlerine ve hakikatlerine itiraz ederler; ve manevî helak içinde bulunduklarını idrak edemezler. Şihabüddin Sühreverdî hazretleri Avarifü'l-Maarif'te bunlara "sâlik-i ebter" (yolu kesik Hakk Yolcusu) tabir buyururlar. Bu geçitlerden ve uçurumlardan Hakk Yolcusunu geçirecek olan vasıta, her bir mertebede kendinin hiçliğini idrak edip muhakkiklerin (hakikati bilenlerin) tavsiyelerine tabi olmaktır. "Sözün özü o Hakk Yolcusu yolda birçok zorluklar gördükten sonra, nihayet emniyet ve afiyet tarafına gitti ve nefs-i safiye (arınmış nefis) ve kâmile (olgun nefis) mertebesini buldu ki, bu mertebede artık korku ve hüzün yoktur."

Ve bu seferi müteâkıb yolda çok meşakkatler gördü. Zîrâ yolda altı büyük akabe ve her akabe aralarında binlerce tehlikeli uçurumlar vardır. Bu altı akabe nefsin merâtibidir ve nefis her bir mertebede bir varlık da'vâsında bulunur ve her bir mertebenin zulmânî ve nûrânî hicabları vardır ki, hadîs-i şerîfde bunlara işareten ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة ya'ni, "Allâh'ın nûrdan ve zulmetden yetmiş bin hicabı vardır" buyurulur. Birçok sâlikler nefsin bu da'vâlarından dolayı yolda kalırlar ve kendilerini kemâle gelmiş zannederler; ve kendi mertebeleriyle kâmilleri mukāyese edip, onların maârif ve hakāyıkına i'tiraz ederler; ve helâk-i ma'nevî içinde bulunduklarını idrâk edemezler. Şihâbüddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maarif de bunlara "sâlik-i ebter" ta'bîr buyururlar. Bu akabelerden ve uçurumlardan sâliki geçirecek olan vâsıta, her bir mertebede kendinin hiçliğini idrâk edip muhakkıkların vesâyâsına tâbi' olmakdır. "Velhâsıl o sâlik yolda birçok meşakkatler gördükden sonra, nihâyet emn ü âfiyet tarafına gitti ve nefs-i sâfiye ve kâmile mertebesini buldu ki, bu mertebede artık havf ve hüzün yokdur."

2233. Kendini derin olan deryaya bıraktı ki, hiçbir göz onun haddini bulamaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Kendini derin olan denize bıraktı ki, hiçbir göz onun sınırını bulamaz.

"Tarf", bakış anında göz kapağını kımıldatmak demektir; ve "göz" anlamı da kastedilir, burada göz anlamındadır. Yani, "Kendisini pek derin ve ucu bucağı bulunmaz olan Hakk'ın varlığının birliği denizine bıraktı ki, hiçbir göz o varlığın ve mevcudiyetin sınırını ve kenarını bulamaz."

"Tarf", inde'n-nazar göz kapağını kımıldatmak demekdir; ve "göz" ma'nâsı da murâd olunur, burada göz ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kendisini pek derin ve ucu bucağı bulunmaz olan vahdet-i vücûd-ı Hak deryâsına bıraktı ki, hiçbir göz o vücûdun ve varlığın had ve kenârını bulamaz."

2234. Sonra vaktaki avcılar tuzak getirdiler, yarım akılin dimağı ondan acı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. Sonra avcılar tuzak getirdiklerinde, yarım aklın dimağı ondan acı oldu.

"Avcılar"dan kasıt, ruhu aşağı âlemin hazları ve lezzetleri oltalarıyla avlayan nefis ve şeytandır. "Yarım akıl"dan kasıt ise, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tâbi olmayan kişilerdir. Yani, "Yarım akıllı balık, balıkçıların oltalar ile kendini görünce, onun dimağı helâk olma korkusundan acı oldu."

"Avcılar"dan murâd, rûhu âlem-i süflînin huzûzâtı ve lezzâtı oltalarıyla avlayan nefis ve şeytandır. Ve "yarım âkıl”den murâd, âkıl-i kâmile tâbi' olmayan eşhâsdır. Ya'ni, "Yarım akıllı balık, balıkçıların oltalar ile kendini görünce, onun dimàğı helâk korkusundan acı oldu."

2235. Dedi: "Ah! Ben fırsatı fevt ettim, niçin o akile yoldaş olmadım, niçin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Dedi: "Ah! Ben fırsatı kaçırdım, niçin o akıllıya yoldaş olmadım, niçin?"

2236. "O ansızın gitti, velâkin gittiği vakit, ben de arkadan harâretle gitmeli idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. "O ansızın gitti, aksine gittiği vakit, ben de arkadan hararetle gitmeliydim!"

"O akıllı kişi bize haber vermeksizin ve ansızın gidiverdi, aksine gittiği vakit, ben de ona tabi olup hararetle ve aşk ile arkasından gitmeliydim!"

"O âkıl bize haber vermeksizin ve ansızın gidiverdi, velâkin gittiği vakit, ben de ona tâbi' olup harâretle ve aşk ile arkasından gitmeli idim!"

2237. Geçmişe hasret getirmek hatâdır, gitmiş olan geri gelmez, onun yadı hebâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. Geçmişe hasret duymak hatadır, gitmiş olan geri gelmez, onun anılması boştur.

"Heba", havada uçuşan toz zerreleridir. Yani, geçmiş olan bir şeyin anılması boşunadır.

"Heba", havada uçan toz zerreleridir. Ya'ni, geçmiş olan bir şeyin zikri boşdur.

## O tutulmuş olan kuşun kıssasıdır ki: "Geçmişe pişmanlık yeme, vaktin tedarikini düşün ve pişmanlık içinde vakit zâyi' etme!" diye vasiyet etti

2238. O bir kimse bir kuşu mekir ve tuzakdan tutdu; kuş ona dedi ki: "Ey ulu efendi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. O bir kimse bir kuşu hile ve tuzaktan tuttu; kuş ona dedi ki: "Ey ulu efendi!"

2239. "Sen çok sığırlar ve koyunlar yemişsin, sen birçok deve kurban etmişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. "Sen çok sığırlar ve koyunlar yemişsin, sen birçok deve kurban etmişsin."

2240. "Sen zamânede onlardan doymadın, benim eczâmdan dahi doymazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. "Sen zamanında onlardan doymadın, benim parçalarımdan da doymazsın."

Yani, "Sen hayatın boyunca bu kadar büyük hayvanları yedin, doymadın ve hâlâ yemek için av peşinde koşuyorsun; bu sebeple benim bu küçücük vücut parçalarımdan da doymazsın."

Ya'ni, "Sen zamân-ı hayatında bu kadar büyük hayvanları yedin, doymadın ve el-ân yemek için av arkasında koşuyorsun; binâenaleyh benim bu küçücük eczâ-yı vücûdumdan dahi doymazsın."

2241. "Beni bırak, tâ ki sana üç nasîhat vereyim, tâ ki zeki miyim, yahud ahmak mıyım bilesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. "Beni bırak, tâ ki sana üç nasîhat vereyim, tâ ki zeki miyim, yahud ahmak mıyım bilesin!"

"Ey avcı efendi, beni serbest bırak, sana üç nasihat edeyim; benim bu nasihatlarımın anlamını iyi düşün, zeki miyim, yoksa ahmak mıyım, bil!" Çünkü "Kişinin kendi değeri, sözünden belli olur."

"Ey avcı efendi, beni âzâd et, sana üç nasihat edeyim; benim bu nasîhatlarımın ma'nâsını iyi düşün, zeki miyim, yoksa ahmak mıyım, bil!" Zîrâ “Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı.”

2242. Onun evvelkisi de, senin elinin üzerinde, onun ikincisi, senin samanlı çamurdan yapılan damının üzerinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. Onun ilki de, senin elinin üzerinde, onun ikincisi, senin samanlı çamurdan yapılan damının üzerinde.

Yani, "O üç nasihatin birincisini elinin üzerinde vereceğim, ikincisini de senin samanlı çamur ile yapılmış olan damının üzerinde söyleyeceğim."

Ya'ni, “O üç nasîhatın birincisini elinin üzerinde vereceğim, ikincisini de senin samanlı çamur ile yapılmış olan damının, üstünde söyleyeceğim."

2243. O üçüncü nasihatı sana ben ağaç üzerinde veririm ki, bu üç nasihatden nik-baht olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. O üçüncü nasihati sana ben ağaç üzerinde veririm ki, bu üç nasihatten mutlu olursun.

Yani, "Benim bu üç nasihatimle amel edersen, hayatında talihin yaver olur."

Ya'ni, "Benim bu üç nasîhatimle amel edersen, hayâtında tâliin yâver olur."

2244. O şey ki, senin elinin üzerindedir, o söz budur ki, bir muhali kimseden kabul etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. O şey ki, senin elinin üzerindedir, o söz budur ki, bir imkânsızı kimseden kabul etme!

Yani, avcı kuşun teklifini kabul ettikten sonra kuş ona dedi ki: "Senin elinin üzerinde edeceğimi vaat ettiğim birinci nasihat budur ki: "Her kim olursa olsun, imkânsız anlama ait bir sözü söylediği vakit, onu kabul etme!" "İmkânsız", gerçekleşme ve imkân yönünden dışarıda, bâtıl ve boş söz anlamındadır. Örneğin bir cisim, bir hâl içinde iki mekânda bulunur demek gibi; ve mutlaka gerçekleşmesi mümkün olmayan bâtıl şey hakkında kullanılır. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Tasavvuf Terimleri'nde "imkânsız" hakkında şöyle buyururlar: "Dışarıda varlığı imkânsız olan şeydir. Bir şey hakkında hareket ve sükûnun birleşmesi gibi. Yani, bir şey hakkında aynı zaman içinde hem "sakin" ve hem "hareketli" hükmü verilemez."

Ya'ni, avcı kuşun teklifini kabûl ettikten sonra kuş ona dedi ki: "Senin eli- nin üzerinde edeceğimi va'd ettiğim birinci nasihat budur ki: "Her kim olursa olsun, ma'nâ-yı muhâle taalluk eden bir sözü söylediği vakit, onu kabûl et- me!" "Muhâl", vukü' ve imkân cihetinden hâriç, bâtıl ve beyhûde kelâm ma'nâsınadır. Meselâ bir cisim, bir hâl içinde iki mekânda bulunur demek gi- bi; ve mutlaka mümkinü'l-vukū' olmayan bâtıl şey hakkında kullanılır. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde "muhâl" hakkında şöyle buyururlar: "Hâriçde mevcûdu mümteni' olan şeydir. Bir şey hakkında hareket ve sükûnun ictimâ'ı gibi. Ya'ni, bir şey hakkında aynı za- mân içinde hem "sâkin" ve hem "müteharrik" hükmü verilemez."

2245. Vaktaki onun eli üzerinde azîm olan evvelki nasîhatı söyledi. Azad ol- du ve o duvar üzerine gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. O, elinin üzerinde azîm olan evvelki nasihati söylediği vakit azat oldu ve o duvar üzerine gitti.

2246. Diğerini dedi: "Geçmişe gam yeme, mâdemki senden geçti, ondan dolayı hasret götürme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. Diğerine dedi: "Geçmişe üzülme, mademki senden geçti, ondan dolayı hasret çekme!"

Kuş, avcının elinden uçup duvara konduktan sonra, ikinci nasihati edip dedi ki: "Geçmişe üzülme; ve bir nimet ve devlet elinden çıktıktan sonra, onun hasretini çekip üzülme!"

Kuş avcının elinden uçup duvara konduktan sonra, ikinci nasihatı edip dedi ki: "Geçmişe gam yeme; ve bir ni'met ve devlet elinden çıktıkdan sonra, onun hasretini çekip üzülme!"

2247. Ondan sonra ona dedi ki: "İşte benim cismimde gizli on dirhem ağırlığında pek büyük inci vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Ondan sonra ona dedi ki: "İşte benim bedenimde gizli on dirhem ağırlığında pek büyük inci vardır."

2248. "Senin canın hakkı için, o gevher senin devletinin ve evlatlarının bahtı idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. "Senin canın hakkı için, o cevher senin devletinin ve evlatlarının bahtı idi."

"Ey avcı efendi, senin hayatına yemin ederim ki o bedenimdeki eşsiz inci o kadar kıymetli bir cevher idi ki, senin devletinin sebebi ve evlatlarının da mutluluk sebebi idi."

"Eşsiz inci", istiridye içinde tek ve büyük olarak çıkan inci tanesine derler.

"Ey avcı efendi, senin hayatına yemîn ederim ki o cismimdeki dürr-i yetîm o kadar kıymetli bir gevher idi ki, senin sebeb-i devletin ve evlatlarının da sebeb-i saâdeti idi."

"Dürr-i yetîm", sadef içinde tek ve büyük olarak çıkan inci dânesine derler.

2249. "İnciyi fevt ettin, o senin nasibin değil idi ki, o incinin vücudda misli olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. "İnciyi kaçırdın, o senin nasibin değildi ki, o incinin varlıkta benzeri olmaz!"

"Benim bedenimde gizli olan inciyi elinden kaçırdın; çünkü o senin nasibin ve rızkın değildi. O öyle bir inciydi ki, onun benzeri, var olan inciler arasında yoktu."

"Benim cismimde mektûm olan inciyi elinden kaçırdın; çünki o senin nasîbin ve rızkın değil idi. O öyle bir inci idi ki, onun misli, mevcûd inciler arasında yok idi."

2250. Gebe kadın doğurmak vaktinde, nasıl nâle tutarsa, efendi öyle gulgulede [2257] oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Gebe kadın doğurma vaktinde nasıl inlerse, efendi de öyle bir gürültü içinde oldu.

"Gulgule", kuşların hep birlikte feryat etmesi ve birçok insanın aynı anda bir şey çağırmasıdır ki, bunların toplamı bir gürültü oluşturur ve hiçbir şey anlaşılmaz. Ayrıca bir sıvının şişeden boşalırken "gul gul" diye ses çıkarmasıdır. Burada ise bir adamın birtakım sözler söyleyerek bağırması anlamındadır. Yani, avcı elinden böyle bir fırsatı kaçırdığı için feryat etmeye ve gürültü çıkarmaya başladı.

"Gulgule", kuşların hep birden feryâd etmesi ve birçok adamın birden bir şey çağırması ki, hey'et-i mecmûası bir gürültü hâsıl eder ve bir şey anlaşılmaz. Ve bir mâyiin şişeden boşalılırken "gul gul" diye sadâ vermesidir. Burada birtakım sözler söyleyerek bir adamın bağırması ma'nâsınadır. Ya'ni, avcı elinden böyle bir fırsatı kaçırdığı için feryâda ve gürültüye başladı.

2251. Kuş ona dedi: "Dünün geçmesi üzerine senin gamın olmasın, diye sana nasihat etmedim mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Kuş ona dedi: "Dünün geçmesi üzerine senin gamın olmasın, diye sana nasihat etmedim mi?"

"Diy", dünkü gün anlamındadır. Yani, kuş, avcının feryadını görünce, ona dedi ki: "Dünkü günün fırsatı geçmesi üzerine gam yeme diye sana nasihat etmedim miydi, niçin bu nasihati tutmadın?"

"Diy", dünkü gün ma'nâsınadır. Ya'ni, kuş, avcının feryâdını görünce, ona dedi ki: "Dünkü günün fırsatı geçmesi üzerine gam yeme diye sana nasîhat etmedim mi idi, niçin bu nasihati tutmadın?"

2252. Mâdemki geçti ve gitti, niçin gam yiyorsun; benim nasihatimi ya anlamadın yahud sağırsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. Mademki geçti ve gitti, niçin gam yiyorsun; benim nasihatimi ya anlamadın yahut sağırsın.

2253. "Ve o ikinci nasihati sana demedim mi ki, dalâlden olan muhâl nasîhatı sen hiç kabul etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. "Ve o ikinci nasihati sana demedim mi ki, sapkınlıktan kaynaklanan imkânsız nasihati sen hiç kabul etme!"

"Dalâl", helâk olmak ve kaybolmak ve yolunu şaşırmak anlamınadır. Burada aklın yolunu şaşırması ve kaybolması anlamınadır. Yani, "O ikinci nasihati sana demedim mi ki, aklı yolundan saptırmak yönünden olan imkânsız nasihati kabul etme!"

"Dalâl", helâk olmak ve gāib olmak ve yol azmak ma'nâsınadır. Burada akıl yolunun azması ve gāib olması ma'nâsınadır. Ya'ni, “O ikinci nasihati sana demedim mi ki akıl yolunu şaşırtmak cihetinden olan muhâl nasihatı kabûl etme!"

2254. "Ey arslan, ben muhakkak üç dirhem ağırlığı değilim, benim içimde on dirhem ağırlığı nasıl olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. "Ey aslan, ben kesinlikle üç dirhem ağırlığında değilim, benim içimde on dirhem ağırlığı nasıl olur?"

"Ey bayrak üzerine çizilmiş ve her bir hava ile hamle gösteren aslan! Benim bedenim kesinlikle üç dirhem ağırlığında bile değildir; nasıl olur da benim içime on dirhem ağırlığında büyük bir inci sığar? Ve benim bu imkânsız olan sözüm, nasıl harekete geçirdi?"

Bu şerefli beyitteki aslan hitabıyla, birinci cildin baş tarafında geçen;

[611 numaralı] şerefli beyte işaret buyrulur. Şerefli anlamı şudur: "Biz hep aslanlarız, fakat bayrak aslanı, onların hamlesi an be an rüzgârdan olur."

"Ey bayrak üzerine tersîm olunup her bir havâ ile hamle gösteren arslan! Benim cismim muhakkak üç dirhem ağırlığında bile değildir; nasıl olur da benim içime on dirhem ağırlığında bir büyük inci sığar? Ve benim bu muhâl olan sözüm, nasıl harekete getirdi?"

Bu beyt-i şerîfdeki arslan hitâbıyla, I. cildin baş tarafında vâki';

[611 numaralı] beyt-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'nâ-yı şerîfi: "Biz hep arslanlarız, fakat bayrak arslanı, onların hamlesi dembedem rüzgârdan olur."

2255. Efendi kendine geldi, dedi ki: "Haydi yine o üçüncü güzel nasihati söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Efendi kendine geldi, dedi ki: "Haydi yine o üçüncü güzel nasihati söyle!"

İkinci mısra Hind nüshalarında باز گو پند سوم ای نازنین yani, "Ey nazenîn, üçüncü nasihati dahi söyle!" şeklindedir.

İkinci mısra' Hind nüshalarında باز گو پند سوم ای نازنین ya'ni, "Ey nazenîn, üçüncü nasîhatı dahi söyle!" sûretindedir.

2256. Dedi: "Evet onunla iyi amel ettin, tâ ki üçüncü nasîhati bedava olarak söyleyeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. Dedi: "Evet onunla iyi amel ettin, tâ ki üçüncü nasîhati bedava olarak söyleyeyim."

Kuş avcıya hitaben dedi: "Evet efendim, söylediğim iki nasihat ile güzel amel ettin; şimdi de sana üçüncü nasihati de bedava olarak, yani boş yere söyleyeyim." Bu üçüncü nasihati söylememek dahi bir nasihat idi, yani nasihati tut ve amel et anlamındadır.

Kuş avcıya hitâben dedi: "Evet efendim, söylediğim iki nasîhat ile, güzel amel ettin; şimdi de sana üçüncü nasîhatı da bedâva olarak ya'ni, boş yere söyleyeyim." Bu üçüncü nasihati söylememek dahi bir nasîhat idi, ya'ni, nasîhati tut ve amel et ma'nâsınadır.

2257. Uykulu olan câhile nasihat söylemek, çorak toprağa tohum bırakmak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. Uykulu olan câhile nasihat söylemek, çorak toprağa tohum bırakmak olur.

"Cehûl", mübâlağa ile câhil demektir. "Hâb-nâk"tan kasıt, gaflet uykusudur. "Beyni gaflet uykusuyla uyuşmuş olan çok cahil kişiye nasihat söylemek, çorak toprağa tohum ekmek gibidir."

"Cehûl", mübâlağa ile câhil demekdir. “Hâb-nâk"dan murâd, gaflet uykusudur. "Dimâğı gaflet uykusuyla uyuşmuş olan pek ziyâde câhile nasihat söylemek, çorak toprağa tohum ekmek kabîlinden olur."

2258. Hamâkat ve cehil yırtığı yama kabul etmez; ey nasihat söyleyici, hikmet tohumunu ona az ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. Ahmaklık ve cehalet yırtığı yama kabul etmez; ey nasihat söyleyen, hikmet tohumunu ona az ver!

Akıl elbisesine arız olan ahmaklık ve cahillik yırtığı yama kabul etmez. Nasıl ki Türkçede "Takma akıl, akıl olmaz" atasözü meşhurdur; ve böyle bir akıl, çorak toprak gibidir. Bu sebeple böyle bir akıl sahibine hikmet tohumunu az ver, yani, yatkınlığına göre söz söyle!

Libâs-ı akla târî olan ahmaklık ve câhillik yırtığı yama kabûl etmez. Nitekim Türkçe'de "Takma akıl, akıl olmaz" darb-ı meseli meşhûrdur; ve böyle bir akıl, çorak toprak mesâbesindedir. Binâenaleyh böyle bir akıl sahibine hikmet tohumunu az ver, ya'ni, isti'dâdına göre söz söyle!

## O yarım akıllı balığın çâre düşünmesi ve kendisini ölü yapması

2259. O bir diğer balık, belâ vaktinde, akılin sayesinden ayrı kaldığından dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. O diğer balık, belâ vaktinde, akıllının gölgesinden ayrı kaldığından dedi:

O yarım akıllı olan diğer balık, balıkçıların tuzağına tutulmak belâsı geldiği zaman, o deniz tarafına giden akıllı balığın gölgesinden ve himâyesinden ayrı kaldığı için kendi kendine dedi:

O yarım akıllı olan diğer balık, balıkçıların tuzağına tutulmak belâsı geldiği vakit, o deryâ tarafına giden akıllı balığın sâyesinden ve himâyesinden ayrı kaldığından kendi kendine dedi:

2260. Ki: "O gamdan âzâde olarak derya tarafına gitti, benden öyle iyi arkadaş fevt oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. Ki: "O, gamdan kurtulmuş olarak deniz tarafına gitti, benden öyle iyi bir arkadaş kayboldu!"

2261. "Fakat ondan dolayı düşünmem ve kendime vururum, kendimi şimdi ölü yaparım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. "Fakat ondan dolayı düşünmem ve kendime vururum, kendimi şimdi ölü yaparım."

"Fakat o aklın himayesini kaçırdığımdan dolayı düşünmem ve mücadele kılıcını kendi üzerime vururum. Bu sebeple şimdi kendimi ölü hâline ve vaziyetine koyarım." "Ber-hod-zenem" ifadesi, "görüş ve tedbiri ve düşünceyi kendi üzerime çarparım" anlamına da gelir.

"Fakat o akılin himâyesini kaçırdığımdan dolayı düşünmem ve mücâhede kılıcını kendi üzerime vururum. Binâenaleyh şimdi kendimi ölü hâline ve vaziyetine koyarım." "Ber-hod-zenem" ibâresi, "re'y ve tedbîri ve düşünceyi kendi üzerime çarparım" ma'nâsına da gelir.

2262. Binâenaleyh kendi karnımı yukarı, arkamı aşağıya getiririm ve suyun üzerinde giderim, üzerinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. Bu sebeple kendi karnımı yukarı, sırtımı aşağıya getiririm ve suyun üzerinde giderim, üzerinde.

“Ber-ab ber” ifadesindeki ikinci “ber”, pekiştirme içindir. Bilinmeli ki, ölen balıklar, su üzerinde karınları yukarıya ve sırtları aşağıya doğru yüzer.

“Ber-ab ber” ibaresindeki ikinci “ber”, te'kîd içindir. Ma'lum olsun ki, balıkların ölenleri, su üzerinde karın tarafları yukarıya ve sırtları aşağıya doğru yüzer.

2263. "Onun üzerinde yüzücülük ile gider kimse gibi değil, çörçöp gittiği gibi giderim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. "Onun üzerinde yüzücülük ile giden kimse gibi değil, çörçöp gittiği gibi giderim."

"Derya"dan kasıt, izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) deryasıdır. Halkın bir kısmı bu derya üzerinde kendi vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlıklarının ve nefislerinin hükmüne uyarak yüzücülük ederler ve bin türlü tehlikeye maruz kalıp ah ve inilti içinde bulunurlar; fakat yarım akıllı balık gibi kendi varlıklarının vehmedilmiş olduğunu idrak edenler, bu deryada kendi iradelerinin zıddı olan akıntılar olduğunu idrak edip, kendilerini çörçöp gibi suyun akışına bırakırlar. Bunlar Hakk Yolunun sâlikleridir (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi).

"Derya"dan murâd, vücûd-ı izâfî deryâsıdır. Halkın bir kısmı bu derya üzerinde kendi mevhûm olan varlıklarının ve nefislerinin hükmüne tebean yüzücülük ederler ve bin türlü mehâlike ma'rûz kalıp âh u enîn içinde bulunurlar; fakat yarım akıllı balık gibi kendi varlıklarının mevhûm olduğunu idrâk edenler, bu deryâda kendi irâdelerinin muhâlifi olan akıntılar olduğunu müdrik olup, kendilerini çörçöp gibi suyun akışına bırakırlar. Bunlar tarîk-ı Hakk'ın sâlikleridir.

2264. "Kendimi ölü yapıp suya tevdî ederim, ölümden evvel ölüm azabdan emndir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. "Kendimi ölü yapıp suya teslim ederim, ölümden önce ölüm azaptan emindir."

Yani, o yarım akıllı sâlik (Hakk Yolcusu), kendi iradelerinin aksinin ortaya çıktığını görüp, her iradesinin aksinin ortaya çıkışında bir azap çekmemek ve tamamen emniyette kalmak için, ölüm hâlinde insan nasıl iradesiz kalırsa, o da öylece iradesini suyun akışına bırakmayı tasarladı.

Ya'ni, o yarım akıllı sâlik, kendi irâdelerinin hilafı zuhûr ettiğini görüp, her irâdesinin hilafı zuhûrunda bir azab çekmemek ve tamâmiyle emniyetde kalmak için, ölüm hâlinde insan nasıl irâdesiz kalır, o da öylece irâdesini suyun cereyânına bırakmayı tasmîm etti.

2265. Ey delikanlı, ölümden evvel ölüm emndir, Mustafâ bize böyle buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. Ey delikanlı, ölümden önce ölmek güvenlidir, Mustafa (s.a.v.) bize böyle buyurdu.

2266. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel, hepiniz ölünüz"; fitneler ile ölürsünüz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel, hepiniz ölünüz"; fitneler ile ölürsünüz.

Bu beyitlerde موتوا قبل ان تموتوا yani, "Ölmezden evvel ölünüz!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. تموتوا بالفتن ["Fitneler ile ölürsünüz"] ifadesi şerh olarak meydana gelmiştir, hadis ifadesinden değildir. Yani, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz bize buyurdu ki: "Ölmezden evvel ölünüz!". Eğer bu Peygamber tavsiyesi ile amel etmezseniz ey Hakk Yolcuları, bu çokluk âlemi içinde türlü türlü imtihanlar ile ölürsünüz, demek olur.

Bu beyitlerde موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni, "Ölmezden evvel ölünüz!" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. تموتوا بالفتن ["Fitneler ile ölürsünüz"] ibâresi şerhan vâki'dir, ibâre-i hadîsden değildir. Ya'ni, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz bize buyurdu ki: "Ölmezden evvel ölünüz!". Eğer bu tavsiye-i Risâletpenâhî ile amel etmezseniz ey sâlikler, bu keserât âlemi içinde türlü türlü imtihânlar ile ölürsünüz, demek olur.

2267. Öylece öldü ve karnını yukarıya bıraktı; su onu gâh yukarıya ve gâh aşağıya götürür idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. Öylece öldü ve karnını yukarıya bıraktı; su onu bazen yukarıya ve bazen aşağıya götürüyordu.

O yarım akıllı balık böyle düşündü ve düşündüğü gibi öldü ve karnını yukarıya bıraktı, suyun akıntısı onu bazen yukarı ve bazen aşağıya sürükledi durdu.

O yarım akıllı balık böyle düşündü ve hem de düşündüğü gibi öldü ve karnını yukarıya bıraktı, suyun cereyânı onu gâh yukarı ve gâh aşağıya sürükledi durdu.

2268. O kāsıdlardan her biri, "Yazık, en iyi balık öldü!" diye çok gussa götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. O engelleyicilerden her biri, "Yazık, en iyi balık öldü!" diye çok üzüldü.

"Engelleyiciler"den kasıt, Hakk Yolcusu'nun ruhunu vahdet denizine ulaşmaktan alıkoyan her şeydir ki, bunların en önemlisi nefis ve şeytan ile kendilerini beğenen, enâniyet (benlik) sahibi zâhir ulemâsıdır. Bunlar henüz basar-ı basîreti (kalp gözü) açılmamış olan ve bu sebeple akılları yarım bulunan müminlerin ruhlarını Hak yolundan uzaklaştırmak için türlü türlü tuzaklar ile avlarlar; ve bunlar Hakk Yolcusu'nun mücâhede (nefisle mücadele) kılıcını kendi üzerine vurduğunu gördükleri zaman, "Eyvah, en zeki bir adamı kaçırdık!" diye üzülürler.

"Kāsıdlar"dan murâd, rûh-ı sâliki deryâ-yı vahdete vusûlden men' eden her şeydir ki, bunların en mühimmi nefis ve şeytan ve enâniyet sahibi olup, kendilerini beğenen ulemâ-yı zâhirdir. Bunlar henüz basar-ı basîreti açılmamış olan ve binâenaleyh akılları yarım bulunan mü'minlerin rûhlarını tarîk-ı Hak'dan teb'îd için türlü türlü tuzaklar ile avlarlar; ve bunlar sâlikin mücâhede kılıcını kendi üzerine vurduğunu gördükleri vakit, "Eyvah, en zeki bir adamı kaçırdık!" diye teessüf ederler.

2269. O, "Benim bu oyunum yerinde vâki' oldu, tīğden kurtuldum!" diye uyanık sözünden şad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. O, "Benim bu oyunum yerinde meydana geldi, kılıçtan kurtuldum!" diye uyanık sözünden mutlu oldu.

O yarım akıllı balık, "Oh, benim o kendimi ölü gösterme oyunum tam yerinde meydana geldi; bu sebeple helak kılıcından kurtuldum!" diye avcıların o "Yazık!" sözünden sevindi.

O yarım akıllı balık, "Oh, benim o kendimi ölü göstermek oyunum tam yerinde vâki' oldu; binâenaleyh helâk kılıcından kurtuldum!" diye avcıların o "Yazık!" sözünden sevindi.

2270. Ba'dehû onu muazzez bir avcı tutdu, müteakiben onun üzerine "tüf" etti ve onu toprağa bıraktı. [2277]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. Sonra onu yüce bir avcı tuttu, ardından onun üzerine "tüf" etti ve onu toprağa bıraktı.

Sonra o mücâhid (nefsiyle mücadele eden) sâliki (Hakk Yolcusu) ruhunu yüce ve değerli bir avcı, yani bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) tuttu ve ardından ona nefh (üfleme) etti ve hâl nuru ihsan edip, onu toprağa yani cismine bıraktı.

Ba'dehû o mücâhid olan sâliki ruhunu muazzez ve sâhib-i kadr olan bir avcı, ya'ni, bir mürşid-i kâmil tuttu ve müteâkıben ona nefh etti ve nûr-ı hâl ihsân edip, onu toprağa ya'ni, cismine bıraktı.

2271. Yuvarlana yuvarlana gizlice suya gitti, o ahmak kaldı ve iztirab etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. Yuvarlana yuvarlana gizlice suya gitti, o ahmak kaldı ve ızdırap çekti.

O kadr sahibi aziz avcının üflemesi sebebiyle, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) içinde yuvarlana yuvarlana, gizlice vahdet denizine gitti; yalnız o ahmak balık kaldı ve o kesret (çokluk) gölü içinde çırpındı durdu.

O sâhib-i kadr olan azîz avcının nefhi sebebiyle, mücâhedât ve riyâzet içinde yuvarlana yuvarlana, gizlice vahdet deryâsına gitti; yalnız o ahmak balık kaldı ve o keserât gölü içinde çırpındı durdu.

2272. O selîm, kendinin cehdiyle kilimini kurtarmak için, sağdan ve soldan sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. O selim, kendi çabasıyla kilimini kurtarmak için, sağdan ve soldan sıçradı.

"Selim", akıldan arınmış, saf olan ahmak anlamındadır. "Kilimini kurtarmak", nefsini kurtarmaktan kinayedir. "Ahmak olan kimse, bu keserat (kötülükler) gölü içinde kendi nefsini kurtarmak için, sağdan ve soldan türlü türlü tedbire başvurarak çırpındı."

"Selîm", akıldan sâf olan ahmak ma'nâsınadır. “Kilimi kurtarmak", nefsini halâs etmekden kinâyedir. "Ahmak olan kimse, bu keserât gölü içinde kendi nefsini halâs etmek için, sağdan ve soldan türlü türlü tedbîre mürâcaat ederek çırpındı."

2273. Ağı atdılar, ağ içinde kaldı; ahmaklık onu o ateş içine koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. Ağı attılar, ağ içinde kaldı; ahmaklık onu o ateş içine koydu.

"Nişânden" mastarı, burada "nihâden", yani koymak anlamındadır. Yani, "Bu çokluklar âlemi içinde kendi tedbiriyle kurtulmaya çabalayan ahmak ruh üzerine nefis ve şeytan tuzak ve hile ağını attılar; bu ağın içinde tutulup kaldı; ahmaklık onu o uzaklık ve ayrılık ateşi içine koydu, vahdet denizinin tarafını tutamadı."

"Nişânden" masdarı, burada "nihâden", ya'ni, koymak ma'nâsındadır. Ya'ni, "Bu keserât âlemi içinde kendi tedbîriyle kurtulmağa çabalayan rûh-ı gabî üzerine nefis ve şeytan mekr ve hîle tuzağını ve ağını atdılar; bu ağın içinde tutulup kaldı; ahmaklık onu o âteş-i bu'd ve firâk içine koydu, derya-yı vahdet tarafını tutamadı."

2274. Ateşin başı üzerinde bir tavanın sırtında o ahmaklık ile arkadaş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Ateşin başı üzerinde bir tavanın sırtında o ahmaklık ile arkadaş oldu.

"Hem-hâbe", beraber yatıp uyumak ve arkadaş olmak anlamındadır. "Ayrılık ateşinin başı üzerinde ve tabiat tavasının sırtında, o akılsız kimse, ahmaklık ile arkadaş oldu ve gaflet uykusuna daldı." Çünkü nefis ve İblis tuzaklarına tutulanların hâli böyle olur.

"Hem-hâbe", beraber yatıp uyumak ve arkadaş olmak ma'nâsınadır. "Iftirâk âteşinin başı üzerinde ve tabîat tavasının sırtında, o akılsız kimse, ahmaklık ile arkadaş oldu ve gaflet uykusuna daldı." Zîrâ nefis ve İblîs tuzaklarına tutulanların hâli böyle olur.

2275. Parlamış ateşin harâretinden o kaynar idi, akıl ona: "Sana nezîr gelmedi mi?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Parlamış ateşin hararetinden o kaynar idi, akıl ona: "Sana uyarıcı gelmedi mi?" dedi.

O akılsız kimse, gerek fani olan dünya hayatında gerekse baki olan ahiret hayatında azaba uğradı. Akıl sahibi olan peygamberlere ve evliyaya tabi olmayan ahmakların dünya hayatındaki azap çeşitleri o kadar çoktur ki, saymakla bitmez ve hiçbirinin kalbinde huzur ve rahat bulunmaz. Kalplerine arız olan ateşi söndürmek için bin türlü tedbire başvururlar. Her bir tedbir yeni bir elem ve azap doğurur; fani olan hayatları böyle geçer.

Ne zaman ki ruhlarının gözü ahiret alemine açılır, oradaki azapların daha acı verici, daha şiddetli ve alevli olduğunu görüp feryada başlarlar. Akıl meleği onlara `أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ` (Mülk, 67/8) yani, "Ey ahmaklar, Yüce Allah tarafından size bu sonuçları söyleyerek bir korkutucu gelmedi mi?" der.

O akılsız kimse gerek fânî olan hayât-ı dünyeviyyede ve gerek bâkî olan hayât-ı uhreviyyede azâba dûçâr oldu. Akıl olan enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmayan ahmakların hayât-ı dünyeviyedeki azablarının envâ'ı o kadar çokdur ki, sayılmakla bitmez ve hiçbirinin kalbinde huzûr ve râhat bulunmaz. Kalblerine ârız olan ateşi söndürmek için bin türlü tedbîre müracaat ederler. Her bir tedbîr yeni bir elem ve azâb doğurur; fânî olan hayatları böyle geçer.

Vaktāki rûhlarının gözü âlem-i âhirete açılır oradaki azabların daha elîm ve daha şiddetli ve alevli olduğunu görüp feryâda başlarlar. Akıl meleği onlara `أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ` (Mülk, 67/8) Ya'ni, "Ey ahmaklar, Hak Teâlâ tarafından size bu netâici söyleyerek bir korkutucu gelmedi mi?" der.

2276. O işkenceden ve belâdan dolayı, kafirlerin canı gibi “Kālû bela!” derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. O işkenceden ve belâdan dolayı, kâfirlerin canı gibi "Kālû bela!" derdi.

O akla uymayan ahmak, dünya hayatında uğradığı işkence ve belâdan dolayı, akıl meleğinin "Sana korkutucu geldi mi?" diye azarlamasına cevap olarak, ahiret belâsını gören kâfirlerin ve inkârcıların canı, evet dediği gibi, "Evet geldi, fakat biz uymadık!" dedi.

Bu şerefli beyitlerde, Mülk sûresinde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyurulur: `كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ` (Mülk, 67/8-10) Yani, "Her ne zaman ki bir topluluk cehenneme atılsa, cehennemin görevlisi olan melekler onlara: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar. Cevap olarak derler ki: "Evet, bize uyarıcı geldi, sonra biz onu yalanladık ve dedik ki: "Allah hiçbir şey indirmemiştir! Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz." Ve o kâfirler ilaveten dediler ki: "Eğer biz dinleseydik yahut akıl etseydik, alevli ateşin halkından olmazdık."

O âkıle tâbi' olmayan ahmak, hayât-ı dünyeviyyede uğradığı işkence ve belâdan dolayı, akıl meleğinin "Sana korkutucu geldi mi?" diye itâb etmesine cevâben, belâ-yı âhireti gören kâfirlerin ve münkirlerin canı, evet dediği gibi, "Evet geldi, fakat biz tâbi' olmadık!" dedi.

Bu beyt-i şerîflerde, sûre-i Mülk'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyurulur: `كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ` (Mülk, 67/8-10) Ya'ni, " Her ne vakit ki bir tâife cehenneme ilkā olunsa, cehennemin me'mûru olan melâike onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" diye sorarlar. Cevâben derler ki: "Evet bize nezîr geldi, sonra biz tekzib ettik ve dedik ki: "Allâh bize bir şey indirmedi! Siz ancak büyük şaşkınlık içindesiniz." Ve o kâfirler ilâveten dediler ki: "Eğer biz dinlese idik, yâhud taakkul etse idik, alevli ateşin ashâbından olmazdık."

2277. Yine o derdi ki: "Eğer ben bu kere boyun kırıcı mihnetden kurtulur isem,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Yine o derdi ki: "Eğer ben bu sefer boyun kırıcı sıkıntıdan kurtulursam,"

2278. "Ben azîm deryadan başkasını vatan yapmayayım, gölü ben mesken yapmayayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. "Ben büyük denizden başkasını vatan yapmayayım, gölü ben mesken yapmayayım!"

"Seken", ev içinde sakin olanlar ve kalbin sükûnet bulduğu her şey anlamındadır; ve mesken anlamına da gelir. Yani, "O ahmak bu kesret (çokluk) âleminde tabiat tavasının sırtında pişerken der ki: Eğer bu düştüğüm, kılıç gibi boyun kırıcı ve kesici olan mihnetten (sıkıntıdan) kurtulursam, büyük olan vahdet (birlik) denizinden başkasını kendime vatan edinmeyeyim ve bu dünya gölünü ben ebedî mesken yapmak vehminde (sanısında) olmayayım!"

"Seken", ev içinde sâkin olanlar ve kalbin sükûnet bulduğu her şey ma'nâsınadır; ve mesken ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "O ahmak bu keserât âleminde tabîat tavasının sırtında pişerken der ki: Eğer bu düştüğüm, kılıç gibi boyun kırıcı ve kesici olan mihnetden kurtulursam, azîm olan vahdet deryâsından başkasını kendime vatan ittihâz etmiyeyim ve bu dünyâ gölünü ben ebedî mesken yapmak vehminde olmayayım!"

2279. "Hadsiz su isteyim ve emîn olayım, ebede kadar emn ü sıhhat içinde gideyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. "Hadsiz su isteyim ve emîn olayım, ebede kadar emn ü sıhhat içinde gideyim!"

"Hadsiz su"dan maksat, ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve ilahi marifetlerdir; çünkü su, Enbiya 21/30. ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, "Biz bütün canlıları sudan meydana getirdik" yani, Hay isminin tecelligâhıdır; ve ilim de ruhun hayatı ve gıdasıdır. Yani, "Ben bu beladan kurtulursam, vahdet deryasına sefer edip sınırsız ledün ilimleri ve ilahi marifetler talibi olayım. Ve ruhumun bu ilim ile dirilmesi sebebiyle emîn olayım ve 'seyr fillâh'da (Allah'a doğru yolculukta) sıhhat ve selamet içinde gideyim!" Bilinmeli ki, ancak ilmi vâridâtı (kalbe gelen ilahi ilhamlar) çok geniş olan evliya, "seyr fillâh"da emniyet ve sıhhat içinde gider. Eğer bu ilmi vâridât eksik olursa, o velinin seyrinde emniyet ve sıhhat olamaz. Nitekim İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ında yazılı olan 108. Mektûb, hem Şâh-ı Nakşbend'in ve hem Hz. Şeyh-i Ekber'in ve hem de Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazzâlî hazretlerinin ve diğer bir-

çok büyük muhakkik âlimin keşiflerine aykırı olduğu gibi, belirtilen zorunlu sebepler de Kur'ân-ı Kerîm'e aykırıdır. Fakir bu aykırılığı ayrıca bir risalede yazdığım için burada zikri uzatmaya sebep olur. Ve bu zatın Ebu'l-Hasan Harakānî ve Abdü'l-Kerîm Yemenî ve Ebu-Saîd Ebu'l-Hayr ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî ve benzeri büyüklerin sözlerine itiraz ederek yazılan mektupları da bu türdendir. Çünkü onun bakışı ancak şeriat üzerinedir, hakikat ilmi üzerinde değildir; ve hakikat ilmine göre şeriat ilmi çok dardır.

Onun beyanındadır ki, ahmağın sıkıntı ve pişmanlık anında ahd etmesi hiçbir vefa tutmaz; çünkü yalancı şafağın vefası yoktur. "Ve eğer geri çevrilseler, nehy olundukları şeye dönerlerdi, halbuki bunlar yalancılardır!"

Yani, ahmağın bir derde ve meşakkate yakalanıp, kötü fiilinin neticesini gördüğü zaman, "Bir daha bu tür fiilleri terk edeyim!" diye ahd etmesinin hiçbir etkisi ve vefası yoktur. Onun bu ahdi, yalancı şafakta beliren aydınlığa benzer ki, o aydınlığın hiçbir vefası olmaz. Ortaya çıkışını takiben kaybolur. Nitekim bu gibi ahmakların halini Kur'ân-ı Kerîm En'âm suresindeki şu ayet-i kerimede beyan buyurur: "Ey Resûlüm sen onları ateş üzerinde durduruldukları zaman görsen, onlar: 'Ne olurdu dünyaya geri gönderilse idik de Rabb'imizin ayetlerini yalanlamasaydık' derler. Onların bu temennisi, aksine bundan evvel gizledikleri şeyin kendilerine açıkça belirmesindendir ve eğer geri çevrilseler, elbette nehy olundukları şeye dönerler idi; onlar ise bu temennilerinde yalancıdırlar." (En'âm, 6/27-28)

"Hadsiz su"dan murâd, ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyedir; zîrâ su وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيَّ (Enbiya 21/30) Ya'ni, ["Biz bütün canlıları sudan meydana getirdik"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere mazhar-ı ism-i Hay'dır; ve ilim dahi rûhun hayâtı ve gıdâsıdır. Ya'ni, "Ben bu belâdan kurtulursam, vahdet deryâsına sefer edip bî-had ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye tâlibi olayım. Ve rûhumun bu ilim ile dirilmesi sebebiyle emîn olayım ve "seyr fillâh"da sıhhat ve selâmet içinde gideyim!" Ma'lûm olsun ki, ancak vâridât-ı ilmiyyesi gāyet vâsi' olan evliyâ "seyr fillâh"da emniyet ve sıhhat içinde gider. Eğer bu vâridât-ı ilmiyye noksân olursa, o velînin seyrinde emniyet ve sıhhat olamaz. Nitekim İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ında muharrer olan 108. Mektûb, hem Şâh-ı Nakşbend'in ve hem Hz. Şeyh-i Ekber'in ve hem de Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazzâlî hazretlerinin ve diğer bir-

çok ekâbîr-i muhakkıkînin keşiflerine muhalif olduğu gibi, beyân olunan es-bâb-ı mûcibe dahi Kur'ân-ı Kerîm'e muhâlifdir. Fakîr bu muhalefeti ayrıca bir risâlede yazdığım cihetle burada zikri mûcib-i tatvîl olur. Ve bu zâtın Ebu'l-Hasan Harakānî ve Abdü'l-Kerîm Yemenî ve Ebu-Saîd Ebu'l-Hayr ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî ve emsâli ekâbirin kelâmlarına i'tirâzen yazılan mektûbları dahi bu kabildendir. Zîrâ nazarı ancak şerîatdedir, ilm-i hakîkatde değildir; ve ilm-i hakîkate nazaran ilm-i şerîat gāyet dardır.

Onun beyânındadır ki, ahmağın giriftarlık ve nedâmet vaktinde ahd etmesi hiç vefâ tutmaz; zîrâ subh-i kâzibin vefâsı yokdur. "Ve eğer reddolunsalar, nehy olundukları şeye avdet ederlerdi, halbuki bunlar yalancılardır!"

Ya'ni, ahmağın bir derde ve meşakkate giriftâr olup, fiil-i sakîminin netî-cesini gördüğü vakit, "Bir daha bu kabíl efâli terk edeyim!" diye ahd etme-sinin hiçbir te'sîri ve vefâsı yokdur. Onun bu ahdi subh-ı kâzibde zâhir olan aydınlığa benzer ki, o aydınlığın hiçbir vefâsı olmaz. Zuhûrunu müteakib gā-ib olur. Nitekim bu gibi ahmakların hâlini Kur'ân-ı Kerîm sûre-i En'âm'daki şu âyet-i kerîmede beyan buyurur: وَلَوْ تَرَى إِذْ وَقَفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بآيات ربنا ونكونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يَخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رَدُّوا لَعَادُوا لِما نهوا عنه وإنهم لكاذبون (En'âm, 6/27-28) Ya'ni, "Ey Resûlüm sen onları ateş üzerinde durdu-ruldukları vakit görsen, onlar: "Ne olurdu dünyaya geri gönderilse idik de Rabb'imizin âyetlerini tekzib etmese idik" derler. Onların bu temennîsi, belki bundan evvel ihfâ eder oldukları şeyin kendilerine zâhir olmasındandır ve eğer reddolunsalar, elbetde nehy olundukları şeye avdet ederler idi; onlar ise bu temennilerinde yalancıdırlar."

2280. Akıl ona dedi ki: "Hamakat seninle beraberdir, hamâkat ile ahde kırılmak gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Akıl ona dedi ki: "Ahmaklık seninle beraberdir, ahmaklıkla ahdi bozmak gelir."

Yani, ahmak bela vaktinde "Bir daha bu işi yapmayayım!" diye ahdettiği zaman, akıl meleği ona der ki: "Ey biçare, mademki ahmaklık seninle beraberdir, bu ahmaklık sıfatı mutlaka sana ahdini bozdurur!"

Ya'ni, ahmak belâ vaktinde "Bir daha bu işi yapmayayım!" diye ahd ettiği vakit, akıl meleği ona der ki: "Ey bîçâre, mâdemki ahmaklık seninle berâberdir, bu sıfat-ı hamâkat mutlakā sana ahdini bozdurur!"

2281. Ahidlerin vefâsı akıl için olur, sen akıl tutmazsın, git ey eşek kıymetli!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. Ahidlere vefa etmek akıl için olur, sen akıl tutmazsın, git ey kıymetli eşek!

Ahidlere vefa etmek aklın özelliğidir; ahmaklıkta verdiği sözü tutma özelliği yoktur. Ey çaresiz, mademki senin aklın yoktur, suretin insan olsa da, manevi kıymetin ancak bir eşeğin kıymeti kadardır; bu sebeple mihnet vaktinde boş yere bir daha yatmayayım diye ahd edip durma, git hayvanlığına geri dön!

"Ahidlere vefâ etmek aklın hâssasıdır, hamâkatda verdiği sözü tutmak hâssası yokdur. Ey bîçâre mâdemki senin aklın yokdur, sûretin insan ise de, kıymet-i ma'neviyyen ancak bir eşeğin kıymeti kadardır; binâenaleyh mihnet vaktinde boş yerde bir daha yatmayayım diye ahd edip durma, git hayvanlığına rücû' et!"

2282. Akla kendi ahdinden yâd gelir, akıl unutkanlık perdesini yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Akla kendi ahdinden hatırlama gelir, akıl unutkanlık perdesini yırtar.

Kendi ahdini hatırlayıp yerine getiren ancak akıldır ve unutkanlık perdesini yırtan da ancak akıldır. Bir kimsenin ahdini unutması, ancak akıl nimetinin nefsaniyet (nefse ait olma) perdesi altında gizlenmesiyle meydana gelir; yoksa akıl, nefsaniyet üzerine üstün geldiği zaman, ahdin unutulması mümkün değildir.

Kendi ahdini tahattur edip îfâ eden ancak akıldır ve unutkanlık perdesini yırtan dahi ancak akıldır. Bir kimsenin ahdini unutması, ancak akıl ni'metinin nefsâniyet perdesi altında tesettür etmesiyle vâki' olur; yoksa akıl, nefsâniyet üzerine gālib olduğu vakit, ahdin unutulması mümkin değildir.

2283. Mâdemki aklın yokdur, unutkanlık senin bey'indir, senin tedbîrinin düşmanı ve bâtıl edicisidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. Mademki aklın yoktur, unutkanlık senin beyindir, senin tedbirinin düşmanı ve onu geçersiz kılansıdır.

Mademki bedeninde nefsin hâkim olup, aklının hükmü ve tasarrufu kalmamıştır, bu hâl içinde elbette unutkanlık senin varlık mülkünün beyidir ve hâkimidir. Aklın bela vaktinde nefse ait sıfatlar perdeleri altından baş kaldırıp birtakım tedbire teşebbüs etse bile, o unutkanlık senin bu tedbirinin düşmanıdır ve onu geçersiz kılansıdır.

Mâdemki cisminde nefsin hâkim olup, aklının hükmü ve tasarrufu kalmamışdır, bu hâl içinde elbetde unutkanlık senin mülk-i vücûdunun beyidir ve hâkimidir. Aklın belâ vaktinde sıfât-ı nefsâniyye perdeleri altından baş kaldırıp birtakım tedbîre teşebbüs etse bile, o unutkanlık senin bu tedbîrinin düşmanıdır ve onu ibtâl edicidir.

2284. Aklın noksanlığından hasîs olan pervâne, ateşden ve yanmadan ve eserden hâtırına getirmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. Aklın eksikliğinden dolayı hasîs olan pervane, ateşten ve yanmaktan ve eserden hatırına getirmez.

"Hasîs", bir şey yakından geçerken, kendisi görülmeyip, geçişinin hayal gibi olan gizli sesi ve mutlak olarak "ses" anlamlarına gelir; ve bir şeyin eserine ve nişanına da derler. Yani, "Pervane dediğimiz hayvancık, aklının eksikliği sebebiyle, hayvanlık mertebesinde pek düşüktür ve aşağıdadır. Bu sebeple daha önce ateşten yandığını ve ateşe doğru giderse yine yanacağını ve ateşe yaklaştıkça onun hararet etkisini asla hatırına getiremez."

"Hasîs", bir şey yakından geçerken, kendi görülmeyip, mürûrunun hayâl gibi olan gizli sesi ve mutlakan "ses" ma'nâlarına gelir; ve bir şeyin eserine ve nişanına dahi derler. Ya'ni, "Pervâne dediğimiz hayvancık aklının noksanlığı hasebiyle, mertebe-i havâniyyede pek dûndur ve aşağıdır. Bu sebeble evvelce ateşten yandığını ve ateşe doğru giderse yine yanacağını ve ateşe yaklaştıkça onun eser-i harâretini aslâ hâtırına getiremez."

2285. Vaktaki onun kanadı yandı, tövbe eder, onun hırsı ve unutkanlığı ateş üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Vaktaki onun kanadı yandı, tövbe eder, onun hırsı ve unutkanlığı ateş üzerine vurur.

"Vaktaki o pervane ateş üstüne saldırır ve kanadı yanar; ondan sonra kaçar ve geri döner. "Tövbe", geri dönme anlamınadır. Fakat yandığını unutur, kendisinde ateşe karşı yine bir hırs uyanır ve bu unutkanlığı sebebiyle tekrar ateş üzerine saldırır." Bunun gibi, akılları nefsaniyet (nefse ait olma) sıfatları altında esir olan kimseler dahi, başlarına gelen beladan dolayı tövbe ederler; sonra nefse ait hırs gelir, o tövbeyi unuturlar. Örneğin içkiye müptela olan kimse, ispirtonun tahribatı sebebiyle hasta olur ve bu hastalık içinde feryat eder ve doktorlar bir daha içki içmemesini kesinlikle tavsiye edip, tedavi ederler, iyi olur. Evvelki çektiği ızdırapları unutup, yine içkiye devam eder.

"Vaktâki o pervâne ateş üstüne saldırır ve kanadı yanar; ondan sonra kaçar ve rücû' eder. "Tövbe", rücû' ma'nâsınadır. Fakat yandığını unutur, kendisinde ateşe karşı yine bir hırs uyanır ve bu unutkanlığı sebebiyle tekrâr ateş üzerine saldırır." Bunun gibi, akılları nefsâniyet sıfatları altında zebûn olan kimseler dahi, başlarına gelen belâdan dolayı tövbe ederler; sonra hırs-ı nefsânî gelir, o tövbeyi unuturlar. Meselâ içkiye mübtelâ olan kimse, ispirtonun tahrîbâtı sebebiyle hasta olur ve bu hastalık içinde feryâd eder ve doktorlar bir daha içki içmemesini kat'iyyen tavsiye edip, tedâvî ederler, iyi olur. Evvelki çektiği ıztırâbâtı unutup, yine içkiye devâm eder.

2286. Zabt ve derk ve hifz edicilik ve hâtırda tutmak, akıl için olur, akıl onu yükseltir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Zapt etmek, idrak etmek, ezberlemek ve akılda tutmak akıl için olur, akıl onu yükseltir.

Bu şerefli beyitte "zapt" ile, iç duyulardan (havâss-i bâtıne) "hiss-i müşterek"e (ortak duyu); "idrak" ile, "kuvve-i fikriyye"ye (düşünme gücü); "hafızî" ile, "kuvve-i hâfıza"ya (hafıza gücü) ve "yâd daşt" (akılda tutma) ile, "kuvve-i hayâliyye"ye (hayal gücü) işaret buyrulur. Düşünme gücü, dış ve iç duyulardan hafıza gücüne gelen şeyleri gözlemleyip, onların anlamlarını tahlil ve terkip yoluyla tasarruf eder. Bu sebeple bu düşünme gücüne, tasarruf eden güç (kuvve-i mutasarrıfa) derler. Bu kuvvet eğer aklın emrine tabi olursa, ona "düşünen zâkire" (zâkire-i mütefekkire) derler; ve eğer vehim gücünün (kuvve-i vâhime) hükmünde olursa, ona "hayal eden" (mütehayyile) derler. Yani, bu iç duyular akıl için olur ve akıl onları yükseltir. Aksine, bunlardan gerektiği gibi istifade edilemez. Ve vehmin etkisiyle varlık mülküne fesat arız olur.

Bu beyt-i şerîfde "zabt" ile, havâss-i bâtıneden "hiss-i müşterek"e; ve "derk" ile, “kuvve-i fikriyye'ye ve "hafızî" ile, "kuvve-i hâfıza"ya ve "yâd daşt" ile, "kuvve-i hayâliyye'ye işaret buyurulur. Ve kuvve-i fikriyye havâss-i zâhire ve bâtıneden kuvve-i hâfızaya gelen şeyleri müşâhede edip, onların ma'nâlarını tahlil vė terkîb sûretiyle tasarruf eyler. Onun için bu kuvve-i fikriyyeye, kuvve-i mutasarrıfa derler. Bu kuvvet eğer aklın fermânına tâbi' olursa, ona "zâkire-i mütefekkire" derler; ve eğer kuvve-i vâhimenin hükmünde olursa, ona "mütehayyile" derler. Ya'ni, bu havâss-i bâtıne akıl için olur ve akıl onları yükseltir. Aks-i halde bunlardan lâyıkıyla istifade olu-namaz. Ve vehmin te'sîriyle mülk-i vücûda fesâd târî olur.

2287. Mâdemki gevher yokdur, onun pertevi nasıl olur; mâdemki zikr edici değildir, onun geri dönmesi nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Mademki cevher yoktur, onun parıltısı nasıl olur; mademki zikredici değildir, onun geri dönmesi nasıl olur?

Mademki bir kimsede akıl cevheri yoktur, o kimsenin düşünme kuvvetinin parıltısı olur mu? Ve mademki onun düşünme kuvveti akla tabi olup, hatırlayıcı, yani düşünen hafıza sıfatını kazanamamıştır, onun bir felaketteki ahdini düşünüp, o felaket üzerine doğru gitmesi mümkün olur mu?

Mâdemki bir kimsede akıl gevheri yokdur, o kimsenin kuvve-i fikriyyesinin pertevi olur mu? Ve mâdemki onun kuvve-i fikriyyesi akla tabi' olup müzekkire, ya'ni, zâkire-i mütefekkire sıfatını iktisab edememişdir, onun bir felâketdeki ahdini tefekkür edip, o felâket üzerine doğru gitmesi mümkin olur mu?

2288. Bu temennî dahi onun akılsızlığındandır; zîrâ görmez ki o hamâkatinin ne huyu vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Bu temenni dahi onun akılsızlığındandır; çünkü görmez ki o ahmaklığının ne huyu vardır?

Yani, ahmak kişinin felaket anında, "Eğer bu beladan kurtulursam, bir daha bu tür kötü işlere kalkışmayayım!" diye temennide bulunması dahi, akılsızlığından kaynaklanır. Çünkü başına gelen felaket, daha önce sonucunu düşünemeyerek kalkıştığı kötü bir fiilin neticesidir. Eğer daha önce akıl yürütmüş olsaydı, bu bela başına gelmezdi. İşte bu temenni dahi ahmaklığın huylarından biridir.

Ya'ni, ahmakın felâket vaktinde, "Eğer bu belâdan kurtulursam, bir daha bu kabîl efâle teşebbüs etmeyeyim!" diye temennîde bulunması dahi, akılsızlığından neş'et eder. Zîrâ başına gelen felâket, evvelce âkıbetini düşünemeyerek teşebbüs ettiği bir fiil-i sakîmin netîcesidir. Eğer evvelce taakkul etmiş olsaydı, bu belâ başına gelmezdi. İşte bu temennî dahi ahmaklığın huylarından birisidir.

2289. O nedâmet rencin neticesinden olur, hazîne gibi rûşen olan akıldan değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. O pişmanlık, eziyetin sonucundan olur, hazine gibi aydınlık olan akıldan değil.

"Renc", eziyet ve meşakkat; "rûşen", aydınlık ve zuhûrdan (ortaya çıkmaktan) kinayedir. "Genc", hazine ve define anlamındadır. Yani, "Akılsız kişinin o pişmanlığı, uğradığı eziyet ve meşakkat sonucundan olur. Yoksa varlık âleminde bir define gibi olan aklın ortaya çıkmasından değildir."

"Renc", eziyet ve meşakkat; "rûşen", aydınlık ve zuhûrdan kinâyedir. "Genc", hazîne ve define ma'nâsınadır. Ya'ni, "Akılsızın o pişmanlığı dûçâr olduğu eziyet ve meşakkat neticesinden olur. Yoksa arz-ı vücûdda bir define gibi olan aklın zuhûrundan değildir."

2290. Vaktaki meşakkat gitti, o nedâmet yok oldu; o tövbe ve nedâmet toprağa [2297] değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. Meşakkat gittiği zaman, o pişmanlık yok oldu; o tövbe ve pişmanlık toprağa değmez.

Yani, akılsızın pişman olması, meşakkate uğramasından kaynaklanıyordu; o meşakkat gittiği zaman pişmanlık da yok oldu. Şimdi mademki o tövbe ve pişmanlık bela ve mihnet vaktinde oldu, böyle tövbe ve pişmanlığın hiçbir kıymeti yoktur. Bol ve zelil olan toprağın kıymeti, bu tövbe ve pişmanlığın kıymetinden daha fazladır.

Ya'ni, akılsızın pişman olması, meşakkate dûçâr olmasından idi; vaktâki o meşakkat gitti nedâmet dahi yok oldu. İmdi mâdemki o tövbe ve pişmânlık belâ ve mihnet vaktinde oldu, böyle tövbe ve nedâmetin hiçbir kıymeti yokdur. Mebzûl ve zelíl olan toprağın kıymeti, bu tövbe ve nedâmetin kıymetinden daha ziyâdedir.

2291. O nedâmet zulmet gamından yol bağladı; binâenaleyh gecenin sözünü gündüz mahv eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. O pişmanlık, gam karanlığından yol bağladı; bu sebeple gündüz, gecenin sözünü yok eder.

"Bâr besten" (yol bağlamak), yolculuktan ve yolculuğa hazırlanmaktan kinayedir (Bahar-ı Acem). "Gecenin sözünü gündüz yok eder" sözü Harun Reşid'in cariyesinden çıkmış ve atasözü olarak kalmıştır. Bunun sebebi şudur: Cariye, Harun'a gece kavuşma vaadinde bulunmuştu. Harun gündüz onu çağırmış, cariye de "Gündüz, gecenin sözünü yok eder" anlamında olan bu ifadeyi kullanmıştır. Bu şerefli beyitte "gam" geceye ve "şadlık" gündüze benzetilerek bu atasözü söylenmiştir. Yani, "Akılsızın o pişmanlığı ve temennisi, gam gecesinden sefere hazırlandı. Gam gecesi geçip şadlık gündüzü geldiğinde, bu gam gecesinin ahdini, şadlık gündüzü yok etti."

"Bâr besten", seferden ve sefere hazırlanmakdan kinâyedir (Bahar-ı Acem . كلام الليل يمحوه النهار sözü Hârûnu'r-Reşîd'in câriyesinden sâdır olmuş ve darb-ı mesel olarak kalmıştır. Sebebi budur ki: Câriye Hârûn’a gece vuslat va’dinde bulunmuş idi, Hârûn gündüz onu çağırmış, câriye de “Gündüz, gecenin sözünü mahv eder” ma’nâsında olan bu ifâdede bulunmuşdur. Bu beyt-i şerîfde “gam” geceye ve “şâdî” gündüze teşbîh buyrularak bu darb-ı mesel îrâd edilmişdir. Ya’ni, “Akılsızın o nedâmeti ve temennîsi gam gecesinden sefere hazırlandı, vaktâki gam gecesi geçip, şâdî gündüzü geldi; binâenaleyh bu gam gecesinin ahdini, şâdî gündüzü mahv etti.”

2292. Vaktâki o gam zulmeti gitti, hoş oldu, gönülden onun neticesi ve doğurduğu dahi gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. O gamın karanlığı gittiğinde, hoş oldu, gönülden onun sonucu ve doğurduğu şey de gider.

O gam gecesi gittiğinde, sevinç ve neşe gündüzü geldiği için o akılsız hoş oldu ve keyfi yerine geldi; bu sebeple onun gönlünden bu gam karanlığının sonucu ve doğurduğu şey olan pişmanlık da gider.

Vaktâki o gam gecesi gitti, meserret ve şâdî gündüzü geldiği cihetle o akılsız hoş oldu ve keyfi geldi; binâenaleyh onun gönlünden bu gam zulmetinin neticesi ve doğurduğu şey olan nedâmet dahi gider.

2293. O tövbe eder, akıl pîri, eğer “Reddolunsa avdet ederdi” sesini vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. O tövbe eder, akıl pîri, eğer “Reddolunsa avdet ederdi” sesini vurur.

O akılsız kimse belâ ve mihnet vaktinde pişman olup tövbe eder; fakat beşeriyete ilâhî ihsan olan akıl pîri, onun üstünden “Eğer bu akılsız, mihnet hapsinden salıverilip sevinç ve rahat sahasına bırakılsa, yine o kötü fiile dönerdi!” narasını vurur. Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebüsterî hazretleri Mir'ât-ü'l Muhakkıkîn'inde buyurur ki: "Kuvve-i vâhime (vehmetme gücü), görmediği yalan ve gerçek olan şeyleri insan nefsine gösterir. Gösterdiği şeyler nefsü'l-emre (gerçek duruma) uygun olsun, olmasın, birçok şeyleri kendinden meydana getirip, gösterir ki, bunların hiçbir şekilde aslı yoktur. Bunun için âfâk ve enfüs âlemlerini tatbik eden meşâyih ve ulemâ, insan nefsinde olan vehmi, âfâkda olan şeytanın misali saymışlardır ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in “Her kimse ile bir şeytan doğarmış, benim ile doğan şeytanı müslüman ettim" buyurmaları buna işarettir; zirâ kuvve-i vâhimenin yalandan asla perhizi yoktur. Meselâ bir şeyi mevcut gösterir; fakat asla o şeyin varlığından eser yoktur; ve bir şeyi yok gösterir, hadd-i zâtında o şey mevcuttur ve daima vehmin işi böyledir." Bundan anlaşılır ki vehim, akla benzer; fakat akıl değildir; belki kalp olan bir akıldır. Halis altının yanında kalp altın nasıl ise, aklın yanında da vehmin kıymeti de böyledir. İmdi insanda nefsaniyet galip olduğu vakit, akıl yerine kuvve-i vâhime hüküm-fermâ olur ve ruhanîyet galip olduğu vakit, kuvve-i vâhime mağlup olup, akıl hüküm-fermâ olur. Binâenaleyh enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazaratı kuvve-i vâhimelerini mağlup etmişlerdir. Kuvve-i vâhime hakkındaki birtakım dakik bilgiler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir.

O akılsız kimse belâ ve mihnet vaktinde pişmân olup tövbe eder; fakat beşeriyyete ihsân-ı ilâhî olan akıl pîri, onun fevkınden “Eğer bu akılsız, mihnet habsinden salıverilip şâdî ve râhat sahâsına bırakılsa, yine o fiil-i sakîme avdet ederdi!” na’rasını vurur. eder. Gülşen-i Râz sahibi Mahmûd Şebüsterî hazretleri Mir'ât-ü'l Muhakkıkîn'inde buyurur ki: "Kuvve-i vâhime, görmediği yalan ve gerçek olan şeyleri nefs-i insâna gösterir. Gösterdiği şeyler nefsü'l-emre mutâbık olsun, olmasın, birçok şeyleri kendinden peydâ edip, gösterir ki, bunların hiçbir vecihle aslı yokdur. Bunun için âfâk ve enfüs âlemlerini tatbik eden meşâyih ve ulemâ, nefs-i insânîde olan vehmi âfâkda olan şeytanın misâli addetmişlerdir ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in “Her kimse ile bir şeytan doğarmış, benim ile doğan şeytanı müslüman ettim" buyurmaları buna işarettir; zîrâ kuvve-i vâhimenin kizbden aslâ perhîzi yokdur. Meselâ bir şeyi mevcûd gösterir; fakat aslâ o şeyin vücudundan eser yokdur; ve bir şeyi ma'dûm gösterir, hadd-i zâtında o şey mevcûddur ve dâimâ vehmin işi böyledir." Bundan anlaşılır ki vehim, akla benzer; fakat akıl değildir; belki kalp olan bir akıldır. Hâlis altının yanında kalp altın nasıl ise, aklın yanında da vehmin kıymeti de böyledir. İmdi insanda nefsâniyet gālib olduğu vakit, akıl yerine kuvve-i vâhime hüküm-fermâ olur ve rûhâniyet gālib olduğu vakit, kuvve-i vâhime mağlub olup, akıl hüküm-fermâ olur. Binâenaleyh enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtı kuvve-i vâhimelerini mağlûb etmişlerdir. Kuvve-i vâhime hakkındaki birtakım dekāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'dedir.

## در بیان آن که وهم قلب عقلست و ستیزه اوست ، باو ماند و او نیست و قصه مجاوبات موسی علیه السلام که صاحب عقل بود با فرعون که صاحب وهم بود

2294. Ey pehlivan akıl şehvetin zıddıdır, o ki şehvete iltifat eder, ona ta'bîr etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Ey pehlivan, akıl şehvetin zıddıdır; o ki şehvete iltifat eder, ona akıl deme!

"Pehlivan" ifadesiyle, mücâhede ehli olan Hakk Yolcusu'na hitap edilir. "Tenîden", burada teveccüh etmek ve iltifat etmek anlamındadır. Yani, "Ey nefis düşmanıyla cihada azmeden pehlivan, akıl şehvetin zıddıdır; çünkü şehvetler ve nefse ait hazlar vehmedilmiştir, sadece sanıda var olandır. Ve vehim kuvveti (kuvve-i vâhime) onları sana gerçek haz şeklinde gösterir. Akıl ise gerçek hazzı gözetir; bu sebeple akıl şehvetin zıddı olur. Bu sebeple gerçek hazzı gözeten aklı seç ve fani hazzı gözeten vehim kuvvetini terk et! O şeye ki, şehvetlere ve fani hazlara iltifat eder, sen o şeye akıl deme!"

"Pehlivân" ta'bîriyle ehl-i mücâhede olan sâlike hitâb buyurulur. "Tenîden", burada teveccüh ve iltifat etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey nefis düşmanını ile cihâda azm eden pehlivân, akıl şehvetin zıddıdır; zîrâ şehevât ve huzûzât-ı nefsâniyye mevhûmdur. Ve kuvve-i vâhime onları sana hazz-ı hakîkî şeklinde gösterir. Akıl ise hazz-ı hakîkîye nâzırdır; binâenaleyh akıl şehvetin zıddı olur. Binâenaleyh hazz-ı hakîkîye nâzır olan aklı ihtiyâr et ve hazz-ı fânîye nâzır olan kuvve-i vâhimeyi terk et! O şey ki, şehevât ve huzûzât-ı fânîye iltifat eder, sen o şeye akıl deme!"

2295. O ki şehvetin dilencisidir, ona "vehim" ta'bîr et, vehim akılların hâlis altınının kalpıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. O ki şehvetin dilencisidir, ona "vehim" (gerçek olmayan tahayyül) de, vehim akılların hâlis altınının kalpıdır.

Yani, nefsanî şehvetin talibi ve dilencisi ancak vehimdir; vehim ise, hâlis altın değerinde olan aklın kalpıdır; Yani, vehim akıl değildir, aksine kalp olan akıldır.

Ya'ni, şehvet-i nefsânînin talibi ve dilencisi ancak vehimdir; vehim ise, hâlis altın mesâbesinde olan aklın kalpıdır; Ya'ni, vehim akıl değildir, belki kalp olan akıldır.

2296. Vehim ve akıl miheksiz aşikâr olmaz; her ikisini çabuk mihek tarafına nakl et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. Vehim ve akıl, mihenk taşı olmadan açıkça belli olmaz; her ikisini de çabuk mihenk taşına götür!

Kalp olan vehim ile hâlis olan akıl, birbirinden mihenk taşı ile ayrılır; birinin kalplığı ve diğerinin hâlis oluşu açıkça belli olur; bu sebeple her ikisini de çabuk mihenk taşına götür!

Kalp olan vehim ile hâlis olan akıl, birbirinden mihek ile ayrılır; birinin kalplığı ve diğerinin hâlisıyeti âşikâr olur; binâenaleyh her ikisini de çabuk mihek tarafına nakl et!

2297. Bu mihek Kur'ân ve enbiyanın halidir; her kalbe mihek gibi der ki: "Gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Bu mihenk Kur'ân ve peygamberlerin hâlidir; her kalbe mihenk gibi der ki: "Gel!"

2298. “Tâ ki kendini benim müsadememden göresin ki, benim yokuşumun ve inişimin ehli değilsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. "Tâ ki kendini benim müsadememden göresin ki, benim yokuşumun ve inişimin ehli değilsin!"

"Yokuş"tan maksat, hakikat ilmi ve "iniş"ten maksat, şeriat ilmidir. Çünkü şeriat halk âlemine ve hakikat ilmi Hakk'a aittir. Her iki ilimde de mihenk (ölçü), Kur'an ve peygamberlerin (a.s.) yüce hâlleridir.

Bilinmeli ki, yanlış hükümler, düşünme kuvvetinin vehme (gerçek olmayan tahayyüle) tabi olmasından doğar; bu sebeple gerek dünyevî işlerde ve gerek ibadetlerde ve inançlarda ortaya çıkan anlaşmazlıklar hep düşünme kuvvetine vehmin karışmasından kaynaklanır. Örneğin, gaflet ehli (gafil insanlar), cisimlerinin doğmazdan önceki ve öldükten sonraki iki yokluk hâli arasında, gayet sınırlı bir zamana münhasır olan vehmedilmiş varlıklarına dayanarak "Ben, ben!" diye bağırırlar ve bu vehmedilmiş benlikler adına binlerce hemcinslerini kurban ederler. Beşeriyete özgü olan akıl ise, uzaktan bunların hâllerine bakıp alay eder. Bunların bu hükümleri mihenk olan Kur'an'a arz olunduğu zaman kalp (sahte) ve sahte olduğu ortaya çıkar. Çünkü Kur'an-ı Kerim إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) yani, "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" buyurur. Ve aynı şekilde fıkıhçılardan biri çıkıp der ki: "Mademki bir anadan süt emen çocuklar süt kardeşi oluyor, bu sebeple bir inekten süt içen çocukların da süt kardeşi olmaları gerekir." Onun bu fetvası avamın idrakine bile uygun gelmediğinden şehir dışına çıkarmaya mecbur olmuşlardır. Çünkü halk bu fakihin bu fetvasını mihenk olan Kur'an-ı Kerim'e arz ederler ve görürler ki Kur'an insanlara hitaben gelmiş ve onların arasındaki bağıntıları tayin etmiştir. Ve sıhriyet (evlilik bağıyla akrabalık) ise hayvanlar ile insanlar arasında değil, sadece insanlar arasındadır. Ve aynı şekilde tarikat ehlinden İmam-ı Rabbânî Mektûbâtı'nın 108. mektubunda bütün muhakkiklerin (hakikat araştırıcılarının) hükümlerine muhalefet ederek "nebînin nübüvveti (peygamberliği) onun velayetinden (Allah dostluğundan) efdaldir" olduğunu ispat için velayette sîne darlığı olduğunu ve aksine nübüvvette sîne genişliği bulunduğunu beyan eder. Onun bu hükmü mihenk olan Kur'an'a tatbik olunduğunda Kehf suresinde meydana gelen Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki kıssaya nazaran sîne darlığının velayet hükümleri ile ortaya çıkan Hızır (a.s.)'da değil, şeriat sahibi şanlı bir peygamber olan Musa (a.s.)'da olduğu görülür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Hızır (a.s.)'dan naklen, قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِى صَبْرًا وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِط به خبرًا (Kehf, 18/67-68) yani, "Muhakkak ve elbette sen benimle arkadaşlığa sabredemezsin; ilminin kuşatmadığı şeye nasıl sabredebilirsin?" buyurulur. Sabırsızlık ise, sîne darlığından kaynaklanır. Sözün özü, zikredilen misallerde gösterildiği şekilde bu vehim düşünme kuvvetine karıştığı zaman, akıl gibi görünür, fakat akıl değildir, aksine aklın sahtesi ve kalpıdır.

“Yokuş”dan murâd, ilm-i hakikat ve "iniş"den murâd, ilm-i şerîatdır. Zîrâ şerîat âlem-i halka ve ilm-i hakikat Hakk'a taalluk eder. Her iki ilimde de mihek Kur'ân ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ahvâl-i aliyyeleridir.

Ma'lûm olsun ki, yanlış hükümler, kuvve-i fikriyyenin vehme tâbi' olmasından tevellüd eder; binâenaleyh gerek muâmelât-ı dünyeviyyede ve gerek ibâdât ve i'tikādâtda çıkan ihtilafât hep kuvve-i fikriyyeye vehmin karışmasından neş'et eder. Meselâ ehl-i gaflet cisimlerinin doğmazdan evvelki ve öldükden sonraki iki yokluk hâli arasında, gāyet mahdûd bir zamâna münhasır olan mevhûm varlıklarına istinaden "Ben, ben!" diye bağırırlar ve bu mevhûm benlikler nâmına binlerce hemcinslerini kurbân ederler. Beşeriyete mahsûs olan akıl ise, uzaktan bunların hallerine bakıp istihzâ eder. Bunların bu hükümleri mihek olan Kur'ân'a arz olunduğu vakit kalp ve sahte olduğu zâhir olur. Zîra Kur'ân-ı Kerîm إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهْوٌ (Muhammed, 47/36) Ya'ni, "Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir" buyurur. Ve kezâ fukahâdan biri çıkıp der ki: "Mâdemki bir anadan süt emen çocuklar süt kardeşi oluyor, binâenaleyh bir inekden süt içen çocukların da süt kardeşi olmaları îcâb eder." Onun bu fetvâsı avâmın idrâkine bile mülayim gelmediğinden şe- hir hâricine çıkarmağa mecbûr olmuşlardır. Zîrâ halk bu fakîhin bu fetvâsını mihek olan Kur'ân-ı Kerîm'e arz ederler ve görürler ki Kur'ân insanlara hitâben gelmiş ve onların arasındaki revâbıtı ta'yîn etmişdir. Ve sıhriyet ise hayvanlar ile insanlar arasında değil, münhasıran insanlar arasındadır. Ve kezâ ehl-i tarîkatdan İmâm-1 Rabbânî Mektûbâtı'nın 108. mektûbunda bilcümle muhakkıkların hükümlerine muhalefet ederek “nebînin nübüvveti onun velâyetinden efdal" olduğunu isbât için velâyetde sîne darlığı olduğunu ve bilakis nübüvvetde sîne genişliği bulunduğunu beyân eder. Onun bu hükmü mihek olan Kur'ân'a tatbik olundukda sûre-i Kehf'de vâki' Mûsâ (a.s.) ile cenâb-ı Hızır arasındaki kıssaya nazaran sîne darlığının ahkâm-ı velâyet ile zâhir olan cenâb-ı Hızır'da değil, sâhib-i şerîat bir nebiyy-i zîşân olan Mûsâ (a.s.) da olduğu görülür. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de cenâb-ı Hızır'dan naklen, قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِى صَبْرًا وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِط به خبرًا (Kehf, 18/67-68) Ya'ni, "Muhakkak ve elbetde sen benim ile refâkate sabr edemezsin; ilminin ihâta etmediği şeye nasıl sabr edebilirsin?" buyurulur. Sabırsızlık ise, sîne darlığından neş'et eder. Velhâsıl zikr olunan misallerde gösterildiği vech ile bu vehim kuvve-i fikriyyeye karıştığı vakit, akıl gibi görünür, fakat akıl değildir, belki aklın sahtesi ve kalpıdır.

2299. Eğer bir testere aklı iki yarım yapsa, altın gibi ateş içinde sırıtıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Eğer bir testere aklı iki yarım yapsa, altın gibi ateş içinde sırıtıcı olur.

"Testere"den kasıt, fikrî itirazlardır. Yani, "Aklın verdiği hükümleri eğer türlü türlü itiraz ile geçersiz kılmaya çalışsan, altın ateş içinde nasıl parlak ve ışıltılı olursa, o aklın hükümleri de o itiraz ateşleri içinde öylece parlak ve göz alıcı bir halde bulunur ve asla geçersiz kılınamaz; fakat vehmin (sanının) hükümleri, aklî itirazlar karşısında simsiyah olur."

"Testere"den murâd, i'tirâz-ı fikriyyedir. Ya'ni, "Aklın verdiği hükümleri eğer türlü türlü i'tirâz ile ibtâle çabalasan, altın ateş içinde nasıl besîm ve parlak olursa, o aklın hükümleri de o i'tirâz ateşleri içinde öylece parlak ve revnaklı bir halde bulunur ve aslâ ibtâl edilemez; fakat vehmin hükümleri, i'tirâzât-ı akliyye muvâcehesinde simsiyah olur."

2300. Vehim muhakkak âlem yakıcı olan Fir'avn içindir; akıl, can parlatıcı [2307] olan Mûsâ içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Vehim kesinlikle âlemi yakan Firavun içindir; akıl, canı parlatan Musa içindir.

Vehim Firavun içindir, yani, nefsine düşkün olan kimseye özgüdür; ve akıl, canı nurlandıran Musa, yani, insân-ı kâmil içindir.

Vehim Fir'avn içindir, ya'ni, nefsânî olan kimseye mahsûsdur; ve akıl, canı nûrlandırıcı olan Mûsâ, ya'ni, insân-ı kâmil içindir.

2301. Mûsâ yokluk tarîkı üzere gitti, Fir'avn ona: "Söyle sen kimsin?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. Mûsâ yokluk yolu üzere gitti, Fir'avn ona: "Söyle sen kimsin?" dedi.

Mûsâ (a.s.), akıl sahibi olduğundan vehmedilmiş varlığı (vücûd-ı vehmî) kaldırıp, yokluk yolu üzerine vehim sahibi olan Fir'avn'ı davete gitti. Fir'avn vehminin hükmü ile ona: "Söyle bakalım, sen kimsin?" dedi.

Mûsâ (a.s.), akıl sahibi olduğundan vücûd-ı vehmîyi kaldırıp, yokluk tarîkı üzerine vehim sâhibi olan Fir'avn'ı da'vete gitti. Fir'avn vehminin hükmü ile ona: "Söyle bakalım, sen kimsin?" dedi.

2302. Dedi: "Ben Zü'l-Celâl'in resûlü olan akılım, Allah'ın hüccetiyim, dalâlden emânım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. Dedi: "Ben Zü'l-Celâl'in resûlü olan akılım, Allah'ın hüccetiyim, dalâlden emânım!"

Mûsâ (a.s.) cevaben buyurdu ki: يَا فِرْعُونَ إِنِّى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/104) Yani, "Ey Firavun, muhakkak ben âlemlerin Rabbinin resûlüyüm." Ben senin ve senin tâbilerinin üzerine Allah'ın hüccetiyim (kanıtıyım). Nitekim فكيف إذا جئنا من كُلِّ أُمَّة بشهيد وَجَئْنَا بَكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) Yani, "Her ümmet peygamberlerini şahit getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Ey Habîbim, seni de onların üzerine şahit getirdik" ayet-i kerîmesinde bu hüccete işaret buyurulur. "Emân", dördüncü bâbdan masdardır; "korkusuz", "âsûde" olmak anlamınadır. Yani, benim varlığımdan dalâletten emin olmak hâli ortaya çıkar, demek olur.

Mûsâ (a.s.) cevaben buyurdu ki: يَا فِرْعُونَ إِنِّى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (A'raf, 7/104) Ya'ni, "Ey Fir'avn, muhakkak ben Rabbü'l-âlemîn'in resûlüyüm." Ben senin ve senin tâbi'lerinin üzerine Allâh'ın hüccetiyim. Nitekim فكيف إذا جئنا من كُلِّ أُمَّة بشهيد وَجَئْنَا بَكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) Ya'ni, "Her ümmet peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Yâ Habîb'im seni de onların üzerine şâhid getirdik" âyet-i kerîmesinde bu hüccete işâret buyurulur. "Emân", dördüncü bâbdan masdardır; "korkusuz”, “âsûde" olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, benim vücûdumdan dalâletden emîn olmak hâli zuhûra gelir, demek olur.

2303. Dedi: "Hayır, sus! Hây ve hûyu bırak, nisbetini ve eski adını söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. Dedi: "Hayır, sus! Hây ve hûyu bırak, bağıntını ve eski adını söyle!"

Firavun cevap olarak dedi: "Hayır, benim sana: "Sen kimsin?" diye sormaktan muradım, eski ismini ve hâlini sana hatırlatmaktır; bu sebeple "Ben Allah'ın elçisiyim ve Hakk'ın deliliyim!" gibi sözleri ve iddiaları bırak da, benim sarayımda terbiye edildiğini ve eski adını söyle!"

Fir'avn cevâben dedi: “Hayır, benim sana: "Sen kimsin?" diye sormaktan murâdım, eski ismini ve hâlini sana tahattur ettirmekdir; binâenaleyh "Ben resûlullâhım ve hüccet-i Hakk'ım!" gibi sözleri ve da'vâları bırak da, benim sarayımda terbiye olunduğunu ve eski adını söyle!"

2304. Dedi ki: "Benim nisbetim O'nun arzındandır; asıl olan ismim O'nun kullarının kemteridir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Dedi ki: "Benim bağıntım O'nun arzındandır; asıl olan ismim O'nun kullarının en düşüğüdür."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ı susturmak için buyurdu ki: "Ben Yüce Allah hazretlerinin yeryüzünün cevheri ve maddesi olan topraktanım; ve asıl olan adım, Yüce Yaratıcı hazretlerinin kullarının en âcizi ve en hakiridir."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ı iskât için buyurdu ki: "Ben Hak Teâlâ hazretlerinin küre-i arzının cevheri ve maddesi olan toprakdanım; ve asl olan adım, Hâlık Teâlâ hazretlerinin kullarının âcizi ve hakîridir."

2305. "Ben kulum, fail-i mutlakın kulunun oğluyum; O'nun kullarının sulbünün doğmuşuyum ve câriyelerinden doğmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. "Ben kulum, mutlak failin kulunun oğluyum; O'nun kullarının sulbünden doğmuşum ve cariyelerinden doğmuşum!"

"Ben Allah'ın kuluyum ve mutlak fail olan Yüce Allah hazretlerinin kulu olan İmran'ın oğluyum ve O'nun kullarının sulbünden doğmuşum. Yani, ilk Âdem'den itibaren kesintisiz olarak kullarının sulbünden yolculuk ederek, şimdiki Musa suretime geldim ve cariyelerin rahimlerine dökülen kesintisiz nutfelerden meydana geldim." "Cevâr" kelimesi, cariyenin çoğulu olan "cevârî" kelimesinin kafiye zorunluluğu sebebiyle "ya" harfi düşürülmüş şekli olması gerekir. Zira cariyenin çoğulu kurala göre "cevârî" ve "câriyât" gelir; ve "civâr", "kitâb" vezninde, komşuluk anlamına geldiği gibi, bir adama gerektiğinde yardım ve destek ve koruma sağlamak üzere ahit ve güvence vermek anlamına da kullanılır. Ve "cim"in ötresi ile "cüvâr", "güvence talep etmek" demektir. Bu durumda anlam: "Ben Allah'ın kullarının sulbünden doğdum ve Yüce Allah'ın koruma taahhüdünden doğdum", demek olur. Bu anlam kastedildiği takdirde, Musa (a.s.)'ın doğumu sırasında Firavun'un öldürttüğü İsrailoğulları'nın çocukları arasında Yüce Allah hazretlerinin koruma taahhüdüyle kurtulmuş ve bu koruma taahhüdünden doğmuş olduğuna işaret buyurulmuş olur. Bu şerefli beyit Hint nüshalarında, şeklindedir. "O tek olan Rabbin kulunun oğluyum, cariyelerinin ve kullarının sulbünden doğmuşum" demek olur.

Fakir zannederim ki, şerefli beyitteki "cevâr" kelimesinin "cevârî"den tahrifinin uygun görülmemesine bağlı olarak, onun yerine biri tarafından bu beyit ikame edilmiştir. Halbuki "civâr" kelimesi, yukarıdaki anlama göre alındığı takdirde, şerefli beytin anlamı ince ve zevk verici olur.

"Ben Allah'ım kuluyum ve fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin kulu olan İmrân'ın oğluyum ve O'nun kullarının sulbünün doğmuşuyum. Ya'ni, ilk Âdem'den i'tibâren müteselsilen kullarının sulbünden sefer ederek, şimdiki sûret-i Mûsevîyyeme geldim ve câriyelerin rahimlerine munsab olan müteselsil nutfelerden peydâ oldum." "Cevâr", câriyenin cem'i olan "cevârî" kelimesinin zarûret-i kāfiye hasebiyle “yâ" harfi hazf olunmuş sûreti olmak îcâb eder. Zîrâ câriyenin cem'i ale'l-kāide "cevârî" ve "câriyât" gelir; ve "civâr", "kitâb" vezninde, komşuluk ma'nâsına geldiği gibi, bir adama lede'l-iktizâ imdâd ve iânet ve hıfz u himâyet eylemek üzere ahd ü emân vermek ma'nâsına da müsta'meldir. Ve "cîm"in zammı ile “cüvâr", "emân taleb eylemek" demekdir. Bu sûretde ma'nâ: "Ben Allah'ın kullarının sulbünden doğdum ve Hak Teâlâ'nın hıfz u himâyesi taahhüdünden doğdum", demek olur. Bu ma'nâ murâd olunduğu takdirde, Mûsâ (a.s.)ın hîn-i tevellüdünde Fir'avn'ın öldürtdüğü Benî-İsrail'in çocukları arasında Hak Teâlâ hazretlerinin hıfz u himâyesi taahhüdüyle kurtulmuş ve bu himâye taahhüdünden doğmuş olduğuna işaret buyurulmuş olur. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında, sûretindedir. "O Vahîd olan Hudâvend'in kulunun oğluyum, câriyelerinin ve kullarının sulbünden doğmuşum" demek olur.

Fakîr zannederim ki, beyt-i şerifdeki "cevâr" kelimesinin "cevârî"den tahrîfi muvâfık görülmemesine mebnî, onun yerine biri tarafından bu beyit ikāme edilmişdir. Halbuki "civâr" kelimesi, yukarıdaki ma'nâya göre alındığı takdirde, beyt-i şerîfin ma'nâsı dakîk ve zevk-âver olur.

2306. "Aslımın nisbeti toprakdan ve sudan ve çamurdandır; Hâlık suya ve çamura can ve gönül verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. "Aslımın bağıntısı topraktan, sudan ve çamurdandır; Yaratan suya ve çamura can ve gönül verdi."

2307. "Bu toprak olan cismin merci'i dahi toprağadır; ey korkunç senin merciin dahi toprağadır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. "Bu toprak olan cismin merci'i dahi toprağadır; ey korkunç senin merciin dahi toprağadır!"

"Ey keyfi ve makamının korunması için birçok insanı öldüren ve halkı ölümle korkutan Firavun, senin topraktan yaratılmış olan bedeninin gideceği yer de topraktır. Toprak olup, halkın basıp çiğneyeceği bir bedenin korunması için halka karşı yaptığın bu zulümler ve Hakk'a karşı yaptığın bu isyanlar nedendir?"

"Ey keyfi ve makāmının muhafazası için birçok adamları öldüren ve halkı ölüm ile korkutan Fir'avn, senin toprakdan mahlûk olan cisminin, gideceği yer dahi toprakdır. Toprak olup, halkın basıp çiğneyeceği bir cismin muhâ- fazası için halka karşı yaptığın bu zulümler ve Hakk'a karşı yaptığın bu serkeşlikler nedendir?"

2308. Bizim aslımız ve cümle serkeşlerin aslı bir topraktandır ve onun yüz alâmeti vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. Bizim aslımız ve tüm serkeşlerin aslı bir topraktandır ve onun yüz alâmeti vardır.

"Bizim gibi peygamberlerin ve evliyaların bedenlerinin aslı topraktan olduğu gibi, peygamberlere ve evliyalara karşı serkeşlik eden inkârcıların ve zalimlerin asılları da topraktandır." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Nûh Sûresi'nde وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) yani, “Yüce Allah sizi yerden bir bitirişle bitirdi" buyurur. Ve Ni'metullâh Nahcivânî (k.s.) hazretleri bu ayet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyururlar: اى انبتكم من الارض انباتا ابداعيا وصيركم انواعا واصنافا اولا من النبات ورباكم الى ان صرتم ثانيا حيوانا ثم انسانا قابلا للمعرفة والايمان ثم كلفكم بما كلفكم من التكاليف الشاقة لترتقوا من رتبة البشرية الى مرتبة الخلافة والنيابة الالهية وتفوزوا بما لا عين رأت ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر Yani, "Yüce Allah sizi yerden ibdâî (yoktan var etme) olarak bitirmek suretiyle bitirdi ve sizi çeşit çeşit ve sınıf sınıf yaptı. Önce bitki cinsinden, sonra hayvan ve daha sonra iman ve marifete kabiliyetli insan oluncaya kadar terbiye etti. Bundan sonra, beşeriyet rütbesinden hilafet ve ilahi temsilcilik mertebesine yükselmeniz ve gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbine gelmeyen şeye nail olmanız için size ağır yükümlülükler teklif etti." Ve üçüncü cildin 3887 ve 3888 numaralı beyitleriyle onları takip eden beyitlerde de Cenâb-ı Pîr bu hakikati gayet açık ve akıcı bir şekilde beyan buyurmuşlardır. Ve bunun benzeri olan yüce beyanlar da bu cildin sonlarına doğru gelecektir. Sözün özü, insan bedeni topraktan yaratılmıştır ve topraktan yaratılmış olmasının zahirde birçok alâmeti vardır, şöyle ki:

"Bizim gibi enbiyânın ve evliyânın cisimlerinin aslı toprakdan olduğu gibi, enbiyâ ve evliyâya karşı serkeşlik eden münkirlerin ve zâlimlerin asılları dahi toprakdandır." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Nûh'da وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) ya'ni, “Allâh Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi" buyurur. Ve Ni'metullâh Nahcivânî (k.s.) hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle buyururlar: اى انبتكم من الارض انباتا ابداعيا وصيركم انواعا واصنافا اولا من النبات ورباكم الى ان صرتم ثانيا حيوانا ثم انسانا قابلا للمعرفة والايمان ثم كلفكم بما كلفكم من التكاليف الشاقة لترتقوا من رتبة البشرية الى مرتبة الخلافة والنيابة الالهية وتفوزوا بما لا عين رأت ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر Ya'ni, "Allâh Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi ve sizi envâ' ve esnaf olarak yaptı. Evvelen nebât cinsinden, sâniyen hayvân ve sonra da îmân ve ma'rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba'dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklif etti." Ve III. cildin 3887 ve 3888 numaralı beyitleriyle onları ta'kîb eden beyitlerde dahi cenâb-ı Pîr bu hakîkati gāyet vâzıh ve selîs bir sûretde beyân buyurmuşlardır. Ve bunun nazîri olan beyânât-ı aliyye dahi bu cildin sonlarına doğru gelecekdir. Velhâsıl cism-i insân toprakdan mahlûkdur ve toprakdan mahlûk olduğunun zâhirde birçok alâmetleri vardır şöyle:

2309. Ki, senin cismin toprakdan meded tutar, senin boynun toprak gıdâsından sarılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. Senin cismin topraktan yardım alır, senin boynun toprak gıdasından beslenir.

Yani, "Toprak bitki şekline girer, onu hayvan yer ve sen de yenebilen bitki ile hayvanı yersin, cismin bu gıdadan semirir ve boynun kalınlaşır." Bu beyit Hind nüshalarında,

şeklindedir. Yani, "Senin cismin topraktan yardım almaz mı, senin boynun toprak gıdasından semizdir" demek olur.

Ya'ni, "Toprak nebât şekline girip, onu hayvan yer ve sen dahi kābil-i ekl olan nebât ile hayvanı yersin, cismin bu gıdâdan semirir ve boynun kalınlaşır." Bu beyit Hind nüshalarında,

sûretindedir. Ya'ni, "Senin cismin toprakdan yardım tutmaz mı, senin boynun toprak gıdâsından semizdir" demek olur.

2310. Can gittiği vakit, o mahûf ve korkunç olan mezar içinde, yine toprak olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. Can gittiği zaman, o korkunç ve ürkütücü mezar içinde, yine toprak olur.

"Ölüm hâli gelip, ruh gittiği zaman o cisim, korkunç ve ürkütücü mezarın içinde çürüyüp yine toprak olur."

“Ölüm hâli gelip, rûh gittiği vakit o cisim, mahûf ve korkunç olan mezarın içinde çürüyüp yine toprak olur."

2311. Hem sen ve hem biz ve hem senin emsalin toprak olurlar ve senin mansıbın kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Hem sen, hem biz, hem de senin benzerlerin toprak olurlar ve senin makamın kalmaz.

Cenâb-ı Pîr, Fîhi Mâ Fîh'in 61. bölümünde yukarıdaki ve bu beyitlerin anlamı hakkında şöyle buyurur: "Yüce Allah, hikmet gereği, ruhu kalıpla bir iki gün birleştirmek için bu kadar sanat yaptı ve kudretini gösterdi; eğer insan, kalıbıyla beraber bir an mezarın içinde otursa, deli olma korkusu vardır. Şekil damından ve kokmuş kalıptan sıçraması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Yüce Allah, korkutmak için onu bir işaret kıldı; ta ki insanların kalbinde kabir vahşetinden ve toprağın karanlığından bir korku oluşsun. Nasıl ki yolda bir yerde bir kervanı vurduklarında, burası korku makamıdır diye işaret olmak üzere iki üç taş üst üste koyarlar. Bu mezarlar da, tehlike mahalli için böylece özel bir işarettir. O korku onlara etki eder, eserin fiilen meydana gelmesi gerekmez ilh..."

Cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fíh'in 61. faslında yukarıki ve bu beyitlerin ma'nâsı hakkında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi; eğer insan kalıbıyla beraber, bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfı vardır. Sûret damından ve kokmuş kalıpdan sıçraması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı; tâ ki insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola. Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervanı vurduklarında, burası makām-ı havfdır diye alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz' ederler. Bu mezarlar dahi, hatar mahalli için böylece bir alâmet-i mahsûsadır. O korku onlara te'sîr eder, eserin fiilen husûlü îcâb etmez ilh..."

2312. Dedi: "Bu nesebin gayri senin adın vardır, senin için muhakkak o isim evladır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. Dedi: "Bu soyun dışında senin adın vardır, senin için kesinlikle o isim daha uygundur."

Hz. Musa'nın bu yüce açıklamalarına karşılık Firavun dedi: "Ben sana cisimlerin toprağa olan bağıntısını sormuyorum; kimin oğlu olduğunu ve adının ne olduğunu soruyorum. Sen bana onlardan bahset, sana uygun ve daha iyi olan ismini söyle!"

Hz. Mûsâ'nın bu beyânât-ı aliyyesine cevâben Fir'avn dedi: "Ben sana cisimlerin toprağa olan nisbetini sormuyorum; kimin oğlu olduğunu ve adının ne olduğunu soruyorum. Sen bana onlardan bahs et, sana münasib ve evlâ olan ismini söyle!"

2313. Sen Fir'avn'ın bendesisin ve onun bendelerinin bendesisin, evvelen onun cisim ve cânı ondan beslendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. Sen Firavun'un kulusun ve onun kullarının kulusun, öncelikle onun cismi ve canı ondan beslendi.

"Ey Musa, ben senin soyunu söyleyeyim; sen Firavun'un kulusun; yani, sen benim kulum olan İmran'ın oğlusun ve İmran'ın cismi ve canı, benim nimetim ile beslendi. Sen de benim sarayımda yiyip içtin ve terbiye gördün!"

“Yâ Mûsâ, ben senin nesebini söyleyeyim; sen Fir'avn'ın bendesisin; ya'ni, sen benim bendem olan İmrân'ın oğlusun ve İmrân'ın cisim ve cânı, benim ni'metim ile beslendi. Sen de benim sarayımda yiyip içtin ve terbiye gördün!"

2314. "Sen pek zulm edici bâgî ve tâgî olan kulsun; uğursuz fiilden nâşî bu vatandan kaçmış idin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. "Sen pek zulmedici, isyankâr ve azgın olan kulsun; uğursuz fiilden dolayı bu vatandan kaçmıştın."

"Bâgî", Hak'tan ayrılıp, serkeşlik eden; "tâgî", azgın ve zorba demektir. Bu şerefli beyitte Kasas Sûresi'nde geçen ودخل المدينة على حين غَفْلَة من أهلها فوجد فيها رجلين يقتتلان هذا من شيعته وهذا من عدوه فاستغاثه الذي من شيعته على الذي من عدوه فوكزه موسى فقضى عليه قال هذا من عمل الشيطان (Kasas, 28/15) yani, "Ehlinin gafleti vaktinde şehre girdi; orada boğuşan iki adamı buldu, birisi onun tâifesinden ve diğeri düşmanından idi; ["Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi"] Mûsâ ona vurdu, aleyhine hükmetti, [yani, ölümüne sebep oldu] dedi ki: "Bu şeytan işidir" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Müfessirler derler ki: Mûsâ (a.s.) halkın öğle uykusu vaktinde yahut akşamla yatsı arasında Mısır'a girdi. Birisi Benî-İsrail'den ve diğeri Benî-İsrâîl'in düşmanı olan Kıptîler'den olmak üzere iki kişiyi kavga eder bir halde buldu. Kavganın sebebi de bu idi ki, Kıptî Fir'avn'ın ekmekçisi idi, Benî-İsrâîl'den olan adama odun getirmesini teklif etti. O da reddetti. Benî-İsrâîl'den olan adam, Cenâb-ı Mûsâ'dan yardım istedi. Mûsâ (a.s.) davalarını dinleyip, Kıptî'yi haksız buldu ve göğsüne bir yumruk indirdi; kalp krizinden öldü. Onun öldüğünü görünce dedi ki: "Bu yaptığım iş, şeytan işlerinden bir iştir!" Şerefli beyitteki "uğursuz fiil" ile bu cinayete işaret buyurulur.

"Bâgî", Hak'dan ayrılıp, serkeşlik eden; "tâgî", azgın ve zorba demekdir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kasas'da vaki ودخل المدينة على حين غَفْلَة من أهلها فوجد فيها رجلين يقتتلان هذا من شيعته وهذا من عدوه فاستغاثه الذي من شيعته على الذي من عدوه فوكزه موسى فقضى عليه قال هذا من عمل الشيطان (Kasas, 28/15) ya'ni, "Ehlinin gafleti vaktinde şehre girdi; orada boğuşan iki adamı buldu, birisi onun tâifesinden ve diğeri düşmanından idi; ["Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi"] Mûsâ ona vurdu, aleyhine hükmetti, [ya'ni, ölümüne sebep oldu] dedi ki: "Bu şeytan işidir" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

Müfessirlerler derler ki: Mûsâ (a.s.) halkın öğle uykusu vaktinde veyâhud akşamla yatsı arasında Mısır'a girdi. Birisi Benî-İsrail'den ve diğeri Benî-İsrâîl'in düşmanı olan Kıbtîler'den olmak üzere iki kimseyi kavga eder bir halde buldu. Kavganın sebebi de bu idi ki, Kıbtî Fir'avn'ın ekmekçisi idi, Benî-İsrâîl'den olan adama odun getirmesini teklif etti. O da istinkâf etti. Benî-İsrâîl'den olan adam, Cenâb-ı Mûsâ'dan yardım istedi. Mûsâ (a.s.) da'vâlarını dinleyip, Kıbtî'yi haksız buldu ve göğsüne bir yumruk indirdi; sekte-i kalbden öldü. Onun öldüğünü görünce dedi ki: "Bu yaptığım iş, şeytan işlerinden bir iştir!" Beyt-i şerîfdeki "fiil-i şûm" ile bu katle işaret buyurulur.

2315. "Kanlısın ve gaddarsın ve hak-na-şinassın; kendini bu evsaf üzerine dahi kıyas et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. "Kanlısın ve gaddarsın ve hak tanımazsın; kendini bu vasıflar üzerine dahi kıyas et!"

Yani, Firavun dedi ki: "Ey Musa, sen kendini yüksek bir mevkide görüyorsun, hâlbuki sen adam öldürdün ve zalimsin; ve benim nimetimin hakkını tanımıyorsun da bana karşı başkaldırıyorsun, kendini bir kere dahi bu vasıflarla karşılaştır!"

Ya'ni, Fir'avn dedi ki: "Yâ Mûsâ, sen kendini yüksek bir mevki'de görüyorsun, habuki sen adam öldürdün ve zâlimsin; ve benim ni'metimin hakkını tanımıyorsun da bana karşı serkeşlik ediyorsun, kendini bir kerre dahi bu evsâf ile mukāyese et!"

2316. "Garîblik ve fakîrlik ve eski libâs içindesin, halbuki bizim şükrümüzü ve hakkımızı bilmedin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. "Garîblik ve fakîrlik ve eski elbise içindesin, hâlbuki bizim şükrümüzü ve hakkımızı bilmedin!"

"Halak", eski şey demektir. Yani Firavun, Musa'yı (a.s.) kendi aklınca aşağılamak için dedi ki: "Sen şimdi garîblik ve fakîrlik ve eski püskü elbise içindesin. Böyle olduğun hâlde, önceki hâlini unuttun ve bizim sarayımızda sürdüğün mükellef ve gösterişli hayatından dolayı bize teşekkür etmen ve bize karşı itaat etmen gerektiğini bilmedin." Bu şerefli beyitte, Şuara Suresi'nde geçen, "Firavun dedi: 'Biz seni içimizde çocuk iken beslemedik mi ve sen ömründen senelerce bizim aramızda kalmadın mı? Ve işlediğin fiili işledin ve sen kâfirlerden oldun!'" (Şuara, 26/18-19) ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Halak", eski şey, ya'ni, Fir'avn Mûsâ (a.s.)ı aklınca tahkîr için dedi ki: "Sen şimdi garîblik ve fakîrlik ve eski püskü libâs içindesin. Böyle olduğun halde, evvelki hâlini unutdun ve bizim sarayımızda sürdüğün mükellef ve mutantan hayatından dolayı bize teşekkür etmeni ve bize karşı itâat etmek haklını bilmedin." Bu beyt-i şerifde sûre-i Şuara'da vaki قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سنين وفَعَلْتَ فَعَلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (Şuara, 26/18-19) ya'ni, "Fir'avn dedi: "Biz seni içimizde çocuk iken beslemedik mi ve sen ömründen senelerce bizim aramızda kalmadın mı? Ve işlediğin fiili işledin ve sen kâfirlerden oldun!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2317. Dedi: “Hâșâ ki o melîke hudavendlikde diğer bir kimse şerîk ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. Dedi: "Haşa ki o melike, efendilikte başka bir kimse ortak olsun!"

"Hudâvend", "Hudâ" ile "vend" kelimelerinden oluşmuştur. "Hudâ" da, "hod" ile "â" kelimelerinden oluşmuştur. "Hod", kendi anlamına gelir ve "â", "âmeden" (gelmek) mastarından emir hâli olup sıfat tamlamasıdır, "kendi kendine gelen" anlamındadır; "vend" ise nispet edatı ve benzetme edatı olan "mânend" (gibi) anlamlarındadır. Bu terkip "sahip ve malik" anlamında kullanılır. "Melîk", "melik" ve "malik" anlamındadır, yani kudret sahibi ve tasarruf eden demektir. Yani, Musa (a.s.) Firavun'un bakış açısını çürütmek ve reddetmek için şöyle buyurdu: "Ey Firavun, sen kendini kudret sahibi, tasarruf eden, sahip ve malik sanıp, sana karşı hak söz söyleyeni asi sayıyorsun; şunu bil ki o Melik'e ve hakiki Malik'e sahiplikte ve efendilikte hiçbir kimse ortak olamaz. Onu böyle bir şirkten tenzih ederim!"

"Hudâvend", "Hudâ" ile "vend"den mürekkebdir. "Hudâ" dahi, "hod" ile "â"dan mürekkebdir. Ve "hod", kendi ve "â", "âmeden" masdarından emr-i hâzır olup vasf-ı terkîbîdir, "kendi gelici" ma'nâsınadır; "vend" edât-ı nisbet ve edât-ı teşbîh olan "mânend" ma'nâlarındadır. Bu terkib "sâhib ve mâlik" ma'nâsında kullanılır. "Melîk", "melik" ve "mâlik" ma'nâsındadır, kādir ve mutasarrıf demekdir. Ya'ni, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın nokta-i nazarını cerh ve red için buyurdu ki: "Ey Fir'avn, sen kendini kādir ve mutasarrıf ve sâhib, mâlik tasavvur edip, sana karşı hak söz söyleyeni serkeş addediyorsun; bunu bil ki o Melîk'e ve Mâlik-i hakîkîye sâhiblikde ve efendilikde hiçbir kimse ortak olamaz. Onu böyle bir şirkden tenzih ederim!"

2318. “Vâhid'dir, mülkde ona yâr yokdur. O'nun kullarına O'ndan başka salâr yokdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. “Vâhid'dir, mülkte ona yâr yoktur. O'nun kullarına O'ndan başka salâr yoktur!"

Varlıkta tektir, mülkünde O'nun yardımcısı ve arkadaşı yoktur. O'nun kullarına İlahi Zât'tan başka hükmeden bir reis ve kumandan yoktur.

"Vücûdda vâhiddir, mülkünde O'nun yâri ve arkadaşı yokdur. O'nun kullarına zât-ı ulûhiyyetinden başka hükm eden bir reîs ve kumandan yokdur."

2319. "Onun halkına başka bir malik kimse yokdur, O'nun şirketini bir halikin gayri da'vâ eder mi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. "Onun halkına başka bir malik kimse yoktur, O'nun şirketini bir hâlikin gayri iddia eder mi?"

Vâcibü'l-vücûd olan Zât'ın (varlığı zorunlu olan Allah'ın) yarattıklarına kendisinden başka bir tasarruf edici ve bir sahip yoktur ki, mülküne ortak olup tasarrufunda ortak olsun. Bu sebeple, ona karşı ortaklık iddiası ancak ölümlü ve fani olan bir yaratık tarafından olur; ve bu da o ahmağın haddini bilmezliği olur.

"Zât-ı Vâcibü'l-vücûdun mahlûkātına kendisinden başka bir mutasarrıf ve bir mâlik yokdur ki, mülküne iştirâk edip tasarrufunda ortak olsun, binâena- leyh ona karşı şirket ve ortaklık da'vâsı ancak hâlik ve fânî olan bir mahlûk tarafından olur; ve bu da o ahmağın had-nâşinaslığı olur."

2320. "O nakş etmişdir, benim nakkāşım O'dur; eğer başkası da'vâ ederse o zulüm isteyicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. "O nakşetmiştir, benim nakkaşım O'dur; eğer başkası iddia ederse o zulüm isteyicidir."

Bu izafî varlık âleminin suretlerini O, nakşetmiş ve resmetmiştir. Bu suretler O'nun "Musavvir" ism-i şerifinin tecellileridir. Ben de o suretlerden biriyim; bu sebeple benim nakkaşım da O'dur. Eğer bir başkası çıkıp: "Senin cismini ben besledim, büyüttüm," diye iddia ederse, o kimse, zulüm yapmak isteyen bir kimsedir. Çünkü bu iddiası yerinde değildir; ve "zulüm" lügatte bir şeyi özel yerinden başka bir yere koymaktır; nasıl ki Yüce Allah Lokman Suresi'nde: إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (Lokman, 31/13) yani, "Şirk elbette büyük bir zulümdür," buyurur. Bir diğer ayet-i kerimede: هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ (Âl-i İmrân, 3/6) yani, "Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvir eden O Allah'tır," buyurulur.

Bu vücûd-ı izâfî âleminin sûretlerini O, nakış ve tersîm etmişdir. Bu sûret-ler O'nun "Musavvir" ism-i şerîfinin mezâhiridir. Ben de o sûretlerin biriyim; binâenaleyh benim nakkāşım da O'dur. Eğer bir başkası çıkıp: Senin cismini ben besledim, büyütdüm, diye da'vâ ederse, o kimse, zulüm yapmak isteyen bir kimsedir." Zîrâ bu da'vâsı yerinde değildir; ve "zulüm” lügatda bir şeyi ma-hall-i mahsûsunun gayrine koymaktır; nitekim Hak Teâlâ sûre-i Lokmân'da إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ )Lokmân, 31/13) Ya'ni, "Şirk elbetde bir zulm-i azîmdir" bu-yurur. Bir diğer âyet-i kerimede هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ )Al-i İmrân, 3/6) ya'ni, "Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvîr eden O Allah'dır" buyurulur.

2321. "Sen benim kaşımı yapamazsın, benim canımı nasıl tanıyabilirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. "Sen benim kaşımı yapamazsın, benim canımı nasıl tanıyabilirsin?"

"Sen benim görünen bedenime ait olan kaşımı ve bir kılımı bile yaratamazsın; benim iç varlığım olan canımı nasıl tanıyabilirsin? Allah'ın elçisi miyim, değil miyim nasıl bilirsin?"

"Sen benim cism-i zâhirîme taalluk eden kaşımı ve bir kılımı bile yarata-mazsın; benim bâtınım olan canımı nasıl tanıyabilirsin? Hakk'ın resûlü mü-yüm, değil miyim nasıl bilirsin?"

2322. "Belki o gaddar ve o azgın sensin ki, sen Hak'la ikilik da'vâsını edersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. "Aksine o gaddar ve o azgın sensin ki, sen Hak ile ikilik davasını edersin."

"Şirk ve ikilik büyük bir zulüm olduğuna ve sen de Hak'ka karşı ikilik davasında bulunduğuna göre, o bana söylediğin gaddar ve azgın sensin!"

"Şirk ve ikilik zulm-i azîm olduğuna ve sen de Hakk'a karşı ikilik da'vâ-sında bulunduğuna göre o bana söylediğin gaddâr ve azgın sensin!"

2323. "Eğer ben bir me'mûru sehv ile öldürdüm ise, ne nefs için ne lehv ile öl-dürdüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. "Eğer ben bir memuru yanlışlıkla öldürdüysem, ne nefsim için ne de boş yere öldürdüm."

"Avân", hükümet memuru ve zabıta memuru anlamındadır. Burada Firavun'un ekmekçisi kastedilir, buyurulur. Yani, "Ey Firavun, sen bana cani ve katil diyorsun, eğer ben senin bir memurunu öldürdüysem, maksadım onu öldürmek değil, aksine terbiye etmekti; bir yumruk vurdum, o öldü. Bu cinayet kasten değildir, aksine yanlışlıkla ve hatayla meydana gelmiştir; yoksa onu ne nefsim için ne de boş yere öldürdüm."

“Avân”, hükümet me'mûru ve zabıta me'mûru ma'nâsınadır. Burada Fir'avn'ın ekmekçisi murâd, buyurulur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sen bana cânî ve kātil diyorsun, eğer ben senin bir me'mûrunu öldürdüm ise, maksadım onu öldürmek değil, belki te'dîb idi; bir yumruk vurdum, o öldü. Bu katil amden değildir, belki sehven ve hatâen vâki'dir; yoksa onu ne nefsim için ve ne de boş yere öldürdüm.

2324. Ben bir yumruk vurdum ve o ansızın düştü. O kimse ki, onun canı muhakkak yok idi, bir can verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. Ben bir yumruk vurdum ve o ansızın düştü. O kimse ki, onun canı muhakkak yok idi, bir can verdi.

"Ben Kıptî'ye bir yumruk vurdum ve o, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) neticesi olarak öldürülmüş bir şekilde düştü. Onun izafî (bağıntılı) ve insânî ruhu yok idi; aksine hayvanlar gibi hayvanî ruh ile yaşamakta idi; bu yumruk onun bu hayvanî ruhunu ortadan kaldırdı."

"Bilinmeli ki, peygamberin bâtını (iç yüzü) günahtan korunmuştur. Kıptî'ye yumruk vurması ilâhî ilham ile meydana gelmiş idi; fakat bunun ilham olduğunu Musa (a.s.) öldürme anında idrak etmiş değil idi. Görünen hâle bakıp هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ (Kasas, 28/15) yani, "Bu şeytan işindendir" dedi. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) görünen âleme bakar."

"Ben Kıbtî'ye bir yumruk vurdum ve o kazâ-yı ilâhî neticesi olarak maktûlen düştü. Onun rûh-ı izâfî ve insânîsi yok idi; belki hayvanlar gibi rûh-ı hayvânî ile yaşamakta idi; bu yumruk onun bu rûh-i hayvânîsini izâle etti."

"Ma'lûm olsun ki, nebînin bâtını günâhdan ma'sûmdur. Kıbtî'ye yumruk vurması ilhâm-ı ilâhî ile vâki' olmuş idi; fakat bunun ilhâm olduğunu Mûsâ (a.s.) vakt-i katilde müdrik değil idi. Zâhir hâle bakıp هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ (Kasas, 28/15) Ya'ni, "Bu şeytan işindendir" dedi. Zîrâ nübüvvet zâhire nâzırdır.

2325. Ben bir köpek öldürdüm, sen peygamber oğullarını, kabahatsız ve ziyansız yüz binlerce çocuğu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. Ben bir köpek öldürdüm, sen ise peygamber oğullarını, suçsuz ve zararsız yüz binlerce çocuğu!

2326. Öldürmüşsün, onların kanı senin boynundadır; bu kadar kan içmeden acaba senin üzerine ne gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Öldürmüşsün, onların kanı senin boynundadır; bu kadar kan içmeden acaba senin üzerine ne gelir?

Yukarıdaki beytin haberi, bu beytin başındaki "küşteî" kelimesidir. Yani, "Ey Firavun, ben görünüşte insan ve anlamda bir köpek olan Kıptî'yi öldürdüm; ya sen! Peygamber oğullarını, hiçbir suçu olmayan birçok İsrailoğulları çocuğunu öldürdün!"

Yukarıki beytin haberi, bu beytin başındaki "küşteî” dir. Ya'ni, “Ey Fir'avn, ben sûretde insan ve ma'nâda bir köpek olan Kıbtî'yi öldürdüm; ya sen! peygamber oğullarını, hiçbir kabâhatı olmayan birçok Benî-İsrâîl çocuklarını öldürdün!"

2327. Ben matlûbun katli ümîdi üzerine, Ya'kūb'un zürriyyetini öldürmüşsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Ben, istenilenin öldürülmesi ümidi üzerine, Yakup'un soyunu öldürmüşsün.

"Yeni doğan çocuklar arasında, beni bulup öldürmek ümidiyle Yakup (a.s.)'ın soyundan olan günahsız çocukları öldürmüşsün!"

"Yeni doğan çocuklar arasında, beni bulup öldürmek ümîdi ile Ya'kūb (a.s.)ın zürriyyeti olan günahsız çocuklar öldürmüşsün!"

2328. Hak senin körlüğüne beni ihtiyâr etti, senin nefsinin pişirdiği o şey baş aşağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Hak, senin körlüğüne beni seçti, senin nefsinin pişirdiği o şey baş aşağı oldu.

Firavun'un nefsinin pişirdiği şey, Musa'nın (a.s.) doğmaması ve doğduktan sonra da yaşamaması için müneccimlerin ihbarı üzerine Firavun tarafından alınan tedbirler ve hilelerdir ki, Musa'nın (a.s.) doğması ve öldürülememesi ile o tedbirler ve hileler bir işe yaramadı ve baş aşağı oldu.

Fir'avn'ın nefsinin pişirdiği şey, Mûsâ (a.s.)ın doğmaması ve doğduktan sonra da yaşamaması için müneccimlerin ihbârı üzerine Fir'avn tarafından ittihâz edilen tedbirler ve hîlelerdir ki, Mûsâ (a.s.)ın doğması ve öldürülememesi ile o tedbirler ve hîleler bir işe yaramadı ve baş aşağı oldu.

2329. Dedi: "Onları bırak, hiç şeksiz benim hakkım ve tuz ve ekmek hakkı bu mu olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. Dedi: "Onları bırak, hiç şeksiz benim hakkım ve tuz ve ekmek hakkı bu mu olur?

Firavun, Musa'ya (a.s.) cevap olarak dedi: "Sen o bana karşı isyankârca olan iddiaları bırak! Hiç şüphe ve tereddüt olmayarak senin üzerinde sabit olan benim hakkım ve sarayımda yiyip içmenin hakkı yok mudur?"

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi: "Sen o bana karşı serkeşâne olan da'vâları bırak! Hiç şek ve şübhe olmayarak senin üzerinde sabit olan benim hakkım ve sarayımda yiyip içmenin hakkı yok mudur?"

2330. "Ki, bana cemaat huzurunda horluk edesin, aydınlık gündüzü gönlüm üzerine karanlık edesin." [2337]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. "Ki, bana cemaat huzurunda horluk edesin, aydınlık gündüzü gönlüm üzerine karanlık edesin."

"Haşer", cemaat ve kalabalık anlamındadır. Musa (a.s.)'ın, halka karşı rablik davasında bulunan Firavun'u, kalabalık cemaat huzurunda davet etmesi, onun son derece kibir ve azametine dokunmuş olduğundan, Musa (a.s.)'a dedi ki: "Bu kadar kalabalık huzurunda senin bana karşı böyle serkeşlik ve hakaret etmen ve debdebe ve saltanat ile aydınlık olan günlerimi gönlümde karanlık etmen layık mı idi? Ve seni terbiye etmem ve yedirmem ve içirmem hakkına karşı böyle mi yapmalıydın?"

"Haşer", cemaat ve kalabalık ma'nâsınadır. Mûsâ (a.s.)ın, halka karşı rubûbiyet da'vâsında bulunan Fir'avn'ı, cemâat-i kesîre huzûrunda da'vet buyurması, onun son derece kibir ve azametine dokunmuş olduğundan, Mûsâ (a.s.)a dedi ki: "Bu kadar kalabalık huzûrunda senin bana karşı böyle serkeşlik ve hakaret etmen ve debdebe ve saltanat ile aydınlık olan günlerimi gönlümde karanlık etmen lâyık mı idi? Ve seni terbiye etmem ve yedirmem ve içirmem hakkına karşı böyle mi yapmalı idin?"

2331. "Eğer hayır ve şerde benim nigehbanlığımı tutmaz isen, kıyametin zilleti daha güçdür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. "Eğer hayır ve şerde benim gözetimimi tutmaz isen, kıyametin zilleti daha güçlüdür!"

"Ey Firavun, sen bu dünyadaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve yasakta benim gözetimimi ve muhafızlığımı tutmazsan, ahirette zelil ve hakir olursun; fakat bu zillet ve hakaret dünyadakine benzemez, o daha güçlüdür!"

"Ey Fir'avn, sen bu dünyadaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve nehiyde benim nigehbanlığımı ve muhafızlığımı tutmazsan, âhiretde zelîl ve hakîr olursun; fakat bu zillet ve hakāret dünyadakine benzemez, o daha güçdür!"

2332. "Bir pirenin zahmını çekemiyorsun, bir yılanın zahmını nasıl tadacaksın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. "Bir pirenin zahmetini çekemiyorsun, bir yılanın zahmetini nasıl tadacaksın?"

"Ey Firavun, dünyada bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; ahiret azabı, dünya azabından daha şiddetlidir. Bir pireye göre, yılan derecesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?" Bilinmeli ki, Kur'an-ı Kerim'de ahiret azabının şiddetinden birçok yerde bahsedilir. Örneğin Fussilet suresinde فَلَنَّذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا (Fussilet, 41/27) yani, "Biz küfredenlere elbette şiddetli azabı tattırırız" ve Şura suresinde وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (Şura, 42/26) yani, "Kafirler için şiddetli azap vardır" buyurulur.

"Ey Fir'avn, dünyada bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; âhiret azabı, dünyanın azabından şiddetlidir, Bir pireye nisbeten, yılan mesâbesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?" Ma'lumdur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de âhiret azabının şiddetinden birçok mahallerde bahis buyurulur. Ezcümle sûre-i Fussilet'de فَلَنَّذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا (Fussilet, 41/27) ya'ni, "Biz küfredenlere elbette azâb-ı şedîdi tatdırırız" ve sûre-i Şûrâ'da وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (Şûrâ, 42/26) ya'ni, "Kâfirler için azâb-ı şedîd vardır" buyurulur.

2333. "Zâhiren senin işini vîrân ederim, fakat bir dikeni gülistan ederim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. "Görünüşte senin işini viran ederim, fakat bir dikeni gülistan ederim."

"Ey Firavun, senin kibir ve azamet sermayesi olan benliğini yok ederim ve hayalî olan varlığını yıkarım; fakat bir diken gibi olan nefsini, ilahî marifet (Allah'ı bilme) gülistanı yaparım."

بیان آن که عمارت در ویرانیست و جمعیت در پراکندگیست و درستی در شکستگیست و مراد در بی مرادیست و وجود در عدمست و على هذا بقية الاضداد و الازواج

Onun açıklamasıdır ki, imar viranlıkta, toplanma dağınıklıkta, sağlamlık kırıklıkta, murat muratsızlıkta ve varlık yokluktadır. Zıtların ve çiftlerin geri kalanı da bunun üzerinedir.

"Ey Fir'avn, senin kibir ve azamet sermâyesi olan enâniyetini tahrib ederim ve hayâlî olan varlığını yıkarım; fakat bir diken gibi olan nefsini, ma'rifet-i ilâhiyye gülistânı yaparım.”

بیان آن که عمارت در ویرانیست و جمعیت در پراکندگیست و درستی در شکستگیست و مراد در بی مرادیست و وجود در عدمست و على هذا بقية الاضداد و الازواج

Onun beyânındadır ki, imâret vîranlıkdadır ve cem'iyyet dağınıklıkdadır ve sağlamlık kırıklıkdadır ve murâd, murâdsızlıkdadır ve varlık, yoklukdadır. Ezdâdın ve ezvâcın bakıyyesi bunun üzerinedir

2334. O birisi geldi zemîni yardı; bir ahmak feryad etti ve mükedder oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. O birisi geldi toprağı yardı; bir ahmak feryat etti ve üzüldü.

"Ber tâften", üzülmek ve incinmek anlamındadır. Bu kıssa, şanlı sırrın anlamını açıklamak için bir temsildir. Yani, "Bir kimse çift sürüp, toprağı sapan ile yarmakta idi; ahmak biri de onu görüp üzüldü ve dayanamadı, bağırmaya başladı, dedi:"

"Ber tâften", mükedder olmak ve incinmek ma'nâsınadır. Bu kıssa sürh-i şerîfin ma'nâsını îzâh için bir temsildir. Ya'ni, "Bir kimse çift sürüp, toprağı sapan ile yarmakda idi; ahmak biri de onu görüp mükedder oldu ve dayanamadı, bağırmağa başladı, dedi:"

2335. Ki, "Bu zemîni neden vîrân ediyorsun, yarıyorsun ve perîşân ediyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. Ki, "Bu toprağı neden viran ediyorsun, yarıyorsun ve perişan ediyorsun?"

2336. Dedi: "Ey ahmak, bunu benim üzerime sürme, sen imâreti de harablıkdan bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. Dedi: "Ey ahmak, bunu benim üzerime sürme, sen imâreti de harablıkdan bil!"

Çiftçi cevap olarak dedi ki: "Ey ahmak, bu itirazı benim üzerime sürme, sen mamurluğu harablıktan bil!"

Çiftçi cevâben dedi ki: "Ey ahmak, bu i'tirâzı benim üzerime sürme, sen ma'mûrluğu harâblıkdan bil!"

2337. "Bu zemîn çirkin ve vîrân olmadıkça , ne vakit bir güllük ve buğdaylık olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. "Bu toprak çirkin ve viran olmadıkça, ne zaman bir güllük ve buğdaylık olur?"

2338. Onun nazmı altüst olmayınca, ne vakit bostân ve ekin ve yaprak ve yemiş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. Onun düzeni altüst olmayınca, ne zaman bostan ve ekin ve yaprak ve yemiş olur?

Arzın düzlüğü karıştırılıp altüst olmayınca o arz bostan ve ekinlik ve yeşillik ve meyvelik olur mu?

Arzın düzlüğü karıştırılıp altüst olmayınca o arz bostan ve ekinlik ve yeşillik ve meyvelik olur mu?

2339. Cerahatin yarasını neşter ile yarmadıkça, ne vakit iyi olur ve ne vakit latif olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Çıbanın yarasını neşter ile yarmadıkça, ne zaman iyi olur ve ne zaman latif olur?

"Çağz", çıban içinde oluşan cerahat anlamındadır. "Rîş" yaradır; "rîş-i çağz" izafet terkibi olur.

"Çağz", çıban içinde peyda olan cerâhat ma'nâsınadır. “Rîş" yaradır; "rîş-i çağz" terkîb-i izâfî olur.

2340. Senin hıltların ilâçdan yanmadıkça, şûriş ne vakit gider, ne vakit şifa [2347] gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Senin hıltların ilaçtan yanmadıkça, karışıklık ne zaman gider, şifa ne zaman gelir?

"Hılt", eski tıbba göre insan vücudunda bulunan dört temel maddeden ibarettir. Onlar da "kan" ve "safra" ve "balgam" ve "sevda"dır. Bunlara "dört hılt" derler ve her birinin insan vücudunda akciğer ve karaciğer ve dalak gibi oluştuğu bir organ vardır. Örneğin dört hılttan safra, denge sınırından çıkıp arttığı zaman mizaç bozulur ve vücutta baş dönmesi ve kusma gibi karışıklık meydana gelir. "Hekim bu bozukluğu teşhis edip o safrayı yakmak ve gidermek için ilaç yapmadıkça o karışıklık gidip, beden sağlığı yerine gelmez."

"Hılt", tıbb-ı atîke göre vücûd-ı beşerde bulunan dört esaslı maddeden ibârettir. Onlar da "kan" ve "safrâ" ve "balgam" ve "sevda"dır. Bunlara “ahlât-ı erbaa" derler ve her birinin vücûd-ı insânîde akciğer ve karaciğer ve dalak gibi tekevvün ettiği bir uzuv vardır. Meselâ ahlât-ı erbaadan safrâ, hadd-i i'tidalden çıkıp ziyâdeleştiği vakit mizâç bozulur ve vücûdda baş dönmesi ve istifrâğ gibi şûriş hâsıl olur. "Hekîm bu bozukluğu teşhîs edip o safrâyı yakmak ve izâle etmek için ilâç yapmadıkça o şûriş gidip, sıhhat-i beden yerine gelmez."

2341. Terzi elbiseyi parça parça etti, o allâme olan terziyi kimse döğer mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Terzi elbiseyi parça parça etti, o her şeyi bilen terziyi kimse döver mi?

Örneğin terzi elbiseyi düzeltmek için söküp parça parça etse, o elbise dikmeyi çok iyi bilen terziyi, "Niçin elbiseyi parçaladın?" diye bir kimse döver mi?

Meselâ terzi elbiseyi ıslâh etmek için söküp parça parça etse, o elbise dikmeyi çok iyi bilen terziyi, "Niçin esvâbı parçaladın?" diye bir kimse döğer mi?

2342. (Der mi) ki, "Bu güzîde atlası niçin yırtdın, ben yırtılmışı ne yapayım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. (Der mi) ki, "Bu seçkin atlası niçin yırttın, ben yırtılmışı ne yapayım?"

2343. Her eski binayı ki ta'mîr ederler, o eskiyi yıkmazlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. Her eski binayı tamir ettiklerinde, o eskiyi yıkmazlar mı?

2344. Dülger ve demirci ve kasab da böyledir, onların imâretlerden evvel harabı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Dülger, demirci ve kasap da böyledir; onların imar etmeden önce yıkımları vardır.

Örneğin dülger olan, bir ağacı ve bir keresteyi keser, sonra o kesilen parça binada işe yarar; demirci de böyledir. Kasap dahi önce koyunu keser, yüzer ve parçalar, sonra insana gıda olur. Bunların hepsinin işlerinde önce tahrip (yıkım) ve sonra imar (yapım) vardır.

Meselâ dülger olan, bir ağacı ve bir keresteyi keser, sonra o kesilen parça binâda işe yarar; ve demirci de böyledir. Kasab dahi evvelâ koyunu keser ve yüzer ve parçalar, sonra insana gıda olur. Bunların hepsinin işlerinde evvelâ tahrib ve sonra i'mâr vardır.

2345. O helîleyi ve o belîleyi döğmek, o teleften tenin ma'murluğunu yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. O helileyi ve o belileyi dövmek, o teleften bedenin mamurluğunu yaptılar.

"Helile", Hindistan eriği dedikleri bir çeşit ilaçtır ki, onu dövüp tabiatı kabız olanlar yerler, mizaca yumuşaklık verir. "Belile" bu da helilenin zıddı olan bir ilaçtır, tabiatı yumuşak olanlar dövüp, kabızlık için yerler. Yani, "Bu iki ilacı dövüp şekillerini bozarlar; fakat onların bozulmasından, bedenin düzeni ve mamurluğu meydana gelir."

"Helile", Hindistan eriği dedikleri bir nevi' ilâçdır ki, onu döğüp tabîatı kābız olanlar yerler, tab'a mülâyemet verir. "Belîle" bu da helilenin zıddı olan bir ilâçdır, tabîatı mülayim olanlar döğüp, kabız için yerler. Ya'ni, “Bu iki ilâcı döğüp şekillerini bozarlar; fakat onların bozulmasından, tenin nizâmı ve ma'mûrluğu hâsıl olur."

2346. Sen değirmende buğdayı döğmedikçe, bizim soframız ne vakit ondan süslenmiş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Sen değirmende buğdayı öğütmedikçe, bizim soframız ne zaman ondan süslenmiş olur?

Yani, buğday değirmende öğütülüp un yapılır ve şekli bozulur, sonra ekmek olup soframızı süsler ve insan vücudunu besler.

Ya'ni, buğday değirmende döğülüp un yapılır ve şekli tahrîb edilir, sonra ekmek olup soframızı tezyîn eder ve vücûd-ı beşeri i'mâr eder.

2347. Bu takāzayı o ekmek ve tuz yaptı ki, ey balık seni oltadan kurtarayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Bu gerekliliği o ekmek ve tuz yaptı ki, ey balık seni oltadan kurtarayım!

Ey Firavun ve ey akılsız balık, seni nefis ve şeytan oltasından kurtarmam için bu davet gerekliliğini, vaktiyle seninle benim aramda olan o tuz ve ekmek hakkı meydana getirdi. Sen ise, benim seni bu tuzaktan kurtarmaya teşebbüs etmemi serkeşlik ve azgınlık zannettin. Bu şerefli beyit Hind nüshalarında, aşağıdaki şerhi takiben yazılmıştır.

Ey Fir'avn ve ey akılsız balık, seni nefis ve şeytan oltasından kurtarmak-lığım için bu da'vet takāzāsını, vaktiyle seninle benim aramda olan o tuz ve ekmek hakkı vücûda getirdi. Sen ise, benim seni bu tuzakdan kurtarmağa te-şebbüs etmemi serkeşlik ve azgınlık zannettin. Bu beyt-i şerîf Hind nüshala-rında, âtîdeki sürhü müteâkib yazılmışdır.

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a cevâb söylemesi

2348. “Eğer Mûsa'nın nasihatini kabul edersen, nihayeti olmayan böyle kötü tuzakdan kurtulursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. "Eğer Musa'nın nasihatini kabul edersen, sonu olmayan böyle kötü tuzaktan kurtulursun!"

2349. "Kendini bend-i hevâ eylemiş olduğun yeter, sen bir kurtcağızı ejderha etmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. "Kendini heves bağının esiri etmiş olduğun yeter, sen bir kurtçuğu ejderha yapmışsın!"

"Ey Firavun, sen şimdiye kadar heveslerine ve arzularına bağlanıp kalmışsın, artık yeter. Senin nefsin başlangıçta bir kurtçuk seviyesinde idi, sen onu heveslerinin ve arzularının icraatıyla besleyip koskoca bir ejderha yaptın!"

"Ey Fir'avn, sen şimdiye kadar hevâ ve hevesâtına bağlanıp kalmışsın, artık yeter. Senin nefsin bidâyetde bir kurtcağız mesâbesinde idi, sen onu he-vâsının ve hevesâtının icrâsıyla besleyip koskoca bir ejderha yaptın!"

2350. "Ben dembedem ıslaha getirmek için, ejderhaya ejderha getirmişim!" [2357]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. "Ben an be an ıslah etmek için, ejderhaya ejderha getirmişim!"

"Senin nefsin büyüyerek bir ejderha olmuştur, ben de o senin ejderhanı an be an terbiye ve ıslah etmek için asâmı ejderha yapmak mucizesiyle geldim." Bu apaçık olan harikayı hem akıllılar hem de ahmaklar idrak eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ejderhanın hallerini ve azametini, III. ciltte 1097 numaralı beyitten 1102 numaralı beyte kadar beyan buyurmuşlardı.

"Senin nefsin büyüye büyüye bir ejderha olmuşdur, ben de o senin ejder-hânı dembedem terbiye ve ıslâh etmek için asâmı ejderha yapmak mu'cize- siyle geldim." Bu apaçık olan hârikayı hem âkıller ve hem de ahmaklar idrâk eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ejderhânın ahvâlini ve azametini, III. ciltde 1097 numaralı beyitden 1102 numaralı beyte kadar beyân buyurmuşlar idi.

2351. “Ta ki onun demi, bunun deminden kırılsın, benim yılanım o ejderhayı koparsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. "Ta ki onun nefesi, bunun nefesinden kırılsın, benim yılanım o ejderhayı koparsın!"

"Ta ki senin o nefsinin "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Nâziât, 79/24) sözü, bu benim mucize olarak getirdiğim ejderhanın cehennemi olan nefsinden yenik düşsün. Benim bu yüce yılanım senin o nefsinin ejderhasını kökünden koparsın!"

"Tâ ki senin o nefsinin أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) Ya'ni, "Ben sizin Rabb-i a'lânızım!" sözü, bu benim mu'cize olarak getirdiğim ejderhânın cehennemi olan nefsinden makhûr olsun. Benim bu azîm yılanım senin o nefsinin ejderhâsını kökünden koparsın!"

2352. "Eğer rıza verirsen, bu iki yılandan kurtuldun ve yoksa o, canından helâk getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. "Eğer rıza verirsen, bu iki yılandan kurtuldun ve yoksa o, canından helâk getirir."

Ey Firavun, eğer nasihatlerimi kabul edip bana tâbi olmaya razı olursan, biri senin nefsin ve diğeri benim mucizem olan iki yılanın saldırısından kurtulursun; ve eğer razı olmaz ve bana muhalefet etmeye devam edersen, o iki yılan senin canın tarafından helâk getirir; yani, senin canını ve maneviyatını helâk ederler, ancak hayvani suretin donmuş bir halde kalır.

(Bu başlık Hind nüshalarında (yazma eser kopyalarında) yer alıp, Ankaravî nüshasında yoktur; fakat fihriste kolaylık olduğu için fakir (yazarın kendisi) eklemeyi uygun gördüm.)

"Ey Fir'avn, eğer nasîhatlerimi kabûl edip bana tebaiyyete râzı olur isen, birisi senin nefsin ve diğeri benim mu'cizem olan iki yılanın dest-i taarruzundan kurtulursun; ve eğer râzı olmaz ve bana muhalefetde devâm edersen, o iki yılan senin canının tarafından helâk getirir; Ya'ni, senin canını ve ma'nânı helâk ederler, ancak sûret-i hayvâniyyen müncemid bir halde kalır."

(Bu ünvân Hind nüshalarında münderiç olup, Ankaravî nüshasında yokdur; fakat fihriste kolaylık olduğu için fakîr dercini münasib gördüm.)

## Mûsâ (a.s.)a Fir'avn'ın cevabı ve onun tehdîdi

2353. Dedi: "Elhak pek usta sihirbazsın, zîrâ mekr ile buraya ikilik bıraktın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Dedi: "Gerçekten çok usta bir sihirbazsın, çünkü hile ile buraya ikilik bıraktın!"

Firavun, Musa'ya (a.s.) cevap olarak dedi ki: "Ey Musa, doğrusu şudur ki, sen çok usta ve mahir bir sihirbazsın. Çünkü hile ve düzen ile bu memlekette halk arasına ikilik ve ayrılık soktun!" Bilinir ki, müstebit hükümdarlar (despot yöneticiler) idareleri altındaki halkın topluca kendilerine tabi olmalarını isterler ve asla ayrılık çıkmasını arzu etmezler; söz ve inanç özgürlüğü asla hoşlarına gitmez. Onun engellenmesi için her türlü tedbiri uygulamaktan geri durmazlar. Firavun da bu tür hükümdarlardan idi.

Fir'avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi ki: "Yâ Mûsâ, doğrusu budur ki, sen pek usta ve mâhir sihirbazsın. Zîrâ mekir ve hîle ile bu memleketde halk arasına ikilik ve tefrika bıraktın!" Ma'lumdur ki, müstebit hükümdarlar zîr-i idârelerindeki halkın müctemian kendisine tâbi' olmalarını isterler ve aslâ tefrika vukū'unu arzû etmezler; hürriyyet-i kelâmiyye ve mezhebiyye aslâ hoşlarına gitmez. Onun men'i için her türlü tedâbîri icrâdan geri durmazlar. Fir'avn da bu kabil hükümdarlardan idi.

2354. Yek-dil olan halkı sen iki taife yaptın, sihirbazlık taşa ve dağa rahne yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Tek yürek olan halkı sen iki gruba ayırdın, sihirbazlık taşa ve dağa yarıklar açar.

"Ey Musa, sen sihirbazlık ile kalpleri birbirine uygun, birleşmiş ve nifaktan uzak olan halkı iki gruba ayırdın. Çünkü sihirbazlık dağa ve taşa yarıklar ve çatlaklar açar ve iki parçaya ayırır."

"Yâ Mûsâ, sen sihirbazlık ile kalbleri birbirine muvâfık ve müttehid ve nifakdan ârî olan halkı iki fırka yaptın. Zîrâ sihirbazlık dağa ve taşa rahneler ve yarıklar yapar ve iki parçaya ayırır."

## Mûsâ (a.s.)ın sihirbazlığı kendinden nefy etmesi

2355. Dedi: "Huda'nın peygâmına garkım, Huda'nın ismi ile sihirbazlığı kim gördü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Dedi: "Allah'ın peygamberliğine gark oldum, Allah'ın ismiyle sihirbazlığı kim gördü?"

"Peygâm", birisi tarafından gelen veya giden haber ve söz anlamındadır. Burada "vahiy" kastedilir, buyurulur. Musa (a.s.) Firavun'a cevap olarak buyurdu ki: "Ey Firavun, ben Hakk'ın vahyine dalmışım, nefsimin hevesinden sana bir şey söylemiyorum ki, bana sihirbazlık isnat edilsin. Yüce Allah hazretlerinin şerefli ismine dayanarak sihir yapmayı kim gördü?"

Bilinmeli ki, "sihir" sözlükte, bâtılı hak suretinde göstermeye denir. Necmeddin-i Kübra (k.s.) hazretlerinin Menâzilü'l-Hairîn ismindeki kitabında beyan buyurduğu üzere meşhur olan sihir beş kısım üzerinedir. 1. Tılsım, 2. Nirenç yahut nirencât, 3. Rukye, 4. Halkatîrât, 5. Şa'bede'dir.

1. Tılsım: Buna “limya” da derler. Yeryüzünün bitkilerinin köklerinden olan ilaçların tesirleri ile, semavi tesirleri bir araya getirmektir ki, bunlardan şaşırtıcı bir iş ortaya çıkar. Tılsım lafzının harflerini ters çevirince “musallat” kelimesi oluşur ki, tılsımın anlamı da ancak musallattan ibarettir.

2. Nirenç veya yahut nirencât: Buna “ilm-i rimya” da derler. Yeryüzü cevherlerinin kuvvetlerini birbiriyle karıştırırlar ve ondan şaşırtıcı ve garip eserler belirir.

3. Rukye: Buna “efsun” dahi derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları bazı sözlerdir. Bu sözlerin bazıları “Fehleviyye” yani, mecûsîlerin lügatı, bazıları da hezeyanlardır.

4. Halkatîrât: Üzerlerine bazı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garip şekiller ve dairelerdir.

5. Şa'bede: Hokkabazların ustalık ve süratle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, görünüşte adetin üstünde görülür ve halk nezdinde sebebi meçhul olduğu için hayret edilir.

Şimdi bunların ilahi isimlerle birleşmemesi sebebiyle, bazıları gaflet ve bazıları da küfür eseri olduğundan, bunlarda görülen şaşırtıcı ve garip eserlerin asla kıymeti yoktur. Fakat bu şaşırtıcı eserler ve harikalar eğer ilahi isme birleşirse, o mucize ve keramet olur.

Nefehâtü'l-Üns'ten nakledilen aşağıdaki menkıbe bu anlamı açıklar: "Herat şehrinin alimleri bir gün Şeyhülislam Ahmed en-Nâmekıyyü'l-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzuruna geldiler. Aralarında tevhid ve Hak'kı bilme konusunda söz geçti. Şeyh (k.s.) buyurdu ki: "Siz bu sözü taklit ile söylüyorsunuz!" Onlar bu sözden pek ziyade incindiler ve dediler ki: "Bizim her birimizin ezberinde Yüce Allah'ın varlığının ispatı için bin delil vardır, biz nasıl mukallit oluruz?" Şeyh buyurdu ki: "Eğer her biriniz on bin delil ezberlemiş olsa bile yine mukallitsiniz." Bunlar dediler ki: "Bize bu söz için delil lazımdır." Bunun üzerine Hz. Şeyh hizmetçiye: “Üç inci ve bir de leğen getir!" buyurdu. Hizmetçi getirdi, şeyh onlara buyurdu ki: "Bu incinin aslı ne idi?" Dediler ki: "Sedefin tuttuğu nisan yağmuru damlalarıdır ve onun havsalasında Yüce Allah'ın tam kudretiyle inci oldu. Şeyhu'l-İslam o incileri leğenin içindeki suya attı ve buyurdu ki: Her kim elini tahkik yüzünden bu leğen üzerine "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" desin, bu üç tane inci su olsun ve birbirine karışsın." Alimler: “Bu şaşırtıcı bir şeydir, siz deyiniz bakalım!" dediler. Şeyh buyurdu ki: "Önce siz deyiniz, bana sıra geldiği vakit, ben de diyeyim!" Alimler sırasıyla besmele-i şerifi okudular; inciler olduğu hal üzere durmakta idi. Vakti geldiğinde sıra Hz. Şeyhe geldi, şeyhin üzerinde bir hal belirdi, leğenden tarafa yönelip "bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" dedi. O üç inci su olup birbirine karıştı ve leğen içinde döndü. Şeyh "Üskün bi-iznil-lâh" ["Allah'ın izniyle sakin ol!"] dedi, hemen delinmemiş bir tane inci oldu, hepsi hayrette kaldılar."

"Peygâm", birisi tarafından gelen veyâ giden haber ve kelâm ma'nâsınadır. Burada "vahy" murâd, buyurulur. Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu ki: "Ey Fir'avn, ben Hakk'ın vahyine müstağrakım, nefsimin hevâsından sana bir şey söylemiyorum ki, bana sihirbazlık isnâd olunsun. Hak Teâlâ hazretlerinin ism-i şerîfine izâfeten sihir yapmayı kim gördü?"

Ma'lûm olsun ki, "sihir" lügatde, bâtılı hak sûretinde göstermeğe derler. Necmeddîn-i Kübra (k.s.) hazretlerinin Menâzilü'l-Hairîn ismindeki kitâbda beyân buyurduğu üzere meşhûr olan sihir beş kısım üzerinedir. 1.Tılsım, 2. Nîrenç yâhud nîrencât, 3. Rukye, 4. Halkatîrât, 5. Şa'bede'dir.

1. Tılsım: Buna “lîmya” da derler. Arzın nebâtâtının köklerinden olan ilâçların âsârı ile, âsâr-ı semâviyyeyi cem' etmektir ki, bunlardan emr-i acîb zuhûr eder. Tılsım lafzının harflerini kalb edince “musallat” kelimesi hâsıl olur ki, tılsımın ma'nâsı da ancak musallatdan ibarettir.

2. Nîrenc veyâhud nîrencât: Buna “ilm-i rîmya” da derler. Cevahir-i arziyyenin kuvvetlerini birbiriyle imtizâc ettirirler ve ondan acîb ve garîb eserler zâhir olur.

3. Rukye: Buna “efsûn” dahi derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları ba'zı sözlerdir. Bu sözlerin ba'zıları “Fehleviyye” ya'ni, mecûsîlerin lügatı, ba'zıları da hezeyânatdır.

4. Halkatîrât: Üzerlerine ba'zı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garîb şekiller ve dâirelerdir.

5. Şa'bede: Hokkabazların san'at ve sür'atle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, zâhirde âdet fevkınde görülür ve halk indinde sebebi meçhûl olduğu için hayret olunur.

İmdi bunların esmâ-i ilâhiyyeye adem-i mukāreneti hasebiyle, ba'zıları gaflet ve ba'zıları da küfür eseri olduğundan, bunlarda görülen âsâr-ı acîbe ve garîbenin asla kıymeti yokdur. Fakat bu acîb eserler ve hârikalar eğer ism-i ilâhîye mukārin olursa, o mu'cize ve kerâmet olur.

Nefehâtü'l-Üns'den menkül olan âtîdeki menkıbe bu ma'nâyı îzâh eder: "Herat şehrinin ulemâsı bir gün Şeyhülislâm Ahmed en-Nâmekıyyü'l-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzûruna geldiler. Aralarında tevhîd ve ma'rifet-i Hak bâbında söz geçti. Şeyh (k.s.) buyurdu ki: "Siz bu sözü taklîd ile söylüyorsunuz!" Onlar bu sözden pek ziyâde münfail oldular ve dediler ki: "Bizim her birimizin hıfzında Hak Teâlâ'nın vücudunun isbâtı için bin delîl vardır, biz nasıl mukallid oluruz?" Şeyh buyurdu ki: "Eğer her biriniz on bin delîl hıfz etmiş olsa bile yine mukallidsiniz." Bunlar dediler ki: "Bize bu söz için burhân lâzımdır." Bunun üzerine Hz. Şeyh hâdime: “Üç inci ve bir de leğen getir!" buyurdu. Hâdim getirdi, şeyh onlara buyurdu ki: "Bu incinin aslı ne idi?" Dediler ki: "Sedefin zabt ettiği nîsan yağmuru katreleridir ve onun havsalasında Hak Teâlâ'nın kudret-i kâmilesiyle inci oldu. Şeyhu'l-İslâm o incileri leğenin içindeki suya attı ve buyurdu ki: Her kim elini tahkîk yüzünden bu leğen üzerine "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" desin, bu üç dâne inci su olsun ve birbirine karışsın." Ulemâ: “Bu acîb şeydir, siz deyiniz bakalım!" dediler. Şeyh buyurdu ki: "Evvelen siz deyiniz, bana növbet geldiği vakit, ben de diyeyim!" Ulemâ sırasıyla besmele-i şerîfi okudular; inciler olduğu hal üzere durmakta idi. Vaktâki növbet Hz. Şeyhe geldi, şeyhin üzerinde bir hâl zâhir oldu, leğenden tarafa teveccüh edip "bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" dedi. O üç inci su olup birbirine karıştı ve leğen içinde devr etti. Şeyh "Üskün bi-iznil-lâh" ["Allah'ın izniyle sakin ol!"] dedi, filhâl delinmemiş bir dâne inci oldu, hepsi hayretde kaldılar."

2356. Sihirbazlığın mayası gaflet ve küfürdür, Mûsa'ya mensub olan can, dînin meş'alesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Sihirbazlığın mayası gaflet ve küfürdür, Mûsa'ya ait olan can, dinin meşalesidir.

Yukarıda açıklandığı üzere sihirbazlığın mayası ya Hak'tan gafil olup, O'nun mülkünde tasarrufa kalkışmaktır; yahut Mecusilerin sözlerini ve hezeyanlarını hak ve etkili bilmek suretiyle küfürdür. Mûsa'ya ait olan can ise Hak dininin nuru ve meşalesidir.

Yukarıda îzah olunduğu üzere sihirbazlığın mayası ya Hak'dan gafil olup, O'nun mülkünde tasarrufa kıyâm etmekdir; veyâhud mecûsîlerin kelimâtını ve hezeyânâtını hak ve müessir bilmek sûretiyle küfürdür. Mûsâ'ya mensûb olan can ise dîn-i Hakk'ın nûru ve meş'alesidir.

2357. "Ey hayasız, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, Mesîh benim demimden pür-reşk olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. "Ey hayasız, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, Mesîh benim demimden kıskançlık duyar!"

"Vakîh", hayasız ve edepsiz anlamındadır. "Mesîh"ten kasıt, fakirin anlayışına göre İsa (a.s.) değil, aksine ahir zamanda olağanüstü hallerle ortaya çıkacak olan Mesih-i Deccâl'dir. Çünkü "Mesih", yeryüzünü ölçen ve seyahat eden anlamındadır. İsa (a.s.) yeryüzünde seyahat edip halka hidayet nuru saçtığı gibi, Deccâl de aynı şekilde yeryüzünde gezip halkı dalalet karanlığına boğacaktır. Peygamberler ümmetlerini bu Mesih-i Deccâl ile korkutup uyardılar. Bu anlama göre bu beytin anlamını açıklamak zorlanmadan mümkün olur. Yani, "Ey edepsiz Firavun, sihirbazlık peygamberlerde olmaz. Sihirbazlığın mayası ve temeli gaflet ve küfürdür ve bunlarda ortaya çıkan olağanüstü haller, hak değil, bâtıldır; çünkü ahir zamanda olağanüstü hallerle zuhuru kesin olan Mesih-i Deccâl, benim nefesimden hasıl olan olağanüstü halleri duyduğu ve işittiği zaman haset eder. Çünkü bâtıl, Hakk'ı daima kıskanır." Gelecek şerefli beyit bu anlamı teyit eder:

“Vakîh”, hayâsız ve edebsiz ma'nâsınadır. "Mesîh"den murâd, fakîrin anlayışına göre Îsâ (a.s.) değil, belki âhir zamanda havârik-ı âdât ile zuhûr edecek olan Mesîh-i Deccâl'dir. Zîrâ, “Mesîh”, arzı ölçen ve seyahat eden ma'nâsınadır. Îsâ (a.s.) arzda seyahat edip halka nûr-ı hidâyet saçtığı gibi, Deccâl dahi kezâ arzda gezip, halkı zulmet-i dalâlete müstağrak kılacakdır. Peygamberler ümmetlerini bu Mesîh-i Deccâl ile tahvîf buyurup îkāz ettiler. Bu ma'naya göre bu beytin ma'nâsını îzâh tekellüfsüz mümkin olur. Ya'ni, "Ey edebsiz Fir'avn, sihirbazlık peygamberlerde olmaz. Sihirbazlığın mayası ve temeli gaflet ve küfürdür ve bunlarda zuhûr eden hârikulâde haller, hak değil, bâtıldır; zîrâ âhir zamanda havârık ile zuhûru muhakkak olan Mesîh-i Deccâl, benim demimden hâsıl olan havârıkı duyduğu ve işittiği zaman hased eder. Zîrâ bâtıl, Hakk'ı dâimâ kıskanır." Âtîdeki beyt-i şerîf bu ma'nâyı te'yîd buyurur:

2358. "Ey cünüb, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, kitablar benim canımdan nûr tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. "Ey cünüp, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, kitaplar benim canımdan nur alırlar."

"Cünüp", uzak ve ırak anlamındadır. "Kitaplar"dan kasıt, semavî kitaplardır. "Nur"dan kasıt, ilimdir; çünkü nur kendi başına açık ve eşyayı gösterici olduğu gibi, ilim de bu özelliği taşır. Yani, "Ey Hak'tan uzak olan Firavun, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, bütün evvelki ve sonraki semavî kitaplar benim canımın nurunu alırlar." Yani, benim canımın ilminden bahsederler; çünkü semavî kitaplar, geçmiş peygamberlerin ümmetlerini davet ederken canlarından doğan sözleri zikrederler ve gelecek peygamberin nişanlarını ve haberlerini verirler. Nasıl ki İncil, Cenâb-ı Peygamber'in geleceğini haber verdiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm de geçmiş peygamberlerin hâllerini ve Musa (a.s.)'ın Firavun ile olan mücadelelerini ve mucizelerini ayrıntılı olarak beyan buyurmaktadır. Bu sebeple yukarıdaki beyitte beyan buyurulduğu üzere semavî kitaplarda zikredilen Musa'ya ait mucizelere, harikalarla ortaya çıkacak olan Mesih Deccal'ın haset etmesi uzak bir ihtimal değildir. "Kitap" hakkında diğer bir vecih de, insan fertlerinin amel defterleri veya kalpleridir. Nasıl ki İsra suresinde geçen "Kitabını oku, sana nefsin kâfidir" (İsra, 17/14) ayet-i kerimesinde bu kitaba işaret buyurulmuştur. Şu hâlde ikinci mısraın anlamı: "Benim canımdan insan fertlerinin amel defterleri veya kalpleri nur alır" demek olur.

"Cünüb", baîd ve uzak ma'nâsınadır. "Kitâblar"dan murâd, kütüb-i semâ- viyyedir. "Nûr"dan murâd, ilimdir; zîrâ nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir ol- duğu gibi, ilim dahi bu hâssiyeti hâizdir. Ya'ni, "Ey Hak'dan uzak olan Fir'avn, ben sihirbazlara nasıl benzerim ki, bütün evvelki ve sonraki kütüb-i semâviyye benim canımın nûrunu alırlar, Ya'ni, benim canımın ilminden bahs ederler; zîrâ kütüb-i semâviyye, geçmiş peygamberlerin ümmetlerini da'vet ederken canlarından doğan sözleri zikr ederler ve gelecek peygambe- rin nişanlarını ve haberlerini verirler. Nitekim İncil, Cenâb-ı Peygamber'in ge- leceğini haber verdiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm dahi geçmiş peygamberlerin ahvâ- lini ve Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn ile olan mücâdelâtını ve mu'cizelerini mufassa- lan beyân buyurmaktadır. Binâenaleyh yukarıki beyitde beyân buyurulduğu üzere kütüb-i semâviyyede mezkûr olan mu'cizât-ı Mûseviyye'ye havârık ile zuhûr edecek olan Deccâl-ı Mesîh'in hased etmesi müsteb'ad değildir. "Kitâb" hakkında diğer bir vecih dahi, efrâd-ı beşerin kitâb-ı a'mâlidir veya kalbidir. Nitekim sûre-i İsra'da vâki' اقرأ كتابك كَفَى بَنَفْسِكَ (İsrâ, 17/14) ["Kitâbını oku, sana nefsin kâfidir"] âyet-i kerîmesinde bu kitâba işâret buyurulmuşdur. Şu halde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı: "Benim canımdan efrâd-ı beşerin kitâb-ı a'mâ- li veyâ kalbleri nûr alır" demek olur.

2359. "Çünki sen hevâ kanadı ile yukarı uçarsın, şübhesiz benim üzerime de o zannı götürürsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. "Çünkü sen heva kanadı ile yukarı uçarsın, şüphesiz benim üzerime de o zannı götürürsün!"

"Çünkü sen etrafına müneccimleri (yıldız falcılarını), sihirbazları toplayıp, onların tedbirleri üzerine nefsanî heva (nefsin arzu ve istekleri) kanadı ile halk üzerinde egemenlik kurarsın; şüphesiz beni de kendin gibi zannedip, senin üzerine sihir kuvveti ile egemenlik kuracağıma hükmedersin."

"Çünki sen etrafına müneccimleri, sihirbazları toplayıp, onların tedbirleri üzerine hevâ-yı nefsânî kanadı ile halk üzerinde tahakküm edersin; şübhesiz beni de kendin gibi zannedip, senin üzerine sihir kuvveti ile tahakküm ede- ceğime hükm edersin."

2360. "Her kime ki "dâm" ve "ded"in ef'âli ola, onun kerîmler üzerine kötü [2367] zannı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. "Kimin ki tuzağın ve yırtıcı hayvanın fiilleri olursa, onun cömertler üzerine kötü zannı olur."

"Dâm", tuzak anlamına geldiği gibi, ceylan ve geyik gibi vahşi fakat yırtıcı olmayan hayvanlara denir; "ded" ise aslan, kaplan gibi yırtıcı olan hayvanlara denir. Yani, "Kim ki yırtıcı olan ve olmayan hayvanların fiilleriyle ünsiyet kurmuş olursa, öyle bir kimse insanî ahlak ve fiillerle ünsiyet kurmuş olan cömertler üzerine de kötü zan besler ve onları da kendisi gibi zanneder."

"Dâm", tuzak ma'nâsına geldiği gibi, âhû ve geyik gibi vahşî ve fakat yır- tıcı olmayan hayvanlara derler; ve "ded", arslan, kaplan gibi yırtıcı olan hay- vanlara denir. Ya'ni, "Kim ki yırtıcı olan ve olmayan hayvanların ef'âliyle me'lûf ola, öyle bir kimse ahlâk ve ef'âl-i insâniyye ile me'lûf olan kerîmler üzerine de kötü zanneder ve onları da kendisi gibi zanneder."

2361. Zîrâ sen âlemin cüz'üsün, her nasıl olur isen küllü dahi kendi vasfının üzerine gavî görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Çünkü sen âlemin cüz'üsün, her nasıl olursan ol, küllü de kendi vasfının üzerine gani görürsün.

Senin halkı kendin gibi zannetmenin sebebi şudur ki, sen bu âlemin cüz'üsün. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) bu anlamı şu beytinde açıklar: "Âdemoğulları birbirinin azalarıdır, çünkü yaratılışta bir cevherdendirler."

Mademki böyledir, sen her nasıl olursan, halkı da öyle görürsün; eğer sen azgın isen, herkes de senin nazarında azgındır.

"Senin halkı kendin gibi zannetmenin sebebi budur ki, sen bu âlemin cüz'üsün." Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) bu ma'nâyı şu beytinde beyân eder. "Benî-Adem yekdiğerinin a'zâsıdırlar, zîrâ yaradılışda bir cevherdendirler."

"Mâdemki böyledir, sen her nasıl olursan, halkı da öyle görürsün, eğer sen azgın isen, herkes de senin nazarında azgındır."

2362. Vaktaki sen dönersin, senin başın da döner, senin gözün haneyi de dönücü görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Vakit ki sen dönersin, senin başın da döner, senin gözün haneyi de dönücü görür.

"Manzar", eğer masdar-ı mîmî olursa, "bakmak" demektir. Eğer ism-i mekân olursa, "bakma yeri" demektir ki, "göz" anlamına gelir. Eğer mîm harfinin kesresiyle "mınzar" olursa, ism-i âlet olur ve bakma âleti ise göz demektir.

"Manzar", masdar-ı mîmî olursa, "nazar" demek olur. İsm-i mekân olursa, "nazar mahalli" demek olur ki, "göz" ma'nâsına gelir. Mîm'in kesriyle "mınzar" olursa, ism-i âlet olur ve âlet-i nazar ise göz demekdir.

2363. Ve eğer sen gemide deniz üzerinde cârî olarak gidersen, denizin kenârını koşucu görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Ve eğer sen gemide deniz üzerinde akıp giderek yol alırsan, denizin kenarını koşucu görürsün.

2364. Eğer sen melhameden mükedder olursan, cümle dünyayı hep dar görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Eğer sen savaş alanından dolayı kederlenirsen, bütün dünyayı hep dar görürsün.

"Melhame", Sarrah'ta "büyük savaş alanı" anlamına gösterilmiştir. Yani, "Eğer sen büyük bir savaştan dolayı gönlü daralmış ve kederlenmiş olursan, bütün dünyayı da dar görürsün." İkinci mısrada bazı nüshalarda "cümle" yerine "cev" yazılmıştır, mısra' تنگ بینی جو دنیا را همه şeklindedir. "Cev" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "orta ve iç" anlamındadır. Yani, "Bütün dünyanın arasını veya içini dar görürsün" demek olur. Ankaravî nüshasında "cümle" kelimesi yazılmakla beraber, tercümede "cev" anlamı verilmiştir.

"Melhame", Sarrah'da "azîm cenk mahalli" ma'nâsına gösterilmişdir. Ya'ni, "Eğer sen bir harb-i azîmden dolayı gönlü daralmış ve mükedder olursan, bütün dünyayı da dar görürsün." İkinci mısra'da ba'zı nüshalarda "cümle" yerine "cev” yazılmıştır, mısra' تنگ بینی جو دنیا را همه sûretindedir. "Cev" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "miyân ve iç" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bütün dünyanın arasını veyâ içini dar görürsün" demek olur. Nüsha-i Ankaravî'de "cümle" kelimesi yazılmakla beraber, tercümede "cev" ma'nâsı verilmişdir.

2365. Ve eğer dostlar murâdınca hoş olur isen, bu cihan sana gülistan gibi gö-rünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Ve eğer dostlar istediği gibi hoş olursan, bu dünya sana gülistan gibi görünür.

2366. Ey, çok kimse Şam'a ve Irak'a gitmişdir, o hiç küfür ve nifakın gayri-ni görmemişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. Ey, çok kimse Şam'a ve Irak'a gitmiştir, o hiç küfür ve nifaktan başkasını görmemiştir.

Yani, "Birçok kimseler vardır ki seyahat yoluyla Şam'a ve Irak'a gitmiş ve orada birçok âlim ve evliya bulunduğu hâlde, onların hiçbirini görmeyip, ancak halkın küfrünü ve nifakını görmüştür." Çünkü insan her yerde öncelikle tabiatına ve ahlakına uygun hâlleri görür.

Ya'ni, "Birçok kimseler vardır ki seyahat tarîkıyle Şam'a ve Irak'a gitmiş ve orada birçok ulemâ ve evliyâ bulunduğu halde, onların hiçbirini görmeyip, ancak halkın küfrünü ve nifakını görmüşdür." Zîrâ insan her yerde evvelen tab'ına ve ahlâkına muvâfik ahvâli görür.

2367. Ve ey, çok kimse Hind'e ve Herat'a kadar gitmişdir, o kimse ancak bey' ve şirâ gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Ve ey, çok kimse Hind'e ve Herat'a kadar gitmiştir, o kimse ancak alım satım gördü.

"Ticaret amacıyla Hind'e ve Herat'a gitmiş olan birçok kimse, oralarda ancak alım satım işlemini görmüştür." Çünkü insan nereye gitse önce kendi amacını görür.

"Ticaret kasdıyla Hind'e ve Herat'a gitmiş olan birçok kimseler, oralarda ancak alım satım muâmelesini görmüştür". Çünki insan nereye gitse evvelâ kendi kasdını görür.

2368. Ve ey, çok kimse Türkistan ve Çin'e gitmişdir, o kimse aslâ mekirden ve kemînden başkasını görmemişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Ve ey, çok kimse Türkistan ve Çin'e gitmiştir, o kimse asla mekr (tuzak) ve kemînden (pusu) başkasını görmemiştir.

"Kemîn", düşman için kurulan pusu anlamındadır. "Birçok kimseler Türkistan'a ve Çin'e seyahat etmiştir, oralarda ancak halk arasında hile ve birbirinin aleyhinde kurulmuş pusu görmüştür." Çünkü o kimsenin bu huylarda melekesi (alışkanlığı) vardır, gittiği yerlerde de en önce göreceği şeyler bunlardır.

"Kemîn", düşman için kurulan pusu ma'nâsınadır. "Birçok kimseler Tür-kistan'a ve Çin'e seyahat etmişdir, oralarda ancak halk arasında hîle ve bir-birinin aleyhinde kurulmuş pusu görmüştür." Çünki o kimsenin bu huylarda melekesi vardır, gittiği yerlerde de en evvel göreceği şeyler bunlardır.

2369. Mâdemki renk ve bûdan başka bir müdrek tutmaz, iklimlerin cümlesi-ni istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Mademki renk ve kokudan başka bir idrak edilen şey tutmaz, iklimlerin hepsini istedi.

Seyahat eden kimse mademki gittiği yerlerde, kendisinin renginden ve kokusundan başka idrak edilmiş bir şey tutmaz, sen ona de ki: "İstediğin kadar iklimlerin hepsini dolaş; oralardan kendi renginden ve kokundan başka bir şey bulamayacaksın!"

Seyahat eden kimse mâdemki gittiği yerlerde, kendinin renginden ve ko-kusundan başka bir idrâk olunmuş şey tutmaz, sen ona de ki: "İstediğin ka-dar iklimlerin hepsini dolaş; oralardan kendi renginden ve kokundan başka bir şey bulamayacaksın!"

2370. Öküz ansızın Bağdad'a geldi; o bu taraftan, o taraflara kadar geçer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Öküz ansızın Bağdat'a geldi; o bu taraftan, o taraflara kadar geçer.

Bazı nüshalarda "Bağdat'a geldi" yerine "Bağdat'a gelir" yazılmıştır.

Ba'zı nüshada "Bağdâd âmed" yerine "Bağdâd âyed" yazılmıştır.

2371. Bütün ayşdan ve hoşluklardan ve lezzetlerden, o kavun ve karpuz kabuğundan başkasını görmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Bütün yaşayışlardan, hoşluklardan ve lezzetlerden, o kavun ve karpuz kabuğundan başkasını görmez.

Yani, "Bir öküz Bağdat şehrine girip, bir taraftan öbür tarafına geçtiği zaman, o şehrin içinde her sınıf halka özgü olan yaşayışlardan, hoşluklardan ve lezzetlerden hiçbirinin farkında bile olamaz; o ancak şehrin orasına burasına atılmış olan kavun ve karpuz kabuklarını görür." Çünkü öküz ancak bu kabuklardan hoşlanır ve lezzet duyar. Bunun gibi bu Mesnevî-i Şerîf'i okuyan bir sınıf da, öküz tabiatında olup bu latif kitabın ancak kavun ve karpuz kabuğu mesabesinde olan hikâyelerinin suretlerini görür ve onların içinden ve bâtınından lezzet alamaz.

Ya'ni, "Bir öküz Bağdad şehrine girip, bir taraftan öbür tarafına geçtiği vakit, o şehrin içinde her sınıf halka mahsûs olan yaşayışlar ve hoşluklar ve lezzetlerden hiçbirinin farkında bile olamaz; o ancak şehrin ötesine berisine atılmış olan kavun ve karpuz kabuklarını görür." Çünkü öküz ancak bu kabuklardan hoşlanır ve lezzet duyar. Bunun gibi bu Mesnevî-i Şerîfi okuyan bir sınıf dahi, öküz tabiatında olup bu latîf kitâbın ancak kavun ve karpuz kabuğu mesâbesinde olan hikâyelerinin sûretlerini görür ve onların içinden ve bâtınından lezzet alamaz.

2372. Yol üzerine düşmüş ya saman, ya ot ola, o bir öküzün, yâhud eşeğin lâyık-ı seyrânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. Yol üzerine düşmüş ya saman, ya ot ola, o bir öküzün, yâhud eşeğin gezmeye lâyıkıdır.

"Seyrân", gezmek ve seyretmek anlamındadır. "Saman ve otun seyredilmesinden zevk alan ya öküzdür veya eşektir. Bazı nüshalarda “lâyık-ı seyrân" yerine "lâyık-ı dendân" (dişe layık) geçmektedir. Bu durumda anlam: "Yol üzerine düşmüş olan saman veya ot ya bir öküzün veya bir eşeğin dişine lâyık olur" demektir.

"Seyrân", gezmek ve temâşâ etmek ma'nâsınadır. "Saman ve otun temâşâsından zevk alan ya öküz veyâ eşekdir. Ba'zı nüshada “lâyık-ı seyrân" yerine "lâyık-ı dendân" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ: "Yol üzerine düşmüş olan saman veyâ ot ya bir öküzün veya bir eşeğin dişine lâyık olur" demekdir.

2373. Tabiat çivisinin üzerine pastırma gibi esbabın bağlanmışıdır, onun canı ziyâde olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. Tabiat çivisinin üzerine pastırma gibi sebeplerin bağlanmışıdır, onun canı ziyade olmaz.

"Bu izafî varlık âleminde seyahat eden kimse, birtakım zahirî sebeplere önem verip, kalbini pastırma gibi tabiat çivisinin üzerine bağlamış ve asmıştır; artık onun canı bu tabiat âleminin dışını görüp yükselemez." Onun düşünce sermayesi bu tabiat âleminde gördüğü tekdüze hallerdir; bu sebeple bu gibi kimselerin kalplerinde genişlik ve ferahlık bulunmaz ve daima darlıktan şikâyet içindedirler.

“Bu vücûd-ı izâfî âleminde seyahat eden kimse, birtakım sûrî sebeblere ehemmiyet verip, kalbini pastırma gibi tabîat çivisinin üzerine bağlamış ve asmışdır; artık onun canı bu tabiat âleminin hâricini görüp yükselemez." Onun sermâye-i efkârı bu âlem-i tabiatda gördüğü yeknesak ahvâldir; onun için bu gibi kimselerin kalblerinde küşâyiş ve vüs'at bulunmaz ve dâimâ darlıkdan şikâyet içindedirler.

2374. Halbuki o sebebleri ve illetleri yırtmanın fezâsı, ey büyük mertebeli, Allah'ın arzıdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. Oysa o sebepleri ve illetleri yırtmanın alanı, ey büyük mertebeli, Allah'ın arzıdır!

Oysa Yüce Allah'ın, dış görünüşte sebeplerin ve illetlerin hüküm sürdüğü bu tabiat âleminin üstünde bir alanı ve meydanı vardır ki, onun hakkında "Allah'ın arzı geniştir!" (Nisa, 4/98; Zümer, 39/10) buyrulmuştur. Bu âlem, sebeplerin ve illetlerin yırtıldığı bir alandır. Örneğin, bu dünya âleminde bir bina yapmak için mimar, rençber (işçi), tuğla ve kerpiç gibi birçok sebep ve malzeme gerekir. Oysa o arzda bir binanın var olması için himmet ve teveccüh (yönelme) yeterlidir. Bu arza "arz-ı simsime" de derler ki, onda görülen halleri, bu âlemin duyularla algılanan ve akılla kavranan şeylerine göre konulmuş olan lügatler ile anlamak ve tanımlamak mümkün değildir. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin başlangıcında bu âlemin hallerinden mümkün olduğu kadar benzetmeler yoluyla bahsetmişlerdir.

"Halbuki Allâh Teâlâ'nın zâhirde esbâb ve illetlerin hüküm sürdüğü bu tabîat âleminin fevkınde bir fezâsı ve meydanı vardır ki, onun hakkında أَرْضِ اللَّه وَاسْعَةٌ (Nisa, 4/98; Zümer, 39/10) ["Allah'ın arzı genişdir!"] buyurulmuşdur." Bu âlem esbâb ve illetlerin yırtıldığı bir fezâdır. Meselâ bu dünyâ âleminde bir binâ yapmak için mi'mâr ve rençber ve tuğla ve kerpiç gibi birçok esbâb ve levâzım iktizâ eder. Halbuki o arzda bir binânın vücûd bulması için himmet ve teveccüh kâfidir. Bu arza "arz-ı simsime" dahi derler ki, onda görülen ahvâli, bu âlemin mahsûsât ve ma'kūlâtına göre vaz' edilmiş olan lügatler ile anlamak ve ta'rîf etmek mümkin değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin ibtidalarında bu âlemin ahvâlinden mümkin olduğu kadar teşbîhât tarîkıyla bahs buyurmuşlardır.

2375. Her zaman nakış gibi mübeddel olur; can iyânda yeni yeni bir cihân görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Her zaman nakış gibi değişir; can, apaçık bir şekilde yeni yeni bir cihan görür.

Bu şerefli beyitte değerli şarihlerin (şerh edenlerin) farklı görüşleri vardır; en doğru ve uygun olanı Ankaravî hazretlerinin beyan ettiği birinci vecihtir. O da şudur: "Nakış" kelimesi "can" kelimesine muzâf (tamlanan) değildir, ayrı okunması gerekir. Yani, "O sebeplerin ve illetlerin (nedenlerin) yırtıldığı uzay, her zaman nakış gibi değişir. Yani, bu suret silinir, yerine yeni bir suret gelir, ruh apaçık bir şekilde yeniden yeniye bir cihan görür." Bu beyanlar hayal değildir, çünkü hayal, insanın zihninde gördüğü şeylerin bir sinema şeridi gibi, bir geçit yapmasından ibarettir. Bu âlemin suretleri ise böyle değildir. Hiç görmediği ve bilmediği ve asla aklına gelmediği şeylerdir. O âlemi gören kimse, onları bu dünya âlemi ehline anlatamaz, fakat hayalini mevcut kelimelerle anlatabilir. Şimdi bu tabiat âlemi, hayale göre dardır ve hayal âlemi ise bu hakikat uzayına göre dardır ve hakikat uzayı çok geniştir, bu sebeple o âlemin temaşasından (seyredilmesinden) ruha usanmak ve bıkmak hali gelmez.

Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaâtı vardır; en münakkah ve münasib olanı Ankaravî hazretlerinin beyân buyurduğu birinci vecihdir. O da budur ki: "Nakış" kelimesi "can" kelimesine muzâf değildir, maktû' okunmak lâzım gelir. Ya'ni, "O esbâb ve illetlerin yırtıldığı fezâ, her zaman nakış gibi değişir. Ya'ni, bu sûret silinir yerine, yeni bir sûret gelir, rûh apaçık yeniden yeniye bir cihân görür." Bu beyânât hayâl değildir, çünki hayâl, insanın zihninde gördüğü şeylerin bir sinema şeridi gibi, bir geçit yapmasından ibârettir. Bu âlemin sûretleri ise böyle değildir. Hiç görmediği ve bilmediği ve aslâ hâtırına hutûr etmediği şeylerdir. O âlemi gören kimse, onları bu âlem-i dünyâ ehline anlatamaz, fakat hayalini lügāt-ı mevcûde ile anlatabilir. İmdi bu âlem-i tabîat, hayâle nisbeten dardır ve hayâl âlemi ise bu fezâ-yı hakikate nisbeten dardır ve fezâ-yı hakikat çok genişdir binâenaleyh o âlemin temâşâsından rûha usanmak ve bıkmak hâli gelmez.

2376. Eğer Firdevs ve cennetin nehirleri olsa bir sıfatın donmuşu olduğu vakit, çirkin oldu. Eğer sûret âlemi, bilfarz cennetlerin a'lâsı olan Firdevs cenneti ve cennetin latîf olan nehirleri bile olsa, mâdemki her an bir tarz ve bir sıfat üzerinde donmuş kalmışdır ve başka bir tarz ve sıfata inkılâb edemiyor, göze çirkin görünmeğe başlar; zîrâ yeknesaklık rûha sıklet verir ve insana dâimâ gördüğü o güzelliklerden bıkkınlık ve usanç gelir; çünki tab'-ı beşer teceddüdden mahzûz ve mütelezziz olur. Bunun sırrı budur ki, âlem-i sûret sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır; ve sıfât ve esmâ-i ilâhiyye ise nâmütenâhîdir; binâenaleyh meclâ dahi ale'd-devâm ve bî-nihâye teceddüd ve tebeddül etmek îcâb eder; ve insan, ma'rifet-i Hak için mahlûk olduğundan, tab'an bu bî-nihâye olan temâşâsına ve ma'rifetine mütemâyildir. Şu kadar ki, insanların kısm-ı küllîsi Hakk'ı görmez bu meylin sebebini de bilmez ve ancak nefsinin hazzını görür. Ârifler ise bu meclâda Hakk'ın sıfatını ve esmâsını görür ve bunlardan müsemmâya intikāl eder ve aslâ nefsinin hazzını görmez. Belki كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنِ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] âyet-i kerîmesinin sırrını müşâhede eder. بیان آن که هر حس مدرکی را از آدمی مدرکاتی دیگرست که از مدرکات حس دیگر بی خبرست چنان که هر استاد پیشه ور اعجمی کار استاد پیشه ور دیگرست و بی خبری او از آن که وظیفه او نیست دلیل نبود که آن مدرکات نیست ، اگر چه به حکم حال منکر بود آن را اما از منکری اینجا جز بی خبری نمی خواهیم Onun beyânındadır ki, âdemîden her bir hiss-i müdrik için başka bir müdrekât vardır ki, dîğer hissin müdrekâtından bî-haberdir. Nitekim san'atkâr olan her üstâd, diğer san'atkâr olan üstâdın işinin yabancısıdır. Onun bî-haberliği ondandır ki, onun vazîfesi değildir. O müdrekâtın olmadığına delîl olmaz. Gerçi hâl hükmü ile ona münkir olur. Ammâ burada münkirlikden habersizliğin gayrini murâd etmiyoruz. İnsanın vücûdu cinsinden olup, idrak edici olan her bir his için, dîğer idrâk olunmuş bir şey ve ma'lûmât vardır ki o his, diğer hissin idrak ettiği şey-&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Eğer Firdevs ve cennetin nehirleri bir sıfatın donmuşu olduğu vakit, çirkin oldu. Eğer suret âlemi, farz edelim ki cennetlerin en yücesi olan Firdevs cenneti ve cennetin latif olan nehirleri bile olsa, mademki her an bir tarz ve bir sıfat üzerinde donmuş kalmıştır ve başka bir tarz ve sıfata dönüşemiyor, göze çirkin görünmeye başlar; çünkü tekdüzelik ruha ağırlık verir ve insana daima gördüğü o güzelliklerden bıkkınlık ve usanç gelir; çünkü insan tabiatı yenilenmeden haz alır ve lezzetlenir. Bunun sırrı şudur ki, suret âlemi ilahi sıfatların ve isimlerin tecelli yeridir; ve ilahi sıfatlar ve isimler ise sonsuzdur; bu sebeple tecelli yerinin de sürekli ve sonsuz bir şekilde yenilenmesi ve değişmesi gerekir; ve insan, Hakk'ı bilmek için yaratıldığından, tabiatı gereği bu sonsuz temaşaya ve bilgisine eğilimlidir. Şu kadar var ki, insanların büyük çoğunluğu Hakk'ı görmez, bu eğilimin sebebini de bilmez ve ancak nefsinin hazzını görür. Ârifler ise bu tecelli yerinde Hakk'ın sıfatını ve isimlerini görür ve bunlardan müsemmaya (ismin işaret ettiği varlığa) intikal eder ve asla nefsinin hazzını görmez. Aksine كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنِ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] ayet-i kerimesinin sırrını müşahede eder.

Onun beyanındadır ki, insandan her bir idrak edici his için başka bir idrak edilen şey vardır ki, diğer hissin idrak ettiği şeyden habersizdir. Nasıl ki sanatkâr olan her usta, diğer sanatkâr olan ustanın işinin yabancısıdır. Onun habersizliği ondandır ki, onun görevi değildir. O idrak edilen şeyin olmadığına delil olmaz. Gerçi hâl hükmü ile ona inkâr eder. Ama burada inkârdan habersizliğin dışında bir şey kastetmiyoruz.

İnsanın vücudu cinsinden olup, idrak edici olan her bir his için, diğer idrak olunmuş bir şey ve bilgiler vardır ki o his, diğer hissin idrak ettiği şeyden ve bilgilerden habersizdir. Örneğin görme hissi için görmek ve işitme hissi için işitmek vardır. Görme hissi, işitme hissinin işiticiliğinden habersizdir. Bu hâl şuna benzer ki, örneğin kuyumculuk sanatına vakıf olan bir usta, demircilik sanatında mahir olan ustanın acemisi ve yabancısıdır. Bu kuyumcunun, demircilikten habersizliğinin sırrı şudur ki, demircilik o kuyumcunun görevi değildir. Şimdi insan vücudundaki hissin idrak ettiği şeyler ve bilgiler de böyledir. İnsan vücudu ülkesinin idaresi için, bu duyular kendilerine ayrı ayrı görevler tevdi edilmiş olan birer memurdur. Fakat bu habersizlik, yani, bir hissin görevinden diğer hissin haberi olmaması, onda bu hissin potansiyel olarak ve manen mevcut olmadığına delil değildir. Gerçi bu izafî varlığın hâli hükmünce biri diğerinin idrak ettiği şeye ve bir bilgiye hâlen inkârcıdır. Örneğin göz, görmek göreviyle yükümlü olup, işitmeyi inkâr eder ve hâl diliyle: "Bende işitme hassası yoktur!" deyip durur. Fakat biz burada ve bu bahiste inkârdan ancak suret âleminde bir hissin idrak ettiği şeylerden diğer hissin habersizliğini kastediyoruz; başka bir şey kastetmiyoruz. Çünkü bu hüküm cismin ve görünen âlemin hükmüdür. Ruhun hükmü böyledir, ruhun işitmesi işiticilik hâlinde, baştan ayağa kadar işiticidir ve görücülüğü zamanında, baştan ayağa kadar görücüdür. Ve bu özellik her insanın ruhunda vardır; fakat vücudunda bedenin yoğunluğu galip olan adamın ruhundaki bu özelliği cismaniyeti örtmüştür ve bu adam bu cismaniyet âleminde, cismin hükmü dairesinde yaşamakta bulunmuştur. Ne zaman ki birtakım riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile bir kimsenin cismi incelik kazanıp, kendisinde ruhanî hükümler ortaya çıkmaya başlar. O vakit bu manayı zevkan anlar ve tasdik eder. Cismanîler bu mananın inkârcısıdırlar; çünkü ruh hallerinden habersizdirler.

den ve ma'lûmâtdan bî-haberdir. Meselâ hiss-i basar için görmek ve hiss-i sem' için işitmek vardır. Hiss-i basar, hiss-i sem'in işiticiliğinden bî-haberdir. Bu hâl şuna benzer ki, meselâ kuyumculuk san'atına vâkıf olan bir üstâd, demircilik san'atında mâhir olan üstâdın acemisi ve yabancısıdır. Bu kuyumcunun, demircilikden habersizliğinin sırrı budur ki, demircilik o kuyumcunun vazîfesi değildir. İmdi vücûd-ı beşerdeki hissin müdrekâtı ve ma'lûmâtı da böyledir. Vücûd-ı insânî memleketinin idâresi için, bu havâs kendilerine ayrı ayrı vazâif tevdî edilmiş olan birer me'mûrdur. Fakat bu habersizlik, ya'ni, bir hissin vazîfesinden diğer hissin haberi olmaması, onda bu hissin bi'l-kuvve ve ma'nen mevcûd olmadığına delîl değildir. Gerçi bu vücûd-ı izâfînin hâli hükmünce biri dîğerinin idrak ettiği şeye ve bir ma'lûmâta hâlen münkirdir. Meselâ göz, görmek vazîfesiyle mükellef olup, işitmeyi münkirdir ve lisân-ı hâl ile: "Bende işitmek hassası yokdur!" deyip durur. Fakat biz burada ve bu bahisde münkirlikden ancak âlem-i sûretde bir hissin müdrekâtından dîğer hissin habersizliğini murâd, ediyoruz; başka bir şey murâd, etmiyoruz. Zîrâ bu hüküm cismin ve âlem-i zâhirin hükmüdür. Rûhun hükmü böyledir, sem'-i rûh işiticilik hâlinde, baştan ayağa kadar işiticidir ve görücülüğü zamânında, baştan ayağa kadar görücüdür. Ve bu hâssa her insanın rûhunda vardır; fakat vücûdunda kesâfet-i cismâniyye galib olan adamın rûhundaki bu hâssayı cismâniyeti setr etmişdir ve bu adam bu cismâniyet âleminde, cismin hükmü dâiresinde yaşamakda bulunmuşdur. Vaktâki birtakım riyâzât ve mücâhedât ile bir kimsenin cismi letâfet kesb edip, kendisinde ahkâm-ı ruhiyye zâhir olmağa başlar. O vakit bu ma'nâyı zevkan anlar ve tasdîk eder. Cismânîler bu ma'nânın münkiridirler; çünki ahvâl-i ruhdan bî-haberdirler.

2377. Cihânın rü'yetinin dairesi senin idrakindir; pâklerin perdesi senin na-pâk olan hissindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. Cihanı görüş dairen senin idrakindir; temizlerin perdesi senin temiz olmayan hissindir.

"Çenber", yuvarlak ve ortası boş olan şeye denir ki, daire demektir. Yani, "Ey insan, senin bu kâinat hakkındaki görüş dairen, idrakin kadardır. Eğer idrakin dar ise, kâinatı dar ve geniş ise, geniş görürsün. Eğer görüşün suret dairesiyle sınırlı kalıyorsa, bakışın bu görüşün ötesine geçemez. Ve suret ve kesafet (maddi yoğunluk) âlemi ise, aşağı âlemdir ve kirli bir âlemdir; bu sebeple senin duyuların bu âlemin dairesinde sınırlı kalınca kirli olur. Bu sebeple sen bu kirli olan hislerin ile bu suret âleminden soyutlanmış olan peygamberleri ve evliyayı göremezsin. Senin bu kirli hislerin o temizlerin perdesi olur."

"Çenbere", yuvarlak ve ortası boş olan şeye derler ki, dâire demekdir. Ya'ni, "Ey kimse senin bu kâinât hakkındaki dâire-i rü'yetin, idrâkin kadardır. Eğer idrâkin dar ise, kâinâtı dar ve geniş ise, geniş görürsün. Eğer görüşün sûret dâiresine münhasır kalıyorsa, nazarın bu görüşün fevkıne geçemez. Ve sûret ve kesâfet âlemi ise, âlem-i süflîdir ve kirli bir âlemdir; binâenaleyh senin havâssın bu âlemin dâiresinde mahsûr kalınca kirli olur. Binâenaleyh sen bu kirli olan hislerin ile bu sûret âleminden tecerrüd etmiş olan enbiyâ ve evliyâyı göremezsin. Senin bu kirli hislerin o temizlerin perdesi olur."

2378. Bir müddet hissi iyân suyu ile yıka, sûfîlerin elbise yıkayıcılığını böyle bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Bir süre hissi iyân suyu ile yıka, sûfîlerin elbise yıkayıcılığını böyle bil!

"İyân"dan kasıt, kalp gözüyle âlemdeki suretlerin iç yüzünü görmektir. Yani, "Ey idrakinin dairesi suret âlemine sınırlı kalmış olan kimse, bir süre mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile kalp gözünün açılmasına gayret et, sonra bu göz ile âlemdeki suretlerin bâtınlarını (iç yüzlerini) müşâhede (görme) suyu ile dış duyuların yanlışlarını ve hatalarını yıka! وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) Yani, "Elbiseni temizle!" ayet-i kerimesi gereğince sûfilerin çamaşır yıkayıcılığını da böyle bil!" Nefehâtü'l-Üns'de şeyh Ali Ebu'l-Hasan el-Mağribî eş-Şâzelî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şöyle buyrulur: "Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî demiştir ki, Resûl-i Ekrem'i rüyada gördüm, buyurdu ki: يا على طهر ثيابك من الدنس تحظ بمدد الله في كل نفيس Yani, "Ey Ali, elbiseni kirden temizle ki, her bir nefeste Allah'ın yardımı ile haz alasın!" Dedim ki: "Ey Resûlallah, benim elbisem hangisidir?" Buyurdular ki: "Yüce Allah sana beş elbise ve hil'at (kaftan) giydirmiştir: 1. Muhabbet hil'ati, 2. Tevhid hil'ati, 3. Marifet hil'ati, 4. İman hil'ati, 5. İslam hil'atidir. Allah'ı seven kimseye her şey kolay olur. Yüce Allah'ı anlayan kimsenin nazarında hiçbir şey kalmaz. Yüce Allah'ı vahdaniyetle (birliğiyle) bilen kimse, O'na hiçbir şeyi ortak koşmaz; ve Yüce Allah'a iman eden kimse her şeyden emin olur; ve İslam ile vasıflanmış olan kimse Yüce Allah'a isyan etmez ve eğer isyan ederse özür diler ve özür dilediği zaman kabul olunur." Ve Ebu'l-Hasan Şâzelî hazretleri Yüce Allah'ın وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) şerefli sözünün anlamını bundan anladım buyurmuştur."

"İyân"dan murâd, kalb gözüyle suver-i âlemin iç yüzünü müşâhededir. Ya'ni, "Ey idrâkinin dâiresi âlem-i sûrete münhasır kalmış olan kimse, bir müddet mücâhedât ve riyâzât ile kalb gözünün açılmasına gayret et, sonra bu göz ile suver-i âlemin bâtınlarını müşâhede suyu ile havâss-i zâhirenin galatlarını ve yanlışlıklarını yıka! وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) Ya'ni, "Esvâbını temizle!" âyet-i kerîmesi mûcibince sûfilerin çamaşır yıkayıcılığını da böyle bil!" Nefehâtü'l-Üns'de şeyh Ali Ebu'l-Hasan el-Mağribî eş-Şâzelî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şöyle buyurulur: "Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî demişdir ki, Resûl-i Ekrem'i rü'yâda gördüm, buyurdu ki: يا على طهر ثيابك من الدنس تحظ بمدد الله في كل نفيس Ya'ni, "Yâ Ali, elbiseni kirden temizle, tâ ki her bir nefesde Allah'ın yardımı ile haz alasın!" Dedim ki: "Yâ Resûlallâh, benim elbisem hangisidir?" Buyurdular ki: "Hak Teâlâ sana beş libâs ve hil'at giydirmişdir: 1. Hil'at-ı muhabbet, 2. Hil'at-ı tevhîd, 3. Hil'at-ı ma'rifet, 4. Hil'at-ı îmân, 5. Hil'at-ı İslâm'dır. Allah'ı seven kimseye her şey kolay olur. Allah Teâlâ'yı anlayan kimsenin nazarında hiçbir şey kalmaz. Allâh Teâlâ'yı vahdâniyetle bilen kimse, O'na hiçbir şeyi şerîk tutmaz; ve Allâh Teâlâ'ya îmân eden kimse her şeyden emîn olur; ve İslâm ile muttasıf olan kimse Hak Teâlâ'ya âsî olmaz ve eğer âsî olursa i'tizâr eder ve i'tizâr ettiği vakit kabûl olunur." Ve Ebu'l-Hasan Şâzelî hazretleri Allâh Teâlâ'nın وثيابك فظهر (Müddessir, 74/4) kelâm-ı şerîfinin ma'nâsını bundan anladım buyurmuşdur."

2379. Vaktaki sen temiz oldun, perdeyi koparırlar; pâklerin canı sana kendilerini çarparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Vaktaki sen temiz oldun, perdeyi koparırlar; pâklerin canı sana kendilerini çarparlar.

Yani, yukarıda zikredilen beş hil'atin (manevi elbise) temiz olduğu zaman, kalp gözünün perdesi olan kirli his perdelerini koparırlar. Temiz olan peygamberlerin ve evliyanın yüce ruhları, sana kendilerini gösterirler. Gerek rüya âleminde gerekse uyanıklık hâlinde sana görünürler.

Ya'ni, yukarıda zikr olunan beş hil'atin temiz olduğu vakit, kalb gözünün perdesi olan kirli his perdelerini koparırlar. Pâk olan enbiyâ ve evliyânın ervâh-ı aliyyeleri, sana kendilerini çarparlar. Gerek âlem-i rü'yâda ve gerek uyanıklık hâlinde sana görünürler.

2380. Eğer cümle âlem nûr ve sûretler olsa, o güzellikden gözün haberi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. Eğer bütün âlem nur ve suretler olsa, o güzellikten gözün haberi olur.

Yani, nur ve suretler görünen şeylerdir; görünen şeylerin idraki ise, insan vücudunda ancak göze özgüdür. "Suver"den (suretler) maksat, "nur" ve "ezân hûbî" (o güzellik) karinesiyle güzel suretlerdir, buyurulur. Yani, güzel suretleri ve nuru idrak eden ancak gözdür.

Ya'ni, nûr ve sûretler görünen şeylerdir, görünen şeylerin idrâki ise, vücûd-ı beşerde ancak göze mahsûsdur. "Suver"den murâd, "nûr” ve “ezân hûbî" karînesiyle güzel sûretler murâd, buyurulur. Ya'ni, güzel sûretleri ve nûru idrâk eden ancak gözdür.

2381. Gözünü kapadın, ona bir bütün zülfünü ve yanağını göstermek için kulağı öne getirdin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. Gözünü kapadın, ona bütün zülfünü ve yanağını göstermek için kulağı öne getirdin.

2382. Kulak der ki: "Ben sûrete bakmam, eğer sûret bir sadâ vurursa ben işitirim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. Kulak der ki: "Ben şekle bakmam, eğer şekil bir ses çıkarırsa ben işitirim!"

Yani, örneğin gözünü kapadın ve kulağını açtın, bir güzelin saçını ve yanağını kulağın ile seyretmek istedin, kulağın sana der ki: "Ben şekle bakamam, benim şekil görme ile işim yoktur; ben ancak o şekil ses çıkardığı zaman, o sesi işitirim, görevim budur!"

Ya'ni, meselâ gözünü kapadın ve kulağını açtın, bir güzelin zülfünü ve yanağını kulağın ile temâşâ etmek istedin, kulağın sana der ki: "Ben sûrete bakamam, benim sûret müşâhedesiyle işim yokdur; ben ancak o sûret ses çıkardığı vakit, o sesi işitirim, vazîfem budur!"

2383. Ben âlimim, fakat kendi fennimde, benim fennim bir harf ve savtın gayrinden ziyade değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Ben âlimim, fakat kendi sanatımda, benim sanatım bir harf ve sesten fazlası değildir.

Yani, kulak der ki: "Benim ancak kendi hünerimde ve sanatımda ilim ve haberim vardır. Benim o hünerimde söylenen bir harfi ve çıkarılan bir sesi işitmekten başka fazlalığım yoktur, vazifem işitmeye sınırlıdır."

Ya'ni, kulak der ki: "Benim ancak kendi hünerimde ve fennimde ilim ve haberim vardır. Benim o hünerimde söylenen bir harfi ve çıkarılan bir sesi işitmekden başka ziyâdelik yokdur, vazîfem işitmeğe münhasırdır."

2384. "Burun, haydi gel bu güzeli gör!" Burun bu matlûba lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. "Burun, haydi gel bu güzeli gör!" Burun bu isteğe lâyık değildir.

Bu şerefli beyitte "Eğer desen ki" ifadesi düşürülmüştür. Yani: "Eğer desen ki, ey burun, haydi gel bu güzel sureti gör! Burun, hâl diliyle bu isteğe lâyık olmadığını söyler ve görme hâli gerçekleşmez."

Bu beyt-i şerîfde "Eğer gûyî ki” ibâresi mahzûfdur. Ya'ni: "Eğer desen ki, ey burun, haydi gel bu güzel sûreti gör! Burun lisân-ı hâl ile bu matlûba lâyık olmadığını söyler ve hâl-i rü'yet hâsıl olmaz."

2385. "Eğer bir müşk ve gül suyu olursa koku götürürüm; benim fennim ve ilmim ve haberim budur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. "Eğer bir misk ve gül suyu olursa koku götürürüm; benim sanatım ve bilgim ve haberim budur!"

"Muhbir", fail ismi olup, haber verici anlamındadır. "Muhber" mef'ul ismi olup, haber verilmiş demektir. "Mahber" mekân ismi olup, haber verme yeri demektir. Ve eğer bu telaffuz ile masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olursa, "haber" anlamındadır; burada masdar-ı mîmî olmak uygundur. Yani, burun der ki: "Ben suret göremem, vazifem kokuları duymaktır, eğer bir misk ve gül suyu olursa koklarım; benim hünerim, bilgim ve haberim ancak kokular hakkındadır."

“Muhbir”, ism-i fâil olup, haber verici ma'nâsınadır. "Muhber" ism-i mef'ûl olup, haber verilmiş demekdir. "Mahber" ism-i mekân olup, haber vermek ma- halli demekdir. Ve eğer bu telaffuz ile masdar-ı mîmî olursa, “haber" ma'nâsınadır; burada masdar-ı mîmî olmak münasibdir. Ya'ni, burun der ki: "Ben sûret göremem, vazîfem kokuları duymakdır, eğer bir müşk ve gül suyu olursa koklarım; benim hünerim, bilgim ve haberim ancak kokular hakkındadır."

2386. “O sîm-sakın yanağını ben ne vakit görürüm! Sakın bana teklif-i mâlâyutak etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. "O gümüş tenli yanağını ben ne zaman görürüm! Sakın bana gücümün yetmeyeceği bir teklif yapma!"

Yani, burun hâl diliyle der ki: "Ben bacakları gümüş gibi beyaz olan o güzelin yanağını ne zaman görebilirim! Bana gücümün dışındaki bir teklifi yapma!"

Ya'ni, burun lisân-ı hâl ile der ki: "Ben bacakları gümüş gibi beyaz olan o güzelin yanağını ne vakit görebilirim! Bana tâkatımın hâricinde bir teklif yapma!"

2387. Kezâ eğri his, eğriden gayri görmez, onun önünde ister eğri sürtün, yâhud doğru sürtün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Aynı şekilde eğri his, eğriden başkasını görmez; onun önünde ister eğri sürtün, ister doğru sürtün.

"Gaj", "gajîden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir; çocukların sürtünerek yürümeleri anlamındadır. Burada hareket anlamındadır. Yani, "Her bir hissin ayrı bir hüneri ve marifeti vardır, ondan ileriye geçemez; fakat bu hislerin bir doğru ve bir de eğri olması vardır. Örneğin gözün şaşı olup bir şeyi iki görmesi gibi. Böyle eğri gören hissin hüneri ve marifeti de eğri görmektir. Sen onun önünde ister doğru hareket et, ister eğri hareket et."

"Gaj", "gajîden" masdarından emr-i hâzırdır; çocukların sürtünerek yürümeleri ma'nâsınadır. Burada hareket ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her bir hissin ayrı bir hüneri ve ma'rifeti vardır, ondan ileriye geçemez; fakat bu hislerin bir doğru ve bir de eğri olması vardır. Meselâ gözün şaşı olup biri iki görmesi gibi. Böyle eğri gören hissin hüneri ve ma'rifeti de eğri görmekdir. Sen onun önünde ister doğru hareket et ve ister eğri hareket et."

2388. Ey yardımcı efendi, yakînen bil ki şaşının gözü birliği görmekden ma'zûldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. Ey yardımcı efendi, kesin olarak bil ki şaşının gözü birliği görmekten acizdir.

Ey Allah'ın kullarına eşyanın hakikatini anlatmak suretiyle fikirlerine yardımcı olan efendi, kesin olarak bil ki, kalp gözü şaşı olan kimsenin gözü, kâinatın çokluğu içinde görünen birliği görmekten acizdir; ona bu hakikati anlatmaya çalışmak boşunadır.

Hint nüshalarında ikinci mısra' "ناظر شرکست نه توحید بین" şeklindedir. Yani, "Şaşı göz, birliği görmekten kesinlikle şirke bakar, tevhid görücü değildir" demek olur.

Ey ibâdullâha hakikat-ı eşyayı anlatmak sûretiyle fikirlerine yardımcı olan efendi, yakînen bil ki, kalb gözü şaşı olan kimsenin gözü, kâinâtın keserâtı içinde meşhûd olan birliği görmekden ma'zûldür; ona bu hakikati anlatmağa çabalamak boşdur.

Hind nüshalarında ikinci mısra' ناظر شرکست نه توحید بین sûretindedir. Ya'ni, "Şaşı göz, birliği görmekten muhakkak şirke nâzırdır, tevhîd görücü değildir" demek olur.

2389. "Sen ki Fir'avn'sın, bütün mekr ve zerksin, muhakkak beni kendinden fark etmeyi bilmezsin!" Bu beyt-i şerîf Mûsâ (a.s.) tarafından Fir'avn'a hitâb olduğu gibi; her asrın mürşid-i kâmilleri tarafından Fir'avn tabîatinde ve meşrebinde olan kimselere dahi hitâbdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. "Sen ki Firavun'sun, bütün tuzak ve hilesin, muhakkak beni kendinden ayırt etmeyi bilmezsin!"

Bu şerefli beyit, Musa (a.s.) tarafından Firavun'a hitap olduğu gibi; her asrın mürşid-i kâmilleri (irşad edici olgun rehberleri) tarafından Firavun tabiatında ve meşrebinde (karakterinde ve huyunda) olan kimselere de hitaptır.

2390. "Ey eğri oynayıcı, sen bana kendinden bakma, tâ ki bir katı sen iki kat [2397] görmiyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. "Ey eğri oynayan, sen bana kendinden bakma ki, bir katı sen iki kat görmeyesin!"

Ey bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemindeki oyununu ve rolünü eğri oynayan Firavun, sen Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığını da görüp, rablık ve tasarruf davasını ediyorsun; oysa ben seni davete geldim, beni de kendine kıyas edip, Hak karşısında senin gibi varlık gösterdiğimi zannediyorsun. Halbuki benim mutasarrıfım Hak'tır ve benim varlığım, O'nun varlığında yok olmuştur; bu sebeple sen bana, kendine kıyasla bakma ki, bir kat olan varlığı, sen iki kat görmeyesin!

Ey bu vücûd-ı izâfî âlemindeki oyununu ve rolünü eğri oynayıcı olan Fir'avn, sen Hakk'ın varlığı muvâcehesinde kendi varlığını da görüp, rubûbiyet ve tasarruf da'vâsını ediyorsun; vaktâki ben seni da'vete geldim, beni de kendine kıyâs edip, Hak muvâcehesinde senin gibi varlık gösterdiğimi zannediyorsun. Halbuki benim mutasarrıfım Hak'dır ve benim varlığım, O'nun varlığında mahvdır; binâenaleyh sen bana, kendine kıyâsen bakma, tâ ki bir kat olan varlığı, sen iki kat görmiyesin!"

2391. "Bir saat benden bana bak, tâ ki kevnin verâsında bir saha göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. "Bir saat benden bana bak, tâ ki oluş ve bozuluş âleminin ötesinde bir saha göresin!"

"Ey Firavun, sen kendi varlığının hayalini bırak da, bir süre benden bana bak; yani, bana tâbi ol ve benim Musa'lığımda (Allah'ın emirlerini tebliğ eden peygamberlik makamında) müstağrak (tamamen dalmış) ol, tâ ki bu oluş ve bozuluş âleminin ve izafî varlık âleminin arkasında büyük bir meydan ve geniş bir saha göresin!"

"Ey Fir'avn, sen kendi varlığının hayalini bırak da, bir müddet benden bana bak; Ya'ni, bana tâbi' ve benim Mûsâ'lığımda müstağrak ol, tâ ki bu âlem-i kevnin ve vücûd-ı izâfî âleminin arkasında azîm bir meydan ve geniş bir saha göresin!"

2392. "Darlıkdan ve ârdan ne nâmdan kurtulasın, aşk içinde aşk göresin vesselâm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. "Darlıktan ve utançtan, şöhretten nasıl kurtulursun, aşk içinde aşk görürsün vesselâm!"

Bu maddi âlemin darlığından ve nefsin kibrine ilişkin utançtan ve benliğin hoşlandığı şöhretten kurtulasın. Bu ruhanîlik ve incelik âleminde aşk içinde aşk görürsün vesselâm! "Vesselâm" kelimesi, bir iş usulüne uygun yapıldığında, selamet hâsıl olacağına işaretle kullanılır. Örneğin "Bu işi böyle yapalım vesselâm" derler. Burada da o anlamdadır. Yani, "Bir saat sen benden bana bak, ta ki oluş âleminin arkasında bir saha göresin ve darlıktan, utançtan ve şöhretten kurtulasın da, aşk içinde aşk göresin vesselâm!" demek olur.

"Bu âlem-i kesâfetin darlığından ve nefsin kibrine taalluk eden ârdan ve utanmadan ve enâniyetin hoşlandığı nâmdan kurtulasın. Bu rûhâniyet ve letâfet âleminde aşk içinde aşk göresin vesselâm!" "Vesselâm" kelimesi, bir işin usûlü dâiresinde yapıldığı halde, selâmet hâsıl olacağına işâreten müsta'meldir. Meselâ "Bu işi böyle yapalım vesselâm" derler. Burada da o ma'nâyadır. Ya'ni, “Bir sâat sen benden bana bak, tâ ki kevnin arkasında bir saha göresin ve darlıkdan ve ârdan ve nâmdan kurtulasın da, aşk içinde aşk göresin vesselâm!" demek olur.

2393. İmdi bedenden kurtulduğun vakit, kulak ve burun göz olmak bildiğini [=olabildiğini] bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Şimdi bedenden kurtulduğun zaman, kulağın ve burnun göz olabildiğini bilirsin.

Bu yoğun bedenden kurtulup, ruhanîlik (manevîlik) elbisesine büründüğün zaman, görme özelliğinin kulakta ve burunda da meydana geldiğini görürsün. Çünkü ruh, görücülük hâlinde, baştan aşağıya kadar görücüdür.

Bu kesîf olan bedenden kurtulup, rûhâniyet kisvesine büründüğün vakit, görmek hâssasının kulakda ve burunda da hâsıl olduğunu görürsün. Zîrâ rûh görücülük hâlinde, baştan aşağıya kadar görücüdür.

2394. O tatlı dilli şâh doğru söylemişdir ki, arifler mu-be-mû göz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. O tatlı dilli şah doğru söylemiştir ki, arifler baştan aşağı göz olur.

Tatlı dilli şah ile sultânu'l-ârifîn (ariflerin sultanı) Bâyezîd (k.s.) hazretlerine işaret buyurulur. Zira Hz. Bâyezid, "Her bir kılı vücudundan bakıcı bir göz olmadıkça, kişi ariflerden olmaz" buyurmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, kendi yüce zevklerine dayanarak bu şerefli beyitte Hz. Bâyezîd'in sözlerini tasdik buyururlar. Mevlânâ Nizâmî (k.s.) dahi bu anlamda aşağıdaki beyitleri söylemişlerdir. Beyit:

Tercüme ve izah: "O letafet bağının sahip olduğu nergis harfi ki, onun gözünde ancak ما زاغ البصر وما طغى (Necm, 53/17) ["Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı"] ayet-i kerimesinin sürmesi vardı. Onun vücudu nergis gibi bütün göz olmuş ve teninin gömleğinde nefsanî sıfat dikenlerinden birisi kalmamıştır."

Tatlı dilli şâh ile sultânu'l-ârifîn Bâyezîd (k.s.) hazretlerine işaret buyuru- lur. Zîrâ Hz. Bâyezid لا يصير الرجل من العارفين حتى يصير كل شعر منه عينا ناظرة ya'ni, "Her bir kılı vücûdundan bakıcı bir göz olmadıkça, kişi âriflerden olmaz" buyur- muşdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi zevk-i âlîlerine istinâden bu beyt-i şerîf- de Hz. Bâyezîd'in sözlerini tasdîk buyururlar. Mevlânâ Nizâmî (k.s.) dahi bu ma'nâda âtîdeki beyitleri söylemişlerdir. Beyit:

Tercüme ve îzah: "O bâğ-ı letâfetin mâlik olduğu nergisîn harf ki, onun gözün- de ancak ما زاغ البصر وما طغى (Necm, 53/17) ["Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı"] âyet-i kerîmesinin sürmesi vardı. Onun vücûdu nergis gibi bütün göz olmuş ve teninin gömleğinde nefsânî sıfat dikenlerinden birisi kalmamışdır."

2395. Muhakkak evvelen gözün gözlüğü yok idi; o rahimde ete mensûb cenîn idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. Muhakkak ki başlangıçta gözün gözlüğü yoktu; o rahimde ete ait bir cenin idi.

"Çeşmî" kelimesindeki "yâ" harfi masdariyettir. "Bedenin görme organı olan gözde muhakkak ki başlangıçta göz olma hâli yoktu; onun ilk hâli ete ait olan bir ceninden ibaretti." Hint nüshalarında ilk mısradaki "çeşm" yerine "cism" geçmektedir. Bu durumda "Muhakkak ki başlangıçta bedenin gözü yoktu; ana rahminde et parçasından ibaret bir cenin idi" anlamına gelir.

"Çeşmî"deki "yâ" masdariyettir. "Cismin görmek âleti olan gözde muhak- kakdır ki evvelen göz olmaklık hâli yok idi; onun ibtidâki hâli ete mensûb olan bir cenînden ibaret idi." Hind nüshalarında mısra'-ı evveldeki "çeşm" yerine "cism" vâki'dir. "Muhakkakdır ki evvelen cismin gözü yok idi; ana rahminde et parçasından ibaret bir cenîn idi" demek olur.

2396. Ey oğul yağı, görmenin sebebi bilme ve yoksa rüyada kimse süretler gör- mez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Ey oğul, görmenin sebebi bilmektir; yoksa rüyada kimse suretler görmezdi.

Anatomi uzmanlarına göre bilinir ki, göz yedi tabaka üzerine düzenlenmiş ve yağ cinsinden oluşmuş bir organdır; ve onun oluşum şekli insan varlığında görme hâline sebep olur. Fakat görme özelliğini sadece bu açıklığa dayandırmak ve bu yağ tabakalarını görmeye sebep bilmek doğru değildir. Gözdeki yağ tabakalarının bu açıklıklarında görme hâlinin oluşması, insanı şaşırtır ve "Görmek bundandır" der. "Fakat ey hakikat mertebesine ulaşmamış olan ve henüz çocuk seviyesinde bulunan kimse, bunu böyle bilme! Eğer senin dediğin doğru olsa, uyuyup gözlerini kapamış olan bir kimsede asla görme hâli oluşmamalı ve birtakım suretler görmemeliydi!"

Ehl-i teşrîh indinde ma'lumdur ki, göz yedi tabaka üzerine müretteb ve yağ cinsinden müteşekkil bir uzuvdur; ve onun sûret-i teşekkülü vücûd-ı beşerde rü'yet hâline bâis olur. Fakat hâssa-i rü'yeti münhasıran bu tavaz- zu'a isnâd etmek ve bu yağ tabakalarını görmeğe sebeb bilmek doğru değildir. Gözdeki yağ tabakalarının bu tavazzu'larında görmek hâli hâsıl olması, insanı şaşırtır ve "Görmek bundandır" der. "Fakat ey mertebe-i hakîkate vâsıl olmamış olan ve henüz çocuk mesâbesinde bulunan kimse, bunu böyle bilme! Eğer senin dediğin doğru olsa, uyuyup gözlerini kapamış olan bir kimsede aslâ görmek hâli hâsıl olmamalı ve birtakım sûretler görmemeli idi!"

2397. O cin ve şeytan görür; her ikisinin göz mahallinde yağa benzeyen yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. O cin ve şeytan görür; her ikisinin göz yerinde yağa benzeyen bir şey yoktur.

Ankaravî hazretleri "şebîh" kelimesini ikinci mısraya bağlayıp bu anlamı açıklamışlardır. Ve bu kelimenin birinci mısraya ait olması durumunda, "şebîh" kelimesinden önce "insan" lafzının takdir edilmesi (varsayılması) gerektiğini ve "peri ve devi insana benzer görür; hâlbuki her iki grubun göz yerinde insandaki yağ tabakaları yoktur" anlamının verilebileceğini de gösterirler. Hint şârihleri bu ikinci anlamı benimsemişlerdir.

Ankaravî hazretleri “şebîh" kelimesini ikinci mısrâ'a rabt edip bu ma'nâyı beyân buyurmuşlardır. Ve bu kelimenin birinci mısrâ'a masrûf olması hâlinde, şebîhden mukaddem insan lafzı mukadder olması lâzım gelip, “perî ve dîvi insana şebîh görür; halbuki her iki tâifenin göz mahallinde insandaki yağ tabakaları yokdur" ma'nâsı verilebileceğini de gösterirler. Hind şârihleri bu ikinci ma'nâyı almışlardır.

2398. Nûrun yağa muhakkak nisbeti yok idi, Vedûd olan Hallâk ona nisbet bahş etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Işığın yağa kesinlikle bir bağıntısı yoktu, Vedûd olan Yaratıcı ona bağıntı bahşetti.

Aslında yoğun yağ tabakalarından oluşmuş olan göze, görme ışığının hiçbir ilgisi yoktu; fakat Vedûd olan Yaratıcı, yani yaratılmışlarını seven Yaratan, böyle bir görme ışığı lütfunu o yoğun yağ tabakalarına bağıntılandırdı.

Haddizâtında kesîf yağ tabakalarından müteşekkil olan göze, nûr-ı basarın hiçbir münasebeti yok idi; fakat Vedûd olan Hallâk, ya'ni, mahlûkātını seven Yaratan, böyle bir nûr-ı basar lutfunu o kesîf yağ tabakalarına nisbet etti.

2399. Adem topraktandır, ne vakit toprağa benzer? Cinnî, hiç iştiraksiz ateştendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Âdem topraktandır, ne zaman toprağa benzer? Cin, hiçbir ortaklık olmaksızın ateştendir.

Âdem'in cisminin mayası ve özü topraktan ve yerden gelir; böyle olduğu hâlde eti, kanı, damarları hiç toprağa benzer mi? Cin taifesinin cisimleri de görünüşte asla ateşle bir ortaklığı olmaksızın ateştendir. Nasıl ki insan cismi topraktan olduğu hâlde, görünüşte asla toprakla bir ortaklığı ve toprağa benzer bir yeri yoktur.

Cism-i Adem'in mayası ve cevheri toprakdan ve arzdandır; böyle olduğu halde eti, kanı, damarları, hiç toprağa benzer mi? Cin tâifesinin cisimleri de zâhirde asla ateşle iştirakı olmaksızın ateştendir. Nitekim cism-i insânî toprakdan olduğu halde, zâhirde aslâ toprakla iştirâki ve toprağa benzer bir yeri yokdur.

2400. O perî, ateşin mânendleri değildir; nazar edersen gerçi onun aslı odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. O peri, ateşin benzerleri değildir; dikkatle bakarsan gerçi onun aslı odur.

Hind nüshalarında birinci mısra "O peri muhakkak ateşin benzeri değildir" şeklindedir. "O peri muhakkak ateşin benzeri değildir" demek olur.

Hind nüshalarında birinci mısra نیست خود مانند آتش آن پری suretindedir. "O peri muhakkak ateşin mânendi değildir" demek olur.

2401. Kuş havadandır, ne vakit havaya benzer; Huda nâ-münasibe nisbet verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. Kuş havadandır, ne zaman havaya benzer; Yüce Allah uygun olmayana bağıntı verdi.

Hayvan bilimi'nde açıklandığı üzere kuş cinsinden olan hayvanların nutfesi (döllenme sıvısı) yeldir ve havadır. Erkeği, dişinin aşağı kısmına yel salıverir ve ondan yumurta meydana gelir. "Kuşların aslı böyle bir hava olduğu hâlde, kendileri hiç havaya benzer mi? İşte Yüce Allah hazretleri, aslen uygun olmayan bir şeye, akıl ve hayâle gelmeyen bağıntıları verdi."

İlm-i hayvânâtda îzâh olunduğu üzere kuş cinsinden olan hayvânâtın nutfesi yeldir ve havadır. Erkeği, dişinin esfeline yel salıverir ve ondan yumurta hâsıl olur. "Kuşların aslı böyle bir hava olduğu halde, kendileri hiç havaya benzer mi? İşte Hak Teâlâ hazretleri, aslen münasib olmayan bir şeye, akıl ve hayâle gelmeyen nisbetleri verdi."

2402. Bu fer'lerin asıllara nisbeti bîçûndur; gerçi ona vasıllar verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. Bu fer'lerin asıllara bağıntısı nasılsızdır; gerçi ona vasıllar verdi.

"Toprağın fer'i (dalı, uzantısı) olan insan cisminin kendi aslı olan toprağa ve ateşin fer'i olan peri cisminin kendi aslı olan ateşe ve havanın fer'i olan kuşun, kendi aslı olan havaya bağıntısı nasılsızdır ve tarif ve tavsife sığacak bir şey değildir. Böyleyken Yüce Allah hikmeti ve sanatı ile, birbirine uygun olmayan şeyler arasına vasıllar (bağlantılar) verdi ve bitişiklikler koydu." Ve bilim ehli bu bitişiklikleri ve dönüşümleri incelerken hayretlere düştü.

"Toprağın fer'i olan cism-i âdemin kendi aslı olan toprağa ve ateşin fer'i olan cism-i perînin kendi aslı olan ateşe ve havanın fer'i olan kuşun, kendi aslı olan havaya nisbeti bîçûndur ve ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Böyle iken Hak Teâlâ hazretleri hikmet ve san'atı ile, birbirine münasib olmayan şeyler arasına vasıllar verdi ve bitişiklikler koydu." Ve ehl-i fen bu ittisâlât ve istihâlâtı tedkîk ederken hayretlere düştü.

2403. Adem mâdemki heba olan toprağın evladıdır, bu oğlun babaya nisbeti nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. Adem mademki havaya uçan toz olan toprağın evladıdır, bu oğlun babaya bağıntısı nerededir?

"Hebâ", havaya uçan toz demektir. "Adem oğlu, havaya uçan toz cinsinden bulunan toprağın evladıdır. Bir kere Adem'in bedenine bak, bir de onun babası olan toprağa bak, ne gibi bir bağıntı görebilirsin?"

"Hebâ", havaya uçan toz demekdir. "Adem oğlu havaya uçan toz cinsinden bulunan toprağın evladıdır. Bir kerre cism-i âdeme bak, bir de onun babası olan toprağa bak, ne münasebet görebilirsin?"

2404. Eğerçi bir nisbet var ise de akıldan mahfîdir, bîçundur; akıl ne vakit iz götürür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. Eğer bir bağıntı varsa da akıldan gizlidir, niteliksizdir; akıl ne zaman iz sürebilir?

Gerçi açıklanacak bir bağıntı daha vardır; fakat o bağıntı Hak ile eşya arasındaki bağıntı olduğundan, akıldan çok gizlidir. Asla tanımlamaya ve nitelendirmeye sığmaz; bu sebeple akıl o bağıntının arkasından ve izinden nasıl yürüyebilir? Bizim bu söylediğimiz bağıntılar ise oluş ve bozuluş âlemine ve latifliğe ait olan duyularla algılananlar ve akılla idrak edilenlerdir. Hâlbuki Hakk'ın hakiki varlığı, latiflerin en latifidir ve bu görünen eşyanın en gizli iç yüzüdür. Akıl ise o mertebenin huzurunda yoğundur, yoğun olanın latife yolu yoktur. Ve daha bu mertebeye çıkmadan evvel, birtakım niteliksiz ve tanımlamaya sığmaz bağıntılar daha vardır, şöyle ki:

Gerçi beyân edilecek bir nisbet daha vardır; fakat o nisbet Hak ile eşyâ arasındaki nisbet olduğundan, akıldan pek gizlidir. Aslâ ta'rîf ve tavsîfe sığ- maz; binâenaleyh akıl o nisbetin arkasından ve izinden nasıl yürüyebilir? Bi- zim bu söylediğimiz nisbetler ise âlem-i kesâfete ve letâfete taalluk eden mahsûsât ve ma'kūlâtdır. Halbuki vücûd-ı hakîkî-i Hak, eltaf-1 eltaf-1 latîfdir ve bu eşyâ-yı zâhirenin ebtan-ı butûnudur. Akıl ise o mertebenin huzûrunda kesîfdir, kesîfin latîfe yolu yokdur. Ve daha bu mertebeye çıkmazdan evvel, birtakım niteliksiz ve ta'rîfe sığmaz nisbetler daha vardır, şöyle ki:

2405. Eğer rüzgâra gözsüz görüş vermese idi, Ad kavmi içinde nasıl fark ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Eğer rüzgâra gözsüz görüş vermeseydi, Ad kavmi içinde nasıl fark ederdi?

2406. Mü'mini düşmandan nasıl bildi, meyi kabakdan nasıl bildi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Mümini düşmandan nasıl bildi, şarabı kabaktan nasıl bildi?

Yani, Ad kavmini ilâhî emirle helak etmekle görevli olan rüzgâr, o kavmin arasına girdiği zaman, kâfir ile mümini ayırıp ve yere çarpıp helak eder ve müminlere dokunmazdı. Bununla birlikte, bunları ayırmak için bizim bildiğimiz gibi bir gözü yoktu; fakat görüşü vardı. "Şarap"tan kasıt, içindeki şey ve "kabak"tan kasıt, kabıdır. Çünkü eski zamanlarda kabakları kurutup, şarap içmek için bardak gibi kullanırlardı.

Ya'ni, Ad kavmini emr-i ilâhî ile helâke me'mûr olan rüzgâr o kavmin ara- sına girdiği vakit, kâfir ile mü'mini ayırıp ve yere çarpıp helâk eder ve mü'minlere dokunmaz idi. Maahâzâ bunları tefrîk için bizim bildiğimiz gibi bir gözü yokdu; fakat görüşü vardı." "Mey"den murâd, mazrûf ve "ka- bak"tan murâd, zarftır. Zîrâ eski zamanlarda kabakları kurutup, mey içmek için bardak gibi kullanırlar idi.

2407. Nemrûd'un ateşinin gözü yoksa, onun Halîl'ine nasıl teceşşüm etmeğe lâyık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Nemrut'un ateşinin gözü yoksa, onun Halil'ine nasıl teceşşüm etmeye layık oldu?

"Teceşşüm", bir kişinin zor bir işi üstlenip zahmetine katlanması anlamına geldiği Kamus'ta belirtilmiştir. "İbrahim Halil (a.s.)'ı ateşin yakmaması, ateşin tabiatına göre zahmetli bir işi üstlenmek olur." Bazı nüshalarda "tehaşşum" geçmektedir. Bunun bir anlamı da hürmet etmektir. Yani, "Nemrut, İbrahim (a.s.)'ı yakıp helak etmek için ateşe attı; eğer ateşin gözü ve görüşü yok idiyse, Hakk'ın Halil'ini yakmama külfet ve zahmetini üstlenmeye layık oldu veya ona hürmet etti."

“Teceşşüm”, bir adam bir güç işi üzerine alıp zahmetini mürtekib olmak ma'nâsına olduğu Kāmûs'da beyân olunmuşdur. “İbrâhîm Halíl (a.s.)ı ateşin yakmaması, ateşin tab'ına nazaran zahmetli bir işi deruhte etmek olur.” Ba'zı nüshalarda “tehaşşum” vâki' olmuşdur. Bunun bir ma'nâsı da hürmet et- mekdir. Ya'ni, “Nemrûd İbrâhîm (a.s.)ı yakıp helâk etmek için ateşe attı; eğer ateşin gözü ve görüşü yok idiyse, Hakk'ın Halíl'ini yakmamak külfet ve zah- metini deruhteye liyâkat kesb etti veyâhud ona hürmet etti.”

2408. Eğer Nil'in o nûru ve görüşü olmasa idi, neden Kıbtî'yi Sıbtî'den seçti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. Eğer Nil'in o nuru ve görüşü olmasaydı, neden Kıptî'yi Sıbtî'den seçti?

Eğer Mısır'daki Nil nehrinin o görüş nuru ve görüşü olmasaydı, neden dolayı Firavun'un taraftarı olan Kıptî'yi Musa'nın (a.s.) ümmeti olan Sıbtî'den ve İsrailoğulları'ndan ayırıp, Kıptî'ye kan ve Sıbtî'ye su olurdu?

Eğer Mısır'daki Níl nehrinin o nûr-ı rü'yeti ve görüşü olmasa idi, neden dolayı Fir'avn'ın tarafdârı olan Kıbtî'yi Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Sıbtî'den ve Benî-İsrâîl'den tefrîk edip, Kıbtî'ye kan ve Sıbtî'ye su olurdu?.

2409. Eğer rü'yetli dağ ve taş olmasa idi, o halde Dâvûd'a niçin yar oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Eğer dağ ve taşta görme özelliği olmasaydı, o hâlde Dâvûd'a niçin dost oldu?

"Dîdâr", görme anlamındadır. "Ey dağlar, Dâvûd'un münâcâtında, onunla beraber gidin!" (Sebe', 34/10) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Yani, "Eğer dağın ve taşın görme özelliği olmasaydı, Dâvûd (a.s.) dağlarda münâcât ettiği vakit, o zâtı görüp, ona uyarlar mıydı?"

"Dîdâr", rü'yet ma'nasınadır. يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe', 34/10) Ya'ni, "Ey dağlar, Dâvûd'un münâcâtında, onunla beraber gidin!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Eğer dağın ve taşın hâssa-i rü'yeti olmasa idi, Dâvûd (a.s.)ın dağlarda münâcât ettiği vakit, o hazreti görüp, ona muvâfakat ederler mi idi?"

2410. Eğer bu arzın gözü ve canı olmasa idi, neden dolayı Kārûn'u öyle yu- [2417] tardı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. Eğer bu yerin gözü ve canı olmasaydı, neden dolayı Kārûn'u öyle yutardı?

Kasas Sûresi'nde geçen Kārûn kıssasına işaret buyurulur.

Sûre-i Kasas'da vâki' olan Kārûn kıssasına işâret buyurulur.

2411. Eğer Hannâne'nin kalb gözü olmasa idi, o ferzânenin hicrini nasıl görürdü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. Eğer Hannâne'nin kalp gözü olmasaydı, o yüce kişinin ayrılığını nasıl görürdü?

"Hannâne", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) hutbe okurken dayandıkları bir direğin ismidir. Cemaat çoğaldığı zaman birkaç basamak merdiven yaptılar. Âlemlerin Efendisi o merdivenler üzerine çıkıp hutbe okumaya başlayınca, direkten bir inilti ortaya çıktı ve değerli sahabeler bu iniltiyi işittiler. Nitekim kıssası I. ciltte 2145 numaralı beyitten itibaren zikredilmiştir.

"Hannâne", Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hutbe okurlarken dayandıkları bir direğin ismidir. Cemâat çoğaldığı vakit birkaç basamak merdiven yaptılar, Server-i âlem Efendimiz o merdivenler üzerine çıkıp, hutbe okumağa başlayınca, direkden bir inilti zâhir oldu ve ashâb-ı kirâm bu iniltiyi işitdiler. Nitekim kıssası I. cildde 2145 numaralı beyitten i'tibâren zikr olunmuşdur.

2412. Taş parçaları eğer görücü olmasa idi, avuç içinde nasıl şehadet verirdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Taş parçaları eğer görücü olmasaydı, avuç içinde nasıl şehadet verirdi?

Yani, "Ebû Cehil avucunun içine birtakım taş parçalarını saklayıp, Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelmiş ve içindekileri bilmesini teklif etmiştir. Bunun üzerine taşlar âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in peygamberliğine şehadet etmiştir." Bu kıssa da aynı şekilde birinci cildin 2188 numaralı beytinden itibaren beyan edilmiştir.

Ya'ni, "Ebû Cehil avucunun içine birtakım taş parçalarını saklayıp, huzûr-ı Risâletpenâhî'ye gelmiş ve içindekileri bilmesini teklif etmiştir. Bunun üzerine taşlar Server-i âlem Efendimiz'in risâletine şehadet etmişdir." Bu kıssa da kezâ I. cildin 2188 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyurulmuşdur.

2413. Ey akıl sen kanatları çek, "Zülzilet zilzaleha" sûresini oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. Ey akıl, sen kanatları çek, "Zülzilet zilzaleha" sûresini oku!

2414. Kıyametde bu yeryüzü iyi ve kötü üzerine, ne vakit görülmemişden şâ- hidlikler verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Kıyamette bu yeryüzü, iyi ve kötü üzerine, ne zaman görülmemiş şeylerden şahitlikler verir?

Yani, kıyamet gününde yeryüzü, üzerinde işlenmiş olan iyi ve kötü fiiller üzerine şahitlik edecektir. Eğer o yeryüzü görme duyusuna sahip olmasaydı, görülmemiş olan şeyler hakkında nasıl şahitlik edebilirdi?

Ya'ni, kıyâmet gününde yeryüzü, sathında işlenmiş olan iyi ve kötü efâl üzerine şehadet edecekdir. Eğer o sath-ı arz rü'yet hâssasını hâiz olmasa idi, görülmemiş olan şeyler hakkında nasıl şehadet edebilir?

2415. Ne vakit halleri ve haberleri söyler, arz sırları bize izhar eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Ne zaman hâlleri ve haberleri söyler, arz sırları bize açığa çıkarır?

Eğer arzın görüşü olmasaydı, o arz kendi hâllerini ve haberlerini nasıl söyler ve bize kendi sırlarını nasıl açığa çıkarırdı? Bu şerefli beyitlerde, "Arz kıyamette bir sarsılış sarsıldığı ve ağırlıklarını dışarıya çıkardığı vakit, insan, arza ne oldu? diye. O günde Rabb'in arza vahy etmesi sebebiyle o arz haberleri söyler." mealindeki yüce ayet-i kerimenin anlamı açıklanır.

Eğer arzın görüşü olmasa idi, o arz kendi hallerini ve haberlerini nasıl söy- ler ve bize kendi sırlarını nasıl ızhâr eder idi. Bu beyt-i şeriflerde إِذَا زَلْزَلَتِ الْأَرْضِ ,zilzal) زِلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضِ أَثْقَالَهَا وَقَالَ الْإِنْسَانُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا 99/1-5) ya'ni, “Arz kıyametde bir sarsılış sarsıldığı ve ağırlıklarını dışarıya çı- kardığı vakit, insan, arza ne oldu? diye. O günde Rabb'in arza vahy etmesi sebebiyle o arz haberleri söyler" âyet-i kerîmesinin meâl-i münîfi beyân bu- yurulur.

2416. "Beni sen emîrin önüne bu göndermek, bir burhandır ki, mürsel habîrdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. "Beni senin emîrin önüne bu göndermen, gönderenin her şeyden haberdar olduğuna bir delildir."

"Beni senin gibi müstebit ve dışsal kuvvete sahip bir hükümdarın önüne gönderen Yüce Allah'ın bu gönderişi, o göndericinin hâllerimize haberdar ve bilgili olduğunun delili ve kanıtıdır." O kanıt da şudur ki, sen dışsal kuvvet ve kudret sahibisin, yardımcıların ve destekçilerin çoktur; ben ise dış görünüşte fakir ve tek başına çalışan bir kişiyim. Bende görünen cesaret, beni gönderenin üstün bir kuvvete sahip olduğunun alâmeti ve delilidir.

"Beni senin gibi bir müstebid ve kuvvet-i zâhire sahibi olan hükümdarın önüne görderen Hak Teâlâ'nın bu gönderişi, o göndericinin ahvâlimize habîr ve âgâh olduğunun delili ve burhânıdır." O burhân dahi budur ki, sen kuv- vet ve kudret -i zâhire sâhibisin, a'vân ve ensârın çokdur, ben ise zâhirde fa- kîr ve tek başına çalışır bir şahısım. Bende zâhir olan celâdet, beni göndere- nin kuvvet-i kāhire sahibi olduğunun alâmeti ve delílidir.

2417. "Zîra kolay olmak için böyle nasıra, böyle ilaç lâyıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Çünkü kolay olmak için böyle nasıra, böyle ilaç layıktır.

Senin kendini beğenmişlik ve benlik nasırın pek çok büyümüş ve sertleşmiştir, onun kolayca giderilmesi için ejderha olan benim asâm gereklidir; o nasırın ilacı bu ejderhadır.

"Senin hodbînlik ve enâniyet nasırın pek çok büyümüş ve sertleşmişdir, onun kolayca izâlesi için ejderhâ olan benim asâm lâzımdır; o nasının ilâcı bu ejderhâdır."

2418. Bundan evvel vakıalar görmüş idin ki, Huda beni müntehab kılmak ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. Bundan önce, Allah'ın beni seçkin kılmak istediğine dair olaylar görmüştün.

Tefsir kitaplarındaki açıklamaya göre, Firavun'un gördüğü rüya şuydu: Kudüs-i Şerif tarafından bir ateş çıkıp Mısır'ı kapladı. Firavun'un kavmi olan Kıptilerin hepsini yaktı, fakat İsrailoğullarına asla zarar vermedi. Firavun bu rüyadan korkup kâhinlere yorumlattı. Onlar da, "İsrailoğullarından bir çocuk doğacak, senin helâkin ve mülkünün yok oluşu onun eliyle gerçekleşecek" dediler. Firavun'un İsrailoğullarının çocuklarını öldürmesinin sebebi de buydu.

Tefsîr kitablarındaki beyâna nazaran Fir'avn'ın gördüğü rü'yâ bu idi ki, Kudüs-i Şerîf tarafından bir ateş çıkıp, Mısır'ı kapladı. Fir'avn'ın kavmi olan Kıbtiler'in hepsini yakıp, Benî-İsrail'e asla zarar etmedi. Fir'avn bu rü'yâdan korkup, kâhinlere ta'bîr ettirdi. Onlar da, "Benî-İsrail'den bir çocuk doğacak, senin helâkin ve mülkünün zevâli onun eli ile vâki' olacakdır" dediler. Fir'avn'ın Benî-İsrâîl çocuklarını öldürmesinin sebebi de bu idi.

2419. Ben elde asa ve nûr tutmuşum, senin edebsiz olan boynuzunu kıraca-ğım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Ben elimde asa ve nur tutmuşum, senin edepsiz olan boynuzunu kıracağım!

"Asa"dan maksat, Musa (a.s.)'ın ejderha olan asasıdır; ve "nur"dan maksat da, "yed-i beyza"sıdır (elinden çıkan nur) ki, Taha suresinde geçen وَأَضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ (Tâhâ, 20/22) yani, "Ve elini koltuğunun altına götür, birleştir, ta ki ayıpsız ve kusursuz beyaz bir nur halinde peygamberliğine diğer bir alamet olarak çıksın!" ayet-i kerimesinde açıklanır. "Boynuz"dan maksat, Firavun'un cismidir.

"Asâ"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın ejderhâ olan asâsıdır; ve "nûr"dan murâd, dahi, "yed-i beyzâ"sıdır ki, sûre-i Taha'da vâki' وَأَضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ (Tâhâ, 20/22) ya'ni, "Ve elini koltuğunun altına götür, zamm ét, tâ ki ayıpsız ve illetsiz nûr-ı beyzâ hâlinde nübüvvetine dîğer alâ-met olarak çıksın!" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. "Boynuz"dan mu-râd, Fir'avn'ın cismidir.

2420. Rabb-i dîn, bundan dolayı sana türlü türlü korkunç vakıaları gösterdi. [2427]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Din sahibi Rab, bu sebeple sana türlü türlü korkunç olayları gösterdi.

"Din sahibi Rab, senin terbiye edilmen için beni seçtiğini anlatmak üzere sana türlü türlü korkunç rüyalar gösterdi." Bu şerefli beyte göre, Yüce Allah'ın Firavun'a, gelecekte meydana gelecek olayları, rüyanın "hayalî keşif" türünden olmak üzere, çok sayıda ve korkunç rüyalar gösterdiği anlaşılır.

"Rabb-i dîn senin te'dîbin için beni intihâb buyurduğunu anlatmak üze-re sana türlü türlü konkunç rü'yâlar gösterdi." Bu beyt-i şerîfe nazaran Ce-nâb-ı Hak Fir'avn'a, âtîde vâki' olacak hâdisâtı, rü'yânın "keşf-i muhayyel" nev'inden olmak üzere müteaddid ve korkunç rü'yâlar göstermiş olduğu an-laşılır.

2421. Senin kötü olan sırrına ve tuğyanına layık, tâ bilesin ki o senin lâyı-kındır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. Senin kötü olan sırrına ve azgınlığına layık olarak (gösterdi), tâ ki bilesin ki o senin layıkındır!

Birinci mısra, yukarıdaki beyti tamamlayan bir cümledir. Yani, "Yüce Allah sana, senin kötü olan sırrına ve bâtınına ve azgınlığına layık olarak birtakım korkunç rüyalar gösterdi, tâ ki bilesin ki, o korkunç rüyalar senin layıkındır." Çünkü rüyalar, rüya sahibinin hâline uygun olur. Eğer salâh (iyilik) dairesinde yaşarsa rüyaları latif (hoş) olur ve fesat (kötülük) dairesinde yaşarsa rüyaları da korkunç ve fena olur.

Birinci mısrâ' yukarıki beyti mütemmim olan bir cümledir. Ya'ni, "Hak Te-âlâ sana senin kötü olan sırrına ve bâtınına ve azgınlığına lâyık olarak birta-kım korkunç rü'yâlar gösterdi, tâ bilesin ki, o korkunç rü'yâlar senin lâyıkın- dır." Zîrâ rü'yâlar rü'yâ sâhibinin hâline münasib olur. Eğer salâh dâiresinde yaşarsa rü'yâları latîf ve fesâd dâiresinde yaşarsa rü'yâları da korkunç ve fenâ olur.

2422. Nihayet bilesin ki, o Hakîm ve Habîr'dir, ilaç kabûl etmeyen marazların muslihidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. Son olarak bilmelisin ki, O Hakîm ve Habîr'dir, ilaç kabul etmeyen hastalıkların ıslah edicisidir.

"Ey Firavun, sonunda bilmelisin ki, Yüce Allah Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine düzenler ve Habîr'dir. Kulların görünen ve görünmeyen hallerini zevkî ilimle bilir ve ilaç kabul etmeyen hastalıkların birtakım hikmetli tedbirleriyle ıslah edicisidir."

"Ey Fir'avn, âkıbet bilesin ki, Hak Teâlâ hazretleri Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine tertib buyurur ve Habîr'dir. Kulların ahvâl-i zâhire ve bâtınelerini ilm-i zevkî ile bilir ve ilâç kabûl etmeyen hastalıkların birtakım tedâbîr-i hakîmânesiyle muslihidir."

2423. Sen te'vîlât sebebiyle, bu ağır uykudandır diye, ondan kör ve sağır oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Sen, yorumlar sebebiyle, "bu ağır uykudandır" diye, ondan kör ve sağır oldun.

"Ey Firavun, sen gördüğün korkunç rüyaları, keyfine uygun olarak yorumladın ve tabir ettin ve 'bunlar ağır uykudan meydana gelen hayallerdir' dedin. Bu sebeple o rüyalardaki işaretlerden kör ve sağır oldun."

"Ey Fir'avn, sen gördüğün korkunç rü'yâları, keyfine muvâfık olarak te'vîl ve ta'bîr ettin ve bunlar ağır uykudan hâsıl olma hayâlâtdır dedin. Bu sebeble o rü'yâlarda [ki] işaretlerden kör ve sağır oldun."

2424. Ve o tabib ve o müneccim lem'alarda onun ta'bîrini gördü, tama'dan örtdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Ve o tabip ve o müneccim parıltılarda onun yorumunu gördü, tamahından dolayı gizledi.

"Lema", parlamak ve bir şeyi götürmek ve el ile veya elbise ile işaret etmek anlamlarındadır. Burada, mutlak olarak işaretler anlamındadır. Yani, "Ey Firavun, sen gördüğün korkunç rüyaları tabiplere ve müneccimlere söyledin, onlar da o parıltılarda ve işaretlerde onların yorumlarını gördüler; fakat senin ihsanına tamah ettikleri için, doğruyu söylemediler." Sana karşı dalkavukluk edip, mizacına göre sözler söylediler ve onlardan her birisi:

"Lema", yaldıramak ve parlamak ve bir şeyi götürmek ve el ile veyâ libâs ile işaret etmek ma'nâlarınadır. Burada, mutlakan işaretler ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sen gördüğün korkunç rü'yâları tabîblere ve müneccimlere söyledin, onlar dahi o lem'alarda ve işaretlerde onların ta'bîrlerini gördüler; fakat senin in'âm ve ihsânına tama' ettikleri için, doğruyu söylemediler." Sana karşı dalkavukluk edip, mizâcına göre sözler söylediler ve onlardan her birisi:

2425. Dedi ki: "Senin devletinden ve şahlığından uzakdır ki, senin âgâhlığına gussa gele!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Dedi ki: "Senin devletinden ve şahlığından uzaktır ki, senin bilgine üzüntü gelsin!"

Yani, tabipler ve müneccimler: "Ey yüce hükümdar, senin devletin ve şahlığın kuvvetlidir ve memleketinde küçük bir olay meydana gelse, memurların derhal sana haber verirler; bu sebeple hükümet idaresindeki teşkilatın bu kadar düzenli ve kuvvetli iken, senin bilgine üzüntü gelmez ve asla gaflete düşmezsin!" dediler.

Ya'ni, tabîbler ve müneccimler: "Ey hükümdâr-ı azîm, senin devletin ve şahlığın kuvvetlidir ve memleketinde bir küçük vak'a hâdis olsa, me'mûrla- rın derhal sana haber verirler; binâenaleyh idâre-i hükûmetdeki teşkîlâtın bu kadar muntazam ve kuvvetli iken, senin âgâhlığına gussa gelmez ve aslâ gaflete düşmezsin!" dediler.

2426. "Muhtelif gıdadan yahud taâmdan, şûrîde olan tabiat rüya görür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. "Çeşitli gıdadan yahut yemekten dolayı, karışık olan tabiat rüya görür."

Tabipler ve müneccimler teselli için dediler ki: "Ey şanlı hükümdar, boş yere vehme düşme; türlü türlü gıdalardan yahut yemeklerin cinsinden dolayı, karışık ve dağınık olan tabiat böyle rüyalar görür."

Tabîbler ve müneccimler tesellî için dediler ki: "Ey hükümdâr-ı zîşân, beyhûde vehme düşme; türlü türlü gıdalardan veyâhud yemeklerin cinsinden dolayı, müşevveş ve karışık olan tabîat böyle rü'yâlar görür."

2427. “Zîra o, gördü ki nasîhat isteyici değilsin, sertsin ve kan dökücüsün ve miskin huylu değilsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. "Çünkü o, gördü ki nasihat isteyici değilsin, sertsin ve kan dökücüsün ve miskin huylu değilsin."

Çünkü o müneccim (yıldız falına bakan) ve tabip, senin rüyalarını dinledi ve ondaki işaretleri anladı; fakat gördü ki, sen nasihat kabul eden bir adam değilsin; sert tabiatlısın ve haksız yere öfkelenir, kan dökersin ve Allah'ın kullarına karşı merhametli ve mütevazı değilsin; hakikati söylemekten vazgeçti.

"Zîrâ o müneccim ve tabîb, senin rü'yâlarını dinledi ve ondaki işaretleri anladı; fakat gördü ki, sen nasihat kabûl eder bir adam değilsin; sert tabîatlısın ve nâhak yere öfkelenir, kan dökersin ve Allâh'ın kullarına karşı merhametli ve mütevazi' değilsin; hakikati söylemekden vazgeçti."

2428. "Padişahlar maslahatdan nâşî kan ederler; fakat onların rahmetleri şiddetden efzûndur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. "Padişahlar maslahattan dolayı kan dökerler; fakat onların rahmetleri şiddetlerinden daha fazladır."

"Anet" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "şiddet" ve "helak" anlamındadır. Yani, "Ey Firavun, gerçekten de hükümdarlar, hükümet hikmetinin gereği olarak ve maslahat için kan dökerler ve adam öldürürler; fakat onların, Allah'ın kulları üzerine merhametleri, şiddetlerinden ve onları kahretmelerinden daha fazladır."

"Anet", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada “şiddet" ve "helâk" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Fir'avn, vâkıâ hükümdarlar hikmet-i hükümet îcâbı olarak ve berâ-yı maslahat kan dökerler ve adam öldürürler; fakat onların, Allah'ın kulları üzerine merhametleri şiddetlerinden ve onları kahırlarından daha ziyâdedir."

2429. “Şaha lâzımdır ki, hûy-ı Rab ola, O'nun rahmeti gazabı üzerine sebk tuta!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. "Şaha gereklidir ki, Rabbin ahlâkına sahip olsun, O'nun rahmeti gazabını geçsin!"

Yani, "Allah'ın ahlâkı ile ahlaklanınız" hükmüne uygun olarak şahlara ilâhî ahlâkla ahlaklanmak gereklidir; ve "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" hadîs-i kudsîsi gereğince şahın merhameti öfkesinden ve şiddetinden daha fazla olması gerekir.

Ya'ni, "تخلقوا بأخلاق الله "Allah'ın ahlâkı ile ahlaklanınız" hükmüne tevfikan şâhlara ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olmak lâzımdır; ve سبقت رحمتى على غضبى Ya'ni, "Benim rahmetim gazabımı geçmişdir" hadîs-i kudsîsi mûcibince şâhın merhameti öfkesinden ve şiddetinden ziyâde olmak iktizâ eder."

2430. Şeytan gibi gazab galib olmaya ki, hîleden nâşî zarûretsiz kan etsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Şeytan gibi gazap galip olmasın ki, hileden dolayı zaruret olmaksızın kan döksün.

Hükümdarlarda şeytan gibi gazabın galip olmaması gerekir; tâ ki bu gazap sebebiyle hile ve tuzaktan dolayı boş yere halkın kanını dökmeye meyletmesin!

Hükümdarlarda şeytan gibi gazab gālib olmamak lâzımdır; tâ ki bu gazab sâikasıyla mekr ve hîleden dolayı boş yere halkın kanını dökmeğe meyl etmesin!

2431. Muhannes gibi bir halîm dahi olmaya, zîrâ ondan kadın ve câriye orospu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Muhannes gibi bir halim dahi olmaya, çünkü ondan kadın ve cariye orospu olur.

"Muhannes", mef'ûl (pasif konumda olan) oğlanlara denir. Yani, "Padişahlar, mef'ûl olan oğlanlar gibi de yumuşak bir tabiatte olmamalıdır. Çünkü onların yumuşak olan bu tabiatleri sebebiyle, kadınları ve cariyeleri fahişe olurlar."

“Muhannes”, mef'ûl olan oğlanlara derler. Ya'ni, “Padişahlar, mef'ûl olan oğlanlar gibi de bir yumuşak tabiatde olmamalıdır. Zîrâ onların yumuşak olan bu tabîatleri sebebiyle, kadınları ve câriyeleri fahişe olurlar.”

2432. Sîneni şeytan evi yapmış idin, kîni bir kıble düzmüş idin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Göğsünü şeytan evi yapmıştın, kini bir kıble edinmiştin.

Ey Firavun, kalbine şeytanın sıfatlarını doldurmuş ve o sıfatların hükmüne uyarak Allah'ın kulları üzerine hükümler vermiştin; ve şeytanın sıfatlarının en büyüklerinden olan kini ve gazabı kendine bir kıble edinip, Hakk'ı bırakarak, o kıbleye yönelmiştin.

Ey Fir'avn, kalbine şeytanın sıfatlarını doldurmuş ve o sıfatların hükmüne tebean ibâdullâh üzerine hükümler vermiş idin; ve sıfât-ı şeytanın en büyüklerinden olan kîni ve gazabı kendine bir kıble ittihâz edip, Hakk'ı bırakarak, o kıbleye teveccüh etmiş idin.

2433. Senin keskin boynuzun çok ciğerleri ki yaraladı; işte benim asâm senin edebsiz olan boynuzunu kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Senin keskin boynuzun çok ciğerleri yaraladı; işte benim asâm senin edepsiz olan boynuzunu kırdı.

Ey Firavun, senin keskin ve şiddetli bir hayvan boynuzu gibi olan nefsin, pek çok Allah'ın kullarının ciğerlerini deldi, yaraladı; işte ben de o keskin boynuza karşılık asâmı getirdim, senin o edepsiz olan boynuzunu kırdı.

Yani, asa, Firavun'un Musa (a.s.)'a karşı isyankârlığına sebep olan nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefsin) suretidir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Mûsevî'de şöyle buyururlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصی به فرعون موسی بی ابايته عن اجابة دعوته Yani, “O Musa (a.s.), asasını attı, o Firavun'un Musa'ya onun davetine icabet etmekten kaçınmasında, kendisi ile isyan ettiği şeyin suretidir.”

Bu cihana mensup olanların, o cihana mensup olanlar üzerine hamle götürmesi ve onların zürriyetinin ve neslinin gayb sınırı olan serhaddine kadar koşmalarının ve onların pusudan gafleti beyanındadır; çünkü gazi savaşa gitmezse, kafirler hücum eder.

"Taht" ve "tahten", savaş ve yağma kastıyla bir kimsenin üzerine koşmak anlamındadır. "Bürden" ve "kerden" mastarıyla kullanılır (Bahâr-ı Acem). "Bu cihana mensup olanlar"dan maksat, cismani ve nefsani olan kimselerdir. Ve "o cihana mensup olanlar"dan maksat, ruhani olan kimselerdir. "Gayb sınırı olan serhat"tan maksat, izafi yokluk ile izafi varlık arasında ortak ayrım noktası olan ana rahimleridir. Yani, cismani ve nefsani olan kimselerin, ruhani olan kimseler üzerine hücum ve hamleleri ve ruhanilerin zürriyetinin ve neslinin, izafi yokluk ile izafi varlık arasında ortak ayrım noktası olan sınırına, yani, babalarının sulbüne ve analarının rahmine kadar savaş ve yağma kastıyla koşmaları ve o cismani ve nefsanilerin pusuda olan ilahi askerlerden gafleti beyanındadır. Çünkü gaziler savaşa gitmezlerse, kafir savaş ve yağma kastıyla koşarlar; bunun gibi eğer ilahi askerler pusuda, kafirlerin hücumuna hazır olmasalar, ruhanilerin, cismaniler elinde helakleri kesin olur.

Ey Fir'avn, senin keskin ve şedîd bir hayvan boynuzu mesâbesinde olan nefsin, pek çok Allâh'ın kullarının ciğerlerini deldi, yaraladı; işte ben de o keskin boynuza mukābil asâmı getirdim, senin o edebsiz olan boynuzunu kırdı.

Ya'ni, asâ, Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)a karşı serkeşliğine sebeb olan nefs-i emmâresinin sûretidir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-1 Mûsevî'de şöyle buyururlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصی به فرعون موسی بی ابايته عن اجابة دعوته Ya'ni, “O Mûsâ (a.s.), asâsını ilkā etti, o Fir'avn'ın Mûsâ'ya onun da'vetine icâbetden ibâyetinde, kendisi ile asî olduğu şeyin sûretidir.”

Bu cihâna mensûb olanların, o cihâna mensûb olanlar üzerine hamle götürmesi ve onların zürriyyetinin ve neslinin serhadd-i gayb olan sınırına kadar koşmalarının ve onların pusudan gafleti beyânındadır; zîrâ gāzî gazâya gitmezse, kâfirler hücûm getirir.

"Tâht" ve "tâhten", cenk ve gäret kasdıyla bir kimsenin üzerine koşmak ma'nâsınadır. "Bürden" ve "kerden" masdarıyla isti'mâl olunur (Bahâr-ı Acem). "Bu cihâna mensûb olanlar"dan murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir. Ve "o cihâna mensûb olanlar"dan murâd, rûhânî olan kimselerdir. "Serhadd-i gayb olan sınır"dan murâd, adem-i izâfî ile vücûd-ı izâfî arasında fasl-ı müşterek olan ana rahimleridir. Ya'ni, cismânî ve nefsânî olan kimselerin, rûhânî olan kimseler üzerine hücûm ve hamleleri ve rûhânîlerin zürriyyetinin ve neslinin, adem-i izâfî ile vücûd-ı izâfî arasında fasl-ı müşterek olan sınırına, ya'ni, babalarının sulbüne ve analarının rahmine kadar cenk ve gäret kasdıyla koşmaları ve o cismânî ve nefsânîlerin pusuda olan cünûd-ı ilâhiyyeden gafleti beyanındadır. Zîrâ gāzīler gazâya gitmezlerse, kâfir cenk ve yağma kasdıyla koşarlar; bunun gibi eğer cünûd-ı ilâhiyye pusuda, kâfirlerin hücûmuna müterakkıb olmasalar, rûhânîlerin, cismânîler elinde helâkleri mukarrer olur.

2434. Cismânî olan asker, rûhânîlerin kal'ası ve serhaddi canibine hamle götürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Cismanî olan asker, ruhanîlerin kalesi ve sınır tarafına saldırı düzenlediler.

"Dij", kale, hisar ve sınır anlamındadır; başka anlamları da vardır. "Cismanîler"den kasıt, nefis ehli ve dünya ehli; "ruhanîler"den kasıt ise peygamberler ve evliyalardır. Şerefli beytin anlamı dış âlemle ilgili olduğuna göre böyledir. İç âlemle ilgili olduğuna göre ise "cismanîler"den kasıt, insan vücudundaki cismanî kuvvetler ve "ruhanîler"den kasıt da ruhanî kuvvetlerdir. "Kale ve hisar"dan kasıt ise kalp olur.

"Dij", kal'a ve hisâr ve serhad ma'nâsınadır, diğer ma'nâları da vardır. "Cismânîler"den murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâ; ve “rûhânîler"den murâd, enbiyâ ve evliyâdır. Beyt-i şerîfin ma'nâsı âfâkî olduğuna göre böyledir. Ve enfüsî olduğuna göre dahi "cismânîler"den murâd, vücûd-ı beşerdeki kuvâ-yı cismâniyye ve "rûhânîler"den murâd, dahi kuvâ-yı rûhâniyyedir. "Kal'a ve hisâr"dan murâd dahi, kalb olur.

2435. Tâ ki gayb derbendlerini tutsunlar, ta ki o taraftan pak-ceyb bir kimse gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Tâ ki gayb derbentlerini tutsunlar, tâ ki o taraftan temiz kalpli bir kimse gelmesin!

"Ceyb" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "kalp" anlamındadır. "Pak-ceyb", temiz kalpli demektir. Yani, "Gayb tarafından temiz kalpli bir kimse gelmemesi için, cismanîler, ruhanîlerin gayb sınırı olan babaların sulplerine ve annelerin rahimlerine kadar hücum ederler" demektir.

"Ceyb", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "kalb" ma'nâsınadır. "Pak-ceyb", temiz kalbli demek olur. Ya'ni, "Cânib-i gaybdan bir temiz kalbli gelmemek için, cismânîler, rûhânîlerin şerhadd-i gaybı olan aslâb-ı âbâ' ve erhâm-ı ümmehâta kadar hücum ederler" demek olur.

2436. Vaktaki gāzīler hamle-i gazâyı az götürürler, kâfirler aks üzere hamle getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. Gaziler gaza hamlesini az yaptıkları zaman, kafirler aksine hamle getirirler.

Gaziler gaza hücumlarını az yaptıkları vakit, kafirler onların bu gevşekliğinden cesaret alarak aksine şiddetle hücum ederler.

Gāzíler gazâ hücûmlarını az yaptıkları vakit, kâfirler onların bu rehâvetinden cesâret alarak bilakis şiddetle hücûm ederler.

2437. "Gayb gāzīleri, vaktaki kendi hilimlerinden senin kötü mezhebin üzerine hamle götürmediler;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. "Gayb gazileri, kendi hilimlerinden senin kötü mezhebin üzerine saldırmadılar;"

2438. "Gayb derbendleri tarafına hamle götürdün, tâ ki bu tarafa gayb ricâli gelmeye!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. "Gayb geçitleri tarafına saldırı düzenledin ki bu tarafa gayb ricâli (gayb âleminin erleri) gelmesin!"

Gayb tarafında bulunan ilâhî orduların gazileri, kendi hilimlerinden (yumuşak huyluluklarından) dolayı seni fiillerinde serbest bıraktılar ve senin kötü mezhebin (görüşün) üzerine hücum etmediler; bu sebeple meydanı boş buldun ve tasarrufu kendinde sandın, bu dünya tarafına gayb ricâli gelmesin diye gayb geçitleri tarafına hücum düzenledin.

"Cânib-i gaybda olan cünûd-ı ilâhiyyenin gāzīleri, kendi hilimlerinden nâşî seni ef'âlinde serbest bıraktılar ve senin kötü mezhebin üzerine hücûm etmediler; binâenaleyh meydanı boş buldun ve tasarrufu kendinde sandın, bu dünyâ tarafına ricâl-i gayb gelmesin için gayb derbendleri tarafına hücûm götürdün."

2439. "Sulbe ve rahimlere pençe vurdun, tâ ki kötülükten şâri'i tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. "Sulbe ve rahimlere pençe vurdun, tâ ki kötülükten şâri'i tutasın!"

Babanın bel kemiğine ve ananın rahmine pençe vurdun. Yani, ey Firavun, üreme gerçekleşmesin diye erkekleri kadınlardan ayırdın. Böylece ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) meydana gelmesine engel olmak, kötülüğünden şeriat sahibi bir peygamberin ortaya çıkışını engellemek veya neslin genel yolunu engellemek istedin. "Şâri'" kelimesi, "şeriat sahibi" anlamına geldiği gibi, "genel yol" anlamına da gelir.

"Babanın bel kemiğine ve ananın rahmine pençe vurdun, Ya'ni, ey Fir'avn, tenâsül vâki' olmamak için erkekleri kadınlardan ayırdın, tâ ki kazâ-yı ilâhînin vukū'una mâni' olmak, kötülüğünden şâri'i, ya'ni, sâhib-i şerîat olan bir nebînin zuhûrunu tutasın veyâhud neslin tarik-ı âmmını tutasın." "Şâri", "şerîat sâhibi" ma'nâsına geldiği gibi, "tarík-i umûmî” ma'nâsına da gelir.

2440. "Bir şah-râhı nasıl tutarsın ki, zü'l-Celâl intisal için açmışdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. "Bir şah-râhı nasıl tutarsın ki, zü'l-Celâl intisal için açmışdır?"

"Şah-râh", cadde ve büyük yol; "intisâl" (nesillenmek), nesillerin devam etmesi demektir. Yani, "Ey Firavun, Yüce Allah (zü'l-Celâl olan Hâlık-ı Teâlâ hazretleri) bu yeryüzünde insan neslinin devamı için açmış olduğu büyük caddeyi sen nasıl tutar ve kapatırsın?"

[2447] "Şâh-râh", cadde ve büyük yol; "intisâl", nesillenmek demekdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn zü'l-Celâl olan Hâlık-ı Teâlâ hazretlerinin bu arz üzerinde nesl-i beşerin devamı için açmış olduğu büyük caddeyi, sen nasıl tutar ve kapar-sın?"

2441. "Ey inatçı, derbendlerde sedd oldun; senin körlüğüne bir serheng hurûc etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. "Ey inatçı, geçitlerde engel oldun; senin körlüğüne bir yasakçı ortaya çıktı."

"Ey inatçı Firavun, sen İsrailoğulları'nın erkeklerini kadınlarından ayırmak suretiyle neslin geçitlerine engel oldun, senin körlüğüne bir yasakçı olan benim vücudum ortaya çıktı." "Derbend", geçit; "serheng", çavuş, kavâs (silahlı görevli), yasakçı demektir.

"Ey inatçı Fir'avn, sen Benî-İsrail'in erkeklerini, kadınlarından ayırmak sûretiyle neslin geçitlerine sedd oldun, senin körlüğüne bir yasakçı olan be-nim vücûdum meydana çıktı." "Derbend", geçit; "serheng", çavuş, kavâs, yasakçı demekdir.

2442. "İşte yasakçı benim, senin vakārını kırarım; işte onun nâmıyla senin nâmını ve ârını kırarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. "İşte yasakçı benim, senin vakarını kırarım; işte onun namıyla senin namını ve arını kırarım!"

"Heng", vakar, kasıt, ar, miktar, zeyreklik (uyanıklık, zekâ), ayıklık, asker, kavim, darbe, çarpma anlamlarına gelir. Burada vakar, kasıt, ar, asker anlamlarının her biri uygun olur. Yani, "Ey Firavun, işte yasakçı ve zabıta memuru benim, senin vakarını kırmak için geldim; Yüce Yaratıcı Hazretleri'nin şerefli ismi ile, senin vehmedilmiş olan namını ve arını kıracağım!"

"Heng", vakār, kasd, âr, mikdâr, zeyreklik, ayıklık, asker, kavim, darb, sadme ma'nâlarına gelir. Burada vakār, kasd, âr, asker ma'nâlarının her biri münasib olur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, işte yasakçı ve zâbıta me'mûru benim, se-nin vakārını kırmak için geldim; Hâlık-ı zü'l-Celâl hazretlerinin nâm-ı şerîfi ile, senin mevhûm olan nâmını ve ârını kıracağım!"

2443. "Hele sen geçitleri sıkı bağla, birkaç vakit kendi bıyıklarına gül!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. "Hele sen geçitleri sıkı bağla, birkaç vakit kendi bıyıklarına gül!"

"Sibâl", "sebelet" kelimesinin çoğuludur, "bıyıklar" anlamına gelir; Farsçada "seblet" diye telaffuz ederler. "Kendi bıyıklarına gülmek", kendini beğenmekten kinayedir. Yani, "Ey Firavun, beşeriyetin geçitleri olan babaların sulbünü ve anaların rahimlerini kapa ve hele birkaç vakit, bu yaptıklarını beğen ve mağrur ol!"

"Sibâl", "sebelet" kelimesinin cem'idir, "bıyıklar" ma'nâsınadır; Fârisî'de "seblet" telaffuz ederler. "Kendi bıyıklarına gülmek", kendini beğenmekden kinâyedir. Ya'ni, "Ey Fir'avn zürriyyet-i beşerin geçitleri olan babaların sul-bünü ve anaların rahimlerini kapa ve hele birkaç vakit, bu efâlini beğen ve mağrûr ol!"

2444. "Senin bıyığını kader bir bir koparır, tâ bilesin ki, kader hazeri kör eder!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. "Senin bıyığını kader bir bir koparır, tâ bilesin ki, kader korkuyu kör eder!"

"İlâhî kader senin bıyığını, yani gurur sebeplerini birer birer koparıp yok eder ve sonuçta da bilirsin ki, ilâhî kader korkuları kör eder ve ortadan kaldırır." Çünkü zalim, ilâhî kader ile zulme başladığı zaman, çok cesur olur ve asla içine korku gelmez. Onun için أذا جاء القدر بطل الحذر yani, "Kader geldiği zaman, korku bâtıl olur" denilmiştir. Hint nüshalarında ikinci mısra' تا بدانی کالقدر یعمى البصر şeklinde geçmiştir. "Kader geldiği zaman, basiret gözü kör olur demektir.

"Kader-i ilâhî senin bıyığını, ya'ni, esbâb-ı gurûrunu birer birer koparıp mahv eder ve netîcede dahi bilirsin ki, kader-i ilâhî korkuları kör eder ve kaldırır." Zîrâ zâlim, kader-i ilâhî ile zulme başladığı vakit, gāyet cesûr olur ve aslâ içine korku gelmez. Onun için أذا جاء القدر بطل الحذر ya'ni, "Kader geldiği vakit, korku bâtıl olur" denilmişdir. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' تا بدانی کالقدر یعمى البصر vâki' olmuşdur. "Kader geldiği vakit, basar-ı basîret kör olur demektir.

2445. "Senin bıyığın mı daha keskin yahud Ad kavminin mi? Zîrâ onların deminden beldeler korkardı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. "Senin bıyığın mı daha keskin, yoksa Ad kavminin mi? Çünkü onların deminden beldeler korkardı."

"Bıyık"tan kastedilen, gurur sebebi olan hükümdarlık kudretidir. "Dem" ise nefes, hile, kibir ve gurur, koku, şiir vezni, kuyumcuların kullandığı körük, ah, efsun, canlıların ağzı, vakit ve zaman anlamlarına geldiği gibi, şeddeli "demm" ise yaldızlamak, kılıcın ve bıçağın keskin tarafı ve semiz demektir. Burada "hile" ve "kılıç" anlamlarına gelmesi uygun olur. Yani, "Ey Firavun, senin kuvvetin mi daha şiddetlidir, yoksa Ad kavmininki mi? Çünkü Ad kavminin hilesinden veya kılıcının keskinliğinden onlara komşu olan beldelerin halkı korkardı." Peygamberlerine karşı gelmelerinden dolayı, Yüce Allah onları şiddetli fırtına ile helak etti. Hint nüshalarında "kavm-i Ad" yerine "ân-ı Ad" geçmiştir:

"Bıyık"dan murâd, esbâb-ı gurûr olan kudret-i hükümdârî, "dem", nefes, hîle, nahvet ve kibir, koku, şiir vezni, kuyumcuların kullandığı minfah, âh, efsûn, zî-rûhların ağzı, vakit ve zaman ma'nâlarına geldiği gibi, teşdîd ile “demm", yaldızlamak, kılıcın ve bıçağın keskin tarafı ve semiz demekdir. Burada "hîle" ve "kılıç" ma'nâlarına olmak münasib olur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, senin kuvvetin mi daha şedîddir, yoksa Âd kavmininki mi? Zîrâ Âd kavminin hîlesinden veyâ kılıcının keskinliğinden onlara hem-civâr olan beldeler halkı korkar idi." Peygamberlerine muhalefetlerinden dolayı, Hak Teâlâ onları şedîd fırtına ile helâk etti. Hind nüshalarında "kavm-i Ad" yerine "ân-ı Ad" vâki' olmuşdur:

2446. "Sen mi daha inat yüzlüsün, yahud o Semûd mu? Zîrâ onların misli vücuda gelmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. "Sen mi daha inat yüzlüsün, yoksa o Semûd mu? Çünkü onların benzeri varlığa gelmedi."

"Ey Firavun, peygambere karşı sen mi daha inatçısın, yoksa Semûd kavmi mi? Çünkü inat etme hususunda Semûd kavminin benzeri varlık âlemine gelmedi." Nasıl ki Salih (a.s.)'ın kayadan dişi deve çıkarmak gibi bir mucizesini gördükleri hâlde, o mucize eseri olarak ortaya çıkan deveyi helak ettiler ve nihayet şiddetli bir sesle Yüce Allah onları yok etti.

"Ey Fir'avn, peygambere karşı sen mi daha muannidsin, yoksa Semûd kavmi mi? Zîrâ inâd etmek hususunda Semûd kavminin misli vücûd âlemine gelmedi." Nitekim Sâlih (a.s.)ın kayadan dişi deve çıkarmak gibi bir mu'cizesini gördükleri halde, o mu'cize eseri olarak peydâ olan deveyi helâk ettiler ve nihâyet bir sayha-i şedîd ile Hak Teâlâ onları mahv etti.

2447. "Eğer yüz bunlardan söylesem, sen sağırsın, dinlersin, dinlememiş getirirsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. "Eğer yüz bunlardan söylesem, sen sağırsın, dinlersin, dinlememiş getirirsin!"

"Ey Firavun, eğer bu tür sözlerden yüzlercesini söylesem, sen sağırsın, söylediklerimi dinlersin, fakat dinlenmemiş ve işitilmemiş sözlerden sayarsın." Bunların hiçbirisi kulağına girmez.

"Ey Fir'avn, eğer bu nevi' sözlerden, yüzlercesini söylesem, sen sağırsın, söylediklerimi dinlersin, fakat dinlenmemiş ve işitilmemiş sözlerden addeder- sin." Bunların hiçbirisi kulağına girmez.

2448. "İzhar ettiğim sözden tövbe ettim; ben senin ilacını sözsüz karıştırdım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. "İzhar ettiğim sözden tövbe ettim; ben senin ilacını sözsüz karıştırdım."

"Engîhten" mastarı, yerinden kımıldatmak, karıştırmak, yüksek yapmak, yukarı çekmek, uzaklaştırmak, meydana getirmek ve düzenlemek ve ifşa etmek anlamlarına gelir. Burada meydana getirmek ve ortaya çıkarmak anlamı uygundur. "Söz"den maksat, nasihatlerdir. Yani, "Ey Firavun, sana karşı ortaya koyduğum nasihatlerden artık vazgeçtim, anladım ki, sana nasihat etki etmeyecektir; bu sebeple senin ilacını söze ihtiyaç duymaksızın karıştırdım ve çareni fiilen hazırladım."

"Engîhten" masdarı, yerinden kımıldatmak, karıştırmak, yüksek yapmak, yukarı çekmek, teb'îd etmek, peydâ etmek ve düzmek ve ifşa etmek ma'nâ- larına gelir. Burada peydâ ve ızhâr etmek ma'nâsı münasibdir. "Söz"den mu- râd, nasâyihdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn, sana karşı ızhâr ettiğim nasâyihden artık vazgeçtim, anladım ki, sana nasihat te'sîr etmiyecekdir; binâenaleyh senin ilâcını söze ihtiyaç görmeksizin karıştırdım ve çâreni fiilen hazırladım."

2449. "Ki, pişmek için senin ham yaranın üzerine koyayım; yahud yaran ve sakalın ebede kadar yana!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. "Ki, pişmek için senin ham yaranın üzerine koyayım; yahud yaran ve sakalın ebede kadar yana!"

Yani, "Ey Firavun, sende küfür yarası vardır ve bütün şiddetiyle bu yara işlemektedir. Ben bu işlemekte olan küfür yarası üzerine mucizem ilacını getirdim. Bu ilaç ya senin yaranı pişirip sana hidayet bağışlar; yahut bu küfür yaran ve kibir ve azamet sakalın sonsuza dek yanıp, yok olur." "Rîş", hem "yara", hem de "sakal" anlamına gelir.

Ya'ni, "Ey Fir'avn, sende küfür yarası vardır ve olanca şiddet ile bu yara işlemekdedir. Ben bu işlemekde olan küfür yarası üzerine mu'cizem ilacını getirdim. Bu ilâç ya senin yaranı pişirip sana hidayet-bahş olur; veyâhud bu küfür yaran ve kibir ve azamet sakalın ebede kadar yanıp, mahv olur." "Rîş", hem "yara", hem de "sakal" ma'nâsına gelir.

2450. "Ey düşman, tâ bilesin ki habîrdir. O her şeye lâyıkını verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. "Ey düşman, tâ bilesin ki habîrdir. O her şeye lâyıkını verir."

"Ey Hakk'ın düşmanı, ben o ilacı, senin gerçek şah olan Hakk'ın, senin kötü fiillerinden haberdar ve bilgili olduğunu bilmen için yaptım; çünkü Yüce Allah Hakîm'dir, her şeye lâyıkını verir."

"Ey Hakk'ın düşmanı, ben o ilacı, senin şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın, senin kötü fiillerinden habîr ve âgâh olduğunu bilmen için yaptım; zîrâ Hak Teâlâ Hakîm'dir, her şeye lâyıkını verir."

2451. "Sen ne vakit eğrilik yaptın ve şer gösterdin ki, akabinde onun layıkı olan eseri görmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. "Sen ne zaman eğrilik yaptın ve şer gösterdin ki, ardından onun layık olduğu eseri görmedin?"

2452. "Ne vakit göğe bir dem bir iyilik gönderdin ki, arkadan onun mislini görmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. "Ne zaman göğe bir an bir iyilik gönderdin ki, arkasından onun benzerini görmedin?"

Bu iki şerefli beyitte, "Kim ki, zerre ağırlığınca hayır yaparsa, onun karşılığını görür ve kim ki, zerre ağırlığınca şer yaparsa, onun benzerini görür" (Zilzâl, 99/7-8) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu anlamda başka ayet-i kerimeler de vardır. Birinci mısradaki "dem", vakit ve zaman anlamındadır.

Bu iki beyt-i şerîfde فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7-8) ya'ni, "Kim ki, zerre miskāli hayır yaparsa, onun mukābilini görür ve kim ki, zerre miskāli şer yaparsa, onun mislini görür" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu ma'nâda diğer âyât-ı kerîme de vardır. Birinci mısra'da-ki "dem", vakit ve zaman ma'nâsınadır.

2453. Eğer sen murâkıb ve uyanık olursan, her bir dem kârının cezasını görürsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. Eğer sen murakıp ve uyanık olursan, her bir an yaptığının karşılığını görürsün!

Bu şerefli beyit, sadece Firavun'a hitap değil, Hz. Pîr tarafından her bir insana genel bir hitaptır. Yani, "Ey nefsinin hükmü altında zayıf düşen insan! Eğer bu dünyada kendi hâline murakıp (gözetleyici) ve nazır (denetleyici) olur ve uyanık bulunursan, yaptığın iyi ve kötü işlerin karşılığını görürsün." Bu dünya hayatında bunun binlerce örneği vardır. Katili sonunda bir sebeple öldürürler. Zulmeden zalimler sonunda mutlaka başka bir zalimin eline düşerler.

Bu beyt-i şerîf, münhasıran Fir'avn'a hitâb değil, her bir insana Hz. Pîr tarafından hitâb-ı umîmîdir. Ya'ni, "Ey nefsinin hükmü altında zebûn olan insan! Eğer bu âlemde kendi hâline murâkıb ve nâzır olur ve uyanık bulunur isen, yaptığın iyi ve kötü işlerin mukābilini görürsün." Bu hayât-ı dünyeviy-yede bunun binlerce misâli vardır. Kātili akıbet bir sebeble öldürürler. Zulm eden zâlimler sonunda mutlakā dîğer bir zâlimin eline düşerler.

2454. Eğer murâkıb olursan ve ipi tutarsan, sana kıyamet gelmeğe hâcet olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. Eğer murakıp olursan ve ipi tutarsan, sana kıyamet gelmeye gerek kalmaz.

Ey insan, bu dünyada yaptığın kötülüğe karşılık bir kötülük veya iyiliğe karşılık bir iyilik gelmesi için, mutlaka kıyamet gününü beklemeye gerek yoktur. Bunların karşılığı sana dünyada da gelir. Örneğin bir zengin malının zekâtını verdiği hâlde, Yüce Allah malına bereket verip, ummadığı yerlerde malı çoğalarak mükâfat görür; ve zekâtını vermediği hâlde kazandım zanneder, buna rağmen ummadığı sebepler altında malı telef olur; fakat bu hâllerden kendisi uyanık olmaz. Bu cezanın ne sebep altında geldiğini idrak edemez. Bu dünyadaki cezadan başka, ahiretin de belaları vardır.

Ey insan, bu dünyâda yaptığın fenâlığa mukābil bir fenâlık veyâ iyiliğe mukābil bir iyilik gelmek için, mutlakā kıyamet gününü beklemeğe hâcet yokdur. Bunların mukābili sana dünyâda da gelir. Meselâ bir zengin malının zekâtını verdiği halde, Hak Teâlâ malına bereket verip, ummadığı yerlerde malı çoğalarak mükâfât görür; ve zekâtını vermediği halde kazandım zanneder, maahâza ummadığı esbâb tahtında malı telef olur; fakat bu hallerden kendisi müteyakkız olmaz. Bu cezânın ne sebeb tahtında geldiğini idrak edemez. Bu dünyâdaki cezâdan başka, âhiretin de belâları vardır.

2455. O kimse ki, bir remzi o sahih bile, ona hâcet olmaz ki, onu sarîh diyeler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. O kişi ki, bir remzi (işaret, simge) sahih (doğru, gerçek) olarak bilse, ona gerek kalmaz ki, onu açıkça söylesinler.

Yani, iyiliğin ve kötülüğün dünyada görülen karşılıkları, ahirette açık ve net bir şekilde ortaya çıkacak olan hallerin remzi ve işaretidir. Dünyada yaptığın kötülüğün cezası geldiği zaman, bunun ahirette kötü bir tecellisi (ortaya çıkışı) olacağına işaret olduğunu bilmek lazımdır. İyilik de böyledir.

Ya'ni, iyiliğin ve fenâlığın dünyâda görülen mukābilleri, âhiretde sarîh ve açık sûretde nümâyân olacak olan ahvâlin remzi ve işaretidir. Dünyâda yap-tığın fenâlığın cezası geldiği vakit, bunun âhiretde yaman bir tecellîsi olacağına işâret olduğunu bilmek lâzımdır. İyilik de böyledir.

2456. Bu belâ sana ahmaklıkdan gelir; zîrâ nükteyi ve remizleri fehm etmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Bu belâ sana ahmaklıktan gelir; çünkü nükteyi ve remizleri anlamadın.

Ey insan, bu belâ sana ahmaklıktan dolayı geldi, çünkü sen Yüce Allah hazretlerinin bu dünyada koyduğu birtakım nükteleri ve işaretleri anlamadın ve her kötülüğün veya iyiliğin karşılıkları olduğunu kendi nefsinde veya başkalarının nefsinde gözlemlemedin ve ibret almadın.

Ey insan, bu belâ sana ahmaklıkdan dolayı geldi, çünki sen Hak Teâlâ hazretlerinin bu dünyâda vaz' ettiği birtakım nükteleri ve işaretleri anlamadın ve her fenâlığın veyâ iyiliğin mukābilleri olduğunu kendi nefsinde veyâhud başkalarının nefsinde müşâhede etmedin ve ibret almadın.

2457. Vaktaki kötülükden kalb kara ve bulanık oldu, fehm et, burada sersem olmak layık değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Kötülükten dolayı kalp kararıp bulandığı zaman, anla ki burada sersem olmak uygun değildir!

Yani, bir günah ve çirkin bir iş yaptığın zaman, kalbin kararır ve ondaki saflık gidip bulanır. İçine de sebebini anlayamadığın bir sıkıntı çöker. Burada uyanıkça hareket etmek ve kendi hâlini iyi anlamak gerekir. Sarhoş gibi sersem olmak uygun değildir; böyle bir durumda tövbe ve istiğfar gerekir.

Ya'ni, bir günâh ve kabâhat yaptığın vakit, kalbin kararır ve ondaki safvet gidip bulanır. İçine de sebebini idrâk edemediğin bir sıkıntı basar. Burada müteyakkızâne hareket etmek ve kendi hâlini iyi anlamak lâzımdır. Sarhoş gibi sersem olmak münasib değildir; bu gibi halde tövbe ve istiğfâr îcâb eder.

2458. Yoksa muhakkak o bulanıklık bir ok olur, sana o sersemliğin cezası erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. Yoksa muhakkak o bulanıklık bir ok olur, sana o sersemliğin cezası erişir.

"Eğer tövbe ve istiğfar edilmezse kalbin o bulanıklığı dışarıda bir bela oku olup sana yönelir ve saplanır; ve o sersemliğin ve tövbe etmemenin cezası sana, o ameline uygun bir şekilde ortaya çıkar." Bu şerefli beyitte, şu hadis-i şerife işaret buyrulur: كلما اذنب العبد ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء ان تاب واستغفر صقلت وان عاد زيدت حتى يسود قلبه Yani, "Kul her ne zaman bir günah işlese, onun kalbinde bir kara nokta belirir; eğer tövbe ve istiğfar ederse parlar ve eğer günaha dönerse kalp kararana kadar artar."

"Eğer tövbe ve istiğfâr olunmazsa kalbin o bulanıklığı hariçde bir belâ oku olup sana teveccüh eder ve saplanır; ve o sersemliğin ve tövbe etmemenin cezâsı sana, o ameline münasib bir kisvede zâhir olur." Bu beyt-i şerîfde, şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur: كلما اذنب العبد ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء ان تاب واستغفر صقلت وان عاد زيدت حتى يسود قلبه Ya'ni, "Kul her ne vakit bir günah işlese, onun kalbinde bir kara nokta peyda olur; eğer tövbe ve istiğfâr ederse mücellâ olur ve eğer günâha avdet ederse kalb kararıncaya kadar ziyâdeleşir."

2459. Ve eğer ok gelmezse bahşayişdendir, yoksa mülevvesliği görmemekden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Ve eğer ok gelmezse bağıştandır, yoksa kirliliği görmemekten değil!

Ve eğer yaptığın kötü fiilden veya sözden dolayı sana bir belâ oku gelmez ve amelinin cinsinden bir ceza ortaya çıkmazsa, aksine bu hâl ilâhî bir bağıştır; yoksa senin yaptığın o isyanı ve kirliliği Yüce Allah'ın görmemesinden değildir.

Ve eğer yaptığın kötü fiilden veya kavilden dolayı sana bir belâ oku gelmez ve amelinin cinsinden bir cezâ teretdüb etmezse, belki bu hâl bir atâ-yı ilâhîdir; yoksa senin yaptığın o ma'siyeti ve mülevvesliği Hak Teâlâ hazretlerinin görmemesinden değildir.

2460. Agah ol, eğer sana gönül lâzımsa murakib ol, zîrâ her fiilin akabinde sana bir şey doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. Bil ki, eğer sana gönül gerekliyse murakabe et (kalbine gelen düşünceleri kontrol et), çünkü her fiilinin ardından sana bir şey doğar.

Bilinmeli ki, kalp, bütün düşüncelerin geldiği yerdir ve düşünceler iradeleri harekete geçirir. Çünkü niyet, azim ve irade ancak düşünceden sonra oluşur. Düşünce rağbeti, rağbet azmi ve azim de organları harekete geçirir. Bu sebeple sâlikin, kalbe gelen düşüncelerin mahiyetini murakabe etmesi gerekir. Eğer düşünceler kötü ise kötü fiil ve iyi ise iyi fiil ortaya çıkar. Ve iyi ve kötü fiillerin ortaya çıkmasında mutlaka onların karşılıkları insana yönelir. Nasıl ki ayet-i kerimede "Kim ki salih amel işledi, onun nefsinin lehinedir; ve kim ki kötülük etti, nefsinin aleyhinedir" (Fussilet, 41/46) buyurulur. Ve bu anlam, I. cildin 216 numaralı beyt-i şerifinde, ["Bu cihan dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir."] şeklinde beyan buyurulmuştur.

Ma'lûm olsun ki, kalb, bilcümle havâtırın mahall-i vürûdudur ve havâtır muharrik-i irâdâtdır. Zîrâ niyet, azim ve irâde ancak ba'de'l-hâtır olur. Hâtır rağbeti ve rağbet azmi ve azim a'zâyı tahrîk eder. Binâenaleyh sâlik, kalbe gelen havâtırın mâhiyetine murâkıb olmak lâzım gelir. Eğer havâtır kötü ise kötü fiil ve iyi ise iyi fiil zâhir olur. Ve iyi ve kötü fiillerin zuhûrunda mutlakā onların mukābilleri insana müteveccih olur. Nitekim âyet-i kermede مَنْ عَملَ صالحًا فَلْنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا (Fussilet, 41/46) Ya'ni, “Kim ki amel-i sâlih işledi, onun nefsinin lehinedir; ve kim ki fenâlık etti, nefsinin aleyhinedir" buyurulur. Ve bu ma'nâ I. cildin 216 numaralı beyt-i şerîfinde, ["Bu cihân dağdır ve bizim işimiz bağırmaktır. Bağırmaların sesi, bizim tarafımıza gelir."] sûretinde beyân buyurulmuşdur.

2461. Ve eğer sana bundan ziyade himmet olursa, iş murâkıbdan daha yukarı gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. Ve eğer sana bundan daha fazla gayret olursa, iş murakıptan daha yukarı gider.

Ve eğer senin içinden geçenleri murakabe etme ve yaptıklarını muhasebe etme hususunda gayretin daha fazla olursa, böyle bir murakıptan Hakk yolundaki ilerleme işi daha yukarıya gider. Yani, böyle bir murakıp ilahi aşk kadehini içerek Hakk ile mest olur. Bizdeki çok parlak madenlere, ayna gibi suret yansıdığı gibi, o silinmiş demir levhalarına da böyle suret yansır ve ayna makamında kullanılırdı. Fakat her demirin cevheri ne kadar silinse ayna olmaya uygun olamazdı. Bu şerefli sırda kalp, böyle bir demire ve böyle bir aynaya benzetilir. Yani, kalp mücahedeler (nefisle mücadeleler) ve riyazat (nefsî perhizler) ile ve tövbe ve istiğfara devam ile ve zikrullah ile temizlenip saf ve parlak kılınırsa, o kalbe dünyada iken dahi cennet ve cehennem halleri ve kıyamet halleri ve her şeyin iç yüzü gözle görerek ve görmek suretiyle ortaya çıkar; fakat bu görünüş hayal yoluyla değil, hakikaten gerçekleşir. Yani, öldükten sonra görülecek olan şeyleri aynen müşahede eder. Örneğin kötü ahlaklı insanların iç yüzleri değişmiş olur; kimi domuz ve kimi kurt ve kimi maymun ve kimi yılan ve akrep suretindedir. Böyle bir kalp sahibine onların iç suretleri tamamen görünür. Ve Velayet Şahı İmam-ı Ali (k.v.) efendimizin "لو كشف الغطاء ما ازددت يقيناً" yani, "Eğer örtü kalksa, benim yakînim artmazdı." Yani, suret perdeleri kalkıp, ahiret alemi olsa ve hakikat tamamen görünse, benim yakînim, şimdiki yakînimden ve müşahedemden daha fazla olmazdı, demek olur.

Ve eğer senin havâtırı murâkabe ve efâlini muhasebe husûsunda himmetin ziyâde olursa, böyle bir murâkıbdan tarîk-ı Hak'daki sülük işi daha yukarıya gider. Ya'ni, böyle bir murâkıb aşk-ı ilâhî kadehini içerek mest-i Hàk olur. mızdaki gāyet parlak ma'denlere, ayna gibi sûret aksettiği vech ile, o silinmiş demir levhalarına da böyle sûret akseder ve ayna makāmında kullanılır idi. Fakat her demirin cevheri ne kadar silinse ayna olmaya kābil olamaz idi. Bu sürh-i şerîfde kalb, böyle bir demire ve böyle bir aynaya teşbîh buyurulur. Ya'ni, kalb mücâhedât ve riyâzâta ve tövbe ve istiğfâra devâm ile ve zikrullâh ile temizlenip sâf ve mücellâ kılınırsa, o kalbe dünyâda iken dahi ahvâl-i cennet ve cehennem ve ahvâl-i kıyamet ve her şeyin iç yüzü muâyeneten ve görmek sûretiyle zâhir olur; fakat bu görünüş hayâl tarîkıyle değil, hakikaten vâki' olur. Ya'ni, öldükden sonra görülecek olan şeyleri aynen müşâhede eder. Meselâ kötü ahlâklı insanların bâtınları memsûh olur; kimi domuz ve kimi kurt ve kimi maymun ve kimi yılan ve akrep sûretindedir. Böyle bir kalb sahibine onların suver-i bâtıneleri tamâmiyle görünür. Ve Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin لو كشف الغطاء ما ازددت يقيناً ya'ni, "Eğer örtü keşf olunsa, benim yakînim ziyâde olmazdı." Ya'ni, sûret perdeleri kalkıp, âlem-i âhiret olsa ve hakîkat tamâmiyle görünse, benim yakînim, şimdiki yakînimden ve müşâhedemden ziyâde olmaz idi, demek olur.

2462. İmdi gerçi demir gibi bulanık heykelsin; saykallık et, saykallık et, saykallık!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Şimdi, gerçi demir gibi bulanık bir heykelsin; saykallık et, saykallık et, saykallık!

"Saykal" kelimesi hakkında dil uzmanları birçok görüş belirtmiştir; burada onların zikri uzun olur. Kāmûs'ta "saykal", kılıcı açıp bileme sanatı olan adam anlamına gösterilmiştir. Aslı, birinci bâbdan, "sakı"dır. "Bir şeyin pasını açıp cilâ vermek" anlamındadır. Bu anlama göre, "saykalî"deki "yâ" masdariyet olur ki, "pas silicilik et!" demektir. Bu ifadenin yüce beyitte üç defa zikri, sâlikin üç mertebe üzerine kalbini cilâlandırması gerekeceğine işarettir. Birinci mertebe şeriat (ilahi yasa)dır ki, ilahi emre uyma ve ilahi yasaktan kaçınmadır. Sâlikin kalbi bu şekilde zulmet (manevî karanlık) perdelerinden kurtulur. İkinci mertebe tarikat (tasavvuf yolu)dır ki, bu mertebede sâlikin kalbi henüz nuranî perdelerle örtülüdür. Çünkü bu mertebede henüz "bir"i iki görür. Üçüncü mertebe marifet (Allah'ı bilme)dir ki, bu zevkî irfan (sezgisel bilgi) ile nuranî perdeler dahi ortadan kalkar ve kalp aydınlanır ve hakikat ortaya çıkar. Anlamın özeti şudur: "Ey insan, gerçi demir gibi bulanık ve yoğun bir heykelsin ve cisimsin; ancak ayna olmaya yatkın güzel cevher sahibi olan bir demirsin. Bu sebeple öncelikle şeriatle kalbine cilâcılık et, ikinci olarak tarikatle cilacılık et, üçüncü olarak marifetle cilacılık et!"

"Saykal" kelimesi hakkında erbâb-ı lügat birçok mütâlaatda bulunmuştur; burada onların zikri uzun olur. Kāmûs'da "saykal", kılıcı açıp bilemek san'atı olan adam ma'nâsına gösterilmişdir. Aslı, birinci bâbdan, “sakı"dır. "Bir şeyin pasını açıp cilâ vermek" ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre, "saykalî"deki "yâ" masdariyet olur ki, "pas silicilik et!" demekdir. Bu ta'bîrin beyt-i şerîfde üç defa zikri, sâlikin üç mertebe üzerine kalbini cilâlandırması lâzım geleceğine işaretdir. Birinci mertebe şerîatdır ki, emr-i ilâhîye imtisâl ve nehy-i ilâhîden ictinâbdır. Sâlikin kalbi bu sûretle hicâbât-ı zulmâniyyeden kurtulur. İkinci mertebe tarîkatdır ki, bu mertebede sâlikin kalbi henüz hicâbât-ı nûrâniyye ile mestûrdur. Zîrâ bu mertebede henüz "bir"i iki görür. Üçüncü mertebe ma'rifetdir ki, bu irfân-ı zevkî ile nûrânî hicâbât dahi mürtefi' olup, kalb münevver ve hakîkat zâhir olur. Hulâsa-i ma'nâ şudur: "Ey insan, gerçi demir gibi bulanık ve kesîf bir heykelsin ve cisimsin; velâkin ayna olmağa müstaid güzel cevher sahibi olan bir demirsin. Binâenaleyh evvelen şerîatle kalbine cilâcılık et, sâniyen tarîkatle cilacılık et, sâlisen ma'rifetle cilacılık et!"

2463. Demir gerçi kesîf ve nûrsuz idi, saykallik o kesâfeti ondan sildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. Demir gerçi yoğun ve ışıksız idi, saykallık o yoğunluğu ondan sildi.

Yani, demir gerçi paslı ve ışıksız ve cilasız idi; cilâ vericilik o bulanıklığı ve paslılığı o demirden sildi ve onu parlattı.

Ya'ni, demir gerçi paslı ve nûrsuz ve gayr-i mücellâ idi; cilâ vericilik o bu-lanıklığı ve paslılığı o demirden sildi ve onu parlatdı.

2464. Bir cila verici demiri gördü ve onun yüzünü latif yaptı, ta ki onda sû-retleri görmek mümkin ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. Bir cila verici demiri gördü ve onun yüzünü latif yaptı, ta ki onda suretleri görmek mümkün ola.

Bir cila verici usta, paslı demiri gördü, onu ayna yapıp, içinde suretler görünebilmek için, onun yüzeyindeki pasları ve donukluğu sildi ve parlattı. "Saykalî"deki "yâ", birlik içindir.

"Bir cilâ verici üstâd, paslı demiri gördü, onu ayna yapıp, içinde sûretler görünebilmek için, onun sathındaki pasları ve donukluğu sildi ve parlattı." "Saykalî"deki "yâ”, vahdet içindir.

2465. Toprağa mensub olan cisim, gerçi galîz ve bulanıktır; ona saykal et, zîrâ ki saykal tutucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. Toprağa ait olan cisim, gerçi yoğun ve bulanıktır; onu cilala, çünkü cilayı kabul edicidir.

"Saykal" Kenzü'l-Lügāt'ta cilalama ve parlatma aleti anlamına geldiği gösterilmiştir. Bu sebeple bu şerefli beyitteki "saykal" kelimeleri "mıskale" yani cilalama aleti demektir. Anlamın özeti şudur: "Topraktan meydana gelen cisim, her ne kadar yoğun ve bulanık ise de, onu cilala ve cilalama aletini vur! Çünkü o alet, cilayı kabul edicidir ve onda cilalanma yatkınlığı vardır; taş gibi değildir."

"Saykal" Kenzü'l-Lügāťte cilâlamak ve parlatmak âleti ma'nâsına geldiği gösterilmişdir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfdeki "saykal" kelimeleri "mıskale" ya'ni, âlet-i cilâ demek olur. Hulâsa-i ma'nâ budur: "Toprakdan hâsıl olan ci-sim, her ne kadar kesîf ve bulanık ise de, ona saykal yap ve mıskaleyi vur! Zîrâ o âlet, cilâyı kabûl edicidir ve onda cilâlanmak isti'dâdı vardır; taş gibi değildir."

2466. Tâ ki ona, gayba mensub olan şekiller yüz versin, hûrî ve meleğin aksi ona sıçrasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. Tâ ki ona, gayba ait olan şekiller yüz göstersin, huri ve meleğin yansıması ona sıçrasın!

2467. Hak akıl saykalını sana o sebeble vermişdir ki, onunla kalbe varak rû-şen ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. Hak, akıl cilasını sana o sebeple vermiştir ki, onunla kalbe kâinatın hakikatleri aydınlık ve açık olsun.

Bu şerefli beyitte "saykal", cilalama aleti anlamındadır. Yani, "Yüce Allah hazretleri sana, kalbin cilalama aleti olan aklı o sebeple vermiştir ki, sen o akıl ile kalp aynasının yüzündeki pasları silesin ve o ayna cilalandıktan sonra, ona kâinat kitabının hakikatleri aydınlık ve açık olsun!"

Bu beyt-i şerîfde "saykal", âlet-i cilâ ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hak Teâlâ haz-retleri sana, kalbin âlet-i cilâsı olan aklı o sebeble vermişdir ki, sen o akıl ile kalb aynasının yüzündeki pasları silesin ve o ayna mücellâ olduktan sonra, ona varak, ya'ni, kitâb-ı kâinâtın hakāyıkı rûşen ve zâhir ola!"

2468. Ey namazsız, bir cila vericiyi bağlamışsın ve o hevânın iki elini açık yapmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. Ey namazsız, bir cilâ vericiyi bağlamışsın ve o hevânın iki elini açık bırakmışsın.

"Saykalî", burada "cilâ verici" demektir ve "ya" birleşme içindir. Yani, "Ey Hakk'tan gafil olan insan, sen kalp aynasına bir cilâ verici usta olan aklı bağlamışsın; aklın düşmanı olan nefsanî hevanın iki elini açıp serbest bırakmışsın. O serbest bıraktığın heva, senin kalp aynanı her an paslandırıp, simsiyah bir hâle getirmektedir." Hint nüshalarında "bî-namâz" (namazsız) yerine "bî-niyâz" (ihtiyaçsız) geçmiştir.

"Saykalî", burada "cilâ verici" demekdir ve "ya", vahdet içindir. Ya'ni, "Ey Hak'dan gafil olan insan, sen âyîne-i kalbe bir cilâ verici üstâd olan aklı bağlamışsın; aklın düşmanı olan hevâ-yı nefsânînin iki elini açıp serbest bırakmışsın. O serbest bıraktığın hevâ, senin âyîne-i kalbini her an paslandırıp, simsiyâh bir hâle getirmekdedir." Hind nüshalarında "bî-namâz” yerine "bî-niyâz" vâki' olmuşdur.

2469. Eğer hevâya bağ konmuş olaydı, bir cila vericinin eli açık olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Eğer hevâya bağ konmuş olaydı, bir cila vericinin eli açık olurdu.

Yani, sen dostunun elini bağladın, düşmanının iki elini serbest bıraktın; eğer düşmanın olan nefsânî hevâya riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) bağlarını koymuş olsaydın, bir cila verici olan ve sana dost bulunan aklın eli açık olurdu.

Ya'ni, sen dostun elini bağladın, düşmanın iki ellerini serbest bıraktın; eğer düşmanın olan hevâ-yı nefsânîye riyâzât ve mücâhedât bağlarını koymuş olaydın, bir cilâ verici olan ve sana dost bulunan aklın eli açık olurdu.

2470. Bir demir ki gayba mensub ayîne idi, cümle sûretler onda mürsel olur- [2478] du.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Bir demir ki gayba mensup ayna idi, bütün suretler onda gönderilirdi.

Eğer akıl serbest bırakılıp, düşman olan hevanın (nefsin arzu ve istekleri) elleri bağlanmış olsaydı, gayba mensup ayna olan demir hükmündeki kalbe, gayb âleminin bütün suretleri gönderilir ve yansırdı.

Eğer akıl serbest bırakılıp, düşman olan hevânın elleri bağlanmış olsa idi, gayba mensûb âyine olan demir mesâbesindeki kalbe, âlem-i gaybın bütün sûretleri mürsel ve mün'akis olurdu.

2471. Tabîatını bulanık yaptın, pas verdin; "Yeryüzünde fesâda çalışırlar" bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Tabiatını bulanık yaptın, pas verdin; "Yeryüzünde fesada çalışırlar" bu olur.

Şerefli beyitte, Maide Suresi'nde geçen "إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أن يقتلوا أو يصلبوا أو تقطع أيديهم وأرجلهم مِنْ خِلَافٍ أَوْ يَنفُوا مِنَ الْأَرْضِ" (Maide, 5/33) yani, "Şu kimseler ki Yüce Allah ve Resulü ile savaşır ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar, onların cezaları öldürülmek, yahut asılmak, yahut sol elleriyle sol ayakları kesilmek, yahut beldeden sürgün edilmektir" ayet-i kerimesinin iç yüzüne işaret buyurulur. Çünkü Allah ve Resulü'ne muhalefetle ayaklanmak, insan tabiatının küfür ve inkâr ile bulandırılması, nefsanî heves ile kalbin paslandırılması sebebiyle meydana gelir. Bu sebeple yeryüzünde insanlar arasında fesat çıkarmaya çalışmak, saf olarak doğan insan bireylerinin, nefsanî heves ile kirlenmesi ve paslanması yüzündendir; çünkü hadis-i şerifte, yani "كل مولود يولد على فطرة الاسلام ثم ابواه يهودانه وينصرانه ويمجسانه" "Her bir doğan, İslam fıtratı üzere doğar, sonra anası ve babası onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusi yapar" buyurulmuştur.

Beyt-i şerîfde, sûre-i Mâide'de vaki olan إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أن يقتلوا أو يصلبوا أو تقطع أيديهم وأرجلهم مِنْ خِلَافٍ أَوْ يَنفُوا مِنَ الْأَرْضِ (Mâide, 5/33) ya'ni, "Şu kimseler ki Allâh Teâlâ ve Resûl'ü ile muhârebe ve yeryüzünde fesâda sa'y ederler, onların cezaları katl olunmak, yâhud asılmak, yâhud sol elleriyle sol ayakları kesilmek, yâhud beldeden nefy olunmakdır" âyet-i kerîmesinin iç yüzüne işaret buyurulur. Zîrâ Allâh ve Re- sûl'üne muhalefetle kıyâm etmek, tab'-ı insânînin küfür ve inkâr ile bulandırılması, hevâ-yı nefsânî ile kalbin paslandırılması sebebiyle vâki' olur. Binâenaleyh yeryüzünde beşeriyet arasında fesâda sa'y etmek, saf olarak doğan efrâd-ı beşerin, hevâ-yı nefsânî ile kirlenmesi ve paslanması yüzündendir; zîra hadis-i şerifde ,ya'ni كل مولود يولد على فطرة الاسلام ثم ابواه يهودانه وينصرانه ويمجسانه "Her bir mevlûd, fıtrat-ı İslâm üzere doğar, sonra anası ve babası onu yahûdi ve nasrânî ve mecûsî yapar" buyurulmuşdur.

2472. Karıştırma, tâ ki su sâf olsun; ve onda ayı ve yıldızı tavafda gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. Karıştırma, tâ ki su saf olsun; ve onda ayı ve yıldızı tavafta gör!

Ey insan, nefse ait sıfatlarla kalbin havuzunun saf olan suyunu karıştırma, tâ ki bu su, asıl fıtratı üzere saf olsun ve o berrak olan kalp havuzunda ay gibi parlak olan varlık hakikatini ve yıldızlar gibi doğru yolu gösteren ilahi bilgileri tavafta gör!

Ey insan, sıfât-ı nefsâniyye ile kalb havuzunun sâf olan suyunu karıştırma, tâ ki bu su, fıtrat-ı asliyyesi üzere sâf olsun ve o berrâk olan kalb havuzunda ay gibi parlak olan hakikat-ı vücûdu ve yıldızlar gibi tarîk-ı hidâyeti gösteren maarif-i ilâhiyyeyi tavâfda gör!

2473. Zîrâ âdem ırmak suyu gibidir, vaktaki bulanık olur, onun dibini görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. Çünkü insan ırmak suyu gibidir, bulanık olduğu zaman onun dibini görmezsin.

Yani, insanın özü kalptir ve kalp de ırmak suyu gibidir; ona sürekli gayb tarafından hatıralar (iç düşünceler, ilhamlar) gelir. Bulanık ve kederli olduğu zaman, onun berraklığı kalmaz ve dibi görünmez olur.

Ya'ni, âdemin hulasası kalbdir ve kalb dahi ırmak suyu gibidir; dâimâ ona, cânib-i gaybdan havâtır vârid olur. Vaktâki o bulanık ve münkedir olur, onun berraklığı kalmaz ve dibi görünmez olur.

2474. Irmağın dibi cevher doludur ve inci doludur, sakın bulanık yapma ki o sâf ve hürdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. Irmağın dibi cevher ve inci doludur, sakın bulanık yapma ki o saf ve hürdür.

Yani, kalp kendi özünde bir kayıt ve bir suret ile sınırlı değildir; saf ve hürdür ve onun dibi de hakikatler cevheri ve ilahi bilgiler incileri ile doludur; sakın onu nefse ait sıfatların kirleriyle bulandırma!

Ya'ni, kalb hadd-i zâtında bir kayd ve bir sûret ile mukayyed değildir; sâf ve hürdür ve onun dibi de hakāyık cevheri ve maârif-i ilâhiyye incileri ile doludur; sakın onu sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle bulandırma!

2475. Ademin canı hava gibidir, vaktaki toz ile karıştı, semânın perdesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. İnsanın canı hava gibidir, ne zaman ki toz ile karıştı, göğün perdesi oldu.

İnsanın latif olan canı hava gibidir; hava, tam latifliğinden dolayı göğe perde olmaz; fakat hava, toz ile karıştığı zaman nasıl yoğun bir perde ve engel olursa, can da nefsanî sıfatların tozlarıyla karıştığı zaman öylece hakikat göğünün engeli ve perdesi olur.

İnsanın latîf olan canı hava gibidir; hava, kemâl-i letâfetinden semâya hicâb olmaz; fakat hava, toz ile karıştığı vakit nasıl kesîf bir perde ve hicâb olursa, can dahi nefsânî sıfât tozlarıyla karıştığı vakit öylece semâ-yı hakikatin hicabı ve perdesi olur.

2476. O güneşin rü'yetinden mâni' gelir, vaktāki onun tozu gitti, sâfî ve hâlis oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. O güneşin görülmesinden engel gelir, o toz gittiği zaman, saf ve hâlis oldu.

Yani, nefse ait sıfatların tozlarıyla karışık olan ruh, hakikat göğünde olan Hakk'ın Zât'ını görmeye engel olur. O ruhtan nefse ait heva ve cismanî sıfatların tozları gittiği zaman, o ruh, asıl fıtratı üzere saf ve hâlis olur ve Hakk'ı görmeye engel olmaz.

Ya'ni, sıfât-ı nefsâniyye tozlarıyla karışık olan rûh, hakikat göğünde olan Zât-ı Hakk'ı müşâhedeye mâni' olur. Vaktâki o rûhdan hevâ-yı nefsânî ve sıfât-ı cismânî tozları gider, o rûh, fıtrat-ı asliyyesi üzere sâf ve hâlis olur ve Hakk'ın müşâhedesine mâni' olmaz.

2477. "Bulanıklığın kemâliyle beraber Hak sana vakıalar gösterdi, ta ki necât yoluna gidesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. "Bulanıklığın kemâliyle beraber Hak sana vakıalar gösterdi, ta ki necât yoluna gidesin!"

Ey Firavun, senin kalbinin aynası isyan ve zulüm paslarıyla kararmış ve ırmak gibi olan kalbin, azgınlıkların sebebiyle bulanık bir hâle gelmiş iken, Yüce Allah, lütuf ve kereminin kemâlinden, sana sapkınlıktan kurtuluş yolunu göstermek için birtakım olaylar gösterdi.

Bilinmeli ki, bu şerefli beytin içinde birtakım anlamlar gizlidir. Öncelikle, Hz. Enes'ten (r.a.) rivayet edilen "Allâh Teâlâ bir kuluna hayır murâd, buyurduğu vakit, ona rü'yâsında itâb eder" yani, "Allah Teâlâ bir kuluna hayır dilediği zaman, ona rüyasında sitem eder" hadis-i şerifine işaret buyurulur. İkinci olarak, ezelde sabit hakikati mümin olup, maddi yoğunluk (âlem-i kesâfet) âleminde nefsanî karanlıklara (zulümât-ı nefsâniyye) batmış olanları Yüce Allah, kahrından korumak için gerek rüyada ve gerek uyanıklıkta uyarır. Bu uyarıdan ibret alanlar tövbe edip, dünya ve ahiret azabından kurtulurlar. İbret almayanlar dünyada Firavun gibi ilahi kahra uğrarlar. Fakat sabit hakikatlerinin mümin olması sebebiyle ahiret azabında kâfirler gibi ebedî kalmazlar. Eğer Yüce Allah af ile muamele buyurursa, ahiret azabından dahi kurtuluş bulurlar. Firavun'un imanı hakkında gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz açık ayrıntılar vermişlerdir, burada zikri uzun olur. Üçüncü olarak, bir kulun sabit hakikati kâfir olursa, bu maddi yoğunluk âleminde nefsin hükmüne uyarak ne kadar kötülük yaparsa yapsın Yüce Allah onu uyarıp ikaz etmez ve onun ibret gözünü kapatır ve dünyada fani azaba ve ahirette de ebedî azaba tutulur.

"Ey Fir'avn, senin kalbinin aynası isyân ve zulüm paslarıyla kararmış ve ırmak mesâbesinde olan kalbin, azgınlıkların sebebiyle bulanık bir hâle gelmiş iken, Hak Teâlâ hazretleri kemâl-i lutuf ve kereminden, sana dalâletden kurtuluş yolunu göstermek için birtakım vakıalar gösterdi."

Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfin zımnında birtakım ma'nâlar mündemicdir. Evvelen, Hz. Enes'den (r.a.) mervî olan اذا اراد الله بعبد خيزا عاتبه في منامه ya'ni, "Allâh Teâlâ bir kuluna hayır murâd, buyurduğu vakit, ona rü'yâsında itâb eder" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Sâniyen, ezelde ayn-ı sâbitesi mü'min olup, âlem-i kesâfetde zulümât-ı nefsâniyyede müstağrak olanları Hak Teâlâ hazretleri kahrından muhafaza etmek için gerek rü'yâda ve gerek uyanıklıkda îkāz buyurur. Bu îkāzdan mütenebbih olanlar tövbe edip, dünyâ ve âhiret azabından halâs olurlar. Mütenebbih olmayanlar dünyâda Fir'avn gibi kahr-ı ilâhîye dûçâr olurlar. Fakat ayn-ı sâbitelerinin mü'min olması hasebiyle azâb-ı âhiretde küffâr gibi ebedî kalmazlar. Eğer Hak Teâlâ afv ile muâmele buyurursa, azâb-ı âhiretden dahi necât bulurlar. Fir'avn'ın îmânı hakkında gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'de Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz tafsílât-ı vâzıha i'tâ buyurmuşlardır, burada zikri uzun olur. Sâlisen, bir kulun ayn-ı sâbitesi kâfir olursa, bu âlem-i kesâfetde hükm-i nefse tebean her ne fenâlık yaparsa yapsın Hak Teâlâ onu îkāz buyurmaz ve onun ibret gözünü kapar ve dünyâda azâb-ı fânîye ve âhiretde de azâb-ı ebedîye giriftâr olur.

## Mûsâ (a.s.)ın gaybın arkasında olan esrâr-ı Fir'avn'ı ve onun vâkıalarını Hakk'ın habîrliğine îmân getirmesi, yâhud şübhe etmesi için açık söylemesi beyânındadır

2478. Muzlim demirden sonda olacak vakıatı kudret ile gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Karanlık demirden sonda olacak olayları kudret ile gösterdi.

"Ey Firavun, Yüce Allah hazretleri, karanlık ve paslı demir hükmünde olan senin kalbinden, sonunda bu maddi âlemde ortaya çıkacak olan olayları, sana ilâhî kudretiyle gösterdi."

"Ey Fir'avn, Hak Teâlâ hazretleri, muzlim ve paslı demir mesâbesinde olan senin kalbinden, sonunda bu âlem-i kesâfetde zuhûr edecek olan hâdiseleri, sana kudret-i ilâhiyyesiyle gösterdi."

2479. Tâ ki sen zulmü ve kötülüğü daha az yapasın! Onu gördün ve daha beter oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Tâ ki sen zulmü ve kötülüğü daha az yapasın! Onu gördün ve daha beter oldun.

Yani, "Yüce Allah olacak olayları sana, zulmünü ve kötülüğünü daha az yapman için gösterdi, aksine sen bunları gördün, daha çok azdın, daha kötü oldun!"

Ya'ni, "Hak Teâlâ olacak hâdiseleri sana, zulmünü ve kötülüğünü daha az yapman için gösterdi, halbuki sen bunları gördün, daha ziyâde azdın, daha fenâ oldun!"

2480. Rü'yânda çirkin sûretler gösterdi, ondan ürktün; halbuki o senin nak-[2489] şın idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. Rüyada çirkin suretler gösterdi, ondan ürktün; halbuki o senin nakşın idi.

2673. Haşîşin köpüğüne hâssıyet koymuştur ki, o bir zaman onu kendiliğinden kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Haşhaşın köpüğüne öyle bir özellik koymuştur ki, o köpük bir süre sonra onu kendiliğinden kurtarır.

"Keff-i haşîş"den maksat "bitki köpüğü" demektir ki, afyon ve esrar denilen uyuşturucu madde, haşhaş ismindeki bitkinin katılaşan köpükleridir. Yani "Yüce Allah haşhaşa bir özellik vermiştir ki, onun yarılan sapından ve dalından sızan köpükler, katılaştığı zaman, afyon ve esrar meydana gelir; ve bunları yutan ve dumanını çeken kimse, bir süre kendinden geçer." Bu beyit de, yukarıdaki beytin anlamını doğrulayan bir örnektir.

"Keff-i haşîş"den murâd "nebât köpüğü" demekdir ki, afyon ve esrâr de-nilen uyuşturucu madde, haşhaş ismindeki nebâtın tasallub eden köpükleri-dir. Ya'ni "Hak Teâlâ haşhaşa bir hâssa vermişdir ki, onun yarılan sâkından ve şâhından sızan köpükler, tasallub ettiği vakit, afyon ve esrâr hâsıl olur; ve bunları yutan ve dumanını çeken kimse, bir zaman kendinin kendiliğinden geçer." Bu beyit dahi, yukarıki beytin ma'nâsını müeyyed olan misâldir.

2674. Hâlık uykuyu o üslub ile eder ki, fikri iki âlemden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. Yaratıcı, uykuyu öyle bir üslupla yapar ki, düşünceyi iki âlemden koparır.

"Be-dân-sân" kelimesi, "bâ", "ân", "sân" edatlarından oluşmuştur. "Bâ", "ile" anlamına gelen birliktelik edatıdır; "ân", "o" anlamına gelen işaret ismidir ve "sân" ise "üslup, tarz ve gibi" anlamlarına gelen benzetme edatıdır. Yani "Yüce Yaratıcı, insanlar için uykuyu öyle bir tarzda yaratmıştır ki, derin uykuya dalan kişinin düşüncesi iki âlemden, yani dünya ve ahiretten uzaklaşır." Bu şerefli beyit de, yukarıdaki beytin anlamını doğrulayan bir örnektir.

"Be-dân-sân”, “bâ”, “ân”, “sân" edevâtından mürekkebdir. "Bâ", edât-ı musâhabet "ile", "ân" ism-i işaret, "o" ve "sân” edât-ı teşbîh olup, “üslûb, tarz ve gibi" ma'nâlarınadır. Ya'ni "Hâlık Teâlâ hazretleri beşer için uykuyu öyle bir tarz ile yapmışdır ki, ağır uykuya dalan kimsenin fikri iki âlemden, ya'ni dünyâ ve âhiretden fâriğ olur." Bu beyt-i şerîf dahi, yukarıdaki beytin ma'nâsını te'yîd eden bir misâldir.

2675. Mecnun'a bir postun aşkından iş işledi ki, o düşmanı bir dostdan tanımaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Mecnun'a bir postun aşkından iş işledi ki, o düşmanı bir dosttan tanımaz.

"Kerd", burada "iş işlemek" anlamındadır. "Post"tan maksat, Mecnun'un sevgilisi olan Leyla'dır. Yani "Gerçek fail olan Yüce Allah hazretleri, Mecnun'a Leyla'nın aşkından öyle bir iş işledi ki, Mecnun o Hakk'ın fiili içinde kaybolup, kendinden geçti ve çevresindeki eşyayı ayırt edemez bir hâle geldi ve dost ile düşmanı ayırt edemedi." Bu şerefli beyit de bir şeyde meydana gelen tam bir dalgınlığın, diğer şeyleri idrak etmekten alıkoymasının örneğidir.

"Kerd", burada "iş işlemek" ma'nâsınadır. "Post"dan murâd, Mecnûn'un mâşûkası olan Leylâ'dır. Ya'ni "Fâil-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri, Mec-nûn'a Leylâ'nın aşkından bir iş işledi ki, Mecnûn o fiil-i Hak içinde müstağ-rak olup, kendinden geçti ve muhîtindeki eşyayı temyîz edemez bir hâle gel-di ve dost ile düşmanı tefrîk edemedi." Bu beyt-i şerîf dahi bir şeyde vâki' olan istiğrâk-ı küllînin, dîğer şeyleri idrâkden men' ettiğinin misâlidir.

2676. Nefis için şekavet meyleri vardır ki, o uğursuzu yoldan dışarı götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Nefis için uğursuzluk eğilimleri vardır ki, o uğursuzu yoldan dışarı çıkarır.

"Nahs", uğursuz ve kötü şey anlamına gelir. Yani "İnsan nefis ile ruhtan oluşan ilahi bir sanattır; nefsin uğursuzluk eğilimleri vardır ki, onlar nefsin birtakım kötü sıfatlarıdır; ve o sıfatların en başta gelen eğilimleri gazap ve şehvettir. Gazaptan sarhoş olanlar bu öfkelerine cihanı ve hatta kendi varlıklarını feda ederler. Katil- "Yüce Allah rüyanda sana birtakım çirkin ve korkunç suretler gösterdi, sen de onlardan ürktün ve korktun. Halbuki o gördüğün suretler senin arızî olan çirkin fiillerinin ve amellerinin suretleri idi. Çünkü arızalar, kıyamet gününde birer suret alacaktır." Bu konudaki açıklamalar II. cildin 942 numaralı beyt-i şerifinden 965 numaralı beytine kadar zikredildi.

"Nahs", şom ve uğursuz şey ma'nâsınadır. Ya'ni "Insan nefis ile rûhdan mürekkeb bir sun'-ı ilâhîdir, nefsin şekāvet meyleri vardır ki, onlar nefsin bir-takım kötü sıfatlarıdır; ve o sıfatların en baş meyleri gazab ve şehvetdir. Gazab-dan sarhoş olanlar bu öfkelerine cihânı ve hattâ vücûdlarını fedâ ederler. katil- "Hak Teâlâ rü'yânda sana birtakım çirkin ve korkunç sûretler gösterdi, sen de onlardan ürktün ve korktun. Halbuki o gördüğün sûretler senin a'râz olan efâl ve a'mâl-i kabîhanın sûretleri idi. Zîrâ arazlar, yevm-i kıyâmetde birer sûret bağlayacakdır." Bu babdaki îzâhât II. cildin 942 numaralı beyt-i şerîfinden 965 numaralı beytine kadar zikr olundu.

2481. O zenci gibi ki, aynada kendi yüzünü gördü, ayna üzerine yestehledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. O zenci gibi ki, aynada kendi yüzünü gördü, ayna üzerine yestehledi.

Rüyasında kendi amelinin çirkin suretini görüp beğenmeyen kimse, aynada kendi yüzünü görüp iğrenerek, ayna üzerine ihtiyacını gideren zenciye benzer. O zenci aynaya der:

Rü'yâda kendi amelinin sûret-i kabîhasını görüp beğenmeyen kimse, aynada kendi yüzünü görüp iğrenerek, ayna üzerine kazâ-yı hâcet eden zenciye benzer. O zenci aynaya der:

2482. Ki; "Ne çirkinsin! Sen ancak buna lâyıksın!" "Ey denî kör, benim çirkinliğim senindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Ki; "Ne çirkinsin! Sen ancak buna lâyıksın!" "Ey alçak kör, benim çirkinliğim senindir!"

O zenci aynaya: "Sen ne kadar çirkinsin; sen ancak buna, yani, üzerine abdest bozmaya lâyıksın!" dediği zaman, ayna da hâl diliyle der ki: "Ey alçak kör, benim çirkinliğim senin yüzünden meydana gelmiştir, ben safım!"

O zenci aynaya: "Sen ne kadar çirkinsin; sen ancak buna, ya'ni, üzerine kazâ-yı hâcet etmeğe lâyıksın!" dediği vakit, ayna da lisân-ı hâl ile der ki: "Ey alçak kör, benim çirkinliğim senin yüzünden hâsıldır, ben sâfım!"

2483. "O cefâyı sen çirkin olan yüzüne yapıyorsun, benim üzerime değil, zîrâ ki ben mücellâyım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. "O cefayı sen çirkin olan yüzüne yapıyorsun, benim üzerime değil, çünkü ben cilalıyım!"

2484. “Gâh libasını yanmış görürdün, gâh ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. “Bazen elbisesini yanmış görürdün, bazen ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün."

Ey Firavun, rüyanda bazen "elbiseni yanmış görürdün" ki, bu, hükümdarlık hil'atının (hükümdarlık elbisesinin) harap olmasına işaretti; bazen de ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün ki; "ağzın dikilmesi", ağızdan çıkan emirlerin hükümsüzlüğüne ve "gözünün dikilmesi" de, gördüğün olaylardan ibret almadığına işaretti.

"Ey Fir'avn, rü'yânda ba'zen "elbiseni yanmış görürdün" ki, hükümdarlık hil'atının harâblığına işâret idi; ba'zan da ağzını ve gözünü dikilmiş görürdün ki; “ağzın dikilmesi", ağızdan çıkan emirlerin hükümsüzlüğüne ve “gözünün dikilmesi" de, gördüğün hâdiselerden ibret almadığına işâret idi."

2485. “Gâh hayvan senin kanına kasd edici olmuş, gâh kendi başını yırtıcının dişinde görürdün."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. "Bazen hayvan senin kanına kast edici olmuş, bazen kendi başını yırtıcının dişinde görürdün."

Yukarıdaki beyitteki "mî-dîdî" yani "görürdün" fiili, bu beyte de şâmildir. Yani, "Bazen rüyanda seni bir hayvanın öldürmeye kast ettiğini görürdün; bu senin azgın olan nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) sureti idi; bazen başını yırtıcı bir hayvanın dişleri arasında görürdün, bu da zalimce fiillerinin sureti idi.

Yukarıki beyitdeki "mî-dîdî" "görürdün" fiili, bu beyte de şâmildir. Ya'ni, "Ba'zan rü'yânda seni bir hayvanın öldürmeğe kasd ettiğini görürdün; bu senin azgın olan nefs-i emmârenin sûreti idi; ba'zan başını yırtıcı bir hayvanın dişleri arasında görürdün, bu da efâl-i zâlimânenin sûreti idi.

2486. Gâh baş aşağı helâ içinde, gâh kan karışık olan hızlı selin garîkı görürdün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. Bazen baş aşağı helâ içinde, bazen kan karışık olan hızlı selin boğulmuşunu görürdün.

"Ey Firavun, sen rüyada "kendini bazen baş aşağı abdesthanede görür" idin ki, bu hâl senin nefsanî şehvetlere batmış olduğuna işaret idi. Bazen de "kendini kan ile karışık hızlı ve şiddetli akan sellerin içinde görürdün"; bu da senin haksız yere adamları öldürdüğüne işaret idi."

"Ey Fir'avn, sen rü'yâda "kendini ba'zan baş aşağı abdesthâne içinde görür" idin ki, bu hâl senin şehevât-ı nefsâniyyeye müstağrak olduğuna işâret idi. Ba'zan dahi "kendini kan ile karışık hızlı ve şiddetli akan sellerin içinde görürdün"; bu da senin haksız yere adamları öldürdüğüne işaret idi."

2487. Ba'zan sana bu temiz olan felekden, "Şakîsin ve şakîsin ve şakî!" diye nidâ gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. Bazen sana bu temiz felekten, "Şakîsin ve şakîsin ve şakî!" diye ses gelirdi.

"Ey Firavun, bazen rüya vaktinde sana, pak ve temiz olan gök tarafından, kesin bir şekilde şakî (ilahi rahmetten mahrum) olduğuna dair bir ses gelirdi." Bu ses yoruma muhtaç olmayıp, açıkça sana Hakk'ın bir sitemi idi.

"Ey Fir'avn ba'zan vakt-i rü'yâda sana, pâk ve tâhir olan semâ tarafından te'kîden şakî olduğuna dair nidâ vâki' olurdu." Bu nidâ ta'bîre muhtâç olmayıp, açıkdan açığa sana Hakk'ın bir itâbı idi.

2488. Ba'zı vakit, "Git! ashâb-ı dalâldensin!" diye dağlardan açık olarak nidâ gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. Bazı zamanlar, "Git! Sen sapkınlık ehli kimselerdensin!" diye dağlardan açıkça ses gelirdi.

2489. Ba'zan Fir'avn ebedî cehenneme düştü diye, sana her cemâddan nidâ gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Bazen Firavun ebedî cehenneme düştü diye, sana her cansız varlıktan ses gelirdi.

Hint nüshalarında, "geh ebed" yerine "tâ ebed" geçmiştir, "ebede kadar" anlamına gelir.

Bilinmeli ki, bu şerefli beyitte "Firavun ebedî cehenneme düştü" seslenişinden bahsedilmesine bakarak, Pir efendimizin (Mevlânâ), Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretlerinin gerek Fusûsu'l-Hikem'deki ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'deki yüce açıklamalarına aykırı bir düşüncede bulunduğu zannedilirse de, böyle olmadığı yukarıda geçen 2477 numaralı şerefli beyit ile, onun açıklamasından anlaşılır. Çünkü حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ به بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) yani, "Firavun boğulmayı anladığı zaman dedi ki: 'Ben inandım ki, İsrailoğulları'nın iman ettiği Allah'tan başka ilah yoktur!'" ayet-i kerimesi, Firavun'un boğulmasından önce kelime-i tevhidi söyleyip, iman ettiğine şahitlik etmektedir. Bu sebeple Firavun'un ebedî cehennemde kalması, iman etmemesi hâline bağlı olur.

Hind nüshalarında, "geh ebed" yerine "tâ ebed" vâki' olmuşdur, "ebede kadar" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfde "Fir'avn ebedî cehenneme düştü" nidâsından bahs buyurulmasına nazaran cenâb-ı Pîr efendimizin, Şeyh-i Ekber hazretlerinin gerek Fusûsu'l-Hikem'deki ve gerek Fütûhât-ı Mekkiyye'deki beyânât-ı aliyyelerine muhâlif bir fikirde bulundukları zannolunursa da, böyle olmadığı yukarıda geçen 2477 numaralı beyt-i şerîf ile, onun îzâhından anlaşılır. Zîrâ حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ به بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) Ya'ni, "Fir'avn garkı idrak ettiği vakit dedi: "Ben inandım ki, Benî İsrâîl'in îmân ettiği Allâh'dan başka Allâh yokdur!" âyet-i kerîmesi Fir'avn'ın garkından mukaddem kelime-i tevhîdi söyleyip, îmân ettiğine şehadet buyuruyor. Binâenaleyh Fir'avn'ın ebedî cehennemde kalması, îmân etmemesi hâline ma'tûf olur.

2490. "Ondan beterleri vardır ki, senin ma'kûs olan tab'ın germ olmamak için, hayadan nâşî söylemiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. "Ondan daha kötüleri vardır ki, senin ters tabiatın kızıp azmaması için, utancımdan dolayı söylemiyorum."

"Senin hallerinde bu söylediklerimden daha kötüleri vardır ki, benim onların hepsinden haberim vardır; fakat senin ters tabiatın ve ahlâkın kızıp azmaması için utancımdan dolayı söylemiyorum."

"Senin ahvâlinde bu söylediklerimden daha beterleri vardır ki, benim onların hepsinden haberim vardır; fakat senin ters tab' ve ahlâkın kızıp azmamak için hayâdan dolayı söylemiyorum."

2491. "Ey kabul etmeyen biraz söyledim, birazdan bilirsin ki, ben habîrim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. "Ey kabul etmeyen, biraz söyledim, birazdan bilirsin ki, ben habîrim!"

"Ey nasihat kabul etmeyen Firavun, ben senin sırlarından biraz söyledim, sen bu benim birazcık söylediğim sırlarımdan bilirsin ki, ben senin sırlarına ve içindekilere vakıfım."

"Ey nasîhat kabûl etmeyen Fir'avn, ben senin esrârından birâz söyledim, sen bu benim birazcık söylediğim sırlarından bilirsin ki, ben senin esrâr ve zamâirine vakıfım."

2492. "Rüyadan ve vakıatdan tefekkür etmemek için kendini kör ve mat ettin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. "Rüyadan ve vakıalardan tefekkür etmemek için kendini kör ve mat ettin."

"Hâb"dan kasıt, yoruma muhtaç olan rüyadır ki, buna "keşf-i muhayyel" (hayalî keşif) de derler. Nasıl ki sırası geldikçe, birçok yerde açıklandı. "Vâkıât"tan kasıt ise, yoruma muhtaç olmayıp, aynen ortaya çıkan rüyalardır. Buna da "keşf-i mücerred" (soyut keşif) derler. Yani, "Ey Firavun, yoruma muhtaç olan ve olmayan rüyalardan dolayı, fikre dalmamak ve düşünmemek için kendini kör ve ölü yaptın!"

"Hâb"dan murâd, ta'bîre muhtâç olan rü'yâdır ki, buna "keşf-i muhayyel" dahi derler. Nitekim sırası düştükçe, birçok mahallerde îzah olundu. “Vâkıât"dan murâd, dahi, ta'bîre muhtaç olmayıp, aynen zuhûr eden rü'yâlardır. Buna da "keşf-i mücerred" derler. Ya'ni, "Ey Fir'avn, ta'bîre muhtâç olan ve olmayan rü'yâlardan dolayı, fikre dalmamak ve düşünmemek için kendini kör ve ölü yaptın!"

2493. "Nice bir kaçarsın, senin hîle düşünücü olan idrakinin körlüğü işte önüne geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. "Ne zamana kadar kaçarsın, senin hile düşünen idrakinin körlüğü işte önüne geldi."

"Ey Firavun, sen sana gösterilen rüyaları ve olayları düşünmekten ne zamana kadar kaçarsın ve onlara önem vermeyip, nefsanî arzularını tatmin etmek için birtakım hileler ve dolaplar düşünürsün. İşte senin hile düşünen idrakinin körlüğü ortaya çıktı; ve o körlük, rüyaların etkisi ortaya çıkmak suretiyle senin önüne geldi." Bilinmeli ki, bu Firavun bahsi yalnız geçmiş zamandaki Firavun'a özgü değildir, her zaman mevcut olan Firavun mizaçlı kimseler ile, insân-ı kâmiller arasındaki maceranın tasviridir.

"Ey Fir'avn, sen sana gösterilen rü'yâları ve vakıaları düşünmekden ne zamâna kadar kaçarsın ve onlara ehemmiyet vermeyip, hevâ-yı nefsânîni tatmîn için birtakım hîleler ve dolaplar düşünürsün. İşte senin hîle düşünücü olan idrâkinin körlüğü zâhir oldu; ve o körlük, rü'yâların eseri zuhûr etmek sûretiyle senin önüne geldi." Ma'lûm olsun ki, bu Fir'avn bahsi yalnız geçmiş zamandaki Fir'avn'a mahsûs değildir, her zaman mevcûd olan Fir'avn meşrebindeki kimseler ile, insân-ı kâmiller arasındaki mâcerânın tasvîridir.

## Tövbe kapısının dâimâ açık olması beyânındadır

2494. "Sakın bundan sonra yapma, ihtiraz tut; zîra bahşayişden tövbe kapısı açıkdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. "Sakın bundan sonra yapma, sakın; çünkü bağışlamadan tövbe kapısı açıktır!"

"Ey Firavun, sakın bundan sonra bozgunculuk yapma, Yüce Allah'ın kahrından sakın ve yaptığın kötülüklerden dolayı pişman ol! Çünkü henüz dünya hayatı içindesin ve tövbe kapısı kapanmamıştır."

"Ey Fir'avn sakın bundan sonra fesâd yapma, Hak Teâlâ'nın kahrından ihtirâz et ve yaptığın fenâlıklardan dolayı pişmân ol! Zîrâ henüz hayât-ı dün- yeviyye içindesin ve tövbe etmek kapısı kapanmamışdır."

2495. "Tövbe için mağrib canibinden bir kapı vardır, halk üzerine kıyamete kadar açık olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. "Tövbe için batı tarafından bir kapı vardır, halk üzerine kıyamete kadar açık olur."

"Verî", "vera" kelimesinin Farsça kuralına göre imâle edilmişidir, "halk" anlamına gelir. Bu şerefli beyitte, Ebû Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen "Kim ki güneşin batıdan doğmasından önce tövbe ederse, Yüce Allah tövbesini kabul eder" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerifin dış âleme ait ve iç âleme ait anlamları vardır. Dış âleme ait anlamı şudur: Yeryüzünün ömrü sona erdiği zaman, kendi ekseni etrafındaki dönüşü tabiî kuvvetlerden bir sebep altında sarsılır ve Allah'ın emriyle tersine döner. Halk bu olağanüstülüğü gördüğü zaman, korkup Allah'a dönerler; fakat bela vaktinde tövbe makbul olmaz. İç âleme ait anlamı şudur: "Ölen kimsenin muhakkak kıyameti koptu" hadis-i şerifi gereğince, ölüm her insan ferdinin kıyametidir; ve can çekişme hali, insan ruhu güneşinin, yoğun beden batısından, berzahî latif bedene doğuşudur ki, bu doğuş esnasında, can çekişme halinde bulunan kimseye berzah halleri açılır ve inkâr ettiği şeyleri görüp tasdik eder ve fakat bu anda tövbesi makbul olmaz; çünkü can çekişen kişi gayba iman getirmiş olmayıp, ancak şuhûdî iman (görerek iman) sahibi olur. Halbuki ilahi katında makbul olan, Bakara Suresi 2. ayet gereğince "Gayba iman edenler" ayet-i kerimesi mucibince gaybî imandır.

"Verî", "vera" kelimesinin kāide-i Fürs üzere imâle olunmuşudur, "halk" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifde Ebû Hüreyre hazretlerinden mervî olan من تاب قبل ان تطلع الشمس من مغربها تاب الله عليه Ya'ni, "Kim ki güneşin mağribden tulû'un- dan evvel tövbe ederse, Allâh Teâlâ tövbesini kabûl eder" hadîs-i şerîfine işâ- ret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin âfâkî ve enfüsî ma'nâları vardır. Âfâkîsi bu- dur ki: Arzın ömrü nihâyet bulduğu vakit, mihveri etrafındaki devri kuvâ-yı tabîiyyeden bir sebeb tahtında mütezelzil olup, emr-i Hak'la tersine vâki' olur. Halk bu fevkalâdeliği gördüğü vakit, korkup Allâh'a rücû' ederler; fakat belâ vaktinde tövbe makbûl olmaz. Enfüsîsi budur ki: من مات فقد قامت قيامته Ya'ni, "Ölen kimsenin muhakkak kıyâmeti koptu" hadîs-i şerîfi mûcibince, mevt her ferd-i beşerin kıyâmetidir; ve hâl-i ihtizâr rûh-i insânî güneşinin, cism-i kesîf mağribinden, cism-i latîf-i berzahîye tulû'udur ki, bu tulû' esnâsında, hâl-i ihtizârda bulunan kimseye ahvâl-i berzâh münkeşif olur ve inkâr ettiği şeyleri görüp tasdîk eder ve fakat bu anda tövbesi makbûl olmaz; zîrâ muhtezir gayba îmân getirmiş olmayıp, ancak îmân-ı şuhûdî sahibi olur. Halbuki ind-i ilâhîde makbul olan الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بالغيب (Bakara, 2/3) ["Gayba îmân edenler"] âyet-i kerîmesi mûcibince îmân-ı gaybîdir.

2496. Sekiz cennetin rahmetden sekiz kapısı vardır, ey oğul, o sekizden birisi tövbe kapısıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. Sekiz cennetin rahmetten sekiz kapısı vardır, ey oğul, o sekizden birisi tövbe kapısıdır.

Hint nüshalarında "heşt cennet" yerine "hest cennet" geçmektedir. Anlamı "Cennetin rahmetten dolayı sekiz kapısı vardır" demektir. Bilinmeli ki, sekiz cennetin isimleri ve mertebeleri hakkında Allah dostlarının farklı açıklamaları vardır.

Ankaravî hazretleri şu sıralamaya göre açıklar: 1. Cennet-i Adn, 2. Cennet-i Vesîle, 3. Cennet-i Firdevs, 4. Cennet-i Huld, 5. Cennet-i Naîm, 6. Cennet-i Me'vâ, 7. Dârü's-selâm, 8. Dârü'l-karâr'dır. Bu isimlerin her biri Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilmiştir. Bunların sekiz kapısı vardır: 1. Tövbe kapısıdır ki, her zaman açıktır. 2. Zekât kapısı, 3. Namaz kapısı, 4. Reyyân kapısı ki, oruç tutanlara özgüdür. 5. Hac kapısı, 6. Cihâd kapısı, 7. Vera' kapısı ki, takva sahiplerine özgüdür. 8. Sıla kapısı ki, sıla yapan, akrabalarını ziyaret edenlere özgüdür.

Abdülkerîm Cîlî hazretleri ise el-İnsânü'l-Kâmil adlı eserinde şu şekilde açıklar: 1. Cennetü's-Selâm, yahut Cennetü'l-Mücâzât. Bu cennetin kapısı sâlih amellerdendir; tövbe ise sâlih amellerdendir. 2. Cennetü'l-Hulk, yahut Cennetü'l-Mekâsib. 3. Cennetü'l-Mevâhib, 4. Cennetü'n-Naîm yahut Cennetü'l-istihkāk (hak etme), 5. Cennetü'l-Firdevs, yahut Cennetü'l-Maârif (bilgiler), 6. Cennetü'l-Fazîle, 7. Cennetü's-Sıfât, 8. Cennetü'z-Zât. Zikredilen kitapta bu cennetlerin her birinin halleri ve ehli hakkında ayrıntılar vardır.

Azîz Nesefî hazretleri de Risalelerinde şöyle buyuruyor: "Sekiz cennet vardır, her bir cennetin başında bir ağaç vardır ve her bir ağacın bir adı vardır; o cennete o ağacın ismi ile ad verirler. İlk ağacın ismi "Vücûd"dur ve ikinci ağacın ismi "Mizâc"dır, üçüncü ağacın ismi "Akıl"dır, dördüncü ağacın ismi "İlim"dir, beşinci ağacın ismi "Hulk"dur, altıncı ağacın ismi "İrfân", yedinci ağacın ismi "Yakîn", sekizinci ağacın ismi "Muayene"dir. Şimdi cennetin varlığı sabittir ve fakat niteliği bilinmemektedir. Peygamberler ve evliyalar tarafından yapılan tavsifler ise temsillerden ibarettir."

Hind nüshalarında "heşt cennet" yerine "hest cennet" vâki'dir. Ma'nâsı "Cennetin rahmetden nâşî sekiz kapısı vardır" demek olur. Ma'lûm olsun ki, sekiz cennetin isimleri ve merâtibi hakkında ehlullâhın muhtelif beyânâtı vardır.

Ankaravî hazretleri şu tertib üzere beyân buyurur: 1. Cennet-i Adn, 2. Cennet-i Vesîle, 3. Cennet-i Firdevs, 4. Cennet-i Huld, 5. Cennet-i Naîm, 6. Cennet-i Me'vâ, 7. Dârü's-selâm, 8. Dârü'l-karâr'dır. Bu isimlerin her birisi Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Bunların sekiz kapısı vardır: 1. Tövbe kapısıdır ki, her vakit açıkdır.2. Zekât kapısı, 3. Namaz kapısı, 4. Reyyân kapısı ki, oruç tutanlara mahsusdur. 5. Hac kapısı, 6. Cihâd kapısı, 7. Vera' kapısı ki, ehl-i takvâya mahsûsdur. 8. Sıla kapısı ki, sıla edip, akrabâsını ziyaret edenlere mahsûstur.

Abdülkerîm Cîlî hazretleri ise el-İnsânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde şu sûretle beyân buyurulur: 1. Cennetü's-Selâm, yâhud Cennetü'l-Mücâzât. Bu cennetin kapısı a'mâl-i sâlihadandır; tövbe ise a'mâl-i sâlihadandır. 2. Cennetü'l-Hulk, yâhud Cennetü'l-Mekâsib. 3. Cennetü'l-Mevâhib, 4. Cennetü'n-Naîm yâhud Cennetü'l-istihkāk, 5. Cennetü'l-Firdevs, yâhud Cennetü'l-Maârif, 6. Cennetü'l-Fazîle, 7. Cennetü's-Sıfât, 8. Cennetü'z-Zât. Mezkûr kitâbda bu cennetlerin her birisinin ahvâli ve ehli hakkında tafsilât vardır.

Azîz Nesefî hazretleri dahi Resâilinde şöyle buyuruyor: "Sekiz cennet vardır, her bir cennetin evvelinde bir ağaç vardır ve her bir ağacın bir adı vardır; o cennete o ağacın ismi ile tesmiye ederler. Evvelki ağacın ismi "Vücûd"dur ve ikinci ağacın ismi "Mizâc"dır, üçüncü ağacın ismi "Akıl"dır, dördüncü ağacın ismi "İlim"dir, beşinci ağacın ismi "Hulk"dur, altıncı ağacın ismi "İrfân", yedinci ağacın ismi "Yakîn", sekizinci ağacın ismi "Muayene"dir. Imdi cennetin vücûdu sâbitdir ve fakat keyfiyeti meçhûldür. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı taraflarından vâki' olan tavsîfât ise temsilâtdan ibarettir."

2497. O cümle gâh açık olur, gâh kalkık; ve o tövbe kapısı açığın gayri olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. O cümle bazen açık olur, bazen kapalı; ve o tövbe kapısı açık olmaktan başka türlü olmaz.

Yani, "Yukarıda anılan cennetin bütün kapıları bazen açık olur, bazen kapalı olur. Daima açık olan kapı, "tövbe kapısı"dır; bu kapı kullar için asla kapanmaz." Bilinmeli ki, nefsaniyet ve yoğunluk âlemi cehennemin ta kendisidir ve ruhanîlik âlemi ise cennetin ta kendisidir. Ve çok açık bir şeydir ki, bir şeyden yüz çevrilmedikçe, diğer şeye yönelinmez; bu sebeple nefsaniyet ve tabiat âleminin hükümlerine dalmış olan bir kimse, bu âlemden bıkıp, ruhanîlik âlemine yönelince, cennetin kapısına girmiş bulunur. Ve tövbe ve geri dönüş ise, ancak bundan ibarettir; ve bu tövbe ve geri dönüş kapısı ise, insan fertlerinin her biri için daima açıktır; diğer kapılar böyle değildir. Örneğin Namaz ve Oruç kapıları vakitlerle sınırlıdır, bu sebeple bazen açık ve bazen kapalı olur. Marifet Cenneti de böyledir.

Ya'ni, "Yukarıda zikr olunan cennetin bütün kapıları gâh açık olur, gâh kapalı olur. Dâimâ açık olan kapı, "tövbe kapısı"dır; bu kapı kullar için aslâ kapanmaz." Ma'lûm olsun ki, âlem-i nefsâniyyet ve kesâfet ayn-ı cehennemdir ve âlem-i rûhâniyyet ise ayn-ı cennetdir. Ve pek açık bir şeydir ki, bir şeyden yüz çevirmeyince, dîğer şeye teveccüh olunmaz; binâenaleyh nefsâniyet ve tabîat âleminin ahkâmında müstağrak olan bir kimse, bu âlemden bıkıp, rûhâniyet âlemine teveccüh edince, cennetin kapısına dâhil olmuş bulunur. Ve tövbe ve rücû' ise, ancak bundan ibaretdir; ve bu tövbe ve rücû' kapısı ise, efrâd-ı beşerin her birisi için dâimâ açıkdır; dîğer kapılar böyle değildir. Meselâ Namaz ve Oruç kapıları evkāt ile mukayyeddir, binâenaleyh gâh açık ve gâh kapalı olur. Cennet-i Maârif de böyledir.

2498. Agah ol, ganîmet tut, kapı açıkdır; çabuk hasûdun körlüğüne yönünü oraya çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Bil ki, fırsat bil, kapı açıktır; çabuk hasetçinin körlüğüne yönünü oraya çevir!

"Ey Firavun veya Firavun karakterinde olan kişi, kendine gel, azgınlıktan vazgeç, tövbe ve dönüş kapısının daima açık olmasını fırsat bil ve bu fırsatı kaçırma; çabuk, hasetçi olan şeytanın körlüğüne, beden evinin eşyası olan fikir ve amellerini o tövbe kapısına çek!"

"Ey Fir'avn veyâhud Fir'avn meşrebinde olan kimse, kendine gel, azgınlıkdan vazgeç, tövbe ve rücû' kapısının dâimâ açık olmasını ganîmet bil ve fırsatı fevt etme; çabuk, hasûd olan şeytanın körlüğüne, cisim evinin eşyası olan efkâr ve a'mâlini o tövbe kapısına çek!"

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a "Benden bir nasîhat kabûl et ve bedel olarak dört fazilet al!" demesi Ve Fir'avn'ın: "O dört hangisidir?" diye sorması

2499. "Agâh ol, benden bir şey kabul et ve getir, sonra benden onun için dört bedel al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. "Haberdar ol, benden bir şey kabul et ve getir, sonra benden onun için dört karşılık al!"

2500. Dedi: "Ey Mûsâ o birisi hangisidir? O birden bana biraz şerh et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Dedi: "Ey Mûsâ, o birisi hangisidir? Onu bana biraz açıkla!"

Firavun cevaben dedi: "Ey Mûsâ, o söylediğin nasihat hangi nasihattir, o nasihattan bana biraz açıklama yap!"

Fir'avn cevâben dedi: "Ey Mûsâ o söylediğin bir nasihat hangi nasihatdır, o bir nasihatdan biraz bana îzâhat ver!"

2501. Dedi: "O bir ki, aşikâr olarak diyesin ki, fâil-i mutlakın gayri bir Hudâ yokdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Dedi: "O bir ki, açıkça diyesin ki, mutlak fâilin gayrısı bir Tanrı yoktur."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevap olarak buyurdu: "Ey Fir'avn, sana söylediğim o bir nasihat şudur ki, mutlak fâilden başka bir Allah yoktur diyesin; yani, "Lâ ilahe illallâh" sözünü herkesin huzurunda açıkça söyleyesin ve kalbinle de tasdik edesin!"

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu: "Ey Fir'avn, o sana söylediğim bir nasîhat budur ki, fâil-i mutlakdan başka bir Allâh yokdur diyesin; ya'ni, "Lâ ilahe illallâh" sözünü herkesin muvâcehesinde açıktan açığa söyleyesin ve kalbin ile de tasdîk edesin!"

2502. "Alâ üzerinde feleklerin ve yıldızların, insanın ve şeytanın ve perinin ve kuşun Hâlik'ıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. "O, feleklerin ve yıldızların, insanın, şeytanın, perinin ve kuşun Yaratıcısıdır."

"Ulâ" kelimesi, "ayn" harfinin üstün ve ötreli okunmasıyla, şeref, yücelik ve yüksek mertebe anlamındadır. Yani, "O mutlak fail olan yüce zat, yüksek mertebede bulunan feleklerin ve gök cisimlerinin ve insan, şeytan, cin ve kuş türlerinin Yaratıcısıdır; ve bunların hepsi o en yüce ve en ulu Zât'ın yaratılmışıdır."

“Alâ”, “ayn"ın fethi ve zammı ile ["ulâ], şeref ve rif'at ve mertebe-i refia ma'nâsınadır. Ya'ni, “O fâil-i mutlak hazretleri yüksek mertebe üzerinde bulunan feleklerin ve ecrâm-ı semâviyyenin ve insan ve şeytan ve cin ve kuş cinslerinin Hâlik'ıdır; ve bunların cümlesi o Zât-ı ecell-i a'lânın mahlûkudur."

2503. "Denizin ve çölün ve dağın ve sahrânın Hâlik'ıdır. O'nun mülkü hadsiz ve O şebîhsiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. "Denizin ve çölün ve dağın ve sahranın Yaratıcısıdır. O'nun mülkü sınırsız ve O benzersizdir!"

Yüce Allah'ın en yüce Zâtı, denizlerin ve çöllerin ve dağların ve sahrâların Yaratıcısıdır. Sonsuz uzaydaki sayılamaz ve hesaba gelmez cisimler O'nun mülküdür ve sonsuz ve sınırsız uzayı kuşatmıştır ve kendisi eşyanın suretlerinden hiçbir şeye benzemez; mülkünde O'nun ortağı ve benzeri yoktur.

"Hak Teâlâ'nın Zât-ı ecelli, denizlerin ve çöllerin ve dağların ve sahrâların Halik'ıdır. Fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâm-ı lâ-yuad ve lâ-yuhsâ O'nun mülküdür ve nihâyetsiz ve hadsiz olan fezâyı muhîtdir ve kendisi suver-i eşyâdan hiçbir şeye benzemez; mülkünde O'nun şerîki ve nazîri yokdur."

2504. (Fir'avn) dedi: "Ey Mûsâ o dört hangisidir ki, bana ivaz verirsin, söyle, getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. (Firavun) dedi: "Ey Musa, o dört şey hangisidir ki, bana karşılığını verirsin, söyle, getir!"

2505. “Tâ ola ki, o güzel va'din lutfundan benim küfrümün çarmıhı gevşek ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. "O güzel vaadin lütfundan benim küfrümün çarmıhı gevşesin!"

Bu ve sonraki beyitler, Firavun'un ezelî yatkınlığı (isti'dâd-ı ezelî) dilinden meydana gelmiştir. Çünkü yukarıda 2490 numaralı beyitte açıklandığı üzere, Kur'an-ı Kerim, Firavun'un can çekişme hâlinden önce iman ettiğine şehadet etmektedir. Yani, Firavun'un mümin olan tekil sabit hakikati (ayn-ı sabite) diyor ki: "Ey Musa, bana imana karşılık olarak o vaat ettiğin dört şeyi söyle; aksine senin o güzel vaadinin inceliğinden benim görünen küfrümün ve nefsime ait bedbahtlığımın çarmıhı gevşer de, benim imanım maddi yoğunluk (kesâfet) âleminde de ortaya çıkar."

Bu ve âtîdeki ebyât, Fir'avn'ın isti'dâd-ı ezelîsi lisânından vâki'dir. Zîrâ yukarıda 2490 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere, Fir'avn'ın hâl-i ihtizârdan mukaddem îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şehadet buyuruyor. Ya'ni, Fir'avn'ın mü'min olan ayn-ı sabitesi diyor ki: "Ey Mûsâ, bana îmâna bedel olarak o va'd ettiğin dört şeyi söyle; belki senin o güzel va'dinin letâfetinden benim küfr-i zâhirîmin ve şekāvet-i nefsâniyyemin çârmıhı gevşer de, benim îmânım âlem-i kesâfetde de zâhir olur."

2506. "Belki o ganîmetlenmiş olan hoş va'dlerden, benim yüz batman olan küfrümün kilidi açılır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. "Aksine o ganimetlenmiş olan hoş vaatlerden, benim yüz batman olan küfrümün kilidi açılır."

2507. "Ola ki bal ırmağının te'sîrinden, bu kîn zehri, tenimde bal ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. "Umarım bal ırmağının tesirinden, bu kin zehri, bedenimde bal olur!"

"Bal ırmağı"ndan kastedilen, Firavun'un sabit hakikatindeki iman yatkınlığıdır. Yani, "Ey Musa, sen latif olan vaatlerini söyle, belki benim sabit hakikatimin iman feyzi bedenime ve maddi yoğunluğuma tesir eder de, bu bedenimdeki kin zehri ve nefse ait sıfatlarım muhabbet balına dönüşür."

"Bal ırmağı"ndan murâd, Fir'avn'ın ayn-ı sâbitesindeki îmân isti'dâdıdır. Ya'ni, “Ey Mûsâ, sen latîf olan va'dlerini söyle, câiz ki, benim ayn-ı sâbitemin feyz-i îmânı cismâniyetime ve kesâfetime te'sîr eder de, bu tenimdeki kîn zehri ve sıfât-ı nefsâniyyem muhabbet balına inkılâb eder."

2508. "Yahud latif olan süt ırmağının aksinden, esîr olan akıl bir dem terbiye bula!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. "Yahut latif olan süt ırmağının yansımasından, esir olan akıl bir an terbiye bulsun!"

"Süt ırmağı"ndan kastedilen, ilahi zevkî muhabbettir. Yani, "Yahut ilahi zevkî muhabbetin yansımasından, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) esiri olan aklım bir an için olsun terbiye bulsun!" Bu ve sonraki şerefli beyitlerde, Muhammed Suresi'nin on beşinci ayetinde geçen مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) yani, "Müttakilere vaat olunan cennetin misalidir ki, onda kokusu ve lezzeti bozulmamış su nehirleri ve tadı bozulmamış sütten nehirler, içenler için lezzet olan şaraptan nehirler, saf baldan nehirler vardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hakikatleri araştıranlara göre "su nehirleri"nden kastedilen, öncesiz ve sonsuz hayat ile diriltici olan ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler). "Süt nehirleri"nden kastedilen, ilahi zevkî muhabbettir. "Şarap nehirleri"nden kastedilen, ilahi cezbedir (Allah'a çekilme hali). "Bal nehirleri"nden kastedilen ise hakka'l-yakîndir (gerçeğin kesin bilgisi) ki, ondan daha tatlı ve lezzetli bir şey yoktur ve ikilik şüphesinden arınmıştır.

"Süt ırmağı"ndan murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. Ya'ni, “Yâhud muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyenin aksinden, nefs-i emmârenin esîri olan aklım bir an için olsun terbiye bula!" Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, sûre-i Muhammed'in on beşinci âyetinde vâki' olan مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) Ya'ni, "Müttakílere va'd olunan cennetin mislidir ki, onda kokusu ve lezzeti bozulmamış su nehirleri ve ta'mı bozulmamış sütden nehirler, içenler için lezzet olan şarâbdan nehirler, musaffâ baldan nehirler vardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Muhakkikler indinde "su nehirleri"nden murâd, hayât-ı ezeliyye-i ebediyye ile ihyâ edici olan ulûm-ı ledün- niyyedir. "Süt nehirleri"nden murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. "Şarâb nehirleri"nden murâd, cezbe-i ilâhiyyedir. "Bal nehirleri"nden murâd, hakka'l-yakîndir ki, ondan daha tatlı ve lezzetli bir şey yokdur ve isneyniyet şâibesinden musaffâdır.

2509. Yahud ola ki, o şarab ırmaklarının aksinden sarhoş olayım, emrin zevkinden koku götüreyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Yahut o şarap ırmaklarının aksinden sarhoş olayım, emrin zevkinden koku alayım!

"Şarap ırmağı"ndan kasıt, ilahi cezbe (Allah'a çekilme hâli) ve aşırı şevktir ki, akılları hayretlere düşürüp sarhoş eder. "Emir"den kasıt ruhtur; nitekim ayet-i kerimede, قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) yani, "Ey Resul'üm de ki: Ruh Rabb'imin emrindendir" buyurulur. Yani, "Ey Musa sen benim azmış olan nefsime hitap et, belki bu latif hitap neticesinde bir ilahi cezbeden sarhoş olurum, ruhumun zevkinden bir koku alırım!"

"Şarâb ırmağı"ndan murâd, cezbe-i ilâhiyye ve şevk-ı müfritdir ki, ukülü hayretlere sevk edip, mest eder. "Emir"den murâd, rûhdur; nitekim âyet-i kerimede, قل الروح من أمر ربى (İsrâ, 17/85) ya'ni, "Ey Resûl'üm de ki: Rûh Rabb'imin emrindendir" buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ sen benim azmış olan nefsime hitâb et, belki bu hitâb-ı latîf neticesinde bir cezbe-i ilâhiyyeden sarhoş olurum, rûhumun zevkinden bir koku alırım!"

2510. Yahud ola ki, o su ırmaklarının letafetinden çorak ve harab olan cisim [2520] tâzelik bula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Yahut o su ırmaklarının inceliğinden çorak ve harap olan beden tazelik bulsun!

Yahut o senden çıkan ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) ve vahiy ilminin inceliğinden, benim çerçöp bitiren çorak ve harap bedenim tazelik bulup, halka faydalı olan yeşillikler bitirsin!

"Yahud ola ki, o senden sâdır olan ulûm-ı ledünniyyenin ve ilm-i vahyin letâfetinden, benim çörçöp bitiren çorak ve harâb cismim, tâzelik bulup, halka nâfi' olan yeşillikler bitirir!"

2511. Benim çorağıma bir yeşillik peyda ola, dikenlik cennetü'l-me'vâ ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Benim çorağıma bir yeşillik peyda ola, dikenlik cennetü'l-me'vâ ola!

"Benim çorak olan bedenimden bir yeşillik, yani, halka faydalı olan sözler ve fiiller ortaya çıksın! O çorak bedenim şimdiki hâlde kötü sözlerim ve kötü fiillerim ile bir dikenliktir. Belki senin nasihatlerin ile cennetü'l-me'vâ (sığınılacak cennet) olur!" "Cennet-i Me'vâ", sekiz cennetten birinin ismidir. Nasıl ki yukarıda zikri geçti.

"Benim çorak olan cismimden bir yeşillik, ya'ni, halka nâfi' olan akvâl ve ef'âl peyda ola! O çorak cismim şimdiki halde fenâ sözlerim ve fenâ fiillerim ile bir dikenlikdir. Câiz ki senin nasâyihin ile cennetü'l-me'vâ ola!" "Cennet-i Me'vâ", sekiz cennetden birisinin ismidir. Nitekim yukarıda zikri geçti.

2512. Ola ki cennetin dört ırmağının aksinden nûşî, cân Hakk'ın muâvenetinden yâr isteyici ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Ola ki can, cennetin dört ırmağının yansımasından içsin ve Hakk'ın yardımından dost istesin!

Bilinmeli ki, cennet lezzet yeridir ve cehennem elem yeridir; lezzet uyumdan, elem ise muhalefetten doğar. Aziz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Cennetin hakikati uyumdur ve cehennemin hakikati muhalefettir. Lezzetin hakikati murada ermektir ve elemin hakikati murada ermemektir. Cennetin ve cehennemin kapıları çoktur; bütün makbul sözler ve fiiller ile övülmüş ahlaklar cennetin kapılarıdır. Bütün makbul olmayan sözler ve fiiller ile kötü ahlaklar cehennemin kapılarıdır; çünkü insana ulaşan her bela ve nahoşluk, makbul olmayan sözler ve fiiller ile kötü ahlaklardandır; insana ulaşan her rahatlık ve hoşluk ise makbul sözler ve fiiller ile övülmüş ahlaklardandır."

Şimdi bu giriş bilindikten sonra anlaşılır ki, cennet peygamberlere uyumdan doğar ve bu uyumun neticesinden de kalp, bizatihi acil cennet (dünyadaki cennet) olup, onda yukarıda sayılan nehirler akar. Böyle bir kalp, peygamberlere tabi olan evliyanın kalbi olup, bu kalp peygamberlerin cennet olan kalplerinin ve onlardaki dört nehrin yansımasıdır. Böyle bir kalbe nail olan kişi bu âlemde acil cennete nail olmuş olur ki, bunların suretleri ahirette oluşup, onlara acil cennet derler. Bu cennetlere ulaşmanın gayesi, canın kendi aslı olan hakiki varlığa niteliksiz birleşmesidir.

Ma'lûm olsun ki, cennet mahall-i lezzet ve cehennem mahall-i elemdir; ve lezzet muvâfakatdan ve elem muhalefetden tevellüd eder. Azîz Nesefî hazret- leri buyurur ki: "Hakikat-ı cennet muvâfakat ve hakikat-ı cehennem muhâle-fettir. Lezzetin hakikatı murâddır ve elemin hakikati murâdı bulmamakdır. Cennetin ve cehennemin kapıları çokdur; cümle akvâl ve efâl-i makbûle ve ahlâk-ı hamîde cennetin kapılarıdır. Ve cümle akvâl ve ef'âl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîme cehennemin kapılarıdır; zîrâ insana erişen her belâ ve nâ-hoş-luk, akvâl ve efâl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîmedendir; ve insana erişen her râhat ve hoşluk, akvâl ve efâl-i makbûledendir ve ahlâk-ı hamîdedendir."

İmdi bu mukaddime ma'lûm oldukdan sonra anlaşılır ki, cennet enbiyâya muvâfakatdan tevellüd eder ve bu muvâfakatın neticesinden dahi kalb, biz-zât cennet-i 'âcile olup, onda yukarıda ta'dâd olunan nehirler cârî olur. Böyle bir kalb enbiyâya tâbi' olan evliyânın kalbi olup, bu kalb enbiyânın cennet olan kalblerinin ve onlardaki dört nehrin aksidir. Ve böyle bir kalbe nâil olan bu âlemde cennet-i 'âcileye nâil olmuş olur ki, bunların sûretleri âhiretde te-kevvün edip, onlara cennet-i âcile derler. Bu cennetlere vusûlün gāyesi, ca-nın kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîye bî-tekeyyüf ittisâlidir.

2513. "Nitekim cehennemin aksinden ateş olmuşum ve Hakk'ın kahrına bat-mışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. "Nitekim cehennemin aksinden ateş olmuşum ve Hakk'ın kahrına batmışım."

Bu beyit, yukarıdaki beytin anlamını doğrulamak içindir. Yani, "Ey Musa, senin öğütlerinden dolayı can, cennetin ve dört nehrin aksinden dolayı Hakk'ın yardımı ile gerçek dostu isteyici olabilir. Bu, uzak bir ihtimal değildir. Nasıl ki şimdiki hâlde ben cehennemin aksinden zulüm ateşi oldum ve Hakk'ın kahrına battım."

Bu beyit, yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd içindir. Ya'ni, "Ey Mûsâ, câiz ki senin nasâyihinden can, cennetin ve dört nehrin aksinden dolayı Hakk'ın yardımı ile yâr-ı hakîkîyi isteyici olur. Bu müstab'ad değildir. Nitekim şimdi-ki halde ben cehennemin aksinden âteş-i zulm oldum ve Hakk'ın kahrına battım."

2514. "Gâh cehennem yılanının aksinden, cennet ehli üzerine yılan gibi zehir yağdırıcı olmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. "Bazen cehennem yılanının yansımasından, cennet ehli üzerine yılan gibi zehir yağdırıcı olmuşum."

Yukarıdaki beytin ayrıntısıdır. Yani, "Bazen cehennem yılanının yansımasından nefsimin sıfatları yılan gibi olup, cennet ehli olan müminler üzerine türlü türlü zulüm zehirlerini yağdırıcı olmuşumdur."

Yukarıki beytin tafsilidir. Ya'ni, "Ba'zan cehennem yılanın aksinden nef-simin sıfatları yılan gibi olup, ehl-i cennet olan mü'minler üzerine envâ'-ı me-zâlim zehirlerini yağdırıcı olmuşumdur."

2515. “Gâh hamîm suyunun kaynayışının aksinden zulmümün suyu halaikı remîm etmişdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. "Bazen hamîm suyunun kaynamasının yansımasından zulmümün suyu yaratılmışları çürütmüştür."

"Hamîm", sözlükte zıt anlamlı kelimelerdendir. Hem "sıcak su"ya hem de "soğuk su"ya denir (Kāmûs). Burada sıcak anlamında olduğu açıktır. "Ramîm", "çürümüş kemik" anlamındadır. Yani, "Bazen cehennemin kaynar suyunun kaynamasının yansımasından nefsimde gazap ateşi ortaya çıkıp, zulmümün suyunu kaynattı ve bu su, halkı çürümüş kemik hâline getirdi!"

"Hamîm”, lügatde ezdâddandır. Hem "sıcak su'ya ve hem de "soğuk su"ya denir (Kāmûs). Burada sıcak ma'nâsına olduğu zâhirdir. "Ramîm", "çürümüş kemik" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Gâh cehennemin kaynar suyunun kaynayışının aksinden nefsimde gazab âteşi peyda olup, zulmümün suyunu kaynatdı ve bu su, halkı çürümüş kemik hâline getirdi!"

2516. Ben Zemherîr'in aksinden Zemherîr'im, yahud Saîr'in aksinden Sa-îr'im.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. Ben Zemherîr'in (şiddetli soğuk cehennem) aksinden Zemherîr'im, yahut Saîr'in (parlayan ateş cehennemi) aksinden Saîr'im.

"Zemherîr", şiddetli soğuk anlamına gelir ki, "soğuk cehennem"in adıdır. "Saîr", parlamış ateş anlamına gelir ve cehennemin yedi tabakasından dördüncü tabakasının ismidir. Yani, "Ben soğuk cehennemin aksinden aynen Zemherîr oldum ve halkı soğuk emirlerim ile üşüttüm ve dondurdum. Veyahut cehennemin dördüncü tabakasının aksinden, halka karşı bu cehennem gibi oldum ve onları parlayan gazabımın ateşiyle kavurdum."

"Zemherîr", şiddetli soğuk ma'nâsınadır ki, "soğuk cehennem"in adıdır. "Saîr", parlamış ateş ma'nâsınadır ve cehennemin yedi tabakasından, dördüncü tabakasının ismidir. Ya'ni, "Ben soğuk cehennemin aksinden aynen Zemherîr oldum ve halkı soğuk emirlerim ile üşütdüm ve dondurdum. Veyâhud cehennemin dördüncü tabakasının aksinden, halka karşı bu cehennem gibi oldum ve onları parlayan gazabımın ateşiyle kavurdum."

2517. Ben şimdi fakîrin ve mazlumun cehennemiyim, vay o kimseye ki, ben onu ansızın zebûn bulurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Ben şimdi fakirin ve mazlumun cehennemiyim, vay o kimseye ki, ben onu ansızın zebun bulurum.

"Benim nefsim ve şahsım fakirlerin ve mazlumların cehennemidir, işim daima onları azap etmektir. Zebun (güçsüz) ve aciz olarak bulduğum bir kimsenin vay haline!" Bu şerefli beyitte, her asırda mevcut olan Firavun tabiatındaki zalimlerin haline de işaret buyrulur.

"Benim nefsim ve şahsım fakîrlerin ve mazlûmların cehennemidir, işim dâimâ onları ta'zîb etmekdir. Zebûn ve âciz olarak bulduğum bir kimsenin vay hâline!" Bu beyt-i şerifde, her asırda mevcûd olan Fir'avn meşrebindeki zâlimlerin hâline de işaret buyurulur.

## Mûsâ (a.s.) ın Fir'avn'ın îmânının ücreti için o dört fazîleti şerh etmesi

2518. Mûsâ dedi ki: "O dördün evvelkisi, senin cismine devamlı bir sıhhat ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Mûsâ dedi ki: "O dördün ilki, senin bedenine devamlı bir sağlık olsun!"

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey Fir'avn, o dediğim dört faziletin birincisi senin bedeninde devamlı bir sağlık ve afiyet olur, hiç hasta olmazsın."

Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey Fir'avn, o dediğim dört fazîletin birincisi senin cisminde devamlı bir sıhhat ve âfiyet olur, hiç hasta olmazsın."

2519. "Bu illetleri ki, tıbda demişlerdir, ey muhterem, senin cisminden uzak olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. "Bu hastalıklar ki, tıpta demişlerdir, ey muhterem, senin bedeninden uzak olur."

"Ercümend", aziz ve muhterem ve kadr (değer) ve itibar sahibi olan kimse demektir. Firavun'un hükümdarlığına ve izzet-i sûrîsine (görünüşteki yüceliğine) işaret buyrulur. Yani, "Ey görünüşteki yücelik sahibi olan Firavun, tıp kitaplarında yazılı olan hastalıkların ve dertlerin çeşitleri senin maddî bedeninden uzak olur."

"Ercümend", azîz ve muhterem ve kadr ve i'tibâr sahibi olan kimse demekdir. Fir'avn'ın hükümdarlığına ve izzet-i sûrîsine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey izzet-i sûrî sahibi olan Fir'avn, tıb kitablarında yazılı olan illetlerin ve hastalıkların envâ'ı senin cism-i unsurînden uzak olur."

2520. "Saniyen, senin için uzun ömür olur ki, ecel senin ömründen ihtiraz [2530] tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. "İkinci olarak, senin için uzun ömür olur ki, ecel senin ömründen sakınır."

İlahi birliğe ulaşmanın karşılığında sana gelecek olan ikinci fazilet, ömrünün uzun olmasıdır ki, ecel senin ömründen sakınır, yani, sana uzun bir süre ecel gelemez.

Bilinmeli ki, ömrün uzaması ve kısalması hakkında çeşitli görüşler vardır. Bir görüşe göre ömrün uzaması ve kısalması mümkündür. Nitekim rivayet olunur ki, Ömer İbn Hattab (r.a.) hazretleri can çekişme hâlinde iken Ka'bü'l-Ahbâr (r.a.) geldi, dedi ki: "Vallahi, eğer Ömer Yüce Allah'a ecelini ertelemesi için dua etseydi, ertelerdi!" Ona dediler ki: Bu nasıl mümkün olur? Halbuki Yüce Allah hazretleri, فإذا جاء أجلهم لا يستأخرون ساعة ولا ولا يستقدمون (A'râf, 7/34) yani, "Onların eceli geldiği vakit, bir saat ne ileri ne de geri alınır!" buyurdu.

Ka'bü'l-Ahbâr hazretleri cevaben: "O hüküm can çekişme hâline göredir, bu hâlden evvel ömrün artması ve eksilmesi caiz olur" dedi ve Fâtır Suresi'nde geçen وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (Fâtır, 35/11) yani, “Bir kimsenin ömründen ne artar ne de eksilir, ancak levh-i mahfûzda artması ve eksilmesi takdir edilmiştir. Bu ömrün uzatılması ve kısaltılması Yüce Allah'a kolaydır" ayet-i kerimesini okudu. Şerefli beyitte de bu anlama işaret buyurulmuştur.

"Tevhîd-i ilâhî mukābilinde sana gelecek olan ikinci fazîlet ömrünün uzun olmasıdır ki, ecel senin ömründen sakınır, ya'ni, sana birçok vakit ecel gelemez."

Ma'lûm olsun ki, ömrün uzalması ve kısalması hakkında muhtelif kaviller vardır. Bir kavle göre ömrün uzalması ve kısalması mümkindir. Nitekim rivâyet olunur ki, Ömer İbn Hattab (r.a.) hazretleri hâl-i ihtizârda iken Ka'bü'l-Ahbâr (r.a.) geldi, dedi ki: "Vallâhi, eğer Ömer Hak Teâlâ'ya ecelini te'hîr için duâ etse, te'hîr ederdi!" Ona dediler ki: Bu nasıl mümkin olur? Halbuki Hak Teâlâ hazretleri, فإذا جاء أجلهم لا يستأخرون ساعة ولا يستقدمون (A'râf, 7/34) ya'ni, "Onların eceli geldiği vakit, bir sâat tekaddüm ve teahhur etmez!" buyurdu.

Ka'bü'l-Ahbâr hazretleri cevaben: "O hüküm hâl-i ihtizâra nazarandır, bu halden evvel ömrün ziyâde ve noksan olması câiz olur" dedi ve sûre-i Fâtır'da vâki' وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (Fâtır, 35/11) ya'ni, “Bir kimsenin ömründen ziyâde ve noksan olmaz, ancak levh-i mahfûzda ziyâde ve noksanlığı mukadderdir. Bu ömrün uzatılması ve kısaltılması Allâh Teâlâ'ya kolaydır" âyet-i kerîmesini okudu. Beyt-i şerîfde de bu ma'nâya işâret buyurulmuşdur.

2521. Ve düz ömürden sonra olmıya ki, cihandan na-murâd, olarak hârice gidesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. Ve düz ömürden sonra olmasın ki, dünyadan muratsız olarak dışarı gidesin!

Ve sıhhatli ve selametli olan uzun ömürden sonra, dünyadan ahirete muratsız olarak gitmezsin, yani, uhrevî muratlara nail olduğun halde vefat edersin.

Ve sıhhat ve selâmetli olan uzun ömürden sonra, dünyâdan âhirete murâdsız olarak gitmezsin, ya'ni, murâdât-ı uhrevîye nâil olduğun halde vefât edersin.

2522. Belki çocuk süt istediği gibi, ecel isteyici olursun, bir rencden değil ki, seni esîr tutar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Aksine, çocuk süt istediği gibi, ecel isteyicisi olursun, seni esir tutan bir dertten dolayı değil!

Ahiret saadeti sana açığa çıkacağından, dünya senin gözünde zindan gibi görünür. Bir çocuk nasıl ki annesinin sütünü isterse, sen de ölümü ve eceli öyle istersin; fakat eceli ve ölümü isteyişin, bedenine dayanılmaz bir hastalık ve elem gelip de hayatından bıktığın ve usandığın için değildir; aksine, ahiret saadetinin sana açığa çıkmasındandır.

Saâdet-i uhreviyye sana münkeşif olacağından, nazarında dünyâ zindan görünür. Bir çocuk nasıl ki validesinin sütünü isteyici olursa, sen dahi ölümü ve eceli öyle istersin; fakat eceli ve ölümü isteyiş, cismâniyetine tahammülfersâ bir hastalık ve elem ârız olup da, hayâtından bıktığın ve usandığın için değildir; belki saâdet-i uhreviyyenin sana inkişafındandır.

2523. Ölüm isteyici olursun, fakat rencin aczinden değil, belki hânenin harâbında defîne görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Ölüm isteyici olursun, fakat aczin rencinden değil, aksine evin harabında define görürsün.

Ey dünya hayatına tutkun olan Firavun, sen iman edersen, yakin nuru sebebiyle ölümü isteyici olursun; fakat bu ölümü istemen, hastalığın ve bedensel meşakkatlerin verdiği acizlik yüzünden değil, aksine bu beden evinin yıkılması içinde define olduğunu görürsün. Bazı nüshalarda "der harâb hâne" yerine "der harâbî hâne" geçmektedir; bu da "hanenin harabiyetinde" demektir.

Bilinmeli ki, ölüm, Zâtî tecellîdir (Allah'ın özünden gelen bir görünüm); bu sebeple ölüme muhabbet edenler ve âşık olanlar ancak Allah'ın dostlarıdır. Nasıl ki Yahudiler "Biz Allah'ın dostlarıyız!" iddiasında bulundukları zaman, onlara Cum'a Suresi'ndeki şu ayet-i kerime ile hitap buyruldu: `قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ` (Cum'a, 62/6-7) Yani, “Ey Resulüm Yahudilere de ki: "Eğer siz diğer insanlardan ayrıcalıklı olarak Allah'ın dostları olduğunuzu sanıyor iseniz ve sözünüzde sadıklardan iseniz, ölümü isteyin bakalım! Halbuki onlar önlerine koydukları küfür ve isyan sebebiyle, asla ölümü temenni etmezler; Yüce Allah ise zalimleri bilicidir."

Ey hayât-ı dünyeviyyenin meftûnu olan Fir'avn, sen îmân edersen, nûr-ı yakîn sebebiyle ölüm isteyici olursun; fakat bu ölümü istemen, hastalığın ve meşakkat-i cismâniyyenin verdiği acz yüzünden değil, belki bu cisim evinin yıkılması zımnında define olduğunu görürsün. Ba'zı nüshalarda "der harâb hâne" yerine "der harâbî hâne” vâki'dir; "hânenin harâblığında" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, ölüm, tecellî-i Zâtî'dir, binâenaleyh ölüme muhabbet edenler ve âşık olanlar ancak Allah'ın dostlarıdır. Nitekim yahûdîler "Biz Allah'ın dostlarıyız!" da'vâsında bulundukları vakit, onlara sûre-i Cum'a'daki şu âyet-i kerîme ile hitâb buyruldu: `قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ` (Cum'a, 62/6-7) Ya'ni, “Ey Resûlüm yahûdîlere de ki: "Eğer siz sâir nâsdan mümtâz olarak Allah'ın dostları olduğunuzu zu'm ediyor iseniz ve sözünüzde sâdıklardan iseniz, ölümü isteyin bakalım! Halbuki onlar önlerine koydukları küfür ve isyân sebebiyle, asla ölümü temennî etmezler; Allâh Teâlâ ise zâlimleri bilicidir."

2524. Binâenaleyh kendi elin ile bir balta tutarsın ve düşünmeksizin hâne üzerine vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. Bu sebeple kendi elin ile bir balta tutarsın ve düşünmeksizin evin üzerine vurursun.

Sen ölüm isteyici olunca, mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) baltasını kendi elin ile tutup bu cisim evini hiç düşünmeksizin yıkmaya başlarsın ve ne olursam olayım diyerek daima ölüme hazır olursun. Çünkü böyle bir Hakk âşığı için cisim bir hapishaneden ibarettir.

Sen ölüm isteyici olunca, mücâhedât ve riyâzât baltasını kendi elin ile tutup bu cisim evini hiç düşünmeksizin yıkmağa başlarsın ve ne olursam olayım diyerek dâimâ ölüme muntazır olursun. Zîrâ böyle bir âşık-ı Hak için cisim bir hapishâneden ibârettir.

2525. Zîra haneyi, defînenin hicabı; bu bir dâneyi yüz harmanın mâni'i görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Çünkü evi, definenin perdesi; bu bir taneyi yüz harmanın engeli görürsün.

"Ev"den kasıt, beden; "define ve hazine"den kasıt, Hakk'ın halifesi olan ruhtur; "tane"den kasıt, yine beşerî bedendir. Ve "yüz harman"dan kasıt, ruha ait olan Hakk'ın çeşitli tecellileridir. Yani, "Sen beden evini kendi elinle yıkmaya çalışırsın; çünkü bu beden, Yüce Hakk'ın halifesi olan ruhun perdesi ve örtüsüdür. Bu bir tane ve tohum mesabesinde olan beşerî bedeni, onun içindeki ruha ait yüz harmanın, yani Hakk'ın çeşitli tecellilerinin engeli görürsün." Nasıl ki Pir Hazretleri Divan-ı Kebir'lerindeki bir beyitte şöyle buyururlar. Beyit: در پرده خاک ای جان عیشست به پنهانی و اندر تثق غیبی صد یوسف کنعانی "Ey can sahibi olan kimse, bu toprak beden perdesinde gizli bir yaşayış vardır; ve gayba ait olan perdede dahi Kenan'a ait olan yüz Yusuf vardır."

Ve yine diğer bir şerefli beyitlerinde buyururlar. Beyit: کدام دانه فرورفت در زمین که نرست چرا به دانه انسانت این گمان باشد "Hangi tane toprağa gömüldü de, büyümedi? Senin insan tanen hakkında niçin bu sanı olsun?" Yani, niçin toprağa gömülen beşerî beden tanesi hakkında büyümemek sanısı oluşsun?"

"Hâne"den murâd, cisim; "define ve hazîne"den murâd, halîfe-i Hak olan rûh; "dâne"den murâd, kezâ cism-i beşerîdir. Ve "yüz harman"dan murâd, rûha olan tecelliyât-ı mütenevvia-i Hak'dır. Ya'ni, "Sen cisim evini kendi elin ile yıkmağa çabalarsın; çünki bu cisim, Zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhun perdesi ve hicabıdır. Bu bir habbe ve dâne mesâbesinde olan cism-i beşerîyi, onun zımnındaki rûha âit yüz harmanın, ya'ni, tecelliyât-ı mütenevvia-i Hakk'ın mânii görürsün." Nitekim cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyitde şöyle buyururlar. Beyit: در پرده خاک ای جان عیشست به پنهانی و اندر تثق غیبی صد یوسف کنعانی "Ey can sâhibi olan kimse, bu toprak cisim perdesinde gizli bir ayş vardır; ve gayba mensûb olan perdede dahi Ken'ân'a mensûb olan yüz Yûsuf vardır."

Ve kezâ diğer bir beyt-i şerîflerinde buyururlar. Beyit: کدام دانه فرورفت در زمین که نرست چرا به دانه انسانت این گمان باشد "Hangi dâne zemîne gömüldü de, neşv ü nemâ bulmadı? Senin insan dânen hakkında niçin bu zan olsun?" Ya'ni, niçin toprağa gömülen cism-i beşer dânesi hakkında neşv ü nemâ bulmamak zannı hâsıl olsun?"

2526. Böyle olunca bu dâneyi ateşe bırakırsın, bir baltayı da merdçe önde tutarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Böyle olunca bu taneyi ateşe bırakırsın, bir baltayı da mertçe önde tutarsın.

"Mademki ölümde saadet vardır, o halde bu beşerî cisim tanesini riyâzât (nefsî perhizler) ateşine atarsın ve cismin arzularına muhalefet baltasını da mertçe önünde tutarsın ve asla cismin korunması kaygısında bulunmazsın."

“Mâdemki ölümde saâdet vardır, o halde bu cism-i beşerî dânesini riyâzet ateşine atarsın ve cismin arzûlarına muhalefet baltasını da mertçe önünde tutarsın ve aslâ cismin muhafazası kaydında bulunmazsın.”

2527. Ey bir yaprak sebebiyle bir bağdan kalmış, bir yaprak onu bir kurt gibi asmadan koğmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Ey bir yaprak sebebiyle bir bağdan kalmış, bir yaprak onu bir kurt gibi asmadan kovmuştur.

"Yaprak"tan maksat, insan bedeni; "bağ"dan maksat, vahdet âlemi (birliğin yaşandığı âlem); "asma"dan maksat, ruh. Yani, "Ey hakikat ve vahdet bağının bir yaprağı hükmünde olan beşerî cismaniyet (insan bedenine ait olma) ile o bağdan geri kalmış olan kimse. O zavallı kimseyi o vahdet bağının bir yaprağı olan cismaniyet, yine o bağın asması hükmünde olan insan ruhundan bir kurtçuk gibi kovmuştur." Yani, gafil insan, cismaniyetinin hükümlerine dalıp, kendi ruhundan ve vahdet âleminden geri kalmıştır.

"Yaprak"dan murâd, cism-i beşer; "bağ"dan murâd, âlem-i vahdet; "asma"dan murâd, rûh. Ya'ni, "Ey hakikat ve vahdet bağının bir yaprağı mesâbesinde olan cismâniyyet-i beşeriyye ile o bağdan geri kalmış olan kimse. O zavallı kimseyi o bâğ-ı vahdetin bir yaprağı olan cismâniyet, yine o bağın asması mesâbesinde olan rûh-ı insânîden bir kurtcağız gibi koğmuşdur." Ya'ni, insân-ı gāfil, cismâniyetinin ahkâmına dalıp, kendi rûhundan ve vahdet âleminden geri kalmışdır.

2528. Vaktaki kerem bu kurdu uyandırdı, cehil ejderhâsını bu kurt yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Kerem bu kurdu uyandırdığında, bu kurt cehalet ejderhasını yedi.

Yüce Allah'ın lütuf ve keremi, insan bedeninin yaprağında bulunan bu nefis kurdunu, vahdet bağının asması hükmünde olan ruhtan ve hakikat bağından haberdar ettiği zaman, bu kurt cehalet ejderhasını yuttu ve onda cehalet yerine ilim ve marifet (Allah'ı bilme) oluştu.

Hak Teâlâ'nın lutuf ve keremi, cism-i beşer yaprağında olan bu nefis kurdunu, bâğ-ı vahdetin asması mesâbesinde olan rûhdan ve hakikat bağından âgâh ettiği vakit, bu kurt cehil ejderhâsını yutdu ve onda cehil yerine ilim ve ma'rifet kāim oldu.

2529. Kurt, ağaç meyvesinden dolu bir asma oldu, nîk-baht olan işte böyle tebdil olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Kurt, ağaç meyvesinden dolu bir asma oldu, bahtiyar olan işte böyle değişir.

"Kirm", kurt ve "kerm", Arapça olup, asma anlamına gelir. Yani, "Nefis kurdu cehalet ejderhasını yutunca, hakikat bahçesinin asması mesabesinde olan ruha dönüşür ki, o ruh asması, oluş ağacının meyvesinden dolu olur; ve oluş ağacının meyvesi ilahi sıfat ve isimlerin ilimleri ve marifetleridir ki, bu ilimler ve marifetler vasıtasıyla tecellilerde görünen müşahade olunur. İşte ezelî saadetin sahibi olan kimse böyle değişir." Nitekim kâmiller اشباحنا ارواحنا و ارواحنا اشباحنا Yani, "Bizim şahıslarımız ruhlarımız ve ruhlarımız şahıslarımızdır" demişlerdir. تفسير كُنتُ كَنرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ "Ben bir gizli hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim" hadis-i kudsîsinin tefsiridir.

Bu hadis-i kudsînin Yüce Allah hazretleri tarafından Davud (a.s.)'a hitaben beyan buyurulduğu rivayet olunur. یا داود کنت کنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف Yani, "Ey Davud ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yarattım." Cenab-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, "Bu hadis-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahihtir" buyururlar.

Bilinmeli ki, varlık, vahdet mertebesine, yani, hakikat-ı Muhammediyye mertebesine inişinden sonra, kendi zatına ve sıfatına şuuru (bilinci) sebebiyle, zatında gizli olan kemalatı (olgunlukları) açığa çıkarmaya muhabbet etti. Bu zuhur ve açığa çıkarma ancak kendi zatından, yine kendi zatınadır. Varlıkta kendinden başka bir şey yoktur ki, ondan gizli olsun! Bu sebeple bu hadis-i şerif, zuhurdan önce kendi kemalatının yine kendisine gizli olduğunu beyandan ibarettir. Yani, "Zuhurdan önce kendimden gizli olan kemalatımı, şuhudî (görerek) zevk ile bilmeye muhabbet ettim ve halkı bu şuhudî zevk ile bilinmem için yarattım" demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu ilerideki misal ile açıklığa kavuşur:

Misal: Kendisinde hattatlık, ressamlık ve mimarlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse, açığa çıkaracağı levhalar ile binaların "gizli hazinesi"dir. Kendi kemalatını müşahade (gözlem) zevki ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrir (yazıp çizme) ve tersim (resmetme) ve bu binaları inşa edip açığa çıkardıktan sonra "Ben bir gizli hazine idim bu sanat eserlerini müşahade zevki ile bilmek istedim ve bunları yaptım" der ve onları temaşa edip sanatının kemalatını gördüğünde övünür. İşte yaratılmışların en şereflisi olan insanı şehadet aleminde (görünen dünyada) açığa çıkardıktan sonra Yüce Allah hazretlerinin فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِين (Mü'minûn, 23/14) ["Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir!"] buyurması bu anlamdandır.

"Kirm", kurt ve "kerm", Arabî olup, asma ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefis kurdu cehil ejderhâsını yutunca, bâğ-ı hakîkatin asması mesâbesinde olan rûha mübeddel olur ki, o rûh asması, şecere-i kevnin meyvesinden dolu olur; ve şecere-i kevnin meyvesi sıfat ve esmâ-i ilâhiyye ulûm ve maârifidir ki, bu ulûm ve maârif vâsıtasıyla mezâhirde zâhir müşâhede olunur. İşte saâdet-i ezeliyye sahibi olan kimse böyle tebdil olur." Nitekim kamiller اشباحنا ارواحنا و ارواحنا اشباحنا Ya'ni, "Bizim şahıslarımız rûhlarımız ve rûhlarımız şahıslarımızdır" demişlerdir. تفسير كُنتُ كَنرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim" hadîs-i kudsîsinin tefsîridir

Bu hadis-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur. یا داود کنت کنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف Ya'ni, "Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yaratdım." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, "Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya'ni, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfatına şuûru hasebiyle, zâtında mündemic olan kemâlâtı ızhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve ızhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri birşey yokdur ki, ondan hafî olsun! Binâenaleyh bu hadis-i şerîf, kable'z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafi olduğunu beyandan ibaretdir. Ya'ni, "Kable'z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yaratdım" demekdir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder:

Misâl: Kendisinde hattâtlık, ressamlık ve mi'mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse ızhâr edeceği levhalar ile binaların "kenz-i mahfi"sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr ve tersîm ve bu binaları inşâ edip ızhâr eyledikden sonra "Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım" der ve onları temâşâ edip san'atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder. İşte eşref-i mahlûkāt olan insanı âlem-i şehadetde ızhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِين (Mü'minûn, 23/14) ["Yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir!"] buyurması bu ma'nâdandır.

2530. Haneyi kopar, zîrâ bu Yemen'in akîkinden, yüz binlerce hâne yapmak lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Evi yık, çünkü bu Yemen akikinden yüz binlerce ev yapmak uygun olur.

"Ev"den kasıt, insan bedeni; "Yemen"den kasıt, ruh; "akik"ten kasıt ise ruhanî tesirlerdir. Bilinmeli ki, ârifin cismaniyeti yıkılıp ruhanîliğe dönüştükten sonra, hal (bedenden soyunma) ve lebs (beden giyme) yoluyla her bir surette ortaya çıkmaya muktedir olur; ve bu suretler, misalî olan bedenlerin suretleridir. Bu sebeple ârif, kendi misalî suretleriyle âlemi gezer. Nasıl ki, Pîr efendimizin kırk kişinin evinde iftar ettiği rivayet olunur. Ve evliya menkıbelerinde bu hâlin benzerleri çoktur. Yani, "Ey insan, beşeriyet evini yık ve ruhuna dönüştür, çünkü bu ruhun tesirlerinden yüz binlerce böyle insan suretinde ortaya çıkmak mümkün olur."

"Hâne"den murâd, cism-i beşerî; "Yemen"den murâd, rûh; “akîk"den murâd, âsâr-ı ruhiyyedir. Ma'lûm olsun ki, ârifin cismâniyeti yıkılıp, rûhâniyete mübeddel olduktan sonra hal (خلع) ve lebs (لبس) tarîkıyle her bir sûretde zâhir olmağa kādir olur; ve bu sûretler misâlî olan bedenlerin sûretleridir. Binâenaleyh ârif kendinin suver-i misâliyyesiyle âlemi seyr eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin kırk kimsenin hânesinde iftâr buyurdukları rivâyet olunur. Ve menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazâiri çokdur. Ya'ni, "Ey insan, beşeriyet hânesini yık ve rûhuna tebdîl et, zîrâ bu rûhun âsârından yüz binlerce böyle sûret-i beşeriyyede zâhir olmak mümkin olur."

2531. Defîne ev altındadır ve çare yokdur; sakın harablıkdan endîşe etme ve durma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Define evin altındadır ve çare yoktur; sakın harabelikten endişe etme ve durma!

Gerçek varlık, senin izafî varlık olan bedeninin altındadır ve bu beden evi o hakikatin perdesi ve örtüsüdür. O örtü ve perde var oldukça, o hakikatin ortaya çıkmasına çare yoktur. Bu sebeple sakın bedenin harabiyetinden endişe etme ve riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yapmaktan asla geri durma!

Vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı izâfî olan cisminin altındadır ve bu hâne-i cismin o hakîkatin perdesi ve hicabıdır. O hicâb ve perde kāim oldukça, o hakîkatin inkişâfına çâre yokdur. Binâenaleyh sakın cismin harâblığından endîşe etme ve riyâzât ve mücâhedâtdan aslâ tevakkuf etme!

2532. Zîrâ gencin bir nakdinden binlerce hâne-yi teklifsiz ve meşakkatsiz ma'mûr etmek mümkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Çünkü hazinenin bir parasından binlerce evi külfetsiz ve zahmetsizce imar etmek mümkündür.

Çünkü harap olan beden evinin altındaki definenin bir parasından binlerce misalî suretler evlerini külfetsiz ve zahmetsizce inşa ve imar etmek mümkündür.

Bu beytin ikinci mısraı bazı nüshalarda "می توان کردن عمارت بی رخ" yani, "Zahmetsiz imar etmek mümkündür" şeklindedir; ve bazı nüshalarda dahi "میشود معمور بی تکلیف و رنج" yani, "Binlerce ev külfetsiz ve zahmetsizce imar olur" şeklindedir.

Zîrâ harâb olan cisim evinin altındaki defînenin bir nakdinden binlerce suver-i misâliyye evlerini külfetsiz ve zahmetsiz binâ ve ma'mûr etmek mümkindir.

Bu beytin ikinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda می توان کردن عمارت بی رخ ya'ni, "Zahmetsiz ma'mûr etmek mümkindir" sûretindedir; ve ba'zı nüshalarda dahi میشود معمور بی تکلیف و رنج ya'ni, "Binlerce hâne teklifsiz ve zahmetsiz ma'mûr olur" sûretindedir.

2533. Âkıbet bu hâne muhakkak vîrân olur; defîne onun altından yakînen uryân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Sonunda bu ev kesinlikle viran olur; define onun altından kesinlikle çırılçıplak ortaya çıkar.

Bu beden evi, doğal ve zorunlu olan ölüm sebebiyle kesinlikle sonunda viran olur ve hakiki varlık definesi onun altından kesinlikle çırılçıplak ortaya çıkar.

Bu cisim hânesi, tabîî ve ıztırârî olan ölüm sebebiyle muhakkakdır ki sonunda vîrân olur ve vücûd-ı hakîkî defînesi onun altından yakînen çırçıplak zâhir olur.

2534. Fakat senin lâyıkın olmaz, zîrâ ki ruha o fütûh onu vîrân etmenin üc- retidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Fakat senin lâyıkın olmaz, çünkü ruha o açılış onu viran etmenin ücretidir.

Fakat, ey beden evinin mamurluğuna çalışan kimse! Bu söylediğimiz defineyi ve hazineyi bulmak senin lâyıkın olmaz. Çünkü o defineyi bulmak, ruha açılışın nasip olması için, o beden evini isteyerek riyâzât ve mücâhedât ile viran etmek gerekir. O açılış bu isteğe bağlı ölümün ücretidir.

Fakat, ey cisim evinin ma'mûrluğuna çalışan kimse! Bu söylediğimiz de- fîneyi ve hazîneyi bulmak senin lâyıkın olmaz. Zîrâ o defîneyi bulmak fütû- hu rûha nasîb olmak için, o hâne-i cismi bi'l-ihtiyâr riyâzât ve mücâhedât ile vîrân etmek îcâb eder. O fütûh bu mevt-i ihtiyârînin ücretidir.

2535. Vaktaki o kârı yapmadı, onun ücreti "la"dır; "insan için ancak sa'y ey- lediği şey vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. O işi yapmadığı zaman, onun ücreti "hiç"tir; "insan için ancak çalıştığı şey vardır."

Bir kimse, sonunda harap olacak olan beden evinin imarına çaba harcayıp, onun sıfatlarını riyâzât ve mücâhedât ile yok etmeye gayret etmediği zaman; onun bu çabasının ve gayretsizliğinin ücreti hiçten ibaret kaldı. Çünkü Necm Suresi'ndeki ayet-i kerimede, [وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39)] "İnsan için ancak çalıştığı amelin eseri ve neticesi vardır" buyurulur.

Vaktâki bir kimse sonunda harâb olacak olan hâne-i cismin ma'mûriye- tine hasr-ı himmet edip, onun sıfatlarını riyâzât ve mücâhedât ile tahrîbe gayret etmedi; onun bu himmetinin ve gayretsizliğinin ücreti hiçden ibâret kaldı. Zîrâ sûre-i Necm'de olan âyet-i kerîmede, [وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39)] "İnsan için ancak sa'y ettiği amelin eseri ve netîcesi vardır" buyurulur.

2536. Ondan sonra sen, "Ey yazık, böyle bir ay bulut altında nihan oldu!" di- ye elini çiğnersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. Ondan sonra sen, "Ey yazık, böyle bir ay bulut altında gizlendi!" diye elini ısırırsın.

Eğer sen, dünya hayatında çalışıp iradî ölüm (nefsin isteklerini terk etme) ile ölmezsen, zorunlu ölümle ölüp, beden evinin harap olmasından sonra, ruhun istenen fetihlerden mahrum kalır. Ondan sonra da yazık ki, böyle bir ay, yani varlığın hakikati, bulut hükmünde olan izafî varlığın sıfatları altında gizlendi diye hasret çeker ve ellerini ısırırsın.

Eğer sen, hayât-ı dünyeviyyede çalışıp mevt-i ihtiyârî ile ölmezsen, mevt-i ıztırârî ile ölüp, hâne-i cismin harâb oldukdan sonra, rûhun matlûb olan fütûhdan mahrûm kalır. Ondan sonra da yazık ki, böyle bir ay, ya'ni, hakikat-i vücûd, bulut mesâbesinde olan vücûd-ı izâfînin sıfatları altında ni- hân oldu diye hasret çeker ve ellerini çiğnersin.

2537. "Ben iyilik cihetinden söyledikleri şeyi yapmadım; defîne ve ev gitti ve elim boşdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. "Ben iyilik cihetinden söyledikleri şeyi yapmadım; define ve ev gitti ve elim boş kaldı!"

Dersin ki: "Ben peygamberler ve evliyalar hazretlerinin kulların iyiliği için söyledikleri şeyi yapmadım ve nasihatlerini tutmadım. Bugün ise zorunlu ölüm vasıtasıyla beden evi yıkıldı ve defineyi de alıp götürdüler, iki elim boş kaldı!"

Dersin ki: "Ben enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ibâdullâhın iyiliği için söy- ledikleri şeyi yapmadım ve nasîhatlerini tutmadım. Bugün ise ıztırârî ölüm vâsıtasıyla cisim hânesi yıkıldı ve defîneyi de alıp götürdüler, iki elim boş kaldı!"

2538. Ücred yahud kirâ evini bir bey' ile ya bir şirâ ile tutdun, senin mülkün değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Ücretle yahut kirayla bir evi bir satışla ya da bir satın almayla tuttun, senin mülkün değil.

"Kirî", kiranın ve "şirî", satın almanın imâle edilmiş (eğik okunuşlu) şeklidir. "Kira", bir şeyin kullanılmasına karşılık verilen ücret; "şirâ'", satmak ve satın almak; "bey' ve şirâ'", alışveriş anlamındadır. Örneğin, günlük ücretle veya aylık ve yıllık kirayla verilen bir evi, o evin sahibiyle gerçekleşen alışveriş sebebiyle, ondan alacağına karşılık tuttun ve içinde oturdun. Bilirsin ki bu ev senin mülkün değildir. Bu beytin birinci mısraı Hind nüshalarında خانه را اجرت گرفتی و کری şeklindedir. "Evi ücret ve kirayla tuttun" demek olur.

“Kirî”, kirânın ve “şirî”, şirânın imâle olunmuşudur. “Kira”, bir şeyin isti'mâline bedel olarak verilen ücret; “şirâ'”, satmak ve satın almak; “bey' ve şirâ'”, alış veriş ma'nâsınadır. Meselâ ücret-i yevmiyye ile veyâ aylık ve senelik kirâ ile verilen bir evi, o evin sahibi ile vâki' olan alış veriş sebebiyle, ondan alacağına mukābil tutdun ve içinde sâkin oldun. Bilirsin ki bu ev senin mülkün değildir. Bu beytin birinci mısrâ'ı Hind nüshalarında خانه را اجرت گرفتی و کری sûretindedir. “Hâneyi ücret ve kirâ ile tutdun” demek olur.

2539. Bu kirânın müddeti ecele kadardır; nihayet bu müddet içinde onda amel edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. Bu kiralamanın süresi ecele kadardır; nihayet bu süre içinde onda amel edersin.

Tuttuğun bu evin içinde, sözleşme süresinin sonuna kadar oturabilirsin. Bu beyitlerde insan bedeni, kira ile tutulan eve veya dükkâna benzetilmiştir. Çünkü bu beden Allah'ın mülküdür, nasıl ki Fetih Suresi'nde وَلِلَّهِ مَلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Fetih, 48/14) yani, "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır" buyurulur. Ve ücret karşılığında olması şudur ki: Yüce Allah, bu varlık mülkünü kullarına ibadet etmeleri şartıyla ödünç vermiştir; nasıl ki ayet-i kerimede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) yani, "Biz cinni ve insanı ancak ibadet etmeleri için yarattık" buyurulur. İbn Abbas (a.s.) "liya'büdûn" kelimesini "li-ya'rifûn" ile tefsir etmiştir; bu da "Marifet için yarattım" demek olur.

Tutduğun bu evin içinde, mukāvele müddetinin nihâyetine kadar oturabilirsin. Bu beyitlerde cism-i beşer kirâ ile tutulan hâneye veyâ dükkâna teşbíh buyurulmuşdur. Zîrâ bu cisim Hakk'ın mülküdür, nitekim sûre-i Fetih'de وَلِلَّهِ مَلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Fetih, 48/14) Ya'ni, “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ın-dır” buyurulur. Ve ücret mukābilinde olması budur ki: Hak Teâlâ hazretleri bu mülk-i vücûdu kullarına ibâdet etmeleri şartıyla iâre buyurdu; nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'ni, “Biz cinni ve insanı ancak ibâdet etmeleri için yaratdık” buyurulur. İbn Abbâs hazretleri “liya'büdûn” kelimesini “li-ya'rifûn” ile tefsîr buyurmuşdur; “Ma'rifet için yaratdım” demek olur.

2540. Dükkân içinde eskicilik ediyorsun; senin bu dükkânının altında iki ma'den vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. Dükkân içinde eskicilik ediyorsun; senin bu dükkânının altında iki maden vardır.

Sana kira ile verilen bu beden dükkânı içinde oturmuş eskicilik ve yama yamayıcılık ediyorsun; oysa bu dükkânın altında iki maden, yani gümüş ve altın madenleri vardır. "Gümüş ve altın madenleri"nden kastedilen, nefsi bilmek (ma'rifet-i nefs) ve Hakk'ı bilmektir (ma'rifet-i Hak). Nefsi bilmek gümüş gibi ve Hakk'ı bilmek ise altın gibi kıymetlidir; çünkü yukarıda açıklandığı üzere Yüce Allah bu beden dükkânını kullarına bilmek için vermiştir. Nitekim bu şerefli sırrın ruhu da bilmektir ki "Bilinmeye muhabbet ettim" buyrulmuştur. Ve bu iki bilme, bu beden dükkânı altında gizli ve saklıdır.

Sana kirâ ile verilen bu cisim dükkânı içinde oturmuş eskicilik ve yama yamayıcılık ediyorsun; halbuki bu dükkânın altında iki ma'den, ya'ni, gümüş ve altın ma'denleri vardır. “Gümüş ve altın ma'denleri”nden murâd, ma'rifet-i nefs ve ma'rifet-i Hak'dır. Ma'rifet-i nefs gümüş gibi ve ma'rifet-i Hak ise altın gibi kıymetlidir; zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ bu cisim dükkânını kullarına ma'rifet için vermişdir. Nitekim bu sürh-i şerîfin rûhu da- hi ma'rifetdir ki "Fe-ahbebtü en u'rafe" ["Bilinmeye muhabbet ettim"] buyurulmuşdur. Ve bu iki ma'rifet bu cisim dükkânı altında mestûr ve mahfidir.

2541. Bu dükkân kiraya mensubdur; çabuk ol, baltayı al ve onun dibini yont!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Bu dükkân kiraya aittir; çabuk ol, baltayı al ve onun dibini yont!

Ey insan, bu cisim dükkânı kiralıktır ve emanettir; çabuk ol, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) baltasını al ve onun dibi ve kökü olan nefse ait sıfatları yont!

Ey insan, bu cisim dükkânı kiralıkdır ve âriyetdir; çabuk ol, riyâzet ve mücâhede baltasını al ve onun dibi ve kökü olan sıfât-ı nefsâniyyeyi yont!

2542. Ta ki ansızın baltayı ma'den üzerine koyasın, dükkândan ve eskicilikden kurtulasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Ta ki ansızın baltayı maden üzerine koyasın, dükkândan ve eskicilikten kurtulasın.

Ta ki o riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) baltasını vura vura ansızın bu iki marifet madenleri ortaya çıksın ve sen de bu emanet ve kiralık olan yoğun bedenden ve eskicilik edip, daima o yoğun bedeni gıdalar ve ilaçlar ile yamamaktan kurtulasın.

Tâ ki o riyâzet ve mücâhede baltasını vura vura ansızın bu iki ma'rifet ma'denleri zuhûr ede ve sen dahi bu âriyet ve kiralık olan cism-i kesîfden ve eskicilik edip, dâimâ o cism-i kesîfi gıdalar ve ilaçlar ile yamamakdan kurtulasın.

2543. Yama dikicilik nedir? Su içmek ve ekmek yemekdir. Bu yamayı sakîl eski libâs üzerine vuruyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. Yama dikicilik nedir? Su içmek ve ekmek yemektedir. Bu yamayı ağır eski elbise üzerine vuruyorsun.

Bu yoğun beden, yamalardan ağır bir hâle gelmiş olan eski bir elbise gibidir. Sen ise su ve ekmek yamalarıyla bu eski elbiseyi yamamak ile meşgulsün.

Bu cism-i kesîf, yamalardan sakîl bir hâle gelmiş olan eski bir libâs gibidir. Sen ise su ve ekmek yamalarıyla bu eski libâsı yamamak ile meşgülsün.

2544. Senin bu eski libâs olan tenin her bir zaman yırtılır; sen bu yemekden onun üzerine yama vurursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. Senin bu eski elbise olan bedenin her zaman yırtılır; sen bu yemekle onun üzerine yama vurursun.

Senin eski elbise hükmünde olan bu bedenin, acıkmak ve gıdaya muhtaç olmak suretiyle her zaman yırtılır. Sen de yemek yemek ve su içmek suretiyle onun yırtığını yamamaya çalışırsın.

Senin eski libâs mesâbesinde olan bu cismin, acıkmak ve gıdâya muhtaç olmak sûretiyle her zaman yırtılır. Sen dahi yemek yemek ve su içmek sûretiyle onun yırtığını yamamağa çalışırsın.

2545. Ey ikbal sahibi olan padişahın neslinden bulunan kimse! Kendine gel, bu yama dikicilikden âr tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. Ey ikbal sahibi olan padişahın neslinden bulunan kimse! Kendine gel, bu yama dikicilikten utan!

"Padişah-ı kâmyâr"dan (arzularına ulaşmış padişah) maksat, şerh eden büyük âlimlerin buyurdukları gibi, bedenen "insanlığın babası" olan Adem (a.s.) ve ruhen "ruhların babası" olan Efendimiz (S.a.v.)'dir. Ve hakikat-ı Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) bütün varlıkları kuşattığından, idrak sahibi bütün insan bireylerine, o hakikatin neslinden denilmesi uygun olur. Yani, "Ey arzularına ulaşmış padişahın neslinden olan insan! Kendine gel, bu beden dükkânı içinde yamacılık seviyesinde olan yemek ve içmek hazzına dalmaktan utan!"

"Pâdişâh-ı kâmyâr"dan murâd, şurrâh-ı kirâmın buyurdukları gibi cismen "ebu'l-beşer" olan Adem (a.s.) ve rûhen "ebu'l-ervâh" olan (S.a.v.) Efendi- miz'dir. Ve hakikat-ı muhammediyye bilcümle eşyayı muhît olduğundan, idrâk sahibi bilcümle efrâd-ı beşere, o hakikatin neslinden denilmek münasib olur. Ya'ni, "Ey pâdişâh-ı kâmyârın neslinden olan insan! Kendine gel, bu cisim dükkânı içinde yamacılık mesâbesinde olan yemek ve içmek hazzına müstağrak olmakdan utan!"

2546. Bu dükkânın dibinden bir parça kopar, tâ ki senin önünde iki ma'den baş çıkarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Bu dükkânın dibinden bir parça kopar, tâ ki senin önünde iki maden baş çıkarsın!

Bu beden dükkânının dibi olan nefsanî sıfatlardan riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile bir parçasını kopar ve yok et, tâ ki senin önünde nefs bilgisi ve Hak bilgisi madenleri ortaya çıksın!

Bu cisim dükkânının dibi olan nefsânî sıfatlardan riyâzet ve mücâhede ile bir parçasını kopar ve izâle et, tâ ki senin önünde ma'rifet-i nefs ve ma'rifet-i Hak ma'denleri zâhir olsun!

2547. Ondan evvelki kirâ evinin mühleti ahir gele; sen ondan menfaat götürmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Ondan önceki kira evinin süresi sona erecek; sen ondan fayda sağlamadın.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Yani, "Kiralık bir ev hükmünde olan bu bedenin süresi bitmeden ve ölüm hâli gelmeden önce bu dükkânın dibini kaz da, iki madeni çıkar; çünkü kiralık dükkânın kira süresi biter ve sen de ondan bir fayda elde etmemiş olursun."

Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'ni, "Kiralık bir hâne mesâbesinde olan bu cismin mühleti bitmeden ve hâl-i mevtî gelmeden evvel bu dükkânın dibini kaz da, iki ma'deni çıkar; zîrâ kiralık dükkânın müddet-i îcârı biter ve sen de ondan bir menfaat istihsâl etmemiş olursun."

2548. İmdi dükkân sâhibi seni dışarıya eder ve bu dükkânı ma'den cihetinden koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Şimdi dükkân sahibi seni dışarıya çıkarır ve bu dükkânı maden yönünden koparır.

Şimdi kira süresi sona erince ve vaat edilen ecel gelince, bu beden dükkânının sahibi olan Yüce Allah seni dışarıya çıkarır ve bu beden dükkânını gerçek yüzünün ortaya çıkması için koparır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de "O'nun gerçek yüzünden ve Zât'ından başka her şey yok olucudur; hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz" (Kasas, 28/88) buyurulur.

İmdi müddet-i icâre münkaziye olunca ve ecel-i mev'ûd gelince, bu cisim dükkânının sahibi olan Hak Teâlâ seni dışarıya çıkarır ve bu cisim dükkânını vech-i hakîkîsinin zuhûru için koparır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ya'ni, "O'nun vech-i hakîkîsinden ve Zât'ından gayri olan her şey hâlikdir; hüküm O'nundur ve O'na rücû' olunur" buyurulur.

2549. Sen hasretden gâh başına vurursun, gâh kendinin ham olan sakalını koparırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Sen hasretten bazen başına vurursun, bazen de kendinin ham olan sakalını koparırsın.

2550. Ki, "Ey bu dükkân benim lâyıkım idi, kör oldum, bu mekândan meyve [2560] yemedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Ki, "Ey bu dükkân benim lâyıkım idi, kör oldum, bu mekândan meyve [2560] yemedim!"

Beden dükkânının süresi sona erip, ölüm geldiği zaman, hasretle dövünüp dersin ki: "Eyvah, bu dükkân benim idi, ben bu dükkânın içindeki defineyi göremedim, kör oldum, bu yerden faydalanamadım!"

Cisim dükkânının mühleti münkaziye olup, ölüm geldiği vakit, hasretle döğünüp dersin ki: "Eyvah, bu dükkân benim idi, ben bu dükkânın içindeki defineyi göremedim, kör oldum, bu mekândan intifa' edemedim!"

2551. "Ey yazık, bizim vücudumuzu yel götürdü, kullar için ebede kadar "yâ hasretâ!" oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. "Ey yazık, bizim varlığımızı yel götürdü, kullar için sonsuza dek "yâ hasretâ!" oldu."

Yani, dersin ki: "Yazıklar olsun! Marifete vesile olan izafî varlığımızı, yel hükmünde olan nefsanî heva kapıp götürdü. Şimdi bizim gibi kulların feryadı, sonsuza dek "yâ hasretâ!" nidası oldu. Bu şerefli beyitte, Yâsîn Suresi 30. ayetindeki "Ne yazık şu kullara!" ifadesine işaret buyurulur.

Ya'ni, dersin ki: "Yazıklar olsun! Nasıl ma'rifete vesile olan bizim vücûd-ı izâfîmizi yel mesâbesinde olan hevâ-yı nefsânî kaptı götürdü. Şimdi bizim gibi kulların feryâdı ebede kadar "yâ hasretâ!" nidâsı oldu. Bu beyt-i şerîf-de يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ (Yâsîn, 36/30) ["Ne yazık şu kullara!"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

## Benî-âdemin kendi zekâvetine ve tabîatının tasvîrâtına mağrûr olması ve ilm-i enbiyâ olan ilm-i gaybı taleb etmemesi

2552. "Ben evde nakış ve güzel sûret gördüm, evin aşkında kararsız oldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. "Ben evde nakış ve güzel sûret gördüm, evin aşkında kararsız oldum."

Kendi zekâsına ve tabiatının kendi hayal gücünde tasvir ettiği sûretlere tutkun ve mağrur olan kimse, ölüm aracılığıyla nazarında hakikatin ortaya çıkışını gördüğü zaman der ki: "Ben beden evinde birtakım nakışlar ve güzel tabiatıma uygun sûretler gördüm; bu sebeple bu bedenimin evine dört elle sarılıp, onun aşkından kararsız bir hâle geldim."

Kendi zekâvetine ve tabîatının kendi kuvve-i hayaliyyesinde tasvîr ettiği sûretlere meftûn ve mağrûr olan kimse, ölüm vâsıtasıyla nazarında hakikatin inkişafını gördüğü vakit der ki: "Ben cisim evinde birtakım nakışlar ve güzel tab'ıma mülayim sûretler gördüm; onun için bu cismimin hânesine dört el ile sarılıp, onun aşkından karâr edemez bir hâle geldim."

2553. "Gizli defineden habersiz idim ve yoksa balta benim güldestem olur idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. "Gizli defineden habersizdim ve yoksa balta benim güldestem olurdu."

"Destenbevî", güzel kokulu maddelerden yaptıkları bir yumaktır ki, daima elde tutup koklarlar ve kokuları güzel olan şeyleri birbirine karıştırıp elde tutarak koklamaya Arapçada [لخلخة] "lahlaha" ve [شمامة] "şemmâme" derler. Portakal ve ayva gibi kokusu güzel olan her meyveyi koklamak için elde tutmak (Burhân-ı Katı'). Elde tutulan gül ve çiçek demetleri de bu türdendir. Bu kelimeyi "destenbû" şeklinde "yâ"sız dahi kullanırlar. Yani, "Ben bu cisim dükkânı altındaki gizli defineden habersizdim; eğer böyle bir define olduğundan haberim olsaydı, riyâzât ve mücâhedât baltası elimde bir gül demeti ve güzel kokulu maddeler yumağı hâlinde olurdu ve daima elimden bırakmazdım."

"Destenbevî", ıtrıyât aksâmından yaptıkları bir yumaktır ki, dâimâ elde tutup koklarlar ve kokuları güzel olan şeyleri birbirine karıştırıp elde tutarak koklamak Arabî'de [لخلخة] "lahlaha" ve [شمامة] "şemmâme" derler. Portakal ve ayva gibi kokusu güzel olan her meyveyi koklamak için elde tutmak (Burhân-ı Katı'). Elde tutulan gül ve çiçek demetleri de bu kabîldendir. Bu kelimeyi "destenbû" sûretinde "yâ"sız dahi isti'mâl ederler. Ya'ni, "Ben bu cisim dükkânı altındaki gizli defîneden gâfil idim; eğer böyle bir define olduğundan haberim olaydı, riyâzet ve mücâhede baltası elimde bir gül demeti ve ıtrıyât yumağı hâlinde olurdu ve dâimâ elimden bırakmaz idim."

2554. "Ah, eğer baltanın hakkını vere idim, şimdi gama teberrâ verirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. "Ah, eğer baltanın hakkını vere idim, şimdi gama teberrâ verirdim!"

Birinci mısradaki [تبر را] "teber ra", "teber" ile "ra" edatından oluşmuştur ve ikinci mısradaki "teberrâ", uzak olmak ve bıkkınlık anlamındadır. Bu iki kelime arasında söz güzelliklerinden "cinâs-ı tâm" (ses ve yazılışları aynı, anlamları farklı kelimelerle yapılan sanat) sanatı vardır. Yani, "Ah! Üzülür ve hasret çekerim ki, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) baltasının hakkını verip, nefsin sıfatlarını yontsaydım; şimdi bu kötü sıfatların çemberi içinde tutsak kalmaz ve gamdan da uzak olurdum."

Birinci mısra'daki [تبر را] "teber ra", "teber" ile "ra" edâtından mürekkebdir ve ikinci mısra'daki "teberrâ", berî olmak ve bîzârlık ma'nâsınadır. Bu iki kelime arasında muhassenât-ı kelâmdan "cinâs-ı tâm" san'atı vardır. Ya'ni, "Ah! teessüf ve tahassür ederim ki, riyâzet ve mücâhede baltasının hakkını verip, nefsin sıfatlarını yonta idim; şimdi bu kötü sıfatların çenberi içinde mahbûs kalmaz ve gamdan dahi berî olurdum."

2555. "Gözü nakış üzerine atdım, çocuklar gibi aşklar oynadım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. "Gözü nakış üzerine attım, çocuklar gibi aşklar oynadım!"

Bu cisim evinde, hayal gücümde tasvir edilen şekillere aldanarak, akıl gücümü ve aklımın gözünü bu nakış ve şekiller üzerine yönelttim; çocuklar gibi o hayalî şekillerle aşk oyunları oynadım!

"Bu cisim hânesinde kuvve-i hayâliyyemde musavver olan sûretlere aldandım ve kuvve-i akliyyemi ve aklımın gözünü bu nakış ve sûretler üzerine atf ettim; çocuklar gibi o suver-i hayâl ile aşkbâzlıklar ettim!"

2556. İmdi o ikbal sahibi olan hakîm iyi söyledi ki, sen bir çocuksun, hâne nakış ve nigar dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Şimdi o ikbal sahibi olan hakîm iyi söyledi ki, sen bir çocuksun, ev nakış ve resim dolu.

"Hakîm"den kasıt, Hakîm Senâyî-i Gaznevî (k.s.) hazretleridir. Kendileri Hâce Yûsuf Hemedânî hazretlerinin mürididir. Hicrî 525 senesinde vefat ettiği rivayet edilir. Bu şerefli beyitteki anlam, o hazretin Hadikatü'l-Hakika adlı eserindendir.

"Hakîm"den murâd, Hakîm Senâyî-i Gaznevî (k.s.) hazretleridir. Kendileri Hâce Yûsuf Hemedânî hazretlerinin mürîdidir. 525 sene-i hicriyyesinde vefâtı rivâyet olunur. Bu beyt-i şerîfdeki ma'nâ, o hazretin Hadikatü'l-Hakika

2557. Kendi dûdmânından toz çıkar diye, İlâhî-Nâme'de çok vasiyet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Kendi soyundan toz çıkar diye, İlâhî-Nâme'de çok vasiyet etti.

"Dûdmân", kavim ve kabile demektir ki, bundan maksat, nefse ait kuvvetlerdir. "Toz çıkarmak", mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) süpürgesiyle bu kuvvetlerin tozlarını süpürüp kalbi temizlemek anlamına gelir.

“Dûdmân”, kavim ve kabíle demekdir ki, bundan murâd, kuvâ-yı nefsâniyyedir. "Toz çıkarmak", mücâhede ve riyâzet süpürgesiyle bu kuvânın tozlarını süpürüp kalbi pâk etmek, ma'nâsınadır.

## Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a dört fazîletin tamâmını şerh etmesi

2558. “Ey Musâ kâfî kıl, üçüncü va'di söyle; zîrâ benim kalbim onun ıztırabından gāib oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. “Ey Musa, yeterli kıl, üçüncü vaadi söyle; çünkü benim kalbim onun ızdırabından kayboldu!"

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz Firavun'un kıssasına geri dönerler. Firavun dedi ki: “Ey Musa, açıkladığın hakikatler ve öğütler yeterlidir; bu kadarla yetinip, iman ettiğim halde nail olacağım dört faziletin üçüncüsünü de söyle; çünkü kalbim bu üçüncü faziletin merakından çırpınıp kayboldu. Yani, kalbim bu merakta boğulup, başka şey düşünemeyecek bir hale geldi!" Ey değerli okuyucu, bilinmeli ki, Mesnevî-i Şerif'in bu kıssaları geçmiş zamanın Musa'sı ile Firavun'a özgü değildir. Âlem, benzerlerin yenilenmesiyle, yeni yaratılış içindedir; bu sebeple her zamanda Musa meşrebinde olan insân-ı kâmiller ile, Firavun meşrebinde olan zalimler mevcuttur. Bu kıssalardaki inceliklerin hepsine şümulü vardır.

Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz Fir'avn'ın kıssasına rücû' buyururlar. Fir'avn dedi ki: “Ey Mûsâ, beyân ettiğin hakāyık ve nasâyih kâfidir; bu kadar ile iktifâ edip, îmân ettiğim halde nail olacağım dört faziletin üçüncüsünü de söyle; zîrâ kalbim bu üçüncü fazíletin merâkından çırpınıp gäib oldu. Ya'ni, kalbim bu merâkda müstağrak olup, başka şey düşünemeyecek bir hâle geldi!" Ey kāri-i muhterem, ma'lûmun olsun ki, Mesnevî-i Şerifin bu kıssaları geçmiş zamânın Mûsâ'sı ile Fir'avn'a mahsûs değildir. Alem teceddüd-i emsâl ile, halk-ı cedîd içindedir; binâenaleyh her zamanda Mûsâ meşrebinde olan kâmiller ile, Fir'avn meşrebinde olan zâlimler mevcutdur. Bu kıssalardaki dekāyıkın cümlesine şumûlü vardır.

2559. Mûsâ dedi: “O üçüncüsü, iki cihana mensub olan iki kat mülkdür, hasımdan ve adûdan halisdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Musa dedi: "O üçüncüsü, iki cihana ait olan iki kat mülktür, hasımdan ve düşmandan arınmıştır."

"Hasım", savaşan, çekişen ve tartışan kimse; ve "düşman", dostun zıddı olan düşman anlamındadır ki, hasımdan daha şiddetlidir. Yani, Musa (a.s.) Firavun'a cevap olarak buyurdu: "Müslüman olduğun takdirde sana gelecek olan üçüncü fazilet, iki cihana, yani dünyaya ve ahirete ait olan iki kat mülktür ki, o mülk içinde sana karşı tartışmaya ve çekişmeye kalkan ve düşman olan bir kimse bulunmaz; dünyada ve ahirette kalp huzuru ile yaşarsın. Nitekim böyle bir vaadi Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dahi Rum padişahı Heraklius ile Mısır meliki Mukavkıs'a yazdığı mektuplarda اسلم تسلم يؤتك الله اجرك مرتين yani "Müslüman olduğun takdirde Yüce Allah sana iki kere ecir verir" buyurmuşlardı.

"Hasım", cenk ve cidâl ve nizâ' eden kimse; ve "adüv", dostun zıddı olan düşman ma'nâsınadır ki, hasımdan daha şedîddir. Ya'ni, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu: "İslâm olduğun halde sana gelecek olan üçüncü fazîlet, iki cihâna, ya'ni, dünyaya ve âhirete taalluk eden iki kat mülkdür ki, o mülk içinde sana karşı nizâ'a ve cidâle kıyâm eden ve düşman olan bir kimse bulunmaz; dünyada ve âhiretde huzûr-ı kalb ile yaşarsın. Nitekim böyle bir va'di Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dahi Rûm pâdişâhı Herakl ile Mısır melíki Mukavkıs'a yazdığı mektublarda اسلم تسلم يؤتك الله اجرك مرتين ya'ni "Müslüman olduğun takdirde Allâh Teâlâ hazretleri sana iki kere ecir verir" buyurmuşlar idi.

2560. "Şimdi malik olduğun o mülkden daha ziyâdedir; zîrâ o cenk içinde ve [2570] bu sulh içindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. "Şimdi sahip olduğun o mülkten daha fazladır; çünkü o savaş içindedir ve bu barış içindedir."

Yani, "Sana gelecek olan iki kat mülk, şimdiki mülkünden ve saltanatından daha mükemmeldir; çünkü şimdiki mülkünün içinde muhaliflerin ve düşmanların vardır; bu verilecek olan mülkün içinde ise asla düşman yoktur, hepsi dosttur."

Ya'ni, "Sana gelecek olan iki kat mülk, şimdiki mülkünden ve saltanatından daha mükemmeldir; zîrâ şimdiki mülkünün içinde muhâliflerin ve düşmanların vardır; bu verilecek olan mülkün içinde ise aslâ düşman yokdur, hep dostdur."

2561. "O ki, sana cenk içinde böyle bir mülk verir, nazar et, sulh içinde sana nasıl sofra koyar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. "O ki, sana savaş içinde böyle bir mülk verir, bak, barış içinde sana nasıl sofra kurar."

Yani, "O Yüce Allah hazretleri ki, savaş ve çekişme âlemi içinde böyle bir mülk ve saltanat bağışlar, bak ki, barış ve esenlik âlemi içinde bağışladığı bir mülkün nimet sofrasını acaba nasıl kurar?"

Ya'ni, "O Allâh Teâlâ hazretleri ki, cenk ve nizâ' âlemi içinde böyle bir mülk ve saltanat ihsân eder, bak ki, sulh ve selâmet âlemi içinde ihsân buyurduğu bir mülkün ni'met sofrasını acabâ nasıl kurar?"

2562. O kerem ki, cefâ içinde sana bunları verdi, bak vefâ içinde iftikad ne olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. O kerem ki, cefa içinde sana bunları verdi, bak vefa içinde iftikad ne olur!

"İftikad", kaybolmuş bir şeyi aramak anlamındadır. Yani, "Yüce Allah hazretlerinin o keremi ki, cefa ve eziyet âlemi olan bu izafî varlık içinde sana bu görünen mülkü ve üstün saltanatı verdi; bak ki vefa âlemi olan, ruhanîlik âlemi içinde o ilahi keremin seni arayıp bulmaması nasıl olur?"

“İftikād”, gāib olmuş bir şeyi aramak ma’nâsınadır. Ya’ni, “Hak Teâlâ hazretlerinin o keremi ki, cefâ ve ezâ âlemi olan bu vücûd-ı izâfî içinde sana bu mülk-i zâhiri ve saltanat-ı kāhiri verdi; bak ki vefâ âlemi olan, âlem-i rûhâniyyet içinde o kerem-i ilâhînin seni arayıp bulmaması nasıl olur?”

2563. Dedi: “Ey Mûsâ dördüncüsü nedir? Çabuk açık söyle, sabrım gitti ve hırsım ziyâde oldu!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. Dedi: “Ey Mûsâ dördüncüsü nedir? Çabuk açık söyle, sabrım gitti ve hırsım ziyâde oldu!”

Firavun dedi: “Ey Mûsâ, imanım karşılığında elde edeceğim dördüncü fazilet nedir, çabuk açıkça söyle; çünkü onu anlamak konusunda sabırsızlandım ve o fazilete karşı hırsım ve tamahım arttı.”

Fir’avn dedi: “Ey Mûsâ, îmânıma bedel nâil olacağım dördüncü fazîlet nedir, çabuk açıkça söyle; zîrâ onu anlamak hususunda sabırsız oldum ve o fazîlete hırsım ve tama’ım ziyâde oldu.”

2564. Dedi: “Dördüncü odur ki, sen delikanlı kalırsın, kılın zift gibi ve yü-zün erguvân gibi!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Dedi: “Dördüncü odur ki, sen delikanlı kalırsın, kılın zift gibi ve yü-zün erguvân gibi!”

Mûsâ (a.s.) Fir’avn’a cevap olarak dedi: “Dördüncü fazilet odur ki, sen ecelin gelinceye kadar hiç ihtiyarlamazsın, saçın sakalın zift gibi kapkara ve yüzün de erguvan çiçeği gibi pembe olarak delikanlı bir hâlde kalırsın!”

Mûsâ (a.s.) Fir’avn’a cevâben dedi: “Dördüncü fazîlet odur ki, sen ecelin gelinceye kadar hiç ihtiyarlamazsın, saçın sakalın zift gibi kapkara ve yüzün dahi erguvân çiçeği gibi penbe olarak delikanlı bir halde kalırsın!”

2565. “Bizim indimizde renk ve koku çok kâsiddir; fakat sen süflîsin, biz de sözü süflî yaptık.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. “Bizim katımızda renk ve koku çok değersizdir; fakat sen süflîsin, biz de sözü süflî yaptık.”

Bizim gibi peygamberler ve bizim vârislerimiz olan evliyalar katında, suret âlemindeki renklerin ve kokuların asla itibarı ve geçerliliği yoktur; çünkü hepsi fânidir ve geçicidir ve fânî ve yok olan şeylere gönül bağlamak, idrakleri pek aşağı tabakada bulunan çocuklara ve çocuk tabiatında olan adamlara yakışır. Sen de ey Firavun, onlar gibi süflîsin, bu sebeple biz de sözümüzü senin idrakinin mertebesine indirip, süflî yaptık.”

Bizim gibi enbiyâ ve bizim vârislerimiz olan evliyâ indinde sûret âlemindeki renklerin ve kokuların aslâ i’tibârı ve revâcı yokdur; zîrâ hepsi fânîdir ve âriyetdir ve fânî ve zâil olan şeylere gönül bağlamak, idrâkleri pek aşağı tabakada bulunan çocuklara ve çocuk meşrebinde olan adamlara yakışır. Sen de ey Fir’avn, onlar gibi süflîsin, binâenaleyh biz de sözümüzü senin idrâkin mertebesine indirip, süflî yaptık.”

2566. Renkden ve kokudan ve mekândan iftihar, çocukların sevinmesi ve al-danmasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Renkten, kokudan ve mekândan övünmek, çocukların sevinmesi ve aldanmasıdır.

Renkli giysilerden, güzel kokulardan ve süslü mekânlardan övünmek, çocukların sevinmesi ve aldanmasının sonucudur. Çünkü renkli elbiseler giyip, güzel koku sürünmek ve süslü evlerde oturmakla övünmek, ucub (kendini beğenme) ve kibir belirtisidir; ucub ve kibir ise çocukların işidir. İnsanın değeri bunlarla değildir, ancak ilim ve irfan iledir; ilim ve irfan ise ucubu ve kibri giderir. Çünkü ilim ve irfan sahibi olan bir kimse, kendi mahiyetini düşündüğü zaman, kendi başlangıcını (bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akıtılmış sümük parçası) ve sonunu da (öldükten sonra bir leş ve cife) ve bu iki murdar halin arasında da kendisini necaset hamalı bulur. Şimdi böyle bir vücudu süslemek, ona ne değer verebilir?

بيان اين خبر كه كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدَرِ عُقُولِهِمْ لا عَلَى قَدَرِ عُقُولِكُمْ حَتَّى لَا يُكَذِّبُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ "İnsanlara akılları kadar konuşunuz, kendi akıllarınız kadar değil, ta ki Allah'ı ve O'nun Resulü'nü yalanlamasınlar!" hadis-i şerifinin açıklamasıdır.

Renkli libaslardan ve güzel kokulardan ve süslü mekânlardan iftihâr etmek, çocukların sevinmesi ve aldanması eseridir. Zîrâ renkli esvâb giyip, gü- zel koku sürünmek ve müzeyyen evlerde oturmak ile iftihâr etmek ucüb ve kibir alâmetidir; ve ucüb ve kibir ise çocukların işidir. İnsanın kıymeti bunlar ile değildir, ancak ilim ve irfân iledir; ilim ve irfân ise ucbü ve kibri izâle eder. Çünki ilim ve irfân sâhibi olan bir kimse kendisinin mâhiyetini düşündüğü vakit, kendi bidâyetini ve bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akıtılmış sümük parçası ve nihâyetini dahi, öldükden sonra bir lâşe ve cîfe ve bu iki murdar hâlin arasında da kendisini necâset hamalı bulur. İmdi böyle bir vücûdu süslemek, ona ne kıymet verebilir?

بیان این خبر که كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدَرِ عُقُولِهِمْ لا عَلَى قَدَرِ عُقُولِكُمْ حَتَّى لَا يُكَذِّبُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ "Nâsa akılları mikdârınca söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârınca değil, tâ ki Allah'ı ve onun Resûl'ünü tekzîb etmesinler!" hadîs-i şerîfinin beyânındadır

2567. Vaktaki çocuk ile muamele vâki' oldu, çocukların dilini de açmak gerekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Çocuk ile muamele gerçekleştiğinde, çocukların dilini de açmak gerekir.

"Ser u kâr" (iş ve güç), muameleden kinayedir, "üftâden" (düşmek) masdarıyla kullanılır (Bahâr-ı Acem). Yani, "Çocuklar ile muamele ve ilişki gerçekleştiği zaman, onların idrakine göre söz söylemek ve onların dillerini kullanmak lazım gelir." Bilinmelidir ki, herkesin idrakinin üstünde söz söylemek, o sözün reddedilmesine ve inkâr edilmesine sebep olur. Bir çocuk nasıl ki kendi idrak seviyesinde sözler söylemek ve nasihatler etmek suretiyle büyükler tarafından terbiye edilirse, insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insanlar) dahi, noksan insanları o tarz üzere terbiye ederler. Sözün özü, çocuklar ile muameleye mecbur olduğun zaman dersin:

"Ser u kâr", muâmeleden kinâyedir, "üftâden" masdarıyla kullanılır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, "Çocuklar ile muâmele ve münasebet vâki' olduğu vakit, onların idrâkine göre söz söylemek ve onların dillerini kullanmak lâzım gelir." Ma'lûmdur ki, herkesin idrâkinin fevkınde söz söylemek, o sözün red ve inkârını mûcib olur. Bir çocuk nasıl ki kendi idrâki derecesinde sözler söylemek ve nasîhatler etmek suretiyle büyükler tarafından terbiye olunursa, kâmil insanlar dahi, nâkıs insanları o tarz üzere terbiye buyururlar. Velhâsıl çocuklar ile muâmeleye mecbûr olduğun vakit dersin:

2568. Ki, "Mektebe git, tâ ki sana kuş satın alayım, yahud kuru üzüm ve ceviz ve fıstık getireyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. Ki, "Okula git ki sana kuş satın alayım, yahut kuru üzüm ve ceviz ve fıstık getireyim!"

"Küttâb", burada okul anlamındadır. Yani, çocuğu okula teşvik etmek için, "Haydi çocuğum sen okula git, ben sana güzel bir kuş alırım, yahut türlü türlü yemişler getiririm!" diyerek onun idrak edebileceği şeyleri ödül olarak gösterirsin. Bunun gibi, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan mürşit de Hakk Yolcularına, "Çalış, filan makama gelirsin, o makamda şöyle ve böyle zevklere nail olursun" derler; ve riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât'a (nefisle mücadeleler) teşvik ederler. Eğer onlara "Bu işin neticesi Hakk'ın varlığı karşısında görünen ve manevî zevklerden el çekip, kendi vehmedilmiş varlığını yok etmektir!" deseler, bunun ne demek olduğunu anlamazlar ve korkup kaçarlardı. Bunun gibi Musa (a.s.) da Firavun'a anlayacağı tarzda söyleyip, buyurur ki:

"Küttâb", burada mekteb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Çocuğu mektebe teşvik için, "Haydi çocuğum sen mektebe git, ben sana güzel bir kuş alırım, yâhud türlü türlü yemişler getiririm!" diyerek onun idrak edebileceği şeyleri mükâfât olarak gösterirsin. Bunun gibi, mürşid-i kâmil dahi sâliklere, çalış, filân makāma gelirsin, o makāmda şöyle ve böyle zevklere nâil olursun derler; ve riyâzet ve mücâhedâta teşvik ederler. Eğer onlara "Bu işin neticesi Hakk'ın vücûdu muvâcehesinde ezvâk-ı sûrî ve ma'nevîden keff-i yed edip, kendi vücûd-ı mevhûmunu yok etmekdir!" deseler, bunun ne demek olduğunu anlamazlar ve korkup kaçarlar idi. Bunun gibi Mûsâ (a.s.) dahi Fir'avn'a anlıyacağı tarzda söyleyip, buyurur ki:

2569. "Farz et ki, tenin bu gençliğinden başkasını bilmezsin, ey eşek, gençliği de arpa tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. "Farz et ki, tenin bu gençliğinden başkasını bilmezsin, ey eşek, gençliği de arpa tut!"

Ey görünen şeklin tutkunu olan Firavun, farz et ki sen bedenin bu gençliğine tutkunsun, ondan başkasını bilmiyorsun. Ey eşek tabiatlı kişi, o gençliği de, senin fikrini besleyen ve bedenini semirten arpa farz et! Hint nüshalarında ikinci mısra' "Bu civanlığı da ey ayı pîr farzet!" demektir.

"Ey sûret-i zâhirenin meftûnu olan Fir'avn, farz et ki, sen cismin bu gençliğine meftûnsun, ondan başkasını bilmiyorsun. Ey eşek meşrebli, o gençliği de, senin fikrini besleyen ve cismini semirten arpa farz et!" Hind nüshalarında ikinci mısra' `این جوانی را بگیرای خرس پیر` ya'ni, "Bu civanlığı da ey ayı pîr farzet!" demek olur.

2570. "Yüzüne hiçbir buruşukluk düşmez, senin o mübarek gençliğin taze kalır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. "Yüzüne hiçbir buruşukluk düşmez, senin o mübarek gençliğin taze kalır."

"Ajeng", yaşlılık sebebiyle bedende oluşan buruşukluk; "ferruh", mübarek, kutlu ve güzel yüz anlamındadır; Letâifu'l-Lügāt'ın açıklamasına göre aslı "fer-ruh"dur. "Fer", güzel ve yakışıklı demektir. Yani, "Ey Firavun, o tutkun olduğun bedeninin gençliği devam eder ve yüzünde asla buruşukluk olmaz; senin o yakışıklı ve mübarek gençliğin taze kalır."

"Ajeng", ihtiyarlık sebebiyle vücûda ârız olan buruşukluk; “ferruh”, mübârek ve hümâyûn ve zîbâ yüz ma'nâsınadır; Letâifu'l-Lügāť ın beyânına göre aslı "fer-ruh"dur. “Fer", zîbâ ve yakışıklı demekdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn o meftûnu olduğun cismin gençliği devam eder ve yüzünde aslâ buruşukluk olmaz; senin o yakışıklı ve mübarek gençliğin tâze kalır."

2571. "Ne senin yüzüne ihtiyarlığın pejmürdeliği gelir, ne de senin servi gibi boyun iki kat olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. "Ne senin yüzüne ihtiyarlığın pejmürdeliği gelir, ne de senin servi gibi boyun iki kat olur."

"Nejend" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "pejmürde" anlamı uygundur ve "nûn" harfinin kesresiyle de ["nijend"] şeklinde telaffuz ederler. Bazı nüshalarda "nejend" yerine "nişân" yazılmıştır: Bu durumda "Yüzüne ihtiyarlık alâmeti gelmez" demek olur.

"Nejend", müteaddid ma'nâları vardır, burada "pejmürde" ma'nâsı münâsibtir ve "nûn”un kesriyle de ["nijend"] telaffuz ederler. Ba'zı nüshalarda "nejend" yerine "nişân" yazılmışdır: "Yüzüne ihtiyarlık alâmeti gelmez" demek olur.

2572. Ne delikanlılığın kuvveti senden nâkıs olur, ne de dişlere bozukluk, yâhud ağrı gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. Ne delikanlılığın kuvveti senden eksilir, ne de dişlere bozukluk yahut ağrı gelir.

2573. Ne zevclerin şehvet ve cima'ında eksiklik olur ki, kadınlara senin za'fından usanç gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. Ne eşlerin şehvet ve cinsel birleşmesinde eksiklik olur ki, kadınlara senin zayıflığından bıkkınlık gelir.

"Ba'l", Kâmûs'un açıklamasına göre "eş (erkek) ve eş (kadın)" anlamındadır. Kadın eşe de "ba'le" derler. Çoğulu "ba" harfinin kesresiyle "biâl" gelir. "Baûl" ve "baûle" de gelir. "Tams", cinsel birleşme anlamındadır; ve "şehvet", yemek şehveti anlamında olması da uygundur. Yani, "Eşlerin şehvet ve cinsel birleşmesinde eksiklik olmaz; çünkü o cinsel birleşme zayıflığından dolayı kadınlara erkekten bıkkınlık ve tiksinti gelir." Çünkü kadınlar kendi şehvetlerini tatmin etmek için kuvvetli eş isterler.

"Ba'l", Kâmûs'un beyânına göre "zevc ve zevce" ma'nâsınadır. Zevce de "ba'le" dahi derler. Cemi "ba"nın kesriyle “biâl" gelir. "Baûl" ve "baûle" dahi gelir. "Tams", cimâ' ma'nâsınadır; ve “şehvet", taâm şehveti ma'nâsına olmak da münasibdir. Ya'ni, "Zevclerin şehvet ve cimâ'ında eksiklik olmaz; zîrâ o cimâ' za'fından dolayı kadınlara erkekden usanç ve istikrâh gelir." Çünki kadınlar kendi şehvetlerini tatmîn için kuvvetli zevc isterler.

2574. Gençliğin feri sana öyle açılır ki, Ukkâşe'nin müjdesi ona kapı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. Gençliğin feri sana öyle açılır ki, Ukkâşe'nin müjdesi ona kapı açtı.

Bilinmeli ki, bu Mesnevî-i Şerif'te Hz. Mevlânâ efendimizin hoş âdetlerinden biri, bir kıssa aracılığıyla, o kıssadaki kişilerin ruh hallerini taşıyan her asrın insanlarını doğru yola iletmektir. Nasıl ki bu bahsin konusu Musa (a.s.) ile Firavun'dur; ve her asırda Firavun'un ruh hallerini ve meşrebini taşıyan zalimler mevcut olduğu gibi, onlara nasihat edip, doğru yola davet eden kâmiller de vardır. Mürşid-i kâmil (olgun rehber), dünya ehli olan Firavun meşrebindeki insanları resmî ve taklidî imandan, hakiki imana davet edip der ki: "Ey suret-perest (şekle takılıp kalan), bu suret aleminde hastalıklar ve illetler ve ihtiyarlığın gerektirdiği cisim aczi vardır. Ruh ve mana alemine dön ve hakiki ve yakînî iman ile mümin ol ki, yoğun cisminin hükümleri altında ezilmekten kurtulasın ve bu yoğun cismin latif ruha dönüşsün. Böyle olduğu zaman, sana öyle bir gençlik feri ve parlaklığı açılır ki, ashâb-ı kiramdan Ukkâşe (r.a.) hazretlerinin verdiği müjde, o gençlik parlaklığının kapısını açtı. Yani, Ukkâşe hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'e verdiği müjde ile bu gençlik parlaklığının kapısını kendi üzerine açtı ve cennet ehlinden oldu. Yani, acil cenneti buldu ki, bu acil cennet, yoğun cismin hükümlerinden kurtulup, latif ruhun hükümleri ve tesiri altına girmektir. Hz. Ukkâşe'nin kıssası şudur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz'e, rebîü'l-evvel ayında beka alemine intikal buyuracakları vahyolundu ve ölüm Zâtî tecelli olduğundan, Hak Zât'ına müştak olan Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz: "Safer ayının çıktığını her kim bana müjdeler ise, ben de onu cennet ile müjdelerim" buyurdular. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Ukkâşe bu müjdeyi verdi. Nitekim ilerideki şerifte beyan buyurulur.

قوله عليه السلام من بشرني بخروج صفر بشرته بِالْجَنَّةِ

Peygamber (a.s.)ın "Her kim safer ayının çıktığını bana müjdeler ise, ben onu cennet ile müjdelerim" sözünün beyanı

Ma'lûm olsun ki, bu Mesnevî-i Şerif de Hz. Mevlânâ efendimizin âdet-i latîfleri, bir kıssa zımnında, o kıssadaki eşhâsın ahvâl-i rûhiyyelerini hâiz olan her asrın insanlarını irşâd etmekdir. Nitekim bu bahsin mevzû'u Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'dır; ve her asırda Fir'avn'ın ahvâl-i rûhiyyesini ve meşrebini hâiz olan zâlimler mevcûd olduğu gibi, onlara nasihat edip, doğru yola da'vet eden kâmiller de vardır. Mürşid-i kâmil, ehl-i dünyâ olan Fir'avn meşrebindeki insanları îmân-ı resmî ve taklîdîden, îmân-ı hakîkîye da'vet edip der ki: "Ey sûret-perest, bu âlem-i sûretde hastalıklar ve illetler ve ihtiyarlığın îcâbâtı olan acz-i cisim vardır. Rûh ve ma'nâ âlemine dön ve îmân-ı hakîkî ve yakînî ile mü'min ol ki, cism-i kesîfin, ahkâmı altında zebûn olmakdan kurtulasın ve bu cism-i kesîfin rûh-ı latîfe mübeddel olsun. Böyle olduğu vakit, sana öyle bir gençlik feri ve revnakı açılır ki, ashâb-ı kiramdan Ukkâşe (r.a.) hazretlerinin verdiği müjde, o gençlik revnakının kapısını açtı. Ya'ni, Ukkâşe hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'e verdiği müjde ile bu gençlik revnakının kapısını kendi üzerine açtı ve cennet ehlinden oldu. Ya'ni, cennet-i 'âcili buldu ki, bu cennet-i 'âcil, cism-i kesîfin ahkâmından kurtulup, rûh-ı latîfin ahkâmı ve te'sîri altına girmektir. Hz. Ukkâşe'nin kıssası budur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz'e, rebîü'l-evvel ayında âlem-i bekāya intikāl buyuracakları vahy olundu ve ölüm tecellî-i Zâ- tî olduğundan, Zât-ı Hakk'a müştâk olan Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz: "Safer ayının çıktığını her kim bana müjdeler ise, ben de onu cennet ile müjdelerim" buyurdular. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Ukkâşe bu müjdeyi verdi. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyurulur.

قوله عليه السلام من بشرني بخروج صفر بشرته بِالْجَنَّةِ

Peygamber (a.s.)ın "Her kim safer ayının çıktığını bana müjdeler ise, ben onu cennet ile müjdelerim" kavl-i şerîfinin beyânı

2575. Ahir zamanın Ahmed'ine intikāl, cidalsiz rebîu'l-evvelde geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. Ahir zamanın Ahmed'ine geçiş, tartışmasız rebîu'l-evvel ayında geldi.

Yani, ahir zamanın Hakk'a en çok "tam bir hamd ile hamd eden" mübarek bir zatı olan Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Hazretleri'nin ebediyet âlemine geçişi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'e göre tartışmasız ve ihtilafsız bir şekilde rebîu'l-evvel ayında gerçekleşti. Hz. Resûl-i Ekrem'in bu ayda vefat etmeleri, tevatür yoluyla ve ittifakla nakledilen rivayetlerle sabittir. Şia topluluğu safer ayında olduğunu iddia etseler de, bu iddia tevatüre aykırıdır.

Ya'ni, âhir zamânın Hakk'a en ziyâde "Hamd-i kâmil ile hamd eden" bir zât-ı mübâreki olan Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in âlem-i bekāya intikāli ehl-i Sünnet ve cemâat indinde cidâlsiz ve ihtilafsız rebîu'l-evvel ayında vâki' oldu. Hz. Resûl-i Ekrem'in bu ayda intikālleri tevâtüren ve müttefikan vâki' olan rivâyât ile sâbitdir. Şîa tâifesi safer ayında olduğunu iddia ederlerse de, bu iddiâ tevâtüre muhâlifdir.

2576. Vaktaki onun kalbi bu vakt-i nakilden haber bulur, o akl ile o vaktin âşıkı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. O kulun kalbi bu geçiş vaktinden haber aldığı zaman, o akıl ile o vaktin âşığı olur.

Yani, "Resûl-i Ekrem (a.s.) kalbî keşif ile beka âlemine geçeceğinden haberdar oldu. O evvelkilerin ve sonrakilerin efendisi, aklî keşif ile o geçiş vaktinin âşığı oldu. Çünkü aklın keşfi şudur ki, bu yoğun varlık, kendi yoğunluğundan soyunmadıkça, kendi hakikati olan latif varlığa kavuşamaz. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in rahmet olunmuş ümmetinden ölümün âşıkları çoktur. Örneğin Hallâc-ı Mansûr (k.s.) Yüce Allah'tan zahiri harabiyeti ve varlığın yıkımını talep edip derdi: الهي أفنيت ناسوتيتى فى لاهوتيتك فبحق ناسوتيتى في لاهوتيتك ان ترحم على من سعى في قتلى Yani ilâhî, beşeriyetimi senin ilâhîliğinde yok ettim, bu sebeple ilâhîliğinde olan beşeriyetim hakkı için benim öldürülmem için çaba gösterenlere rahmet eyle!" Ve Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) dahi şöyle buyurmuşlardır: "Her kim ölürse, onun düşmanı keyifle şarap içer, benim düşmanım benim ölümümden kör olur vesselâm!" Ve diğer bir beyitte şöyle buyururlar: "Geçiş için "essalâ!" (cenaze namazına davet) sesi geldiği zaman, biz beka âleminin kapısından oynayarak gireriz."

Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretleri keşf-i kalbî ile âlem-i bekāya nakl edeceklerinden haberdar oldu. O hazret-i Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn, keşf-i aklî ile o vakt-i naklin âşıkı oldu. Zîrâ aklın keşfi budur ki, bu vücûd-ı kesîf, kendi kesâfetinden soyunmadıkça, kendi hakikati olan vücûd-ı latîfe kavuşamaz. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ümmet-i merhûmesinden ölümün âşıkları çokdur. Ezcümle Hallâc-ı Mansûr hazretleri Cenâb-ı Hak'dan harâbî-i zâhiri ve hedm-i vücûdu taleb edip derdi: الهي أفنيت ناسوتيتى فى لاهوتيتك فبحق ناسوتيتى في لاهوتيتك ان ترحم على من سعى في قتلى Ya'ni ilâhî, nâsûtiyetimi senin lâhûtiyetinde ifnâ et- tim, binâenaleyh lâhûtiyende olan nâsûtiyetim hakkı için benim katlime sa'y edenlere rahmet eyle!" Ve Hz. Pîr efendimiz dahi şöyle buyurmuşlardır. "Her kim ölürse, onun düşmanı keyifle bâde-nûş olur, benim düşmanım benim ölümümden kör olur vesselâm!" Ve diğer bir beyitde şöyle buyururlar: "İntikāl için "essalâ!" na'rası geldiği vakit, biz âlem-i bekānın kapısından oynayarak gireriz."

2577. Vaktaki safer gelir, bu aydan sonra sefer yapacağım diye, saferden şad olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. Safer ayı geldiğinde, bu aydan sonra yolculuk yapacağım diye, safer ayından sevinç duyar.

Safer ayı geldiği zaman, şanlı peygamber Efendimiz, ben bu aydan sonra, gerçek sevgili olan Yaratıcım tarafına yolculuk edeceğim ve maddi yoğunluk âleminden kurtulup, manevî incelikler âlemine kavuşacağım diye safer ayından sevinçli olur.

Safer ayı geldiği vakit, Resûl-i zîşân Efendimiz, ben bu aydan sonra, ma'şûk-i hakîkî olan Hâlık'ım tarafına sefer edeceğim ve âlem-i kesâfetden kurtulup, âlem-i letâfete kavuşacağım, diye safer ayından mesrûr olur.

2578. Her bir gece, gündüze kadar bu hüdânın şevkınden "Ey a'la yolun refîkı!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Her bir gece, gündüze kadar bu yolun şevkinden "Ey en yüce yolun dostu!" derdi.

"Zeden" masdarının asıl anlamı "vurmak"tır; fakat Burhân-ı Katı'ın açıklamasına göre, bu masdar birleşik olduğu zaman, pek çok anlamda kullanılır. Burada da, "demek" ve "söylemek" anlamı uygundur. Yani, "Şanlı Peygamber Efendimiz (a.s.) vefat vakti gelinceye kadar, her gece, gündüze kadar 'Allah'ım, sen en yüce dostsun!' diye hitap buyururlardı." Şerefli beyitteki "hüdî", "hüdâ" kelimesinin imâle olunmuşu olursa, "doğru yola gitmek"e denir ki, "doğru yolu bulma" anlamındadır; ve "doğru yola delalet etmek" anlamındadır. Ve eğer "he"nin fethi veya kesri ve "dâl"ın sükûnuyla "hediy" ve "hidiy" olursa, "yol ve gidişat" anlamına gelir ki, şerefli beytin anlamına bu ikinci vecih daha uygundur. Yani, "Maşukun yolunun şevkinden, ey en yüce yolun dostu!" derdi. Ankaravî hazretleri bu hadisi "Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et ve beni en yüce dosta kavuştur" veyahut "Allah'ım, en yüce dost" şeklinde nakletmiştir ve Hint şarihlerinden Bahrü'l-Ulûm ve İmdadullâh (kuddise sırrıhumâ) hazretleri de "Allah'ım, sen en yüce dostsun" tarzında nakletmişlerdir. Bu ikinci rivayet şerefli beytin anlamına uymaktadır. "Nerede olursanız O sizinle beraberdir" (Hadid, 57/4) ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah hazretleri dünyada ve ahirette de en yüce dosttur, ancak bunun böyle olduğunu bilen bilir.

"Zeden", masdarının ma'nâ-yı aslîsi "vurmak"dır; fakat Burhân-ı Katı'ın beyânına göre, bu masdar mürekkeb olduğu vakit, pekçok ma'nâda isti'mâl olunur. Burada da, "demek" ve söylemek ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Resûl-i zîşân Efendimiz vakt-i rihleti gelinceye kadar, her gece, gündüze kadar اللهم انت الرفيق الأعلى ya'ni, "Ey benim Allah'ım, sen refik-ı a'lâsın!" diye hitâb buyururlardı." Beyt-i şerîfdeki "hüdî", "hüdâ" kelimesinin imâle olunmuşu olursa, "doğru yola gitmek"e denir ki, "reşâd" ma'nâsınadır; ve "doğru yola delâlet" etmek ma'nâsınadır. Ve eğer "he"nin fethi veya kesri ve “dâl”ın sükûnuyla "hediy" ve "hidiy" olursa, "yol ve reviş" ma'nâsına gelir ki, beyt-i şerîfin ma'nâsına bu ikinci vecih daha muvâfıkdır. Ya'ni, "Ma'şûkun yolunun şevkinden, ey a'lâ yolun refîkı!" derdi. Ankaravî hazretleri bu hadîs-i اللهم اغفر لي وارحمنى والحقني بالرفيق الأعلى veyahud اللهم الرفيق الأعلى sûretinde şerifi nakl etmişdir ve Hind şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm ve İmdadullâh (kuddise sırrıhumâ) hazarâtı dahi اللهم انت الرفيق الأعلى tarzında nakl etmişlerdir. Bu ikin- ci rivâyet beyt-i şerîfin ma'nâsına tevâfuk etmektedir. وَهُوَ مَعَكُم أَينَ مَا كُنتُم (Ha dîd, 57/4) Ya'ni, "Nerede olursanız O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mû- cibince Hak Teâlâ hazretleri dünyâda ve ukbâda dahi refik-ı a'lâdır, ancak bunun böyle olduğunu bilen bilir.

2579. Dedi: "Her kimse ki, bana müjde verir, safer, ayağını cihandan hârice. koyduğu vakit."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. Dedi: "Her kimse ki, bana müjde verir, safer, ayağını cihandan dışarı koyduğu vakit."

Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri değerli sahabelerine hitaben buyurdu ki: "Her kim Safer ayının çıktığını bana müjde verirse ve derse:"

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmına hitâben buyurdu ki: "Her kim safer ayının çıktığını bana müjde verirse ve derse:"

2580. "Ki, safer geçti ve rebî' ayı oldu, ben de ona müjdeci ve şefî' olurum." [2590]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. "Ki, safer geçti ve rebî' ayı oldu, ben de ona müjdeci ve şefaatçi olurum."

2581. Ukkâşe dedi ki: "Safer geçti ve gitti!" "Ey koca arslan muhakkak cen- net senin içindir!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. Ukkâşe dedi ki: "Safer geçti ve gitti!" "Ey koca arslan, muhakkak cennet senin içindir!" buyurdu.

Resûlullah'ın müjdesi üzerine Hz. Ukkâşe: "Yâ Resûlallah, Safer ayı geçti gitti!" diye haber verdi. Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz de: "Ey koca arslan, muhakkak acil ve acil cenneti kazandın!" buyurdu.

Müjde-i Resûlullâh üzerine Hz. Ukkâşe: "Yâ Resûlallah safer ayı geçti git- ti!" diye haber verdi. Server-i âlem Efendimiz dahi: "Ey koca arslan, muhak- kak cennet-i 'acili ve âcili kazandın!" buyurdu.

2582. Bir başkası "O safer geçti!" diye geldi. "Müjdeden nef'i Ukkâşe gö- türdü!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. Bir başkası "O sefer geçti!" diye geldi. "Müjdeden faydayı Ukkâşe götürdü!" buyurdu.

Hz. Ukkâşe'den sonra yüce sahâbeden başka biri geldi ve: "Ey Resûlallah, sefer ayı geçti!" diye haber verdi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdular ki: "Bu müjdeyi senden önce Ukkâşe getirdi ve müjdenin mükâfatı olan cenneti de aldı." Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmilin emrini yerine getirmek için sürat ve acelede hayır ve menfaat olduğuna işaret buyurulur.

Hz. Ukkâşe'den sonra ashâb-ı kirâmdan dîğer birisi geldi ve: "Yâ Resûlal- lâh safer ayı geçti!" diye haber verdi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdular ki: "Bu müjdeyi senden evvel Ukkâşe getirdi ve müjdenin mükâfâtı olan cenne- ti de aldı." Bu beyt-i şerifde insân-ı kâmilin emrini îfâ için sür'at ve acelede hayır ve menfaat olduğuna işâret buyurulur.

2583. Binaenaleyh rical âlemin naklinden mesrûrdurlar; ve onun bekāsından bu çocuklar mesrûrdurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. Bu sebeple rical âlemin naklinden sevinçlidirler; ve bu çocuklar onun bekasından sevinçlidirler.

"Rical"den kasıt, kendi başlangıcına ulaşmış olan yüce evliyalardır ki, onlara "bâliğ" (ergin) de derler. Ve "çocuklar"dan kasıt ise, henüz bu erginlik mertebesine ulaşamamış insan bireyleridir. "Erginlik ve hürriyet" hakkındaki ayrıntılar Azîz Nesefî hazretlerinin "Bülûğ ve Hürriyet" risalesinde yer almaktadır, burada zikri uzun olur. Yani, bu dünya hayatında zâta ait tecellilere mazhar olan Allah erleri, bu tecellinin devamına engel olan bu yoğunluk âleminden ölüm vasıtasıyla geçiş yapmalarından memnun ve sevinçlidirler; ve bu tecelliden habersiz olan insan bireyleri ki, onlar çocuklar gibi oyun ve eğlenceden ibaret olan bu dünya hayatına aldanmışlardır; onlar bu dünya hayatının kalıcılığından ve devamından memnun ve sevinçlidirler. Birinci mısradaki "pes", Hind nüshalarında "bes" yazılmıştır. "Bes ricâl", "çok ricâl" demektir.

"Ricâl"den murâd, kendi mebdeine vâsıl olan evliyâ-yı kirâmdır ki, onlara "bâliğ" dahi derler. Ve "çocuklar"dan murâd, dahi, henüz bu mertebe-i bülûğa vâsıl olamayan efrâd-ı beşerdir. "Bülûğ ve hürriyet" hakkındaki tafsilât Azîz Nesefî hazretlerinin Bülüğ ve Hürriyet risâlesinde mündemicdir, burada zikri uzun olur. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede tecelliyât-ı zâtiyyeye mazhar olan ricâlullâh, bu tecellînin devamına mâni' olan bu âlem-i kesâfetden ölüm vâsıtasıyla intikāl etmelerinden memnûn ve mesrûrdurlar; ve bu tecellîden bî-haber olan efrâd-ı beşer ki, onlar çocuklar gibi laib ve lehvden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyeye aldanmışlardır; onlar bu hayât-ı dünyeviyyenin bekāsından ve devamından memnûn ve mesrûrdurlar." Birinci mısra'daki "pes", Hind nüshalarında "bes" yazılmışdır. "Bes ricâl", "çok ricâl" demek olur.

2584. Çünki o kör olan kuş latîf suyu görmedi, onun önünde acı su kevser görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. Çünkü o kör olan kuş latif suyu görmedi, onun önünde acı su kevser görünür.

"Kuş"tan maksat, ruhtur; "latif su"dan maksat, gerçek hayat; ve "acı su"dan maksat, fani hayattır. Yani, "Bu dünya hayatının tutkunu olan insan bireylerinin ruhları, gerçek ve kalıcı hayatı görmediğinden, onların nazarında bu fani hayat, kevser suyu gibi latif görünür ve asla bu hayattan ayrılmak istemezler."

"Kuş"tan murâd, rûhdur; "latîf su"dan murâd, hayât-ı hakîkî; ve “acı su"dan murâd, hayât-ı fânîdir. Ya'ni, "Bu hayât-ı dünyânın meftûnu olan efrâd-ı beşerin rûhları, hayât-ı hakîkiyye ve bakıyeyi görmediğinden, onların indinde bu hayât-ı fâniye, kevser suyu gibi latîf görünür ve aslâ bu hayâtdan ayrılmak istemezler."

2585. "Senin ikbalinin suyu tortu olmaz!" diye Mûsâ böyle kerâmet sayardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. "Senin ikbalinin suyu tortu olmaz!" diye Mûsâ böyle kerâmet sayardı.

Mûsâ (a.s.) Firavun'a: "İman ettiğin takdirde, senin ikbalinin suyu, elem verici olaylarla tortulanmaz ve saf olarak refah içinde yaşarsın!" diye birtakım kerametleri ve faziletleri saydı.

İkinci mısra Farsça nüshalarda هم بدینسان بی قدم ره می سپرد şeklindedir. "Bu üslup ile dahi kademsiz yol tevdî' etti" Yani, Mûsâ (a.s.) bu faziletleri sayma üslubu ile de Firavun'a kademsiz ve adım atma zahmeti olmaksızın salâh (iyilik, doğruluk) yolunu gösterdi, demek olur.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a: "Îmân ettiğin takdirde, senin ikbâlinin suyu, hâdisât-ı müellime ile tortulanmaz ve sâf olarak müreffehen yaşarsın!" diye birtakım kerâmetleri ve faziletleri saydı.

İkinci mısra' Hind nüshalarında هم بدینسان بی قدم ره می سپرد suretindedir. "Bu üslûb ile dahi kademsiz yol tevdî' etti" Ya'ni, Mûsâ (a.s.) bu fezâili ta'dâd etmek üslûbu ile de Fir'avn'a kademsiz ve adım atmak zahmeti olmaksızın salâh yolunu tevdî' etti ve gösterdi, demek olur.

2586. Dedi: "İhsan ettin ve iyi söyledin, velâkin ta ki ben iyi dost ile meşveret edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. Dedi: "İyilik ettin ve güzel söyledin, fakat ben iyi dost ile istişare edeyim!"

"Nikû güftî" ifadesi, Arapça "ahsente" teriminin açıklamasıdır. "Tâ künem"deki "tâ" ise erteleme içindir. Yani, Firavun, Musa'ya (a.s.) cevap olarak dedi ki: "Güzel söyledin, ancak önce iyi dost ile istişare edeyim de, kabul meselesini sonraya bırakalım!" demek olur.

"Nikû güftî", "ahsente" ta'bîr-i Arabîsinin tefsîridir. "Tâ künem" de "tâ" terâhî içindir. Ya'ni, Fir'avn, Mûsâ (a.s.) a cevâben dedi ki: "Güzel söyledin, fakat evvelen iyi dost ile meşveret edeyim de, kabûl mes'elesini sonraya bırakalım!" demek olur.

## Mûsâ (a.s.)a îmân getirmek husûsunda Fir'avn'ın Asiye ile meşvereti

2587. O bu sözü Asiye'ye açık söyledi, dedi: "Ey kalbi kara, bunun üzerine can saç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. O bu sözü Asiye'ye açıkça söyledi, dedi: "Ey kalbi kara, bunun üzerine can saç!"

Yukarıda 2585 numaralı beyitte de açıklandığı üzere bu konu, her çağın dünya ehli zalimler ile insân-ı kâmiller arasındaki ilişkilerin inceliklerine işaret eder. Bu sebeple kıssayı yalnızca bu oluşsal varlıktan geçmiş olan Musa (a.s.) ile Firavun arasındaki ilişkilere sınırlamak uygun değildir. "Asiye", Firavun'un eşinin adı olmakla birlikte, lügatte "direk" anlamına gelir ve binanın ayakta durmasına sebep olur. Ruh da cisim binasının ayakta durmasına sebep olur. Bu sebeple "Asiye"den kastedilen, ruh ve akıl; "Musa"dan kastedilen, insân-ı kâmil. "Haman"dan kastedilen, nefis ve şeytan; ve "Firavun"dan kastedilen, ruh ve nefsi bir araya getiren insan şahsıdır. İnsân-ı kâmil yumuşak ve doğru sözlerle dünya ehlini Hakk yoluna davet ettiği zaman, ruhu ve aklı ile istişare eder; fakat nefis onu, insân-ı kâmile uymaktan vazgeçirir. "Can saçmak"tan kastedilen, hayvanî ruhun feda edilmesidir. Yani, "Firavun, Musa (a.s.)'ın davetini ve iman karşılığında vaat ettiği faziletleri açıkça Asiye'ye söyledi. Asiye de ona dedi ki: "Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla kalbini karartmış olan Firavun, Hz. Musa'nın bu daveti üzerine sen hayvanî ruhun gerekliliklerinden vazgeç ve onu feda et!"

Yukarıda 2585 numaralı beyitde de îzah olunduğu üzere bu bahis, her asrın ehl-i dünyâsı olan zaleme ile, insân-ı kâmiller arasındaki münasebâtın dekäyıkına işâret buyurulur. Binâenaleyh kıssayı yalnız bu vücûd-ı kevnîden geçmiş olan Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn arasındaki münâsebâta hasr etmek muvâfık değildir. "Asiye", Fir'avn'ın zevcesinin adı olmakla beraber, lügatde "direk" ma'nâsına olup, binânın kıvâmına sebebdir. Rûh dahi binâ-yı cismin kıvamına sebebdir. Binâenaleyh "Asiye"den murâd, rûh ve akıl; “Mûsâ"dan murâd, insân-ı kâmil. “Hâmân"dan murâd, nefis ve şeytan; ve "Fir'avn"dan murâd, rûh ve nefsi câmi' olan şahs-ı beşerdir. İnsân-ı kâmil mülayim ve doğru sözler ile ehl-i dünyâyı tarîk-ı Hakk'a da'vet ettiği vakit, rûhu ve aklı ile meşveret eder; fakat nefis onu, insân-ı kâmile tebaiyetden vazgeçirir. "Can saçmak"dan murâd, rûh-i hayvânînin fedâsıdır. Ya'ni, "Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini ve îmânı mukābilinde va'd ettiği faziletleri açıkça Asiye'ye söyledi. Asiye dahi ona dedi ki: "Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla, kalbini karartmış olan Fir'avn, Hz. Mûsâ'nın bu da'veti üzerine sen rûh-ı hayvânînin îcâbâtından geç ve onu fedâ et!"

2588. "Bu makalin metninde çok inayetler vardır, ey hisali iyi olan şâh, çabuk anla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. "Bu makalenin metninde çok lütuflar vardır, ey iyi huylu şah, çabuk anla!"

Mûsâ (a.s.)ın bu davetinde sana söylediği sözlerin metninde ve ima ettiği anlamda, çok lütuflar vardır. Öncelikle sende imana yatkınlık görmüştür; ikinci olarak sende kavrayış ve zekâvetin sebebiyle seni hükümdarlığa ehil görmüştür. Bunlar ise, insanın iyi özelliklerindendir. Ey bu özelliklere sahip olan şah, bu davetin ima ettiği anlamdaki lütufları düşün ve anla! Firavun'un imana olan kabiliyeti حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) ["Boğulma hâline gelince: Gerçekten İsrâîl Oğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim!"] ayet-i kerimesinde beyan buyurulan imanı ile sabittir; ve zekâveti ise, Mûsâ (a.s.)a وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"] diye ilahi mahiyetten soru sormasıyla anlaşılır ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Musa Fassı'nda bu bahsi tamamıyla izah buyurmuştur.

"Mûsâ (a.s.)ın bu da'vetinde sana söylediği sözlerin metninde ve zımnında, çok inâyetler vardır. Evvelen sende îmâna kābiliyet görmüşdür; sâniyen sende dirâyet ve zekâvetin hasebiyle seni hükümdârlığa ehil görmüşdür. Bunlar ise, insanın iyi hasletlerindendir. Ey bu hasletleri hâiz olan şâh, bu da'vetin zımnındaki inâyetleri tefekkür et ve anla!" Fir'avn'ın îmâna olan kabiliyeti حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) ["Boğulma hâline gelince: Gerçekten İsrâîl Oğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim!"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan îmânı ile sabitdir; ve zekâveti ise, Mûsâ (a.s.)a وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesiyle anlaşılır ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fass-ı Mûsevî'de bu bahsi tamâmiyle îzâh buyurmuşdur.

2589. "Ziraat vakti geldi, ne güzel fâide dolu ekin!" Bunu söyledi ve girye etti ve harâretli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. "Ziraat vakti geldi, ne güzel fayda dolu ekin!" Bunu söyledi ve ağladı ve hararetli oldu.

Birinci mısradaki birinci "kişt", ziraat anlamındadır ve ikinci "keşt", "kâşten" (ekmek) mastarının kısaltılmışı olarak isim mastardır, "ekin" anlamındadır ve ikinci mısradaki "geşt" ise "oldu" demektir. Yani, "Asiye dedi ki, 'Dünya ahiretin tarlasıdır' hadis-i şerifi gereğince bu dünya hayatında ziraat vakti geldi; ektiğin zaman ne güzel, fayda dolu ekin olur' dedi ve ağladı ve hararetlendi." Bilinmeli ki, ruh hakikati işittiği zaman, pek çabuk etkilenir ve hararetlenir.

Birinci mısra'daki birinci "kişt", zirâat ma'nâsınadır ve ikinci "keşt", "kâşten" masdarının muhaffefi olarak isim masdardır, “ekin" ma'nâsınadır ve ikinci mısra'daki "geşt" oldu demekdir. Ya'ni, "Asiye dedi ki الدنيا مزرعة الآخرة ["Dünyâ âhiretin tarlasıdır"] hadis-i şerîfi mûcibince bu hayât-ı dünyeviyyende zirâat vakti geldi; ektiğin vakit ne güzel pür-fâide ekin olur dedi ve ağladı ve harâretlendi." Ma'lûmdur ki, rûh hakikati işitdiği vakit, pek çabuk müteessir olup harâretlenir.

2590. Yerinden sıçradı ve dedi: "Saâdet sana, ey kelcik, bir güneş sana tâc oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Yerinden sıçradı ve dedi: "Saâdet sana, ey kelcik, bir güneş sana tâc oldu!"

Asiye etkilenip yerinden sıçradı ve Firavun'a dedi ki: "Ey anlamının başı imandan yoksun ve kabak gibi olan kelcik, ne mutlu sana ki, bir saadet güneşi bu kel başına taç oldu!"

Asiye müteessir olup yerinden sıçradı ve Fir'avn'a dedi ki: "Ey ma'nâsının başı îmândan ârî ve kabak gibi olan kelcik, ne mutlu sana ki, bir saâdet güneşi bu kel başına tâc oldu!"

2591. "Kelin aybını muhakkak külah örter, husûsiyle külah güneş ve ay olursa."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. "Kelin ayıbını muhakkak külah örter, özellikle külah güneş ve ay olursa."

İkinci mısrada "çûn" şart içindir. Yani, "Kelin kelliğini ve ayıbını, başına giydiği külah örter. Özellikle o külah güneş ve ay olursa, ayıbı ve kusuru tamamen örter." Firavun'un bâtınî suretinin başı, ruhanî sıfatlar saçlarından arınmış ve iman güneşinden ve irfan ayından külah olduğuna işaret buyurulur.

İkinci mısra'da “çûn" şart içindir. Ya'ni, "Kelin kelliğini ve ayıbını, başına giydiği külâh örter. Husûsiyle o külâh güneş ve ay olursa, kâmilen aybı ve kusuru örter." Fir'avn'ın sûret-i bâtınesinin başı sıfât-ı rûhâniyye saçlarından ârî ve îmân güneşinden ve irfân ayından külâh olduğuna işâret buyurulur.

2592. Hem sen o meclisde ki bunu işitdin, niçin evet ve yüz âferîn demedin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Hem sen o mecliste ki bunu işittin, niçin evet ve yüz âferin demedin!

2593. Eğer bu söz güneşin kulağına gide idi, bunun ümîdi üzerine tepe taklak aşağıya gelirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Eğer bu söz güneşin kulağına gitseydi, bunun ümidi üzerine tepe taklak aşağıya gelirdi.

"Bûy", koku anlamına geldiği gibi, başka birçok anlamı da vardır. Burada ümit ve arzu ve istek ve tamah anlamları uygundur. Yani, "Örneğin Musa (a.s.) gibi ulu'l-azm bir peygamberin ve insân-ı kâmilin bu davetini ve vaat ettiği faziletleri güneş işitmiş olsaydı, kendi yörüngesini terk edip, bu faziletlerin tamahından tepe taklak olarak aşağıya inerdi."

"Bûy”, koku ma'nâsına geldiği gibi, dîğer müteaddid ma'nâları da vardır. Burada ümîd ve arzû ve hâhiş ve tama' ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Meselâ Mûsâ (a.s.) gibi ülü'l-azm bir peygamberin ve insân-ı kâmilin bu da'vetini ve va'd ettiği fazâili güneş işitmiş olsa idi, kendi mahrekini terk edip, bu fazâilin tama'ından tepe taklak olarak aşağıya gelir idi."

2594. Hiç bilir misin ne va'ddir ve ne atâdır? Hak İblîs'i iftikād ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. Hiç bilir misin ne vaattir ve ne ihsandır? Hak İblis'i arayıp soruyor.

"İftikād", şefkat ve merhamet göstermek ve kaybolanı arayıp sormaktır. "Ey Firavun, hiç bilir misin ki, şanlı bir peygamberin ve insân-ı kâmilin vaadi ve ihsanı nedir? Yüce Allah'ın İblis'i sorması ve araması gibidir." Çünkü peygamber ve veli Hak'tan ayrı değildirler. Onların vaadi ve ihsanı Hakk'ın vaadi ve ihsanıdır. Onların huzuru, Hakk'ın huzurudur. Nasıl ki Pir efendimiz (Mevlânâ) II. cildin 2149, 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurmuştu:

"Her kim Allah ile beraber oturmak isterse, o evliyaların huzurunda otursun. Eğer evliyaların huzurundan koparsan, sen helake mensupsun; çünkü cüz'sün, küll değilsin."

Ve Divan-ı Kebirlerinde de şöyle buyururlar:

"Ey Hakk'ın evliyalarını, Hak'tan ayrı saymış olan kimse, eğer evliyalara iyi niyet beslersen ne olur!"

"İftikād", mihribanlık ve gamhârlık etmek ve gäib olmuşu arayıp sormak. "Ey Fir'avn, hiç bilir misin ki, bir nebiyy-i zîşânın ve insân-ı kâmilin va'di ve atâsı nedir? Hak Teâlâ hazretlerinin İblîs'i sorması ve araması kabîlindendir." Zîrâ nebî ve velî Hak'dan ayrı değildirler. Onların va'di ve atâsı Hakk'ın va'di ve atâsıdır. Onların huzūru, Hakk'ın huzûrudur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 2149, 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurmuşlar idi:

"Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, o evliyânın huzûrunda otursun. Eğer huzûr-ı evliyâdan münkatı' olursan, sen helâke mensûbsun; zîrâ ki cüz'sün, küll değilsin."

Ve Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar:

"Ey Hakk'ın evliyâsını, Hak'dan ayrı saymış olan kimse, eğer evliyâya hüsn-i zannedersen ne olur!"

2595. Vaktaki o kerîm seni bu lütuf ile açık da'vet etti; ey aceb, senin ödün nasıl yerinde kaldı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. O kerem sahibi seni bu lütuf ile açıkça davet ettiğinde, şaşılır ki senin ödün nasıl yerinde kaldı?

"Musa (a.s.) gibi bir kerem sahibi, seni böyle lütuflar vaadi suretiyle imana davet etti. Nasıl oldu da onun heybetinden ödün patlamadı da, yerinde kaldı?" Çünkü onun daveti, Hakk'ın daveti idi ve o, Hak'tan ayrı değildi.

“Mûsâ (a.s.) gibi bir kerîm, seni böyle lutuflar va'di sûretiyle îmâna da'vet etti. Nasıl oldu da onun heybetinden ödün patlamadı da, yerinde kaldı?" Zî-râ onun da'veti, Hakk'ın da'veti idi ve o Hak'dan ayrı değil idi.

2596. Senin ödün yırtılmadı, ta ki senin o ödünden, her iki âlemde sana behre olaydı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. Senin ödün yırtılmadı ki, o ödünden sana her iki âlemde de nasip olsun.

"Öd"den kasıt, benlik vehmidir (gerçek olmayan tahayyül); çünkü o benlik vehmi yırtılınca, her iki âlemin hakikati olan Hak ortaya çıkar ve benlik vehmi ortadan kalkan kimsenin nasibi ve payı dünyada ve ahirette Hakk'ı müşahede etmek olur.

"Öd"den murâd, vehm-i enâniyyetdir; zîrâ o vehm-i enâniyyet yırtılınca, her iki âlemin hakîkati olan Hak zâhir olur ve vehm-i enâniyyeti zâil olan kimsenin behresi ve nasîbi dünyâda ve âhiretde Hakk'ı müşâhede olur.

2597. Bir öd ki, o Hak için yırtılır, şehîdler gibi iki âlemden müntefi' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Bir varlık ki, o Hak için yırtılır, şehitler gibi iki âlemden faydalanır.

"Sadece sanıda var olan bir varlık ki, o Hak için yırtılır ve feda edilir, şehitler gibi dünyadan ve ahiretten menfaat bulur." Nasıl ki şehitler hakkında Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyurulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْله (Al-i İmran, 3/169-170) Yani, “Allah yolunda öldürülenleri ölüler zannetmeyiniz, aksine diridirler ve Rab'lerinin katında rızıklanırlar. Allah'ın kendi lütfundan onlara verdiği şey sebebiyle sevinirler."

"Bir vücûd-i vehmî ki, o Hak için yırtılır ve fedâ edilir, şehîdler gibi dün-yâdan ve âhiretden menfaat bulur." Nitekim şehîdler hakkında Âl-i İmrân sû-resinde şöyle buyurulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْله (Al-i İmran, 3/169-170) Ya'ni, “Allah yolunda öldürü-lenleri ölüler zannetmeyiniz, belki diridirler ve Rab'lerinin indinde rızıklanır-lar. Allâh'ın kendi fazlından onlara verdiği şey sebebiyle ferahlanırlar."

2598. Gāfillik ve bu körlük dahi hikmetdir, ta ki kala, fakat niçin bu hadde kadar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Gaflet ve bu körlük de hikmettir, ta ki kalsın, fakat niçin bu hadde kadar?

Yani, "Bu vehmedilmiş varlık vasıtasıyla, birtakım ilahi isim ve sıfatların hüküm ve eserleri ortaya çıksın diye, dünya işlerine dalıp, Zâhir isminin hükümlerine gömülüp, Bâtın isminin hükümlerinden gafil ve kör olmak da hikmettir. Fakat peygamberlerin ve evliyaların davetini ve irşatlarını reddedecek kadar bu gaflet ve körlük niçin devam etmelidir?" Bilinmeli ki, gaflet iki çeşittir. Birisi, vuku bulmadan önceki gaflettir ki, bu gaflet cahil halkın ve dünya ehlinin gafletidir. Bu gaflet onların doğal hâli olduğundan, telafisi için zorlamaya gerek yoktur. Diğeri, vuku bulduktan sonraki gaflettir ki, bu gaflet Allah ehlinin gafletidir ve bu gafletin telafisi zordur ve zorlama gereklidir. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir ki, Ebû Hamza-i Bağdâdî (k.s.) "لولا الغفلة لمات الصديقون من روح ذكر الله" yani, "Eğer gaflet olmasaydı, sıddıklar Allah'ı zikretmenin ruhundan can verirlerdi" demiştir. Ve aynı şekilde Ebu'l-Hüseyin Nûrî (k.s.) daima elinde tesbih tutardı; ona dediler ki: "تستجلب الذكر" yani, "Tesbih ile Hakk'ı zikretmek mi istiyorsun?" Cevap verdi ki: "لا استجلب الغفلة" yani, "Hayır, gaflet celbetmek istiyorum!" Bu gafletler ilahi hikmete dayanır, çünkü eğer gaflet olmasaydı âlemin düzeni bozulur ve harap olurdu.

Ya'ni, "Bu vücûd-ı mevhûm vâsıtasıyla, birtakım esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye-nin ahkâm ve âsârı zâhir olmak için, umûr-ı dünyaya dalıp, bir ism-i Zâhir'in ahkâmında müstağrak olup, ism-i Bâtın'ın ahkâmından gāfil ve kör olmak dahi hikmetdir. Fakat enbiyânın ve evliyânın da'vetini ve irşâdâtını reddede-cek kadar bu gaflet ve körlük niçin devam etmelidir?" Ma'lum olsun ki, gaf-let iki nevi'dir. Birisi kable'l-vukuf olan gafletdir ki, bu gaflet cehele-i halkın ve ehl-i dünyanın gafletidir. Bu gaflet onların hâl-i tabîîsi olduğundan, tedari-ki için tekellüfe hâcet yokdur. Diğeri ba'de'l-vukūf olan gafletdir ki, bu gaflet ehlullâhın gafletidir ve bu gafletin tedariki müşkildir ve tekellüf lâzımdır. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki, Ebû Hamza-i Bağdâdî (k.s.) لولا الغفلة لمات الصديقون من روح ذكر الله ya'ni, “Eğer gaflet olmasa idi, sıddıklar zikrullâhın zevkinden can verirler idi” demişdir. Ve kezâ Ebu'l-Hüseyin Nûrî (k.s.) dâimâ elinde tesbih tutar idi; ona dediler ki: تستجلب الذكر Ya'ni, “Tesbih ile Hakk'ı zikr etmek mi istiyorsun?” Cevâb verdi ki: لا استجلب الغفلة Ya'ni, “Hayır, gaflet celb etmek istiyorum!” Bu gafletler hikmet-i ilâhiyyeye müsteniddir, zîrâ eğer gaflet olmasa nizâm-ı âlem bozulur ve harâb olurdu.

2599. Sermâye elden çabuk uçmamak için, gāfillik dahi hikmetdir ve ni'metdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Sermaye elden çabuk uçmamak için, gafillik dahi hikmettir ve nimettir.

Gaflet hakkındaki diğer açıklamalar, birinci cildin 2097 numarasına denk gelen, "Ey can bu âlemin direği gaflettir; ayıklık bu cihan için afettir!" beytinde de geçti.

Gaflet hakkındaki îzâhât-ı sâire I. cildin 2097 numarasına müsâdif olan, "Ey can bu âlemin direği gafletdir; ayıklık bu cihân için âfetdir!" beyt-i şerîfinde de geçti.

2600. Fakat o kadar değil ki, bir nasır ola, bir rencûrun canının ve aklının [2610] zehri ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. Fakat o kadar değil ki, bir nasır olsun, bir hastanın canının ve aklının zehri olsun.

Yani, “Gaflet gerçi hikmet ve nimettir; fakat onun da bir derecesi vardır; eğer kat kat olup nasırlaşır, manevî bir hastanın canının ve aklının zehri olacak dereceyi bulursa o gaflet beladır ve nimet değil, azaptır.” “Nâsûr”, gözün pınarında olan bir illetin adıdır ki, göz daima yaşarır; ve bazen de makat etrafında ve diş etlerinde de meydana gelir. Farsçadan Arapçalaştırılmıştır, “sâd” ile ناصور “nâsûr” dahi bir kelimedir.

Ya'ni, “Gaflet gerçi hikmet ve ni'metdir; fakat onun da bir derecesi vardır; eğer kat kat olup nasırlaşır, bir ma'nevî hastanın canının ve aklının zehri olacak dereceyi bulursa o gaflet belâdır ve ni'met değil, nıkmetdir.” “Nâsûr”, gözün pınarında olan bir illetin adıdır ki, göz dâimâ yaşarır; ve ba'zan da mak'ad etrafında ve diş etlerinde de hâdis olur. Fârisî'den muarrebdir, “sâd” ile ناصور “nâsûr” dahi lügatdır.

2601. Halbuki böyle pazarı kim bulur ki, bir gül ile gülzarı satın alsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. Halbuki böyle bir pazarı kim bulur ki, bir gül ile gül bahçesini satın alsın?

Halbuki içinde bulunduğu gafletten uyanıp da, peygamberlerin ve evliyaların davet pazarını kim bulur ki o pazarda canlar ve mallar satılıp, karşılığında cennet alınır. Nitekim ayet-i kerimede "Muhakkak ki Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe, 9/111) buyurulur. İşte bu pazarda müşteri Hakk'tır ve onun tellalları peygamberler ve evliya hazretleridir ve satıcılar da gafletten uyanan müminlerdir. Şimdi bu alışveriş bir gül ile gül bahçesini satın almak demektir.

Halbuki müstağrak olduğu gafletden uyanıp da, enbiyâ ve evliyânın da'vet pazarını kim bulur ki o pazarda enfüs ve emvâl satılıp, mukābilinde cennet alınır. Nitekim ayet-i kerimede إن الله اشترى من المؤمنين أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni, “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı” buyurulur. İşte bu pazarda müşteri Hak'dır ve onun tellâlları enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır ve satıcılar da gafletden uyanan mü'minlerdir. İmdi bu alışveriş bir gül ile gülzârı satın almak demekdir.

2602. Bir dâneye yüz ivaz ağaçlıkları, bir paraya sana, yüz ivaz ma'deni!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. Bir tohuma karşılık yüz ağaçlıklar, bir paraya karşılık sana yüz maden!

Bu zikredilen pazarda bir meyve tohumuna karşılık olarak, yüz ağaçlıklar ve bostanlar; ve bir paraya karşılık dahi sana yüz altın ve gümüş madeni verilir. "Habbe", geçerli paraların çok küçük bir parçasıdır, "bir para" diye tercüme etmek uygun görüldü.

"Bu zikr olunan pazarda bir yemiş dânesine bedel olarak, yüz ağaçlıklar ve bostanlar; ve bir paraya bedel olarak dahi sana yüz altın ve gümüş ma'deni verilir." "Habbe", râyic olan paraların gāyet küçük bir cüz'üdür, "bir para" diye tercüme etmek münasib görüldü.

2603. “Kane lillah" o habbeyi vermekdir, tâ ki “kanellâhu leh" ele gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. "Allah için olmak" o taneyi vermektir, tâ ki "Allah onun için olsun" elde edilsin!

Bu şerefli beyitte "Kim ki Allah için olursa, Allah onun için olur" hadis-i şerifine işaret buyurulur. "Bir tane" ile kulun vehmedilmiş varlığına işaret buyurulur. Yani, "Vehmedilmiş varlığını Yüce Allah hazretlerinin emrinde ve iradesinde yok etmek, bu pazara bir paralık nakit ile çıkmaktır ve bu hâl, 'Allah için olmak'tır; ve 'Allah için olmak' da, o taneyi vermektir. Bunun karşılığında da 'Allah onun için olur' satın alınmış olur." Bilinir ki, insan pazara çıktığı vakit, sevdiği ve istediği şeyi satın alır. Kul bu pazarda vehmedilmiş varlığının nakdini Hakk'ın iradesi karşısında sarf etmekle, Hakk'ı sevdiğini ve O'nu satın almak istediğini göstermiş olur. Ve bu alışveriş neticesinde de Allah o kul için olur. Ve kulun izafî (bağıntılı) vehmedilmiş varlığı, Hakk'ın hakiki varlığında yok olup, ondan Hakk'ın sıfatı ortaya çıkar. Nasıl ki kudsi hadiste "Kim ki beni severse, ben onu öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de ben olurum!" buyurulmuştur. Bu şerefli beytin özeti: "Kulluk varlığını, Hakk'ın varlığında yok kılan kimse, Hakk'ın varlığı ile bâki (sonsuz) olur" demektir.

Bu beyt-i şerîfde من كان لله كان الله له Ya'ni, “Kim ki Allâh için olursa, Allâh onun için olur" hadîs-i şerîfinė işaret buyurulur. "Bir habbe" ile abdin vücûd-ı mevhûmuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Vücûd-ı mevhûmunu Allâh Teâlâ hazretlerinin emrinde ve irâdesinde fânî kılmak, bu pazara bir paralık nakid ile çıkmakdır ve bu hâl, “Allâh için olmak"dır; ve "Allâh için olmak" dahi, o habbeyi vermekdir. Bunun mukābilinde de "kânellâhu leh" ["Allâh onun için olur"] satın alınmış olur." Ma'lûmdur ki, insan pazara çıktığı vakit, sevdiği ve istediği şeyi satın alır. Abd bu pazarda vücûd-ı mevhûmunun nakdini irâde-i Hak muvâcehesinde sarf etmekle, Hakk'ı sevdiğini ve O'nu satın almak istediğini göstermiş olur. Ve bu alışveriş neticesinde de Allâh o abd için olur. Ve abdin vücûd-ı izâfi-i mevhûmu, vücûd-ı hakîkî-i Hak'da fânî olup, ondan Hakk'ın sıfatı zâhir olur. Nitekim hadîs-i kudside من احبنى قتلته ومن قتلته فأنا ديته Ya'ni, “Kim ki beni severse, ben onu öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de ben olurum!" buyurulmuşdur. Bu beyt-i şerîfin hulâsası: “Vücûd-ı abdânîsini, vücûd-ı Hakkānîde fânî kılan kimse, vücûd-ı Hak ile bâkî olur" demekdir.

2604. Zîra ki kararsız zayıf olan bu hüviyet, o dâim olan Rabb'in hüviyetinden mevcud oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Çünkü kararsız ve zayıf olan bu hüviyet (varlık özü), o daim olan Rabbin hüviyetinden meydana geldi.

"Hüvvî", "O'na ait" anlamına gelir. Ve çoğunlukla "ya" ile masdariyye "tâ"sı eklenerek "hüviyyet" şeklinde kullanılır; şahsiyet, hakikat ve zât kastedilir. Burada masdariyye "tâ"sı olmaksızın kullanılmıştır. Bilinmeli ki, hem Hakk'ın hem de kulun hüviyeti sabittir; fakat Hakk'ın hüviyeti mutlaktır ve kulun hüviyeti kayıtlıdır ve Hakk'ın hüviyeti hakikidir, kulun hüviyeti ise izafidir. Örneğin suyun bir şahsiyeti ve hakikati olduğu gibi, buzun da bir şahsiyeti ve hakikati vardır; fakat buzun şahsiyeti kararsız ve zayıftır. Onun şahsiyeti ve hüviyeti, buza göre daha devamlı olan suyun hüviyetinden ve şahsiyetinden meydana gelir. Bu örnek gibi, kulun sebatsız, fani ve zayıf olan şahsiyeti ve hüviyeti, daim ve baki olan Âlemlerin Rabbi Hazretlerinin hüviyetinden ve O'nun mutlak varlığından meydana geldi.

“Hüvvî”, “hüvve mensûb" ma'nâsınadır. Ve ekseriyâ "ya” ile tâ-yı masdariyyet ziyâde edip "hüvviyyet" şeklinde isti'mâl edi[lir]; şahsiyet ve hakîkat ve zât murâd olunur. Burada masdariyet "tâ"sı olmaksızın isti'mâl buyurulmuşdur. Ma'lûm olsun ki, hem Hakk'ın ve hem de abdin hüviyeti sâbitdir; fakat Hakk'ın hüviyeti mutlak ve abdin hüviyeti mukayyeddir ve Hakk'ın hüviyeti hakîkî ve abdin hüviyeti ise izâfidir. Meselâ suyun bir şahsiyeti ve hakîkati olduğu gibi, buzun dahi bir şahsiyeti ve hakîkati vardır; fakat buzun şahsiyeti kararsız ve zayıfdır. Onun şahsiyyeti ve hüviyeti buza nazaran daha devamlı olan suyun hüviyetinden ve şahsiyetinden mevcûd olur. Bu misâl gibi, abdin sebâtsız ve fânî ve zayıf olan şahsiyeti ve hüviyeti, dâim ve bâkî olan Rabbü'l-âlemîn hazretlerinin hüviyetinden ve onun vücûd-ı mutlakından mevcûd oldu.

2605. Fânî olan hüviyet vaktaki kendisini ona teslîm etti, bâkî, dâim oldu ve asla ölmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. Fânî olan kimlik, kendisine teslim olduğu zaman, bâkî ve dâim oldu ve asla ölmedi.

Kul, kendisinin fânî ve zayıf olan izafî kimliğini, dâim ve bâkî olan Hakk'ın mutlak kimliğine teslim ettiği zaman, kendi sıfatlarından soyundu, o bâkî olan mutlak kimliğin sıfatlarını giydi ve asla ölmedi.

Abd, kendisinin fânî ve zayıf olan hüviyyet-i izâfîsini, dâim ve bâkî olan Hakk'ın hüviyyet-i mutlakasına teslîm ettiği vakit, kendi sıfatlarından soyundu, o bâkî olan hüviyyet-i mutlakanın sıfatlarını giydi ve asla ölmedi.

2606. Havadan ve toprakdan korkan katre gibi ki, bu ikisi ile helâk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Havadan ve topraktan korkan damla gibi ki, bu ikisi ile helâk olur.

Yani, insanın izafî varlığı denizden ayrılan bir damlaya benzer. Damla, kendi şahsiyetini ve belirginliğini kaybedeceği düşüncesiyle havadan ve topraktan korkar. Havadan korkar, çünkü havanın damlanın yoğunluğunu yutması söz konusudur; ve topraktan korkar, çünkü toprak damlayı kendi zerrecikleri arasına çeker, neticede damlanın şahsiyeti kaybolur.

Ya'ni, insanın vücûd-ı izâfîsi denizden ayrılan bir katreye benzer. Katre kendi şahsiyetini ve taayyününü gāib edeceği mülâhazasıyla havadan ve toprakdan korkar. Havadan korkar, çünki katrenin kesâfetini bel' eder; ve toprakdan korkar, çünki toprak katreyi kendi zerrâtı arasına cezb eder, netîcede katrenin şahsiyeti gāib olur.

2607. Vaktaki kendi aslı olan deryaya sıçradı, güneşin harâretinden ve havadan ve toprakdan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. O damla, kendi aslı olan denize sıçradığı zaman, güneşin sıcaklığından, havadan ve topraktan kurtuldu.

Güneşin sıcaklığıyla topraktan buharlaşıp havaya çıktığı, havada yoğunlaşıp bulut olduğu ve bulutların yoğunlaşarak yağmur olup tekrar su hâlinde denize döküldüğü zaman; o damla güneşin sıcaklığından, havadan ve topraktan kurtulur, yani değişimlerden yakasını kurtarır.

Vaktâki güneşin harâretiyle toprakdan tebahhur edip havaya çıkar ve havada tekâsüf edip bulut olur ve bulutlar tekâsüf ederek yağmur olur, tekrâr su hâlinde denize dökülür; o katre güneşin harâretinden ve havadan ve toprakdan kurtulur, ya'ni, istihâlâtdan yakasını kurtarır.

2608. Onun zahiri deryada gaib oldu; fakat onun zâtı ma'sûm ve ayağı yerinde ve iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. Onun görünen varlığı denizde kayboldu; fakat onun özü masum ve yeri sağlam ve iyidir.

Kulun damla mesabesinde olan unsurlardan oluşmuş varlığı ve belirginliği, mutlak varlık denizinde eridi ve kayboldu. Fakat onun ilâhî ilimde bir sureti ve tekil sabit hakikati vardı; o, bütün değişimlerden korunmuş ve masum kaldı ve daima yerinde durur. Çünkü "A'yân-ı sâbite vücûd kokusunu koklamadı" demişlerdir. Yani, "Sabit hakikatler izafî varlık kokusunu koklamadı" demek olur. Ve o hoştur ve latiftir. Örneğin, ressam bir resim levhasını yapacağı zaman, levhanın suretini ilminde hazırlar, sonra ona dışarıda bir varlık verir. Levhanın ressamın ilminde bir hakikati sabittir, o yok olmaz; fakat o hakikat daima yerinde durur. Dışarıdaki levha ile beraber ilim mertebesinden dışarıya çıkmaz; bu sebeple bu ilmî varlık, haricî varlık kokusunu koklamamıştır. Ve tam bir latiflikle ressamın ilminde sabittir. Kulun hüviyeti de bu örneğe uygundur.

"Abdin katre mesâbesinde olan vücûd-ı unsurîsi ve taayyünü, vücûd-ı mutlak deryâsında eridi ve gāib oldu. Fakat onun ilm-i ilâhîde bir sûreti ve ayn-ı sâbitesi var idi, o bilcümle istihâlâtdan mahfûz ve ma'sûm kaldı ve dâimâ yerinde durur.” Zîrâ الاعيان ما شمت رائحة الوجود demişlerdir. Ya'ni, “A'yân-ı sâbite vücûd-ı izâfî kokusunu koklamadı” demek olur. Ve o hoşdur ve latîfdir. Meselâ ressâm bir resim levhasını yapacağı vakit, levhanın sûretini ilminde hazırlar, sonra ona hâriçde bir vücûd verir. Levhanın ressâmın ilminde bir hakikatı sâbitdir, o mahv olmaz; fakat o hakikat dâimâ yerinde durur. Hâriçdeki levha ile beraber mertebe-i ilimden dışarıya çıkmaz; binâenaleyh bu vücûd-ı ilmî vücûd-ı hâricî kokusunu koklamamışdır. Ve kemâl-i letâfetle ressamın ilminde sabitdir. Abdin hüviyeti de bu misâle muvâfıkdır.

2609. Ey katre âgâh ol, kendini nedemsiz ver, tâ ki katrenin bahasında denizi bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. Ey damla, uyanık ol, kendini pişmanlık duymadan ver ki damlanın bedelinde denizi bulasın!

Ey izafî varlıkların bir damlası olan kul, asla pişmanlık duymadan kendini hakiki varlık denizine ver! Böylece bu varlık damlanın bedeli olarak Hakk'a ait varlık denizini bulasın!

Ey vücûdât-ı izâfiyyenin bir katresi olan abd, aslâ pişmân olmaksızın kendini vücûd-ı hakîkî deryâsına ver! Tâ ki bu katre-i vücûdun bahâsı olarak vücûd-ı Hakkānî denizini bulasın!

2610. Ey katre âgâh ol, kendine bu şerefi ver; denizin köpüğünde telef olmakdan emîn ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. Ey damla, uyanık ol, kendine bu şerefi ver; denizin köpüğünde yok olmaktan emin ol!

Ey damla hükmünde olan Hakk Yolcusu, uyanık ol, kendine İlahi Varlık ile ayakta durmak ve yaşamak şerefini ver ve bu şerefi bulmaya çalış! Denizin köpüğü hükmünde olan bu izafî varlık âlemi içinde yok olmaktan ve harap olmaktan emin ol! Azîz Nesefî hazretleri buyururlar ki: "Bir kimsenin ruhu, iman makamında iken bedenden ayrılırsa, o ruhun ilerlemesi Ay feleğine kadar olur. Ve eğer ibadet makamında iken ayrılırsa, Utarid feleğine kadar olur. Sözün özü, dünyada ruhu hangi makamda iken ayrılırsa, dönüşü o makama kadar olur. Fakat kendisinin ilk makamına kadar yükselmeye güç yetiremeyen kimseye büyük üzüntü duyulur. Bu dünya hayatında iken iman makamına erişmemiş olan kimsenin ruhu, başlangıçta hangi makamdan gelirse gelsin, göğe yükselemez. Aşağı âlemde kalır ve aşağı âlem ise cehennemdir."

Gerek şerefli beyitte ve gerek Azîz Nesefî hazretlerinin açıklamalarında, A'râf Suresi'nde yer alan إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ (A'râf, 7/40) yani, "Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlar için göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Ey katre mesâbesinde olan sâlik, âgâh ol, kendine vücûd-ı Hakkānî ile kâim olmak ve yaşamak şerefini ver ve bu şerefi bulmağa sa'y et! Denizin köpüğü mesâbesinde olan bu vücûd-ı izâfî âlemi içinde telef ve harâb olmakdan emîn ol!" Azîz Nesefî hazretleri buyururlar ki: "Bir kimsenin rûhu, makām-ı îmânda iken bedenden ayrılırsa, o rûhun terakkîsi felek-i Kamer'e kadar olur. Ve eğer makām-ı ibâdetde iken mufârakat ederse, felek-i Utârid'e kadar olur. Velhâsıl dünyâda rûhu hangi makāmda iken mufârakat ederse rücû'u o makāma kadar olur. Fakat kendinin makām-ı evveline kadar urûca kādir olamayan kimseye azîm teessüf olunur. Bu hayât-ı dünyeviyyede iken makām-ı îmâna erişmemiş olan kimsenin rûhu, bidâyetde hangi makāmdan gelirse gelsin, âsumâna urûc edemez. Âlem-i süflîde kalır ve âlem-i süflî ise cehennemdir."

Gerek beyt-i şerifde ve gerek Azîz Nesefî hazretlerinin îzâhâtında sûre-i A'râf da olan إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةِ (A'râf, 7/40) Ya'ni, "Bizim âyâtımızı tekzîb ve ondan istikbâr edenler için göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.

2611. Muhakkak böyle devlet kimin eline gelir, bir deniz katreyi takāzā-ger olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Böyle bir devlet muhakkak kimin eline gelir, bir deniz bir damlayı talep eder olmuştur.

Muhakkak böyle bir devlet, yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) senin ayağına kadar gelip seni davet etmesi devleti ve saadeti kime nasip olmuştur? Çünkü damla mesabesinde olan bir noksan kişiyi, bir hakikat denizi olan kâmil talep edici olmuştur.

Muhakkak böyle bir devlet, ya'ni, insân-ı kâmilin senin ayağına kadar gelip seni da'vet etmesi devleti ve saâdeti kime nasib olmuşdur. Zîrâ katre mesâbesinde olan bir nâkısı, bir deryâ-yı hakikat olan kâmil taleb edici olmuşdur.

2612. Allah için, Allah için! Çabuk sat ve satın al. Bir katreyi ver, gevher dolu olan denizi götür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Allah için, Allah için! Çabuk sat ve satın al. Bir damlayı ver, cevher dolu olan denizi al!

2613. "Allah için, Allah için! Hiçbir te'hîr etme, zîrâ bu söz lutuf denizinden geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. "Allah için, Allah için! Hiçbir gecikme yapma, çünkü bu söz lütuf denizinden geldi!"

Bazı nüshalarda "lütuf denizi" yerine "lütfun dibi" geçmektedir. Yani, "Bu davet ve vaat hususunu kabul etmek için, ey Firavun veya Firavun tabiatında olan kimse, gecikme! Çünkü bu sözler lütuf denizi veya Hakk'ın lütfunun dibi olan bir insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) geldi."

Ba'zı nüshalarda "bahr-ı lutf" yerine "ka'r-ı lutf" vâki'dir. Ya'ni, “Bu da'vet ve va'd husûsunu kabûl için, ey Fir'avn veyâ Fir'avn meşrebinde olan kimse, teahhür etme! Zîrâ bu sözler lutuf denizi veyâhud lutf-ı Hakk'ın ka'rı olan bir insân-ı kâmilden vâki' oldu."

2614. "Lutuf, bunun lutfu içinde gaib olur; zîrâ esfeli, yedinci felek üzerine gider."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. "Lutuf, bunun lutfu içinde kaybolur; çünkü en aşağı olan, yedinci felek üzerine gider."

"Bu, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) sana karşı yaptığı lutuf içinde kaybolup, hiç mesabesinde kalır." "Esfelî" kelimesindeki "yâ" harfi, birlik için olursa, en aşağı olan bir kimse; ve nispet (bağıntı) için olursa, "aşağı âleme mensup olan bir kimse" demek olur. Yani, "Çünkü bu lutfun neticesinde en aşağı olan bir kimse veya aşağı âleme mensup olan bir kimse, yedinci felek üzerine yükselir." Felek ile, nefsin mertebelerine işaret buyrulduğu takdirde, yedinci felek kâmil ve saf nefs olur.

“Bu, insân-ı kâmilin sana karşı yaptığı lutuf içinde gāib olup, hiç mesâbesinde kalır." "Esfelî" deki "yâ”, vahdet için olursa, en aşağı olan bir kimse; ve nisbet için olursa, "âlem-i süflîye mensûb olan bir kimse" demek olur. Ya'ni, "Zîrâ bu lutfun neticesinde en aşağı olan bir kimse veyâhud âlem-i esfele mensûb olan bir kimse, yedinci felek üzerine urûc eder." Felek ile, merâtib-i nefse işaret buyrulduğu takdirde, yedinci felek nefs-i kâmile ve sâfiye olur.

2615. "Agâh ol ki, sana pek acîb bir oyun vaki oldu. Talib bunu asla talebde bulamaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. "Bil ki, sana pek acayip bir oyun oldu. İsteyen bunu asla isteğinde bulamaz!"

Ankaravî hazretleri "bâz" kelimesine iki türlü anlam vermiştir. Birisi "oyun" ve diğeri "doğan" demektir. Her iki anlama göre de "bâz"dan kastedilen, Musa (a.s.)'ın Firavun'u davet etmesi ve ona dört fazilet vaat etmesidir. Bunun içinde her asırdaki insân-ı kâmil ile nâkıs insan arasındaki ilişkiler mevcuttur. Yani, "Ey Firavun, bil ki, sana pek acayip bir oyun yahut doğan kuşu düştü. Bir takım isteyenler bunu isterler de, bu istekleri içinde bulamazlar." Aşağıdaki kıssaya göre "bâz"ın doğan anlamında olması daha tercih edilir görünür.

Ankaravî hazretleri "bâz" kelimesine iki türlü ma'nâ vermişdir. Birisi "oyun" ve dîğeri "doğan" demekdir. Her iki ma'nâya göre de "bâz"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'ı da'veti ve ona dört fazîlet va'd etmesidir. Bunun zımnında her asırdaki insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasındaki münâsebât mevcûddur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, âgâh ol ki, sana pek acîb bir oyun veyâhud doğan kuşu düştü. Bir-takım tâlibler bunu isterler de, bu talebleri içinde bulamazlar." Aşağıdaki kıssaya nazaran "bâz"ın doğan ma'nâsına olması daha müreccah görünür.

2616. Dedi: "Ey mesture, Hâmân'a söyliyeyim, şaha vezîrin re'yi lâzımdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. Dedi: "Ey örtülü olan, Hâmân'a söyleyeyim, şaha vezirin görüşü lazımdır!"

Firavun, Asiye'nin bu sözlerini dinledikten sonra dedi ki: "Ey halkın bakışından örtünmüş olan Asiye, Musa'nın davetini ve vaatlerini vezirim olan Hâmân'a da söyleyeyim; çünkü şaha vezirin görüşü de lazımdır." "Mestûre" (örtülü) ifadesiyle ruha işaret edilir; çünkü ruh, duyusal bakışlardan örtülüdür ve Hâmân ile de nefse ve nefsin hevasına (arzularına) işaret edilir. Çünkü akıl hem ruhu hem de nefsi dinler. Aklın vaat ettiği hazlar, acil (hemen olmayan, gelecekteki) ve nefsin vaat ettiği hazlar, âcil (hemen olan) olduğundan, nefis çoğu zaman aklı çeler ve kendi tarafına meylettirir.

Fir'avn, Asiye'nin bu sözlerini dinledikden sonra dedi ki: "Ey nazar-ı halk-dan örtünmüş olan Asiye, Mûsâ'nın da'vetini ve va'dlerini vezîrim olan Hâ-mân'a da söyliyeyim; zîrâ şâha vezîrin re'yi de lâzımdır." "Mestûre" ta'bîriyle rûha işâret buyurulur; zîrâ rûh, enzâr-ı hissiyyeden mestûrdur, ve Hâmân ile de nefse ve hevâ-yı nefse işâret buyurulur. Zîrâ akıl hem rûhu ve hem de nef-si dinler. Aklın va'd ettiği huzûzat, âcil (آج) ve nefsin va'd ettiği huzûzât, 'âcil (عاجل) olduğundan, nefis ekseriyâ aklı çeler ve kendi tarafına meyl ettirir.

2617. Dedi: "Bu sırrı Hâmân'a söyleme! Kör bir kocakarı doğanı ne bilir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. Dedi: "Bu sırrı Hâmân'a söyleme! Kör bir kocakarı doğanı ne bilir!"

Asiye Firavun'a dedi: "Bu sırrı vezirin olan Hâmân'a söyleme! Çünkü o, faziletleri ve insân-ı kâmilin değerini ve mertebesini anlayamaz; o gözünü ancak maddiyata dikmiştir; ilim ve irfanı takdir edememek hususunda kör bir kocakarı hükmündedir. Kör bir kocakarı av için terbiye edilmiş olan bir doğan kuşunu ne bilir?" Onun doğan ile olan muamelesi aşağıdaki kıssaya uygundur.

Asiye Fir'avn'a dedi: “Bu sırrı vezîrin olan Hâmân'a söyleme! Zîrâ o fazâ-ili ve insân-ı kâmilin kadr ve menziletini anlıyamaz; o gözünü ancak maddi-yâta dikmişdir; ilim ve irfânı takdîr edememek husûsunda kör bir kocakarı hükmündedir. Kör bir kocakarı av için terbiye edilmiş olan bir doğan kuşunu ne bilir?" Onun doğan ile olan muâmelesi âtîdeki kıssaya mutâbıkdır.

## Pâdişâhın doğanı ve bunak kocakarı kıssası

2618. Bir beyaz doğanı bir koca karıya verirsin; o ıslah için onun tırnağını keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. Bir beyaz doğanı bir kocakarıya verirsin; o ıslah için onun tırnağını keser.

2619. Bir tırnak ki, işin ve şikârın aslıdır; gör kocakarıcık körcesine keser.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Bir tırnak ki, işin ve avın aslıdır; gör kocakarıcık körcesine keser.

2620. Der ki: "Ey ulu, senin anan nerededir ki, tırnağın böyle uzundur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. Der ki: "Ey ulu, senin anan nerededir ki, tırnağın böyle uzundur."

Örneğin, av konusunda mükemmel eğitilmiş ve işe yarayan kıymetli bir doğan kuşunu, bunak bir kocakarıya versen, o kuşun görünüşüne bakıp onu beğenmez; onun şekil ve görünüşünü düzeltme niyetiyle, uzun olan tırnaklarını keser. Hâlbuki tırnak av işinin tek aracı ve esasıdır. Kocakarının akıl gözü kör olduğundan, o önemli uzvu keser de, der ki: "Vah yavrum vah! Senin anan yok muydu ki, bu uzun tırnaklarını kesip sana çeki düzen vermedi?" Böyle deyip o pis kocakarı doğana muhabbet ve şefkat vaktinde o biçarenin tırnağını ve gagasını ve uçamaması için hatta kanadını keser.

Meselâ av hususunda mükemmel ta'lîm edilmiş ve işe yarayan kıymetli bir doğan kuşunu, bir bunak kocakarıya versen, o kuşun hey'etine bakıp onu beğenmez; onun şekil ve hey'etini ıslâh niyeti ile, uzun olan tırnaklarını keser. Halbuki tırnak av işinin yegâne bir âletidir ve aslıdır. Kocakarının akıl gözü kör olduğundan, o mühim uzvu keser de, der ki: "Vâh yavrum vâh! senin anan yok mu idi ki, bu uzun tırnaklarını kesip sana çeki ve düzen vermedi?" Böyle deyip o pis acûze doğana muhabbet ve şefkat vaktinde o bîçârenin tırnağını ve gagasını ve uçamamak için dahi kanadını keser.

2621. Vaktaki ona tutmaç verir, o az yer, öfkelenir, muhabbetleri yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. Ona tutmaç verdiğinde, o az yer, öfkelenir, muhabbetleri yırtar.

"Tutmaç", buğday unundan yapılan bir çeşit yemektir (Şemsü'l-Lügat). "O cadı kadın doğana tutmaç denilen yemekten verdiğinde, o hayvan alışmadığı bu yemekten biraz yer, sonra yemekten vazgeçer. Cadı kadın onun yemediğine öfkelenir ve sevgi elbiselerini yırtar da der."

"Tutmaç", buğday unundan yapılan bir nevi' taâm (Şemsü'l-Lügat). "O acûze vaktāki doğana tutmaç denilen taâmdan verir, o hayvan alışmadığı bu taâmdan biraz yer, sonra yemekden vazgeçer. Acûze onun yemediğine öfkelenir ve muhabbet libaslarını yırtar da der."

2622. Ki: "Senin için böyle tutmaç pişirdim; sen tekebbür ve serkeşlik gösteriyorsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. Ki: "Senin için böyle tutmaç pişirdim; sen kibir ve başkaldırı gösteriyorsun!"

"Utüvv", burada "kibirli olmak" ve "kibirlenmekte haddini aşmak" anlamındadır. Kibir anlamını pekiştirmek için kullanılmıştır. Yani, "Ey doğan, ben sana özel olmak üzere en iyi tutmacı pişirdim; sen ise onun değerini bilmeyip kibirleniyorsun ve kibirlenmekte de haddini aşıyorsun!"

"Utüvv", burada “mütekebbir olmak" ve "kibirlenmekde haddini tecavüz etmek" ma'nâsınadır. Ma'nâ-yı tekebbürü teşdîd için isti'mâl buyurulmuşdur. Ya'ni, "Ey doğan, ben sana mahsûs olmak üzere a'lâ tutmaç pişirdim; sen ise onun kıymetini bilmeyip tekebbür ediyorsun ve tekebbürde de haddi tecavüz ediyorsun!"

2623. "Sen öyle meşakkat ve belânın layıkısın; ni'met ve ikbal sana ne vakit nizâm verir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. "Sen öyle meşakkat ve belânın lâyıkısın; nimet ve ikbal sana ne vakit düzen verir?"

Ey doğan, sen havalarda uçup, avlar arkasında koşmak ve hayvanlar ile boğuşmak gibi meşakkat ve belânın lâyıkısın ve böyle karışık hayattan zevk alırsın. Senin önüne hazır pişmiş yemek gelmek gibi nimet ve ikbal, senin yaşayışına düzen ve intizam veremez.

"Ey doğan, sen havalarda uçup, avlar arkasında koşmak ve hayvanlar ile boğuşmak gibi meşakkat ve belânın lâyıkısın ve böyle karışık hayatdan zevk alırsın. Senin önüne hazır pişmiş taâm gelmek gibi ni'met ve ikbâl, senin yaşayışına nizâm ve intizâm veremez."

2624. O, "Bunu al!" diye tutmacın suyunu verir, eğer istemiyor ise, “O hamurdan yiyesin!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. O, "Bunu al!" diye tutmacın suyunu verir, eğer istemiyor ise, “O hamurdan yiyesin!" der.

2625. Doğanın tabîatı onun tutmaç suyunu tutmaz; acûze pür-rence ve onun öfkesi uzun olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. Doğanın tabiatı onun tutmaç suyunu tutmaz; kocakarı çok incinir ve onun öfkesi uzun olur.

Et yemeye alışmış olan doğanın tabiatı, kocakarının pişirdiği tutmacın suyunu tutmaz. Kocakarı pek çok incinir ve uzun uzadıya öfkelenir.

Et yemeğe alışmış olan doğanın tabîatı, kocakarının pişirdiği tutmacın suyunu tutmaz. Kocakarı pek ziyâde incinir ve uzun uzadıya öfkelenir.

2626. Kadın öfkesinden sıcak çorbayı onun başı üzerine döker, onun miğferi kel olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Kadın öfkesinden sıcak çorbayı onun başı üzerine döker, onun miğferi kel olur.

"Miğfer", başa giyilen tolga anlamındadır. İtfaiye erleri ateşten korunmak için başlarına giyerler. Burada "miğfer"den kastedilen, doğanın başını örten tüyleridir. Yani, sıcak yemekten başı yanıp tüyleri dökülür.

“Miğfer”, başa giyilen tolga ma'nâsınadır. İtfaiye neferleri ateşten muhâfaza için başlarına giyerler. Burada “miğfer”den murâd, doğanın başını setr eden tüyleridir. Ya'ni, sıcak taâmdan başı yanıp tüyleri dökülür.

2627. Yanmadan nâşî onun gözünden yaş dökülür; dil-fürûz olan şahın lutfunu hatıra getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. Yanmadan dolayı onun gözünden yaş dökülür; gönül aydınlatan şahın lütfunu hatırlar.

Doğanın başı sıcak çorbadan yandığı için, gözleri yaşarır; gönül ferahlandırıcı olan şahın lütfunu hatırına getirir.

Bilinmeli ki, bu kıssada remiz ve işaret edilen haller şudur: "Şah"tan maksat, Yüce Allah; "doğan"dan maksat, peygamberler ve onların varisleri olan olgun veliler; "bunak kocakarı"dan maksat, dünya ehli ve nefis ehli; "tutmaç"tan maksat, dünyevi hazlar; "tutmacın suyu"ndan maksat, dünya ehlinin görüş ve tedbiri; ve "tutmacın hamuru"ndan maksat, dünyevi fiili lezzettir. Yani, hakiki şah olan Yüce Allah, peygamberlerini ve velilerini, nefis ehli olan dünya ehlini doğru yola ve hakikate davet ve irşat etmek için gönderir. Onlar kör kocakarı gibi, bu zatların kıymetini bilmeyip, onların tırnakları ve gagaları ve kanatları mesabesindeki görüş ve tedbirlerini kesip, avlanamamaları için engeller icat ederler; ve onlara kendilerinin tutkun olduğu tutmaç mesabesindeki dünyevi hazları arz ederler ve onları dünya hazzına meylettirmek için, tutmacın suyu mesabesindeki görüşlerini söylerler. O yüce zatlar bundan yüz çevirirler. Sonra bu dünya ehli, onlara makam ve mal ve kadın gibi dünyevi lezzetlerin hizmetçisi olan maddeleri arz ederler. O zatlar bunlara iltifat etmeyince, hiddetlenip onlara fiili tecavüzlerde bulunurlar. Peygamberler ve yüce veliler hazaratı bundan etkilenip "fenâ-fillâh" (Allah'ta yok olma) halinde Hakk'ın lütfunu zikrederler; ve "bekā-billâh" (Allah ile var olma) mertebesinde halk ile meşgul olup, onların iman etmediklerine teessüf ederler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in يا ليت لم يخلق رب محمد محمدا Yani, "Keşke Muhammed'in Rabbi Muhammed'i yaratmasaydı!" buyurmaları, bu mertebedeki ilahi lütfu hatırlamaktan ve eşkıyanın hak ve hakikati kabul etmemelerine bağlı olarak teessüften kaynaklanır.

Doğanın başı sıcak çorbadan yandığı için, gözleri yaşarır; gönül ferahlandırıcı olan şâhın lutfunu hatırına getirir.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada remiz ve işaret buyurulan ahvâl şudur: “Şâh”dan murâd, Hak Teâlâ; “doğan"dan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ; "bunak kocakarı" dan murâd, ehl-i dünyâ ve ehl-i nefis; "tutmaç"dan murâd, huzûz-ı dünyeviyye; "tutmacın suyu"ndan murâd, ehl-i dünyanın re'y ve tedbîri; ve "tutmacın hamuru"ndan murâd, lezzet-i fiiliyye-i dünyeviyyedir. Ya'ni, şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, enbiyâ ve evliyâsını ehl-i nefis olan ehl-i dünyayı doğru yola ve hakîkate da'vet ve ir- şâd için gönderir. Onlar kör kocakarı gibi, bu zevâtın kıymetini bilmeyip, onların tırnakları ve gagaları ve kanatları mesâbesinde olan re'y ve tedbîrlerini kat' edip, şikâr edememeleri için mevâni' icâd ederler; ve onlara kendilerinin meftûnu olduğu tutmaç mesâbesindeki huzûz-ı dünyeviyyeyi arz ederler ve onları hazz-ı dünyâya meyl ettirmek için, tutmacın suyu mesâbesindeki reylerini söylerler. O zevât-ı kirâm bundan yüz çevirirler. Sonra bu ehl-i dünyâ, onlara mansıb ve mal ve kadın gibi lezzât-ı dünyeviyyenin hâdimi olan mevâddı arz ederler. O zevât bunlara iltifat etmeyince, hiddet edip onlara tecâvüzât-ı fiiliyyede bulunurlar. Enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı ondan müteessir olup "fenâ-fillâh" hâlinde lutf-ı Hakk'ı zikr ederler; ve "bekā-billâh" mertebesinde halk ile meşgûl olup, onların îmân etmediklerine teessüf-hân olurlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in يا ليت لم يخلق رب محمد محمدا Ya'ni, "Ne olaydı Muhammed'in Rabb'i Muhammed'i yaratmasa idi!" buyurmaları, bu mertebedeki lutf-ı ilâhîyi tezekkürden ve eşkıyânın hak ve hakîkati kabûl etmemelerine mebnî teessüfden nâşîdir.

2628. Nazlı nazenîn olan iki gözden ki, şâhın çehresinde yüz kemâl tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. Nazlı ve narin olan iki gözden ki, şahın çehresinde yüz kemâl barındırır.

Yani, "Doğanın yaşları, nazlı ve narin olan iki gözünden akar ki, o iki göz şahın yüzünden ve güzelliğinden yüz kemâl barındırır." "Şah"tan maksat, Yüce Allah'tır; "çehresi"nden maksat, Hakk'ın mutlak Zât'ıdır. "Yüz kemâl barındırmak"tan maksat, insân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) tümünü kendinde toplamasıdır.

Ya'ni, "Doğanın yaşları, nazlı nâzenîn olan iki gözünden akar ki, o iki göz şâhın yüzünden ve cemâlinden yüz kemâl tutar. “Şâh”dan murâd, Hak'dır; "çehresi"nden murâd, Hakk'ın Zât-ı mutlakıdır. "Yüz kemâl tutmak"dan murâd, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetidir.

2629. Onun çeşm-i mâ-zâğı, karganın zahmını dolu olmuşdur. İyi göz, kötü gözden dertli ve dağlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. Onun kaymayan gözü, karganın yarasını doldurmuştur. İyi göz, kötü gözden dertli ve yaralıdır.

"Çeşm-i mâ-zâğ" (kaymayan göz) ifadesiyle Necm Suresi'ndeki "مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى" (Necm, 53/17) yani "Göz kaymadı ve haddini aşmadı" ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin gözü, Hakk'ın dışındaki şeylere yönelmedi ve rağbet etmedi" demek olur. "Zâğ" yani "karga"dan kasıt, nefis ehli ve dünya ehli olan kimselerdir ki, hakkında "leş" denilen dünyaya talip olurlar ve kargalar gibi bu leşe üşüşürler. "Çünkü iyi gözler, kötü gözlerden dertli ve yaralı olurlar." Yani, ona kötü gözlerin nazarı değer demek olur. Çünkü kötü gözden nazar değmesi gerçektir; bu inkâr edilemez. Zira bugün göze bakmak suretiyle insanların manyetize edildiği (hipnotize edildiği) açıktır.

“Çeşm-i mâ-zâğ” ta'biriyle sûre-i Necm'de مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm, 53/17) Ya'ni, "Basarı kaymadı ve haddini tecavüz etmedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin gözü Hakk'ın gayrine meyil ve rağbet etmedi" demek olur. "Zâğ", ya'ni, "karga"dan murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâ olan kimselerdir ki, hakkında "cîfe” buyurulan dünyâya tâlibdirler ve kargalar gibi bu cîfeye üşerler. "Zîrâ iyi gözler, kötü gözlerden dertli ve dâğlı olurlar." Ya'ni, ona kötü gözlerin nazarı değer demek olur. Zîrâ kötü gözden nazar değmesi Hak'dır; bu inkâr olunamaz. Çünki el-yevm göze bakmak sûretiyle insanların manyetizma edildiği meydandadır.

2630. Geniş derya olan göz ki, onun genişliğinden, her iki âlem kıl teli görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. Geniş derya olan göz ki, onun genişliğinden, her iki âlem kıl teli görünür.

[2641] "Bastatî", genişlik ve kuşatma anlamındadır; "derya-bastatî" sıfat ile mevsuf (nitelenen) arasındaki bağlama kesresinin düşürülmesiyle yapılmış bir sıfat tamlamasıdır. Yani, "Okyanus gibi geniş olan bir göz ki, o göz peygamberlerin ve onların kâmil vârislerinin gözüdür, o gözün kuşatıcı genişliğinden, her iki âlem, yani dünya ve ahiret, bir kıl teli kadar küçük görünür."

[2641] "Bastatî", genişlik ve ihâta etmeklik ma'nâsınadır; "derya-bastatî" sıfat ile mevsûfun arasındaki kesre-i râbıta hazf olunmak sûretiyle yapılmış olan bir sıfat terkibidir. Ya'ni, "Bahr-ı muhît gibi geniş olan bir göz ki, o göz enbiyâ-nın ve onların vâris-i kâmillerinin gözüdür, o gözün vüs'at-ı ihâtasından, her iki âlem, ya'ni, dünyâ ve âhiret, bir kıl teli mesâbesinde görünür."

2631. Eğer binlerce felek onun gözüne giderse, derya önünde çeşme gibi gāib olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. Eğer binlerce felek onun gözüne giderse, deniz önünde çeşme gibi kaybolur.

Eğer bizim güneş sistemimiz gibi uzayda binlerce felek, o insân-ı kâmilin gözüne görünse, denizin içine akıp, onun yanında kaybolan bir çeşme gibi olur. Nasıl ki Şehzâde'nin Tefsîr-i Fâtiha Hâşiyesi'nde açıkladığı hadîs-i şerîfte ان الله تعالى خلق مأة الف الف قناديل وعلقها بالعرش والسموات والارض وما فيها حتى الجنة والنار كلها فى قنديل واحد ولا يعلم احد ما في القناديل الا الله تعالى yani, “Yüce Allah milyonlarca kandil yarattı ve onları Arş'a astı; ve gökler ve yer ve onlarda olan şeyler, hatta cennet ve cehennem hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Yüce Allah'tan başka hiç kimse bilmez” buyurulmuştur. İşte görülüyor ki, bu hadîs-i şerîf aslen insân-ı kâmil olan (S.a.v.) Efendimiz'in geniş bakışları önünde, her bir güneş sisteminin bir kandil gibi göründüğüne delildir.

Eğer bizim manzûme-i şemsiyyemiz gibi fezâda binlerce felek, o kâmilin gözüne görünse, denizin içine akıp, onun indinde gāib olan bir çeşme mesâbesinde olur. Nitekim Şehzâde'nin Tefsîr-i Fâtiha Hâşiyesi'nde beyân eyledi-ği hadîs-i şerîfde ان الله تعالى خلق مأة الف الف قناديل وعلقها بالعرش والسموات والارض وما فيها حتى الجنة والنار كلها فى قنديل واحد ولا يعلم احد ما في القناديل الا الله تعالى ya'ni, “Allâh Teâlâ milyonlarca kandil halk edip, onları arşa ta'lik buyurdu; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allâh Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez” buyurulmuşdur. İşte görülüyor ki, bu hadîs-i şerîf bi'l-asale insân-ı kâmil olan (S.a.v.) Efendimiz'in geniş nazarları önünde, her bir manzûme-i şemsiyyenin bir kandil mesâbesinde göründüğüne delíldir.

2632. Bu mahsüslerden geçmiş göz gayb görücülükden bûseler bulmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Bu duyular âleminden geçmiş göz, gayb görücülükten öpücükler bulmuştur.

Yani, bu duyusal suretlere ilgi göstermekten geçmiş olan göze, gayb âleminin perdesi açılır ve gayb görücülük hâli, onun gözünü öper, yani, ona yaklaşır.

Ya'ni, bu suver-i mahsûseye iltifat etmekden geçmiş olan göze, âlem-i gaybın perdesi açılır ve gayb görücülük hâli, onun gözünü öper, ya'ni, ona yaklaşır.

2633. Halbuki ben bir kulak bulamıyorum ki, o güzel gözden bir nükte söyliyeyim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Halbuki ben bir kulak bulamıyorum ki, o güzel gözden bir nükte söyleyeyim.

"Güzel göz"den maksat, insân-ı kâmildir. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) Hazretleri, Fusûsu'l-Hikem'in Âdem Fassı'nda insân-ı kâmil hakkında şöyle buyurur: "Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir." Yani, "Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir." Hz. Pîr-i dest-gîr efendimizin burada beyan buyurmadıkları nükte her ne kadar bilgimiz dahilinde değil ise de, gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Mesnevî-i Şerîf'de beyan buyurulmuş olan inceliklere göre anladığımız nükte şudur ki: Hakikî varlığın mutlaklık mertebesinde sıfat ve sıfatın eserleri olan isimler ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Varlık, ilâhlık mertebesine indiğinde sıfat ve isim sahibidir; fakat fiiller yoktur. Ne zaman ki kevnî mertebelere iner, fiiller ortaya çıkar. Ve şehadet mertebesinde yoğun taayyünler (belirginleşmeler) elbisesine büründüğü zaman, sıfat ve isim ve fiiller daha açıkça belirir. Buna göre, Câmi' ismi Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın isimlerinin bütününün ismi olur. Şimdi, mutlak varlığın bütün mertebelerinin ve hallerinin tecelli yeri âlem ve onun özü ve hulâsası Âdem olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem'siz Allah'ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfat ve isim ve fiiller bir aradadır. Ve bu mertebe varlığın yedinci iniş mertebesi olup, varlığa ait kemâlât inişleri insân-ı kâmilde nihayet bulur. Ve mutlak varlığın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebe ve halinde gözlemlenmez. Hak, insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bütün kevnî sıfatlarla nitelenir ve her bir mevkiin ve her bir mertebenin lezzeti ile lezzetlenir ve acıları ile acı çeker. Şimdi bu sözleri her bir kulak işitip kabul edemez. Çünkü idrak sahası dardır. O dar olan idrak, söyleyenin küfür ettiğini zanneder. Halbuki bu sözler Kur'anî beyanlara aykırı değildir. Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı şerifini "Onlar tuzak kurdular, Allah da onların tuzağını bozdu" (Âl-i İmran, 3/54), "Bütün tuzaklar Allah'a aittir" (Ra'd, 13/42), "Allah ve Resûl'ünü incitenlere..." (Ahzab, 33/57), "Allah'a güzel bir ödünç verenlere" (Hadîd, 57/18), "Kim ki Allah ve Resûl'üne meşakkat çektirirse..." (Enfal, 8/13) ayetlerinde, kevnî sıfatlardan olan "mekr" (tuzak kurma) ve "ezâ" (incitme) ve "karz almak" (ödünç alma) ve "meşakkat çekmek" ile vasfetmiştir. Bu açıklamalardan zekâ ve irfan sahipleri anlar ki, Hakk'ın zevkleri, insân-ı kâmilin zevkleri veya aksi olarak insân-ı kâmilin zevkleri, Hakk'ın zevkleridir. "Kevn" âlemin varlığıdır ve "kevn-i câmi'" (bütünleyici varlık) ise insân-ı kâmildir. Âlem, insân-ı kâmilin varlığı ile parlayan bir ayna gibidir ki, mutlak Hak onda ilâhî suretini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzaktan kendi varlığının dışında meydana gelen bir şeye bakmakla elde edilen temaşa kabilinden değildir, aksine bütün zerrelerde bizzat zuhur ve huzur ile zevkî bir müşâhededir. Nitekim ayet-i kerimede "O her şeye şâhiddir" (Sebe', 34/47) buyurulur. Bu konuda insân-ı kâmil hakkında söylenecek sözler çoktur; idraki geniş olanlara bu kadar yeterlidir.

"Güzel göz"den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Ademî'de insân-ı kâmil hakkında söyle buyurur: وهو للحق بمنزلة انسان العين Ya'ni, "Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir." Hz. Pîr-i dest- gîr efendimizin burada beyân buyurmadıkları nükte her ne kadar ma'lûmumuz değil ise de, gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Mesnevî-i Şerîf'de beyân buyurulmuş olan dekāyıka nazaran anladığımız nükte budur ki: Vücûd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yokdur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir; fakat ef'âl yokdur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zâhir olur. Ve mertebe-i şehadetde taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve ef'âl azher olur. Binâenaleyh ism-i Câmi' Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın'ın hey'et-i mecmûasının ismi olur. İmdi vücûd-ı mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası Âdem olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem'siz Allâh'ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir. Ve bu mertebe vücudun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak, insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur ve her bir mevtınin ve her bir mertebenin lezâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. İmdi bu sözleri her bir kulak işitip kabûl edemez. Zîrâ sâha-i idrâki dardır. O dar olan idrak kāilin küfr ettiğini zanneder. Halbuki bu sözler beyânât-ı kur'âniyyeye münâfi değildir. Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı şerifini وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللهُ (Al-i İmran, 3/54) ["Onlar tuzak kurdular, Allâh de onların tuzağını bozdu"] فَللَّهِ الْمَكْرُ جَمِيعًا (Ra'd, 13/42) ["Bütün tuzaklar Allah'a aitdir"] إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzab, 33/57) ["Allâh ve Resûl'ünü incitenlere..."] وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) ["Allâh'a güzel bir ödünç verenlere"] وَمَن يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) ["Kim ki Allâh ve Resûl'üne meşakkat çektirirse..."] âyetlerinde, sıfât-ı kevniyyeden olan "mekr" ve "ezâ" ve "karz almak" ve "meşakkat çekmek" ile tavsif buyurmuşdur. Bu îzâhâtdan erbâb-ı zekâ ve irfân anlar ki, Hakk'ın ezvâkı, insân-ı kâmilin ezvâkı veyâ aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı, Hakk'ın ezvâkıdır. "Kevn" âlemin vücûdudur ve "kevn-i câmi'" ise insân-ı kâmildir. Âlem, insân-ı kâmilin vücûdu ile mücellâ bir ayna mesâbesindedir ki, Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzakdan kendi vücudunun hâricinde vâki' olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabîlinden değildir, belki cemî'-i zerrâtda bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkıyyedir. Nitekim âyet-i kerimede وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Sebe', 34/47) ["O her şeye şâhiddir"] buyurulur. Bu bahisde insân-ı kâmil hakkında söylenecek sözler çokdur; idrâki vâsi' olanlara bu kadar kâfidir.

2634. O celîl olan âb-ı mahmud damlasa idi, Cebraîl onun katresini kapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. O yüce ve övülmüş su damlasa idi, Cebrail onun damlasını kapar idi.

"Ab-ı mahmûd" (övülmüş su) ile "makām-ı mahmûd"un (övülmüş makam) feyizlerine işaret buyurulur. Nitekim İsra suresinde عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (İsrâ', 17/79) ["Rabb'in seni makām-ı mahmûda göndereceğini umabilirsin"] buyurulmuştur. Ve makām-ı mahmûd, yüce bir makam olup, nübüvvetin sonuncusu (Hz. Muhammed) bu makām-ı mahmûmdadır. Ve Arâisü'l-Beyân tefsirinde Ruzbihân Bakli hazretleri, bu makamın şuhûd (mânevî müşahede) hâli içinde sohbet ve büyük günah işleyenler için şefaat makamı olduğunu beyan buyurur. Hz. Cebrail (a.s.) mukarreb meleklerden olmakla birlikte, onun makamı bu makamın altındadır. Nitekim bu cildin sonlarına doğru gelecek olan bir beyitte [nu. 3785] şöyle buyurulur: احمد ار بگشاید آن پر جلیل تا ابد مدهوش ماند جبرئیل "Eğer Ahmed (a.s.) o yüce kanadını açarsa, Cebrail (a.s.) sonsuza dek kendinden geçmiş kalır." Yani, "O yüce ve azametli makām-ı mahmûdun feyizleri aksa idi, Cebrail (a.s.) o feyizlerin damlalarını kapar idi ve o yüce makamın zevkinden pay almak isterdi."

"Ab-ı mahmûd" ile "makām-ı mahmûd"un füyûzâtına işâret buyurulur. Nitekim sûre-i İsra'da عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (İsrâ', 17/79) ["Rabb'in seni makām-ı mahmûda göndereceğini umabilirsin"] buyurulmuşdur. Ve makām-ı mahmûd, bir makām-ı celíl olup, hâtem-i nübüvvet bu makām-ı mahmûddadır. Ve Arâisü'l-Beyân tefsîrinde Ruzbihân Bakli hazretleri, bu makāmın hâl-i şuhûd içinde mücâleset ve ehl-i kebâir için şefâat makāmı olduğunu beyân buyurur. Hz. Cebrail (a.s.) melâike-i mukarrebînden olmakla berâber, onun makāmı bu makāmın dûnundadır. Nitekim bu cildin sonlarına doğru gelecek olan bir beyt-i şerîfde [nu. 3785] şöyle buyurulur: احمد ار بگشاید آن پر جلیل تا ابد مدهوش ماند جبرئیل "Eğer Ahmed (a.s.) o celîl olan kanadını açarsa, Cebrail (a.s.) ebede kadar medhûş kalır." Ya'ni, "O celíl ve azîm olan makām-ı mahmûdun füyûzâtı cârî olsa idi, Cebrail (a.s.) o füyûzâtın katrelerini kapar idi ve o makām-ı celílin zevkınden hisseyâb olmak isterdi."

2635. Hattâ o mezhebi güzel, eğer ona ruhsat verirse, kendi kanadına ve gagasına sürer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Hatta o güzel mezhebi, eğer ona ruhsat verirse, kendi kanadına ve gagasına sürer.

Hatta o yüce makamın sahibi olan ve mezhebi ile tarikatı güzel bulunan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), eğer izin verirse, Cebrail (a.s.) o akıp giden feyizleri kendi tesir etme yönlerine sürer. Bundan anlaşılır ki, Hz. Cebrail'in o makamın feyizlerinden aldığı nasip ve pay zâtî (özden gelen) değil, ârızîdir (sonradan olan).

"Hattâ o makām-ı celîlin sahibi olan ve mezheb ve tarîkati güzel bulunan insân-ı kâmil, eğer izin verirse, Cebrail (a.s.) o cârî olan füyûzâtı kendi vücûh-ı te'sîrâtına sürer." Bundan anlaşılır ki, Hz. Cibril'in o makāmın füyûzâtından aldığı behre ve hisse zâtî değil, ârızîdir.

2636. Doğan der ki: "Eğer kocakarının öfkesi parladı ise, ferimi ve nûrumu ve sabrımı ve ilmimi yakmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. Doğan der ki: "Eğer kocakarının öfkesi parladı ise, ferimi ve nûrumu ve sabrımı ve ilmimi yakmadı."

"Doğan"dan kasıt, dış âlemde peygamberler ve onların vârisleri olan evliyalardır; ve "kocakarı"dan kasıt, nefis ehli ve dünya ehli olanlardır. Yani, "Hakiki Şah'ın av doğanı olan insân-ı kâmil, nefis ehlinin kendisine olan hışmını ve gazabını gördüğü zaman, kendi kendine der ki: "Gerçi bu dünya ehlinin benim davetime karşı öfkesi parladı ve şiddet kazanıp, bana tecavüzü gerçekleşti ise de, benim ruhumun ve içimin yüceliğini ve parlaklığını ve sabrımı ve ilmimi yakamadı." Nitekim şanlı peygamberimiz Efendimiz (a.s.) Uhud gazvesinde müşrikler tarafından yaralandığı hâlde, bir taraftan kanları akar ve bir taraftan da "Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!" buyurup, sabretmişler ve iç yüceliklerinin ve nur ve velayet ve nübüvvet ilimlerinin sevkiyle, kavminin hidayetleri için dua buyurmuşlardır. Mesnevî: "Ey, iki yüz Yemen melikesi olan Belkıs, senin hilmin (yumuşak huyluluğun) zebunudur ki, sen o nübüvvet sığınağı olan hilmin ile düşmanların hakkında: "Ya Rab, kavmime hidayet et, zira bu edepsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar!" buyurdun." Bu şerefli beytin iç âleme ait anlamına gelince: "Doğan"dan kasıt, ruh; ve "kocakarı"dan kasıt, nefistir. Nefis azgınlık ateşi ile ruhu mağlup ettiği zaman, ruh der ki: "Benim ferim (gücüm) ve nurum ve sabrım ve ilmim vardır; bunların hiçbirisi nefiste yoktur. Bu faziletleri nefsin ateşi yakamaz." Mesnevî: "Elbise tenden, can dahi tenden haberdar değildir; o ruhunun dimağında Allah gamından başkası yoktur." Şimdi bu iç âleme ait olan mana, bütün insan fertlerine şamildir.

"Doğan"dan murâd, âfâkîsi enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır; ve "kempîr"den murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâdır. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkînin av doğanı olan insân-ı kâmil, ehl-i nefsin kendisine olan hışmı ve gazabını gördüğü vakit, kendi kendine der ki: "Gerçi bu ehl-i dünyânın benim da've- time karşı öfkesi parladı ve şiddet kesb edip, bana tecavüzü vâki' oldu ise de, benim rûhumun ve bâtınımın şevketini ve revnakını ve sabrımı ve ilmimi yakamadı." Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz Uhud gazâsında müşrikler tarafından yaralandığı halde, bir tarafdan kanları akar ve bir tarafdan da اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Ya'ni, "Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet et, bilmiyorlar!" buyurup, sabr etmişler ve şevket-i bâtınelerinin ve nûr ve ilm-i velâyet ve nübüvvetlerinin sevkiyle, kavminin hidâyetleri için duâ buyurmuşlardır. Mesnevî: "Ey, iki yüz Yemen melikesi olan Belkîs, senin hilminin zebûnudur ki, sen o hilm-i nübüvvet-penâhîn ile düşmanların hakkında: “Yâ Rab, kavmime hidâyet et, zîrâ bu edebsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar!" buyurdun." Bu beyt-i şerîfin enfüsîsine gelince: "Doğan"dan murâd, rûh; ve "kocakarı"dan murâd, nefisdir. Nefis azgınlık ateşi ile rûhu mağlûb ettiği vakit, rûh der ki: "Benim ferim ve nûrum ve sabrım ve ilmim vardır; bunların hiçbirisi nefisde yokdur. Bu fazâili nefsin ateşi yakamaz." Mesnevî: "Elbise tenden, can dahi tenden âgâh değildir; o ruhunun dimâğında Allah gamından başkası yokdur." İmdi bu enfüsî olan ma'nâ, bilcümle efrâd-ı beşere şâmildir.

2637. Canımın doğanı yine yüz sûret peyda eder; zahmı Salih üzerine değil, nâka üzerine vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Canımın doğanı yine yüz suret ortaya çıkarır; yarayı Salih üzerine değil, dişi deve üzerine vurur.

"Gerçek padişahın doğanı olan benim canım, yüz suret ortaya çıkarır." "Tenîden" mastarı burada "ortaya çıkarmak" anlamındadır. "Yüz suret ortaya çıkarma"nın anlamı şudur ki, evliyanın kâmilleri, istedikleri surette görünürler. Nasıl ki Reşehât'ta zikredilmiştir ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri müritlerinden birinin havada uçtuğunu görmüş ve bu hâl kendisine çirkin geldiği için o hâli müritinden çekip almış; mürit her ne kadar yalvarmış ise de, o hâli geri vermemiş. O mürit nefsine ait ateş sebebiyle o hazreti takip edip tenha bir yerde hançer ile karşısına çıkarak, suikast edeceği sırada; Ubeydullah hazretleri heybetli bir çoban kıyafetini giyinip, müritin elinden hançerini almış ve: "Şimdi seni kendi hançerinle öldüreyim mi?" demiş. Mürit fevkalade yalvarıp yakardığından ve bir daha böyle bir küstahlık yapmayacağını kesinlikle vaat ettiğinden, hazret ona merhamet edip önceki hâlini geri vermiş. Evliyanın menkıbelerinde hal' ve lebs (bir suretten çıkıp başka bir surete girme) yoluyla suretlerini değiştiren Allah dostları çoktur. İkinci mısraın anlamı da şudur ki: "Kâmil der ki: Nefs ehli olan kimse, vuracağı yarayı, Salih (a.s.) makamında olan benim ruhuma değil, benim Salih (a.s.)ın dişi devesi ve devesi makamında olan taayyünüme (belirginleşmiş varlığıma) vurur."

“Şâh-ı hakîkînin doğanı olan benim canım, yüz sûret peydâ eder." "Tenîden" masdarı burada "peydâ etmek" ma'nâsındadır. "Yüz sûret peydâ etme"nin ma'nâsı budur ki, kümmelîn-i evliyâ, istedikleri sûretde zâhir olurlar. Nitekim Reşehâť da mezkûrdur ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri mürîdlerinden birisinin havada uçtuğunu görmüş ve bu hâl kendisine çirkin geldiği için o hâli müridinden nez' etmiş; mürid her ne kadar yalvarmış ise de, o hâli iâde etmemiş. O mürîd âteş-i nefsâniyyeti hasebiyle o hazreti ta'kîb edip tenha bir yerde hançer ile karşısına çıkarak, sû-i kasd edeceği sırada; Ubeydullâh hazretleri bir mehîb çoban kıyafetini iktisâb edip, mürîdin elinden han- çerini almış ve: "Şimdi seni kendi hançerinle öldüreyim mi?" demiş. Mürîd fevkalâde tazarru' ve niyâz ettiğinden ve bir daha böyle bir küstahlık yapmıyacağını kat'iyyen va'd eylediğinden, hazret ona merhamet edip evvelki hâlini iâde buyurmuşdur. Menâkıb-ı evliyâda hal' ve lebs tarîkiyle sûretlerini tebdîl eden evliyâullâh çokdur. İkinci mısrâ'ın ma'nâsı da budur ki: "Kâmil der ki: Ehl-i nefs olan kimse, vuracağı yarayı, Sâlih (a.s.) mesâbesinde olan benim rûhuma değil, benim Sâlih (a.s.)ın nâkası ve devesi mesâbesinde olan taayyünüme vurur."

2638. Salih'in azametle getirdiği bir nefesden dağın batnı böyle yüz naka doğurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Salih'in azametle getirdiği bir nefesten dağın karnı böyle yüz dişi deve doğurur.

İnsân-ı kâmilin ruhunun azametle getirdiği ve çıkardığı bir nefesten, taayyün (belirginleşme) dağının ortası böyle yüz dişi deve suretini doğurur.

Nefehâtü'l-Üns adlı eserde Kazîbü'l-Bân-ı Mevsilî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde (kerametli hikâyesinde) şunlar yazılıdır: Musul'un kadısı, Kazîbü'l-Bân hazretlerinin inkârcısıydı. Bir gün Musul mahallelerinden birinde o hazrete rast geldi. Kendi kendine dedi ki: "Bunu tutup şeriat hâkimlerine teslim edeyim, hakkında siyaset (cezalandırma) yapsınlar!" Gördü ki, Kazîbü'l-Bân hazretleri bir Kürt suretinde ortaya çıktı. Biraz daha yaklaştı, bir Arap suretinde göründü, kadıya yaklaştığı zaman ise fıkıh âlimlerinden birinin suretinde belirdi. Kadı ile karşı karşıya geldiğinde dedi ki: "Ey kadı, hangi Kazîbü'l-Bân'ı hâkime götürüp siyaset ettireceksin?" Kadı bu hâli görünce, inkârından tövbe edip, mürid oldu.

Kâmilin ruhunun azametle getirdiği ve çıkardığı bir nefesden, taayyün dağının ortası böyle yüz nâka sûretini doğurur.

Nefehâtü'l-Üns'de Kazîbü'l-Bân-ı Mevsilî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde münderiçdir ki: Musul'un kādîsı Kazîbü'l-Bân hazretlerinin münkiri idi. Bir gün Musul mahallelerinin birisinde o hazrete rast geldi. Kendi kendine dedi ki: "Bunu tutup hükkâm-ı şer'e teslîm edeyim, hakkında siyaset etsinler!" Gördü ki, Kazîbü'l-Bân hazretleri bir Kürt sûretinde zuhûr etti. Biraz daha beri geldi, bir Arab sûretinde göründü, kādîye yaklaştığı vakit, fukahâdan birinin sûretinde zâhir oldu. Vaktâki kādî ile karşı karşıya geldi dedi ki: "Ey kādî, hangi Kazîbü'l-Bân'ı hâkime götürüp siyaset ettireceksin?" Kādî bu hâli görünce, inkârından tövbe edip, mürid oldu.

2639. Gönül der ki: "Sus ve akıl tut ve yoksa gayret pûd u târı yırtar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. Gönül der ki: "Sus ve akıl tut ve yoksa gayret kumaşın enini boyunu yırtar!"

"Pûd", kumaş örgüsünün argacına ve "târ" arışına denir. Kumaş örgüsünün eni boyu demek olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, Muhammedî kâmil vâris olmakla, kendi yüce zevklerine uygun olarak insân-ı kâmilin hâllerini ve sırlarını yukarıda bir miktar açıklamışlardır. Bu şerefli beyitte, kendi şerefli zevklerine hitaben buyururlar ki: "Gönül der ki, sus ve istiğrak (kendinden geçme) mertebesinden, sahv (ayılma) ve akıl mertebesine gel! Yoksa ilâhî gayret, bu izafî varlık kumaşının enini ve boyunu yırtar!" Gayret hakkındaki açıklamalar [I. ciltte] 1790 numaralı şerefli beytin başındaki şerefli sürhün (kırmızı yazının) açıklamalarında belirtilmiştir.

"Pûd", kumaşın örgüsünün argacına ve "târ" arışına derler. Kumaş örgüsünün eni boyu demek olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i kâmil-i Muhammedî olmakla, kendi zevk-i âlîlerine tevfikan insân-ı kâmilin ahvâl ve esrârını yukarıda bir nebze beyân buyurmuşlardır. Bu beyt-i şerîf[de], kendi zevk-i şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Gönül der ki, sus ve mertebe-i istiğrâkdan, mertebe-i sahv ve akla gel! Yoksa gayret-i ilâhî, bu vücûd-ı izâfî kumaşının enini ve boyunu yırtar!" Gayret hakkındaki îzâhât [I. cildde] 1790 numaralı beyt-i şerîfin ibtidâsındaki sürh-i şerîfin îzâhâtında beyân olunmuşdur.

2640. Onun gayretinin yüz gizli hilmi vardır, ve yoksa bu demde yüz cihanı yakar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. Onun gayretinin yüz gizli hilmi vardır, yoksa bu anda yüz cihanı yakardı.

Yani, "Hakk'ın gayretinin gizli hilmi olması" şudur ki, herkesin yatkınlığı, ilahi sırları kabule uygun değildir. Çünkü bu halk, Allah'ın farklı isimlerinin tecellileridir ve her ismin kendine özgü bir özelliği ve eseri vardır ki, bu özellikler birbirinden farklıdır. Bu sebeple Hakk'ın gayreti vardır. Çünkü gayret, farklılıktan ortaya çıkar ve bu gayretin altında da "Halîm" (yumuşak huylu, hilim sahibi) isminin gereği olarak gizli bir hilim vardır ki, bu hilim gereğince, kullarını yatkınlıklarına göre yavaş yavaş terbiye eder. Ve eğer O'nun gayreti, yatkınlığı eksik olanlardan ilahi sırlarını gizlemeseydi, Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) isminin eseri ortaya çıkmazdı. Hakîm ve Halîm isimleri ise, "güç yetirilemeyecek şeyi yüklemeye" (teklîf-i mâ-lâ-yutâk) izin vermez. Ve eğer Halîm ismi olmasaydı, âlemin farklılık elbisesini yakardı.

Ya'ni, "Hakk'ın gayretinin gizli hilmi olması" budur ki, herkesin isti'dâdı, esrâr-ı ilâhiyyeyi kabûle müsâid değildir. Zîrâ bu halk, esmâ-i muhtelife-i ilâhiyyenin mezâhiridir ve her ismin bir hâssıyeti ve eseri vardır ki, bu hâssıyet yekdîğerinin gayridir. Bu sebeble Hakk'ın gayreti vardır. Zîrâ gayret, gayriyetden zâhir olur ve bu gayretin altında da "Halîm" ism-i şerîfinin iktizâsı olarak gizli bir hilmi vardır ki, bu hilim muktezâsınca, kullarını isti'dâdlarına göre yavaş yavaş terbiye buyurur. Ve eğer O'nun gayreti, isti'dâdı nâkıs olanlardan esrâr-ı ilâhiyyesini setr etmese Hakîm isminin eseri zuhûra gelmezdi. Ve Hakîm ve Halîm isimleri ise, "teklîf-i mâ-lâ-yutâk"a müsaade buyurmaz. Ve eğer Halîm ism-i şerîfi olmasa idi, âlemin gayriyet libâsını yakar idi.

2641. Şahlık kibri onun nasihat yerini tutdu, hatta kendi kalbini nasihat bağından kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Şahlık kibri onun nasihat yerini tuttu, hatta kendi kalbini nasihat bağından kopardı.

Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıdaki hakikatleri beyan buyurduktan sonra, Firavun'un kıssasına dönüp buyururlar ki: "Padişahlık kibir ve gururu, Firavun'un kalbindeki nasihat kabul edebilecek köşeyi ve yeri tuttu ve kapattı; hatta kalbini nasihat kabul etmek bağından ve kaydından kopardı; yani, nasihati kabul etmedi de dedi:

Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıdaki hakāyıkı beyân buyurduktan sonra, Fir'avn'ın kıssasına rücû' edip buyururlar ki: “Padişahlık kibir ve nahveti, Fir'avn'ın kalbindeki nasihat kabûl edebilecek köşeyi ve yeri tuttu ve kapattı; hattâ kalbini nasîhat kabûl etmek bağından ve kaydından kopardı; Ya'ni, nasîhati kabûl etmedi de dedi:

2642. Ki: “Hâmân'ın re'yiyle meşveret edeyim! Zîra o, mülkün zahrı ve makderetin kutbudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Ki: "Hâmân'ın görüşüyle istişare edeyim! Çünkü o, mülkün dayanağı ve kudretin kutbudur."

2643. Mustafa'nın re'y vurucusu Rabb'in Sıddîk'ı, Ebu Cehl'in re'y vurucusu Ebû Leheb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Mustafa'nın (s.a.v.) görüşünü belirleyicisi Rabbin Sıddîk'ı (Hz. Ebû Bekir) oldu, Ebû Cehil'in görüşünü belirleyicisi ise Ebû Leheb oldu.

Yani, Firavun kötü bir adam olduğundan, kendisi gibi kötü bir adam ile istişare etmeye karar verdi. "Nasıl ki şanlı peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), insanların en güzeli ve en iyi huylusu olan Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ile istişare ederdi. Kötü bir adam olan Ebû Cehil de, kendisi gibi kötü bir kişi olan Ebû Leheb ile istişare ederdi." Çünkü aynı cins, kendi cinsine meyillidir.

Ya'ni, Fir'avn fenâ bir adam olduğundan, kendisi gibi fenâ bir adam ile meşverete karar verdi. "Nitekim Nebiyy-i zîşân Efendimiz, insanların en güzeli ve en halûku bulunan Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ile müşâvere buyururdu. Fenâ bir adam olan Ebû Cehil dahi, kendisi gibi fenâ bir şahıs olan Ebû Leheb ile meşveret ederdi." Zîrâ cins, cinse meyl eder.

2644. Cinsiyet ırkı onu öyle cezb etti ki, o nasihatler onun önünde soğuk oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Cinsiyet ırkı onu öyle cezb etti ki, o nasihatler onun önünde soğuk oldu.

"Irk", kök ve damar anlamındadır. Yani, "Gerek Firavun'da ve gerek veziri olan Hâmân'da kötülük damarları vardı. Bu cinsiyet damarı Firavun'u Hâmân tarafına öyle çekti ki, Musa (a.s.)ın ve Asiye'nin o nasihatleri onun yanında birtakım soğuk ve kıymetsiz sözlerden ibaret kaldı."

"Irk", kök ve damar ma'nâsınadır. Ya'ni, "Gerek Fir'avn'da ve gerek vezîri olan Hâmân'da fenâlık damarları var idi. Bu cinsiyet damarı Fir'avn'ı Hâmân tarafına öyle çekti ki, Mûsâ (a.s.)ın ve Asiye'nin o nasîhatleri onun indinde birtakım soğuk ve kıymetsiz sözlerden ibaret kaldı."

2645. Cins, cins tarafına yüz kanat ile uçar, onun hayali üzerine bağları yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. Cins, cins tarafına yüz kanat ile uçar, onun hayali üzerine bağları yırtar.

Cins, kendi cinsi tarafına kavuşmak için koşar. O cinsiyetin hayali üzerine, önüne ne kadar engel çıkarsa, yırtar. Nasıl ki aşağıdaki kıssa bu anlamı açıklar.

"Cins, kendi cinsi tarafına kavuşmak için koşar. O cinsiyetin hayâli üzerine, önüne ne kadar mevâni' çıkar ise, yırtar." Nitekim âtîdeki kıssa bu ma'nâyı tavzîh buyurur.

## O kadının kıssasıdır ki, onun çocuğu oluk üzerinde sürtünür idi ve düşmek tehlikesi var idi; ve Ali (r.a.) dan çâre istedi

2646. Bir kadın Murtazâ'nın huzuruna geldi, dedi ki: "Benim çocuğum oluk üzerine gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. Bir kadın Murtazâ'nın huzuruna geldi, dedi ki: "Benim çocuğum oluk üzerine gitti!"

Bir kadın, velâyet şahı Aliyyü'l-Murtazâ (a.s.) hazretlerinin şerefli huzurlarına gelip dedi ki: "Aman ey Allah'ın arslanı, benim çocuğum, dam kenarındaki oluğun üzerine gitti!"

Bir kadın, şâh-ı velâyet Aliyyü'l-Murtazâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine gelip dedi ki: "Aman ey Allah'ın arslanı, benim çocuğum, dam kenarındaki oluğun üzerine gitti!"

2647. Eğer onu çağırır isem elime gelmez ve eğer bıraksam korkarım ki, o aşa- ğıya düşer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Eğer onu çağırırsam elime gelmez ve eğer bırakırsam korkarım ki, o aşağıya düşer!

2648. Eğer tehlikeden benim tarafıma gel desem, akıl değildir, ta ki bizim gi- bi anlasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Eğer tehlikeden benim tarafıma gel desem, akıl değildir, ta ki bizim gibi anlasın!

Çocuk akıl değildir ki, "Gezdiğin yerde tehlike vardır, benim yanıma gel!" dediğim zaman, idrak sahibi olan bizler gibi bu sözü anlasın!

Çocuk akıl değildir ki, "Gezdiğin yerde tehlike vardır, benim yanıma gel!" dediğim vakit, idrâk sahibleri olan bizler gibi bu sözü anlasın!

2649. El ile işareti de bilmez, eğer bilse de dinlemez, bu da fenâdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Eliyle işareti de bilmez, eğer bilse de dinlemez, bu da kötüdür!

2650. Ona sütü ve memeyi çok gösterdim, o benden gözünü ve yüzünü çevirdi.' [2661]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. Ona sütü ve memeyi çok gösterdim, o benden gözünü ve yüzünü çevirdi.

2651. Allâh rızası için, ey büyükler, sizler bu cihânın ve o cihânın destgîrisiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. Allah rızası için, ey büyükler, sizler bu dünyanın ve o dünyanın yardımcılarısınız.

Allah rızası için beni bu zor durumdan kurtar, ey insanların büyükleri, sizler gerek bu dünyada ve gerek ahirette, aciz kalan kulların ellerinden tutanlarsınız!

Allâh rızâsı için beni bu müşkil vaziyetden kurtar, ey insanların büyük- leri, sizler gerek bu dünyâda ve gerek âhiretde, âciz kalan kulların ellerinden tutucusunuz!

2652. Çabuk dermân et ki, yüreğim, gönül meyvesinden munkatı' olurum diye titriyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Çabuk derman et ki, yüreğim, gönül meyvesinden koparım diye titriyor!

2653. Dedi: "Dama bir çocuk daha getir, tâ ki o gulâm kendi cinsini görsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Dedi: "Dama bir çocuk daha getir, tâ ki o gulâm kendi cinsini görsün!"

İmâm-ı Ali (k.v.) hazretleri kadına dedi ki: "Bir çocuk daha bul da, dam üzerine getir, tâ ki o senin oğlun, kendi cinsini, yani çocuğu görsün!"

İmâm-ı Ali (k.v.) hazretleri kadına dedi ki: "Bir çocuk daha bul da, dam üzerine getir, tâ ki o senin oğlun, kendi cinsi olan çocuğu görsün!"

2654. Olukdan hafif olarak cins tarafına gelir; ebedî, cins cinse âşıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. Oluktan hafif olarak cins tarafına gelir; ebedî, cins cinse âşıktır.

Damdaki çocuğu görür görmez oluk tarafından hafif ve tehlikesiz olarak kendi cinsi olan o çocuk tarafına gelir; çünkü cinsin, kendi cinsine âşık olması şaşmaz ve ebedî bir kuraldır.

Damdaki çocuğu görür görmez oluk tarafından hafif ve tehlikesiz olarak kendi cinsi olan o çocuk tarafına gelir; zîrâ cinsin, kendi cinsine âşık olması şaşmaz ve ebedî bir kāidedir.

2655. Kadın öyle yaptı, vaktaki o çocuk, o kendi cinsini gördü, hoş hoş ona yüz getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Kadın öyle yaptı, o çocuk kendi cinsini gördüğünde, hoş bir şekilde ona yöneldi.

2656. Oluk içinden dam tarafına geldi. Her cinsi cezb ediciyi, hemcins bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. Oluk içinden dam tarafına geldi. Her cinsi cezb ediciyi, hemcins bil!

Çocuk, dam kenarındaki oluğun içinden, diğer çocuğun bulunduğu dam tarafına geldi. İşte böyle her cinsi cezbediciyi, kendisinin cinsi bil!

Çocuk dam kenarındaki oluğun içinden, dîğer çocuğun bulunduğu dam tarafına geldi. İşte böyle her cinsi cezb ediciyi, kendisinin cinsi bil!

2657. Çocuk, sürtüne sürtüne, çocuk tarafına geldi, o aşağı tarafa düşmekden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. Çocuk, sürtüne sürtüne, çocuk tarafına geldi, o aşağı tarafa düşmekten kurtuldu.

"Gajîden", çocukların sürtünerek yürümesi demektir. "Gajân", hâl mevkiinde kullanılan sıfat-ı müşebbehedir (benzetme sıfatı). "Gaj gajân" eş anlamlı kelimelerden oluşan bir terkip olup, "sürtüne sürtüne" demektir. "Sifil" ve "süfül", aşağı olan şey anlamına gelir. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) kastedilen anlamın ne olduğunu gelecek beyitlerde açıklarlar.

"Gajîden", çocukların sürtünerek yürümesi demekdir. "Gajân", hâl mevki'inde müsta'mel olan sıfat-ı müşebbehedir. "Gaj gajân" terkîb-i terâdüfidir, "sürtüne sürtüne" demek olur. "Sifil" ve "süfül", aşağı olan şey ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz maksûd olan ma'nâ ne olduğunu ebyât-ı âtîde îzâh buyururlar.

2658. Peygamberler ondan dolayı beşer cinsi olur ki, cinsiyet sebebiyle olukdan kurtarırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Peygamberler ondan dolayı insan cinsinden olurlar ki, cinsiyet sebebiyle oluktan kurtarırlar.

Bu şerefli beyit, "Andolsun size kendi nefislerinizden bir Resul geldi." (Tevbe, 9/128) ayet-i kerimesinin sırrını açıklamaktadır. Yani, "Peygamberlerin insan olan bizim nefsimizin cinsinden gelmelerinin sebebi şudur ki, onlar bizi, çocuğun sürtündüğü oluk gibi tehlikeli olan bu dünya hayatında, ahiret tehlikelerinden kurtarırlar."

Bu beyt-i şerîf لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ (Tevbe, 9/128) Ya'ni, “Muhakkak size nefsinizin cinsinden resûl geldi" âyet-i kerîmesinin sırrını beyândır. Ya'ni, "Peygamberlerin beşer olan bizim nefsimizin cinsinden gelmelerinin sebebi budur ki, onlar bizi çocuğun sürtündüğü oluk gibi tehlikeli olan bu hayât-ı dünyeviyyede, mehâlik-i âhiretden kurtarır."

2659. Binâenaleyh kendisine, "Sizin misliniz beşerim!" buyurdu, tâ ki cinse geleler ve az gāib olalar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. Bu sebeple kendisine, "Sizin benzeriniz bir insanım!" buyurdu ki, insanlar cinse gelsinler ve az kaybolsunlar!

Genel bir kural olarak cins cinsi çektiği için, Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110) yani, "Ey Resûlüm ben ancak sizin gibi bir insanım de!" buyurulması üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz أنا بشر مثلكم وانا اغضب كما يغضب البشر yani, "Ben sizin gibi bir insanım ve ben insanın öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyurmuşlardır. "Kem kerdend güm", yani, "az kaybolsunlar" ifadesindeki işaret, ilerideki şerefli beyitlerde açıklanır. Çünkü her kuralın bir istisnası olduğu gibi, bunun da istisnası vardır. Eğer ruhsal ve manevî cinsiyet uygun olmazsa, beşerî suret cinsiyetinin faydası olmaz. Bu suret cinsiyeti kuralından şaşıp helak olanlar azdır. Çünkü bunlar Allah'ı ve peygamberleri tamamen inkâr ve tahkir eden kimselerdir ki, bunların sayısı, Allah'ı ve peygamberleri tanıyan çeşitli mezheplerin sahiplerine göre çok azdır. Çünkü herhangi bir sapkın mezhebe tâbi olup, Allah'ı ve kendi peygamberini tasdik edenin işi Hakk'a havale edilmiştir. Nasıl ki Hz. Attâr (k.s.) hikâye buyurur ki: "Yüce melekler Hak tarafından "Lebbeyk yâ abdî!" yani, "Buyur ey kulum!" nidasını işitirlerdi. “Yâ Rab, buyur diye hitap buyurduğun kulu bize göster ki, ziyaret edelim!" dediler. Onlara o kulun makamı işaret buyuruldu. Ziyaretine gittikleri vakit, tam bir yanışla puta taptığını gördüler. Hayret edip dediler ki: "Yâ Rab, o kulun müşriktir." İzzet hitabı geldi ki: "Ey meleklerim onun maksadı benim, fakat yolunu şaşırmıştır, ben de şaşırmadım ya!"

Kāide-i umumiyye olarak cins cinsi cezb ettiği için, Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110) Ya'ni, "Ey Resûlüm ben ancak sizin gibi beşerim de!" buyurulması üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz أنا بشر مثلكم وانا اغضب كما يغضب البشر ya'ni, "Ben sizin gibi beşerim ve ben beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyurmuşlardır. "Kem kerdend güm", ya'ni, “az gāib olalar" ta'bîrindeki işâret, âtîdeki ebyât-ı şerîfede îzâh buyurulur. Zîrâ her kāidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da istisnâsı vardır. Eğer cinsiyyet-i rûhiyye ve ma'neviyye müsâid olmazsa, cinsiyyet-i sûriyye-i beşeriyyenin fâidesi olmaz. Bu cinsiyyet-i sûriyye kāidesinden şaşıp helâk olanlar azdır. Zîrâ bunlar Allah'ı ve peygamberleri kâmilen inkâr ve tahkîr eden kimselerdir ki, bunların adedi, Allâh'ı ve peygamberleri tanıyan mezâhib-i muhtelife erbâbına nazaran gāyet azdır. çünki herhangi bir mezheb-i mudilleye tâbi' olup, Allâh'ı ve kendi peygamberini tasdîk edenin emri Hakk'a müfevvazdır. Nitekim Hz. Attâr (k.s.) hikâye buyurur ki: "Melâike-i kirâm Hak tarafından "Lebbeyk yâ abdî!" Ya'ni, "Lebbeyk ey kulum!" nidâsını işitirlerdi. “Yâ Rab, lebbeyk diye hitâb buyurduğun kulu bize göster ki, ziyaret edelim!" dediler. Onlara o kulun makāmı işâret buyuruldu. Ziyâretine gittikleri vakit, kemâl-i sûzişle puta taptığını gördüler. Hayret edip dediler ki: "Yâ Rab, o kulun müşrikdir." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Ey meleklerim onun maksûdu benim, fakat yolunu şaşırmışdır, ben de şaşırmadım a!"

2660. Zîrâ ki cinsiyet acaib bir câzibdir. Her yerde ki bir talib vardır, onun [2671] câzibi cinsdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. Çünkü cinsiyet acayip bir çekiciliktir. Her nerede bir talip varsa, onun çekicisi cinstir.

Çünkü cinsiyette acayip bir çekicilik var; her nerede bir şeyin talibi ve isteklisi varsa, o şey o talibin cinsi olduğu için, onun çekicisidir.

Zîrâ cinsiyetde acîb bir çekicilik var; her nerede bir şeyin tâlibi ve isteklisi varsa, o şey o tâlibin cinsi olduğu için, onun çekicisidir.

2661. Îsâ ve İdris felek üzerine gittiler; çünki melâike ile hemcins geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. İsa ve İdris felek üzerine gittiler; çünkü melekler ile hemcins geldiler.

İsa (a.s.)'ın şerefli bedeni, insan bedeninde şekillenen ruhtan ibarettir. Onun insan suretinde ortaya çıkışı ve şekillenmesi ancak insan suretinde olan Hz. Meryem ile olan bağı ve bağlantısı ve Hz. Cibril'in Hz. Meryem'e insan suretinde görünerek üflemesi sebebiyledir. Bu sebeple İsa (a.s.) nûrânî bir hayat ile diridir ki, bu hayatın melekler ile cinsiyeti vardır. Bu konuda daha fazla ayrıntı öğrenmek isteyenler Fusûsu'l-Hikem'de İsevî Faslını okusunlar. İdris (a.s.)'a gelince, bu yüce peygamber, zorlu riyâzât (nefsî perhizler) ile nefsini hayvani sıfatlardan, tabiî kirliliklerden ve arızî eksikliklerden temizlemiş ve sonunda ruhanîyeti, hayvaniyetine üstün gelmekle çokça soyutlanmış ve mi'râc sahibi olmuş; ve melekler ve soyut ruhlar ile konuşmalarda bulunmuş idi. Nasıl ki on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve soyut akıl hâline geldiği rivayet olunur. Çünkü ruhun varlığı, gıda ile değildir. İşte bu sebeple bu iki peygamber kesâfet âleminden (maddi yoğunluk âleminden), letâfet âlemine (incelik âlemine) yükseldi; çünkü onların arasında letâfet âlemiyle bir cinsiyet var idi. İdris (a.s.) hakkındaki ayrıntılar da Fusûsu'l-Hikem'de İdrisî Faslındadır.

Îsâ (a.s.)ın beden-i şerîfi, cism-i beşerde temessül eden rûhdan ibaretdir. Beşer sûretinde zuhûru ve temessülü ancak suret-i beşerde olan Hz. Meryem'e münasebet ve ittisâli ve Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e beşer sûretinde zâhir olarak nefh etmesi sebebiyledir. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) hayât-ı nûrâniyye ile haydır ki, bu hayâtın melekler ile cinsiyeti vardır. Bu bâbda daha ziyâde tafsilât atmak isteyenler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'yi mütâlaa et- sinler. İdris (a.s.) a gelince, bu nebiyy-i muhterem, riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvaniyye ve küdûrât-ı tabîiyye ve nakāis-i ârızıyyeden tathîr etmiş ve akıbet, rûhâniyeti, hayvâniyeti üzerine galebe etmekle kesîru'l-insilâh ve sâhib-i mi'râc olmuş; ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtda bu- lunmuş idi. Nitekim on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve akl-ı mücer- red hâline geldiği rivâyet olunur. Zîrâ rûhun kıvâmı, gıdâ ile değildir. İşte bu sebeble bu iki peygamber âlem-i kesâfetden, âlem-i letâfete urûc etti; çünki onların arasında âlem-i letâfetle bir cinsiyet var idi. İdris (a.s.) hakkındaki tafsilât dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İdrîsî'dedir.

2662. Hârut ve Mârût dahi ten cinsi idiler, ondan dolayı yüksekden aşağıya geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Harut ve Marut da ten cinsinden idiler, bu sebeple yüksekten aşağıya geldiler.

Bu Harut ve Marut kıssası, birinci cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden itibaren açıklanmıştır. Yani, Harut ve Marut her ne kadar melek cinsinden idilerse de, onların sabit hakikatlerinde ve özlerinde cismaniyet âlemine (maddî âleme) bir bağıntı vardı. Bu cinsiyet sebebiyle ten âlemine inmeyi talep ettiler ve yüce âlemden, aşağı âleme indiler.

Bu Hârût ve Mârût kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden i'tibâren beyân buyurulmuşdur. Ya'ni, Hârût ve Mârût her ne kadar melâike cinsinden idiyseler de, onların ayn-ı sâbitelerinde ve hakîkatlerinde cismâniyet âlemine münasebet var idi. Bu cinsiyet sebebiyle ten âlemine nüzûlü ta- leb ettiler ve âlem-i ulvîden, âlem-i süflîye indiler.

2663. Kâfirler şeytanın hemcinsi gelmişdir; onların canı, şeytanların şakirdi olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Kâfirler şeytanın hemcinsi gelmiştir; onların canı, şeytanların öğrencisi olmuştur.

Bilinmeli ki, insanda biri cismaniyet ve yoğunluk, diğeri ruhanîlik ve incelik olmak üzere iki yön vardır. Ve ruhlar iki çeşittir. Birisi "temiz ruhlar" ve diğeri "habis ruhlar"dır. Şeytanlar habis ruhlardandır. Ve insanların kâfir olan türlerinin ruhlarıyla, şeytanların ruhları arasında cinsiyet (türdeşlik) vardır. Ve "küfür" lügatte "inkâr etmek" ve "örtmek" anlamlarına gelir; "kâfir" ve "münkir", hakikati örten demek olur. Küfrün çeşitleri vardır: 1. Allah'ı ve peygamberleri inkâr edenler. 2. Allah'ın varlığını tasdik edip peygamberleri inkâr edenler. 3. Allah'ı tasdik edip fakat peygamberlerin bazılarını kabul ve bazılarını inkâr edenler. 4. Allah'ı ve bütün peygamberleri kabul etmekle beraber, onların getirdikleri hükümlerin bazılarını kabul ve bazılarını reddedenler. Bu grubun hepsi şeytanın tasarrufu ve telkinleri altında zayıf düşmüşlerdir. Ve إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) Yani, "Şeytanlar kendi dostlarına gizli sesle telkinlerde bulunurlar" ayet-i kerimesi gereğince, bu grup şeytanların öğrencileridir. Bu sebeple ruhanî şeytanlar bâtın tarafından ve şeytanların öğrencisi olan cismanî şeytanlar dahi zâhir tarafından hidayet ehlini daima saptırmakla meşgul olurlar. Maksatları insan türünü kendileri gibi, yücelik mertebesinden, aşağılık mertebesine düşürmektir. Bu da onların tabiatlerindeki kibir ve haset sıfatlarından kaynaklanır.

Ma'lûm olsun ki, beşerde biri cismâniyet ve kesâfet ve diğeri rûhâniyet ve letâfet olmak üzere iki cihet vardır. Ve ervâh iki nevi'dir. Birisi "ervâh-ı tayyibe" ve diğeri "ervâh-ı habîse"dir. Şeyâtin ervâh-ı habîsedendir. Ve beşerin kâfir olan nevi'lerinin rûhlarıyla, şeytanların rûhları arasında cinsiyet vardır. Ve "küfür" lügatde "inkâr etmek" ve "örtmek" ma'nâlarına gelir; "kâfir" ve “münkir", hakîkati setr eden demek olur. Küfrün envâ'ı vardır: 1. Allâh'ın ve peygamberlerin münkirleri. 2.Allah'ın varlığını tašdîk ve peygamberleri inkâr edenler. 3. Allah'ı tasdîk ve fakat peygamberlerin ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını inkâr edenler. 4. Allah'ı ve cemî peygamberleri kabûl etmekle beraber, onların getirdikleri ahkâmın ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını reddedenler. Bu tâifenin hepsi şeytanın tasarrufu ve ilkāâtı altında zebûndurlar. Ve إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) Ya'ni, "Şeytanlar kendi dostlarına savt-ı hafî ile ilkāâtda bulunurlar" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu tâife şeytanların şâkirdleridir. Binâenaleyh rûhânî şeytanlar bâtın tarafından ve şeytanların şâkirdi olan cismânî şeytanlar dahi zâhir tarafından ehl-i hidâyeti dâimâ ıdlâl ile meşgül olurlar. Maksatları cins-i beşeri kendileri gibi, mertebe-i ulviyyetden, mertebe-i süfliyyete ıskātdır. Bu da onların tabîatlerindeki kibir ve hased sıfatlarından münbaisdir.

2664. Yüz binlerce kötü huy öğrenmişlerdir; akıl ve gönül gözünü dikmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Yüz binlerce kötü huy öğrenmişlerdir; akıl ve gönül gözünü dikmişlerdir.

Bu şeytanların öğrencisi olan inkârcılar, kendi öğretmenleri olan ruhanî şeytanların telkinlerinden birçok kötü ahlâk öğrenmişlerdir. Ve akıl ve kalp, kötü ahlâkı beğenmemek ve reddetmek gerekirken, bunların akıl ve gönül gözleri kör olduğundan, o kötü huyları halkın gözüne iyi göstermek için övmeye çabalamışlardır. Nasıl ki ayet-i kerîmede وإذْ زين لهم الشيطان أعمالهم (Enfal, 8/48) yani, "Şeytan onların amellerini kendilerine süsledi" buyurulur.

Bu şeytanların şâkirdi olan münkirler, kendi muallimleri olan rûhânî şeytanların ilkāâtından birçok kötü ahlâk öğrenmişlerdir. Ve akıl ve kalb, kötü ahlâkı beğenmemek ve reddetmek îcâb ederken, bunların akıl ve gönül gözleri kör olduğundan, o kötü huyları halkın gözüne iyi göstermek için medh etmeğe çabalamışlardır. Nitekim ayet-i kerîmede وإذْ زين لهم الشيطان أعمالهم (Enfal, 8/48) Ya'ni, "Şeytan onların amellerini kendilerine süsledi" buyurulur.

2665. Onların çirkinlikde en aşağı huyu o haseddir; o hased ki İblîs'in boynunu vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Onların çirkinlikte en aşağı huyu o hasettir; o haset ki İblis'in boynunu vurdu.

O kâfirlerin çirkin huyları içinde en aşağı ve hafif olanı haset huyudur ve başkalarının elinde gördüğü nimeti çekememek ve yok olmasını istemektir. Hâlbuki onların hafif huyu olan bu haset, İblis'in Âdem'e eğmediği boynunu vurdu ve yüce âlemden aşağı âleme kovulmasına sebep oldu. Var, onların bundan daha büyük olan çirkin huylarının tesirini kıyas et!

O kâfirlerin çirkin huyları içinde en aşağı ve hafif olanı hased huyudur ve başkalarının elinde gördüğü ni'meti çekememek ve zevâlini istemekdir. Halbuki onların hafif huyu olan bu hased, Iblîs'in Adem'e eğmediği boynunu vurdu ve âlem-i ulvîden âlem-i süflîye tardına sebeb oldu.. Var onların bundan daha büyük olan çirkin huylarının te'sîrini kıyâs et!

2666. Köpekler hıkd u hasedi ondan öğrenmişlerdir ki, halk için mülk-i ebedî istemezler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Köpekler kin ve hasedi ondan öğrenmişlerdir ki, halk için ebedî mülk istemezler.

"Köpekler"den kasıt, kâfirlerdir ki, onlar görünmeyen şeytanların, görünen âlem içinde doğru yolda olanlara saldırmak için eğittikleri birtakım köpeklerdir. Bunlar kini ve hasedi İblis'ten öğrenmişlerdir; doğru yolda olan halk için ebedî mülk istemezler.

"Köpekler"den murâd, kâfirlerdir ki, onların görünmeyen şeytanların, âlem-i zâhir içinde ehl-i hidâyete saldırmak için ta'lîm ve terbiye ettikleri birtakım köpeklerdir. Bunlar kîni ve hasedi İblîs'den öğrenmişlerdir; ehl-i hidayet olan halk için mülk-i ebedî istemezler.

2667. O her kim için soldan, sağdan kemal gördü, hasedden ona kulunç geldi, ağzı kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. O, her kim için soldan, sağdan kemal gördü, hasetten ona kulunç geldi, ağzı kalktı.

O kâfirlerin üstadı olan İblis ile, İblis'in öğrencileri olan o kâfirlerden her biri, her kim için mülk ve melekût âlemine ait bir kemal ve fazilet gördüyse, içlerinde kulunç sancısı, yani karın ağrısı tuttu ve kalpleri ıstıraba düştü. "Eyvah, bunda, bende olmayan fazilet var!" diye kıskandı ve o kemal sahibini perişan etmek için Hakk'ın yüzünden görünerek türlü türlü iğvalarda (baştan çıkarmalarda) bulundu.

O kâfirlerin üstâdı olan İblîs ile, İblîs'in şakirdleri olan o kâfirlerden her biri her kim için, âlem-i mülk ve melekûta âit bir kemâl ve fazîlet gördü ise, bâtınlarında kulunç sancısı ya'ni, karın ağrısı tutdu ve kalbleri ıztırâba dûçâr oldu. "Eyvah, bunda, bende olmayan fazilet var!" diye kıskandı ve o kemâl sâhibini perîşân etmek için rûy-i Hak'dan görünerek türlü türlü iğvââtda bulundu.

2668. Zîra ki harmanı yanmış her bedbaht, kimsenin şem'i yanmış olduğunu istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. Çünkü harmanı yanmış her bedbaht, kimsenin mumu yanmış olmasını istemez.

"Bedbaht"tan kasıt, ezelî şakavet (ezelî mutsuzluk) ve kötü ruha sahip olan kimsedir; "harmanı yanmak"tan kasıt ise, görünen amellerinin boşa gitmesidir. Çünkü kâfirlerin amelleri serap gibidir. Nitekim Nur Suresi'nde وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ (Nur, 24/39) yani, "Kâfir olanların amelleri serap gibidir" buyurulur. Yani, amellerinin harmanı yanmış olan her bir ezelî şakî (ezelî mutsuz kişi), bu âlemde kimsenin kalp mumunun hidayetle parlamasını istemez. Nerede öyle parlamış bir hidayet mumu görseler, derhal söndürmeye çalışırlar. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ (Saff, 61/8) Yani, "Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler" ve Kur'an'a "Bir zeki Arab'ın uydurmasıdır" derler. وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saff, 61/8) Yani, "Hâlbuki, kâfirler hoş görmeseler dahi Yüce Allah nurunu tamamlayıcıdır."

"Bedbaht"dan murâd, şekävet-i ezeliyye ve rûh-ı habîs sahibi olan kimse; "harmanı yanmak"tan murâd, a'mâl-i zâhiresinin hebâ olması demekdir. Zîrâ kâfirlerin amelleri serâb gibidir. Nitekim sûre-i Nur'da وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ (Nûr, 24/39) ya'ni, "Kâfır olanların amelleri serâb gibidir" buyurulur. Ya'ni, amellerinin harmanı yanmış olan her bir şakî-i ezelî, bu âlemde kimsenin şem'-i kalbinin hidâyetle parladığını istemez. Nerede öyle parlamış şem'-i hidâyeti görürlerse, derhal söndürmeğe sa'y ederler. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ (Saff, 61/8) Ya'ni, “Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler" ve Kur'ân'a "Bir zekî Arab'ın uydurmasıdır" derler. وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saff, 61/8) Ya'ni, "Halbuki, kâfirler kerîh görseler dahi Allah Teâlâ nûrunu itmâm edicidir."

2669. Agah ol, bir kemâl ele getir, tâ ki sen dahi, başkalarının kemâlinden gama düşmeyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. Bilgili ol, bir olgunluk elde et ki sen de başkalarının olgunluğundan kedere düşmeyesin.

Bu şerefli beyitte hem dünyevî hem de uhrevî faziletlere ve hünerlere haset edip çekemeyenlere hitap edilir. Örneğin, birisi birçok dile vâkıf olur; kendisinde o meziyet olmayan bir hasetçi, çekemediğinden bir iftira ve yalanla aleyhinde bulunmaya başlar. Uhrevî faziletlere gelince, evliya menkıbelerinde bunların benzeri çoktur. Örneğin, nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefis) makamını, çok riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile elde etmiş ve avâm-ı evliya (evliyanın genel tabakası) mertebesini kazanmış olan bir velî, kendisinin üstündeki havâss (seçkinler) ve ehassu'l-havâs (seçkinlerin seçkinleri) zümresinden bulunan Allah dostlarının marifetlerini, kendi mertebelerinin zevkine uymadığı için inkâr ederler, kendilerini büyük görürler. Bunların arasında Hz. Şeyh-i Ekber'i ve Hz. Mevlânâ'yı ve Şâh Nakşibend hazretlerinin marifetlerini inkâr edenler vardır. İsimlerinin burada sayılmasını uygun göremem; belki bu inkârlarından vazgeçmiş olabilirler. Yani, Pir efendimiz bu iki sınıf inkârcıya hitaben buyururlar ki: "Ey inkârcılar, bilgili olunuz, olgun kişilerin inkârından vazgeçiniz de, kendiniz onların olgunlukları gibi bir olgunluk ve hüner elde ediniz; onların olgunluklarını görüp kıskanarak gama ve kedere düşmeyiniz!"

Bu beyt-i şerifde hem dünyevî ve hem de uhrevî fezâile ve hünerlere hased edip çekemeyenlere hitâb buyurulur. Meselâ birisi müteaddid lisâna vâkıf olur; kendisinde o meziyet olmayan bir hasûd, çekemediğinden bir iftirâ ve tezvîr ile aleyhinde bulunmağa başlar. Ve uhrevî fezâile gelince, menâkıb-ı evliyâda bunların nazîri çokdur. Meselâ nefs-i mutmainne makāmını, riyâzât ve mücâhedât-ı kesîresiyle elde etmiş ve avâm-ı evliyâ mertebesini ihrâz eylemiş olan bir velî, kendisinin fevkındeki havâss ve ehassu'l-havâs zümresinden bulunan evliyâullâhın ma'rifetlerini, kendi mertebelerinin zevkıne uymadığı için inkâr ederler, kendilerini büyük görürler. Bunların arasında Hz. Şeyh-i Ekber'i ve Hz. Mevlânâ'yı ve cenâb-ı Şâh Nakşibend'in maârifini inkâr edenler vardır. İsimlerinin burada ta'dâdını münasib göremem; belki bu inkârlarından vazgeçmiş olabilirler. Ya'ni, cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki sınıf münkirlere hitâben buyururlar ki: "Ey münkirler âgâh olunuz, ehl-i kemâlin inkârından vazgeçiniz de, kendiniz onların kemâlâtı gibi bir kemâl ve hüner ele getiriniz; onların kemâllerini görüp kıskanarak gama ve kedere düşmeyiniz!"

2670. Bu hasedin def'ini Huda'dan iste, tâ ki Hudâ seni cesedden kurtarsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Bu hasedin giderilmesini Allah'tan iste ki, Allah seni bedenden kurtarsın!

2671. Muhakkak sana bir bâtın meşgūliyeti bağlasın ki ondan zahir tarafına teveccüh etmiyesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. Muhakkak sana öyle bir bâtın meşguliyeti bağlasın ki ondan zâhir tarafına yönelmeyesin.

"Ne-pürdâzî", "pürdâhten" mastarındandır ve bu mastarın sekiz anlamı vardır: 1. Boşaltmak, 2. Yönelmek, 3. Bağlı olmak, 4. Saz çalmak ve şarkı söylemek, 5. Kaldırmak, yüceltmek, 6. Vazgeçmek, 7. Sona ermek, 8. Tutmak ve kapmak. Burada yönelmek anlamındadır.

Bilinir ki haset sıfatı, nefsin dış görünüşlere yönelmesinden kaynaklanır; çünkü nefis bâtınî hâllerden habersizdir. Bu sebeple Yüce Allah bir kimseyi bâtınî hâllerle meşgul ederse, nefis o meşguliyet içinde dış görünüşlere yönelmekten kurtulur.

"Ne-pürdâzî", "pürdâhten" masdarındandır ve bu masdarın sekiz ma'nâsı vardır: 1. Hâlî kılmak, 2. Teveccüh etmek, 3. Mukayyed olmak, 4. Saz çalmak ve tegannî etmek, 5. Kaldırmak, ref' etmek, 6. Fâriğ olmak, 7. Nihâyete erişmek, 8. Tutmak ve kapmak. Burada teveccüh etmek ma'nâsınadır.

Ma'lumdur ki hased sıfatı nefsin zevâhire teveccühünden münbaisdir; zîrâ nefis ahvâl-i bâtıneden bî-haberdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir kimseyi ahvâl-i bâtıne ile meşgul ederse, nefis o meşgüliyet içinde zevâhire teveccühten vâreste kalır.

2672. Mey cür'asını Huda ondan dolayı verir ki, onunla mest olan iki âlemden kurtulsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. Allah, içki tortusunu ondan dolayı verir ki, onunla mest olan iki âlemden kurtulsun.

Yüce Allah, bu sûret âleminde, üzüm ve hurma ve diğer şeylerden çıkan içkiyi ondan dolayı yaratmıştır ki, o içki ile sarhoş olan kimse, dünya ve ahiret gamından kurtulsun. Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin bir örneğidir. Yani bir şeyle meşgul olmak, onun dışındaki şeylerden gafil olmayı gerektirir. Nasıl ki Yüce Allah içkiye o özelliği vermiştir ki onu içen kimse akılsızca sarhoş olup dünyayı ve ahireti düşünemeyecek bir hâle gelir. Çünkü o hâl içinde sarhoşluk meşguliyeti baskındır. Bu sebeple öncekilerin talibi, ikincileri istemez; çünkü birbirinin zıddıdır ve iki zıt bir yerde birleşmez.

"Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûretde, üzüm ve hurma vesâir şeylerden çıkan içkiyi ondan dolayı halk buyurmuşdur ki, o içki ile sarhoş olan kimse, dünyâ ve âhiret gamından kurtulsun." Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin bir misâlidir. Ya'ni bir şeyde meşgül olmak, onun gayrinden gafleti îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ meye o hâssiyyeti vermişdir ki onu içen kimse mest-i lâ-ya'kıl olup dünyayı ve âhireti düşünemiyecek bir hâle gelir. Çünki o hâl içinde sarhoşluk meşgüliyeti gālibdir. leyh evvelkilerin tâlibi, ikincileri istemez; zîrâ birbirinin zıddıdır ve iki zıd bir yerde müctemi' olmaz.

2702. Hadîsde geldi ki, mü'min duâda Huda'dan cehennemden necât istediği vakit;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. Hadiste geldi ki, mümin duada Allah'tan cehennemden kurtuluş istediği zaman;

2703. Cehennem dahi ondan can ile halâs ister der ki: "Ey Huda beni falandan uzaklaştır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. Cehennem dahi ondan can ile kurtuluş ister der ki: "Ey Allah'ım, beni falandan uzaklaştır!"

Bu iki şerefli beyitte şu şerefli hadise işaret buyrulur: "Mümin: 'Ey Allah'ım, beni ateşten kurtar!' dediği zaman, ateş de: 'Ey Allah'ım, beni ondan kurtar!' der." Çünkü her şey, kendi cinsi olmayan şeyden sözle, hâl ile ve fiille nefretini ortaya koyar.

Bu iki beyt-i şerîfde şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur : اذا قال المؤمن اللهم اجرنى من النار تقول النار اللهم اجرني منه Ya'ni, Mü'min: "Ey benim Allah'ım, beni nârdan halâs et!" dediği vakit, nâr dahi: "Ey benim Allah'ım, beni ondan halâs et!" der." Zîrâ her şey kendi cinsi olmayan şeyden kälen ve hâlen ve fiilen nefretini ızhâr eder.

2704. Câzibe cinsiyetdir, şimdi gör ki, sen küfür ve dînden kimin cinsisin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. Cazibe cinsiyettir, şimdi gör ki, sen küfür ve dinden kimin cinsindensin?

Yukarıdan beri verilen açıklamalardan anlaşıldığı üzere, "Cazibenin ve bir şeyi bir şeyin kendi tarafına çekmesinin sebebi cinsiyettir. Şimdi ey insan, sen kendini incele, kalbinin muhabbeti küfür ve dinden hangisine eğilimlidir?" Ve seni sözle, hâlle ve fiille kendi tarafına çeken küfür müdür, yoksa din ve iman mıdır? Eğer kalbî muhabbetin kâfirler tarafına ise, onların cinsindensin ve eğer müminler tarafına ise, aynı şekilde onların cinsindensin.

Yukarıdan beri verilen îzâhâtdan anlaşıldığı vech ile, "Câzibenin ve bir şeyi bir şeyin kendi tarafına çekmesinin sebebi cinsiyetdir. İmdi ey insan, sen kendini tedkîk et, kalbinin muhabbeti küfür ve dînden hangisine mütemâyildir?" Ve seni kavlen ve hâlen ve fiilen kendi tarafına çeken küfür müdür, yoksa dîn ve îmân mıdır? Eğer muhabbet-i kalbiyyen kâfirler tarafına ise, onların cinsindensin ve eğer mü'minler tarafına ise, kezâ onların cinsindensin.

2705. Eğer Hâmân'a mâil isen, Hâmân'a mensubsun ve eğer Musa'ya mâil isen Sübhân'a mensubsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Eğer Hâmân'a meyilli isen, Hâmân'a aitsin ve eğer Musa'ya meyilli isen Yüce Allah'a aitsin.

Eğer Hâmân meşrebinde (manevî anlayışında) olan nefis ehline meyilli isen veya kendi varlığının ülkesinde Hâmân olan nefsine düşkün isen, bil ki, Hâmân cinsindensin; ve eğer Musa (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile veya varlık ülkesinde Hakk'ın halifesi olan ruha meyilli ve düşkün isen, bil ki, insân-ı kâmil ve ruh gibi Yüce Allah'a aitsin.

Eğer Hâmân meşrebinde olan ehl-i nefse mâil isen veyâhud kendi vücûdunun memleketinde Hâmân olan nefsine muhib isen, bil ki, Hâmân cinsindensin; ve eğer Mûsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile veyâhud memleket-i vücûdunda halîfe-i Hak olan rûha mâil ve muhib isen, bil ki, insân-ı kâmil ve rûh gibi Sübhân'a mensûbsun.

2706. Ve eğer her ikisine mâillik peyda ettin ise, nefis ve akılsın; o her ikisi karışıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. Ve eğer her ikisine de eğilim gösterdin ise, nefis ve akılsın; o her ikisi karışıktır.

ler ve intiharlar bunun açık delilleridir. Bu eğilimlerin altında, kibir ve kendini beğenme ve haset ve kin gibi daha birçok şer içkileri vardır ki uğursuz olan nefis ehlini doğru yoldan çıkarır." Bazı nüshalarda "nahs" yerine "necs" geçmektedir.

ler ve intihârlar bunun vâzıh delilleridir. Bu meylerin mâdûnunda, kibir ve ucüb ve hased ve kîn gibi daha birçok şekāvet içkileri vardır ki menhûs olan ehl-i nefsi doğru yoldan çıkarır." Ba'zı nüshalarda "nahs" yerine "necs" vâki'dir.

2677. Akıl için saâdet meyleri vardır ki, nakilsiz olan menzili bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Akıl için saadet meylleri vardır ki, nakilsiz olan menzili bulur.

Aynı şekilde akıl için de saadet meylleri vardır; çünkü akıl ruhun sıfatıdır ve insan vücudu ülkesinde halife olan ruhun veziri sayılmıştır. Nasıl ki Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü İlâhiyye adlı kitaplarında ruhun ve aklın sıfatlarını açık temsillerle açıklamışlardır. Şimdi nefsin kötü sıfatları olduğu gibi, aklın da iyi sıfatları vardır; onların her biri saadet meylleridir; bunların içinde en başta gelen mey rıza ve iffettir. Allah'ın fiillerinden razı olup halkın fiillerine ibretle bakanlar ve nefsanî şehvetlerini iffet perdeleriyle örtenler rahat içinde olup, nakil külfetine ihtiyaç olmayan bir menzili ve güvenli bir yurdu bulurlar.

Kezâ akıl için de saâdet meyleri vardır; zîrâ akıl rûhun sıfatıdır ve vücûd-i insânî memleketinde halîfe olan rûhun vezîri addedilmişdir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü İlâhiyye nâmındaki kitâblarında rûhun ve aklın sıfatlarını açık temsîlât ile beyân buyurmuşlardır." İmdi nefsin kötü sıfatları olduğu gibi, aklın dahi iyi sıfatları vardır; onların her birerleri saâdet meyleridir; bunların içinde en baş mey rıza ve iffetdir. Ef'âl-i Hak'dan râzı olup ef'âl-i halka ibretle nazar edenler ve şehevât-ı nefsâniyyelerini, iffet perdeleriyle örtenler râhat içinde olup, nakil külfetine hâcet olmayan bir menzili ve dârü'l-emânı bulurlar."

2678. Feleğin çadırı kendinin mestliğinden dolayı o taraftan koparır ve ön yolu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Feleğin çadırı, kendisinin sarhoşluğundan dolayı o taraftan koparır ve ön yolu tutar.

"Feleğin çadırı"ndan kastedilen, meskeni anmak ve sakinini kastetmek üzere mecazen, bu çadırın altındaki yeryüzü sakinleri ve insan topluluğudur. Yani "Bu insan topluluğunu oluşturan fertlerden her birinin kendisine özgü bir sarhoşluğu vardır. O ayıklık tarafından kendisini koparır, önündeki sarhoşluk yolunu tutar. Önündeki sarhoşluk yolu da, her ferdin kendi isteğinin ve arzusunun yoludur; çünkü her biri kendi arzusunun sarhoşudur. Ne kadar insan varsa, o kadar da onları sarhoş eden çeşitli içki vardır."

"Hayme-i gerdûn", "feleğin çadırı"ndan murâd, zikr-i mesken ve irâde-i sâkin olmak üzere mecâzen, bu çadırın altındaki sekene-i arz ve kitle-i beşerdir. Ya'ni "Bu kütle-i beşeri teşkil eden efrâddan her birinin kendine mahsûs bir sarhoşluğu vardır. O ayıklık tarafından kendisini koparır, önündeki sarhoşluk yolunu tutar. Önündeki sarhoşluk yolu da, her ferdin kendi murâdının ve arzusunun yoludur; zîrâ her biri kendi arzusunun sarhoşudur. Ne kadar insan varsa, o kadar da onları sarhoş eden mütenevvi' mey vardır."

2679. Ey gönül sakın her bir sarhoşa aldanma, Îsâ Hakk'ın, eşek arpanın sarhoşudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Ey gönül, sakın her sarhoşa aldanma, İsa Hakk'ın, eşek ise arpanın sarhoşudur.

Bu çeşitli şarapların bir kısmı temiz, bir kısmı kirlidir. Temiz şaraptan sarhoş olanlar, İsa tabiatlı saadet ehli kişilerdir; kirli şaraptan sarhoş olanlar ise, hayvan tabiatında olan şekavet (mutsuzluk) ehli kişilerdir. Bu sebeple, bu gök kubbe altında bulunan her sarhoşa aldanma, arpa sarhoşlarını değil, Hak sarhoşlarını bul!

Bu mütenevvi' şarabların bir kısmı tahûr, bir kısmı mülevvesdir. Şarâb-ı tahûrdan sarhoş olanlar Îsâ-meşreb olan ehl-i saâdetdir; ve şarâb-ı mülevvesden sarhoş olanlar dahi, hayvan sîretinde olan ehl-i şekāvetdir. Binâenaleyh bu kubbe-i felek altında bulunan her bir sarhoşa aldanma, arpa sarhoşlarını değil, Hak sarhoşlarını bul!

2680. Böyle meyi bu küplerden iste ki, onun mestliği kısa kuyruklardan olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Böyle bir şarabı bu küplerden iste ki, onun sarhoşluğu kısa kuyruklulardan olmaz.

Böyle bir şarabı, yani tahûr şarabını, bu küplerden, yani Allah'ta fani ve Allah ile baki olan insân-ı kâmilin küplerinden iste; çünkü o kâmilin sarhoşluğu kısa kuyruklulardan, yani henüz nefsanî sıfatlarından kurtulmadığı halde halkı irşada kalkan noksan kişilerden olmaz. Aksine doğrudan doğruya hakiki maşuktan aldığı tahûr şarabındandır. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Güzel yüzlü olan canın sâkîsi, benim makbul olan zâhidim elini ve ayağını gäib etsin diye, testi testi bâde verir; kendi varlığımdan sıçramışım, ilâhî aşk şarabı küpünün dibinde oturmuşum, hatta benim hâkimim ve kâhyam ve mutasarrıfım hep Allah olur."

"Böyle meyi, ya'ni şarâb-ı tahûru bu küplerden, ya'ni fânî fillâh ve bâkî billâh olan insân-ı kâmilin küplerinden iste; zîrâ o kâmilin sarhoşluğu kısa kuyruklulardan, ya'ni henüz sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulmadığı halde, irşâd-ı halka kıyâm eden nâkıslardan olmaz. Belki doğrudan doğruya ma'şûk-ı hakîkîden aldığı şarâb-ı tahûrdandır." Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Güzel yüzlü olan canın sâkîsi, benim makbûl olan zâhidim elini ve ayağını gäib etsin diye, testi testi bâde verir; kendi varlığımdan sıçramışım, şarâb-ı aşk-ı ilâhî küpünün dibinde oturmuşum, hattâ benim hâkimim ve kedhudâm ve mutasarrıfım hep Hudâ olur."

2681. Zîrâ ki her ma'şûk dolu bir küp gibidir; o birisi tortu ve diğeri inci gibi sâfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. Çünkü her maşuk dolu bir küp gibidir; o birisi tortu ve diğeri inci gibi saftır.

Ey Hakk Yolcusu, mürşid edinip gönül verdiğin her bir maşuk, kendi arzusunun ve muradının şarabıyla dolu bir küp gibidir. Fakat bu mürşidler iki çeşittir. "O birinin içindeki şarap"tan kasıt, tortudur, yani henüz onun iç âleminde nefsinin ve varlığının zevki vardır. Fakat diğer bir mürşid daha vardır ki, onun iç âlemi inci gibi saftır. Kendi nefsinin ve varlığının zevkinden asla eser yoktur.

Ey sâlik, mürşid ittihâz edip gönül verdiğin her bir ma'şûk kendi arzûsunun ve murâdının şarabından dolu bir küp gibidir. Fakat bu mürşidler iki nevîdir. "O birinin içindeki şarâb"[dan] murâd, tortudur, ya'ni henüz onun bâtınında nefsinin ve varlığının zevki vardır. Fakat diğer bir mürşid daha vardır ki, onun bâtını inci gibi sâftır. Kendi nefsinin ve varlığının zevkınden aslâ eser yokdur.

2682. Ey mey tanıyan, âgâh ol, ihtiyat ile tat, tâ ki ihtilâtdan münezzeh bir mey bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Ey şarap tanıyan, uyanık ol, ihtiyatla tat, tâ ki karışmadan uzak bir şarap bulasın!

Ey varlık ve yokluk şarabını tanıyan Hakk Yolcusu, her bir küpün şarabını ihtiyatla tat, gaflet etme; çünkü çok yoklukların altında varlıklar vardır. Eğer böyle ihtiyatla hareket edersen, olabilir ki, ilahi sıfatlar şarabıyla dolu ve nefse ait sıfatlar şarabıyla karışık ve birleşmiş olmayan bir küp bulup, saf şarap içesin. Bilinmeli ki: "Tecellî (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi), İlahi Zât ve sıfatların ortaya çıkmasından ibarettir. Ve ruh için de tecellî olur; ve birçok Hakk Yolcusu bu makamda gururlanmışlar ve Hakk'ın tecellîsini bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer kâmil şeyh, tasarruf sahibi olmazsa, bu tehlikeden kurtuluş zor olur. Ne zaman ki gönül aynası beşeriyet sıfatlarından ve tabiat paslarından arınır, kalbe bazı ruhanî sıfatlar tecellî eder ve bazen de Hakk'ın halifesi olan ruhun zâtı tecellî eder ve kendi hilafeti sebebiyle "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) iddiasını eder. Ruhanî tecellî ile Rabbanî tecellî arasındaki fark şudur ki, ruhanî tecellînin sonradan olma (hudûs) nişanı vardır, onun yok edici kuvveti yoktur; gerçekten ortaya çıktığı zaman beşeriyet sıfatlarını giderir; fakat fânî kılamaz. Tecellî perde altına gittiği zaman, derhal beşeriyet sıfatı ortaya çıkar. Lakin Hakk Yolcusu, Yüce Allah hazretlerinin tecellîsinde bu afetlerden emin olur. Diğer bir fark da şudur ki, ruhanî tecellîden, kalbin sükuneti ortaya çıkar. Halbuki Hakk Yolcusu şek ve şüpheden kurtulamaz. Bu tecellî tam marifet zevkini vermez. Ve Rabbanî tecellî bunun aksinedir. Ve bir fark da şudur ki, ruhanî tecellîden gurur ve kemale erişme zannı hâsıl olur ve ucub (kendini beğenme) ve varlık ziyadeleşir ve talepte noksan olur; ve korku ve niyaz azalır. Ve Rabbanî tecellîden bunların hepsi kalkar ve varlık yokluğa dönüşür ve talep ziyadeleşir; ve susuzluk ve korku ve niyaz artar." Parantez içindeki fıkralar Cevâhir-i Gayb'den çevrilmiştir. Şimdi birçok Hakk Yolcusu Rabbanî tecellîyi, ruhanî tecellîden ayırt edemediklerinden, kendilerine meydana gelen ruhanî tecellîleri, Rabbanî tecellî zannedip, irşad (doğru yolu gösterme) iddiasına kalkışmışlardır. Ve fakirin anladığına göre cenâb-ı Pîr efendimiz "karışık şarap küpü" ile, bu gibi Hakk Yolcularına işaret buyurmaktadırlar. Nasıl ki ilerideki şerefli beyit de bu anlamı teyit buyurur.

Ey varlık ve yokluk şarabını tanıyan sâlik, her bir küpün şarabını ihtiyât ile tat, gaflet etme; zîrâ çok yoklukların altında varlıklar vardır. eğer böyle ihtiyât ile hareket edersen, câiz ki, sıfât-ı hakkāniyye şarabıyla dolu ve sıfât-ı nefsâniyye şarabıyla memzûc ve muhtelit olmayan bir küp bulup, mey-i sâfî içesin. Ma'lûm olsun ki: "Tecellî, zât ve sıfât-ı ulûhiyyetin zuhûrundan ibaretdir. Ve rûh için dahi tecellî olur; ve birçok sâlikler bu makāmda mağrûr olmuşlar ve tecellî-i Hakk'ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer şeyh-i kâmil, sâhib-i tasarruf olmazsa, bu vartadan halâs müşkil olur. Vaktâki gönül aynası beşeriyyet sıfatlarından ve tabîat paslarından sâfi olur, kalbe ba'zı sıfât-ı rûhânî tecellî eder ve ba'zan dahi Hakk'ın halîfesi olan rûhun zâtı tecellî eder ve kendi hilâfeti sebebiyle "Ene'l-Hak" da'vâsını eder. Tecellî-i rûhânî ile tecellî-i rabbânî arasındaki fark odur ki, tecellî-i rûhânînin hudûs nişânı vardır, onun kuvve-i ifnâiyyesi yokdur; vâkıa zuhûr vaktinde sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder; fakat fânî kılamaz. Tecellî hicâb altına gittiği vakit, derhal sıfat-ı beşeriyyet zahir olur. Velâkin sâlik, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinde bu âfetlerden emîn olur. Diğer bir fark dahi budur ki, tecellî-i rûhânîden, sükûnet-i kalb zâhir olur. Halbuki sâlik şek ve şübheden halâs olamaz. Bu tecellî ma'rifet-i tâm zevkini vermez. Ve tecellî-i rabbânî bunun hilâfınadır. Ve bir fark dahi budur ki, tecellî-i rûhânîden gurûr ve husûl-i kemâl zannı hâsıl olur ve ucüb ve varlık ziyâde olur ve talebde noksan olur; ve havf ve niyâz azalır. Ve tecellî-i rabbânîden bunların hepsi kalkar ve varlık yokluğa mübeddel olur ve taleb ziyâdeleşir; ve susuzluk ve havf ve niyâz artar." Mu'teriza içindeki fıkralar Cevâhir-i Gayb'den mütercemdir. İmdi birçok sâlikler tecellî-i rabbânîyi, tecellî-i rûhânîden tefrîk edemediklerinden, kendilerine vâki' olan tecelliyât-ı rûhâniyyeyi, tecellî-i rabbânî zannedip, irşâd da'vâsına kıyâm etmişlerdir. Ve fakîrin anladığına göre cenâb-ı Pîr efendimiz "muhtelıt şarâb küpü" ile, bu gibi sâliklere işâret buyurmaktadırlar. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur.

2683. Her ikisi sana sarhoşluk verir; fakat bu sana Rabb-i dîne kadar çekici sarhoşluk getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Her ikisi sana sarhoşluk verir; fakat bu sana Rabb-i dîne kadar çekici sarhoşluk getirir.

Yani ey Hakk Yolcusu, sana hem ruhanî tecelli (ilahi nurun ruhsal tecellisi) hem de rabbanî tecelli (ilahi nurun Rab ismine ait tecellisi) nasip olan iki gruptan her biri, kalbine yöneldikleri zaman, sarhoşluk verir; fakat ilkinin içirdiği şarap karışıktır, ikincinin içirdiği şarap ise saf olup, sana Rabb-i dîn olan Yüce Allah hazretlerinin zâtına çekici olan bir sarhoşluk getirir.

Ya'ni ey sâlik, sana hem tecellî-i rûhânîye ve hem de tecellî-i rabbânîye nâil olan iki tâifeden her biri, kalbine teveccüh ettikleri vakit, sarhoşluk verir; fakat evvelkinin içirdiği şarâb karışıkdır, ikincinin içirdiği şarâb ise sâf olup, sana Rabb-i dîn olan Hak Teâlâ hazretlerinin zâtına çekici olan bir sarhoşluk getirir.

2684. Akıbet fikirden ve vesvâsdan ve hîlelerden kurtulursun. Bu akıl, bağsız deve raksındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Sonunda fikirden, vesveseden ve hilelerden kurtulursun. Bu akıl, bağsız devenin raksındadır.

"İkâl", hayvanların dizlerini birbirine bağladıkları bağdır. Bundan kastedilen, nefse ait sıfatlardır. Yani "Sen, ilahi tecellinin küpü olan insân-ı kâmilden şarap içtiğin zaman varlığından ve senin varlığının gereği olan fikir, vesvese ve hilelerden kurtulursun. Bu sebeple senin aklın, bu gibi nefse ait bağlardan arınmış olarak deve raksında olur." Kâmûs'a göre "raks" maddesi, "zıplayıp oynamak" anlamına gelir; ve "raks" fiili, "rakkās" ile "deve"ye özgüdür. Bu sıçrama ve oynama başka hayvanlarda olursa "kafz ve nakz" denir. "Raksu'l-baîr" ve "raksu'l-ibil" derler. Ve "cemel" deve anlamına gelip, şerefli beyitte akıl, deveye benzetilmiştir. "Akıl bağsız kaldığı için sevinçli olarak deve raksı içinde olur" demektir.

“İkāl”, hayvanların dizlerini birbirine bağladıkları bağdır. Bundan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni “Sen, tecellî-i rabbânî küpü olan kâmilden şarâb içtiğin vakit varlığından ve senin varlığının îcâbı olan fikir ve vesveseden ve hilelerden kurtulursun. Binâenaleyh senin aklın bu gibi nefsânî bağlardan ârî olarak deve raksında olur." Kāmûs'a nazaran "raks" maddesi, "zıplayıp oynamak" ma'nâsınadır; ve "raks" fiili, "rakkās" ile "deve"ye mahsûstur. Bu sıçrama ve oynama başka hayvanlarda olursa "kafz ve nakz" ıtlâk olunur. "Raksu'l-baîr" ve "raksu'l-ibil" derler. Ve "cemel" deve ma'nâsına olup, beyt-i şerîfde akıl, deveye teşbih buyurulmuştur. "Akıl bağsız kaldığı için mesrûr olarak deve raksı içinde olur", demekdir.

2685. Çünki enbiya, rûh ve melek cinsidirler, muhakkak meleği felekden cezb ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. Çünkü peygamberler ruh ve melek cinsindendirler, muhakkak meleği felekten cezb ettiler.

Yani peygamberler ve onların varisleri olan evliya hazretleri ruh ve melek cinsi olduklarından, meleği muhakkak bir şekilde felek tarafından, yani yüce âlemden çektiler.

Ya'ni enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâ hazarâtı rûh ve melek cinsi olduklarından, meleği muhakkak bir sûrete felek cânibinden ya'ni âlem-i ulvîden çektiler.

2686. Hava, ateşin cinsi ve onun arkadaşıdır, zîrâ ki her ikisinin âhengi alev üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Hava, ateşin cinsi ve onun arkadaşıdır, çünkü her ikisinin uyumu alev üzerinedir.

Hafif esintili hava ile ateş arasında görünüş itibarıyla bir benzerlik olmasa da, kimyasal olarak birbirinin cinsi ve arkadaşıdır. Çünkü hafif esintili havanın uzuvlarından biri oksijendir; ve ateş de bu elementin yanmasından başka bir şey değildir. Çünkü oksijen olmasa, ateş meydana gelmez. Şimdi bunların ikisi maddeten bir cins ve arkadaş oldukları gibi hâl ve vasıf (nitelik) bakımından da birbirine benzerler; çünkü gerek hava ve gerek ateş, yani hararet bir uyum içinde olup, her ikisi de yukarıya yükselirler. Bu ve gelecek şerefli beyitler, yukarıdaki beyit için bir örnektir.

Havâ-yı nesîmî ile ateş arasında sûret i'tibariyle adem-i müşâbehet mevcûd ise de, bi'l-kimya birbirinin cinsi ve arkadaşıdır. Zîrâ havâ-yı nesîmî uzuvlarından birisi, müvellidü'l-humûzadır; ve ateş dahi bu unsurun ihtirâkından başka bir şey değildir. Zîrâ müvellidü'l-humûza olmasa, ateş husûle gelmez. İmdi bunların ikisi maddeten bir cins ve arkadaş oldukları [gibi] hâlen ve vasfen dahi mütecânisdirler; çünki gerek hava ve gerek ateş, ya'ni harâret bir âhenkte olup, her ikisi de yukarıya suûd ederler. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler, yukarıki beyt için bir misâldir.

2687. Vaktaki sen bir boş testinin ağzını bağlarsın, bir havuzun yahud bir ırmağın içine koyarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. Ne zaman ki sen boş bir testinin ağzını bağlarsın, onu bir havuzun yahut bir ırmağın içine koyarsın.

2688. Kıyamete kadar o aşağıya gelmez, zîrâ ki içi boşdur ve onun içinde hava vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Kıyamete kadar o aşağıya gelmez, çünkü içi boştur ve onun içinde hava vardır.

2689. Mâdemki havanın meyli yukarı tarafa olur, kendi zarfını dahi yukarı tarafa çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. Mademki havanın meyli yukarı tarafa olur, kendi kabını dahi yukarı tarafa çeker.

Yani peygamberler bu âleme, beşeriyetin yoğun suretinde geldiler; fakat onların manaları ruh ve melek cinsindendir. Latif olan meleği ve ruhu, latif olan yüce âlem çeker ve onların beşeriyetin yoğun suretleri de, onların latif olan bâtınlarına bağlı olarak yüce âleme çekilir. Nasıl ki bir testinin ağzını su geçmeyecek şekilde sıkı sıkı bağlayıp suya atsan, o testi suyun dibine batmaz; çünkü içi yoğunluktan boştur ve onun içinde latif olan hava vardır. Ve esintili havanın meyli ise, yukarı tarafadır. Kendi kabı olan testiyi dahi suyun üstünde tutar ve batırmaz.

Ya'ni enbiyâ bu âleme, sûret-i kesîfe-i beşeriyyede geldiler; fakat onların ma'nâları rûh ve melek cinsindendir. Latif olan meleği ve rûhu, latîf olan âlem-i ulvî cezb eder ve onların sûret-i kesîfe-i beşeriyyeleri de, onların latîf olan bâtınlarına tebean âlem-i ulvîye müncezib olur. Nitekim bir testinin ağzını su geçmiyecek sûretde sıkı sıkı bağlayıp suya atsan, o testi suyun dibine batmaz; zîrâ içi kesâfetden boşdur ve onun içinde latîf olan hava vardır. Ve havâ-yı nesîmînin meyli ise, yukarı tarafadır. Kendi zarfı olan testiyi dahi suyun üstünde tutar ve batırmaz.

2690. Yine o canlar ki enbiya cinsidir, onların tarafı sâyeler gibi çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. Yine o canlar ki peygamberler cinsindendir, onların tarafı gölgeler gibi çekicidir.

Peygamberler melek ve ruh cinsinden olup, onları yüce âlemden çektikleri gibi, peygamberler cinsinden olan müminlerin canlarını da, bu peygamberlerin tarafı gölgeler gibi çekicidir.

Enbiyâ melek ve rûh cinsi olup, onları âlem-i ulvîden çektikleri gibi, enbiyâ cinsi olan mü'minlerin canlarını dahi, bu enbiyânın tarafı gölgeler gibi çekicidir.

2691. Zîra ki onun aklı galibdir ve şeksiz akıl hilkatde melek ile cins geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. Çünkü onun aklı üstündür ve şüphesiz akıl yaratılışta melek ile aynı cinsten geldi.

Çünkü peygamberler cinsi olan canın aklı üstündür, nefsi üstün değildir; ve akıl ise şüphesiz yaratılışta, letafetinin (inceliğinin) kemalinden (mükemmelliğinden) dolayı, melek ile aynı cinsten olarak ortaya çıktı.

Zîrâ ki, enbiyâ cinsi olan canın aklı galibdir, nefsi galib değildir; ve akıl ise şübhesiz hilkatde, kemâl-i letâfetinden dolayı, melek ile bir cins olarak zâhir oldu.

2692. Ve o hevâ-yı nefs ise, düşman üzerine gālibdir; nefis esfel-i cins geldi, ona gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. O nefis hevası ise, düşman üzerine üstün gelmiştir; nefis aşağı cinsten geldi, ona gitti.

Nefis hevası ise Allah'ın düşmanı üzerine üstün gelip, onu kendi tasarrufuna almıştır. Çünkü nefis hevasına yenilip peygamberlere ve onların vârisleri olan evliyaya karşı çıkanlar, Allah'ın ve Allah'a itaat edenlerin düşmanıdırlar. Nasıl ki Mümtehine sûresinde buyurulur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عدوى وَعَدُوكُمْ أَوْلِيَاءَ (Mümtehine, 60/1) Yani "Ey müminler, benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost edinmeyin!" Nefis, aşağı âlem cinsinden olarak ortaya çıktı ve yine kendi cinsi olan o aşağı âleme gitti. İkinci mısradaki "şud" yerine "şüh" geçmiştir. Ve "şüh" Türkçede "tüh!" anlamındadır. Bu durumda ikinci mısraın anlamı "Nefis, aşağı cinsten geldi, tüh ona!" demek olur.

Hevâ-yı nefs ise Allah'ın düşmanı üzerine gālib olup, onu yed-i tasarrufuna almıştır. Zîrâ hevâ-yı nefsine mağlûb olup enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâya muhalefet edenler, Allah'ın ve Allah'a mutî' olanların düşmanıdırlar. Nitekim sûre-i Mümtehine'de buyurulur : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عدوى وَعَدُوكُمْ أَوْلِيَاءَ Mümtehine, 60/1) Ya'ni "Ey mü'minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost ittihâz etmeyin!" Nefis âlem-i süflî cinsinden olarak zâhir oldu ve yine kendi cinsi olan o âlem-i süflîye gitti. İkinci mısrâ'daki "şud" yerine "şüh" vâki' olmuşdur. Ve "şüh" Türkçe'de "tüh!" ma'nâsınadır. Şu sûretde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Nefis, esfel cins geldi, tüh ona!" demek olur.

2693. Kibtî zemîm olan Fir'avn'ın cinsi idi; Sibtî kelîm olan Mûsa'nın cinsi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. Kıptî, kötü olan Firavun'un soyundandı; Sıbtî, kelîm olan Musa'nın soyundandı.

Mısır halkından Kıptî denilen insanlar, kötülenen Firavun'un soyundandı, bu sebeple Firavun'a tâbi oldular. Sıbtî, yani İsrailoğulları topluluğu ise, Musa (a.s.)'ın soyundandı, bu sebeple o şanlı peygambere tâbi oldular.

Mısır ahâlîsinden Kıbtî denilen halk, mezmûm olan Fir'avn'ın cinsi idi, binâenaleyh Fir'avn'a tâbi' oldular. Sıbtî, ya'ni Benî-İsrâîl tâifesi ise, Mûsâ (a.s.)ın cinsi idi, binâenaleyh o nebiyy-i zîşâna tâbi' oldular.

2694. Hâmân, Fir'avn'ın daha ziyade cinsi idi, onu seçti, sarayının sadrına kadar götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. Hâmân, Fir'avn'ın daha ziyade cinsi idi, onu seçti, sarayının sadrına kadar götürdü.

Hâmân ismindeki şahıs, Fir'avn'ın daha çok kendi cinsinden olduğundan, birçok kişi arasından Fir'avn onu seçip, kendisine vezir yaptı ve onu sarayında en üst makama getirdi.

Hâmân ismindeki şahıs, Fir'avn'ın daha ziyâde cinsi olduğundan, birçok eşhâs arasından Fir'avn onu seçip, kendisine vezîr yaptı ve onu sarayında üst başa geçirdi.

2695. Şübhesiz onu sadırdan ka'ra kadar çekti; zîrâ o iki murdar, cehennem cinsindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. Şüphesiz onu göğüsten dibe kadar çekti; çünkü o iki murdar, cehennem cinsindendir.

"Göğüs"ten kasıt, saltanat makamı; "dip"ten kasıt ise, saltanatın yok olması ve bedenin helakidir. "Cehennem cinsi"nden kasıt, yoğunluk ve tabiat âlemidir. Yani, "Şüphesiz nefsanî ve cismanî olan Hâmân, Firavun'un suretini saltanatın göğsünden, denizin dibine ve helake çekti. Çünkü nefsanî sıfatlarla kirlenmiş ve murdar olan Hâmân ve Firavun, cehennem, yani yoğunluk ve tabiat âlemi cinsindendir."

Bilinmeli ki, Firavun'un, boğulmayı idrak ettiği zaman iman ettiğine Kur'an-ı Kerim şahittir. Bu imanın makbul olup olmadığına dair görüşler, Fusûsu'l-Hikem'de Musa Fassı'nda açıklanmıştır. Bu ve sonraki şerefli beyitler, Firavun'un imandan önceki halini tasvir etmektedir. Çünkü her kafirin imandan önceki hali budur. Nasıl ki Hz. Ömer (r.a.) efendimiz, imandan önce Resul-i Ekrem hazretlerinin mübarek vücuduna suikast niyetiyle hareket etmişti; ve şüphe yok ki, o hal içinde iken onun halleri ve tabiatı cehennem cinsinden idi; iman ettikten sonra, en evvel İslam'ı açıklamak için kılıcı çeken de o hazret oldu; ve bu hareket ve tabiat ise, cennet cinsinden idi. Bu sebeple bu şerefli beyit, Fusûsu'l-Hikem'in Firavun'un imanının makbuliyeti hakkındaki hükmüne muhalif değildir; iyi düşünmek lazımdır.

"Sadır"dan murâd, makām-ı saltanat; "ka'r"dan murâd, indirâs-ı saltanat ve helâk-i cisimdir. "Cehennem cinsi"nden murâd, âlem-i kesâfet ve tabiatdır. Ya'ni, "Şübhesiz nefsânî ve cismânî olan Hâmân, Fir'avn'ın sûretini sadr-ı saltanatdan, ka'r-ı deryaya ve helâke çekti. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves ve murdar olan Hâmân ve Fir'avn, cehennem, ya'ni âlem-i kesâfet ve tabîat cinsindendir."

Ma'lûm olsun ki, Fir'avn'ın, garkı idrâk ettiği vakit, îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şâhiddir. Bu îmânın makbûl olup olmadığına dair olan akval, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevîde îzah olunmuşdur. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe, Fir'avn'ın îmândan evvelki hâlini musavvirdir. Zîrâ her kâfirin îmândan evvelki hâli budur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) efendimiz, îmândan evvel Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı saâdetlerine sû-i kasd niyeti ile hareket etmiş idi; ve şübhe yok ki, o hâl içinde iken onun ahvâl ve tab'ı cehennem cinsinden idi; îmân ettikden sonra, en evvel ızhâr-ı İslâm için kılıcı çeken de o hazret oldu; ve bu hareket ve tabîat ise, cennet cinsinden idi. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf Fusûsu'l-Hikem'in îmân-ı Fir'avn'ın makbûliyeti hakkındaki hükme muhalif değildir; iyi teemmül etmek lâzımdır.

2696. Her ikisi cehennem gibi yakıcı, nûrun zıddıdır; her ikisi cehennem gibi gönül nûrundan nefret edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. Her ikisi cehennem gibi yakıcı, nûrun zıddıdır; her ikisi cehennem gibi gönül nûrundan nefret edicidir.

Firavun ile Hâmân, zulümleri ve kahırlarıyla halkı cehennem gibi yakıcıdırlar; ve nur olan adalet ve lütfun zıddıdır ve her ikisi, gönül nuru olan ilim ve imandan nefret edicidir.

Fir'avn ile Hâmân, zulüm ve kahırlarıyla halkı cehennem gibi yakıcıdırlar; ve nûr olan adl ve lutfun zıddıdır ve her ikisi, gönül nûru olan ilim ve îmândan nefret edicidir.

2697. Zîrâ ki cehennem der: "Ey mü'min sen çabuk geç, zîrâ senin nûrun ateşi kaptı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. Çünkü cehennem der ki: "Ey mümin, sen çabuk geç, çünkü senin nurun ateşi kapladı!"

Resûlullah (s.a.v.)'in: "Geç ey mümin, çünkü senin nurun, benim ateşimi söndürdü!" hadis-i şerifini açıklamadır.

Bu şerh Ankaravî nüshasında yoktur, Hint nüshalarında vardır; fihristte kolaylık olduğu için ben ekledim.

Hadis-i şerifin ifadesi şudur: "Kıyamet gününde cehennem der ki: "Ey mümin, geç, çünkü senin nurun, benim ateşimi söndürdü!" Bu hadis-i şeriften anlaşılır ki, mümin cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem de müminden öyle kaçar ve der ki:

در بیان حدیث رسول الله صلى الله عليه و سلم جز يا مؤمن فان نورك اطفأ نارى Resûlullah (s.a.v.)in: "Geç ey mü'min, zîrâ senin nûrun, benim ateşimi söndürdü!" hadîs-i şerîfini beyândır.

Bu sürh Ankaravî nüshasında yokdur, Hind nüshalarında vardır; fihristde kolaylık olduğu için fakîr derc ettim.

Hadîs-i şerîfin ibâresi şudur: تقول جهنم يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفاً نارى Ya'ni "Kıyâmet gününde cehennem der ki: "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun, benim nârımı söndürdü!" Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, mü'min cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem de mü'minden öyle kaçar da der ki:

2698. "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun etek çektiği vakit, ateşimi öldürür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. "Ey mü'min geç, çünkü senin nurun etek çektiği vakit, ateşimi öldürür!"

Birinci mısradaki "küşed", "öldürmek" anlamına gelen "küşten" mastarındandır, "söndürmek" anlamında kullanılmıştır. "Dâmen keşîden", "etek çekmek" demektir; burada "salına salına naz ile yürümek" anlamındadır. Nasıl ki bir şair şiirinde bu anlamı kullanmıştır. Beyit: "O cihanın canı naz ile salınarak çemenden dışarıya çıktığı vakit, sanırsın ki, çemen kuşlarının canı tenden dışarıya çıktı." (Bahâr-ı Acem). Şerefli beytin anlamının özeti şudur: "Cehennem der ki: "Ey mü'min geç, çünkü senin nurun üzerimden nazlı nazlı geçtiği vakit, ateşimi söndürür!""

Birinci mısra'daki "küşed", "öldürmek" ma'nâsına olan "küşten" masdarındandır, "söndürmek" ma'nâsında müsta'meldir. "Dâmen keşîden", "etek çekmek" demekdir; burada "salına salına nâz ile yürümek" ma'nâsınadır. Nitekim bir şâir şiirinde bu ma'nâyı kullanmışdır. Beyit: "O cihânın canı vaktâki nâz ile hırâman olarak çemenden dışarıya çıkar, sanırsın ki, çemen kuşlarının canı tenden dışarıya çıktı." (Bahâr-ı Acem). Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şudur: "Cehennem der ki: "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun üzerimden nazlı nazlı geçtiği vakit, ateşimi söndürür!""

2699. O cehennemlik dahi nûrdan ürker; zîrâ ki ey sanem, onun cehennem tab'ı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. O cehennemlik dahi nurdan ürker; çünkü ey put (güzellik timsali), onun cehennem tabiatı vardır.

O cehennemlik olan kimse dahi, cehennemin nurdan kaçtığı gibi, iman ve irfan nurundan ürker; çünkü ey sevgilim olan muhatabım, o cehennemlik kimsede dahi cehennemin tabiatı vardır; zira birbirinin cinsi olan iki şeyden birisi her neden ürker ve hoşlanmazsa, diğeri de o şeyden ürker ve hoşlanmaz.

O cehennemlik olan kimse dahi, cehennemin nûrdan kaçtığı gibi, nûr-1 îmân ve irfândan ürker; zîrâ ey mahbûbum olan muhâtabım, o cehennemlik kimsede dahi cehennemin tabîatı vardır; çünki birbirinin cinsi olan iki şeyden birisi her neden ürker ve hazzetmezse, dîğeri de o şeyden ürker ve hazzetmez.

2700. Mü'minin canla cehennemden kaçtığı gibi, cehennem de mü'minden kaçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. Müminin canla cehennemden kaçtığı gibi, cehennem de müminden kaçar.

2701. Zîrâ ki, onun nûru, ateş cinsi olmaz; hakikatde nûr isteyici nârın zıddı geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. Çünkü onun nuru, ateş cinsinden olmaz; hakikatte nur isteyici, narın zıddı geldi.

Nur ile narın farkı şudur ki, nur, Latîf isminin tecelli yeri (mazhar-ı ism-i Latîf) olduğundan yakmaz ve kendisi göründüğü gibi, eşyayı da gösterir. Nar ise, Kahhâr isminin tecelli yeri (mazhar-ı ism-i Kahhâr) olduğundan yakar. Bununla beraber nar da kendisi görünür ve eşyayı gösterir. Görünme ve göstermede nur ile narın birleşmesi, bu tabiat âleminde lütuf ile kahrın iç içe ve karışık olması hikmetine dayanır. Nasıl ki ateşten, mumdan, lambadan, elektrikten ve havagazından nur ve aydınlık ortaya çıkmakla beraber, yakar. Şimdi, gerek nurun gerekse narın suretleri olduğu gibi, manaları da vardır. Nur, mana yönünden "varlık"a ve "ilim"e ve "iman"a ve "yakîn"e (îkān) denir. Çünkü kalp bunlardan sevinç ve rahatlık duyar. Nar da, mana yönünden "yokluk"a ve "cehalet"e ve "küfür"e ve "şüphe" ve "zanlar"a denir. Çünkü kalp bunlardan elem ve ıstırap duyar. Buna göre - "Engîhten", yerinden oynatmak, karıştırmak, yükseltmek, yukarı çekmek, uzaklaştırmak, ortaya çıkarmak ve düzenlemek ve inşa etmek anlamlarındadır; burada "ortaya çıkarmak" demektir. "Mâilî"deki "yâ", mastar eki; "aklî"deki "yâ" hitap içindir. Yani, "Ey kimse, eğer sen hem Hâmân'a hem de Musa'ya eğilim ortaya koymuş ve göstermiş isen, hem nefissin hem de akılsın, sende nefis ile aklın hükümleri karışmıştır."

Nûr ile nârın farkı budur ki, nûr mazhar-ı ism-i Latîf olduğundan yakmaz ve kendi zâhir olduğu gibi, eşyayı da muzhirdir. Nâr ise mazhar-ı ism-i Kahhâr olduğundan yakar. Bununla beraber nâr dahi kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Zuhûr ve ızhârda nûr ile nârın ittihâdı, bu âlem-i tabiatda lutuf ile kahrın mümtezic ve karışık olması hikmetine müsteniddir. Nitekim ateşden, mumdan, lambadan ve elektrikden ve hava gazından nûr ve aydınlık zâhir olmakla beraber, yakar. İmdi gerek nûrun ve gerek nârın sûretleri olduğu gibi, ma'nâları da vardır. Nûr ma'nâsı cihetinden "vücûd"a ve "ilm"e ve "îmân"a ve "îkān"a ıtlak olunur. Zîrâ kalb bunlardan sürür ve râhat duyar. Nâr dahi, ma'nâsı cihetinden "adem"e ve "cehl"e ve "küfr"e ve "şekk" ve "zunûn”a ıtlâk olunur. Zîrâ kalb bunlardan elem ve ıztırâb duyar. Binâena- "Engîhten", yerinden kımıldatmak, karıştırmak, yüksek yapmak, yukarı çekmek, uzak etmek, peydâ etmek ve düzmek ve inşâ etmek ma'nâlarınadır; burada "peydâ etmek" demekdir. “Mâilî" deki "yâ", masdariyet; "aklî"deki "yâ" hitâb içindir. Ya'ni, "Ey kimse, eğer sen hem Hâmân'a ve hem de Mûsâ'ya mâillik peydâ ve ızhâr etmiş isen, hem nefissin ve hem de akılsın, sende nefis ile aklın ahkâmı karışmışdır."

2707. Her ikisi cenkdedirler; aman aman, çalış ta ki akil ve hûş nefis üzerine galib olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. Her ikisi savaş hâlindedirler; aman aman, çalış ki akıl ve şuur nefis üzerine üstün gelsin.

Nefis ile aklın hükümleri birbirine karıştığı zaman, her ikisi de çekişme ve savaş hâlindedirler. Ey Hakk Yolcusu, eğer bu hâl içinde isen, çalış ve mücâhede et ki akıl ve zekân, nefsin üzerine üstün gelsin!

Nefis ile aklın ahkâmı birbirine karıştığı vakit, her ikisi de nizâ'da ve cenkdedirler. Ey sâlik, eğer bu hâl içinde isen, çalış ve mücâhede et, tâ ki akıl ve zekân, nefsin üzerine gālib olsun!

2708. Cenk cihânı içinde meserret, bu kâfîdir ki, düşman üzerinde her dem hezîmet göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. Savaş dünyası içinde sevinç, düşman üzerinde her zaman yenilgi görmen yeterlidir.

Savaş ve harp âlemi içinde insanın sevinmesi için, her an düşmanın yenilgiye uğradığını görmek yeterlidir. Bu sebeple Hakk Yolcusu, seyr-ü sülûkü (manevî yolculuk) esnasında, aklının etkisiyle, nefsinin sıfatının kırıldığını ve yenildiğini gördükçe, ilerlemesine vâkıf olup sevinir.

Cenk ve harb âlemi içinde insanın sevinmesi için, her an düşmanın hezîmete dûçâr olduğunu görmek kâfidir. Binâenaleyh sâlik esnâ-yı sülükünde, aklının te'sîriyle, nefsinin sıfatı münkesir ve münhezim olduğunu gördükçe, terakkîsine vakıf olup sevinir.

## Mûsâ (a.s.)a îmân getirmek hususunda Fir'avn'ın Hâmân ile meşveret etmesi

2709. O inâd yüzlü, akıbet şiddet ile meşveret için Hâmân'a söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. O inatçı, sonunda şiddetle danışmak için Hâmân'a söyledi.

O inatçı ve kavgacı Firavun, tarafsız ve iyi niyetle değil, öfke ve şiddetle danışmak üzere olayı, veziri olan Hâmân'a söyledi.

O inâdçı ve kavgacı Fir'avn, bî-tarafâne ve hüsn-i niyyet ile değil, öfke ve şiddet ile meşveret etmek üzere mâcerâyı, vezîri olan Hâmân'a söyledi.

2710. O Kelîmullah'ın va'delerini söyledi ve azgını mahrem yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. O Kelîmullah'ın vaatlerini söyledi ve azgını mahrem yaptı.

Yani, Musa (a.s.)'ın yukarıda açıklanan dört vaadini de Hâmân'a söyledi ve o azgın kâfiri, kendisine mahrem edindi.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın yukarıda îzâh olunan dört va'dini de Hâmân'a söyledi ve o azgın kâfiri, kendisine mahrem ittihâz etti.

2711. Hâmân'a söyledi, vaktaki onu yalnız gördü; Hâmân sıçradı ve o yakasını yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. Hâmân'a söyledi, onu yalnız gördüğü zaman; Hâmân sıçradı ve o yakasını yırttı.

Firavun bu sözleri veziri olan Hâmân'ı yalnız olarak gördüğü zaman söyledi ve konuşmaları gizlice ve fısıltıyla gerçekleşti. Hâmân bu sözlerini işitince, yerinden fırladı ve kederinden elbisesinin yakasını yırttı.

Fir'avn bu sözleri vezîri olan Hâmân'ı yalnız olarak gördüğü vakit söyledi ve müzakereleri mahremâne ve hafiyyen vâki' oldu. Hâmân bu sözlerini işitince, yerinden fırladı ve kederinden esvabının yakasını yırttı.

2712. O laîn na'ralar vurdu, bükâlar etti, sarığını ve külâhını yere vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. O lânetli kişi naralar attı, ağladı, sarığını ve külahını yere vurdu.

2713. Dedi ki: "Böyle edebsiz o boş sözü şahın yüzüne nasıl söyledi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Dedi ki: "Böyle edepsiz o boş sözü şahın yüzüne nasıl söyledi?"

2714. "Sen cümle âlemi musahhar etmişsin, işi sen baht ile altın gibi etmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. "Sen bütün âlemi kendine boyun eğdirmişsin, işi sen baht ile altın gibi yapmışsın!"

"Ey hükümdar, sen etrafındaki milletleri görüşün ve tedbirin ile kendine boyun eğdirmişsin; hepsi sana itaat ediyorlar; sen hükümetinin işini talihi yönlendirmekle altın gibi saf ve parlak ve bozulmadan arınmış yapmışsın!".

"Ey hükümdâr, sen etrafındaki milletleri rey ve tedbîrin ile müsåhhar etmişsin; hepsi sana itâat ediyorlar; sen hükümetinin işini sevk-ı tâli' ile altın gibi sâf ve parlak ve fesâddan ârî etmişsin!".

2715. "Sultanlar maşrıklardan ve mağriblerden senin tarafına husûmetsiz haraç getirirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. "Sultanlar doğulardan ve batılardan senin tarafına düşmanlıksız haraç getirirler."

"Etrafında doğuda ve batıda bulunan milletlerin hükümdarları sana itaat edip, düşmanlıksız ve inatlaşmaksızın haraçlarını, vergilerini senin tarafına getiriyorlar."

"Etrâfında şarkan ve garben vâki' olan milletlerin hükümdarları sana itaat edip, husûmetsiz ve inadsız senin tarafına haraçlarını, vergilerini getiriyorlar."

2716. "Ey keykubâd, padişahlar senin eşiğinin toprağı üzerine şad olarak dudak sürerler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. "Ey Keykubâd, padişahlar senin eşiğinin toprağı üzerine sevinçle dudak sürerler!"

"Keykubâd", "key" ile "kubâd" kelimelerinden oluşmuştur. "Key", kahredici padişah demektir ve "Kubâd", Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonraları büyük bir ihtişam sahibi olan hükümdarlara lakap olmuştur. Yani, "Ey Firavun, sen o kadar ihtişam ve azamet sahibi bir hükümdarsın ki, zamanının padişahları senin sarayının eşiğini, içlerinde sıkıntı duyarak değil, sevinç ve haz ile öperler!"

"Keykubâd", "key" ile "kubâd" dan mürekkebdir. "Key", pâdişâh-ı kahhâr demekdir ve "Kubâd", Nûşirevân'ın babasının ismidir. Sonraları şevket-i azîm sâhibi olan hükümdarlara lakab olmuşdur. Ya'ni, " Ey Fir'avn, sen o kadar şevket ve azamet sahibi bir hükümdarsın ki, zamânının pâdişâhları senin sarayının eşiğini, içlerinde sıkıntı duyarak değil, sürür ve haz ile öperler!"

2717. "Azgın at, bizim atımızı gördüğü vakit, yüz çevirir, değneksiz kaçar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. "Azgın at, bizim atımızı gördüğü vakit, yüz çevirir, değneksiz kaçar."

Yani, "Düşmanların azgın atları, bizim ordumuzun atlarını gördüğü vakit, değnek ve sopa vurmaya gerek kalmaksızın, yüz çevirip kaçar."

Ya'ni, "Düşmanların azgın atları, bizim ordumuzun atlarını gördüğü vakit, değnek ve sopa vurmağa hâcet kalmaksızın, yüz çevirip kaçar."

2718. "Şimdiye kadar cihanın ma'būdu ve mescûdu olmuş idin, bendelerin en aşağısı olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. "Şimdiye kadar cihanın mabudu ve mescudu olmuştun, kulların en aşağısı olursun!"

"Eğer sana meydana gelen teklifi ve vaatleri kabul edip, Musa'ya tabi olursan, şimdiye kadar cihanın mabudu ve mescudu olduğun hâlde, bundan sonra en alçak mertebeye düşüp, kulların en aşağısı olursun!"

"Eğer sana vâki' olan teklifi ve va'dleri kabûl edip, Mûsâ'ya tâbi' olursan, şimdiye kadar cihânın ma'būdu ve mescûdu olduğun halde, bundan sonra en alçak mertebeye sukūt edip, bendelerin en aşağısı olursun!"

2719. "Bin ateş içinde olmak, bundan daha hoşdur ki, bir hudavend bende-perest ola!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. "Bin ateş içinde olmak, bir hükümdarın kölelerine tapmasından daha iyidir!"

"Hudâvend", sahip ve malik demektir. Bu kelime "hud", "â" ve "vend" parçalarından oluşmuştur. "Hud", "kendi" anlamına gelen "hôd" kelimesinin kısaltılmış hâlidir. "A", "âmeden" (gelmek) mastarının şimdiki zaman emir kipidir. "Hudâ", "kendi gelici" anlamında birleşik bir sıfattır. "Vend", nispet ve teşbih edatıdır. "Bende-perest", "köleye tapıcı" anlamında birleşik bir sıfattır; ve köleye tapmak, kişinin kendi kendine itaat etmesinden kinayedir. Yani, "Hâmân dedi ki: 'Ey Fir'avn, bir hükümdarın kendi kölelerine itaat etmesinden ise, bin ateş içinde bulunup yok olmak daha iyidir!'"

"Hudâvend", sâhib ve mâlik demekdir. Bu kelime "hud" ve "â" ve "vend" cüzlerinden mürekkebdir. "Hud", "kendi" ma'nâsına olan "hôd"un muhaffefidir. "A", "âmeden" masdarının emr-i hâzırıdır. “Hudâ", "kendi gelici" ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir. "Vend", edât-ı nisbet ve teşbîhdir. "Bende-perest", "bendeye tapıcı" ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir; ve bendeye tapmak, kişi kendi kendine itâat etmekden kinâyedir. Ya'ni, “Hâmân dedi ki: "Ey Fir'avn, bir hükümdarın kendi kölelerine itâat etmesinden ise, bin ateş içinde bulunup mahv olmak daha hoşdur!"

2720. "Hayır, ey şah-ı çîn, evvelen beni öldür, tâ ki benim gözüm bunu şahın [2732] üzerinde görmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. "Hayır, ey şah-ı çîn, önce beni öldür ki benim gözüm bunu şahın [2732] üzerinde görmesin!"

"Çîn", bilinen bir ülkenin ismi olduğu gibi, "toplamak" anlamına gelen "çîden" mastarının şimdiki zaman emir kipidir. Bu durumda "şâh-ı çîn", "şah toplayıcı" anlamında bir sıfat tamlaması olur ki, bu anlam yukarıdaki 2716 numaralı beytin anlamını destekler. Hint nüshalarında "çîn" yerine "hîn" geçmiştir; "uyanık ol!" demektir. Yani, "Ey hüküm ve nüfuzu altına şahları toplayıcı olan Firavun, hayır, sen Musa'nın teklifini kabul etme; eğer edersen önce beni öldür ki senin gibi bir şahın üzerinde bu alçaklığı benim gözüm görmesin!"

"Çîn", ma'rûf bir memleketin ismi olduğu gibi, "toplamak" ma'nâsına olan "çîden" masdarının emr-i hâzırıdır. Bu sûretde "şâh-ı çîn", "şah toplayıcı" ma'nâsında vasf-ı terkîbî olur ki, bu ma'nâ yukarıdaki 2716 numaralı beytin ma'nâsını müeyyid olur. Hind nüshalarında “çîn" yerine “hîn” vâki' olmuşdur; "âgâh ol!" demekdir. Ya'ni, “Ey hüküm ve nüfûzu altına şâhları toplayıcı olan Fir'avn, hayır, sen Mûsâ'nın teklifini kabûl etme; eğer edersen evvelâ beni öldür, tâ ki senin gibi bir şâhın üzerinde bu mezelleti benim gözüm görmesin!"

2721. "Ey hüsrev, evvelâ benim boynumu vur, tâ ki benim gözüm bu mezelleti görmesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. "Ey hüsrev, önce benim boynumu vur ki gözüm bu alçaklığı görmesin!"

2722. "Halbuki böyle olmamamışdır ve olmasın ki, arz felek ola, felek arz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. "Hâlbuki böyle olmamıştır ve olmasın ki, yer gök olsun, gök yer!"

"Hâlbuki yerin gök ve göğün de yer olması gibi böyle bir durum meydana gelmemiştir ve olmasın, yani başlar ayak ve ayaklar da baş olmasın!"

"Halbuki yerin gök ve göğün dahi yer olması gibi böyle bir hâl vâki' olmamışdır ve olmasın, ya'ni başlar ayak ve ayaklar da baş olmasın!"

2723. "Bizim bendelerimiz, bizim hâce-taşımız olurlar. Bî-dillerimiz bizim gönül tırmanıcımız olurlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. "Bizim kullarımız, bizim kapı yoldaşımız olurlar. Dilsizlerimiz bizim gönül tırmalayıcımız olurlar."

"Hâce-taş", bir efendiye hizmet eden kimselerdir ki, "kapı yoldaşı" derler; "bî-dil", âşık anlamına gelir. Yani, "Ey Firavun, eğer sen Musa'nın teklifini kabul edersen, biz kendi kullarımız ile hukukta eşit olur ve biz onlar ile bir efendiye hizmet eden kapı yoldaşları oluruz; ve şimdi bize âşık ve sevenler, o vakit bizi incitici ve gönlümüzü tırmalayıcı olurlar."

"Hâce-taş", bir efendiye hizmet eden kimseler ki, "kapı yoldaşı" derler; "bî-dil", âşık ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Fir'avn, eğer sen Mûsâ'nın teklifini kabûl edersen, biz kendi bendelerimiz ile hukūkda müsâvî olur ve biz onlar ile bir efendiye hizmet eden kapı yoldaşları oluruz; ve şimdi bize âşık ve muhib olanlar, ol vakit bizi incitici ve gönlümüzü tırmalayıcı olurlar."

2724. "Düşmanların gözü aydın ve dostun gözü kör olur; böyle olunca gülistan bizim için mezarın dibi oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. "Düşmanların gözü aydın ve dostun gözü kör olur; böyle olunca gülistan bizim için mezarın dibi oldu."

Yani, "Biz yukarıda tasavvur edilen hâle düştüğümüz zaman, düşmanların gözü aydın olur ve sevinirler ve dostların gözü de kör olur; bu hâl karşısında gülistan bizim için sefa yeri değil, mezarın dibi olur." Nefis ve dünya ehli olan nefis sahipleri, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) itaat etmek arzusunda bulunan bir kimseyi de, böyle Hâmân gibi vazgeçirmeye çalışır.

Ya'ni, "Biz yukarıda tasavvur olunan hâle dûçâr olduğumuz vakit, düşmanların gözü aydın olur ve sevinirler ve dostların gözü de kör olur; bu hâl karşısında gülistân bizim için mahall-i safâ değil, mezârın dibi olur." Nefis ve ehl-i dünyâ olan erbâb-ı nefis, insân-ı kâmile itâat etmek arzûsunda bulunan bir kimseyi de, böyle Hâmân gibi vazgeçirmeğe sa'y eder.

## Hâmân'ın sözünün tezyîfi

2725. O dostu düşmandan tanımadı; nerdi o, kör gibi eğri oynadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. O, dostu düşmandan ayırt edemedi; nerede o, kör gibi yanlış oynadı.

"Nerd", tavla oyununa denir. Yani "Hâmân dostu ve düşmanı anlayamadı ve bu dünya hayatı oyununu yanlış oynadı." Çünkü bu dünya hayatında hidayet ehli (doğru yolda olanlar) ve dalalet ehli (sapıklıkta olanlar) vardır. Hidayet ehline ve ruhlarına yönelenler, oyunlarını iyi ve doğru oynarlar; dalalet ehline ve nefislerine yönelenler ise yanlış oynarlar.

"Nerd", tavla oyununa derler. Ya'ni "Hâmân dostu ve düşmanı idrâk edemedi ve bu hayât-ı dünyeviyye oyununu eğri oynadı." Zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet vardır. Ehl-i hidâyete ve rûhlarına meyl edenler, oyunlarını iyi ve doğru oynarlar; ve ehl-i dalâlete ve nefislerine meyl edenler eğri oynarlar.

2726. Ey laîn, senin düşmanın, senin gayrin olmaz, günahsızlara kîn ile düşman deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Ey lâin, senin düşmanın, senin gayrin olmaz, günahsızlara kin ile düşman deme!

Ey yücelik dergâhından kovulmuş olan, senin düşmanın senin nefsinden başkası değildir! Çünkü sen bütün isteklerini, nefsini ve vehmedilmiş olan varlığını tatmin etmek için yapmaya teşebbüs ediyor ve o arzularının gerçekleşmesi için türlü türlü zulümleri işliyorsun. Senin haksız arzularına karşı çıkan günahsızları düşman sayıp, onlara karşı tutum sergiliyorsun.

Ey dergâh-ı izzetden kovulmuş olan, senin düşmanın senin nefsinden başkası değildir! Zîrâ sen bilcümle murâdlarını, nefsini ve mevhûm olan varlığını tatmîn için icrâya teşebbüs ediyor ve o arzûlarının husûlü için envâ'-ı mezâlimi irtikâb ediyorsun. Senin haksız arzûlarına muhalefet eden günâhsızları düşman addedip, onlara karşı tutuyorsun.

2727. Senin indinde bu kötü hal, devletdir ki; evveli devâdev ve âhiri letdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. Senin katında bu kötü hal, devlettir ki; başlangıcı "koş bire koş" ve sonu "dayak"tır.

"Devâdev" ve "dev", "devîden" (koşmak) mastarından türemiş emir kipidir. İki emir kipi arasına bağlama ve birleştirme elifi getirirler ki bu, çokluk ve süreklilik anlamı ifade eder. "Devâdev"i Türkçemizde "koş bire koş!" diye çevirmek uygun olur. "Let", dövmek, vurmak anlamındadır. Yani, "Ey Hâmân, senin katında nefis azgınlığı ve zulüm gibi kötü haller devlettir." Halbuki "devlet" kelimesi Farsça "dev" emir kipi ile Arapça "let" mastarından oluşmuştur. Bu sebeple o senin devletinin başlangıcı "koş bire koş"tur, sonu da "dayak"tır. Yani saltanat icra edip, halk üzerine tahakküm edeceğim diyerek sürekli tedbirler peşinde koşmaktır ve sonunda da ya zahiren veya batınen terbiye edici bir darbedir.

"Devâdev" ve "dev", "devîden" masdarından emr-i hâzırdır. İki emr-i hâzır arasında rabt ve ittisâl elifi getirirler, kesret ve temâdî ma'nâsı ifade eder. "Devâdev"i Türkçemizde "koş bire koş!" diye tercüme etmek münasib olur. "Let", döğmek, vurmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Hâmân senin indinde nefis azgınlığı ve zulüm gibi kötü haller devletdir." Halbuki "devlet" kelimesi "dev" emr-i hâzır-ı Fârisî'si ile, "let" masdar-ı Arabî'sinden mürekkebdir. "Binâenaleyh o senin devletinin ibtidâsı "koş bire koş"dur, âhiri de "dayak"dır". Ya'ni icrâ-yı saltanat edip, halk üzerine tahakküm edeceğim diyerek ale'd-devâm tedbirler arkasında koşmakdır ve sonunda da ya zâhiren veyâ bâtınen darbe-i te'dîbdir.

2728. Eğer bu devletden sürtüne sürtüne koşmazsan, senin bu baharına hazân gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Eğer bu devletten (manevî yücelik) sürtüne sürtüne koşmazsan, senin bu baharına güz gelir.

2729. Maşrık ve mağrib, senin gibisini çok görmüşlerdir ki, onların başını tenden kesmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. Doğu ve batı, senin gibisini çok görmüşlerdir ki, onların başını tenden kesmişlerdir.

2730. Maşrık ve mağrib ki, berkarar olmaz, dîger bir kimseyi nasıl pâyidar [2742] eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Doğu ve batı ki, kalıcı olmaz, başka bir kimseyi nasıl ayakta tutar?

Doğu ve batı üzerindeki hükümdarlığa aldanma ve güvenme; çünkü doğu ve batı fani olduğundan, dayanılacak bir şey değildir. Kendileri fani olan şeyler, başkalarına nasıl kalıcılık sağlar?

Maşrık ve mağrib üzerindeki hükümdarlığa mağrûr olma ve i'timâd etme; zîrâ mağrib ve maşrık fânî olduğundan, dayanılacak bir şey değildir. Kendileri fânî olan şeyler, başkalarına nasıl bekā te'min eder?

2731. Sen onunla fahr getirirsin ki, korkudan ve bağdan insanlar birkaç gün sana yaltaklanıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Sen onunla övünürsün ki, korkudan ve bağdan insanlar birkaç gün sana yaltaklanıcı oldu.

Ey devlet ve dünyaya aldanan kimse, korkudan ve hapisten dolayı insanların birkaç gün sana karşı yaltaklanıcı olması sebebiyle mi övünüyorsun?

Ey devlet ve dünyaya mağrûr olan kimse, korkudan ve hapisden nâşî insanların birkaç gün sana karşı yaltaklanıcı olması sebebiyle iftihâr mı ediyorsun?

2732. İnsanlar her kime bir sücûd ederlerse, onun canına zehir doldururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. İnsanlar her kime bir secde ederlerse, onun canına zehir doldururlar.

İnsanlar mevki sahiplerinin önünde eğildikçe ve onlara karşı dalkavukluk ve yaltaklanma yaptıkça, onların kibir ve azametini tahrik edip, koltuklarını kabartırlar. Bu hâl ise onların canlarına ve iç dünyalarına zehir doldurup, onları manen helak etmek demek olur.

İnsanlar mevki' sâhiblerinin önünde serfürû ettikçe ve onlara karşı tabasbus ve temelluk eyledikçe, onların kibir ve azametini tahrîk edip, koltuklarını kabartırlar. Bu hâl ise onların canlarına ve bâtınlarına zehir doldurup, onları ma'nen helâk etmek demek olur.

2733. Vaktaki ondan onun o sâcidi rücû' eder, o kimse onun zehir ve fenâ hâle düşürücü olduğunu bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. O secde eden kişi ondan yüz çevirdiğinde, o kimse onun zehir ve kötü hâle düşürücü olduğunu bilir.

"Mûbid", if'âl babının fail ismidir. Üç harfli kökü dördüncü babdan "vebed"dir. Anlamı, bir adamın yaşamının sıkıntı ve şiddet üzerine olmasıyla kötü hâle düşmesidir. Bu sebeple "mûbid", kötü hâle düşürücü demektir. Yani, "O ikbal sahibinin önünde baş eğen ve secde eden kişi, ondan yüz çevirip, saygısını ve hürmetini kestiğinde, ikbal sahibinin içi zehir içmiş gibi acı duyar; bu sebeple o acı esnasında o kendisine secde edenlerin ve dalkavukların zehir olduğunu ve kendisini kötü hâle düşürücü olduğunu bilir ve anlar."

"Mûbid", if'âl bâbının ism-i fâilidir. Sülâsîsi dördüncü bâbdan "vebed"dir. Ma'nâsı, bir adamın yaşayışı sıkıntı ve şiddet üzerine olmakla bed-hâl olmak demekdir. Binâenaleyh "mûbid", fenâ hâle düşürücü demek olur. Ya'ni, "Vaktâki o ikbâl sahibinin önünde baş eğen ve secde edici olan kimse, ondan yüz çevirip, ta'zîmini ve hürmetini kat' etse, ikbâl sahibinin bâtını zehir içmiş gibi elem duyar; binâenaleyh o elem esnasında o kendisine secde edenlerin ve mütemellıkların zehir olduğunu ve kendisini fenâ hâle düşürücü olduğunu bilir ve idrâk eder."

2734. Ey saâdet ona ki, onun nefsi zelil oldu; vay ona ki serkeşlikden dağ gibi oldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelil oldu; vay o kimseye ki serkeşlikten dağ gibi oldu!

Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelil tuttu ve insanlara karşı mütevazı oldu; vay o kimsenin hâline ki nefsinin serkeşliğinden ve kibirinden, insanların önüne dağ gibi dikildi!

Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelîl tuttu ve halka karşı mütevazi' oldu; vay o kimsenin hâline ki nefsinin serkeşliğinden ve tekebbüründen, halkın önüne dağ gibi dikildi!

2735. Bu tekebbür ki vardır, zehr-i kātil bil; zehir dolu olan meyden o ahmak sarhoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. Bu kibir ki vardır, öldürücü zehir bil; zehir dolu olan şaraptan o ahmak sarhoş oldu.

Ey insan, nefiste olan bu kibri, ruhunu helak edici bir zehir bil! İşte Hâmân ve Hâmân meşrebinde (Hâmân karakterinde) olan ahmaklar bu zehir dolu olan nefsin şarabından sarhoş oldular.

Ey insan, nefisde olan bu tekebbürü, rûhunu helâk edici bir zehir bil! İşte Hâmân ve Hâmân meşrebinde olan ahmaklar bu zehir dolu olan nefsin şarâbından sarhoş oldular.

2736. Bir müdbir zehir dolu olan meyi içtiği vakit, bir dem tarabdan bir baş sallar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. Bir talihsiz, zehir dolu içkiyi içtiği zaman, bir anlık neşeden başını sallar.

Bir bedbaht, zehir dolu içkiyi içtiği zaman, ispirto beynini uyuşturur ve bir an için keyiflenip başını sallar ve raks eder.

Bir bedbaht zehir dolu olan içkiyi içtiği vakit ispirto dimâğını uyuşturur ve bir ân için keyiflenip başını sallar ve raks eder.

2737. Bir demden sonra zehir onun canına düşer; zehir onun canında alış veriş yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Bir süre sonra zehir onun canına düşer; zehir onun canında alışveriş yapar.

Burada "can"dan kasıt, hayvanî ruhtur; ve içki ispirtosunun hayvanî hayat (canlılık) üzerindeki kötü etkisi doktorlar tarafından uzun uzadıya açıklanmış ve bir ayyaşın bedeninde zehrin ta kendisi olan ispirtoların nasıl bir alışveriş yaptıkları gösterilmiştir. İnsan ruhuna olan kötü etkileri de başkadır.

"Can"dan murâd, burada rûh-i hayvânîdir; ve içki ispirtosunun hayât-ı hayvâniyye üzerine olan sû-i te'sîri etıbbâ tarafından uzun uzadıya îzâh edil- miş ve bir ayyâşın bünyesinde ayn-i zehir olan ispirtonun nasıl bir alış veriş ettikleri gösterilmiştir. Rûh-ı insânîye olan sû-i te'sîrâtı da başkadır.

2738. Eğer onun zehirliğine i'tikād etmezsen de! Bak Ad kavmine ne zehir geldi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. Eğer onun zehirliğine inanmazsan da! Bak Ad kavmine ne zehir geldi!

Hint nüshalarında "kûçe" yerine "gez çi" geçmektedir; ve "gez", "gezîden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. Yani, "Kibir ve kendini beğenmişliğin zehirli olduğuna inanmıyorsan, haydi bak, kibir ve kendini beğenmişlikleri sebebiyle peygamberlerine karşı çıkan Ad kavmine, o kibir ve kendini beğenmişliğin ne derece zehir geldi!" Yüce Allah onları şiddetli fırtınalarla helak etti.

Hind nüshalarında "kûçe" yerine "gez çi" vâki'dir; ve "gez", "gezîden" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, "Kibir ve ucbün zehirliğine i'tikādın yoksa, haydi bak, kibir ve ucübleri sebebiyle peygamberlerine muhalefet eden Ad kavmine, o kibir ve ucüb ne derece zehir geldi!" Hak Teâlâ onlan şedîd fırtınalar ile helâk etti.

2739. Vaktaki bir şah, bir şah üzerine el bulur, onu öldürür yahud bir kuyuda tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Bir şah, başka bir şah üzerine üstünlük sağladığında, onu öldürür veya bir kuyuya hapseder.

"Dest yâften" (el bulmak), "zafer bulmak"tan kinayedir. Yani, "İki şah birbiriyle savaşır ve birisi diğerine karşı zafer kazanır. Galip gelen şah, mağlup olanı ya öldürür ya da kuyu gibi bir yerde hapseder." Bu şerefli beyit bir örnektir. Tasarruf iddiasında bulunan iki padişahın birbirlerine karşı muamelesi, zikredildiği şekilde olur. Şimdi, eğer gerçek tasarruf sahibi olan Hakk'a karşı kibir ve tasarruf iddiasına kalkışılırsa, böyle bir edepsize karşı Hakk'ın muamelesi nasıl olur, var kıyas et! Hadis-i kudside "الكبرياء ردائي والعظمة ازاری و من نازعنى فيهما ادخلته ناری" yani "Kibriya sıfatı benim cübbemdir ve azamet gömleğimdir, kim ki benden onları soymak isterse, onu ateşime sokarım" buyurulmuştur.

"Dest yâften", "zafer bulmak"dan kinâyedir. Ya'ni, “İki şâh birbiriyle harb edip, birisi dîğeri üzerine zafer bulur. Gālib olan şâh, mağlûbu ya öldürür ve- yanud kuyu gibi bir yerde habs eder." Bu beyt-i şerîf bir misâldir. Da'vâ-yı ta- sarruf eden iki pâdişâhın birbirlerine karşı muâmelesi, zikr olunduğu vech ile olur. İmdi eğer mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a karşı kibir ve tasarruf da'vâsı- na kıyâm olunursa, öyle bir edebsize karşı Hakk'ın muâmelesi nasıl olur, var kıyâs et! Hadis-i kudside الكبرياء ردائي والعظمة ازاری و من نازعنى فيهما ادخلته ناری Ya'ni "Sıfat-ı kibriyâ benim cübbem ve azamet gömleğimdir, kim ki benden onları soymak isterse, onu ateşime idhâl ederim" buyurulmuşdur.

2740. Ve eğer düşmüş hastayı bulursa, şâh ona merhem yapar ve atâ verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. Ve eğer düşmüş hastayı bulursa, şah ona merhem yapar ve bağışta bulunur.

Yani, "Dünya şahları, başkalarının kendilerine karşı kibir ve azamet göstermesinden öfkelenir; ve eğer onlara zillet ve yoksulluk gösterilirse, yardımlarına koşup ihsan ve yardım ederler." Bunun gibi Yüce Allah da kibirlileri sevmez ve onlara kahır ile muamele eder, fakat kalpleri kırık ve zelil olan kullarına ikram ve lütufta bulunur. Nasıl ki Risale-i Gavsiyye'de Hak'tan naklen şöyle buyurulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم Yani "Ey Gavs, günahkâr kullarıma fazl ve keremim ile müjde ver ve kibirlilere de adaletim ve azabım ile müjde ver!"

Ya'ni, “Dünya şâhları kendilerine karşı başkalarının kibir ve azamet ızhâ- rından öfkelenir; ve eğer onlara zillet ve iftikār gösterilirse, imdadlarına koşup, ihsân ve imdâd ederler." Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri dahi mütekebbirleri sevmez ve onlara kahr ile muâmele buyurur, fakat kalbleri münkesir ve zelîl olan kullarına ikrâm ve lutuf buyurur. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de Hak'dan naklen şöyle buyurulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم Ya'ni "Ey Gavs, günahkâr kullarıma fazl u keremim ile müjde ver ve mütekebbirle- re de adl ii azâhım ile müjde ver!"

2741. Eğer bu tekebbür zehir değil ise, o halde niçin günahsız ve hatasız şahı öldürdü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Eğer bu kibir zehir değil ise, o halde niçin günahsız ve hatasız şahı öldürdü?

Bilinmeli ki, kibrin ruhu, bir kimsenin kendini beğenip, başkasına tabi olmamasıdır. İki hükümdar dahi kendi görüş ve tedbirini beğenip ve ihtişam ve gücüne güvenip, birbirlerine karşı savaşırlar. Biri diğerini esir ettiği vakit, eski zamanda ya öldürür yahut bir yerde hapseder idi. "Şimdi eğer kibir zehir değil ise, esir olan şahın başı bu kibir ve azamet yüzünden niçin bu belaya tutuldu?"

Ma'lûmdur ki, kibrin rûhu, bir kimse kendini beğenip, başkasına tâbi' olmamakdır. İki hükümdâr dahi kendi rey ve tedbîrini beğenip ve şevket ve satvetine güvenip, birbirlerine karşı harb ederler. Biri dîğerini esîr ettiği vakit, zamân-ı kadîmde ya öldürür veyâhud bir yerde habs eder idi. “İmdi eğer kibir zehir değil ise, esîr olan şâhın başı bu kibir ve azamet yüzünden niçin bu belâya giriftâr oldu?”

2742. Ve bu diğerini hizmetsiz niçin okşadı? Bu iki hareketden zehri tanımak lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Ve bu, diğerini hizmet etmediği hâlde niçin okşadı? Bu iki hareketten zehri tanımak gerekir.

Ve bir hasta fakirin hiçbir hizmeti gerçekleşmediği hâlde, şah ona lütuf ve ihsan edip okşadı. Şimdi şahın bu kahır ve lütuf, hareket ve muamelelerinden, hangi huyun zehir olduğunu tanımak gerekir.

Ve bir hasta fakîrin hiçbir hizmeti vâki' olmadığı halde, şâh ona lutuf ve ihsân edip okşadı. İmdi şâhın bu kahır ve lutuf, hareket ve muâmelelerinden, hangi huyun zehir olduğunu tanımak lâzımdır.

2743. Yol vurucu asla bir dilenciyi vurmaz. Kurt ölmüş kurdu hiç ısırır mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Yol vurucu asla bir dilenciyi vurmaz. Kurt ölmüş kurdu hiç ısırır mı?

Doğa âleminde kuvvetlinin zayıfa saldırması çoğunlukla gerçekleşmez. Nasıl ki yol kesen bir eşkıya, fakir birini soymaya ve vurmaya kalkışmaz; ve bir kurt, ölmüş kurdu ısırmaz.

Âlem-i tabiatda kavînin alelekser zayıfa tecavüzü vâki' olmaz. Nitekim yol kesen bir şakî bir fakîri soymaya ve vurmaya teşebbüs etmez; ve bir kurt, ölmüş kurdu ısırmaz.

2744. Hızır gemiyi onun için kırdı, ta ki gemi fâcirlerden kurtulabilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Hızır gemiyi onun için kırdı, ta ki gemi fâcirlerden kurtulabilsin!

Kıssası Kehf Suresi'nde açıklandığı üzere Hızır (a.s.), âcizlerin sahip olduğu gemiyi, Hak'tan sapan ve yüz çeviren âsilerden kurtarmak için deldi; çünkü sağlam gemileri zâlimler gasbediyordu. Bu gemiyi delik görünce zapt etmekten vazgeçip bıraktılar. Bu sebeple kırıklık, kurtuluş sebebi oldu.

Kıssası sûre-i Kehf'de beyân olunduğu üzere Hızır (a.s.) âcizlerin mutasarrıf olduğu gemiyi, Hak'dan meyl ve udûl eden âsîlerden kurtarmak için deldi; zîrâ sağlam gemileri, zâlimler gasb etmekde idi. Bu gemiyi delik görünce zabt etmekden vazgeçip bıraktılar. Binâenaleyh kırıklık sebeb-i necât oldu.

2745. Mâdemki kırık kurtuluyor, kırık ol! Emniyet fakr içindedir, fakra git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Mademki kırık kurtuluyor, kırık ol! Emniyet fakirlik içindedir, fakirliğe git!

"Mademki kırık ve kusurlu olan kurtuluyor, bu sebeple sen de kalbi kırık ol, kendini büyük görme ve kibirli olma. Dışsal ve içsel tecavüzden ve azaptan emniyet, kendini muhtaç bir hâlde görmektedir. Bu sebeple kurtuluş yolu olan fakirliğe git!" Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) "Fakirlik benim övüncümdür" buyurdular ve dualarında da "Ey Rabbim, beni miskin olarak yaşat ve miskin olarak öldür ve miskinler topluluğu içinde haşret!" buyururlardı.

"Mâdemki kırık ve ma'yûb kurtuluyor, binâenaleyh sen de münkesirü'l-kalb ol, kendini büyük görme ve mütekebbir olma. Zâhirî ve bâtınî tecavüz-den ve azâbdan emniyet, kendini muhtâç bir halde görmektedir. Binâenaleyh kurtuluş yolu olan fakra git!" Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz الفقر فخرى ya'ni "Fakr benim fahrimdir" buyurdular ve münâcâtlarında da اللهم احينى مسكينا وامتنى مسكينا واحشرني في زمرة المساكين ya'ni "Yâ Rabbî, beni miskîn olarak ya-şat ve miskin olarak öldür ve miskînler zümresi içinde haşr eyle!" buyururlar idi.

2746. O bir dağ ki, o menba'da birkaç nakid tuttu, kazma zahmından parça parça oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. O bir dağ ki, o kaynakta birkaç nakit tuttu, kazma yarasından parça parça oldu.

"İçinde altın ve gümüş madeni olan bir dağı kazma darbeleriyle yarıp, parça parça ederler." Varlık o dağı böyle parçalatır. Fakat madenden arınmış olan dağa kimse tarafından bir saldırı meydana gelmez. İnsandaki benlik, kibir ve varlık da, böyle bir saldırının meydana gelmesini gerektirir.

"İçinde altın ve gümüş ma'deni olan bir dağı kazma darbeleriyle yarıp, parça parça ederler." Varlık o dağı böyle parçalatır. Fakat ma'denden ârî olan dağa kimse tarafından bir tecavüz vâki' olmaz. İnsandaki enâniyet ve kibir ve varlık dahi, böyle tecavüz vukū'unu îcâb ettirir.

2747. Kılıç onun içindir ki, onun bir boynu vardır; gölge ki düşmüşdür, ona zahm yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. Kılıç onun içindir ki, onun bir boynu vardır; gölge ki düşmüştür, ona yara yoktur.

Hak kılıcı, kendisinde kibir ve benlik boynu olan kimseye özgüdür. Kendi varlığını atıp, ilahi isimlerin gölgesi olan bir kimseye Hakk'ın kılıç darbeleri yoktur, bu gölgeler kılıçtan muaftır.

Hak kılıcı, kendisinde kibir ve enâniyet boynu olan kimseye mahsûsdur. Kendi varlığını atıp, zıll-i esmâ-i ilâhî olan bir kimseye Hakk'ın kılıç darbeleri yokdur, bu gölgeler kılıçdan muâfdır.

2748. Ey azgın, büyüklük neft ve ateşdir; ey birâder niçin ateş üzerine gidiyorsun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. Ey azgın, büyüklük neft ve ateştir; ey birader niçin ateş üzerine gidiyorsun?

Büyüklük ve kibir ve azamet, neft yağı ile ateş gibi tehlikeli bir şeydir. Ey birader, niçin bu kibir ve ucüb (kendini beğenme) ateşi üzerine gidiyorsun ve niçin büyük mevkilere geçip, halka kibir ve kurum satacağım diye her an canını kemiriyorsun? "Azer", ateş manasınadır.

“Büyüklük ve kibir ve azamet neft yağı ile ateş gibi tehlikeli bir şeydir. Ey birâder niçin bu kibir ve ucüb ateşi üzerine gidiyorsun ve niçin büyük mevki'lere geçip, halka kibir ve kurum satacağım diye her ân canını kemiriyorsun?" "Azer", ateş ma'nâsınadır.

2749. Her ne şey ki, o yeryüzüne berâber ola, gör ne vakit oklara hedef olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. Her ne şey ki, o yeryüzüne beraber ola, gör ne vakit oklara hedef olur?

Yeryüzüne yayılmış olarak yatan bir şey üzerine asla oklar isabet etmez.

Arz üzerine müstevî olarak yatan bir şey üzerine aslâ oklar isabet etmez.

2750. Yerden baş kaldırır, o vakit o hedefler gibi yamasız yara yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. Yerden baş kaldırır, o vakit o hedefler gibi yamasız yara yer.

Yerle bir olan kimseye ok isabet etmez; başını kaldırdığı zaman tedavi kabul etmeyen yaralar alır.

Yer ile berâber olan kimseye ok isabet etmez; başını kaldırdığı vakit tedâvî kabul etmeyen yaraları yer.

2751. Halkın merdiveni bu bizlik ve benlikdir; bu merdivenden akıbet düşmek lâyıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Halkın merdiveni bu bizlik ve benliktir; bu merdivenden sonunda düşmek layıktır.

"Üftâd nîst"te "yâ", liyakat yâ'sı olması uygundur, masdarlık (fiil kökü olma) olması da bir yöndür. "Mâ ve menî", kibirden ve enaniyetten (benlikten) kinayedir. Yani, "Bu halk dünya hayatında kibir ve enaniyet merdiveni üzerindedir; çünkü herkesin benliği bir derecede değildir, basamak basamaktır. Kiminin benliği üst basamakta, kimininki ortada, kimininki en aşağı basamaktadır. Fakat bu basamakların her birinde bulunanın, oradan düşmeye layık oluşu vardır; çünkü dünya hayatında her şey fânidir ve her şey gelip geçicidir."

“Üftâd nîst”de “yâ”, yâ-yı liyâkat olmak münasibdir, masdariyet olması da bir vecihdir. “Mâ ve menî", kibirden ve enâniyetden kinâyedir. Ya'ni, "Bu halk hayât-ı dünyeviyyede kibir ve enâniyet merdiveni üzerindedir; zîrâ herkesin benliği bir derecede değildir, basamak basamakdır. Kiminin benliği üst basamakda, kimininki ortada, kimininki en aşağı basamakdadır. Fakat bu basamakların her birinde bulunanın, oradan düşmeğe liyâkatı vardır; zîrâ hayât-ı dünyâda her şey fânîdir ve her şey gelip geçicidir."

2752. Her kim daha yukarı giderse, daha ahmakdır; zîrâ onun kemiği daha fenâ kırılacakdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. Her kim daha yukarı giderse, daha ahmaktır; çünkü onun kemiği daha kötü kırılacaktır.

Her kim benlik ve enaniyet (benlik davası) merdiveninin en üst basamağına çıkarsa, en ahmak bir kimsedir; çünkü onun o yükseklikten düşmesi kesindir; ve düştüğü zaman da onun kemiği hükmünde olan vehmedilmiş varlığı, daha kötü bir şekilde kırılacaktır ve bu sebeple şiddetli bir acı duyacaktır.

Her kim benlik ve enâniyet merdiveninin en üst basamağına çıkarsa, en ahmak bir kimsedir; zîrâ onun o irtifa'dan düşmesi muhakkakdır; ve düştüğü vakit dahi onun kemiği mesâbesinde olan mevhûm varlığı, daha fenâ bir sûretde kırılacakdır ve bu münasebetle elem-i şedîd duyacakdır.

2753. Bu fürû'dur, onun usûlü o olur ki, tereffu' Hâlık'ın şirketi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. Bu, fer'î bir durumdur; onun aslı ise, yükselmenin Yaratıcı'ya ortaklık olmasıdır.

Kibir ve benliğin bu saydığımız kötülükleri, asıl ve esas değildir; aksine, bir aslın fer'î durumudur. Onun aslı şudur ki, bir kimse benlikte yükselir ve benlik merdiveninin en üst basamağına çıkarsa, varlıkta ve benlikte Yüce Allah hazretleriyle ortaklık etmiş olur.

Kibir ve enâniyetin bu saydığımız fenâlıkları, asıl ve esâs değil, belki bir aslın fürû'udur; onun aslı budur ki, bir kimse enâniyetde tereffu' eder ve benlik merdiveninin en üst basamağına yükselirse, varlıkda ve benlikde Hâlık Teâlâ hazretiyle ortaklık etmiş olur.

2754. Mâdemki ölmedin ve ondan diri olmadın, şirket ile mülk isteyici bir ba-gî olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. Mademki ölmedin ve ondan diri olmadın, ortaklık ile mülk isteyici bir azgın olursun.

Mademki kendine varlık ispatından kurtulup iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) ile ölmedin ve kendinde olduğunu zannettiğin varlık sanısından kurtulmadın ve sonuçta Hakk'ın hakikati olan varlığı ve vücudu ile diri olmadın, bu sebeple varlıkta ve tasarrufta Hakk'a karşı ortaklık ve şirket davasına kalkıştın, kul iken efendilik iddiasına düştün; mülk ve tasarruf isteyici bir azgın kul oldun.

Mâdemki kendine varlık isbâtından kurtulup mevt-i ihtiyârî ile ölmedin ve kendinde olduğunu zannettiğin vücûd vehminden kurtulmadın ve netîcede Hakk'ın hakikati olan varlığı ve vücudu ile diri olmadın, binâenaleyh vücûdda ve tasarrufta Hakk'a karşı ortaklık ve şirket da'vâsına kıyâm ettin, kul iken efendilik dâiyesine düştün; mülk ve tasarruf isteyici bir azgın kul oldun.

2755. Vaktaki onunla diri oldun, o muhakkak odur; vahdet-i mahza vardır, o şirket ne vakit vardır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. Ne zaman ki onunla diri oldun, o kesinlikle odur; mutlak birlik vardır, o ortaklık ne zaman vardır?

"Ne zaman ki ilahi varlık ile diri oldun, kulun varlığına ait hükümler ve eserler hükümsüz kaldı, artık senin suretinden tasarruf eden Hak olur. Bu mertebede mutlak birlik vardır, varlıkta ve sıfatta asla Hak'ka ortaklık yoktur." Bu makama "ittihad makamı" (birlik makamı) derler. Bu makamda kulun bütün ruhani ve cismani, zahiri ve manevi iradeleri kalkar, Hak'kın iradesine bağlanır ve sonunda Hak'kın sıfatıyla nitelenir. Demirin ateşte kızıp, ateş hâline gelmesi gibi.

"Vaktāki vücûd-ı Hakkānî ile diri oldun, vücûd-ı abdânînin ahkâm ve âsârı muattal oldu, artık senin sûretinden mutasarrıf olan Hak olur. Bu mertebede vahdet-i mahza vardır, vücûdda ve sıfatta asla Hakk'a iştirâk yokdur." Bu makāma "makām-ı ittihad" derler. Bu makāmda abdin bilcümle rûhânî ve cismânî ve sûrî ve ma'nevî irâdeleri kalkar, Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet Hakk'ın sıfatıyla muttasıf olur. Demirin ateşte kızıp, ateş hâline gelmesi gibi.

2756. Bunun şerhini amellerin aynasında iste! Zîrâ güft ü gûda onun fehmini bulamazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Bunun açıklamasını amellerin aynasında ara! Çünkü sözde onun anlayışını bulamazsın.

Bu "makam-ı ittihad" (birlik makamı) ve "vahdet-i mahz" (mutlak birlik) makamının hâlini ve zevkini, Hakk yolculuğunun içindeki amellerin aynasında görürsün, yoksa o hâl ve zevki, söz ile ve dedikodu ile anlayamazsın; çünkü hâli, söz ile idrak etmek mümkün değildir. Bu sebeple Hakk yolculuğunda çalış!

Bu "makām-ı ittihad" ve "vahdet-i mahz" makāmının hâlini ve zevkini, sülükün içindeki amellerin aynasında görürsün, yoksa o hâl ve zevki, söz ile ve dedikodu ile anlayamazsın; zîrâ hâli, kāl ile idrâk mümkin değildir. Binâenaleyh sülükünde çalış!

2757. Eğer içimde tuttuğum şeyi söylersem, çok ciğerler derhal kan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. Eğer içimde tuttuğum şeyi söylersem, çok ciğerler derhal kan olur.

Vahdet (birlik) vicdanî bir iştir. Eğer ben içimde bulduğum hâli ve zevki, söz elbisesine büründürüp ortaya çıkaracak olursam, herkes kendi bulunduğu uçurumu idrak ederek gam ve kedere düşer. "Ciğer hûn geşten" (ciğerin kan olması), gam ve kedere düşmekten kinayedir.

"Vahdet emr-i vicdânîdir. Eğer ben bâtınımda bulduğum hâli ve zevki, kelâm libâsına büründürüp, ızhâr edecek olursam, herkes kendi bulunduğu uçurumu idrâk ederek gam ve gussaya giriftâr olur." "Ciğer hûn geşten", gam ve gussaya düşmekden kinâyedir.

2758. İktifâ ederim, zeyrekler için muhakkak bu kâfidir. İki na'ra attım, eğer köyde kimse varsa!..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. Zeki olanlar için bu kesinlikle yeterlidir. İki nara attım, eğer köyde kimse varsa!..

Varlığın, azamet ve yücelik sıfatlarının Allah'a ait olduğunu, kulun varlığının vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) olduğunu ve böyle bir varlıkta benlik davasının yakışmayacağını açıkladım; ve bu açıklamamı yeterli görürüm; çünkü zeki ve anlayışlı olanlar için bu açıklamalarım yeterlidir. Zekâsı ve anlayışı olmayan kimselere ne kadar söylenirse söylensin, anlatmak mümkün olmaz. İki nara attım, birisi Allah'ın varlığı ve sıfatı hakkındadır ve diğeri de kulun varlığı ve sıfatı hakkındadır. Ey Hakk Yolcusu, eğer bu izafî varlığın (mutlak varlığa göre) mahallinde ve köyünde bir kimse, yani selim akıl varsa, bu naramdan hem kendi nefsini hem de Rabb'ini anlarsın!

Vücûd ve sıfat-ı azamet ve kibriyâ Hakk'ın olup, abdin vücûdu mevhûm olduğunu ve böyle bir vücûdda da'vâ-yı enâniyyet yakışmıyacağını beyân ettim; ve bu beyânımı kâfi görürüm; zîrâ zekî ve zeyrek olanlar için bu beyânâtım kâfidir. Zekâveti ve firâseti olmayan kimselere ne kadar söylense, anlatmak mümkin olmaz. İki na'ra attım, birisi Hakk'ın varlığı ve sıfatı hakkındadır ve dîğeri de abdin varlığı ve sıfatı hakkındadır. Ey sâlik, eğer bu vücûd-ı izâfînin mahallesinde ve köyünde bir kimse, ya'ni akl-ı selîm varsa, bu na'ralarımdan hem kendi nefsini ve hem de Rabb'ini anlarsın!

2759. Elhâsıl, o Hâmân o kötü sözü ile, böyle bir yolu o Fir'avn üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. Kısacası, o Hâmân o kötü sözü ile, böyle bir yolu o Firavun üzerine kapattı.

Cenâb-ı Pîr efendimiz birçok hakikati beyan ettikten sonra yine Firavun ve Hâmân kıssasına dönüp buyururlar ki: "Kısacası Firavun'un veziri olan o Hâmân, Firavun'un benliğini tatmin ve güçlendirecek olan kötü sözleriyle, Musa (a.s.)'ın açtığı geniş bir hidayet yolunu, o Firavun üzerine kapattı."

Cenâb-ı Pîr efendimiz birçok hakāyıkı beyândan sonra yine Fir'avn ve Hâmân kıssasına rücû' edip buyururlar ki: "Elhâsıl Fir'avn'ın vezîri olan o Hâmân, Fir'avn'ın benliğini tatmîn ve takviye edecek olan kötü sözleriyle, Mûsâ (a.s.)ın açtığı vâsi' bir hidâyet yolunu, o Fir'avn üzerine kapadı."

2760. Devlet lokması ağzına kadar erişmiş, o onun boğazını ansızın kesmiş idi. [2772]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. Devlet lokması ağzına kadar erişmiş, o onun boğazını ansızın kesmiş idi. [2772]

Devlet lokması Firavun'un ruhunun ağzına kadar yaklaşmış iken, o Hâmân, onun manevi varlığının boğazını ansızın kesmiş ve zavallı Firavun yutamamış idi.

Devlet lokması Fir'avn'ın rûhunun ağzına kadar yaklaşmış iken, o Hâmân, onun mevcûdiyyet-i ma'neviyyesinin boğazını ansızın kesmiş ve zavallı Fir'avn yutamamış idi.

2761. O Fir'avn'ın harmanını yele verdi. Hiçbir şehin böyle musahibi olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. O Firavun'un harmanını yele verdi. Hiçbir hükümdarın böyle bir danışmanı olmasın!

"Harmanı yele vermek", zarara uğratmaktan kinayedir. Yani "O Hâmân, bozgunculuk yapan sözleriyle Firavun'u zarara uğrattı. Hiçbir hükümdarın böyle bir bozguncu ve ara bozucu danışmanı ve veziri olmasın!"

Musa (a.s.), Hâmân'ın sözünün Firavun üzerinde etkili olduğunu görüp Firavun'un iman etmesinden ümidini kesti.

"Harmanı yele vermek", zarara uğratmakdan kinâyedir. Ya'ni “O Hâmân müfsidâne sözleri ile Fir'avn'ı zarara uğrattı. Hiçbir hükümdarın böyle bir müfsid ve müzevvir musâhibi ve vezîri olmasın!"

Mûsâ (a.s.), Hâmân'ın sözü Fir'avn üzerinde müessir olduğunu görüp Fir'avn'ın îmân etmesinden ümîdini kesti.

## Hâmân'ın sözü onda yer bulması sebebi ile, Mûsâ (a.s.)ın, Fir'avn'ın îmânından nevmîd olması

2762. Mûsâ dedi: "Lutuf ve cûd gösterdik, halbuki senin hudavendliğine nasib olmadı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Musa dedi: "Lütuf ve cömertlik gösterdik, halbuki senin efendiliğine nasip olmadı!"

Musa (a.s.) Firavun'a hitaben buyurdu: "Ey Firavun, biz seni Hak yoluna davet etmekle sana lütfettik ve cömertlik gösterdik; halbuki senin bu görünen efendiliğine ve hükümdarlığına nasip olmadı."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a hitâben buyurdu: "Ey Fir'avn, biz seni Hak yoluna da'vet etmekle sana lutf ettik ve kerem gösterdik; halbuki senin bu zâhirî efendiliğine ve hükümdarlığına nasib olmadı."

2763. O efendilik ki, doğruya mensub olmaya, muhakkak onu ne el ve ne de yen bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. O efendilik ki, doğruya ait olmaya, muhakkak onu ne el ve ne de yen bil!

"Doğruya ve Hak'ka ait olmayan efendilik, işleri yönetmede ne el ve ne de yen hükmünde değildir." El hükmünde değildir, çünkü el bir sanatkârın aklı dairesinde iş görür ve düzen sağlar. Halbuki Hak'ka ait olmayan efendinin işlerinde düzen ve güzel sonuç aramak boşunadır; ve yen hükmünde de değildir. Çünkü yen, eli ve kolu örter ve korur; onun efendiliği ise, onu korumak şöyle dursun, aksine başının belasıdır. Nitekim Firavun'un efendiliğinin akıbeti ortadadır; ve tarihte Firavun karakterindeki hükümdarların kötü sonlarını ayrıntılı anlatmaya gerek yoktur.

"Doğruya ve Hakk'a mensûb olmayan efendilik, emr-i tasarrufda ne el ve ne de yen hükmünde değildir." El hükmünde değildir, çünki el bir san'atkârın aklı dairesinde iş görür ve intizâm te'mîn eder. Halbuki Hakk'a mensûb olmayan efendinin umûrunda intizâm ve hüsn-i netice aramak abesdir; ve yen hükmünde de değildir. Çünki yen, eli ve kolu setr ve hifz eder; onun efendiliği ise, onu hifz etmek şöyle dursun, bilakis başının belâsıdır. Nitekim Fir'avn'ın efendiliğinin akıbeti meydandadır; ve târihte Fir'avn meşrebinde hükümdarların sû-i âkıbetlerini tafsîle hâcet yokdur.

2764. O efendilik ki, çalınmış ola, gönülsüz ve cansız ve gözsüz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. O efendilik ki, çalınmış ola, gönülsüz ve cansız ve gözsüz olur.

"Çalınmış olan, yani zâtî (özden gelen) olmayıp, ârizî (sonradan kazanılmış) olan efendiliğin ne kalbi ne de canı ne de gözü olur." Yani, kalbi olmadığı için efendiliğin gerektirdiği görevleri idrak edemez. Ruhu olmadığı için, efendiliğin gerekleriyle ayakta durup, hareket edemez ve gözsüz olduğu için mertebesinin gerektirdiği hak ve adli göremez.

"Çalınmış olan, ya'ni zâtî olmayıp, ârizî olan efendiliğin ne kalbi ve ne de canı ve ne de gözü olur." Ya'ni, kalbi olmadığı için efendiliğin muktezâsı olan vazâifi idrak edemez. Rûhu olmadığı için, efendiliğin îcâbâtıyla kāim olup, hareket edemez ve gözsüz olduğu için mertebesinin iktizâsı olan hak ve adli göremez.

2765. O efendiliği ki, sana avâm verdiler, borç gibi senden geri alırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. O efendiliği ki, sana halk verdi, borç gibi senden geri alırlar.

"Bu görünüşteki efendilik ve hükümdarlık ki, halkın seçimiyle sana geldi, zâtî (özden gelen) bir efendilik değildir; bir gün gelir ki, onu sana veren halk, borç gibi senden geri alır." Hükümdarların ve padişahların tahttan indirilmesi ve cumhurbaşkanlarının tekrar halk tarafından seçilmemesi olayları tarih sayfalarında bolca beyan edilmiştir. Örnek göstermeye gerek yoktur; çünkü bu geçici efendiliğin idaresi altında uygun bulanlar bulunduğu gibi, karşı çıkanlar da vardır.

"Bu sûrî efendilik ve hükümdarlık ki, avâm-ı halkın intihabıyla sana geldi, zâtî olan bir efendilik değildir; bir gün gelir ki, onu sana veren avâm-ı halk, borç gibi senden geri alır." Hükümdarların ve pâdişâhların hal'i ve reîs-i cumhurların tekrar halk tarafından adem-i intihabı vukūâtı târih sayfalarında mebzûlen beyân olunmuşdur. Numûne ibrâzına hâcet yokdur; zîrâ bu ârızî efendiliğin idaresi altında muvâfıklar bulunduğu gibi, muhâlifler de vardır.

2766. Ariyet olan efendiliği Hakk'a ver, tâ ki sana ittifak olunmuş efendilik bahş etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. Ariyet olan efendiliği Hakk'a ver ki, sana ittifak olunmuş efendilik bahşetsin!

"Mademki ödünç ve geçici olan efendilik, borç gibi sonradan geri verilecek bir şeydir ve böyle bir efendiliğin idaresi altında muhalifler de bulunduğundan, onların üstün gelme ihtimaliyle kalp ıstırap içindedir; bu sebeple bu izafî ve ödünç olan efendiliği Hakk'a ver; ta ki sana gerçek ve asıl bir efendilik bahşetsin ki, sana tabi olanların arasında asla muhalif bulunmasın ve hepsi ittifakla senin efendiliğine boyun eğsinler!" Bilinmeli ki, bu efendilik insân-ı kâmilin efendiliğidir. Çünkü bu izafî varlık âleminde gerçek şah insân-ı kâmildir ve onlar isterlerse zahirî şahların işlerinde tasarruf ederler. Aşağıdaki menkıbe bu tasarrufun kanıtıdır:

Hicrî 617 senesinde Sultan Muhammed Harzemşah ile Sultan Alaeddin Selçukî arasında savaş meydana geldi. Sultan Alaeddin kılık değiştirerek, Harzemşah'ın ordusunu araştırmak için birkaç Türk ve hediyelerle birlikte, güya Erzurum havalisi Türkleri'nden imiş gibi Harzemşah'ın huzuruna çıkmışlar. Harzemşah, Sultan Alaeddin'in aleyhinde sözler söyleyen bu casuslardan memnun olmuş ve onlara çadır kurdurmuş. Sultan Alaeddin o gece Harzemşah'ın ordusundaki çadır içinde uyumuş; diğer taraftan da Harzemşah'a bunların casus olma ihtimali fikri gelmiş. O gece Hz. Pir'in yüce babaları olan Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled (k.s.) hazretleri, Sultan Alaeddin'e görünerek: "Melik, uyku vakti değildir, çabuk kalk, atına bin!" bu-

"Mâdemki âriyet ve ârızî olan efendilik borç gibi bilâhire geri verilecek bir şeydir ve böyle bir efendiliğin idaresi altında muhâlifler de bulunduğundan onların galebesi ihtimâliyle kalb ıztırâb içindedir; binâenaleyh bu izâfî ve âriyet olan efendiliği Hakk'a ver; tâ ki sana bir hakîkî ve aslî efendilik bahş etsin ki, sana tâbi' olanların arasında aslâ muhâlif bulunmasın ve hepsi müttefikan senin efendiliğine karşı baş eğsinler!" Ma'lûm olsun [ki], bu efendilik insân-ı kâmilin efendiliğidir. Zîrâ bu vücûd-ı izâfî âleminde şâh-ı hakîkî insân-ı kâmildir ve onlar isterlerse sûrî şahların umûrunda tasarruf ederler. Atîdeki menkabe bu tasarrufun burhânıdır:

617 sene-i hicriyyesinde Sultân Muhammed Harzemşâh ile sultân Alâeddîn-i Selçûkî arasında harb vâki' oldu. Sultân Alâeddîn tebdîl-i kıyafet ederek Harzemşâh'ın ordusunu tecessüs için birkaç Türk ve hediyeler ile beraber, gûyâ Erzurum havâlîsi Türkleri'nden imiş gibi Harzemşâhın huzuruna çıkmışlar. Harzemşah, Sultan Alâeddîn'in aleyhinde sözler söyleyen bu câsuslardan memnun olmuş ve onlara çadır kurdurmuş. Sultan Alâeddîn o gece Harzemşâh'ın ordusundaki çadır içinde uyumuş; diğer taraftan dahi Harzemşâh'a bunların câsus olmak ihtimali fikri vârid olmuş. O gece Hz. Pîr'in peder-i âlîleri olan Sultânu'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (k.s.) hazretleri, Sultan Alâeddîn'e zâhir olup: "Melik uyku vakti değildir çabuk kalk, atına bin!" bu-

2767. Arab beyleri toplandılar, Peygamber'in nezdinde niza' edici oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. Arap beyleri toplandılar, Peygamber'in huzurunda çekişmeye başladılar.

2768. Dediler ki: "Sen beysin, bizden her birimiz dahi beydir; bu mülkü pay et, kendi payını al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. Dediler ki: "Sen beysin, bizden her birimiz de beydir; bu mülkü pay et, kendi payını al!"

2769. "Her birisi kendi babında insaf isteyicidir; sen bizim payımızdan iki elini yıka!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. Her biri kendi alanında insaf isteyicidir; sen bizim payımızdan iki elini yıka!

Mülkü taksim et, her bey kendi payını alsın; onların her biri kendi payında hak ve insaf isteyicidir. Yani kendi payına razı ol da, böyle bir taksimden sonra sen de bizim payımıza el uzatmaktan ve tecavüzden vazgeç!

"Mülkü taksîm et, her bey kendi payını alsın; onların her birisi kendi payında hak ve insaf isteyicidir. Ya'ni kendi payına râzı ol da, böyle bir taksîm-den sonra sen de bizim payımıza el uzatmakdan ve tecavüzden vazgeç!"

2770. Dedi: "Beyliği bana Hak vermişdir, emr-i mutlakın serverliğini ver-[2782] mişdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. Dedi: "Beyliği bana Hak vermiştir, mutlak emrin serverliğini vermiştir."

Âlemlerin serveri (s.a.v.) Efendimiz, Arap beylerine cevap olarak buyurdu ki: "Ey Arap emirleri, beyliği bana Yüce Allah vermiştir." Nitekim إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Fetih, 48/10) yani "Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ederler" ayet-i kerimesinde, Resûl-i Ekrem hazretlerine yapılan biatın, Yüce Allah'a biat olduğu açıktır. "Ve benim serverliğim ve başkanlığım, yer ve kavmiyet kayıtlarıyla sınırlı olmayıp, yeryüzündeki bütün insanlığa şamildir; yani yalnız Arap kavmine veya Arabistan Yarımadası'na gönderilmiş değildir." Nitekim Sebe' suresinde وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Sebe', 34/28) yani "Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bilmezler" buyurulur.

Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz Arab beylerine cevaben buyurdu ki: "Ey ümerâ-yı Arab, beyliği bana Hak Teâlâ hazretleri vermişdir." Nitekim إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ (Fetih, 48/10) ya'ni “Sana mübâyaa edenler, ancak Allâh'a mübâyaa ederler" âyet-i kerîmesinde Resûl-i Ekrem hazretlerine olan bîatın, Allâh Teâlâ hazretlerine bîat olduğu sarîhdir. "Ve benim serverliğim ve riyâsetim mahall ve kavmiyyet kayıdlarıyla mukayyed olmayıp, küre-i arz üzerindeki beşerin alelıtlâk cümlesine şâmildir; Ya'ni yalnız Arab kavmine veyâ Arabistan Yarımadası'na meb'ûs değildir." Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Sebe', 34/28) ya'ni “Biz seni ancak nâsın kâffesine beşîr ve nezîr olarak görderdik velâkin nâsın çoğu bilmiyorlar" buyurulur.

2771. Zîrâ bu Ahmed'in kırânıdır ve onun devridir; âgâh olun, onun emrini tutun, korkunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Çünkü bu, Ahmed'in yakınlığı ve onun devridir; uyanık olun, onun emrini tutun, korkun!

"Kırân", müfâale babından bir mastardır; yakınlık anlamına gelir. Bir kişiye veya bir şeye dost, yoldaş ve arkadaş olmak demektir. Yani, "Bu zaman, âhir zaman peygamberi Ahmed (a.s.v.)'e yakındır ve o hazretin devridir; ve bu zamanda kendisine tabi olacak başka bir fert yoktur; bu sebeple o hazretin emrini tutun ve korkun!"

"Kırân", müfâale bâbından masdardır; mukārenet ma'nâsınadır. Bir adama veyâ bir şeye yâr ve hemdem ve musâhib olmak demekdir. Ya'ni, "Bu zamân, âhir zamân peygamberi Ahmed (a.s.v.)a mukārindir ve o hazretin devridir; ve bu zamanda kendisine tâbi' olacak başka bir ferd yokdur; binâenaleyh o hazretin emrini tutun ve korkun! "

2772. Kavim ona dediler ki: "Biz dahi o kazâdan hâkimiz ve bize de beyliği Hudâ verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Kavim ona dediler ki: "Biz de o kazâdan dolayı hâkimiz ve bize de beyliği Allah verdi."

Arap beyleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'e dediler ki: "Biz de ilâhî kazâdan dolayı halk üzerine hâkim olduk; bize de beyliği Yüce Allah verdi."

Arab beyleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'e dediler ki: "Biz dahi kazâ-yı ilâhîden dolayı halk üzerine hâkim olduk; bize de beyliği Hak Teâlâ hazretleri verdi."

2773. Dedi: "Fakat bana Hak mülk verdi, size zâddan dolayı âriyet verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. Dedi: "Fakat bana Hak mülk verdi, size ise doğuştan dolayı geçici olarak verdi."

"Zâd", "zâden" mastarından türemiş bir isimdir, "doğum" anlamına gelir. Yani, Arap beylerine cevaben Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: "Hakk'ın bana verdiği emirlik, bana mülk olarak verilmiştir; öyle ki ben o beyliğin sadece faydasına değil, aslına da sahibim. Size verilen beylik ise geçici olarak verilmiştir; siz onun aslına değil, sadece faydasına sahip olursunuz. Geçici olarak verilen şeyi sahibi yine geri alır; fakat mülk olarak verilen şey geri alınmaz. Ve bu beylik size doğum yoluyla, yaratılmışlar tarafından nesilden nesile geçerek gelmiştir; benimki ise doğrudan doğruya Hak tarafından verilmiştir."

"Zâd", "zâden" masdarından hâsıl-ı masdardır, “doğum" ma'nâsınadır. Ya'ni, Arab beylerine cevâben Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: "Hakk'ın bana verdiği emîrlik, bana temlîk sûretiyledir ki, ben o beyliğin nef'ine değil, aslına mâlikim; size verilen beylik ise iâre sûretiyle verilmişdir; siz onun aslına değil, menfaatine mâlik olursunuz. Âriyet olan şeyi sahibi yine alır; ve fakat temlîk olunan şey alınmaz. Ve bu beylik size doğum cihetinden mahlûk tarafından müteselsilen gelmişdir; benimki ise, doğrudan doğruya Hak tarafından verilmişdir."

2774. "Benim beyliğim kıyamete kadar bâkîdir; âriyete mensub olan beylik kırılacakdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. "Benim beyliğim kıyamete kadar kalıcıdır; emanete ait olan beylik kırılacaktır."

"Benim beyliğim ve şeriatım ve kanunum kıyamete kadar İslam ümmeti arasında kalıcıdır; fakat sizin emanete ait olan beyliğiniz, benzerleriniz gibi kırılacak ve yok olacaktır."

"Benim beyliğim ve şer' ve kānûnum kıyâmete kadar ümmet-i islâmiyye arasında bâkîdir; fakat sizin âriyete mensûb olan beyliğiniz, emsâliniz vech ile kırılacak ve münkarız olacakdır."

2775. Kavim dediler: "Ey bey çok söyleme, senin ziyade isteyiciliğin üzerine hüccet nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. Kavim dediler: "Ey bey, çok söyleme, senin aşırı isteyiciliğin üzerine kanıt nedir?"

Arap beyleri Resûl-i Ekrem'e (a.s.) hitaben dediler ki: "Ey bey, çok söyleme, senin beyliğinin bizim beyliğimizden üstün olduğunu kanıt ve delil ile ispat et!"

Arab beyleri Resûl-i Ekrem'e hitâben dediler ki: "Ey bey, çok söyleme, senin beyliğin bizim beyliğimiz üzerine müreccah olduğunu hüccet ve delîl ile isbât et!"

## Sel gelmesi ve selin def' olması için beylerin kesilmiş ağaç dalı atması ve Mustafa (a.s.)ın beyler üzerine gālib olması

2776. Derhal acı emirden bir bulut zahir oldu sel geldi, o taraflar dolu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. Hemen acı emirden bir bulut ortaya çıktı, sel geldi, o taraflar doldu.

Arap beylerini susturucu olan acı ilâhî emir geldiği için hemen havada bir bulut belirdi ve şiddetli yağmur yağmaya başladı ve müthiş seller aktı ve o tarafları bu seller istila etti.

Arab beylerini ilzâm edici olan acı emr-i ilâhî geldiği cihetle derhal havada bir bulut zâhir olup şiddetli yağmur yağmağa başladı ve müdhiş seller aktı ve o tarafları bu seller istîlâ etti.

2777. Çok mehib sel şehre yüz getirdi; şehir halkı ise hep korkmuş olarak efgān edici.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. Çok heybetli sel şehre yöneldi; şehir halkı ise hep korkmuş olarak feryat ediyordu.

"Mehîb", heybetli ve azametli adam demektir ki, halk kendisinden korkar (Kâmûs). "Ra'b", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) anlamında, "korkmuş" demektir. Yani, "Çok korkunç bir sel şehre doğru hücum etmeye başladı; şehir halkı ise bu durum karşısında hep korkmuş olarak feryat ve figan ediyorlardı."

"Mehîb", heybetli ve azametli adam ki, halk kendisinden korkar (Kāmûs). "Raſb", ism-i mef'ûl ma'nâsında, "korkmuş” demekdir. Ya'ni, “Çok korkunç bir sel şehre doğru hücûm etmeğe başladı; şehir halkı ise bu hâl muvâcehesinde hep korkmuş olarak feryâd ve figān edici idiler."

2778. Peygamber dedi ki: "Gümân ayân olmak için şimdi imtihan vakti geldi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. Peygamber dedi ki: "Şüpheler açıkça belirmek için şimdi imtihan vakti geldi!"

Yani, Peygamber, "Şüpheler açıkça belirmek ve zanlar kesin bilgiye dönüşmek için, şimdi imtihan olma vakti geldi!" buyurdu.

Ya'ni, Peygamber, "Şübheler âşikâr olmak ve zanlar yakîne mübeddel olmak için, şimdi imtihân olmak vakti geldi!" buyurdu.

2779. Her bir bey kendi mızrağını bıraktı, ta ki imtihanda o sel bağlayıcı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. Her bir bey kendi mızrağını bıraktı, ta ki imtihanda o sel bağlayıcı olsun.

"Şiddetle akan seli durdurmak imtihanında, sel bağlayıcı olmak için, her bir bey kendi elindeki mızrağı sele bıraktı." "Tâ şeved"deki "tâ", sebep bildirmek içindir. "Seyl-bend", birleşik sıfattır.

"Şiddetle akan seli durdurmak imtihanında, sel bağlayıcı olmak için, her bir bey kendi elindeki mızrağı sele bıraktı." "Tâ şeved"deki "tâ", ta'lîm içindir. "Seyl-bend", vasf-ı terkîbidir.

2780. Müteakiben Mustafâ ona kazibi, o fermân götürücü kazîb-i mu'cizi [2792] attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. Ardından Mustafa (a.s.) ona, o ferman götürücü mucizevî değneği [2792] attı.

"Kazīb", ağaç dalı; "revâ", "reften" masdarından sıfat-ı müşebbehedir; "götürücü" anlamındadır. Yani "Arap beyleri mızraklarını attıktan sonra, Mustafa (a.s.) Efendimiz de sele bir ağaç dalı attı ki, o dal ferman götürücü bir mucize idi, yani düşmanlarını âciz bırakarak emrini ileri götürücü idi."

"Kazīb", ağaç dalı; "revâ", "reften" masdarından sıfat-ı müşebbehedir; "götürücü" ma'nâsına dır. Ya'ni "Arab beyleri mızraklarını attıkdan sonra, Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz dahi sele bir ağaç dalı attı ki, o dal fermân götürücü mu'ciz idi, ya'ni hasımları âciz bırakarak emrini ileri götürücü idi."

2781. Mızrakları bir çöp gibi kaptı, çok kaynayan inadçı selin şedîd suyu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. Mızrakları bir çöp gibi kaptı, çok kaynayan inatçı selin şiddetli suyu.

Bu şerefli beyitte nesne, özneye önce gelmiştir. Birinci mısra nesne ve ikinci mısra öznedir. Yani "Çok kaynayan inatçı selin şiddetli suyu, Arap beylerinin attıkları mızrakları kaptı, götürdü."

Bu beyt-i şerîfde mef'ûl, fâile tekaddüm etmişdir. Birinci mısra' mef'ûl ve ikinci mısra' fâildir. Ya'ni "Çok kaynayan inadçı selin şedîd suyu Arab beylerinin attıkları mızrakları kaptı, götürdü."

2782. Mızrakların hepsi gaib oldu; halbuki o dal, rakib gibi suyun başı üzerinde durmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Mızrakların hepsi kayboldu; oysa o dal, rakip gibi suyun üzerinde durmuştu.

Arap beylerinin mızraklarının hepsi suda kaybolmuştu; oysa Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin attığı dal, selin akıntısından bağımsız kalıp, bir bekçi gibi suyun yüzeyinde durmuştu.

Arab beylerinin mızraklarının hepsi suda kaybolmuş oldu; halbuki Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin attığı dal, selin akıntısından vâbeste kalıp, bir bekçi gibi suyun sathı üzerinde durmuş idi.

2783. O dalın ihtimamından, o azîm olan sel yüz çevirdi ve o sel gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. O dalın ihtimamından, o azîm olan sel yüz çevirdi ve o sel gitti.

Resûl-i Ekrem hazretlerinin attığı dalın ikdâm ve kasdı (ilerlemesi ve yönelmesi) yüzünden, o şiddetli sel, şehir tarafından geri dönüp gitti. "İhtimâm", ikdâm ve kasd etmek (ilerlemek ve yönelmek) anlamınadır. Hind nüshalarında, ikinci mısra "Yüz çevirdi ve deniz tarafına gitti" şeklinde vâki'dir.

"Resûl-i Ekrem hazretlerinin attığı dalın ikdâm ve kasdı yüzünden, o şiddetli sel, şehir tarafından geri dönüp gitti.” “İhtimâm", ikdâm ve kasd etmek ma'nâsınadır. Hind nüshalarında, ikinci mısra' رو بگردانید و سوی بحر رفت ya'ni "Yüz çevirdi ve deniz tarafına gitti" sûretinde vâki'dir.

2784. Vaktaki ondan o emr-i azîmi gördüler, binâenaleyh o beyler korkudan mukırr oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. O büyük işi ondan gördüklerinde, bu sebeple o beyler korkudan ikrar ettiler.

Arap beyleri, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinden o büyük mucizeyi gördüklerinde ve o hazretin bu şaşırtıcı tasarrufundan korkup, peygamberliğini tasdik ettiler.

Vaktâki Arab beyleri Resûl-i Ekrem hazretlerinden o mu'cize-i azîmi gördüler ve o hazretin bu tasarruf-ı acîbinden korkup, nübüvvetini tasdîk ettiler.

2785. Üç kimseden gayri ki, onların hıkdı galib idi, inkârdan nâşî ona sâhir ve kâhin dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. Üç kişiden başka ki, onların kini üstün gelmişti, inkârdan dolayı ona sihirbaz ve kâhin dediler.

"Hıkd", kin; "çîre", üstün gelen; "cuhûd", inkâr anlamlarındadır. "Kâhin", falcı ve gaybdan haber verdiği sanılan kişidir. Yani "Arap beylerinden üç kişi iman etmedi. Çünkü onların nefislerinde kin üstün gelmişti; ve nefsinde kin üstün gelen kişi ne kadar harika görse tasdik etmez; inkârında ve inadında ısrar eder. Bu sebeple o üç kişi bu büyük mucizeyi görüp, bunun bir harika olduğunu tasdik etmekle beraber, "Sihirdir ve kehânettir!" dediler ve peygamberliği tasdik etmediler.

"Hıkd", kin; "çîre", gālib; "cuhûd", inkâr ma'nâlarınadır. "Kâhin", falcı ve gāibden haber verdiği zannolunan kimse. Ya'ni "Arab beylerinden üç kimse îmân etmedi. Çünki onların nefislerinde kîn gālib idi; ve nefsinde kîn gālib olan kimse ne kadar hârika görse tasdîk etmez; inkârında ve inâdında ısrâr eder. Binâenaleyh o üç kimse bu mu'cize-i azîmi görüp, bunun bir hârika olduğunu tasdîk etmekle beraber, "Sihir ve kehânetdir!" dediler ve nübüvveti tasdîk etmediler.

2786. Mülk-i mukayyed öyle zayıf olur, mülk-i mutlak ise böyle şerîf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Sınırlı mülk öyle zayıf olur, mutlak mülk ise böyle şerefli olur.

"Ber beste", bağlanmış ve sınırlanmış; "ber reste" ise kayıttan kurtulmuş ve mutlak ve özgür anlamındadır. Yani, "Geçici hayatın devamı ile sınırlanmış olan mülk öyle zayıf olur; çünkü bu geçici hayat tabiata esirdir ve onun hallerine tabiat hâkimdir. Bu sebeple onun mülkü ve sahipliği çürük ve zayıf olur. Ve fakat tabiat kaydından kurtulmuş ve ebedî hayat ile diri bulunmuş olan peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyanın mülkü ve sahipliği şerefli ve kuvvetlidir." Çünkü onlar kulluk suretinde, İlahi varlık ile ayakta duranlardır ve onların tasarrufu, Hakk'ın tasarrufudur.

"Ber beste", bağlanmış ve mukayyed; "ber reste" kayıddan kurtulmuş ve mutlak ve âzâd ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hayât-ı faniyenin devamı ile mukayyed olan mülk öyle zayıf olur; zîrâ bu hayât-ı fâniye esîr-i tabiatdır ve onun ahvâline tabîat hâkimdir. Binâenaleyh onun mülkü ve mâlikiyeti çürük ve zayıf olur. Ve fakat tabiat kaydından kurtulmuş ve hayât-ı bâkiye ile diri bulunmuş olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın mülkü ve mâlikiyeti şerîf ve kavîdir." Zîrâ onlar sûret-i abdâniyyede, vücûd-ı Hakkānî ile kāimlerdir ve onların tasarrufu, Hakk'ın tasarrufudur.

2787. Eğer ağaç dalı ile mızrakları görmedin ise, ey necib onların adını gör, onun adını gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. Eğer ağaç dalı ile mızrakları görmedin ise, ey necib onların adını gör, onun adını gör!

Ey aslı temiz olan mümin, eğer sen saadet devrinden sonra, hayat âlemine gelip, seli ve Arap beylerinin mızraklarını ve Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) attığı ağaç dalını görmedin ise, idrak ettiğin bu zaman içinde onların adı ile Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) şerefli ismini gör!

Ey aslı temiz olan mü'min, eğer sen zamân-ı saâdetden sonra, âlem-i hayâta gelip, seli ve Arab beylerinin mızraklarını ve Resûl-i Ekrem'in attığı ağaç dalını görmedin ise, idrâk ettiğin bu zaman içinde onların adı ile Resûl-i Ekrem'in ism-i şerîfini gör!

2788. Onların adını ölümün şiddetli seli götürdü; onun adı ve kavî devleti ölmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Onların adını ölümün şiddetli seli götürdü; onun adı ve güçlü devleti ölmedi.

"Arap beylerinin adını ölüm seli sildi süpürdü; bugün onların adını anan kalmadı; fakat âlemlerin efendisi olan Efendimiz'in mübarek adı ve onun kurduğu güçlü devletin temeli çürümedi." Dünya üzerinde yaşayan üç yüz elli milyon Müslüman, beş vakitte, ezanda ve kamette ve namazda onun şerefli ismini anıyorlar.

"Arab beylerinin adını ölüm seli sildi süpürdü; bugün onların adını anan kalmadı; fakat Server-i âlem Efendimiz'in nâm-ı mübâreki ve onun vaz' ettiği kavî devletin temeli çürümedi." Küre-i arz üzerinde yaşayan üç yüz elli milyon müslüman, beş vakitde, ezanda ve kāmetde ve namazda onun ism-i şerîfini anıyorlar.

2789. Devâm üzere onun beş nevbetini vururlar; kıyamet gününe kadar her gün böyledir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. Onun beş nevbetini sürekli vururlar; kıyamet gününe kadar her gün böyledir.

"Beş nevbet"ten kasıt, beş vakit namaz, ezan ve kamettir. Yeryüzünde kıyamete kadar bu hâl böyle her gün devam eder.

"Beş nevbet"den murâd, beş vakit namaz, ezân ve kāmetdir. Küre-i arz üzerinde kıyâmete kadar bu hâl böyle her gün devam eder.

## Mûsâ (a.s.)ın kıssasının tamâmı ve Fir'avn'ın takrî ve tevbîhi hakkındadır

2790. "Eğer senin aklın varsa, lutuflar ettim ve eğer eşek isen, eşeğe asâ getirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. "Eğer senin aklın varsa, lutuflar ettim ve eğer eşek isen, eşeğe asâ getirdim!"

Yani "Musa (a.s.) Firavun'a hitaben buyurdu ki: "Ey Firavun, eğer senin aklın varsa, ben seni Hakk'a davet etmek ve imanına karşılık mükafat vaat etmek suretiyle sana lutuflar ettim; ve eğer akıldan mahrum ve eşek tabiatında olup, ahmaklıkla nitelenmiş isen, eşeklere sopa layık olduğu gibi, ben de sana işte sopa hükmünde olan asayı getirdim!"

Ya'ni "Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a hitâben buyurdu ki: "Ey Fir'avn, eğer senin aklın varsa, ben seni Hakk'a da'vet etmek ve îmânına mukābil mükâfât va'd eylemek sûretiyle sana lutuflar ettim; ve eğer akıldan mahrûm ve eşek meşrebinde olup, hamâkatla muttasıf isen, eşeklere sopa lâyık olduğu gibi, ben de sana işte sopa mesâbesinde olan asâyı getirdim!"

2791. "Seni bu ahırdan öyle dışarı ederim ki, senin kulağını ve başını asadan pür-hûn ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. "Seni bu ahırdan öyle dışarı ederim ki, senin kulağını ve başını asadan pür-hûn ederim!"

"Ey Firavun, eğer eşek isen seni bu dünya ahırından öyle bir dışarı çıkarırım ki, asamı vura vura senin doğru sözü işitmeyen kulağını ve muhakemeden (akıl yürütme yeteneğinden) uzak olan başını kana bularım!"

"Ey Fir'avn, eğer eşek isen seni bu dünyâ ahırından öyle bir dışarıya çıkarırım ki, asâmı vura vura senin doğru sözü işitmeyen kulağını ve muhâkemeden ârî olan başını kana bularım!"

2792. "Bu ahırda eşekler ve insanlar senin cefândan eman bulmazlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. "Bu ahırda eşekler ve insanlar senin cefândan eman bulmazlar."

"Bu dünya ahırında ne eşek tabiatında olan ahmaklar ne de akıl ve zekâ sahibi olan insanlar, senin cefândan ve zulmünden kurtuluş ve güvenlik bulamazlar."

"Bu dünyâ ahırında ne eşek meşrebinde olan ahmaklar ve ne ehl-i akıl ve zekâ olan insanlar, senin cefândan ve zulmünden emân ve necât bulmazlar."

2793. "İşte, müsteceb olmayan her bir eşeğe, edeb için asâ getirmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. "İşte, duası kabul edilmeyen her bir eşeğe, edep için asa getirmişim!"

Yani "İnsanlık âleminde makbul olmayan her bir eşek tabiatındaki kişilere özgü olmak üzere, onları terbiye etmek için asa getirmişim!"

Ya'ni "Alem-i insâniyetde makbûl olmayan her bir eşek meşrebindeki eş-hâsa mahsûs olmak üzere, onları te'dîb için asâ getirmişim!"

2794. "Senin kahrında bir ejderha olur; zîrâ fiilde ve huyda bir ejderha olmuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. "Senin kahrında bir ejderha olur; çünkü fiilde ve huyda bir ejderha olmuşsun!"

"Ey Firavun, bu getirdiğim asa seni kahretmek konusunda bir ejderha olur. Çünkü senin fiilin ve ahlakın, bir ejderhanın fiili ve ahlakıdır." Nasıl ki Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de aynı anlamı şu şekilde açıklarlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصى به فرعون موسی في ابايته عن اجابة دعوته Yani "Musa (a.s.) asasını bıraktı, halbuki o, Firavun'un Musa'ya, onun davetine icabet etmekten kaçınmasında kendisiyle asi olduğu şeyin suretidir." Yani, bu asa, Hz. Musa'nın davetini kabulden kaçınması konusunda Firavun'un, kendisine dayanarak asi olduğu şeyin suretidir ve Firavun'un Musa (a.s.)'a isyanda dayandığı şey kendi hayvani nefsidir. Bu sebeple asa, Firavun'un Hz. Musa'ya karşı boyun eğmekten kibirlenmesine sebep olan nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefsin) suretidir.

"Ey Fir'avn, bu getirdiğim asâ seni kahr etmek hususunda bir ejderhâ olur. Zîrâ senin fiilin ve ahlâkın, bir ejderhânın fiili ve ahlâkıdır." Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de ay-ni ma'nâyı şu sûretle beyân buyururlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصى به فرعون موسی في ابايته عن اجابة دعوته Ya'ni "Mûsâ (a.s.) asâsını bıraktı, halbuki o, Fir'avn'ın Mûsâ'ya, onun da'vetine icâbetinden ibâyetinde kendisi ile âsî olduğu şeyin sûretidir." Ya'ni, bu asâ, Hz. Mûsâ'nın da'vetini kabûlden imtinâ'ı husûsunda Fir'avn'ın, kendisine dayanarak âsî olduğu şeyin sûretidir ve Fir'avn'un Mûsâ (a.s.)a isyanda dayandığı şey kendi nefs-i hayvaniyyesidir. Binâenaleyh asâ, Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya karşı serfürûda tekebbürüne sebeb olan nefs-i emmâresinin sûretidir.

2795. "Sen amansız, dağa mensub bir ejderhasın; fakat göğün ejderhasını gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. "Sen amansız, dağa mensup bir ejderhasın; fakat göğün ejderhasını gör!"

Ey Firavun, sen tabiat âleminin dağlarında başıboş bırakılarak alabildiğine büyümüş, korkunç bir ejderhasın; fakat göğün, yani mana âleminin ejderhasını gör ki, o ejderha senin nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) iç yüzüdür.

"Ey Fir'avn, sen âlem-i tabîat dağlarında başıboş bırakılarak alabildiğine büyümüş, korkunç bir ejderhâsın; fakat göğün, ya'ni âlem-i ma'nânın ejderhâsını gör ki, o ejderhâ senin nefs-i emmârenin iç yüzüdür."

2796. "Bu asâ cehennemden bir çeşni geldi, "Agâh ol, rûşenliğe kaç!" diye."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. "Bu asa cehennemden bir tat geldi, "Uyanık ol, aydınlığa kaç!" diye."

Bu asa cehennemden bir tat ve örnek olarak bu âlemde ortaya çıktı. Sana hâl diliyle: "Ey Firavun, kendine gel! Nefsaniyetin karanlığından, ruhanî nura kaç!" diyor.

"Bu asâ cehennemden bir çeşni ve nümûne olarak bu âlemde zâhir oldu. Sana lisân-ı hâl ile: "Ey Fir'avn, kendine gel! Zulmet-i nefsâniyyeden, nûr-ı rûhâniyyete kaç!" diyor."

2797. "Ve yoksa benim dişimde aciz kalırsın; benim derbendlerimden sana mahlas olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. "Ve yoksa benim dişimde aciz kalırsın; benim derbentlerimden sana kurtuluş olmaz."

"Mahlas", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "halâs" (kurtuluş) anlamındadır. "Derbendân", kaleler ve kuşatmalar anlamındadır. "Ey Firavun, davetime icabet etme gerekliliğini anlamazsan, senin hayvanlığın gerçekleşir ve hayvana da asa lazım olur; benim asam ise, senin nefsinin iç yüzü olan ejderhadır. Bu sebeple ejderhamın dişleri arasında aciz kalırsın ve benim kalelerimden sana kurtuluş imkânı olmaz."

Bu, Hakk'ın kudretini tanıyan kişinin cennet ve cehennemin nerede olduğunu sormayacağı beyanındadır.

"Mahlas", masdar-ı mîmîdir, "halâs" ma'nâsınadır. "Derbendân", kal'alar ve muhâsaralar ma'nâsınadır. "Ey Fir'avn, da'vetime icâbet lüzûmunu taakkul etmezsen, senin hayvanlığın tahakkuk eder ve hayvana da asâ lâzım olur; ve benim asâm ise, senin nefsinin iç yüzü olan ejderhâdır. Binâenaleyh ejderhâmın dişleri arasında âciz kalırsın ve benim kal'alarımdan sana halâs olmak imkânı olmaz."

Onun beyânındadır ki, Hakk'ın kudretini tanıyan cennet ve cehennem nerede olduğunu sormaz

2798. Hudâ her nerede isterse cehennem yapar; evci kuşa tuzak ve fak eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Allah nerede isterse cehennem yapar; evci kuşa tuzak ve av yeri kılar.

"Evc", sözlükte her şeyin yukarısı ve üstü; ve hey'et (astronomi) teriminde "yıldızın yeryüzünden en uzak olan derecesi" anlamındadır. "Dâm", tuzak; "fah", tuzak ve av yeri anlamlarına gelir. "Fah", burada av yeri demektir. Yani "Yüce Allah nerede isterse cehennem yapar, çünkü cehennem elem yeridir ve elem yeri dünyada ve ahirette çoktur; bu sebeple Allah'ın kudreti kahredici tecellilerini nerede olursa olsun yaratır. Örneğin kuşu yeryüzünde kurulan tuzağa ve av yerine tutulmamak için havada uçarken, Yüce Allah murat ederse, o kuşa en yüksek bir yeri tuzak ve av yeri yapar." Türkçede "fah" yerine "fak" kullanılır. Nasıl ki "faka bastı" derler.

"Evc", lügatde her şeyin yukarısı ve üstü; ve hey'et ıstılâhında "yıldızın arzdan en uzak olan derecesi" ma'nâsınadır. "Dâm", tuzak; "fah", tuzak ve av mahalli ma'nâlarına gelir. "Fah", burada mahall-i şikâr demek olur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri her nerede isterse cehennem yapar, zîrâ cehennem mahall-i elemdir ve mahall-i elem dünyâda ve âhiretde çokdur; binâenaleyh kudret-i Hak tecelliyât-ı kahriyyesini her nerede olursa îcâd eder. Meselâ kuşu yeryüzünde kurulan tuzağa ve av mahalline tutulmamak için havada uçarken, Hak Teâlâ murâd ederse, o kuşa en yüksek bir mahalli tuzak ve av mahalli yapar." Türkçe'de "fah" yerine "fak" kullanılır. Nitekim "faka bastı" derler.

2799. Senin dişlerinden dahi ağrılar çıkarır; hatta "Cehennemdir ve ejderhadır!" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. Senin dişlerinden dahi ağrılar çıkarır; hatta "Cehennemdir ve ejderhadır!" dersin.

Ey cennet ve cehennemin nerede olduğunu soran gafil, senin varlığının içinde Yüce Allah cehennem meydana getirir. Örneğin sana diş ağrısı verir, yemek yiyemezsin ve uyku uyuyamazsın. O ağrılardan kıvranıp durur da, dersin ki: "Bu diş ağrısı cehennem azabıdır ve insanı sokan bir ejderhadır!" Bu sebeple cehennem seni acıtan şeydir.

Ey cennet ve cehennemin nerede olduğunu soran gāfil, senin varlığının içinde Hak Teâlâ hazretleri cehennem peydâ eder. Meselâ sana diş ağrısı ve- rir, yemek yiyemezsin ve uyku uyuyamazsın. O ağrılardan kıvranıp durur da, dersin ki: "Bu diş ağrısı cehennem azabıdır ve insanı sokan bir ejderhâdır!" Binâenaleyh cehennem seni te'lîm eden şeydir.

2800. Yahud senin ağzının suyunu bal yapar, hatta dersin ki: "Cennetdir ve [2812] huleldir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. Yahut senin ağzının suyunu bal yapar, hatta dersin ki: "Cennettir ve [2812] huleldir!"

"Hulel", "hulle"nin çoğuludur; iç ve dış katmanlarından oluşan, ağır ve pahalı elbisedir. Örneğin, içine giyilen hırka ile dışına giyilen cübbenin toplamına "hulle" derler. Burada, kıymetli ve süslü elbise anlamındadır. Cennet ehlinin elbiselerine de "hulle" derler. Yani "Yüce Allah senin ağzının salyasına bal gibi bir tat verir, yediğin yemeklerin ve içtiğin suyun lezzetini tam olarak duyarsın ve bu lezzetler içinde boğulup sevinerek, 'Bu benim hâlim cennettir ve cennet ehlinin giydiği latif ve süslü elbisedir!' dersin." İşte görüyorsun ki, Yüce Allah cenneti de senin vücudunda ve varlığının içinde meydana getirdi. Bu sebeple gerek dünyada gerek ahirette cennet ve cehennem senin varlığının içinde ortaya çıkar. Aziz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Cennetin hakikati muvafakattir (uygunluk) ve cehennemin hakikati muhalefettir (karşıtlık); ve lezzetin hakikati muradı bulmaktır ve elemin hakikati muradı bulmamaktır. Ve eğer bir kimse başka bir ifadeyle söylemiş olursa, der ki: 'Ateşin anlamı bizim söylediğimizin aynısıdır.' Şimdi cehennemin ve cennetin mertebeleri vardır. Hakk Yolcusunun yolu cehennemlerin ve cennetlerin hepsi üzerindedir. Ahmakların cenneti ve cehennemi başkadır; ve akıllıların cehennemi ve cenneti başkadır; ve aşıkların cehennemi ve cenneti başkadır. Ahmakların cenneti ve cehennemi muvafakat ve muhalefettir; ve akıllıların cehennemi ve cenneti ihtiyaç ve terkdir; ve ayıkların cehennemi ve cenneti hicap (perde) ve keşiftir." Bu şerefli beyanlar cennet ve cehennem hakkında irfan ehli için büyük bir düsturdur (ilkedir).

"Hulel", "hulle"nin cem'idir, ağır pahalı elbisedir ki, iç kabı ile dış kabından mürekkebdir. Meselâ içine giyilen hırka ile, dışına giyilen cübbenin mecmû'una "hulle" derler. Burada, kıymetli ve müzeyyen libâs ma'nâsınadır. Ehl-i cennetin lisâbına da “hulle” derler. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri senin ağzının salyasına bal gibi bir tad verir, yediğin yemeklerin ve içtiğin suyun lezzetini kemâliyle duyarsın ve bu lezzetler içinde müstağrak ve mahzûz olup, "Bu benim hâlim cennetdir ve ehl-i cennetin giydiği libâs-ı latîf ve müzeyyendir!" dersin. İşte görüyorsun ki, Hak Teâlâ cenneti de senin vücudunda ve varlığının içinde peydâ etti. Binâenaleyh gerek dünyâda ve gerek âhiretde cennet ve cehennem senin varlığının içinde zâhir olur. Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Cennetin hakîkati muvâfakatdır ve cehennemin hakîkati muhâlefetdir; ve lezzetin hakîkati murâdı bulmakdır ve elemin hakîkati murâdı bulmamakdır. Ve eğer bir kimse dîğer bir ibâre ile söylemiş olursa, der ki: "Ateşin ma'nâsı bizim söylediğimizin aynıdır." İmdi cehennemin ve cennetin mertebeleri vardır. Sâlikin yolu cehennemlerin ve cennetlerin cümlesi üzerindedir. Ahmakların cenneti ve cehennemi başkadır; ve akıllerin cehennemi ve cenneti başkadır; ve âşıkların cehennemi ve cenneti başkadır. Ahmakların cenneti ve cehennemi muvâfakat ve muhalefetdir; ve âkıllerin cehennemi ve cenneti ihtiyaç ve terkdir; ve ayıkların cehennemi ve cenneti hicâb ve keşifdir." Bu beyânât-ı şerîfe cennet ve cehennem hakkında ehl-i irfan için bir düstûr-ı azîmdir.

2801. Dişin dibinden şeker bitirir, ta ki hükm-i kaderin kuvvetini bilesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. Dişinin dibinden şeker bitirir, tâ ki kader hükmünün kuvvetini bilesin!

Bilinmeli ki, bu dünya âleminde topluluk var ise de, genişlik yoktur. Yani ahiretin belirlenimine sığan ilahi tecelliler, dünyanın belirlenimine sığmaz. Ancak dünyanın belirleniminde lütuf ve kahır tecellileri karışık bir şekilde bir araya gelir. Nasıl ki dünyada elem ve lezzet farklı zamanlarda tek bir kişide bir araya gelir. Ve elem ve lezzet isabeti hususunda mümin ve kafir ortaktır; fakat ahirette elem ve lezzet karışık değildir. Lezzet, halis bir lezzettir ve azap dahi, sırf bir azaptır. Bu sebeple bunlar tek bir kişide bir araya gelmez; ve bu hususta mümin ve kafir birbirinden ayrılır. Şimdi dünya elem ve lezzet hususunda ahiretin bir örneğidir; ve elem ve lezzet ise, insanın varlığına ve vücuduna ait olan iki farklı haldir ki, onları Yüce Allah hazretleri, kader hükmünün kuvvetini bilmen için, senin vücudunda ortaya çıkarır. Örneğin dişinin dibinden şeker bitirir ve çıkarır ve lezzet duyarsın; ve bu elem ve lezzet senin vücuduna öyle tesadüfi olarak ait olmaz. Lezzet, yaptığın iyiliğe mükafat olarak gelir; ve elem dahi, yaptığın kötülüğe ceza olarak ortaya çıkar.

Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i dünyâda cem'iyyet var ise de, vüs'at yokdur. Ya'ni âhiretin taayyününe sığan tecelliyât-ı ilâhiyye, dünyanın taayyününe sığmaz. Ancak dünyanın taayyününde tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyye karışık bir sûretde ictima' eder. Nitekim dünyâda elem ve lezzet muhtelif zaman- larda şahs-ı vâhidde içtima' eder. Ve elem ve lezzet isâbeti hususunda mü'min ve kâfir müşterekdir; fakat âhiretde elem ve lezzet mümteziç değildir. Lezzet, lezzet-i hâlisadır ve azâb dahi, azâb-ı sırfdır. Binâenaleyh bunlar şahs-ı vâhidde içtimâ' etmez; ve bu husûsda mü'min ve kâfir birbirinden ayrılır. "İmdi dünyâ elem ve lezzet hususunda âhiretin bir numûnesidir; ve elem ve lezzet ise, insanın varlığına ve vücuduna taalluk eden iki muhtelif haldir ki, onları Hak Teâlâ hazretleri hükm-i kaderini kuvvetini bilmen için, senin vücûdunda ızhâr eder. Meselâ dişinin dibinden şeker bitirir ve çıkarır ve lezzet duyarsın; ve bu elem ve lezzet senin vücûduna öyle tesadüfi olarak taalluk etmez. Lezzet, yaptığın iyiliğe mükâfât olarak gelir; ve elem dahi, yaptığın fenâlığa mücâzât olarak zâhir olur."

2802. Binaenaleyh günahsızları diş ile ısırma, nâ-muhteriz olan darbeden fikr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. Bu sebeple günahsızları diş ile ısırma, kaçınılması imkânsız olan darbeden kork!

Ey insan, mademki elem ve lezzet senin varlığına, yaptığın iyilik veya kötülükten dolayı isabet ediyor, o halde dişin ile günahsızları ısırma; yani kuvvet ve kudretin ile günahsız olan mazlumlara zulmetme! Kaçılması mümkün olmayan dayağı düşün; çünkü yaptığın fenalığın cezası mutlaka sana gelecektir, bundan kaçınmak mümkün değildir.

Ey insan, mâdemki elem ve lezzet senin varlığına, yaptığın iyilik veya kötülükden dolayı isabet ediyor, o halde dişin ile günahsızları ısırma; ya'ni kuvvet ve kudretin ile bî-günâh olan mazlûmlara zulm etme! Kaçılması mümkin olmayan dayağı düşün; zîrâ yaptığın fenâlığın mücâzâtı mutlakā sana gelecekdir, bundan kaçınmak mümkin değildir.

2803. Hak Nil'i Kibtiler üzerine kan yapar, Sibtiler'i beladan mahsûn eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. Hak, Nil'i Kıptîler üzerine kan yapar, Sibtîler'i beladan korur.

Yüce Allah, Firavun'un kavmi olan Kıptîler'e karşı Mısır'ın Nil nehrini kan hâlinde akıtır ve Kıptîler Nil'in suyunu içemez bir hâle gelirler ve susuzluktan yandıkları hâlde, içecek su bulamamak azabına yakalanırlar. Musa (a.s.)'ın ümmeti olan Benî-İsrâîl'i ise o beladan korur. Çünkü onlar susadıkları vakit Nil'in suyunu kandan arınmış ve saf olarak bulurlar. "Mahsûn", "hısın"dan ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) olup "korunmuş ve saklanmış" anlamındadır. Bu sebeple Yüce Allah, Nil nehri üzerinde hem elemi hem de lezzeti ve hem cehennemi hem de cenneti bir araya getirmiştir.

"Hak Teâlâ hazretleri Fir'avn'ın kavmi olan Kıbtiler'e karşı Mısır'ın Nil nehrini kan hâlinde akıtır ve Kıbtiler Nil'in suyunu içemez bir hâle gelirler ve susuzlukdan yandıkları halde, içecek su bulamamak azabına giriftâr olurlar. Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Benî-İsrâîl'i ise o belâdan saklar. Zîrâ onlar susadıkları vakit Nil'in suyunu kandan ârî ve sâf olarak bulurlar." "Mahsûn”, “hısın"dan ism-i mef'ûl olup "mahfûz ve saklanmış" ma'nâsınadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri Nîl nehri üzerinde hem elemi ve hem de lezzeti ve hem cehennemi ve hem de cenneti cem' etmişdir.

2804. Tâ bilesin ki yolun ayığı ve sarhoş arasında, Hakk'ın indinde temyîz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Ta ki bilesin ki yolun ayığı ve sarhoşu arasında, Allah katında bir ayrım vardır.

"Yol"dan kasıt, dünya hayatıdır; "ayık"tan kasıt, peygambere tâbi olan hidayet ve dirayet ehli olanlardır; "sarhoş"tan kasıt ise, nefsinin hazlarına düşkün ve dünya hayatına aldanmış olanlardır. Yani "Yüce Allah'ın Nil üzerinde biri kahır ve diğeri lütuf olmak üzere iki suret (görünüm) ortaya koyması, hidayet ehli ile dalalet ehli arasında, kendi katında bir ayrım olduğunu bilmen içindir."

"Yol"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir; "ayık”dan murâd, peygambere tâbi' olan ehl-i hidâyet ve dirâyet; "sarhoş"dan murâd, huzûzât-ı nefsâniyyesine meclûb ve hayât-ı dünyeviyyeye mağrûr olanlardır. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretlerinin bir sûret-i Níl üzerinde biri kahır ve diğeri lutuf olmak üzere iki sûret ızhâr buyurması, ehl-i hidâyet ile, ehl-i dalâlet arasında, ind-i ilâhîsinde temyîz olduğunu bilmen içindir."

2805. Nil temyîzi Huda'dan öğrenmişdir; hattâ ona açtı ve buna sıkı bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Nil, ayırt etmeyi Allah'tan öğrenmiştir; hatta ona açtı ve buna sıkıca bağladı.

Nil, Kıptîler ile Benî-İsrail'i ayırt etmeyi ve ayırmayı Yüce Allah hazretlerinden öğrenmiştir. Nasıl ki o, Benî-İsrail'e içilecek olan suyu açtı ve bu Kıptî'ye Nil'i kan yapıp, su içmeyi sıkı sıkı kapadı.

Níl, Kıbtiler ile Benî-İsrail'i temyîz ve tefrík etmeyi Hak Teâlâ hazretlerinden öğrenmişdir. Nitekim o, Benî-İsrâîl'e içilecek olan suyu açtı ve bu Kıbtîye Nîl'i kan yapıp, su içmeyi sıkı sıkı kapadı.

2806. Hakk'ın lutfu muhakkak Nil nehrini akıl eder; O'nun kahrı Kābil'i ahmak eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Hakk'ın lutfu muhakkak Nil nehrini akıllı kılar; O'nun kahrı Kabil'i ahmak eder.

"Kabil", Hz. Adem'in oğullarından birinin ismidir, kardeşi Habil'i öldürdü. Yani "Nil nehri cansız olduğu hâlde, Yüce Allah onu akıllı yaptı ve hidayet ehli ile dalalet ehlini ayırdı, bu hâl Hakk'ın lutfu idi. Kabil ise, bir peygamberin oğlu iken, kardeşini öldürme çirkinliğini işledi ki, bu ahmaklık idi; ve bu ahmaklık ise, ilahi kahrın eseri idi."

"Kābīl", Hz. Adem'in oğullarından birinin ismidir, kardeşi Hâbíl'i öldürdü. Ya'ni "Níl nehri cemâddan olduğu halde, Hak Teâlâ onu akıl yaptı ve ehl-i hidâyet ile ehl-i dalâleti ayırdı, bu hâl Hakk'ın lutfu idi. Kābīl ise, bir peygamberin oğlu iken, birâderini öldürmek şenâatini irtikâb etti ki, bu ahmaklık idi; ve bu ahmaklık ise, kahr-ı ilâhî eseri idi."

2807. Cemâdâtda keremden akıl yarattı; aklı, akılden kendi kahrı sebebiyle kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Cansızlarda kereminden akıl yarattı; aklı, akıldan kendi kahrediciliği sebebiyle kesti.

Yüce Allah, kereminin kemâlinden (mükemmelliğinden) birtakım cansızlarda akıl yarattı ki, onlar karışımlar hususunda birbirleriyle düzenli etkileşimler içindedir. Böyleyken, insana özgü olan aklı, akıllı olan insandan kendi kahrediciliği sebebiyle de kesti; ve onda akıl ile bir ilişki bırakmadı. Bu sebeple onlar muamelelerde aklın tavrı dışında hareket ettiler ki bunlar inkârcılardır. Nasıl ki Yüce Allah Mülk Sûresi'nde kâfirlerden naklen buyurur: وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (Mülk, 67/10) Yani "Kâfirler dediler: Eğer biz dinler ve akıl eder olsaydık, cehennemliklerden olmazdık."

"Hak Teâlâ kemâl-i kereminden birtakım cemâdâtda akıl yarattı ki, onlar imtizâcât hususunda yekdiğeriyle muntazam teâmülât içindedir. Böyle iken, insana mahsûs olan aklı, âkıl olan insandan kendi kahrı sebebiyle de kesti; ve onda akıl ile münasebet bırakmadı." Binâenaleyh onlar muâmelâtda tavr-ı akıl hâricinde hareket ettiler ki bunlar münkirlerdir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mülk'de küffardan naklen buyurur: وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (Mülk, 67/10) Ya'ni "Küffär dediler: Eğer biz dinler ve taakkul eder ola idik, ashâb-ı saîrden olmaz idik."

2808. Cemâdda lutufdan bir akıl zahir oldu; ve nekâlden nâşî akıllerden dâniş ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Cansız varlıkta lütuftan bir akıl ortaya çıktı; ve nakillerden dolayı akıllardan bilgi ürktü.

Cansız varlıkta Hakk'ın lütfundan bir akıl ortaya çıktı; ve canlı olan akıllardan, Hakk'ın onlara yönelen azabından dolayı, bilgi ve irfan ürktü ki, bu gibilerin mantıkî muhakemelerden arınmış olan hükümlerine akıl sahipleri hayret eder.

Cemâdda Hak'ın lutfundan bir akıl zâhir oldu; ve zî-rûh olan akıllerden, Hakk'ın onlara müteveccih olan azabından dolayı, bilgi ve irfân ürktü ki, bu gibilerin muhâkemât-ı mantıkıyyeden ârî olan hükümlerine ukalâ hayret eder.

2809. Akıl yağmur gibi emir ile oraya döküldü; akıl bu tarafda Hakk'ın hışmını gördü ve kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Akıl, emir ile yağmur gibi oraya döküldü; akıl bu tarafta Hakk'ın hışmını gördü ve kaçtı.

Akıl, ilâhî emir ile yağmur gibi cansız varlık tarafına döküldü ve cansız varlık üzerine hükmünü icra etti. Fakat yine o yağmur gibi dökülen akıl, bu canlı varlığın bazılarında Hakk'ın hışmını ve kahrını gördü, kaçtı. Bu sebeple o akılda olması gereken canlı varlığın muhakemesi, aklın eserinden uzak ve saçma sapan oldu.

Akıl, emr-i ilâhî ile yağmur gibi cemâd tarafına döküldü ve cemâd üzerine hükmünü icra etti. Fakat yine o yağmur gibi dökülen akıl, bu zî-rûhun ba'zıları tarafında Hakk'ın hışmını ve kahrını gördü, kaçtı. Binâenaleyh o akılda olması lâzım gelen zî-rûhun muhâkemesi, eser-i akıldan ârî ve saçma sapan oldu.

2810. Bulut ve güneş ve ay ve yüksek yıldızlar, hep tertib üzerine gelirler ve [2823] giderler..&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Bulut, güneş, ay ve yüksek yıldızlar, hepsi düzen üzere gelirler ve giderler.

2811. Her biri gelmez, ancak kendi vaktinde ki, vaktinden ne geri ve ne ileri kalır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. Her biri kendi vaktinden ne geri ne de ileri kalır, ancak kendi vaktinde gelir.

Bilinmeli ki, cansız varlık (cemâd) sürekli olarak zâtî fıtrî bilgi üzerinedir; asıl tabiatından sapmaz. Bilgi, öz ve mertebe bakımından teslimiyet ve boyun eğme hâlindedir; ve ilâhî iradenin tasarrufu altındadır. Ondan sonra bitkiler (nebâtât) gelir; çünkü bitkilerde, cansız varlıktan fazla olarak büyüme ve gelişme vardır. Her ne kadar büyüme onun fıtratının gereği ise de, o fıtrî tabiî hareket örfen ona isnat edilir. Bu sebeple o tabiî hareket, bir nevi' tabiî tasarruf olur ki, bu cansız varlıklarda yoktur. Bu durumda bitki, bilgi bakımından cansız varlıktan daha aşağıdır ve bilgi ise aklı gerektirir. Bu konudaki ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de mevcuttur. Gök cisimlerinin hareketlerinin düzeni, astronomi ilmini inceleyenlerce bilinmektedir. Burada bu düzenin derecesini açıklamak uzundur.

Ma'lûm olsun ki, cemâd aleddevâm ma'rifet-i fitriyye-i zâtiyye üzerinedir; tabîat-ı asliyyesinden inhirâf etmez. İlmen ve aynen ve mertebeten teslîmiyet ve inkıyâd üzeredir; ve irâde-i ilâhiyyenin tasarrufu tahtındadır. Ondan sonra nebâtât gelir; zîrâ nebâtâtda, cemâddan fazla olarak nümüvv ve büyümek vardır. Her ne kadar büyümek onun fıtratı iktizâsından ise de, o hareket-i tabîiyye-i fitriyye örfen ona izâfe olunur. Binâenaleyh o hareket-i tabîiyye, bir nevi' tasarruf-ı tabîî olur ki, bu cemâdâtda yokdur. Bu sûretde nebât ma'rifetde cemâddan daha aşağıdır ve ma'rifet ise aklı iktizâ eder. Bu bâbdaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de mevcûtdur. Ecrâm-ı semâviy- yenin intizâm-ı harekâtı, ilm-i hey'et mütâlaa edenlerce ma'lûmdur. Burada bu intizâmın derecesini îzâh etmek uzundur.

2812. Sen bu sırrı anlamadığın için, enbiya taşa ve değneğe ma'rifet getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Sen bu sırrı anlamadığın için, peygamberler taşa ve değneğe marifet getirdiler.

Yani "Cansız varlıkta, ilahi lütuftan bir akılın ortaya çıkması sırrını idrak edemediğin için, peygamberler (a.s.) bu sırrı sana açıkça göstermek için taşta ve değnekte marifet gösterdiler." Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek ellerindeki taş parçaları peygamberliklerine şahitlik ettiler; ve aynı şekilde Musa (a.s.)'ın mübarek elindeki asa yılan oldu ve "Gel!" dediği zaman geldi, "Git!" dediği zaman da gitti. Bunlar ise cansız varlığın marifetlerine ve akıllarına işaret eder.

Ya'ni "Cemâdda, lutf-ı ilâhîden bir akıl zâhir olması sırrını idrâk edemediğin için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) bu sırrı sana âşikâre göstermek için taşda ve değnekde ma'rifet ızhâr ettiler." Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek ellerindeki taş parçaları nübüvvetlerine şehadet ettiler; ve kezâ Mûsâ (a.s.)ın mübarek elindeki asâ yılan oldu ve "Gel!" dediği vakit geldi, "Git!" dediği vakit de gitti. Bunlar ise cemâdın ma'rifetlerine ve akıllarına delâlet eder.

2813. Tâ ki diğer camâdâtı kıyas cihetinden, şübhesiz asâ ve taş gibi tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Tâ ki diğer cansız varlıkları kıyas yoluyla, şüphesiz asa ve taş gibi kabul edesin!

"Libâs", şüphe anlamındadır. "Bî-libâs", şüphesiz demektir. Yani "Yukarıda anılan taş ve asadaki marifeti (ilahi bilgiyi) gördün ve nesilden nesile aktarılarak işittin; diğer cansız varlıkları da bunlara kıyasla değerlendir ve bu konuda asla şüphen olmasın!"

“Libâs", iştibâh ma'nâsınadır. “Bî-libâs", iştibâhsız demek olur. Ya'ni "Yukarıda zikr olunan taş ve asâdaki ma'rifeti gördün ve tevâtüren işittin; dîğer cemâdâtı da bunlara kıyâs et ve bu husûsda asla şübhen olmasın!"

2814. Taşın ve değneğin itaatı zahir olur; ve diğer cemâdatdan muhbir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Taşın ve değneğin itaati ortaya çıkar; ve diğer cansız varlıklardan haber verici olur.

Nasıl ki cansız varlıkların ilim, öz ve mertebe bakımından teslimiyet ve boyun eğme üzere olduğu yukarıda 2811 numaralı kutsal beyitte açıklandı. Yani "Peygamberlerin elinde taşın ve değneğin itaati ortaya çıkar ve onlar diğer cansız varlıkların hâlinden de haber verici olurlar da derler ki":

Nitekim cemâdâtın ilmen ve aynen ve mertebeten teslîmiyet ve inkıyâd üzere olduğu yukarıda 2811 numaralı beyt-i şerîfde îzâh olundu. Ya'ni "Enbiyânın elinde taşın ve değneğin itâatı zâhir olur ve onlar diğer cemâdâtın hâlinden de haber verici olurlar da derler ki":

2815. "Biz Halık'dan âgâhız ve itaat ediciyiz; bizim hepimiz tesadüfi olarak zayi' değiliz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. "Biz Yaratıcı'dan haberdarız ve itaat ediciyiz; bizim hepimiz tesadüfi olarak kaybolmuş değiliz!"

Bizim Yaratıcımız hakkında doğuştan gelen zâtî bir bilgimiz vardır; bu sebeple biz bu bilgimiz sayesinde Yaratıcımıza itaat ediciyiz ve ilâhî iradenin tasarrufu altındayız. Bizim hepimiz maddiyat âleminde ve tabiat sahasında tesadüfi olarak ortaya çıkıp, başıboş bırakılmış ve kaybolmuş bir hâlde değiliz.

"Bizim Hâlık'ımız hakkında ma'rifet-i fitriyye-i zâtiyyemiz vardır; binâenaleyh biz bu ma'rifetimiz sebebiyle Hâlık'ımıza itaat ediciyiz ve irâde-i ilâhiyyenin tasarrufu altındayız. Bizim hepimiz maddiyât âleminde ve sâha-i tabîatda tesadüfi olarak zuhûr edip, başıboş bırakılmış ve zâyi' bir halde değiliz."

2816. Gark vaktinde Nîl suyu gibi bilesin ki, o her iki ümmetin arasını ayırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Boğulma vaktinde Nil suyu gibi bil ki, o, her iki ümmetin arasını ayırdı.

Yani, diğer cansız varlıkları da Firavun'un boğulması vaktindeki Nil suyu bil. Çünkü o Nil suyu Kıptîler ile Benî-İsrâîl'in arasını ayırdı, Benî-İsrâîl'e yol verdi; açılan yoldan Kıptîler ile Firavun geçmeye başladığı vakit, sular birleşti ve onları boğdu.

Ya'ni, sâir cemâdâtı da Fir'avn'ın garkı vaktinde Nil suyu bilesin. Zîrâ o Níl suyu Kıbtiler ile Benî-İsrâîl'in arasını ayırdı, Benî-İsrâîl'e yol verdi; açılan yoldan Kıbtiler ile Fir'avn geçmeğe başladığı vakit, sular kavuştu ve onları boğdu.

2817. Onu zemîn gibi dânâ bilesin; hasf vaktinde Kārûn hakkındaki kahır onu nesf etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Onu zemin gibi akıllı bilesin; yere batma vaktinde Karun hakkındaki kahır onu yerinden kopardı.

"Hasf", yere batmak, "nesf" binayı yerinden koparmak demektir. Karun, Musa (a.s.) zamanında çok zengin bir kişi olup, o peygambere karşı geldiği için yere battı. Yani "Bütün cansız varlıkları, yine cansız varlık türünden olan yer gibi akıllı ve bilen bilesin; çünkü Karun'un yere batması vaktinde emre itaat etti ve bu şekilde meydana gelen ilahi kahır o Karun'un varlık binasını yerinden kopardı."

"Hasf", yere batmak, "nesf" binâyı yerinden koparmak. "Kārûn” Mûsâ (a.s.) zamânında gāyet zengin bir şahıs olup, o hazrete muhalefetinden dolayı yere battı. Ya'ni "Bilcümle cemâdâtı, yine cemâd nev'inden olan arz gibi dânâ ve ârif bilesin; zîrâ Kārûn'nun yere batması vaktinde emre itâat etti ve bu sûretle vâki' olan kahr-ı ilâhî o Kārûn'un binâ-yı vücudunu yerinden kopardı."

2818. Ay gibi ki, emri işitti ve acele etti, sonra felek üzerinde iki yarım oldu ve yarıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. Ay gibi ki, emri işitti ve acele etti, sonra felek üzerinde iki yarım oldu ve yarıldı.

Bütün cansız varlıkları, peygamberlik emrini işiten ve hemen felek üzerinde iki parçaya ayrılıp yarılan donmuş bir küre olan ay gibi bil.

Cemâdâtın hepsini bir küre-i müncemid olan ay gibi bil ki, emr-i peygamberîyi işitti ve hemen felek üzerinde iki parça oldu ve yarıldı.

2819. Ağaç ve taş gibi ki, her makāmda Mustafa'ya zahiren selâm etmişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. Ağaç ve taş gibi ki, her makamda Mustafa'ya görünürde selam etmiştir.

Bu şerefli beyitte, İmam Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin şu şerefli sözüne işaret buyrulur: كنت امشى مع النبي صلى الله عليه و سلم بمكة فخرجنا في بعض نواحيها فما استقبله شجر ولا حجر الا قال السلام عليك يا رسول الله Yani "Ben Mekke şehrinde (S.a.v.) ile beraber yürüyordum. Mekke'nin bölgelerinden birine çıktık; ona karşı çıkan her ağaç ve taş, "Esselâmü aleyküm yâ Resûlalah!" dedi."

Bu beyt-i şerîfde, İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin şu kavl-i şerîfine işaret buyurulur: كنت امشى مع النبي صلى الله عليه و سلم بمكة فخرجنا في بعض نواحيها فما استقبله شجر ولا حجر الا قال السلام عليك يا رسول الله Ya'ni "Ben Mekke şehrinde (S.a.v.) ile beraber yürüyor idim. Mekke'nin nâhiyelerinden birine çıktık; her ağaç ve taş ki, ona karşı çıktı, "Esselâmü aleyküm yâ Resûlalah!" dedi."

## Sünnînin ve felsefînin bahs etmesi ve dehrînin cevabı ki münkir-i ulûhiyyetdir ve âleme kadîm der

2820. Dün birisi diyordu ki: "Alem hadisdir, bu felek fânîdir, Hak ona vâ- [2833] risdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. Dün birisi diyordu ki: "Âlem sonradan yaratılmıştır, bu felek fânidir, Hak ona vâristir."

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) yani "Arz üzerinde olan her şey fânidir" ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) yani "Her bir şey helak olucudur, O'nun vechi müstesnadır" ve وَلَهُ مِيرَاثُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Âl-i İmrân, 3/180) yani "Göklerin ve yerin mirası Allah'a mahsustur" ayet-i kerimelerine işaret buyrulur.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) Ya'ni “Arz üzerinde olan her şey fânîdir" ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'ni "Her bir şey hâlikdir, O'nun vechi müstesnadır" ve وَلَهُ مِيرَاثُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Âl-i İmrân, 3/180) ya'ni “Göklerin ve yerin mîrâsı Állâh'a mahsusdur" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur.

2821. Bir felsefî dedi ki: "Hudüsü nasıl bilirsin; bulutun hadisliğini yağmurlar nasıl bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Bir filozof dedi ki: "Oluşmuşluğu nasıl bilirsin; bulutun oluşmuşluğunu yağmurlar nasıl bilir?"

Sünnî'nin: "Âlem oluşmuştur!" dediğini işiten bir filozof, ona itiraz ederek dedi ki: "Sen âlemin oluşmuş olduğunu ne bilirsin? Çünkü âlemin varlığı senden öncedir ve sen ondan sonrasın; ve âlemden oluştun. Örneğin yağmurlar buluttan meydana gelirler; onlar bulutların oluşmuş olduğunu nasıl bilirler ve bu iddiaya hakları var mıdır?" "Guyûs", "gays" kelimesinin çoğuludur; ve "gays", gerekli olduğu zaman yağan yağmurdur.

Sünnînin: "Alem hâdisdir!" dediğini işiten bir feylesof ona i'tirâzen dedi ki: "Sen âlemin hâdis olduğunu ne bilirsin? Zîrâ âlemin vücûdu senden evveldir ve sen ondan sonrasın; ve âlemden tekevvün ettin. Meselâ yağmurlar bulutdan peyda olurlar; onlar bulutların hâdis olduğunu nasıl bilirler ve bu da'vâya hakları var mıdır?" "Guyûs", "gays"in cem'idir; ve "gays", lâzım olduğu vakit yağan yağmurdur.

2822. “İnkılâbdan muhakkak bir zerre değilsin, sen güneşin hudûsünü ne bilirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. "Değişimden kesinlikle bir zerre değilsin, sen güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin?"

Senin varlığın, zamanın değişimlerinden ve unsurların başka bir hâle geçmesinden bir zerre bile değildir; sen âlemin ve âlemde var olan güneşin sonradan yaratılmış olduğunu nasıl bilebilirsin?

"Senin vücûdun inkılâbât-ı zamâneden ve istihâlât-ı anâsırdan bir zerre bile değildir; sen âlemin ve âlemde mevcûd olan güneşin hâdis olduğunu nasıl bilebilirsin?"

2823. "Bir kurtcağız ki, pislik içinde medfûn olur, zemînin âhirini ve başlangıcını ne vakit bilir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. "Bir kurtçuk ki, pislik içinde gömülü olur, yerin sonunu ve başlangıcını ne zaman bilir?"

"Hades", burada pislik anlamındadır. "Bedv", burada başlangıç demektir. Bu beyitler, felsefecinin sünnîye olan itirazlarıdır.

"Hades", burada pislik ma'nâsınadır. "Bedv", burada âgāz ve başlangıç demekdir. Bu beyitler felsefînin sünnîye olan i'tirâzâtıdır.

2824. "Bunu taklîd ile babadan işitmişsin, hamakāttan buna sarılmışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. "Bunu taklit ile babadan işitmişsin, hamakattan buna sarılmışsın!"

"Bu âlem sonradan olmuştur, çünkü değişmektedir ve her değişen ise sonradan olmuştur; öyle ise âlem sonradan olmuştur" şeklindeki mantık kıyasını babandan taklit ederek işitmişsin, fakat bunun ne demek olduğunu düşünemeyip, ahmaklıktan bu mantık kıyasına sarılmışsın!

"Bu âlem hâdisdir, çünki mütegayyirdir ve her mütegayyir ise hâdisdir; öyle ise âlem hâdisdir" kıyâs-ı mantıkîsini babandan taklîd ile işitmişsin, fakat bunun ne demek olduğunu düşünemeyip, hamâkatden bu kıyâs-ı mantıkîye sarılmışsın!"

2825. "Bunun hudûsüne burhân nedir söyle ve yoksa sus! Bu ziyade söyleyiciliği isteme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. "Bunun sonradan meydana gelişine delil nedir, söyle; yoksa sus! Bu fazla konuşmayı isteme!"

2826. Dedi: "Bir gün gördüm ki, bu derin bahisde iki ferîk bahs ettiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Dedi: "Bir gün gördüm ki, bu derin konuda iki taraf tartıştı."

Sünnî, filozofun itirazına cevap olarak dedi ki: "Bu âlemin sonradan yaratılmış olması ve öncesizliği derin bir konudur. Bir gün iki grubun bu derin konuda tartıştıklarını gördüm."

Bilinmeli ki, âlemin sonradan yaratılmış olması ve öncesizliği hakkında filozoflar arasında çok sayıda söz ve tartışma yaşandığı gibi, şehadet âlemi (görünen âlem) yalnızca bizim âlemimizden ibaret zannedildiği için, tasavvuf ehlinden bazıları da kıyamet-i kübrâyı (büyük kıyameti) yorumlama yoluna sapmışlardır. Bu sebeple burada biraz açıklamalar yapmak gereklidir. Malumdur ki, Hak'ın varlığının ne başlangıcı ne de sonu vardır, öncesizdir; bu sebeple sıfatları ve isimleri de öncesizdir; ve sıfat ve isimlerin eserlerinin ve hükümlerinin ortaya çıkışı asla durmayı kabul etmez. Nitekim ayet-i kerimede كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] buyrulmuştur. Böyle olunca Hak'ın tecelli etmediği bir an yoktur. Hak öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır, Rızık Veren'dir, Bağışlayıcı'dır, Öldüren'dir, Dirilten'dir vb. Bu sebeple varlık öncesiz olduğu gibi, oluş keyfiyeti de öncesizdir; ancak sonradan olan fertlerin başlangıcı ve sonu vardır ve oluş keyfiyetinin başlangıcı ve sonu yoktur; yani Hak'ın yaratmadığı bir an yoktur. Şimdi, sonsuz uzay, Hak'ın varlığının ta kendisidir; ve onda bir taraftan oluşan ve bir taraftan bozulan kâinatlar ve yok olanlar, yaratıcılık sıfatının mazharıdır (tecelli yeridir) ve o sonsuz âlemlerin üzerinde öncesiz olarak oluşan insanların fertleri sonradandır. Uzaydaki âlemlerden birinin kıyameti kopmakla, Hak'ın şehadet âlemleri suretindeki tecellisi kesintiye uğramaz. Sözün özü, âlemlerin uzayda oluşmasının ve bozulmasının başlangıcı ve sonu yoktur; hakiki varlık ezelî ve ebedî ve öncesiz olduğu gibi, izafî varlıkların bu oluş ve bozulma keyfiyetleri de ezelî ve ebedî ve öncesizdir; ancak fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır. Sonradan olma, evveliyet ve âhiriyet vasfı, bu oluşan ve bozulan âlemlerin her birine izafe olunur. Şehadet âlemini, içinde bulunduğumuz âlemden ibaret zannettiklerinden, onun öncesizliği ve sonradan yaratılmış olması hakkında birçok söz ve tartışma yaşandı; ve şehadet âleminin bu âlemden ibaret olduğu zannına göre büyük kıyametin vukuuyla ilahi isimlerin işlevsiz kalması gerekeceğinden mutasavvıflardan bir kısmı da yorumlama yoluna gittiler. Bu konudaki fazla ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'e fakir tarafından yazılan şerhte verilmiştir.

Sünnî, feylesofun i'tirâzına cevâben dedi ki: "Bu âlemin hudûsü ve kıdemi derin bir bahisdir. Bir gün iki tâifenin bu derin bahisde mübâhaseye tutuştuklarını gördüm."

Ma'lûm olsun ki âlemin hudûsü ve kıdemi hakkında hükemâ arasında çok kıyl ü käller vâki' olduğu gibi, âlem-i şehadet yalnız bizim âlemimizden ibâret olduğu zannedildiği için, ehl-i tasavvufdan ba'zılan dahi kıyâmet-i kübrâyı te'vîl cihetine sapmışlardır. Binâenaleyh burada birâz îzâhât i'tâsı lâzımdır. Ma'lumdur ki, vücûd-ı Hakk'ın ne evveli ve ne de âhiri vardır, kadîmdir; binâenaleyh sıfat ve esmâsı dahi kadîmdir; ve sıfat ve esmânın zuhûr-ı âsâr ve ahkâmı asla ta'tîl kabul etmez. Nitekim âyet-i kerîmede كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] buyurulmuşdur. Böyle olunca Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yokdur. Hak ezelen ve ebeden Hâlık'dır, Rezzâk'dır, Gaffâr'dır, Mümît'dir, Muhyî'dir ilh...Binâenaleyh vücûd kadîm olduğu gibi, keyfiyyet-i hudûs dahi kadîmdir; ancak efrâd-ı hâdisin evveli ve âhiri vardır ve keyfiyyet-i hudûsün evveli ve âhiri yokdur; Ya'ni Hakk'ın halk et- mediği bir ân yokdur. İmdi fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûd-ı Hak'dır; ve onda bir taraftan tekevvün ve bir tarafdan tefessüd eden kâinât ve zâilât, sıfat-ı hâlikıyyetin mazharıdır ve o bî-nihâye avâlimin üzerinde ezelen tekevvün eden insanların efrâdı hadisdir. Fezâdaki âlemlerden birinin kıyâmeti kopmakla, Hakk'ın avâlim-i şehâdiyye sûretindeki tecellîsi munkatı' olmaz. Velhâsıl avâlimin fezâda tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yokdur; vücûd-ı hakîkî ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyetleri dahi ezelî ve ebedî ve kadîmdir; ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır. Vasf-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Alem-i şehâdeti, içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannettiklerinden, onun kıdemi ve hudûsü hakkında birçok kıyl u kāller vâki' oldu; ve âlem-i şehadetin bu âlemden ibaret olduğu zannına göre kıyâmet-i kübrânın vukū'uyla esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım geleceğinden mutasavvifeden birtakımı da te'vîl cihetine gittiler. Bu bâbdaki tafsîlât-ı zâide Fusûsu'l-Hikem'e fakîr tarafından yazılan şerhde i'tâ edilmişdir.

2827. Mücadelede ve muhasamada ve ıztırabda o iki bölük kimse üzerine hengâme oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Mücadelede, çekişmede ve ıstırapta o iki grup insan üzerine hengâme oldu.

"Cidâl" ve "hısâm", müfâale babından mastarlardır; ve "sütûh", keder, melâl, gam ve ıstırap anlamlarındadır. "Hengâme", topluluk, kavga meydanı, şamata ve gürültü demektir. Yani, "O derin bahsin mücadelesinde, çekişmesinde ve ıstırabında, bahse girişen iki grup insan arasında kavga meydanı oldu."

"Cidâl" ve "hısâm", müfâale bâbından masdarlardır; ve "sütûh", keder, melâl ve gam ve ıztırâb ma'nâlarınadır. "Hengâme", cem'iyyet, kavga meydanı, şamata ve gürültü demekdir. Ya'ni, "O derin bahsin mücadele ve muhâsamasında ve iztırabında, bahse girişen iki bölük adamlar arasında kavga meydanı oldu."

2828. Ben şamata cem'iyyeti tarafına gittim, onların halinden ıttıla' aldım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Ben şamata cemiyeti tarafına gittim, onların halinden bilgi edindim.

"Ben halkın gürültü ve kavga meydanında toplandığı tarafa gittim, mücadele ve düşmanlık edenlerin hâline vâkıf oldum."

"Ben halkın gürültü va kavga meydanında toplandığı tarafa gittim, mücâdele ve muhâsama edenlerin hâline muttali' oldum."

2829. O birisi derdi ki: "Felek fânîdir, şübhesiz bu bina için bina edici vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. O birisi derdi ki: "Felek fânîdir, şüphesiz bu bina için bina edici vardır!"

Yani, muhasım (karşıt görüşlü) kişilerden birisi diğerine derdi ki: "Âlem fânîdir, hiç şüphe yoktur ki, bu fânî olan âlemin binası için bir bina edici ve mimar vardır!"

Ya'ni, muhâsımlardan birisi dîğerine der idi ki: "Alem fânîdir, hiç şübhe yokdur ki, bu fânî olan âlemin binâsı için bir binâ edici ve mi'mâr vardır!"

2830. Ve o diğeri dedi: “Bu kadîm ve bî-keydir; onun bânîsi yokdur veyahud [2843] bânî odur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Ve o diğeri dedi: "Bu kadîm ve keyifsizdir; onun kurucusu yoktur veya kurucu odur."

"Key", "hangi" ve "ne zaman" anlamında bir soru edatıdır. Şehinşah ve melikü'l-mülük, yani padişahların padişahı ve padişah, kahhar ve cebbar anlamlarında kullanılır ki, bu anlamı Zühal yıldızı demek olan Keyvan'dan almışlardır. Çünkü Zühal yıldızının yörüngesi dünyanın, Merih'in ve Müşteri'nin üzerindedir. Şerefli beyitte iki anlam da uygun olur. Yani filozof dedi ki: "Bu âlem kadîmdir, bunun başlangıcı keyifsizdir, yani 'ne zamandan beridir?' diye sorulmaz veya onun bir hâkimi ve tasarruf edeni yoktur ve onu birisi kurmamıştır veya kendisi, kendini kurmuştur."

Bu şerefli beyitten anlaşılır ki materyalistlerin teorisi eskidir; çünkü onlar da kâinatta madde ve kuvvet ispat edip, bu âlemin onların karışımından meydana geldiğini ve akıllı bir Yaratıcı'nın bulunmadığını belirtirler.

"Key", hangi ve ne vakit ma'nâsında edât-ı istifhâmdır. Şehinşâh ve me-likü'l-mülük, ya'ni padişahların pâdişâhı ve pâdişâh ve kahhâr ve cebbâr ma'nâlarında müsta'meldir ki, bu ma'nâyı Zühal yıldızı demek olan Key-vân'dan almışlardır. Zîrâ Zühal yıldızının mahreki arzın ve Merîh'in ve Müş-terî'nin fevkındedir. Beyt-i şerîfde iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'ni feyle-sof dedi ki: "Bu âlem kadîmdir, bunun ibtidâsı bî-keydir, ya'ni ne vakitden beridir? diye sorulmaz veyâhud onun bir hâkimi ve mutasarrıfı yokdur ve onu birisi binâ etmemişdir veyâhud kendisi, kendini binâ etmişdir."

Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki maddiyyûnun nazariyyesi eskidir; zîrâ onlar dahi kâinâtda madde ve kuvvet isbât edip, bu âlemin onların imtizâcından husûle geldiğini ve bir Hâlık-ı âkılin bulunmadığını beyân ederler.

2831. Dedi: "Hallâk'ı, gece ve gündüz getiriciye ve Rezzâk'a münkir ol-muşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Dedi: "Yaratıcı'yı, gece ve gündüzü getireni ve Rızık Veren'i inkâr etmişsin!"

Sünnî feylesofa cevaben dedi: "Demek ki sen, geceyi ve gündüzü getirip götüren ve yaratılmışların rızıklarını veren âlemlerin Yaratıcısı'nı inkâr ediyorsun!"

Sünnî feylesofa cevaben dedi: "Demek ki sen, geceyi ve gündüzü getirip götüren ve mahlūkātın rızıklarını veren Hallâk-ı âlemi inkâr ediyorsun!"

2832. Dedi: "Delilsiz dinlemek istemem o şeyi ki söylersin, onu taklîd ile ka-bûl etmek istemem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. Dedi: "Söylediğin o şeyi delilsiz dinlemek istemem, onu taklit ile kabul etmek istemem!"

"Taklit", işitilen şey hakkında düşünülmeksizin körü körüne kabul edilip bir gerdanlık gibi boyna takmaktır. Filozof, Sünnî'ye dedi ki: "Âlemin fani (sonlu) ve hadis (sonradan yaratılmış) olduğuna dair delil isterim; senin şundan bundan işiterek taklit ile söylediğin sözü, ben de taklit ile kabul edemem!"

"Taklîd", işitilen şey hakkında i'mâl-i fikr edilmeksizin körü körüne kabûl edilip bir gerdanlık gibi boynuna takmakdır. Feylesof sünnîye dedi ki: “Âle-min fânî ve hâdis olduğuna delîl isterim; senin şundan bundan işiterek taklîd ile söylediğin sözü, ben de taklîd ile kabûl edemem!"

2833. "Agah ol, hüccet ve burhân getir; zîrâ ben zemânede bunun hüccetsiz dinlemem!".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. "Haberdar ol, delil ve kanıt getir; çünkü ben zamanda bunu delilsiz dinlemem!".

2834. Dedi: "Hüccet benim canımın içindedir, can içinde gizli burhânım vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. Dedi: "Delil benim canımın içindedir, can içinde gizli kanıtım vardır."

2835. Sen gözünün za'fından hilali görmüyorsun, ben görüyorum; benim üzerime hışım etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Sen gözünün zayıflığından hilali görmüyorsun, ben görüyorum; benim üzerime öfkelenme!

Sünnî, filozofun delil istemekte ısrar etmesine karşılık dedi ki: "Sen kendi varlığının dışında delil arıyorsun; hâlbuki bunun delili benim canımın içindedir ki, bu delil yakin nurudur ve yakin nuru can içinde, başkalarının gözünden gizli bir kanıttır; sen ise kalbin gözünün zayıflığından hilal gibi olan bu yakin nurunu görmüyorsun, ben ise görüyorum. Bu nuru benim görmemden dolayı bana öfkelenme!"

Sünnî, feylesofun delîl istemekde ısrar etmesine cevâben dedi ki: "Sen kendi vücûdunun hâricinde delîl arıyorsun; halbuki bunun delili benim canımın içindedir ki, bu delîl nûr-i yakîndir ve nûr-i yakîn can içinde, ağyârın nazarından gizli bir burhandır; sen ise kalbin gözünün za'fından hilâl gibi olan bu nûr-ı yakîni görmüyorsun, ben ise görüyorum. Bu nûru benim görmemden dolayı bana hiddet etme!"

2836. Dedikodu çok oldu ve halk bu müretteb olan feleğin başında ve nihayetinde perakende hâtır oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Dedikodu çok oldu ve halk bu düzenlenmiş olan feleğin başında ve sonunda perişan zihinli oldu.

"Gîc", burada perişan ve perişan zihinli olmak; ve "besîc", çeşitli anlamları vardır; burada "düzülmüş ve tertip olunmuş" demektir. Yani "Sünnî ile filozof arasındaki tartışma ve dedikodu çok oldu; ve uzadı ve bunların tartışmalarını dinleyen halkın da zihinleri karışıp bu âlemin başlangıcı ve sonu hakkında düşünceleri perişan oldu; hangisinin haklı olduğunu bilemediler."

"Gîc", burada perîşân ve perâkende-hâtır olmak; ve "besîc", müteaddid ma'nâları vardır; burada "düzülmüş ve tertib olunmuş" demekdir. Ya'ni "Sünnî ile feylesof arasındaki mübâhase ve dedikodu çok oldu; ve uzadı ve bunların mübâhaselerini dinleyen halkın dahi zihinleri karışıp bu âlemin ibtidâsı ve intihâsı hakkında hatırları perîşân oldu; hangisinin haklı olduğunu bilemediler."

2837. Dedi: “Ey yâr, içimde bir hüccet vardır, asumânın hudûsü üzerine bana bir âyetdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Dedi: “Ey yâr, içimde bir hüccet vardır, asumânın hudûsü üzerine bana bir âyetdir."

Nihayet Sünnî dedi: "Ey arkadaş, benim kalbimde bir hüccet ve delil vardır ki, o delil göklerin ve âlemin sonradan yaratılmış olması üzerine benim için bir alâmet ve nişandır."

Nihâyet sünnî dedi: "Ey arkadaş, benim kalbimde bir hüccet ve delîl vardır ki, o delîl göklerin ve âlemin hâdis olması üzerine benim için bir alâmet ve nişandır."

2838. Ben yakîn tutarım, muhakkak yakîn biliciye onun nişanı o olur ki, ateşe gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. Ben kesin olarak inanırım, kesin bilenin nişanı şudur ki, ateşe gider.

"Ey filozof arkadaş, âlemin sonradan yaratılması ve yok olması hakkında, benim kalbimde kesin bir bilgi nuru vardır. Şimdi, bende kesin bilgi vardır sözü bir iddiadır, her iddia da bir şahit ister. Bu sebeple kesin bilen kimsenin nişanı ve şahidi odur ki, bu iddia sahibi ateşe girsin; eğer ateş yakarsa iddiasında yalancıdır, yakmazsa iddiasında doğrudur."

"Ey feylesof arkadaş, âlemin hudûsü ve fenâsı hakkında, benim kalbimde bir nûr-ı yakîn vardır. İmdi, bende yakîn vardır sözü bir da'vâdır, her da'vâya da bir şâhid ister. Binâenaleyh yakîn bilici olan kimsenin nişânı ve şâhidi odur ki, bu müddeî ateşe girsin; eğer ateş yakarsa da'vâsında kâzibdir, yakmazsa da'vâsında sâdıkdır."

2839. Bil ki, o hüccet dile gelmez, âşıkların sırr-ı aşkının hali gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Bil ki, o delil dile gelmez, âşıkların aşk sırrının hâli gibidir.

Yani, "Aşk nasıl zevke ve vicdana ait bir iş olup, dille tanımlanıp nitelendirilemez ise, kalbimde vicdana ait bir iş olan o delil ve o kesinlik nuru da, öylece dille tanımlanamaz."

Ya'ni, "Aşk nasıl bir emr-i zevkî ve vicdânî olup, lisân ile ta'rîf ve tavsîf olunamaz ise, kalbimde bir emr-i vicdânî olan o hüccet ve o nûr-ı yakîn de, öylece lisân ile ta'rîf olunamaz."

2840. Benim yüzümün sarılığından ve zayıflığından gayri, benim güft u gûyumun sırrı zahir değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. Benim yüzümün sarılığından ve zayıflığımdan başka, benim sözlerimin sırrı açıkça belli değildir.

Yani, "Benim dil ile söylediğim hâlimin iç yüzü ve sırrı açıkça belli değildir; benden açıkça belli olan şey ancak yüzümün sarılığıdır ve zayıflığıdır. Bu, vicdanî olan hâlimin dış görünüşüme olan etkisidir."

Ya'ni, "Benim dil ile söylediğim hâlimin iç yüzü ve sırrı zâhir değildir; benden zahir olan şey ancak yüzümün sarılığıdır ve zayıflığıdır. Bu emr-i vicdânî olan hâlimin zâhirime olan te'sîridir."

2841. Kanlı yaş, yanak üzerinde akıcı olarak gider, onun hüsn ü cemâlinin hücceti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. Kanlı gözyaşı, yanak üzerinde akıcı olarak gider, onun güzelliğinin kanıtı olur.

Yani, "Aşk vicdanî bir iştir, söz ile tarif etmek mümkün değildir. Fakat bir âşık, sevgilisi için ağlar ve gözyaşı yanaklarından akarsa, o gözyaşı, sevgilisinin güzelliğinin kanıtı ve delili olur." Yani içteki hâlin dışta bir nişanı ve alâmeti olur.

Ya'ni, "Aşk bir emr-i vicdânîdir, söz ile ta'rîf etmek kābil değildir. Fakat bir âşık, ma'şûku için ağlar ve göz yaşı yanaklarından akarsa, o göz yaşı, ma'şûkunun hüsn ü cemâlinin hücceti ve delîli olur." Ya'ni bâtındaki hâlin zâhirde bir nişânı ve alâmeti olur.

2842. Dedi: "Ben bunları âmme indinde bir âyet olan bir hüccet bilmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. Dedi: "Ben bunları halk nezdinde bir ayet olan bir delil saymam!"

Felsefî sünnîye cevap olarak dedi: "Ben senin söylediğin sözleri, halkın genelinde iddiayı ispat edici bir işaret olan bir delil ve kanıt saymam; ve bunlar halkı ikna eden sözler değildir."

Felsefî sünnîye cevâben dedi: "Ben senin söylediğin sözleri, umûm-ı nâs indinde da'vâyı isbât edici bir nişan olan bir hüccet ve delîl bilmem; ve bunlar halkı iknâ' eden sözler değildir."

2843. Dedi: "Vaktāki, bir kalp ve bir nakd, "Sen kalpsın ben azîz olan iyiyim" diye dem vururlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. Dedi: "Bir kalp ve bir nakd, "Sen kalpsın, ben aziz olan iyiyim" diye iddia ettiklerinde."

2844. Sonuncu imtihan ateşdir ki, bu iki karîn ateşe giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. Son imtihan ateştir ki, bu iki arkadaş ateşe giderler.

Filozofun itirazı üzerine Sünnî dedi ki: "Sen bir kalpsın, ben aziz ve muteber olan iyi parayım!" diye hâl diliyle birbirleriyle tartışmaya girişmiş olsalar, onların ikisini de tecrübe etmek için ateşe koyarlar. Halis altın ateşte sağlam kalır ve kalp altın bozulur ve yanar.

Feylesofun i'tirâzı üzerine sünnî dedi ki: "Bir kalpsın, ben azîz ve mu'teber olan iyi parayım!" diye lisân-ı hâl ile birbirleriyle bahse girişmiş olsalar, onların ikisini de tecrübe için ateşe koyarlar." Hâlis altın ateşde sağlam kalır ve kalp altın bozulur ve yanar.

2845. Amm ve hâss onların halinden vâkıf olurlar, zandan ve şekden îkān tarafına giderler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. Halk ve seçkinler onların hâlinden haberdar olurlar, zandan ve şüpheden kesin bilgi tarafına giderler.

Kalp ile hâlis ateşe gidince halk ve seçkinler, onların hâllerini görüp hangisinin hâlis ve hangisinin kalp olduğuna vâkıf olurlar ve bu şekilde zandan ve şüpheden kurtulup kesin bilgi tarafına giderler ve bu kesin bilgi ile şüpheleri ortadan kalkar.

"Kalp ile hâlis ateşe gidince avâm ve havâs, onların hallerini görüp hangisinin hâlis ve hangisinin kalp olduğuna vâkıf olurlar ve bu sûretle zandan ve şekden kurtulup yakîn tarafına giderler ve bu yakîn ile şekleri zâil olur."

2846. Ey can, su ve ateş, gizli olan bir nakd ve kalp için imtihan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. Ey can, su ve ateş, gizli olan bir nakit ve kalp için imtihan geldi.

Yani, "Hâlisliği ve sahteliği anlaşılmayan iki altını kuyumcular tecrübe için önce ateşe koyup kızdırırlar, sonra da suya atarlar. Hâlis altın parıl parıl parlar ve sahte altın kapkara olur." Hâlis ile sahtenin tanımındaki eski usul böyleydi; şimdi bilim alanında pek kolay anlaşılır.

Ya'ni, "Hâlisliği ve kalplığı anlaşılmayan iki altını kuyumcular tecrübe için evvelâ ateşe koyup kızdırırlar, sonra da suya atarlar. Hâlis altın parıl parıl yanar ve kalp altın kapkara olur." Hâlis ile kalpın ta'rîfindeki eski usûl böyle idi; şimdi fen dâiresinde pek kolay anlaşılır.

2847. Ya ben ve sen her ikimiz ateşe gidelim, hayran olan bâkîlerin hücceti olalım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Ya ben ve sen her ikimiz ateşe gidelim, hayran olan bâkîlerin (Allah'ın varlığıyla var olanların) delili olalım!

2848. Yahud ben ve sen her ikimiz denize düşelim, zîrâ ben ve sen bu gürûha bir âyetiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. Yahut ben ve sen her ikimiz denize düşelim, çünkü ben ve sen bu topluluğa bir işâretiz.

Yani, "Mademki halis olanı ve kalbi (sahte olanı) ateş ve su ile deniyorlar, biz de halisliğimizi ve kalpliğimizi ya ateş veya su ile deneyelim; bizim hâlimiz bizden sonrakilere kanıt ve delil olsun, çünkü biz her ikimize tâbi olan topluluğun bir işareti ve bir alâmetiyiz."

Ya'ni, "Mâdemki hâlis ile kalpı ateş ve su ile tecrübe ediyorlar, biz de hâlisliğimiz ile kalplığımızı ya ateş veyâ su ile tecrübe edelim; bizim hâlimiz bizden sonrakilere hüccet ve delîl olsun, zîrâ biz her ikimize tâbi' olan gürûhun bir âyeti ve bir alâmetiyiz."

2849. Öyle yaptılar ve ateşe gittiler, her ikisi kendisini ateşin harâretine çarptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. Öyle yaptılar ve ateşe gittiler, her ikisi kendisini ateşin hararetine çarptılar.

Bilinmeli ki, Sünnî'nin inancına göre ateş, Allah'ın emri olmadıkça yakmaz; çünkü doğası gereği yakıcı değildir. Eğer Sünnî, kalbinde bir "Acaba!" ve zerre kadar şüphe olmaksızın ateşe girse, İbrahim Halil'i (a.s.) Nemrud'un ateşi yakmadığı gibi, yakmaz; bu sebeple feylesofu susturmak için Sünnî'nin ateşe girmesi caiz olur. Fakat feylesof bu inançta değildir, o ateşi doğası gereği yakıcı bilir; bu sebeple Sünnî'nin imtihan için teklif ettiği ateşe girmesi, kendi inancının aksine bir hareket olur. Bu itibarla Sünnî ile beraber ateşe girmesi makul görünmez. Makul olan, feylesofun Sünnî'ye: "Benim inancıma göre ateş doğası gereği yakıcıdır, onun için ben giremem, çünkü yanacağımı bilirim. Mademki senin inancına göre ateş seni yakmayacaktır; sen gir, senin yanmaman bana ve bizden sonrakilere delil ve ispat olsun!" demesiydi. Bu sebeple kıssadan maksat olan görünen ateş değildir, aksine nefis ve tabiat ateşidir. Çünkü bu ateş, bu maddi yoğunluk âleminde hem Sünnî'yi hem de feylesofu kuşatmıştır; fakat Sünnî, iman ve irfanı (sezgisel bilgi) ve salih ameli ve faziletli ahlakı sebebiyle bu ateşin kahredici etkisi altında zayıf değildir. Feylesof ise imansız ve irfansız ve amelsiz ve ahlaksız olduğundan, bu ateşlerin içinde ezilmiş ve yok olmuştur. Sünnî'nin kurtuluşu hem zahirî hem de manevîdir; feylesofun helakı da hem zahirî hem de manevîdir. Ve "Sünnî"den maksat, yukarıdaki beyitlerde de işaret buyurulduğu üzere "yakîn nuru sahibi olan bir olgun veli"dir ki, bu gibilerin şerefli isimlerini zorunlu ve doğal ölüm ateşi yakmamıştır. Onların münasebeti ve övgüleri ve menkıbeleri kitaplarda yazılıdır; fakat inkarcıların adını bu ateş kâinat sayfasından silmiştir; ve olgun veliden, görünen ateşte yanmamak ve suda batmamak gibi harikulade olaylar ortaya çıkabilir.

Ma'lûm olsun ki, sünnînin i'tikādına göre ateş Hakk'ın emri olmadıkça yakmaz, zîrâ muhrik bi't-tab' değildir. Eğer sünnî kalbinde bir "Acaba!" ve zerre kadar şübhe olmaksızın ateşe girse, İbrâhîm Halîl (a.s.)ı Nemrûd'un ateşi yakmadığı gibi, yakmaz; binâenaleyh feylesofu ilzâm için sünnînin ateşe girmesi câiz olur. Fakat feylesof bu i'tikādda değildir, o ateşi muhrik bi't-tab' bilir; binâenaleyh sünnînin imtihân için teklif ettiği ateşe girmesi, kendi i'tikādının hilafında bir hareket olur. Bu i'tibâr ile sünnî ile beraber ateşe girmesi ma'kül görünmez. Ma'kül olan feylesofun sünnîye: "Benim i'tikādımca ateş muhrik bi't-tab'dır, onun için ben giremem, çünki yanacağımı bilirim. Mâdemki senin i'tikādınca ateş seni yakmıyacakdır; sen gir, senin yanmaman bana ve bizden sonrakilere hüccet ve burhân olsun!" demesi idi. Binâenaleyh kıssadan maksûd olan zâhirî ateş değildir, belki nefis ve tabîat ateşidir. Zîrâ bu ateş, bu âlem-i kesâfetde hem sünnîyi ve hem de feylesofu muhîtdir; fakat sünnî îmân ve irfânı ve amel-i sâlihi ve ahlâk-ı fâzılı sebebiyle bu ateşin kahrı altında zebûn değildir. Felsefî ise îmânsız ve irfânsız ve amelsiz ve ahlâksız olduğundan, bu ateşlerin içinde makhûr ve müstehlekdir. Sünnînin necâtı hem sûrî ve hem de ma'nevîdir; feylesofun helâki de hem sûrî ve hem de ma'nevîdir. Ve "sünnî"den murâd, yukarıki beyitlerde dahi işâret buyurulduğu üzere "nûr-ı yakîn sahibi olan bir veliyy-i kâmil"dir ki, bu gibilerin nâm-ı şerîflerini mevt-i iztırârî ve tabîî ateş yakmamışdır. Onların münasebeti ve medâyihi ve menâkıbı kitablarda mündericdir; fakat münkirlerin nâmını bu ateş sahîfe-i kâinâtdan silmişdir; ve veliyy-i kâmilden, sûrî ateşte yanmamak ve suda batmamak gibi havârık zuhûr edebilir.

2850. O Huda deyiyici müddeî olan adam kurtuldu; o piç ateş içinde yandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. O Allah diyen iddiacı adam kurtuldu; o piç ateş içinde yandı.

[2863] "Da'î", haramzade, veled-i zina ve piç anlamındadır. Bu şerefli beyitte, ilâhlığı inkâr edenlerin sahih nikâh mahsulü olmadıklarına işaret buyurulur. Yani, "O ilâhlığı inkâr eden filozof, nefis ve tabiat ateşi içinde yandı ve dünyevî hayatında bu ateşler içinde kavruldu."

[2863] "Da'î", harâm-zâde, veled-i zinâ ve piç ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde münkir-i ulûhiyyet olanların nikâh-ı sahĩh mahsûlü olmadıklarına işâret buyurulur. Ya'ni, "O münkir-i ulûhiyyet olan feylesof, nefis ve tabîat ateşi içinde yandı ve hayât-ı dünyeviyyesinde bu ateşler içinde kavruldu."

2851. Bu i'lâmı müezzinden dinle, hâmın ruhuna bir körlük ziyade et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Bu ilânı müezzinden dinle, ham ruhuna bir körlük daha ekle!

Milyonlarca iman ehlinin ibadet ettiği camilerin minarelerinde müezzinler tarafından yapılan ilân ve duyuruyu dinle! Beş vakitte Allah'ın Resulü'nün şerefli adını zikrederler; hâlbuki ilâhlığı inkâr eden filozofların adları batmıştır; bu sebeple müezzinlerin beş vakitte yaptıkları bu duyuruları dinle de, ham olan filozofların canına bir körlük daha ekle, büsbütün kör olsunlar!

Milyonlarca ehl-i îmânın ibâdet ettiği câmi'lerin minârelerinde müezzinler tarafından vâki' olan i'lâm ve ihbârı dinle! Beş vakitde Allâh'ın Resûl'ünün nâm-ı şerîfini zikr ederler; halbuki münkir-i ulûhiyyet olan feylesofların adları batmışdır; binâenaleyh müezzinlerin beş vakitde vâki' olan bu ihbârlarını dinle de, hâm olan feylesofların canına bir körlük daha ziyâde et, büsbütün kör olsunlar!

2852. Zîrâ bu nâm ecelden yanmamışdır; çünki onun müsemması yüksek ve büyük olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. Çünkü bu ad ecelden yanmamıştır; zira onun adlandırılanı yüksek ve büyük olmuştur.

Çünkü bu Peygamber'in adı, zorunlu ve doğal ölüm ateşinden yanmamıştır. Hâlbuki bu ateşe inananlar ile inkâr edenler beraberce girdiler. Bu ateş inkâr edenleri yaktı, inananları yakmadı; zira bu adın sahibi olan Peygamber'in zâtı, kendiliğinden yüksek ve yücedir.

Zîrâ bu Peygamber'in nâmı mevt-i iztırârî ve tabîî ateşinden yanmamışdır. Halbuki bu ateşe mü'minler ile münkirler beraberce girdiler. Bu ateş münkirleri yaktı, mü'minleri yakmadı; çünki bu nâmın sahibi olan zât-ı Peygamberî hadd-i zâtında yüksek ve celîldir.

2853. Kırânda yüz binlerce yarış günlerinden münkirlerin perdeleri yırtılmışdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Yüz binlerce yarış günlerinde, inkârcıların perdeleri yırtılmıştır.

Bazı şârihler "kırân" kelimesinin "karn"ın çoğulu olduğunu belirtmişlerse de, Kāmûs'ta "karn"ın çoğulunun "kurûn" geldiği gösterilmiştir. Ve "karn", otuz veya seksen sene anlamına gelir. Buna göre "kırân", müfâale babından, "mukārenet" (yakınlaşma, bir araya gelme) anlamında bir masdardır. Yalnız "dağ zirvesi" anlamına gelen "karn"ın çoğulu "kırân" gelirmiş ki, bunun da bu beytin anlamıyla bir ilgisi yoktur. "Rihân", "rehn"in çoğuludur ve at yarışında geçecek atın sahibine verilmek üzere ortaya konan ödül ve "eyyâmü'r-rihân" (yarış günleri) anlamındadır ki, o günlerde Araplar böyle ödül ile at koştururlardı (Şemsü'l-Lügat). Kısacası Türkçe "yarış günleri" demek olur. Şu halde şerefli beytin anlamı böyledir: "Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ, yakınlaşma ve tartışma vaktinde meydana gelen bu birçok yarış günlerinden dolayı, onları inkâr edenlerin namus perdeleri yırtılmıştır. Nasıl ki Mûsâ (a.s.) ile Firavun'un sihirbazları birbirlerine yakınlaştılar ve tartıştılar; sonunda sihirbazlar mağlup oldu. Ve aynı şekilde biraz yukarıda zikredildiği üzere Resûl-i Ekrem'e Arap beyleri yakınlaştılar ve tartıştılar; sonunda sele dal ve mızrak atmak suretiyle meydana gelen imtihan ve müsabaka neticesinde inkârcı Arap beyleri mağlup oldular ve utandılar ve namus ve azamet perdeleri yırtıldı. Bu gibi olayların peygamber kıssalarında ve evliyâ menkıbelerinde benzerleri çoktur.

Şurrâhdan ba'zıları "kırân" kelimesi "karn"ın cem'i olduğunu beyân etmişler ise de, Kāmûs'da "karn"ın cem'i "kurûn" geldiği gösterilmişdir. Ve "karn", otuz veyâ seksen sene ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "kırân” müfâale bâbından, “mukārenet" ma'nâsında masdardır. Yalnız "dağ zirvesi" ma'nâsına gelen "karn"ın cem'i "kırân" gelir imiş ki, bunun da bu beytin ma'nâsıyla münasebeti yokdur. "Rihân", "rehn"in cem'idir ve at koşusunda geçecek atın sahibine verilmek üzere ortaya konan öndül ve "eyyâmü'r-rihân" ma'nâsınadır ki, o günlerde Arablar böyle öndül ile at koştururlar (Şemsü'l-Lügat). Hulâsası Türkçe "yarış günleri" demek olur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle demekdir: "Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ mukārenet ve mübâhase vaktinde vâki' olan bu birçok yarış günlerinden dolayı, onları münkir olanların perde-i nâmûsları yırtılmışdır. Nitekim Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'ın sihirbazları birbirlerine mukärin ve mübâhis oldular; nihayet sihirbazlar mağlûb oldu. Ve kezâ biraz yukarıda zikr olunduğu üzere Resûl-i Ekrem'e Arab beyleri mukārin ve mübahis oldular; nihayet sele dal ve mızrak atmak sûretiyle vâki' olan imtihân ve müsabaka netîcesinde münkir olan Arab beyleri mağlûb oldular ve utandılar ve perde-i nâmûsu ve azametleri yırtıldı. Bu gibi hâdisâtın kısas-ı enbiyâda ve menâkıb-ı evliyâda emsâli çokdur.

2854. Vaktâki rehin bağladılar, doğru, mu'cizatın ve cevabın devamında galib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. Ne zaman ki rehin bağladılar, doğru, mucizelerin ve cevabın devamında üstün geldi.

Ne zaman ki her zamanda hak ehli ile batıl ehli tartışmaya girişip, ortaya "öndil" (bahis) ve rehin koydular, peygamberlerin mucizelerinin ve inkarcıları susturacak cevabın devamını sağlamak için hak ehli, batıl ehli üzerine üstün geldi; çünkü her çağda mevcut olan insân-ı kâmil'den (olgun insan) ortaya çıkan harikalar ve kerametler, o insân-ı kâmilin tabi olduğu peygamberin mucizelerindendir.

Vaktâki her zamanda ehl-i hak ile ehl-i bâtıl mübâhaseye girişip, ortaya "öndil" ve rehin koydular, mu'cizât-ı enbiyânın ve münkirleri iskât edecek cevabın devamını teʼmîn için ehl-i hak, ehl-i bâtıl üzerine gālib oldu; zîrâ her asırda mevcûd olan veliyy-i kâmilden zuhûr eden havârık ve kerâmât, o veliyy-i kâmilin tâbi' olduğu peygamberin mu'cizâtı cümlesindendir.

2855. Anladım ki, sebakdan ve feleğin hudûsünden dem vuran kimse muzafferdir ve hakdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Anladım ki, yarıştan ve feleğin sonradan yaratılmış olmasından bahseden kişi galip ve haklıdır.

"Sebak", at yarışı ve ok atışı yarışına girmek demektir. Yani, "Âlemin sonradan yaratılmış olmasından ve bu iddiayı ispat etmek için yarışa girmekten bahseden kişinin galip, muzaffer ve iddiasının hak olduğunu anladım." Çünkü bu kişi, tabiat âleminin dışına çıktığını fiilen gösterdi ve tabiat âleminin dışına çıkan kişi elbette tabiî kanunların hükümlerine bağlı değildir. Hâfız-ı Şîrâzî'nin (k.s.) beyti: تو از سرای طبیعت نمی روی بیرون کجا بکوی حقیقت سفر توانی کرد "Sen ki tabiat evinden dışarıya çıkmadın, hakikat mahallesine yolculuk edebilmen nerede!"

“Sebak”, at koşusu ve ok atışı yarışına girişmek demekdir. Ya'ni, “Âlemin hudûsünden ve bu da'vâyı isbât için müsabakaya girişmekden dem vuran kimsenin gālib ve muzaffer ve da'vâsının hak olduğunu anladım.” Zîrâ bu kimse, âlem-i tabîatın hâricine çıktığını fiilen gösterdi ve âlem-i tabîatın hâricine çıkan kimse bittabi' kavânîn-i tabiiyye ahkâmına tabi' değildir. Beyt-i Hâfız-ı Şîrâzî (k.s.): تو از سرای طبیعت نمی روی بیرون کجا بکوی حقیقت سفر توانی کرد “Sen ki tabîat evinden dışarıya çıkmadın, hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!”

2856. Münkirin hücceti her vakit sarı yüzlü olmakdır; o inkârın sıdkı üzerine bir nişan hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. İnkâr edenin delili her zaman sarı yüzlü olmaktır; o inkârın doğruluğuna bir nişan nerede?

“Sarı yüzlü olmak”, mağlup olup utanmaktan kinayedir. Yani, “Hak ehlini inkâr eden kimsenin, tartışma sonucunda getirebileceği delil ve kanıt, ancak mağlup olup utanmaktır. Onun inkârının doğruluğuna hiçbir nişan ve ispat yoktur.”

“Sarı yüzlü olmak”, mağlûb olup utanmakdan kinâyedir. Ya'ni, “Ehl-i hakkı inkâr eden kimsenin, mübâhase neticesinde getirebileceği hüccet ve delîl, ancak mağlûb olup utanmakdır. Onun inkârının doğruluğuna hiçbir nişan ve isbât yokdur.”

2857. Münkirlerin senâsı hakkında bir minare bu alemde hani ki, tâ nişan olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Münkirlerin övgüsü hakkında bu âlemde bir minare nerede ki, nişan olsun!

"Bu âlemde ilâhlığı inkâr edenlerin övgüsü ve yüceltilmesi hakkında seslenilen bir minare var mıdır ki, onların inançlarının aldatıcılığına ve doğruluğuna işaret olsun!" Batıl dinler bile ilâhlığı inkâr edenlere bir paye ve bir değer vermez.

"Bu âlemde münkir-i ulûhiyyet olanların medh ve senâsı hakkında nidâ olunan bir minâre var mıdır ki, onların i'tikādlarının telbîs ve tasdîkine nişân olsun!" Edyân-ı bâtıle bile münkirü'l-ulûhiyyet olanlara bir pâye ve bir kıymet vermez.

2858. Hani bir minber ki, orada bir muhbir, bir münkirin rüzgârını yada getirsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Hani bir minber ki, orada bir haber veren, bir inkârcının hâlini dile getirsin?

"Rüzgâr", yel ve âlem ve zaman, vakit ve hâl anlamlarındadır. Burada hâl anlamı uygundur. Yani, "İlâhlığı inkâr eden bir kimsenin hâlini övmek için, bir haber verene ve vaize ait bir kürsü var mıdır ki, o vaiz orada bu inkârcıyı övüp yüceltsin?" Bu akıl ve muhakeme fakirleri her çağda şurada burada dağınık bir şekilde ortaya çıkıp, zamanın akıllıları tarafından hakaret görerek sönüp giderler.

"Rûzgâr", yel ve âlem ve zamân, vakit ve hâl ma'nâlarınadır. Burada hâl ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Münkir-i ulûhiyyet olan bir kimsenin hâlini tahsîn için, bir muhbir ve vâize mahsûs bir kürsü var mıdır ki, o vâiz orada bu münkiri medh ve senâ etsin?" Bu akıl ve muhakeme fakirleri her asırda şurada burada müteferrik bir sûretde çıkıp, ukalâ-yı zamâne tarafından hakāret görerek sönüp giderler.

2859. Dînâr ve diremin yüzü, onların nâmından kıyamete kadar bu hakdan nişân verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Dinar ve dirhemin yüzü, onların adından kıyamete kadar bu haktan nişan verir.

"Dinar", sikkeli altın; "dirhem", akçe ve para demektir. "Onların adı"ndan kastedilen, Allah'ın ve peygamberlerinin yüce isimlerindendir. Yani altının ve altından başka paraların yüzünde ilahi celâl ismi ile peygamberinin yüce isminin kazılı olması, kıyamete kadar bu haktan, yani ilahlığı ve peygamberliği tasdik etmekten nişan verir. Bilinmelidir ki, Hz. Pîr'in zamanında sikkelerin bir tarafında hükümdarın ismi ve diğer tarafında da "Lâ ilâhe illallâh Muhammedü'r-Resûlullah" kazılı idi. Selçuklu Hükûmeti'nin sikkeleri böyle olduğu gibi diğer eski hükümetlerin paraları da böyle idi. Hatta 1921 senesinde basılan Türkiye Posta pullarının beş yüz kuruşluğu üzerinde de kelime-i tevhid kazılı idi. Ve ilahi ad yalnız İslam hükümetlerinin paralarına özgü değildir; Fransa hükümetinin altınları kenarında da hâlen "Dieu protège La France" ["Tanrı Fransa'yı korusun!"] kazılıdır. Sözün özü, paraların kiminde ilahi ad ve kiminde ilahi ad ile peygamber adı birlikte kazılı olup, kıyamete kadar bu haktan nişan verirler.

"Dînâr", sikkeli altın; "direm", akçe ve para demekdir. "Onların nâmı"ndan murâd, Allâh'ın ve peygamberlerinin ism-i şerîflerindendir. Ya'ni altın ve altının gayri olan paraların yüzünde ism-i celâl-i ilâhî ile peygamberinin ism-i şerîfi mahkûk olması, kıyâmete kadar bu hakdan, ya'ni tasdîk-i ulûhiyyet ve risâletden nişan verir." Ma'lumdur ki, zamân-ı Hz. Pîr'de sikkelerin bir tarafında hükümdarın ismi ve diğer tarafında da "Lâ ilâhe illallâh Muhammedü'r-Resûlullah" mahkûk idi. Hükûmet-i Selçûkiyye'nin sikkeleri böyle olduğu gibi diğer eski hükümetlerin paraları da böyle idi. Hattâ 1921 senesinde tab' olunan Türkiye Posta pullarının beş yüz kuruşluğu üzerinde de kelime-i tevhîd mahkûk idi. Ve nâm-ı ilâhî yalnız hükûmet-i islâmiyye paralarına mahsûs değildir; Fransa hükümetinin altınları kenârında da el-ân "Dieu protège La France" ["Tanrı Fransa'yı korusun!"] mahkûkdür. "Velhâsıl paraların kiminde nâm-i ilâhî ve kiminde nâm-ı ilâhî ile nâm-ı peygamberî birlikde olarak mahkûk olup, kıyâmete kadar bu hakdan nişan verirler."

2860. Şahların sikkesi başka türlü olur; Ahmed'in sikkesini müstekarra kadar gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Şahların sikkesi başka türlü olur; Ahmed'in sikkesini karâr yerine kadar gör!

"Müstekarr", karâr yeri demektir ki, bundan maksat kıyamettir. Yani, "Altın ve gümüş paraların üzerinde ilâhî isim ile Resûl'ün isminin kazınmış olması onların doğruluk alâmetidir. Fakat hükümetler değişim içinde olduklarından, bir hükümetin yerine başka bir hükümet gelerek şahların sikkeleri de değişebilir; fakat Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in sikkesi, yani saltanat ve peygamberlik ismi kıyamete kadar kalıcıdır!"

"Müstekarr", karâr mahalli demekdir ki, bundan murâd kıyâmetdir. Ya'ni, "Altın ve gümüş paraların üzerinde nâm-ı ilâhî ile nâm-ı Resûl'ün mahkûk olması onların alâmet-i sıdkıdır. Fakat hükümetler inkılâb içinde olduklarından, bir hükümetin yerine dîğer hükümet gelerek şâhların sikkeleri de değişebilir; fakat Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in sikkesi, ya'ni nâm-ı saltanatı ve nübüvveti kıyâmete kadar bâkîdir!"

2861. Gümüşün veya bir altının yüzünde, sikke üzerinde bir münkirin adını göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Gümüşün veya bir altının yüzünde, sikke üzerinde bir inkârcının adını göster!

Yani, âlemde hiçbir sikke üzerinde ilâhlığı ve peygamberliği inkâr eden birinin adı yazılı değildir. Böyle bir durumun meydana gelmemesi, onların bâtıl oluşlarına ve zilletlerine işaret eder.

Ya'ni, âlemde hiçbir sikke üzerinde bir münkir-i ulûhiyyet ve nübüvvetin nâmı mahkûk değildir. Böyle bir hâl vâki' olmaması, onların butlânına ve zilletlerine delâlet eder.

2862. Haydi güneş gibi olan bu mu'cizi tutma, yüz dilliyi gör, onun adı Ümmü'l-Kitab'dır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. Haydi güneş gibi olan bu mucizeyi tutma, yüz dilliyi gör, onun adı Ümmü'l-Kitab'dır.

"Yüz dilli"den maksat, Kur'ân-ı Kerîm'dir ki, bir adı da Ümmü'l-Kitâb'dır. Yani "Mutluluk çağında inkârcılara karşı Resûl-i Ekrem hazretlerinin gösterdiği mucizeleri ve minarelerde ve minberlerde adının zikri ve sikkeler üzerine isminin hakkedilmesi suretiyle zamanımızda da gördüğümüz güneş gibi mucizevî halleri ve hadiseleri bırak da, yüz dilli olan yüce şanlı Kur'ân'ı gör ki, onun adı Ümmü'l-Kitâb'dır."

Bilinmeli ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "Ayakta duran bir mucizedir" buyururlardı. Bir kere dil itibarıyla belagatin son derecesindedir. Kur'ân-ı Kerîm وإن كنتم في ريب مما نزلنا على عبدنا فأتوا بسورة من مثله (Bakara, 2/23) yani "Kulumuza indirdiğimiz şeyden şüphe ve tereddüt içinde iseniz, onun benzerinden bir sure getiriniz!" diye Arap belagatçılarına meydan okudu. Hiçbirisi Kur'ân'a nazire yapmaya cesaret edemedi. Gerçi bazı ahmaklar, cahilleri kandırmak için kısa surelere nazire yapmaya yeltendiler; fakat yaptıkları saçmalıklara kendileri de güldüler. Örneğin peygamberlik davasında bulunan Müseylimetü'l-Kezzâb'ın yaptığı maskaralığın örneği şudur: يا ضفدع كم تنقين اعلاك فى الماء واسفلك في الطين لا الماء تكدرين ولا الشارب تمنعين Yani "Ey kurbağa, ne kadar ötersin ki, yukarın suda ve aşağın çamur içindedir. Ne suyu bulandırabilirsin ne içen kimseyi engelleyebilirsin!" Ve diğer? "El-Kāriatü" sure-i şerifesine yaptığı bir kepaze nazire de budur: Yani "Fil nedir fil? Filin ne olduğunu sana ne şey bildirdi? Onun bir hurma lifinden ipe benzer kuyruğu vardır, bir uzun hortumu vardır; muhakkak bu bizim Rabb'imizin yaratmasından azdır." Kur'ân'ın özelliklerini bu şerhte sayıp dökmek imkanı yoktur, Mevâhib-i Ledünniyye'de bir nebze beyan buyurulmuştur; isteyen mütalaa etsin. "Kur'ân'ın yüz dilli olması"nın anlamı budur ki, Kur'ân beşerin geneline hitaben nazil olmuştur; bu sebeple her milletin irşadına özgü hitap ve söz vardır. "Ümmü'l-Kitâb" olması da budur ki, teşbih ve tenzihi bir araya getirir. Zira geçmiş semavi kitapların bazıları sırf tenzihi ve bazıları da sırf teşbihi açıklar. Örneğin Tevrat tenzih üzerine ve İncil teşbih üzerine ve Nuh (a.s.)a inen kitap da bazen teşbih ve bazen tenzihe davet vardır. Nitekim ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhî'dedir. Ve Kur'ân hiçbir semavi kitabın söylemediği hükümleri bir araya getirir. Kur'ân'da ibadetler, evlilikler, muameleler, cezalar, miras hukukları, dalalette kalanları irşad için akli deliller, geçmiş asırlardan haber, gayb aleminden haber, helak olan kavimlerin zikri, güzel ahlaka vesile olacak öğütler, beğenilen nasihatler, ahiret yurdunun halleri, dünya yurdunun halleri, ledün ilimleri, adabın güzellikleri ve bunlardan başka daha pek çok kural vardır. Nitekim Yüce Allah buyurur: مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ (En'âm, 6/38) Yani "Kur'ân'da beyan edilmedik bir şey bırakmadık!" demek olur.

"Yüz dilli"den murâd, Kur'ân-ı Kerîm'dir ki, bir adı da Ümmü'l-Kitâb'dır. Ya'ni "Zamân-ı saâdetde münkirlere karşı Resûl-i Ekrem hazretlerinin gösterdiği mu'cizâtı ve minârelerde ve minberlerde nâmının zikri ve sikkeler üzerine isminin hakkedilmesi sûretiyle zamânımızda da gördüğümüz güneş gibi mu'ciz halleri ve hadiseleri bırak da, yüz dilli olan Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı gör ki, onun adı Ümmü'l-Kitâb'dır."

Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "Mu'cize-i kāimedir" buyururlar idi. Bir kerre lisân i'tibariyle belâğatin son derecesindedir. Kur'ân-ı Kerîm وإن كنتم في ريب مما نزلنا على عبدنا فأتوا بسورة من مثله (Bakara, 2/23) ya'ni "Kulumuza indirdiğimiz şeyden şek ve şübhede iseniz, onun mislinden bir sûre getiriniz!" diye Arab bülegāsına meydan okudu. Hiçbirisi Kur'ân'ı tanzîre cesâret edemedi. Gerçi ba'zı ahmaklar, cühelâyı kandırmak için kısa sürelere nazîre yapmağa yeltendiler; fakat yaptıkları saçmalara kendileri de güldüler. Ezcümle peygamberlik da'vâsında bulunan Müseylimetü'l-Kezzâb'ın yaptığı maskaralığın numûnesi şudur: يا ضفدع كم تنقين اعلاك فى الماء واسفلك في الطين لا الماء تكدرين ولا الشارب تمنعين Ya'ni "Ey kurbağa, nice bir ötersin ki, yukarın suda ve aşağın çamur içindedir. Ne suyu bulandırabilirsin ne içen kimseyi men' edebilirsin!" Ve dîğer? "El-Kāriatü" sûre-i şerîfesine yaptığı bir kepâze nazire de budur: Ya'ni "Fil nedir fil? Filin ne olduğunu sana ne şey bildirdi? Onun bir hurma lifinden ipe benzer kuyruğu vardır, bir uzun hortumu vardır; muhakkak bu bizim Rabb'imizin halkından azdır." Havâss-ı kur'âniyyeyi bu şerhde ta'dâd etmek imkânı yokdur, Mevâhib-i Ledünniyye'de bir nebze beyân buyurulmuşdur; isteyen mütâlaa etsin. "Kur'ân'ın yüz dilli olması"nın ma'nâsı budur ki, Kur'ân beşerin umûmuna hitâben nâzil olmuşdur; binâenaleyh her milletin irşâdına mahsûs hitâb ve söz vardır. "Ümmü'l-Kitâb" olması da budur ki, teşbîh ve tenzîhi câmi'dir. Zîrâ kütüb-i semâviyye-i mâziyenin ba'zıları sırf tenzîhi ve ba'zıları da sırf teşbîhi mübeyyindir. Meselâ Tevrât tenzih ve İncil teşbîh üzerine ve Nûh (a.s.)a münzel olan kitâb da gâh teşbîh ve gâh tenzîhe da'vet vardır. Nitekim tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhîdedir. Ve Kur'ân hiçbir kütüb-i semâviyyenin söylemediği ahkâmı câmi'dir. Kur'ân'da ibâdât, münâkehât, muâmelât, ukūbât, hukūk-ı irsiyye, dalâletde kalanları irşâd için edille-i akliyye, geçmiş asırlardan haber, mugayyebâttan haber, helâk olan kavimlerin zikri, hüsn-i ahlâka medâr olacak mevâiz, nasâyih-i mergube, dâr-ı âhiretin ahvâli, dâr-ı dünyanın ahvâli, ulûm-ı ledünniyye, mehâsin-i âdâb ve bunlardan başka daha pek çok kavâid vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ (En'âm, 6/38) Ya'ni "Kur'ân'da beyân olmadık bir şey bırakmadık!" demek olur.

2863. Kimsenin mecâli yokdur ki, ondan bir kelimeyi beyân hususunda ya çalsın, ya ziyâde etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Kimsenin, ondan bir kelimeyi açıklama hususunda ya çalmaya ya da artırmaya gücü yoktur!

Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesini eksiltmek veya artırmak suretiyle anlamını bozmaya kimsenin gücü yoktur ve şimdiye kadar Kur'ân'ın bu kadar düşmanı olduğu hâlde kimse bu cüreti gösterememiştir; çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah, "Muhakkak Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette onu koruyucu biziz!" (Hicr, 15/9) buyurur. Ve Kur'ân'ın sırf ilâhî vahiy olup, insan tarafından hiçbir şey katılamayacağını açıklayan Yüce Allah, Hâkka sûresinde de şöyle buyurur: "Eğer Peygamber bazı sözleri kendinden uydurup bize isnat etseydi, biz onu kudretimizle yakalayıp sonra damarını kesip helâk ederdik." (Hâkka, 69/44-46)

Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesini eksiltmek veya ziyâdeletmek sûretiyle ma'nâsını tahrîfe kimsenin mecâli yokdur ve şimdiye kadar Kur'ân'ın bu kadar düşmanları olduğu halde kimse bu cür'eti gösterememişdir; zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ إِنَّا نَحْنُ نَزَلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) Ya'ni "Muhakkak Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette onu muhâfaza edici biziz!" buyurur. Ve Kur'ân'ın sırf vahy-i ilâhî olup, beşer tarafından hiçbir şey katılamıyacağı[nı] mübeyyin olarak Hak Teâlâ el-Hâkka sûre-i şerîfesinde de şöyle buyurur: وَلَوْ تَقُولَ عَلَيْنَا بَعض الأقاويل لأخذنا منه باليمين ثم لقطعنا منه الوَتِينَ (Hâkka, 69/ 44-46) Ya'ni "Eğer Peygamber ba'zı akvâli kendinden düzüp, bize isnâd etse, biz onu kudretimiz ile yakalayıp, sonra damarını kesip helâk ederdik."

2864. Galibin yari ol ki, akıbet galib olasın; ey azgın, âgâh ol, mağlubların yâri olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Galip olanın dostu ol ki, sonunda galip olasın; ey azgın, uyanık ol, mağlup olanların dostu olma!

Nefis ehli olanları ve inkârcıları mağlup eden peygamberlerin ve evliyaların dostu ol ve onların yolunu seç ki, sen de onlar gibi hem görünürde hem de içsel olarak galip olasın! Ey nefsine uyan azgın efendi, sakın mağlup olan inkârcıların dostu olma ki, dünyada ve ahirette mağlup olmayasın!

Ehl-i nefsi ve münkirleri mağlûb eden enbiyâ ve evliyânın yâri ol ve onların mesleğini ihtiyâr et ki, sen de onlar gibi zâhiren ve bâtınen galib olasın! Ey nefsine tâbi' olan azgın efendi, sakın mağlub olan münkirlerin dostu olma ki, dünyâda ve âhirette mağlûb olmayasın!

2865. Münkirin hücceti ancak bu geldi ki, ben bu zâhirin gayri vatan görmüyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. İnkar edenin kanıtı ancak şu oldu ki, ben bu görünenin dışında bir vatan görmüyorum.

İlâhlığı inkâr eden kişinin katında kanıt ve delil ancak dünya hayatının görünenidir. Onun gözü ancak eşyanın görünenini ve kendi varlığının vatanını dahi dünyadan ibaret görür. Nasıl ki Yüce Allah Câsiye Sûresi'nde bu gibiler hakkında buyurur: وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكْنَا إِلَّا الدهر وما لهم بذلك من علم إن هم إلا يظنون (Câsiye, 45/24) Yani "İnkâr edenler dediler ki: "Bu hayat dedikleri ancak bu dünyada olan hayattır ve bizi ancak zaman helâk eder." Halbuki onların bu sözlerine ilim cinsinden hiçbir delilleri yoktur, ancak onlar zannederler."

Münkir-i ulûhiyyet olan kimsenin indinde hüccet ve burhân ancak hayât-ı dünyânın zâhiridir. Onun gözü ancak eşyânın zâhirini ve kendi mevcûdiyetinin vatanını dahi dünyâdan ibaret görür. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Câsiye'de bu gibiler hakkında buyurur: وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكْنَا إِلَّا الدهر وما لهم بذلك من علم إن هم إلا يظنون (Câsiye, 45/24) Ya'ni "Münkirler dediler ki: "Bu hayât dedikleri ancak bu dünyâda olan hayâtdır ve bizi ancak dehr helâk eder." Halbuki onların bu sözlerine ilim cinsinden hiçbir delilleri yokdur, ancak onlar zannederler."

2866. Hiç düşünmez ki, her yerde bir zâhir vardır, o gizli hikmetlerden bir muhbirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Hiç düşünmez ki, her yerde bir görünen vardır, o gizli hikmetlerden bir haber vericidir.

"Hayatın ve eşyanın görünen yüzünü gören bu inkârcı, hiç düşünmez ki, her nerede görünen bir şey varsa, o şey, Hakk'ın gizli hikmetlerinden haber vericidir." Örneğin, kavun, karpuz ve hıyar gibi yaz meyvelerinin kışın ve portakal, muşmula ve üvez gibi kış meyvelerinin de yazın görünmemesi, düşünenler için ibret alınacak şeylerdir. Her mevsimde o mevsime göre insan hayatı için faydalı şeylerin ortaya çıkışı, bir Nimet Veren'in varlığından haber verir.

"Hayâtın ve eşyânın zâhirini gören bu münkir, hiç düşünmez ki, her nerede zâhir olan bir şey var ise, o şey, Hakk'ın gizli hikmetlerinden haber vericidir." Meselâ kavun ve karpuz ve hıyar gibi yaz meyvelerinin kışın ve portakal ve muşmula ve üvez gibi kış meyvelerinin dahi yazın zâhir olmaması, düşünenler için ibret alınacak şeylerdir. Her mevsimde o mevsime göre hayât-ı beşer için fâideli şeylerin zuhûru, bir Mün'im'in vücûdundan haber verir.

2867. Her bir zâhirin fâidesi muhakkak bâtındır; ilâçlarda olan nef' gibi kâmindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Her bir görünenin faydası kesinlikle bâtındır; ilaçlarda olan fayda gibi tamdır.

Bilinmeli ki, her bir görünen şeydeki bâtın olan faydayı görmek ancak kalp gözüyle olur ve kalp gözü ise ancak peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyaların sözlerini dinleyip kabul etmekle açılır. Hâlbuki inkârcılar, onların sözlerini dinleyip reddettiklerinden Yüce Allah onların kalplerini mühürlemiş ve kulaklarına ve gözlerine de perde çekmiştir. Nasıl ki Bakara suresinin baş tarafında خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) ["Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; onların gözlerinde perde vardır"] buyurur. Bu sebeple inkârcıların eşyanın bâtınlarına nüfuz etme imkânı yoktur.

Bu, "Ve mâ halakne's-semâvâti ve'l-arda ve mâ beynehumâ illâ bi'l-Hakkı" yani "Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyleri ancak Hak ile yarattık" ayet-i kerimesinin tefsiridir. Onları bunun için yaratmadık ki, siz göresiniz; aksine, anlam ve kalıcı hikmet için yarattık ki, siz onu görmezsiniz!

Bilinmeli ki, "Hak" zâta ait isim ve sıfatlardandır ve ayet-i kerimede "Hak" lafzına dahil olan "bâ" mülâbese (ilişki, beraberlik) içindir. Şu halde ayet-i kerimenin anlamı: "Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyi ancak Hak isim ve sıfatımıza mülâbis (ilişkili) olarak yarattık" demek olur. Şimdi Hak zâta ait isimlerden olunca, onun içinde Mübdî (yoktan var eden) ve Muîd (geri döndüren) ve Muhyî (dirilten) ve Mümît (öldüren) ve Muizz (izzet veren) ve Müzill (zelil eden) gibi isimler de dahil olur. Bu sebeple yaratılanın yaratılışı, ilahi isim ve sıfatların hüküm ve eserlerinin ortaya çıkması içindir ki, bunun gayesi, yukarıda geçen ve 2530 numaralı beyt-i şerifin şerhi olan كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف ["Ben gizli bir hazine idim, bilinmemi sevdim, bilinmem için halkı halk ettim"] hadis-i kudsîsine bağlılıktır. Böyle olunca ilahi isim ve sıfatların hükümlerinin ortaya çıkması, marifet (Allah'ı bilme) husulü içindir; ve marifet husulü ise kulluk ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) bağıntılarını meydana çıkarır. Nasıl ki ayet-i kerimede وَمَا خَلَقْتَ الْجِنِ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعبدون (Zariyat, 51/56) yani "Ben cinni ve insi ancak ibadet etmeleri için yarattım!" buyurulur. Böyle olunca âlemin yaratılışı, onların suretlerini hissi basar (duyu organlarıyla görme) ile temaşa etmek için değildir. Aksine, onların içindeki ilahi kasıt ve iradeyi kalp gözüyle idrak etmek içindir ki, bunları his gözüyle görmek mümkün değildir.

Ma'lûm olsun ki, her bir zâhirde bâtın olan fâideyi görmek ancak kalb gözüyle olur ve kalb gözü ise ancak enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın sözlerini dinleyip kabûl etmekle açılır. Halbuki münkirler, onların sözlerini dinleyip reddettiklerinden Hak Teâlâ onların kalblerini mühürlemiş ve kulaklarına ve gözlerine de perde çekmişdir. Nitekim sûre-i Bakara'nın baş tarafında خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) ["Allâh onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemişdir; onların gözlerinde perde vardır"] buyurur. Binâenaleyh münkirlerin bevâtın-ı eşyaya nüfüz-ı nazarları imkânı yokdur.

Bu "Ve mâ halakne's-semâvâti ve'l-arda ve mâ beynehumâ illâ bi'l-Hakkı" ya'ni "Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyleri ancak Hak ile yarattık" âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Onları bunun için yaratmadık ki, siz göresiniz; belki ma'nâ ve hikmet-i bâkıye için yarattık ki, siz onu görmezsiniz!

Ma'lûm olsun ki, "Hak" esmâ ve sıfât-ı zâtiyyedendir ve âyet-i kerîmede "Hak" lafzına dahil olan “bâ" mülâbese içindir. Şu halde âyet-i kerîmenin ma'nâsı: “Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyi ancak Hak isim ve sıfatımıza mülâbis olarak yarattık" demek olur. İmdi Hak esmâ-i zâtiyyeden olunca, onun zımnında Mübdî ve Muîd ve Muhyî ve Mümît ve Muizz ve Müzill ilh... gibi isimler dahi dâhil olur. Binâenaleyh mahlûkun halkı, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir ki, bunun gāyesi, yukarıda geçen ve 2530 numaralı beyt-i şerîfin sürhü olan كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف ["Ben gizli bir hazîne idim, bilinmemi sevdim, bilinmem için halkı halk ettim"] hadîs-i kudsîsine merbûtiyetdir. Böyle olunca esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ahkâmının zuhûru, ma'rifet husûlü içindir; ve maʼrifet husûlü ise âbidiyet ve ma'bûdiyet nisbetlerini meydana çıkarır. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتَ الْجِنِ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعبدون (Zariyat, 51/56) ya'ni “Ben cinni ve insi an- cak ibâdet etmeleri için yarattım!" buyurulur. Böyle olunca âlemin halkı, onların sûretlerini basar-ı hissî ile temâşâ için değildir. Belki onların zımnındaki kasd ve irâde-i ilâhiyyeyi kalb gözüyle idrâk etmek içindir ki, bunları his gözüyle görmek mümkin değildir.

2868. Hiçbir nakkāş, nakşın zînetini nef' ümîdi olmaksızın, nakş aynından dolayı tersîm eder mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Hiçbir nakkaş, nakşın güzelliğini fayda umudu olmaksızın, nakşın kendisi için çizer mi?

Yani, bir ressam, bir resim levhasını yaptığı zaman, onun içinde bir fayda ve kazanç amaçlar ve ister; ve o suretin bir anlamı vardır; yoksa ressam "Anlamı olsun, olmasın, şöyle bir suret yapayım!" diyerek bir nakış ve suret yapmaz.

Ya'ni, bir ressâm, bir resim levhasını yaptığı vakit, onun zımnında bir nef ve fâide kasd ve irâde eder; ve o sûretin bir ma'nâsı vardır; yoksa ressâm "Ma'nâsı olsun, olmasın, şöyle bir sûret yapayım!" diyerek bir nakış ve sûret yapmaz.

2869. Belki fürce ile gamlardan kurtulsunlar diye misafirler ve çocuklar için tersim eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. Aksine, misafirler ve çocuklar gamlardan kurtulsunlar diye ressam, onlar için resimler yapar.

"Kihân", küçük anlamına gelen "kih" kelimesinin çoğuludur. "Fürce", iki şey arasındaki açıklık anlamına gelir ve Farslar bunu "seyretme" anlamında kullanırlar. Yani, "Ressam, yaptığı resim levhalarını evlerin duvarlarına asar ki, misafirler ve çocuklar onları seyrederek kalpleri ferahlasın." Resmin faydalarından biri budur. Bu şerefli beyitte, eşyanın suretleriyle (görünen şekilleriyle) mutlu olanların çocuk hükmünde olduklarına işaret edilir.

"Kihân”, küçük ma'nâsına olan "kih" kelimesinin cem'idir. "Fürce", iki şey arasındaki açıklık ma'nâsına olup Fârisîler "temâşâ" ma'nâsında isti'mâl ederler. Ya'ni, "Ressâm yaptığı resim levhalarını evlerin duvarlarına ta'lîk olunarak, misafirlerin ve çocukların onları temâşâ ederek kalbleri ferahlansın diye tersîm ederler." Nakşın fâidelerinden birisi budur. Bu beyt-i şerîfde suver-i eşyâ ile mesrûr olanların çocuk mesâbesinde olduklarına işâret buyurulur.

2870. Çocukların şûdîliği ve onun nakşından gitmiş dostları, dostların zikri için [2883] tersîm eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. Çocukların neşesi ve onun nakşından gitmiş dostları, dostların anılması için [2883] resmeder.

"Ressamın resim yapmasının faydası, çocukların mutlu olmaları veya uzak bir yolculukla ya da vefat sebebiyle gözden kaybolmuş olan dostların, dostlar tarafından anılması ve hatırlanması içindir." Nasıl ki zamanımızda yaygınlaşan fotoğrafların çekilmesindeki amaçlar ve faydalar ortadadır.

"Ressamın resim yapmasının fâidesi çocukların mesrûr olmaları veyâhud uzak sefer ile veyâhud vefât sebebi ile nazardan gāib olmuş olan dostların, dostlar tarafından yâdı ve tahatturu içindir." Nitekim zamânımızda taammüm eden fotoğrafların çıkarılmasındaki kasıdlar ve fâideler meydandadır.

2871. Hiç bardak yapan, bardağa bardağın "ayn"ından dolayı acele eder mi? Suyun bûyünden dolayı yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Hiç bardak yapan, bardağa bardağın tekil hakikatinden dolayı acele eder mi? Suyun kokusundan dolayı yapar.

"Bûy" kelimesi koku, behre ve nasip, huy, tabiat, muhabbet, ümit, arzu, hâhiş, tama' anlamlarına gelir; burada "arzu" ve "ümit" anlamları uygun olur. Yani, "Bardak ve testi gibi şeyleri yapan, bunları kendi şekil ve biçimlerinden dolayı yapmaz; içine su konmak arzu ve ümidiyle yapar."

"Bûy", kelimesi koku, behre ve nasîb, huy, tabîat, muhabbet, ümîd, arzû, hâhiş, tama' ma'nâlarına gelir; burada “arzû" ve "ümîd” ma'nâları münasib olur. Ya'ni, "Bardak ve testi gibi şeyleri yapan, bunları kendi şekil ve sûretlerinden dolayı yapmaz; içine su konmak arzû ve ümîdiyle yapar."

2872. Hiç kase yapıcı, tamâm olarak kaseyi taâm için değil, kasenin "ayn"ı için yapar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Hiç kâse yapıcı, kâseyi tamâmen yemek için değil, kâsenin kendisi için yapar mı?

Kâseci, kâsenin şeklini ancak içine yiyecek bir şey konulacağı düşüncesiyle yapar.

Kâseci kâsenin sûretini ancak içine yiyecek bir şey konur mütâlaasıyla yapar.

2873. Hiçbir hattât yazıyı fen ile okumak için değil, yazının “ayn"ı için yazar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. Hiçbir hattat yazıyı, yazının kendisi için mi yazar, yoksa fen ile okumak için mi?

Hattat özenerek yazdığı bir yazıyı, o yazının şeklinden ve zâtından dolayı yazmaz; aksine, okunup, onun işaret ettiği anlama geçilmesi için yazar.

Hattât özenerek yazdığı bir yazıyı, o yazının şeklinden ve zâtından dolayı yazmaz; belki okunup, onun delâlet ettiği ma'nâya intikal etmesi için yazar.

2874. Zâhirin nakşı, gāibin nakşı içindir; ve o, diğer gāib için bağlandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. Görünenin nakşı, görünmeyenin nakşı içindir; ve o, diğer görünmeyene bağlandı.

Görünen bir şeyin nakşı ve şekli, henüz görünmeyen bir şeyin nakşı içindir; ve o görünmeyen şeyin nakşı da, diğer görünmeyen bir şey içindir. Örneğin bakırcı bir tencere yapar, bu tencerenin görünen şekli, onun içinde pişecek olan ve henüz görünmeyen yemeğin şekli içindir; ve yemeğin şekli dahi, onu yiyenlerin vücutlarında kuvvet oluşması içindir; ve vücutta kuvvet oluşması, ondan dünyevî ve uhrevî birtakım amellerin şeklinin ortaya çıkması içindir.

"Zahir olan bir şeyin nakşı ve sûreti, henüz gāib olan bir şeyin nakşı içindir; ve o gaib olan şeyin nakşı da, diğer gāib olan bir şey içindir." Meselâ bakırcı bir tencere yapar, bu tencerenin şekl-i zâhirîsi, onun içinde pişecek olan ve henüz gāib bulunan yemeğin sûreti içindir; ve yemeğin sûreti dahi, onu yiyenlerin vücûdlarında kuvvet husûlü içindir; ve vücûdda kuvvet husûlü, ondan dünyevî ve uhrevî birtakım amellerin sûreti zahir olmak içindir.

2875. Ey oğul, şatranc oyunu gibidir; her oyunun fâidesini tâlîde gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. Ey oğul, satranç oyunu gibidir; her oyunun faydasını takipte gör!

Görünenin nakşının, görünmeyenin nakşı için olmasının misali satranç oyununda belirgindir. Örneğin oyunculardan biri diğerine bir taş verir, bunun sebebi arkadan gelen oyunları kazanmaktır. Dama oyunu da böyledir.

Zâhirin nakşı, gāibin nakşı için olmasının misâli şatranc oyununda zâhirdir." Meselâ oyunculardan biri dîğerine bir taş verir, onun sebebi arkadan gelen oyunları kazanmakdır." Dama oyunu da böyledir.

2876. Bunu o gizli oyun için ve onu onun için ve onu falan için koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Bunu o gizli oyun için ve onu onun için ve onu falan için koydular.

Yani, "Satranç oyununda bu görünen oyunu, onu takip edecek olan gizli oyun için ve o gizli oyunu da, ondan daha gizli olan oyun için, sözün özü onu onun için ve onu da falan için zincirleme olarak koydular." İşte âlemdeki görünen şeyler de böyledir. Her görünenin bir bâtını (iç yüzü) ve o bâtının bir bâtını ve o bâtının dahi başka bir bâtını vb. vardır.

Ya'ni, "Şatranc oyununda bu zâhir olan oyunu, onu ta'kîb edecek olan gizli oyun için ve o gizli oyunu da, ondan daha gizli olan oyun için, velhâsıl onu onun için ve onu da falan için müteselsilen vaz' ettiler." İşte âlemdeki eşyâ-yı zâhire dahi böyledir. Her zâhirin bir bâtını ve o bâtının bir bâtını ve o bâtının dahi diğer bir bâtını ilh. vardır.

2877. Cihân içinde gözünü de peyderpey böyle sıçrat, tâ ki bürd ve mata erişesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. Cihan içinde gözünü de peyderpey böyle sıçrat ki galibiyete ve mata erişesin!

"Cehân", "cehânîden" mastarından emir hâlidir, "sıçrat!" anlamına gelir. "Bürd", satranç oyunu teriminde galip ve "mat", mağlup anlamlarındadır. Yani, "Ey düşünen kişi, bu âlemin altı yönü içinde dahi gayret gözünü her tarafa böyle birbiri ardına, yani görünen âlemden bâtına (iç âleme) ve o bâtından onun bâtınına sıçrat ki 'galip' olana, yani etki edene ve 'mağlup' olana, yani kendisinde etki edilene erişesin!"

"Cehân", "cehânîden" masdarından emr-i hâzırdır, "sıçrat!" ma'nâsınadır. "Bürd", şatranc oyunu ıstılâhında galib ve "mat", mağlûb ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey mütefekkir, bu âlemin altı ciheti içinde dahi gayret gözünü her tarafa böyle biri biri arkasına, ya'ni zâhirden bâtına ve o bâtından onun bâtınına sıçrat, tâ ki "gālib"e, ya'ni müessire ve "mağlûb"a, ya'ni müesserü'n-fî-he erişesin!"

2878. Merdivenin basamaklarına gitmek için olduğu gibi, birinci, ikinci için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. Merdivenin basamaklarına gitmek için olduğu gibi, birinci, ikinci için olur.

"Geh şüden"deki "geh" sebep bildirmek içindir. Yani, "Bir şekilden diğer bir şekle geçiş, merdivenin basamaklarına benzer; birinciye basarsan, ardından ikinci gelir."

"Geh şüden"deki "geh" ta'lîl içindir. Ya'ni, "Bir sûretden diğer sûrete intikāl, merdivenin basamaklarına benzer; birinciye basarsan, arkasından ikinci gelir."

2879. Ve o ikinciyi, sen basamak basamak dama erişinceye kadar, tamamen üçüncü için bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Ve o ikinciyi, sen basamak basamak dama erişinceye kadar, tamamen üçüncü için bil!

2880. Yemek şehveti o menî içindir; o menî nesil ve rûşenlik içindir. [2894]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Yemek şehveti o meni içindir; o meni nesil ve aydınlık içindir.

Yemek yeme şekli, varlıkta meni şeklinin ve meni şekli de çocuk şeklinin ve hayatta aydınlığın, yani hayvanî ruh aydınlığının ortaya çıkması içindir; çünkü yemekten hayvanî ruh nurlanır.

Yemek yemek sûreti vücûdda menî sûretinin ve menî sûreti dahi çocuk sûretinin ve hayatda rûşenliğin, ya'ni rûh-i hayvânî rûşenliği içindir; zîrâ yemekden rûh-i hayvânî nûrlanır.

2881. Kör görüş bunun gayrini görmez; onun aklı berg-i nebûtî gibi seyirsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. Kör görüş bunun dışındakini görmez; onun aklı bitki yaprağı gibi hareketsizdir.

"Künd", keskinin zıddı olan "kör" anlamındadır. Yani, "Görüşü keskin olmayan kimse, her suretin dereceler üzerine olan bâtınını göremez; çünkü onun aklının, yerdeki bitki gibi yürüyüşü yoktur. Bitki nasıl ki dikildiği yerde kalırsa, onun aklı da ilk saplandığı noktada kalır."

"Künd", keskinin zıddı olan "kör" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Görüşü keskin olmayan kimse, her sûretin derecât üzerine olan bâtınını göremez; zîrâ onun aklının, yerdeki nebât gibi yürüyüşü yokdur. Nebât nasıl ki dikildiği yerde kalırsa, onun aklı dahi ilk saplandığı noktada kalır."

2882. Nebâtın çağrılması ne, çağrılmaması ne, onun ayağı çamurda aciz kalmışdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Bitkinin çağrılması ne, çağrılmaması ne, onun ayağı çamurda aciz kalmıştır!

"Herhangi bir bitkiyi, "Yahu buraya gel!" diye ister çağır ister çağırma, o zavallı her iki durumda da anlamaz. Çünkü ayağı çamurda dikilmiş kalmış ve yürümekten acizdir." Bunun gibi görüşü ve fikri sınırlı olan kimseleri de istediğin kadar hakikat tarafına davet et, o saplandığı yerden ve kökleşen inancından bir adım ileriye gidemez.

"Herhangi bir nebâtı, "Yâhû gel buraya!" diye ister çağır ister çağırma, o zavallı her iki halde de anlamaz. Zîrâ ayağı çamurda dikilmiş kalmış ve yürümekden acz içindedir." Bunun gibi görüşü ve fikri mahdûd olan kimseleri de istediğin kadar hakikat tarafına da'vet et, o saplandığı yerden ve kökleşen i'tikādından bir adım ileriye gidemez.

2883. Eğer onun başı rüzgârın seyri ile kımıldarsa, git sen onun baş kımıldatmasına aldanma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Eğer onun başı rüzgârın seyri ile kımıldarsa, git sen onun baş kımıldatmasına aldanma!

"Eğer sen bitkinin, rüzgârın esmesi sebebiyle başını kımıldattığını görürsen aldanma!" Onun hareketi kendinden değildir; aksine dış bir etkiden kaynaklanır. Aynı şekilde, düşüncesi sınırlı bir kimse, bir insân-ı kâmilin huzurunda oturup, dinlediği hakikatleri ve bilgileri anlamış ve kabul etmiş gibi görünerek baş sallarsa aldanma; o yine kendi anlayışında ve fikrinde sabittir.

"Eğer sen nebâtın, rüzgârın esmesi sebebiyle başını kımıldattığını görürsen aldanma!" Onun hareketi kendinden değildir; belki te'sîr-i hâricîdendir. Bunun gibi, mahdûdu'l-fikr bir kimse, bir kâmilin huzûrunda oturup, dinlediği hakāyık ve maârifi anlamış ve kabûl etmiş gibi görünerek baş sallarsa aldanma; o yine kendi anlayışında ve fikrinde sâbitdir.

2884. Onun başı, "Ey sabâ, biz işittik!", onun ayağı der ki, “İsyan ettik, bizi bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Onun başı, "Ey sabâ, biz işittik!", onun ayağı der ki, “İsyan ettik, bizi bırak!"

Yani, "Sabâ rüzgârı bitkinin başını kımıldattığı zaman, o bitkinin başı hâl diliyle: "Ey rüzgâr, biz senin hareket emrini dinledik!" der; fakat yine yerinde durur. Çünkü onun ayağı ve kök tarafı: "Biz senin emrine isyan ettik, bizi kendi hâlimize bırak!" der.

Kısa görüşlülerin insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hakkındaki hâlleri ve kendi vehimlerine (gerçek olmayan tahayyül) göre sülûklerinin (tasavvuf yolunda ilerleme) mahiyetleri de böyledir.

Ya'ni, "Sabâ rüzgârı nebâtın başını kımıldattığı vakit, o nebâtın başı lisân-ı hâl ile: "Ey rüzgâr, biz senin hareket emrini dinledik!" der; fakat yine yerinde durur. Zîrâ onun ayağı ve kök tarafı: "Biz senin emrine isyan ettik, bizi kendi hâlimize bırak!" der.

Kısa görüşlülerin mürşid-i kâmil husûsundaki halleri ve kendi vehimlerine göre sülüklerinin mâhiyetleri de böyledir.

2885. Vaktaki seyir bilmez, avâm gibi sürer; kör gibi tevekkül üzerine adım koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. Hakk Yolcusu seyri bilmez, halk gibi sürer; kör gibi tevekkül üzerine adım koyar.

Kör görüşlü olan kimse, manevî yolda yürümeyi bilmediği zaman, halk gibi sürer gider. Kör gibi tevekkül üzerine adım koyar ve hayatın doğal akışına tâbi olur.

Kör görüşlü olan kimse, vaktâki tarîk-ı ma'nâda yürümek bilmez, avâm gibi sürer gider. Kör gibi tevekkül üzerine adım koyar ve hayatın cereyân-ı tabîisine tâbi' olur.

2886. Cenkde tevekkül üzerine acabâ ne gelir, ashâb-ı nerdin tevekkül etmesi gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Savaşta tevekkül üzerine acaba ne gelir, tavla oyuncularının tevekkül etmesi gibi.

Bu şerefli beyitlerin anlamı şudur ki: "Bazı kimseler kendi kısa görüşlerine güvenerek akıllıların öğütlerini dinlemezler ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Ve tavla oyuncularının zarın hükmüne tevekkül ederek inandıkları gibi, gelecekte karşılarına galibiyet ve mağlubiyetten hangisinin çıkacağını bilmezler." Ve aynı şekilde Hakk yolcusu (sâlik) olanlardan bazıları da mürşitlerinin verdikleri görevleri yerine getirmede tembellik ederler ve iş olacağına varır diyerek nefisle mücadeleleri (mücâhedât) terk ederler ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Halbuki Hakk yolcusu düşmanı nefis ile savaş içindedir. Böyle bir savaş içinde bulunan oyuncuların tevekkülü gibi tevekkül etmekten hiçbir fayda elde edilmez.

Bu ebyât-ı şerîfenin ma'nâsı budur ki: "Ba'zı kimseler kendi kısa görüşlerine i'timâden âkıllerin nasâyihini dinleyip, yapmazlar ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Ve tavla oyuncularının zarın hükmüne tevekkülen inandıkları gibi, âtîde karşılarına galibiyet ve mağlûbiyetden hangisi çıkacağını bilmezler." Ve kezâ ehl-i sülükden ba'zıları dahi mürşidlerinin verdikleri vazâifi icrâda tekâsül, ve iş olacağına varır diyerek mücâhedâtı terk ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Halbuki sâlik düşmanı nefis ile cenk içindedir. Böyle bir cenk içinde bulunan oyuncularının tevekkülü gibi tevekkül etmekden hiçbir fâide hâsıl olmaz.

2887. Ve o bir nazarlar ki, o donmuş değildir, gidicinin ve perde yırtıcının gayri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. Ve o bir bakışlar ki, o donmuş değildir, gidenin ve perde yırtanın gayrısı değildir.

Yukarıda anılan kör bakışlardan başka, bir de keskin bakışlar vardır ki, donmuş değildir. O bakışlar neye yönelirse, ileriye gider ve perdeyi yırtar, eşyanın iç yüzlerine nüfuz eder.

Yukarıda zikr olunan kör nazarlardan başka, bir de keskin nazarlar vardır ki, donmuş değildir. O nazarlar neye mün'atıf olur ise, ileriye gider ve perdeyi yırtar, eşyanın bevâtınına nüfüz eder.

2888. O şey ki on senede gelecekdir, kendi kendine bu zaman görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. On sene sonra gelecek olan şey, kendi kendine bu zamanı görür.

Kalb gözü açık olan kimse, levh-i mahfûza (kaderin yazılı olduğu levha) bakıp âlem-i misâlden (misal âlemi) bu kesafet (maddi yoğunluk) âlemine on sene sonra gelecek olan şeyi, kendisinin kalb gözüyle şimdiki zaman içinde görür.

Kalb gözü açık olan kimse, levh-i mahfûza nâzır olup âlem-i misâlden bu âlem-i kesâfete on sene sonra gelecek olan şeyi, o kendinin kalb gözüyle zamân-ı hâl içinde görür.

2889. Herkes böyle nazarının ölçüsüyle gaybı ve müstakbeli ve hayır ve şerri görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. Herkes, görüşünün ölçüsüyle gaybı (bilinmeyeni), geleceği, hayrı ve şerri görür.

Görünen gözün görüşü herkesin yanında farklıdır. Kimi çok uzağı görür, kimi ondan biraz daha yakını görür, kimi çok yakını görür; ve kimi bakar kör olup, hiç göremez. Bunun gibi kalp gözünün görüşü de dereceler üzerinedir; levh-i mahfûza (kaderin yazılı olduğu levha) bakışı, parlaklığı ve keskinliği kadardır. Gaybı ve geleceği görüşünün yetiştiği kadar görebilir. Akıl gözü de böyledir; bilgisi az ve aklı zayıf olanlar, ancak o gündeki hayrı ve faydayı görür, onun biraz arkasındaki şerri ve zararı göremez.

Zahir gözünün rü'yeti herkes indinde muhtelifdir. Kimi pek uzağı görür, kimi ondan biraz daha yakını görür, kimi pek yakını görür; ve kimi bakar kör olup, hiç göremez. Bunun gibi kalb gözünün rü'yeti dahi derecât üzerinedir; levh-i mahfûza nazarı, parlaklığı ve keskinliği mikdârıncadır. Gaybı ve müstakbeli nazarının yetiştiği kadar görebilir. Akıl gözü de böyledir; ma'rifeti az ve aklı zayıf olanlar, ancak o gündeki hayrı ve fâideyi görür, onun biraz arkasındaki şerri ve zararı göremez.

2890. Vaktaki önün seddi ve arkanın seddi kalmadı, gözün ziyâdeliği oldu ve gayb levhini okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. Vaktaki önün engeli ve arkanın engeli kalmadı, gözün fazlalığı oldu ve gayb levhini okudu.

"Güzâre", fazlalık anlamındadır. "Önün engeli"nden kasıt, geleceğe ait engeller ve "arkanın engeli"nden kasıt, geçmişe ait engellerdir. Yani, "Vaktaki geleceğin ve geçmişin engelleri kalktı, kalp gözünün fazlalığı hâsıl oldu ve gayb levhini okudu."

Bilinmeli ki, hakikatte geçmiş ve gelecek yoktur; geçmişi ve geleceği, ileriye ve geriye perde olan izafî varlık âlemi meydana getirir; yoksa özünde geçmiş ve gelecek tek bir hâlden ibarettir. İnsan izafî varlık âleminin kayıtlarından kalbini kurtarıp, gerçek hürriyete ulaştığı zaman, öndeki ve arkadaki perdeler kalkar, itibari zamana tabi olmayan gayb levhini okur.

Burada Şeyh-i Ekber hazretlerinin Tedbîrât-ı İlâhiyye (İlahi Tedbirler) adlı eserinden biraz alıntı ile açıklamalar vermek faydalıdır: "İnsan varlığında üç nur vardır: “Hayat nuru", "akıl nuru”, “yakîn nuru"dur. Hayat nuru, hayvani nefsin ışığının vücudun bütün zerrelerine ve beyne ve oradan akla yansımasıdır. Bunun illetleri ve engelleri üçtür: "Rân", "hicab" ve "akıl"dır. Rân, günah işlemekten dolayı kalpte oluşan perdedir. Hicab, kalp aynasına varlık suretlerinin yansımasıdır ki, istenilen şeyi görmeye engel ve perde olur. Ve aklın engel olması, ilim nurundan bir şey edinmeyip, kendi tahminlerine tabi olmasından dolayıdır.

"Akıl nuru", akıl cevherinden hayvani nefsin ışığının yansımasıyla kalbe hâsıl olan nurun illeti ve hastalığı gazap nefisidir. Bu nefsin özelliği yücelme ve kibirlenmedir ve ucubdur, yani kendini beğenmektir. Bunlar İblis'in sıfatlarıdır. Bu nefsin bir ateşi vardır ki, kalbi pişirir ve yakar ve ondan kalp üzerinde bir duman çıkar. Akıl ile kalp arasında perde olur; ve neticede hayvani nefisten akla ve akıldan kalbe ulaşan nur kesilir; bu sebeple kalbi karanlık kaplar ve bu dumana "gıtâ" ve "künn" ve "gışâve" denir. “Yakîn nuru”. Bu nur insan için en son emeldir ve o emelin üstünde insan için başka bir emel yoktur. Şimdi bu yakîn nurunun illeti ve hastalığı kalpte ihlassızlık (samimiyetsizlik) olmasıdır; yani kalbin tamamıyla hak ve hakikate yönelememesidir. Ve beğenilen ve beğenilmeyen amellere bakışla kalbin sıkışmasıdır. Örneğin Hakk Yolcusu çok namaz, oruç ve zikir gibi beğenilen amellere bakıp "Bu kadar ibadetim ve salih amellerim var, elbette bu sayede yüksek derecelere ulaşırım!" der; veya "Benim bunca isyanım ve kötü amellerim bunların ağırlıkları altında ezilmişken, benim için manevi ilerleme kapısı kapanmıştır!" deyip ilahi rahmetten ümitsiz olur. Ve ihlassızlıkta riya (gösteriş) ile halkı ve diğer suretlerde dahi kendini ve amellerini görür. Hâlbuki Hakk Yolcusuna lazım olan mâsivâ (Allah dışındaki her şey) ve varlık nefyetmek (yok saymak) idi; bu haller ise, mâsivâ ve varlık ispat etmek (varlığını kabul etmek) olup, tamamen onların zıddıdır ve bunlar yakîn nuruna perde olan şeylerdir."

"Güzâre", ziyâdelik ma'nâsınadır. "Sedd-i pîş"den murâd, müstakbele âit mevâni' ve "sedd-i pes"den murâd, mâzîye âit mevani'dir. Ya'ni, "Vaktâki müstakbelin ve mâzînin mevâni'i kalktı, kalb gözünün ziyâdeliğin hâsıl oldu ve gayb levhini okudu."

Ma'lûm olsun ki, hakikatde mâzî ve müstakbel yokdur; mâzîyi ve müstakbeli, ileriye ve geriye hicâb olan vücûd-ı izâfî âlemi husûle getirir; yoksa hadd-i zâtında mâzî ve müstakbel şe'n-i vâhidden ibaretdir. İnsan vücûd-i izâfî âleminin kuyûdâtından kalbini kurtarıp, hürriyyet-i hakîkiyyeye nâil olduğu vakit, öndeki ve arkadaki hicâblar kalkar, zamân-ı i'tibârîye tâbi' olmayan gayb levhini okur.

Burada Şeyh-i Ekber hazretlerinin Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinden birâz iktibâs ile îzâhât vermek fâidelidir: "Vücûd-ı insânîde üç nûr vardır: “Nûr-ı hayât", "nûr-ı akıl”, “nûr-ı yakîn"dir. Nûr-ı hayât, nefs-i hayvaniyye şuâının cemî'-i zerrât-ı vücûda ve dimâğa ve ondan akla in'ikâs eder. Bunun illetleri ve mâni'leri üçdür: "Rân", "hicâb" ve "akıl"dır. Rân, irtikâb-ı maâsîden nâşî kalbde hâsıl olan perdedir. Hicab, mir'ât-ı kalbe suver-i ekvânın intibâ'ıdır ki, matlûbun rü'yetine mâni' ve hâil olur. Ve aklın mâni' olması, nûr-ı ilimden bir şey iktisab etmeyip, kendi tahmînâtına tabi' olmasından nâşîdir.

"Nur-ı akl", cevher-i akıldan nefs-i hayvâniyye şuâ'ının in'ikâsiyle kalbe hâsıl olan nûrun illeti ve marazı nefs-i gazabiyyedir. Bu nefsin şânı teâlî ve tekebbürdür ve ucübdur, ya'ni kendini beğenmekdir. Bunlar sıfat-ı İblîs'dir. Bu nefsin bir ateşi vardır ki, kalbi pişirir ve yakar ve ondan kalb üzerinde bir duman çıkar. Akıl ile kalb arasında hâil olur; ve binnetîce nefs-i hayvaniyyeden akla ve akıldan kalbe vâsıl olan nûr munkatı' olur; binâ- enaleyh kalbi zulmet kaplar ve bu dumana "gıtâ" ve "künn" ve "gışâve" ta'bîr olunur. “Nûr-ı yakîn”. Bu nûr insan için en son emeldir ve o emelin fevkınde insan için başka bir emel yokdur. İmdi bu nûr-ı yakînin illeti ve marazı kalbde adem-i ihlâsdır; ya'ni tamâmiyle hak ve hakikate kalbin teveccüh edememesidir. Ve a'mâl-i mahmûde ve mezmûmeye nazar ile kalbin makbûz olmasıdır. Meselâ sâlik kesret-i salât ve savm ve zikir gibi a'mâl-i mahmûdeye nazar edip "Bu kadar ibâdetim ve a'mâl-i sâliham var, elbette bu sayede derecât-ı âliyeye irtikā ederim!" der; veyâhud "Benim bunca isyânım ve kötü amellerim bunların eskāli altında zebûn iken, benim için terakkıyât-ı ma'neviyye kapısı kapanmışdır!" deyip rahmet-i ilâhiyyeden me'yûs olur. Ve adem-i ihlâsda riyâ ile halkı ve diğer sûretlerde dahi kendini ve amellerini görür. Halbuki sâlike lâzım olan nefy-i mâsivâ ve nefy-i vücûd idi; bu haller ise, isbât-ı mâsivâ ve isbât-ı vücûd olup, kâmilen onların zıddıdır ve bunlar ayn-ı yakîne hicâb olan şeylerdir."

2891. Vaktaki arkaya nazar ede, vücudun ibtidasına kadar mâcerâ ve vücudun başlangıcı yüz gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. Vakti geldiğinde geriye baktığında, varlığın başlangıcına kadar olan macera ve varlığın başlangıcı kendini gösterir.

Böyle bir Hakk Yolcusu, kendi izafî varlığının gerisine, yani geçmişine baktığı zaman, bu izafî varlık âleminin başlangıcına kadar cereyan eden haller ve onun başlangıcının ne şekilde meydana geldiği ona kendini gösterir.

Böyle bir sâlik, kendi vücûd-ı izâfisinin gerisine, ya'ni mâzisine nazar ettiği vakit, bu vücûd-ı izâfî âleminin ibtidâsına kadar cereyân eden ahvâli ve onun başlangıcı ne sûretde vâki' olduğu ona yüz gösterir.

2892. Bizim babamızı halîfe etmek husûsunda yeryüzü meleklerinin Kibriya ile bahsi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. Babamızı halife yapma hususunda yeryüzü meleklerinin Yüce Allah ile tartışması.

Birinci beytin sonundaki "yüz gösterir" fiilinin bu beyte de kapsamı vardır. Yani, "Yeryüzü meleklerinin Yüce Allah ile tartışması yüz gösterir" demek olur. Bu şerefli beyitte, Bakara suresinde geçen وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) yani "Senin Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife kılacağım dediği vakit, dediler ki: 'Sen yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimseyi halife yapar mısın? Halbuki biz senin hamdin ile sana tesbih eder ve seni takdis ederiz'" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu şerefli beyitte "yeryüzü melekleri" buyurulmasına göre, bu tartışmanın unsurlara ait melekler (melâike-i unsuriyyûn) tarafından meydana geldiği anlaşılır. Bilinmeli ki, "melek", kudret ve şiddet anlamına gelir ve bu yoğun âlemde birtakım unsurlara ait kuvvetler (kuvâ-yı unsuriyye) olduğu bilimsel olarak sabittir ki, bunlara "tabii kuvvetler" derler. Ve bu kuvvetlerin tesirleri duyusal olarak görülebilir ise de, kendilerinin mahiyetleri ve hakikatleri görünmezdir. Örneğin elektriğin hakikatini hiçbir kimse tarif edemez, yalnız oluşma sebebini ve tesirlerini açıklayabilir. Ve bu kuvvetler külliyatı itibarıyla sayılabilir ise de cüz'iyatı itibarıyla sayılamaz ve hesaplanamazdır. Onun için şeriatte haber verilmiştir ki, her bir yağmur tanesi, bir melek tarafından indirilir; ve bir taneyi indiren melek, bir daha geri dönmez. Gerçekte yağmur tanesinin inişi hiç şüphe yok ki yeryüzüne bir kuvvetle iner; ve ondan sonra inen tanenin inişi için harcanan kuvvet önceki kuvvetin aynısı değildir ve önceki kuvvetin geri dönme imkanı yoktur. Elektrik akımı da böyledir. Diğerleri de buna kıyas olunsun! Şimdi her bir kuvvet ilahi tecellilerden bir tecellidir ve her bir tecelli, bir ilahi ismin idaresi altındadır; bu sebeple her bir zerre ilahi Hayat ile diri olduğu gibi, her bir kuvvet de O'nunla diridir. Unsurlara ait melekler, yani yeryüzünün melekleri de ilahi tecellilerden olmakla, hepsi diri olup, üzerlerine verilmiş olan görevleri yerine getirirler.

Birinci beytin nihâyetindeki "rû nümûd" fiilinin bu beyte de şümûlü vardır. Ya'ni, "Yeryüzü meleklerinin Kibriyâ ile bahsi yüz gösterir" demek olur. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Bakara'da olan وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) ya'ni "Senin Rabb'in melâikeye ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım dediği vakit, dediler ki: "Sen arzda fesâd eden ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Halbuki biz senin hamdin ile sana tesbih eder ve seni takdîs ederiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîfde "yeryüzü melekleri" buyurulmasına nazaran, bu mübâhasenin melâike-i unsuriyyûn tarafından vâki' olduğu anlaşılır. Ma'lûm olsun ki, “melek”, kudret ve şiddet ma'nâsına gelir ve bu âlem-i kesîfde birtakım kuvâ-yı unsuriyye olduğu fennen sâbitdir ki, bunlara “kuvâ-yı tabîiyye” derler. Ve bu kuvvetlerin âsârı nazar-ı hissî ile görülebilir ise de, kendilerinin mâhiyetleri ve hakikatları gayr-i mer'îdir. Meselâ elektriğin hakîkatini hiçbir kimse ta'rîf edemez, yalnız sebeb-i tekevvününü ve âsârını beyân edebilir. Ve bu kuvvetler külliyyatı i'tibarıyla ta'dâd olunabilir ise de cüz'iyyatı i'tibariyle lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Onun için şerîatde ihbâr buyurulmuşdur ki, her bir yağmur tânesi, bir melek tarafından inzâl olunur; ve bir tâneyi indiren melek, bir daha rücû' etmez. Filhakîkada yağmur tânesinin nüzûlü hiç şübhe yok ki sath-ı arza bir kuvvetle nâzil olur; ve ondan sonra nâzil olan tânenin nüzülü için masrûf olan kuvvet evvelki kuvvetin aynı değildir ve evvelki kuvvetin rücû'u imkânı yokdur. Cereyân-ı elektrikî dahi böyledir. Sâirleri dahi buna kıyâs olunsun! İmdi her bir kuvvet mezâhir-i ilâhiyyeden bir mazhardır ve her bir mazhar, bir ism-i ilâhînin tedbîri tahtındadır; binâenaleyh her bir zerre Hayât-ı ilâhiyye ile hay olduğu gibi, her bir kuvvet dahi O'nunla haydır. Melâike-i unsuriyyûn, ya'ni yeryüzünün melekleri dahi mezâhir-i ilâhiyyeden olmakla, cümlesi hay olup, uhdelerine mevzû' olan vazâifi îfâ ederler.

2893. Vaktaki o nazarı öne bıraktı, mahşere kadar zahir olacak şeyi gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. O bakışı ileriye yönelttiği zaman, kıyamete kadar ortaya çıkacak şeyi gördü.

Yani, "Kalp gözü açık olan kâmil bir velî, o bakışı geleceğe yönelttiği zaman, kıyamete kadar ortaya çıkacak halleri görür." Nasıl ki Sadreddin Konevî (k.s.) hazretleri, kendi şeyhi olan Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî efendimizden naklen şöyle buyurur: "Bana şeyhim dedi ki: 'Endülüs'ten Rum diyarına ulaştığım zaman, kendi kendime dedim ki: "Yüce Allah bana, benim için ve benden meydana gelmesini takdir ettiği zahirî ve bâtınî varlık hallerimin ayrıntılarını ömrümün sonuna kadar göstermedikçe, gemiye binmeyeyim!" Bu sebeple tam bir huzur ile, genel bir müşahede ile ve kâmil bir murakabe ile Yüce Allah'a yöneldim; sonra Yüce Allah bana, zahiren ve bâtınen ömrümün sonuna kadar, benden cereyan eden bütün halleri, hatta senin baban İshak b. Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, hallerini ve ilimlerini ve zevklerini ve makamlarını ve tecellilerini ve mükâşefelerini ve Yüce Allah'tan gelen bütün hazlarını gösterdi; bu sebeple kesin bilgi ve basiret üzerine gemiye bindim.'"

* Bkz. Abdurrahman Câmî, Nefahâtü'l-Üns (Evliyâ Menkıbeleri), Terc. ve Şerh: Lâmiî Çelebi (Haz. Süleyman Uludağ-Mustafa Kara), Marifet Yay., İstanbul, 1995, s. 758-759.

Ya'ni, "Kalb gözü açık olan bir veliyy-i kâmil vaktâki o nazarı istikbâle atf etti, mahşere kadar zuhûr edecek ahvali görür." Nitekim Sadreddîn-i Konevî (k.s.) hazretleri kendi şeyhi olan Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizden naklen buyurur ki: "Bana şeyhim buyurdu ki, Endülüs'den Rûm diyârına vâsıl olduğum vakit, kendi kendime dedim ki: "Hak Teâlâ benim üzerime, benim için ve benden sudûrunu takdîr ettiği ahvâl-i zâhiriyye ve bâtıniyye-i vücûdiyyemin tefâsîlini ömrümün sonuna kadar göstermedikçe, gemiye binmiyeyim!" Binâenaleyh huzûr-ı tâm ile ve şuhûd-ı âmm ile ve murâkabe-i kâmile ile Hak Teâlâ'ya teveccüh ettim; sonra Hak Teâlâ bana, zâhiren ve bâtınen ömrümün sonuna kadar, benden cârî olan ahvâlin hepsini, hattâ senin pederin İshak b. Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvākını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefâtını ve Hak Teâlâ'dan cemî'-i huzûzunu gösterdi; binâenaleyh yakîn ve basîret üzerine gemiye bindim."*

* Bkz. Abdurrahman Câmî, Nefahâtü'l-Üns (Evliyâ Menkıbeleri), Terc. ve Şerh: Lâmiî Çelebi (Haz. Süleyman Uludağ-Mustafa Kara), Marifet Yay., İstanbul, 1995, s. 758-759.

2894. Binaenaleyh arkasından o aslın aslına kadar, önünü de rûz-ı fasla kadar aşikâre görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Bu sebeple, arkasından o aslın aslına kadar, önünü de kıyamet gününe kadar açıkça görür.

Böyle bir kalp gözü sahibi, geçmişten, aslın aslı olan vahdet mertebesine kadar ve gelecekten dahi, kıyamet gününe kadar olan halleri ve oluşları apaçık görür.

Böyle bir nazar-ı kalb sâhibi mâzîden, aslın aslı olan mertebe-i vahdete kadar ve müstakbelden dahi, rûz-ı fasla ya'ni yevm-i kıyâmete kadar olan ahvâl ve şuûnâtı apaçık görür.

2895. Her bir kimse rûşen-dilliği kadar, cilacılığı mikdarı gaybı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. Her bir kimse, gönül aydınlığı kadar, cilacılığı miktarı gaybı görür.

Her bir kimse, gaybî halleri, kalbinin parlaklığı ve mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) vasıtasıyla cilacılığı miktarı görür.

Her bir kimse ahvâl-i gaybiyyeyi, kalbinin parlaklığı ve mücâhede ve riyâzet vâsıtasıyla cilâcılığı mikdârı görür.

2896. Her kim cilâ âletini ziyade yaptı, o ziyade gördü; ona sûret daha ziyade geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Her kim cilâ âletini çok kullandıysa, o daha çok gördü; ona suret daha çok geldi.

"Saykal", cilâ âleti anlamındadır; ve burada bundan kastedilen, nefisle mücadele ve riyâzâttır. Yani, "Her kim kalbin parlamasına sebep olan mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzâtı (nefsî perhizleri) çok yaptıysa, o kalbin gözü daha çok gördü, ona gayb âleminin suretleri daha çok yansıdı."

"Saykal", cilâ âleti ma'nâsınadır; ve burada bundan murâd, mücâhede-i nefsiyye ve riyâzetdir. Ya'ni, " Her kim kalbin parlamasına sebeb olan mücâhede ve riyâzâtı ziyâde yaptı, o kalbin gözü ziyâde gördü, ona âlem-i gaybın sûretleri daha ziyâde mün'akis oldu."

2897. Eğer sen dersen ki, safâ fazl-ı Huda'dır, bu saykal-ı tevfîkî dahi o atadandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Eğer sen safâ Allah'ın lütfudur dersen, bu tevfîkî (ilâhî yardım ile olan) cilâ da o bağıştandır.

Ey itiraz eden, eğer sen kalbe cilâ vurmak ve saflık ile parlaklık meydana getirmek kulun iradesinde değildir dersen. Çünkü saflığın meydana gelmesi Yüce Allah'ın keremi ve yardımındandır; ve cilâ vurmaya muvaffakiyet (başarı) de yine o ilâhî lütuftandır. Bu sebeple kalbe cilâ vurmaya teşvik ve özendirmek fayda vermez.

"Ey mu'teriz, eğer sen dersen ki, kalbe saykal vurmak ve safvet ve parlaklık husûle getirmek kulun yed-i ihtiyârında değildir. Zîrâ safvet husûlü Cenâb-ı Hakk'ın kerem ve inâyetidir; ve saykal vurmağa muvaffakıyet dahi yine o fazl-ı ilâhîdendir." Binâenaleyh kalbe saykal vurmağa tergîb ve teşvik etmek fâide vermez.

2898. O sa'y ve dua, himmet kadar olur; "insan için ancak لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا ما سعى sa'y eylediği şey vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. O çaba ve dua, himmet kadar olur; "insan için ancak لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا ما سعى çaba gösterdiği şey vardır."

"Himmet", kasıt ve uyum; "dua" ise talep anlamındadır. Yani, "Ey itiraz eden, biz de sana cevaben deriz ki: Çalışmak ve talep etmek insanın himmeti kadardır ve insan kastettiği bir şey hakkında çaba gösterir, çalışır ve onun gerçekleşmesini ister; bu sebeple insan için çaba gösterdiği şey gerçekleşir." İkinci mısra, Necm sûresinde (Necm, 53/39) geçen ayet-i kerimedir.

"Himmet", kasd ve âhenk; ve "duâ", taleb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey mu'teriz, biz de sana cevâben deriz ki: Çalışmak ve taleb etmek insanın himmeti kadardır ve insan kasdettiği bir şey hakkında cehd eder ve çalışır ve onun husûlünü ister; binâenaleyh insan için sa'y ettiği şey husûle gelir." İkinci mısrâ' Ve'n-Necm sûre-i şerîfesinde (Necm, 53/39) vâki' olan âyet-i kerîmedir.

2899. Himmetin vahibi ancak Hudâvend'dir; hiçbir denî şahlık himmetini tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Himmeti veren ancak Allah'tır; hiçbir alçak kişi himmetini tutmaz.

Gerçi himmeti bağışlayan da ancak Yüce Allah'tır. Fakat Hakk'ın bağışı ve ihsanı da yatkınlığa göredir. Çünkü tabiatı alçak olan kimsenin, şah ve hükümdar olmak amacı ve himmeti aklından bile geçmez. Ve gerekli olmayan bir şeyi birisine vermek anlamsız olur. Nasıl ki dülgerin aletini terziye vermek anlamsızdır. Yüce Allah ise anlamsız iş yapmakdan münezzehtir.

Gerçi himmeti bahş eden dahi ancak Hak Teâlâ hazretleridir. Fakat Hakk'ın atâsı ve ihsânı dahi isti'dâda göredir. Zîrâ tab'ı alçak olan kimsenin, şâh ve hükümdar olmak kasdı ve himmeti hâtırından bile geçmez." Ve lâzım olmayan bir şeyi birisine vermek abes olur. Nitekim dülgerin âletini terziye vermek abesdir. Hak Teâlâ ise abes fiil işlemekden münezzehdir.

2900. Hudâ'nın bir kimseyi bir işe tahsîsi yokdur ki, tav'ı ve murâdı ve ihtiyarı mâni' olsun. [2914]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Allah'ın bir kimseyi bir işe özel kılması yoktur ki, onun tabiatı, isteği ve seçimi buna engel olsun.

Yani, "Yüce Allah bir kulunu zorla bir işe özel kılmamış ve onu zorla kötü veya iyi yapmamıştır. Çünkü kul, öncesiz olan yatkınlığı gereğince Allah'tan hangi işe özel kılınmasını istemişse, Allah da onu vermiştir." Buna göre kuldan istek ve Allah'tan ihsan gerçekleşmiştir. Eğer kulun kötülüğü hakkında bir zorlama gerçekleşmişse, bu kendiliğindendir. Nitekim ayet-i kerimede لا يسأل عما يفعل وهم يسألون (Enbiya, 21/23) yani "Allah'a işlediğinden sorulmaz, sorumlu olanlar onlardır" buyrulur. Gerçekten de Allah'a, "Niçin ihsan ettin ve niçin varlık bahşettin?" diye sorulmaz; fakat kula ilahi oluşlar denizinde, "Mutluluk hali varken, niçin kötülük halini seçtin?" diye sorulur; ve kulun mutluluk hali varken, kötülük halini istemesi, gayretinin düşük olmasındandır. Kulun gayreti ise onun kendisinden ve hakikatinden ayrılmaz. İlahi ilimde ve Bâtın isminde gizli olan kulun hakikatine "Kün!" yani "Ol!" ilahi hitabı geldiği zaman, o hakikat ancak kendi nefsini kendi icat eder; ancak Allah ile ve Allah'ta icat eder. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) Yani "Biz bir şeyi murat ettiğimiz zaman, bizim sözümüz ona "Ol!" demektir, hemen ardından olur" buyrulmuştur. Görülüyor ki, "fe-yekûn" ["o olur"] sözü ile Yüce Allah bir şeyin varlık bulmasının, o şeyin kendi nefsinden olduğunu bize haber vermiştir. Bu hakikatlerin ve marifetlerin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de, Fass-ı Ya'kübî'de ve Fass-ı Sâlihî'dedir. Şu halde kul, öncesizlikten sonsuzluğa kadar gerek iyilikte ve gerek kötülükte, kendi iradesi ve seçimi dairesinde amel eder; fakat onun iradesi ve seçiminin varlığının yaratıcısı Allah'tır vesselam.

Ya'ni, "Hak Teâlâ bir kulunu cebren bir işe tahsîs etmiş ve onu cebren şakî veyâ saîd yapmış değildir. Zîrâ kul, isti'dâd-ı ezelîsi mûcibince Hak'dan hangi işe tahsîsini taleb etmiş ise, Hak dahi onu vermişdir." Binâenaleyh abdden taleb ve Hak'dan ihsân vâki' olmuşdur. Eğer abdin şekāveti hakkında bir cebir vâki' olmuş ise, kendinden kendinedir. Nitekim âyet-i kerîmede لا يسأل عما يفعل وهم يسألون (Enbiya, 21/23) ya'ni "Hakk'a işlediğinden suâl olunmaz, mes'ûl olan onlardır" buyurulur. Filvâki' Hakk'a, "Niçin ihsân ettin ve niçin ifāza-i vücûd ettin?" diye suâl olunmaz; fakat abde şuûnât-ı ilâhiyye deryâsında, “Hâl-i saâdet varken, niçin hâl-i şekāveti ihtiyâr ettin?" diye sorulur; ve abdin hâl-i saâdet varken, hâl-i şekāveti taleb etmesi, himmetinin aşağı olmasındandır. Abdin himmeti ise onun kendinden ve hakîkatinden münfek değildir. İlm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da meknûn olan abdin hakikatine "Kün!" ya'ni "Ol!" hitâb-ı ilâhîsi geldiği vakit, o hakîkat ancak kendi nefsini kendi îcâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'da îcâd eder. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) Ya'ni "Biz bir şeyi murâd ettiğimiz vakit, bizim sözümüz ona "Ol!" demekdir, müteâkıben olur" buyurulmuşdur. Görülüyor ki, "fe-yekûn" ["o olur"] kavli ile Hak Teâlâ bir şeyin vücûd bulması, o şeyin kendi nefsinden olduğunu bize ihbâr buyurmuşdur. Bu hakāyık ve maârifin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de, Fass-ı Ya'kübî'de ve Fass-ı Sâlihîdedir. Şu halde abd, ezelden ebede kadar gerek iyilikde ve gerek kötülükde, kendi irâde ve ihtiyârı dairesinde amel eder; fakat onun irâde ve ihtiyârının vücûdunun hâlikı Hak'dır vesselâm.

2901. Lakin vaktaki bedbahta bir renc vere, o yükünü küfrâna kaçırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. Lakin bedbaht birine bir sıkıntı verdiğinde, o yükünü nankörlüğe kaçırır.

Bu ve sonraki şerefli beyitte, Muhammed Suresi'ndeki "وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ" (Muhammed, 47/31) yani "Biz sizden mücahit olanları ve sabırlıları bilmek için sizi imtihan ederiz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Yüce Allah, bedbaht ve ezelden şaki olan birine bu dünya âleminde bir sıkıntı, bir meşakkat ve bir bela verdiğinde; o, bu belaya ve meşakkate dayanamayıp, yükünü yani varlıksal güçlerini şikayet ve nankörlük tarafına kaçırır" ve Hak'ka karşı fikrini bozar ve Hakk'ın perdesi olan âlem suretleri tarafına meyleder ve yönelir.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed'de olan وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden mücahid olanları ve sabırlıları bilmek için sizi imtihân ederiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki bedbahta ve şakî-i ezelîye Hak Teâlâ bu âlem-i dünyâda bir renc ve meşakkat ve bir belâ verir; o bu belâya ve meşakkate tahammül edemeyip, yükünü ya'ni kuvâ-yı vücûdiyyesini şikâyet ve küfrân tarafına kaçırır" ve Hakk'a karşı fikrini bozar ve zât-ı Hakk'ın hicabı olan suver-i âlem tarafına meyil ve teveccüh eder.

2902. Vaktaki iyi bahtlıya bir renc verir, yükünü daha yakına koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. İyi bahtlıya bir sıkıntı verdiğinde, yükünü daha yakına koyar.

Yüce Allah, öncesiz olarak mutlu kılınmış kişiye bir zorluk ve belâ verdiği zaman, o belânın ilâhî bir imtihan olduğunu idrak edip "Allah'a kaçınız!" (Zariyat, 50/51) ayet-i kerimesi gereğince, Allah'tan başka her şeyden yüz çevirip, bütün varlıksal kuvvetleriyle Hakk'a yönelir. Bu sebeple, bu oluş âleminde kullara yönelen sıkıntılar ve zorluklar, öncesiz mutluluğun ve öncesiz mutsuzluğun mihenk taşı ve ölçüsü olmuş olur.

"Hak Teâlâ saîd-i ezelîye bir meşakkat ve belâ verdiği vakit, o belânın bir imtihân-ı ilâhî olduğunu idrak edip فَفِرُّوا إِلَى الله (Zariyat, 50/51) ya'ni “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince, mâsivallâhdan yüz çevirip, bilcümle kuvâ-yı vücûdiyyesiyle Hakk'a teveccüh eder." Binâenaleyh bu âlem-i kevnde kullara müteveccih olan mihnetler ve meşakkatler, saâdet-i ezeliyye ile, şekāvet-i ezeliyyenin mihekki ve mîzânı olmuş olur.

2903. Korkaklar can korkusundan cenkde hezîmet esbabını ihtiyar etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Korkaklar can korkusundan savaşta yenilgi sebeplerini seçmişlerdir.

Görünen savaşlarda korkaklar, can korkusundan yenilgi sebeplerini hazırladıkları gibi, nefis düşmanıyla meydana gelen manevî savaşta da namert olanlar, hayvanî ruhlarının helak olması korkusundan, mücahitlerin safını bozup, mağlubiyet sebeplerini hazırlarlar.

Sûrî muhârebelerde korkaklar, can korkusundan hezîmet esbabını tehiyye ettikleri gibi, nefis düşmanıyla vâki' olan muhârebe-i ma'neviyyede dahi nâmerd olanlar, rûh-ı hayvânîlerinin helâki korkusundan, mücâhidlerin saffını bozup, mağlûbiyet esbâbını ihzâr ederler.

2904. Cesûrlar cenkde yine can korkusundan düşmanların saffı tarafına hamle etmişlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Cesurlar savaşta yine can korkusundan düşman saflarına saldırmışlardır.

"Zahirî savaşta cesur ve yiğit olanlar dahi, yine can korkusundan düşman saflarına hücum etmişlerdir. Çünkü maksatları düşmanı ezdikten sonra rahat etmektir." Fakat korkaklar düşmanı ezmeden kaçtıkları için, düşman galip oldukça, onlar rahat yüzü göremezler. Bunun gibi manevî savaşta cesur ve yiğit olanlar, nefis düşmanını mağlup edip ruhlarını manevî helaktan kurtarmak için dünyevî acılara ve zorluklara sabır ve tahammül ederek Hakk'a yönelirler. "Bed-dil", korkak anlamına gelip, bedbaht ve ezelî şakîye (ezelî olarak kötü yazgılı kişiye) işaret olunur; ve "pür-dil", yiğit ve cesur anlamına gelip, bahtı açık ve ezelî said'e (ezelî olarak iyi yazgılı kişiye) işaret olunur.

"Harb-i sûrîde şecî ve cesûr olanlar dahi, yine can korkusundan düşman saflarına hücum etmişlerdir. Çünki maksadları düşmanı ezdikden sonra râhat etmekdir." Fakat korkaklar düşmanı ezmeden kaçtıkları için, düşman gālib oldukça, onlar râhat yüzü göremezler. Bunun gibi harb-i ma'nevîde cesûr ve şecî olanlar, nefis düşmanını mağlûb edip rûhlarını helâk-i ma'nevîden kurtarmak için âlâm ve meşakkat-i dünyeviyyeye sabır ve tahammül ederek Hakk'a teveccüh ederler. "Bed-dil", korkak ma'nâsına olup, bedbaht ve şakî-i ezelîye işaret olunur; ve "pür-dil", şecî ve cesûr ma'nâsına olup, nîk-baht ve saîd-i ezelîye işaret olunur.

2905. Rüstemler'i korku ve gam daha ileriye götürdü; o korkak dahi korkudan kendinde öldü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Rüstemler'i korku ve gam daha ileriye götürdü; o korkak dahi korkudan kendinde öldü.

"Rüstem", İran pehlivanlarından birinin adıdır. Burada "cesur" ve mutlak olarak "pehlivan" kastedilir. Yani, "Cesur olanları korku ve gam, maddî ve manevî savaşlarda düşman tarafına daha ileri götürdü; korkak olanlar ise, korkularından kendi kendilerine helâk oldular." Çünkü onların karşısında düşman galip ve diri kaldı.

"Rüstem", Îran pehlivanlarından birinin adıdır. Burada “şecî" ve mutlakan "pehlivan" murâd olunur. Ya'ni, "Şecî olanları korku ve gam, sûrî ve ma'nevî harblerde düşman tarafına daha ileri götürdü; korkak olanlar ise, korkularından kendi kendilerine helâk oldular." Çünki onların muvâcehesinde düşman galib ve diri kaldı.

2906. Mâdemki belâ ve cân korkusu mihek geldi, şüca' ondan her korkakdan zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. Mademki bela ve can korkusu mihenk oldu, yiğit ondan her korkaktan daha açıkça belirir.

"Cübân", korkak anlamına gelir. Yani, “Mademki bu suret ve yoğunluk âleminde bela, mihnet ve can korkusu, Yüce Allah tarafından bir mihenk ve mizan olarak konuldu. İşte bu mihenk ve mizan sayesinde yiğit ve cesur olanlar, korkak olanlardan ayrıldı ve temayüz etti.” Çünkü böyle bir mizan ve mihenk olmasaydı, herkes cesaret ve yiğitlik iddiasında bulunurdu ve aralarını ayırmak imkânsız olurdu; ve neticede Hak karşısında şakavet (bedbahtlık) ve saadet (mutluluk) hakkında kesin delil sabit olmazdı. Hâlbuki فَللَّهِ الْحَجَّةَ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) yani “Allah için kesin delil sabittir; eğer dileseydi, hepinize hidayet verirdi.” Fakat 2900 numaralı beyitte açıklandığı üzere herkeste hidayete yatkınlık yoktur.

"Cübân", korkak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mâdemki bu âlem-i sûret ve kesâfetde belâ ve mihnet ve can korkusu mihek ve mîzân olarak Hak Teâlâ tarafından vaz' buyuruldu. İşte bu mihek ve mîzândan dolayı şecî ve cesûr olanlar, korkak olanlardan ayrıldı ve temeyyüz etti." Zîrâ böyle bir mîzân ve mihek olmasa, herkes cesâret ve şecâat da'vâsında bulunur idi ve aralarını tefrîk etmek mümkin olmaz idi; ve netîcede Hak muvâcehesinde şekāvet ve saâdet hakkında hüccet-i bâliğa sâbit olmaz idi. Halbuki فَللَّهِ الْحَجَّةَ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni “Allâh için hüccet-i bâliğa sabitdir; eğer murâd ede idi, hepinize hidâyet verir idi." Fakat 2900 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere herkesde hidâyete isti'dâd yokdur.

## Hak Teâlâ'nın: “Ey Mûsâ ben ki hâlıkım, seni dost tutarım!" diye Mûsâ (a.s.)a vahy etmesi

2907. Hudâ vahy-i dil ile Mûsâ'ya buyurdu ki: "Ey makbûl, seni dost tutarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. Allah, gönül vahyi ile Musa'ya buyurdu ki: "Ey makbul, seni dost tutarım!"

Yüce Allah, Musa (a.s.)'ın kalbine vahyedip buyurdu ki: "Ey katımda makbul olan elçim; ben seni severim ve dost edinirim!" "Vahy" kelimesine, sözlükte gizli ses derler.

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın kalbine vahy edip buyurdu ki: "Ey indimde makbûl olan resûlüm; ben seni severim ve dost tutarım!" "Vahy", lügatde savt-ı hafîye derler.

2908. Dedi: "Ey kerem sahibi, onun mûcibi ne haslet olur, tâ ki ben onu ziyâde edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. Dedi: "Ey kerem sahibi, onun gerektiricisi ne özellik olur, tâ ki ben onu artırabileyim?"

Mûsâ (a.s.) Yüce Allah'a hitaben dedi ki: "Ey kerem sahibi olan Rabb'im, o muhabbetin ve sevginin sebebi nedir ki? Senin muhabbetini daha fazla elde etmek için, o sebebin artmasına çalışayım!"

Mûsâ (a.s.) Hakk'a hitâben dedi ki: "Ey kerem sahibi olan Rabb'im, o muhabbetin ve sevginin sebebi nedir ki? Senin muhabbetini daha ziyâde tahsîl için, o sebebin ziyâde olmasına çalışayım!"

2909. Dedi: "Sen valide önünde bir çocuk gibisin ki, onun kahrı vaktinde elini yine ona vurmuşdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. Dedi: "Sen anne önünde bir çocuk gibisin ki, onun öfkesi vaktinde elini yine ona vurmuştur."

Yani, Yüce Allah Hazretleri Musa (a.s.)'a cevap olarak buyurdu ki: "Ey Musa, sen annesinin öfkesi ve gazabı vaktinde, yine annesine sarılan bir çocuk gibisin!" "Tıfl" kelimesindeki "ya" harfi, hitap yası olmaktan, vahdet yası olmaktan daha uygundur.

Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)a cevâben buyurdu ki: “Yâ Mûsâ, sen vâlidesinin kahrı ve gazabı vaktinde, yine vâlidesine sarılan bir çocuk gibisin!" "Tıflf"de "yâ”, yâ-yı hitâb olmak, yâ-yı vahdet olmakdan daha münâsibdir.

2910. "Muhakkak bilmez ki, onun gayri bir kimse vardır, hem ondan mahmûr ve hem ondan sarhoşdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. "Muhakkak bilmez ki, onun dışında bir kimse vardır, hem ondan mahmur ve hem ondan sarhoştur."

"Deyyâr", "fey'âl" vezninde "bir kimse" anlamına, olumsuzluk makamında kullanılan bir kelimedir; aslı "deyvâr" idi ve vâv harfi ya'ya dönüştürüldü veya idgam edildi; "eyyâm" gibi "deyyâr" oldu. Yani "Çocuk, annesinden başka bir kimseyi bilmez, ayıklığı ve sarhoşluğu, kısacası bütün zevki annesindendir."

"Deyyâr", "fey'âl" vezninde "bir kimse" ma'nâsına makām-ı nefyde müsta'meldir; aslı "deyvâr” idi ve vâv ya'ya kalb veyâ idgām olundu; "deyyâr" oldu, "eyyâm" gibi. Ya'ni "Çocuk, anasından başka bir kimseyi bilmez, ayıklığı ve sarhoşluğu velhâsıl bilcümle zevki anasındandır."

2911. Onun anası eğer ona bir tokat vursa, yine anasına gelir ve ona iltifat eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Onun anası eğer ona bir tokat vursa, yine anasına gelir ve ona iltifat eder.

"Tenîden", burada teveccüh etmek (yönelmek) ve iltifat etmek anlamındadır.

"Tenîden", burada teveccüh ve iltifat etmek ma'nâsınadır.

2912. Onun gayri bir kimseden muâvenet istemez; onun hayrı ve onun şerri cümle odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Onun dışında bir kimseden yardım istemez; onun hayrı ve onun şerri tamamen odur.

Çocuk annesinden başka hiçbir kimseden yardım beklemez; hayrı ve şerri hep annesinden bilir. Hint nüshalarında "ne-cûyed" yerine "ne-hâhed" geçmektedir; o da "istemez" anlamındadır.

"Çocuk anasından başka hiçbir kimseden yardım beklemez; hayrı ve şerri hep anasından bilir." Hind nüshalarında "ne-cûyed" yerine "ne-hâhed” vâki'dir; o da "istemez" ma'nâsınadır.

2913. Senin hatırın dahi hayır ve şerde bizdendir, onun iltifatı başka yerlere değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. Senin hatırın dahi hayır ve şerde bizdendir, onun iltifatı başka yerlere değildir.

"Ey Musa, senin hatırın dahi hayır ve şerde bizden yanadır; o hatırının yönelişi ve iltifatı, başka yerlere, yani bu izafî varlıklar âleminde Zeyd'e ve Amr'a değildir."

"Yâ Mûsâ, senin hâtırın dahi hayır ve şerde bizden tarafadır; o hâtırının teveccüh ve iltifatı, başka yerlere, ya'ni bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde Zeyd'e ve Amr'a değildir."

2914. Gerek çocuk ve gerek delikanlı ve gerek ihtiyarlar olsun, benim gayrim senin indinde taş ve kerpiç gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. İster çocuk, ister delikanlı, ister yaşlılar olsun, benim dışımdakiler senin katında taş ve kerpiç gibidir.

2915. Hanînde "Biz ancak sana ibadet ediriz!"; belâda "Senin gayrinden istiane etmeyiz!" gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. İnlerken "Biz ancak sana ibadet ederiz!"; belada "Senden başkasından yardım istemeyiz!" gibi.

"Hanîn", inlemek, feryat etmek ve ağlamak demektir; burada ise "münâcât etmek"ten (Allah'a yalvarmak) kinayedir. Bu ve sonraki beyitlerde, Pîr efendimiz Mevlânâ, Musa (a.s.)'ın münâcâtının, Muhammed ümmetinin münâcâtına benzediğini beyan ederler. Yani, "Biz Muhammed ümmeti, Fatiha-i şerifeyi okurken 'إياك نعبد وإياك نستعين' (Fatiha, 1/5) yani 'Ey Rabbim, bizim ibadetimiz ancak sanadır ve her hususta ancak senden yardım talep ederiz' deriz. Musa (a.s.)'ın Hakk'a karşı münâcâtı da böyle idi."

"Hanîn", nâle ve feryad etmek ve ağlamak; ve burada "münâcât etmek"den kinâyedir. Bu ve âtîdeki beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz Mûsâ (a.s.)ın münâcâtı, ümmet-i Muhammed'in münâcâtına müşâbih olduğunu beyân buyururlar. Ya'ni, "Biz ümmet-i Muhammed Fâtiha-i şerîfeyi okurken إياك نعبد وإياك نستعين (Fâtiha, 1/5) ya'ni "Yâ Rab, bizim ibadetimiz ancak sanadır ve her husûsda ancak senden yardım taleb ederiz" deriz. Mûsâ (a.s.)ın Hakk'a karşı münâcâtı da böyle idi."

2916. Bu "İyyake na'büdü" lügatde hasr içindir ve o riyanın nefyi içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. Bu "İyyake na'büdü" (Yalnız Sana ibadet ederiz) sözlükte hasr (sınırlama) içindir ve o riyanın (gösterişin) reddi içindir.

"Lügat", ses ve seda demektir; çoğulu "lügay" ve "lügāt" gelir. Burada Arapça dilbilgisi kuralları gereğince sözün telaffuzu demektir. "Arapça dilbilgisi kuralları"ndan kasıt, anlam ilmidir (ilm-i maânî); çünkü anlam ilminde, hakkı tehir (sonraya bırakılması gereken) olan bir şeyin takdimi (öne alınması), hasr (sınırlama) anlamı ifade eder. Bu ifadede de "iyyake" (yalnız Sana), "na'büdü" (ibadet ederiz) kelimesine takaddüm etmiştir (önce gelmiştir); bu sebeple hasr ifade eder. Ve Türkçe'de hasr edatı "ancak" kelimesidir. Bu ifadenin anlamı "Biz ancak Sana ibadet ederiz!" demek olur. Ve bu hasrın faydası da riyayı (gösterişi) reddetmek içindir; çünkü bir kimse kalben ancak Hakk'a ibadeti ve tezellülü (boyun eğmeyi) kast etse, halka gösterişten uzak olur; ve tezellülü Hakk'a sınırlı kılan kimse, hiçbir yaratılmışın önünde tezellül etmez. Eğer bir amaçtan dolayı yaratılmışın önünde boyun eğerse, "İyyake na'büdü" münacatında (yakarmasında) yalancı olmuş olur.

"Lügat", savt ve sadâ demekdir, cem'i "lügay" ve "lügāt" gelir. Burada kavâid-i arabiyye mûcibince telaffuz-ı kelâm demekdir. "Kavâid-i arabiyye"den murâd, ilm-i maânîdir; zîrâ ilm-i maânîde hakkı te'hîr olan bir şeyin takdîmi, hasr ma'nâsı ifade eder. Bu ibârede dahi "iyyake", "na'büdü" kelimesine takaddüm etmişdir; binâenaleyh hasr ifade eder. Ve Türkçe'de edât-ı hasr "ancak" kelimesidir. Bu ibârenin ma'nâsı "Biz ancak sana ibâdet ederiz!" demek olur. Ve bu hasrın fâidesi dahi nefy-i riyâ içindir; zîrâ bir kimse kalben ancak Hakk'a ibâdeti ve tezellülü kasd etse, halka gösterişden berî olur; ve tezellülü Hakk'a münhasır kılan kimse, hiçbir mahlûkun önünde tezellül etmez. Eğer bir garazdan nâşî mahlûkun önünde mütezellil olursa "Iyyake na'büdü" münâcâtında kâzib olmuş olur.

2917. "İyyake nestaîn" dahi hasr içindir; istianeyi hasr ve kasr etmişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. "İyyake nestaîn" de hasr içindir; yardımı sınırlamış ve tahsis etmiştir.

"İyyâke", "nestaîn"in mef'ûlü olup fâilden ve fiilden sonra gelmesi gerekirken, öne geçmiştir. Bu öne geçme, belagat ilmi gereğince, hasr ve kasr (sınırlama ve tahsis) ifade eder; bu sebeple kul "İyyake nestaîn" dediği zaman "Ey Rabbim, ancak senden yardım isteriz" diyerek bu yardımı Yüce Allah'a tahsis etmiş olur. Eğer böyle demekle beraber, işlerinde ve hususlarında Yüce Allah'tan başkasından da yardım isterse, bu yakarışında yalancı olmuş olur.

"İyyâke", "nestaîn"in mef'ûlü olup fâilden ve fiilden muahhar olmak lâzım iken, takaddüm etmişdir. Bu takaddüm ilm-i maâní mûcibince, hasr ve kasr ifade eder; binâenaleyh abd "İyyake nestaîn" dediği vakit "Yâ Rab, ancak senden yardım isteriz" diyerek bu yardımı Hakk'a hasr etmiş olur. Eğer böyle demekle beraber, umûr ve husûsâtında Hakk'ın gayrinden dahi yardım isterse, bu münâcâtında kâzib olmuş olur.

2918. Demekdir ki, ibadeti ancak sana getiririz. Yardım tama'ını da ancak senden tutarız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. Demektir ki, ibadeti ancak sana getiririz. Yardım beklentisini de ancak senden tutarız.

Bu şerefli beytin birinci mısraı, "İyyake na'büdü" ifadesinin ve ikinci mısraı da "İyyâke nesteîn" ifadesinin anlamlarıdır. Şerefli Fâtiha'nın latif anlamları çok uzun ve geniştir. Mesnevî şârihi İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri—

Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ı, "İyyake na'büdü" ibâresinin ve ikinci mısra' dahi "İyyâke nesteîn" ibâresinin ma'nâlarıdır. Fâtiha-i şerîfenin maânî-i latîfesi çok uzun ve vâsi'dir. Şârih-i Mesnevî İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazret-

2919. Bir padişah bir musahibe öfkelendi, istedi ki ondan duman ve toz çıkarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Bir padişah bir nedime öfkelendi, ondan duman ve toz çıkarmak istedi.

"Duman ve toz çıkarmak", helâk etmekten ve varlık binasını yıkmaktan kinayedir (mecazlı anlatım). Çünkü bir bina yıkıldığı zaman havaya toz ve duman kalkar.

"Duman ve toz çıkarmak", helâk etmekden ve binâ-yı vücûdunu yıkmakdan kinâyedir. Zîrâ, bir binâ yıkıldığı vakit, havaya toz ve duman kalkar.

2920. Padişah o muhalifinin cezasını ona vurmak için kılıcı kınından dışarı [2934] çıkardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Padişah o muhalifinin cezasını ona vurmak için kılıcı kınından dışarı [2934] çıkardı.

Yani, padişah kendisine muhalefet eden o musahibin (yakın arkadaşın) cezasını öldürmek suretiyle vermek için kılıcı kınından çekti.

Ya'ni, pâdişâh kendisine muhalefet eden o musâhibin cezâsını öldürmek sûretiyle vermek için kılıcı kınından çekti.

2921. Söz söylemek yahud bir şefî'in şefâatine teveccüh etmek için hiçbir kimsenin mecâli yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Söz söylemek veya bir şefaatçinin şefaatine yönelmek için hiçbir kimsenin gücü yok idi.

Birkaç yerde de belirtildiği üzere, "tenîden" mastarının çeşitli anlamları vardır: "Dokumak, vurmak, susmak, aldanmak, ortaya çıkarmak, bir şeyin etrafında dolaşmak ve yönelmek ve iltifat etmek." Mesnevî-i Şerîf'te bu fiil çok kullanılır. Bu anlamlardan birini almak suretiyle tercüme etmek gerekir.

Birkaç yerde dahi beyân olunduğu üzere, "tenîden" masdarının müteaddid ve ma'nâları vardır: "Dokumak, vurmak, hâmûş olmak, aldanmak, peydâ etmek, bir şeyin etrafında dolaşmak ve teveccüh ve iltifât etmek." Mesnevî-i Şerîf de bu fiil çok müsta'meldir. Bu ma'nâlardan bir ma'nâsını almak sûre- tiyle tercüme eylemek îcâb eder.

2922. Şefâat emrinde Mustafâ gibi has olan, havasdan İmâdü'l-Mülk ad- lının gayrı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Şefaat işinde Mustafa gibi özel olan, seçkinlerden İmâdü'l-Mülk adlıdan başkası yoktur.

Bu beyit, yukarıdaki beytin istisna bildiren bir cümlesidir. Bu sebeple bu iki beytin toplu tercümesi şöyle olur: "Şefaat işinde Mustafa (a.s.) gibi özel olan, seçkinlerden İmâdü'l-Mülk adlıdan başka, padişahın öfkesine karşı söz söylemek veya bir şefaatçinin şefaatine yönelmek için hiçbir kimsenin imkânı yoktu."

Bu beyit yukarıki beytin bir cümle-i istisnâîsidir. Binâenaleyh bu iki bey- tin mecmûan tercümesi şöyle olur: "Şefâat emrinde Mustafa (a.s.) gibi hâs olan, havâsdan İmâdü'l-Mülk adlıdan başka, pâdişâhın öfkesine karşı söz söylemek veyâhud bir şefî şefâaatine teveccüh etmek için hiçbir kimsenin mecâli yok idi."

2923. Sıçradı ve çabuk secdeye düştü. Şah derhal kahr kılıcını elden bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Sıçradı ve çabuk secdeye düştü. Şah derhal kahr kılıcını elden bıraktı.

Padişahın özel kullarından olan İmâdü'l-Mülk, yerinden sıçradı ve hemen padişahın huzurunda secdeye vardı. Padişah, bu özel kulunun yalvarışını ve şefaatini görünce derhal elinden kahr ve helake hazır olan kılıcı bıraktı.

Pâdişâhın hâs bendelerinden olan İmâdü'l-Mülk, yerinden sıçradı ve he- men pâdişâhın huzûrunda secdeye vardı. Pâdişâh bu hâs bendesinin tezellü- lünü ve şefâatini görünce derhal elinden kahr ve helâke müheyyâ olan kılıcı bıraktı.

2924. Dedi: "Eğer şeytan ise de ben onu bağışladım; ve eğer İblîslik etti ise de ben onu örttüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Dedi: "Eğer şeytan ise de ben onu bağışladım; ve eğer İblîslik etti ise de ben onu örttüm."

Şah dedi: "Eğer o yakın arkadaş şeytanın kendisi olsa bile ben onu affettim; ve eğer şeytanın kendisi olmayıp şeytanî sıfatlarla nitelenmiş oldu ise, onun bu kötü sıfatını örttüm ve bağışladım."

Şâh dedi: "Eğer o musahib şeytanın kendi olsa bile ben onu affettim; ve eğer şeytanın kendi olmayıp sıfât-ı şeytânî ile muttasıf oldu ise, onun bu kö- tü sıfatını setr ettim ve mağfiret eyledim."

2925. "Mâdemki senin ayağın ortaya geldi, eğer mücrim yüz ziyan etti ise de râzıyım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. "Mademki senin ayağın ortaya geldi, eğer suçlu yüz zarar etti ise de razıyım."

"Ey benim tertemiz ve seçkin kulum! Mademki ortaya senin şefaat ayağın geldi, eğer suçlu ve isyankar kulum, yüz zarar ve kabahat yaptı ise de, razı olur ve affederim."

Bilinmeli ki, bu kıssada "padişah"tan kasıt, Hak Teâlâ ve "şefaatçi"den kasıt, Muhammedî kalıp üzere ortaya çıkan insân-ı kâmil; ve "suçlu"dan kasıt, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) makamında bulunup ilahi sırları açıklayan zatlardır. Bu sebeple kıssanın şerefli beyitleri ona göre düşünülmelidir.

"Ey benim musaffâ ve güzîde kulum! Mâdemki ortaya senin şefâat aya- ğın geldi, eğer mücrim ve âsî kulum, yüz ziyân ve kabâhat yaptı ise de, râzı olur ve afv ederim."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "pâdişâh”dan murâd, Hak ve "şefî"den mu- râd, kalb-i Muhammedî üzere vâki' olan insân-ı kâmil; ve “mücrim"den mu- râd, fenâ-fillâh makāmında bulunup esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş eden zevâtdır. Binâenaleyh kıssanın ebyât-ı şerîfesi ona göre teemmül olunmak lâzım gelir.

2926. Senin o fazlın ve o mikdârın vardır ki, yüz binlerce gazabı kırabilirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. Senin o fazlın ve o miktarın vardır ki, yüz binlerce gazabı kırabilirim.

Ey benim has kulum, benim katımda senin o kadar fazlın ve o kadar kıymetin vardır ki, senin şefaatini kıramam, yüz binlerce gazabımı kırabilirim.

Ey benim hâs kulum, benim indimde senin o kadar fazlın ve o kadar kıymetim vardır ki, senin şefâatini kıramam, yüz binlerce gazabımı kırabilirim.

2927. Senin yalvarmanı asla kıramam, zîrâ ki senin yalvarman, muhakkak benim yalvarmamdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. Senin yalvarmanı asla kıramam, çünkü senin yalvarman, kesinlikle benim yalvarmamdır.

Sen kendi sıfatından soyundun, benim sıfatlarımı giydin; bu sebeple senin irâde sıfatın, benim irâde sıfatımdır. Senin irâdeni reddetmek, kendi irâdemi reddetmek demek olur. Şu halde senin yalvarmanı ve şefâatini kıramam. Bu şerefli beyit, insân-ı kâmil tarafından meydana gelen şefâatin geri çevrilmemesi sırrını açıklar.

Sen kendi sıfatından soyundun, benim sıfatlarımı giydin; binâenaleyh senin sıfat-ı irâden, benim sıfat-ı irâdemdir. Senin irâdeni reddetmek, kendi irâdemi reddetmek demek olur. Şu halde senin yalvarmanı ve şefâatini kıramam. Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmil tarafından vâki' olan şefâatin reddolunmaması sırrını beyân eder.

2928. Eğer yer ve gök birbirine vura idi, bu âdem intikāmımdan dışarıya gelmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. Eğer yer ve gök birbirine vursaydı, bu adam intikamımdan dışarıya çıkmazdı.

Eğer benim bu adamın helakine (yok olmasına) kastımdan (niyetimden) dolayı yer ve gök birbirine çarpsaydı, intikamımdan bu adam dışarıya çıkamazdı, yani kurtulamazdı. Varsın yer ve gök yıkılsın, yeter ki ben bu adamdan intikam alayım! derdim.

Eğer benim bu âdemin helâkine kasdımdan dolayı yer ve gök birbirine çarpa idi, intikāmımdan bu âdem dışarıya çıkamazdı, ya'ni kurtulamaz idi. Varsın yer ve gök yıkılsın, tek ben bu âdemden intikām alayım! der idim.

2929. Ve eğer zerre zerre yalvarıcı olaydı, o şimdi kılıçdan baş götürmez idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. Ve eğer zerre zerre yalvarıcı olaydı, o şimdi kılıçtan baş götürmez idi.

Ve eğer varlıklar zerre zerre o suçlu hakkında yalvarıcı ve şefaatçi olaydı, o şimdi benim kılıcımdan başını kurtaramaz idi.

Ve eğer mevcûdât zerre zerre o mücrim hakkında yalvarıcı ve şefâatçi olaydı, o şimdi benim kılıcımdan başını kurtaramaz idi.

2930. Ey kerîm senin üzerine minnet koymuyoruz; fakat ey nedîm senin izzetinin şerhidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. Ey kerem sahibi, senin üzerine minnet koymuyoruz; fakat ey dost, senin izzetinin açıklamasıdır.

Ey kerem sahibi olan has kulum! Benim senin fazlını ve kıymetini açıklamam, senin üzerine minnet yükünü koymak için değildir; aksine ey benim muhterem dostum, bu söylediklerim senin benim katımdaki izzet ve yücelik mertebenin açıklamasıdır. Çünkü senin güzel ve yüce sıfatlarını açıklamak, benim sıfatlarımı açıklamaktır. Zira sen bensin ve ben de senim!

Ey kerîm olan hâs kulum! Benim senin fazlını ve kıymetini beyân edişim, senin üzerine minnet yükünü koymak için değildir; velâkin ey benim nedîm-i muhteremim, bu söylediklerim senin benim indimdeki mertebe-i izzetinin ve rif'atinin şerhidir." Zîrâ sıfât-ı cemîle ve celîleni şerh etmek, benim sıfatlarımı beyân etmekdir. Çünki sen bensin ve ben de senim!

2931. Bunu sen yapmadın, muhakkak ben yaptım, ey kimse senin sıfatların, bizim sıfatlarımızda medfûndur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. Bunu sen yapmadın, muhakkak ben yaptım, ey kimse senin sıfatların, bizim sıfatlarımızda gömülüdür!

"Bu şefaati sen yapmadın, muhakkak ben yaptım; ey benim has kulum, senin beşerî sıfatların, bizim güzel ve yüce sıfatlarımız altında gömülü kalmıştır." Nasıl ki demirin sıfatı, ateşin sıfatı altında gömülüp kaldığı zaman, o demir artık ateş olur.

"Bu şefâati sen yapmadın, muhakkak ben yaptım; ey benim hâs kulum, senin sıfât-ı beşeriyyen, bizim sıfât-ı cemîle ve celîlemiz altında gömülmüş kalmışdır." Nitekim demirin sıfatı, ateşin sıfatı altında gömülüp kaldığı vakit, o demir artık ateş olur.

2932. Sen bunda müsta'melsin, âmil değilsin, zîrâ ki benim mahmûlümsün, hamil değilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. Sen bunda kullanılmışsın, kullanıcı değilsin, çünkü sen benim taşınmışımsın, taşıyan değilsin!

"Müsta'mel", ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) yapısıyla, kullanılmış; "âmil", kullanıcı; "hâmil", taşıyan; "mahmûl", taşınmış demektir. Yani, "Ey benim has kulum! Sen bu şefaat işinde beni kullanan değilsin; aksine sen benim tarafımdan kullanılmışsın; ve sen bu hususta kendi iradeni taşıyan değilsin, aksine benim irademin taşınmışısın ve benim irademi yüklenmişsin." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinde kendi şerefli hâllerini açıklayarak şu rubâîyi zikrederler:

"Ey cisim, haberin var mıdır ki, senin sırtında kim vardır? Ayağını felek üzerine koy ki, senin yükün latif olan peridir. Ömrün içinde bir kimsenin hamalı oldun ki, güneş senin yüzüne bakmaya kadir değildir."

"Müsta'mel", ism-i mef'ûl sîgasıyla, kullanılmış; "âmil", kullanıcı; "hâmil", taşıyan; "mahmûl", taşınılmış demekdir. Ya'ni, "Ey benim hâs kulum! Sen bu şefâat emrinde beni kullanıcı değilsin; belki sen benim tarafımdan kullanılmışsın; ve sen bu husûsda kendi irâdeni hâmil değilsin, belki benim irâdemin mahmûlüsün ve benim irâdemi yüklenmişsin." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'lerinde kendi hâl-i şerîflerini beyânen şu rubâîyi zikr ederler:

"Ey cisim, haberin var mıdır ki, senin sırtında kim vardır? Ayağını felek üzerine koy ki, senin yükün latif olan perîdir. Ömrün içinde bir kimsenin hamalı oldun ki, güneş senin yüzüne bakmağa kadir değildir."

2933. "Mâ rameyte iz rameyte" olmuşsun, kendini dalgada köpük gibi bırakmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. "Attığın zaman sen atmadın" olmuşsun, kendini dalgada köpük gibi bırakmışsın!

"Ey benim has kulum, sen وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) yani "Attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah attı" ayet-i kerimesindeki anlamın mazharı (tecelli yeri) olmuşsun ve varlık denizinin içindeki kesretler (çokluklar) ve mazharlar (tecelli yerleri) dalgalarında köpük gibi kendini bırakmışsın!" Köpükler dalgalarda nasıl dalgaların hareketlerine tabi ise, sen de öylece benim çeşitli tecellilerime tabi bir haldesin.

“Ey benim hâs kulum sen وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh attı" âyet-i kerîmesindeki ma'nânın mazharı olmuşsun ve varlık deryâsının içindeki keserât ve mezâhir dalgalarında kö- pük gibi kendini bırakmışsın!" Köpükler dalgalarda, nasıl dalgaların harekâtına tâbi' ise, sen de öylece benim tecelliyât-ı muhtelifeme tâbi' bir haldesin.

2934. "Lâ" oldun, “illâ"nın yanında ev tut; bu acibdir ki hem esîrsin, hem emîrsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. "Yok" oldun, "ancak"ın yanında ev tut; bu şaşırtıcıdır ki hem esirsin, hem emîrsin.

Vehmedilmiş varlığın "yok" oldu; artık "ancak" ile işaret edilen hakiki varlık katında makam tut! Ey benim has kulum, bu şaşırtıcıdır ki, beşerî suretin ve vehmedilmiş varlığın ile esirsin ve kayıtlısın; fakat kazandığın Hakk'a ait varlık ile de emîrsin ve hürsün! Bu sebeple sen zıtları bir araya getirensin ve esaretle hürriyeti ve hakikatle kulluğu birleştirmişsin.

"Vücûd-ı mevhûmun “lâ”, ya'ni "yok" oldu; artık "illa" ile işaret olunan vücûd-ı hakîkî indinde makām tut! Ey benim hâs kulum bu acibdir ki, sûret-i beşerîn ve vücûd-ı mevhûmun ile esîrsin ve mukayyedsin; fakat iktisâb ettiğin vücûd-ı Hakkānî ile de emîrsin ve hürsün!" Binâenaleyh sen câmiu'l-ezdâdsın ve esâretle hürriyeti ve hakkıyetle abdiyeti cem' etmişsin.

2935. Halbuki zahm u beladan kurtulmuş olan nedîm, bu şefî'den incindi ve dostlukdan rücû' etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Halbuki yara ve beladan kurtulmuş olan nedim, bu şefaatçiden incindi ve dostluktan vazgeçti.

Padişahın gazap ettiği musahip, padişahın kılıcının yarasından ve helak edici beladan, o muteber musahibin şefaati sebebiyle kurtulduğundan dolayı, bu musahipten incindi ve ona darıldı ve onun dostluğundan vazgeçti.

Pâdişâhın gazab ettiği musâhib, pâdişâhın kılıcının yarasından ve belâ-yı helâkden, o musâhib-i mu'teberin şefâati sebebiyle kurtulduğundan dolayı, bu musâhibden incindi ve ona darıldı ve onun dostluğundan vazgeçti.

2936. O muhlisden tamamen dostluğu kesti, selâm getirmemek için yüzü duvara itti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. O muhlisten tamamen dostluğu kesti, selâm getirmemek için yüzü duvara itti.

"Kendisine karşı ihlas sahibi olan o şefaatçi musahipten tamamen dostluğu kesti; ve selâm alıp vermemek için dahi, rast geldiği yerde, yüzünü duvar tarafına çevirdi."

Bilinmeli ki, "şah"tan maksat, hakiki şah olan Hak'tır. Ve "gazaba uğramış nedim"den maksat ise, Muhammedî meşrebi (Hz. Muhammed'in yolu, mizacı) haiz olan ilahi âşıklardır. Çünkü Allah'ın âşıkları iki türlüdür; birisi zât âşığı, diğeri sıfat âşığıdır. Zât, zıtları bir araya getiren olduğundan, Hak'kın zâtına âşık olanların aşkında da zıtlar birleşir ve onların nezdinde maşukun kahrı ve lütfu eşittir; fakat sıfat âşığı olanların nazarında kahır, lütuf gibi değildir. Çünkü onlar, hakiki maşukun zâtının nikabı ve perdesi olan sıfata âşıklardır. Bu sebeple onların aşkında zıtlar birleşmez. Zât âşığı olanların hâli, Birinci cildin 1598 numaralı şerefli beytinde zikredilen hâldir ki, Cenab-ı Pir efendimiz orada şöyle buyurmuş idi:

"Kendisine karşı ihlás sahibi olan o şefâatçi musâhibden tamâmen dostluğu kesti; ve selâm alıp vermemek için dahi, rast geldiği yerde, yüzünü duvar tarafına çevirdi."

Ma'lum olsun ki, “şâh”dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'dır. Ve "mağzûbun-aleyh olan nedîm"den murâd dahi, meşreb-i Muhammedî'yi hâiz olan uşşâk-ı ilâhîdir. Zîrâ Allâh'ın âşıkları iki türlüdür; birisi âşık-ı zât, dîğeri âşık-ı sıfatdır. Zât, câmiu'l-ezdâd olduğundan, âşık-ı zât-ı Hak olanların aşkında da ezdâd cem' olur ve onların indinde ma'şûkun kahrı ve lutfu müsâvîdir; fakat âşık-ı sıfât olanların nazarında kahır, lutuf gibi değildir. Çünki onlar, ma'şûk-ı hakîkînin zâtının nikābı ve hicabı olan sıfâta âşıklardır. Binâenaleyh onların aşkında ezdâd cem' olmaz. Âşık-ı zât olanların hâli, I. cildin 1598 numaralı beyt-i şerîfinde mezkûr olan hâldir ki, cenâb-ı Pîr efendimiz orada şöyle buyurmuş idi:

2937. Kendinin bu şefî'inden yabancı oldu; halk bu taaccübden efsanede oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Kendisinin bu şefaatçisinden yabancı oldu; halk bu şaşkınlıktan efsanede kaldılar.

"Efsane", serüven, masal, meşhur ve şöhret bulmuş olan şeye denir. "Bu arkadaş, kendisine şefaat edip, helaktan kurtaran dosta karşı, sırf şefaat ettiği için, yabancı bir durum aldı; halk arasında bu hâl yayıldı ve bundan dolayı şaşkınlık içinde kaldılar;" ve bu mesele hakkında dedikoduya düştüler ve dediler ki:

"Efsâne", sergüzeşt ve masal ve meşhûr ve şöhret bulmuş olan şeye derler. "Bu musâhib, kendine şefâat edip, helâkden kurtaran dosta karşı, mahzâ şefâat ettiği için, yabancı bir vaziyet aldı; halk arasında bu hâl şâyi' oldu ve bundan dolayı taaccübde kaldılar;" ve bu mes'ele hakkında dedikoduya düştüler ve dediler ki:

2938. “Eğer mecnûn değil ise, dostluğu niçin kesti, bir kimseden ki onun canını kurtardı?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. "Eğer deli değil ise, dostluğu niçin kesti, canını kurtaran bir kimseden?"

Padişah bu musahibi öldürecekti, İmâdü'l-Mülk bunu o helâktan kurtardı; bu sebeple eğer bu musahip deli değil ise, kendisini ölümden kurtaran bu zattan niçin dostluğu kesti ve düşman oldu?

"Pâdişâh bu musahibi öldürecek idi, İmâdü'l-Mülk bunu o helâkden kurtardı; binâenaleyh eğer bu musâhib deli değil ise, kendisini ölümden kurtaran bu zâtdan niçin dostluğu kesti ve hasım oldu?"

2939. "Onu o anda boynu vurulmakdan kurtardı; onun ayağının na'linin toprağı olmak gerek idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Onu o anda boynu vurulmaktan kurtardı; onun ayağının nalinin toprağı olmak gerekirdi!

2940. "Aksine gitti ve bîzarlık tuttu, böyle bir dildâr ile kindarlık tuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. "Aksine gitti ve bîzarlık tuttu, böyle bir dildâr ile kindarlık tuttu."

Şefaatçi olan İmâdü'l-Mülk, bu musahibi boynu vurulmaktan kurtardığı için, ona karşı minnettar ve alçakgönüllü olmak gerekirken, bu zat tersine hareket etti ve ondan incinme yolunu tuttu; böyle bir şefaatçi sevgili ile kin tutma yönüne gitti.

"Şefâatçi olan İmâdü'l-Mülk, bu musâhibi boynu vurulmakdan kurtardığı için, ona karşı minnetdâr ve mütezellil olmak lâzım iken, bu zât tersine hareket etti ve ondan incinmek yolunu tuttu; böyle bir dildâr-ı şefî' ile kin tutuculuk cihetine gitti."

2941. Binaenaleyh bir muslih ona melâmet etti, dedi ki: "Bu cefâyı niçin bir nâsihe yapıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Bu sebeple bir ıslah edici ona kınamada bulundu, dedi ki: "Bu cefayı niçin bir nasihatçıya yapıyorsun?"

O dedikoduyu yapan halk arasından bir nasihatçı çıkıp o musâhibin (padişahın yakınında bulunan kişinin) hareketini kötüledi de dedi ki: "Sen bu cefayı, seni helake kasteden padişaha nasihat ederek sana şefaat eden bir zata niçin yapıyorsun?"

O dedikoduyu yapan halk arasından bir nasihatçı çıkıp o musâhibin hareketini takbîh etti de dedi ki: "Sen bu cefâyı, seni helâke kasd eden pâdişâha nasîhat ederek sana şefâat eden bir zâta niçin yapıyorsun?"

2942. O dildar-ı has senin canını kurtardı, o dem boynunun vurulmasından seni halâs etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. O sevgili senin canını kurtardı, o an boynunun vurulmasından seni kurtardı.

2943. "Eğer sana fenâlık ede idi bile ürkmek gerek değil idi, hususiyle o hamîd olan yâr iyilik etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. "Eğer sana kötülük etseydi bile ürkmek gerekmezdi, özellikle o övülmeye layık dost iyilik etti."

"İmâdü'l-Mülk daha önceden sana bir kötülük yapmış olsaydı bile, mademki seni ölümden kurtardı, o övgüye ve yüceltilmeye layık dost, sonunda sana iyilik etti!" Bu sebeple bu yaptığın muamele doğru değildir.

“İmâdü'l-Mülk evvelden sana bir fenâlık etmiş olsa idi bile, mâdemki seni ölümden kurtardı, o şâyân-ı hamd ü senâ olan dost, sonunda sana iyilik etti!" Binâenaleyh bu yaptığın muâmele doğru değildir.

2944. Dedi: "Şah için can mebzûldür, o niçin araya şefî geliyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Dedi: "Şah için can boldur, o niçin araya şefaatçi geliyor?"

O yakın arkadaş, kendisine nasihat eden kimseye cevap olarak dedi ki: "Benim canım şaha fedadır ve onun huzurunda can feda etmek benim için bir nimettir. İmâdü'l-Mülk'ün şefaatçi olarak araya girmesi, benden bu nimetin kaçırılmasına sebep olmaktan ibaret oldu; bu sebeple bana karşı dostluk değil, düşmanlık etti."

O musahib, kendisine nasîhat eden kimseye cevâben dedi ki: "Benim canım şâha fedâdır ve onun huzûrunda can fedâsı benim için bir ni'metdir. İmâdü'l-Mülk'ün şefâatçi olarak araya girmesi, benden bu ni'metin fevtine sebeb olmakdan ibaret oldu; binâenaleyh bana karşı dostluk değil, düşmanlık etti."

2945. "O dem benim için “Lî maallah vakt"i idi, "ona nebiyy-i mücteba sığmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. "O an benim için 'Allah ile özel bir vaktim' idi, 'ona seçilmiş peygamber sığmaz!'"

Bu şerefli beyitte, "Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, oraya ne yakınlaştırılmış bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber sığar!" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bilinmeli ki, bir "tevhid makamı" ve bir de "ittihad makamı" vardır. Tevhidin anlamı "bir bilmek" ve "bir demek"tir; ittihadın anlamı ise "bir olmak"tır. Bu makam, tevhid makamından daha yüksektir. Ancak "bir olmak"tan maksat, kısa idrakli kimselerin zannettikleri gibi "hulûl" (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) değildir; aksine bu ittihad hali, tevhid ehli için sürekli olmaz. Nitekim Feridun ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) hazretleri Menâkıb'ında bu hal hakkında şöyle buyururlar: "Bilmelidir ki, tevhid ehli daima bu ittihad hali ile nitelenemezler; çünkü Hz. Risâlet (s.a.v.) Efendimiz 'Benim Allah'la bir vaktim vardır' buyururlardı. Ve beşerî kuvvet bu ağır yüke nasıl dayanabilir? Ve Hüseyin ibn Mansur Hallâc (rahmetullahi aleyh) bu parıltının (ittihad halinin) çok müştakı olduğundan, daima bu halde kalmak isterdi, halbuki beşerî kuvvetler tahammül etmezdi; şüphesiz münacat vaktinde Yüce Allah hazretlerinden zahirî harabiyeti ve vücudun yıkımını talep ederdi. Nitekim buyurur: 'Ey Rabbim, beşerî yönümü senin ilahî yönünde yok ettim; şimdi ilahî yönünde olan beşerî yönüm hakkı için benim öldürülmem için çaba gösterenlere rahmet eyle!' Ve Efdalüddin Hakanî hazretleri de bu anlamda olan hakikatleri iki beyitte çok güzel buyurmuştur. Beyit: 'Ayağımın dikeni benim, kendimi kendimden fâriğ edeyim; bu ikilik birlik olsun, hem ben sen olayım, hem de sen ben olasın. Kendimin muradı olmaksızın, muradım da senin ile oturayım, tâ ki senin muhabbetin hiçbir zaman beni boş bırakmasın!'"

Bu anlamlar, birinci cildin 3995 numarasına denk gelen, "Allah ile bizim aramıza gönderilmiş peygamber ile yakınlaştırılmış melek sığmaz, anlayın!" beytinde de geçti. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in velayetinin nübüvvetinden üstün olmasının sırrı ve hikmeti, velayetlerinde Hak ile kendi arasına ne yakınlaştırılmış bir meleğin ne de gönderilmiş bir peygamberin girememesindendir. Fakat nübüvvetlerinde araya yakınlaştırılmış melek girer.

Bu beyt-i şerîfde لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب ولا نبي مرسل ya'ni "Benim Allâh ile bir vaktim vardır ki, oraya mukarreb olan melek ve nebiyy-i mürsel sığmaz!" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, bir "makām-ı tevhîd" ve bir de "makām-ı ittihâd" vardır. Tevhîdin ma'nâsı "bir bilmek" ve "bir demek"dir; ve ittihâdın ma'nâsı, "bir olmak"dır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha yüksekdir. Velâkin "bir olmak"dan maksad, kısa idrâkli kimselerin zannettikleri gibi "hulûl" değildir; velâkin bu hâl-i ittihâd, ehl-i tevhîd için dâim olmaz. Nitekim Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) hazretleri Menâkıbında bu hâl hakkında şöyle buyururlar: "Bilmelidir ki, ehl-i tevhîd dâimâ bu hâl-i ittihâd ile mevsûf olamazlar; zîrâ Hz. Risâlet (s.a.v.) Efendimiz لى مع الله وقت "Benim Allâh'la bir vaktim vardır" buyururlar idi. Ve kuvvet-i beşeriyye bu bâr-ı sakîle nasıl tâkat getirebilir. Ve Hüseyin ibn Mansûr Hallâc (rahmetullâhi aleyh) bu bârikanın begāyet müştâkı olduğundan, dâimâ bu halde kalmak isterdi, halbuki kuvâ-yı beşeriyye tahammül etmezdi; şübhesiz vakt-i münâcâtda Hak Teâlâ hazretlerinden harâbî-i zâhiri ve hedm-i vücûdu taleb eyler idi. Nitekim buyurur: الهى افنيت ناسوتيتي في لاهوتيتك فبحق ناسوتيتي في لاهوتيتك ان ترحم على من سعى في قتلى “Yâ Rabbî, nâsûtiyetimi senin lâhûtiyetinde ifnâ eyledim; imdi lâhûtiyetinde olan nâsûtiyetim hakkı için benim katlime sa'y edenlere rahmet eyle!" Ve Efdalüddîn Hâkānî hazretleri dahi bu ma'nâda olan hakäyıkı iki beyitte be-gāyet güzel buyurmuşdur. Beyit: "Ayağımın dikeni benim, kendimi kendimden fâriğ edeyim; bu ikilik birlik ola, hem ben sen olayım, hem de sen ben olasın. Kendimin murâdı olmaksızın, murâdım da senin ile oturayım, tâ ki senin muhabbetin hiçbir zaman beni hâlî etmesin!"

Bu ma'nâlar I. cildin 3995 numarasına müsâdif olan, وَ الْمَلَكُ وَ الرُّوحُ أَيضًا فَاعْقِلُوا لا يَسَعُ فِينَا نَبِي مُرْسَلُ ["Allâh ile bizim aramıza nebiyy-i mürsel ile melek-i mukarreb sığmaz, anlayın!"] beytinde dahi geçti. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in velâyeti nübüvvetinden efdal olmasının sır ve hikmeti, velâyetlerinde Hak ile kendi arasına ne melek-i mukarreb ve ne de nebiyy-i mürsel girememesindendir. Fakat nübüvvetlerinde araya melek-i mukarreb girer.

2946. "Ben şahın zahmından gayri bir rahmet istemem, ben o şâhdan başka penah istemem."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. "Ben şahın yarasından başka bir rahmet istemem, ben o şahtan başka sığınak istemem."

"Benim için şahın yarası ve kahredişi rahmetin ta kendisidir, benim kahredilişte ve lütufta sığınacak yerim ancak o şahtır." Bazı nüshalarda "zahm" yerine "rahm" geçmektedir. Bu durumda anlam "Ben şahın rahmetinden başka bir rahmet istemem", yani "Bana kimse acımasın, şahımın acıması yeterlidir" demek olur.

"Benim için şâhın zahmı ve kahrı ayn-ı rahmetdir, benim kahırda ve lutufda sığınacak mahallim ancak o şâhdır." Ba'zı nüshalarda "zahm" yerine "rahm" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ "Ben şâhın rahmetinden başka bir rahmet istemem", ya'ni "Bana kimse acımasın, şâhımın acıması kâfidir" demek olur.

2947. Şahın gayrini onun için "la" etmişim, zîra şah tarafına teveccüh etmişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. Şahın dışındakini onun için "yok" etmişim, çünkü şah tarafına yönelmişim.

"Ben, gerçek şahın zâtının dışındaki belirlenimleri ve bu belirlenimler arasındaki vehmedilmiş varlığımı, onun gerçek varlığı karşısında yok etmişim; çünkü görünen ve görünmeyen yönümle o gerçek şah tarafına yönelmişim."

"Ben şâh-ı hakîkînin zâtının gayri olan taayyünâtı ve bu taayyünât arasındaki vücûd-ı mevhûmumu, onun vücûd-ı hakîkîsi muvâcehesinde yok etmişim; zîrâ zâhiren ve bâtınen o şâh-ı hakîkî tarafına teveccüh etmişim."

2948. Eğer şah kendi kahrıyla başımı keserse, şâh altmış başka can bağışlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. Eğer şah kendi kahrediciliğiyle başımı keserse, şah altmış başka can bağışlar.

Hint nüshalarında, "şâh eger bürred" yerine "ger be-bürred o" ifadesi yer alır. Yani, "Gerçek Şah kahrediciliğiyle benim başımı keserse, fani hayatımı ortadan kaldırırsa, bana başka bir baki hayat bağışlar." Nitekim hadîs-i kudsîde "Ben beni seven kimseyi öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti ben olurum" buyrulmuştur.

Hind nüshalarında, "şâh eger bürred" yerine "ger be-bürred o" vâki'dir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkî kahrıyla benim başımı keserse, hayât-ı fâniyemi izâle ederse, bana başka hayât-ı bakıye bağışlar." Nitekim hadîs-i kudside من احبنى قتلته ومن قتلته فانا ديته ya'ni "Ben beni seven kimseyi öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti ben olurum" buyurulmuşdur.

2949. Benim işim cesûrluk ve enâniyetsizlikdir; şâhenşâhımın işi baş bağışlayıcılıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. Benim işim cesurluk ve benliksizliktir; şahlar şahımın işi baş bağışlayıcılıktır.

"Ser-bâz", cesur demektir; "ya" ise masdariyettir (eylem adı yapma ekidir). Yani, "Benim işim gerçek sevgilimin huzurunda can feda etme konusunda cesurluktur ve kendi benliğimi terk etmektir ve şahlar şahının işi de bu fedakârlığa karşılık baş ve taze bir hayat bağışlamaktır."

Bilinmeli ki, kulun yoğun varlığı, Hakk'ın varlığından ihsan edilmiş bir emanettir; onun hakikati de ilahi ilmin suretidir. Bu sebeple kulun "Benimdir!" diyecek bir mülkü yoktur, elinde olanlar ise vehmedilmiştir. Eğer kul kendi varlığını feda edecek olursa, vehmini feda edecek demektir.

"Ser-bâz", cesûr; "ya", masdariyyetdir. Ya'ni, "Benim işim ma'şûk-i hakîkîmin muvâcehesinde can fedâsı husûsunda cesûrlukdur ve kendimin kendiliğini terk etmekdir ve şâhenşâhın işi de bu fedakârlığa mukābil baş ve hayât-ı tâze bağışlayıcılıkdır."

Ma'lum olsun ki, abdin vücûd-ı kesîfi, Hakk'ın varlığından ihsân olunmuş bir âriyetdir; onun hakîkati dahi ilm-i ilâhînin sûretidir. Binâenaleyh abdin "Benimdir!" diyecek bir mülkü yokdur, elinde olanlar ise mevhûmdur. Eğer abd kendi varlığını fedâ edecek olursa, vehmini fedâ edecek demek olur.

2950. Fahr o başa ki, onu şâhın eli keser; ayb o başa ki bir gayriye muvafakat ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. O başa şeref olsun ki, onu şahın eli keser; o başa ayıp olsun ki, bir başkasına uyum sağlasın!

"Ser bürden", bir şeyi sonuna erdirmek ve bir şeye muvafakat etmek anlamındadır (Bahâr-ı Acem). Burada ikinci anlam uygundur. Yani, "Hakiki şah olan Hakk'ın kestiği baş iftihar etsin ve şahın dışındaki ile uyuşan baş da utansın ve kendini ayıplasın!"

"Ser bürden", bir şeyi sonuna eriştirmek ve bir şeye muvâfakat etmek ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kestiği baş iftihâr etsin ve şâhın gayri ile uyuşan baş da yerinsin ve kendini ta'yîb etsin!"

2951. "Gece ki, şâh onu kahırdan kara içine çekti, binlerce bayram gününden âr tutar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. "Gece ki, şâh onu kahırdan kara içine çekti, binlerce bayram gününden âr tutar!"

"Kîr", zift anlamındadır; siyah renk anlamında da kullanılır. Burada "kara renk" anlamında kullanılmıştır. Yani, "Gerçek Şâh'ın kara renk içine çektiği gece, birçok bayram günlerinin parlaklığından ve aydınlığından utanır; yani o günlerin aydınlığına asla iltifat etmez; çünkü şâhın muradı, nimet ve devlettir!"

“Kîr”, zift maʼnâsınadır; siyah renk ma'nâsında da kullanılır. Burada "kara renk" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkînin kara renk içine çektiği gece, birçok bayram günlerinin parlaklığından ve aydınlığından âr tutar; ya'ni o günlerin aydınlığına aslâ iltifat etmez; zîrâ şâhın murâdı, ni'met ve devletdir!"

2952. "Muhakkak şeh görücü olan kimsenin tavafı, kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkı olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. "Şeh görücü olan kimsenin tavafı, kahır ve lütfun ve küfür ve dînin üstünde olur."

"Tavaf", bir şeyin etrafını dolaşmak ve daire şeklinde dönmektir. "Şeh görücü"den maksat, Hakk'ın müşâhedesinde kendinden ve bütün mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) gafil olmuş olan insân-ı kâmildir. Yani, "Bütün tecellilerde Hakk'ın zâtını müşâhede eden bir kâmilin seyri ve dönüşü, kahır ve lütfun ve küfür ve dînin üstünde olur." Çünkü kahır ve lütuf ve küfür ve din, sıfatlar âlemine aittir; zât âlemi ise, sıfatlar âleminin üstündedir; ve sıfatlar zâtın perdesi ve örtüsüdür. Böyle bir kâmil ise perdeyi yırtmış ve örtüyü kaldırmış ve zâta yönelmiştir. Kahır ve lütuf ve küfür ve din, kulun varlığına ve vücuduna ait bağıntılardır. Kulun varlığı, Hakk'ın varlığında yok olup eriyince ve Hakkânî varlık ile ayakta durunca, ona bu bağıntıların ait olması kalmaz; bu sebeple onun tavafı ve dönüşü, doğal olarak kahır ve lütfun ve küfür ve dînin üstünde olur. Nefehâtü'l-Üns'de Şeyh Ebû Saîd Ebu'l-Hayr hazretlerinden nakledilmiştir ki, buyururlar: "Bir gün Şeyh Ebu'l-Abbâs Kassâb'ın huzuruna iki kişi gelip oturdu. Dediler ki: "Bizim aramızda tartışma meydana geldi, birimiz: Kişiye öncesiz ve sonsuz gamı ve kederi yeterlidir! diyor; ve birimiz de: Kişiye öncesiz ve sonsuz sevinci yeterlidir! diyor. Siz ne buyurursunuz? Şeyh elini yüzüne sürüp dedi ki: Elhamdülillah ki Kassâb oğlunun makamı ne gamdır ne de sevinçtir! ليس عند ربكم صباح و مساء Yani "Rabb'inizin katında ne sabah, ne de akşam vardır, gam ve sevinç senin sıfatındır ve her ne ki senin sıfatındır sonradan olmuştur ve sonradan olanın kadîme (ezelî olana) yolu yoktur."

Küfür ve dînin üstünde tavaf ve seyirden, sakın kâmilden şer'î yükümlülüklerin düşmesi anlamı anlaşılmasın! Aksine bu kâmilin kendisinin kendiliği olmaksızın, Kitap ve Sünnet'ten asla sapması meydana gelmez ve kendisi Mesnevî sahibi Hz. Pîr efendimiz gibi her hususta uyulacak kişi olur. Ve şeriatı iptal edenler iki sınıftır: Birisi mutlak meczuplardır ki, onlar aklın sınırının dışına çıktıkları için mazurdurlar; çünkü teklif akla bağlıdır ve teklifin sebebi olan akıl onlarda ortadan kalkmıştır. Diğeri bütün muamelelerinde akıl dairesinde hareket eden kimselerdir ki, bunların ayakları tasavvuf ilminde dalalet vadisine kaymıştır.

"Tavâf", bir şeyin etrafını dolaşmak ve dâiren-mâ-dâr dönmek. "Şeh görücü"den murâd, Hakk'ın müşâhedesinde kendinden ve bilcümle mâsivâdan gāfil olmuş olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Bilcümle tecelliyâtda zât-ı Hakk'ı müşâhede eden bir kâmilin seyri ve devri, kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkınde olur." Zîrâ kahır ve lutuf ve küfür ve dîn, âlem-i sıfâta taalluk eder; âlem-i zât ise, âlem-i sıfatın fevkındedir; ve sıfât zâtın hicabı ve nikābıdır. Böyle bir kâmil ise hicabı yırtmış ve nikābı kaldırmış ve zâta müteveccih olmuşdur. Kahır ve lutuf ve küfür ve dîn, abdin varlığına ve vücûduna taalluk eden nisbetlerdir. Abdin varlığı, Hakk'ın varlığında mahv ve müstehlek olup, vücûd-ı Hakkānî ile kāim olunca, ona bu nisbetlerin taalluku kalmaz; binâenaleyh onun tavâfı ve devri, bittabi' kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkınde olur. Nefehâtü'l-Üns'de Şeyh Ebû Saîd Ebu'l-Hayr hazretlerinden menküldür ki, buyururlar: "Bir gün Şeyh Ebu'l-Abbâs Kassâb'ın huzûruna iki kişi gelip oturdu. Dediler ki: "Bizim aramızda mübâhase vâki' oldu, birimiz: Kişiye ezel ve ebed gamı ve kederi kâfidir!" diyor; ve birimiz de: "Kişiye ezel ve ebed meserreti kâfidir!" diyor. Siz ne buyurursunuz? Şeyh elini yüzüne sürüp dedi ki: El-hamdü lillâh ki Kassâb oğlunun makāmı ne gamdır ve ne de şâdîdir! ليس عند ربكم صباح و مساء Ya'ni "Rabb'inizin indinde ne sabah, ne de akşam vardır, gam ve şâdî senin sıfatındır ve her ne ki senin sıfatındır hâdisdir ve hâdisin kadîme yolu yokdur."

Küfür ve dînin fevkınde tavaf ve seyirden, sakın kâmilden tekâlîf-i şer'iyyenin sukūtu ma'nâsı anlaşılmasın! Bilakis bu kâmilin kendisinin kendiliği olmaksızın, Kitâb ve Sünnet'den aslâ inhirâfı vâki' olmaz ve kendisi sâhib-i Mesnevî Hz. Pîr efendimiz gibi her husûsda muktedâ-bih olur. Ve ta'tîl-i şerîat edenler iki sınıfdır: Birisi mecâzîb-i mutlakadır ki, onlar tavr-ı aklın hâricine çıktıkları cihetle ma'zûrdurlar; zîrâ teklif akladır ve sebeb-i teklif olan akıl onlarda zâil olmuşdur. Diğeri bilcümle muâmelelerinde akıl dâiresinde hareket eden kimselerdir ki, bunların ayakları ilm-i tasavvufda vâdî-i dalâlete kaymışdır.

2953. Cihânda ondan bir ibâre gelmez, zîrâ gizlidir ve gizlidir ve gizli!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Cihanda ondan bir ifade gelmez, çünkü gizlidir ve gizlidir ve gizli!

Yani, "Müşâhede sahibinden ve onun tavafından bu söz âleminde bir ifade bulup haber vermek mümkün değildir. Çünkü onun hâli ve seyri iç içedir ve pek gizlidir." "Gizli" kelimesinin üç defa zikredilmesi, onların seyrinin ve tavafının, şehadet âlemi (görünen âlem), misâl âlemi (hayal âlemi) ve ruhlar âlemi mertebelerinin üstünde olduğuna işarettir. Çünkü Hak ile onların arasına mukarreb melek (Allah'a yakın melek) bile giremez; ve mukarreb melek ise, ruhlar âlemindendir; bu sebeple bu mertebelerin üstündeki hâli ifade ile bu cihanda anlatmak mümkün değildir.

Ya'ni, "Müşâhede sâhibinden ve onun tavâfından bu âlem-i kelâmda bir ibâre bulup haber vermek mümkin değildir. Çünki onun hâli ve seyri iç içedir ve pek gizlidir." "Gizli" gelmesinin üç defa zikri, onların seyrinin ve tavâfının, âlem-i şehadet ve âlem-i misâl ve âlem-i ervâh mertebelerinin fevkınde olduğuna işâretdir. Zîrâ Hak'la onların aralarına melek-i mukarreb bile giremez; ve melek-i mukarreb ise, âlem-i ervâhdandır; binâenaleyh bu mertebelerin fevkındeki hâli anlatmak ibâre ile bu cihanda kābil değildir.

2954. Zîrâ ki, bu esmâ ve elfâz-ı hamîde, âdemînin gülâbesinden zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. Çünkü bu övülmüş isimler ve sözler, insanın gülâbesinden ortaya çıktı.

"Gülâbe", birkaç anlama gelir; burada iplik sardıkları "çark" demektir; bundan kastedilen, Âdem'in yoğun cismi ve kalıbıdır. Yani "Hak'ka ait olan bu isimler ve övülmüş sözler, bu insanoğlunun yoğun olan cisminden ortaya çıktı." Burada "övülmüş isimler ve sözler" ipliğe ve "Âdem'in cismi" de iplik sarılan çarka benzetilmiştir.

Anlamın özeti şudur ki: Yüce Allah, kendi varlığını bilmemiz hususunda, bizi olaylara bakmaya yönlendirdi. سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ (Fussilet, 41/53) Yani "Biz ayetlerimizi yakında onlara dış âlemde ve kendi içlerinde göstereceğiz" ayet-i kerimesinde, ayetlerini bize gösterdiğini belirtti. Buna göre biz, sonradan var olan varlığımıza ve gülâbemize baktık, onda hayat, ilim, işitme, görme, kudret vb. gibi sıfatlar gördük; bu sıfatlarımız ile zorunlu varlığa ve onun böyle sıfatları bulunduğuna delil getirdik; ve sıfatlardan isimler çıktı ve bunların neticesi olarak insandan birtakım övülmüş sözler ortaya çıktı. Buna göre biz Hak'kı ancak vasfettiğimiz vasfın "ayn"ı bulduk ve kendimizi vasfetmediğimiz, ancak özel bir zâtî zorunluluk kaldı. Çünkü biz sonradan var olduğumuz için bu vasıf ile kendimizi vasfetmemize imkân yoktur; şu halde biz, vâcibü'l-vücûdu sonradan var olan varlığımız ile, sonradan var olan varlığımızdan bildiğimiz zaman, kendimize nispet ettiğimiz her vasfı, ona nispet ettik. Ve yüce peygamberler (a.s.) hazaratının diliyle bize bununla da ilâhî haberler meydana geldi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ الله سميع عليم (Bakara, 2/181) ["Şüphesiz Allah işitici ve bilicidir"] ve إنني معكما أسمع وأرى (Tâhâ, 20/46) ["Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm"] ve وأن الله سميع بصير (Hac, 22/61) ["Allah hakkıyla işiten ve görendir"] vb. Görülüyor ki, Yüce Allah kendi nefsini bize, hayat, ilim, işitme, görme, kudret ve irade gibi bizde olan sıfatlar ile vasfetti; biz onu âlimiyet (bilici olma) ve kādiriyet (güçlü olma) ve mürîdiyet (irade sahibi olma) gibi vasıflar ile müşâhede ettiğimiz zaman, bu vasıflar ile kendimizi de müşâhede ederiz. Sözün özü, ilim ve akıl mertebesinde sabit olan Hak'kın hallerini aynî varlığı ile, tam bir bütünlük ile ortaya koyan Âdem oldu.

"Gülâbe", birkaç ma'nâya gelir; burada iplik sardıkları "çark" demekdir; bundan murâd, Adem'in cism-i kesîfi ve kalıbıdır. Ya'ni "Hakk'a âid olan bu isimler ve elfâz-ı mahmûde, bu benî-âdemin kesîf olan cisminden zâhir oldu." Burada "esmâ ve elfâz-ı hamîde" ipliğe ve "Adem'in cismi" de iplik sarılan çarka teşbîh buyurulmuşdur.

Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ hazretleri kendi vücudunu bilmemiz hususunda, bizi hâdise nazar etmeğe havale etti. سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ (Fussilet, 41/53) Ya'ni “Biz âyâtımızı karîben onlara âfakda ve nefislerinde gösteririz" âyet-i kerîmesinde, âyâtını bize gösterdiğini beyân etti. Binâenaleyh biz hâdis olan vücûdumuza ve gülâbemize baktık, onda hayât, ilim, semi', basar, kudret ilh... gibi sıfatlar gördük; bu sıfatlarımız ile vücûd-ı vâcibe ve onun böyle sıfatları bulunduğuna istidlâl ettik; ve sıfatlardan isimler çıktı ve bunların netîcesi olarak insandan birtakım elfaz-ı hamîde zâhir oldu. Binâenaleyh biz Hakk'ı ancak tavsîf ettiğimiz vasfın "ayn"ı bulduk ve kendimizi vasf etmediğimiz, ancak bir vücûb-i hâss-ı zâtî kaldı. Zîrâ biz hâdis olduğumuz için bu vasıf ile kendimizi tavsîf etmemize imkân yokdur; şu halde biz, vâcibü'l-vücûdu hâdis olan vücudumuz ile, vücûd-ı hâdisimizden bildiğimiz vakit, kendimize nisbet ettiğimiz her vasfı, ona nisbet ettik. Ve enbiyâ-yı izâm hazarâtının lisânıyla bize bununla da ihbârât-ı ilâhiyye vâki' oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ الله سميع عليم (Bakara, 2/181) ["Şübhesiz Allâh işitici ve bilicidir"] ve إنني معكما أسمع وأرى (Tâhâ, 20/46) ["Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm"] ve وأن الله سميع بصير (Hac, 22/61) ["Allâh hakkıyla işiten ve görendir"] ilh. Görülüyor ki, Hak Teâlâ kendi nefsini bize, hayat, ilim, semi', basar, kudret ve irâde gibi bizde olan sıfatlar ile vasf etti; biz onu âlimiyet ve kādiriyet ve mürîdiyet gibi vasıflar ile müşâhede ettiğimiz vakit, bu vasıflar ile kendimizi de müşâhede ederiz. Velhâsıl mertebe-i ilimde ve akılda sâbit olan Hakk'ın şuûnâtını vücûd-ı aynîsi ile, kemâl-i cem'iyyet ile izhâr eden Adem oldu.

2955. "Alleme'l-esma Ademe" imâm oldu, fakat "ayn" ve "lâm” libasında değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. "Allah Âdem'e isimleri öğretti" imâm oldu, fakat "ayn" ve "lâm" elbisesinde değil.

وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) Yani "Ve Yüce Allah Âdem'e isimlerin hepsini öğretti" kutsal ayetine işaret buyurulur. "Esmâ"dan kasıt, Hakk'ın "esmâ-i hüsnâ"sıdır (en güzel isimleridir). "Ayn" kelimesinin birden fazla anlamı vardır; burada "bir şeyin kendisi ve şekli" anlamındadır. "Lâm", insanın şahsına ve bedenine de kullanılır. Yani "Yüce Allah'ın isimleri öğretmesi Âdem'e imâm oldu ve Âdem bu isimler topluluğunun hükümlerine ve eserlerine tâbi oldu. Fakat bu isimleri öğretme, şimdi bizim bu maddi yoğunluk âleminde yaptığımız gibi, insanın şahsına "ayn" ile, yani lafzî ve şeklî belirlemelerle; yahut yazı ile gerçekleşmedi ve aynî varlık elbisesi giydirilmedi. Aksine akıl mertebesinde ve anlamda sabit olan hayat ve ilim ve işitme ve görme gibi Hakk'a ait haller, Âdem'in ilmî varlığına ve sabit hakikatine, yine manen ilişti. Bu konu II. cildin 3258 numarasında yer alan, آدم أنبئهم بأسما درس گو [Ey Âdem, "Onlara isimlerini bildir" dersini söyle!] kutsal beytinde de bir miktar geçti.

وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) Ya'ni "Ve Allâh Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Esmâ"dan murâd, Hakk'ın "esmâ-i hüsnâ"sıdır. "Ayn" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir şeyin nefsi ve şekli" ma'nâsınadır. “Lâm", insanın şahsına ve kalıbına da ıtlâk olunur. Ya'ni "Hak Teâlâ'nın ta'lîm-i esmâsı Adem'e imâm oldu ve Adem bu esma' cem'iyetinin ahkâm ve âsârına tâbi' oldu. Fakat bu ta'lîm-i esmâ, şimdi bizim bu âlem-i kesâfetde yaptığımız gibi, insanın şahsına "ayn" ile, ya'ni taayyünât-ı lafziyye ve sûriyye ile; veyâhud yazı ile vâki' olmadı ve vücûd-i aynî libâsı giydirilmedi. Belki mertebe-i akılda ve ma'nâda sâbit olan hayât ve ilim ve sem' ve basar gibi şuûnât-ı Hak, Adem'in vücûd-ı ilmîsine ve ayn-ı sâbitesine, yine ma'nen taalluk etti. Bu bahis II. cildin 3258 numarasında münderic, آدم أنبئهم بأسما درس گو [Ey Adem, "Enbi'hüm bi-esmâihim" dersini söyle!] beyt-i şerîfinde de bir nebze geçti.

2956. Vaktaki sudan ve çamurdan başı üzerine külâh koydu, o câna mensub olan isimler kara yüzlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Ne zaman ki sudan ve çamurdan başına külah koydu, o cana ait isimler kara yüzlü oldu.

Ne zaman ki Hak Teâlâ, Adem'in ilmî varlığının başına bu yoğunluk âleminde sudan ve çamurdan oluşmuş bir kalıp ve yoğun bir külah koydu ve aynî varlık verdi, o akıl ve mana mertebesinde sabit ve ruhanî olan isimler kara yüzlü, yani cismanî ve fiilî oldu. Yani hayat ve ilim gibi Hakk'ın zâta ait hallerinden ve yokluk nispetlerinden ibaret bulunan küllî işlerinin dışarıda aynî varlıkları yoktu; ne zaman ki aynî varlık sahibi olan insan fertleri, yoğunluk âleminde ortaya çıktı. O küllî işler, zâtlarıyla bu insan fertlerinde yayıldı ve belirginleşti. Bu sebeple, yoğun ve kara yüzlü olan aynî varlığa ait olmaları sebebiyle o manalarda, ait olduğu yer itibarıyla yoğunluk ve karanlık kazandı.

"Vaktâki Adem'in vücûd-ı ilmîsinin başına Hak Teâlâ bu âlem-i kesâfetde sudan ve çamurdan mürekkeb bir kalıp ve bir kesîf külâh koydu ve vü- cûd-ı aynî verdi, o mertebe-i akılda ve ma'nâda sâbit ve rûhânî olan isimler kara yüzlü, ya'ni cismânî ve fiilî oldu." Ya'ni hayât ve ilim ilh. gibi Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesinden ve niseb-i ademiyyeden ibâret bulunan umûr-ı külliyyesinin hâriçde vücûd-ı aynîleri yok idi; vaktâki vücûd-ı aynî sahibi olan efrâd-ı insâniyye, âlem-i kesâfetde zâhir oldu. O umûr-ı külliyye zâtlarıyla bu efrâd-ı insaniyyede sârî ve bâriz oldu. Binâenaleyh kesîf ve kara yüzlü olan vücûd-ı aynîye taallukları hasebiyle o maânîde, mahall-i taalluku cihetiyle kesâfet ve zulmet kesb etti.

2957. Zîrâ su ve çamur üzerinde ma'nâ zâhir olmak için, kelime ve nefes nikābını kendisine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Çünkü su ve çamur üzerinde anlamın ortaya çıkması için, kelime ve nefes örtüsünü kendisine çekti.

Çünkü isimler onun için kara yüzlü oldu ki, Âdem'in sudan ve çamurdan oluşmuş yoğun aynî varlığı üzerinde, ilimdeki varlığında bulunan anlamın ortaya çıkması için o isimler, kâğıtlar üzerinde kara mürekkep ve nefeslerde harf ve ses örtüsünü kendisine çekti.

Zîrâ isimler onun için kara yüzlü oldu ki, Adem'in sudan ve çamurdan mürekkeb olan vücûd-ı aynî-i kesîfi üzerinde, vücûd-ı ilmîsindeki ma'nâ zâhir olmak için o isimler, kâğıtlar üzerinde kara mürekkeb ve nefeslerde harf ve savt nikābını kendisine çekti.

2958. Vâkıa nutuk bir vecihden keşf edicidir; fakat on vecihden müzlifi terkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Gerçekte söz bir yönden keşfedicidir; fakat on yönden terk etmeyi gizleyicidir.

"Gerçi Âdem'in yoğun aynî varlığından çıkan söz, anlamları bir yönden keşfedicidir; ve birçok yönden de yakın olanı terk etmektir." Çünkü latif olan anlamları, yoğun olan sözlerle tam olarak anlatmak mümkün değildir. Örneğin aşk bir anlamdır ve vicdanî bir iştir. Bu aşkı, âşık olmayana "ayın", "şın" ve "kaf" harfleriyle anlatmak mümkün olmaz. Bu sebeple Hakîm Senâî hazretleri şu beyitlerinde buyururlar:

"Söylediğim şeyden geri döndüm; çünkü sözde anlam ve anlamda dahi söz yoktur."

Sözün özü, söz bir yönden anlamı keşfedici olsa da, birçok yönden de yakın olanı terk etmektir; ve "yakın" olandan kasıt, Hak Zâtı'dır. Çünkü Hak ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) yani "Biz o kimseye şah damarından daha yakınız" buyurduğu halde, biz O'nun varlığını birçok kelâmî delille ispat etmeye kalkışırız; ve bu kelâmî delillerle O'nun zât yüzünü örteriz. Nasıl ki Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur: Mısra': O açıkça görünürken, deliller ve açık belgeler O'nu örter. Hint nüshalarında bu beytin ikinci mısraı, ليك از ده وجه دیگر مكتف است vâki'dir "Lakin diğer on yönden örtücüdür" demek olur.

Halil'in Cebrail'e cevap vermesidir. Ona "Senin için bir ihtiyacın var mıdır?" diye sorduğu vakit, Halil ona: "Var ama sana değil!" diye cevap verdi.

Bu şerhin Hint nüshalarındaki sureti şöyledir:

Anlamı: "Cebrail (a.s.)'ın, İbrahim Halil (a.s.)'a: "Senin için bir ihtiyacın var mıdır?" diye söylemesi. "Evet var, ama sana değil!" demesi."

Malumdur ki, Nemrud İbrahim Halil (a.s.)'ı öldürmek istediği vakit, büyük bir ateş yaktı ve o hazreti mancınık üzerine oturtup, ateş üzerine fırlatmak üzereyken, Cebrail (a.s.) gelip: "Bir ihtiyacın varsa söyle! Şimdi seni ateşten kurtarayım!" dedi. Cenab-ı İbrahim ise: "Evet ihtiyacım vardır; fakat sana değildir! Seni ve beni yaratan Allah zü'l-celâl hazretlerine!" diye cevap verdi. Hz. Cibril: "O halde ihtiyacını Rabb'inden iste!" dedi. Hz. İbrahim cevaben: "Ne söyleyeyim, o benim halimi biliyor!" dedi.

"Gerçi Adem'in vücûd-ı aynî-i kesîfinden sâdır olan kelâm, ma'nâları bir vecihden keşf edicidir; ve birçok vecihden dahi yakın olanı terk etmekdir." Zîrâ latîf olan ma'nâları, kesîf olan elfâz ile tamâmiyle anlatmak mümkün değildir. Meselâ aşk bir ma'nâdır ve bir emr-i vicdânîdir. Bu aşkı, âşık olmayana "ayın", "şın" ve "kāf" harfleriyle anlatmak kābil olmaz. Bu sebebden Hakîm Senâî hazretleri şu beyitlerinde buyururlar:

"Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yokdur."

Velhâsıl söz bir cihetden ma'nâyı kâşif ise de, birçok vecihlerden de yakın olanı terkdir; ve "yakın" olandan murâd, Zât-ı Hak'dır. Zîrâ Hak ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kāf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şâh damarından daha yakınız" buyurduğu halde, biz O'nun vücudunu birçok edille-i kelâmiyye ile isbâta kı- yâm ederiz; ve bu edille-i kelâmiyye ile onun O'nun vech-i zâtını örteriz. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur: Mısra': Zâhir iken ol, O'nu örter delâil beyyinât Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısrâ'ı, ليك از ده وجه دیگر مكتف است va ki'dir "Lâkin diğer on vecihden setr edicidir" demek olur.

Halil'in Cebrâîl'e cevâb vermesidir. Ona "Senin için bir hâcet var mıdır?" diye sorduğu vakit, Halîl ona: "Var ammâ sana değil!" diye cevab verdi

Bu sürh-i şerîfin Hind nüshalarındaki sûreti şöyledir:

Ma'nâsı: "Cebrâîl (a.s.)ın, İbrâhîm Halíl (a.s.)a: "Senin için bir hâcet var mıdır?" diye söylemesi. "Evet var, ammâ sana değil!" demesi."

Ma'lumdur ki, Nemrûd İbrâhîm Halil (a.s.)ı öldürmek istediği vakit, bir büyük ateş yaktı ve o hazreti mancınık üzerine oturtup, ateş üzerine fırlatmak üzere iken, Cebrâîl (a.s.) gelip: "Bir ihtiyacın varsa söyle! şimdi seni ateşden kurtarayım!" dedi. Cenâb-ı İbrâhîm ise: "Evet ihtiyacım vardır; fakat sana değildir! Seni ve beni yaratan Allâh zü'l-celâl hazretlerine!" diye cevâb verdi. Hz. Cibril: "O halde hâcetini Rabb'inden iste!" dedi. Hz. İbrâhîm cevâben: "Ne söyleyim, o benim hâlimi biliyor!" dedi.

2959. "Ben vaktin Halil'iyim ve o Cebrâîl'dir; ben belada onu delîl istemem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. "Ben vaktin Halil'iyim ve o Cebrail'dir; ben belada onu delil istemem!"

Bu şerefli beyit, padişah tarafından kendisine gazap edilen musahibin (sohbet arkadaşı) dilinden, itiraz edene verilmiş bir cevaptır. Yani, "Ey itiraz eden, ben vaktin Halil'i (Allah dostu) konumundayım ve o İmâdü'l-Mülk de, Hak ile İbrahim (a.s.)'ın arasına girmek isteyen Cebrail (a.s.) konumundadır. İbrahim Halilullah Nemrut'un ateşine atılırken, onun delaletini (aracılığını) istemediği gibi, ben de bela vaktinde maşukum ile kendi arama hiçbir kimsenin delil olarak girmesini istemem!"

Bu beyt-i şerîf pâdişâh tarafından kendisine gazab olunan musâhibin lisânından mu'terize cevabdır. Ya'ni, "Ey mu'teriz, ben vaktin Halîl'i mesâbesindeyim ve o İmâdü'l-Mülk dahi, Hak'la İbrâhîm (a.s.)ın arasına girmek iste- yen Cebrâîl (a.s.) mesâbesindedir. “İbrâhîm Halîlullâh Nemrûd'un ateşine atılırken, onun delâletini istemediği gibi, ben de belâ vaktinde ma'şûkum ile kendi arama hiçbir kimsenin delîl olarak girmesini istemem!”

2960. O hakîm olan Cibrîl'den edeb öğrenmedi mi ki, o Hakk'ın Halîl'in- [2975] den muradını sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. O, hikmet sahibi Cibrîl'den edep öğrenmedi mi ki, o, Hakk'ın Halîl'inden muradını sordu.

"Râd" kelimesinin dört anlamı vardır: 1. Hikmet sahibi ve bilgili, 2. Cömert ve eli açık, 3. Cesur ve kahraman, 4. Söz söyleyen. Burada "hikmet sahibi ve bilgili ve cömert ve eli açık" anlamları uygundur. Yani, "O İmâdü'l-Mülk, Cebrâîl (a.s.)dan hikmet ve cömertlik edep ve kuralını öğrenmedi mi? Çünkü Hz. Cibrîl, aracılık etmeden önce bir kere İbrâhîm Halîl (a.s.)ın fikrini ve muradını sordu ve 'Bir ihtiyacın var mı?' dedi. O İmâdü'l-Mülk ise, asla benim fikrimi sormaksızın şefaate kalkıştı." Bu hâl, cömertliğin ve hikmetin kuralına aykırıdır.

“Râd”, kelimesinin dört ma'nâsı vardır. 1. Hakîm ve dânâ, 2. Kerîm ve cömert, 3. Şecî', ve dilâver, 4. Söz söyleyici. Burada “hakîm ve dânâ ve kerîm ve cömert” ma'nâları münasibdir. Ya'ni, “O İmâdü'l-Mülk Cebrâîl (a.s.)dan hakîmlik ve kerîmlik edeb ve kāidesini öğrenmedi mi? Zîrâ Hz. Cibrîl, tavassutdan mukaddem bir kere İbrâhîm Halîl (a.s.)ın fikrini ve murâdını sordu ve “Bir hâcetin var mı?” dedi. O İmâdü'l-Mülk ise, aslâ re'yimi sormaksızın şefâate tasaddî etti.” Bu hâl kerîmliğin ve hakîmliğin kāidesine muhâlifdir.

2961. Ki, “Senin muradın var mıdır, tâ ki yardım edeyim ve yoksa kaçayım hafiflik edeyim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. Ki, “Senin muradın var mıdır, tâ ki yardım edeyim ve yoksa kaçayım hafiflik edeyim!”

Hz. Cibrîl sordu ki: “Senin bir isteğin ve muradın var mıdır, söyle, tâ ki yardım edeyim; ve eğer yoksa kaçayım ve sana karşı hafiflik edeyim; ve şu belâ vaktinde sana ağırlık vermeyeyim!”

Hz. Cibrîl sordu ki: “Senin bir murâdın ve istediğin var mıdır, söyle, tâ ki yardım edeyim; ve eğer yoksa kaçayım ve sana karşı hafiflik edeyim; ve şu belâ vaktinde sana sıklet vermiyeyim!”

2962. İbrâhîm dedi: “Hayır, aradan git, iyândan sonra vâsıta zahmet olur!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. İbrahim dedi: "Hayır, aradan git, apaçık görmeden sonra aracı zahmet olur!"

İbrahim (a.s.) Cebrail (a.s.)'a dedi: "Hayır, senin aracılığını istemiyorum, sen aradan çekil; çünkü ben zâtı apaçık görme hâli içindeyim ki, bu hâl birlik makamıdır. Apaçık görmeden ve birlik makamından ve müşâhededen (gözlemden) ve huzurdan sonra, araya aracının girmesi kalabalık ve çokluk olur; ve izdiham ve kalabalıkta ise sıkışıklık ve daralma vardır." "Zahmet", kalabalık ve omuz omuza sıkışmak anlamındadır.

İbrâhîm (a.s.) Cebrâîl (a.s.)a dedi: “Hayır, senin tavassutunu istemiyorum, sen aradan çekil; zîrâ ben müşâhede-i zât hâli içindeyim ki, bu hâl makām-ı ittihâddır. İyândan ve makām-ı ittihâddan ve müşâhede ve huzûrdan sonra, araya vâsıtanın girmesi kalabalık ve kesret olur; ve izdihâm ve kalabalıkda ise müzâhame ve sıkışıklık vardır.” “Zahmet”, kalabalık ve omuz omuza sıkışmak ma'nâsınadır.

2963. Mürsel bu dünya için mü'minlere rabıtadır, zîrâ ki o vâsıtadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Peygamber bu dünya için müminlere bağlayıcıdır, çünkü o bir aracıdır.

Hak tarafından gönderilmiş olan peygamber, bu dünyanın ehli olan müminleri Hak'ka bağlayıcıdır. Çünkü Hak Teâlâ'dan aldığı emir ve yasakları tebliğ etmek için bir aracıdır. Bilinmeli ki, noksan insanda varlık bağımsızlığı ve başkalık sanısı baskın olduğundan, kendisinden ortaya çıkan sıfat ve fiilleri nefsine isnat eder ve varlığında bağımsızlık gördükçe, varlık işinde ortaklık iddiasında bulunur. Bu ise büyük bir zulümdür. Nitekim Hak Teâlâ "Muhakkak şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) buyurur. Çünkü zulüm, sözlükte bir şeyi yerinin dışına koymaktır; bu da varlık işinde sanı güdüsüyle ortaklık iddiasından doğar. Böyle olunca şirkin kaynağı, kendi nefsinden ve çevresindeki şeylerin hakikatlerinden ve onların yaratıcısından cehalet ve bu cehalet sebebiyle doğal karanlık hükümlerinde boğulmaktır. Şimdi, şehadet âlemi, sabit hakikatlerin zâtî yatkınlıkları ve kabiliyetleri sebebiyle varlığın başkalık elbisesiyle ortaya çıkmasından ibaret olduğundan, âlemin özü olup, ilahi sureti kabul eden ve tüm taayyünleri (belirginleşmeleri) uygun olan onlara bu hakikati öğretmek ve onları doğal karanlık sahasından geri çekmek ve gerçek asıl tarafına döndürmek için peygamberler gelmiş ve bu hususta müminlere bağlayıcı ve aracı olmuştur.

"Hak tarafından gönderilmiş olan peygamber bu dünyanın ehli olan mü'minleri Hakk'a rabt edicidir. Zîrâ ki Hak Teâlâ'dan telakkî eylediği emir ve nehyi tebliğ için bir vâsıtadır." Ma'lûm olsun ki, insân-ı nâkısda istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi galib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve ef'âli nefsine izâfe eyler ve vücûdunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda da'vâ-yı iştirak eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ `إن الشرك لظلم عظيم` (Lokman, 31/13) ["Muhakkak şirk zulm-i azîmdir"] buyurur. Zîrâ zulüm lügatde bir şeyi mevziinin gayrine vaz' etmekdir; bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile da'vâ-yı iştirâkden tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei, kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehil ve bu cehil hasebiyle zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâkdır. İmdi hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle vücudun libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve cümle taayyünleri müsâid olan onlara bu hakikati ta'lîm ve onları zulmet-i tabîiyye sahasından geri çekmek ve asl-ı hakîkî tarafına döndürmek için peygamberler gelmiş ve bu husûsda mü'minlere râbıta ve vâsıta olmuşdur.

2964. Eğer her gönül gizli olan vahyi işitici olaydı, cihanda bir harf ve savt ne vakit olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Eğer her gönül gizli olan vahyi işitici olsaydı, dünyada bir harf ve ses ne zaman olurdu?

"Vahy", sözlükte gizli sese denir. Şeriat teriminde ise, "peygamberlere melek aracılığıyla gerçekleşen ilahi tebliğ"dir; ve genel olarak kalbe harf ve ses aracılığı olmaksızın ilka (bir şeyi kalbe bırakma, bildirme) anlamına da gelir. Evliyalara olan bu ilkaya “ilhâm" ve "Hakkânî hâtır" (Allah'tan gelen düşünce) derler. Bu ilka olunan ilim, sahih ve sabit olan bir ilimdir ki, Yüce Allah onu gayb âleminden, evliyanın seçkin kullarının kalplerine kazf (bırakır, ilka eder) buyurur. Yani, "Her gönül suret âleminden gizli olan Hakk'ın harfsiz ve sessiz vahyini işitici olsaydı, bu suret âleminde kelimeye ve sese ve telaffuza ve yazıya ihtiyaç kalmazdı." Herkes gizli olan bu ilahi tebliği işitemediği için araya, bunu işitmeye yatkın olan peygamberler ve evliyalar aracı oldu. Vücutlarının yoğunluğu sebebiyle, Hak'tan uzak düşen müminleri Hakk'a bağladı.

"Vahy", lügatde savt-ı hafîye derler. Istılâh-ı şer'îde, "peygamberlere melek vâsıtasıyla vâki' olan tebliğ-i ilâhî"dir; ve sûret-i umûmiyyede kalbe harf ve savt vâsıtası olmaksızın ilkā ma'nâsına da gelir. Evliyâya olan bu ilkāya “ilhâm" ve "hâtır-ı Hakkânî" derler. Bu ilkā olunan ilim, sahih ve sabit olan bir ilimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri onu âlem-i gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Ya'ni, "Her gönül âlem-i sûretden gizli olan Hakk'ın harfsiz ve sadâsız vahyini işitici olaydı, bu âlem-i sûretde kelimeye ve sadâya ve telaffuza ve yazıya hâcet kalmazdı." Herkes gizli olan bu tebliğ-i ilâhîyi işitemediği için araya, bunu işitmeğe müstaid olan enbiyâ ve evliyâ vâsıta oldu. Kesâfet-i vücûdiyyeleri sebebiyle, Hak'dan uzak düşen mü'minleri Hakk'a rabt etti.

2965. "Gerçi o Hakk'ın mahvıdır ve iradesizdir; fakat benim işim ondan daha nazikdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. "Gerçi o Hakk'ın mahvıdır ve iradesizdir; fakat benim işim ondan daha naziktir."

"Ser", burada meyil, istek ve irade anlamındadır. Bu şerefli beyit, öldürülecek olan musahibin (sohbet arkadaşının) dilindendir. Yani, "O İmâdü'l-Mülk, yani şefaate kalkan musahip; gerçi Hakk'ın ve gerçek şahın (Allah'ın) mahvıdır (varlığı yok olmuştur) ve kendi iradesini, onun iradesinde yok ettiği için, kendisinin bir şeye meyli ve iradesi kalmamıştır; fakat benim işim ve makamım, onun işinden ve makamından daha naziktir ve bu nezaket araya aracı istemez."

"Ser", burada meyil ve hâhiş ve irâde ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf öldürülecek olan musâhibin lisânındandır. Ya'ni, "O İmâdü'l-Mülk, ya'ni şefâata kıyâm eden musâhib; gerçi Hakk'ın ve şâh-ı hakîkînin mahvıdır ve kendi irâdesini, onun irâdesinde mahv ettiği için, kendinin bir şeye meyli ve irâdesi kalmamışdır; fakat benim işim ve makāmım, onun işinden ve makāmından daha nâzikdir ve bu nezâket araya vâsıta istemez."

2966. "Onun fiili, şahın fiilidir; fakat benim za'fım önünde iyi, kötü görünücüdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. "Onun fiili, şahın fiilidir; fakat benim zayıflığım önünde iyi, kötü görünücüdür."

Yani, "Gerçi o şefaatçinin fiili, şahın iradesinde kaybolması sebebiyle, şahın fiilidir. Fakat şah ile benim aramda onun varlığı ve vücudu vardır. Hâlbuki benim sahip olduğum yüce birlik makamı, benim gözümü çoklukları görmekten zayıflığa düşürmüştür. İşte çokluklar ve ikilik âleminde iyi olan aracılık ve şefaat, bu birlik makamının gereği olan benim bu zayıflığımın önünde, bana kötü görünür." Hint nüshalarında "Pîş-i za'fem" (zayıflığımın önünde) yerine "pîş-i çeşmem" (gözümün önünde) geçmektedir.

Ya'ni, "Gerçi o şefîin fiili, şâhın iradesinde istiğrâkı hasebiyle, şâhın fiilidir. Fakat şâh ile benim aramda onun varlığı ve vücûdu vardır. Halbuki benim hâiz olduğum makām-ı âlî-i ittihâd, benim gözümü keserâtı görmekden za'fa düşürmüşdür. İşte keserât ve isneyniyet âleminde iyi olan tavassut ve şefâat, bu makām-ı ittihâdın îcâbı olan benim bu za'fımın önünde, bana fenâ görünür." Hind nüshalarında "Pîş-i za'fem" yerine "pîş-i çeşmem" ["Gözümün önünde"] vâki'dir.

2967. Avâm üzerine ayn-ı lutuf olan şey, nâzenînân-ı kirâm üzerine kahır oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. Sıradan insanlar için lütuf olan şey, yüce nazeninler için kahır oldu.

Çünkü sıradan insanlar, sıfat ve isim perdeleri içindedirler; lütfu ve kahrı ayrı ayrı görürler; hâlbuki müşâhede ehli olan ilâhî âşıklar, kahrı ve lütfu bir görürler. Sıradan insanlara göre lütuf iyi ve kahır kötüdür. Ehl-i müşâhedeye göre ikisi de hoştur ve lütuftur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz I. cildin 1598 numaralı beyt-i şerîfinde:

Ya'ni "Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım, çok acayiptir ki ben her iki zıddın âşıkıyım!" buyurmuştur. Ve Eşref-i Rûmî hazretleri de bu makamda şöyle buyururlar. Beyit: Erse cemâlinden vefâ, yâhud celâlinden cefâ İkisi de câna safâ, senden o hoşdur hem bu hoş!

Bu sebeple maşuk tarafından gelen kahrı ve belayı engellemek, böyle bir âşık için, maşukun lütfunu ve iltifatını engellemek demek olduğundan, sıradan insanlara iyi görünen bu engelleme, ona kötü görünür. Bu zevkin sahibi olan Baba Kemâl-i Hocendî (k.s.) de şöyle buyurur: "Eğer dilber senin gönlünü kırarsa ey Kemâl, sarhoşluğunu artır, çünkü Mecnun'un kâsesini kırmaktan Leyla'nın başka bir amacı vardır."

Baba hazretlerinin bu beyti bir kıssaya dayanır; şöyle ki: Mecnun'un maşuku olan Leyla, fakirlere dağıtmak için yemek pişirmiş. Dilencilerin çanaklarını alıp Leyla'nın başına toplandıklarını işiten Mecnun da, eline bir kâse alıp, dilenci kıyafetinde Leyla'yı görmek amacıyla oraya gitmiş. Leyla kepçesiyle dilencilere dağıtım yaptığı sırada, karşısına âşığı olan Mecnun'un çıktığını görünce, kepçesiyle Mecnun'un kâsesine vurup kırmış ve onu orada bulunanlar arasında ayrıcalıklı tutmakla âşığına iltifat etmiştir. “İlâhî böyle bir aşkı bize de ihsan buyur da, bu varlığımıza ilişkin elem ve lezzet kaydından geçelim! Âmîn bi-hürmet-i seyyidü'l-mürselîn!" Hint nüshalarında ikinci mısradaki “nâzenînân" yerine "aşk-kîşân" geçmektedir, "aşk mezhepliler" demek olur.

Zîrâ avâm, sıfât ve esmâ hicâbları içindedirler; lutfu ve kahrı ayrı ayrı görürler; halbuki erbâb-ı müşâhede olan uşşâk-ı ilâhî, kahrı ve lutfu bir görürler. Avâma göre lutuf iyi ve kahır fenâdır. Ehl-i müşâhedeye göre ikisi de hoşdur ve lutufdur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz I. cildin 1598 numaralı beyt-i şerîfinde:

Ya'ni "Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım, çok acîbdir ki ben her iki zıddın âşıkıyım!" buyurmuşdur. Ve Eşref-i Rûmî hazretleri dahi bu makāmda şöyle buyururlar. Beyit: Erse cemâlinden vefâ, yâhud celâlinden cefâ İkisi de câna safâ, senden o hoşdur hem bu hoş!

Binâenaleyh ma'şûk tarafından müteveccih olan kahrı ve belâyı men' etmek, böyle bir âşık için, ma'şûkun lutfunu ve iltifatını men' etmek demek ol- duğundan, avâma iyi görünen bu men', ona fenâ görünür. Bu zevkin sahibi olan Baba Kemâl-i Hocendî (k.s.) dahi şöyle buyurur. "Eğer dilber senin gönlünü kırarsa ey Kemâl, sarhoşluğunu artır, zîrâ Mecnûn'un kâsesini kırmakdan Leylâ'nın başka kasdı vardır."

Baba hazretlerinin bu beyti kıssaya müsteniddir; şöyle ki: Mecnûn'un ma'şûku olan Leylâ, fukarâya tevzî' için yemek pişirmiş. Dilencilerin çanaklarını alıp Leylâ'nın başına toplandıklarını işiten Mecnûn dahi, eline bir kâse alıp, dilenci kıyafetinde Leylâ'yı görmek kasdıyla oraya gitmiş. Leylâ kepçesiyle dilencilere tevzîât yaptığı sırada, karşısına âşıkı olan Mecnûn'un çıktığını görünce, kepçesiyle Mecnûn'un kâsesine vurup kırmış ve onu orada bulunanlar arasında mümtâz tutmakla âşıkına iltifat etmişdir. “İlâhî böyle bir aşkı bize de ihsân buyur da, bu varlığımıza taalluk eden elem ve lezzet kaydından geçelim! Âmîn bi-hürmet-i seyyidü'l-mürselîn!" Hind nüshalarında ikinci mısra'daki “nâzenînân" yerine "aşk-kîşân" vâki'dir, "aşk mezhebliler" demek olur.

2968. Avâma çok belâ ve meşakkat çekmek lâzımdır, tâ ki farkı görmeğe kadir olsunlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Halk tabakasından olanlara çok belâ ve zorluk çekmek gerekir ki, farkı görmeye güç yetirebilsinler!

"İlâhî sıfat ve isimlerin perdesi içinde kaybolmuş olan halk tabakasından kişilere çok riyâzât ve mücâhedâtın belâ ve zorluklarını çekmek gerekir ki, müşâhede makamına (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme hali) ulaşıp, seçkin kişilerin farkını görebilsinler ve bu farkı o makamda zevken ve vicdanen anlayabilsinler!" İkinci mısra Hind nüshalarında عامه را تا فرق را تانند دید şeklindedir.

"Sıfat ve esmâ-i ilâhiyye hicabı içinde müstağrak olan avâma çok riyâzet ve mücâhede belâ ve meşakkatlerini çekmek lâzımdır ki, makām-ı müşâhedeye vâsıl olup, havâssın farkını görebilsinler ve bu farkı o makāmda zevkan ve vicdânen anlayabilsinler!" İkinci mısra' Hind nüshalarında عامه را تا فرق را تانند دید sûretindedir.

2969. Ey yâr-ı gāra vâsıta olan hurûf, vâsılın önünde hârhâr olan dikendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Ey mağara arkadaşına aracı olan harfler, Hakk'a ulaşanın önünde heyecan ve gönül bağı dikenidir.

"Gār", mağara anlamında olup, bu karanlık dünya kastedilir. "Hârhâr", heyecan ve gönül bağından kinayedir ki, başlangıcı meyil ve istek olur. Yani, "Ey cismanî âlem arkadaşı, anlamı taksim etme hususunda aracı olan bu harfler ve kelimeler, Hakk'a ulaşan kâmil insanın önünde heyecan ve gönül bağı dikenidir." Çünkü harflerin ve kelimelerin istenen anlamı ifade edemediğini gören Hakk'a ulaşan kâmil insan ıstırap çeker; bu sebeple bu harfler ve kelimeler zevkî ve vicdanî halleri ifade etmede yetersiz kaldığından, kâmil insana diken gibi batar.

"Gār", mağara ma'nâsında olup, bu âlem-i zulmânî olan dünyâ murâd buyurulur. "Hârhâr", heyecan ve taalluk-ı hâtırdan kinâyedir ki, ibtidâsı meyil ve hâhiş olur. Ya'ni, “Ey cismânî âlem arkadaşı, ma'nâyı taksîm hususunda vâsıta olan bu hurûf ve kelimât, vâsıl-ı Hak olan kâmilin önünde heyecan ve taalluk-ı hâtır dikenidir." Zîrâ hurûf ve kelimâtın matlûb olan ma'nâyı ifhâm edemediğini gören vâsıl-ı kâmil muztarib olur; binâenaleyh bu hurûf ve keli- mât zevkıyât ve vicdâniyâtı ifadede kāsır olduğundan, kâmil-i vâsıla diken gibi batar.

2970. O rûh-i sâfî hurufdan kurtulmak için, çok belâ ve renc ve vukūf lâzımdır. [2985]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. O saf ruhun harflerden kurtulması için çok belâ, sıkıntı ve vukûf (durmak, muttali olmak) gereklidir.

"Vukûf", durmak ve muttali olmak anlamlarındadır. Yani, "İnsan bedenine ait olan saf ruhun, latif anlamları harf ve ses aracılığı olmaksızın idrak edebilmesi için çok belâ ve meşakkat ve bu belâ ve meşakkatler içinde de durmak gereklidir." Çünkü belâ ve meşakkat nefsin kuvvetini ve azgınlığını kırar ve nefsin kuvveti kırılınca da, ruhun saflığı ortaya çıkmaya başlar. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. bölümünde şöyle buyururlar: “Hak ile kul arasında perde ikidir, diğer perdeler bundan ortaya çıkar; o da sağlık ve maldır. Bedeni sağlıklı olan kimse: "Hani Hak? Bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde hastalık ortaya çıkınca: “Yâ Allah, yâ Allah!" demeye başlar ve Hak ile sırdaş olup, konuşur. Bu sebeple gördün ki, o sağlık onun perdesi idi ve Hak o hastalık altında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvvetleri varsa, o kadar sebep ve arzularını hazırlar ve gece ve gündüz onunla meşgul olur. Yoksulluk yönelince nefis zayıf olup, Hak etrafında dolaşır. Yüce Allah Firavun'a dört yüz yıl ömür verdi ve memleket ve padişahlık ve bütün arzularını ihsan etti. Bunların hepsi onu Hz. Hak'tan uzaklaştıran perde idi. Gizli zikir etmemesi için arzusuzluk ve baş ağrısı vermedi ve ona: Arzularına meşgul ol ve bizi anma! dedi."

"Vukūf", durmak ve muttali' olmak ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Cism-i insânî-ye taalluk eden rûh-ı sâfi maânî-i latîfeyi harf ve savt vâsıtası olmaksızın, idrâk edebilmek için çok belâ ve meşakkat ve bu belâ ve meşakkatler içinde de durmak lâzımdır." Zîrâ belâ ve meşakkat nefsin kuvvetini ve azgınlığını kırar ve nefsin kuvveti kırılınca da, rûhun safveti zâhir olmağa başlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. faslında şöyle buyururlar: “Hak ile kul arasında hicâb ikidir, bâkî hicâblar bundan zâhir olur; o da sıhhat ve maldır. Sahîhü'l-beden olan kimse: "Hani Hak? bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde maraz peydâ olunca: “Yâ Allâh, yâ Allâh!" demeğe başlar ve Hak ile hem-râz olup, tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicâbı idi ve Hak o maraz tahtında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis zayıf olup, Hak etrâfında dolaşır. Hak Teâlâ Fir'avn'a dört yüz yıl ömür verdi ve memleket ve pâ-dişâhlık ve cemî-i murâdâtını ihsân eyledi. Bunların cümlesi onu Hz. Hak'dan teb'îd eyleyen hicâb idi. Hafî zikr etmemesi için murâdsızlık ve baş ağrısı vermedi ve ona: Arzûlarına meşgül ol ve bizi yâd etme! dedi."

2971. Fakat ba'zısı bu sadâdan pek sağır oldular, yine ba'zıları sâfî ve pek âlî oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. Fakat bazısı bu sesten pek sağır oldular, yine bazısı saf ve pek yüce oldular.

Âlem halkının nefsanî perdelerde (nefsin istek ve arzularına dalma) boğulması sebebiyle gizli vahyi işitmeye gücü olmadığından, peygamberler ve evliya vasıtalarıyla, lafız ve ses ile anlamları bildirme zorunluluğu ortaya çıktı; fakat halkın bazısı bu lafız ve sesi işitmekten pek sağır oldular, peygamberlere ve evliyaya arkalarını çevirdiler; ve yine bazısı da bu sesi kabul edip peygamberlere tabi olarak saflık kazanıp pek yükseldiler. Çünkü bu ses nefse muhalefet (nefsin isteklerine karşı gelme) belasını yükledi.

"Halk-ı âlemin hicâbât-ı nefsâniyyede istiğrâkı hasebiyle vahy-i nihânı işitmeğe tâkatı olmadığından, enbiyâ ve evliyâ vâsıtalarıyla, lafız ve savt ile tefhîm-i maânî zarûreti hâsıl oldu; fakat halkın ba'zıları bu lafız ve savtı işitmekden pek sağır oldular enbiyâya ve evliyâya arkalarını çevirdiler; ve yine ba'zıları da bu sadâyı kabûl ve enbiyâya tâbi' olarak safvet kesb edip, pek yükseldiler." Zîrâ bu sadâ nefse muhalefet belâsını tahmil etti.

2972. Bu belâ Nil suyu gibi geldi; saîde sudur ve eşkıyaya kandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. Bu belâ Nil suyu gibi geldi; bahtiyar olana sudur ve eşkıyaya kandır.

Bu sebeple bu belâ, Musa (a.s.) ve Firavun zamanındaki Nil suyu gibi geldi. İsrailoğulları'na harareti gideren su olduğu gibi, her asırdaki bahtiyar kimselere de su oldu ve latif göründü; ve Firavun'un kavmine kan olduğu gibi, aynı şekilde her zamandaki bedbaht kimselere de kan oldu ve iğrenç göründü.

Binâenaleyh bu belâ Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn zamânındaki Níl suyu gibi geldi. Benî-İsrâîl'e def'-i harâret eden su olduğu gibi, her asırdaki ehl-i saâdete de su oldu ve latîf göründü; ve Fir'avn'ın kavmine kan olduğu gibi, kezâlik her zamandaki ehl-i şekāvete de kan oldu ve müstekreh göründü.

2973. Her kim ki, akıbeti ziyade görücüdür, o pek mes'ûddur; mahsûlü ziyade gören o kimse pek cidd ile eker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Her kim ki, sonucu çok iyi görür, o çok mutludur; ürününü çok iyi gören o kimse çok ciddiyetle eker.

Bu dünya hayatının sonucunu çok iyi gören kimse, sonunda çok mutludur; çünkü bu dünya, "Dünya ahiretin tarlasıdır" hadis-i şerifi gereğince bir tarladır; burada güzel ameller tohumunu eken sonunda ve ahiret hayatında biçecektir. Buna göre sonunda çıkacak ürünü çok iyi gören kimse, tarlasına tam bir ciddiyetle ekin eker.

Bilinmeli ki, bu dünya hayatında dahi, ahiret anlamının örnekleri mevcuttur. Örneğin gençliğin ahireti, ihtiyarlıktır. Gençliğinde vücuduna kötüye kullanma tohumunu eken kimse, ihtiyarlığında hastalıklar ve dertler azabına yakalanır. Ve aynı şekilde hayatının evveli olan gençliğinde tembellik edip çalışmayan kimse, hayatının ahireti olan ihtiyarlığında fakirlik ve zaruret azabına uğrar.

Bu hayât-ı dünyeviyyenin âkıbetini ziyâde gören kimse, sonunda pek mes'ûddur; çünki bu dünya الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" hadis-i şerîfi mûcibince, bir tarladır; burada güzel ameller tohumunu eken sonunda ve hayât-ı uhreviyyede biçecektir. Binâenaleyh sonunda çıkacak mahsûlü ziyâde gören kimse, tarlasına kemâl-i ciddiyyetle ekin eker.

Ma'lûm olsun ki, bu hayât-ı dünyâda dahi, âhiret ma'nâsının numûneleri mevcûddur. Meselâ gençliğin âhireti, ihtiyarlıkdır. Gençliğinde vücûduna sû-i isti'mâl tohumunu eken kimse, ihtiyarlığında ilel ve eskām azabına giriftâr olur. Ve kezâ hayâtının evveli olan gençliğinde tembellik edip çalışmayan kimse, hayâtının âhireti olan ihtiyarlığında fakr u zarûret azabına dûçâr olur.

2974. Zîra bilir ki, bu ziraat cihanı mahşer ve kaldırmak içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. Çünkü bilir ki, bu ekim dünyası mahşer ve kaldırmak içindir.

"Sonunu iyi gören bilir ki, bu ekim dünyası mahşer için ve fiiller ile sözler tohumlarının ürününü kaldırmak ve biçmek içindir." Çünkü her fiilin şeklinden bir anlam doğar.

"Sonu iyi gören bilir ki, bu zirâat cihânı mahşer için ve efâl ve akvâl tohumlarının mahsûlünü kaldırmak ve biçmek içindir." Zîrâ her fiilin sûretinden bir ma'nâ doğar.

2975. Hiçbir akid, kendi "ayn"ı için olmadı, belki kar ve faide makāmından nâşîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. Hiçbir sözleşme, kendi tekil hakikati için olmadı, aksine kâr ve fayda makamından kaynaklanır.

"Alım satım, kiralama, vekâlet ve kefalet gibi sözleşmelerden hiçbir sözleşme, o sözleşmenin zâtı ve kendisi için değildir; aksine o fiil, sözleşmenin içinde gizli olan kâr ve fayda makamından ve yerinden dolayıdır." Bazı nüshalarda "makam" yerine "hayâl" geçmiştir; bu durumda "Her bir sözleşme kâr ve fayda hayâlinden kaynaklanır" demek olur.

"Alım satım ve îcâr ve istîcâr, vekâlet ve kefalet gibi akidlerden hiçbir akid, o akdin zâtı ve kendisi için değildir; belki o fiil akdin zımnında gizli olan kâr ve fâide makām ve mahallinden dolayıdır." Ba'zı nüshalarda “makām” yerine "hayâl" vâki' olmuşdur; "Her bir akid kâr ve fâide hayâlinden nâşîdir" demek olur.

2976. Eğer bakarsan hiçbir münkir olmaz ki, onun münkirliği, münkirliğin "ayn"ı için olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. Eğer bakarsan, hiçbir inkârcı olmaz ki, onun inkârcılığı, inkârcılığın tekil hakikati için olsun.

Örneğin, bir kimse, bir başkasının söylediği sözü veya yaptığı fiili inkâr ederse, hiçbir özel amacı olmaksızın, sadece inkâr niteliğinin kendisi ve özü için inkâr etmez; aksine, inkârında gizli bir amaç vardır.

Meselâ bir kimse, birisinin söylediği sözü veyâhud yaptığı fiili inkâr ederse, hiçbir kasdı olmaksızın, ancak inkâr keyfiyetinin kendisi ve zâtı için inkâr etmez; belki inkârında bir kasıd gizlidir.

2977. Belki hasedde hasmın kahrı, yahud fazîlet istemek ve kendini izhar etmek içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. Aksine, hasette düşmanı kahretme, yahut fazilet isteme ve kendini gösterme amacı vardır.

Yani, "Bir şeyi inkâr etmenin içinde ya haset duygusu vardır ki, inkâr eden kişi, karşı çıktığı kimsenin ilmini, faziletini ve şerefini çekemez, onu inkâr ederek mağlup etmek ister; yahut fazilet ve şerefte onun üstüne çıkıp, halka kendini göstermek ve beğendirmek ister." Nefis ehli olan kimselerin inkârı, çoğunlukla bu maksatlara dayandığından, Pîr efendimiz "kanaat"ten kaynaklanan inkârı açıklamamıştır; çünkü bu inkâr ya doğru veya yanlış kanaatten kaynaklanır. Eğer doğru kanaatten kaynaklanırsa, o kimse, yanlış kanaatli olan kimsenin kanaatini değiştirebilir; ve bu yanlış kanaatli kimsenin inkârı da ortadan kalkar. Fakat haset ve fazilet gösterme ve kendini beğendirme sebeplerine dayanan inkârdan inkâr edeni vazgeçirmek mümkün değildir.

Ya'ni, "Bir şeyi inkârın zımnında ya hased duygusu vardır ki, münkir olan kimse, muhalefet ettiği kimsenin ilmini ve fazlını ve şerefini çekemez, onu inkâr ile mağlûb etmek murâd eder; veyâhud fazílet ve şerefde onun fevkıne çıkıp, halka kendini göstermek ve satmak ister." Ehl-i nefis olan kimselerin inkârı, alelekser bu maksadlara müstenid olduğundan, cenâb-ı Pîr efendimiz "kanâat"den nâşî vâki' olan inkârı beyân buyurmamışdır; zîrâ bu inkâr ya doğru veya eğri kanâatden nâşî olur. Eğer doğru kanâatden nâşî olursa, o kimse, eğri kanâatli olan kimsenin kanâatini tebdîl edebilir; ve bu eğri kanâatli kimsenin inkârı da zâil olur. Fakat hased ve ızhâr-ı fazílet ve kendini göstermek sebeblerine müstenid olan inkârdan münkiri vazgeçirmek mümkin değildir.

2978. Ve o fazilet de diğer tama' içindir; ma'nalar olmaksızın sûretler çeşni vermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Ve o fazilet de başka bir tamah içindir; manalar olmaksızın suretler tat vermez.

Yani, düşmanına karşı fazilet göstermek dahi, başka bir amacın ortaya çıkmasına tamah ederek gerçekleşir ki, o da herhangi bir hususta düşmanını yenip, halka kendisinin ondan daha üstün olduğunu gösterdikten sonra, onların hürmetini kazanmak ve bu hürmetin içinde de menfaatler sağlamak içindir; çünkü manaları olmayan fiillerin tatları ve lezzetleri yoktur.

Ya'ni, hasmına karşı ızhâr-ı fazilet etmek dahi, başka bir kasdın zuhûruna tama'an vâki' olur ki, o da herhangi bir husûsda hasmını mağlûb edip, halka kendinin ondan efdal olduğunu gösterdikden sonra, onların hürmetini kazanmak ve bu hürmetin zımnında da menâfi' te'mîn etmek içindir; zîrâ ma'nâları olmayan ef'âlin tadları ve lezzetleri yokdur.

2979. Ondan dolayı "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın; zîrâ sûretler zeytin yağı, ma'nalar aydınlık gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. Ondan dolayı "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın; çünkü suretler zeytin yağı, manalar aydınlık gibidir.

İşte suretler manalardan dolayı ortaya çıktığı için, sen herhangi bir fiili icra eden kimseye, o fiilin manasını ve neticesini anlayamadığın zaman: "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın. Çünkü fiillerin suretleri zeytin yağı gibidir ve onların içindeki manalar da, bu zeytin yağının içinde gizli olan alev ve aydınlık gibidir.

İşte sûretler ma'nâlardan dolayı zâhir olduğu için, sen herhangi bir fiili icrâ eden kimseye, o fiilin ma'nâsını ve netîcesini anlıyamadığın vakit: "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın. Çünki ef'âlin sûretleri zeytin yağı gibidir ve onların zımnındaki ma'nâlar dahi, bu zeytin yağının içinde gizli olan şu'le ve aydınlık gibidir.

2980. Yoksa bu "Niçin" demek ne içindir? Mâdemki sûret, bir sûretin [2995] "ayn"ı içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Yoksa bu "Niçin" demek ne içindir? Mademki suret, bir suretin [2995] tekil hakikati içindir.

Eğer bir suret, o suretin sırf tekil hakikatinden ve şeklinden dolayı yapılmış ise, "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sormanın anlamı olmazdı ve böyle bir soru sorulmazdı.

Eğer bir sûret, o sûretin mahzâ “ayn"ından ve şeklinden dolayı yapılmış ise, “Bunu niçin yapıyorsun?" diye sormanın ma'nâsı olmaz idi ve böyle bir suâl sorulmaz idi.

2981. Bu "Niçin?" demek, fâideden suâldir; bunun gayrinden nâşî "Niçin?" demek fenâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. Bu "Niçin?" demek, faydadan sorudur; bunun dışındaki bir sebepten kaynaklanan "Niçin?" demek kötüdür.

Yani, bir işin failine "Bu yaptığın iş ne içindir?" demek, o fiilin faydasından sorudur ve "Bu iş neye yarar ve faydası nedir?" demek olur. Faydası anlaşılmak için sorulmayan "niçin" sorusu kötüdür; çünkü anlamsız ve maksatsızdır; anlamdan ve maksattan yoksun olan şey ise abestir ve abesle uğraşmak ise kötüdür.

Ya'ni, bir işin fâiline "Bu yaptığın iş ne içindir?" demek o fiilin fâidesinden suâldir ve "Bu iş neye yarar ve fâidesi nedir?" demek olur. Fâidesi anlaşılmak için îrâd edilmeyen "niçin" suâli fenâdır; çünki ma'nâsız ve maksadsızdır; ma'nâdan ve maksaddan hâlî olan şey ise abesdir ve abes ile iştigāl ise fenâdır.

2982. Ey emîn ne yüzden fâide istersin? Mâdemki bunun fâidesi ancak bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Ey emin, ne yüzden fayda istersin? Mademki bunun faydası ancak bu olur.

"Fayda" kelimesi "fid" mastarından türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), anlamı bilinen bir şeydir. Şerefli beyitte bu kelimenin telaffuzu, veznin doğruluğu için hemze uzatılarak okunur. Bu sebeple Hind nüshaları bu telaffuza işaret ederek bu kelimeyi "fâîde" şeklinde yazmışlardır. Yani, "Ey aklının ve zekâsının kuvvetinden emin olan kimse, mademki senin 'niçin' sorunun şekli bir fayda elde etmek içindir ve o fayda da senin için o fiilin faydası hakkında bilgi edinmektir; bu sebeple o failin fiilinde de muhakkak bir fayda vardır. Şu halde onun fiilinde ne yönden fayda ister ve ararsın?"

"Fâide", kelimesi "fid" masdarından ism-i fâildir, ma'nâsı ma'rûfdur. Beyt-i şerîfde bu kelimenin telaffuzu veznin sıhhati için hemze uzatılmak sûretiyle okunur. Bu sebebden Hind nüshaları bu telaffuza işâreten bu kelimeyi "fâîde" sûretinde yazmışlardır. Ya'ni, "Ey akıl ve zekâsının kuvvetinden emîn olan kimse, mâdemki senin "niçin" suâlinin sûreti bir fâide husûlü içindir ve o fâide dahi sence onun fiilinin fâidesi hakkında ma'lûmât istihsâlidir; binâenaleyh o fâilin fiilinde de muhakkak bir fâide vardır. Şu halde onun fiilinde ne cihetden fâide ister ve ararsın?"

2983. Binâenaleyh göğün ve ehl-i arzın nakışları, hikmet değildir ki o, ancak bunun için olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Bu sebeple göğün ve yer ehlinin nakışları, hikmet değildir ki o, ancak bunun için olsun.

Göğün ve yer ehlinin nakışları ve suretleri, ancak bu nakışlar için olsa, onların ortaya çıkarılmasında hikmet ve fayda olmaması gerekir; hâlbuki biz insanlar fiillerimizi ve sorularımızı bir hikmete ve faydaya dayandırıyoruz.

Göğün ve arz ehlinin nakışları ve sûretleri, ancak bu nakışlar için olsa, onların ızhârında hikmet ve fâide olmamak lâzım gelir; halbuki biz insanlar efâlimizi ve suâllerimizi bir hikmete ve fâideye istinad ettiriyoruz.

2984. Eğer bir hakîm yok ise, bu tertib nedir; ve eğer bir hakîm varsa onun fiili niçin boşdur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Eğer bir hikmet sahibi yoksa, bu düzen nedir; ve eğer bir hikmet sahibi varsa onun fiili niçin boştur?

Yani, eğer özünde bir hikmet sahibi ve sanatçı yoksa, sonsuz uzaydaki cisimlerin ve güneş sistemlerinin ve yeryüzünün ve yeryüzündeki doğal kanunların düzenlemeleri ve intizamları nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır? Çünkü cebimizdeki saatlerin bile kendi kendine var olduğunu kabul edemeyen insan akılları, büyük bir düzene sahip olan bir güneş sisteminin uzayda kendi kendine oluşup, böyle bir düzen kazandığını nasıl kabul eder? İlâhlığı inkâr eden beyinler şeytanın maskarasıdırlar. Şimdi mademki bir hikmet sahibi sanatçı vardır, onun bu kadar fiili elbette boş ve nakşettiği suretler anlamsız değildir.

Ya'ni, eğer hadd-i zâtında bir hakîm ve sâni' yok ise, fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâmın ve manzûme-i şemsiyyelerin ve arzın ve arz üzerindeki kavânîn-i tabîüyyenin tertîbâtı ve intizamları nedir ve nasıl peyda olmuşdur? Zîrâ cebimizdeki saatlerin bile kendi kendine vücûd bulduğunu kabûl edemeyen ukūl-ı beşer, bir intizâm-ı azîme mâlik olan bir manzûme-i şemsiyyenin fezâda kendi kendine tekevvün edip, böyle bir intizâm kesb ettiğini nasıl kabûl eder? Münkir-i ulûhiyet olan dimâğlar şeytanın maskarasıdırlar. İmdi mâdemķi bir sâni'-i hakîm vardır, onun bu kadar ef'âli elbette boş ve nakş eylediği sûretler ma'nâsız değildir.

2985. Kimse hamâm ve hızâb nakşını, savab veyâ nâ-savab kasdın gayrinden nâşî yapmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. Hiç kimse hamam ve hızâb nakşını, doğru veya yanlış bir kasıt dışında yapmaz.

"Hızâb" kelimesi Sarrah sözlüğünde, kesre ile okunduğunda boyamak anlamına gelir; fetha ile "hazâb" okunduğunda ise saçı ve sakalı boyadıkları madde anlamına gelir. Burada her iki anlam da uygun düşer. Yani, "Hiçbir kimse hamam duvarlarına maksatsız ve anlamsız resimler yapmaz; ve saç ve sakal boyasını vücuda getirmez ve saçını ve sakalını boyamaz. Eğer bunları yaparsa, mutlaka ya yanlış ya da doğru bir maksadı vardır da, onun için yapar." Örneğin, çok gençken saçı ve sakalı ağarmış olan kimse, eğer boyanırsa, onun maksadı gençliği göstermek olduğu için doğru olur; ve eğer bir ihtiyar boyar ve genç görünmek isterse, onun kastı elbette yanlış olur. Çünkü yüzünün buruşukluğu, boyasını yalanlar. Sözün özü, varlık âleminde kasıt ve anlamı olmayan bir suret yoktur.

“Hızâb” Sarrah'da, kesr ile boyamak ma'nâsınadır ve feth ile “hazâb” saçı ve sakalı boyadıkları madde ma'nâsınadır; burada her iki ma'nâ da münâsib olur. Ya'ni, “Hiçbir kimse hamâm duvarlarına maksadsız ve ma'nâsız resimler yapmaz; ve saç ve sakal boyasını vücûda getirmez ve saçını ve sakalını boyamaz. Eğer bunları yaparsa, mutlakā ya eğri veyâ doğru bir maksadı vardır da, onun için yapar.” Meselâ pek genç iken saçı ve sakalı ağarmış olan kimse, eğer boyanırsa, onun maksadı gençliği göstermek olduğu için doğru olur; ve eğer bir ihtiyar boyar ve genç görünmek isterse, onun kasdı elbette eğri olur. Zîrâ yüzünün buruşukluğu, boyasını tekzîb eder. Velhâsıl âlem-i vücûdda kasıd ve ma'nâsı olmayan bir sûret yokdur.

## "Halkı halk ettin, sonra bunları helâk ettin!" diye Mûsâ (a.s.)ın Hz. Huda'ya suâl etmesi ve cevâb gelmesi

2986. Mûsâ dedi: "Ey hesabın sahibi, nakş ettin, tekrar niçin harab ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Mûsâ dedi: "Ey hesabın sahibi, nakşettin, tekrar niçin harap ettin?"

Mûsâ (a.s.) Yüce Allah'a hitaben, dua eder tarzda dedi ki: "Ey iki cihanda hesabın sahibi, senin fiillerin hesapsız değildir; bu oluş âleminin suretlerini nakşettin ve tasvir ettin; tekrar o latif suretleri niçin bozdun ve harap ettin?"

Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hitâben münâcât tarzında dedi ki: "Ey iki cihânda hesabın sahibi, senin ef'âlin hesabsız değildir; bu suver-i kevniy-yeyi nakş ettin ve tasvîr ettin; tekrar o latîf sûretleri niçin bozduve harâb ettin?"

2987. "Erkeği ve dişiyi canfeza olarak nakş ettin ve ondan sonra bunu niçin vîrân ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. "Erkeği ve dişiyi cana can katan bir güzellikte nakşettin de ondan sonra bunu niçin viran ettin?"

2988. Hak buyurdu: "Bilirim ki, senin bu sualin inkâr ve gafletden ve hevâdan değildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Hak buyurdu: "Bilirim ki, senin bu sorun inkâr ve gafletten ve hevâdan (nefsin arzu ve isteklerinden) değildir?"

2989. "Yoksa te'dib ve itâb ederdim, bu sual için seni incitir idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. "Yoksa terbiye eder ve azarlardım, bu soru için seni incitirdim."

2990. "Fakat istersin ki, bizim ef'alimizde bekānın hikmetini ve sırrını tefahhus edeceksin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. "Fakat istersin ki, bizim fiillerimizde kalıcılığın hikmetini ve sırrını araştıracaksın."

"Bâz custen", araştırmak ve bir şeyin iç yüzünü ve hakikatini ciddiyetle ve pekiştirerek araştırmak anlamındadır (Bahar-ı Acem). "Bekâ"dan kasıt, ilahi isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin devamı ve kalıcılığıdır. Çünkü ilahi isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkışı asla durmayı kabul etmez. Yani, "Ey Musa, sen istiyorsun ki, bizim fiillerimizde, ilahi isim ve sıfatlarımızın hükümlerinin ve eserlerinin kalıcılığının ve devamının hikmetini ve sırrını araştırasın!"

"Bâz custen", tefahhus etmek ve bir şeyin iç yüzünü ve hakikatini ciddiyetle ve mübâlağa ile araştırmak ma'nâsınadır (Bahar-ı Acem). "Bekā"dan murâd, esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının devam ve bekāsıdır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâm ve âsârı aslâ ta'til kabûl etmez. Ya'ni, “Yâ Mûsâ, sen istiyorsun ki, bizim efâlimizde, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyemiz ahkâm ve âsârının bekāsı ve devamı hikmet ve sırrını tefahhus edesin!"

2991. “Tâ ki ondan avâmı vakıf edesin, bununla her hâmı pişmiş yapasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. "Tâ ki ondan avâmı haberdar edesin, bununla her hamı pişmiş yapasın!"

Yani, "Bu sırdan avam tabakasını haberdar edip, marifet nuru ile onların kalplerini aydınlatasın; ve cehalet yüzünden insanlığı ham kalmış olan kimseleri bu marifet ile olgunlaştırasın!"

Ya'ni,"Bu sirdan avâmı vakıf edip, nûr-ı ma'rifet ile onların kalblerini tenvîr edesin; ve cehil yüzünden insanlığı hâm kalmış olan kimseleri bu ma'rifet ile pişiresin!"

2992. "Sen avâm üzerine keşf edicilikde kasden sail oldun; eğerçi ki, sen ondan vakıf oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. "Sen avam üzerine keşfedicilikte kasıtlı olarak soran oldun; eğerçi ki, sen ondan vakıf oldun."

"Ey Musa, sen bu zikredilen sırra ve hikmete vâkıf olduğun hâlde, sırf avama da keşfetmek için bu soruyu kasıtlı olarak sordun."

“Yâ Mûsâ sen bu zikr olunan sırra ve hikmete vâkıf olduğun halde, mahzâ avâma da keşf etmek için bu suâli kasden sordun."

2993. “Zîrâ ki bu sual yarım ilim geldi; her hâricî için bu mecâl olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. "Çünkü bu soru yarım ilim olarak geldi; her dışarıdaki için bu imkân olmaz."

Senin vukufunun (bilgi derinliğinin) alameti şudur ki, "Soru ilmin yarısıdır" düsturu gereğince, böyle bir soru sormaya kalkıştın; çünkü vukufun dışında kalan her bir kimsenin böyle bir soru sormaya imkânı ve kudreti yoktur.

"Senin vukûfunun alâmeti budur ki السؤال نصف العلم Ya'ni "Sual ilmin yarısıdır" düstûru mûcibince, böyle bir suâle tasaddî ettin; zîrâ vukūfun hâricinde kalan her bir kimsenin böyle bir suâl sormağa mecâli ve kudreti yokdur."

2994. "Sual de cevab da ilimden kalkar; nitekim diken ve gül, toprakdan ve sudan kalkar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. "Soru da cevap da ilimden kalkar; nitekim diken ve gül, topraktan ve sudan kalkar."

Yani, "Bir konuyu bilmeyen kimse o konu üzerine soru soramaz; aynı şekilde o konuyu bilmeyen kimse de hiçbir cevap veremez. Bu sebeple hem soru hem de cevap ilimden çıkar; ve iki farklı şeyin aynı kaynaktan ortaya çıkışının misali şudur ki, diken ve gül birbirine zıt iken, aynı topraktan ve sudan çıkar."

Ya'ni, “Bir mevzûu bilmeyen kimse o mevzû' üzerine suâl soramaz; ve kezâ o mevzûu bilmeyen kimse de hiçbir cevab veremez. Binâenaleyh hem suâl ve hem de cevâb ilimden çıkar; ve iki muhtelif şeyin aynı menba'dan zuhûrunun misâli budur ki, diken ve gül birbirine muhâlif iken, aynı toprakdan ve sudan çıkar.".

2995. "Hem dalalet, hem de hidâyet ilimden kalkar; nitekim acı ve tatlı yağmurdan kalkar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. "Hem sapkınlık, hem de doğru yol ilimden kalkar; nasıl ki acı ve tatlı yağmurdan kalkar."

Doğru inançlar ilimden meydana geldiği gibi, yanlış inançlar da ilimden çıkar. Çünkü halkın akılları ve yatkınlıkları farklıdır, hepsi aynı derecede değildir. Örneğin, doğa bilimleri âlimleri genel olarak iki sınıftır. Birincisi: "Bu kâinatın böyle düzenli bir şekilde tertip edilmesi ve dönmesi mutlaka hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına bağlıdır," der; ve bu âlimin aklı, bu geniş ilmin sahasında şaşırmayıp, sağlamlığını korur. İkinci sınıfın aklı bu geniş ilim meydanında şaşırıp: "Bu kâinatın düzeni nasılsa tesadüfen böyle meydana gelmiştir; hikmet sahibi bir yaratıcı tarafından tertip edilmiş değildir," der. Hiç düşünmez ki, sonsuz uzayda bu kadar güneş sistemi vardır; kimi bozuluyor, kimi aynı kural altında yeniden oluşuyor. Bu tesadüf hepsinde mi böyle düzenler meydana getirmiş ve peyderpey getirmekte bulunmuştur? İşte önceki âlimin doğru yolu ve doğru inancı ilimden olduğu gibi, ikinci âlimin sapkınlığı ve şaşkınlığı da yine ilimden olmuştur. Nitekim Câsiye Sûresi'ndeki ayet-i kerîmede buyurulur: أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى علم (Câsiye, 45/23) Yani "O kimseyi gördün mü ki nefsânî hevesini ilâh edindi? Ve Yüce Allah onu ilim üzere saptırdı." Bunun bir açık örneği de şudur ki tadı acı ve tatlı olan meyveler, yağmurdan meydana gelir.

Halkın yatkınlığına bağlıdır feyzin eserleri; Nisan bulutundan sedef inci kapar, yılan zehir kapar.

"Hüdî", "hüdâ"nın imâle olunmuşudur, doğru yol anlamındadır; ve "nedî" yağmur anlamındadır.

"Doğru i'tikādlar ilimden hâsıl olduğu gibi, eğri i'tikādlar dahi ilimden çıkar. Zîrâ halkın akılları ve isti'dâdları mütefavitdir, hepsi bir derecede değildir. Meselâ ulûm-ı tabîiyye âlimleri sûret-i umumiyyede iki sınıfdır. Birisi: “Bu kâinâtın böyle muntazam sûretde tertîbi ve devrânı mutlakā bir sâni'-i hakîmin vücuduna mütevakkıfdır", der; ve bu âlimin aklı, bu geniş ilmin sâhasında şaşırmayıp, metânetini muhafaza eder. İkinci sınıfın aklı bu geniş ilim meydanında şaşırıp: "Bu kâinâtın intizâmı nasılsa tesadüfen böyle vâki' olmuşdur; bir sâni'-i hakîm tarafından tertib edilmiş değildir", der. Hiç düşünmez ki, fezâ-yı bî-nihâyede bu kadar manzûme-i şemsiyyeler var; kimi bozuluyor, kimi aynı kāide tahtında yeniden tekevvün ediyor. Bu tesadüf hepsinde mi böyle intizamlar tevlîd etmiş ve peyderpey etmekde bulunmuşdur? İşte evvelki âlimin hidâyeti ve doğru i'tikādı ilimden olduğu gibi, ikinci âlimin dalâleti ve şaşkınlığı dahi yine ilimden olmuşdur. Nitekim sûre-i Câsiye'deki âyet-i kerîmede buyurulur : أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى علم (Câsiye, 45/23) Ya'ni "O kimseyi gördün mü ki hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti? Ve Allâh Teâlâ onu ilim üzerinde idlâl etti." Bunun bir misâl-i zâhirîsi de budur ki ta'mı acı ve tatlı olan meyveler, yağmurdan peyda olur.

Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsandan sadef dürdâne, efî sem kapar

“Hüdî”, “hüdâ”nın imâle olunmuşudur, doğru yol ma'nâsındadır; ve “nedĩ" yağmur ma'nâsındadır.

2996. Bu buğz ve dostluk aşinalıkdan kalkar; ve hastalık ve kuvvetler latif qıdâdan olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Bu nefret ve dostluk tanışıklıktan kaynaklanır; hastalık ve kuvvetler de latif gıdadan meydana gelir.

"Buğz", nefret ve düşmanlık; "vila", dostluk; "sukm", hastalık; "kuvâ", kuvvetin çoğuludur. Bu beyit de iki farklı şeyin aynı kaynaktan ortaya çıkışının örnekleridir. Yani, "Tanımaklık niteliği bir anlam olduğu hâlde, bundan iki farklı hâl ortaya çıkar ki, bunlar düşmanlık ve dostluktur. Çünkü bir kimse tanımadığı bir adama ne dost ne de düşman olur. Aynı şekilde bir beslenme eyleminden hem hastalık hem de vücudun kuvvetleri meydana gelir." Bazı nüshalarda "kuvâ" yerine "şifâ" geçmektedir.

"Buğz", nefret ve adâvet; ve "vila", dostluk; "sukm", hastalık; “kuvâ", kuvvetin cem'idir. Bu beyit dahi iki muhtelif şeyin aynı menba'dan zuhûrunun misâlleridir. Ya'ni, "Tanımaklık keyfiyeti bir ma'nâ olduğu halde bundan iki muhtelif hal zuhûr eder ki, bunlar düşmanlık ve dostlukdur. Zîrâ, bir kimse tanımadığı bir adama ne dost ve ne de düşman olur. Ve kezâ bir fiil-i te- gaddîden hem hastalık ve hem de vücûdun kuvvetleri peydâ olur." Ba'zı nüs-halarda "kuvâ" yerine "şifâ” vâki'dir.

2997. O kelîm a'cemî olan müstefîd oldu, tâ ki acemileri bu sırdan bilici ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. O kelîm, acemî olan kişiden faydalandı ki, acemileri bu sırrı bilen yapsın!

"Acemî", fasih bir dille konuşamayan kişiye denir. Burada ise bilgisiz ve cahil anlamındadır. "Müstefîd", kazanç ve fayda elde eden, ilim ve mana tahsil eden kişidir. Acemî, müstefîd'in sıfatıdır. Yani, "O Allah'ın kelîmi olan Musa (a.s.), cahilleri ve avamı bu sırrı bilen ve anlayan yapmak için kendisini fayda talep eden bir cahil gibi gösterdi."

"A'cemî", lisân-ı fasîh ile söz söyleyemeyen kimseye derler. Burada vukūfsuz ve câhil ma'nâsınadır. "Müstefîd", kâr ve fâideye nâil olan ve ilim ve ma'nâ tahsil eder olan kimsedir. A'cemî, müstefid'in sıfatıdır. Ya'ni, "O Allah'ın kelîmi olan Mûsâ (a.s.) câhilleri ve avâmı bu sırdan alîm ve bilici etmek için kendisini fâide taleb edici câhil yaptı."

2998. Biz dahi ondan dolayı kendimizi a'cemî yapalım. Onun cevabını yabancı gibi önümüze getirelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Biz de ondan dolayı kendimizi yabancı gibi yapalım. Onun cevabını yabancı gibi önümüze getirelim.

Mademki Musa (a.s.), sorduğu sorunun cevabını bilirken halkın anlayışını sağlamak için görünüşte böyle bir soru sormaya girişti, ey Hüsameddin Çelebi, bu sorunun cevabı hem benim hem de senin malumun olduğu hâlde, bu Mesnevî'yi okuyanların anlayışlarını sağlamak için bu cevabı bilmeyenler gibi burada zikredelim.

Mâdemki Mûsa (a.s.), sorduğu suâlin cevabını bilirken avâmın vukūfunu temîn için zâhiren böyle bir suâle tesaddî etti, ey Hüsâmeddîn Çelebi, bu suâlin cevabı hem benim ve hem de senin ma'lûmun olduğu halde, bu Mesnevîyi okuyanların vukūflarını te'mînen bu cevabı bilmeyenler gibi burada zikredelim.

2999. Eşek satanlar birbirinin hasmı oldular. Nihayet o akdin kilidinin anahtarı geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Eşek satanlar birbirinin düşmanı oldular. Nihayet o sözleşmenin kilidinin anahtarı geldiler.

Nasıl ki eşek satan kişiler at pazarında kendilerine alıcı ve satıcı süsü verip müşterilerin hırsını çekmek için tam bir hararet ve düşmanlıkla pazarlığa girişirler. Satıcı eşeği överek yüksek bir fiyat ister. Diğeri de kendi işlerine gelen uygun bir fiyatı teklif eder. Bu durumu seyreden yabancı müşteriler de gerçek bir alım-satım yaptıklarını zannedip eşeğin satın alınmasında ilgili olurlar. Halbuki onlar gerçek olan bir satış sözleşmesinin kilidini açmak ve satışa rağbet kazandırmak için böyle yaparlar. Bunun gibi bir mecliste iki ârif (Allah'ı bilen kişi) bulunduğu zaman bildikleri şeyi birbirlerine sorarlar ve cevap verirler. Sonuçta orada bulunan kişiler bu sorulardan ve cevaplardan faydalanırlar.

Nitekim eşek satan kimseler at pazarında kendilerine alıcı ve satıcı süsü verip müşterilerin hırsını celb için kemâl-i harâretle ve husûmetle pazarlığa girişirler. Bâyi' eşeği medh edip yüksek bir fiyat ister. Diğeri de kendi işlerine gelen münasib bir fiyatı teklif eder. Bu hâli temâşâ eden yabancı müşteriler de hakîkî bir alım-satım yaptıklarını zannedip eşeğin mübâyaasında alâkadar olurlar. Halbuki onlar hakîkî olan bir akd-i bey'in kilidini açmak ve satışa revâc vermek için böyle yaparlar. Bunun gibi bir meclisde iki ârif bulunduğu vakit bildikleri şeyi birbirlerine sorarlar ve cevab verirler. Netîcede orada bulunan kimseler bu suallerden ve cevablardan istifade ederler.

3000. İmdi Hudâ ona buyurdu. "Ey lübab sahibi! Mademki sordun, gel cevabı dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Şimdi Allah ona buyurdu: "Ey öz sahibi! Mademki sordun, gel cevabı dinle!"

"Lübâb", her şeyin iyisi ve makbulü anlamındadır. "Zû-lübâb", her şeyin iyisine ve halisine sahip olan demektir. Bundan kasıt, Musa (a.s.)'ın peygamberliğidir.

"Lübâb", herşeyin iyisi ve makbûlü ma'nâsınadır. "Zû-lübâb", her şeyin iyisini ve hâlisini hâiz olan, demek olur. Bundan [murâd], Mûsa (a.s.)ın nübüvvetidir.

3001. "Ey Mûsa yere tohum ek, tâ ki sen dahi buna insaf veresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. "Ey Mûsa yere tohum ek, tâ ki sen dahi buna insaf veresin!"

"Ey Mûsâ, benim halkı yaratıp sonra helâk ettiğimin sırrını ve hikmetini anlamak ve buna hak vermek için toprağa tohum ek!"

“Ey Mûsâ, benim halkı yaratıp sonra helâk ettiğimin sırrını ve hikmetini anlamak ve buna hak vermek için toprağa tohum ek!"

3002. Vaktaki Mûsâ ekti, onun ekini tamâm oldu, onun başakları güzellik ve nizâm buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. Musa ektiği zaman, onun ekini tamamlandı, onun başakları güzellik ve düzen buldu.

3003. Orak tuttu ve ekini biçti. Müteakiben kulağına gaybdan nidâ erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Orak tuttu ve ekini biçti. Ardından kulağına gaybden bir ses geldi.

"Dâs", ekin biçmeye yarayan orak demektir.

"Dâs", ekin biçtikleri orak demekdir.

3004. Şöyleki, "Niçin bir ziraat edersin ve terbiye edersin. Vaktaki bir kemâl buldu, onu kesersin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. Şöyle ki, "Niçin bir ziraat yaparsın ve terbiye edersin. Ne zaman ki bir olgunluk buldu, onu kesersin."

Yani, gayb tarafından gelen çağrıda böyle denildi ki; "Ey Musa, Niçin ektin ve ektiğini terbiye ettin ve olgunluğa geldiği zaman onu biçtin?"

Ya'ni, cânib-i gaybdan gelen nidâda böyle denildi ki; “Yâ Mûsâ, Niçin ektin ve ekdiğini terbiye ettin ve kemâle geldiği vakit onu biçtin?"

3005. Dedi: "Ya Rab! Ondan dolayı vîrân ve pest ederim ki, burada dâne vardır ve saman vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Dedi: "Ya Rab! Ondan dolayı viran ve alçak ederim ki, burada tane vardır ve saman vardır."

Musa (a.s.) o gaybî çağrıya cevap olarak dedi: "Ya Rab! Bu ekini ondan dolayı kesip biçip yerlere yatırıyorum ki, bunların arasında hem buğday taneleri ve hem de saman vardır."

Mûsâ (a.s.) o nidâ-yı gaybîye cevâben dedi: "Yâ Rab! Bu ekini ondan dolayı kesip biçip yerlere yatırıyorum ki, bunların arasında hem buğday dâneleri ve hem de saman vardır."

3006. "Dâne saman ambarına lâyık değildir. Saman dahi buğday ambarında bozukdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. "Tane, saman ambarına lâyık değildir. Saman da buğday ambarında bozuktur."

3007. "Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Elemek emrinde farkı, vacib eder."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. "Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Elemek emrinde farkı, vacib eder."

Buğday ile samanı bir yerde saklamak, her ikisine de zulüm olur. Çünkü zulüm, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymaktır; hikmet ise her şeyi yerli yerine koymaktır. Bu sebeple hikmet, bunları eleyip ayırmak hususunu gerektiriyor.

"Buğday ile samanı bir yerde saklamak, her ikisine de zulüm olur. Zîrâ zulüm, bir şeyi mevziinin gayrı yere koymakdır; ve hikmet ise herşeyi yerli yerine koymakdır. Binâenaleyh hikmet, bunları eleyip ayırmak husûsunu îcâb ettiriyor."

3008. Dedi: "Sen bu ilmi kimden buldun ki, ilim sebebiyle bir harman tertib ettin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. Dedi: "Sen bu ilmi kimden buldun ki, ilim sebebiyle bir harman tertip ettin?"

Hz. Musa'ya cevaben Yüce Allah buyurdu ki: "Sen buğday ile samanı ayırma ilmini kimden buldun ve öğrendin ki, o bulduğun ilim sebebiyle bu iki şeyi birbirinden ayırmak için böyle bir harman tertip ettin?"

Hz. Mûsâ'ya cevâben Hak Teâlâ buyurdu ki: "Sen buğday ile samanı ayırmak ilmini kimden buldun ve öğrendin ki, o bulduğun ilim sebebiyle bu iki şeyi bir birinden ayırmak için böyle bir harman tertib ettin?"

3009. Dedi: "Ey Huda! Bana temyîzi sen verdin." Dedi: "Öyle olunca niçin benim temyîzim olmasın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Dedi: "Ey Allah! Bana temyizi sen verdin." Dedi: "Öyle olunca niçin benim temyizim olmasın?"

Musa (a.s.) ilahi soruya cevap olarak dedi ki: "Ey Rabbim, bana temyiz etmek ve ayırmak ilmini sen verdin." Yüce Allah da cevap olarak buyurdu ki: "Mademki temyizi sana ben verdim, bu sebeple bende temyiz ve ayırma ilmi olmamak mümkün olur mu?"

Mûsâ (a.s.) suâl-i ilâhîye cevâben dedi ki: " Yâ Rab, bana temyîz etmek ve ayırmak ilmini sen verdin." Hak Teâlâ dahi cevâben buyurdu ki: "Mâdemki temyîzi sana ben verdim, binâenaleyh bende temyîz ve tefrîk ilmi olmamak mümkin olur mu?"

3010. "Halâyıkda temiz ruhlar vardır; bulanık ve çamurlu ruhlar vardır." [3025]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. "Yaratılmışlarda temiz ruhlar vardır; bulanık ve çamurlu ruhlar vardır."

İnsan topluluğu arasında nefse ait sıfatların kirlerinden temizlenmiş ruhlar olduğu gibi, bu sıfatlarla bulanmış ve bedenin hükümleriyle çamurlanmış ruhlar da vardır.

"Cemiyet-i beşeriyye arasında sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizlenmiş rûhlar olduğu gibi bu sıfatlar ile bulanmış ve ahkâm-ı cisim ile çamurlanmış rûhlar da vardır."

3011. "Bu sadefler bir mertebede değildir; birisinde inci ve diğerinde şebe vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. "Bu sedefler aynı mertebede değildir; birinde inci, diğerinde şebe vardır."

"Şebe", kehribar gibi hafif, yumuşak, parlak ve kara renkli bir taştır. Gıyâsü'l-Lügāt, Müeyyidü'l-Fuzalâ, Keşfü'l-Lügāt, Burhân ve Ferheng-i Cihangîrî'den naklen böyle yazar. Yani, "Bu cisim sedefleri aynı mertebede değildir. Bir kısmının içinde parlak inci gibi olan iman ve bir kısmının içinde de kara taş gibi olan inkâr vardır; ve birisinin ayn-ı sâbitesi (tekil sabit hakikat) hidayet mazharı (tecelli yeri) iken, diğerinin ki dalalet mazharıdır."

"Şebe", kehribâ gibi hafif ve yumuşak ve parlak ve kara renkli bir taşdır. Gıyâsü'l-Lügāt, Müeyyidü'l-Fuzalâ ve Keşfü'l-Lügāt ve Burhân ve Fer- heng-i Cihangîrî'den naklen böyle yazar. Ya'ni, "Bu cisim sadefleri bir mertebede değildir. Bir kısmının içinde parlak inci gibi olan îmân ve bir kısmının içinde de kara taş gibi olan inkâr vardır; ve birisinin ayn-ı sâbitesi mazhar-ı hidâyet ve diğerinin ki mazhar-ı dalâletdir."

3012. Buğdayları samandan çıkarmak gibi, bu iyiyi ve bozuğu çıkarmak vâcibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. Buğdayları samandan çıkarmak gibi, bu iyiyi ve bozuğu çıkarmak zorunludur.

"Buğdayları samandan ayırıp her birini başka başka yerlere koymak nasıl gerekli ise, dışarıları birbirine benzeyen ve fakat içleri başka başka olan bu insan bireyleri arasında da ayırt etmek ve iyisini ve kötüsünü ayırmak gereklidir.”

Bilinmeli ki, Rabb'lerin Rabbi olan Yüce Allah, her biri özel bir Rab olan isimlerinin hükümleri gereğince, razı olunanlar (marzî) ve gazap olunanlar (mağzûb) arasındaki ayrımı irade eder. Bu ayrım ise, hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur; ve hükümlerin ortaya çıkması ise imtihandan sonra mümkündür. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: `الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا` (Mülk, 67/2) Yani, "O öyle Allah'tır ki, hanginizin ameli en güzeldir diye sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı." Ve aynı şekilde, `وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ` (Muhammed, 47/31) yani, “Sizden mücahit ve sabırlı olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. Eğer dünyada peygamberler vasıtasıyla razı olunan doğru yol (sırât-ı müstakîm) ile gazap olunan doğru yol tarif olunmamış olsa, her sabit hakikatin (ayn-ı sâbite) yatkınlık ve zâtî kabiliyetinden ibaret olan kesin delil (hüccet-i bâliğa) fiilen ortaya çıkmış ve şahitlikle pekişmiş olmazdı. Nasıl ki Yüce Allah buyurur: `فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا` (Nisâ, 4/41) Yani, "Her ümmet peygamberlerini şahit getirdiğimiz zaman onların hâli nasıl olur? Ey sevgilim, seni de onların üzerine şahit getirdik." İşte, `لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ` (En'âm, 6/149) yani, “Allah için kesin delil sabittir" ayet-i kerimesi gereğince, şahitlikle pekişen kesin delilin ikamesinden sonra, mukbiller (Allah'a yönelenler) ile mücrimler (suçlular) ve ehl-i kurb (yakınlık ehli) ile ehl-i bu'd (uzaklık ehli) ayrılarak, `فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ` (Şûrâ, 42/7) yani, “Bir taife cennette ve bir taife cehennemdedir" sırrı ortaya çıkar. Ve razı olunanlar kendi doğru yollarının nihayeti olan cennete ve gazap olunanlar da kendi doğru yollarının nihayeti olan cehenneme ulaşırlar.

"Buğdayları samandan ayırıp her birini başka başka yerlere koymak nasıl lâzım ise, dışarıları birbirine benzeyen ve fakat içleri başka başka olan bu efrâd-ı beşer arasında da temyiz ve iyisini ve fenâsını ayırmak lâzımdır.”

Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise, zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba'de'l-imtihan mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: `الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا` (Mülk, 67/2) Ya'ni, "O öyle Allah'dır ki, hanginizin ameli en güzeldir sizi imtihan etmek için mevti ve hayatı yarattı." Ve kezâ, `وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ` (Muhammed, 47/31) ya'ni, “Sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. Eğer dünyâda peygamberler vâsıtasıyla marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kābiliyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olur idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: `فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا` (Nisâ, 4/41) Ya'ni, "Her ümmet peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim seni de onların üzerine şâhid getirdik." İşte, `لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ` (En'âm, 6/149) ya'ni, “Allah için hüccet-i bâliğa sâbitdir" âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak, `فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ` (Şûrâ, 42/7) ya'ni, “Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir. Ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.

3013. Bu cihânın halkı izhar içindir, tâ ki hikmet hazîneleri gizli kalmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Bu dünyanın halkı ortaya çıkarmak içindir, tâ ki hikmet hazineleri gizli kalmasın!

Yani, Yüce Allah'ın bu dünyayı yaratması, isimlerinin ve sıfatlarının hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkması içindir. Çünkü bu isimler ve sıfatlar, gizli bir hazine olan O'nun biricik Zât'ında (Allah'ın biricik özünde) kaybolmuş durumdaydı; ve bu isimlerin ve sıfatların her biri bir hikmet hazinesidir. Eğer Yüce Allah bu yoğunluk âlemini yaratmamış olsaydı, o hikmet hazinelerinin her biri O'nun biricik Zât'ında gizli kalırdı.

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın bu cihânı yaratması, esmâsı ve sıfatı ahkâm ve âsârının izhârı içindir. Zîrâ, bu esmâ ve sıfatı kenz-i mahfi olan Zât-ı ahadiyyesinde müstehlek idi; ve bu esmâ ve sıfatın her birisi bir hikmet hazînesidir. Eğer hak Teâlâ bu âlem-i kesâfeti yaratmamış olsa idi, o hikmet hazînelerinin her biri Zât-ı ahadiyyesinde gizli kalırdı.

3014. "Küntü kenzen" dedi, "mahfiyyen"'i işit! Kendi cevherini zâyi' etme, izhar ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. "Gizli bir hazine idim" dedi, "mahfiyyen"i işit! Kendi cevherini ziyan etme, ortaya çık!

Hadîs-i kudsîsinde Yüce Allah hazretleri, "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim. Halkı Beni bilsinler diye yarattım" buyurmuştur. Bu hadîsteki "mahfiyyen" sözünü dinle ve dikkat et!

Bilinmeli ki, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu hadîs-i kudsî hakkında, "Seneden zayıf ve keşfen sahihtir" buyururlar. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevî-i Şerîflerinde zikretmelerine göre keşf hususunda Hz. Şeyh-i Ekber ile mutabık bulunurlar; ve bu hadîs-i kudsînin tefsiri ve izahı II. cildin 363 numarasına denk gelen "Gizli bir rahmet hazinesi idim" beytinde ve bu cildin, 2530 numaralı beytinin baş tarafındaki şerhte gerçekleşmiştir. "Mahfiyyen sözünü dinle!" yüce tavsiyesinden maksat şudur ki: Her bir insan ferdi özel bir ismin mazharıdır (tecelli yeridir). Onun varlığı bu âlemde o ismin hazinesinde gizli ve saklı olan hükümlerin ortaya çıkması içindir. Buna göre, her insan kendi ezelî yatkınlığının hükümlerini çaba ile meydana çıkarması lazımdır, ta ki bu hadîs-i şerîfte beyan buyurulan gaye gerçekleşsin. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu anlama dayanarak, "Muhakkak Allah tembelleri sevmez" buyururlar. "Ortaya çık!" ifadesindeki, "ol" anlamına gelen "çık" emir kipini şerh eden âlimlerden bazıları "kun" yani "et" anlamına almışlar ve "izhâr" kelimesini de if'âl babının masdarı kabul etmişler, "ortaya çıkar!" anlamını vermişlerdir. Bu surette anlam, "Gizli bir hazine idim ilh..." hadîs-i kudsîsindeki "mahfiyyen" sözünü işit de, kendi cevherini ziyan etme, ortaya çıkar ve meydana çıkar!" demek olur. Fakire layık olan anlama gelince, "izhâr", if'âl babının masdarı olmayıp, "zahr"ın çoğulu olan "azhâr"dır. Ve Kamus'ta "zahr"ın çeşitli anlamları vardır. Bir anlamı da, "üzerine binip gittikleri deve"dir. Eğer bu anlama alınırsa, "çık" kelimesi, aslî anlamında kalır. Bu surette ikinci mısraın anlamı, "Kendi cevherini ziyan etme! İlahi isim ve sıfatların hamili olup, yük taşıyan develer mesabesinde ol!" demek olur.

Onun beyanındadır ki, hayvanî ruh ve cüz'î akıl ve vehim ve hayal ayran misali üzeredirler; ve baki olan vahye mensup ruh, gizli yağ gibidir.

İnsanın maddî bedenindeki hayvanî ruh ve beyninin özel bir şekilde yayılmasından kaynaklanan cüz'î akıl ve vehim ve hayal yoğurttan yapılan ayrana benzerler ve bunlar fânîdirler; ve baki olan vahye ait insanî ruh ise, bu ayranın içinde gizli olan yağ gibidir.

"Hadîs-i kudsîsinde Hak Teâlâ hazretleri كنت كنزا مخفيا فأحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف ya'ni, “Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeğe muhabbet ettim. Halkı Beni bilsinler diye yarattım" buyurmuşdur. Bu hadîsteki “mahfiyyen" sözünü dinle ve dikkat et!"

Ma'lum olsun ki, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu hadîs-i kudsî hakkında, "Seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevî-i Şerîflerinde zikr buyurmalarına nazaran keşf husûsunda Hz. Şeyh-i Ekber ile mutâbık bulunurlar; ve bu hadîs-i kudsînin tefsîr-i ve îzâhı II. cildin 363 numarasına müsâdif olan كنت كنزا رحمة مخفية ["Gizli bir rahmet hazînesi idim"] beytinde ve bu cildin, 2530 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfde vâki' olmuşdur. "Mahfiyyen" sözünü dinle!" tavsiye-i âlîsinden maksad budur ki: Her bir ferd-i beşer bir ism-i hâssın mazharıdır. Onun vücûdu bu âlemde o ismin hazînesinde meknûz ve mahfi olan ahkâmın zuhûru içindir. Binaenaleyh, her insan kendi isti'dâd-ı ezelîsinin ahkâmını sa'y ile meydana çıkarmak lâzımdır, tâ ki bu hadîs-i şerîfde beyân buyurulan gāye husûle gelsin. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu ma'nâya binâen ان الله لا يحب البطالين ya'ni, "Muhakkak Allah battalları sevmez" buyururlar. "İzhâr şev" deki, "ol" ma'nâsına olan “şev" emr-i hâzırını şurrâh-ı kirâmdan bâzıları "kun" ya'ni "et” ma'nâsına almışlar ve “izhâr" kelimesini de ifâl babının masdarı addetmişler, "izhât et!" ma'nâsını vermişlerdir. Bu sûretde ma'nâ, “küntü kenzen mahfiyyen ilh..." hadîs-i kudsîsindeki "mahfiyyen" sözünü işit de, kendi cevherini zâyi' etme, izhâr et ve meydana çıkar!" demek olur. Fakîre lâyıh olan ma'nâya gelince, “izhâr", ifâl babının masdarı olmayıp, "zahr"ın cem'i olan "azhâr"dır. Ve Kāmus'da "zahr"ın müteaddid ma'nâları vardır. Bir ma'nâsı da, "üzerine binip gittikleri deve"dir. Eğer bu ma'nâya alınırsa, "şev" kelimesi, ma'nâ-yı aslîsinde kalır. Bu sûretde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı, "Kendi cevherini zâyi' et- me! Esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin hâmili olup, yük taşıyan develer mesâbesinde ol!" demek olur.

Onun beyânındadır ki, rûh-i hayvânî ve akl-ı cüz'î ve vehim ve hayal ayran misâli üzeredirler; ve bâkî olan vahye mensûb rûh, gizli yağ gibidir

İnsanın cism-i unsuriyyesindeki rûh-i hayvânî ve dimâğının tevazzu'-ı husûsîsinden münteşî olan akl-ı cüz'î ve vehim ve hayal yoğurtdan yapılan ayrana benzerler ve bunlar fânîdirler; ve bâkî olan vahye mensûb rûh-i insânî ise, bu ayranın içinde gizli olan yağ gibidir.

3015. Senin sıdkının cevheri yalan içinde gizli oldu; nitekim yağ ayran arasındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. Senin doğruluğunun özü yalan içinde gizli oldu; nasıl ki yağ ayran arasındadır.

"Tereyağı, ayran arasında gizli olduğu gibi senin doğruluğun dahi yalanın arasında gizli oldu." "Metn", burada "ara" ve "vasat" anlamındadır.

"Tereyağı, ayran arasında gizli olduğu gibi senin doğruluğun dahi yalanın arasında gizli oldu." "Metn", burada "ara" ve "vasat" ma'nâsınadır.

3016. Senin yalanın bu fânî ten olur; doğrun o rabbânî olan can olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Senin yalanın bu fânî ten olur; doğrun o rabbânî olan can olur.

Senin bu dünyadaki varlığın, yalan ile doğrudan oluşmuş bir varlıktır. Yalanın, ölüm sebebiyle yok olan ve buz gibi eriyip dağılan bedenindir; ve doğru olan özün dahi ilâhî nefha olan izafî ve insanî ruhtur.

Senin bu dünyadaki varlığın yalan ile doğrudan mürekkeb bir yarlıkdır. Yalanın ölüm sebebiyle fenâ bulan ve buz gibi eriyip dağılan cismindir; ve doğru olan cevherin dahi nefha-i ilâhî olan rûh-i izâfi ve insânîdir.

3017. Senelerce bu ten ayranı zahir ve açıkdır. Can yağı onda fanî ve hîçdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Senelerce bu ten ayranı görünür ve açıktır. Can yağı onda fani ve hiçtir.

Senelerce bu bedenin ayranı hükmünde olan hayvani ruh görünürdür; ve onun halleri apaçıktır. İnsani ve rabbani ruh yağı ise, o hayvani ruh ayranı içinde fani ve hiç olarak kalmıştır. Çünkü hayvani ruh galip ve rabbani ruh ise mağlup bir halde bulunmuştur.

Senelerce bu cismin ayranı mesâbesinde olan rûh-i hayvânî zâhirdir; ve onun ahvâli apaçıkdır. Rûh-i insânî ve rabbânî yağı ise, o rûh-i hayvânî ay- ranı içinde fânî ve hiç olarak kalmışdır. Zîrâ rûh-i hayvânî gālib ve rûh-i rabbânî ise mağlûb bir halde bulunmuşdur.

3018. Tâ ki Hak, yayık içindeki ayranı tahrik edici bir kulu, bir resûl olarak gönderir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Ta ki Hak, yayık içindeki ayranı hareket ettirici bir kulu, bir elçi olarak gönderir.

"Humre", küçük küp anlamına gelen Farsça bir kelimedir; sütün yağını çıkarmak için kullandıkları "yayık" anlamı kastedilmiştir; yani, "insanın unsurlardan oluşan bedeni", yayıka ve ondaki "hayvanî ruh", ayrana ve bu hayvanî ruha ait olan "insanî ruh", yağa benzetilmiştir. Yani, "Yüce Allah bu beden yayığı içindeki hayvanî ruh ayranını hareket ettirici ve çalkalayıcı olan bir kulunu bir elçi olarak gönderir."

"Humre", küçük küp ma'nâsına Fârisî bir kelimedir; sütün yağını çıkar-mak için kullandıkları "yayık" ma'nâsı murâd buyurulur; Ya'ni, "beşerin cism-i unsurîsi", yayığa ve ondaki “rûh-i hayvânî", ayrana ve bu rûh-i hay-vânîye taalluku olan “rûh-i insânî", yağa teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hak Teâlâ bu cisim yayığı içindeki rûh-i hayvânî ayranını tahrîk edici ve çalkala-yıcı olan bir kulunu bir elçi olarak gönderir."

3019. Nihayet kāide ve fen ile tahrîk eder, hatta benim vücudumda gizli olan kimdir, bilirim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Sonunda kural ve yöntemle harekete geçirir, hatta benim varlığımda gizli olan kimdir, bilirim.

"Hencâr", "hâ" harfinin üstün ve esre okunmasıyla, yol, tarz, kural, kanun, renk anlamlarına gelir. Burada "kanun" anlamı uygundur ki, "şeriat" demektir. İkinci mısradaki "bûd-i men", "der bûd-i men" takdirindedir. Yani, "Yüce Allah'ın gönderdiği peygamber, kanun ve ilâhî şeriat ile ve peygamberliğin gerektirdiği yöntem, idare ve siyaset ile ayran mesabesinde olan hayvanî ruhumu harekete geçirir. Hatta onun bu harekete geçirmesi sayesinde bu izafî varlığımda gizli olanın kim olduğunu bilirim."

Bilinmeli ki, izafî ruh bu yoğunluk âleminde Hakk'ın halifesidir ve onun hakikati de Hak'tır. İlâhî aşk sarhoşları bu aşk şarabını, bu şarabın sâkîsi olan ruhun elinden içerler; ve bu şarabın verdiği sarhoşluk ile hakiki maşukları olan Hakk'a yine kendi varlıklarında ulaşırlar; ve o vakit kendi varlıklarında gizli olanın kim olduğunu anlarlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz şu rubailerinde bu anlama işaret buyururlar: Rubâî:

Bu rubaiyi 1040 tarihinde Şam Mevlevîhânesi'nde vefat eden Himmetî Dede (Allah rahmet eylesin) nazmen şöyle tercüme etmiştir. Mevlevîlerin dillerinde meşhurdur.

"Hencâr", "hâ"nın fethi ve kesri ile, tarîk, tarz, kāide, kānûn, renk ma'nâ-larına gelir. Burada "kānûn” ma'nâsı münasibdir ki, "şer" demekdir. Ikinci mısra'daki "bûd-i men”, “der bûd-i men" takdîrindedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın gönderdiği peygamber känûn ve şer'-i ilâhî ile ve nübüvvetin îcâb ettirdiği fen ve idâre ve siyaset ile ayran mesâbesinde olan rûh-i hayvânîmi tahrík eder. Hatta onun bu tahríki sâyesinde bu vücûd-i izâfîmde gizli olan kim ol-duğunu bilirim."

Ma'lûm olsun ki, rûh-i izâfiî bu âlem-i kesâfetde halîfe-i Hak'dır ve onun hakîkati de Hak'dır. Aşk-ı ilâhî sarhoşları bu aşk şarabını, bu şarabın sâkîsi olan rûhun elinden içerler; ve bu şarabın verdiği sarhoşluk ile ma'şûk-i hakî-kileri olan Hakk'a yine kendi vücûdlarında vâsıl olurlar; ve o vakit kendi vü-cûdlarında gizli olanın kim olduğunu anlarlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz şu rubâîlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Rubâî:

Bu rubâîyi 1040 târihinde Şam Mevlevîhânesi'nde vefât eden Himmetî Dede (rahmetullahi aleyh) nazmen şöyle tercüme etmişdir. Elsine-i Mevlevi-yânda meşhûrdur.

3020. Yahud bir bendesinin kelâmı ki, o onun tüz'üdür. O kimsenin kulağına [3035] gider ki, o vahiy isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Yahut bir kulunun sözü ki, o, onun bir parçasıdır. O kimsenin kulağına gider ki, o, vahiy isteyicidir.

Yahut Hak, bir kulunun sözünü gönderir ki, o söz, o kulun tâbi olduğu peygamberin vahye dayalı olan sözünün bir parçasıdır; ve bu söz, vahye dayalı sözleri dinlemeye yatkın olan kimsenin kulağına gider. İşte böyle bir kimse bu sayede kendi varlığında gizli olanın kim olduğunu anlar ve bilir. Ve Hakk'ın vahye dayalı sözü ile gönderdiği kullardan birisi de Mesnevî sahibi olan Hz. Mevlâna (r.a.) efendimiz olduğundan, sonraki şerefli beyitte şöyle buyururlar:

"Yahud Hak bir bendesinin kelâmını gönderir ki, o kelâm o bendenin tâbi' olduğu peygamberin vahye müstenid olan kelâmının cüz'üdür; ve bu kelâm, vahye müstenid olan sözleri dinlemeğe müstaid olan kimsenin kulağına gider." İşte böyle bir kimse bu sâyede kendi vücûdunda gizli olanın kim olduğunu anlar ve bilir. Ve Hakk'ın vahye müstenid olan kelâmı ile gönderdiği bendelerden birisi de sâhib-i Mesnevî olan Hz. Mevlâna (r.a.) efendimiz olduğundan âtîdeki beyt-i şerîfde şöyle buyururlar:

3021. Mü'minin kulağı bizim vahyimizi hıfz edicidir. Öyle bir kulak dâînin karînidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Müminin kulağı bizim vahyimizi koruyucudur. Öyle bir kulak davet edenin yakın dostudur.

Bizim sözlerimiz Hak'tan gelen vahiy olduğundan, vahiy isteyen müminin kulağı bizim bu vahyimizi dinleyip koruyucudur. Böyle bir kulak, Hakk'a davet eden kulun yakın dostudur. Evliyaya gelen ilahi ilhama vahiy denip denmeyeceği hakkındaki açıklamalar bu cildin 1847, 1848, 1849 ve 1850 numaralı beyitlerinde geçti.

Bizim sözlerimiz vahy-i Hak olduğundan vahy isteyici olan mü'minin kulağı bizim bu vahyimizi dinleyip, hıfz edicidir. Böyle bir kulak Hakk'a da'vet edici olan bendenin karînidir. Evliyâya olan ilhâm-ı ilâhîye vahiy denip denmeyeceği hakkındaki îzâhât bu cildin 1847, 1848, 1849 ve 1850 numaralı beyitlerinde geçti.

3022. Nitekim çocuğun kulağı anasının sözünden dolu olur, kelâmda nâtık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Nasıl ki çocuğun kulağı annesinin sözüyle dolar ve konuşmada yetkinleşir.

"Mam", "mâder" kelimesinin kısaltılmışıdır, "ana" demektir. Kâmil veli anneye ve istidatlı mümin de çocuğa benzetilmiştir. Yani, "Çocuklar annelerinden söz öğrendikleri gibi, istidatlı müminler de vahye dayalı sözleri kâmil insanlardan öğrenip söylerler."

“Mâm”, “mâder" kelimesinin ihtisârıdır, "ana" demekdir. Veliyy-i kamil anaya ve mü'min-i müstaid dahi çocuğa teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Çocuklar analarından söz öğrendikleri gibi müstaid olan mü'minler vahye müstenid olan kelâmları kâmillerden öğrenip söylerler."

3023. Ve eğer çocuğun sağlam kulağı olmazsa anasının sözünü işitmez bir dilsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Ve eğer çocuğun sağlam kulağı olmazsa anasının sözünü işitmez bir dilsiz olur.

"Reşed", doğru yolu bulup Hakk yolunda ilerlemek ve Hakk yolunda sağlam bir şekilde dosdoğru olmak ve hayır, rahmet ve hidâyet (doğru yolu bulma) anlamlarına gelir; burada "sağlam" anlamında kullanılmıştır. "Güng", dilsiz demektir. Yani, "Kulağı kusurlu olup söz işitmeyen bir çocuk, doğal olarak anasının söylediği sözleri işitip ezberleyemez ve sonuç olarak söz de söyleyemez ve dilsiz olur."

"Reşed", doğru yolu bulup sülûk etmek ve Hak yolunda salâbetle müsta- kîm olmak ve hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarına gelir; burada "sağlam" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuşdur. "Güng", dilsiz demekdir. Ya'ni, "Kulağı ma'lûl olup söz işitmeyen bir çocuk bittabi' anasının söylediği sözleri işitip hıfz edemez ve binnetîce söz de söyleyemez ve dilsiz olur."

3024. Her aslî olan sağır daimâ dilsiz olur; nâtık o kimse oldu ki, anasından işitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. Her aslî olan sağır daimâ dilsiz olur; konuşan o kimse oldu ki, anasından işitti.

"Aslî, yani anadan doğma olan her sağır, anasının sözlerini işitemediği için daima dilsiz olur. Söz söyleyici olan kimse, anasından söz işiten kimsedir." Görünen kulakları sağır olanlar böyle dilsiz oldukları gibi, iç kulakları sağır olup, peygamberlerin ve evliyaların sözlerini işitmeyen kimseler dahi ilahi bilgi ve hakikatlerden bir söz söyleyemezler.

"Aslî, ya'ni anadan doğma olan her sağır anasının sözlerini işitemediği için dâimâ dilsiz olur. Söz söyleyici olan kimse anasından söz işiten kimse- dir." Zâhir kulakları sağır olanlar böyle dilsiz oldukları gibi, bâtın kulakları sa- ğır olup, enbiyâ ve evliyânın sözlerini işitmeyen kimseler dahi maârif ve hakäik-i ilâhiyyeden bir söz söyleyemezler.

3025. Bil ki, sağır kulak ve dilsizlik bir afettendir; zîra sözü ve ta'lîmi kabul edici değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. Bil ki, sağır kulak ve dilsizlik bir afettendir; çünkü sözü ve öğretimi kabul edici değildir.

Yani bil ki, "Bizim peygambere ihtiyacımız yoktur ve aklımız yeterlidir" diyerek peygamberleri ve onların vârisleri olan evliyayı dinlememek ve onların sözlerine karşı sağır olmak, ezelî bedbahtlık afetindendir. Çünkü onlarda peygamberlerin ve evliyanın sözünü ve öğretimi kabul edebilecek yatkınlık yoktur.

Ya'ni bil ki, "Bizim peygambere ihtiyacımız yokdur ve aklımız kâfidir" di- yerek enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyâyı dinlememek ve onların söz- lerine karşı sağır olmak şekāvet-i ezeliyye âfetindendir. Zîrâ onlarda kelâm-ı enbiyâ ve evliyâyı ve ta'lîmi kabûl edebilecek isti'dâd yokdur.

3026. O ki, ta'lîmsiz nâtık oldu, Huda'dır; zîrâ onun sıfatları illetlerden cü- dâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. O ki, öğretimsiz konuşan oldu, Allah'tır; çünkü O'nun sıfatları illetlerden uzaktır.

Yani, insanın ilmi mutlaka öğretimle olduğu için bir öğretmene muhtaçtır. Ve ilimsiz konuşmanın imkânı yoktur. Çünkü söz, bildiği şeyi ifade etmekten ibarettir. Bu sebeple insanlar, hakikat ilmini öğrenme hususunda peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın öğretimlerinden asla müstağni kalamazlar. "Öğretime muhtaç olmayan ilim ve kelâm ancak Hakk'ın ilmi ve bu ilmine dayanan kelâmıdır. Çünkü ilim ve kelâm sıfattır ve Hakk'ın sıfatları ise sebeplere ve illetlere muhtaç değildir. O'nun sıfatları zâtı gibi kadîm (ezelî) ve zâtından ayrılmazdır."

Ya'ni, beşerin ilmi mutlakā ta'lîm ile olduğu için bir muallime muhtaçtır. Ve ilimsiz söz söylemenin imkânı yokdur. Çünkü söz bildiği şeyi ifade etmek- den ibaretdir. Binâenaleyi insanlar ilm-i hakîkati öğrenmek husûsunda en- biyânın ve onların vârisleri olan evliyânın ta'lîmlerinden aslâ müstağnî kala- mazlar. "Ta'lîme muhtaç olmayan ilim ve kelâm ancak Hakk'ın ilmi ve bu il- mine müstenid olan kelâmıdır. Çünkü ilim ve kelâm sıfatdır ve Hakk'ın sıfat- ları ise sebeblere ve illetlere muhtaç değildir. O'nun sıfatları zâtı gibi kadîm ve zâtından lâ-yenfekdir."

3027. Ya Adem gibi, Huda ona, ana ve dâye ve eziyet hicabı olmaksızın telkîn eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Ya da Âdem gibi, Allah ona, anne, dadı ve eziyet perdesi olmaksızın telkin eder.

Yahut, zahirî bir öğreticinin eğitimine ihtiyaç duymadan hâsıl olan ilim öyle bir ilimdir ki, Yüce Allah bir kimseye annesi, babası ve dadısı aracılığı olmaksızın ve eziyet ve zahmet çekmeksizin Âdem (a.s.)a telkin ettiği gibi telkin etmiştir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'in latif ismine ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin dedesi olan Ahî Türk'e bir gecede Yüce Allah Alîm ismi ile tecelli buyurmuş ve Arap diline vakıf olmadığı halde ertesi günü kürsüye çıkarak "امسیت کردیا و اصبحت عربيا" yani, "Kürt olarak akşamladım ve Arap olarak sabahladım!" buyurmuştur.

Yâhud, bir muallim-i sûrînin ta'lîmine muhtaç olmayarak hâsıl olan ilim öyle bir ilimdir ki, Hak Teâlâ bir kimseye anası ve babası ve dâyesi vâsıta olmaksızın ve eziyet ve zahmet çekmeksizin Adem (a.s.)a telkîn ettiği gibi telkîn etmişdir." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfism-i latîfine ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin cedd-i olan Ahî Türk'e bir gecede Hak Teâlâ Alîm ismi ile tecellî buyurmuş ve Arab lisânına vakıf olmadığı halde ertesi günü kürsüye çıkarak امسیت کردیا و اصبحت عربيا Ya'ni, "Kürd olarak akşamladım ve Arab olarak sabahladım!" buyurmuşdur.

3028. Yahud, bir Mesîh ki, Vedûd'un ta'lîmi ile velâdetde vücuda nâtık olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Yahut, Vedûd'un (Allah'ın sevgi isminin) öğretmesiyle doğuşta konuşan olarak var olan bir Mesih.

Yahut, "Sûrî (dışsal) bir öğreticinin öğretmesi olmaksızın meydana gelen ilim ve kelâm (söz), İsa (a.s.)'a Vedûd olan Yüce Allah'ın öğretmesiyle gerçekleşir; ve bu öğretme sebebiyle doğduğu zaman bu izafî varlık âlemine söz söyleyici olarak gelir." Nasıl ki İsa (a.s.) doğduğu zaman halk Hz. Meryem'e çıkışıp, "Ey Meryem! Senin annen baban iyi insanlardı. Sen niçin böyle zina edip bu çocuğu doğurdun?" dediler. Hz. Meryem (Allah ondan razı olsun) de, "Durumun hakikatini çocuk söylesin!" diye işaret edince İsa (a.s.) إني عبد الله آتاني الكتاب وجعلني نبيا (Meryem, 19/30) yani, "Ben muhakkak Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı" buyurdu.

Yâhud, "Bir muallim-i sûrînin ta'lîmi olmaksızın husûle gelen ilim ve kelâm Îsâ (a.s.)a Vedûd olan Hak Teâlâ'nın ta'lîmi ile vâki' olur; ve bu ta'lîm sebebiyle doğduğu vakit bu vücûd-i izâfî âlemine söz söyleyici olarak gelir." Nitekim Îsâ (a.s.) doğduğu vakit halk cenâb-ı Meryem'e ta'rîz edip, "Ey Meryem! Senin anan baban iyi adamlar idi. Sen niçin böyle zinâ edip bu çocuğu doğurdun?" dediler. Hz. Meryem (radıyallahu anha) dahi, "Hakikat-i hâli çocuk söylesin!" diye işaret edince Îsâ (a.s.) إني عبد الله آتاني الكتاب وجعلني نبيا (Meryem, 19/30) ya'ni, "Ben muhakkak Allah'ın kuluyum, bana kitâb verdi ve beni peygamber yaptı" buyurdu.

3029. Doğum hakkında def'-i töhmet için, zinadan va fesaddan doğmamışdır diye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Doğum hakkında töhmeti gidermek için, zinadan ve fesattan doğmamıştır diye.

Bu şerefli beyit yukarıdaki cümlenin kapsamındandır. Yani, "Yahut, bir Mesih ki, Vedûd'un (Allah'ın sevgi isminin) öğretmesiyle doğum hakkında töhmeti gidermek için zinadan ve fesattan doğmamıştır diye doğum vaktinde konuşarak var oldu" demek olur.

Bu beyt-i şerîf yukarıki cümlenin müştemilâtındandır. Ya'ni, "Yahud, bir Mesîh ki, Vedûd'un ta'lîmi ile doğum hakkında def'-i töhmet için zinâdan ve fesaddan doğmamışdır diye velâdet vaktinde vücûda nâtık olarak geldi" demek olur.

3030. İçtihadda bir hareket lâzımdır, ta ki ayran o yağı gönülden geri versin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. İçtihatta bir hareket gereklidir ki, ayran o yağı gönülden geri versin!

Mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzât (nefsî perhizler) konusunda çaba ve gayret gereklidir ki, ayran gibi olan hayvani ruha ait olan yağ mesabesindeki izafî ruh (bedene bağlı ruh) bâtından (iç âlemden) zâhire (dışa) çıksın!

Mücâhede ve riyâzet emrinde sa'y ve gayret lâzımdır ki, ayran gibi olan rûh-i hayvânîye taalluku bulunan yağ mesâbesindeki rûh-i izâfî bâtından zâhire çıksın!

3031. Yağ ayran içinde yok gibidir; ayran varlıkda bayrak kaldırmışdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. Yağ ayran içinde yok gibidir; ayran varlıkta bayrak kaldırmıştır.

Yağ, ayran içinde mevcut iken nasıl yok gibi bir hâlde ve ayran görünür ise, hayvanî ruh (bedensel ruh) ile izafî ruh (bağıntılı ruh) arasındaki ilişki de böyledir. Hayvanî ruh görünürdür, izafî ruh ise yok gibidir.

Yağ, ayran içinde mevcûd iken nasıl yok gibi bir hâlde ve ayran zâhir ise, rûh-i hayvânî ile rûh-i izâfî arasındaki münasebet de böyledir. Rûh-i hayvânî zâhirdir, rûh-i izâfî ise yok gibidir.

3032. O ki sana var görünür, kabukdur; ve o ki, fânî görünür, asl olan odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. O ki sana var görünür, kabuktur; ve o ki, fani görünür, asıl olan odur.

Ey Hakk Yolcusu, duyusal gözle gördüğün şeyler hep kabuktur ve posttur. Ve his gözünün fani ve hiç mesabesinde gördüğü şey ki, mana ve izafî ruhtur, işte asıl olan odur.

Ey sâlik, basar-ı hissî ile gördüğün şeyler hep kabukdur ve postdur. Ve his gözünün fânî ve hiç mesâbesinde gördüğü şey ki, ma'nâdır ve rûh-i izâfidir, işte asl olan odur.

3033. Ayran yağ tutmamışdır ve eskidir. Onu ayırmadıkça bırak harc etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. Ayran yağ tutmamıştır ve eskidir. Onu ayırmadıkça harcama!

Yani, "Senin hayvanî ruhunda hayvanlık sıfatları kökleşmiştir ve hayvanlık dairesinde çok zamanlardan beri kalmıştır; ve insanî ruh sıfatlarını kazanmamış ve onun rengine boyanmamıştır. Bu insanî ruhun sıfatlarını hayvanî ruha yansıyacak bir hâle getirinceye kadar çalış. Bu hâle gelmeden önce, o hayvanî ruhun kuvvetini mubah şeylere harcama ve sarf etme!" Bu şerefli beyitte, bir Hakk yolcusunun (sâlik) amacına ulaşıncaya kadar şeriatın müsaade ettiği nefsanî hazlara (telezzüzât-ı nefsâniyye) meyletmesinin caiz olmadığına işaret edilir. Çünkü nefsanî hazlar ve dünyevî zevkler (huzûzât-ı dünyeviyye) şeriatın müsaade ettiği derecede olsa bile, Hakk yolcusunun ilerlemesine engel olur.

Ya'ni, "Senin rûh-i hayvânînde hayvanlık sıfatları kökleşmiş ve hayvanlık dairesinde çok zamanlardan beri kalmışdır; ve rûh-i insânî sıfatlarını iktisâb etmemiş ve onun rengine boyanmamışdır. Bu rûh-i insânînin sıfatlarını rûh-i hayvânîye muntabi' bir hale getirinceye kadar çalış. Bu hâle gelmezden evvel, o rûh-i hayvânînin kuvvetini mübâhata harc ve sarf etme!" Bu beyt-i şerîfde bir sâlikin maksûduna vâsıl oluncaya kadar şer'in müsaade buyurduğu telezzüzât-i nefsâniyyeye meyl etmesi câiz olmadığına işâret buyurulur. Zîrâ telezzüzât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyye şer'in müsâade buyurduğu derecede olsa bile sâlikin terakkîsine hicâb olur.

3034. Agah ol, onu ilim ile nevbet nevbet çevir, tâ ki o gizlemiş olduğu şeyi göstersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Agah ol, onu ilim ile nevbet nevbet çevir, tâ ki o gizlemiş olduğu şeyi göstersin!

"Dest" kelimesi "el"den başka, kinaye yoluyla nefis, kudret, zafer, fırsat, sıra, tarz, gidişat, izin, kural anlamlarına da gelir; burada "sıra" anlamı uygundur. "Dest dest", "sıra sıra" demektir. Yani, "Ey Hakk yolcusu, uyanık ol! O hayvanî ruh ayranını bu beden yayığı içinde önce şeriat, sonra tarikat ve ondan sonra hakikat ilimleriyle sıra sıra çevir ve hareket ettir ki, o hayvanî ruhun kendisinde gizlediği insanî ruhun eserleri ortaya çıksın!" Bilinmeli ki, insanî ruh küllî bir anlam olup, parçalanmayı kabul etmez. Nasıl ki II. cildin 186 numarasına denk gelen şerefli beyitte: "Ayrılık hayvanî ruhta olur, insanî ruh ise tek bir nefis olur" buyurulmuştu. İşte bu tek nefis olan insanî ruh, kendi mertebesinden nurunu güneş gibi yayar. Cisimdeki kalp penceresi eğer hayvanî ruh sıfatlarının yoğun perdeleriyle örtülmüş ise, o cisim bu nuru alamaz, hayvanîliğin karanlığı içinde kalır. Fakat bu pencere tam olarak açılıp, o ruh güneşinin nuru tamamen alındığı takdirde, o cisimde hüküm süren bu ruhun eserleri olur. Çünkü o ruhun nuru bu unsurlardan oluşan cismin zerrelerine varıncaya kadar kaplar, cisim nurun ta kendisi olur. Nasıl ki hadis-i şerifte "Allah'ım beni nur kıl!" buyurulması bu anlamı gösterir. Bu sebeple, bu hâl içinde hayvanî ruhun hükmü kalmaz. Nasıl ki bu anlam yine II. cildin 184 numarasına denk gelen:

"Canların güneşi, bedenlerin penceresinden ayrıldı" buyurulmuştur. Ve aynı şekilde, ruhun birliği ve cisimlere ait olma niteliği bu cildin 411 numarasına denk gelen:

"[Müminler sayıca çoktur, fakat iman birdir; onların cisimleri sayıca çok, fakat can birdir]" şerefli beytiyle onu takip eden diğer beyitlerde de açıklanmıştır.

"Dest", kelimesi "el"den başka kinâye tarîkıyla nef, kudret, zafer, fırsat, nevbet, tarz, reviş, destûr, kāide ma'nâlarına da gelir; burada "nevbet" ma'nâsı münasibdir. "Dest dest", "nevbet nevbet" demek olur. Ya'ni, "Ey sâ-

lik, müteyakkız ol! O rûh-i hayvânî ayranını bu cisim yayığı içinde evvelen şerîat, ba'dehû tarîkat ve ondan sonra hakîkat ilimleriyle nevbet nevbet çevir ve tahrîk et, tâ ki o, rûh-i hayvânînin kendisinde gizlediği rûh-i insânî âsâı meydana çıksın!" Ma'lûm olsun ki, rûh-i insânî bir ma'nâ-yı küllî olup, tecezzî kabul etmez. Nitekim II. cildin 186 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde: "Tefrika rûh-i hayvânîde olur, rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur" buyurulmuş idi. İşte bu nefs-i vâhid olan rûh-i insânî kendi mertebesinden nûrunu güneş gibi neşr eder. Cisimdeki kalb penceresi eğer rûh-i hayvânî sıfâtının kesîf perdeleriyle örtülmüş ise, o cisim bu nûru alamaz, zulmet-i hayvâniyyet içinde kalır. Fakat bu pencere kemâliyle açılıp, o rûh güneşinin nûru tamâmen alındığı takdirde o cisimde hükümrân olan bu rûhun âsârı olur. Zîrâ o rûhun nûru bu cism-i unsurînin zerrâtına varıncaya kadar kaplar, cisim ayn-ı nûr olur. Nitekim hadîs-i şerîfde اللهم اجعلني نورا ya'ni, “Yâ Rab, beni nûr kıl!" buyurulması bu ma'nâyı gösterir. Binâenaleyh, bu hâl içinde rûh-i hayvânînin hükmü kalmaz. Nitekim bu ma'nâ yine II.cildin 184 numarasına müsâdif olan:

“Canların güneşi, bedenlerin penceresinden müfterik oldu" buyurulmuşdur. Ve kezâ, rûhun birliği ve cisimlere taalluku keyfiyeti bu cildin 411 numarasına müsâdif olan:

"[Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat can birdir"] beyt-i şerîfiyle onu takip eden diğer beyitlerde de îzâh olunmuşdur.

3035. Zîra ki, bu fânî bâkînin delîlidir; sarhoşların sözü, sâkînin delilidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Çünkü bu fani, bâkînin delilidir; sarhoşların sözü, sâkînin delilidir.

"Lâbe" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; bir anlamı da "söz"dür. Burada "sarhoşların saçma sapan söyledikleri söz" anlamındadır ki, sarhoşların sarhoşlukları bu gibi sözlerinden belli olur. Yani, "Bu fani ve yıkılmaya hazır olan görünen cisim, bâkî ve bâtın olan ruhun varlığına muhtaçtır. Bu sebeple görünen bu fani cisim, görünmeyen o bâkî ruhun delilidir. Görünen şeyler duyularla algılanan, görünmeyen şeyler ise akılla idrak edilen şeylerdir; ve duyularla algılanan şeyler, akılla idrak edilen şeylerin delili olur. Örneğin, saçma sapan sözler söyleyen bir kimsenin hâlinden sarhoş olduğu belli olur ve onun bu sarhoşça sözleri ona şarap ve içki veren bir sâkînin varlığına delil olur." Yine bu anlamda başka bir örnek.

"Lâbe", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; bir ma'nâsı da "söz" dür. Burada "sarhoşların saçma sapan söyledikleri söz" ma'nâsınadır ki, sar- hoşların sarhoşlukları bu gibi sözlerinden belli olur. Ya'ni, “Bu fânî ve müstaidd-i harâb olan cism-i zâhir, bâkî ve bâtın olan rûhun vücûduna muhtaçtır. Binâenaleyh görünen bu fânî cisim, görünmeyen o bâkî rûhun delîlidir. Görünen şeyler mahsüs ve görünmeyen şeyler ma'küldür; ve mahsûs olan şeyler, ma'kül olan şeylerin delîli olur. Meselâ, saçma sapan sözler söyleyen bir kimsenin hâlinden sarhoş olduğu belli olur ve onun bu sarhoşça sözleri ona bâde ve içki veren bir sâkînin vücuduna delîl olur." Yine bu ma'nâda başka misâl

3036. O bayrak arslanının oynamaları, müktetem olan rüzgârlardan bir haber vericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. O bayrak arslanının oynamaları, müktetem (hareket ettirilen) rüzgârlardan bir haber vericidir.

Bazı bayraklarda arslan resmi vardır. O cansız arslan resminin oynamaları ve hareketleri rüzgârdan olur. Rüzgârın doğudan mı yoksa batıdan mı estiği anlaşılmazsa, o rüzgârın estiği yönü bu bayrak haber verir.

Bâzı bayraklarda arslan resmi vardır. O cansız arslan resminin oynamaları ve hareketleri rüzgârdan olur. Rüzgârın şarkdan mı yoksa garbdan mı estiği anlaşılmazsa o rüzgârın estiği ciheti bu bayrak haber verir.

3037. Eğer o rüzgârların hareketi olmaya idi, ölü arslan ne vakit havada sıçrar idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Eğer o rüzgârların hareketi olmasaydı, ölü aslan ne zaman havada sıçrardı?

3038. Sabâ mıdır, yahud debûr mudur? Rüzgârı ondan tanırsın. Bu o hafanın beyanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Sabâ mıdır, yoksa debûr mudur? Rüzgârı ondan tanırsın. Bu, o gizli olanın açıklamasıdır.

Yani, "Esen rüzgârın yönü senin gözünde gizli kalırsa, bayrağa bakar, hangi yönden estiğini anlarsın. Bu bayrağın görünen varlığı, o gizli kalan rüzgârın yönünü açıklar ve gösterir."

"Sabâ", şark rüzgârı; "debûr", garb rüzgârıdır. Ya'ni, "Esen rüzgârın ciheti senin nazarında mahfi kalırsa bayrağa bakar ne cihetden estiğini anlarsın. Bu bayrağın vücûd-i zâhirîsi o gizli kalan rüzgârın cihetini beyân ve izhâr eder."

3039. Bu beden o bayrak arslanının nazîridir, onu dembedem fikir rüzgârı kımıldatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. Bu beden o bayrak arslanının benzeridir, onu an be an fikir rüzgârı kımıldatır.

Bu unsurlardan oluşan beden, o bayraklardaki cansız arslan resmine benzer. Onu bedenin içinden esen fikir rüzgârı kımıldatır. Çünkü bedenin uzuvları içeriden gelen bir irâde ile hareket eder.

Bu cism-i unsûrî o bayraklardaki cansız arslan resmine benzer. Onu cismin bâtınından esen fikir rüzgârı kımıldatır. Zîrâ cismin âzâları içeriden gelen bir irâde ile hareket eder.

3040. Fikir ki o, maşrıkdan gelir, o sabâdır; ve o ki, mağribdendir, vebalı olan deburdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. Fikir ki o, doğudan gelir, o sabâ rüzgârıdır; ve o ki, batıdandır, vebalı olan debur rüzgârıdır.

Görünen âlemde sabâ rüzgârı latif bir şekilde doğudan eser ve kalpleri ferahlatır; batı rüzgârı ise batıdan eser ve bedenlere ağırlık ve hastalık verir. "Bunun gibi fikir rüzgârının bir kısmı doğulu olup ruhtan ortaya çıkar; bir kısmı da batılı olup cisim ve nefis tarafından eser. Doğudan esen fikirler ilim ve hikmete ve doğru yola sebep olur. Batıdan esen fikirler, cehalet ve sapkınlığı taşır."

Zâhirde sabâ rüzgârı latîf bir sûretde şarkdan eser ve kalbleri ferahlandırır; ve batı rüzgârı garbdan eser ve vücûdlara sıklet ve hastalık verir. "Bunun gibi fikir rüzgârının bir kısmı şarkî olup rûhdan zuhûr eder; bir kısmı da garbî olup cisim ve nefis tarafından eser. Şarkdan esen fikirler ilim ve hikmete ve hidâyete bâdî olur. Garbdan esen fikirler, cehl ve dalâleti hâmil olur."

3041. Bu fikir rüzgârının maşrıkı başkadır; bu fikir rüzgârının mağribi o taraftandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. Bu fikir rüzgârının doğuş yeri başkadır; bu fikir rüzgârının batış yeri o taraftandır.

"Fikret" kelimesindeki "ta" harfleri hitap için olmayıp, kelimenin kendisinden olduğuna göre tercüme böyle olur. Hitap için oldukları takdirde, "Bu senin fikir rüzgârının doğuş yeri başkadır; ve senin bu fikir rüzgârının batış yeri o taraftandır" demek olur. Yani, fikir rüzgârının doğuş yeri ruhtur ve batış yeri de cisim ve nefistir.

"Fikret", kelimelerindeki "ta"lar hitâb için olmayıp, nefs-i kelimeden olduğuna göre tercüme böyle olur. Hitâb için oldukları takdirde, “Bu senin fikir rüzgârının maşrıkı başkadır; ve senin bu fikir rüzgârının mağribi o taraftandır” demek olur. Ya'ni, fikir rüzgârının maşrıkı rûhdur ve mağribi de cisim ve nefisdir.

3042. Ay cemâddır ve onun şarkı cemad olur; cânın canının cânıdır ki onun şarkı fuâddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Ay cansızdır ve onun doğuş yeri cansızdır; canın canının canı ise kalbin içidir ki onun doğuş yeri kalbin içidir.

"Fuâd", kalbin iç yüzü anlamına gelir. Yani, "Görünen ay cansız bir küredir ve onun doğduğu yön de cansız türündendir. Fakat canın canı olan insân-ı kâmilin canı olan Hakk'ın tecelli ettiği yer kalbin içidir." Hint nüshalarında `خور جمادست` yerine `مه جمادست` geçmektedir ki, "Güneş cansızdır" demek olur.

"Fuâd", kalbin bâtını ma'nâsınadır. Ya'ni, “Sûrî ay bir küre-i cemâddır ve onun doğduğu cihet dahi cemâd nev'indendir. Fakat cânın cânı olan insân-ı kâmilin cânı olan Hakk'ın tecellîgâhı kalbin bâtınıdır." Hind nüshalarında `خور جمادست` yerine `مه جمادست` vâkı'dir ki, "Güneş cemâddır" demek olur.

3043. Bir güneşin şarkı ki, bâtın parlatıcı olur, gündüzün güneş onun kabuğu ve aksidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Bir güneşin parlaması ki, iç âlemi aydınlatıcı olur, gündüzün güneşi onun kabuğu ve yansımasıdır.

"Şark" kelimesi, doğu anlamına geldiği gibi, "parlamak ve parıldamak" anlamına da gelir; burada ikinci anlam daha uygundur. "Güneş"ten kasıt, insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). Yani, "Manevi âlemin güneşi olan insân-ı kâmilin doğuşu ve parlaması ki, o güneş iç âlemi aydınlatıcı oldu. Gündüzün bu görünen ve maddî olan güneşi, onun kabuğu ve yansımasıdır." Çünkü, bu maddî güneşin yaratılışındaki sebep ve hikmet, o insân-ı kâmilin ortaya çıkmasıdır. Nitekim kudsî hadiste "لولاك لولاك لما خلقت الافلاك" yani, "Eğer sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" buyrulur. Ve asıl olarak insân-ı kâmil, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'dir; ve onların vârisi olan kâmil evliyadan her biri de böyle birer güneştir.

"Şark", maşrık ma'nâsına geldiği gibi, "parlamak ve parıldamak" ma'nâsına da gelir, burada ikinci ma'nâ münasibdir. “Güneş"den murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ güneşi olan insân-ı kâmilin tulû'u ve parlaması ki, o güneş bâtın parlatıcı oldu. Gündüzün bu zâhirî ve unsurî olan güneş onun kabuğu ve aksidir." Zîrâ, bu sûrî güneşin halkındaki sebeb ve hikmet o insân-ı kâmilin zuhûrudur. Nitekim hadîs-i kudside لولاك لولاك لما خلقت الافلاك Ya'ni, "Eğer sen olmasaydın eflâki yaratmazdım" buyurulur. Ve bi'l-asâle insân-ı kâmil Server-i âlem Efendimiz'dir; ve onların vârisi olan kümmelîn-i evliyâdan her biri de böyle birer güneşdir.

3044. Zîrâ cisim lehebsiz ölmüş olursa, onun önünde ne gündüz görünür, ne gece!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. Çünkü cisim alevsiz ölmüş olursa, onun önünde ne gündüz görünür, ne gece!

"Görünen güneşin, insanî hakikat güneşinin kabuğu ve yansıması olmasının alâmeti şudur ki, cisim, insan ruhunun ilişkili olduğu hayvanî ruh (canlılık ruhu) olmaksızın ölürse; ve ölmüş olan bir kimsenin yanında ne güneş ne de gündüz kalır. Bunların hiçbiri onun önünde görünmez." Hayvanî ruha "alev", yani "ateşin alevi" denilmesi, cisimde doğuştan gelen sıcaklık (harâret-i garîziyye) meydana getirmesine işarettir. Çünkü hayvanî ruh bedende kesilirse, izafî ruhun (bedene bağlı ruh) ilişki kuracağı yer kalmaz.

"Sûrî güneşin hakikat-i insâniyye güneşinin kışrı ve aksi olmasının alâmeti budur ki, cisim, rûh-i insânînin taalluk ettiği rûh-i hayvânîsiz olursa ölmüş olur; ve ölmüş olan bir kimsenin indinde ne güneş ve ne de gündüz kalır. Bunların hiçbirisi onun önünde görünmez." Rûh-i hayvânîye "leheb", ya'ni "ateşin alevi" ta'bîr buyurulması cisimde harâret-i garîziyye tevlîd etmesine işâretdir. Zîrâ rûh-i hayvânî cesedde munkatı' olursa, rûh-i izâfinin mahall-i taalluku kalmaz.

3045. Ve eğer o olmasa mâdemki bu tamam olur, gecesiz ve gündüzsüz intizam tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Ve eğer o olmasa, mademki bu tamam olur, gecesiz ve gündüzsüz intizam tutar.

Ve eğer o görünen güneş olmasa, mademki bu izafî ruh tamam ve mevcuttur, onun diriliği geceye ve gündüze ihtiyaç olmaksızın düzen içinde devam eder.

Ve eğer o zâhirî güneş olmasa, mâdemki bu rûh-i izâfi tamâm ve mevcûddur, onun diriliği geceye ve gündüze hacet olmaksızın intizâm dâiresinde devam eder.

3046. Nitekim göz rüyada aysız ve güneşsiz ayı ve güneşi görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Nasıl ki göz rüyada aysız ve güneşsiz ayı ve güneşi görür.

Nasıl ki insanın berzahî (ara âleme ait) varlığının gözü rüyada, dış âlemdeki aya ve güneşe ihtiyaç duymaksızın ay ve güneş görür. Çünkü uyuyan kimsenin duyu organı olan gözü kapalıdır. Dış âlemdeki ayı ve güneşi doğal olarak göremez. Hâlbuki rüyasında gökyüzünü, güneşi ve ayı gördüğü pek çok kez gerçekleşir.

Nitekim insanın vücûd-i berzahîsinin gözü rü'yâda zâhirî aya ve güneşe muhtaç olmaksızın ay ve güneş görür. Zîrâ uyuyan kimsenin his gözü kapa- lıdır. Zâhirdeki ayı ve güneşi bittabi' göremez. Halbuki rü'yâsında gökyüzünü ve güneşi ve ayı gördüğü pek çok vâki' olur.

3047. Ey fülân, mâdemki bizim uykumuz ölümün kardeşi oldu, bu kardeşden kardeşi bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Ey fülân, mademki bizim uykumuz ölümün kardeşi oldu, bu kardeşten kardeşi bil!

Ey sözümüzü dinleyen efendi! Bizim uykumuz, "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfi gereğince mademki ölümün kardeşi oldu, uyku vaktindeki hâle bak da onun kardeşi olan ölüm vaktindeki hâli idrak et!

Bilinmeli ki, insan bedeni biri kesif (yoğun), diğeri latif (ince) olmak üzere iki katmandır. Kesif olanı, ruh-i hayvanî (hayvanî ruh) ile kaim olan bu unsurlardan meydana gelmiş vücuttur. Latif olanı ise, bu kesif vücutta iç gömleği gibi gizli olan berzahî bedendir (ölüm ile diriliş arasındaki âleme ait beden). Bu berzahî beden, ruh-i hayvanî ile diri olan unsurlardan meydana gelmiş bedenden ölüm vaktine kadar ayrılmaz. Unsurlardan meydana gelmiş beden uyku hâlinde bulunduğu zaman, onun his gözünün önünden duyular âlemi kaybolur, berzahî bedenin faaliyeti başlar. Kendi yatkınlığı ve saflığı derecesinde rüyalar görür. Ve misal âleminin (hayal âlemi) göğünü, güneşini ve ayını gören göz, bu berzahî bedenin gözüdür. Nasıl ki I. ciltte Hakîm Senâî hazretlerinin, کارفرمای آسمان جهان آسمانهاست در ولایت جان ["Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur"] beytinin tefsirini içeren 2065 numaralı beyitte bu anlam zikredilmiş idi. Şimdi, insanın kesif bedeni dünya hayatı ile yaşadıkça, vahdet hâlinde bulunan insanî ruh güneşi kendi âleminden her iki bedene de nurunu salar. Ne zaman ki, unsurlardan meydana gelmiş bedenin doğal ölüm ile ruh-i hayvanîsi kesilir, berzahî beden faaliyetine devam eder. Toprağa gömülen bu unsurlardan meydana gelmiş bedendir. Berzahî bedenin toprakla münasebeti yoktur. Hz. Mevlânâ efendimiz bir beyitlerinde bu anlama işaret buyururlar: ساقی دگر آن جامی در زیر بغل دارو گر بشکند این جامم من غصه نباشامم "Eğer bize hayat şarabını içiren saki, bu unsurlardan meydana gelmiş beden kadehini kırarsa ben gam çekmem. Çünkü onun koltuğunun altında hayat şarabını bize içirecek olan diğer bir beden kadehi vardır."

Ey sözümüzü dinleyen efendi! Bizim uykumuz النوم اخ الموت ya'ni, "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfi mûcibince mâdemki ölümün kardeşi oldu uyku vaktindeki hâle bak da onun kardeşi olan ölüm vaktindeki hâli idrâk et!

Ma'lûm olsun ki, cism-i insânî biri kesîf, diğeri latîf olmak üzere iki katdır. Kesîfi bu unsurî olan vücûddur ki, rûh-i hayvânî ile kāimdir. Latîfi, bu kesîf vücûdda iç gömleği gibi mahfi olan cism-i berzahîdir. Bu cism-i berzahî rûh-i hayvânî ile diri olan cism-i unsurîden ölüm vaktine kadar ayrılmaz. Cism-i unsurî uyku hâlinde bulunduğu vakit onun his gözünün önünden âlem-i mahsûsât gāib olur, cism-i berzahînin faaliyeti başlar. Kendi isti'dâdı ve safveti derecesinde rü'yâlar görür. Ve âlem-i misâlin göğünü, güneşini ve ayını gören göz, bu cism-i berzahînin gözüdür. Nitekim I. cildde Hakîm Senâî hazretlerinin, کارفرمای آسمان جهان آسمانهاست در ولایت جان ["Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur"] beytinin tefsîrini hâvî olan 2065 numaralı beyitde bu ma'nâ zikredilmiş idi. İmdi cism-i kesîf-i insânî hayât-ı dünyeviyye ile yaşadıkça vahdet hâlinde bulunan rûh-i insânî güneşi kendi âleminden her iki cisme de nûrunu salar. Vaktâki, cism-i unsurînin mevt-i tabîî ile rûh-i hayvânîsi munkatı' olur, cism-i berzahî faâliyetinde devâm eder. Toprağa gömülen bu cism-i unsurîdir. Cism-i berzahînin toprakla münâsebeti yokdur. Hz. Mevlânâ efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: ساقی دگر آن جامی در زیر بغل دارو گر بشکند این جامم من غصه نباشامم "Eğer bize bâde-i hayatı içiren sâkî, bu vücûd-i unsurî kadehini kırarsa ben gam çekmem. Zîrâ onun koltuğunun altında bâde-i hayâtı bize içirecek olan diğer bir vücûd kadehi vardır."

3048. Ve eğer sana derlerse ki o, bunun fer'idir, ey mukallid yakînsiz olarak bunu dinleme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Ve eğer sana derlerse ki o, bunun fer'idir, ey mukallid yakînsiz olarak bunu dinleme!

"Eğer sana bir kimse Meşşâî filozoflarının ve doktorların dedikleri gibi, 'Rüya'da görülen şeyler bu âlemin fer'idir (ikincil bir tezahürüdür) ve sadece hayaldir. Çünkü insanın hayal gücünde olan şeyin şekli çoğunlukla uykuda belirir. Bu sebeple o şekillerin bir hakikati yoktur' derse, ey şunun bunun sözünü takliden kabul eden kimse, sakın bu sözü, yakînsiz (kesin bilgiye dayanmadan) ve körü körüne dinleme!" Çünkü insan çok kere hayal gücünde olmayan ve asla bilmediği şeyleri görür. Bu gözlem, yukarıda açıklandığı üzere, berzahî bedenin (maddî ve ruhî âlem arasında bir geçiş bedeni) gözünün misal âlemine (şekiller ve suretler âlemi) bakmasından kaynaklanır; ve misal âlemi ise bu şehadet âleminin (görünen maddî âlem) fer'i değildir, aksine aslıdır. Ve bilakis bu şehadet âlemi misal âleminin fer'idir. Çünkü bu âlemin şekilleri öncelikle misal âleminde oluşur. Daha sonra bu şehadet âleminde ortaya çıkar.

Bilinmeli ki, icap ettikçe bu şerhin (açıklamanın) birçok yerinde de belirtildiği üzere rüya üç çeşittir. 1. Keşf-i mücerred (saf keşif) 2. Keşf-i muhayyel (hayalî keşif) 3. Hayâl-i mücerreddir (saf hayal).

"Keşf-i mücerred", bu âleme inecek olan şekli, inmeden önce berzahî bedenin gözü misal âleminde gözlemler ve gördüğü gibi o şekil aynen bu âlemde belirir.

"Keşf-i muhayyel", berzahî bedenin gözü bu âleme inecek olan bir şekli misal âleminde, bu âlemde kazanacağı şekilden başka bir şekilde görür. Örneğin "ilim"i süt şeklinde görür. Aynı şekilde nail olacağı bir maddî makamı kendisinin asılması şeklinde görür. Bu rüya tabire muhtaç olur.

"Hayâl-i mücerred", berzahî beden unsûrî bedenin (maddî beden) hükümlerine dalmış olup uyku halinde bu dalma sebebiyle misal âlemini göremez ve perdelenir; ve bu hal içinde gördüğü şekiller unsûrî bedenin beyninin kaydettiği şekillerden ibaret olur. Örneğin unsûrî bedene nefsanî şehvet galip olup ihtilam olur. Bu rüyalara "adğas ü ahlam" yani perişan rüyalar tabir ederler. Cenab-ı Pîr efendimizin bu şerefli beyitte işaret buyurdukları rüyalar "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" türünden olan rüyalardır. Ve Meşşâî'nin ve doktorların bahsettikleri rüyalar ise, "hayâl-i mücerred" türünden bulunan rüyalardır.

"Eğer sana bir kimse felâsife-i Meşşâî'nin ve doktorların dedikleri gibi, "Rü'yâda görülen şeyler bu âlemin fer'idir ve hayâl-i mahzdır. Zîrâ, âdemin muhayyilesinde olan şeyin sûreti ekseriyâ uykuda zâhir olur. Binâenaleyh o sûretlerin bir hakîkati yokdur" derse, ey şunun bunun sözünü taklîden kabûl eden kimse, sakın bu sözü, yakînsiz ve körü körüne dinleme!" Zîrâ insan çok kere kuvve-i muhayyilesinde olmayan ve aslâ bilmediği şeyleri görür. Bu müşâhede yukarıda îzâh olunduğu üzere cism-i berzahî gözünün âlem-i misâle nazar etmesinden mütehassıldır; ve âlem-i misâl ise bu âlem-i şehadetin fer'i değildir, belki aslıdır. Ve bil'akis bu âlem-i şehadet âlem-i misâlin fer'idir. Çünkü bu âlemin sûretleri evvelen âlem-i misâlde tekevvün eder. Ba'dehû bu âlem-i şehadetde peyda olur.

Ma'lûm olsun ki, îcâb ettikçe bu şerhin müteaadid mahallerinde de beyân olunduğu üzere rü'yâ üç nevi'dir. 1. Keşf-i mücerred 2. Keşf-i muhayyel 3. Hayâl-i mücerreddir.

"Keşf-i mücerred", bu âleme nüzûl edecek olan sûreti kable'n-nüzûl cism-i berzahînin gözü âlem-i misâlde müşâhede eder ve gördüğü gibi o sûret aynen bu âlemde zâhir olur.

"Keşf-i muhayyel", cism-i berzahînin gözü bu âleme nüzûl edecek olan bir sûreti âlem-i misâlde bu âlemde iktisâb edeceği sûretden başka bir sûretde görür. Meselâ "ilm"i süt sûretinde görür. Kezâ nâil olacağı bir mansıb-ı sûrîyi kendisinin asılması sûretinde görür. Bu rü'yâ ta'bîre muhtaç olur.

"Hayâl-i mücerred", cism-i berzahî cism-i unsurînin ahkâmında müstağrak olup uyku hâlinde bu istiğrâk sebebiyle âlem-i misâli göremez ve hicâba düşer; ve bu hâl içinde gördüğü sûretler cism-i unsurî dimâğının zabt ettiği sûretlerden ibâret olur. Meselâ cism-i unsurîye şehvet-i nefsâniyye gālib olup ihtilâm olur. Bu rü'yâlara "adğās ü ahlâm" Ya'ni perîşan rü'yâlar ta'bîr ederler. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyt-i şerîfde işaret buyurdukları rü'yâlar "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlardır. Ve Meşşâî'nin ve doktorların bahs ettikleri rü'yâlar ise, "hayâl-i mücerred" nev'inden bulunan rü'yâlardır.

3049. Senin canın rüyada halin vasfını görür ki, uyanıklıkda yirmi senede görmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Senin canın rüyada hâlin vasfını görür ki, uyanıklıkta yirmi senede görmezsin.

3050. Onun ta'bîri arkasında sen ömürlerce, dühalı şahlar tarafına koşarsın. [3065]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Onun yorumunun ardından sen ömürler boyunca, zeki şahlar tarafına koşarsın.

"Dühâ", "dâl" harfinin ötresiyle, "kişinin düşüncesi ve anlayışı iyi olmak" anlamındadır. Bu beyitler, rüya hâlinin bu âlemin bir fer'i (parçası) olmadığını ispat etmek içindir. Örneğin, yarım saat uyuyan bir kimse öyle rüyalar görür ki, gördüğü şeyleri uyanıklık hâlinde görebilmesi uzun zamanlara muhtaçtır. "Yirmi seneye muhtaç olan olaylar rüya âleminde yarım saatin içine sığar. Bu sebeple sen böyle bir rüya gördüğün zaman şaşırıp düşüncesi ve anlayışı iyi olan ilim şahları tarafına koşar ve yorumunu rica edersin" dersin.

“Dühâ”, dâl'in zammesi ile, “kişinin fikri ve firâseti iyi olmak" ma'nâsınadır. Bu beyitler rü'yâ hâlinin bu âlemin fer'i olmadığını isbât içindir. Meselâ yarım saat uyuyan kimse öyle rü'yalar görür ki, gördüğü şeyleri uyanıklık hâlinde görebilmek uzun vakitlere muhtaçtır. "Yirmi seneye muhtaç olan hâdisât rü'yâ âleminde yarım saatin içine sığar. Binâenaleyh sen böyle bir rü'yâ gördüğün vakit taaccüb edip fikri ve firâseti iyi olan ilim şahları tarafına koşar ve ta'bîrini ricâ edersin”, dersin

3051. Ki: “Bu rü'yanın ta'bîri nedir?" Böyle sırra fer' demek köpeklikdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. Ki: "Bu rüyanın yorumu nedir?" Böyle bir sırra tâli olmak köpekliktir.

Ey rüyada görülen şekillere bu âlem şekillerinin tâlisi diyen kimse, acayip bir rüya gördüğün zaman bu iddianı unutup meraka düşer ve "Acaba bu rüyanın yorumu nedir?" diye rüya yorumcularının peşinden koşarsın. Böyle gizli bir hâl olan rüya âlemine, bu âlemin tâlisidir demek köpekliktir ve süfliliktir.

Ey rü'yâda görülen sûretlere bu âlem sûretlerinin fer'i diyen kimse, bir acîb rü'ya gördüğün vakit bu da'vânı unutup merâka düşer ve "Acaba bu rü'yânın ta'bîri nedir?" diye muabbirlerin arkasında koşarsın. Böyle gizli bir hâl olan rü'yâ âlemine, bu âlemin fer'idir demek köpeklikdir ve süfliyetdir.

3052. Bu avâmın rü'yasıdır; ve havâssın rü'yâsı ise, ictibâ ve ihtisasların aslıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Bu, avamın rüyasıdır; havasın rüyası ise seçilmelerin ve özel kılınmaların aslıdır.

"İctibâ", seçmek, intihap etmek ve ihtiyar etmek; "ihtisas", mahsus olmak ve hususiyet kazanmaktır. Yani, "Bu bizim söylediklerimiz, halktan olan avamın rüyalarıdır. Allah'ın has kullarının rüyası ise, onların Hak tarafından kendi ilahi marifeti için gerçekleşen seçilmenin ve zâtî vuslatına özel kılınmasının aslıdır." Yani, bu has kullar uyanıklık hâlinde bütün eşyada Hakk'ı müşahede ettikleri gibi, uykularında ve rüyalarında da müşahede içindedirler. Aksine, onların uykuları kesret âleminin hükümlerinden tamamen vazgeçme hâli olduğundan, uyanıklık hâllerinden daha yücedir ve daha saf olarak sabit hakikatler âlemini mütalaa ederler.

“İctibâ”, seçmek, intihâb etmek ve ihtiyâr etmek; "ihtisâs", mahsûs olmak ve husûsiyet kesbetmek. Ya'ni, "Bu bizim söylediklerimiz avâm-ı nâsın rü'yalarıdır. Allah'ın hâs kullarının rü'yâsı ise onların Hak tarafından kendi ma'rifet-i ilâhiyyesi için vâki' olan intihâb ve ihtiyârın ve vuslat-ı zâtiyyesine tahsîsinin aslıdır." Ya'ni, bu hâs kullar uyanıklık hâlinde cemî'-i eşyâda Hakk'ı müşâhede ettikleri gibi, uykularında ve rü'yâlarında da müşâhede içindedirler. Belki onların uykuları âlem-i keserâtın ahkâmından büsbütün ferâğat hâli olduğundan uyanıklık hallerinden daha âlîdir ve daha sâf olarak a'yân-ı sâbite âlemini mütâlaa ederler.

3053. Fil gerekdir, tâ ki gecelerde uyuduğu vakit rü'yâda Hindistan memleketini görsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Fil gereklidir ki, gecelerde uyuduğu vakit rüyada Hindistan memleketini görsün!

"Fil"den maksat, rabbanî âriftir (Allah bilgisine sahip kişi) ve "Hindistan memleketi"nden maksat ise hakikat âlemidir. Yani, "Rabbanî ârif gereklidir ki, gecelerde uyuduğu vakit, rüyasında hakikat âlemini müşahede etsin!"

"Fil"den murâd, ârif-i rabbânî ve "Hindistan memleketi"nden murâd, dahi âlem-i hakikatdir. Ya'ni, “Arif-i rabbânî gerekdir ki, gecelerde uyuduğu vakit, rü'yâsında âlem-i hakikati müşâhede etsin!"

3054. Eşek rü'yasında asla Hindistan'ı göremez; eşek Hindistan'dan iğtirab etmemişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Eşek rüyasında asla Hindistan'ı göremez; eşek Hindistan'dan gurbete düşmemiştir.

"İğtirâb", gurbete düşmek ve asıl vatanından ayrılmak anlamındadır. Yani, filler Hindistan'da yetişip, büyür ve başka bir yere nakledilirse Hindistan'dan ayrılıp, gurbete düşmüş olur. Fakat eşek her memlekette büyür. "Bu sebeple Hindistan'dan gurbete düşmemiş olan eşek rüyasında asıl vatanı olan Hindistan'ı göremez." Bunun gibi ruhları fil mertebesinde büyük olan ârifler (Allah'ı bilenler) gurbete düştükleri ruhlar âlemini rüyalarında görürler. Fakat bu âlemde hayvanî ruhun hükmü altında esir olan eşek tabiatındaki kimseler ruhlar âleminden gurbete düşmedikleri için rüyalarında o âlemi göremezler. Bu şerefli beyitte bir hakikate işaret buyrulur ki, o da, tek olan küllî Muhammedî ruhta ancak peygamberler ve kâmil evliyalar (Allah dostları) hazaratının şerefli ruhlarının belirlenmesi ve diğer insan fertlerinin cüz'î (parçalı) ruhlarının belirlenmeyip henüz kuvvede (potansiyel hâlde) kalmasıdır. Nitekim filozoflar küllî nefislerin cisimlerden önce ve cüz'î nefislerin cisimlerden sonra oluştuğuna kail olmuşlardır; ve İmam Gazzâlî hazretleri de aynı düşüncede bulunmuştur. Sadreddin-i Konevî hazretleri Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hakikati beyan buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî, İbn-i Fârız hazretlerinin Kasîde-i Hamriyyesi'nin شربنا على ذكر الحبيب مدامة ilh. beytine yazdığı şerhte bu konuda bazı açıklamalar vermiştir. Ve Mevlânâ (r.a.) dahi ilerideki beyitlerde şerefli ruhlarının cesetlerinden önce belirlenmesine işaret ederek buyururlar. Beyit:

"Cihanda bağ ve mey ve üzümün varlığından önce, canımız ezelî şaraptan sarhoş idi. Biz can âleminin Bağdad'ında Ene'l-Hak (Ben Hakk'ım) na'rası vurur idik, Mansur'un kavgası ve nüktesi mevcut olmadan önce. Küllî nefis su ve çamurda mimar olmazdan önce, hakikatler meyhanesinde bizim eğlencemiz mamur idi."

"İğtirâb", gurbete düşmek ve vatan-ı aslîsinden ayrılmak ma'nâsınadır. Ya'ni, filler Hindistan'da yetişip, neşv ü nemâ bulur ve başka mahalle nakl edilirse Hindistan'dan ayrılıp, gurbete düşmüş bulunur. Fakat eşek her memleketde neşv ü nemâ bulur. “Binâenaleyh Hindistan'dan gurbete düşmemiş olan eşek rü'yâsında vatan-ı aslîsi olan Hindistan'ı göremez." Bunun gibi rûhları fil mesâbesinde büyük olan ârifler iğtirâb ettikleri âlem-i ervâhı rü'yâlarında görürler. Fakat bu âlemde rûh-i hayvânînin hükmü altında esîr olan eşek tabîatındaki kimseler âlem-i ervâhdan iğtirâb etmedikleri için rü'yâlarında o âlemi göremezler. Bu beyt-i şerîfde bir hakîkate işaret buyurulur ki, o da, vâhid olan rûh-i küllî-i Muhammedî'de ancak enbiyâ ve evliyâ-i kümmelîn hazarâtının ervâh-ı şerîfeleri müteayyin olması ve sâir efrâd-ı beşerin ervâh-ı cüz'îleri müteayyin olmayıp henüz kuvvede kalmasıdır. Nitekim hükemâ nüfüs-i külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar; ve İmâm Gazzâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuşdur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hakikati beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî, İbn-i Fârız hazretlerinin Kasîde-i Hamriyyesinin شربنا على ذكر الحبيب مدامة ilh. beytine yazdığı şerhde bu bâbda ba'zı îzâhât i'tâ etmişdir. Ve cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) dahi âtîdeki ebyâtda rûh-i şerîflerinin cesedlerinden mukaddem taayyününe işâreten buyururlar. Beyit:

"Cihanda bâğ ve mey ve üzümün vücudundan mukaddem, canımız şarâb-ı lâ-yezâlîden mahmûr idi. Biz can âleminin Bağdad'ında Ene'l-Hak na'rası vurur idik, Mansûr'un kavgası ve nüktesi mevcûd olmadan mukaddem. Nefs-i küll su ve çamurda mi'mâr olmazdan mukaddem, hakāyık meyhanesinde bizim ayşımız ma'mûr idi.

3055. Fil gibi çok büyük can gerekdir, tâ ki rüyada harâretle Hind'e gitmeyi bilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Fil gibi çok büyük can gereklidir, tâ ki rüyada hararetle Hind'e gitmeyi bilsin!

"Nîk", iyi anlamına gelmekle beraber burada "pek" ve "çok" anlamındadır. Hind nüshalarında ikinci mısradaki "dâned" yerine "tâned" yazılmıştır. "Tâ ki rüyada Hind'e gidebilsin" demek olur. "Çok büyük can"dan kasıt, evliyâ-i kirâmın (Allah dostlarının) seçkinlerinin ruhlarıdır.

“Nîk”, iyi ma'nâsına olmakla beraber burada "pek" ve "çok" ma'nâsınadır. Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "dâned" yerine "tâned" yazılmışdır. "Tâ ki rü'yâda Hind'e gidebilsin" demek olur. "Çok büyük can"dan murâd, havâss-ı evliyâ-i kirâmın rûhlarıdır.

3056. Fil talebden nâşî Hindistan'ın zikrini eder. Binâenaleyh onun o zikri gecede musavvir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. Fil, talepten dolayı Hindistan'ı zikreder. Bu sebeple onun o zikri gecede tasvir edilir.

Ârif (Allah'ı bilen kişi), talepten ve iştiyaktan dolayı hakikat âlemini tefekkür edip zikreder. Bu sebeple onun zikrettiği şey, kendi mertebelerine uygun bir şekilde gece rüyalarında ortaya çıkar; ve buna "ilâhî sûret tecellîsi" denir.

Ârif talebden ve iştiyâkdan nâşî âlem-i hakîkati tefekkür edip zikr eyler. Binâenaleyh onun zikr ettiği şey kendi mertebelerine münâsib bir sûretde gece rü'yâlarında zâhir olur; ve buna "tecellî-i sûrî-i ilâhî" denir.

3057. "Üzkürullah!” her evbaşın karı değildir. "İrci'" her kalleşin ayağına değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. "Allah'ı anmak!" her aşağılık kişinin işi değildir. "Rabbine dön!" her kalleşin ayağına değildir.

"Evbaş", Arapça bir kelimedir, "insanların aşağılıklarından olan kimse" demektir; "kallaş", ipsiz sapsız ve arsız kimse demektir. Burada her ikisi de hayvanlık ve nefsâniyet sıfatlarına batmış olan kimselerden kinayedir. Yani, اذكروا الله ذكراً كثيراً (Ahzâb, 33/41) yani, "Allah'ı çok zikir ile anınız!" emrini yerine getirebilmek her kopuğun yapabileceği iş değildir. Çünkü Allah'ı zikretmek sadece dille "Allah, Allah!" demek değildir. Nasıl ki Birinci ciltte [beyit: 3494]:

Yani, "Hû'nun kadehi olmaksızın ne zaman nefsin heveslerinden kurtulursun? Ey Hû'dan Hû'nun adına kanaat eden kimse!" buyurulmuştu. Ve aynı şekilde يا أيتها النفس المطمئنة ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27-28) yani, "Ey mutmain olmuş nefs, Rabbine dön!" hitabı her nefsanî kimsenin ayağına hitaben gerçekleşmemiştir. Çünkü böyle kimselerin ayakları Hakk'a dönmek için bir adım bile atmaya güç yetiremez. "Ayak" tabirinin kullanılması, cüz'ü zikredip küllü kastetme türünden bir mecazdır; kastedilen, "ayağın sahibi olan şahıs"tır.

“Evbâş”, Arabî bir kelimedir, “erâzil-i nâsdan olan kimse"; "kallâş", ipsiz sapsız ve arsız kimse. Burada her ikisi de hayvâniyet ve nefsâniyet sıfatlarında müstağrak olan kimselerden kinâyedir. Ya'ni, اذكروا الله ذكراً كثيراً (Ahzâb, 33/41) Ya'ni, "Allah'ı zikr-i kesîr ile zikr ediniz!" emrini icrâ edebilmek her kopuğun yapabileceği iş değildir. Zîrâ Allah'ı zikretmek yalnız lisânen "Allah, Allah!" demek değildir. Nitekim I. cildde [beyit: 3494]:

Ya'ni, “Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit nefsin hevâlarından kurtulursun? Ey Hû'dan Hû'nun nâmına kāni' olan kimse!" buyurulmuş idi. Ve keza يا أيتها النفس المطمئنة ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27-28) ya'ni, "Ey nefs-i mutmainne, rabbine rücû' et!" hitâbı her nefsânî kimsenin ayağına hitâben vâki' olmamışdır. Zîrâ böyle kimselerin ayakları Hakk'a rücû' için bir adım bile at- maya kadir değildir. "Ayak", ta'bîrinin isti'mâli zikr-i cüz ve irâde-i küll kabîlinden mecâzdır; murâd, "ayağın sahibi olan şahıs"dır.

3058. Fakat sen me'yûs olma, yine fil ol! Ve eğer fil değil isen tebdîl arkasında ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. Fakat sen ümitsiz olma, yine fil ol! Ve eğer fil değilsen, dönüşümün peşinde ol!

Fakat ey Hakk Yolcusu, sen ümitsiz olma. Kendini Hakk'ı bilme (ma'rifet-i Hakk) öğreniminde fil gibi büyük yap ve eğer ilahi bilgilere ve hakikatlere ulaşma kabiliyetin yoksa, hayvani ahlakını insani ahlaka dönüştürmenin peşinde koş! Nitekim, "اذا اردت مقام الابدال فعليك تبديل الاحوال" yani, "İlahi abdallık makamını istersen, halleri değiştirmeyi kendine gerekli kıl" demişlerdir. Halleri değiştirme (tebdîl-i ahvâl) hakkındaki açıklamalar yukarıda 3034 numaralı beyitte geçti.

"Fakat ey sâlik, sen me'yûs olma. Kendini ma'rifet-i Hakk'ın tahsilinde fil gibi büyük yap ve maârif ve hakāik-i ilâhiyyenin tahsiline istî'dâdın yok ise, ahlâk-ı hayvaniyyeni ahlâk-ı insaniyyeye tebdîl arkasında koş!" Nitekim, اذا اردت مقام الابدال فعليك تبديل الاحوال Ya'ni, "Abdal-i ilâhî makāmını istersen, tebdîl-i ahvâli üzerine lâzım kıl" demişlerdir. Tebdîl-i ahvâl hakkındaki îzâhât yukarıda 3034 numaralı beyitte geçti.

3059. Feleğin kimya yapıcılarını gör; mînâgerlerden her dem tanîni işit!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. Feleğin kimya yapıcılarını gör; mînâgerlerden her an tanîni işit!

"Kimya", birçok yerde de açıklandığı üzere, bakır madenini altına dönüştürme konusunda kimyagerler tarafından kullanılan gizli bir maddedir ki, buna "iksir" derler. "Kimya yapıcılar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. "Mînâ" kelimesi Hintçe olup, Farsçada kullanılır. "Kimya" anlamına geldiği gibi, bardak ve tabak yaptıkları madde anlamına da gelir. "Mînâger", bunları yapan kimselerdir. "Tanîn", davul ve tanbur ve sinek ve sivrisinek ve arı sesleri anlamındadır. Burada cam eşya sesleri kastedilir. Yani, "Ey Hakk Yolcusu, ruhunu ilahi bilgiler ve hakikatlerle büyütemezsen, hallerini değiştirmeye gayret et! Ve eğer bu halleri değiştirme meselesini de kendi kendine beceremiyorsan, feleğin insân-ı kâmillerini gör ki, onlar senin bakır hükmünde olan hayvani hallerini insani sıfatlara dönüştürsünler. Eğer, 'Ben o insân-ı kâmili ne bileyim ve nasıl bulayım?' dersen, cam eşya yapanların fabrikalarındaki tanîn ile bu fabrikalar belli olduğu gibi, o kâmillerin de sesleri vardır." Ve onların sesleri, hayvaniyet mertebesinden insanlık mertebesine getirdikleri Hakk Yolcularıdır. Yoksa kuru laflar değildir. Çünkü onlar insanın iç dünyasında tasarruf ederler.

"Kîmya", birçok mahallerde de beyân olunduğu üzere bakır mâdenini altına tebdîl hususunda kimyâgerler tarafından kullanılan gizli bir maddedir ki, "iksîr" ta'bîr ederler. "Kimyâ yapıcılar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. “Mînâ", lafzı Hindî olup, Fârisîde müsta'meldir. "Kîmyâ” ma'nâsına geldiği gibi, bardak ve tabak yaptıkları madde ma'nâsına da gelir. "Mînâger", bunları yapan kimselerdir. "Tanîn", davul ve tanbur ve sinek ve sivrisinek ve arı sesleri ma'nâsınadır. Burada eşyâ-yı züccaciye sesleri murâd buyurulur. Ya'ni, "Ey sâlik, ruhunu maârif ve hakāik-i ilâhiyye ile büyütemez isen, ahvâlíni tebdîle gayret et! Ve eğer bu tebdîl-i ahvâl mes'elesini de kendi kendine beceremiyor isen, feleğin insân-ı kâmillerini gör ki, onlar senin bakır mesâbesinde olan ahvâl-i hayvâniyyeni sıfât-ı insaniyyeye tebdil etsinler. Eğer, "Ben o insân-ı kâmili ne bileyim ve nasıl bulayım?" der isen, eşyâ-yı züccâciye âmillerinin fabrikalarındaki tanîn ile bu fabrikaları belli olduğu gibi, o kâmillerin dahi sadaları vardır." Ve onların sadâları hayvaniyet mertebesinden insanlık mertebesine getirdikleri sâliklerdir. Yoksa kuru lâflar değildir. Zîrâ onlar insanın bâtınında tasarruf ederler.

3060. Cevv-i felekde nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcı [3075] lardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. Göğün boşluğunda nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcı [3075] lardır.

"Cevv", yer ile gök arasındaki boşluk; "felek", yıldızların döndüğü alan demektir. Yani, "Yeryüzündeki insân-ı kâmiller, güneş sistemini oluşturan gezegenler arasındaki boşluklarda nakış bağlarlar ve tasarruf ederler. Onların tasarruf kuvvetleri o uzak mesafelere kadar nüfuz eder de, onların bu tasarruflarını his gözüyle görmek mümkün olmaz, aksine eserlerinden belli olur. Bu sebeple onların bende ve sende de tasarrufları meydana gelir; ve o tasarrufun eserini, insan kendi kılında ve nefesinde hisseder." Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 11. bölümünde cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamda şöyle buyururlar: "Maksadını elde etmek için azizlerden biri halvette oturmuştu. Ona, 'Böyle yüce bir maksat halvette elde edilmez. Halvetten dışarı çık, sana bir azizin nazarı (manevi bakışı) isabet ettiği zaman o maksadın hâsıl olur' diye bir ses geldi. 'O azizi nerede bulayım?' dedi. 'Cami'de birçok halkın arasında bulursun' dediler. 'Hangisi olduğunu nasıl bileyim?' dedi. 'Git, o seni tanır ve sana nazar eder; ve alâmeti odur ki, nazarı senin üzerine isabet edince elinden ibrik düşer ve kendinden geçersin. Onun nazarı senin üzerine isabet ettiğini bundan bilirsin' dediler. Öyle yaptı. Su dolu ibriği eline alıp, mescidin cemaatine su dağıtır ve safların arasını dolaşırdı. Ansızın onda bir hâl ortaya çıktı; ve nara atıp ibrik elinden düştü ve kendinden geçmiş olarak bir köşede kaldı. Halkın hepsi gittiler. Kendine geldiği zaman, kendini yalnız gördü. Nazar eden o şahsı orada göremedi, lakin maksadına ulaştı." Bu şerefli beyitte "Nakşbendânend" ifadesiyle Şah-ı Nakşibend hazretlerinin zuhûruna da işaret vardır. Nitekim İbrahim-i Gülşenî hazretlerinin zuhûrunu da,

Yani, "Gülşenî'nin güzel yüzünü, o Rûşenî'nin gözü ve ışığını gördüm" buyururlar ki, ikinci mısrada Dede Ömer Rûşenî'nin zuhûru da beraber zikredilmiştir.

"Cevv", yer ile gök arasındaki boşluk; "felek", yıldızların devr ettiği sâha. Ya'ni, "Küre-i arz üzerindeki kâmiller manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden seyyârât arasındaki boşluklarda nakış bağlarlar ve tasarruf ederler. Onların kuvve-i tasarrufları o uzak mesafelere kadar nâfiz olur da onların bu tasarruflarını his gözüyle görmek kābil olmaz, belki âsârından belli olur. Binâenaleyh onların bende ve sende dahi tasarrufları vâki' olur; ve o tasarrufun eserini, insan kendi kılında ve nefesinde hisseder." Nitekim Fihi Mâ Fih'in 11. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda şöyle buyururlar: "Maksûdunu taleb için azîzin birisi halvetde oturmuş idi. Ona, "Böyle bir maksûd-i âlî halvetde hâsıl olmaz. Halvetden dışarı çık, sana bir azîzin nazarı vâki' olduğu vakit o maksûdun hâsıl olur" diye nidâ geldi. "O azîzi nerde bulayım?" dedi. "Câmi'de birçok halkın arasında bulursun" dediler. "Hangisi olduğunu nasıl bileyim?" dedi. "Git, o seni tanır ve sana nazar eyler; ve alâmeti odur ki, nazarı senin üzerine vâki' olunca elinden ibrik düşer ve bî-hûş olursun. Onun nazarı senin üzerine vâki' olduğunu bundan bilirsin" dediler. Öyle yaptı. Su dolu ibriği eline alıp, mescidin cemâatine su dağıtır ve safların arasını dolaşır idi. Nâgehân onda bir hâl zâhir oldu; ve nâra vurup ibrik elinden düştü ve bî-hûş olarak bir köşede kaldı. Halkın kâffesi gittiler. Vaktâki kendine geldi, kendini yalnız gördü. Nazar eden o şâhı orada göremedi, lâkin maksûduna nâil oldu." Bu beyt-i şerîfde "Nakşbendânend" ta'bîriyle Şah-ı Nakşıbend hazretlerinin zuhûruna da işâret vardır. Nitekim İbrâhîm-i Gülşenî hazretlerinin zuhûrunu da,

Ya'ni, "Gülşenî'nin güzel yüzünü, o çeşm ü çerâğ-ı Rûşenî'yi gördüm" buyururlar ki, ikinci mısra'da Dede Ömer Rûşenînin zuhûru da beraber mezkûrdur.

3061. Eğer misk yakalı halkı görmez isen, ey gecede görmeyen bu sadmeye bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Eğer misk yakalı halkı görmez isen, ey gecede görmeyen bu sadmeye bak!

"Şeb-kûr", gece vakti gözü görmeyen kimseye denir. "Müşkîn-ceyb"den kasıt, şerefli bedeni ruhanî incelikte (letâfet-i rûhâniyyede) kaybolmuş olan insân-ı kâmildir. "Asîb", burada sadme ve tesir anlamındadır. "Ey tabiî karanlıkta (zulmet-i tabiiyyede) kaybolma sebebiyle kalp gözü görmeyen kimse, ruhanî incelikte kaybolmuş olan insân-ı kâmili görmüyor ve onu kendin gibi tabiata esir olmuş zannediyor isen, onun sadme ve tesirine bak ki, onun huzurunda bulunduğun zaman bu tesiri kalbinde duyarsın." Nasıl ki Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. bölümünde şöyle buyururlar: "Osman (r.a.) halife oldu. Minbere çıktı. Halk, "Ne buyuracak?" diye bekliyorlardı. Sessizce bakıp, hiçbir şey söylemezdi. Halkın üzerine bir hâl ve vecd (manevî coşku) indi. Öyle ki dışarıya çıkmaya güçleri kalmadı. Ve birbirlerine ve nerede oturduklarına dair şuurları (bilinçleri) olmadı. Yüz tezkir (hatırlatma) ve vaaz ve hutbe ile onlara öyle hoş bir hâl meydana gelmemişti. Öyle faydalar ve mükâşefeler (manevî açılımlar) hâsıl oldu ve sırlar bilindi ki, bu kadar amel ve vaaz ile olmamıştı. Meclisin sonuna kadar böyle bakar ve bir şey buyurmazdı. Aşağıya inmek istediğinde, ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال yani, "Sizin için faal olan imam, kavval (sözlü) olan imamdan hayırlı ve daha iyidir" deyip indi." İşte görülüyor ki, insân-ı kâmilin göz ile görülmeyen asîbi (sadmesi) ve tesiri böyle olur; ve bu gibi tesirlerin çeşitleri farklıdır. Bazısı kelam vasıtasıyla olur ve bazısı nazar (bakış) ile olur.

"Şeb-kûr", gece vakti gözü görmeyen kimseye derler. “Müşkîn-ceyb"den murâd, cism-i şerîfi letâfet-i rûhâniyyede müstağrak olan veliyy-i kâmildir. "Asîb", burada sadme ve te'sîr ma'nâsınadır. "Ey zulmet-i tabiiyyede istiğrâk hasebiyle kalb gözü görmeyen kimse, letâfet-i rûhâniyyede müstağrak olan veliyy-i kâmili görmüyor ve onu kendin gibi esîr-i tabîat zannediyor isen, onun sadme ve te'sîrine bak ki, onun huzurunda bulunduğun vakit bu te'sîri kalbinde duyarsın." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında şöyle buyururlar: "Osman (r.a.) halîfe oldu. Minbere çıktı. Halk, "Ne buyuracak?" diye muntazır idiler. Sâkitâne nazar edip, hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir hâl ve vecd nâzil oldu. Öyle ki dışarıya çıkmaya mecâlleri kalmadı. Ve yekdiğerine ve nerede oturduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Öyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâyetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek istedikde, ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال ya'ni, "Sizin için fa'âl olan imam kavval olan imamdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi." İşte görülüyor ki, insân-ı kâmilin göz ile görülmeyen âsîbi ve te'sîri böyle olur; ve bu gibi te'sîrlerin envâ'ı muhtelifdir. Ba'zısı vasıta-i kelâm ile olur ve ba'zısı nazar ile olur.

3062. Her dem senin idrakin üzerine te'sîr vardır; senin toprağından yeni yeni bitmiş olan nebâtı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Her an senin idrakin üzerine bir tesir vardır; senin toprağından yeni yeni bitmiş olan bitkiyi gör!

Yani, "Ey insân-ı kâmilin huzurunda bulunan kimse, her an senin idrakin üzerine onun sözlerinin tesiri vardır. Ve bu tesir sebebiyle senin toprağına ait olan bedeninden yeni yeni bitmiş olan bitki mesabesindeki fikirleri gör!" Çünkü onun sözlerini dinlemeden önce senin zihninde bu gibi yüce fikirler gelişip büyümezdi.

Ya'ni, "Ey insân-ı kâmilin huzûrunda bulunan kimse, her dem senin idrâkin üzerine onun sözlerinin te'sîri vardır. Ve bu te'sîr sebebiyle senin toprağına mensûb olan cisminden yeni yeni bitmiş olan nebât mesâbesindeki fikirleri gör!" Zîrâ onun sözlerini dinlemezden evvel senin dimâğında bu gibi efkâr-ı âliye neşv ü nemâ bulmaz idi.

3063. Bundan oldu, İbrahim Edhem gönül Hindistanı'nın bastını hicabsız olarak rü'yâda gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Bundan oldu, İbrahim Edhem gönül Hindistanı'nın bastını hicabsız olarak rü'yâda gördü.

İşte bu etki ve tesirden oldu ki, İbrahim b. Edhem (k.s.) hazretleri gönül Hindistanı'nın geniş sahasını rüyasında perdesiz olarak gördü. "Bast" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada "bir mekânın geniş olmasıyla içinde yaşayanları sığdırıp alması" anlamındadır (Kamus). İbrahim Edhem Belh şehrinde padişahtı. İlahi bir cezbe (çekim) sebebiyle taç ve tahtını terk edip derviş oldu. Menkıbeleri Nefehâtü'l-Üns'de zikredilmiştir. Cezbesinin sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birini cenab-ı Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 43. faslında şöylece beyan buyururlar: "İbrahim Edhem (k.s.) padişahlık zamanında ava gitmişti. Bir ceylanın arkasından askerinden tamamen ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o çöl arazide takip ederdi. Takip haddini aştı. Ceylan söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Yani, "Seni bunun için yaratmadılar ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et, acaba ne hasıl olur?" İbrahim (k.s.) bunu işitince bir nara vurup kendini atından aşağıya attı. Çölde çobandan başka hiçbir kimse yoktu. Murassa (mücevherli) olan şahane elbisesini ve silah ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hali hiç kimseye söylememesini ve kimseye hallerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun amacına bak ki, ne idi, Hakk'ın maksudu ne idi. O ceylanı avlamak diledi, Hak Teâlâ ise onu ceylan ile avladı. Ta ki bu âlemde Hakk'ın muradının gerçekleştiğini bilesin!" Ve bu rivayet Nefehâtü'l-Üns'de de Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri tarafından böyle nakledilmiştir. Diğer bir rivayette dahi şöyledir:

Cenab-ı İbrahim (k.s.) bir gece yatağında yatarken sarayın damı üzerinde birtakım adamların koşuştuğunu duyar. Onlara, "Orada ne işiniz var?" diye bağırır. Onlar da, "Deve kaybettik, arıyoruz!" derler. Hz. İbrahim "Damda deve aramanın ne anlamı vardır?" der. Onlar da cevaben "Ya kaba döşekler üstünde Hakk'ı aramanın ne anlamı vardır?" derler. Cenab-ı İbrahim (k.s.) bu irşad ve ikazın tesiriyle taht ve tacını terk edip derviş olur. Cenab-ı Pir efendimiz bu vakanın rüyada olduğuna işaret buyururlar. Dam üzerinde birtakım bekçilerin gece vakti deve aradıkları rivayeti dahi bu cildin 728-832 beyitlerinde zikredilmiştir.

"İşte bu âsîb ve te'sîrden oldu ki, İbrâhim b. Edhem (k.s.) hazretleri gönül Hindistanı'nın geniş sahasını rü'yâsında hicâbsız olarak gördü." "Bast", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir mekân vâsi' olmakla mekînleri sığdırıp almak" ma'nâsınadır (Kāmûs). İbrâhim Edhem Belh şehrinde pâdişâh idi. Bir cezbe-i ilâhî sebebiyle tâc ü tahtını terk edip dervîş oldu. Menâkıbı Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur. Cezbesinin sebebi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerden birisini cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 43. faslında şöylece beyân buyururlar: "İbrâhim Edhem (k.s.) pâdişahlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından askerinden tamâmıyla ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o beyâbanda ta'kîb ederdi. Ta'kib hadden aştı. Âhû söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'ni, "Seni bunun için yaratmadılar ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni sayd ettin farz et, acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhim (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendini atından aşağıya attı. Sahrâda çobandan gayrı hiçbir kimse yok idi. Murassa' olan libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişân vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi, Hakk'ın maksûdu ne idi. O âhûyu sayd etmek diledi, Hak Teâlâ ise onu âhû ile sayd etti. Tâ ki bu âlemde Hakk'ın murâdı vâki' olur idiğini bilesin!" Ve bu rivâyet Nefehâtü'l-Üns'de de Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri tarafından böyle nakledilmişdir. Diğer bir rivâyetde dahi şöyledir:

"Cenâb-ı İbrâhim (k.s.) bir gece yatağında yatarken sarayın damı üzerinde birtakım adamların koşuştuğunu duyar. Onlara, "Orada ne işiniz var?" diye bağırır. Onlar da, "Deve kaybettik, arıyoruz!" derler. Hz. İbrâhim "Damda deve aramanın ne ma'nâsı vardır?" der. Onlar da cevâben "Ya kaba döşekler üstünde Hakk'ı aramanın ne ma'nâsı vardır?" derler. Cenâb-ı İbrâhim (k.s.) bu irşâd ve îkāzın te'sîriyle taht ü tâcını terk edip dervîş olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'anın rü'yâda olduğuna işâret buyururlar. Dam üzerinde birtakım bekçilerin gece vakti deve aradıkları rivâyeti dahi bu cildin 728-832 beyitlerinde mezkûrdur.

3064. Şübhesiz zincirleri kopardı, memleketi birbirine vurdu ve na-pedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Şüphesiz zincirleri kopardı, memleketi birbirine vurdu ve kayboldu.

Hz. İbrahim bin Edhem, meydana gelen bu irşad (doğru yolu gösterme) ve ilahi cezbe (Allah'a çekilme) etkisiyle nefsine ait sıfatların zincirlerini kopardı; ve saltanat ile memleket hırsını altüst etti ve devlet erkânının gözünden kayboldu.

Hz. İbrâhim bin Edhem vâki' olan bu irşâd ve cezbe-i ilâhî te'sîriyle sıfât-ı nefsâniyye zincirlerini kopardı; ve saltanat ve memleket hırsını altüst etti ve erkân-ı devletin nazarından gāib oldu.

3065. O Hindistan'ı görmenin alâmeti olur ki, uykudan sıçrar ve deli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. O Hindistan'ı görmenin alâmeti olur ki, uykudan sıçrar ve deli olur.

Yani, gaflet uykusundan uyanıp bedensellik ve nefsaniyet alanından sıçramak ve tabiî kayıtlarla çevrili olan aklın tavrının dışına çıkmak, ruh filinin hakikat Hindistan'ını görmesinin alâmetidir. Böyle bir kimseye dünya ehli "deli" derler; ve bunlar da dünya ehline "deli" derler.

Ya'ni, gaflet uykusundan uyanıp cismâniyet ve nefsâniyet sahasından sıçramak ve kuyûd-i tabîiyye ile muhât olan tavr-ı aklın hâricine çıkmak, rûh filinin hakikat Hindistan'ını görmesinin alâmetidir. Böyle bir kimseye ehl-i dünyâ "deli" derler; ve bunlar dahi ehl-i dünyâya "deli" derler.

3066. Nitekim Peygamber nûrdan söyledi ki, onun nişanı sadırlarda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. Nasıl ki Peygamber nurdan söyledi ki, onun nişanı gönüllerde olur.

Yani, Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, kalbe gelen ilahi cezbe nurundan bahsedip buyurdu ki: "O cezbe nurunun nişanı gönüllerde olur; ve o nişan ve alâmet de budur":

Ya'ni, Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, kalbe vârid olan nûr-i cezbe-i ilâhîden bahs edip buyurdu ki: “O nûr-i cezbenin nişanı sadırlarda olur; ve o nişân ve alâmet de budur":

3067. "Ki, gurûr evinden uzaklık getirir, sürûr evi için de rücû' getirir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. "Ki, gurur evinden uzaklık getirir, sürur evi için de dönüş getirir."

"Tecâfi", uzaklık demektir. "Gurur evi"nden kastedilen, dünyadır. "Sürur evi"nden kastedilen, ahirettir. "Ez dârü's-sürûr"daki "ez", sebep bildirmek içindir, "dar-ı sürur için" demek olur. Bu iki şerefli beyitte şu Nebevî hadise işaret buyurulur.

اذا دخل النور فى القلب انشرح و انفسح قالوا وما علامة ذلك يا رسول الله قال عليه السلام .Yani, "Kalbe nur girdiği zaman, açılır ve genişler." Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü! Bunun alameti nedir?" (Aleyhisselâm) Efendimiz buyurdular ki: "Dünyadan uzaklaşır ve ahirete döner ve ölümünden önce ölüm için hazırlanır!" "Ez dârü's-sürûr"daki "ez", sebep bildirmek için olmayıp "intizâ'" (bekleme, yönelme) için olursa, şerefli beyitte şu hadise de işaret buyurulmuş olur.

الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله Yani, "Dünya ahiret ehline haramdır ve ahiret, dünya ehline haramdır ve her ikisi de ehlullaha (Allah ehline) haramdır." Buna göre, bu şekilde beytin anlam özeti şöyle olur: "Kalbine nur giren kimse dünyadan uzaklaşır ve aynı zamanda ahiretten de döner. Maksadı ancak Hakk'ın yüce zâtı olur."

“Tecâfi”, uzaklık demekdir. “Gurûr evi”nden murâd, dünyâdır. “Sürûr evi”nden murâd, âhiretdir. “Ez dârü’s-sürûr” daki “ez”, ta’lîl içindir, “dâr-ı sürûr için” demek olur. Bu iki beyt-i şerîfde şu hadîs-i Nebevîye işâret buyurulur.

اذا دخل النور فى القلب انشرح و انفسح قالوا وما علامة ذلك يا رسول الله قال عليه السلام .Ya’ni, “Kalbe nûr dâhil olduğu vakit, açılıp genişler.” Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bunun alâmeti nedir?” (Aleyhisselâm) Efendimiz buyurdular ki: “Dünyâdan uzaklaşır ve âhirete döner ve nüzûlünden evvel ölüm için hazırlanır!” “Ez dârü’s-sürûr”daki “ez”, ta’lîl için olmayıp “intizâ’” için olursa, beyt-i şerîfde şu hadîse de işâret buyurulmuş olur.

الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله Ya’ni, “Dünyâ âhiret ehline haramdır ve âhiret, dünyâ ehline haramdır ve her ikisi de ehlullâha haramdır.” Binâenaleyh, bu sûretde beytin hülâsa-i ma’nâsı böyle olur: “Kalbine nûr dâhil olan kimse dünyâdan uzaklaşır ve hem de âhiretden rücû’ eder. Maksûdu ancak Hakk’ın zât-ı celîli olur.”

3068. Bu hadis-i Mustafa'nın şerhi için, ey yâr-ı safâ, bir hikâye dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. Bu Mustafa'nın hadisinin açıklaması için, ey saf dost, bir hikâye dinle!

Yani, yukarıda anılan "Dünya aldatmacasından yüz çevirmek" hadis-i şerifinin açıklamasına dair olan aşağıdaki hikâyeyi dinle, ey kalbi saf olan dostum! "Kesr" ile ["iksûn"], çok kıymetli siyah bir kumaşın adıdır ki, en kıymetli kadifedir. "Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik" (Meryem, 19/12) ayet-i kerimesi Meryem suresindedir. Yani, "Bu kıssa, kendisine hakikat âleminin padişahlığı yönelen bir padişah oğlunun hikâyesidir ki, onun gözünde kıyamet koptu ve taayyünatın (belirginleşmelerin) çokluğu yok oldu. Kıyamet-i kübrada (büyük kıyamette) herkese şamil olan 'O gün kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve eşinden ve evladından kaçar' (Abese, 80/34-36) ayet-i kerimesindeki hal, bu dünyada onun vaktinin nakdi (peşin karşılığı) oldu. Bu çocuk tabiatlı olan dünya padişahlarının padişahlıkları, toprak yığınlarının padişahlıklarıdır ki, bu padişahlıkların adına 'kale zapt edicilik' derler. Bu çocuk tabiatlılardan birisi diğerine üstün geldiği zaman 'kale' tabir olunan o toprak yığınının üstüne gelir, 'Bu kale benimdir!' diye öğünür ve iftihar eder. Diğer çocuk tabiatlı olan hükümdarlar da ona haset ve gıpta ederler. Çünkü hadis-i şerifte 'Toprak çocukların baharıdır' buyurulmuştur. Bu çocuklar bir kum ve toprak yığını gördükleri zaman hemen tam bir şevk ve sevinçle bu yığının üstüne hücum edip oynarlar. Ve çocuk tabiatlı padişahların hali de böyledir. O padişah oğlu, ne zaman ki topraktan meydana gelen bu yoğun dünyevi belirginleşmelerin kaydından ve alakasından kurtuldu, onların bu menşeine (kaynağına) bakıp dedi ki: 'Ben bu renkli topraklara ve bu dünyevi belirginleşmelere ve çokluklara ancak, 'Süfli toprak!' derim. Bir toprağın çeşitli belirginleşmelerine aldanıp kimine 'Altın!' ve kimine 'Atlas!' ve kimine 'Siyah kadife kumaş!' demem. Ben padişahların giyinip iftihar ettikleri bu kıymetli kadife kumaşın muhabbetinden ve alakasından kurtuldum; ve bu çokluk bağlarını koparıp, vahdet (birlik) tarafına sıçradım. Benim bu halim şaşırtıcı değildir. Zira Yüce Allah hazretleri Yahya (a.s.)'a daha çocuk iken hikmet verdiğini 'Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik' (Meryem, 19/12) ayet-i kerimesinde beyan buyurmuştur. Ve Hakk'ın irşat inâyeti (doğru yolu gösterme yardımı) kullarının yaşına ve senelerin geçmesine tabi değildir. Yüce Allah bir şeyin olmasını irade buyurduğu zaman, 'Kün!' yani, 'Ol!' der, o şey de 'fe-yekûn', yani, 'derhal olur'. Buna göre bu 'Ol!' der, hemen olur' (Yasin, 36/82) düsturunun ve kaidesinin kudreti ve kuvveti karşısında hiçbir kimse kabiliyet sözünü söyleyemez. Zira kabiliyet ve istidat ancak Hakk'ın malumudur. Dış görünüşte bizim kabiliyetsiz ve istidatsız gördüğümüz bir kimse, Hak katında kabiliyetli ve müstaid (yetenekli) olur. Bu cehalet sebebiyle kulların kabiliyetten bahsetmesi doğru değildir."

Ya’ni, yukarıda zikr olunan التجافى عن دار الغرور hadîs-i şerîfinin şerhine dâir olan âtîdeki hikâyeyi dinle, ey safvet-i kalbiyye sahibi olan dostum! ve kesriyle ["iksûn"], pek kıymetli siyah bir kumaşın ismidir ki, en kıymetli kadifedir. وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (Meryem, 19/12) ["Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik"] âyet-i kerîmesi sûre-i Meryem'dedir. Ya'ni, "Bu kıssa kendisine hakîkat âleminin pâdişahlığı teveccüh eden bir pâdişah oğlunun hikâyesidir ki, onun nazarında kıyamet koptu ve keserât-ı taayyünât zâil olup, kıyamet-i kübrâda âmmeye şâmil olan يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ (Abese, 80/34-36) ["O gün kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve refikinden ve evlâdından kaçar"] âyet-i kerîmesindeki hâl, bu dünyâda onun vaktinin nakdi oldu. Bu çocuk tabîatlı olan dünyâ pâdişahlarının pâdişahlıkları toprak yığınlarının pâdişahlıklarıdır ki, bu pâdişahlıkların adına "kale zabt edicilik" derler. Bu çocuk tabîatlılardan birisi diğerine gâlib geldiği vakit "ka-le" ta'bîr olunan o toprak yığınının üstüne gelir, "Bu kale benimdir!" diye öğünür ve iftihâr eder. Diğer çocuk tabîatlı olan hükümdarlar da ona hased ve gıbta ederler. Çünkü hadîs-i şerîfde التُّرَابُ رَبِيعُ الصِّبْيَانِ ["Toprak çocukların baharıdır"] buyurulmuşdur. Bu çocuklar bir kum ve toprak yığını gördükleri vakit hemen kemâl-i şevk ve şâdî ile bu yığının üstüne hücûm edip oynarlar. Ve çocuk tabîatlı pâdişahların hâli de böyledir. O pâdişâh oğlu, vaktâki toprakdan peydâ olan bu kesîf taayyünât-ı dünyeviyyenin kaydından ve alâkasından kurtuldu, onların bu menşeine nazar edip dedi ki: "Ben bu renk-li topraklara ve bu taayyünât ve keserât-ı dünyeviyyeye ancak, "Süflî top-rak!" derim. Bir toprağın taayyünât-ı muhtelifesine aldanıp kimine "Altın!" ve kimine "Atlas!" ve kimine "Siyah kadife kumaş!" demem. Ben pâdişahların giyinip iftihâr ettikleri bu kıymetli kadife kumaşın muhabbetinden ve alâkasından kurtuldum; ve bu keserât bağlarını koparıp, vahdet tarafına sıçradım. Benim bu hâlim şâyân-ı taaccüb değildir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Yahyâ (a.s.)a daha çocuk iken hikmet verdiğini وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (Meryem, 19/12) ["Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuşdur. Ve Hakk'ın inâyet-i irşadı kullarının yaşına ve senelerin mürûruna tâbi' değildir. Hak Teâlâ bir şeyin olmasını irâde buyurduğu vakit, "Kün!" ya'ni, "Ol!" der, o şey dahi "fe-yekûn", ya'ni, "derhâl olur". Binâenaleyh bu كُنْ فَيَكُونُ (Yâsîn, 36/82) ["Ol!" der, hemen olur"] düstûrunun ve kāidesinin kudreti ve kuvveti karşısında hiçbir kimse kābiliyet sözünü söyleyemez. Zîrâ kābiliyet ve isti'dâd ancak Hakk'ın ma'lûmudur. Sûret-i zâhirede bizim kābiliyetsiz ve isti'dâdsız gördüğümüz bir kimse, Hak indinde kābiliyetli ve müstaid olur. Bu cehil sebebiyle kulların kābiliyetden bahsetmesi doğru değildir."

3069. Bir padişahın zahirî ve bâtınî hünerden müzeyyen olan bir yiğit oğlu var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Bir padişahın, görünen ve görünmeyen hünerlerle süslenmiş yiğit bir oğlu vardı.

3070. O rü'yâ gördü ki, o oğlan ansızın öldü. Alemin sâfîsi o şahın üzerine tortu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. O rüya gördü ki, o oğlan ansızın öldü. Âlemin safı o şahın üzerine tortu oldu.

Şah rüyasında biricik oğlunun ansızın öldüğünü gördü. Dünyanın kederden saf ve süzülmüş olan hazları o şah üzerine gam ve keder sebebiyle tortu oldu ve bulandı.

Şâh rü'yâsında bir tâne olan oğlunun ansızın öldüğünü gördü. Dünyânın kederden saf ve süzülmüş olan huzûzâtı o şâh üzerine gam ve keder sebebiyle tortu oldu ve bulandı.

3071. Ateşin harâretinden onun tulumu kuru oldu. Öyle ki ateşin harâretinden onun yaşı kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. Ateşin hararetinden onun tulumu kurudu. Öyle ki ateşin hararetinden onun yaşı kalmadı.

"Tulum"dan kasıt, "cisim"dir; "ateş"ten kasıt, "kalbe gelen şiddetli keder"dir. Yani, "Oğlunun vefatı üzerine kalbine gelen şiddetli keder ateşinin hararetinden cisminin nemi kalmadı ve kurudu; ve o derece kurudu ki, o keder ateşinin hararetinden gözünün yaşı da kalmadı." Bilinir ki şiddetli korkudan ve kederden insanın ağzında tükürüğü kurur ve yutkunmak için suya ihtiyaç duyar.

“Tulum”dan murâd, “cisim”; “ateş”den murâd, “kalbe ârız olan şiddetli keder”dir. Ya'ni, “Oğlunun vefâtı üzerine kalbine ârız olan şiddetli keder ateşinin harâretinden cisminin rutûbeti kalmadı ve kurudu; ve o derece kurudu ki, o keder ateşinin harâretinden gözünün yaşı da kalmadı.” Ma'lûmdur ki şiddetli korkudan ve kederden insanın ağzında tükrüğü kurur ve yutkunmak için suya muhtâç olur.

3072. Şah dûd ve derdden öyle dolu oldu ki, ona âh yol bulamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. Şah, duman ve dertten öyle doldu ki, ona âh yol bulamadı.

Şah, bu rüya sebebiyle gam ve elemden öyle doldu ki, geniş nefes almaya gücü kalmadı. Ve geniş ve serbest nefes ile telaffuzu mümkün olan “Âh!” nida kelimesi bile şahın göğsüne yol bulamadı. Bu yorum, gamın şiddetinden nefesin tutulmasından kinayedir.

Şah bu rü'yâ sebebiyle gam ve elemden öyle doldu ki, geniş nefes almaya mecâli kalmadı. Ve geniş ve serbest nefes ile telaffuzu mümkin olan “Âh!” kelime-i nidâiyesi bile şâhın sadrına yol bulamadı. Bu ta'bîrât şiddet-i gamdan nefes tutulmakdan kinâyedir.

3073. Ölmek istedi, onun kalbi bî-kâr oldu. Ömrü kalmış idi, şâh uyandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. Ölmek istedi, onun kalbi işlevsiz kaldı. Ömrü kalmış idi, şah uyandı.

Berzahî bedeniyle gördüğü bu rüya içinde ölmek istedi. Bu berzahî bedenin etkisi, uykuda olan unsurlardan oluşan bedenine de etki ederek faaliyetini bozdu. Fakat dünyada yaşamak için ömrü kalmış idi, bu etki ile uyandı. Bilinmeli ki, berzahî bedenin rüyadaki etkileri unsurlardan oluşan bedene de etki eder. Örneğin bu berzahî beden rüyada ağlasa, unsurlardan oluşan bedenin gözünden yaşlar akar ve bu rüya sahibi dışarıda dahi ağlayarak uyanır. Bu sebeple rüya sahibinin eceli gelmiş ise, berzahî bedenin rüyada meydana gelen şiddetli üzüntüsü, unsurlardan oluşan bedenin hayvanî ruhunu keser ve ölümüne sebep olur. Şiddetli sevinç de şiddetli keder gibi etkilidir.

Cism-i berzahîsi ile gördüğü bu rü'yâ içinde ölmek istedi. Bu cism-i berzahînin te'sîri uykuda olan cism-i unsurîsine de te'sîr ederek faâliyetini bozdu. Fakat dünyâda yaşamak için ömrü kalmış idi, bu te'sîr ile uyandı. Ma'lumdur ki, cism-i berzahînin rü'yâdaki te'sîrâtı cism-i unsurîye de te'sîr eder. Meselâ bu cism-i berzahî rü'yâda ağlasa cism-i unsurînin gözünden yaşlar akar ve bu rü'yâ sâhibi zâhirde dahi ağlayarak uyanır. Binâenaleyh rü'yâ sâhibinin eceli gelmiş ise, cism-i berzahînin rü'yâda vâki' olan şiddet-i teessürü cism-i unsurînin rûh-i hayvânîsini kat' eder ve ölümüne sebeb olur. Şiddet-i meserret dahi şiddet-i keder gibi müessirdir.

3074. Uyanıklıkdan ona ziyade şîdîlik geldi ki kendi ömründe görmemiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Uyanıklıktan ona, kendi ömründe görmediği kadar çok sevinç geldi.

Şah bu korkunç rüyadan uyandığı zaman, ömrü boyunca hiç böyle bir sevinç görmemiş olduğu derecede sevindi.

Şâh bu korkunç rü'yâdan uyandığı vakit, o derece sevindi ki, müddet-i ömründe hiç böyle bir meserret görmemiş idi.

3075. Zîra şâdîlikden dahi fânî olmak istedi; binâenaleyh, bu can ve beden mutavvak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Çünkü sevinçten de fânî olmak istedi; bu sebeple, bu can ve beden gerdanlık gibi geldi.

Şah uykudan uyanınca öyle bir sevinç duydu ki, az kaldı bu sevincin şiddetinden fânî olacak ve ölecekti. Bu sebeple, bu berzahî beden (maddî olmayan beden) ile unsûrî beden (maddî beden) etkilenme yönünden birbirine halkalanmış olarak geldi.

"Can"dan maksat, "ruhâniyetin baskın olduğu berzahî beden" ve "beden"den maksat ise, "unsûrî beden"dir. Çünkü berzahî beden rüyada şiddetli kederden ve unsûrî beden de uyanıklıkta şiddetli sevinçten ölüm hâli geçirdiler. Ve insanın varlığının bu yönüne bu can ve bedenin iki farklı ve zıt etkilenmesi gerdanlık gibi geçti.

"Şâh uykudan uyanınca öyle bir seviniş sevindi ki, az kaldı bu şiddet-i meserretden dahi fânî olacak ve ölecekti. Binâenaleyh, bu cism-i berzahî ile cism-i unsurî teessür cihetinden birbirine halkalanmış olarak geldi."

"Can"dan murâd, "ruhâniyet gälib olan cism-i berzahî" ve "beden"den murâd dahi, "cism-i unsurî"dir. Zîrâ cism-i berzahî rü'yâda şiddet-i gamdan ve cism-i unsurî dahi uyanıklıkda şiddet-i meserretden ölüm hâli geçirdiler. Ve insanın varlığının bu yönüne bu can ve bedenin iki muhtelif ve zıt teessürâtı gerdanlık gibi geçti.

3076. Bu çerâğ gam deminden söner, şâdîlik deminden de söner. İşte acib oyun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. Bu lamba gam anından söner, sevinç anından da söner. İşte acayip oyun!

"Lamba"dan kasıt, "hayvanî ruh"tur. "An", burada "efsun ve hile" anlamındadır. "İşte", burada "zehî" anlamında bir şaşkınlık kelimesidir. "Oyun", "oyun ve şaka ve zarâfet" anlamındadır; burada "oyun" anlamı uygundur. Çünkü ayet-i kerimede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهُوٌ (Muhammed, 47/36) buyurulur. Yani, "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" demektir. "Ölmek", ateş ve lamba ve mum hakkında "sönmek" demektir. Yani, "Bu hayvanî ruh lambası gam efsunundan söner ve sevinç efsunundan da söner; ve bu efsunu okuyan da dünya kocakarıdır. İnsanın varlığı üzerinde işte acayip bir oyun!"

"Çerâğ"dan murâd, "rûh-i hayvânî"dir. "Dem", burada "efsûn ve hîle" ma'nâsınadır. "Înet", burada "zehî" ma'nâsında kelime-i taaccübdür. “Lâğ", "oyun ve hezl ve zarâfet" ma'nâsınadır; burada "oyun" ma'nâsı münasibdir. Zîrâ âyet-i kerîmede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهُوٌ (Muhammed, 47/36) buyurulur. Ya'ni, "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" demekdir. "Mürden", ateş ve çerağ ve mum hakkında "sönmek" demekdir. Ya'ni, "Bu rûh-i hayvânî lambası gam efsûnundan söner ve meserret efsûnundan dahi söner; ve bu efsûnu okuyan dahi dünyâ acûzesidir. İnsanın varlığı üzerinde işte acîb bir oyun!"

3177. O bu iki ölüm ortasında diridir; bu mutavvak şekil gülme yeridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. O, bu iki ölüm ortasında diridir; bu, boynuna halka geçirilmiş bir şekil olup gülme yeridir.

O insan, aşırı üzüntü ve aşırı sevinç yüzünden meydana gelen iki ölüm arasında yaşamaktadır. Bu iki hâl, insanın varlığının boynuna geçen halkalar ve gerdanlıklardır. Helak olmaya sebep olan aşırı üzüntü halkasından kaçıp, yine helak olmaya sebep olan aşırı sevinç halkasına sığınması, boynuna halka geçirilmiş bir şekil olur ki, bu da gülünecek bir hâldir.

O insan ifrât-ı gam ve ifrât-ı meserret yüzünden vâki' olan iki ölüm arasında yaşamaktadır. Bu iki hâl insanın varlığının boynuna geçen halkalar ve gerdanlıklardır. Helâki mûcib olan fart-1 gam halkasından kaçıp, yine helâki mûcib olan fart-1 meserret halkasına ilticâ etmesi, bir şekl-i mutavvak olur ki, bu da gülünecek bir haldir.

3078. Şah kendi kendine dedi: "Sevincin sebebi, Rabb'in tesbibinden öyle gam idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Şah kendi kendine dedi: "Sevincin sebebi, Rab'bin tesbibinden öyle gam idi."

Şah uyanıp mutlu olduğunu görünce, kendi kendine dedi ki: "Benim bu sevincimin sebebi, rüyamda Rabbü'l-âlemîn hazretlerinin bana oğlumun öldüğünü göstermesi sebebini yaratması idi ki, o gam sebebi bu sevincin ve neşenin sebebi oldu."

Şâh uyanıp mesrûr olduğunu görünce, kendi kendine dedi ki: "Benim bu sevincimin sebebi, rü'yâmda Rabbü'l-âlemîn hazretlerinin bana oğlumun öldüğünü göstermesi sebebini halk buyurması idi ki, o sebeb-i gam bu şâdînin ve sevincin sebebi oldu."

3079. Ey aceb, bir şey bir cihetden ölüm, ve o diğer bir cihetden ihyâ ve bergdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Ey şaşılacak şey, bir şey bir yönden ölüm, o diğer bir yönden diriliş ve güçtür.

"Berg" kelimesinin birçok anlamı vardır; burada "kuvvet ve kudret" anlamındadır. Yani, "Şaşılacak bir hâldir ki, bir ölüm hâlini görmek, rüya yönünden ölüm ve uyanıklık yönünden dirilmek ve kuvvet kazanmak olur." Çünkü üzüntünün sebebi rüyada ölüm hâlinin meydana geldiğini görmek idi; ve sevincin sebebi de uyanıklıkta ölüm hâlinin meydana gelmediğini görmek idi. Bir şeyin varlığı üzüntü sebebi ve yokluğu sevinç sebebi oldu. Şu hâlde bir şeyin varlığı ve yokluğu, gerek tek bir kişi hakkında gerekse birden fazla kişi hakkında üzüntü ve sevincin ortaya çıkış sebebi oldu. Fakat bu yokluk ve varlığın üzüntü ve sevinç sebebi olması, bağıntı dairesinde meydana gelir. Çünkü bazen bir şeyin yokluğu ve varlığı bir kişinin üzüntüsünü ve diğer kişinin sevincini gerektirir. Örneğin bir kişi, iki kişiden birinin dostu ve diğerinin düşmanı olur. O kişinin ölüm haberi dostunu üzgün ve düşmanını sevinçli yapar; ve bu haberin yanlış olup zıddı ortaya çıkınca dostunu sevinçli ve düşmanını üzgün yapar; ve aynı şekilde yaza göre kürk sevilmeyen ve kışa göre kürk makbul olur. Sözün özü, tek bir şeyin tek bir kişi hakkında hem helak sebebi hem de hayat sebebi olması zamana ve mekâna ve ortama ve hâllere bağıntılıdır. Ve aynı şekilde ulûhiyet bir anlamdır; onun yokluğu manevî helaki ve varlığı da manevî hayatı gerektirir.

"Berg", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada "kuvvet ve kudret" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Taaccüb olunacak bir hâldir ki, bir ölüm hâlini görmek, rü'yâ cihetinden ölüm ve uyanıklık cihetinden dirilmek ve kuvvet iktisâb ettirmek olur." Zîrâ gamın sebebi rü'yâda ölüm hâlinin vukū'unu görmek idi; ve şâdînin sebebi de uyanıklıkda ölüm hâlinin adem-i vukü'unu görmek idi. Bir şeyin sübûtu sebeb-i gam ve intifâsı sebeb-i şâdî oldu. Şu halde bir şeyin isbât ve nefyi gerek şahs-ı vâhid hakkında ve gerek eşhâs-ı müteaddide hakkında gam ve şâdînin sebeb-i tahaddüsü oldu. Fakat bu nefy ve isbâtın sebeb-i gam ve şâdî olması nisbet dâiresinde vâki' olur. Zîrâ ba'zen bir şeyin nefy ve isbâtı bir şahsın gamını ve diğer şahsın meserretini mûcib olur. Meselâ bir şahıs iki şahısdan birisinin dostu ve diğerinin düşmanı olur. O sahsın ölüm haberi dostu mağmûm ve düşmanı mesrûr eder; ve bu haberin yanlış olup zıddı zâhir olunca dostu mesrûr ve düşmanı mağmûm olur; ve kezâ yaza nisbetle kürk menfür ve kışa nisbetle kürk makbûl olur. Velhâsıl, şey-i vâhidin şahs-ı vâhid hakkında hem sebeb-i helâk ve hem de sebeb-i hayât olması zamâna ve mekâna ve mevtına ve ahvâle nisbetledir. Ve kezâ ulûhiyet bir ma'nâdır; onun nefyi helâk-i mâ'nevîyi ve isbâtı da hayât-ı mâ'nevîyi mûcibdir.

3080. O bir o hâle nisbetle helâkdir ve yine o diğer tarafa da imtisakdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. O, bir hâle göre helâktır ve yine o, diğer tarafa da uyumdur.

[3096] Bir anlam ve bir hâl, bir hâle göre helâk sebebidir; ve yine o anlam ve o hâl, diğer bir tarafa göre de helâktan uyum ve korunmadır.

[3096] Bir ma'nâ ve bir hâl, bir hâle nisbetle sebeb-i helâkdir; ve yine o ma'nâ ve o hâl diğer bir tarafa nisbetle de helâkden imtisâk ve hıfzdır.

3081. O biri o hâle nisbetle azabdır. Diğer tarafa sâfî ve tatlı sudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. O biri o hâle göre azaptır. Diğer tarafa ise saf ve tatlı sudur.

Birinci mısradaki "azap", işkence anlamına gelen bilinen azaptır ve ayn harfinin fethasıyladır. İkinci mısradaki "izâb", "tatlı" anlamına gelen "azb" kelimesinin çoğuludur ki, tekil yerine kullanılmıştır. Nasıl ki "tatlı su" anlamında "mâ-i azb" ve "mâ-i izâb" tabirini kullanırlar. Örneğin bir su, hastaya göre azap ve işkence iken, sağlıklı ve susamış olan kimseye de bal gibi tatlıdır.

Birinci mısra'daki "azâb", işkence ma'nâsına olan ma'rûf azâbdır ve ay- nın fethi iledir. İkinci mısra'daki "izâb", "tatlı" ma'nâsına olan "azb"in cem'idir ki, müfred makamında isti'mâl buyurulmuşdur. Nitekim "tatlı su" ma'nâsında "mâ-i azb" ve "mâ-i izâb" ta'bîrini kullanırlar. Meselâ bir su, hastaya nisbetle azâb ve işkence ve sıhhatde olup, susamış olan kimseye de bal gibi tatlıdır.

3082. Tenin şâdîliği dünyaya mensub olan tarafa kemaldir; akıbet günü tara- fına naks ve zevâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Bedenin neşesi, dünyaya ait olan taraf için olgunluktur; ahiret günü tarafı için ise eksiklik ve yok oluştur.

Cismin sevinci ve neşesi, dünya tarafına ait olan hayvanlık için hoştur ve olgunluktur. Çünkü hayvanî nefis hiçbir şeyin sonunu düşünmez. "Bir günün beyliği beyliktir!" deyip şimdiki hazzın ve zevkin tutkunudur. Fakat yine bu cismin sevinci ve neşesi, ahiret gününe göre eksiklik ve yok oluştur. Çünkü hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم yani, "Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" buyurulmuş; الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا yani, "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifiyle de dünyanın uyku ve ahiretin uyanıklık hâli olduğu gösterilmiştir. Buna göre, bu dünyanın zevki ahiretin elemi ve elemi de ahiretin zevkidir. Nitekim ayet-i kerimede إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرَحِينَ (Kasas, 28/76) yani, "Yüce Allah ferahlananları sevmez" buyurulur.

"Cismin sürûru ve şenliği dünyâ tarafına mensûb olan hayvanlığa nisbet hoşdur ve kemâldir. Zîrâ nefs-i hayvânî hiçbir şeyin sonunu düşünmez. "Bir günün beyliği beylikdir!" deyip hâl-i hâzırdaki hazzın ve zevkin meclûbudur. Fakat yine bu cismin sürûru ve şâdîliği âkıbet gününe nisbetle naks ve zevâl- dir." Zîrâ hadîs-i şerifde الدنيا كحلم النائم ya'ni, "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâ- sı gibidir" buyurulmuş الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, "Nâs uykudadırlar, öldük- leri vakit uyanırlar" hadis-i şerîfiyle de dünyanın uyku ve âhiretin uyanıklık hâli olduğu gösterilmişdir. Binâenaleyh, bu dünyanın zevki âhiretin elemi ve elemi de âhiretin zevkidir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرَحِينَ (Kasas, 28/76) ya'ni, "Allah Teâlâ ferahlananları sevmez" buyurulur.

3083. Ta'bîr-hân olan kimse rü'yâdaki gülmeyi, teessüfler ve kederler ile ağla- ma, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Rüya yorumcusu olan kişi, rüyadaki gülmeyi, üzüntüler ve kederler ile ağlama olarak yorumlar.

3084. Ey rahat sahibi! Rüyada olan ağlamaya, ta'bîrde ferah ve şâdî vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Ey rahat sahibi! Rüyada olan ağlamaya, yorumda ferahlık ve sevinç vardır.

"Tabir-han", rüya yorumlayan kişidir ki ona "muabbir" (rüya yorumcusu) derler. Yani, "Nasıl ki rüya yorumcusu rüyayı tersine yorumlayıp, 'Rüyadaki gülme, uyanıklık hâlinde üzüntüler ve kederler ile ağlama meydana gelecektir' der."

"Merah", aşırı sevinç ve neşe ve kendini beğenme anlamlarına gelir. Burada birinci anlamdadır. Rüyada ağlayan kişi uyanıklıkta sevineceği için "Ey sevinç sahibi!" diye hitap edilmiştir.

“Ta'bîr-hân”, rü'yâ ta'bir eden kimse ki, "muabbir" derler. Ya'ni, "Nitekim muabbir olan kimse rü'yâyı tersine ta'bîr edip, "Rü'yâdaki gülme, uyanıklık hâlinde teessüfler ve kederler ile ağlama vaki' olacakdır" der.

"Merah", şiddet-i ferah ve neşât ve kendini beğenmek ma'nâlarına gelir. Burada birinci ma'nâyadır. Rü'yâda ağlayan kimse uyanıklıkda ferahlanacağı için "Ey sâhibi merah!" diye hitâb buyurulmuşdur.

3085. Şah düşündü ki, bu gam muhakkak geçti. Fakat can bu cinsten kötü zanlı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Şah düşündü ki, bu keder kesinlikle geçti. Fakat can bu türden kötü zanlı oldu.

Rüyasında oğlunu ölmüş gören şah düşündü ki, "Bu rüyadaki keder kesinlikle geçti. Fakat canım, bu tür rüyadan oğlumun hayatı hakkında kötü zanna düştü. Korkarım ki, bu rüyanın etkisi dış âlemde de meydana gelmesin!"

Rü'yâsında oğlunu ölmüş gören şâh düşündü ki, "Bu rü'yâdaki gam muhakkak geçti. Fakat, canım bu cins rü'yâdan oğlumun hayâtı hakkında sû-i zanna düştü. Korkarım ki, bu rü'yânın eseri zâhirde de vâki' olmasın!"

3086. "Ve eğer böyle bir diken ayağa erişirse ki, gül gider. Bana bir yadigar gerekdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. "Ve eğer böyle bir diken ayağa erişirse ki, gül gider. Bana bir yadigâr gereklidir."

"Ve eğer böyle oğlumun ölümü dikeni benim canımın ayağına batarsa ki, bu dikenin batmasıyla hayatımın gülistanının gülü solup gider, bu sebeple, onun yerine bana bir yadigâr lâzım olur."

"Ve eğer böyle oğlumun ölümü dikeni benim canımın ayağına batarsa ki, bu dikenin batmasıyla gülistân-ı hayatımın gülü solup gider, binâenaleyh, onun yerine bana bir yâdigâr lâzım olur."

3087. "Olmaya ki bundan bir çeşm-i zahm erişsin. Eğer o giderse, bana bir yadigar gerekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. "Olmaya ki bundan bir çeşm-i zahm erişsin. Eğer o giderse, bana bir yadigar gerekdir.

"Çeşm-i zahm" (göz yarası), azarlama ve eksikliktir ki, Araplar buna "aynü'l-lâme" derler. Türkçe "nazar değmek" diye ifade edilir. Yani, "Olmaya ki bu rüyadan oğluma bir azarlama ve eksiklik erişsin. Eğer o böyle bir zarara uğrayıp giderse, onun yerine bana bir yadigâr lazımdır."

"Çeşm-i zahm", âzar ve noksanîdir ki, Arablar "aynü'l-lâme" derler. Türkçe "nazar değmek" ta'bir olunur. Ya'ni, "Olmaya ki bu rü'yâdan oğluma bir âzar ve noksan erişsin. Eğer o böyle ziyâna uğrayıp giderse, onun yerine bana bir yâdigâr lâzımdır."

3088. "Mâdemki fenâ için sebeb müntehâsız oldu, binâenaleyh biz hangi yolu bağlayalım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. "Mademki yok olmak için sebep sonsuz oldu, bu sebeple biz hangi yolu bağlayalım?"

Mademki ölümün ve yok olmanın sebepleri sonsuzdur, bu sebeple biz insana yönelen bu sonsuz ölüm sebeplerinin yollarını nasıl bağlayabiliriz ve hangi yolu kapatabiliriz?

Mâdemki ölümün ve fenânın esbâbına nihâyet yokdur, binâenaleyh biz insana müteveccih olan bu nihâyetsiz ölüm sebeblerinin yollarını nasıl bağlayabiliriz ve hangi yolu kapayabiliriz?

3089. Sokucu ölüm tarafına yüz pencere ve kapı açılmak vaktinde gıcır gıcır ediyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. Sokucu ölüm tarafına yüz pencere ve kapı açılmak vaktinde gıcır gıcır ediyor.

"Ledîğ", "ledğ" masdarından türemiş, sıfat-ı müşebbehe (kalıcı sıfat) olup, "sokucu" anlamındadır. "Jîğ jîğ", kapı açılırken çıkan ses olup, "gıcırtı" denir. Yani, "Sokucu ve elem verici olan ölüm tarafına hastalıkların ve türlü türlü kazaların pencere ve kapıları açılmak esnasında gıcır gıcır eder; ve ölümün o kapılardan ve pencerelerden geldiği anlaşılır."

“Ledîğ”, “ledğ” masdarından sıfat-ı müşebbehe olup, “sokucu” ma'nâsınadır. “Jîğ jîğ", kapı açılırken çıkan ses ki, "gıcırtı" denir. Ya'ni, “Sokucu ve elem verici olan ölüm tarafına hastalıkların ve türlü türlü kazaların pencere ve kapıları açılmak esnasında gıcır gıcır eder; ve ölümün o kapılardan ve pencerelerden geldiği anlaşılır.”

3090. O ölüm kapılarının acı gıcırtısını, harîsin kulağı hırs-ı bergden nâşî işit- [3104] mez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. O ölüm kapılarının acı gıcırtısını, hırslı kişinin kulağı dünya malı hırsından dolayı işitmez.

"Berg", burada dünya mühimmatı ve levazımatı anlamındadır. Yani, "Hırslı kişinin kulağı, dünya mühimmatı ve levazımatı hırsından dolayı ölüm kapılarının acı gıcırtılarını işitmez." Bu kapı gıcırtılarından birisi de saçların ve sakalların ağarmasıdır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'e "عظنى يا رسول الله" yani "Yâ Resûlallah! Bana vaaz ve nasihat buyur" dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, "كفى بالموت واعظا يا عمر" yani, "Yâ Ömer, vaiz olarak sana ölüm yeter!" buyurdu. Cenâb-ı Ömer kapısına bir adam tayin etti. Her gün yüksek sesle kendisine bu hadis-i şerifi hatırlatırlardı. Saçına ve sakalına ak düştüğünde, münadiye izin verip, "Artık hacet kalmadı. Saçım sakalım da bana ölümü hatırlatmaktadır" buyurdu. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: "موی سیه کردی سفید جاسوس مرگ آمد بدید گشت زدنیا نا امید ای دل دمی بیدار شو" "Kara saçı beyaz yaptın, ölüm casusu ortaya çıktı. Dünyadan ümidini kestin, ey gönül bir an uyan!"

“Berg”, burada mühimmat ve levâzımât-ı dünyeviyye ma'nâsınadır. Ya'ni, “Harisin kulağı mühimmât ve levâzımât-ı dünyeviyye hırsından dolayı ölüm kapılarının acı gıcırtılarını işitmez.” Bu kapı gıcırtılarından birisi de saçların ve sakalların ağarmasıdır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'e عظنى يا رسول الله Ya'ni “Yâ Resûlallah! Bana va'z ü nasihat buyur” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi, كفى بالموت واعظا يا عمر ya'ni, “Yâ Ömer, vâiz olarak sana ölüm yeter!” buyurdu. Cenâb-ı Ömer kapısına bir adam ta'yîn etti. Her gün yüksek sadâ ile kendisine bu hadis-i şerîfi ihtâr ederlerdi. Vaktâki saçına ve sakalına ak düştü, münâdîye izin verip, “Artık hâcet kalmadı. Saçım sakalım dahi bana ölümü ihtâr etmektedir” buyurdu. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: موی سیه کردی سفید جاسوس مرگ آمد بدید گشت زدنیا نا امید ای دل دمی بیدار شو “Kara saçı beyaz yaptın, ölüm câsusu zâhir oldu. Dünyadan nâ-ümîd oldun, ey gönül bir dem uyan!”

3091. Ten tarafından olan derdler kapının sesidir. Hasımlar tarafından olan cefâ da kapının sesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Ten tarafından olan dertler kapının sesidir. Hasımlar tarafından olan cefa da kapının sesidir.

Beden tarafından ortaya çıkan ağrılar ve hastalıklar, ölüm kapısının açılmasının sesidir; aynı şekilde, senin can düşmanın olan kimselerin sana yaptığı eziyet ve cefa da yine o kapının sesi ve gıcırtısıdır.

Cisim tarafından zâhir olan ağrılar ve hastalıklar ölüm kapısının açılmasının sesidir; ve kezâ senin canının hasmı olan kimselerin sana yaptığı ezâ ve cefâ dahi yine o kapının sesi ve gıcırtısıdır."

3092. Ey cân ü ser! Bir dem tıbbın fihristini oku! Parlayan akılların ateşine nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Ey can ve baş! Bir an tıbbın fihristini oku! Parlayan akılların ateşine bak!

"Can ve baş", dinleyicilere hitaptır. "Ey" nida harfi düşmüştür. Yani, "Ey sözü idrak eden ruh ve beyin" demektir. "Mültehib", "parlayan ve alev saçan" demektir. Yani, "Ey sözü idrak eden can ve baş sahibi kimse! Bir an tıp kitaplarının fihristini oku da, insan bedeninde parlayan ve alev saçan hastalıkları gör ve onların ateşine bak!" Hint nüshalarında "can ve baş" yerine "ey oğul" geçmektedir.

“Cân ü ser”, sâmi'lere hitâbdır. "Ey" harf-i nidâsı mahzûfdur. Ya'ni, "Ey sözü müdrik olan rûh ve dimâğ" demek olur. "Mültehib", "parlayan ve alev saçan." Ya'ni, "Ey sözü müdrik olan can ve baş sahibi kimse! Bir dem tıb kitâblarının fihristini oku da, cism-i insânîde parlayan ve alev saçan hastalıkları gör ve onların ateşine nazar et!" Hind nüshalarında “cân ü ser" yerine "ey püser" vâki' olmuşdur.

3093. Agah ol, git tıb kitabını oku! Tâ ki kumlar sayısınca marazlar göresin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. Bilgilen, git tıp kitabını oku! Tâ ki kumlar sayısınca hastalıklar göresin.

3094. Bütün o kahbelerden bu eve yol vardır; her yer iki adımda akreblerden dolu kuyu vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Bütün o kahpelerden bu eve yol vardır; her yer iki adımda akreplerle dolu kuyu vardır.

"Gar", Farsçada kahpe ve fahişe demektir. Hastalıklar "fahişe"ye benzetilmiştir. Benzetme yönü şudur ki, fahişeler bir eve girmeye yol bulurlarsa o ev halkını bozarlar. Hastalıklar da beden evine girdiği zaman o bedeni bozarlar. Yani, "Her biri bir fahişe hükmünde olan bütün o hastalıklardan bu insan bedeni evine yol vardır. Bu dünya hayatının her iki adımında akreplere benzeyen mikroplarla dolu kuyu vardır." Nasıl ki bu mikroplara III. cildin 26 numarasına denk gelen, ["Zerreler gördüm ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beyt-i şerifinde işaret buyurulmuştu.

"Gar", Fârisî'de kahpe ve fahişe demekdir. Hastalıklar "fahişe"ye teşbíh buyurulmuşdur. Vech-i şebeh budur ki, fahişeler bir eve girmeye yol bulurlarsa o ev halkını ifsâd ederler. Hastalıklar da cisim evine girdiği vakit o cismi ifsâd ederler. Ya'ni, "Her biri bir fahişe mesâbesinde olan bütün o marazlardan bu vücûd-i beşer hânesine yol vardır. Bu hayât-ı dünyevînin her bir iki adımında akreblere müşâbih olan mikroplarla dolu kuyu vardır. Nitekim bu mikroplara III. cildin 26 numarasına müsâdif olan, ["Zerreler gördüm ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beyt-i şerîfinde işâret buyurulmuş idi.

3095. "Rüzgâr sertdir ve benim çerağım bir ebterdir; ondan diğer bir çerâğ tutturayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. "Rüzgâr serttir ve benim çerağım bir ebterdir; ondan başka bir çerağ tutuşturayım!"

Bu şerefli beyit şahın dilindendir. "İlahi kaza rüzgârı serttir ve benim çerağım ve mumum ise sonsuz ve devamsızdır. Onu bu rüzgâr söndürmeden önce ondan başka bir çerağ yakayım!" "Ebter", sözlükte kuyruğu kesik hayvan ve sonunda oğlu ve kızı olmayan insan ve öldükten sonra adı anılacak hayrı ve ihsanı olmayan kimse anlamındadır. Burada ikinci ve üçüncü anlamlar uygundur. "Başka bir çerağ yakmak"tan kasıt, şahın oğlunun soyudur.

Bu beyt-i şerîf şâhın lisânındandır. “Kazâ-yı ilâhî rüzgârı sertdir ve benim çerâğım ve mumum ise sonsuz ve devamsızdır. Onu bu rüzgâr söndürmezden evvel ondan diğer bir çerağ yakayım!" "Ebter", lügatde kuyruğu kesik hayvan ve sonunda oğlu ve kızı olmayan insan ve öldükden sonra adı yâd olunacak hayrı ve ihsânı olmayan kimse ma'nâsınadır. Burada ikinci ve üçüncü ma'nâlar münasibdir. "Diğer bir çerağ yakmak"dan murâd, şâhın oğlunun zürriyetidir.

3096. Tâ ola ki, her ikiden birisi kâfî ola! Eğer rüzgâr ile o bir çerağ yerinden giderse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Tâ ki, her ikisinden birisi yeterli olsun! Eğer rüzgâr ile o bir çerağ yerinden giderse.

"Eğer ilâhî kazâ ile gelecek olan ölüm rüzgârı, biri oğluma ve diğeri oğlumun oğlundan ödünç olan iki mumdan birini söndürürse, aksine birisi kalır." Hint nüshalarında "kâfi" yerine "vâfi" yazılıdır.

"Eğer kazâ-yı ilâhî ile gelecek olan ölüm rüzgârı, biri oğluma ve diğeri oğlumun oğlundan âriyet olan iki çerâğdan birini söndürürse, belki birisi kalır." Hind nüshalarında "kâfi" yerine "vâfi" muharrerdir.

3097. Arif gibi ki, nâkıs çerâğ olan tenden, ferağ için gönül şem'ini parlattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. Arif gibi ki, noksan bir kandil olan bedenden vazgeçmek için gönül mumunu parlattı.

Bu şerefli beyit Cenâb-ı Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafındandır. Yani, "Şahın maksadı görünüşte arifin maksadına benzedi. Çünkü arif, noksan ve yok olmaya mahkûm olan beden kandilinden vazgeçmek için gönül mumunu yaktı ve fani olan hayvani ruha karşı kayıtsız kalıp baki olan insani ruhu marifet (Allah bilgisi) nuru ile parlattı."

Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr tarafındandır. Ya'ni, "Şahın maksadı zâhirde ârifin kasdına benzedi. Zîrâ ârif, nâkıs ve zevâle mahkûm olan cisim çerâğından ferâğat için gönül şem'ini yaktı ve fânî olan rûh-i hayvânîye karşı lâkayd kalıp bâkî olan rûh-i insânîyi nûr-i maârif ile parlattı."

3098. Tâ ki bir gün bu ansızın sönerse, o kendi gözünün önüne can şem'ini koya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. Tâ ki bir gün bu ansızın sönerse, o kendi gözünün önüne can şem'ini koya!

Tâ ki bir gün bu hayvani ruh (bedensel ruh) çerağı ölüm sebebiyle ansızın sönerse, o ârif (Allah'ı bilen kişi) kendi berzahî cisminin (ölümden sonraki ara âlemdeki bedenin) gözünün önüne parıl parıl parlayan insani ruh (ilahi ruh) şem'ini (mumunu) koya!

Tâ ki bir gün bu rûh-i hayvânî çerâğı ölüm sebebiyle ansızın sönerse, o ârif kendi cism-i berzahîsinin gözü önüne parıl parıl parlayan rûh-i insânî şem'ini koya!

3099. O bunu fehm etmedi; binaenaleyh "garer" cihetinden fânî olan şem'ini diğer fânîye verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. O bunu anlamadı; bu sebeple "garer" (sonucu bilinmeyen, belirsiz) yönünden fânî olan mumunu diğer fânîye verdi.

"Garer", sözlükte sonucu gizli olan ve sonu bilinmeyen demektir; fıkıh teriminde ise, denizdeki balığın ve havadaki kuşun satışı gibi, gaip (görünmeyen) satış anlamındadır. Yani, "Halbuki o zavallı şah, ârifler gibi sönecek bir mumun yerine başka bir mum yakma gerekliliğini idrak ettiyse de, yakılacak mumun türünü belirleyemedi; ve onların mum yakma hususundaki niyetlerinin iç yüzünü anlayamadı. Bu sebeple, fânî ve akıbeti meçhul olan oğlunun yerine, yine fânî ve akıbeti meçhul olan onun oğlunu geçirmeye niyet etti."

"Garer", lügatde mestûrü'l-âkıbe olan ve sonu ma'lûm olmayan demekdir; ve fıkıh ıstılâhında, denizdeki balığın ve havadaki kuşun bey'i gibi bey-i gāib ma'nâsınadır. Ya'ni, "Halbuki o zavallı şâh, ârifler gibi sönecek bir çerâğın yerine diğer bir çerâğ yakma lüzûmunu idrâk etti ise de, yakılacak çerağın nev'ini ta'yîn edemedi; ve onların çerâğ yakmak hususundaki kasdlarının bâtınını anlayamadı. Binâenaleyh, fânî ve âkıbeti meçhûl olan oğlunun yerine, yine fânî ve âkıbeti meçhûl olan onun oğlunu ikāme etmeye kasd etti."

## İnkıtâ'-i nesil korkusundan nâşi pâdişahın kendi oğluna gelin getirmesi

3100. Böyle olunca onun için bir gelin istemek lâzım, tâ ki bu tezevvücden [3113] onun nesli görünsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. Böyle olunca onun için bir gelin istemek gerekir ki, bu evlilikten onun nesli görünsün!

Padişah kendi kendine dedi ki: "Mademki oğlumun akıbeti (sonu) bilinmiyor, ona bir gelin alıp evlendirmek gerekir ki, bu evlilikten onun nesli bu âlemde görünsün." Hint nüshalarında "tâ nümâyed" (görünsün) yerine "tâ bemând" (kalsın) vâki'dir (geçmektedir). "Ta ki, bu evlilikten onun nesli kalsın!" demek olur.

Pâdişâh kendi kendine dedi ki: "Mâdemki oğlumun âkıbeti meçhûldür, ona bir gelin alıp evlendirmek lâzımdır, tâ ki bu tezevvücden onun nesli bu âlemde görülsün." Hind nüshalarında "tâ nümâyed" yerine "tâ bemând" vâ-ki'dir. "Tâ ki, bu tezevvücden onun nesli kalsın!" demek olur.

3101. "Eğer bu doğan fenâ tarafına giderse dahi, onun yavrusu doğandan sonra doğan olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. "Eğer bu doğan fenâ tarafına giderse dahi, onun yavrusu doğandan sonra doğan olur."

Birinci mısraın sonundaki "bâz", "dahi" anlamına gelen edattır. İkinci mısraın sonundaki "bâz"ların ikisi de "doğan kuşu" demektir. ز بعد باز izafet terkibidir. Yani, "Doğan kuşu gibi olan benim oğlum, ölüm sebebiyle yokluk tarafına giderse dahi, onun yavrusu bu doğan gibi olan oğlumdan sonra büyüyüp doğan olur."

Birinci mısrânın nihayetindeki “bâz", "dahi" ma'nâsına olan edatdır. İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "bâz"ların ikisi de "doğan kuşu" demekdir. ز بعد باز terkîb-i izâfidir. Ya'ni, "Doğan kuşu gibi olan benim oğlum, ölüm sebebiyle fenâ tarafına giderse dahi, onun yavrusu bu doğan gibi olan oğlumdan sonra büyüyüp doğan olur."

3102. "Bu doğanın sûreti eğer buradan giderse, onun ma'nâsı veledde bâkî olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. "Bu doğanın sûreti eğer buradan giderse, onun ma'nâsı veledde bâkî olur."

Yani, "Bu doğan hükmünde olan oğlumun sûreti ölüm sebebiyle bu dünya üzerinden kaybolup giderse, onun manası ve bâtını kendi oğlunda kalır."

Ya'ni, "Bu doğan mesâbesinde olan oğlumun sûreti ölüm sebebiyle bu dünyâ yüzünden gâib olup giderse onun ma'nâsı ve bâtını kendi oğlunda bâ-kî kalır."

3103. O nebîh olan şâh ki, Mustafa'dır. Bunun için الولد سر أبيه "Çocuk babasının sırrıdır") buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. O yüce şanlı şah ki, Mustafa'dır. Bunun için الولد سر أبيه ("Çocuk babasının sırrıdır") buyurdu.

"Nebîh", uyanıklık ve şan ve şeref ve şöhret anlamına gelen "nebâhet"ten türemiş bir sıfat-ı müşebbehedir; "uyanık ve şerefli ve meşhur" demektir. الولد سر أبيه yani "Çocuk babasının sırrıdır" hadîs-i şerîftir. Yani "Oğul, babanın anlamı ve bâtını olduğu için her şeyin hakikatinden haberdar ve uyanık olan şah ki, Mustafa (a.s.v.)'dır, 'Çocuk babasının sırrıdır' buyurdu."

Bilinmeli ki, bu hadîs-i şerîfin tefsiri hususunda âlimlerin çeşitli görüşleri vardır. Burada onların zikri uzundur. En doğru olanı şudur ki: "Çocuğun hayatı babasının vücudundan oluşur. Zira, bilimsel olarak sabittir ki, nutfede bir takım hayvanlar vardır. Çocuğun aslı bu hayvanlardan birisidir. Ana rahminde tıbben bilinen birtakım dönüşümleri geçirip insan yavrusu şeklini kazanır. Çocuk insanlıkta babasının benzeri ve eşidir; ve zuhurdan önce babasının vücudunda gizli olup onun bâtını ve sırrıdır. Bu nutfe ana rahmine dökülürken kadının bakışı ve erkeğin tahayyülleri çocuğun yaratılışı üzerinde etkilidir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî efendimiz Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 188. babında şöyle buyururlar: "Cimâ' esnasında kadın bir surete baktığında veyahut cimâ' ve inzal esnasında erkek bir sureti tahayyül ettiğinde çocuk tahayyül olunan suretin yaratılışı üzerine olur. Bunun için hekimler cimâ' esnasında erkek ile kadına, o surete bakmak üzere, mekânlarda büyük hekimlerden faziletli kişilerin suretlerini tasvir etmelerini emrederler. Zira hayalde iz bırakan şey tabiatta tesir eder. Şimdi o suret üzerine olan bu hayal gücü sudan oluşan çocukta zahir olur ve bu, tabiat ilminde acayip bir sırdır."

"Nebîh", uyanıklık ve şân ve şeref ve şöhret ma'nâsına olan "nebâhet"den sıfat-ı müşebbehedir; "âgâh ve uyanık ve şerîf ve meşhûr" demek olur. الولد سر أبيه Ya'ni "Çocuk babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfdir. Ya'ni "Oğul, babanın ma'nâsı ve bâtını olduğu için her şeyin hakikatinden haberdâr ve âgâh olan şâh ki, Mustafa (a.s.v.)dır, “Çocuk babasının sırrıdır" buyurdu.

Ma'lûm olsun ki, bu hadîs-i şerîfin tefsîri hususunda ulemânın muhtelif akvâli vardır. Burada onların zikri uzundur. En musîbi budur ki: "Çocuğun hayâtı babasının vücûdundan tekevvün eder. Zîrâ, fennen sâbitdir ki, nutfede bir takım huveynât vardır. Çocuğun aslı bu hayvancıklardan birisidir. Ana rahminde tıbben ma'lûm olan birtakım istihâlâtı geçirip insan yavrusu şeklini iktisâb eder. Çocuk insâniyetde babasının misli ve nazîridir; ve kable'z-zuhûr babasının vücudunda mahfi olup onun bâtını ve sırrıdır. Bu nutfe ana rahmine dökülürken kadının nazarı ve erkeğin tahayyülâtı çocuğun hilkati üzerinde müessirdir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî efendimiz Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 188. bâbında şöyle buyururlar: "Inde'l-cimâ' kadın bir sûrete nazar ettikde veyâhud inde'l-vikā' ve'l-inzâl erkek bir sûreti tahayyül eyledikde çocuk tahayyül olunan sûretin hulku üzerine olur. Bunun için hükemâ inde'l-cimâ' erkek ile kadın o sûrete nazar etmek üzere, emâkinde ekâbir-i hükemâdan fuzalânın sûretlerini tasvîr ile emrederler. Zîrâ hayâlde müntabi' olan şey tabiatda te'sîr eder. İmdi o sûret üzerine olan bu kuvve-i hayâliyye sudan tekevvün eden veledde zâhir olur ve bu, ilm-i tabiatda bir sırr-ı acibdir."

3104. Bu ma'na için bütün halk, fart-ı muhabbetlerinden nâşî çocuklara san'atlarını öğretirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. Bu anlam için bütün insanlar, aşırı sevgilerinden dolayı çocuklara sanatlarını öğretirler.

"Şeğaf", sözlükte "kalp zarına vurmak ve dokunmak" anlamına gelir. "Aşk ve sevginin istila ederek kalbi tamamen sarması" anlamında kullanılır ki, aşırı sevgiden kinayedir. "Hiref", "sanat" anlamına gelen "hirfet" kelimesinin çoğuludur. Yani, "Çocuk babasının sırrı olduğu anlamından dolayı bütün insanlar, aşırı sevgilerinden dolayı kendi sırları olan çocuklara bildikleri her şeyi ve sanatlarını öğretirler; ve hiç kimseye öğretmek istemedikleri bilgiyi çocuklarına bolca verirler."

"Şeğaf", lügatde "gışâ-yı kalbe vurmak ve dokunmak" ma'nâsınadır. "Aşk ve muhabbet istîlâ ederek kalbi üstünden bürümek" ma'nâsında kullanılır ki, fart-ı muhabbetden kinâyedir. "Hiref", "sanat" ma'nâsına olan "hir- fet"in cem'idir. Ya'ni, "Çocuk babasının sırrı olduğu ma'nâsından dolayı bü- tün halk, fart-ı muhabbetlerinden kendi sırları olan çocuklara bildikleri her şe- yi ve san'atlarını öğretirler; ve hiç kimseye öğretmek istemedikleri ma'rifeti çocuklarına ibzâl ederler."

3105. Ta ki onların o kalıbı nihan olduğu vakit, o ma'nâlar cihanda kalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Ta ki onların o kalıbı gizlendiği zaman, o anlamlar dünyada kalsın!

Ta ki babaların o unsurlardan oluşan bedenleri ölüm sebebiyle toprak altında çözülüp gözlerden gizlendiği zaman, kendilerinde olan anlamlar, oğullarına intikal etmek suretiyle dünyada kesintisiz bir şekilde kalmaya devam etsin!

Tâ ki babaların o cism-i unsurileri ölüm sebebiyle toprak altında inhilâl edip gözlerden nihan olduğu vakit, kendilerinde olan ma'nâlar, oğullarına in- tikāl etmek sûretiyle cihânda müteselsilen bâkî kalsın!

3106. Her müstaid olan sagîrin rüşdü için Hak hikmetle onların hırsına cidd vermişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. Her yatkınlığı olan küçüğün olgunlaşması için Hak, hikmetle onların hırsına ciddiyet vermiştir.

Her yatkınlığı olan çocuğun doğru yola gitmesi için Yüce Allah, hikmeti sebebiyle babaların o çocuklara öğretme hırsına ciddiyet vermiştir. Bu hırslarının tatmini için son derecede çaba gösterirler.

Her isti'dâdı olan çocuğun doğru yola gitmesi için Hak Teâlâ hikmeti se- bebiyle babaların o çocuklara ta'lîm hırsına cidd vermişdir. Bu hırslarının tat- mîni için son dercede sa'y ederler.

3107. "Ben dahi kendi neslimin devamı için kendi oğluma güzel mezhebli eş isterim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. "Ben de kendi neslimin devamı için kendi oğluma güzel ahlaklı eş isterim."

3108. "Bir salihin neslinden bir kız isterim. Bir talıh olan azîm padişahın neslinden değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. "Bir sâlih kişinin soyundan bir kız isterim. Talihsiz olan yüce padişahın soyundan değil!"

"Tâlıh", kötü ve fâsık (günahkâr) kişidir; "pâdişâhî"deki "yâ" yüceltme yâ'sıdır. Yani, "Ben alacağım kızı iyi bir adamın soyundan seçmek isterim. Dış görünüşte kuvvet sahibi olan fakat kötü ve fâsık olan bir padişahın kızını oğluma almak istemem!"

"Tâlıh", fenâ ve fâsık kimse; "pâdişâhî"deki "yâ" yâ-i ta'zîmdir. Ya'ni, "Ben alacağım kızı iyi bir adamın neslinden intihâb etmek isterim. Kuvvet-i zâhire sahibi ve fakat fenâ ve fâsık olan bir pâdişâhın kızını oğluma almak istemem!"

3109. Şah muhakkak bu salihdir, âzâde odur. Fercin ve boğazın esîri değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. Şah muhakkak bu sâlih kişidir, özgür olan odur. Cinsel organın ve boğazın esiri değildir.

"Ferc", hem erkeğin hem de kadının cinsel organına denir. Yani, "Asıl şah bu sâlih olan kimsedir. Böyle bir kimse nefsinin bağlarından kurtulup hür olmuştur. Kendi cinsel organının ve boğazının esiri değildir." Çünkü cinsel zevk ve yeme içme kişinin en büyük bağlarındandır. Her bir kötülük bu zevklerin elde edilmesi ve maksadıyla işlenir.

"Ferc", hem erkeğin ve hem de kadının âlet-i tenâsülüne derler. Ya'ni, "Asıl şâh bu sâlih olan kimsedir. Böyle bir kimse nefsinin bağlarından kurtu- lup hür olmuşdur. Kendi âlet-i tenâsülünün ve boğazının esîri değildir." Zîrâ zevk-i tenâsül ve taâm kişinin en büyük bağlarındandır. Her bir fenâlık bu zevklerin istihsâli ve maksadıyla irtikâb olunur.

3110. O zencinin adı aksine "Kâfûr" olduğu gibi, esirlere "şâh" lakabını yap- [3123] tılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. O zencinin adı aksine "Kâfûr" olduğu gibi, esirlere "şâh" lakabını taktılar.

Halk, lakabı ve ismi ters koyarlar. Örneğin, kapkara olan bir zenci köleye bembeyaz olan "Kâfûr" ismini takarlar. Bunun gibi, nefse ait sıfatlarının esiri olan adamlar da aksine hürriyet tasavvur edip "şâh" lakabını verirler.

"Halk, lakabı ve ismi ters koyarlar. Meselâ kapkara olan bir zenci köleye bembeyaz olan "Kâfûr" ismini takarlar. Bunun gibi sıfât-ı nefsâniyyesinin esîri olan adamlar da aksine hürriyet tasavvur edip "şâh" lakabını verirler."

3111. "Hunhar" olan badiyenin adı “mefâze" oldu. Avâm o "pis"e "nik-baht" derler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. "Yıkıcı" olan çölün adı "mefâze" oldu. Halk o "pis"e "talihli" derler.

"Pîs", "baras" dedikleri bir hastalığın adıdır ki, beden bu hastalık sebebiyle alaca bir hâle gelir; ve aşağılık ve rezil adamdan kinaye olarak kullanılır. Murdar anlamında Türkçeye aktarılmıştır (Burhan).

"Mefâze", kurtuluş yeri demektir. Yani, "Mefâze, kurtuluş yeri demek olduğu hâlde halk, insanların ölümlerine sebep olan korkunç çöle tersine olarak bu ismi koydular. Bunun gibi halk da o aşağılık ve rezil olan kimseye iyi talihli ve devlet sahibi derler."

"Pîs", "baras" dedikleri bir illetin ismidir ki, cisim bu illet sebebiyle alaca bir hâle gelir; ve hasîs ve rezîl adamdan kinâye olarak kullanılır. Murdar ma'nâsında Türkçe'ye nakledilmişdir (Burhân).

"Mefâze", necât mahalli demekdir. Ya'ni, "Mefâze, necât mahalli demek olduğu halde halk, insanların ölümlerine sebeb olan korkunç sahrâya tersine olarak bu ismi koydular. Bunun gibi avâm dahi o hasîs ve rezîl olan kimseye iyi tali'li ve sahib-i devlet derler."

3112. Şehvetin ve gazabın ve emelin esîrine "Bey" yahud "Sadr-ı ecell" yazmışdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. Şehvetin, gazabın ve emelin esirine "Bey" yahut "Sadr-ı ecell" yazmıştır.

Halktan birinin nefsine ait kötü sıfatlara esir olan bir kimseye hitaben yazdığı dilekçede "Bey" yahut "Sadr-ı a'zâm" lakaplarını kullanır. Bunlar ise onun hâline göre ters şeylerdir. "Sadr"ın çeşitli anlamları vardır. Burada, "bey, büyük rütbe ve makama sahip olan kimse" demektir.

Avâm nefsinin kötü sıfatlarına esîr olan bir kimseye hitâben yazdığı arîzada "Bey" yâhud "Sadr-ı a'zâm” lakablarını kullanır. Bunlar ise onun hâline nisbetle ters şeylerdir." "Sadr"ın müteaddid ma'nâları vardır. Burada, "bey, büyük rütbe ve mansıbı hâiz olan kimse" demekdir.

3113. O ecelin esîrlerine avâm beldelerde "ecell olan beyler" nâmını verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. O ecelin esirlerine avam, beldelerde "ecel olan beyler" adını verdi.

Sözün özü, hâlin hakikatinden gafil ve dış görünüşlere bakan avam, o ecelin ve ölümün esirlerine, şehirlerde aksine olarak "yüce beyler" adını verdi.

Velhâsıl hakikat-i hâlden gāfil ve zevâhire nâzır olan avâm, o ecelin ve ölümün esîrlerine, şehirlerde tersine olarak "âlî beyler" nâmını verdi.

3114. Ona "sadr" ta'bîr ederler ki, saff-i niâlde, ya'ni câh ve malda onun canı süflîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Ona "sadr" derler ki, makam ve malda onun canı alçaktır.

"Saff-ı niâl", ayakkabı çıkarılan yerdir ki, "kapı önü" demektir; "câh" dünyevî makamdır ve "câh ü mâl", saff-ı niâlin açıklamasıdır. Yani, "Halk öyle bir kimseye büyük makam sahibi derler ki, o kimsenin hayatı mana âlemine ve hakikate göre ayakkabılık ve kapı dibi mesabesinde olan makam ve malda bağlanıp alçak bir hale gelmiştir." Hint nüshalarında جان او پستست yerine جان اوبسته است geçmektedir. "Onun canı makam ve malda bağlanmıştır" demek olur.

"Ehl-i perde"den kasıt, sarayın haremi olan kadınlardır.

"Saff-ı niâl", ayakkabı çıkardıkları yerdir ki, "kapı önü" demekdir; "câh" mansıb-ı dünyevî ve “câh ü mâl", saff-ı niâlin tefsîridir. Ya'ni, "Halk öyle bir kimseye büyük mansıb sahibi ta'bîr ederler ki, o kimsenin hayâtı âlem-i ma'nâya ve hakîkate nisbetle pâbuşluk ve kapı dibi mesâbesinde olan câh ve malda bağlanıp süflî bir hâle gelmişdir." Hind nüshalarında جان او پستست yerine جان اوبسته است vaki'dir. "Onun canı saff-ı niâlde bağlanmışdır" demek olur.

"Ehl-i perde"den murâd, sarayın muhadderâtı olan kadınlardır.

## Pâdişâhın oğlu için fakîr bir zâhidin kızını intihâb etmesi ve ehl-i perdenin i'tirâzı ve onların fakîre ittisâlden arlanması

3115. Vaktaki şah bir zâhid ile karâbet ihtiyâr etti, bu haber hâtunların kulağına erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. Şah, bir zahit ile yakınlık kurmayı tercih ettiğinde, bu haber kadınların kulağına ulaştı.

"Şahın oğluna fakir bir zahidin kızını alacağı haberini sarayın kadınları duydu." "Hatun", Türkçede kibar kadınlara verilen unvandır. "Kadın" kelimesi bundan türemiştir.

"Şâhın oğluna fakîr bir zâhidin kızını alacağı haberini sarayın kadınları duydu." "Hâtûn", Türkçe'de kibar kadınlara verilen elkābdır. "Kadın" kelimesi bundan muharrefdir.

3116. Şehzâdenin anası aklının eksikliğinden nâşî dedi: "Akılda ve nakilde küfviyyet şartdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Şehzâdenin annesi, aklının eksikliğinden dolayı dedi ki: "Akılda ve nakilde denklik şarttır!"

"Denklik", "kefâet", soyda ve sopta, malda ve makamda ve bütün işlerde eşitlik demektir. "Nakil"den kasıt, fıkıh hükümleridir. Çünkü fıkıh hükümlerinde "denklik", nikâh akdinin şartlarındandır. Eğer denklik olmaksızın nikâh akdedilmiş olsa, evlenenlerden birinin velisi hâkime başvurarak nikâhı feshettirebilir. Çünkü aralarında denklik bulunmayan karı koca arasında iyi bir uyum olamayacağı aklen dahi sabittir; ve geçim aklının hükmü budur. Fakat hakikate bakan ahiret aklı sahipleri katında denklik hükmü başkadır. Onların bakışı güzel ahlâkadır. Dış görünüşte kibar ve büyük aileye mensup ve servet ve mal sahibi olan bir kimse, tabiatı itibarıyla alçak ve rezil olmakla, faziletli ahlâk sahibi olan bir fakir ile eşit olamaz. Bu fakirin seviyesi ondan yüksektir. Ve bilindiği gibi, geçim aklı, ahiret aklına göre eksiktir. Çünkü geçim aklı her şeyin dışını görür, iç yüzüne nüfuz edemez. Ahiret aklı ise her şeyin sonucunu düşünür. Şimdi kadınların bakışı dış görünüşe ve dünyevî gösterişe yönelik olduğundan akılları geçim aklıdır. Akılları bu mertebede olan erkekler dahi kadın hükmündedirler. Bu sebeple bu gibiler akılca eksiktirler. Şehzâdenin annesi dahi söylediği sözleri bu eksik olan geçim aklı ölçüsü ile söyledi.

"Küfviyyet", "kefâet", hasebde ve nesebde ve mâl ve câhda ve bilcümle umûrda müsâvât demekdir. "Nakil"den murâd, ahkâm-ı fıkhiyyedir. Zîrâ ahkâm-ı fıkhiyyede "kefâet", akd-i nikâhın şartındandır. Eğer küfviyet olmaksızın nikâh akd edilmiş olsa münâkihlerden birinin velîsi hâkime mürâcaatla nikâhı fesh ettirebilir. Çünkü aralarında küfviyet bulunmayan zevc ve zevce arasında hüsn-i imtizâc olamayacağı aklen dahi sâbitdir; ve akl-ı maâşın hükmü budur. Fakat hakikate nâzır olan akl-ı maâd sahipleri indinde hükm-i kefâet başkadır. Onların nazarı hüsn-i ahlâkadır. Zâhirde kibâr ve büyük âileye mensûb ve servet ü sâmân sâhibi bulunan bir kimse tab'an denî ve rezîl olmak i'tibârıyle ahlâk-ı fâzıle sahibi olan bir fakîr ile müsâvî olamaz. Bu fakîrin seviyesi ondan yüksekdir. Ve mâlûmdur ki, akl-ı maâş, aklı maâda nisbeten nâkısdır. Çünkü akl-ı maâş her şeyin zâhirini görür, bâtınına nüfüz edemez. Akl-ı maâd ise her şeyin âkıbetini teemmül eder. İmdi kadınların nazarı zâhire ve âlâyiş-i dünyeviyyeye ma'tûf olduğundan akılları akl-ı maâşdır. Akılları bu mertebede olan erkekler dahi kadın hükmündedirler. Binâenaleyh bu gibiler nâkısü'l-akıldırlar. Şehzâdenin anası dahi söylediği sözleri bu nâkıs olan akl-ı maâş ölçüsü ile söyledi.

3117. Sen şuhh ve buhlden ve zekâvetden bizim oğlumuzu bir dilenciye akd etmek istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. Sen cimrilik ve hasislikten ve zekâdan bizim oğlumuzu bir dilenciye nikâhlamak istiyorsun!

"Şuhh", hırsa yakın olan "buhl" (cimrilik) demektir; "buhl" ise nâkeslik edip el sıkmaktır ki, cömertliğin zıddıdır. "Dehâ", zekâ ve zarâfet demektir ki, burada felsefî düşünce ile meydana gelen zekâ ve zarâfet kastedilir. Yani, "Şehzâdenin annesi sözüne devam edip şaha dedi ki: "Sen hırsa yakın olan cimriliğinden ve nâkeslik yüzünden malını elinde tutmandan ve birtakım felsefî düşünce ile zarâfet göstererek bu cimriliğini örtmenden dolayı bizim oğlumuzu bir dilenciye bağlamak ve nikâhlamak istiyorsun!""

"Şuhh", hırsa mukârin olan "buhl"; "buhl", nâkeslik edip imsâk etmekdir ki, keremin zıddıdır. "Dehâ”, zekâvet ve zarâfet demekdir ki, burada felsefe-i fikriyye ile vâki' olan zekâvet ve zarâfet murâd olunur. Ya'ni, "Şehzâdenin anası sözüne devam edip şâha dedi ki: "Sen hırsa mukârin olan buhlünden ve nâkeslik yüzünden malını imsâkinden ve birtakım felsefe-i fikriyye ile zarâfet göstererek bu buhlünü setr etmenden dolayı bizim oğlumuzu bir dilenciye bağlamak ve akd etmek istiyorsun!""

3118. Dedi: "Sâlihe dilenci demek hatâdır. Zîra Hakk'ın ihsanından kalbi zengindir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Dedi: "Sâlihe dilenci demek hatâdır. Çünkü Hakk'ın ihsanından kalbi zengindir."

Şah, eşine hitaben ve cevap olarak dedi: "Hâli salâh üzere olan bir kimseye dilenci demek hatadır. Böyle bir kimsenin kalbi, Hakk'ın ihsanından zengindir." Çünkü zenginlik, mal çokluğu ile değildir. Örneğin, yüz bin lirası olan kimse, elli bin liraya avuç açan bir dilencidir. Fakat cebinde bir lirası olup, kâinatın servet ve zenginliğinden müstağni (ihtiyaç duymadan) yaşayan bir kimse hakikatte zengindir. Nitekim hadis-i şerifte: لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ اِنَّمَا الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ Yani, "Zengin, eşyanın çokluğundan zengin değildir. Zengin ancak nefsi ve zatı zengin olan kimsedir." Çünkü mal çokluğundan olan zenginlik, arızî (geçici) bir zenginliktir ve kalp zenginliği zâtî (özden gelen) bir zenginliktir. Arızî zenginlik, zevale (yok olmaya) maruzdur. Zâtî zenginlik ise kişinin nefsinden asla ayrılmaz. İmam Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz dahi nazmen şöyle buyururlar: "Her bir hırs sahibi fakirdir. Kanaat eden her bir kimse de zengindir."

Şâh zevcesine hitâben ve cevâben dedi: "Salâh-ı hâl sahibi olan bir kimseye dilenci demek hatâdır. Böyle bir kimsenin kalbi Hakk'ın ihsânından zengindir." Zîrâ zenginlik, mal çokluğu ile değildir. Meselâ yüz bin lirası olan kimse elli bin liraya avuç açan bir dilencidir. Fakat cebinde bir lirası olup, kâinâtın servet ü sâmânından müstağnî yaşayan bir kimse hakikatde zengin- dir. Nitekim hadîs-i şerîfde: لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ اِنَّمَا الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ Ya'ni, "Zengin, eşyanın çokluğundan zengin değildir. Zengin ancak nefsi ve zâtı zengin olan kimsedir." Zîrâ mal çokluğundan olan zenginlik gınâ-yı ârızîdir ve kalb zenginliği gınâ-yı zâtîdir. Gınâ-yı ârızî, ma'rûz-i zevaldir. Gınâ-yı zâtî şahsın nefsinden aslâ münfekk değildir. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz dahi nazmen şöyle buyururlar. "Her bir hırs sahibi fakirdir. Kanâat eden her bir kimse de zengindir."

3119. Takvadan dolayı kanâata kaçar; dilenci gibi alçaklıktan ve tembellikten değil.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. Takvadan dolayı kanaate yönelir; dilenci gibi alçaklıktan ve tembellikten değil.

"Tukâ", perhiz etmek, sakınmak ve korkmaktır; "kesel", tembellik ve gevşeklik; "leîmî", cimrilik ve alçaklık demektir. Yani, "Sâlih olan kimsenin fakirliği kanaatindendir. Yoksa dilenciler gibi tabiat alçaklığı ve tembellik yüzünden değildir; ve kanaati tercih etmesi de onun haramdan ve şüpheli lokmadan perhiz etmesinden ve sakınmasındandır."

"Tukā", perhîz etmek ve sakınmak ve korkmaktır; "kesel", tembellik ve gevşeklik; "leîmî", bahillik ve alçaklık demektir. Ya'ni, "Sâlih olan kimsenin fakrı kanâatindendir. Yoksa dilenciler gibi tabîat alçaklığı ve tembellik yüzünden değildir; ve kanâatı ihtiyâr etmesi de onun haramdan ve şübheli lokmadan perhîz etmesinden ve sakınmasındandır."

3120. Bir kıllet ki, o kanâattan ve takvâdandır, o alçakların fakr ve kılletinden ayrıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. Öyle bir azlık ki, o kanaatten ve takvadan kaynaklanır, o alçakların fakirliğinden ve azlığından ayrıdır.

"Kanaat etmek ve perhiz etmek cinsinden olan fakirlik ve azlık, o alçak ve tembel dilencilerin fakirliği ve azlığı cinsinden değildir." Çünkü o tembel dilencilerin fakirliği ve ihtiyacı halkadır. Fakat perhiz eden ve kanaatkâr olan fakirlerin fakirliği ve ihtiyacı, ancak Hak'kadır. Resûl-i Ekrem Efendimiz, اَلْفَقْرُ فَخْرِى yani "Fakirlik benim övüncümdür" hadis-i şeriflerinde övündükleri fakirlik ancak bu tür fakirliktir. Yoksa halkın keselerine göz diken ve çalışanların asalakları olarak yaşayan tembellerin fakirliği övünülecek bir şey değildir. Sözün özü, bu zümrenin fakirliği, وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ (Fâtır 35/15) yani, "Yüce Allah zengindir ve siz ise Allah'a muhtaçlarsınız" ayet-i kerimesinde beyan buyurulan fakirliktir. Buna göre, böyle perhizkâr ve kanaatkâr olan muhterem zatların ellerine binlerce lira geçse asla saklamayıp derhal ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Nitekim Ferîdun ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) yazdığı Menâkıb'da Cenâb-ı Pîr efendimizin fakirliklerini şöyle tasvir eder: Hz. Pîr efendimize sultanlar ve emirler geçim sebepleri için birçok para gönderdikleri halde o hazret onları, bazen Şeyh Salahaddîn Zerkûb-i Konevî ve bazen de Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evlerine gönderirler ve kendi saadetli evleri için bir kuruş alıkoymazdı. Ancak şiddetli zaruret hâsıl olup da büyük oğulları Sultan Veled (k.s.) hazretleri rica ederse onlara cüzi bir şey verirlerdi. Evlerinde özenle yemek piştiği gün ev halkına gücenirler ve yiyecek az olduğu gün onlara iltifat ederek, "Bugün bu ev sahiplerinin alınlarında fakirlik nuru parlıyor!" derler ve daima fakirlikle övünürlerdi.

"Kanâat ve perhîz etmek cinsinden olan fakr ve kıllet, o alçak ve tembel dilencilerin fakr ve kılletleri cinsinden değildir." Zîrâ o tembel dilencilerin iftikâr ve ihtiyacı halkadır. Fakat perhîz eden ve kanâatkâr olan fakirlerin iftikârı ve ihtiyacı, ancak Hakk'adır. Resûl-i Ekrem Efendimiz, اَلْفَقْرُ فَخْرِى ya'ni "Fakirlik benim fahrımdır" hadîs-i şerîflerinde iftihâr buyurdukları fakirlik ancak bu nevi' fakirlikdir. Yoksa halkın keselerine göz diken ve ashâb-ı sa'yin tufeylîsi olarak yaşayan tembellerin fakirliği iftihar olunacak bir şey değildir. Velhâsıl bu tâifenin fakr, وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ (Fâtır 35/15) ya'ni, "Allah Teâlâ zengindir ve siz ise Allah'a muhtaçlarsınız" âyet-i kerîmesinde beyan buyurulan fakrdır. Binâenaleyh böyle perhîzkâr ve kanâatkâr olan zevât-ı muhteremenin ellerine binlerce lira geçse aslâ saklamayıp derhâl erbâb-ı ihtiyaca dağıtırlar. Nitekim Ferîdun ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) yazdığı Menâkıb'da Cenâb-ı Pîr efendimizin fakrlarını şöyle tasvîr buyurur: Hz. Pîr efendimize selâtîn ve ümerâ esbâb-ı maîşet için birçok para gönderdikleri halde o hazret onları, ba'zan Şeyh Salahaddîn Zerkûb-i Konevî ve bâzan da Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evlerine gönderirler ve kendi hâne-i saâdetleri için bir pâre alıkoymaz idi. Ancak şiddet-i zarûret hâsıl olup da büyük mahdûmları Sultan Veled (k.s.) hazretleri ricâ ederse onlara cüz'î bir şey verirler idi. Evlerinde tekellüf ile yemek pişdiği gün ev halkına gücenirler ve yiyecek az olduğu gün onlara iltifat ederek, "Bugün bu ev sahiplerinin alınlarında nûr-i fakr lemeân ediyor!" derler ve dâimâ fakr ile iftihâr ederler idi.

3121. Eğer o, bir habbeyi bulursa baş koyar; bu ise altın hazînesinden himmetle sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Eğer o, bir habbeyi bulursa baş koyar; bu ise altın hazînesinden himmetle sıçrar.

"Habbe", burada eski zaman paralarından olan bir dinarın yirmi dört parçasından bir parçası demektir; ve kıymeti değersizdir. Yani, "O tembel dilenci bir habbeyi bulursa ona baş koyar ve secde eder, boyun eğer. Fakat, perhizkâr olan saygıdeğer kişi ise himmetinin yüksek olması sebebiyle altın hazinesi kendisine verilse sıçrar ve asla ona iltifat etmez."

"Habbe", burada eski zaman paralarından olan bir dînârın yirmi dört parçasından bir parçası demekdir; ve kıymeti lâ-şeydir. Ya'ni, "O tembel dilenci bir habbeyi bulursa ona baş koyar ve secde ve serfürû' eder. Fakat, perhîzkâr olan zât-ı muhterem ise himmetinin yüksek olması sebebiyle altın hazînesi kendisine verilse sıçrar ve aslâ ona iltifat etmez."

3122. Şah ki, o hırsdan nâşî her haramın kasdını eder, hümâm ona "dilenci" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Şah ki, o hırstan dolayı her haramın peşine düşer, yüce gönüllü kişi ona "dilenci" der.

"Hümâm", himmeti (yüksek gayesi) büyük olan kimse demektir. Yani, "Her haram malı toplamaya niyetlenen kimse, görünüşte şah ve hükümdar bile olsa, himmeti büyük olan din büyükleri o hükümdara "dilenci" gözüyle bakar."

“Hümâm”, himmeti azîm olan kimse demekdir. Ya'ni, "Her haram olan malı toplamaya kasdeden kimse, sûretde şâh ve hükümdar bile olsa, himmeti azîm olan ekâbir-i dîn o hükümdara "dilenci" nazarıyla bakar."

3123. Dedi: "Onun için cihaz olarak şehir ve kaleler, yahud gevher saçmak ve altın dökücülük hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Dedi: "Onun için cihaz olarak şehir ve kaleler, yahut cevher saçmak ve altın dökücülük hani?"

Şah, oğluna bir fakir kızı almak istemeyen aklı noksan eşine bu sözleri söyledikten sonra, eşi ona cevaben dedi: "Peki ama kızın çeyizi olması lazımdır. Çeyiz olarak bizim oğlumuza verilmesi gereken şehirler ve kaleler nerede? Yahut oğlumuzun şan ve şerefine layık bir şekilde bastığı yerlere saçılacak cevherler hani? Ve altın saçmak bu kızın ailesi için mümkün mü?"

Şâh oğluna bir fakîr kızı almak istemeyen nâkısu'l-akl haremine bu sözleri söyledikden sonra haremi ona cevâben dedi: “Peki ama kızın cihazı olmak lâzımdır. Cihâz olarak bizim oğlumuza verilmesi lâzım gelen şehirler ve kaleler nerede? Yahud oğlumuzun şân ve şerefine lâyık bir sûretde bastığı yerlere saçılacak cevherler hani? Ve altın saçıcılık bu kızın ailesi için mümkin mi?"

3124. Dedi: "Git! Her kim ki, dîn gamını ihtiyar etti, gamların bâkîsini Hak ondan kesti." Bu beyt-i şerîfde من جعل الهموم هما واحدا كفى الله جميع همومه ya'ni, "Kim gamlarını bir gam yaparsa Allah Teâlâ onun bütün gamlarına kifayet eder" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. "Gamlar”dan murâd, îcâbât-ı beşeriyye olarak fıkdânı gama ve hüzne sebeb olan ahvâl-i dünyeviyye ve uhreviyyedir. "Bir gam"dan murâd dahi, "dîn gamı"dır. Ya'ni, “Dîn gamını ihtiyâr eden kimseden Allah Teâlâ hazretleri sâir gamları izâle eder." Beyit: Gam değildir gide dünyâ kala dîn Gam odur ki kala dünyâ gide dîn&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Dedi: "Git! Her kim ki, din gamını seçti, Hak diğer gamları ondan kesti." Bu şerefli beyitte "Kim gamlarını tek bir gam yaparsa, Yüce Allah onun bütün gamlarına yeter" hadis-i şerifine işaret edilir. "Gamlar"dan maksat, beşerî gereklilikler olarak kaybedilmesi gam ve hüzne sebep olan dünyevî ve uhrevî hallerdir. "Tek bir gam"dan maksat ise "din gamı"dır. Yani, "Din gamını seçen kimseden Yüce Allah diğer gamları giderir." Beyit: Gam değildir dünya gitsin din kalsın. Gam odur ki dünya kalsın din gitsin.

3125. Şah galib geldi. Bir latîf cevherli salihin aslından ona bir kız verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. Şah galip geldi. Ona latif cevherli bir salihin soyundan bir kız verdi.

Şah, eşiyle böyle birtakım münakaşalardan sonra ona galip geldi. Cevheri ve yaratılışı latif olan bir salih kişinin soyundan oğluna bir kız verdi. Hint nüshalarında "dâdeş" yerine "bested" yazılmıştır, bu da "bir kız aldı" demektir.

"Şâh zevcesiyle böyle birtakım münakaşalardan sonra ona galib geldi. Cevheri ve tıyneti latîf olan bir sâlih âdemin neslinden oğluna bir kız verdi." Hind nüshalarında "dâdeş" yerine "bested" yazılmışdır, “bir kız aldı" demek olur.

3126. Melâhatda ise, kendi nazîrini tutmadı. Onun çehresi kuşluk güneşinden daha parlak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Güzellikte ise, kendi benzerini tutmadı. Onun çehresi kuşluk güneşinden daha parlak idi.

Bu sâlih adamın kızının güzellikte benzeri yok idi. Yüzü güneşin kuşluk vaktindeki parlaklığından daha parlak idi.

Bu sâlih adamın kızının güzellikde nazîri yok idi. Yüzü güneşin kuşluk vaktindeki parlaklığından daha parlak idi.

3127. Kızın güzelliği bu idi. Onun ahlâkı iyilikden öyle idi ki, beyâna sığmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. Kızın güzelliği bu idi. Onun ahlâkı iyilikten öyle idi ki, anlatmaya sığmaz.

3128. Dîni sayd et, tâ ki hüsn ve mal ve câh ve intifa' olunan baht teba' da erişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Dini elde et ki güzellik, mal, makam ve faydalanılan talih de peşinden gelsin!

"Teba", uyan ve birinin arkasından gelen kimse demektir. Yani, "Sen önce dini elde et ve onu kazan! Güzellik, mal, makam ve kendisiyle faydalanılan talih ve saadet arkadan gelir." Bu şerefli beyitte, ينكح المرأة لمالها ولجمالها ولدينها فأظفر بذات الدين yani, "Kadın malı, güzelliği ve dini için nikâh olunur. Şimdi din sahibi olan zafer kazanır" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Nikâh konusunda önce din şartını dikkate alan kimse, Yüce Allah'ın lütfuyla mal ve güzellik sahibi olan kadını bulmaya da muvaffak olur; aynı şekilde din şartına uyan kimsenin ayağına mal, geniş rızık ve makam gelir. Nitekim ayet-i kerimede, وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talak, 65/2-3) yani, "Kim ki Yüce Allah'tan korkarsa, emrini tutup yasaklarından kaçınırsa, onun için bir çıkış yolu kılar ve onu hesap etmediği yönden rızıklandırır" buyurulur.

"Teba", uyan ve birinin arkasından gelen kimse. Ya'ni, "Sen evvelâ dîni sayd et ve onu elde et! Güzellik ve mâl ve câh ve kendisiyle intifa' olunan baht ve saâdet arkadan gelir." Bu beyti şerifde, ينكح المرأة لمالها ولجمالها ولدينها فأظفر بذات الدين ya'ni, "Kadın malı ve cemâli ve dîni için nikâh olunur. İmdi dîn sâhibi zaferyâb olur" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Nikâh hususunda evvelâ dîn kaydını nazar-ı i'tibâre alan kimse Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla mâl ve cemâl sahibi olan kadını bulmaya da muvaffak olur; ve kezâ dîn kaydında olan kimsenin mâl ve rızk-ı vâsi' ve mansıb ayağına gelir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talak, 65/2-3) ya'ni, "Kim ki Allah Teâlâ'dan korkarsa, emrini tutup nehyinden ictinâb ederse, onun için bir mahreç kılar ve onu hesâb etmediği cihetden irzâk eder" buyurulur.

3129. Ahireti mülk ile deve katarı bil; dünya ona teba'da yün ve gübre gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Ahireti mülk ile deve katarı bil; dünya ona teba'da yün ve gübre gibidir!

Ahireti, mülk ile yüklü deve katarı seviyesinde bil! O deve katarı senin olunca, onun taşıdığı mal ve mülk de senin olur; ve dünya, bu yüklü katara tâbi olmakta develerin yünlerine ve gübrelerine benzer. Deveye sahip olan kimse elbette onların yünlerine ve gübrelerine de sahip olur.

Ahireti mülk ile mahmûl deve katarı mesâbesinde bil! O deve katarı senin olunca onun hâmil olduğu mal ve mülk dahi senin olur; ve dünyâ bu yüklü katara tâbi' olmakda develerin yünlerine ve gübrelerine benzer. Deveye mâlik olan kimse elbet onların yünlerine ve gübrelerine de mâlik olur.

3130. Eğer yünü ihtiyar edersen deve senin olmaz; ve eğer deve olursa yünün ne kıymeti vardır! [3143]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Eğer yünü seçersen deve senin olmaz; ve eğer deve senin olursa yünün ne kıymeti vardır!

"Eğer devenin yününe kanaat ederek yetinip deveye sahip olmaktan vazgeçersen, kıymetli olan aslı bırakıp kıymetsiz olan fer'i (tali olanı) seçmiş olursun; ve eğer asl olan deveyi seçersen yün kendiliğinden senin olur." Bu sebeple yünün mülkiyetini kazanmakla uğraşmanın kıymeti kalmaz. İşte dünya ile ahiret de bu misale uygundur.

“Eğer devenin yününe kanâat ile iktifa edip deveye mâlik olmakdan sarf-ı nazar edersen kıymetli olan aslı bırakıp kıymetsiz olan fer'i ihtiyâr etmiş olursun; ve eğer asl olan deveyi ihtiyâr edersen yün kendiliğinden senin olur.” Binâenaleyh yünün mülkiyetini iktisâb ile uğraşmanın kıymeti kalmaz. İşte dünyâ ile âhiret dahi bu misâle mutabıkdır.

## Kâbilli kocakarının şehzâdeye sihirbazlık etmesi ve şehzâdenin meftûn olması

3131. Vaktāki bu nikâh, o şâha i'tirâzsız olan sâlihlerin nesebi ile zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. Bu nikâh, o şaha itirazsız olan sâlihlerin soyu ile ortaya çıktı.

"Merâ", çekişme ve itiraz demektir. Yani, "Oğlunun nikâhı, o şaha ilâhî kazâya itirazı ve ilâhî hükümle çekişmesi olmayan sâlihlerin soyundan bir kız almak suretiyle ortaya çıktı."

Bilinmeli ki, tam salâh (tam dürüstlük/iyilik), ilâhî kazâya rıza göstermekle olur. İlâhî hükümlerden dolayı gönlü perişan olan müminlerin kâmil salâh sahibi olmadıklarına, şerefli beyitte "bî-merâ" (çekişmesiz) kaydıyla işaret buyrulmuştur. Bazı nüshalarda "bî-merâ" yerine "evliyâ" ve "bî-riyâ" (riyasız) yazılmıştır, anlamları açıktır.

“Merâ”, cidâl ve i'tiraz demekdir. Ya'ni, “Vaktāki oğlunun nikâhı o şâha kazâ-yı ilâhîye i'tirâzı ve hükm-i ilâhî ile cidâli olmayan sâlihlerin nesebinden bir kız almak sûretiyle zâhir oldu.”

Ma'lûm olsun ki, salâh-ı tâm kazâ-yı ilâhîye rızâ iledir. Ahkâm-ı ilâhiyyeden hatırı perîşan olan mü'minler salâh-ı kâmil sahibi olmadıklarına beyt-i şerîfde “bî-merâ” kaydıyla işâret buyurulmuşdur. Ba'zı nüshalarda “bî-merâ” yerine “evliyâ” ve “bî-riyâ” yazılmışdır, ma'nâları zâhirdir.

3132. Kazâ cihetinden bir kocakarıcık hüsünlü ve cûdlu olan şehzadenin âşığı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Kader yönünden bir kocakarı, güzel ve cömert olan şehzadenin âşığı idi.

Bu nikâha karar verilmekle beraber, bir taraftan da ilâhî kazâ yönünden bir kocakarı, güzellik ve kerem sahibi olan şehzadeye âşık olmuştu.

Bu nikâha karar verilmekle beraber bir taraftan da kazâ-yı ilâhi cihetinden bir kocakarıcık hüsn ü kerem sâhibi olan şehzâdeye âşık olmuş idi.

3133. Kâbilli acûze ona sihir yaptı ki, Bâbil'e mensub olan sihir ondan reşk götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. Kâbilli kocakarı ona sihir yaptı ki, Bâbil'e ait olan sihir ondan kıskançlık duyar.

"Kâbil", Afganistan'ın başkenti olan bir şehrin ismidir. "Bâbil", Bağdat tarafında eski bir şehrin ismidir ki, halkına Hârût ve Mârût tarafından sihir öğretilmişti. "Sihr-i Bâbilî" kâmil ve etkili sihir anlamındadır. Yani, "Kâbil şehrine ait olan bir kocakarı şehzadeye sihir yaptı ki, onun sihri Bâbil şehrine ait olan sihirden daha baskın ve etkilidir."

“Kâbil”, Afganistan'ın pâyitahtı olan bir şehrin ismidir. “Bâbil”, Bağdad cihetinde bir şehr-i kadîmin ismidir ki, halkına Hârụt ve Mârut tarafından sihir ta'lîm edilmiş idi. “Sihr-i Bâbilî” sihr-i kâmil ve müessir ma'nâsınadır. Ya'ni, “Kâbil şehrine mensûb olan bir kocakarı şehzâdeye sihir yaptı ki, onun sihri Bâbil şehrine mensûb olan sihirden daha baskın ve müessirdir.”

3134. Şehzade o çirkin kocakarının aşığı oldu, hatta gelini ve dâmatlığı bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Şehzade o çirkin kocakarının aşığı oldu, hatta gelini ve dâmatlığı bıraktı.

"Şeh-beççe", şehzade demektir; "arûs", hem geline hem de güveyiye denir. "Arûsî", düğün veya dâmatlık anlamındadır. "Hişten", bırakmak, terk etmek demektir. Yani, "Şehzade o sihir sebebiyle o çirkin Kâbilli kocakarıya âşık oldu. O derecede ki, gelinden ve dâmatlıktan vazgeçti."

“Şeh-beççe”, şehzâde; “arûs”, hem geline hem de güveyiye denir. “Arûsî”, düğün veyâ dâmatlık ma'nâsınadır. “Hişten”, bırakmak, terk etmek demekdir. Ya'ni, “Şehzâde o sihir sebebiyle o çirkin Kâbilli kocakarıya âşık oldu. O derecede ki, gelinden ve dâmatlıkdan vazgeçti.”

3135. Kara bir şeytan ve Kabilli bir kadın, ansızın şehzadeye bir rehzen oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. Kara bir şeytan ve Kâbilî bir kadın, ansızın şehzadeye bir yol kesici oldu.

İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde, "Kâbûl" kelimesinin tavuk ve güvercin yumurtlayacak yer ve folluk anlamına geldiğini belirtmiştir. Ben bu kelimeyi elimdeki lügatlerde aradım, bulamadım. Bu anlamda "kâbûk" kelimesine rastladım. Hint şârihleri ise bu kelimenin aslının "Kâbil" olduğunu, şiirin vezni için "vav" harfinin eklendiğini belirtiyorlar.

İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde, "Kâbûl" kelimesi tavuk ve güvercin yumurtlayacak yer ve folluk ma'nâsına olduğunu beyân buyurmuşdur. Fakîr bu kelimeyi yedimde olan lügatlerde aradım bulamadım. Bu ma'nâda "kâbûk" kelimesine tesadüf ettim. Hind şârihleri ise bu kelimenin aslı "Kâbil" olup, şiirin vezni için “vâv” ziyâde buyurulmuş olduğunu beyân ediyorlar.

3136. O doksan yaşında ferci kokmuş bir kocakarı, o melikin ne aklını ve ne şuûrunu bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. O doksan yaşında, cinsel organı kokmuş bir kocakarı, o padişahın ne aklını ne de şuurunu bıraktı.

"Nüs" kelimesinin birkaç anlamı vardır; burada "şuur" anlamı uygundur. Bu anlam Burhan ve Ferheng-i Cihangirî sözlüklerinde yer almaktadır.

"Nüs", birkaç ma'nâsı vardır, burada “şuûr" ma'nâsı münasibdir. Bu ma'nâ Burhân'da ve Ferheng-i Cihangirî'de mündericdir.

3137. Bir yıl kadar şehzade esîr oldu. Onun bûse mahalli kokmuş ihtiyarın pabucunun nalçası oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. Bir yıl kadar şehzade esir oldu. Onun öpme yeri, kokmuş yaşlı adamın ayakkabısının nalçası oldu.

3138. Kocakarının sohbeti onu biçti; hatta eksilmeden bir yarım can kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Kocakarının sohbeti onu biçti; hatta eksilmeden bir yarım can kalmış idi.

"Kâhiş", "kâsten" masdarından ism-i masdar (fiilden türemiş isim) olur; "eksilmek ve zayıflamak" demektir. "Kocakarının yaptığı büyü aracılığıyla olan sohbet şehzadeyi biçti ve eritti. Hatta zayıflıktan şehzadenin bir yarım canı kalmış idi." "Sohbet"ten maksat, cinsel ilişkidir. Çünkü bir genç, cinsel ilişkinin çokluğundan hastalanabilir.

"Kâhiş", "kâsten" masdarından ism-i masdar olur; "eksilmek ve zayıflamak" demekdir. "Kocakarının yaptığı büyü vâsıtasıyla olan sohbet şehzâdeyi biçti ve eritti. Hatta zayıflıkdan şehzadenin bir yarım canı kalmış idi." "Sohbet"den murâd, muâmele-i cinsiyyedir. Zîrâ bir genç muâmele-i cinsiyyenin kesretinden teverrüm dahi edebilir.

3139. Başkaları onun za'fından baş ağrısında idi. O büyünün sarhoşluğundan kendinden bî-haber idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. Başkaları onun zayıflığından baş ağrısı çekiyordu. O, büyünün sarhoşluğundan kendinden habersizdi.

Yani, şehzadenin bu zayıf hâlini gören başkaları, yani kendi mensupları kederli ve başları ağrılı idi. Fakat şehzade, büyünün verdiği sarhoşluktan dolayı kendinden habersizdi.

Ya'ni, şehzâdenin bu zayıf hâlini gören başkaları, ya'ni kendi mensûbları kederli ve başları ağrılı idi. Fakat şehzâde büyünün verdiği sarhoşlukdan nâşî kendinden bî-haber idi.

3140. Bu cihan şâh üzerine zindan gibi olmuş idi. Bu oğlan ise onların ağlamasına gülücü olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Bu dünya şah üzerine zindan gibi olmuştu. Bu oğlan ise onların ağlamasına gülen olmuştu.

3141. Şah bürd ve matda çok bîçare oldu. Gündüz ve gece kurban ve zekât yapar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. Şah, bürd ve mat durumunda çok çaresiz kaldı. Gündüz ve gece kurban keser ve zekât verirdi.

"Bürd", satranç oyunu terimlerinden olup, taşların hepsinin ölmüş ve sadece "şah"ın kalmış olması durumudur; ve bu, "yarım mat" derecesindedir. "Mat" da satranç terimlerinden olup, "şah"ın sınırlanmış olması hâlidir. Burada ümitli ve ümitsiz olmaktan kinayedir. "Şah, oğlunun kurtuluş ümidi ve ümitsizliği arasında çok çaresiz kaldı. Ümit sevkıyla gece ve gündüz kurban kesip fakirlere dağıtır ve zekât ile sadaka verirdi."

"Bürd", satranç oyunu ıstılahından olup, taşların hepsi ölmüş ve "şâh" kalmış olur; ve bu "yarım mat" menzilesindedir. "Mat", bu da satranç ıstılâhındandır; "şâh"ın mukayyed olması hâlidir. Burada ümitli ve ümitsiz olmakdan kinâyedir. “Şah oğlunun halâsı ümîdi ve ümitsizliği arasında çok bîçâre kaldı. Sevk-i ümîd ile gece ve gündüz kurban kesip fukarâya dağıtır ve zekât ve sadaka verir idi."

3142. Zîrâ ki, o peder her çâreyi ki yapardı, kocakarıcığazın aşkı daha ziyade olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Çünkü o baba her çareyi ki yapardı, kocakarıcığın aşkı daha ziyade olurdu.

Şah, oğlunu büyüden kurtarmak için her ne tedbire başvurdu ise boşa çıktı. Şehzade de kocakarıcığın aşkı daha ziyade olurdu ve şah ümitsiz kalırdı.

Şâh oğlunu büyüden kurtarmak için her ne tedbîre müracaat etti ise boşa çıktı. Şehzâde de kocakarıcağızın aşkı daha ziyâde olurdu ve şâh ümitsiz kalırdı.

3143. Binaenaleyh ona yakîn oldu ki, mutlakā o bir sırdır; bundan sonra onun için çâre lâbegîrlikdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. Bu sebeple ona kesinleşti ki, mutlaka o bir sırdır; bundan sonra onun için çare, yalvarmaktır.

Bu sebeple şaha kanaat ve kesin bilgi geldi ki, oğlunun büyüye tutulmasında mutlaka ilahi bir sır vardır. Bunca tedbirin etkili olmamasına bakılırsa, bundan sonra Yüce Allah'a yakarmaktan ve yalvarmaktan başka çare kalmamıştır.

Binâenaleyh şâha kanâat ve yakîn geldi ki, oğlunun büyüye tutulmasında mutlakā bir sırr-ı ilâhî vardır. Bunca tedbîrin müessir olmamasına bakılırsa bundan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâtdan ve yalvarmakdan başka çâre kalmamışdır.

3144. O secde etti, dedi ki: "Yine fermân senindir! Hakk'ın mülkü üzerinde Hakk'ın gayrı kimin fermânı vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. O secde etti, dedi ki: "Yine ferman senindir! Hakk'ın mülkü üzerinde Hakk'ın gayrı kimin fermanı vardır?"

Şah secdeye kapanıp yakarmaya başladı ve dedi ki: "Ey Rabbim! Biz tedbirlere başvurduk fakat yine ferman senindir. Çünkü senin mülkün üzerinde senden başka kimin emri ve fermanı geçerli olur?" İkinci mısra şah tarafından yakarış cümlesine dahil olmayıp, Cenab-ı Pir efendimiz tarafından olması da uygun olur.

Şâh secdeye kapanıp münâcâta başladı ve dedi ki: "Yâ Rab! Biz tedbîrlere müracaat ettik fakat yine fermân senindir. Zîrâ senin mülkün üzerinde senden başka kimin emr ü fermânı nâfız olur?” İkinci mısrâ’ şâh tarafından münâcât cümlesine dâhil olmayıp, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından olmak dahi münâsib olur.

3145. “Fakat bu miskin öd gibi yanıyor. Ey Rahîm ve ey Vedûd! Onun elini tut!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. “Fakat bu miskin öd gibi yanıyor. Ey Rahîm ve ey Vedûd! Onun elini tut!”

Yani, “Ey Rabbim! Bu miskin oğlum, büyü ateşi içinde öd ağacı gibi yanıyor. Ey özel rahmet sahibi ve ey kullarına çok seven (Vedûd) olan Allah'ım! O çaresizin elini tut, bu beladan kurtar!”

Ya’ni, “Yâ Rab! Bu miskin oğlum, büyü ateşi içinde öd ağacı gibi yanıyor. Ey rahmet-i hâssa sâhibi ve ey kullarına Vedûd olan Allâhım! O bîçârenin elini tut, bu belâdan kurtar!”

3146. Nihâyet şâhın “Yâ Rab! Yâ Rab!”ından ve efgânından bir üstâd sâhir yoldan onun önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. Sonunda şahın "Yâ Rab! Yâ Rab!" demesinden ve feryadından bir usta sihirbaz yoldan onun önüne geldi.

Sonunda şahın "Yâ Rab! Yâ Rab!" diye gerçekleşen yakarışından ve feryadından ilâhî rahmet coşup taştı ve usta bir sihirbaz olan bir yolcu ortaya çıktı.

Nihâyet şâhın “Yâ Rab! Yâ Rab!” diye vâki’ olan münâcâtından ve efgânından rahmet-i ilâhî cûş ü hurûşa geldi ve bir seyyah zuhûr etti ki, mâhir bir sihirbaz idi.

## Bu Kâbillî sihirbazdan oğlunun halâsı hakkında pâdişâhın duâsının müstecâb olması

3147. O uzakdan bu haberi işitmiş idi ki, bu oğlan kocakarının esîri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. O, uzaktan bu haberi işitmişti ki, bu oğlan kocakarının esiri oldu.

Yani, seyyah olan o sihirbaz, bu şehzadenin sihir vasıtasıyla bir kocakarının esiri ve aşığı olduğu haberini uzaktan işitmişti.

Ya’ni, seyyah olan o sihirbaz bu şehzâdenin sihir vâsıtasıyla bir kocakarının esîri ve âşığı olduğu haberini uzakdan işitmiş idi.

3148. Zîrâ, o acûze sihirbazlıkda nazîrsiz ve misilden ve ikilikden emîn idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Çünkü o cadı, sihirbazlıkta eşsizdi ve benzeri olmaktan ve ikilikten emindi.

"Îmin", "âmin" kelimesinin uzatılmışıdır. "Düvî", ikilik anlamındadır. Yani "O Kâbil'li kocakarının sihirbazlıkta benzeri yoktu ve kendisi de kendisinin benzeri olmadığından ve sihirbazlıkta kendisinin bir ikincisi bulunmadığından emindi."

"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Düvî", ikilik ma'nâsınadır. Ya'ni "O Kâbilli kocakarının sihirbazlıkda nazîri yok idi ve kendisi de kendisinin misli olmadığından ve sihirbazlıkda kendisinin bir ikincisi bulunmadığından emîn idi."

3149. Ey delikanlı, fende ve kuvvetde Huda'nın eline kadar el el üstündedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. Ey delikanlı, ilimde ve kuvvette Allah'ın eline kadar el el üstündedir!

"Dest" kelimesinin elden başka diğer anlamları da vardır; burada "kudret" demektir. "Fen", burada ilme dayanan sanat demektir ki, bundan manevî kuvvet kastedilir. "Zûr", maddî kuvvettir. Bu şerefli beyit Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşat amacıyla açıklanır. Yani, "Ey genç Hakk yolcusu, sakın bildiklerine ve maddî kudretine aldanma! Çünkü, gerek manevî kuvvette ve gerek maddî kuvvette ilahî kudret mertebesine kadar kudret kudret üstündedir. Nasıl ki bu anlam, وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ (Yûsuf, 12/76) Yani, "Her bir ilim sahibinin üstünde bir alîm vardır" ayet-i kerimesinde açıklanmıştır.

"Dest", kelimesinin elden başka diğer ma'nâları da vardır; burada "kudret" demekdir. "Fen", burada ilme müstenid olan san'at demekdir ki, bundan kuvvet-i mâneviyye murâd buyurulur. "Zûr", kuvvet-i maddiyyedir. Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden beyân buyurulur. Ya'ni, "Ey genç sâlik, sakın bildiklerine ve kudret-i maddiyyene mağrûr olma! Zîrâ, gerek kuvvet-i ma'neviyyede ve gerek kuvvet-i maddiyyede kudret-i ilâhiyye mertebesine kadar kudret kudret üstündedir. Nitekim bu ma'nâ, وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ (Yûsuf, 12/76) Ya'ni, "Her bir ilim sahibinin üstünde bir alîm vardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulmuşdur.

3150. Ellerin müntehâsı Huda'nın elidir. Şübhesiz deniz sellerin müntehâ[3163]sıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Ellerinin sonu Allah'ın elidir. Şüphesiz deniz sellerin sonudur.

Kudretlerin sonu Allah'ın kudretidir ve Hakk'ın kudretinin üstünde başka kudret yoktur. Çünkü tecellilerde görünen kudret, Hakk'ın kudret sıfatının bir yansımasıdır. Bu sebeple, bu yansıma ve aks, tecellilerin yok olmasından sonra yine Hakk'ın kudret denizine döner. Nasıl ki deniz sellerin sonudur ve sellerin hepsi denize akıp orada denize dönüşür. Nitekim Kur'an ayetlerinde, وَإِنَّا إِلَى رَبَّنَا لَمُنقَلِبُونَ (Zuhruf, 43/14) yani, "Biz Rabbimize döneriz" ve aynı şekilde, وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى (Necm, 53/42) yani, "Tecellilerin sonu Rabbinedir!" buyurulur.

Kudretlerin müntehâsı Hudâ'nın kudretidir ve Hakk'ın kudretinin üstünde başka kudret yokdur. Zîrâ mezâhirde zâhir olan kudret, Hakk'ın sıfat-ı kudretinin pertevidir. Binâenaleyh, bu pertev ve aks mezâhirin fenâsından sonra yine Hakk'ın deryâ-yı kudretine rücû' eder. Nitekim deniz sellerin nihâyetidir ve sellerin hepsi denize akıp orada deryâya münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmelerde, وَإِنَّا إِلَى رَبَّنَا لَمُنقَلِبُونَ (Zuhruf, 43/14) Ya'ni, “Biz Rabbimize münkalib oluruz" ve kezâ, وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى (Necm, 53/42) Ya'ni, "Mezâhirin müntehâsı Rabb'inedir!" buyurulur.

3151. Bulutlar dahi ondan mâye tutarlar; selin nihayeti de ona olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. Bulutlar dahi ondan özlerini alırlar; selin sonu da ona varır.

Havadaki bulutların özü ve aslı, denizden buharlaşan sudur. Sonra yağmur hâlinde yeryüzüne düşüp sel olur ve seller sonunda yine denize akarlar. Eşyanın ve tezahürlerin varlığı da bu örneğe uygundur. Gerçek varlık, Hakk'a aittir. Bu izafî varlıklar, kendi varlıklarını Hakk'ın varlığından kazanırlar. Sonra fani olup kendi özleri ve asılları olan Hakk'ın varlığına gidip orada yok olurlar ve varlık denizine karışırlar. وَإِلَيْهِ يرجع الأمر كله (Hûd, 11/123) Yani, "İşin hepsi Hakk'a döner."

"Havadaki bulutların mâyesi ve aslı denizden tebahhur eden sudur. Sonra yağmur hâlinde arza düşüp sel olur ve seller nihâyet yine denize akarlar." Vücûd-i eşyâ ve mezâhir dahi bu misâle mutâbıkdır. Vücûd-i hakîkî Hakkın'dır. Bu vücûdât-ı izâfiyye kendi varlıklarını Hakk'ın varlığından iktisâb ederler. Sonra fânî olup kendi mâyeleri ve asılları olan Hakk'ın varlığına gidip orada yok olurlar ve deryâ-yı vücûda karışırlar. وَإِلَيْهِ يرجع الأمر كله (Hûd, 11/123) Ya'ni, "Emrin hepsi Hakk'a rücû' eder."

3152. Şah ona dedi ki: "Bu oğlan elden gitti!" Dedi: "İşte büyük derman olarak geldim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Şah ona dedi ki: "Bu oğlan elden gitti!" Dedi: "İşte büyük derman olarak geldim!"

Şah, o usta sihirbaza dedi ki: "Benim oğlum elden gitti." "Ez dest reften" (elden gitmek), kendinden geçmekten, iradesiz kalmaktan ve ıstıraptan kinayedir (Burhan). Bu ifade Türkçede de kullanılır ve "zayi olmak"tan kinaye olur. Şahın bu sözüne cevaben usta sihirbaz dedi ki: "İşte ben Allah'ın emriyle onun derdine büyük bir derman ve ilaç olarak geldim!"

Şâh, o usta sihirbaza dedi ki: "Benim oğlum elden gitti." "Ez dest reften", bî-hodlukdan ve ihtiyârsızlıkdan ve ıztırâbdan kinâyedir (Burhân). Bu ta'bîr Türkçe'de de müsta'meldir ve "zâyî olmak” dan kinâye olur. Şâhın bu sözüne cevâben usta sihirbaz dedi ki: "İşte ben emr-i Hak'la onun derdine büyük bir derman ve ilâç olarak geldim!"

3153. "O kenardan erişmiş olan ben dâhîden başka bu sihirbazlardan zale hemtâ yokdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. "O kenardan erişmiş olan ben dâhîden başka bu sihirbazlardan zale hemtâ yoktur!"

"Kerân", kenar; ve "zâl" burada, "ak saçlı bunak ihtiyar" anlamındadır (Burhan). "Dâhî", zeki ve âlim ve cesur ve uzağı gören kimse demektir. Yani, "Ben Hak tarafından geldim ve sihir ilminde dâhîyim. Benden başka bu Kâbilli sihirbaz bunak kocakarıya sihir ilminde benzer ve eş yoktur. Onunla ancak [ben] başa çıkabilirim!"

"Kerân", kenar; ve "zâl" burada, "ak saçlı bunak ihtiyar" ma'nâsınadır (Burhân). “Dâhî”, zekî ve âlim ve cesur ve uzağı gören kimse demekdir. Ya'ni, "Ben Hak tarafından geldim ve sihir ilminde dâhîyim. Benden başka bu Kâbilli sihirbaz bunak kocakarıya sihir ilminde nazîr ve hemtâ yokdur. Onunla ancak [ben] başa çıkabilirim!"

3154. "İşte ben, Kirdigâr'ın emriyle Mûsa'nın eli gibi onun sihri için helâk getiririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. "İşte ben, Kirdigâr'ın emriyle Mûsa'nın eli gibi onun sihri için helâk getiririm."

"Kirdigâr", ilâhî isimlerdendir; "zi sihr"deki "ez" sebep bildirmek içindir. "Demar", helâk demektir. Yani, "İşte ben, Yüce Allah'ın emriyle Firavun'u ve onun sihirlerini Mûsâ (a.s.)ın eli helâk ettiği gibi, o kocakarının sihri için helâk getiririm."

"Kirdigâr", esmâ-i ilâhiyyedendir; "zi sihr"deki "ez" ta'lîl içindir. "Demar", helâk demekdir. Ya'ni, "İşte ben, Hak Teâlâ'nın emriyle Fir'avun'u ve onun sihirlerini Mûsâ (a.s.)ın eli helâk ettiği gibi, o kocakarının sihri için helâk getiririm."

3155. "Zîrâ bu ilim bana istihfaf olunmuş olan sihir şakirdliği olmaksızın o tarafdan geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. "Çünkü bu ilim bana, küçümsenen sihirbazlık öğrenciliği olmaksızın o taraftan geldi."

3156. "Onun sihrini açmak için, şehzade sarı yüzlü kalmamak için geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. "Onun sihrini açmak için, şehzade sarı yüzlü kalmamak için geldim."

"Tâ ber-küşâyem" ve "tâ nemând"daki "tâ"lar sebep bildirmek içindir.

"Tâ ber-küşâyem" ve "tâ nemând"daki "tâ"lar ta'lîl içindir.

3157. "Sihir vaktinde mezarlık tarafına git! Duvarın yanında beyaz mezar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. "Sihir vaktinde mezarlık tarafına git! Duvarın yanında beyaz mezar vardır."

3158. "Kıble tarafında o yeri tekrar kaz, tâ ki Huda'nın kudretini ve san'atını göresin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. "Kıble tarafında o yeri tekrar kaz ki Allah'ın kudretini ve sanatını göresin!"

3159. Bu hikâye çok uzundur sen melûlsun, zübde-i söylüyorum, fuzûlü terk ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Bu hikâye çok uzundur, sen bıkkınsın, özetini söylüyorum, fazlalığı terk ettim.

Bu büyü hikâyesinin ayrıntıları uzundur. Ey dinleyici, hikâyenin görünen kısmından sana bıkkınlık geldiğini anladığım için hikâyenin özetini söylüyorum ve fazlalıkları bırakıyorum. Hikâyenin tarzından ve sonraki beyitlerden anlaşılan şudur ki, büyücü kocakarı bir saç teli veya iplik üzerine düğümler bağlayıp okumuş ve üfürmüş ve usta sihirbazın tarif ettiği mezara gömmüş ve padişah da gidip bu büyülü düğümleri açmıştır. Nitekim sonraki kırmızı başlığı takip eden ilk beyit Hind nüshalarında şu şekilde yer alıp bu anlamı açıklığa kavuşturmuştur; ve bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur.

Bu büyü kıssasının tafsilâtı uzundur. Ey sâmi' kıssarın zâhirinden sana bıkkınlık ârız olduğunu anladığım için kıssanın zübdesini söylüyorum ve zevâidi bırakıyorum. Hikâyenin tarzından ve âtîdeki beyitlerden anlaşılan budur ki, büyücü kocakarı bir saç kılı veyâ iplik üzerine düğümler bağlayıp okumuş ve üfürmüş ve usta sihirbazın ta'rîf ettiği mezara gömmüş ve pâdişâh dahi gidip bu büyülü düğümleri açmışdır. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfi ta'kîb eden ilk beyit Hind nüshalarında şu sûretde münderiç olup bu ma'nâyı muvazzıh bulunmuşdur; ve bu beyit Ankaravî nüshasında yokdur.

## Padişah-zâdenin o kocakarının sihrinden kurtulması ve pâdişâhın şâd olması ve düğün yapması

3160. O ağır düğümleri açtı. Binaenaleyh şahın oğluna mihnetden yol verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. O ağır düğümleri açtı. Bu sebeple şahın oğluna sıkıntıdan yol verdi.

"Râh dâden", kurtarmaktan kinayedir. Yani, "Padişah o mezarda bulduğu kıl veya iplik üzerindeki ağır düğümleri çözdü. O üstad sihirbaz şaha bu işi yaptırmak ile şahın oğlunu büyü sıkıntısından kurtardı."

“Râh dâden”, halâs etmekden kinâyedir. Ya'ni, “Pâdişâh o mezarda bulduğu kıl veyâ iplik üzerindeki ağır düğümleri çözdü. O üstad sihirbaz şâha bu işi yaptırmak ile şâhın oğlunu büyü mihnetinden kurtardı.”

3161. O oğlan kendine geldi. Yüz imtihan ile şahın tahtı tarafına koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. O oğlan kendine geldi. Yüz imtihan ile şahın tahtı tarafına koşucu oldu.

"İmtihan", tecrübe etmek ve sözde teemmül etmek (derinlemesine düşünmek) ve rûşen etmek (aydınlatmak) ve Yüce Allah'ın kalbi iman ile genişletmesi anlamlarındadır; ve Müntehabü'l-Lügāt'ta başka anlamlar da vardır. Eğer "bâ sad imtihân" (yüz imtihan ile) şehzadeye ait olursa, "Şehzade tam bir aydınlanma ile ve gönül genişliği ile şahın tahtı tarafına koşucu oldu" demek olur. Ve "imtihan", mihnete (sıkıntıya) ve beliyyeye (felakete) düşmek anlamlarına alınırsa, bu durumda bu ifade şaha ait olmak gerekir ve anlam, "Yüz mihnetli ve beliyyeli olan şahın tahtı tarafına koşucu oldu" demek olur. Yahut, "bâ sad imtihân", bu anlam ile şehzadeye de ait olabilir. Ve bu durumda "şahın gazabından korkma" anlamı verilmek lazım gelir. Çünkü şehzadenin yaptığı iş, şehzadelik makamına yakışır bir hâl değildi. Ne zaman ki kendine geldi, bu çirkin hâli idrak etti. Gelecek şerefli beyitte bu anlama bir bağlantı vardır.

“İmtihan”, tecrübe etmek ve sözde teemmül etmek ve rûşen etmek ve Hak Teâlâ'nın kalbi îmân ile genişletmesi ma'nâlarınadır; ve Müntehabü'l-Lügāťda diğer ma'nâlar da vardır. Eğer “bâ sad imtihân”, şehzâdeye râci' olunursa, “Şehzâde kemâl-i rûşenî ile ve gönül genişliği ile şâhın tahtı tarafına koşucu oldu” demek olur. Ve “imtihan”, mihnete ve beliyyeye düşmek ma'nâlarına alınırsa, bu sûretde bu ta'bîr şâha râci' olmak îcâb eder ve ma'nâ, “Yüz mihnetli ve beliyyeli olan şâhın tahtı tarafına koşucu oldu” demek olur. Yâhud, “bâ sad imtihân”, bu ma'nâ ile şehzâdeye dahi râci' olabilir. Ve bu sûretde “şâhın gazabından korkma” ma'nâsı verilmek lâzım gelir. Zîrâ şehzâdenin yaptığı iş, şehzâdeliğine yakışır bir hâl değil idi. Vaktâki kendine geldi, bu çirkin hâli müdrik oldu. Atîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâya merbûtiyet vardır.

3162. Oğlan kılıç ve kefeni koltuğuna almış olduğu halde secde etti ve yer üzerine çene vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Oğlan, kılıç ve kefeni koltuğuna almış olduğu hâlde secde etti ve yer üzerine çene vurdu.

Şehzâde, yaptığı işin pek büyük bir kabahat olduğunu idrak ettiğinden, babası olan şahın huzuruna "Affedersen keremindir ve eğer getirdiğim kılıç ile boynumu vurup bu kefene sararsan adaletindir" anlamını içeren bir şekilde, koltuğunda kılıç ve kefen bulunduğu hâlde gitti ve önünde secdeye kapandı.

Şehzâde yaptığı işin pek büyük bir kabâhat olduğunu idrâk ettiğinden babası olan şâhın huzûruna "Afv edersen keremindir ve eğer getirdiğim kılıç ile boynumu vurup bu kefene sarar isen adlindir" ma'nâsını mutazammın olarak koltuğunda kılıç ve kefen bulunduğu halde gitti ve önünde secdeye kapandı.

3163. Şah, âyin bağladı ve şehir halkı ve o ümîdsiz ve muradsız olan gelin şad oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Şah, şenlik düzenledi ve şehir halkı ile o ümitsiz ve isteksiz gelin sevindi.

"Âyîn besten", donanma yapmaktan kinayedir. "Şah, memlekette sevinç göstermek için donanma yaptı; ve şehir halkı eğlendi ve şehzadeye nikâh için daha önce söz kesilen sâlih adamın kızı olan o ümitsiz ve isteksiz gelin de sevindi."

"Âyîn besten", donanma yapmakdan kinâyedir. “Şâh, memleketde izhar-ı meserret için donanma yaptı; ve şehir halkı eğlendiler ve şehzâdeye nikâh için evvelce söz kesilen sâlih adamın kızı olan o ümîdsiz ve murâdsız gelin de sevindi."

3164. Alem başdan diri ve revnaklı oldu. Acib şey, o gün de gün, bu gün de gün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. Âlem baştan diri ve parlak oldu. Acayip şey, o gün de gün, bu gün de gün!

Yani, "O gamlı gün feleğin günlerinden idi. Bu sevinçli gün de yine o feleğin günlerinden bir gündür. Feleğin devrinin günlerinde fark yoktur." Şehzâdenin meşhur ve padişahın üzgün olduğu gün dahi olağan üzere sabahı ve akşamı olan gün idi; ve şehzâdenin sihirden kurtulduğu ve padişahın mutlu olduğu gün dahi yine sabahlı ve akşamlı bir gündür. Günler arasında fark oluşturan şey, insanı mutlu veya üzgün eden olaylardır. Buna göre, günlerin uğursuzluğu ve saadeti olayların türüne bağlıdır. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde geçen ayet-i kerimede buyurulur: إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (Âl-i İmrân, 3/140) Yani, "Eğer siz savaşta yaralandınız ise, düşman kavmi dahi onun gibi yaralandı. İşte bu, insanlar arasında döndürüp durduğumuz günlerdir."

Ya'ni, "O gamlı gün feleğin günlerinden idi. Bu meserretli gün de yine o feleğin günlerinden bir gündür. Devr-i feleğin günlerinde fark yokdur." Şehzâdenin meshûr ve pâdişâhın mağmûm olduğu gün dahi alelusûl sabahı ve akşamı olan gün idi; ve şehzâdenin sihirden halâs ve pâdişâhın mesrûr olduğu gün dahi yine sabahlı ve akşamlı bir gündür. Günler arasında fark ihdâs eden şey insanı mesrûr veyâ mağmûm eden hadiselerdir. Binâenaleyh günlerin şeâmeti ve saâdeti hâdisâtın nev'ine tâbi'dir. Nitekim sûre-i Âl-i İmrân'da vâki' olan âyet-i kerîmede buyurulur: إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (Âl-i İmrân, 3/140) Ya'ni, "Eğer siz harbde yaralandınız ise, kavm-i düşman dahi onun gibi yaralandı. İşte bu nâs arasında devr ettiğimiz günlerdir."

3165. Şah onun için öyle bir düğün yaptı ki, köpeklerin önünde cülâb-ı kand vardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. Şah onun için öyle bir düğün yaptı ki, köpeklerin önünde şeker şurubu vardı.

"Cülâb", şekeri suda eritip ateşte kaynatırlar, kıvama gelip yoğunluk kazandığı zaman ona "cülâb" ismini verirler. Bu sebeple, "cülâb-ı kand", bizim bildiğimiz "şeker şurubu" demek olur. Yani, "Padişah, sevincinden şehzade için öyle görkemli bir düğün yaptı ki, düğün yemeklerinin çokluğundan köpeklerin önüne bile şeker şurubu döktüler."

"Cülâb", şekeri suda eritip ateşde kaynatırlar, kıvâma gelip kesâfet peydâ ettiği vakit ona "cülâb" ismini verirler. Binâenaleyh, "cülâb-ı kand", bizim bildiğimiz “şeker şurubu" demek olur. Yâ'nî, "Pâdişâh, sevincinden şehzâde için öyle mutantan bir düğün yaptı ki, düğün yemeklerinin çokluğundan köpeklerin önüne bile şeker şurubu döktüler."

3166. Sihirbaz kocakarı gussadan öldü, çirkin yüzünü ve huyunu Mâlik'e teslîm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Sihirbaz kocakarı kederden öldü, çirkin yüzünü ve huyunu Mâlik'e teslim etti.

Gıyâsü'l-Lügat'ta "câdû", hem "sihir" hem de "sâhir" (sihir yapan) anlamında gösterilmiştir. Burada sihirbaz ve büyücü demektir. "Mâlik", cehennem meleklerinin reisinin ismidir. Yani, "Şehzâde büyünün etkisinden kurtulup evlenince büyücü kocakarı kederden öldü. Çirkin olan yüzünü ve huyunu cehennem zebanilerinin başı olan Mâlik'e teslim etti."

Gıyâsü'l-Lügat'da "câdû", hem "sihir" ve hem de "sâhir" ma'nâsında gösterilmişdir. Burada sihirbaz ve büyücü demekdir. "Mâlik", cehennem meleklerinin reisinin ismidir. Ya'ni, "Şehzâde büyünün te'sîrinden kurtulup evlenince büyücü kocakarı kederden öldü. Çirkin olan yüzünü ve huyunu cehennem zebânîlerinin başı olan Mâlik'e teslîm etti."

3167. Şehzâde "O benim aklımı ve nazarımı nasıl kaptı?" diye taaccübde kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Şehzâde "O benim aklımı ve görüşümü nasıl kaptı?" diye hayrette kalmış idi.

Şehzâde, büyü sebebiyle meydana gelen o yanlış görüşten kurtulduğu zaman doğruyu görmeye başladı ve kendi kendine, "O doksanlık pis kocakarı nasıl oldu da benim aklımı ve görüşümü kaptı da altüst etti" diyerek hayrette kalmış idi.

Şehzâde büyü sebebiyle vâki' olan o yanlış görüşden kurtulduğu vakit doğruyu görmeye başladı ve kendi kendine, "O doksanlık pis kocakarı nasıl oldu da benim aklımı ve görüşümü kaptı da altüst etti" diyerek hayretde kalmış idi.

3168. Güzellik ayı gibi bir yeni gelin gördü ki, melîhler üzerine güzellik bulutu vurur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. Güzellik ayı gibi bir yeni gelin gördü ki, güzeller üzerine güzellik bulutu vururdu.

Şehzâdenin bakışı doğru bir şekilde yöneldiği zaman sarayında güzellik ayı gibi parıl parıl parlayan bir yeni gelin gördü ki, onun güzelliği yanında diğer güzellerin güzelliği hiç kalırdı.

Şehzâdenin nazarı doğrulduğu vakit sarayında güzellik ayı gibi parıl parıl parlayan bir yeni gelin gördü ki, onun güzelliği yanında diğer güzellerin güzelliği hiç kalırdı.

3169. Bî-hûş oldu ve yüzü üzerine düştü. Üç güne kadar onun cisminden fuâd gāib oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Kendinden geçti ve yüzü üzerine düştü. Üç güne kadar onun bedeninden fuâd (kalbin iç kısmı) kayboldu.

"Şehzâde, gelinin bu derecedeki güzelliğini görünce kendinden geçti ve yüzü üzerine düştü. Üç gün geçinceye kadar onun bedeninden, idrak sebebi olan kalbin iç kısmı kayboldu." "Fuâd", burada kalbin iç kısmı anlamındadır.

"Şehzâde gelinin bu derecedeki güzelliğini görünce kendinden geçti ve yüzü üzerine düştü. Üç gün geçinceye kadar onun cisminden sebeb-i idrâk olan bâtın-ı kalb gaib oldu." "Fuâd", burada kalbin bâtını ma'nâsınadır.

3170. Üç gün, üç gece kendinden bî-hûş oldu. Hattâ halk onun gaşyinden pür-cûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Üç gün, üç gece kendinden geçmiş oldu. Hatta halk onun baygınlığından coşkuya kapıldı.

Şehzâde üç gün üç gece kendini kaybetti. Saray halkı onun böyle devam eden baygınlığından ıstıraba düştüler.

Şehzâde üç gün üç gece kendini gâib etti. Saray halkı onun böyle devam eden baygınlığından ıztırâba düştüler.

3171. Gül suyundan ve ilâçdan kendine geldi. O azar azar iyiyi ve kötüyü fehm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. Gül suyundan ve ilaçtan kendine geldi. O azar azar iyiyi ve kötüyü anladı.

Saray halkı şehzadenin yüzüne gül suyu serptiler ve ilaçlar yaptılar. Nihayet yavaş yavaş kendine gelmeye başladı; ve iyiyi ve kötüyü de yine azar azar ve yavaş yavaş anladı.

Saray halkı şehzadenin yüzüne gül suyu serptiler ve ilaçlar yaptılar. Nihâyet yavaş yavaş kendine gelmeye başladı; ve iyiyi ve kötüyü de yine azar azar ve yavaş yavaş anladı.

3172. Bir sene sonra şah söz arasında ona dedi ki: "Ey oğul! O eski yârdan hâtıra getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. Bir sene sonra şah söz arasında ona dedi ki: "Ey oğul! O eski yârdan hâtıra getir!"

Şehzade kendine gelip davranışlarında aklın tavrı dairesinde hareket etmeye başladıktan bir sene sonra şah sohbet esnasında oğluna dedi ki: "Ey oğlum! Şu geçirdiğin olayı hatırla da o eski murdar kocakarı sevgiliyi bir düşün!"

Şehzade kendine gelip muâmelâtında tavr-ı akl dâiresinde hareket etmeye başladıkdan bir sene sonra şâh sohbet esnasında oğluna dedi ki: "Ey oğlum! Şu geçirdiğin hâdiseyi tahattur et de o eski murdar kocakarı mâşûkanı bir düşün!"

3173. O beraber yatandan ve o döşekden hatıra getir, tâ ki, bu halde bî-vefâ ve acı olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. O beraber yatandan ve o döşekten hatırla, tâ ki, bu halde vefasız ve acı olma!

"Zacî", bir döşekte beraber yatan kimseye denir. "Mür", acı demektir. Yani, "Ey oğlum! O beraber yattığın pis kocakarıyı ve onun murdar yatağını hatırına getir de, şimdiki beraber yattığın latif sevgiline karşı vefasız ve acı olma! O nimeti bu derecede önemsiz görme! Çünkü şimdiki halin önceki haline göre çok büyük bir nimettir."

"Zacî", bir döşekde beraber yatan kimseye derler. "Mür", acı demekdir. Ya'ni, "Ey oğlum! O beraber yattığın pis kocakarıyı ve onun murdâr yatağını hatırına getir de, şimdiki beraber yattığın ma'şûk-ı la'tîfine karşı vefâsız ve acı olma! O ni'meti bu derecede ehemmiyetsiz görme! Zîrâ şimdiki hâlin evvelki hâline nisbetle pek büyük bir ni'metdir."

3174. Dedi: "Git, ben dârü's-sürûru buldum, dârü'l-gururun kuyusundan kurtuldum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. Dedi: "Git, ben sevinç yurdunu buldum, aldanış yurdunun kuyusundan kurtuldum."

Şehzâde cevap olarak dedi ki: "Ey baba! Git, bana bu sözleri söyleme! Ben şimdi sevinç köşküne ulaştım ve aldanış evinin karanlık kuyusundan kurtuldum. Bu sebeple, nail olduğum yüce lütfun değerini bilmez miyim?"

Şehzâde cevâben dedi ki: "Ey baba! Git, bana bu sözleri söyleme! Ben şimdi sürür kâşânesini buldum ve gurûr evinin karanlık kuyusundan kurtuldum. Binâenaleyh, nâil olduğum lutf-i azîmin kadrini bilmez miyim?"

3175. Mü'min yol bulduğu zulmetden nûr-ı Hak tarafına yüz çevirdiği vakit böyle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. Mümin, yol bulduğu karanlıktan Hak nuru tarafına yüz çevirdiği zaman böyle olur.

Mümin, hidayet yolunu bulduğu ve tabiat karanlığından Hakk'ın nuru tarafına yüz çevirdiği zaman bu kıssadaki şehzade gibi olur.

Bilinmeli ki, ilerideki şerif açıklamada beyan buyurulacağı üzere bu kıssada "şah"tan maksat, Hakk'ın halifesi olan Hz. Adem ve "şehzade"den maksat, her bir insan ferdi; "Kâbilli kocakarı"dan maksat, dünya ve "seyyah usta sihirbaz"dan maksat, insân-ı kâmildir. Bu insân-ı kâmilin yaptığı ilaç vasıtasıyla dünyaya düşkün ve tutkun olan bir kimse, kendine gelip eğri bakıştan kurtulduğu zaman, dünya kocakarısının çirkinliğini ve kendi hakikatinin güzelliğini görür ve o hakiki güzellik karşısında fani olur, sonra ayılıp beka mertebesine gelir. Şeyh olan insân-ı kâmil ona önceki hali ile sonraki halinin karşılaştırmasını emreder. Hakk Yolcusu da yukarıdaki gibi halini arz eder.

Onun beyanındadır ki, şehzade Adem oğludur, Hakk'ın halifesinin oğludur. Onun babası Adem-i Safi'dir ki, meleklerin secde ettiği Hakk'ın halifesidir; ve o Kâbilli kocakarı dünyadır ki, Adem oğlunu babasından sihir ile ayırdı; ve peygamberler ve evliyalar o tedarik edici tabiplerdir.

Mü'min hidâyet yolunu bulduğu ve zulmet-i tabîatdan Hakk'ın nûru tarafına yüz çevirdiği vakit bu kıssadaki şehzâde gibi olur.

Ma'lûm olsun ki, âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyurulacağı üzere bu kıssada “şâh"dan murâd, halîfe-i Hak olan Hz. Adem ve "şehzâde"den murâd, her bir ferd-i beşer; "Kâbilli kocakarı"dan murâd, dünyâ ve "seyyah usta sihirbaz"dan murâd, insân-ı kâmildir. Bu insân-ı kâmilin yaptığı ilâç vâsıtasıyla dünyaya meftûn ve meclûb olan bir kimse, kendine gelip eğri nazardan kurtulduğu vakit, dünyâ kocakarısının çirkinliğini ve kendi hakikatinin güzelliğini görür ve o cemâl-i hakîkî muvâcehesinde fânî olur, sonra ayılıp mertebe-i bekāya gelir. Şeyh olan insân-ı kâmil ona evvelki hâli ile sonraki hâlinin mukāyesesini emreder. Sâlik dahi yukarıdaki gibi hâlini arz eyler.

Onun beyânındadır ki, şehzâde Adem oğludur, Hakk'ın halîfesinin oğludur. Onun babası Adem-i Safi'dir ki, melâikenin mescûdu olan Hakk'ın halîfesidir; ve o Kâbilli kocakarı dünyâdır ki, Adem oğlunu babasından sihir ile kat' etti; ve enbiyâ ve evliyâ o tedarik edici tabîblerdir

3176. Ey birader bil ki, bu eski cihanda yeniden doğmuş olan şehzade sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Ey birader bil ki, bu eski cihanda yeniden doğmuş olan şehzade sensin!

Ey kardeş bil ki, yukarıdaki şehzade kıssasında işaret ettiğim şehzade sensin ki, bu eski yeryüzü küresi üzerinde topraktan çıkmış ve doğmuşsun!

Ey kardeş bil ki, yukarıki şehzâde kıssasında işaret ettiğim şehzâde sensin ki, bu eski küre-i arz üzerinde toprakdan çıkmış ve doğmuşsun!

3177. Kâbilli olan sihirbaz bu dünyadır ki, o erleri rengin ve kokunun esîri etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. Kâbilli olan sihirbaz bu dünyadır ki, o erleri rengin ve kokunun esîri etti.

Kâbil şehrine mensup olan büyücü kocakarıdan maksat bu dünyadır ki, o dünya birçok erkekleri türlü türlü renkleri ve kokuları ile esir edip kendine bağladı. Nitekim hadis-i şerifte اتقوا الدنيا فو الذي نفسي بيده انها لأسحر من هاروت و ماروت yani, "Dünyadan korkun! Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah'a yemin ederim ki, muhakkak o Hârût ve Mârût'tan daha sihirbazdır" buyurulur. Bilinmeli ki, Hârût ve Mârût, ilahi hikmetle insanlara sihir öğreten iki meleğin ismidir ki, kıssaları Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresinde zikredilmiştir.

"Renk" ve "koku"dan maksat, dünyanın ziyneti ve güzelliğidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında dünya hakkında şöyle buyururlar: “Bu âlem çerçöp ve köpüktür; ancak o dalgaların üstün gelmesi ve denizin coşması ve dalgaların hareketi sebebiyle o köpük ve o toprak güzelleşir ve incelik kazanır. Nitekim Yüce Allah buyurur: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا yani, (Âl-i İmrân, 3/ 14) "Kadınlar ve oğullar ve kantarlar ile altın ve gümüş ve tam yaratılışlı, hünerli ve nişanlı atlar ve deve ve öküz ve koyun ve ekin şehvetine ve arzusuna muhabbet, insanlar için süslendi. İşte dünya hayatının geçimliği!" Şimdi Cenâb-ı Hak "züyyine" yani, “süslendi” buyurmuş olduğundan o yalnız güzel değil, aksine güzellikte son mertebededir ve onun inceliği başka bir yerden gelir. Kalp para boyanmış altındandır. Yani bu dünya köpüktür, kalptır, değersizdir. Biz onun boyanmış altınıyız. İlh."

"Kâbil şehrine mensûb olan büyücü kocakarıdan maksûd bu dünyâdır ki, o dünya birçok erkekleri türlü türlü renkleri ve kokuları ile esîr edip kendine bend etti." Nitekim hadis-i şerifde اتقوا الدنيا فو الذي نفسي بيده انها لأسحر من هاروت و ماروت Ya'ni, "Dünyadan korkun! Nefsim yed-i kudretinde olan Allah Teâlâ'ya yemîn ederim ki, muhakkak o Hârût ve Mârût'dan daha sihirbazdır" buyurulur. Ma'lûmdur ki, Hârût ve Mârût hikmet-i ilâhiyye ile beşere sihir ta'lîm eden iki meleğin ismidir ki, kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da mezkûrdur.

"Renk" ve "bû"dan murâd, dünyanın zîneti ve güzelliğidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 2. faslında dünyâ hakkında şöyle buyururlar: “Bu âlem pür-hâşâk ve köpükdür; ve lâkin o dalgaların tegallübü ve deryânın coşuşu ve dalgaların hareketi münasebeti ile o köpük ve o toprak güzelleşir ve letâfet kesb eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا Ya'ni, (Âl-i İmrân, 3/ 14) "Kadınlar ve oğullar ve kantarlar ile altın ve gümüş ve tâmmü'l-hilka hünerli ve nişanlı atlar ve deve ve öküz ve koyun ve ekin şehvetine ve arzûsuna muhabbet, nâs için tezyîn kılındı. İşte hayât-ı dünyanın metâ'ı!" İmdi Cenâb-ı Hak "züyyine" ya'ni, “tezyîn kılındı” buyurmuş olduğundan o yalnız güzel değil, belki güzellikde nihâyet mertebededir ve onun letâfeti mahall-i diğerden olur. Kalp para boyanmış altındandır. Ya'ni bu dünyâ köpükdür, kalptır, bî-kadr ü kıymetdir. Biz onun boyanmış altınıyız. İlh."

3178. Vaktaki seni bu bulaşık nehrin içine bıraktı, dembedem "Kul eûzü" yü oku ve üfle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. Seni bu bulaşık nehrin içine bıraktığı vakit, an be an "Kul eûzü"yü oku ve üfle!

"Rûz" kelimesi nehir anlamına gelir. Fars dilinde "dâl" ile "zâl" arasını ayırmak için nokta koymazlar. Fakat bu durum, okumakta güçlük meydana getirir. Bunları ayırmak için dil âlimlerinden bazıları kural koymuşlardır. Bunlardan Şihâbüddîn-i Kirmânî'nin manzum olarak gösterdiği kural şudur:

"Her nerede ki onun öncesi sakin olan illet harfinin dışındadır, "merd" ve "kerd" ve "serd" ve "berd" gibi onu "dâl" oku! Her nerede ki, onun öncesi illet harfi ile sakindir, "bâz” ve “bîz” ve “bûz” ve “bâz" gibi, onu “zâl" oku! "Rûd" kelimesi de bu türden olduğundan "eûz" kelimesine kafiye olmuştur. Yani, “Sihirbaz bir kocakarı olan bu dünya seni bir nehir gibi akıp giden ve nefse ait hazlar ve bedensel zevkler ile bulaşık olan rengârenk suretleri içine aldığı vakit sen an be an "Kul Eûzü” şerefli suresini oku ve kendine üfle! Çünkü, bu şerefli sure o kocakarının büyüsünü bozar."

Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi şudur ki, Lebîd ibn A'sâm'ın kızları Resûl-i Ekrem Efendimiz'e büyü yapıp, Zervân kuyusunun içine attılar. Âlemlerin Efendisi Efendimiz'in şerefli bedenleri bu büyüden etkilendi. Cebrail (a.s.) büyünün varlığını ve yerini haber verdi. Üzerine düğümler bağlanmış olan ipliği kuyudan çıkarıp "Kul Eûzü" şerefli surelerini düğümler üzerine okuyup üfleyerek açtılar; ve şerefli bedenlerinden bu sihrin etkisi ortadan kalktı. Bu surelere "Muavvizeteyn" derler. Şerefli anlamları tefsir kitaplarında bulunduğundan burada uzatmaktan kaçınarak yazılmaktan vazgeçildi. Bu surelerin okunup kendi üzerine üflenmesi hem insan ve hem de dünya sihirbazlarının sihrine karşı etkili olduğundan müminler tarafından devam edilmesi lazımdır.

"Rûz" [:"Rûd"], kelimesi nehir ma'nâsınadır. Lisân-ı Fârisî'de "dâl" ile "zâl" arasını tefrîk için nokta koymazlar. Fakat bu hâl, okumakda güçlük tevlîd eder. Bunları tefrîk için lisân âlimlerinden ba'zıları kāide vaz' etmişlerdir. Bunlardan Şihâbüddîn-i Kirmânî'nin manzûm olarak gösterdiği kāide şudur:

"Her nerede ki onun mâ-kabli sâkin olan harf-i illetin gayrıdır, "merd" ve "kerd" ve "serd" ve "berd" gibi onu "dâl" oku! Her nerede ki, onun mâ-kab- li harf-i illet ile sâkindir, "bâz” ve “bîz” ve “bûz” ve “bâz" gibi, onu “zâl" oku! "Rûd", kelimesi de bu kabîlden olduğundan "eûz" kelimesine kâfiye olmuşdur. Ya'ni, “Sihirbaz bir kocakarı olan bu dünyâ seni bir nehir gibi akıp giden ve şehevât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı cismâniyye ile bulaşık olan rengârenk sûretleri içine aldığı vakit sen dembedem "Kul Eûzü” sûre-i şerîfesini oku ve kendine üfle! Zîrâ, bu sûre-i şerîfe o kocakarının büyüsünü bozar."

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü budur ki, Lebîd ibn A'sâm'ın kızları Resûl-i Ekrem Efendimiz'e büyü yapıp, Zervân kuyusunun içine attılar. Server-i âlem Efendimiz'in cism-i şerîfleri bu büyüden müteessir oldu. Cebrail (a.s.) büyünün vücudunu ve mahallini haber verdi. Üzerine düğümler bağlanmış olan ipliği kuyudan çıkarıp "Kül Eûzü" sûre-i şerîfelerini düğümler üzerine okuyup üfleyerek açtılar; ve cism-i şerîflerinden bu sihrin te'sîri zâil oldu. Bu sûrelere "Muavvizeteyn" derler. Ma'nâ-yı şerîfleri tefsîr kitablarında münderiç olduğundan burada tatvîlden ictinâben yazılmakdan sarf-ı nazar olundu. Bu sûrelerin okunup kendi üzerine üfürülmesi hem insan ve hem de dünya sihirbazlarının sihrine karşı müessir olduğundan mü'minler tarafından devâm edilmesi lâzımdır.

3179. Bu sihirbazlıkdan ve bu ıztırabdan kurtulman için Rabbü'l-felak'dan istiaze et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Bu sihirbazlıktan ve bu ıstıraptan kurtulman için Rabbü'l-felak'tan (sabahın Rabbi, yarılmanın Rabbi) yardım dile!

"Tâ rehî"deki "tâ", sebep bildirmek içindir. "Kalak", ıstırap ve çırpınmak demektir. "Felak", sabah anlamına geldiği gibi, "çukur yer" anlamına da gelir. Burada ikinci anlama işaret buyuruluyor. Çünkü dünya esfel-i sâfilîndir (aşağıların aşağısıdır). Nitekim ayet-i kerimede, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم ثم رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tîn, 95/4-5) yani, “Biz insanı güzel surette yarattık, sonra onu aşağıların aşağısı olan dünyaya reddettik" buyurulur. Yani, “Dünyanın bu sihirbazlığından kurtulmak için, bu çukur yerin ve aşağıların aşağısının zararından ve sihrinden onun Rabb'ine sığın!"

“Tâ rehî"deki “tâ", ta'lîl içindir. "Kalak", ıztırâb ve çırpınmak demekdir. "Felak", sabah ma'nâsına geldiği gibi, "çukur yer" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâya işaret buyuruluyor. Zîrâ dünyâ esfel-i sâfilîndir. Nitekim âyet-i kerîmede, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم ثم رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ (Tîn, 95/4-5) Ya'ni, “Biz insanı güzel sûretde yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîn olan dünyaya reddettik" buyurulur. Ya'ni, “Dünyânın bu sihirbazlığından kurtulmak için, bu çukur yerin ve esfel-i sâfilînin zararından ve sihrinden onun Rabb'ine sığın!"

3180. Ondan dolayı Nebî dünyaya “sehhare" ta'bîr buyurdu. Zîra o efsûn ile [3193] halkı kuyu içine dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. Bu sebeple Peygamber dünyaya "sehhare" (büyücü) adını verdi. Çünkü o, efsun ile halkı kuyu içine dikti.

Bu dünya kocakarısı, halkı tabiat ve cismanî lezzetler kuyusu içine diktiği ve mıhladığı için Resûl-i Ekrem Efendimiz ona "sehhare" yani "büyücü karı" adını verdi. Nasıl ki buyurduğu hadis-i şerif yukarıda 3177 numaralı beytin açıklamasında geçti.

Bu dünyâ kocakarısı halkı tabîat ve lezzât-ı cismâniyye kuyusu içine diktiği ve mıhladığı için Resûl-i Ekrem Efendimiz ona "sehhâre" Ya'ni, “büyücü karı" ta'bîr buyurdu. Nitekim buyurduğu hadîs-i şerîf yukarıda 3177 numaralı beytin îzâhında geçti.

3181. Agah ol! Kokmuş ihtiyar harâretli füsûn tutar; onun harâretli nefesi şahları esîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Bil ki! Kokmuş ihtiyar, etkili büyü yapar; onun etkili nefesi şahları esir etti.

"Füsûn", büyücülerin kendi amaçları için okudukları kelimeler anlamındadır. "Germ" burada etkili anlamında kullanılmıştır. "Dem", nefes ve büyü anlamlarına gelir. Burada her iki anlam da uygundur.

"Füsûn", sâhirlerin kendi maksadları için okudukları kelimeler ma'nâsınadır. "Germ" burada müessir ma'nâsında müsta'meldir. "Dem", nefes ve füsûn ma'nâlarına gelir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir.

3182. Sîne içinde onun neffâsâtı vardır; sihir için onun düğümleri isbatı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Göğüs içinde onun üfleyip tükürenleri vardır; sihir için onun düğümleri ispatı vardır.

"Neffâsât", "neffâse" kelimesinin çoğuludur; "neffâse", düğümler üzerine "tüh tüh" diye tükürükler saçarak üfleyen kadın demektir. Yani, "O büyücü kocakarı insanların göğüslerinin içine tükürükler saçarak üfürür ve sihir için düğümler bağlar." Yani dünya insanlara türlü türlü şekiller gösterip onların sevgilerini kalplerine ilka (bırakır) ve bu sevgiyi sabit kılar. Ve insanlar da şiddetli sevgi sebebiyle dünyaya son derece çekilmiş ve tutkun olup canlarını bile feda ederler.

"Neffâsât", "neffâse"nin cem'idir; "neffâse", düğümler üzerine "tüh tüh" diye tükrükler saçarak üfüren kadın demekdir. Ya'ni, "O büyücü kocakarı insanların göğüslerinin içine tükrükler saçarak üfürür ve sihir için düğümler bağlar." Ya'ni dünyâ insanlara türlü türlü sûretler gösterip onların muhabbetlerini kalblerine ilkā ve bu muhabbeti tesbît eder. Ve insanlar dahi muhabbet-i şedîde sebebiyle dünyâya son derece meclûb ve meftûn olup canlarını bile fedâ ederler.

3183. Dünya sihirbazı kuvvetli alim bir kadındır; onun sihrinin halli avamın pâyi ile değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Dünya sihirbazı kuvvetli, bilgili bir kadındır; onun sihrinin çözülmesi avamın gücüyle değildir.

"Pây", burada güç ve kudret anlamındadır. Hint şârihlerinden Muhammed Efdal ve Veli Muhammed ve Mîr Nûrullah hazretleri "çaba" anlamına almışlar ve demişlerdir ki: "Pây-i müzd"ün "emek hakkı" anlamına gelmesi bu anlamı teyit eder. Dünyaya "kadın" tabiri ile İbn Abbas hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife işaret buyurulur: يؤتى بالدنيا يوم القيامة على صورة عجوز شمطاء زرقاء ايتابها بادية لا يراها احد الا كرهها فتشرف على الخلائق فيقال لهم اتعرفون هذه فيقولون نعوذ بالله من معرفتها فيقال لهم هذه الدنيا التي تفاخرتم بها وتقاتلتم عليها Yani "Kıyamet günü dünya, kır saçlı, mavi gözlü, dişlek bir kocakarı suretinde getirilir ki, onu gören kimse ondan iğrenir. Halkın üzerine doğru koşar. Halka denir ki: "Bunu tanıyor musunuz?" Halk derler ki: "Onu tanımaktan Allah'a sığınırız." Onlara denir ki: "İşte bu, sizin kendisiyle övündüğünüz ve onun yüzünden birbirinizi öldürdüğünüz dünyadır." Yani, "Dünya sihirbazı kuvvetli ve sihir ilmini iyi bilen bir kadındır. Onun yaptığı sihrin açılması ve defedilmesi avamın kudreti ve çabası ile mümkün olmaz." Onu ortadan kaldırmak için yukarıdaki şehzade kıssasında olduğu üzere ilahi bir tabip gereklidir.

"Pây", burada tâkat ve kudret ma'nâsınadır. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal ve Veli Muhammed ve Mîr Nûrullah hazarâtı "sa'y" ma'nâsına almışlar ve demişlerdir ki: "Pây-i müzd"ün "hakk-ı sa'y" ma'nâsına olması bu ma'nâyı teyid eder. Dünyâya "kadın” tâbiri ile İbn Abbas hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: يؤتى بالدنيا يوم القيامة على صورة عجوز شمطاء زرقاء ايتابها بادية لا يراها احد الا كرهها فتشرف على الخلائق فيقال لهم اتعرفون هذه فيقولون نعوذ بالله من معرفتها فيقال لهم هذه الدنيا التي تفاخرتم بها وتقاتلتم عليها Ya'ni "Yevm-i kıyâmetde dünyâ kır saçlı, gök gözlü, dişlek bir kocakarı sûreti üzerine getirilir ki, onu gören kimse iğrenir. Halkın üstüne doğru koşar. Halka denir ki: "Bunu tanıyor musunuz?" Halk derler ki: "Onu tanımakdan Allah'a sığınırız. Onlara denir ki: "İşte bu sizin kendisiyle tefâhur ettiğiniz ve onun yüzünden birbirlerinizi öldürdüğünüz dünyâdır." Ya'ni, "Dünya sihirbazı kuvvetli ve sihir ilmini iyi bilen bir kadındır. Onun yaptığı sihirin açılması ve def'i avâmın kudreti ve sa'yi ile mümkin olmaz." Onu izâle etmek için yukarıdaki şehzâde kıssasında olduğu üzere bir tabib-i ilâhî lâzımdır.

3184. Eğer onun düğümlerini akıl aça idi, Huda ne vakit enbiyâyı gönderir idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. Eğer onun düğümlerini akıl açabilseydi, Allah ne zaman peygamberleri gönderirdi?

Ey insan! "Ben akıllıyım, dünya sihirbazının yaptığı sihirleri aklım ile çözer ve ortadan kaldırırım!" deme! Çünkü bedensel yapıdan meydana gelen ve beynin faaliyetinden ibaret olan geçim aklı (dünyevî işlere yönelik akıl), dünya sihirbazının yaptığı düğümleri çözemez. Eğer bu akıl o düğümleri çözebilseydi, Yüce Allah insanları ahiret aklı (uhrevî işlere yönelik akıl) dairesine davet eden peygamberleri göndermezdi. Çünkü geçim akıllarının mertebeleri ve idrakleri yüksek olan insanlar, bu dünyanın birçok kötü ve zararlı hazlarını iyi görmüşler ve bir nimet olan zahirî hayatlarını yok etmişlerdir.

Ey insan! "Ben akıllıyım, dünyâ sihirbazının yaptığı sihirleri aklım ile açarım ve izâle ederim!" deme! Zîrâ teşekkül-i bünyevîden hâsıl olan ve dimâğın faâliyetinden ibâret bulunan akl-ı maâş, dünya sihirbazının yaptığı düğümleri açamaz. Eğer bu akıl o düğümleri aça idi, Hak Teâlâ hazretleri insanları akl-ı maâd dâiresine da'vet eden enbiyâyı göndermez idi." Zîrâ akl-ı maâşlarının mertebeleri ve idrâkleri yüksek olan insanlar bu dünyânın birçok fenâ ve muzır olan huzûzâtını iyi görmüşler ve bir ni'met olan hayât-ı sûrílerini ifnâ etmişlerdir.

3185. Agah ol! Düğüm açıcı, "Yef'alüllahi mâ yeşa'nın sırrını bilici olan hoş nefesi talep et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Agâh ol! Düğüm açıcı, "Allah dilediğini yapar" sırrını bilen hoş nefesi talep et!

"Hoş nefes"ten kasıt, peygamberler ve onların varisleri olan seçkin evliyalardır. وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (İbrahim, 14/27) yani "Yüce Allah dilediği şeyi işler" ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide, 5/1) "Dilediği şeye hükmeder" ayet-i kerimesinin sırrını bilen yine bu yüce zatlardır ki, onlar kader sırrına vakıftırlar ve insanların ezelî yatkınlıklarını görüp ona göre özel terbiyeye tabi tutarlar. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in seçkin dört halifesinden her birini kendi yatkınlık ve meşreplerine göre terbiye buyurdular; ve örneğin Hz. Sıddîk-ı Ekber'e gizli zikri ve velayet şahı İmam Ali hazretlerine de açık zikri telkin buyurdular. Onların varisleri olan seçkin evliyaların terbiyeleri de böyledir. Çünkü şeriat telkininde eşitlik var ise de tarikat telkininde eşitlik yoktur. Anlamın özeti şudur: "Ey dünya büyüsünün sihriyle büyülenip, eğriyi ve doğruyu göremeyen kimse! Kendine gel! Bu sihrin düğümlerini açıcı ve senin gizli olan ezelî yatkınlığının üzerine terettüp eden ilahi hükmü bilen hoş nefesli bir insân-ı kâmili iste!"

"Hoş-dem"den murâd, enbiyâ ve onların varisleri olan havâss-ı evliyâdır. وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (İbrahim, 14/27) Ya'ni, "Allah Teâlâ dilediği şeyi işler" ve يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (Mâide, 5/1) "Dilediği şeye hükmeder" âyet-i kerîmesinin sırrını bilici olan yine bu zevât-ı kirâmdır ki, onlar sırr-ı kadere nâzırdırlar ve insanların isti'dâd-ı ezelîlerini görüp ona göre husûsî terbiyeye tâbi' tutarlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cihâr-yâr-ı güzîninden her birini kendi isti'dâd ve meşreplerine göre terbiye buyurdular; ve meselâ cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber'e zikr-i hafî ve şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali hazretlerine de zikr-i cehrî telkîn buyurdular. Onların vârisleri olan havâss-ı evliyânın terbiyeleri de böyledir. Zîrâ telkîn-i şerîatda müsâvât var ise de telkîn-i tarîkatda müsâvât yokdur. Hülâsa-i ma'nâ, "Ey dünyâ sâhiresinin sihriyle meshûr olup, eğriyi ve doğruyu göremeyen kimse! Kendine gel! Bu sihrin düğümlerini açıcı ve senin gizli olan ist'dâd-ı ezelînin üzerine terettüb eden hükm-i ilâhîyi bilici olan hoş nefesli bir insân-ı kâmili iste!"

3186. O seni balık gibi oltaya bağlamış; şehzade bir sene kaldı ve sen altmış!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. O seni balık gibi oltaya bağlamış; şehzade bir sene kaldı ve sen altmış!

Dünya seni balık gibi hazlar ve şehvetler oltasına bağlamıştır. Yukarıdaki kıssada açıklanan şehzade, Kâbilli kocakarının büyüsünde bir sene kaldı. Sen ise altmış seneden beri bu oltaya saplanmış kalmışsın.

Dünyâ seni balık gibi huzûzât ve şehevât oltasına bağlamışdır. Yukarı ki kıssada beyân olunan şehzâde Kâbilli kocakarının sihrinde bir sene kaldı. Sen ise altmış seneden beri bu oltaya saplanmış kalmışsın.

3187. Altmış sene onun oltasından mihnet içindesin. Ne hoşsun, ne mihnet tarîki üzerindesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. Altmış sene onun oltasından sıkıntı içindesin. Ne hoşsun, ne sıkıntı yolu üzerindesin!

Ey dünyaya tutkun olan kişi, altmış sene dünyanın sevgisi oltasından sıkıntı içindesin! Bu dünyanın hazzı arkasında koşmakla beraber, bari bir rahat etsen ve hâlin hoş olsa, o da yok! Sonra yüce sünnet ve şeriat yolu üzerinde fiillerin de yok ki, öldükten sonra ahiret rahatlığına nail olabilesin!

Ey dünyaya meclûb olan kimse, altmış sene dünyanın muhabbeti oltasından mihnet içindesin! Bu dünyanın hazzı arkasında koşmakla beraber, bârî bir rahat etsen ve hâlin hoş olsa, o da yok! Sonra sünnet-i seniyye ve şerîat tarîkı üzerinde ef'âlin de yok ki, öldükden sonra râhat-ı uhreviyyeye nâil olabilesin!

3188. Bedbaht fâsıksın, ne dünyân güzeldir, ne de vebâlden ve günahlardan kurtulmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Bedbaht fâsıksın, ne dünyan güzeldir, ne de vebalden ve günahlardan kurtulmuşsun!

Hırs ve tamahından rahatın olmadığı için dünya hayatında bir güzellik yoktur. Fâsıksın ve lâkin fıskının hükmünü veremediğin ve hakkını tam olarak yerine getiremediğin için bedbahtsın, bu sebeple mahrum kalmış bir fâsıksın! Ahiret yönüne gelince, ne vebalden ne de günahlardan kurtulmuşsun. Çünkü tövbe eden ve af dileyen değilsin!

Hırs ve tama'ından rahatın olmadığı için hayât-ı dünyeviyyende bir letâfet yokdur. Fâsıksın ve lâkin fıskının hükmünü veremediğin ve hakkını kemâliyle icrâ edemediğin için bedbahtsın, binâenaleyh fâsık-ı mahrûmsun! Ahiret cihetine gelince ne vebâlden ve ne de günahlardan kurtulmuşsun. Zîrâ tâib ve müstağfir değilsin!

3189. Onun üfürmesi bu düğümleri sıkı yaptı. Binâenaleyh Hallak-ı Ferd'in nefhasını taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. Onun üfürmesi bu düğümleri sıkı yaptı. Bu sebeple Yaratıcı ve Tek olan Allah'ın nefesini iste!

"Yaratıcı ve Tek olan Allah'ın nefesi"nden kastedilen, peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliya zâtların nefesidir. Çünkü onlar, Hakk'ın zâtının ve sıfatının tecelli yerleridir. Yani, "Dünya cadısının üfürmesi mal, mülk, kadın, para ve makam düğümlerini sıkı yaptı. Bu sebeple, bu düğümlerin çözülmesi için kâmil bir mürşidin nefesini iste!"

"Hallak-ı Ferd'in nefhası"ndan murâd, enbiyâ ve onların da vârisleri olan evliyâ hazarâtının nefhasıdır. Zîrâ onlar, Hakk'ın zâtının ve sıfatının mazharıdırlar. Ya'ni, "Dünyâ sâhiresinin üfürmesi mal ve mülk ve kadın ve para ve mansıb düğümlerini sıkı yaptı. Binâenaleyh, bu düğümlerin çözülmesi için bir mürşid-i kâmilin nefhasını taleb et!"

3190. Tâ ki وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِی ["Ben insana rûhumdan nefh ettim"] seni bun- [3204] dan kurtarsın ve yukarı gel desin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Tâ ki وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِی ["Ben insana rûhumdan nefh ettim"] seni bundan kurtarsın ve yukarı gel desin!

Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aracılığıyla sende وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) yani, "Ben insana rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinin sırrı ortaya çıksın! Hayvanî ruhun gereklilikleri olan dünyevî bağlılık, insanî ruhun hükmü altında zayıf düşsün de seni dünyanın bağlarından kurtarsın! Ve sana bu aşağı âlemden yüce âleme gel desin! Bilinmeli ki, her insan sûretinde olan yaratılmış, küllî ruhun (evrensel ruh) nurunu almaya yatkındır. Fakat hayvanî ruhun hükümlerinin üstün gelmesi, o nuru almaya engel olur. Bu engelleri insân-ı kâmilin tasarrufu (manevî etkisi) ortadan kaldırır. Bu engeller kalktıktan sonra insan kalbine küllî ruhun nuru hâkim olur ve ونفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) ["Ben insana rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinin hükmü belirginleşir.

“Mürşid-i kâmilin vâsıtasıyle sende وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) Ya'ni, "Ben insana rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinin sırrı zuhûr etsin! Rûh-ı hayvânînin îcâbâtı olan meclûbiyyet-i dünyeviyye rûh-i insânî hükmünün altında zebûn olsun da seni dünyanın bağlarından kurtarsın! Ve sana bu âlem-i süflîden âlem-i ulvîye gel desin!" Ma'lûm olsun ki, her sûret-i insânîde olan mahlûk rûh-i küllînin nûrunu almaya müstaiddir. Fakat rûh-i hayvânînin galebe-i ahkâmı o nûrun ahzine hicâb olur. Bu hicâbâtı insân-ı kâmilin tasarrufu izâle eder. Bu hicâbât kalktıkdan sonra kalb-i insânîye rûh-i küllînin nûru müstevlî olur ونفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) [ "Ben insana rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinin hükmü zâhir olur.

3191. Sihir nefhi Hakk'ın nefhinin gayrı ile yanmaz. Bu kahrın nefhidir ve o nefes, mihrin nefhidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Sihir üflemesi, Hakk'ın üflemesinden başkasıyla yanmaz. Bu, kahrın üflemesidir ve o nefes, sevginin üflemesidir.

"Bu dünya sihirbazının üflemesi ancak Hakk'ın üflemesi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tasarrufu ile yanar ve yok olur. Bu dünya sihirbazının üflemesi, ilâhî kahrın üflemesidir; ve o kâmil mürşidin nefesi ve üflemesi, ilâhî sevginin üflemesidir." Bu şerefli beyitte, insân-ı kâmili talep etmenin, bir kula ilâhî sevgi sebebiyle gerçekleştiğine işaret buyurulur. Çünkü bir kulun Hakk'a muhabbeti ancak Hakk'ın öncesiz olarak ona muhabbetinin gerçekleşmesiyle mümkündür. Nasıl ki يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) yani "Yüce Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" ayet-i kerimesinde ilâhî muhabbet önce zikredilmiştir.

"Bu dünyâ sâhirinin üfürmesi ancak Hakk'ın nefhi olan insan-ı kâmilin tasarrufu ile yanar ve zâil olur. Bu dünyâ sâhiresinin nefhi kahr-ı ilâhînin nefhidir; ve o mürşid-i kâmilin nefesi ve nefhi hubb-i ilâhînin nefhidir." Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmili taleb etmek, bir kula hubb-i ilâhî sebebiyle vâki' olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ bir kulun Hakk'a muhabbeti ancak Hakk'ın ezelde ona muhabbeti vâki' olmasıyladır. Nitekim يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) Ya'ni "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da Allah'ı severler" âyet-i kerîmesinde muhabbet-i ilâhiyye evvelâ zikir buyurulmuşdur.

3192. O'nun rahmeti O'nun kahrından sabıkdır. Sabıklık ister isen git sabıkı iste!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. O'nun rahmeti O'nun kahrından önce gelir. Önce gelme istersen git önce geleni iste!

Yani, Hakk'ın rahmeti kahrından önce gelir. Çünkü zâta ait özel rahmet, Hakk'ın bazı kullarına olan sevgisinin eserlerinden olan ezelî yardımdır. Bu yardım ehlinin, aşağıların aşağısı olan bu oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkması, Hakk'ın kahır tecellîsidir. Bu sebeple eğer sen önce gelme istersen, yani sende de zâta ait özel rahmet eserinin ortaya çıkmasını istersen, git kendisinde bu zâta ait özel rahmet eserleri bu oluş ve bozuluş âleminde fiilen görünen bir insân-ı kâmili iste!

Ya'ni, Hakk'ın rahmeti kahrından evveldir. Zîrâ rahmet-i hâssa-i zâtiyye Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir. Bu ehl-i inâyetin esfel-i sâfilîn olan bu âlem-i kevnde izhârı Hakk'ın tecellî-i kahrîsidir. Binâenaleyh eğer sen sabıklık istersen, ya'ni sende dahi rahmet-i hâssa-i zâtiyye eserinin zuhûrunu istersen, git kendisinde bu rahmet-i hâssa-i zâtiyye âsârı bu âlem-i kevnde fiilen zâhir olan bir insân-ı kâmili iste!

3193. Tâ ki tezvîc olunan nüfûsu isteyesin. Zîrâ ey meshûr olan şah, işte senin mahrecin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Ta ki evlendirilen nefisleri isteyesin. Çünkü ey büyülenmiş kişi, işte senin çıkış yerin!

Bu şerefli beyitte, "İze'ş-şemsü küvvirat" [Tekvîr, 81/1] şerefli sûresinde geçen وإذا النفوس زوجت (Tekvîr, 81/7) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Anlamı, "Vakti geldiğinde nefisler evlendirildi" demektir. Yani, "Senin nefsin ezelî inayet ehli olan kâmil mürşide kavuştuğu zaman, senin de ezelî inayet ehli olduğunun fiilen sabit olup bir salih nefsin diğer salih nefse eş olmuş olur. Ey dünyanın büyüsüne kapılmış şehzade, yani Hakk'ın halifesi olan Hz. Adem'in oğlu! İşte senin tabiat kuyusundan çıkacağın yer!"

Bu beyt-i şerîfde, "İze'ş-şemsü küvvirat" [Tekvîr, 81/1] sûre-i şerîfesin-de vaki وإذا النفوس زوجت (Tekvîr, 81/7) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ma'nâsı, "Vaktāki nefisler tezvîc olundu" demek olur. Ya'ni, "Senin nefsin inâyet-i ezeliyye ehlinden olan mürşid-i kâmile mülâkî olduğu vakit, senin dahi inâyet-i ezeliyye ehlinden olduğunun fiilen sabit olup bir nefs-i sâlih di-ğer nefs-i sâlihe eş olmuş olur. Ey dünyânın meshûru olan şehzâde, ya'ni halîfe-i Hak olan Hz. Adem'in oğlu! İşte senin tabîat kuyusundan çıkacak yerin!"

3194. Zalin vücuduna inhilal gelmez., ağ içinde ve o pür-nâzın nezdinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. Yaşlı kadının vücuduna çürüme gelmez, ağ içinde ve o nazlı kadının yanında.

"Zâl", ak saçlı ihtiyar; "şebîke" ağ ve tuzak; "delâl", naz ve şive demektir. "Zâl" ifadesi, 3183 numaralı beyitte zikredilen hadis-i şerifteki "semta" (شمطاء) kelimesinin karşılığıdır. Yani, "Ey dünyanın tutkunu olan kimse, sen pek nazlı ve şiveli olan dünya kocakarısının ağı ve tuzağı içinde bulundukça onun vücuduna çürüme gelmez ve sen de onun sihrinden kurtulamazsın ve bu sebeple sâlihlere de eş olamazsın ve sâlihlerin hazzı olan ahiretten dahi nasibini alamazsın."

"Zâl", ak saçlı ihtiyar; "şebîke" ağ ve tuzak; "delâl", nâz ve şîve. “Zâl" ta'biri 3183 numaralı beyitde mezkûr olan hadîs-i şerîfde ki, "semta" (شمطاء) kelimesinin mukābilidir. Ya'ni, "Ey dünyânın meftûnu olan kimse, sen pek nazlı ve şîveli olan dünyâ kocakarısının ağı ve tuzağı içinde bulundukça onun vücuduna inhilâl gelmez ve sen de onun sihrinden kurtulamazsın ve binâenaleyh sâlihlere de eş olamazsın ve sâlihlerin hazzı olan âhiretden dahi nasîbini alamazsın."

3195. O ümmetlerin siracı bu cihana ve o cihana “iki ortak" dememiş midir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. O ümmetlerin ışığı bu dünyaya ve o dünyaya "iki ortak" dememiş midir?

Müntehabü'l-Lügat'ta "darre", bir erkeğin nikâhı altında olan iki kadından her birinin anlamınadır; Türkçede "ortak" derler. O ümmetlerin ışığı ve nuru olan Peygamberler Sultanı (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde الدنيا والآخرة ضرتان فبقدر ما ترضی احدهما تسخط الأخرى yani, "Dünya ve ahiret iki ortaktır. Mümkün olduğu kadar onlardan birini razı ve memnun etsen diğeri öfkelenir" buyurmamış mıdır? Bu şerefli beyitte "sirâc" tabiriyle Ahzab suresinde geçen, (Ahzab, يا أيها النبي إنا أرسلناك شاهدا ومبشرا ونذيرا وداعيا إلى الله بإذنه وسراجاً منيراً 33/45-46) yani, "Ey peygamberim, biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı, O'nun izniyle Allah'a davet edici ve nurlu bir ışık olarak gönderdik" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

Müntehabü'l-Lügať da "darre", bir zevcin taht-ı nikâhında olan iki kadından her birisi ma'nâsınadır; Türkçe'de "ortak" derler. O ümmetlerin sirâcı ve nûru olan Sultân-ı enbiya (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde الدنيا والآخرة ضرتان فبقدر ما ترضی احدهما تسخط الأخرى Ya'ni, "Dünyâ ve âhiret iki ortaklardır. Mümkin olduğu kadar onlardan birisini râzı ve memnûn etsen diğeri öfkelenir" buyurmamış mıdır? Bu beyt-i şerîfde "sirâc" ta'bîriyle sûre-i Ahzab'da vâki olan, (Ahzab, يا أيها النبي إنا أرسلناك شاهدا ومبشرا ونذيرا وداعيا إلى الله بإذنه وسراجاً منيراً 33/45-46) ya'ni, "Ey peygamberim, biz seni şahid ve mübeşşir ve nezîr ve O'nun izni ile Allah'a dâ'vet edici ve nurlu bir sirâc olarak gönderdik" âyeti kerîmesine işâret buyurulur.

3196. Binaenaleyh, bunun visāli onun firakı olur; bu tenin sıhhati cânın sekāmı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Buna göre, bunun kavuşması onun ayrılığı olur; bu bedenin sağlığı canın hastalığı olur.

Birinci mısrada, Şûrâ Suresi'nde geçen "مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ" (Şûrâ, 42/20) yani, "Kim ki, dünya kazancını ve düzenini isterse, ona ondan veririz. Ve o kimse için ahirette nasip yoktur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bundan maksat; dünya işlerini tamamen ihmal etmek değildir, aksine dünya işlerine dalıp, ahireti büsbütün ihmal etmektir. Çünkü Kasas Suresi'nde "وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا" yani, "Yüce Allah'ın sana verdiği mal ve servet ile ahireti talep et! Ve dünyadan nasibini de unutma!" buyurulmuştur. Bu sebeple, hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini tam bir zekâ ve dirayetle idare etmek lazımdır. Birini tamamen imar edip diğerini tamamen tahrip etmek sorumluluk gerektirir. Çünkü bunlar iki ortak kadın gibi birbirine zıttır. Aynı şekilde, beden ile can da böyle birbirinin zıttıdır. Beden sağlık ve kuvvette oldukça nefis tamamen kendi hazzına ve lezzetlerine dalar ve ruhu mağlup eder ve can hasta olur. Bu anlama dayanarak, hadis-i şerifte, "اذا احب الله عبدا ابتلاه ولا خير في عبد لا يذهب ماله ولا يسقم جسمه" yani, "Yüce Allah, bir kulunu sevdiği vakit onu müptela kılar. Ve malı gitmeyen ve cismi hasta olmayan kulda hayır yoktur" buyurulur.

Birinci mısra'da sûre-i Şûrâ'da vâki' مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) Ya'ni, “Kim ki, dünya kesbini ve tedbîrini isterse, ona ondan veririz. Ve o kimse için âhiretde nasib yokdur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bundan murâd; umûr-i dünyeviyyeyi kâmilen ihmal etmek değildir, belki umûr-i dünyeviyyeye dalıp, âhireti büsbütün ihmal etmektir. Zîrâ sûre-i Kasas'da وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) ya'ni, “Allah Teâlâ'nın sana verdiği mal ve servet ile âhireti taleb et! Ve dünyâdan nasibini de unutma!" buyurulmuştur. Binâenaleyh, hem umûr-i dünyeviyyeyi ve hem umûr-i uhreviyyeyi kemâl-i fetânet ve dirâyetle idâre etmek lazımdır. Birini kâmilen i'mâr ve diğerini kâmilen tahrîb mûcib-i mes'ûliyettir. Zîrâ, bunlar iki ortak kadın gibi birbirine zıddır. Ve kezâ, ten ile can dahi böyle birbirinin zıddıdır. Ten sıhhat ve kuvvetde oldukça nefs kâmilen kendi hazzına ve lezzâtına dalar ve rûhu mağlûb eder ve can hasta olur. Bu ma'nâya binâen, hadîs-i şerîfde, اذا احب الله عبدا ابتلاه ولا خير في عبد لا يذهب ماله ولا يسقم جسمه Ya'ni, "Allah Teâlâ, bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. Ve malı gitmeyen ve cismi hasta olmayan kulda hayır yokdur" buyurulur.

3196. Bu geçidin ayrılığı sana şedîd gelir; binâenaleyh, o makarr ayrılığını daha şedîd bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Bu geçidin ayrılığı sana şiddetli gelir; bu sebeple, o makamın ayrılığını daha şiddetli bil!

Yani, "Varlıkta ve hayatta bir geçit ve köprü konumunda olan bu dünyanın ayrılığı sana ağır ve şiddetli gelir. Hâlbuki senin varlığının makamı ve yerleşme yeri olan ahiretin ayrılığını daha şiddetli bil!" Yani, senin varlığınla varlığına bağlı olan dünyevî lezzetlerden ve hazlardan ayrılmak sana şiddetli gelir. Dünyevî lezzetler uhrevî lezzetlerin yanında hiç hükmünde olduğundan, uhrevî ve ruhanî lezzetlerden ayrılığı cismanî lezzetlerin ayrılığından daha şiddetli bil, demek olur.

Ya'ni, "Varlıkda ve hayatda bir geçit ve köprü mesâbesinde olan bu dünyânın ayrılığı sana ağır ve şedîd gelir. Halbuki senin varlığının makarrı ve takarrur mahalli olan âhiretin ayrılığını daha şedîd bil!" Ya'ni, senin vücûdunla varlığına terettüb eden lezzât ve huzûzât-ı dünyeviyyeden ayrılmak sana şiddetli gelir. Lezzât-ı dünyeviyye lezzât-ı uhreviyyenin yanında hiç mesâbesinde olduğundan lezzât-ı uhreviyye ve rûhâniyyeden ayrılığı lezzât-ı cismâniyye ayrılığından daha şiddetli bil, demek olur.

3197. Mâdemki sana nakşın firâkı şedîd gelir, acaba onun nakkāşından ayrılık ne şedîd gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Mademki sana nakışların ayrılığı şiddetli geliyor, acaba onun nakkaşından ayrılık ne kadar şiddetli gelir?

Yani, dünya suretlerini nakşeden Yüce Allah'tır ve sen bu nakışlarda nakkaş olan Hakk'ın güzelliğini müşahede edemeyip nakışları bağımsız zannederek

Bu numara mükerrerdir. onların tekil hakikatlerinin müşahede lezzetine daldın ve Hakk'ın güzelliğinden gafil oldun; ve sana bu nakışların tekil hakikatlerinden ayrılmak şiddetli ve zor geldi. Halbuki ahiretin en büyük lezzeti ve zevki Hakk'ın güzelliğinin müşahedesidir. Nasıl ki ayet-i kerimede, وجوه يومئذ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظرة (Kıyamet 75/22-23) Yani, "O günde yüzler vardır ki, güzel parlaktır. Onlar Rablerine bakmaktadır" buyurulur. Buna göre, acaba bu güzel nakışların nakkaşı olan Hakk'ın mükemmel güzelliğinden ayrılmak, o alemde sana ne kadar zor ve şiddetli gelir? Bu alemde fırsat elindeyken bir kere düşün!

Ya'ni, dünyâ sûretlerini nakşeden Hak'dır ve sen bu nakışlarda nakkāş olan Hakk'ın cemâlini müşâhede edemeyip nakışları müstakil zannederek

Bu numara mükerrerdir. onların "ayn"larının lezzet-i müşâhedesine daldın ve cemâl-i Hak'dan gafil oldun; ve sana bu nakışların "ayn"larından ayrılmak şedîd ve müşkil geldi. Halbuki âhiretin en büyük lezzeti ve zevki cemâl-i Hakk'ın müşâhedesidir. Nitekim âyet-i kerîmede, وجوه يومئذ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظرة (Kıyamet 75/22-23) Ya'ni, "O günde yüzler vardır ki, güzel parlakdır. Onlar Rablerine nâzırdır" buyurulur. Binâenaleyh, acabâ bu güzel nakışların nakkāşı olan Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâlinden ayrılmak, o âlemde sana ne kadar müşkil ve şedîd gelir? Bu âlemde fırsat elde iken bir kere düşün!

3198. Ey kimse! Alçak olan dünyadan senin sabrın yokdur. Dost olan Hudâ'dan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Ey kimse! Alçak olan dünyadan senin sabrın yoktur. Dost olan Allah'tan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?

Bazı nüshalarda "Ey dost, Allah'tan!" şeklinde geçmiştir. Bu durumda anlam, "Ey dost, Allah'tan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?" demek olur. Fakat dünyanın sıfatı birinci mısrada "alçak" olarak zikredilmiş olduğundan Allah'ın sıfatı dahi bunun zıddı olarak "dost" olması uygun ve bu nüsha doğru görünür. Yukarıdaki beyit ile bu beyitte "cennet-i zât"a (zât cenneti) işaret buyurulur.

Bâzı nüshalarda "Ez Hudâ, ey dost!" vâki' olmuşdur. Bu sûretde ma'nâ, "Ey dost, Hudâ'dan senin nasıl sabrın vardır, nasıl?" demek olur. Fakat dünyânın sıfatı birinci mısra'da "dûn” olarak zikir buyurulmuş olduğundan Hudâ'nın sıfatı dahi bunun zıddı olarak "dost" olmak münasib ve bu nüsha sahíh görünür. Yukarıki beyit ile bu beyitde "cennet-i zât"a işaret buyurulur.

3199. Mâdemki bu kara sudan senin sabrın yokdur, İlâh'ın çeşmesinden nasıl saburluk tutarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. Mademki bu kara sudan senin sabrın yoktur, İlâh'ın çeşmesinden nasıl sabırlı olursun?

Bu şerefli beyitte de "sıfat cenneti"ne işaret edilir. Yani, "Ey dünyevî hazzın tutkunu olan kişi, mademki bu kara ve bulanık su hükmünde olan dünyanın lezzetlerine karşı sabrın yoktur, ahiret gününde ilahi sıfatların tecelli yeri olan cennetteki İlâhî çeşmeye karşı nasıl sabrın olur?" Bu şerefli beyitte Gaşiye Suresi'nde geçen "فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ" (Gaşiye, 88/12) yani, "Yüce cennette akıcı çeşme vardır" ayet-i kerimesine işaret edilir.

Bu beyt-i şerîfde de "cennet-i sıfat"a işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey hazz-ı dünyevînin meftûnu olan kimse, mâdemki, bu kara ve bulanık su mesâbesinde olan dünyanın lezzâtına karşı sabrın yokdur, ya yevm-i âhiretde sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsı olan cennetdeki çeşme-i İlâh'a karşı nasıl sabrın olur.?" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Gaşiye'de olan فيها عين جارية (Gasiye, 88/12) Ya'ni, "Cennet-i a'lâda akıcı çeşme vardır" âyeti kerîmesine işaret buyurulur.

3200. Mâdemki bunun şürbü olmaksızın az sükûn tutarsın, ebrâra mensub [3214] olandan ve "Yeşrebûn"dan niçin ayrısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Mademki bunu içmeksizin az sakinleşirsin, iyilere ait olandan ve "İçerler"den niçin ayrı düşersin?

Mademki bu aşağı âlemin içeceklerini içmemekle sakinliğin az oluyor ve "Aman içemedim!" diye ıstıraba düşüyorsun, bu fani hayatın kesintiye uğramasından sonra başlayan baki hayatta iyilere özgü olan pınardan ve "İçerler" haberiyle gerçekleşen o iyilerin içmelerinden niçin ayrı düşersin? Bu iyilerin içtikleri çeşme hakkında İnsan Suresi'nde şöyle buyurulur: إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا (İnsân, 76/5-6) Yani, "İyiler muhakkak bir kâseden içerler ki, onun karışımı kâfurdur. Bir çeşmedir ki, Allah'ın kulları ondan içer. Onu istedikleri gibi akıtırlar."

Mâdemki bu âlem-i süflînin meşrûbâtını içmemekle sükûnun az oluyor ve "Aman içemedim!" diye ıztırâba düşüyorsun, bu hayât-ı fâniyenin inkıtâ'ından sonra başlayan hayât-ı bâkîyede ebrâra mahsûs olan pınardan ve "Yeş- rebûn" ihbâriyle vâki' olan o ebrârın içmelerinden niçin ayrısın? Bu ebrârın içtikleri çeşme hakkında sûre-i İnsân'da şöyle buyurulur: إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا (İnsân, 76/5-6) Ya'ni, "Ebrâr muhakkak bir kâseden içerler ki, onun mizâcı kâfürdur. Bir çeşmedir ki, Allah'ın kulları onunla içer. Onu istedikleri gibi akıtırlar."

3201. Eğer bir nefes Vedûd'un cemâlini görsen, canını ve vücudunu ateşe bırakırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Eğer bir an Vedûd'un güzelliğini görsen, canını ve vücudunu ateşe bırakırsın!

"Vedûd", ilahi isimlerdendir. Ebced hesabıyla değeri (20) olup, ay saatinde bu sayı kadar zikrine devam eden kimse nurlanır ve kalbine genişlik gelir ve kalbinde dünya sevgisinden eser bırakmaz. Ay saati, pazar günleri ezanî saat dörtte, pazartesi birde, salı günü beşte, çarşamba günü ikide, perşembe günü altıda, cuma günü üçte, cumartesi günü yedidedir. Yani, "Eğer sen bu dünya hayatında bir an Vedûd'un zâtî tecellisi gerçekleşip kusursuz güzelliğini görsen, onun aşkından canını ve vücudunu ateşe atarsın!"

"Vedûd", esmâ-i ilâhiyyedendir. Ebced hesabıyla adedi (20) olup, sâat-i kamerde bu aded kadar zikrine devâm [eden] kimse nûrâniyet kesb eder ve kalbine vüs'at gelir ve kalbinde reng-i mâsivâdan eser koymaz. Sâat-i kamer, pazar günleri ezânî saat dörtde, pazartesi birde, salı günü beşde, çarşamba günü ikide, perşembe günü altıda, cuma günü üçde, cumartesi günü yedidedir. Ya'ni, "Eğer sen bu hayât-ı dünyeviyyede bir nefes Vedûd'un tecellî-i zâtîsi vâki' olup cemâl-i bâ-kemâlini görsen, onun aşkından canını ve vücûdunu ateşe atarsın!"

3202. Vaktaki kurbun kerr ü ferini göresin, bundan sonra bu şürbü cîfe görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Yakınlığın azamet ve ihtişamını gördüğün zaman, bundan sonra bu yeme içmeyi leş görürsün.

"Kerr ü fer", azamet ve ihtişamdan kinayedir. Yani, "Allah'a yakınlığı ve kavuşmayı gördükten sonra bu dünyanın yeme ve içmesini leş gibi iğrenç bir şey görürsün ve yeme ve içmeden kesilirsin."

"Kerr ü fer", azamet ve ihtişamdan kinâyedir. Ya'ni, "Hakk'ın kurbünü ve visâlini gördükden sonra bu dünyanın ekl ve şürbünü cîfe mesâbesinde iğrenç bir şey görürsün ve yeme ve içmeden kesilirsin."

3203. Şehzade gibi kendi yârine erişirsin; binâenaleyh, ayağından kendi dikenini dışarıya çıkarırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Şehzade gibi kendi sevgiline ulaşırsın; bu sebeple, ayağından kendi dikenini dışarıya çıkarırsın.

Şehzade, kocakarının sihrinden kurtulup nasıl kendi sevgilisine kavuşmuş ise, sen de dünyanın sihrinden kurtulur ve gerçek sevgili olan Hakk'a ulaşırsın. Bu sebeple, ayağına batmış olan kendi vehmedilmiş varlık dikenini kendi hakikatinin ayağından çıkarırsın ve görürsün ki, Hakk'ın varlığından başka bir varlık yok imiş. Bu şerefli beyitte fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesine işaret buyurulur.

"Şehzâde kocakarının sihrinden kurtulup, nasıl kendi yârine kavuşmuş ise, sen de dünyanın sihrinden kurtulur ve yâr-ı hakîkî olan Hakk'a vâsıl olursun. Binâenaleyh, ayağına batmış olan kendinin mevhûm olan varlık dikenini kendi hakikatinin ayağından çıkarırsın ve görürsün ki, Hakk'ın varlığından başka bir varlık yok imiş." Bu beyt-i şerîfde fenâ-fillâh mertebesine işâret buyurulur.

3204. Cehd et, bî-hodluk içinde pek çabuk kendini bul! Allah doğruyu en çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Çabala, kendinden geçme hâli içinde çok çabuk kendini bul! Allah doğruyu en çok bilicidir.

Bu şerefli beyitte bekā-billah (Allah ile bâki olma) mertebesine işaret buyurulur. Yani, "Kendi hakikatinden varlık ve benlik dikenini çıkarıp Hz. Mısrî'nin aşağıdaki beytinde dediği gibi. Beyit: Çü bildim cümle Hak imiş, Arada gayrı yok imiş, Biküllî onda gark imiş Ne ben vârım ne irfânım!

dersin. Ondan sonra Allah'ın yardımıyla bu kendinden geçme hâli içinde kendini bulursun. Bu hâl içinde senin "Ben" demen "Hak" demek olur. Çalış ey Hakk Yolcusu, çabuk bu hâli bul! Ey Hakk Yolcusu, biz sana bu tavsiyeyi yapıyoruz. Fakat senin ilâhî ilimdeki yatkınlığını Yüce Allah hazretleri bilir, vesselâm!"

Bu beyt-i şerîfde bekā-billah mertebesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Kendi hakîkatinden varlık ve enâniyet dikenini çıkarıp Hz. Mısrî'nin atîdeki beytinde dediği gibi. Beyit: Çü bildim cümle Hak imiş, Arada gayrı yok imiş, Biküllî onda gark imiş Ne ben vârım ne irfânım!

dersin. Ondan sonra inâyet-i Hak ile bu bî-hodluk içinde kendini bulursun. Bu hâl içinde senin "Ben" demen "Hak" demek olur. Çalış ey sâlik, çabuk bu hâli bul! Ey sâlik biz sana bu tavsiyeyi yapıyoruz. Fakat ilm-i ilâhîsindeki senin isti'dâdını Hak Teâlâ hazretleri bilir vesselâm!"

3205. Sakın bir zaman kendin ile çift olma; her zaman eşek gibi suya ve çamura düşme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Sakın bir zaman kendin ile çift olma; her zaman eşek gibi suya ve çamura düşme!

"Sakın her bir zamanda benliğin ve vehmedilmiş olan varlığın ile dost olma. Eğer böyle yaparsan eşek gibi suya ve çamura düşersin." Çünkü sana bu vehmedilmiş varlığı gösteren, unsurlardan oluşan bedendir; ve sudan ve çamurdan çıkan bu yoğunlaşmış belirginleşmedir. Eğer sen bu yoğunlaşmış belirginleşmeye yapışıp kendine bir varlık yüklersen eşekler gibi çamur içine düşer ve orada saplanıp kalırsın!

"Sakın her bir zamanda enâniyetin ve mevhûm olan varlığın ile yâr olma. Eğer böyle yaparsan eşek gibi suya ve çamura düşersin." Zîrâ, sana bu mevhûm varlığı gösteren cism-i unsurîdir; ve sudan ve çamurdan çıkan bu taayyün-i kesîfdir. Eğer sen bu taayyün-i kesîfe yapışıp kendine bir varlık isnâd edersen eşekler gibi çamur içine düşer ve orada saplanıp kalırsın!

3206. Bu kayma gözün kusûrundan olur; zîrâ aşağıyı ve yukarıyı âşikâr olarak göremez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Bu kayma, gözün kusurundan meydana gelir; çünkü aşağıyı ve yukarıyı açıkça göremez.

"İsâr", sürçmek ve kaymak; "cihâr", açıkça ve aşikâr bir şekilde demektir. "Bu suyun ve çamurun ürünü olan yoğun cismin varlığı ve varlığının bağımsızlığı tarafına kaymak, görüşün kusurundan kaynaklanır. Çünkü bu görünen göz, varlığın başlangıcını ve yüce âlemi ve o varlığın iniş mertebelerinden olan aşağı âlemi açıkça göremez." Bulunduğu aşağı hâl içinde saplanıp kalır.

""İsâr", sürçmek ve kaymak; “cihâr”, zâhiren ve iyânen, demekdir. "Bu suyun ve çamurun mahsûlü olan cism-i kesîfin varlığı ve istiklâl-i vûcûdu tarafına kaymak, görüşün kusûrundan neş'et eder. Zîrâ bu zâhirî göz, mebde-i vücûdu ve âlem-i ulvîyi ve o vücudun tenezzülâtı merâtibinden olan âlem-i süflîyi açıkdan açığa göremez." Bulunduğu hâl-i süflî içinde saplanır kalır.

3207. Yûsuf'un gömleğinin kokusunu sened yap! Zîrâ ki, onun kokusu gözü aydın eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Yusuf'un gömleğinin kokusunu dayanak yap! Çünkü onun kokusu gözü aydınlatır.

"Yusuf"tan kasıt, "Hakk'ın hakiki varlığı"; "gömlek"ten kasıt, "taayyünât" (belirginleşmeler, tecelliler); "koku"dan kasıt ise, bu taayyünâtta hissedilen ilahi sıfatlardır. "Sened", "dayanılacak şey" demektir. Yani, "Bu yoğun taayyünâtın 'ayn'ına (özüne) takılıp kalma! Aksine, bu taayyünâttan hissedilen ve Yusuf'un gömleğinin kokusu gibi olan ilahi sıfatları dayanak yap! Ve hakikatleri idrak etme konusunda, bir asa gibi o sıfatlara dayan! Çünkü bu sıfatlar sayesinde kör olan gözün açılır ve hakiki varlığın zâtına geçiş yaparsın."

"Yûsuf"dan murâd, “vücûd-i hakîkî-i Hak"; "gömlek"den murâd, “taayyünât"; "koku"dan murâd, bu taayyünâtta mahsüs olan sıfât-ı ilâhiyyedir. "Sened", "dayanılacak şey". Ya'ni, "Bu taayyünât-ı kesîfenin "ayn"ına sarılıp kalma! Belki bu taayyünâtdan mahsüs ve Yûsuf'un gömleğinin kokusu mesâbesinde olan sıfât-ı ilâhiyyeyi sened yap! Ve idrâk-i hakāyık husûsunda asâ gibi o sıfatlara dayan! Zîrâ bu sıfatdan kör olan gözün açılıp vücûd-i hakîkînin zâtına intikāl edersin."

3208. Gizli sûret ve o nûr-i cebîn, enbiyanın gözünü uzak görücü etmişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Gizli suret ve o alın nuru, peygamberlerin gözünü uzak görüşlü yapmıştır.

"Gizli suret"ten kastedilen, "vâhidiyyet mertebesi"dir ki, bu mertebede ilahi sıfatların ilmi suretleri olan sabit hakikatler (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) oluşur. Bu tecelliye "feyz-i akdes" (en kutsal feyz) derler; ve bu mertebeye "insanî hakikat" de derler. Daha birçok isimleri de vardır. Ben bu isimleri Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde topladım, burada zikri uzun olur. "Alın nuru" ile yine bu mertebeye işaret buyurulur. Çünkü "cebîn", alın anlamındadır, yüzün baş tarafıdır. "Nur", kendi görünen ve eşyayı görünür kılan şeye denir. Bu özelliği taşıdığı için "ilim"e dahi "nur" denir. Ve "sabit hakikatler" âlemi, oluş ve bozuluş âleminin başlangıcı olduğundan "alın"a benzetilmiş ve bu "ilmi suretler"e de "nur" denilmiştir. Yani, gizli suret ve alın nuru olan sabit hakikatler âlemi, peygamberlerin (a.s.) gözünü uzak görüşlü yapmış ve onlar bu mertebeden vahdet (birlik) ve ahadiyyet (teklik) mertebesini müşahede etmişlerdir.

"Gizli sûret"den murâd, "mertebe-i vâhidiyyet"dir ki, bu mertebede sıfât-ı ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesi olan a'yân-ı sâbite tekevvün eder. Bu tecellîye "feyz-i akdes" derler; ve bu mertebeye “hakikat-i insâniyye" de derler. Daha birçok isimleri de vardır. Fakîr bu isimleri Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde cem' ettim, burada zikri uzun olur. "Nûr-i cebîn" ile yine bu mertebeye işaret buyurulur. Zîrâ “cebîn”, alın ma'nâsınadır, yüzün baş tarafıdır. "Nûr", kendi zâhir ve eşyayı muzhir olan şeye derler. Bu hâssayı hâiz olduğu için "ilm"e dahi "nûr" denir. Ve "a'yân-ı sâbite" âlemi, kevnin mebdei olduğundan “cebîn"e teşbîh ve bu “suver-i ilmiye'ye de "nûr" ta'bîr buyurulmuşdur. Ya'ni, gizli sûret ve nûr-i cebîn olan a'yân-ı sâbite âlemi, enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın gözünü uzak görücü etmiş ve onlar bu mertebeden mertebe-i vahdeti ve ahadiyyeti müşâhede etmişlerdir."

3209. O rûhsârın nuru nardan kurtarır; sakın nûr-i müstear ile kāni' olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. O yüzün nuru ateşten kurtarır; sakın ödünç nur ile yetinme!

O yüzün nuru olan ilahi sıfatlar seni cehalet ateşinden kurtarır. Çünkü bu yoğun suretler, kutsal feyiz ile bu âlemde ortaya çıkan o ilmi suretlerin gölgeleridir. Bu sebeple, sen bu belirlenimlerde görünen sıfatlardan ilmi suretler mertebesine ve o mertebeden mevsufun (sıfatın ait olduğu varlığın) varlığına geçiş yaparak cehalet ateşinden kurtulursun. Ödünç nur ise, beş dış duyudan kalbine ve beynine geçen bilgilerdir. Bu bilgiler çok eksik olduğundan sakın bu bilgilere kanaat etme!

O yüzün nûru olan sıfât-ı ilâhiyye seni cehl ateşinden kurtarır. Zîrâ bu suver-i kesîfe o suver-i ilmiyyenin gölgeleridir ki, feyz-i mukaddes ile bu âlemde zâhir oldu. Binâenaleyh, sen bu taayyünâtda zahir olan sıfatlardan suver-i ilmiyye mertebesine ve o mertebeden mevsûfun vücûduna intikāl edip cehl ateşinden kurtulursun. Nûr-i müsteâr ki, havâss-i hamse-i zâhireden kalbine ve dimâğına intikāl eden ilimlerdir. Bu ilimler pek nâkıs olduğundan sakın bu ilimlere kanâat etme!

3210. Bu nûr gözü, hâle mensûbu görücü eder; cismi ve aklı ve ruhu uyuz [3224] eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Bu nur gözü, hâle ait olanı görücü yapar; cismi, aklı ve ruhu uyuz eder.

Bu duyuların verdiği ilim, hâle ait olanı, yani fani olan zahirî hayatı görücü yapar. Yoksa bâkî olan hayatı göstermez. Bu sebeple bu eksik ilim, insanın cismini, ilmini ve ruhunu uyuz eder ve huzursuz kılar. Bir uyuz nasıl çırpınır ve kaşınırsa, bu ilim sahibinin cismi de asla rahat yüzü görmez ve aklı bugün bir şeye karar verir, yarın vazgeçer ve ruhu ve manası elem içinde olur.

"Bu havâssin verdiği ilim hâle mensûbu, ya'ni, fânî olan hayât-ı zâhiriyyeyi görücü eder. Yoksa hayât-ı bâkîyi göstermez. Binâenaleyh bu nâkıs ilim insanın cismini ve ilmini ve rûhunu uyuz eder ve muztarib kılar." Bir uyuz nasıl çırpınır ve kaşınırsa bu ilim sâhibinin cismi de aslâ rahat yüzü görmez ve aklı bu gûne bir şeye karar verir, yarın vazgeçer ve rûhu ve ma'nâsı elem içinde olur.

3211. Onun sûreti nûrdur ve tahkikde nardır; eğer ziyâ istersen iki elini ondan kaldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Onun sureti nurdur ve tahkikte ateştir; eğer ışık istersen iki elini ondan çek.

O duyuların verdiği ilmin sureti nur ve parlak görünür. Halbuki, o ilim cismani olduğu için hakikatte ateştir. Çünkü dünya hayatının görünen kısmına ilişkindir ve batını inkâr ettirir. Nitekim bu ilme sarılanlar hakkında ayet-i kerimede, يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) yani "Onlar dünya hayatından görüneni bilirler. Halbuki onlar ahiretlerinden gafildirler" buyurulur. Böyle olunca eğer ışık istersen iki elini o aldatıcı olan ilimden çek. "Be-dâr", "dâşten" mastarının şimdiki zaman emir kipi olup, "ber-dâşten", "kaldırmak" anlamında kullanılmıştır.

O havâssin verdiği ilmin sûreti nûr ve parlak görünür. Halbuki, o ilim cismânî olduğu için hakikatde nârdır. Zîrâ hayât-ı dünyanın zâhirine taalluk eder ve bâtını inkâr ettirir. Nitekim bu ilme sarılanlar hakkında âyet-i kerîmede, يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (Rûm, 30/7) ya'ni "Onlar hayât-ı dünyadan zâhir olanı bilirler. Halbuki onlar âhiretlerinden gâfildirler" buyurulur. Böyle olunca eğer ziyâ istersen iki elini o aldatıcı olan ilimden kaldır. "Be-dâr", "dâşten" masdarının emr-i hâzırı olup, "ber-dâşten", "kaldırmak" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuşdur.

3212. Bir göz ve cân ki, hâle mensubu görücü olur, her nereye giderse yüz üstü düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Bir göz ve can ki, görücü olarak hâle mensup olur, her nereye giderse yüz üstü düşer.

"Görünen hâli gören bu görme duyusu ve hayvanî ruh (nefs-i emmâre) herhangi bir anlama yönelirse yüz üstü düşer ve onun hakikatini göremez." Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 49. bölümünde zikredilmiştir ki, birisi Mevlânâ efendimiz hazretlerine, "Biz insanın hallerini tek tek öğrendik. Onun mizacı ve tabiatı ve sıcaklığı ile soğukluğu kıl ucu kadar bizden gizli değildir. Onda kalıcı olacak şeyin ne olduğunu hiç anlamadık" dedi. Hz. Pîr efendimiz cevaben buyurdular ki: "Eğer onu bilmen, sadece sözle mümkün ve elde edilebilir olsaydı bu kadar çabaya ve türlü mücâhedeye ihtiyaç olmaz ve hiç kimse kendisini meşakkate sokup feda etmezdi. Örneğin birisi denize girip tuzlu sudan ve timsahlar ile balıklardan başka bir şey görmez ve "Denizde bulunduğunu haber verdikleri cevher nerededir? Yoksa aslında cevher mi yoktur?" der. Halbuki cevher (inci) sadece denizi görmekle ne zaman elde edilir? Eğer yüz bin kere denizin suyunu tas tas alsa cevher bulamaz. Cevhere ulaşmak için dalgıç lazımdır. O da her dalgıç değil, çevik ve talihi yaver bir dalgıç ister. Bu hünerler ve ilimler denizin suyunu tasla almak gibidir. Cevhere yol bulmak başka türlüdür. Çok kimseler vardır ki, bütün hünerlerle donanmışlar ve mal ve güzellik sahibi bulunmuşlardır; ancak onlarda o anlam yoktur. Vb."

"Zahir hâli görücü olan bu hiss-i basar ve rûh-i hayvânî herhangi ma'nâya müteveccih olursa yüz üstü düşer ve onun hakikatini göremez." Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 49. faslında mezkûrdur ki, birisi cenâb-ı Mevlânâ efendimiz hazretlerine, "Biz ahvâl-i âdem'i birer birer öğrendik. Onun mizâç ve tabîatı ve germ ü serdîsi kıl ucu kadar bizden hafi değildir. Onda bâkî kalacak olan şeyin ne olduğunu hiç anlamadık" dedi. Hz. Pîr efendimiz cevâben buyurdular ki: "Eğer onu bilmen, kavl-i mücerred ile mümkin ve hâsıl olaydı bu kadar sa'y ve kûşişe ve envâ'-ı mücâhedeye ihtiyaç olmaz ve hiç kimse kendisini meşakkate salıp fedâ etmez idi. Meselâ birisi denize girip tuzlu sudan ve timsahlar ile balıklardan başka bir şey görmez ve "Denizde bulunduğunu haber verdikleri gevher nerededir? Yoksa hadd-i zâtında gevher mi yokdur?" der. Halbuki gevher (inci) mücerred denizi görmekle ne vakit hâsıl olur? Eğer yüz bin kere denizin suyunu tas tas alsa gevher bulamaz. Gevhere vusûl için dalgıç lâzımdır. O da her dalgıç değil, çâlâk ve tâli'i yâver bir dalgıç ister. Bu hünerler ve ilimler denizin suyunu tasla almak gibidir. Gevhere yol bulmak başka türlüdür. Çok kimseler vardır ki, bütün hünerler ile âreste olmuşlar ve sâhib-i mâl ve cemâl bulunmuşlardır; ancak onlar da o ma'nâ yokdur. İlh."

3213. Hünersiz olan uzak görücü, rüyada uzak görmek gibi uzağı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Hünersiz olan uzak görücü, rüyada uzak görmek gibi uzağı görür.

"Hünersiz olan uzak görücü"den kastedilen, ilimleri çıkarımlara dayanan zahir ulemâsıdır. Onlar çıkarımları aracılığıyla incelemelerini ve muhakemelerini uzaklara kadar götürürler. Varlığın hakikati kendilerini kuşatmış olduğu hâlde onlar onu uzakta görürler. Hâlbuki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ yani, "Sizin zâtınızdadır, görmüyor musunuz?" (Zariyat, 51/21) ve diğer âyet-i kerîmede, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ yani, "Biz ona şah damarından daha yakınız!" (Kaf, 50/16) buyurur. Böyleyken bu çıkarım ehli hakikati bir türlü kendilerine yaklaştırmazlar. Onlarda oluşan vehmî tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten uzak tutma düşüncesi) illeti, daima varlığın hakikatini gözlerine pek uzakta gösterir. Bunların hâli rüyada uzağı gören kimsenin hâline benzer. Örneğin:

"Hünersiz olan uzak görücü"den murâd, ilimleri istidlâlâta müstenid olan ulemâ-i zâhirdir. Onlar istidlâlleri vâsıtasıyle mütâlaalarını ve muhâkemelerini uzaklara kadar götürürler. Hakîkat-i vücûd kendilerini ihâta etmiş olduğu halde onlar onu uzakda görürler. Halbuki Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de, وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ (Zariyat, 51/21) ya'ni, "Sizin zâtınızdadır, görmüyor musunuz?" ve diğer âyet-i kerîmede, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) ya'ni, "Biz ona şah damarından daha yakınız!" buyurur. Böyle iken bu ehl-i istidlâl hakîkati bir türlü kendilerine yaklaştırmazlar. Onlarda hâsıl olan tenzîh-i vehmî illeti, dâimâ hakîkat-i vücûdu gözlerine pek uzakda gösterir. Bunların hâli rü'yâda uzağı gören kimsenin hâline benzer. Meselâ:

3214. Irmak kenarında susamış olarak uyumuş olursan, taleb içinde serab tarafına koşarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. Irmak kenarında susamış olarak uyumuş olursan, istek içinde serap tarafına koşarsın.

Susuzluktan ağzın kurumuş bir hâlde ırmak kenarında uyumuş olursan ve hararetin etkisiyle rüyada serap görüp su zannıyla o uzakta gördüğün serap tarafına koşarsın. Hâlbuki, ırmağın suyu çağıl çağıl önünde akıp duruyor. Sen ise uykuda olduğun için bu yakınlığın farkında değilsin; rüyadaki serabın arkasından koşup duruyorsun.

Susuzlukdan ağzın kurumuş bir halde ırmak kenarında uyumuş olursan ve harâretin te'sîriyle rü'yâda serâb görüp su zannı ile o uzakda gördüğün serâb tarafına koşarsın. Halbuki, ırmağın suyu çağıl çağıl önünde akıp duruyor. Sen ise uykuda olduğun için bu yakınlığın farkında değilsin; rü'yâdaki serâbın arkasından koşup duruyorsun.

3215. Serabı uzak görürsün ve koşarsın; o kendi görüşünün âşıkı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. Serabı uzak görürsün ve koşarsın; o kendi görüşünün âşıkı olursun.

Bu rüyada uzakta gördüğün seraba doğru su zannı ile koşarsın ve "Benim gözüm ne kadar keskin görüyor!" diye o görüşünün âşıkı olursun.

Bu rü'yâda uzakta gördüğün serâba doğru su zannı ile koşarsın ve "Benim gözüm ne kadar keskin görüyor!" diye o görüşünün âşığı olursun.

3216. Sen rü'yâda yârâna "Kalbi görücü ve perde yırtıcı benim!" diye öğünürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Sen rüyada dostlarına "Kalbi görücü ve perde yırtıcı benim!" diye öğünürsün.

Sen yine o rüya içinde, senin gibi su arayan arkadaşlarına, bu uzaktaki serabı gördüğün için, "Benim kalp gözüm uzakları görür ve ben perde arkasında gizli olan matlubun perdesini yırtıcı ve hicaplarını kaldırıcıyım!" diye de öğünür ve kendini överek dersin ki:

Sen yine o rü'yâ içinde senin gibi su arayan arkadaşlarına bu uzakdaki serâbı gördüğün için, "Benim kalb gözüm uzakları görür ve ben perde arkasında gizli olan matlûbun perdesini yırtıcı ve hicâblarını kaldırıcıyım!" diye de öğünür ve kendini medh edersin de dersin ki:

3217. "İşte o tarafda su gördüm, haydi acele oraya kadar gidelim!" Halbuki o serab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. "İşte o tarafta su gördüm, haydi acele oraya kadar gidelim!" Halbuki o serap olur.

Yani, rüyada gördüğün serap tarafına yine rüyadaki arkadaşlarınla beraber gidersin. Oraya gittiğin zaman, o suyun serap olduğunu görürsün.

Ya'ni, rü'yâda gördüğün serâb tarafına yine rü'yâdaki arkadaşlarınla beraber gidersin. Oraya gittiğin vakit, o suyun serâb olduğunu görürsün.

3218. Garerli olan serâb tarafına koşa koşa, her kadem bu sudan daha uzak koşarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Tehlikeli olan serap tarafına koşa koşa, her adımda bu sudan daha uzaklaşırsın.

"Garer", tehlike ve risk anlamındadır. "Dev-devân", koşa koşa demektir. Yani, "Sen yanında su olduğu halde rüyasında serap arkasında koşan uyumuş gibi, tehlikeli olan hayal âlemi tarafına her adım attıkça hakikat âleminden daha uzaklaşırsın ve serap tarafına koşa koşa gücün ve takatin kesilir ve susuzluğun gitmez ve çaresiz kalırsın."

"Garer", hatar ve tehlike ma'nâsınadır. "Dev-devân", koşa koşa demekdir. Ya'ni, "Sen yanında su olduğu halde rü'yâsında serâb arkasında koşan uyumuş gibi hatarlı olan âlem-i hayâl tarafına her adım attıkça âlem-i hakîkatden daha uzaklaşırsın ve serâb tarafına koşa koşa tâb u tüvânın kesilir ve susuzluğun gitmez ve nâçâr kalırsın."

3219. Senin o azminin "ayn"ı, sana muttasıl ve gelmiş olan bunun hicabı olmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Senin o azminin tekil hakikati, sana bitişik ve gelmiş olan bu şeyin perdesi olmuştur.

Yani, "Senin uykuda su aramak için meydana gelen azim ve kastının tekil hakikati ve kendisi sana bitişik bulunan ve önüne gelmiş olan ırmak suyunun perdesidir." Bunun gibi Yüce Allah hazretleri "Ben sizin şah damarınızdan size daha yakınım!" (Kāf, 50/16) buyurduğu halde, sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) uykusuna yatan zahir uleması (dış görünüşe önem veren âlimler) ve istidlal ehli (akıl yürütme ve delil getirme yoluyla bilgiye ulaşanlar) O'nun varlığına birçok delil getirmekle meşgul olmuşlardır. Bunların O'nu nefislerinin ve eşyanın dışında aramaları, kendilerine pek yakın olan Zât'ın perdesi olmuştur. Hz. Hüdâyî'nin (k.s.) beyti: Zuhuru perde olmuştur zuhura, Gözü olan delil ister mi nura?

Ya'ni, "Senin uykuda su aramak için vâki' olan azim ve kasdının "ayn"ı ve kendisi sana muttasıl bulunan ve önüne gelmiş olan ırmak suyunun hicâbıdır." Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri "Ben sizin şah damarınızdan size daha yakınım!" (Kāf, 50/16) buyurduğu halde tenzîh-i sırf uykusuna yatan ulemâ-i zâhir ve ehl-i istidlâl onun vücûduna birçok deliller ikāme- siyle meşgül olmuşlardır. Bunların O'nu nefislerinin ve eşyânın hâricinde aramaları kendilerine pek yakın olan zâtın hicabı olmuşdur. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuşdur zuhûra, Gözü olan delil ister mi nûra?

3220. Ne kadar çok kimse bir yere bir azm eder, bir makāmdan ki, o garaz onda olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. Ne kadar çok kimse bir yere, bir makamdan, o maksadın kendisinde olduğu halde yönelir.

"Bes kesâ"daki elif, şaşırma elifidir; "ne kadar veya ne çok kimse" diye tercüme edilir. Yani, "Ne kadar çok kimse vardır ki, bir maksat ve arayış peşinde bulunduğu yerden başka bir yere gider. Halbuki onun aradığı şey, terk etmiş olduğu makamdadır." Nasıl ki Yüce Allah, insanın kendi nefsinde iken onu aramak için memleket memleket dolaşır. Nitekim Yunus Emre (k.s.) bu anlamı aşağıdaki beytinde buyurur. Beyit:

Dervişlik başdadır tacda değildir, Kızdırmak oddadır saçda değildir, Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara, Kudüs'de Mekke'de hacda değildir!

Ve bu anlam Kur'an-ı Kerim'de: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) Yani, "Nerede olsanız Yüce Allah sizinle beraberdir" ayet-i kerimesinde de açıktır.

"Bes kesâ"daki elif, elif-i taaccübdür; "ne kadar veyâ ne çok kimse" diye tercüme olunur. Ya'ni, "Ne kadar çok kimse vardır ki, bir maksad ve matlab aramak için bulunduğu yerden diğer bir yere gider. Halbuki onun matlûbu ve aradığı şey o terk etmiş olduğu makamdadır." Nitekim Hak Teâlâ insanın kendi nefsinde iken onu aramak için memleket memleket dolaşır. Nitekim Yûnus Emre (k.s.) bu ma'nâyı âtîdeki beytinde buyurur. Beyit:

Dervişlik başdadır tacda değildir, Kızdırmak oddadır saçda değildir, Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara, Kudüs'de Mekke'de hacda değildir!

Ve bu ma'nâ Kur'ân-ı Kerim'de: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) Ya'ni, "Nerede olsanız Hak Teâlâ sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesinde de sarîhdir.

3221. Uyumuşun görüşü ve öğünmesi işe gelmez; bir hayâlden başka değildir, ondan el kaldır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Uyumuşun görüşü ve öğünmesi işe gelmez; bir hayâlden başka değildir, ondan el kaldır.

Sadece tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) uykusuna yatan zâhir ulemasının (dış görünüşe önem veren âlimlerin) ve istidlal (akıl yürütme) ehlinin görüşü ve kendi bildikleriyle öğünmeleri işe yaramaz. Bunların o ilimleri ve muhakemeleri (akıl yürütmeleri) hayâlden başka bir şey değildir. Onların o hayalî ilimleriyle meşgul olmaktan vazgeç de Hakk'ı kendinde bulan hakikat ehlinin zevkî ilimlerini (yaşayarak elde edilen bilgileri) öğren! Çünkü onların gösterdikleri yol Allah'ın yoludur.

Tenzíh-i sırf uykusuna yatan ulemâ-i zâhirin ve ehl-i istidlâlin görüşü ve kendi bildikleriyle öğünmeleri işe yaramaz. Bunların o ilimleri ve muhâkemeleri hayâlden başka bir şey değildir. Onların o ulûm-i hayâliyyeleriyle meşgül olmakdan vazgeç de Hakk'ı kendinde bulan ehl-i hakîkatin ulûm-i zevkiyyelerini öğren! Zîrâ onların gösterdikleri yol Allah'ın yoludur.

3222. Uykulusun, fakat yine yol üstünde uyu! Ne için? Allah için, Allah için, Allah'ın yolunda uyu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Uykulusun, fakat yine yol üstünde uyu! Ne için? Allah için, Allah için, Allah'ın yolunda uyu!

3223. Nihayet ola ki, bir salik sana çarpsın, seni uyku hayallerinden koparsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Nihayet ola ki, bir sâlik sana çarpsın, seni uyku hayallerinden koparsın!

Ey zâhirî ve istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) âlim! Senin kalp ve akıl gözün uykuludur. Eğer o uykuna devam etmek istersen bari hakikat ehlinin koyduğu yol üstünde uyu! Allah hakkı için Allah'ın yolunda uyu! Bu uykunun neticesinde belki Hak yolunun sâliki (Hakk yolcusu) olan bir kâmil sana rastlar da seni uyku hayalleri mesabesinde olan bu vehmî ilimlerden kurtarır. Eğer uyuyanların yolu üzerinde uyur isen hepsi uykuda oldukları için seni uyandıran bulunmaz. "Nüâs", uyku demektir.

Ey âlim-i zâhirî ve istidlâlî! Senin kalb ve akıl gözün uykuludur. Eğer o uykuna devam etmek istersen bâri ehl-i hakikatin vaz' ettiği tarîk üstünde uyu! Allah hakkı için Allah'ın yolunda uyu! Bu uykunun neticesinde belki Hak yolunun sâliki olan bir kâmil sana tesadüf eder de seni uyku hayalleri mesâbesinde olan bu ulûm-i vehmiyyeden kurtarır. Eğer uyuyanların yolu üzerinde uyur isen hepsi uykuda oldukları için seni uyandıran bulunmaz. "Nüâs", uyku demekdir.

3224. Uyumuşun fikri eğer kıl gibi olsa, o incelikden mahallenin yolunu bula- maz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Uyumuşun fikri eğer kıl gibi olsa, o incelikten mahallenin yolunu bulamaz.

"Zahirî ilimler sahiplerinin fikri eğer kıl gibi ince olsa, böyle bir âlim o ince fikirlerden hakikati bulmak şöyle dursun, mahallesinin yolunu bile bulamaz." Yani Hakk'ı bilmek ve anlamak şöyle dursun, kendi nefsi her şeyden kendisine daha yakın olduğu halde kendi nefsini bilemez, demek olur.

Nitekim, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 4. bölümünde bu âlimler hakkında şöyle buyurur: "Zamanın âlimleri ilimlerde kılı kırk yararlar. Kendilerine ait olmayan şeyleri gayet iyi bilmişlerdir; ve o ilimlerde onlara küllî bir kuşatma hâsıl olmuştur. Halbuki önemli olan ve cümleden ona daha gerekli bulunan kendi benliğini bilmez. “Bu caizdir, o caiz değildir, bu helaldir, o haramdır!" diye her şeye helallik ve haramlıkla hükmeder. Halbuki, kendisini bilmez ki, helal midir, haram mıdır, caiz midir? Temiz midir, yoksa pis midir?"

"Ulûm-i zâhiriyye erbâbının fikri eğer kıl gibi ince olsa, böyle bir âlim o ince fikirlerden hakîkati bulmak değil, mahallesinin yolunu bile bulamaz." Ya'ni Hakk'ı bilmek ve anlamak şöyle dursun, kendi nefsi her şeyden kendi- sine daha yakın olduğu halde kendi nefsini bilemez, demek olur.

Nitekim, Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fîh'in 4. faslında bu âlimler hak- kında şöyle buyurur: "Ehl-i zamânın âlimleri ulûmda kılı kırk yararlar. Ken- dilerine taalluku olmayan şeyleri gāyet iyi bilmişlerdir; ve o ulûmda onlara ihâta-i külliyye hâsıl olmuşdur. Halbuki mühim olan ve cümleden ona daha lâzım bulunan kendinin kendiliğini bilmez. “Bu câizdir, o câiz değildir, bu he- lâldir, o haramdır!" diye her şeye hill ve hurmetle hükmeder. Halbuki, ken- disini bilmez ki, helâl midir, haram mıdır, câiz midir? Pâk midir, yoksa nâ- pâk midir?"

3225. Uyumuşun fikri eğer iki kat ve eğer üç kat olsa, yine hatâ içinde hatâ içinde hatâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Uyumuş olanın fikri eğer iki kat ve eğer üç kat olsa, yine hata içinde hata içinde hatadır.

Bu şerefli beyitteki incelik dahi pek zevk vericidir. Yani, delil arayanların (ehl-i istidlâl) "fikrinin iki kat olması" şudur ki, onun düşüncesi öncelikle beş dış duyusunun ve ikinci olarak beş iç duyusunun verdiği bilgiye dayanır; ve "üç kat olması" da bunların hepsiyle beraber, yaygın dış bilimlerden (ulûm-i mütedâvile-i zâhire) elde ettiği kazanımlara dayanmasıdır. Beş dış duyunun verdiği bilgideki hata açıktır. Örneğin, göz çok uzak mesafedeki büyük bir cismi gayet küçük görür. Beş iç duyunun, dış duyulardan aldığı bilgi üzerine yaptığı muhakemelerinde ve hükmünde dahi çok hata meydana gelir. Çünkü bu duyular arasında bulunan vehim kuvveti (kuvve-i vâhime) pek etkilidir. Üçüncü mertebede kazanılan yaygın dış bilimler ise, esasen dış ve iç duyuların faaliyetinden meydana geldiğinden birçok hatalarla doludur. Bu sebeple, uyumuş olan bir kimsenin fikri bu şekilde iki veya üç kat olsa da üç derece hatada olur, vesselam.

Bu beyt-i şerîfdeki incelik dahi pek zevk-âverdir. Ya'ni, ehl-i istidlâlin "fik- rinin iki kat olması" budur ki, onun tefekkürü evvelen havâss-i hamse-i zâ- hiresinin ve sâniyen havâss-i hamse-i bâtınesinin verdiği ilme müstenid olur, ve "üç kat olması" da bunların mecmûuyla beraber ulûm-i mütedâvile-i zâ- hireden vâki' olan müktesebâtına istinad etmesidir. Havâss-i hamse-i zâhire- nin verdiği ilimdeki hatâ meydandadır. Meselâ göz pek uzak mesafedeki büyük bir cismi gāyet küçük görür. Havâss-i hamse-i bâtınenin havâss-ı zâhireden aldığı ilim üzerine vâki' olan muhâkemâtında ve hükmünde dahi çok hatâ vâki' olur. Zîrâ bu havâs arasında bulunan kuvve-i vâhime pek müessirdir. Üçüncü mertebede mükteseb olan ulûm-i zâhire-i mütedâvile ise, esâsen havâss-i zâhire ve bâtınenin faaliyetinden mütehassıl olduğundan birçok hatâlar ile doludur. Binâenaleyh, uyumuş olan bir kimsenin fikri bu sûretle iki veye üç kat olsa da üç derece hatâda olur vesselâm.

3226. Dalga onun üzerine ihtirâzsız çarpar. Uyumuş olan uzun sahrada koşucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Dalga onun üzerine ihtirâzsız çarpar. Uyumuş olan uzun sahrada koşucudur.

Varlık hakikati denizinin dalgaları, o istidlâlî ilimler (akıl yürütmeye dayalı bilgiler) sahiplerinin üzerine sakınmaksızın ve çekinmeksizin çarpıp durur. O uyumuş olan kimse ise "o hakikati ispat edeceğim" diye hayalî olan deliller sahrasında koşar durur. Nasıl ki Cenâb-ı Pîr Efendimiz, Fîhi Mâ Fîh'in 22. bölümünde şöyle buyururlar: "Bir kimse, sevgililerin sultanı Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrizî hazretlerinin huzurunda, "Ben kesin delil ile Hakk'ın varlığını ispat ederim!" dedi. Ertesi sabah Mevlânâ Şemseddîn hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melekler gelmişlerdi. O adam hakkında: "Elhamdülillah bizim Rabbimizi sabit kıldı. Ona Allah ömürler versin! Âlem halkı hakkında kusur etmedi!" diye dua ettiler. Ey adamcık! Hak sabittir, O'nun delile ne ihtiyacı var? Eğer bir iş görmek istersen, O'nun huzurunda kendine bir mertebe ve makam ispat eyle! Yoksa O, senin delilin olmaksızın sabittir."

Hakikat-i vücûd denizinin dalgaları o ulûm-i istidlâliyye erbâbının üzerine sakınmaksızın ve çekinmeksizin çarpıp durur. O uyumuş olan kimse ise "o hakîkati isbât edeceğim" diye hayâlî olan delâil sahrâsında koşar durur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz, Fíhi Mâ Fíh'in 22. faslında şöyle buyururlar: "Bir kimse sultân-ı mahbûbîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrizî hazretlerinin huzûrunda, "Ben delíl-i katı' ile Hakk'ın mevcûdiyetini isbât ederim!" dedi. Ertesi sabah Mevlânâ Şemseddîn hazretleri buyurdular ki: "Dün gece melâike gelmişler idi. O adam hakkında: "Elhamdülillah bizim Hudâmızı sabit kıldı. Ona Allah ömürler versin! Ehl-i âlem hakkında taksîr etmedi!" diye duâ ettiler. Ey adamcık! Hak sâbitdir, O'nun delîl nesine lâzım? Eğer bir iş görmek istersen, onun huzûrunda kendine bir mertebe ve makām isbât eyle! Yoksa O, senin delîlin olmaksızın sâbitdir."

3227. Uyumuş olan şedîd susuzluklar görür, su ona şah damarından daha yakındır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. Uyumuş olan şiddetli susuzluklar görür, su ona şah damarından daha yakındır.

Bu şerefli beyitte, Hakk'ın hakiki varlığı suya benzetilmiştir. Çünkü, وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) yani, “Biz her şeyin hayatını sudan yaptık" ayet-i kerimesi gereğince her şeyin hayatı ve diriliği sudandır. Benzetme yönü "dirilik" olmuş olur. Hâlbuki her şeyin ve hatta suyun dahi hayatı ve varlığı, Hakk'ın hakiki varlığındandır.

Bilinmeli ki, tenzihin lügat anlamı, “uzaklaştırmak" demektir. Buna göre, Hakk'ı bu eşyadan tenzih etmek, O'nu bu eşyadan ve kâinattan uzaklaştırmak demek olur. Ehl-i istidlâlin (akıl yürütenlerin) tenzihi, Hakk'ın zâtını eşyadan uzaklaştırmak ve ancak bu eşya üzerinde O'nun ilmî kuşatmasını kabul etmekten ibaret olur ki, hakikatte asla böyle sırf bir tenzih yoktur. Zira Hakk'ın zâtının ayrı bir mekânı ve bu eşyanın dahi ayrı bir mekânı yoktur ki, Hakk'ın zâtı bu eşyadan uzak olsun. Yüce ve münezzeh olan Allah'ın latif zâtı nihayetsiz ve hudutsuzdur. Buna göre, bu eşya, Hakk'ın varlığının aynısı olan nihayetsiz uzayda, yine o hakiki varlıkta taayyün (belirginleşme) ve tekevvün (oluşma) etmiştir. Buna göre, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid, 57/4) ayet-i kerimesi, Hakk'ın zâtının bütün eşyaya sirayet ettiğine açık bir delildir. Fakat ehl-i tenzih (Allah'ı eşyadan ayrı tutanlar) bu açık delili inkâr edememekle beraber derler ki: "Yüce Allah eşyayı kuşatmıştır ve eşyaya yakındır ve eşya ile beraberdir. Ama Yüce Allah'a kuşatma ve yakınlık ve beraberliğin anlamı ne olduğunu bilmeyiz." Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu kuşatma ve yakınlık ve beraberlik hakikatini izah buyurduğu hâlde bu münezzihler onu inkâr edip halkı ilimden cehalete davet ederler. Diğer bir ifadeyle, uyanıklıktan uykuya davet ederler. Buna göre bu uyumuş olan kimseler şiddetli susuzluklar gördüğü hâlde, su mesabesinde olup matlupları (istedikleri) olan hakiki varlık onlara şah damarlarından daha yakın olur.

Bu beyt-i şerîfde vücûd-i hakîkî-i Hak suya teşbîh buyurulmuşdur. Zîrâ, وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَى (Enbiyâ, 21/30) ya'ni, “Biz herşeyin hayâtını sudan yaptık" âyet-i kerîmesi mûcibince herşeyin hayâtı ve diriliği sudandır. Vech-i şebeh "dirilik" olmuş olur. Halbuki herşeyin ve hatta suyun dahi hayât ve vücûdu vücûd-i hakîkî-i Hak'dandır.

Ma'lûm olsun ki, tenzîhin ma'nâ-yı lügavîsi, “uzaklaştırmak" demekdir. Binâenaleyh, Hakk'ı bu eşyâdan tenzih etmek O'nu bu eşyâdan ve kâinât- dan uzaklaştırmak demek olur. Ehl-i istidlâlin tenzîhi, Hakk'ın zâtını eşyâdan uzaklaştırmak ve ancak bu eşya üzerinde O'nun ihâta-i ilmîsini kabul etmekden ibaret olur ki, hakikatde aslâ böyle bir tenzîh-i sırf yokdur. Zîrâ Hakk'ın zâtının ayrı bir hayyizi ve bu eşyanın dahi ayrı bir hayyizi yokdur ki, zât-ı Hak bu eşyâdan uzak olsun. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin zât-ı latîfi nihâyetsiz ve hudutsuzdur. Binâenaleyh, bu eşyâ ayn-ı vücûd-i Hak olan fezâ-yı bî-nihâyede yine o vücûd-i hakîkîde taayyün ve tekevvün etmişdir. Binâenaleyh, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كنتم (Hadid, 57/4) âyet-i kerîmesi zât-ı Hakk'ın bilcümle eşyâya sârî olduğuna sarîh bir delildir. Fakat ehl-i tenzih bu delîl-i sarihi inkâr edememekle beraber derler ki: "Hak Teâlâ eşyâyı muhîtdir ve eşyâya karîbdir ve eşyâ ile beraberdir. Ama Hak Teâlâ'ya ihâta ve kurb ve maiyyetin ma'nâsı ne olduğunu bilmeyiz." Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu hakîkat-i ihâta ve kurb ve maiyyeti îzâh buyurduğu halde bu münezzihler onu inkâr edip halkı ilimden cehle dâvet ederler. Ta'bîr-i diğer ile, uyanıklıkdan uykuya da'vet ederler. Binâenaleyh bu uyumuş olan kimseler şedîd susuzluklar gördüğü halde, su mesâbesinde olup matlûbları olan vücûd-i hakîkî onlara şah damarlarından daha yakın olur.

3228. Nitekim o zahid kıtlık senesinde handân ve cümle kavim giryân idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. Nasıl ki o zâhid kıtlık senesinde güler yüzlü, bütün kavim ise ağlar durumdaydı.

Nasıl ki Hakk'ın yakınlığını ve beraberliğini idrak eden o zâhid, kıtlık senesinde güler yüzlüydü; ve Hakk'ın kendilerine yakın olduğundan gafil bulunan halkın hepsi ağlayıcı ve gamlıydı.

Nitekim Hakk'ın yakınlığını ve beraberliğini müdrik olan o zâhid, kıtlık senesinde handân; ve Hakk'ın kendilerine yakın olduğundan gāfil bulunan halkın kâffesi ağlayıcı ve gamlı idi.

3229. Binaenaleyh ona dediler ki: "Ne gülme yeridir? Kıtlık mü'minlerin kökünü koparmışdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Bu sebeple ona dediler ki: "Ne gülme yeridir? Kıtlık müminlerin kökünü koparmıştır!"

Halk, o zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) sevincine bakıp dediler ki: "Ne gülüyorsun, bu hâl gülünecek bir hâl midir? Kıtlık müminlerin ölümlerine sebep oluyor ve köklerini kazıyor!"

Halk o zâhidin sürûruna bakıp dediler ki: "Ne gülüyorsun, bu hal gülünecek hal midir? Kıtlık mü'minlerin ölümlerine sebep oluyor ve köklerini kazıyor!"

3230. Rahmet bizden gözünü dikmişdir; keskin güneşden sahra yanmış-[3244]'dır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Rahmet bizden gözünü dikmiştir; keskin güneşten sahra yanmıştır!

"Çeşm dûhten", göz dikmek, ilgisizlikten kinayedir. "Keskin güneş"ten maksat, Allah'ın kahredici tecellîsidir (ilahi kudretin celalli ve cezalandırıcı yönü). Yani, "İlahi rahmet bize karşı gözünü kapamış ve ilgisini kesmiştir. Bu sebeple, ilahi kahredici tecellîden bu izafî varlık sahrası yanmış ve harap olmuştur."

"Çeşm dûhten", göz dikmek, adem-i iltifatdan kinâyedir. "Keskin güneş"den murâd, tecellî-i kahridir. Ya'ni, "Rahmet-i ilâhiyye bize karşı gözünü kapamışdır ve iltifatını kesmişdir. Binâenaleyh tecellî-i kahrî-i ilâhîden bu vücûd-i izâfî sahrâsı yanmış ve harâb olmuşdur."

3231. Ekin ve bağ ve asma çubuğu kara durmuşdur; zemînde ne yukarıda ne aşağıda rutûbet yokdur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Ekin ve bağ ve asma çubuğu kara durmuştur; yerde ne yukarıda ne aşağıda rutubet yoktur!

Kuraklık ve yağmursuzluk yüzünden ekinler ve bağlar ve asma çubukları yeşillenmemiş ve kapkara bir halde kalmıştır. Toprağın ne altında ne de üstünde rutubet kalmamıştır.

"Kuraklık ve yağmursuzluk yüzünden ekinler ve bağlar ve asma çubukları yeşillenmemiş ve kapkara bir halde kalmışdır. Toprağın ne altında ne de üstünde rutûbet kalmamışdır."

3232. Halk bu kıtlıkdan ve azabdan sudan uzak balık gibi onar onar ve yüzer yüzer ölüyorlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Halk, bu kıtlıktan ve azaptan, sudan uzak kalmış balık gibi onar onar ve yüzer yüzer ölüyorlar!

3233. Müslümanlara rahmet getirmiyor musun? Mü'minler akrabâdır ve lahm ü şahm olan bir tendir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. Müslümanlara rahmet getirmiyor musun? Mü'minler akrabadır ve et ile kemik olan bir tendir!

Bu şerefli beyitte, "Mü'minler tek bir nefis gibidir"; "Mü'minler tek bir kişi gibidir, eğer başı ağrırsa bütün bedeni ağrır; ve eğer gözü ağrırsa bütün vücudu acı çeker" ve aynı şekilde, "Sizden biriniz kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmedikçe mü'min olmaz" hadis-i şeriflerine işaret edilir. Yani, "Halk dediler ki: "Sen Müslümanların bu acı veren hâllerine acımıyor musun? Oysa mü'minler, hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere birbirinin akrabasıdır. Nasıl ki ayet-i kerimede de, 'Mü'minler ancak kardeştirler' (Hucurât, 49/10) buyurulur; ve et ile yağdan oluşan, mayaları ve maddeleri bir olan tek bir bedendir."

Bu beyt-i şerîfde المؤمن كنفس واحدة ya'ni, "Mü'minler nefs-i vâhide gibidir"; المؤمن كرجل واحد ان اشتكى رأسه اشتكى كله وان اشتكى عينه اشتكى كله ya'ni, "Mü'minler şahs-ı vâhid gibidir, eğer başı ağrırsa cisminin hepsi ağrır; ve eğer gözü ağrırsa vücudunun hepsi müteellim olur." Ve kezâ, لا يؤمن احدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه ya'ni, "Sizden biriniz nefsi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmedikçe mü'min olmaz" hadîs-i şerîflerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Halk dediler ki: "Sen müslümanların bu elîm hâllerine acımıyor musun? Halbuki mü'minler hadîs-i şerîflerde beyân buyurulduğu üzere birbirinin akrabâsıdır. Nitekim âyet-i kerîmede dahi, إنما المؤمنون إخوة (Hucurât, 49/10) ya'ni, “Mü'minler birbirinin kardeşidirler" buyurulur; ve et ile yağdan mürekkeb olan mâyeleri ve maddeleri bir olan cism-i vâhiddir."

3234. Gerek sulh veyahud melhame deminde olsun, tenden bir cüz'ün renci hepsinin rencidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Gerek barış veyahut savaş zamanında olsun, bedenden bir parçanın acısı hepsinin acısıdır.

Gerek barış ve gerek savaş zamanında olsun, bedenin bir parçası hastalandığı veya yaralandığı zaman bedenin her tarafı acı duyar!

Gerek sulh ve gerek harb zamânında olsun cismin bir cüz'ü hastalandığı veyâ yaralandığı vakit cismin her tarafı elem duyar!"

3235. Bu sizin gözünüze kıtlıkdır. Benim gözümün önünde bu zemîn cennet gibidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. Bu sizin gözünüze kıtlıktır. Benim gözümün önünde bu yeryüzü cennet gibidir!"

Yani, Yüce Allah'ın kahrında lütfu gizlidir. Siz sadece görüneni gören olduğunuz için ancak kahrı görüyorsunuz, bu tecellinin iç yüzünü görmüyorsunuz. Nitekim ayet-i kerimede, باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله العذاب (Hadîd, 57/13) yani, "Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri azap yönündendir" buyurulur. Birçok yerde de açıklandığı üzere bu yoğun şehadet âlemi (duyularla algılanan âlem), ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yeridir. İlahi isim ve sıfatların tecellilerinde de asla bir duraksama yoktur. Bu sebeple daima kahrı lütuf, lütfu da kahır takip eder. İşte doğada tepkinin (aksü'l-amel) olmasının sırrı da budur.

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın kahrında lütfu gizlidir. Siz zâhir-bîn olduğunuz için ancak kahrı görüyorsunuz, bu tecellînin iç yüzünü görmüyorsunuz. Nitekim âyet-i kerîmede, باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله العذاب (Hadîd, 57/13) ya'ni, “Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri azab cihetindendir" buyurulur. Birçok mahallerde dahi îzâh olunduğu üzere bu âlem-i kesîf-i şehadet, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Esmâ ve sıfât-ı ilâhînin tecelliyâtında da aslâ ta'tîl yokdur. Binâenaleyh dâimâ kahrı lutuf, lütfu da kahır ta'kîb eder. İşte tabîatda aksü'l-amel olmasının sırrı da budur.

3236. Ben her bir çölde ve mekânda mebzûl olan başakları bele kadar erişmiş görüyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Ben her bir çölde ve mekânda bol olan başakları bele kadar erişmiş görüyorum!"

3237. Sahra dolusu başaklar saba rüzgârından dalgalanmaktadır, pırasadan daha yeşildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. Sahra dolusu başaklar saba rüzgârından dalgalanmaktadır, pırasadan daha yeşildir!

3238. Ben tecrübeden nâşî elimi onun üzerine vururum. Kendi elimi ve gözümü nasıl kaldırırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Ben tecrübeden dolayı elimi onun üzerine vururum. Kendi elimi ve gözümü nasıl kaldırırım!

"Ber kerden", yukarı itmek, yani kaldırmak demektir. Yani, "Ben bu kahırdan sonra gelecek olan lütfun suretini misâl âleminde (maddî olmayan, hayalî âlem) gözlemliyorum. Misâlî ve berzahî (iki âlem arasında, geçiş niteliğinde) olan elem ile o başakların inceliğini tecrübe ve muayene etmek için okşuyorum. Elim ile okşadığım ve gözüm ile gördüğüm bu ince başakları nasıl inkâr ederim! Onların üzerinden nasıl elimi ve gözümü kaldırırım!" Sırası geldikçe açıklandığı üzere, şehadet âleminde (görünen maddî âlem) ortaya çıkacak suretlerin misâli (örneği) evvelâ misâl âleminde belirir.

"Ber kerden", yukarı itmek, ya'ni kaldırmak demekdir. Ya'ni, "Ben bu kahrı müteakib gelecek olan lütfun sûretini âlem-i misâlde müşâhede ediyorum. Misâlî ve berzahî olan elem ile o başakların letâfetini tecrübe ve muâyene zımnında okşuyorum. Elim ile okşadığım ve gözüm ile gördüğüm bu latîf başakları nasıl inkâr ederim! Onların üzerinden nasıl elimi ve gözümü kaldırırım!" Sırası düştükçe îzah olunduğu üzere âlem-i şehadetde zuhûr edecek sûretlerin misâli evvelen âlem-i misâlde zâhir olur.

3239. Ey alçak kavim! Siz ten Firavun'unun dostusunuz. Ondan dolayı size Nîl kan görünür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. Ey alçak kavim! Siz ten Firavun'unun dostusunuz. Bu sebeple size Nil kan görünür!

Ey aşağı âleme saplanıp kalmış topluluk! Siz zahirperest (sadece görüneni gören) olduğunuz için Firavun meşrebinde (karakterinde) olan bedenin dostu oldunuz ve onun hükmü altında esirsiniz. Bakışınız hallerin bâtınına (iç yüzüne) nüfuz edemiyor. Bu sebeple görünen kahredici tecellinin (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi) altında gizli olan lütuf tecellisini (Allah'ın merhamet ve ihsanının tecellisi) göremiyorsunuz. Nasıl ki Firavun'un kavmi olan Kıptîler Nil nehrini kan gördüler ve Musa (a.s.) ümmeti onu latif (hoş, berrak) su gördüler.

"Ey âlem-i süflîye saplanıp kalmış tâife! Siz zâhir-bîn olduğunuz için Firavun meşrebinde olan cismin dostu oldunuz ve onun hükmü altında esirsiniz. Nazarınız bâtın-ı ahvâle nüfüz edemiyor. Ondan dolayı zâhir olan tecellî-i kahrînin tahtında mestûr olan tecellî-i lütfiyi göremiyorsunuz. Nitekim Fir'avn'un kavmi olan Kıbtiler Níl nehrini kan gördüler ve Mûsâ (a.s.) ümmeti onu latîf su gördüler."

3240. Çabuk, akıl Mûsa'sının dostu olunuz, tâ ki kan kalmasın ve nehrin [3254] suyunu görünüz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Çabuk, akıl Mûsa'sının dostu olunuz ki kan kalmasın ve nehrin suyunu görünüz!

Yani, "Çabuk beden Firavun'unun tâbiyetinden vazgeçip ahiret aklı Mûsa'sının dostu ve ümmeti olunuz ki bakışınız görünen âlemden görünmeyen âleme geçsin ve bir kahredici tecelli olan kan, bakışınızda latif suya dönüşsün. Çünkü bu kahredici tecelliyi bu şekilde üzerinize çeken sizin hâl ve şânınızdır!"

Ya'ni, "Çabuk cisim Fir'avn'unun tabiiyetinden vazgeçip akl-ı maâd Mûsâ'sının dostu ve ümmeti olunuz, tâ ki nazarınız zâhirden bâtına intikāl etsin ve bir tecellî-i kahrî olan kan nazarınızda latîf suya inkılâb etsin. Zîrâ bu tecellî-i kahrîyi bu şekilde üzerinize celb eden sizin hâl ve şânınız-dır!"

3241. Baba ki, senden bir cefâ gider, o baba senin gözünde köpek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. Baba ki, senden bir cefa gider, o baba senin gözünde köpek olur.

"Cefa", zulüm ve haksızlık demektir. Yani, "Örneğin daima sana karşı lütuf ve iyilikle davranan baba ki, karşısında yanlış bir hareketle cefa meydana gelse ve o da sana öfkeyle davranmış olsa, o baba senin gözünde yırtıcı bir köpek gibi görünür."

"Cefa", zulüm ve taaddî demekdir. Ya'ni, "Meselâ dâimâ sana karşı lutuf ve ihsân ile muâmele eden baba ki, karşısında eğri hareket ile cefâ vâki' ol- sa ve o da sana kahr ile muâmele etmiş olsa, o baba senin nazarında bir yır- tıcı köpek gibi görünür."

3242. O baba köpek değildir. Cefânın te'sîridir ki, böyle rahmeti nazara köpek göstericidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. O baba köpek değildir. Cefanın etkisi, rahmeti gözünde köpek gibi gösterir.

O baba, sana karşı lütuf ve ihsan kaynağı olduğu için asla köpek değildir. Senin ona karşı bakış açını değiştiren şey, meydana gelen cefanın etkisidir ki, böyle bir merhamet ve lütuf kaynağını senin gözüne köpek seviyesinde gösterdi. Bu sebeple senin bu görüşün yanlıştır.

O baba sana karşı lutuf ve ihsân menba'ı olduğu için asla köpek değildir. Senin ona karşı nazarını değiştiren şey, vâki' olan cefânın te'sîridir ki, böyle bir merhamet ve lutuf menba'ı senin gözüne köpek mesâbesinde gösterdi. Bi- nâenaleyh senin bu görüşün yanlışdır.

3243. Mâdemki kardeşlerin hasûdluğu ve gazabı var idi, Yûsuf'u gözleriyle kurt gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Mademki kardeşlerin kıskançlığı ve öfkesi vardı, Yusuf'u gözleriyle kurt olarak gördüler.

Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri, mükemmel güzellik sahibi olan o zata karşı kıskançlık beslediler ve öfkelendiler; içlerindeki bu bozukluk yüzünden bakışları eğri oldu ve o güzel Yusuf'u kurt seviyesinde gördüler. İşte iç bozukluğu böyle iyiyi kötü gösterir.

Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri cemâl-i bâ-kemâl sahibi olan o hazrete karşı hased ettiler ve öfkelendiler; bâtınlarındaki bu bozukluk yüzünden ba- kışları eğri oldu ve o güzel Yûsuf'u kurt mesâbesinde gördüler. İşte bâtın bo- zukluğu böyle iyiyi fenâ gösterir.

3244. Vaktaki peder ile sulh ettin, öfke gitti, o köpeklik gitti, baba sıcak dost oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Vaktaki baba ile barıştın, öfke gitti, o köpeklik gitti, baba sıcak dost oldu.

Yani, senin iç dünyanı bozan öfke gidip, babanla barıştığın zaman, önceki bakış açın derhâl değişir, o köpeklik yok olup baban sıcak bir dostun olur.

Ya'ni, senin bâtınını ifsâd eden öfke gidip, babanla sulh olduğun vakit, evvelki nazarın derhâl değişir, o köpeklik zâil olup baban harâretli bir dostun olur.

3245. Alemin hepsi akl-ı küllün süretidir ki; "Kul!" ehli olan her o kimsenin babasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Âlemin hepsi küllî aklın suretidir ki; "Kul!" ehli olan her o kimsenin babasıdır.

"Küllî akıl"dan kasıt, hakikat-i Muhammediyye'dir (Hz. Muhammed'in hakikati) ki, ona "ilk akıl" da derler. Bu hakikat, mutlak varlığın ahadiyyet mertebesinden vahdet mertebesine inişidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu mertebeye, "اول ما خلق الله العقل والنفس" yani, "Yüce Allah'ın ilk yarattığı şey akıl ve nefstir" hadis-i şeriflerinde işaret buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadis-i şerifte de "اول ما خلق الله القلم وروحى" yani, "Allah'ın ilk yarattığı kalem ve benim ruhumdur" buyuruyor. Ve bütün akıllar başlangıçta varlığa gelen bu mertebeden ortaya çıktığı ve akılların hepsinde bu küllî akıl idare edici ve gözetici olduğu için onların babası konumundadır; ve bu mertebenin altındaki bütün mertebeler bu küllî akıldan oluştuğu cihetle âlemin hepsi bu küllî aklın sureti olmuştur. Buna göre, "Kul" ehli yani, "hitaba muhatap olabilen her akıl sahibi"nin babasıdır.

"Akl-ı küll"den murâd, hakikat-i muhammediyyedir ki, ona "akl-ı evvel" dahi derler. Bu hakikat vücûd-i mutlakın mertebe-i ahadiyyeden mertebe-i vahdete tenezzülüdür. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mertebeye, اول ما خلق الله العقل والنفس ya'ni, "Allah Teâlâ'nın evvelen yarattığı şey akıl ve nefsdir" hadîs-i şeriflerinde işaret buyurmuşlardır. Ve diğer bir hadis-i şerifde de اول ما خلق الله القلم وروحى ya'ni, "Allah'ın evvelen yarattığı kalem ve benim rûhumdur" buyuruyor. Ve bilcümle akıllar ibtidâ vücûda gelen bu mertebeden zuhûr ettiği ve ukülün kâffesinde bu akl-ı küll müdebbir ve mer'î olduğu için onların babası mesâbesindedir; ve bu mertebenin altındaki merâtibin hepsi bu akl-ı küllden tekevvün ettiği cihetle âlemin kâffesi bu akl-ı küllün sûreti olmuşdur. Binâenaleyh, "Kul" ehli ya'ni, “kābil-i hitâb olan her akıl sâhibi"nin babasıdır.

3246. Vaktaki bir kimse akl-ı külle küfrân artırır, küllün süreti de onun önünde köpek görünür. Ma'lum olsun ki, şerâyi-i enbiyâ (aleyhimüsselam) her kulun isti'dâdına göre akl-ı küll dâiresinde çizilmiş hudûd-i ilâhîdir. Her kim bu hudûd hâricine çıkarsa akl-ı külle muhalefet etmiş olur ve akl-ı külle muhalefet eden kimse dahi kendi nefsine zulüm etmiş bulunur. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) ya'ni, "Kim Allah'ın hudûdunu tecavüz ederse muhakkak kendi nefsine zulmeder" buyurulur. Zîrâ onun bu hudûdu tecavüzünden o muhâlifin nefsine birçok avârız-ı tabîiyye musallat olur. Meselâ âyet-i kerîmede وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'ni, "İnsan için ancak çalışıp çabaladığı şey vardır" buyurulur. Bu bir düstûr-i ilâhîdir ki, beşerin hem hayât-ı dünyeviyyesine ve hem de hayât-ı uhreviyyesine şâmildir. Bir kimse bu düstûrun hilafına hareketle tembellik ederse, hem dünyâda ve hem de âhiretde fakr u zarûret belâsına giriftâr olur. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْبَطَّالِينَ ya'ni, "Allah Teâlâ tembelleri sevmez!" buyurmuşdur; ve kezâ kānûn-i ilâhî müskirâtı men' etmişdir. Akl-ı külle muhalefetle bu haddi tecavüz eden kimsenin kendi nefsine zulüm ettiğini isbâta hâcet yokdur. Çünkü bu muhalefet neticesinde kendisine birtakım hastalıklar musallat olup âlemin sûreti ona muzlim ve çirkin görünür. Nazarında hiçbir şeyin lezzeti ve letâfeti kalmaz. Zîrâ, ona babası olan akl-ı küll te'dîb ile zâhir olmuşdur. Nitekim bir kimse babasının çizdiği hudûd hâricine çıkarsa babası ona gazab eder. Babası ona karşı muâmele-i te'dîbiyyeye mübâşeret edince artık onun yüzü ona çirkin görünür. Sâir ahkâm-ı şer'iyye de bunlara mümâsildir. İmdi bu misâller akl-ı küllün te'dîb-i husûsî ve ferdîsidir. Bir de te'dîb-i umûmîsi vardır ki, bu hâl bir hey'et-i ictimâiyye-i beşeriyyenin müctemian akl-ı külle muhalefetinde vâki' olur. Nitekim ba'zı kavimler tûfan ve zelzele ve fırtına gibi âfât-ı tabîiyye ile te'dîb olundular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Bir kimse akıl külliyesine (evrensel akıl) nankörlük ettiğinde, küllün sureti de onun önünde köpek gibi görünür.

Bilinmeli ki, peygamberlerin (a.s.) şeriatları, her kulun yatkınlığına göre akıl külliyesi dairesinde çizilmiş ilahi sınırlardır. Her kim bu sınırların dışına çıkarsa, akıl külliyesine muhalefet etmiş olur ve akıl külliyesine muhalefet eden kimse de kendi nefsine zulmetmiş bulunur. Nitekim ayet-i kerimede, وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ (Talak, 65/1) yani, "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa muhakkak kendi nefsine zulmeder" buyurulur. Çünkü onun bu sınırları aşmasından dolayı, o muhalif kişinin nefsine birçok doğal arızalar musallat olur. Örneğin ayet-i kerimede وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) yani, "İnsan için ancak çalışıp çabaladığı şey vardır" buyurulur. Bu, beşerin hem dünya hayatına hem de ahiret hayatına şamil olan ilahi bir düsturdur. Bir kimse bu düsturun aksine hareketle tembellik ederse, hem dünyada hem de ahirette fakirlik ve zaruret belasına yakalanır. Onun için Resul-i Ekrem Efendimiz, إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْبَطَّالِينَ yani, "Yüce Allah tembelleri sevmez!" buyurmuştur; ve aynı şekilde ilahi kanun sarhoş edici şeyleri yasaklamıştır. Akıl külliyesine muhalefetle bu haddi aşan kimsenin kendi nefsine zulmettiğini ispat etmeye gerek yoktur. Çünkü bu muhalefet neticesinde kendisine birtakım hastalıklar musallat olup, alemin sureti ona karanlık ve çirkin görünür. Gözünde hiçbir şeyin lezzeti ve letafeti kalmaz. Çünkü, ona babası olan akıl külliyesi terbiye ile zahir olmuştur. Nitekim bir kimse babasının çizdiği sınırların dışına çıkarsa babası ona gazap eder. Babası ona karşı terbiye edici muameleye başlayınca artık onun yüzü ona çirkin görünür. Diğer şer'i hükümler de bunlara benzerdir. Şimdi bu misaller akıl külliyesinin özel ve ferdi terbiyesidir. Bir de genel terbiyesi vardır ki, bu hal bir beşeri topluluğun topluca akıl külliyesine muhalefetinde meydana gelir. Nitekim bazı kavimler tufan, zelzele ve fırtına gibi doğal afetlerle terbiye olundular.

3247. Bu baba ile sulh et, âsîliği bırak! Tâ ki su ve çamur altın döşeme görünsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. Bu baba ile barış, isyankârlığı bırak! Ta ki su ve çamur altın döşeme görünsün!

Yani, bu baba olan küllî aklın çizdiği ilâhî kanun dairesine dön ve muhalefetten tövbe edip o baba ile barış, isyankârlıktan vazgeç! Ta ki çeşitli unsurlardan meydana gelmiş olan bu âlemin şekli sana güzel ve parlak altın döşeme gibi görünsün ve görünen ve görünmeyen hastalıklarından kurtul!

Ya'ni, bu baba olan akl-ı küllün çizdiği kānûn-i ilâhî dâiresine rücû' et ve muhalefetden tevbe edip o baba ile sulh et, âsîlikden vazgeç! Tâ ki anâsır-ı muhtelifeden mürekkeb olan bu âlemin sûreti sana güzel ve parlak altın döşeme mesâbesinde görünsün ve zâhir ve bâtın hastalıklarından kurtul!

3248. Binâenaleyh kıyamet senin nakd-i hâlin olsun. Gök ve yer senin önünde değişmiş olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Bu sebeple kıyamet senin peşin hâlin olsun. Gök ve yer senin önünde değişmiş olsun!

Yani, baban olan küllî aklın çizdiği ilâhî sınırlar dairesine döndüğün ve eğri hareketten vazgeçtiğin zaman kendi irâdeni onun irâdesine terk etsen ve bu hâl içinde irâdî ve ihtiyârî ölümle ölmüş olursun. Ve hâlin, من مات فقد قامت قيامته yani, “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerîfine uygun olur. Artık genel kıyameti beklemeye gerek kalmaz; ve kıyamet senin önünde peşin olarak kopmuş bulunur. Ve, يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ (İbrâhîm, 14/48) yani, “O günde arz, arzın gayrına tebdîl olunur” âyet-i kerîmesi gereğince gök ve yer senin önünde değişmiş olur. Dünyada iken ahiret neşesi üzerine yaşarsın ve her şeyin hakikatini müşâhede edersin.

Ya'ni, baban olan akl-ı küllün çizdiği hudûd-i ilâhiyye dâiresine rücû' ettiğin ve eğri hareketden vazgeçtiğin vakit kendi irâdeni onun irâdesine terk etsen ve bu hâl içinde mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile ölmüş olursun. Ve hâlin, من مات فقد قامت قيامته ya'ni, “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” hadîs-i şerîfine mâsadak olur. Artık umûmî kıyâmeti beklemeye hâcet kalmaz; ve kıyâmet senin önünde peşin olarak kopmuş bulunur. Ve, يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ (İbrâhîm, 14/48) ya'ni, “O günde arz, arzın gayrına tebdîl olunur” âyet-i kerîmesi mûcibince gök ve yer senin önünde değişmiş olur. Dünyâda iken neş'e-i âhiret üzerine yaşarsın ve her şeyin hakikatini müşâhede edersin.

3249. “Ben ki, bu baba ile dâimâ sulhum, bu cihan benim nazarımda cennetdir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. “Ben ki, bu baba ile dâimâ sulhum, bu cihan benim nazarımda cennetdir.”

Bu yüce beyit, zâhidin (dünya zevklerinden el çekmiş kişinin) dilindendir. “Ben ki dâimâ bu baba olan akl-ı küll (evrensel akıl) ile barış içindeyim. Bu dünya benim bakış açıma göre cennet olmuştur.”

Bu beyt-i şerîf zâhidin lisânındandır. “Ben ki dâimâ bu baba olan akl-ı küll ile sulh içindeyim. Bu dünyâ benim nazarımda cennet olmuşdur.”

3250. “Her zaman yeni bir sûret ve yeni bir cemâl! Hattâ yeni görmekden [3264] melâl olur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. "Her zaman yeni bir suret ve yeni bir güzellik! Hatta yeni görmekten bıkkınlık gelir."

"Ben bu peşin cennet içinde her zaman yeni bir suret ve yeni bir güzellik görüyorum. Hatta yeni yeni ilahi tecellileri gördüğüm için bende bıkkınlık ve usanç kalmamıştır." Çünkü bıkmak ve usanmak, bir defa gördüğü şeyi her zaman görmekten meydana gelir.

Bilinmeli ki, şehadet âlemi (görünen âlem), ilahi isimlerin gereği olarak sürekli var olur ve yok olur. Çünkü Mûcid (yoktan var eden), Muhyî (hayat veren), Mübdî (ilk yaratan), Rahmân (çok merhametli), Mün'im (nimet veren), Musavvir (şekil veren), Hâlık (yaratan) ve Kayyûm (her şeyi ayakta tutan) gibi isimler, varlıkların varlığını ve mazharların (tecellilerin) ortaya çıkmasını gerektirir. Ve Mümît (öldüren), Dârr (zarar veren), Kahhâr (kahredici), Kâbız (daraltan), Ferd (tek) ve Vâhid (bir) ve bunun benzeri isimler de mazharların yokluğunu ve gizlenmesini gerektirir. Âlemdeki bütün suretler daima yeni yaratılış içindedir. Her an başka başka yaratılış ve yeni yeni varlık gelir; ve her göz açıp kapamada başka bir yaratma ve yok etme meydana gelir. Bu tecelliyi, kendi nefsinde kıyameti kopan (içsel bir dönüşüm yaşayan) kişi müşahede eder.

“Ben bu cennet-i 'âcil içinde her zaman yeni bir sûret ve yeni bir cemâl görüyorum. Hattâ yeni yeni tecelliyât-ı ilâhiyyeyi gördüğüm için bende bıkkınlık ve usanç kalmamışdır.” Zîrâ bıkmak ve usanmak bir defa gördüğü şeyi her vakit görmekden hâsıl olur.

Mâlûm olsun ki, âlem-i şehadet esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale'd-devâm mevcûd ve ma'dûm olur. Zîrâ Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahmân, Mün'im, Musavvir, Hâlık ve Kayyûm gibi esmâ, mevcûdâtın vücudunu ve mezâhirin zuhûrunu iktizâ eder. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kâbız, Ferd ve Vâhid ve bunun emsâli esmâ dahi mezâhirin ademiyyetini ve hafâsını iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd içindedir. Her lahza başka başka halk ve yeni yeni vücûd gelir; ve her göz açıp kapamada îcâd ve i'dâm-ı diğer vâki'dir. Bu tecellîyi kendi nefsinde kıyâmeti kopan müşâhede eder.

3251. "Ben cihânı pür-naîm suların çeşmelerde dâimâ fışkırıcı görüyorum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. "Ben dünyayı nimetlerle dolu, suların çeşmelerde daima fışkırdığı bir yer olarak görüyorum!"

3252. "Onun suyunun sesi benim kulağıma erişiyor. Benim zamîrim ve aklım mest oluyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. "Onun suyunun sesi benim kulağıma erişiyor. Benim iç dünyam ve aklım mest oluyor!"

"Ey dış görünüşe bakan topluluk, siz dışta olan kıtlığı görüyorsunuz. Ben ise iç dünyada cihanı nimetlerle dolu ve pınarlardan sular fışkırır bir halde görüyorum. O fışkıran suların sesi benim berzahî bedenimin (maddî ve ruhanî âlem arasında bir geçiş hâli) kulağına erişir. Bu sebeple, benim iç dünyam ve aklım bu incelikten sarhoş oluyor."

"Ey zâhir-bîn olan tâife siz zâhirde olan kıtlığı görüyorsunuz. Ben ise bâ-tında cihânı ni'metler ile dolu ve pınarlardan sular fışkırır bir halde görüyo-rum. O fışkıran suların sesi benim cism-i berzahîmin kulağına erişir. Binâena-leyh, benim bâtınım ve aklım bu letâfetden sarhoş oluyor."

3253. "Dallar taibler gibi oynayıcı, yapraklar mutrıblar gibi el çırpıcı olmuş-lardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. "Dallar tövbekârlar gibi oynayıcı, yapraklar çalgıcılar gibi el çırpıcı olmuşlardır."

"Tövbekâr", asıl sözlükte "geri dönen" anlamındadır; günahtan geri dönen anlamında kullanılır. Burada semâ' ehli olan sûfilerden kinayedir. Yani, "Benim misâl âleminde gördüğüm ağaçların dalları semâ' eden sûfiler gibi oynayıcı ve yaprakları da çalgıcılar ve şarkı söyleyen kimseler gibi el çırpıcı olmuştur."

"Tâib", asıl lügatde "rücû' edici" ma'nâsınadır; günahdan rücû' edici ma'nâsında istîmâl olunur. Burada ehl-i semâ' olan sûfilerden kinâyedir. Ya'ni, "Benim âlem-i misâlde gördüğüm ağaçların dalları semâ' eden sûfiler gibi oynayıcı ve yaprakları da mutrıblar ve tegannî eden kimseler gibi el çır-pıcı olmuşdur."

3254. Ayînenin berkı kilimden parlayıcıdır. Eğer ayîne görünürse acaba nasıl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Aynanın parıltısı kilimden parlayıcıdır. Eğer ayna görünürse acaba nasıl olur?

Hak'ın Zât'ı "ayna"ya; ve Hak'ın isimleri ve sıfatları "parıltı"ya; ve âlemin taayyünleri (belirginleşmeleri) "kilim"e benzetilmiştir. Yani, "Hak'ın isimleri ve sıfatları, kilim gibi yoğun olan bu taayyünlerde parlayıcıdır; ve O'nun bu taayyünlerde görünen tecelli nurundan gönül ve akıl mest olur. Eğer latif Zât'ı bu perdeler olmaksızın tecelli buyurursa acaba nasıl olur ve ne hâl ortaya çıkar?"

Zât-ı Hak "âyîne"ye; ve esmâ ve sıfât-ı Hak "berk"e; ve taayyünât-ı âlem "kilim"e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hakk'ın esmâ ve sıfatı kilim gibi ke-sîf olan bu taayyünâtda parlayıcıdır; ve onun bu taayyünâtda zahir olan nûr-i tecellîsinden zamîr ve akıl mest olur. Eğer zât-ı latîfi bu hicâblar olmak-sızın tecellî buyurursa acabâ nasıl olur ve ne hâl zuhûr eder?"

3255. Ben binlerden birini söylemiyorum; zîrâ ki, her kulak bir şekden tıkan-mışdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. Ben binlerden birini söylemiyorum; çünkü her kulak bir şüpheyle tıkanmıştır.

Yani, ben müşahedelerimin binlercesinden bir tanesini bile söylemiyorum. Çünkü herkesin iç kulakları "Acaba öyle midir?" diye şüpheyle tıkanmış ve kendi vehminin (gerçek olmayan tahayyülün) icat ettiği inanca tabi olup ilme dayalı kesin bilgiyi kolay kolay kabul edemez bir hâle gelmiştir.

Ya'ni, ben müşâhedelerimin binlercesinden bir tânesini bile söylemiyo-rum. Çünkü herkesin bâtın kulakları "Acaba öyle midir?" diye şekk ile tıkan- mış ve kendi vehminin îcâd ettiği i'tikāda tâbi' olup ilm-i yakîni kolay kolay kabûl edemez, bir hâle gelmişdir.

3256. Vehmin önünde bu söz müjde vermekdir; akıl der ki: "Müjde nedir? Benim nakdimdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Vehmin önünde bu söz müjde vermektir; akıl der ki: "Müjde nedir? Benim nakdimdir!"

Bizim bu sözlerimiz, vehmî inançlarına tâbi olan kimse nezdinde, peşin cennetten müjde ve haber vermektir. Yani, bu sözlerimizi dinleyen vehim sahibi der ki: "Bu sözler hep ahiret hallerine ilişkindir. Dünyada böyle şeylerin gözlemlenmesi mümkün değildir!" Fakat vehmin karşıtı olan akıl der ki: "Müjde ve haber vermek ne demektir? Bunlar benim nezdinde şu anki haldir ve peşindir ve peşin cennettir."

Bilinmeli ki, Hakk'ın zâtını maddeden soyut olarak görmek mümkün değildir. Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de şöyle buyurur: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين yani, "Hak, maddelerden soyut olarak ebediyen gözlemlenemez. Çünkü Yüce Allah zâtıyla âlemlerden münezzehtir!" Buna göre, Hak ancak taayyünât (belirginleşmeler) perdelerinin arkasından gözlemlenir. Zira eğer zâtıyla tecelli etseydi, ikiliği var eden taayyünât kalmazdı ki, gözlem keyfiyeti meydana gelebilsin. Nitekim zahirde güneşe bakmak imkânı yoktur, gözü kamaştırır ve görme keyfiyetini iptal eder. Güneş tutulması vaktinde bir camı isledikten sonra güneşe bakarlar. Güneş ancak bu perde arkasından görülür. Şimdi Hak dünyada yoğun maddeler perdesiyle gözlemlendiği gibi, ahirette de ahiretin maddesi ve taayyünâtı arkasından gözlemlenir ki, bu taayyünât cennetin suretleridir; ve cehennemî taayyünât da böyledir. Dünyada cemâlî (güzellik) ve celâlî (ululuk) taayyünât karışıktır. Bu perdeler arkasından Hakk'ı gözlemleyenler, iradî ölümle ölüp, ikilik vehminden kurtulan kâmil zâtlardır. Nitekim hadîs-i şerîfte ان احدكم لن يرى ربه حتى يموت yani, "Sizden biriniz ölmedikçe rabbini gözlemlemez!" buyrulmuştur. Böyle olunca, nefisleri diri olanlar ikilik vehminde boğulmuş olup ancak taayyünâtın şahıslarını görürler. Onlar da Hakk'ı gözlemleyemezler ve bu gözlemi ahirete ertelerler. Buna göre, bu gibilerin önünde peygamberlerin ve evliyanın buna benzer sözleri ahiretten müjde ve haber vermektir; fakat nefsi ölüp, aklı faal olan kimseler nezdinde şu anki haldir.

Bu şerh için küçük bir giriş gereklidir. Buhtü'n-Nasr, Beytü'l-Makdis'i harap edip ahalisini esir ettiği sırada Üzeyir (a.s.)ı da esir etmiş ve erkek esirlerle beraber kendisinin başkenti olan Babil'e götürmüştü. O hazret bir müddet sonra esaretten kurtulup, Kudüs-i Şerîf tarafına yönelerek harabe köyüne geldi. Ağaçlardan biraz incir ve üzüm topladı. İncirden birazını yedi ve kalanını sepete, üzümü de sıkıp şırasını bir tuluma koydu. Eşeğini de önüne bir yere bağladı. Kendisi de bir duvara dayanıp oturdu. "Bu yıkılmış köy nasıl mamur olur? Yüce Allah bunu nasıl diriltir?" diye düşünürken kuşluk vakti ölü halinde kaldı. Bu hali Ashâb-ı Kehf gibi yüz sene devam etti. Yüz seneden sonra güneş batarken dirildi. Kuşluk vaktinden akşama kadar uykuda kaldığını zannetti. Halbuki eşeği ölmüş ve kemikleri dağınık bir halde kalmıştı. Bu hale hayretle bakarken, "Bu halde ne kadar kaldın?" diye bir nida işitti. Ve ona cevaben, "Bir gün veya yarım gün kaldım!" dedi. Tekrar hitap geldi ki: "Hayır, yüz yıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmadı! Eşeğe de bak, nasıl öldü ve parçaları dağıldı? İşte şimdi biz onu diriltiriz!" Bu hitabı takiben eşek dirildi. Bu kıssa Bakara Suresi'nde, أَوْ كَالَّذِى مَرَّ عَلَى قَرْيَةَ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشها (Bakara, 2/259) ["Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (altüst olmuş) bir kasabaya uğradı..."] ayet-i kerimesinde zikredilmiştir. Ve bu olayın ayrıntıları da Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyan buyrulmuştur. Üzeyir (a.s.) dirildikten sonra kendi ailesi tarafına yöneldi. Yüz sene zarfında oğullarının kimisi yüz yirmi ve kimisi yüz otuz yaşına girip ak saçlı ihtiyar olmuştu. Kendisinin cismanî hayatı kesintiye uğrayıp cesedi tabiat hükmünün dışında kaldığı için ihtiyarlamamış ve yattığı halde genç olarak kalmıştı. O hazret Tevrat-ı Şerîf'in hafızı olduğundan halk Üzeyir olduğunu hıfzından tanıyıp bildiler. Bu şerh, oğulları ile olan mülakat hakkındadır.

Bizim bu sözlerimiz i'tikādât-ı vehmiyyesine tâbi' olan kimse indinde cennet-i 'âcilden müjde ve haber vermekdir. Ya'ni, bu sözlerimizi dinleyen vehim sâhibi der ki: "Bu sözler hep ahvâl-i âhirete müteallıkdır. Dünyâda böyle şeylerin müşâhedesi mümkin değildir!" Fakat vehmin muhâlifi olan akıl der ki: "Müjde ve haber vermek ne demekdir? Bunlar benim indimde hâl-i hâzırdır ve nakiddir ve cennet-i 'âcildir."

Mâlûm olsun ki, zât-ı Hakk'ı maddeden mücerred olarak görmek mümkin değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين ya'ni, "Hak mevâddan mücerred olarak ebeden müşâhede olunamaz. Çünkü Allah Teâlâ zâtıyla âlemlerden ganîdir!" Binâenaleyh, Hak ancak hicâbât-ı taayyünât arkasından müşâhede olunur. Zîrâ eğer zâtıyla mütecellî olsa, ikiliği vücûda getiren taayyünât kalmaz ki, müşâhede keyfiyeti vâki' olabilsin. Nitekim zâhirde güneşe nazar etmek imkânı yokdur, gözü kamaştırır ve rü'yet keyfiyetini ibtâl eder. Küsûf vaktinde bir camı isledikden sonra güneşe bakarlar. Güneş ancak bu perde arkasından görülür. İmdi Hak dünyâda mevâdd-ı kesîfe perdesiyle müşâhede olunduğu gibi âhiretde dahi âhiretin maddesi ve taayyünâtı arkasından müşâhede olunur ki, bu taayyünât cennetin sûretleridir; ve taayyünât-ı cehennemiyye dahi böyledir. Dünyâda taayyünât-ı cemâliyye ve celâliyye karışıkdır. Bu perdeler arkasından Hakk'ı müşâhede edenler mevt-i irâdî ile ölüp, ikilik vehminden kurtulan zevât-ı kâmiledir. Nitekim hadîs-i şerîfde ان احدكم لن يرى ربه حتى يموت ya'ni, "Sizden biriniz ölmedikçe rabbini müşâhede etmez!" buyurdu. Böyle olunca nefisleri diri olanlar ikilik vehminde müstağrak olup ancak taayyünâtın şahıslarını görürler. Onlar da Hakk'ı müşâhede edemezler ve bu müşâhedeyi âhirete ta'lîk ederler. Binâenaleyh, bu gibilerin önünde enbiyâ ve evliyânın buna mümâsil sözleri âhiretden müjde ve haber vermekdir; ve fakat nefsi ölüp, aklı fa'âl olan kimselerin indinde hâl-i hâzırdır.

Bu sürh-i şerîf için küçük bir mukaddime lâzımdır. Buhtü'n-Nasr, Beytü'l-Makdis'i harâb ve ahâlîsini esîr ettiği sırada Üzeyir (a.s.)ı da esîr etmiş ve erkek esirler ile beraber kendisinin pâyitahtı olan Bâbil'e götürmüş idi. O hazret bir müddet sonra esâretden kurtulup, Kudüs-i Şerîf tarafına teveccüh ederek harâbe karyesine geldi. Ağaçlardan biraz incir ve üzüm topladı. İncirden birazını yedi ve bâkîsini sepete ve üzümü de sıkıp şırasını bir tuluma koydu. Eşeğini de önünde bir yere bağladı. Kendisi dahi bir duvara dayanıp oturdu. "Bu yıkılmış karye nasıl ma'mûr olur? Allah Teâlâ bunu nasıl diriltir?" diye düşünürken kuşluk vakti ölü hâlinde kaldı. Bu hâli ashâb-ı Kehf gibi yüz sene devam etti. Yüz seneden sonra güneş batarken dirildi. Kuşluk vaktinden akşama kadar uykuda kaldığını zannetti. Halbuki eşeği ölmüş ve kemikleri dağınık bir halde kalmış idi. Bu hâle taaccüb ile bakarken, “Bu hâlde ne kadar kaldın?" diye bir nidâ işitti. Ve ona cevâben, "Bir gün veya yarım gün kaldım!" dedi. Tekrar hitâb geldi ki: "Hayır, yüz yıl kaldın! Taâmına ve şarâbına bak, bozulmadı! Eşeğe de bak, nasıl öldü ve eczâsı dağıldı? İşte şimdi biz onu diriltiriz!" Bu hitâbı müteakib eşek dirildi. Bu kıssa sûre-i Bakara'da, أَوْ كَالَّذِى مَرَّ عَلَى قَرْيَةَ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشها (Bakara, 2/259) ["Yahud görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (altüst olmuş) bir kasabaya uğradı..."] âyet-i kerîmesinde mezkûrdur. Ve bu vak'anın dakāiki de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyurulmuşdur. Üzeyir (a.s.) dirildikden sonra kendi âilesi tarafına müteveccih oldu. Yüz sene zarfında oğullarının kimisi yüz yirmi ve kimi- si yüz otuz yaşına girip ak saçlı ihtiyar olmuş idi. Kendisinin hayât-ı cismâniyyesi munkatı' olup cesedi hükm-i tabîat hâricinde kaldığı için ihtiyarlamamış ve yattığı halde genç olarak kalmış idi. O hazret Tevrât-ı Şerîf'in hâfızı olduğundan halk Üzeyir olduğunu hıfzından tanıyıp bildiler. Bu sürh-i şerîf oğulları ile olan mülākāt hakkındadır.

3257. Geçit yerinde ahvâl-i pederden sorucu gelmiş olan Üzeyir'in oğulları gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. Geçit yerinde babasının hallerini soran Üzeyir'in oğulları gibi.

Yani, vehim sahibinin peygamberlerin ve evliyaların sözlerinden işittiği sözü müjdeye ve habere yorması ve akıl sahibinin bunu peşin ve şimdiki hâl olarak görmesi, Üzeyir (a.s.)'ın oğullarının hâli gibidir ki, babalarının hallerini yol üzerinde soran olmuşlardı.

Ya'ni, vehim sâhibinin kelâm-ı enbiyâ ve evliyâdan işittiği sözü müjdeye ve habere atfetmesi ve akıl sahibinin bunu nakd ve hâl-i hâzır görmesi, Üzeyir (a.s.)ın oğullarının hâli gibidir ki, babalarının ahvâlini yol üzerinde sorucu olmuşlar idi.

3258. Onlar ihtiyar olmuş ve babaları delikanlı idi; imdi babaları ansızın öne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Onlar yaşlanmış ve babaları delikanlı idi; şimdi babaları ansızın öne geldi.

Üzeyir (a.s.)'ın oğulları, zamanın geçmesiyle saçları ve sakalları ağarmış, birer yaşlı insan olmuştu. Cenâb-ı Üzeyir ise, yukarıda açıklandığı üzere, üzerinden doğal hayat günleri geçmediği için delikanlı kalmıştı. Üzeyir (a.s.) ansızın oğullarının önüne çıkageldi.

Üzeyir (a.s.)ın oğulları mürûr-i eyyâm ile saçları ve sakalları ağarmış, birer ihtiyar olmuş ve cenâb-ı Üzeyir ise yukarıda îzah olunduğu üzere üzerinden hayât-ı tabîat günleri geçmediğinden delikanlı kalmış idi. Üzeyir (a.s.) ansızın oğullarının önüne çıkageldi.

3259. Vaktaki ondan, "Ey yolcu! Acaba bizim Üzeyir'imizden haberin var mı?" diye sordular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Ondan, "Ey yolcu! Acaba bizim Üzeyir'imizden haberin var mı?" diye sordukları vakit.

3260. "Zîra bir kimse bize dedi ki: "Bugün o sened, ümütsizlikden sonra dışarıdan erişir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. "Çünkü bir kimse bize dedi ki: "Bugün o güvenilir kişi, ümitsizlikten sonra dışarıdan gelir."

"Sened", güvenilir kişi anlamındadır. Oğulları Üzeyir (a.s.)'ı bir yolcu zannıyla dediler ki: "Bizim babamız olan Üzeyir'i gördün mü? Ve ondan bir haber var mı? Çünkü birisi bugün bize o güvenilir olan babanız, hayatından ümidinizi kesmiş olduğunuzdan sonra dışarıdan size gelecektir!" dedi.

"Sened", mûtemed ma'nâsınadır. Oğulları Üzeyir (a.s.)ın kendisini bir yolcu zannıyla dediler ki: "Bizim babamız olan Üzeyir'i gördün mü? Ve ondan bir haber var mı? Zîrâ birisi bugün bize o mu'temed olan babanız, hayâtından ümîdinizi kesmiş olduğunuzdan sonra dışarıdan size gelecekdir!" dedi.

3261. Dedi: "Evet, benden sonra erişecekdir." O birisi bu müjdeyi işittiği vakit hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Dedi: "Evet, benden sonra erişecektir." O birisi bu müjdeyi işittiği zaman hoşnut oldu.

3262. "Ey müjdeci şad ol!" diye bağırdı; ve o diğeri tanıdı, bî-hûş olarak düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. "Ey müjdeci, şad ol!" diye bağırdı; ve o diğeri tanıdı, kendinden geçmiş olarak düştü.

3263. Dedi ki: "Ey sersem! Ne müjde yeridir? Zîra, biz şeker menba'ına düştük."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Dedi ki: "Ey sersem! Ne müjde yeridir? Çünkü biz şeker kaynağına düştük."

Bilinmeli ki, bir topluluk, Hakk'ın zâtını noksan sıfatlardan veya mümkün varlıkların sıfatlarından mutlak bir şekilde takdis ve tenzih ederler. Bunlar Hakk'ın Zât'ını tenzih sıfatıyla bilmiş, fakat tezahürlerde ortaya çıkış yönünden görmemiş ve bilmemişlerdir. Bunlar hakikatte Allah bilgisi konusunda eksiktirler. Çünkü "Hak, eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile kuşatmıştır" derler ve zâttan ilim sıfatını ayırırlar. Ve eşyayı yokluk derecesindeki bir gölge olarak kabul ederler. Halbuki Hakk'ın zâtı eşyadan dışarıda olunca kendisi kayıt ile sınırlanmış olur. Bu sebeple Gülşen-i Râz sahibi bunlar hakkında: ادراکات تنزیه یک چشمیست Yani, "Tenzih idrakleri tek gözlülüktür" der. Kâmil ârif ise, "Hak, tek bir hakikattir. Yani, sıfattan arınmış olan zâtıyla bütün taayyünlerden (belirginleşmelerden) münezzehtir. Çünkü o mertebede başkalık ve ikilik yoktur; ve Hak her şeyin suretinde ortaya çıkmış ve her bir taayyünün nefsine tecelli etmiş olması itibarıyla bütün taayyünlere benzerdir" der. Bu sebeple bunların her iki gözü de görücüdür. Bunlar insân-ı kâmil mazharında Hakk'ı müşahede ederler. Nasıl ki Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Biser-nâme'lerinde şöyle buyururlar: "Ahmed (a.s.) bu oluş mertebesinde tektir. Ey iş adamı, Hakk'ın sırrını sana açık söyleyeyim!"

Şimdi Üzeyir (a.s.)'ın oğullarından ilki, Hakk'ı, insân-ı kâmil mazharının dışında arayan ve ikincisi, insân-ı kâmili görünce onda Hakk'ı müşahede edip tanıyan kimsenin misalidir. Hazret-i Attâr'ın beyti: "Kişinin şahı tanıyıcı olması lazımdır, ta ki her elbise içinde şahı tanısın!"

Ma'lûm olsun ki, bir tâife zât-ı Hakk'ı noksan sıfatlardan veyâ mümkinâtın sıfatlarından sûret-i mutlakada takdîs ve tenzih ederler. Bunlar Zât-ı Hakk'ı sıfat-ı tenzîhiyye ile bilmiş, fakat mezâhirde zuhûr cihetinden görmemiş ve bilmemişdir. Bunlar hakikatde ma'rifetullahdan kāsırdır. Zîrâ "Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmi ile muhîtdir" derler ve zâtdan sıfat-ı ilmi ayırırlar. Ve eşyayı adem-i mesâbesindeki zıllden addederler. Halbuki Hakk'ın zâtı eşyâdan hâriç olunca kendisi kayd ile mukayyed olur. Binâenaleyh Gülşen-i Râz sâhibi bunlar hakkında: ادراکات تنزیه یک چشمیست Ya'ni, "İdrakât-ı tenzîh bir gözlülükdür" der. Arif-i kâmil ise, “Hak, hakikat-i vâhidedir. Ya'ni, sıfatdan muarrâ olan zâtıyla cemî'-i taayyünâtdan münezzehdir. Zîrâ o mertebede gayriyet ve ikilik yokdur; ve Hak herşeyin sûretinde zâhir olmuş ve her bir taayyünün nefsine tecellî etmiş olması i'tibariyle kâffe-i taayyünâta müştebihdir" der. Binâenaleyh bunların her iki gözü de görücüdür. Bunlar insân-ı kâmil mazharında Hakk'ı müşâhede ederler. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri Biser-nâme'lerinde şöyle buyururlar: "Ahmed (aleyhi's-salât ü ve's-selâm) bu mertebe-i kevnde ahaddir. Ey iş adamı, sırr-ı Hakk'ı sana açık söyleyim!"

İmdi Üzeyir (a.s.)ın oğullarından evvelkisi, Hakk'ı, insân-ı kâmil mazharının gayrında arayan ve ikincisi, insân-ı kâmili görünce onda Hakk'ı müşâhede edip tanıyan kimsenin misâlidir. Beyt-i Hazret-i Attâr: "Kişinin şâhı tanıyıcı olması lâzımdır, tâ ki her libâs içinde şâhı tanısın!"

3264. Vehm için müjdedir; ve aklın önünde nakiddir. Zîrâ ki vehmin gözü gaibin mahcûbudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. Vehim için müjdedir; ve aklın önünde nakittir. Çünkü vehmin gözü gaybın perdesidir.

Peygamberlerin ve evliyaların Hak hakkındaki haberleri, Hakk'ı insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mazharının dışında arayan vehim sahibi için müjdedir; fakat akıl sahibi için hâlihazır durumun beyanıdır ve nakittir. Çünkü akıl sahibi bu haberden haber verenin zâtına intikal eder. Vehmin gözü ise, Hakk'ı eşyanın dışında ve gayb zannederek bu gaybın perdesi olur. Ve Resûl-i Ekrem Hazretleri'nin, من رآني فقد رأى الحق "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" sözünü yorumlayıp, "gûya" kelimesini getirerek "Sanki ve güya Hakk'ı gördü" der. Ve Hakk'ın suretlerde zuhurundan (ortaya çıkmasından) cahil olur. Ve فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) yani, "Ne tarafa dönersen Hakk'ın zâtı ve vechi (yüzü) gerçekleşir" ayet-i kerimesini kendi anlayışına göre yorumlayıp bu anlayışına da "kitap ve şeriat" ismini verir.

Enbiyâ ve evliyânın Hak hakkındaki ihbârı, Hakk'ı insân-ı kâmil mazharının gayrında arayan sahib-i vehm için müjdedir; ve fakat, akıl sahibi için hâl-i hâzırın beyânıdır ve nakdidir. Çünkü, akıl sahibi bu haberden muhbirin zâtına intikal eder. Vehmin gözü ise, Hakk'ı eşyânın hâricinde ve gāib zannederek bu gāibin mahcûbu olur. Ve Resûl-i Ekrem Hazretleri'nin, من رآني فقد رأى الحق "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" sözünü te'vil edip, “gûya" kelimesini getirerek "Gûyâ ve ke-enne Hakk'ı gördü" der. Ve Hakk'ın sûretlerde zuhûrundan câhil olur. Ve فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa dönersen Hakk'ın zâtı ve vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesini kendi anlayışına göre te'vîl edip bu anlayışına da "kitab ve şerîat" ismini verir.

3265. Kâfirler için dert ve mü'minler için beşîrdir. Fakat basîr olan göz önünde nakd-i hâldir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. Kâfirler için dert, müminler için müjdedir. Fakat basiretli göz önünde anlık gerçektir.

Peygamberlerin ve evliyanın varlığı ve onların haber vermesi, kâfirler için dert ve elemdir. Çünkü kâfirler kendi nefislerinin ve benliklerinin gerektirdiği sınırlar içinde serbestçe hareket etmek isterler ve ancak dünya hayatına bağlı olup ondan başka bir yaşam olmadığına hükmederler. Peygamberler ve evliyalar ise onların keyiflerini kaçırır ve bu yüzden onlarda elem ve dert ortaya çıkar. Ve fakat müminler için müjdecidir; çünkü peygamberler onlara sonsuz hayatı müjdelerler ve acil cenneti tarif edip oraya girmeye sebep olan amellere teşvik ederler. Fakat peygamberlerin gerek zâtı gerekse sözleri, basiret gözü açık olan kimseler için anlık gerçektir. Yani bu kimseler Hakk'ı bu âlemde müşahede eder ve cenneti bu âlemde bulurlar.

Enbiyâ ve evliyânın vücûdu ve onların ihbârı, kâfirler için derddir ve elemdir. Zîrâ kâfirler kendi nefislerinin ve enâniyetlerinin iktizâât-ı dairesinde serbestçe hareket etmek isterler ve ancak hayât-ı dünyaya meclûb olup ondan başka yaşayış olmadığına hükmederler. Enbiyâ ve evliyâ ise onların keyiflerini kaçırır ve bu yüzden onlarda elem ve dert peyda olur. Ve fakat mü'minler için müjdecidir; çünkü enbiyâ onlara hayât-ı bâkiyeyi tebşîr ederler ve cennet-i âcili tavsîf edip oraya duhûle sebep olan a'mâle teşvik ederler. Fakat enbiyânın gerek zâtı ve gerek sözleri basîret gözü açık olan kimseler için nakd-i hâldir. Ya'ni bu kimseler Hakk'ı bu âlemde müşâhede eder ve cenneti bu âlemde bulurlar.

3266. Zîrâ ki, âşık nakd-i demi içinde mestdir, şübhesiz küfür ve îmândan berterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Çünkü âşık, anın nakdi içinde mesttir, şüphesiz küfür ve imandan üstündür.

"Nakd", alışverişte peşin ve derhal verilen para demektir ki, "veresiye"nin karşıtıdır. Burada acil ve peşin olan şey ve hâl anlamına kinayedir. "Âşık"tan maksat, basiret gözü açık olan kimselerdir. Yani, "Basiret gözü açık olan Allah âşıkları, Hakk'ı görmek için ahireti beklemezler. Aksine, dünya hayatında müşâhede (gözlem) içindedirler. Ve bu acil müşâhededen sarhoş olmuşlardır. Onlar böyle geleceği haber verilen hâli acilen ve şimdiki zaman içinde gördükleri ve buldukları için, süflî (aşağı) mertebede kalan küfür ve imanın dışına çıkmışlar ve bu süflî mertebeden yükselmişlerdir." Çünkü küfür ve iman görülmeyen şeye ilişkindir. Kâfirler bu kesif (yoğun, maddî) âlemin hükümleriyle meşgul olup peygamberlere muhalif kaldıklarından görmedikleri ahireti inkâr ederler. Müminler ise, bu kesif âlemin perdeleri altında olup ahiret hallerini görmemekle beraber peygamberlerin sözlerine inanırlar. Bu sebeple küfür ve iman görülmeyen bir hâle ilişkindir. İlahi âşıklar ise ahiret hallerini basiret gözleriyle müşâhede ettiklerinden, onların nazarında küfür ve imanın ilişki kuracağı bir şey kalmaz.

"Nakd", alışverişte peşin ve derhal verilen para demekdir ki, "veresiye"nin mukābilidir. Burada âcil ve peşin olan şey ve hâl ma'nâsına kinâyedir. "Aşık"dan murâd, basar-ı basîreti açık olan kimselerdir. Ya'ni, "Basar-ı basîreti açık olan Allah'ın âşıkları Hakk'ı görmek için âhirete intizâr etmezler. Belki hayât-ı dünyada müşâhede içindedirler. Ve bu müşâhede-i âcileden sarhoş olmuşlardır. Onlar böyle geleceği haber verilen hâli âcilen ve zamân-ı hâl için- de gördükleri ve buldukları cihetle mertebe-i süfliyetde kalan küfür ve îmânın hâricine çıkmışlar ve bu süflî mertebeden yükselmişlerdir." Zîrâ küfür ve îmân görülmeyen şeye taalluk eder. Kâfirler bu âlem-i kesîfin ahkâmıyla meşgül olup peygamberlere muhâlif kaldıklarından görmedikleri âhireti inkâr ederler. Mü'minler ise, bu âlem-i kesîfin hicâbâtı altında olup ahvâl-i âhireti görmemekle beraber peygamberlerin sözlerine inanırlar. Binâenaleyh küfür ve îmân görülmeyen bir hâle taalluk eder. Uşşâk-ı ilâhî ise ahvâl-i âhireti basar-ı basîretleriyle müşâhede ettiklerinden onların nazarında küfür ve îmânın taalluk edeceği bir şey kalmaz.

3267. Küfür ve îmân her ikisi onun kapıcısıdır. Zîrâ o içdir ve küfür ve dîn ona kabuk gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Küfür ve iman her ikisi onun kapıcısıdır. Çünkü o içtir ve küfür ile din ona kabuk gibidir.

"Küfür ve iman, Hakk'a âşık olan kâmil insanın hakikatinin kapıcısıdır. Çünkü onun hakikatinin müşahedesine (görülmesine) küfür ehlinin küfrü ve iman ehlinin de gaybî imanı perdedir." Yukarıda açıklandığı üzere küfür ve iman, görülmeyen şeye ilişkindir. Kâfir, inanmadığı bir şeyi görse bile tevil edip inkârında ısrar eder. Yani kâfir hem esası hem de niteliği inkâr eder. Gaybî iman sahibi de iman ettiği şeyi görse de kendi hayaline uygun olmadığı için, "O değildir" der; yani, esasa iman eder ve niteliği inkâr eder. Nasıl ki bir kimse Hızır (a.s.)'ı görmeyi şiddetle arzu edermiş. Hz. Hızır bir rençber kıyafetinde karşısına çıkıp, "Ben Hızır'ım, ne istersin?" dediği zaman hayaline uygun bir suret olmadığı için Hızır'ın varlığına imanı olduğu halde kabul etmemiş ve onun gaybî imanı Hızır'ı kabule engel olmuştur. Çünkü o hakikat ve mana, cevizin ve bademin içi gibidir. Ve küfür ile din surete ilişkin olduğu için o manaya ve hakikate kabuk gibidir.

"Küfür ve îmân âşık-ı Hak olan kâmilin hakikatinin kapıcısıdır. Zîrâ onun hakîkatinin müşâhedesine ehl-i küfrün küfrü ve ehl-i îmânın dahi îmân-ı gaybîsi perdedir." Yukarıda îzah olunduğu üzere küfür ve îmân görülmeyen şeye taalluk eder. Kâfir inanmadığı bir şeyi görse bile te'vîl edip inkârında ısrar eder. Ya'ni kâfir hem esâsı ve hem de keyfiyeti inkâr eder. Îmân-ı gaybî sâhibi de îmân ettiği şeyi görse de kendi hayâline mutâbık olmadığı için, "O değildir" der; ya'ni, esâsa îmân ve keyfiyeti inkâr eder. Nitekim bir kimse Hızır (a.s.)ı görmeyi şiddetle arzu edermiş. Hz. Hızır bir rençber kıyafetinde karşısına çıkıp, "Ben Hızır'ım, ne istersin?" dediği vakit hayâline mutâbık bir sûret olmadığı için Hızır'ın vücûduna îmânı olduğu halde kabul etmemiş ve onun îmân-ı gaybîsi Hızır'ı kabûle hicâb olmuşdur. Zîrâ o hakikat ve ma'nâ, cevizin ve bâdemin içi gibidir. Ve küfür ve dîn sûrete taalluk ettiği için o ma'nâya ve hakikate kabuk gibidir.

3268. Küfür yüz çevirmiş kuru kabukdur. İmân dahi lezzet bulmuş kabukdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Küfür yüz çevirmiş kuru kabuktur. İmân da lezzet bulmuş kabuktur.

Örneğin bademin dış kabuğu kuruyup dışa doğru kıvrılır ve kapkara olur. İç ile hiçbir bağlantısı ve ilişkisi kalmaz. Fakat içe bitişik olan ince kabuk içten lezzet bulmuştur. Nasıl ki bademin beyaz olan içine bitişik ince zarı, kabuk bademin içi ile beraber çiğnenir. Çünkü imânda esas kabul edilir fakat nitelik inkâr olunur. Bu sebeple imânın esas olan anlama ve içe bağlantısı vardır.

Meselâ bâdemin dış kabuğu kuruyup dışa doğru kıvrılır ve kapkara olur. İç ile hiçbir ittisâli ve münasebeti kalmaz. Fakat içe muttasıl olan ince kabuk içden lezzet bulmuşdur. Nitekim bâdemin beyaz olan içine muttasıl ince zarı kabuk bâdemin içi ile beraber çiğnenir. Zîrâ îmânda esas kabul ve fakat keyfiyet inkâr olunur. Binâenaleyh îmânın esas olan ma'nâya ve içe ittisâli vardır.

3269. Kuru kabukların yeri ateşdir. Mağz-ı câna muttasıl olan kabuk hoşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Kuru kabukların yeri ateştir. Canın özüne bitişik olan kabuk hoştur.

Kuru kabuk hükmünde olan küfrün yeri, celâl tecellîsinin yeri olan ateştir. Canın özüne bitişik olan gaybî iman kabuğu latiftir. İç ile beraber faydalanmaya elverişlidir.

Kuru kabuk mesâbesinde olan küfrün yeri mahall-i celâl olan ateşdir. Can mağzına muttasıl olan îmân-ı gaybî kabuğu latîfdir. İç ile beraber kābil-i istifâdedir.

3270. Halbuki iç, hoş olan mertebeden daha yüksekdir. Hoşdan daha yüksekdir, çünkü lezzet-güsterdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Halbuki iç, hoş olan mertebeden daha yüksektir. Hoştan daha yüksektir, çünkü lezzet yayıcıdır.

Hakikati müşahede etme mertebesi, iç olan hakikate ulaşmakla hoş ve latif olan iman mertebesinden daha yüksektir. O hoş mertebe daha yüksektir. Çünkü bu iman kabuğuna lezzet yayıcıdır.

Müşâhede-i hakikat mertebesi, iç olan hakikate muttasıl olmakla hoş ve latîf olan îmân mertebesinden daha yüksekdir. O hoş mertebe daha yüksekdir. Çünkü bu îmân kabuğuna lezzet yayıcıdır.

3271. Bu sözün nihayeti yokdur, rücû et! Tâ ki, Mûsa'm denizden toz çıkarsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. Bu sözün sonu yoktur, geri dön! Tâ ki, benim Mûsa'm denizden toz çıkarsın!

Yani, "Bu müşâhede (gözlem) ve iman ile küfür mertebeleri ve hâllerine ait olan sözün sonu yoktur, bunları bırakayım; tâ ki benim ruhumun Mûsâ'sı hakikat denizinden tozlar çıkarsın!" Çünkü sırf tevhide ait olan anlamı kelimeler elbisesine koyup anlatmak çok uzundur ve sonu da gelmez. Bu sebeple bu bahisten geri dönelim. Mûsâ (a.s.) Kızıldeniz'e asasıyla vurup yardığı ve İsrailoğulları için açtığı yollardan toz çıkarıldığı gibi, benim ruhumun Mûsâ'sı da hakikat denizinden bana tâbi olanlara kurtuluşa ulaşma yollarını açsın ve denizin dibinin tozları mesabesinde bulunan sülûke (tasavvuf yolculuğuna) ait kelimeleri çıkarsın. Bilinmeli ki, İmâm-ı Gazzâlî hazretleri İhyâü'l-Ulûm'da buyurur ki: "Tevhidin özünün iki kabuğu vardır. Bunlar içten uzaktır. Birincisi şudur ki, dille söylenir fakat kalben tasdik olunmaz. Bu, münafığın tevhididir. İkincisi dille söylenir ve kalben de tasdik olunur. Bu tevhid, halkın avamının ve kelâm ilmi sahiplerinin tevhididir. Ve iç olan tevhid şudur ki, muvahhid (tevhid ehli) görünen her bir fiili ve vasıtaları gözünden kaldırmak suretiyle Hak'tan görür. Onun ibadeti ancak Hakk'a olur, O'nun gayrına değil!" İşte halka, bu öz olan tevhidî kelimelerle anlatmak gayet zordur. Bu tevhid, sülûk (tasavvuf yolculuğu) kurallarına uymakla zevken (manevî bir tecrübe ile) anlaşılır.

Ya'ni, “Bu müşâhede ve îmân ve küfür mertebe ve hallerinin müteallıkı olan sözün nihâyeti yokdur, bunları bırakayım; tâ ki benim Mûsâ-yı rûhum hakikat deryâsından tozlar çıkarsın!" Zîrâ tevhîd-i sırfa müteallık olan ma'nâ-yı elfâz kisvesine koyup, anlatmak pek uzundur ve nihâyeti de gelmez. Binâenaleyh bu bahisden rücû' edelim. Mûsâ (a.s.) Bahr-i Ahmer'e asâsıyla vurup yardığı ve Benî-İsrâîl için açtığı yollardan toz çıkarıldığı gibi benim Mûsâ-yı rûhum dahi hakikat deryâsından bana tâbi' olanlara selâmete vusûl yollarını açsın ve ka'r-ı deryânın tozları mesâbesinde bulunan sülûke müteallık elfâzı çıkarsın. Ma'lûm olsun ki, İmâm-ı Gazzâlî hazretleri İhyâü'l-Ulûm'da buyurur ki: "Mağz-ı tevhîdin iki kabuğu vardır. Bunlar içden uzakdır. Birisi budur ki, lisânen söylenir fakat kalben tasdîk olunmaz. Bu münâfığın tevhîdidir. İkincisi lisânen söylenir ve kalben de tasdîk olunur. Bu tevhîd avâm-ı halkın ve ilm-i kelâm erbâbının tevhîdidir. Ve iç olan tevhîd budur ki, muvahhid zâhir olan her bir fiili ve vesâiti nazarından kaldırmak sûretiyle Hak'dan görür. Onun ibâdeti ancak Hakk'a olur, onun gayrına değil!" İşte halka, bu mağz olan tevhîdi elfâz ile anlatmak gāyet müşkildir. Bu tevhîd kavâid-i sülûke ittibâ' ile zevken anlaşılır.

3272. Bu avâmın aklına layık söylenmiş oldu. Onun bâkîsi sözden gizlenmiş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Bu, halkın aklına uygun olarak söylenmiş oldu. Onun geri kalanı sözden gizlenmiş oldu.

Bu sebeple, öz olan tevhîde ait sözler, halkın aklına uygun kelimelerle söylenmiş oldu. Daha söylenmesi gereken sözler vardı. Fakat halkın aklı ve fikri bu sözleri idrak etmeye müsait olmadığından, onlar gizli ve terk edilmiş kaldı. Çünkü bu sözler vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrına dairdir. Bu vahdet-i vücûdu halk değil, görünen ilimlerin âlimleri ve kelâm ilmi sahipleri bile anlamaktan âciz kalmışlar ve hatta Nakşibendiyye tarikatına mensup olup görünen ilimlerin âlimlerinin yolunu seçmiş bulunan İmâm-ı Rabbânî bile varlık sırrını idrak edemediği için, gerek Şeyh-i Ekber hazretlerinin ve gerek Fusûsu'l-Hikem şârihlerinin aleyhinde bulunmuş ve Mektûbât'ında bu yüce zatlara dil uzatmış ve itiraz etmiştir. Nasıl ki Mesnevî-i Şerif şârihlerinden ve Nakşibendiyye tarikatından Hindli İmdâdullah (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd Risâlesi'nde şu ifadeleri yazmıştır: "Bu meselenin ispat sebepleri çok nazik ve nihayet derecede incedir. Halkın anlayışından ve ariflerin ıstılahından (özel terimlerinden) uzak olduğundan, aksine görünen ilimlerin âlimleri onu idrak edemezler. Âlimler şöyle dursun, aksine henüz seyr ü sülûkunu (manevî yolculuğunu) tamamlamamış ve nefis makamından geçip kalp mertebesine ulaşmamış bulunan sûfiler bile bu meseleden zarar görürler ve nefsin tuzağından ve ayağın sarsılıp kaymasından, ibâhet (haramları helal sayma) çukuruna ve dalâlet (sapıklık) dibine baş aşağı düşerler. Aksine birçok grup düşmüşlerdir bile!.."

"Binâenaleyh bu mağz olan tevhîde müteallık sözler avâm-ı halkın aklına münasib elfâz ile söylenmiş oldu. Daha söylenmesi îcâb eden sözler var idi. Fakat avâmın aklı ve fikri bu sözleri idrâke müsait olmadığından onlar gizli ve metrûk kaldı." Zîrâ bu sözler vahdet-i vücûd sırrına dâirdir. Bu vahdet-i vücûdu avâm değil ulemâ-i zâhir ve ilm-i kelâm erbâbı bile anlamakdan âciz kalmışlar ve hatta tarikat-i Nakşibendiyye'ye mensûb olup ulemâ-i zâhirin mesleğini ihtiyâr etmiş bulunan İmâm-ı Rabbânî bile sırr-ı vücûdu idrâk edemediği için, gerek Şeyh-i Ekber hazretlerinin ve gerek Fusûsu'l-Hikem şârihlerinin aleyhinde bulunmuş ve Mektûbât'ında bu zevât-ı kirâma ta'n ve i'tirâz etmişdir. Nitekim Mesnevî-i Şerif şârihlerinden ve tarikat-i Nakşibendiyye'den Hindli İmdâdullah (k.s.) hazretleri Vahdet-i Vücûd Risâlesi'nde şu ibâreleri yazmışdır: "Bu mes'elenin esbâb-ı sübûtiyyesi çok nâzik ve nihâyet derecede dakîk-dir. Fehm-i avâm ve ıstılâh-ı urefâdan ârî olduğundan belki ulemâ-i zâhir onu idrâk edemezler. Ulemâ şöyle dursun belki henüz sülûkunu itmâm etmemiş ve makām-ı nefisden geçip mertebe-i kalbe vâsıl olmamış bulunan sûfiler bile bu mes'eleden zarar görürler ve mekr-i nefisden ve tezelzül ve lağzîş-i pâ-dan çâh-ı ibâhete ve ka'r-ı dalâlete baş aşağı düşerler. Belki birçok gürûh düşmüşlerdir bile!.."

3273. Ey müttehem senin aklının altını kırıntıdır. Kırıntı üzerine sikke mührünü nasıl koyayım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Ey suçlanan kişi, senin aklının altını kırıntıdır. Kırıntı üzerine sikke mührünü nasıl koyayım?

"Müttehem", kabahatlanmış; "kurâze", altın kırıntısı demektir. Yani, "Ey nefsin arzularını yerine getirmek suretiyle kabahatlanmış olan kimse! Senin altın gibi olan aklın henüz parçalanmış bir haldedir. Bu çok sayıdaki eşyanın her biri aklının nazarında kendi gerçek varlığıyla mevcut olup, aklının onların her birine birer suretle ilgisi vardır. Bu sebeple bu kadar parçalanmış olan bir akıl üzerine vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sikkesini ve zât, sıfat, isimler ve fiillerin birliği sikkesini nasıl vurayım?" Ve örneğin, âriflerin en ârifi İmam Aliyyü'l-Murtazâ (k.v.) efendimiz hazretlerinin şu: "Ey o yüce zât ki, unutan kimse unutmasıyla onu zikreder. Ve ey o yüce zât ki, âsî isyanıyla ona itaat eder" şerefli beytini söylesem, şeriata aykırıdır zannıyla bin kere istiğfar edip kaçarsın. Çünkü varlık sırrını havsalan (anlayışın) almaz. Nitekim bu anlamda: "Küfür ve İslam, “O birdir, O'nun ortağı yoktur!" deyici olduğu halde O'nun yolunda koşucudur" buyurmuşlardır.

"Müttehem", kabahatlanmış; "kurâze", altın kırıntısı demekdir. Ya'ni, "Ey nefsin arzûlarını icrâ etmek sûretiyle kabahatlanmış olan kimse! Senin altın gibi olan aklın henüz parçalanmış bir haldedir. Bu eşyâ-yı kesîrenin her biri aklının nazarında vücûd-i nefsü'l-emri ile mevcûd olup onların herbirine birer sûretle alâkası vardır. Binâenaleyh bu kadar parçalanmış olan bir akıl üzerine vahdet-i vücûd sikkesini ve tevhîd-i zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl sikkesini nasıl vurayım?" Ve meselâ a'refü'l-urefa İmâm-ı Aliyyü'l-Murtazâ (k.v.) efendimiz hazretlerinin şu: "Ey o zât-ı celíl ki, unutan kimse unutmasıyla onu zikreder. Ve ey o zât-ı ce-lil ki, âsî isyânıyla ona itaat eder" beyt-i şerîfini söylesem, şer'e muğāyirdir zannıyla bin kerre istiğfâr edip ka-çarsın. Zîrâ sirr-ı vücûdu havsalan almaz. Nitekim bu ma'nâda: "Küfür ve İslâm, “O vâhiddir, O'nun şerîki yokdur!" deyici olduğu halde O'nun yolunda koşucudur" buyurmuşlardır.

3274. Senin aklın yüz mühim üzerine, binlerce arzûya ve pek çok şeye taksîm olunmuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. Senin aklın yüz önemli iş üzerine, binlerce arzuya ve pek çok şeye bölünmüştür.

"Mühim", güç iş ve zorunlu anlamındadır. "Tımm", deniz ve çok mal ve su üzerindeki çer çöp; ve "rim", ilik ve toprak ve çok mal anlamlarındadır. Ve "tımm ü rim" pek çok şey anlamındadır. Yani, "Senin aklın birçok dünyevî ihtiyaca bağlı olmuş ve binlerce nefsinin arzularına ve pek çok mala bölünüp dağılmıştır."

"Mühim”, güç iş ve zarûrî ma'nâsınadır. "Tımm", deryâ ve çok mâl ve su üzerindeki hâr ü hâşâk; ve "rim", mağz ve toprak ve çok mâl ma'nâlarına-dır. Ve "tımm ü rim" pek çok şey ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin aklın birçok ih-tiyâcât-ı dünyeviyyeye muallak olmuş ve binlerce nefsinin arzûlarına ve pek çok mala taksim olunup dağılmışdır."

3275. Eczâyı aşk ile cem' etmek lazımdır, ta ki Semerkand ve Dimışk gibi olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. Parçaları aşk ile toplamak lazımdır, tâ ki Semerkand ve Şam gibi olasın!

Altın gibi olan aklının Hak'tan başka şeylere dağılmış olan parçalarını Hak aşkı ile toplamak lazımdır. Tâ ki bu toplama neticesinde Semerkand ve Şam şehirleri gibi toparlanmış ve mamur olasın.

Altın gibi olan aklının mâsivâ-yı Hakk'a dağılmış olan parçalarını aşk-ı Hak ile toplamak lâzımdır. Tâ ki bu toplamak neticesinde Semerkand ve Şam şehirleri gibi cemiyetli ve ma'mûr olasın.

3276. Vaktaki arpa arpa iştibâhdan cem' ettin, sonra senin üzerine padişahın sikkesini vurmak mümkindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. Arpa arpa şüpheden topladığın zaman, sonra senin üzerine padişahın sikkesini vurmak mümkündür.

"Cev", arpa demek olsa da, burada "bir miskalin yüzde biri" anlamındadır. Çünkü bir miskal "yirmi kırat" ve her bir kırat "beş arpa" ağırlığında bir ölçü birimidir. Altın gibi kıymetli madenler bu ölçü birimleri ile tartılır. Yani, "Altın değerinde olan aklının parçalarını şüpheden ve vehimden (gerçek olmayan tahayyül) arpa arpa toplayıp onları bir kitle hâline getirdiğin zaman üzerine padişahın sikkesini ve marifetullah (Allah'ı bilme) damgasını vurmak mümkündür." Dağınık bir hâlde iken bu sikke basılamaz.

"Cev", arpa demek ise de, burada "bir miskālin yüzde biri" ma'nâsınadır. Zîrâ bir miskāl "yirmi kırat" ve her bir kırat "beş arpa" ağırlığında bir vezin-dir. Altın gibi kıymetli mâdenler bu vezinler ile tartılır. Ya'ni, “Altın mesâbe- sinde olan aklının parçalarını şübheden ve vehimden arpa arpa toplayıp on-ları bir kitle hâline getirdiğin vakit üzerine pâdişâhın sikkesini ve ma'rifetul-lah damgasını vurmak mümkindir." Dağınık bir hâlde iken bu sikke darb olu-namaz.

3277. Ve eğer ham olan sen, bir miskālden ziyade olursan şah senden bir altın kadeh yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. Ve eğer ham olan sen, bir miskalden fazla olursan şah senden bir altın kadeh yapar.

"Ham", muhatabın sıfatıdır. Bir "miskal", yüz arpa ağırlığında bir ölçü birimidir. "Şah"tan kasıt, Hak'tır. Yani, "Ey ham olan muhatap! Eğer sen dağılmış olan aklının parçalarını toplayıp bir miskal ağırlığından fazla bir kütle haline getirirsen, Yüce Allah senin o toplu altın olan aklından bir altın kadeh yapar ve onun içine marifet şarabını koyar ve sen o şarabı ehline içirirsin."

“Hâm”, muhâtabın sıfatıdır. Bir "miskāl", yüz arpa ağırlığında bir vezin-dir. “Şah"dan murâd, Hak'dır. Ya'ni, “Ey ham olan muhâtab! Eğer sen dağıl-mış olan aklının parçalarını toplayıp bir miskāl ağırlığından ziyâde bir kitle hâline koyarsan Hak Teâlâ hazretleri senin o toplu altın olan aklından bir al-tın kadeh yapar ve onun içine şarâb-ı ma'rifetini koyar ve sen o şarabı ehli-ne içirirsin."

3278. Binaenaleyh onun üzerinde şâhın hem adı ve hem elkabı ve hem onun sûreti olur, ey vasl isteyici!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. Bu sebeple onun üzerinde şahın hem adı hem de lakapları ve hem de onun sureti olur, ey vuslat isteyen!

"Elkab", lakap kelimesinin çoğuludur; ve "lakap", asıl isimden sonra konulan isimler demektir. "Şahit"ten maksat, Hak'tır ve "suret"ten maksat, sıfattır. Ve bu ifade ile "Allah Teâlâ Âdem'i kendi sıfatı üzerine yarattı" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Nasıl ki Âdem Hakk'ın Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade ve Kudret ve Kelâm sıfatlarını taşır. "Nam"dan maksat da, aynı şekilde ilahi isimlerdir. Çünkü insân-ı kâmil, Zât isminin mazharıdır (tecelli yeridir). Ve Zât ismi olan "Allah", bütün isimleri kapsar. Yani, "Yüce Allah senin dağınık olan aklını toplayıp hepsini bir marifet kadehi yapar ve üzerine de bütün isimlerini, sıfatlarını ve lakaplarını nakşeder ve sen kevn âleminde Hakk'ın halifesi olursun. Ey Hakk'a ulaşmak isteyen kimse! Cemiyetinin (bütünlüğünün) neticesinde sana böyle ilahi bir lütuf gerçekleşir."

"Elkāb", lakabın cem'idir; ve "lakab", ism-i aslîden sonra konan isimler demekdir. “Şahid"den murâd, Hak'dır ve "sûret"den murâd, sıfatdır. Ve bu ta'bir ile ان الله خلق آدم على صورته ya'ni, "Allah Teâlâ Adem'i kendi sıfatı üzerine halk etti" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Nitekim Adem Hakk'ın, Hayat, İlim, Sem', Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm sıfatlarını hâmildir. "Nâm”dan murâd dahi, kezâlik esmâ-i ilâhiyyedir. Zîrâ insân-ı kâmil mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve ism-i Zât olan "Allah" bilcümle esmâyı câmi'dir. Ya'ni, "Hak Te-âlâ senin dağınık olan aklının toplanıp hepsini bir ma'rifet kadehi yapıp üze-rine de bilcümle esmâ ve sıfatını ve lakablarını nakşeder ve sen âlem-i kevn-de Hakk'ın halîfesi olursun. Ey Hakk'a vâsıl olmak isteyen kimse! Cem'iyye-tinin neticesinde sana böyle lutf-i ilâhî vâki' olur."

3279. Hatta ki ma'şûk sana hem ekmek ve su, hem çerâğ ve mahbub ve me-ze ve şarab olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Hatta ki maşuk sana hem ekmek ve su, hem kandil ve sevgili ve meze ve şarap olur.

Yani, âlemdeki çokluklar ilahi isim ve sıfatların tecellileri olup Hak bütün eşyada kendi hüviyetiyle yaygın olduğundan, her biri Hakk'ın vechinin perdesi olan eşya suretleri gözünden kalkar. Ekmekte ve suda ve aydınlatma araçlarında ve sevgililerde ve mezede ve şarapta ancak maşukun olan Hakk'ı müşahade edersin. Rubai: (Lemeât'tan). "Dedim ki: "Sen bu güzellikle kime özgüsün?" Böyle cevap verdi: "Kendime özgüyüm. Muhakkak teklik benim şanımdır. Ben hem aşkım ve hem âşıkım ve hem de maşukum. Hem aynayım, hem cemalim ve hem de temaşa edenim!"

Ya'ni, keserât-ı âlem mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye olup Hak bilcüm-le eşyâda hüviyeti ile sârî olduğundan her biri Hakk'ın vechinin perdesi olan eşyâ sûretleri nazarından kalkar. Ekmekde ve suda ve tenvîr âletlerinde ve mahbûblarda ve mezede ve şarâbda ancak ma'şûkun olan Hakk'ı müşâhede edersin. Rubâî: (Lemeâť dan). "Dedim ki: "Sen bu zîbâlık ile kime mahsûssun?" Böyle cevap verdi: "Kendime mahsûsum. Muhakkak yektâlık benim şânımdır. Ben hem aşkım ve hem âşıkım ve hem de ma'şûkum. Hem âyîneyim, hem cemâlim ve hem de temâşâ-gerim!"

3280. Kendini cem' et, cemaat rahmetdir, tâ ki olan şeyi sana söyleyebileyim! [3294]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Kendini topla, cemaat rahmettir, tâ ki olan şeyi sana söyleyebileyim!

"Aklını ve fikrini dağınıklıktan topla! Çünkü hadis-i şerifte, الجماعة رحمة yani "Cemaat rahmettir" buyrulmuştur. Eğer aklının ve fikrinin dağılmış parçalarını Hak aşkıyla toplarsan, sana bu yaratılış âleminde olan vahdeti (birliği) söyleyebilirim." Eğer aklını ve fikrini, varlıkta bağımsız olduklarını sanarak bu eşyaya bölersen, vahdet-i vücuda (varlığın birliğine) dair sözleri dinlemeye ehil olmadığın anlaşılır ve sana bundan bahsetmek dahi boş olur.

"Akıl ve fikrini tefrikadan cem' et! Zîrâ hadîs-i şerifde, الجماعة رحمة ya'ni "Cemâat rahmetdir" buyurulmuşdur. Eğer dağılmış olan eczâ-yı akıl ve fikrini aşk-ı Hak ile cem' edersen sana bu âlem-i halkda olan vahdeti söyleyebilirim." Eğer aklını ve fikrini vücûdda müstakil olduklarını tevehhüm ederek bu eşyâya taksîm edersen, vahdet-i vücûda dâir sözleri dinlemeye ehil olmadığın anlaşılır ve sana bundan bahsetmek dahi boş olur.

3281. Zîrâ ki, söylemek tasdîk içindir. Can şirk-i Hakk'ın tasdîkinden berîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Çünkü söylemek tasdik içindir. Can, Hakk'ın şirki tasdikinden uzaktır.

Yani, "Söylemek, dinleyen kimsenin tasdik etmesine etki etmek içindir. Halbuki şirk dediğimiz anlamın özü ve esası, hak olan sözü tasdik etmekten uzaktır." Bilinmeli ki, zahir uleması "Allah'ın varlığı" ve "halkın varlığı" olmak üzere iki varlık olduğunu iddia ederler. Ve âlemin varlığını, nefsü'l-emr (gerçekte var olan) varlık ile mevcut bilirler ve derler ki: "Peygamberler nefsü'l-emr ne ise onu tebliğ ederler. Ve eğer nefsü'l-emrde mevcut bir olsa ve onun dışındaki bir şeyin varlığı olmasa, gizlemezler ve nefsü'l-emrin aksini söylemezlerdi. Halbuki vahdet-i vücûd (varlığın birliği) inancına sahip olanlar, varlığın iki olmasına inanan kimseyi müşrik sayarlar. Peygamberler vahdet-i vücûda davet etmemişler, varlığın iki olmasına inanan kimseye müşrik dememişlerdir." Bu sözler, Kur'an ve şerif hadislerin inceliklerine vakıf olamayıp ancak zahiri görmekten kaynaklanır. Vahdet-i vücûd hakkında gerek Kur'an'da gerekse şerif hadislerde açıklık derecesinde işaretler vardır. Zahir uleması onların hepsinin anlamlarını tevil edip (yorumlayıp) kendilerinin dar olan görüş dairelerine sokmak isterler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zahir-bîn (zahire bakan) olanlar hakkında الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا yani "Benim ümmetimde şirk, karıncanın parlak bir şey üzerindeki yürüyüşünden daha gizlidir" buyurmuştur. Bundan daha açık ne buyursun? Kur'an-ı Kerîm'de, ذرنى وَمَنْ خَلَقْت وحيدًا (Müddessir, 74/11) yani, "Yarattığım kimseyi benim ile tek olarak bırak!" buyrulur. فأينما تولوا فتم وجه الله (Bakara, 2/115) yani, "Ne tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın zâtı ve vechi oradadır" ayet-i kerimesini onlar birtakım zorlamalarla tevil ederler. Eğer Hakk'ın kuşatması onların dediği gibi ilmî olup bu eşyada ilahi hüviyet (kimlik) yaygın olmasa, bu yoğunluk âleminde olan insanların yöneldikleri yerde Hakk'ın zâtı ve vechi vâki' olduğu anlamı abes (anlamsız) olurdu. Fakat onlara bu anlamı anlamak mümkün değildir. Çünkü onlar kendi itirafları veçhile (şekilde) varlığı ikiye ayırıp Hakk'ın varlığının karşısına bir varlık daha dikip her veçhiyle Hakk'ın varlığının gayrı (dışı) saydıkları bu varlığı gizlice Hakk'ın varlığına ortak edinirler, sonra da "Biz gizli müşrik değiliz" derler. Şimdi mademki şerif hadiste beyan buyrulduğu üzere onlarda böyle gizli şirk vardır, saf vahdete dair ne söylesen tasdik etmezler. Zira şirkin özü ve esası Hakk'ı tasdikten uzaktır ve ıraktır. Buna göre onlarla konuşulduğu vakit bu "gizli şirk" dairesinde konuşmak icap eder. Nitekim VI. ciltte Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Ey putperest! Mademki şaşıların arkadaşı olduk, müşrikçe konuşmak lazım gelir!"

Ya'ni, "Söylemek, dinleyen kimsenin tasdîk etmesine müessir olmak içindir. Halbuki şirk dediğimiz ma'nânın canı ve esâsı hak olan sözü tasdîk etmekten berîdir." Ma'lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir "vücûd-i Hak" ve "vücûd-i halk" olmak üzere iki vücûd olduğunu iddia ederler. Ve âlemin vücûdunu vücûd-1 nefsü'l-emr ile mevcûd bilirler ve derler ki: "Peygamberler nefsü'l-emr ne ise onu tebliğ ederler. Ve eğer nefsü'l-emirde mevcûd bir olsa ve onun gayrının vücûdu olmasa setretmezler ve nefsü'l-emrin hilâfını söylemezler idi. Halbuki vahdet-i vücûd mu'tekıdleri vücudun iki olmasına kāil olan kimseyi müşrik addederler. Enbiyâ vahdet-i vücûda da'vet eylememişler, vücûdun iki olmasına kāil olan kimseye müşrik dememişlerdir." Bu sözler Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkına vakıf olamayıp ancak zâhiri görmekden mütevelliddir. Vahdet-i vücûd hakkında gerek Kur'ân'da ve gerek ahâdîs-i şerîfede sarâhat derecesinde işaretler vardır. Ulemâ-i zâhir onların hepsinin ma'nâlarını te'vil edip kendilerinin dar olan dâire-i rü'yetlerine sokmak isterler. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâhir-bîn olanlar hakkında الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk karıncanın mücellâ bir şey üzerindeki yürüyüşünden daha hafidir" buyurmuşdur. Bundan daha sarih ne buyursun? Kur'ân-ı Kerîm'de, ذرنى وَمَنْ خَلَقْت وحيدًا (Müddessir, 74/11) ya'ni, "Yarattığım kimseyi benim ile vahîd olarak bırak!" buyurulur. فأينما تولوا فتم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni, "Ne tarafa teveccüh ederseniz Hakk'ın zâtı ve vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesini onlar birtakım tekellüfât ile te'vil ederler. Eğer Hakk'ın ihâtası onların dedikleri gibi ilmî olup bu eşyâda hüviyyet-i ilâhiyye sârî olmasa, bu âlem-i kesâfetde olan insanların teveccüh eyledikleri yerde Hakk'ın zâtı ve vechi vâki' olduğu ma'nâsı abes olurdu. Fakat onlara bu ma'nâyı anlamak mümkin değildir. Çünkü onlar kendi i'tirâfları vech ile vücûdu ikiye ayırıp Hakk'ın varlığının karşısına bir varlık daha dikip her vechi ile Hakk'ın vücûdunun gayrı addettikleri bu vücûdu gizlice Hakk'ın vücûduna şerîk ittihâz ederler, sonra da "Biz müşrik-i hafi değiliz" derler. İmdi mâdemki hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere onlarda böyle şirk-i hafi vardır, vahdet-i sırfa dâir ne söylesen tasdîk etmezler. Zîrâ şirkin canı ve esâsı Hakk'ı tasdîkden berîdir ve uzakdır. Binâenaleyh onlarla konuşulduğu vakit bu "şirk-i hafi" dairesinde konuşmak îcâb eder. Nitekim VI. ciltde cenâb-ı Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Ey putperest! Mâdemki şaşıların arkadaşı olduk, müşrikçe konuşmak lâzım gelir!"

3282. Feleğin karnında olan şey üzerine taksîm olunmuş can, altmış sevda arasında müşterekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. Feleğin karnında olan şey üzerine taksim olunmuş can, altmış sevda arasında ortaktır.

"Haşv", karında olan şeye denir. "Feleğin karnı"ndan maksat, çok çeşitli suretlerdir. Yani, "Feleğin içinde bulunan birçok surete taksim edilmiş olan o kadar sevda ve heves arasında ortak bir halde olmuştur ve o suretlerin her birine ayrı ayrı ilgisi vardır." Hint nüshalarında "haşv-i felek" ["feleğin karnı"] yerine "cevv-i felek" ["feleğin havası"] geçmektedir.

"Haşv", batında olan şeye derler. "Feleğin karnı"ndan murâd, suver-i muhtelife-i kesîredir. Ya'ni, "Feleğin içinde bulunan birçok sûretlere taksîm olunmuş olan o kadar sevdâ ve hevâ arasında müşterek bir halde olmuşdur ve o sûretlerin her birine ayrı ayrı alâkası vardır." Hind nüshalarında "haşv-i felek" ["feleğin karnı"] yerine "cevv-i felek" ["feleğin havası"] vâki'dir.

3283. Binaenaleyh sükût ona çok sübût verir. Böyle olunca ahmakların cevabı sükût geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. Bu sebeple susmak ona çok sağlamlık verir. Böyle olunca ahmakların cevabı susmak oldu.

Yani, canı kesretlere (çokluklara) bağlı olan kimseye karşı susmak ve vahdetten (birlik) bahsetmemek ona sağlamlık ve sükûnet verir. Çünkü söylesen onun içi karma karışık bir hâle gelir ki, bu hâl onun hakkında fesada sebep olur. Böyle olunca vehmedilmiş kesretlere varlık verip ilgi duyan ahmaklara karşı verilecek cevap susmaktır.

Ya'ni, canı keserâta muallak olan kimseye karşı sükût etmek ve vahdet-den bahsetmemek ona sübût ve sükûnet verir. Zîrâ söylesen onun bâtını karma karışık bir hâle gelir ki, bu hâl onun hakkında mûcib-i fesâd olur. Böyle olunca keserât-ı mevhûmeye vücûd verip alâka eden ahmaklara karşı verilecek cevâb sükûtdur.

3284. Bunu biliyorum, fakat tenin sarhoşluğu benim murâdım olmaksızın ağız açıyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Bunu biliyorum, fakat bedenin sarhoşluğu benim isteğim olmaksızın ağız açıyor.

Ben, ahmağa verilecek cevabın susmaktan ibaret olacağını bilirim. Fakat ne yapayım ki benim varlığımda görünen hâl, ruhumun hükümleridir. Çünkü beden sarhoş olup kendinden geçmiş ve ruhumun hükmü altında kalmıştır. Bu sebeple ruhumdan fışkıran sırlar ve hakikatler, benim isteğim, yani bedenimin isteği olmaksızın ağzımdan çıkar.

Ben ahmağa verilecek cevabın sükûtdan ibaret olacağını bilirim. Fakat ne yapayım ki benim vücûdumda zahir olan hâl, rûhumun ahkâmıdır. Zîrâ cisim mest olup kendinden geçmiş ve rûhumun hükmü altında kalmışdır. Binâenaleyh rûhumdan feverân eden esrâr ve hakāik, benim murâdım, ya'ni cismimin murâdı olmaksızın ağzımdan çıkar.

3285. Nitekim aksırıkdan ve esnemeden bu ağız senin muradın olmaksızın açılır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. Nitekim aksırıktan ve esnemeden bu ağız senin isteğin olmaksızın açılır.

Bu hadis-i şerifin ifadesi hakkında çeşitli rivayetler vardır. İfadenin biri hadis-i şerifte olduğu gibidir. Diğeri de "انه ليغان على قلبى وإنى لاستغفر الله في كل يوم مأة مرة" yani "Bazı hallerde benim kalbimin üzeri perdelenir. Muhakkak ben Allah'tan günde yüz kere mağfiret dilerim" şeklindedir. Mümkündür ki, bu hadis-i şerif yüce ağızdan farklı zamanlarda bu şekilde iki defa sadır olmuş olsun! "Yetmiş" ve "yüz" sayısı sınırlama için değildir, aksine çokluk belirtmek içindir. "Ben her gün çok istiğfar ederim" demek olur. Bu hadis-i şerifin tefsirinde de ihtilaf vardır. Bazıları "kalbe gelen perde"den maksadın, halkı davet etmek için bu yoğunluk âlemine yönelmeleri olduğunu söylerler; bazıları da, Resûl-i Ekrem Efendimiz daima ilerlemedeydi, her bir mertebeye ilerledikçe onun altındaki mertebeyi perde sayıp istiğfar ederlerdi, demişlerdir. Cenab-ı Mevlânâ efendimiz Nebevî mirasın kâmil vârisi olduğu için bu hadis-i şerifin tefsirinde önceki anlamı alıp buyururlar ki:

Bu hadis-i şerîfin ibâresi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. İbârenin birisi sürh-i şerîfde olduğu gibidir. Ve diğeri de انه ليغان على قلبى وإنى لاستغفر الله في كل يوم مأة مرة ya'ni "Ba'zı ahvâlde benim kalbimin üzeri perdelenir. Muhakkak ben Allah'dan günde yüz kere mağfiret isterim" sûretindedir. Câiz ki, bu hadîs-i şerîf fem-i saâdetden muhtelif zamanlarda bu sûretle iki defa sâdır olsun! Ve "yetmiş" ve "yüz" adedi hasr için değildir, belki çokluk beyânı içindir. "Ben her gün çok istiğfâr ederim" demek olur. Bu hadis-i şerîfin tefsîrin- de de ihtilaf vardır. Ba'zıları "kalbe gelen perde"den murâd, halkı dâvet için bu âlem-i kesâfete teveccüh buyurmalarıdır derler; ve ba'zıları da, Resûl-i Ekrem Efendimiz dâimâ terakkîde idi, her bir mertebeye terakkî buyurdukça onun mâdûnundaki mertebeyi hicâb addedip istiğfâr buyururlardı, demişlerdir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz vâris-i kâmil-i Nebevî olduğu cihetle bu hadîs-i şerîfin tefsîrinde evvelki ma'nâyı alıp buyururlar ki:

## Bu "Ben her gün Allah'a yetmiş kere istiğfâr ederim" hadîsinin tefsîri hakkındadır

3286. Peygamber gibi söylemekden ve saçmakdan, ben günde yetmiş kere tevbe getiririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Peygamber gibi söylemekten ve saçmaktan, ben günde yetmiş kere tövbe ederim.

Peygamber gibi, ilahi bilgilere dair söz söylemekten ve Rabbanî sırların ve hikmetlerin incilerini saçmaktan günde yetmiş kere pişman olurum ve birçok tövbe ederim.

Peygamber gibi, maârif-i ilâhiyye hakkında söz söylemekden ve esrâr ve hikem-i rabbâniyye incilerini saçmakdan günde yetmiş kere pişman olurum ve birçok tevbeler ederim.

3287. Fakat o sarhoşluk tövbe bozucu olur. Bu ten mestliği unutturucu ve elbise soyucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Fakat o sarhoşluk tövbe bozucu olur. Bu ten mestliği unutturucu ve elbise soyucudur.

Fakat bedenin ruhsal hükümler altında zayıf düşüp uyuşması ve sarhoşluğu, bedenin diriliği ve halka yöneldiği zamandaki tövbesini bozucu olur. Çünkü bu tenin sarhoşluğu, o bedenin diriliği ve ayıklığı zamandaki tövbeyi ve pişmanlığı unutturucudur ve akli muhakeme elbisesini soyucudur. Bilinmeli ki, peygamberlerin nübüvveti (peygamberlik görevi) dışa ve velâyeti (Allah dostluğu) içe yöneliktir. Nübüvveti yönünden dışa ve halka yöneldiği zamanda ikiliğe ve çokluğa dayanan şeriatla konuşurlar. Ve velâyeti yönünden içe ve Hakk'a yöneldiği zamanda vahdet-i vücûd (varlığın birliği) ile ve hakikatle konuşurlar. Nitekim Şanlı Peygamber Efendimiz'in, `لو دليتم بحبل على الارض السفلى لهبط على الله` yani, "Eğer siz ipinizi en aşağıdaki arza sarkıtsanız elbette Allah'ın üzerine düşerdi"; ve `الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا` yani, "Benim ümmetimde şirk, parlak bir taş üzerindeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir"; ve `لا تسب الدهر فان الدهر هو الله` yani, "Dehre sövmeyin! Çünkü dehr ancak Allah'tır" buyurması ve benzeri şerif hadisler, velâyetleri yönünden buyurduğu şerif hadislerdendir ki, şeriata bakan dış âlimlere, vahdet-i vücûda dair olan bu hadislerin anlamları zor gelir ve "müteşâbihâttandır (anlamı kapalı ayet ve hadislerdendir)!" deyip anlamlarını anlamaya uğraşmazlar. Ve "Peygamber vahdet-i vücûda dair söz söylemedi" deyip vahdet-i vücûdu inkâr ederler. Ve kâmil vâris olan evliya da `علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل` yani, “Benim ümmetimin âlimleri Benî-İsrâîl peygamberleri gibidir” şerif hadisi gereğince nübüvvet-i ta'rifiyyeyi (tanımlayıcı peygamberlik) haiz olduklarından, halka yönelişlerinde şeriatı güçlendirmek için şeriatla ve velâyetleri yönleriyle Hakk'a yöneldikleri vakit de hakikatle konuşurlar. Nitekim kâmil vâris olan Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin bu Mesnevî-i Şerif'teki yüce beyanları bu halin şahididir. Kimi zaman tanımlayıcı peygamberlikleri yönünden Ahmedî şeriatı güçlendirir ve kimi zaman velâyetleri yönleriyle birçok sır ve hakikati bolca ihsan buyururlar.

Fakat cismin ahkâm-ı rûhiyye altında zebûn olup uyuşması ve sarhoşluğu cismin diriliği ve halka teveccühü zamânındaki tövbesini bozucu olur. Zîrâ bu tenin sarhoşluğu o cismin diriliği ve ayıklığı zamânındaki tövbeyi ve nedâmeti unutturucudur ve muhâkemât-ı akliyye libâsını soyucudur. Ma'lûm olsun ki, peygamberlerin nübüvveti zâhire ve velâyeti bâtına müteveccihdir. Nübüvveti cihetinden zâhire ve halka teveccühü zamânında isneyniyete ve keserâta müstenid olan şerîatla mütekellim olurlar. Ve velâyeti cihetinden bâtına ve Hakk'a teveccühü zamânında vahdet-i vücûd ile ve hakikatle mütekellim olurlar. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz'in, `لو دليتم بحبل على الارض السفلى لهبط على الله` ya'ni, "Eğer siz ipinizi arz-ı süflâya sarkıtsanız elbette Allah'ın üzerine düşerdi"; ve `الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا` ya'ni, "Benim ümmetimde şirk, mücellâ bir taş üzerindeki karıncanın yürüyüşünden daha gizlidir"; ve `لا تسب الدهر فان الدهر هو الله` ya'ni, "Dehre sövmeyin! Zîrâ dehr ancak Allah'dır" buyurması ve emsâli ahâdîs-i şerîfe velâyetleri cihetinden buyurduğu ahâdîs-i şerîfedendir ki, şerîate nâzır olan ulemâ-i zâhire, vahdet-i vücûda dâir olan bu hadîslerin ma'nâları müşkil gelir ve "müteşâbihâtdandır!" deyip ma'nâlarını anlamaya uğraşmazlar. Ve "Peygamber vahdet-i vücûda dâir söz söylemedi" deyip vahdet-i vücûdu münkir olurlar. Ve vâris-i kâmil olan evliya dahi علماء امتی کانبیاء بنی اسرائیل ya'ni, “Benim ümmetimin âlimleri Benî-İsrâîl enbiyâsı gibidir” hadîs-i şerîfi mûcibince nübüvvet-i ta'rifiyyeyi hâiz olduklarından, halka teveccühlerinde şerîatı takviye için şerîatla ve cihet-i velâyetleriyle Hakk'a teveccüh ettikleri vakit dahi hakikatle mütekellim olurlar. Nitekim vâris-i kâmil olan Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin bu Mesnevî-i Şerif'deki beyânât-ı aliyyeleri bu hâlin şâhididir. Gâh nübüvvet-i ta'rifiyyeleri cihetinden şerîat-i Ahmediyyeyi takviye ve gâh cihet-i velâyetleriyle birçok esrâr ve hakāikı ibzâl buyururlar.

3288. Uzun olan tarihin izharının hikmeti, sır bilici üzerine sarhoşluk attı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Uzun olan tarihin ortaya çıkışının hikmeti, sır bilici üzerine sarhoşluk attı.

"Tarih", vakit bildirmek, vaktin tanımı anlamındadır. "Uzun tarih", "ezel"den kinayedir. "Ezel vaktinin ortaya çıkışının hikmeti, o vaktin sırrını bilen gönderilmiş peygamberin ve kâmil velinin bedeni ve görünen hâli üzerine sarhoşluk yükledi." "Ezel vaktinin sırrı"ndan kastedilen, eşyanın hakikatlerinin yatkınlıkları üzerine gerçekleşen ilâhî kazâdır ki, bunlar kader sırrıdır.

“Târîh”, vakit bildirmek, ta'rîfü'l-vakt ma'nâsınadır. “Târîh-i dirâz”, “ezel”den kinâyedir. “Vakt-i ezelin izhârının hikmeti o vaktin sırrını bilici olan nebiyy-i mürselin ve veliyy-i kâmilin cismi ve zâhiri üzerine sarhoşluk havâle etti.” “Ezel vaktinin sırrı”ndan murâd, hakāyık-i eşyânın isti'dâdları üzerine vâki' olan kazâ-yı ilâhîdir ki, bunlar sırr-ı kaderdir.

3289. Gizli sır ceffe'l-kalem cihetinden, böyle davul ve bayrak su fışkırıcı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. Gizli sır, kalem kurudu cihetinden, böyle davul ve bayrak su fışkırıcı olmuştur.

Bu şerefli beyitte, Buhârî-i Şerîf'te Ebû Hureyre (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen "جف القلم بما انت لاق" yani "Senin karşılaşacağın şeyde kalem kurudu" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerifin tefsiri beşinci ciltte gelecektir. Yani, "Kalem, her ne meydana gelecek ise levh-i mahfûzda onu yazdı ve yazmaktan tamamladı. Yani, gizli olan ilahi hikmetler ve kader sırrı, öncesiz olarak kalemin yazıp kuruması yüzünden böyle debdebe ve ihtişam ile ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) fışkırıcı olmuştur." Yani bu ilm-i ledünün böyle ortaya konulması ve açıklanması da kader sırrının gereğindendir demek olur.

Bu beyt-i şerîfte Buhârî-i Şerîfte Ebû Hureyre (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan جف القلم بما انت لاق ya'ni “Senin mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu” hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîfin tefsîri V. cildde gelecekdir. Ya'ni, “Kalem her ne vâki' olacak ise levh-i mahfûzda onu yazdı ve yazmaktan fâriğ oldu. Ya'ni, gizli olan hikemiyyât-ı ilâhiyye ve sırr-ı kader ezelde kalemin yazıp kuruması yüzünden böyle debdebe ve ihtişâm ile ilm-i ledün fışkırıcı olmuşdur.” Ya'ni bu ilm-i ledünün böyle izhâr ve ifşâsı dahi sırr-ı kader îcâbındandır demek olur.

3290. Her zaman hadsiz rahmet akıcıdır. Ey adamlar onun derkinden uyumuşsunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Her zaman sınırsız rahmet akıcıdır. Ey insanlar, siz onun idrakinden uyumuşsunuz.

"Rahmet"ten kasıt, hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) kaynağının çeşmeleri olan yüce velilerdir. Nasıl ki üçüncü ciltte [beyit: 1798] şöyle buyurulmuştu: Yani, "Yüce Allah velileri yeryüzüne âlemlere rahmet olmaları için getirdi." Yani, "Peygamber ilimlerinin vârisi olan ve Yüce Allah'ın sınırsız ve hesapsız rahmetini akıtan kâmil veli her zaman mevcuttur. Ey gafil insanlar, siz o kâmillerin idrakinden uyumuşsunuz ve gözlerinizi kapamışsınız. Onların beşerî suretlerini kendiniz gibi kıyas ediyorsunuz." Bu yüce beyitte, Pir Hazretleri üstü kapalı olarak kendi yüce zatlarına işaret buyururlar.

“Rahmet”den murâd, hakikat-i muhammediyye menba'ının çeşmeleri olan evliyâ-i kiramdır. Nitekim III. cildde [beyit: 1798]: Ya'ni, "Hak Teâlâ evliyâyı yeryüzüne âlemlere rahmet olmaları için getirdi" buyurulmuş idi. Ya'ni, "Vâris-i ulûm-i nebevî olan ve Hak Teâlânın hadsiz ve hesabsız rahmetini akıtıcı bulunan veliyy-i kâmil her zaman mevcûddur. Ey gāfil insanlar siz o kâmillerin idrâkinden uyumuşsunuz ve gözlerinizi kapamışsınız. Onların sûret-i beşeriyelerini kendiniz gibi kıyâs ediyorsunuz." Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr zımnen zât-ı şerîflerine işaret buyururlar.

3291. Uyumuşun elbisesi ırmakdan su içer. Uyumuş olan rü'yâda serab isteyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. Uyumuş olanın elbisesi ırmaktan su içer. Uyumuş olan rüyada serap isteyicidir.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda bulunduğu ve onun bedeninin kulağı o ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) ırmağından ilahi bilgiler suyunu içtiği hâlde, bunun farkında olmayıp serap hükmünde olan zahiri ilimlerin talibi olan kimse, ırmak kenarında uyumuş ve elbisesi ıslanmış olduğu hâlde rüyada serap arkasında koşan kimseye benzer.

İnsân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğu ve onun cisminin kulağı o ilm-i ledün ırmağından maârif-i ilâhiyye suyunu içtiği halde, bunun farkında olmayıp serâb mesâbesinde olan ulûm-i zâhiriyyenin tâlibi olan kimse, ırmak kenârında uyumuş ve elbisesi ıslanmış olduğu halde rü'yâda serâb arkasında koşan kimseye benzer.

3292. "Orada su kokusu vardır" diye koşar. Bu tefekkürden yolu kendi üzerine bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. "Orada su kokusu vardır" diye koşar. Bu tefekkürden yolu kendisine bağladı.

Gaflette olan kişi, ilm-i ledün (Allah katından gelen ilim) çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzurunu bırakıp, "Orada ilim kokusu vardır" diyerek görünen ilimlerin sahipleri tarafına koşar. İşte böyle bir kişi, bu düşünceden dolayı Hakk yolunu kendisine bağladı.

Gafletde olan kimse ilm-i ledün çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzûrunu bırakıp, “Orada ilim kokusu vardır” diye ulûm-i zâhire erbâbı tarafına koşar. İşte böyle bir kimse bu tefekkürden dolayı Hak yolunu kendi üstüne bağladı.

3293. "Zîra ki oradadır" dedi, buradan uzak oldu. Bir hayal üzerine Hakk'a mensub olandan mehcûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. "Çünkü oradadır" dedi, buradan uzak oldu. Bir hayal üzerine Hakk'a mensup olandan uzaklaştı.

Hak yolunu kendisine kapatmasının sebebi şudur ki, "Benim aradığım ilim oradadır" dedi. Doğal olarak, ilm-i ledün (Allah vergisi ilim) çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzurundan uzak oldu. Halbuki onun bu düşüncesi bir hayal idi; ve böyle bir hayal üzerine Hakk'a mensup olan insân-ı kâmilden uzaklaştı.

Hak yolunu kendi üzerine kapamasının sebebi budur ki, “Benim aradığım ilim oradadır” dedi. Bittabi' ilm-i ledün çeşmesi olan insân-ı kâmilin huzûrundan uzak oldu. Halbuki onun bu düşüncesi bir hayâl idi; ve böyle bir hayâl üzerine Hakk'a mensûb olan insân-ı kâmilden mehcûr oldu.

3294. Uzak görücülerdir. Halbuki, rûhu çok uyumuşlardır. Ey yolcular onlara bir rahmet getirin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. Uzak görücülerdir. Halbuki, ruhu çok uyumuşlardır. Ey yolcular onlara bir rahmet getirin!

"Revân", ruh anlamına geldiği gibi, "gidici" anlamına da gelir. "Yolcular"dan kasıt, Hakk yolunun yolcuları olan yüce evliyalardır. Yani, "Bu zahir âlimleri, hakikat ehli önlerinde olduğu halde hakikati uzakta görenlerdir. Halbuki çok uyumuş ruhludurlar. Yahut, uyumuş olarak gidicidirler. Ey Hakk'ın evliyaları, onların bu hallerine acıyın da onları uykularından uyandırın!"

“Revân”, rûh ma'nâsına olduğu gibi, "gidici" ma'nâsına da gelir. "Yolcular"dan murâd, tarîk-ı Hakk'ın yolcuları olan evliyâ-i kirâmdır. Ya'ni, "Bu âlim-i zâhirîler ehl-i hakikat önlerinde olduğu halde hakîkati uzakda görücüdürler. Halbuki çok uyumuş rûhludurlar. Yâhud, uyumuş olarak gidicidirler. Ey evliyâ-i Hak, onların bu hallerine acıyın da onları uykularından uyandırın!"

3295. Ben görmedim ki, susuzluk uyku getirsin. Akılsızın susuzluğu uyku getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. Ben görmedim ki, susuzluk uyku getirsin. Akılsızın susuzluğu uyku getirir.

Maddî olan susuzluğun uyku getirdiğini duyular âleminde görmedim. Çok susamış ve susuzluktan ağzı köpürmüş olan kişinin gözüne uyku girmez. Su arar fakat akılsızın ruhanî olan susuzluğu kendisine gaflet uykusu getirir. Nasıl ki filozofların zevki, daima felsefe arkasında koşmaktır ve bu koşmaktan asla usanmazlar. Ve bundan muratları, hakikate ulaşmaktır. Halbuki felsefeye daldıkça kendilerinde gizli olan Hak'tan gafil olurlar; ve onların bu harareti tamamen gaflet uykularına sebep olur.

"Cismânî olan susuzluğun uyku getirdiğini âlem-i hisde görmedim. Pek susamış ve susuzlukdan ağzı köpürmüş olan kimsenin gözüne uyku girmez. Su arar fakat akılsızın rûhânî olan susuzluğu kendisine gaflet uykusu getirir." Nitekim feylesofların zevki, dâimâ felsefe arkasında koşmakdır ve bu koşmakdan aslâ usanmazlar. Ve bundan murâdları, hakikate vusûldür. Halbuki felsefeye daldıkça kendilerinde mahfi olan Hak'dan gafil olurlar; ve onların bu harâreti büsbütün gaflet uykularına sebeb olur.

3296. Muhakkak akıl odur ki, Hak'dan otladı; akıl değildir ki, onu Utârid getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. Gerçek akıl, Hakk'tan beslenen akıldır; Utarid'in getirdiği akıl değildir.

Yıldız ilmi uzmanları derler ki: "Nutfe, anne rahmine düştüğü ayda Zühal'in, ikinci ayda Müşteri'nin, üçüncü ayda Merih'in, dördüncü ayda Güneş'in, beşinci ayda Zühre'nin, altıncı ayda Utarid'in, yedinci ayda Kamer'in, sekizinci ayda yine Zühal'in, dokuzuncu ayda Müşteri'nin etkisi altında terbiye edilir ve Müşteri'nin terbiyesinde iken doğar. Müşteri'nin tabiatı sıcak ve yaş; ve doğal hayatın devamına etki ettiğinden bu ayda doğanın çok yaşaması umulur. Bundan sonra bu terbiye, dönem dönem devam edip, çocuk Utarid'in terbiyesinde iken cüz'î akıl (sınırlı, dünyevî akıl) mertebesine erişir. Şimdi eğer bir kimse Utarid gezegeninin etkisiyle oluşan bu cüz'î akıl ile yetinip, öğretmen olarak gönderilen peygamberlerin öğretilerini kabul etmez ve bu cüz'î aklını aydınlatmaz ve onu ahiret aklı mertebesine yükseltmezse bu akıl, dünyanın görünen hayatından başka hayat olduğunu görmediği ve ancak mezara kadar görebildiği için insana layık ve makbul bir akıl değildir. Aksine akıl ancak Hakk'tan ve Hakk ehli olan peygamberlerin ve evliyanın ilimlerinden faydalanıp nur alarak sonsuz hayatı idrak eden akıldır.

Onun açıklamasındadır ki, cüz'î akıl mezara kadar olandan fazlasını görmez; sonsuzlukta peygamberlerin ve evliyanın taklitçisidir.

İlm-i nücûm erbâbı derler ki: "Nutfe rahm-i mâdere düştüğü ayda Zühal, ikinci ayda Müşterî, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş, beşinci ayda Zühre, altıncı ayda Utârid, yedinci ayda Kamer, sekizinci ayda yine Zühal, dokuzuncu ayda Müşterî'nin taht-ı te'sîrinde olarak terbiye olunur ve Müşterî'nin terbiyesinde iken doğar. Müşterî'nin tabîatı sıcak ve yaş; ve hayât-ı tabiyyenin devâmına müessir olduğundan bu ayda doğanın çok yaşaması ümîd olunur. Bundan sonra bu terbiye devren ba'de devr devâm edip, çocuk Utârid'in terbiyesinde iken akl-ı cüz'î mertebesine erişir. İmdi eğer bir kimse Utârid seyyâresinin te'sîriyle hâsıl olan bu akl-ı cüz'î ile iktifâ edip, muallim olarak ba's olunan enbiyânın ta'lîmâtını kabûl ve bu akl-i cüz'îsini tenvîr etmez ve onu akl-ı maâd mertebesine terakkî ettirmezse bu akıl dünyanın hayât-ı zâhiresinden başka hayat olduğunu görmediği ve ancak mezara kadar görebildiği cihetle insana lâyık ve makbûl bir akıl değildir. Belki akıl ancak Hak'dan ve ehl-i Hak olan enbiyâ ve evliyânın ulûmundan istifade edip nûr alarak hayât-ı bâkiyeyi idrak eden akıldır.

Onun beyânındadır ki, akl-ı cüz'î mezara kadar olandan ziyâdesini görmez; bâkîde enbiyâ ve evliyânın mukallididir

3297. Bu aklın ön görücülüğü mezara kadar olur; ve sahib-i dilin lâyığı nefh-i sûr'a mülabis olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. Bu aklın ön görücülüğü mezara kadar olur; ve gönül sahibinin lâyığı sûr üflenmesine ilişkindir.

"Bu akıl"dan kastedilen, Utarid gezegeninin etkisiyle oluşan "cüz'î akıl"dır (parçalı akıl, dünya işlerine yönelik akıl). Bu akıl ancak dünya hayatını idrak eder. Ve bu dünya hayatı da mezara kadar devam eder. Ondan ötesini, yani ahiret hayatını görmez. Kâfirler bu hayatı inkâr eder; ve müminler iman etse de peygamberlere ve evliyaya takliden iman eder. Gönül sahibi, yani kalp gözleri açık olan peygamberlerin ve evliyanın bu ön görücülükteki lâyığı ve nasibi İsrafil'in sûr üflemesine, yani kıyamete ilişkindir ve ona bağlıdır. Ve onlar dünya hayatından ilerisini de görürler. Hint şârihleri (şerh edenler) "Be-nefh-i sûr"daki "bâ" harfini mef'ûl edatı sayıp ilk mısradaki "tâ" (kadar) edatını buraya da uygulayarak "sûr üflenmesine kadar" anlamını vermişler ise de, İsmail Ankaravî (k.s.) bu anlamı beğenmiyor ve diyor ki: "Eğer böyle olursa peygamberlerin ve evliyanın ön görücülüğü sûr üflenmesine kadar olmak ve ondan ilerisini görememek gerekir ki, bu doğru değildir. "Be-nefh-i sûr"daki "bâ", ilişki içindir ve "tâ" (kadar) edatının buraya kapsamı yoktur."

"Bu akıl"dan murâd, Utârid seyyâresinin te'sîriyle hâsıl olan "akl-ı cüz'î"dir. Bu akıl ancak hayât-ı dünyeviyyeyi müdrik olur. Ve bu hayât-ı dünyeviyye dahi mezara kadar devam eder. Ondan ötesini ya'ni, hayât-ı uhreviyyeyi görmez. Kâfirler bu hayâtı inkâr eder; ve mü'minler îman ederse de enbiyâya ve evliyâya taklîden îman eder. Gönül sahibi, ya'ni, kalb gözleri açık olan enbiyâ ve evliyânın bu ön görücülükde lâyığı ve nasîbi sûr-i İsrâfil'in nefhine ya'ni kıyâmete müteallık ve mülâbis olur. Ve onlar hayât-ı dünyeviyyeden ilerisini de görürler. Hind şârihleri "Be-nefh-i sûr"daki “bâ"yı edât-ı mef'ûl addedip mısrâ'ı evveldeki "tâ" edât-ı intihâsını buraya da teşmîl ederek "nefh-i sûra kadar" ma'nâsını vermişler ise de, İsmail Ankaravî (k.s.) bu ma'nâyı beğenmiyor ve diyor ki: "Eğer böyle olursa enbiyâ ve evliyânın ön görücülüğü nefh-i sûra kadar olmak ve ondan ilerisini görememek lâzım gelir ki, bu doğru değildir. "Be-nefh-i sûr"daki "bâ", mülâbese içindir ve "tâ" edât-ı intihâsının buraya şümülü yokdur."

3298. Bu akıl bir mezardan ve toprakdan geçmez; ve bu ayak arsa-i acaibi tayy etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. Bu akıl bir mezardan ve topraktan geçmez; ve bu ayak harikalar diyarını kat etmez.

Bu cüz'î akıl ki, yoğunluk âleminden ötesine geçmez, ve bu aklın ayağı harikalar diyarı olan berzah âlemini kat edemez. Nasıl ki rüya âleminde bu cüz'î aklın tavır dairesine aykırı türlü türlü haller görülür ve uyanıldığı vakit rüyadaki acayip hallere hayret edilir.

Bu akl-ı cüz'î ki, âlem-i kesâfetden ilerisine geçmez, ve bu aklın ayağı arsa-i acâib olan âlem-i berzahı tayyedemez. Nitekim rü'yâ âleminde bu akl-ı cüz'înin dâire-i tavrına muhâlif türlü türlü ahvâl görülür ve uyanıldığı vakit rü'yâdaki ahvâl-i acîbeye hayret olunur.

3299. Bu kademden ve bu akıldan git, bîzâr ol! Gayba mensub gözü iste, mün-tefi' ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. Bu adımdan ve bu akıldan git, bıkıp usan! Gayba ait gözü iste, faydalan!

Bu gidişten ve bu cüz'î aklın (sınırlı aklın) rehberliğinden git, bıkıp usan! Gayba ait olan kalp gözünün açılmasını iste ve bu gözün öngörücülüğünden faydalan!

Bu gidişden ve bu akl-ı cüz'înin rehberliğinden git, bîzâr ol! Gayba men-sûb olan kalb gözünün açılmasını iste ve bu gözün ön görücülüğünden mün-tefi' ol!

3300. Üstadın maskarası ve kitabın şakirdi, nûru ne vakit Mûsâ gibi ceybin-[3314] den bulur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Üstadın maskarası ve kitabın öğrencisi, nuru ne zaman Musa gibi cebinden bulur?

"Cüz'î akıl (sınırlı akıl), görünen ilmin öğrenilmesinde bir öğretmenin maskarası ve kitabın öğrencisidir. Böyle bir aklın sahibi, Musa'nın (a.s.) cebinden çıkardığı bembeyaz eldeki nuru ne zaman bulur?" "Kitîb", kitabın imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir.

“Akl-ı cüz'î, ilm-i zâhirînin tahsilinde bir muallimin maskarası ve kitabın şâkirdidir. Böyle bir aklın sahibi Mûsâ (a.s.)ın ceybinden çıkardığı yed-i bey-zâdaki nûru ne vakit bulur?” “Kitîb”, kitabın imâle olunmuşudur.

3301. Bu nazardan ve bu akıldan baş dönmesinden başkası gelmez. Binâena-leyh nazarı bırak ve intizarı ihtiyar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Bu bakış açısından ve bu akıldan baş dönmesinden başka bir şey gelmez. Bu sebeple bakış açısını bırak ve beklemeyi seç!

"Düvâr", bir hastalık sebebiyle meydana gelen baş dönmesi demektir. "Bu cüz'î aklın bakış açısından ve bu akıldan insanın başı döner. Ve hakikatleri idrak etmek için düşüne düşüne başı sersemleşir. Bu sebeple daima kısa gören bu aklın bakış açısını bırak, ve Hakk'a ve Hakk ehli olanlara yönelerek beklemeyi seç!" Çünkü bu yöneliş halis ve kuvvetli olursa elbette ilahi ihsan ortaya çıkar.

“Düvâr”, bir illet sebebiyle vâki' olan baş dönmesi demekdir. “Bu akl-i cüz'înin nazarından ve bu akıldan insanın başı döner. Ve idrâk-i hakāyık için düşüne düşüne baş sersem olur. Binâenaleyh dâimâ kısa gören bu aklın na-zarını bırak, ve Hakk'a ve ehl-i Hakk'a müteveccihen intizârı ihtiyâr et!” Zî-râ bu teveccüh hâlis ve kavî olursa elbet ihsân-ı ilâhî zuhûr eder.

3302. Söz söyleyicilikden yükselmek istemeyiniz! Muntazır için söylemekden dinlemek iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Söz söyleyicilikten yükselmek istemeyiniz! Bekleyen için söylemekten dinlemek iyidir.

Bu cüz'î aklın (insan aklının) kazanımlarına aldanarak söz söyleyici olmak yüzünden akran ve benzerler arasında yükselmek istemeyiniz! İlâhî ihsanı bekleyen kimsenin söylemesinden dinlemesi daha faziletlidir.

Bu akl-ı cüz'înin müktesebâtına mağrûren söz söyleyici olmak yüzünden akrân ve emsâl arasında yükselmek istemeyiniz! İhsân-ı ilâhîyi bekleyen kimsenin söylemesinden dinlemesi efdaldir.

3303. Ta'lîm mansıbı bir nevi' şehvetdir. Şehvete mensub olan her bir hayâl yolda putdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. Öğretme makamı bir çeşit şehvettir. Şehvete ait olan her hayal yolda bir puttur.

Henüz cüz'î akıl mertebesinden ve nefsanî sıfatlardan yakasını kurtaramamış olan kimsenin öğretme makamında bulunması bir çeşit şehvettir. Çünkü nefis, kendisini halka beğendirmekten haz ve zevk alır. Haz ve şehvete ait olan her fikir ve hayal, Hakk yolunda sâlikin (Hakk Yolcusu) putudur. Ve bu şehvete gizli şehvet derler. Şanlı Peygamber Efendimiz (a.s.), الشهوة الخفية والرياء شرك yani, "Gizli şehvet ve halka gösteriş şirktir" buyururlar.

Henüz akl-ı cüz'î mertebesinden ve sıfât-ı nefsâniyyeden yakasını kurtaramamış olan kimsenin ta'lîm mansıbında bulunması bir nevi şehvetdir. Çün-kü kendisini halka beğendirmekden nefis haz ve zevk alır. Haz ve şehvete mensûb olan her bir fikir ve hayâl tarîk-i Hak'da sâlikin putudur." Ve bu şehvete şehvet-i hafiyye derler. Resûl-i zîşân Efendimiz, الشهوة الخفية والرياء شرك ya'ni, "Şehvet-i hafiyye ve halka gösteriş şirkdir" buyururlar.

3304. Eğer her fuzûl onun fazlına yol götüre idi, Huda bu kadar resûlü ne vakit gönderir idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. Eğer her boşboğaz onun lütfuna yol bulabilseydi, Allah bu kadar elçiyi ne zaman gönderirdi?

"Fuzûl" burada, "faydası olmayan boş şeylerle meşgul kimse" demektir. Türkçede "geveze" ve "çalçene" derler. Yani, "Eğer cüz'î aklının kuvvetine aldanıp halkı terbiye etmeye kalkan her boşboğaz, Hakk'ın lütuf ve yardımına yol bulabilseydi, Yüce Allah'ın bu kadar peygamberi öğretmen olarak göndermesine gerek kalmazdı."

"Fuzûl" burada, "fâidesi olmayan mâlâya'ni ile meşgül kimse" demekdir. Türkçe'de "geveze" ve "çalçene" derler. Ya'ni, "Eğer akl-i cüz'îsinin kuvvetine mağrûr olup halkı terbiyeye kıyâm eden her fuzûl Hakk'ın fazl ü inâyetine yol bula idi, Hak Teâlâ hazretlerinin bu kadar peygamberi muallim olarak göndermesine hâcet kalmaz idi."

3305. Akl-ı cüz'î şimşek ve parlaklık gibidir. Bir parlayış içinde vahş tarafına gitmek ne vakit mümkin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. Cüz'î akıl şimşek ve parlaklık gibidir. Bir parlayış içinde Vahş tarafına gitmek ne zaman mümkün olur?

"Dürahş" veya "düruhş", her şeyin parlaklığına ve aydınlığına denir; ve "şimşek" anlamına da gelir. Bu şekilde "derahş" telaffuz edilir. "Vahş", Bedehşân vilayetidir. Bir şehrin ismidir (Burhân). Yani, "Cüz'î aklın (ferdî aklın) nuru şimşek parlaklığına benzer. Şimşeğin bir çakışında oluşan nur ve aydınlık ile gece karanlığında Vahş şehri tarafına gidilebilir mi?"

"Dürahş" veyâhud "düruhş”, her şeyin pertevine ve aydınlığa derler; ve "şimşek" ma'nâsına da gelir. Bu sûretde "derahş" telaffuz olunur. "Vahş", Bedehşân vilâyetidir. Bir şehrin ismidir (Burhân). Ya'ni, “Akl-ı cüz'înin nûru şimşek parlaklığına benzer. Şimşeğin bir çakışında hâsıl olan nûr ve aydınlık ile gece karanlığında Vahş şehri tarafına gidilebilir mi?"

3306. Şimşeğin nûru rehberlik için değildir. Belki buluta "Ağla!" diye emirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. Şimşeğin ışığı rehberlik için değildir. Aksine buluta "Ağla!" diye emirdir.

Şimşeğin çakmasından oluşan ışık ile gece karanlığında yol bulup yürümek mümkün değildir. Çünkü bu aydınlık insanlara karanlıkta rehber olamaz. Parlar ve hemen söner. Şimşeğin ışığı buluta, "Ağla, yağmur yağdır!" diye emirdir. Bunun gibi cüz'î akıl (insanın sınırlı aklı) tabiatın karanlığı içinde bir çakar ve hemen söner. Bu sebeple onunla hakikat yolu bulunamaz. Bu ışık "Acz içinde kal ve ağla!" diye bir ilâhî emirden ibarettir.

"Şimşeğin çakışından hâsıl olan nûr ile gece karanlığında yol bulup yürümek mümkin değildir. Zîrâ bu aydınlık insanlara karanlıkda rehber olamaz. Parlar ve derhal söner. Şimşeğin nûru buluta, "Ağla, yağmur yağdır!" diye emirdir." Bunun gibi akl-ı cüz'î zulmet-i tabîat içinde bir çakar ve derhal söner. Binâenaleyh onunla hakikat yolu bulunamaz. Bu nûr “Acz içinde kal ve ağla!" diye bir emr-i ilâhîden ibaretdir.

3307. Bizim aklımızın şimşeği ağlama içindir, tâ ki yokluk varlığın şevki içinde ağlasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. Bizim aklımızın şimşeği ağlama içindir, tâ ki yokluk varlığın şevki içinde ağlasın!

Bu tabiat âleminin gecesinde çakan bizim aklımızın şimşeği, acizliğimizi görüp ağlamak içindir. Yokluktan ibaret olan bizim izafî varlığımız, kendisinin aslı olan Hakk'ın hakiki varlığının şevki içinde ağlamak içindir.

Bu âlem-i tabîat gecesinde çakan bizim aklımızın şimşeği aczimizi görüp ağlamak içindir. Yoklukdan ibaret olan bizim vücûd-i izâfimiz kendinin aslı olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın şevkinde ağlamak içindir.

3308. Çocuğun aklı, "Kitaba teveccüh et!" dedi. Fakat kendi kendine öğrenemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. Çocuğun aklı, "Kitaba yönel!" dedi. Fakat kendi kendine öğrenemez.

"Küttâb", burada okul anlamındadır. "Ten", "tenîden" mastarından emir kipidir ve bu mastarın çeşitli anlamları vardır. Burada "bir şey etrafında dolaşmak" ve "yönelmek ve ilgi göstermek" anlamları uygundur. Yani, “Ergenlik çağına yaklaşan bir çocuğun aklı, "Okula yönel ve ilim öğren!" der. Fakat okula gittiği zaman orada kendi kendine bir şey öğrenemez. Elbette öğretmenin öğretimine muhtaç olur.”

Bunun gibi bu dünya dahi cüz'î aklın (insan aklının) okuludur. Onun öğretmenleri peygamberler ve evliyalardır.

"Küttâb", burada mekteb ma'nâsınadır. "Ten", "tenîden" masdarından emr-i hâzırdır ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır. Burada "bir şey etrâfında dolaşmak" ve "teveccüh ve iltifat etmek" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, “Mürâhik olan bir çocuğun aklı, "Mektebe teveccüh et ve ilim öğren!" der. Velâkin mektebe gittiği vakit orada kendi kendine bir şey öğrenemez. Elbet muallimin ta'lîmine muhtâç olur."

Bunun gibi bu dünyâ dahi akl-ı cüz'înin mektebidir. Onun muallimleri enbiyâ ve evliyâdır.

3309. Hastanın aklı onu tabib tarafına götürür. Fakat ilâçda onun aklı musib olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. Hastanın aklı onu tabip tarafına götürür. Fakat ilaçta onun aklı isabetli olmaz.

Hastanın cüz'î aklı (sınırlı aklı) kendisini doktor tarafına yönlendirecek kadar işe yarar. Fakat ilaç konusuna gelince, o cüz'î akıl isabetli olmaz. Bu ilaç doktorun cüz'î aklının işi olur. Bu sebeple cüz'î akıl, görünen ilimlerin (zâhirî ilimlerin) kuşatılmasında bile böyle âcizdir. Gizli ilimleri (bâtınî ilimleri) kendi kendine nasıl idrak edebilir?

Hastanın akl-ı cüz'îsi kendisini doktor tarafına sevk edecek kadar işe yarar. Fakat ilaç husûsuna gelince o akl-ı cüz'î isabet edici olmaz. Bu ilaç doktorun akl-ı cüz'îsinin işi olur. Binâenaleyh akl-ı cüz'î, ulûm-i zâhirenin ihâtasında bile böyle âcizdir. Ulûm-i bâtıneyi kendi kendine nasıl idrak edebilir?

3310. İşte şeytanlar felek tarafına gittiler Yukarının esrarı üzerine kulak [3324] vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. İşte şeytanlar felek tarafına gittiler, yukarının sırları üzerine kulak verdiler.

Bu ve gelecek beyitlerde, Cin Suresi'nde geçen "وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا" (Cin, 72/8-9) yani, "Biz semaya yaklaştığımız vakit, o semayı güçlü koruyucu meleklerle ve şihaplarla dolu bulduk. Halbuki biz dinlemek için o semadan oturacak yerlerde otururduk. Şimdi kim dinlemek isterse, kendisi için hazır bir ateş alevi bulur?" ayetine işaret buyrulur. Beyitteki "şeytanlar"dan kasıt, cinlerdir. Şanlı peygamberin gönderilmesinden önce, fetret zamanında, cisimleri hava ve hararetten oluşan cinler, cismani latiflikleri uygun olduğu için, unsuri meleklerden yeryüzünde meydana gelecek olaylara dair bilgileri çalmak için semaya yükselirler ve kendi velileri olan kahinlere birtakım ilavelerle bu bilgileri aktarırlardı. Kahinler de para karşılığında kendilerine başvuranlara, bazıları yalan ve bazıları doğru olan bu bilgileri verirlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz gönderildiği vakit, melekler onları ateş alevleriyle yüce âlemden aşağı âleme kovmaya başladılar.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîflerde sûre-i Cin'de vaki وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (Cin, 72/8-9) ya'ni, “Bíz semâya yaklaştığımız vakit, o semâyı kavî muhafaza melekleriyle ve şihablar ile dolu bulduk. Halbuki biz dinlemek için o semâdan otura- cak yerlerde oturur idik. Şimdi kim dinlemek ister, kendisi için hazır bir ateş alevi bulur?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Beyt-i şerifteki "şeyâtin"den murâd, cinlerdir. Bi'set-i seniyyeden evvel fetret zamânında cisimleri hava ile harâretden terekküb eden cinler letâfet-i cismâniyyeleri müsâid olduğu cihetle melâike-i unsuriyyeden arz üzerinde vâki' olacak hâdisâta dâir ma'lûmât çalmak için semâya suûd ederler ve kendi velîleri olan kâhinlere birtakım ilâveler ile bu ma'lûmâtı ilkā ederler. Ve kâhinler de para mukābilinde mürâcaat edenlere ba'zıları yalan ve ba'zıları doğru olan bu ma'lûmâtı verirler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz ba's olundu, ateş alevleriyle melâike onları âlem-i ulvîden âlem-i süflîye kovmaya başladılar.

3311. O sırlardan biraz kaptılar, ateş alevleri onları derhal semâdan kovdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. O sırlardan biraz kaptılar, ateş alevleri onları derhal semâdan kovdu.

"Şühüb", şihabın çoğuludur; ve "şihâb", ateşin alevi demektir. Semâda geceleri ara sıra kamçı gibi görünür ve bunlara "uçar yıldız" derler. Astronomi bilimine göre bunlar yörüngesinden herhangi bir sebeple ayrılıp uzayda düşen cisimlerdir ki, uzayda hızla hareket etmelerinden dolayı ateş meydana gelip dağılırlar. Bazı parçaları yerçekimine kapılıp yeryüzüne de düşer ki, bunlara "göktaşı" derler. Fakat her görünen ateş alevlerinin mutlaka cisimlerin düşmesinden meydana gelmesi gerekmez. Kur'ân-ı Kerîm'in haber verdiği gibi cinleri kovmak için esirî akışkanlar (esîrî akışkanlar: uzayı doldurduğu varsayılan, ışık ve diğer elektromanyetik dalgaların yayıldığı ortam) arasından ortaya çıkan elektrik kamçıları da olabilir. Bu ateş alevi niteliğini Yüce Allah bilir. İnsan için kesin hüküm vermek doğru değildir. Sözün özü, melekler cinleri semâdan bu ateş alevleriyle kovdu.

"Şühüb”, şihabın cem'idir; ve “şihâb", ateşin alevi demekdir. Semâda geceleri ara sıra kamçı gibi görünür ve bunlara "uçar yıldız" derler. Ilm-i hey'ete göre bunlar mahrekinden herhangi bir sebeble ayrılıp fezâda sukūt eden ecrâmdır ki, fezâda şiddet-i seyirlerinden ateş peyda olup dağılırlar. Ba'zı parçaları arzın câzibesine tutulup arza da sukūt eder ki, bunlara "hacer-i semâvî" derler. Fakat her görünen ateş alevlerinin mutlakā sukūt-i ecrâmdan husûle gelmesi lâzım gelmez. Kur'ân-ı Kerîm'in haber verdiği gibi cinleri tard için seyyâlât-ı esîriyye arasından zuhûr eden elektrik kamçıları da olabilir. Bu ateş alevi keyfiyetini Hak Teâlâ bilir. Beşer için hükm-i kat'î vermek doğru değildir. Velhâsıl melâike cinleri semâdan bu ateş alevleriyle kovup dedi.

3312. Ki: "Gidiniz, oraya bir resûl gelmişdir; her ne isterseniz ondan ele gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. Ki: "Gidiniz, oraya bir resûl gelmiştir; her ne isterseniz ondan ele gelir."

"Yeryüzüne Hakk'ın Resûl'ü ve elçisi gelmiştir. Öncesizliğe ve sonsuzluğa ait olan ilimlerin hepsi ondadır. Her neyi öğrenmek isterseniz ondan öğrenebilirsiniz." Nasıl ki şanlı peygamberimiz Efendimiz, göklere ait olan ilmi de bize tebliğ etti. Bu tebliğler, fakirin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde biraz ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Burada zikri uzun olur.

"Arza Hakk'ın Resûl'ü ve elçisi gelmişdir. Evvele ve âhire mensûb olan ilimlerin hepsi ondadır. Her neyi öğrenmek isterseniz ondan öğrenebilirsiniz." Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz göklere müteallik olan ilmi de bize tebliğ buyurdu. Bu tebliğât fakîrin Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde biraz tafsilen beyan edilmişdir. Burada zikri uzun olur.

3313. "Eğer pahasız inci isterseniz, evlere kapılarından giriniz!" Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da olan, وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا (Bakara, 2/189) ya'ni, "Evlere kapılarından girip çıkın!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Pahasız ve kıymet takdir olunamayan ulûm incilerini elde etmek isterseniz, bu ulûmun kapısı olan enbiyâya müracaat ediniz. Zîrâ onlar ulûm-i ilâhiyye hazînesinin kapısıdırlar." Bu âyet-i kerîme hakkında I. cildin 1656 numarasına müsâdif olan, وَادْخُلُوا الْأَبْيَاتِ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاطْلُبُوا الْأَغْرَاضَ فِي أَسْبَابِهَا "Evlere kapılarından giriniz; garazları da sebebler içinde taleb ediniz!" beyt-i şerîfi dahi geçti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. "Eğer pahasız inci isterseniz, evlere kapılarından giriniz!"

Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde yer alan, وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا (Bakara, 2/189) yani, "Evlere kapılarından girip çıkın!" kutsal ayetine işaret buyrulur. Yani, "Pahasız ve değeri biçilemeyen ilim incilerini elde etmek isterseniz, bu ilimlerin kapısı olan peygamberlere başvurunuz. Çünkü onlar ilahi ilimler hazinesinin kapısıdırlar." Bu kutsal ayet hakkında, birinci cildin 1656 numarasına denk gelen, وَادْخُلُوا الْأَبْيَاتِ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاطْلُبُوا الْأَغْرَاضَ فِي أَسْبَابِهَا "Evlere kapılarından giriniz; maksatları da sebepler içinde arayınız!" şerefli beyti de geçmişti.

3314. O kapının halkasını vur ve kapıda dur! Feleğin damı tarafından size yol yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. O kapının halkasını vur ve kapıda dur! Feleğin damı tarafından size yol yoktur.

İlahi ilimler hazinesinin kapısı olan peygamberler ve onların varisleri olan evliya (Allah dostları) huzurunda tevazu halkasına yapış ve o kapının önünde dur ve bekle! Çünkü feleğin damı ve kubbesi tarafından ilahi ilimler hazinesine ulaşmaya sizin için yol yoktur. "Bîst", "istâden" mastarından "bâyîst" şimdiki zaman emir kipinin kısaltılmışıdır.

Ulûm-i ilâhiyye hazînesinin kapısı olan enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâ huzûrunda tevâzu' halkasına yapış ve o kapının önünde dur ve bekle! Zîrâ feleğin damı ve kubbesi tarafından ulûm-i ilâhiyye hazînesine vusûle sizin için yol yokdur. "Bîst", "istâden" masdarından "bâyîst" emr-i hâzırının muhaffefidir.

3315. Bu uzun yola size hâcet yokdur. Biz toprağa mensub olana sırrın sırlarını vermişiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Bu uzun yola sizin ihtiyacınız yoktur. Biz toprağa mensup olana sırrın sırlarını vermişizdir.

Ey cin topluluğu, sırlara vâkıf olmak için sizin göklere ve bu uzun yola çıkmaya ihtiyacınız yoktur. Biz, şerefli bedeni topraktan yaratılmış olan Resûl'ümüze, sizin vâkıf olmak istediğiniz sırrın sırlarını da vermişizdir. "Sırrın sırları"ndan kasıt, şanlı peygamberin ve onun vârislerinin, esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) tümünü kendilerinde toplamalarıyla hilâfeti (Allah'ın yeryüzündeki temsilciliğini) elde etmeleridir.

Ey cin tâifesi, esrâra vukūf için size eflâke ve bu uzun yola çıkmaya hacet yokdur. Biz cism-i şerîfi toprakdan mahlûk olan Resûl'ümüze sizin vâkıf olmak istediğiniz sırrın sırlarını da vermişizdir. "Sırrın sırları"ndan murâd, Nebiyy-i zîşânın ve onun vârislerinin cem'iyet-i esmâiyyeye mazhariyetle hilâfeti hâiz olmalarıdır.

3316. Eğer hain değilseniz onun önüne geliniz! Her ne kadar kamış iseniz de şeker kamışı olunuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. Eğer hain değilseniz onun önüne geliniz! Her ne kadar kamış iseniz de şeker kamışı olunuz!

Eğer sizlere Hakk'ın ihsanı olan idrake karşı hain değilseniz, o şanlı peygamberin önüne tam bir edep ve tevazu ile geliniz. Her ne kadar şimdiki hâlde içi boş kamış durumunda iseniz de onun sohbetinin bereketleriyle içi ilahi ilimler ve marifetlerle dolu şeker kamışı gibi lezzetli bir mahlûk olasınız!

Eğer sizlere Hakk'ın ihsânı olan idrâke karşı hâin değilseniz, o Nebiyy-i zîşânın önüne kemâl-i edeb ve tevâzu' ile geliniz. Her ne kadar şimdiki halde içi boş kamış mesâbesinde iseniz de onun sohbeti berekâtıyla içi ulûm ve maârif-i ilâhiyye ile dolu şeker kamışı gibi lezîz bir mahlûk olasınız!

3317. O delîl senin toprağından yeşillik bitirir. Cebrail'in atının tırnağından aşağı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. O delil senin toprağından yeşillik bitirir. Cebrail'in atının tırnağından aşağı değildir.

Bu yukarıdan beri zikredilen şerefli beyitler, melekler dilinden sadece cinlere değildir. Aksine, insan ve cinleredir. İnsanlara da pay olduğu "senin toprağından" hitabından anlaşılır. Çünkü cinlerin bedenlerinde toprak unsuru yoktur. Yani, "Ey cüz'î aklına mağrur olan insan, o Hak yolunun delili olan peygamberler ve onların varisleri olan evliyâ, senin topraktan yaratılmış olan bedeninde manevî hayat eseri olan ilahî marifetlerin yeşilliklerini bitirir. O delil, Cebrail (a.s.)'ın atının tırnağından tesir hususunda daha aşağı değildir." İkinci mısrada Tâ Hâ suresinde geçen "Dedi ki: Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir? Dedi ki: Ben onların görmediği şeyi gördüm. Bunun üzerine Resûl'ün izinden bir avuç toprak aldım ve onu attım." (Tâ Hâ, 20/95-96) ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, Cebrail (a.s.) Musa (a.s.)'a insan suretinde ve ata binmiş bir halde göründü. Atının bastığı yerde yeşillik belirirdi. Sâmirî gördü, o izden bir avuç toprak aldı. Musa (a.s.) Tur'a gittiği zaman Benî-İsrail'in altın ve gümüşten yapılmış ziynetlerini bir yere topladı ve eritti. Bir buzağı şekli yaptı ve o toprağı da o maden eridiği zaman içine attı. Buzağı donduktan sonra buzağı gibi ses vermeye başladı. Bu konuda ikinci cildin 2028 numaralı beytinde açıklamalar verilmiştir.

Bu yukarıdan beri zikr olunan ebyât-ı şerîfe melâike lisânından yalnız cinlere değildir. Belki ins ü cinnedir. İnsanlara da hisse olduğu "zi hâket" ["senin toprağından"] hitâbından anlaşılır. Zîrâ ecsâm-ı cinde toprak unsuru yokdur. Ya'ni, "Ey akl-ı cüz'îsine mağrûr olan insan, o Hak yolunun delili olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ senin toprakdan mahlûk olan cisminde hayât-ı mânevî eseri olan maârif-i ilâhiyye yeşilliklerini bitirir. O delîl Cebrail (a.s.)ın atının tırnağından te'sir hususunda daha aşağı değildir." İkinci mısra'da sûre-i Tâ Hâ'da vaki olan قَالَ فَمَا خَطْبَكَ يَا سَامِرِى قَالَ بَصِرْتُ بِمَا لَمْ يبصروا به فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا (Tâ Hâ, 20/95-96) ya'ni, “Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi: “Ey Sâmirî! Bu yaptığın azîm iş nedir?" Sâmirî cevâben dedi: "Ben Benî-İsrail'in görmediği şeyi gördüm. Binâenaleyh, Resûl'ün izinden bir avuç toprak aldım. O yaptığım buzağıya attım!" âyeti kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, Cebrail (a.s.) Mûsâ (a.s.)a beşer sûretinde ve ata binmiş bir halde zâhir oldu. Atının bastığı yerde yeşillik peydâ olurdu. Sâmirî gördü, o izden bir avuç toprak aldı. Mûsâ (a.s.) Tûr'a gittiği vakit Benî-İsrail'in altın ve gümüşden ma'mûl zînetlerini bir yere topladı ve eritti. Bir buzağı şekli yaptı ve o toprağı da o ma'den eridiği vakit içine attı. Buzağı dondukdan sonra buzağı gibi sadâ vermeye başladı. Bu bâbda II. cildin 2028 numaralı beytinde îzâhât verilmişdir.

3318. Eğer sen Cibril'e mensub olan atın toprağı olur isen yenilik içinde yeşil ve tâze olursun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. Eğer sen Cebrail'e ait olan atın toprağı olursan, yenilik içinde yeşil ve taze olursun!

"Cebrail'e ait olan at"tan kasıt, peygamberler ve evliya hazretlerinin unsurlardan oluşan bedenleridir. Ve "Cebrail"den kasıt ise ruhtur. Yani peygamberlerin ve evliyanın ruhlarının idaresi altında bulunan şerefli bedenleri karşısında mütevazı ve zelil olursan, yeni yeni ilahi tecelliler (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması) içinde diri ve taze olursun!

"Cibrîl'e mensûb olan at"dan murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ecsâm-ı unsurileridir. Ve "Cibril"den murâd dahi rûhdur. Ya'ni enbiyâ ve evliyânın rûhlarının idaresi altında bulunan ecsâm-ı şerîfeleri muvâcehesinde mütevâzı' ve zelîl olur isen, yeni yeni tecelliyât-ı ilâhiyye içinde diri ve tâze olursun!

3319. Can bağışlayıcı yeşillik ki, onu Sâmirî buzağıya attı, akıbet gevhere mensub oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Can bağışlayıcı yeşillik ki, onu Sâmirî buzağıya attı, sonunda cevhere ait oldu.

Resûlün eseri olan yeşillik ki, can vericidir ve o eseri Sâmirî cansız olan buzağıya attı, sonunda ruh cevherine ait olup, o cansız heykelden buzağı sesi çıktı.

Resûlün eseri olan yeşillik ki, rûh vericidir ve o eseri Sâmirî câmid olan buzağıya attı, akıbet cevher-i rûha mensûb olup, o câmid heykelden buzağı sadâsı çıktı.

3320. O yeşillikden can tuttu ve sadâ vurdu; öyle bir sada ki, düşmanın fitnesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. O yeşillikten can buldu ve ses çıkardı; öyle bir ses ki, düşmanın fitnesi oldu.

O cansız buzağı, Cibril'in atının bastığı yerde biten yeşillikten can aldı ve buzağı sesi çıkardı. Çıkan ses öyle bir sesti ki, insanoğlunun düşmanı olan İblis'in fitnesi oldu. Bunun gibi, hayvanî ruhunun (bedensel isteklerinin) altında ezilmiş ve insanî ruhunun (manevî yönünün) etkisinden nasipsiz kalmış bir kimse, Cibril'e ait at (ilahi vahiy taşıyıcısı) konumunda olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) cismi önünde alçakgönüllü ve zelil olursa, bu alçakgönüllülük ve zilletten, heykel (cansız beden) konumunda olan cisminde insanî ruhun etkisi ortaya çıkar ve o ruhun sesi konumunda olan ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) zuhur eder. Bu da, ledün ilimlerinin düşmanları olan cüz'î akıl (sınırlı akıl) sahiplerinin yanında fitneye sebep olur.

O câmid buzağı o Cibril'in atının bastığı yerde biten yeşillikden can aldı ve buzağı sadâsı çıkardı. Çıkan sadâ öyle bir sadâ idi ki, benî-âdemin düşmanı olan İblís'in fitnesi oldu. Bunun gibi rûh-i hayvânîsi altında zebûn ve rûh-i insânî eserinden bî-nasîb kalmış olan bir kimse, Cibril'e mensûb at mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cismi önünde mütevâzı' ve zelîl olursa bu tevâzu' ve zilletden heykel mesâbesinde olan cisminde rûh-i insânî eseri zâhir olup, o rûhun sadâsı mesâbesinde olan ulûm-i ledünniyye zuhûr eder ve bu da ulûm-i ledünniyye düşmanları olan akl-ı cüz'î erbâbının indinde fitneyi mûcib olur.

3321. Sır ehli tarafına emîn olarak gelirseniz, doğan gibi ser-külahdan kurtulursunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Sır ehli tarafına güvenilir olarak gelirseniz, doğan gibi baştaki külâhtan kurtulursunuz.

"Ser-külah", av için besledikleri doğan kuşlarının başlarına giydirdikleri külâhtır. Çünkü acemi doğanın kendi cinsleri tarafına meyli vardır; ve avcı olan padişahtan ürker. Bu külâh onun gözlerini kapatır. Yani, "Sır ehli tarafına, onların emanet edeceği sırra güvenilir olarak gelirseniz, doğanın başına geçirilen külâh gibi başınıza geçirilen zorlu riyâzâttan (nefsî perhizlerden) kurtulursunuz. Ruhunuzun gözü melekût âlemini (melekler ve ruhlar âlemi) görmeye başlar. O zaman ilâhî sırlara vâkıf olursunuz."

Menkıbe: Zünnûn-i Mısrî hazretlerine birisi gelip der ki: "Ey şeyh! Bana ilâhî sırlardan bahset!" Hz. Şeyh, "Pekâlâ bahsedeyim. Fakat ondan önce şu kutuyu al, Dicle'nin karşı tarafında oturan falan zâta götür de gel!" der ve eline ağzı kapalı bir kutu verir. O adam da kutuyu alıp yola çıkar. Yol esnasında kutu içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Merak saikasıyla kapağı açar, içinde bir fare varmış. Hayvan hemen sıçrayıp kaçar. O şahıs hayrette kalır ve boş kutuyu götürmeden geri döner, durumu Zünnûn'a anlatır. Zünnûn hazretleri buyurur ki: "Kulların sırlarına güvenilir olmayan kimseye ilâhî sırlar nasıl emanet edilir?" Eğer nefsinizin hain sıfatlarıyla gelirseniz, başınıza riyâzât külâhı geçirilir."

"Ser-külah", av için besledikleri doğan kuşlarının başlarına giydirdikleri külâhdır. Zîrâ acemi doğanın kendi cinsleri tarafına meyli vardır; ve avcı olan pâdişah tarafından tevahhuş eder. Bu külâh onun gözlerini kapar. Ya'ni, "Sır ehli tarafına onun tevdî edeceği sırra emîn olarak gelirseniz doğanın başına geçirilen külâh gibi başınıza geçirilen riyâzât-ı şâkkadan kurtulursunuz. Rûhunuzun gözü âlem-i melekûtu görmeye başlar. O vakit esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf olursunuz."

Menkıbe: Zünnûn-i Mısrî hazretlerine birisi gelip der ki: "Ey şeyh! Bana esrâr-ı ilâhiyyeden bahset!" Hz. Şeyh, "Pekâlâ bahsedeyim. Fakat ondan evvel şu kutuyu al, Dicle'nin karşı tarafında sâkin olan falan zâta götür de gel!" der ve eline ağzı kapalı bir kutu verir. O adam dahi kutuyu alıp yola çıkar. Esnâ-yı râhda kutu içinde bir şeyin hareket ettiğini hisseder. Sâika-i merâk ile kapağı açar, içinde bir fâre var imiş. Hayvan hemân sıçrayıp kaçar. O şahıs hayretde kalır ve boş kutuyu götürmeden ise geriye döner, keyfiyeti Zünnûn'a anlatır. Zünnûn hazretleri buyurur ki: "Kulların esrârına emîn olmayan kimseye esrâr-ı ilâhiyye nasıl tevdî olunur?" Eğer nefsinizin sıfât-ı hâinesiy-le gelirseniz, başınıza riyâzât külâhı geçirilir."

3322. Göz bağı ve kulak bağı olan ser-külahdan ki, doğan ondan miskîn ve süflî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Göz bağı ve kulak bağı olan ser-külahdan ki, doğan ondan miskin ve süflî olur.

"Nejend" veya "nijend", gamlı ve donuk ve alçak ve iniş ve öfkeli anlamlarına gelir. Burada gamlı veya süflî anlamları uygun olur.

“Nejend” veya “nijend”, gamlı ve câmid ve alçak ve iniş ve öfkeli ma'nâlarına gelir. Burada gamlı veyâ süflî ma'nâları münasib olur.

3323. O külahdan doğanın gözüne sedd vardır. Zîrâ onun bütün meyli kendi cinsi tarafınadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. O külâhtan dolayı doğanın gözünde bir engel vardır. Çünkü onun bütün eğilimi kendi cinsinedir.

"Doğan"dan kasıt, Hakk Yolcusu'dur. Bu beyitlerin özeti şudur: Eğer insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzuruna nefsinizin gerektirdiği sıfatlar olan hıyanetle gelirseniz, o kâmil sizin başınıza, şahların doğanların başına geçirdiği külâh gibi, zorlu riyâzât (nefsî perhizler) külâhını geçirir. Ve eğer nefsinizin gerektirdiği sıfatları ihmal edip o kâmilin huzuruna emin olarak giderseniz, bu külâhtan kurtulursunuz. Çünkü zorlu riyâzât külâhından dolayı Hakk Yolcusu'nun nefsi miskinleşir ve alçalır; ve kendi cinsi olan nefis sahiplerine eğilim göstermez, bu riyâzât külâhı buna engel olur.

“Doğan”dan murâd, sâlikdir. Bu beyitlerin hülâsası budur ki: Eğer insân-ı kâmilin huzûruna nefsinizin sıfât-ı îcâbâtı olan hıyânetle gelirseniz, o kâmil sizin başınıza doğanların başına şahların geçirdiği külâh gibi riyâzât-ı şâkka külâhını geçirir. Ve eğer nefsinizin sıfât-ı icâbâtını ihmal edip o kâmilin huzûruna emîn olarak giderseniz, bu külâhdan kurtulursunuz. Zîrâ riyâzât-ı şâkka külâhından sâlikin nefsi miskîn olur ve alçalır; ve kendi cinsi olan ashâb-ı nefse meyil etmez, bu riyâzât külâhı mâni' olur.

3324. Vaktaki kendi cinsinden kesildi, şaha yâr oldu. Doğan sahibi onun gözünü açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Kendi cinsinden kesildiği vakit, şaha yâr oldu. Doğan sahibi onun gözünü açar.

Nefis ehli olan sâlik (Hakk yolcusu), giydiği riyâzât (nefsî perhizler) külahının tesiriyle hakiki şah olan Hakk'a yâr olduğu ve yabancılardan geçtiği zaman, doğan sahibi olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) onun başındaki külahı çıkarıp gözlerini açar.

Ashâb-ı nefisden olan sâlik giydiği riyâzât külâhının te'sîriyle şâh-ı hakîkî olan Hakk'a yâr olduğu ve ağyârdan geçtiği vakit, doğan sâhibi olan insân-ı kâmil onun başındaki külâhı çıkarıp gözlerini açar.

3325. *3325. Hak şeytanları kendi mirsadından, akl-ı cüz'îyi kendi istibdâdından kovdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. Hak, şeytanları kendi gözetleme yerinden, cüz'î aklı kendi başına buyrukluğundan kovdu.

"Mirsad", geniş yol ve güzergâh; ve "istibdâd", kendi görüşünde bağımsızlık demektir. Yani "Yüce Allah, cinleri kendi geniş yolundan kovdu ve cüz'î aklı da kendi görüşündeki bağımsızlığından kovdu" da buyurdu.

“Mirsad”, geniş yol ve güzergâh; ve “istibdâd”, re'yinde istiklâl demekdir. Ya'ni “Hak Teâlâ, cinleri kendi geniş yolundan kovdu ve akl-ı cüz'îyi de kendi re'yindeki istiklâlinden kovdu” da buyurdu.

3326. Ki: "Az başlık et, sen müstebid değilsin! Belki bir kalbin şakirdisin ve müstaidsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Ki: "Az başlık et, sen müstebid değilsin! Belki bir kalbin şakirdisin ve müstaidsin."

"Ey cüz'î akıl (ferdî akıl), sen az yöneticilik yap, çünkü senin görüşün doğru değildir ki, bağımsızlık sahibi olasın. Aksine sen, küllî aklın (evrensel akıl) tecelligâhı olan bir insân-ı kâmilin kalbinin öğrencisisin ve o kalbin öğretisini kabule yatkınsın." Çünkü cüz'î akıl, küllî akıldan kuvvet alır.

"Ey akl-ı cüz'î, sen az riyâset et, zîrâ senin re'yin doğru değildir ki, istiklâl sahibi olasın. Belki sen akl-ı küllün mazharı olan bir kâmilin kalbinin şâkirdisin ve o kalbin ta'lîmini kabûle müstaidsin." Zîrâ, akl-ı cüz'î, akl-ı küllden kuvvet bulur.

3327. "Çabuk kalbe git, zîrâ sen kalbin cüz'üsün. Agâh ol ki, sen bir adil pâdişahın bendesisin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. "Çabuk kalbe git, çünkü sen kalbin bir parçasısın. Uyanık ol ki, sen adil bir padişahın kulusun."

"Kalp"ten kastedilen, küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmilin kalbidir. "Ey cüz'î akıl sahibi olan kişi! Çabuk insân-ı kâmilin kalbine gir ve onun sevgisini kazan! Çünkü senin cüz'î aklın o küllî akıldandır. Kendini cüz'î aklın dar dairesinde zelil etme! Uyanık ol ki, sen adil bir padişah olan küllî aklın kulusun. Bu eksik aklın yönlendirmesiyle aşağı âlemde kalma!"

"Kalb"den murâd, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin kalbidir. "Ey akl-ı cüz'î sahibi olan kimse! Çabuk insân-ı kâmilin kalbine gir ve onun muhabbetini kazan! Zîrâ, senin akl-ı cüz'în o akl-ı küldendir. Kendini akl-ı cüz'înin dar olan dâiresinde zelîl etme! Âgâh ol ki, sen bir âdil pâdişâh olan akl-ı küllün bendesisin. Bu akl-ı nâkısın sevkiyle âlem-i süflîde kalma!"

3328. Onun bendeliği sultanlıkdan iyidir. Zîrâ, “Ben hayırlıyım!" şeytana mensub olan sözdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Onun kulluğu sultanlıktan daha iyidir. Çünkü "Ben daha hayırlıyım!" sözü şeytana ait bir sözdür.

Küllî aklın tecelli yeri olan kalbin, yani insân-ı kâmilin kulluğu, dış görünüşteki sultanlıktan daha iyidir. Ey dış ilim sahibi! Sen kendi dış ilmine bakıp insân-ı kâmile karşı, "Ben ondan daha hayırlıyım!" deme! Çünkü أنا خير منه (A'raf, 7/12; Sâd, 38/76) yani "Ben ondan daha hayırlıyım!" sözünü Hz. Adem'e karşı şeytan söyledi. Ve Adem'in dış görünüşüne bakıp iç yüzüne nüfuz edemedi ve aldanarak ilâhî rahmetten kovulmuş oldu.

Akl-ı küllün mazharı olan kalbin ya'ni, insân-ı kâmilin bendeliği, zâhirî sultanlıkdan iyidir. Ey âlim-i zâhirî! Sen kendi ilm-i zâhirîne bakıp insân-ı kâmile karşı, "Ben ondan hayırlıyım!" deme! Zira أنا خير منه (A'raf, 7/12; Sâd, 38/76) ya'ni, "Ben ondan hayırlıyım!" sözünü Hz. Adem'e karşı şeytan söyledi. Ve Adem'in zâhirine bakıp bâtınına nüfüz edemedi ve aldandı, matrûd-i ilâhî oldu.

3329. Ey mahbûs, farkı gör ve Adem'in bendeliğini İblîs'in kibrinden ayırt et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. Ey mahpus, farkı gör ve Adem'in kulluğunu İblis'in kibrinden ayırt et!

"Habîs", sıfat-ı müşebbehe (benzetme sıfatı) olup, mef'ûl (edilgen) anlamında "mahpus" demektir. "Ey nefsanî sıfatların mahpusu olan kimse, insân-ı kâmil Adem-i Safi'nin vârisidir. Ona karşı, bir baş eğip hürmet ve itaat etmek var, bir de İblis'in kibri gibi kibir ve azamet edip ona muhalefet etmek var. Bu iki halden hangisinin daha makbul olduğunu ayırt et!" Hint nüshalarında "habîs" yerine "hasîs" (alçak, bayağı) geçmektedir. "Alçak tabiatlı" demektir ki önceki anlamı destekler.

"Habîs", sıfat-ı müşebbehe olup, mef'ûl ma'nâsında "mahbûs" demekdir. "Ey sıfât-ı nefsâniyyenin mahbûsu olan kimse, insân-ı kâmil Adem-i Safi'nin vârisidir. Ona karşı, bir baş eğip hürmet ve itâat etmek var, bir de İblîs'in kibri gibi kibir ve azamet edip ona muhâlefet etmek var. Bu iki halden hangisinin daha makbûl olduğunu ayırt et!" Hind nüshalarında "habîs" yerine "hasîs" vâki'dir. "Alçak tabîatlı", demek olup evvelki ma'nâyı müeyyiddir.

3330. O kimse ki, yolun güneşidir, "Her kim nefsini zelîl etti ise ne mutlu!" [3344] sözünü söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. O kimse ki, yolun güneşidir, "Her kim nefsini zelîl etti ise ne mutlu!" sözünü söyledi.

Tabiat karanlığı içinde Hak yolunu aydınlatan bir güneş olan Peygamberler Sultanı (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde طوبى لمن ذلت نفسه yani, "Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelîl etti!" buyurdu ve nefsin kötü sıfatlarından kurtulup, onu ruhunun hükümlerine boyun eğdiren ve zelîl eden Hz. Adem'in vârisi olan insân-ı kâmildir. O, kâmil ruhunun latif eserleriyle kendisine sığınan ve nefsin sıfatları ateşleri altında kavrulan kimselere rahatlık verir.

Zulmet-i tabîat içinde Hak yolunu aydınlatan bir güneş olan Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde طوبى لمن ذلت نفسه ya'ni, "Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelîl etti!" buyurdu ve nefsin kötü sıfatlarından kurtulup, onu ruhunun ahkâmı altında zebûn ve zelîl eden Hz. Adem'in vârisi olan insân-ı kâmildir. O kâmil rûhunun âsâr-ı latîfesiyle kendisine ilticâ eden ve sıfât-ı nefis ateşleri altında kavrulan kimselere râhat îrâs eder.

3331. Tuba'nın sâyesini gör ve latîf uyu! Baş koy, sâyede serkeşsiz uyu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Tuba'nın gölgesini gör ve latif uyu! Baş koy, gölgede serkeşsiz uyu!

"Tûbâ", cennette bir ağacın adıdır; ve Hint dilinde "cennet" demektir; ve şaşkınlık ve en son arzu anlamına da gelir. Bazı dilbilimciler nezdinde, aslı "tuyb" (طيب) idi. "Ba" harfinin öncesi ötreli olduğu için "vav"a dönüştürüldü. Bu görüşe göre anlamı, "rızâ ve iyilik" demektir. "Tûbâke!" ve "Tûbâ leke!" derler ki, "Senin için hayır ve saadettir!" demektir. Türkçede "Ne mutlu!" "Ne saadet!" diye tercüme edilir. Önceki şerefli beyitte bu anlamdadır. Bu şerefli beyitte de cennetteki Tûbâ ağacı demek olup, insân-ı kâmil bu âlemde bu ağaca benzetilmiştir. Yani, "Dünyada cennet Tûbâ'sının misali olan insân-ı kâmilin gölgesini gör ve ona sığınıp, rahatça uyu; o gölgede uyu, serkeş olan nefis olmaksızın yat!" demek olur. "Ser-nihâden", Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "uyumak"tan kinayedir. "Hasbîden", hem "yatmak" ve hem de "uyumak" anlamlarına gelir. Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin gölgesine tevazu ile sığınan kimsenin nefsinin serkeşliğinden emin olarak rahat edeceğine işaret buyurulur.

"Tûbâ", cennetde bir ağacın adıdır; ve Hind lügatında "cennet" demekdir; ve tahayyür ve aksâ-yı ümniyye ma'nâsına da gelir. Ba'zı ehl-i lügat indinde, aslı tuyb (طيب) idi. "Ba"nın mâkabli mazmûm olduğu için "vâv"a kalb olundu. Bu mütâlaaya göre ma'nâsı, "rızâ ve iyilik" demek olur. "Tûbâke!" ve "Tûbâ leke!" derler ki, "Senin için hayır ve saâdetdir!" demekdir. Türkçe'de "Ne mutlu!" "Ne saâdet!" diye tercüme olunur. Evvelki beyt-i şerîfde bu ma'nâyadır. Bu beyt-i şerîfde dahi cennetdeki Tûbâ ağacı demek olup, insân-ı kâmil bu âlemde bu ağaca teşbih buyurulmuşdur. Ya'ni, "Dünyâda tûbâ-yı cennetin misâli olan insân-ı kâmilin sâyesini gör ve ona ilticâ edip, müsterîhâne uyu; o sâyede uyu, serkeş olan nefis olmaksızın yat!" demek olur. "Ser-nihâden", Bahâr-ı Acem in beyânına göre "uyumak"dan kinâyedir. "Hasbîden", hem "yatmak" ve hem de "uyumak" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmilin sâyesine tevâzu' ile ilticâ eden kimsenin nefsinin serkeşliğinden emîn olarak râhat edeceğine işaret buyurulur.

3332. "Zellet nefsehu"nun gölgesi hoş yatacak bir yerdir. Safâ müstaidlerine mahsus uyuyacak bir yerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. "Nefsini alçaltanın" gölgesi hoş yatılacak bir yerdir. Saflık kazanmaya yatkın olanlara özgü uyuyacak bir yerdir.

"Nefsini alçaltanın" gölgesi hoş yatılacak bir yerdir. Saflık kazanmaya yatkın olanlara özgü uyuyacak bir yerdir. "Nefsi zelîl olana ne mutlu!" hadîs-i şerîfi gereğince amel edip, nefsini Hak karşısında tam bir alçak gönüllülükle zelîl etmiş olan ve cennet Tûbâ'sı gibi olan insân-ı kâmilin sâyesi ve gölgesi, hoş ve rahat bir şekilde yatılacak bir yerdir. Kalpleri saflık kazanmaya yatkın olan sâlikler için güvenli bir şekilde uyuyacak bir yerdir. Oraya sığınan bir kimseye, nefsin her biri yırtıcı canavar hükmünde olan sıfatları ve Âdem oğlunun düşmanı olan İblîs hücum edemez. "Mezca", ism-i mekân (yer ismi) olup, "yatacak yer"; ve "mehca", uyuyacak yer demektir.

"Zellet nefsehu"nun gölgesi hoş yatacak bir yerdir. Safâ müstaidlerine mahsus uyuyacak bir yerdir. ["Nefsi zelîl olana ne mutlu!"] hadîs-i şerîfi mûcibince amel edip, nefsini Hak muvâcehesinde zillet-i kâmile ile zelîl etmiş olan ve cennet Tûbâ'sı misâli bulunan insân-ı kâmilin sâyesi ve gölgesi hoş ve müsterîhâne bir sûrette yatacak bir yerdir. Kalbleri safvet iktisabına müstaid olan sâlikler için emîn bir sûretde uyuyacak bir yerdir. Oraya ilticâ eden bir kimseye nefsin her birisi yırtıcı canavar mesâbesinde olan sıfatları ve düşman-ı benî-Adem olan İblîs hücum edemez. "Mezca", ism-i mekân olup, "yatacak yer"; ve "mehca", uyuyacak mahal demekdir.

3333. Eğer bu sayeden benlik tarafına gidersen, hemân tâgî olursun ve yolu kaybedersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. Eğer bu gölgeden benlik tarafına gidersen, hemen azgın olursun ve yolu kaybedersin.

Eğer cennetin Tûbâ ağacı (İbn Arabî terminolojisi: Hakikat-i Muhammediyye'nin bir mertebesi) mesabesinde olan bu insân-ı kâmile boyun eğmeyip de, "O da benim gibi bir adam!" deyip benlik ve enâniyet (benlik davası) tarafına gidersen İblîs gibi azgın ve sapkın olursun ve ilâhî rahmetten kovulmuş olup, Hak ve hidâyet yolunu kaybedersin.

بيان آن كه يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَى اللَّهِ وَ رَسُولِهِ

"Ey mü'minler! Söz ve fiil olarak Allah'ın ve Resûl'ünün önüne geçmeyin!" anlamında olan âyet-i kerîmenin açıklamasıdır.

Bu âyet-i kerîme Hucurât sûresinin ilk âyetidir. Bu iki şerefli beyit de Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin Hadîka'sından alınmıştır. İkinci beytin sonundaki "me-tırâş", "terâşîden" masdarından nehy-i hâzırdır (olumsuz emir kipidir). "Terâşîden", yontmak anlamına geldiği gibi, Şemsü'l-Lügāt'ın açıklamasına göre, "tırmalamak" ve "koparmak" ve "beklemek" ve "gāib etmek" (yok etmek) anlamlarına da gelir.

Eğer Tûbâ-yı cennet mesâbesinde olan bu kâmile boyun eğmeyip de, "O da benim gibi bir adam!" deyip benlik ve enâniyet tarafına gidersen İblîs gibi tâgî ve azgın olursun ve matrûd-i ilâhî olup, Hak ve hidâyet yolunu kaybedersin.

بيان آن كه يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَى اللَّهِ وَ رَسُولِهِ

"Ey mü'minler! Kavlen ve fiilen Allah'ın ve Resûl'ünün önüne geçmeyin!" ma'nâsında olan âyet-i kerîmenin beyânındadır

Bu âyet-i kerîme sûre-i Hucurât'ın evvelidir. Bu iki beyt-i şerîf dahi Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin Hadîka'larından muktebesdir. İkinci beytin nihâyetindeki "me-tırâş", "terâşîden" masdarından nehy-i hâzırdır. "Terâşîden", yontmak ma'nâsına geldiği gibi, Şemsü'l-Lügāťın beyânına göre, "tırmalamak" ve "koparmak" ve "beklemek" ve "gāib etmek" ma'nâlarına da gelir.

3334. Şeyhin ve üstâdın emrinin zilli altında arkaya git! İnkıyâddan sâkit ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Şeyhin ve üstadın emrinin gölgesi altında geri dur! İtaatten sus!

Ey Hakk Yolcusu! Kâmil bir şeyhin ve usta bir üstadın emrinin gölgesi altında, kendi aklını ve zekânı göstermek için ileriye gitme! Daima onun emrini rehber edinip öne geçir ve kendin geri kal! Ve onun huzurunda marifet göstereceğim diye gevezelik etme, sus! Fakat, bu suskunluğun itaat yönünden olsun. Yani içinden, "Bu emir yanlıştır ama ne yapayım! Sesimi çıkaramam, tarikat usulü engeldir!" deme! Aksine, "Bu emir benim aklıma uygun gelmiyor, ama üstadımın elbette bu emrinde benim anlayamadığım bir yön vardır" de! Eğer sen böyle düşünür isen üstadın senin sorununu çözer.

Menkıbe: Bir bayram günü üstadım Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede (k.s.) hazretlerini tebrik ve ziyaret için Çayırlı Medresesi'ndeki odasına gitmiştim. Odada başka ziyaretçiler de vardı. Ziyaretçiler odada bir halka halinde iki diz üzerine oturmuşlardı. Hz. Üstad sohbet esnasında bir hadis-i şerif okudu ve "Sadakâllahü'l-azîm" dedi. Ben içimden dedim: "Hazret "Sadaka Resûlullah" diyeceği yerde, yanılarak "Sadakallâhü'l-azîm" dedi!" Hazret o kadar cemaat arasında bana dönüp, yine o hadis-i şerifi okudu ve anlamlı bir bakışla yine "Sadakallâhü'l-azîm" dedi. Bu defa ben içimden, şaşırıp, "Acaba, niçin böyle buyurdular?" dedim. Hz. Üstad bu sefer bana hitaben: “Öyle değil mi ya? `وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ` (Necm, 53/3-4) yani, "Peygamber nefsanî arzusundan konuşmaz! O ancak vahyolunan bir vahiydir" buyurdular ve içimdeki düğümü çözdü. Bu sebeple, Hakk Yolcusu'nun insân-ı kâmil huzurundaki suskunluğu yalnız zahiren değil, batınen de olması lazımdır. Beyt-i şerifteki itaat hem zahire hem de batına aittir.

"Ey sâlik! Bir şeyh-i kâmilin ve üstâd-ı hâzıkın emrinin sâyesi altında, kendi aklını ve zekânı göstermek için ileriye gitme! Dâimâ onun emrini rehber ittihâz edip öne geçir ve kendin geri kal! Ve onun huzûrunda ma'rifet göstereceğim diye gevezelik etme, sâkit ol! Fakat, bu sükûtun inkıyâd cihetinden olsun." Ya'ni içinden, "Bu emir yanlışdır ama ne yapayım! Sesimi çıkaramam, usûl-i tarîkat mâni'dir!" deme!. Belki, "Bu emir benim aklıma muvâfık gelmiyor, ama üstâdımın elbet bu emrinde benim anlayamadığım bir cihet vardır" de! Eğer sen böyle düşünür isen üstâdın senin müşkilini halleder.

Menkıbe: Bir bayram günü üstâdım Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede (k.s.) hazretlerini tebrik ve ziyâret için Çayırlı Medresesi'ndeki odasına gitmiş idim. Odada başka ziyaretçiler de var idi. Ziyaretçiler odada bir halka hâlinde iki diz üzerine oturmuşlardı. Hz. Üstâd sohbet esnasında bir hadîs-i şerîf okudu ve "Sadakâllahü'l-azîm" dedi. Fakîr içimden dedim: "Hazret "Sadaka Resûlullah" diyeceği yerde, sehven "Sadakallâhü'l-azîm" dedi!" Hazret o kadar cemâat arasında fakîre teveccüh edip, yine o hadîs-i şerîfi okudu ve ma'nîdâr bir nazar ile yine "Sadakallâhü'l-azîm" dedi. Bu defa fakîr içimden, taaccüb edip, "Acabâ, niçin böyle buyurdular?" dedim. Hz. Üstâd bu sefer fakîre hitâben: “Öyle değil mi ya? `وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ` (Necm, 53/3-4) ya'ni, "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez! O ancak vahy olunan bir vahiydir" buyurdular ve içimdeki ukdeyi halletti. Binaenaleyh, sâlikin insân-ı kâmil huzûrundaki sükûtu yalnız zâhiren değil, bâtınen dahi olması lâzımdır. Beyt-i şerîfteki inkıyâd hem zâhire ve hem bâtına âiddir.

3335. Ve yoksa her ne kadar müstaid ve kābil isen de kâmilin lafından dolayı mesh olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. Yoksa her ne kadar yatkın ve kabiliyetli olsan da, insân-ı kâmilin sözünden dolayı mesh olursun.

Eğer insân-ı kâmilin huzurunda zikredilen edep dairesinde hareket etmezsen, her ne kadar kemâl kazanmaya yatkınlığın ve kabiliyetin olsa bile, kendi kemâlinden bahsederek övündüğün için, bâtınının (iç dünyasının) sureti mesh olur. "Mesh", sözlükte bir şeyin iyi olan suretinin kötü surete dönüşmesi anlamındadır.

"Eğer huzûr-i kâmilde zikr olunan edeb dâiresinde hareket etmezsen, her ne kadar iktisâb-ı kemâle isti'dâd ve kabiliyetin olsa bile, kendinin kemâlin-den bahisle övündüğün için, bâtınının sûreti memsûh olur." "Mesh", lügatte bir şeyin iyi olan sûreti fenâ sûrete tahavvül etmesi ma'nâsınadır.

3336. Hayırlı olan râz üstadından baş çekersen isti'dâddan dahi geri kalırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. Hayırlı olan râz üstadından baş çekersen isti'dâddan (yatkınlık, kabiliyet) dahi geri kalırsın.

"Ey Hakk Yolcusu, ilahi sırlardan haberdar olan o olgun üstattan yüz çevirirsen ve ona karşı gelip isyan edersen, kabiliyetten dahi geri kalırsın." Bilinmeli ki, kabiliyet iki çeşittir. Birisi "kılınmış" ve diğeri "kılınmamış"tır. "Kılınmamış kabiliyet", kişinin sabit hakikatinin kabiliyetidir ki, bu asla değişmez. Ve "kılınmış kabiliyet" ise an be an değişir. Örneğin, yeni doğan bir çocuk konuşma sıfatına sahip olduğu hâlde konuşamaz. Bu sıfat onun ezelî kabiliyeti olmakla birlikte kuvvededir (potansiyel hâlde). Fiilen ortaya çıkışı, bedeninin an be an büyüyüp bu sıfatın ortaya çıkışına uygun bir hâle gelmesiyle olur. Bu sebeple, bedene ait olan bu kabiliyet kılınmıştır. Hayvan yavrusunda, bu konuşma sıfatına ezelî kabiliyet olmadığı için bedeni ne kadar büyüse de yine konuşma imkânı olmaz.

"Ey sâlik, esrâr-ı ilâhiyyeden haberdar olan o üstâd-ı kâmilden baş çekersen ve ona karşı serkeşlik edersen isti'dâddan dahi geri kalırsın." Ma'lûm olsun ki, isti'dâd iki nevi'dir. Birisi "mec'ûl" ve diğeri "gayr-i mec'ûl"dür. "İsti'dâd-ı gayr-i mec'ûl", şahsın ayn-ı sabitesinin isti'dâdıdır ki, bu aslâ değişmez. Ve "isti'dâd-ı mec'ûl" ise ânen-fe-ânen tebeddül eder. Meselâ yeni doğan bir çocuk sıfat-ı kelâm [sahibi] olduğu halde konuşamaz. Bu sıfat onun isti'dâd-ı ezelîsi olmakla beraber kuvvededir. Fiilen zuhûru cisminin ânen-fe-ânen büyüyüp bu sıfatın zuhûruna müsâid bir hâle gelmesiyle olur. Binâenaleyh, cisme ait olan bu isti'dâd mec'ûldür. Hayvan yavrusunda, bu sıfat-ı kelâma isti'dâd-ı ezelî olmadığı için cismi ne kadar büyüse, yine tekellüm imkânı olmaz.

3337. Sen henüz çizme dikicilikde sabr et! Eğer sabırsız olursan eskici olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Sen henüz çizme dikiciliğinde sabret! Eğer sabırsız olursan eskici olursun.

"Mûze", çizme ve lapçın (bir tür ayakkabı) demektir. Ve çizme dikiciliği, şakirtlik (çıraklık) tarzından kinayedir. "Pâre-dûz", eskici ve eski ayakkabılara yama yapan kimsedir. Bu da önceki sanata göre daha değersizdir. Yani, "Ey Hakk Yolcusu! Sen insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurunda çıraklık alçakgönüllülüğüne sabretmezsen ve olgunluk iddiasına kalkışırsan, sonra onu reddederek daha değir bir hâle düşersin" demek olur.

"Mûze", çizme ve lapçın demekdir. Ve çizme dikicilik şâkirdlik şîvesinden kinâyedir. "Pâre-dûz", eskici ve eski ayakkabılara yama yapan kimsedir. Bu da evvelki san'ata nazaran hakîrdir. Ya'ni, "Ey sâlik! Sen insân-ı kâmilin huzûrunda şâkirdlik zilletine sabr etmezsen ve kemâl da'vâsına kıyâm edersen, sonra onu redd ile daha hakîr bir hâle düşersin" demek olur.

3338. Eski dikicilere eğer sabır ve hilim olaydı, hepsi ilim ile yeni dikici olurlardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Eski dikicilere eğer sabır ve hilim olsaydı, hepsi ilim ile yeni dikici olurlardı.

"Eski dikiciler"den kasıt, zahirî ilimler ve felsefe ile meşgul olanlardır. "Yeni dikici"den kasıt ise, ledünnî (Allah tarafından doğrudan öğretilen) ve bâtınî ilimlerin sahipleridir. Yani, "Zahirî ilimler sahiplerinde eğer nefisleriyle mücadeleye ve riyâzâta (nefsî perhizlere) sabır ve kibir ile enâniyetlerine (benliklerine) tecavüz (saldırı) vuku bulduğunda sabır olsaydı, hepsi ledünnî ilimler ile yeni hikmet sahipleri olurlardı."

"Eski dikiciler"den murâd, ulûm-i zâhiriyye ve felsefe ile meşgul olanlardır. "Yeni dikici"den murâd, ulûm-i ledünniyye ve bâtıniyye erbâbıdır. Ya'ni, "Ulûm-i zâhire erbâbında eğer nefisleriyle mücâhedeye ve riyâzete sabır ve kibir ve enâniyetlerine tecavüz vukū'unda sabır olaydı, hepsi ulûm-i ledünniyye ile yeni hikmet erbâbı olurlar idi."

3339. Binaenaleyh, çalışırsın ve sonunda kelâlden yine sen kendin "Akıl ıkāldir" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Bu sebeple, çalışırsın ve sonunda yorgunluktan yine sen kendin "Akıl ayak bağıdır" dersin.

"Kelâl", yorgunluk; "ıkāl" ayak bağı demektir. Yani, "Ey zahirî âlim! Kendi akıl ve zekâna güvenerek ilahî hikmetlere vakıf olmak için çalışır, çabalarsın. Sonunda da yorgunluktan yine sen kendi dilinle itiraf edip dersin ki, 'Akıl ayak bağıdır!'" Bilinmeli ki, "akıl ayak bağıdır" sözünü söyleyenin İmam Fahreddin-i Râzî olduğu rivayet edilir. Davud-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nde adı geçen âlimin şu beyitlerini kaydediyor: "Akılların idrakinin sonu ayak bağıdır. Ve âlimlerin çoğunun çabası sapkınlıktır. Ve biz uzun ömrümüzde tartışmamızdan dedikodu toplamaktan başka bir şey elde etmedik."

Adı geçen kişi bu beyitleri can çekişme hâlinde söylemiştir. İmam Fahreddin-i Râzî, hicretin 543. senesinde doğdu; 544. senesinde doğduğu da rivayet edilir. Muhyi's-sünne Ebû Muhammed el-Begavî'nin öğrencilerinden olan babası Ziyaüddin'den ilimlerin başlangıçlarını ve Meraga'da Mecdü'l-Cîlî'den ilim ve hikmeti, Kemal es-Simmânî'den fıkhı okudu; ve İmam-ı Haremeyn'in Şamil ismindeki kitabını ezberlediği rivayet edilir. Arapça ve Farsça dilleriyle vaaz ve nasihatte çok başarılıydı ve tasavvufa da vakıftı. Çeşitli ilim ve fenlerde bir derya ve zekâ ve irfanda benzeri nadirdi. Tefsir, el-Metâlibü'l-âliye, Nihâyetü'l-ukül, el-Erbaîn, İrşadü'n-nezâir, el-Meâlim, Şerhu'l-işârât, Uyûnü'l-hikmet, ilh. gibi birçok eseri vardır. Hicrî 606 senesinde Herat şehrinde vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.

Şimdi, zahirî ilimlerde eşsiz olan böyle şerefli bir zat can çekişme hâlinde bu beyitleri söylerse, diğer kendilerini beğenen cüz'î zahirî ilim sahiplerinin hâli nasıl olur?

"Kelâl", yorgunluk; "ıkāl" ayak bağı. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî! Kendi akıl ve zekâna i'timâden hikemiyât-ı ilâhiyyeye vukūf için çalışır, çabalarsın. Sonunda da yorgunlukdan yine sen kendi lisânınla i'tiraf edip dersin ki, "Akıl ayak bağıdır!" Ma'lûm olsun ki, "akıl ıkāldir” sözünü söyleyenin İmâm Fahreddin-i Râzî olduğu rivâyet olunur. Dâvûd-ı Kayserî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhî'nde âlim-i müşârünileyhin şu beyitlerini kayd ediyor: "Akılların idrâkinin nihâyeti ayak bağıdır. Ve âlimlerin çoğunun sa'yi dalâldir. Ve biz tûl-i ömrümüzde bahsimizden kıyl ü kāl cem' etmemizden gayrı bir şey istifade etmedik."

Müşârünileyh bu beyitleri hâlet-i nez'inde söylemişdir. İmâm Fahreddin-i Râzî, hicretin 543. senesinde tevellüd eyledi; 544. senesinde tevellüdü de rivâyet olunur. Muhyi's-sünne Ebû Muhammed el-Begavî'nin şâkirdlerinden olan babası Ziyâüddin'den mebâdî-i ulûmu ve Mecdü'l-Cîlî'den Merâğa'da ilim ve hikmeti, ve Kemâl es-Simmânî'den fıkhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil ismindeki kitabını hıfz ettiği rivâyet olunur. Lisân-ı Arabî ve Fârisî ile va'z ve nasîhatde yed-i tûlâ sâhibi idi ve tasavvufa da vakıf idi. Ulûm ve fünûn-i mütenevviada bir deryâ ve zekâ ve irfanda misli nâdir idi. Tefsîr, el-Metâlibü'l-âliye, Nihâyetü'l-ukül, el-Erbaîn, İrşadü'n-nezâir, el-Meâlim, Şerhu'l-işârât, Uyûnü'l-hikmet, ilh. gibi birçok musannefâtı vardır. 606 sene-i hicriyyesinde Herat şehrinde vefat etmişdir. Rahmetullahi aleyh.

İmdi ulûm-i zâhiriyyede yektâ olan böyle bir zât-ı şerîf hâlet-i nez'inde bu beyitleri kāil olursa, sâir kendilerini beğenen ulûm-i zâhiriye-i cüz'iyye sahiblerinin hâli nasıl olur?

3340. O müfelsif adam gibi ki, ölüm gününde, aklı çok kanatsız ve kuvvetsiz görürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. O felsefeci adam gibi ki, ölüm gününde, aklı çok kanatsız ve kuvvetsiz görürdü.

3341. O dem garazsız i'tiraf etti ki: "Zekâvetden dolayı atı beyhûdeden sürdük!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. O an garazsız bir şekilde itiraf etti ki: "Zekâdan dolayı atı boş yere sürdük!"

3342. Bir gurûrdan nâşî ricâlden baş çektik! Hayal deryasında yüzgeçlik ettik!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. Bir gururdan dolayı ricâl-i gaybdan (Allah dostlarından) yüz çevirdik! Hayal denizinde yüzücülük ettik!

Yukarıdaki beyitte adı geçen felsefeci adam ile İbn-i Sînâ'ya işaret edilmiştir. Adı geçen kişi filozofların şeyhidir. Vefatı sırasında, "Ebû Ali, bu âlemden müflis ve cahil olarak gidiyor!" demiştir. Bu zat, kendi aklına ve zekâsına mağrur olduğu için zamanındaki evliyâullaha (Allah dostlarına) bağlanmaktan kendisini müstağni (ihtiyaçsız) görmüş ve aklı ve zekâsıyla eşyanın hakikatlerini idrak etmeye çalışmıştır. Bu zat hakkında Nefehâtü'l-Üns'te şöyle bir fıkra (hikâye) bulunmaktadır. Şeyh Mecdüddîn-i Bağdâdî buyurmuştur ki: "Rüyamda Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) 'İbn-i Sînâ hakkında ne buyurursunuz?' diye sordum. Buyurdular ki: `هو رجل اراده ان يصل الى الله تعالى بلا واسطتى فحجبته بيدى هكذا فسقط في النار` yani, 'O bir adamdır ki, benim aracılığım olmaksızın Yüce Allah'a ulaşmak istedi. Onu şöyle elimle engelledim, ateşe düştü.'" İşte bu zat, can çekişme hâlinde kendisine berzah (kabir âlemi) halleri açığa çıktığı zaman, "Dünyada akıl atını boşu boşuna sürdüğünü ve gurur sebebiyle hakikat ehline boyun eğmeye tenezzül etmeyip hayal denizinde yüzücülük ettiğini" üzüntüyle belirtmiştir.

Yukarıki beyitde mezkûr merd-i müfelsif ile Ebû Ali b. Sînâ'ya işâret buyurulmuşdur. Mûmâileyh felâsifenin şeyhidir. Vefâtı zamanında, “Ebû Ali, bu âlemden müflis ve câhil olarak gidiyor!" demişdir. Bu zât kendi akıl ve zekâsına mağrûr olduğu için zamanındaki evliyâullaha intisâbdan kendisini müstağnî görmüş ve aklı ve fetâneti ile hakāyık-ı eşyayı idrâke çalışmışdır. Bu zât hakkında Nefehâtü'l-Üns'te şöyle bir fıkra münderiçtir. Şeyh Mecdüddîn-i Bağdâdî buyurmuşdur ki: "Vâkıada Sallallahu aleyhi ve sellem'den "İbn-i Sînâ hakkında ne buyurursunuz?" diye sordum. Buyurdular ki: `هو رجل اراده ان يصل الى الله تعالى بلا واسطتى فحجبته بيدى هكذا فسقط في النار` ya'ni, “O bir adamdır ki, benim vâsıtam olmaksızın Allah Teâlâ'ya vâsıl olmak diledi. Onu şöyle elim ile men' ettim, nâra sukūt etti." İşte bu zât, hâl-i ihtizârda kendisine âhvâl-i berzah münkeşif olduğu vakit, "Dünyâda akıl atını boşu boşuna sürdüğünü ve gurur sebebiyle ehl-i hakîkate baş eğmeye tenezzül etmeyip hayâl deryâsında yüzgeçlik ettiğini" teessüfle beyân etmişdir.

3343. Rûh deryasında yüzücülük hîçdir. Orada Nûh'un gemisinden başka çâre yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Ruh denizinde yüzücülük boşunadır. Orada Nuh'un gemisinden başka çare yoktur.

"Ruh denizi"nden kastedilen, gayb âlemidir. "Nuh'un gemisi"nden kastedilen ise, Ahmedî (Hz. Muhammed'e ait) tertemiz şeriat ve nebevî sünnettir. Nasıl ki hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: `مثل سنتى كمثل سفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` yani, "Benim sünnetimin misali Nuh'un gemisinin misali gibidir. Şimdi kim ki ona sarılırsa, kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur." Yani, "Ruha özgü bir deniz olan gayb âleminde fikrî bakışla yapılan yüzücülük boşunadır. Orada Nuh (a.s.)'ın gemisi hükmünde olan ilahi şeriata ve nebevî sünnete sarılmaktan başka çare yoktur."

"Bahr-i rûh"dan murâd, âlem-i gaybdır. "Nûh'un gemisi"nden murâd, şerîat-ı mutahhara-i Ahmediyye ve sünnet-i nebeviyyedir. Nitekim hadis-i şerîfde: `مثل سنتى كمثل سفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` ya'ni, “Benim sünnetimin meseli Nûh gemisinin meseli gibidir. İm_di kim ki ona sarılırsa, kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur" buyurulmuşdur. Ya'ni, "Rûha mahsûs bir deryâ olan âlem-i gaybda nazar-ı fikrî ile yapılan yüzücülük hîçdir. Orada Nûh (a.s.)ın gemisi mesâbesinde olan şer'-i ilâhîye ve sünnet-i nebevîye sarılmakdan başka çare yokdur."

3344. O resûllerin şahı böyle buyurdu ki, "Bu deryâ-yı küll içinde gemi benim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. O resûllerin şahı böyle buyurdu ki, "Bu küllî deniz içinde gemi benim!"

Bu şerefli beyitte de: `مثلى و مثل علماء امتى كسفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` yani, "Benim misalim ve ümmetimin âlimlerinin misali, Nuh'un gemisi gibidir. Kim ki ona sarılırsa kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Küllî deniz"den maksat, Hakk'ın mutlak varlığının bütün mertebeleridir. Yani, "Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet denizlerinde ben ve benim vârisim olan ümmetimin âlimleri, Nuh (a.s.)ın gemisi gibiyiz."

Bu beyt-i şerîfde de: `مثلى و مثل علماء امتى كسفينة نوح فمن تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق` ya'ni, "Benim meselim ve ümmetimin ulemâsının meseli, Nûh'un gemisi gibidir. Kim ki ona sarılırsa kurtulur ve ondan yüz çeviren boğulur" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. "Deryâ-yı küll"den murâd, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bilcümle merâtibidir. Ya'ni, "Şerîat ve tarîkat ve hakîkat ve ma'rifet deryâlarında ben ve benim vârisim olan ulemâ-i ümmetim, Nûh (a.s.)ın gemisi gibiyiz."

3345. Yahud bir kimse ki, o benim basîretlerimde, benim yerimde doğruluğun halîfesi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Yahut bir kimse ki, o benim basiretlerimde, benim yerimde doğruluğun halifesi oldu.

"Rastî" kelimesindeki "ya", masdarlık anlamı üzerine çevrildi. Eğer birlik için olursa, "Halife-i rastî" izafet terkibi olmaz, "rastî" halifenin sıfatı olur. Yani "bir doğru halife" demek olur. Bu şerefli beyitte yine yukarıdaki beyitte zikredilen hadis-i şerifin "مثل علماء امت" (ümmetimin âlimleri gibidir) ibaresine işaret buyrulur. "Ümmetin âlimleri"nden maksat, yalnız şer'î ilimleri edinip tarikat, hakikat ve marifetten (Allah'ı bilme) nasipsiz kalmış ve hakikat ehline itiraz etmiş olan âlimler değildir. Aksine, Hakk'ın mutlak varlığının bütün mertebelerini hâl ve zevk (manevî tecrübe) yoluyla idrak etmiş olan Allah dostlarının en seçkinleridir ki, bu yüce zâtlar, Yusuf Suresi'nin sonlarında yer alan: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَة أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (Yusuf, 12/108) yani, "Ey Resulüm de ki: 'İşte benim yolum budur ki, ben insanları ve bana tabi olanları basiret üzere Allah'a davet ederim; ve Allah'ı tenzih ederim ve ben O'na şirk koşanlardan değilim'" ayet-i kerimesi hükmünce Resul-i Ekrem'e uyarak müminleri basiret üzere Hakk'a davet ederler. Ve basiret üzere davet, bütün mertebelerde Hakk'ı müşahedeye davettir.

"Rastî"de "ya", masdariyet ma'nâsı üzerine tercüme olundu. Eğer vahdet için olursa, "Halife-i râstî", terkîb-i izâfî olmayıp "rastî", halîfenin sıfatı olur. Ya'ni "bir doğru halîfe" demek olur. Bu beyt-i şerîfde yine yukarıki beyitde zikrolunan hadîs-i şerifin مثل علماء امت ibaresine işaret buyurulur. "Ulemâ-i ümmet"den murâd, yalnız ulûm-i şer'iyyeyi iktisâb edip tarîkat, hakîkat ve ma'rifetden bî-behre kalmış ve ehl-i hakîkate mu'teriz bulunmuş olan ulemâ değildir. Belki vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i merâtibini hâlen ve zevkan idrâk etmiş olan ehass-ı evliyâullahdır ki, bu zevât-ı kirâm, sûre-i Yûsuf'un sonlarında vâki' olan: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَة أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ (Yûsuf, 12/108) ya'ni, "Ey Resûlüm de ki: "İşte benim yolum budur ki, ben nâsı ve bana tâbi' olanları basîret üzere Allah'a da'vet ederim; ve Allah'ı tenzîh ederim ve ben O'na şirk koşanlardan değilim"" âyet-i kerîmesi hükmünce Resûl-i Ekrem'e tebean mü'minleri basîret üzere Hakk'a da'vet ederler. Ve basîret üzere da'vet cemî'-i merâtibde Hakk'ı müşâhedeye da'vetdir.

3346. Biz deryada Nûh'un gemisiyiz, tâ ki ey delikanlı, gemiden yüz çevirmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Biz denizde Nuh'un gemisiyiz, tâ ki ey delikanlı, gemiden yüz çevirmeyesin!

Cenâb-ı Pîr efendimiz, hadîs-i şerîfte belirtilen ümmetin âlimlerinden oldukları için bu yetkilerine dayanarak Hakk yolcularını ve hakikat talep edenleri basiret üzere Hakk'a davet edip buyururlar ki: "Biz küllî denizde Hz. Nuh'un gemisi gibiyiz. Ey delikanlı, bizden yüz çevirme ve kendi akıl ve zekâna aldanma!"

Cenâb-ı Pîr efendimiz hadîs-i şerîfte beyân buyurulan ulemâ-i ümmetden oldukları için bu salâhiyetlerine binâen sâlikleri ve hakîkat tâliblerini basîret üzere Hakk'a da'vet edip buyururlar ki: "Biz deryâ-yı küllde Hz. Nûh'un gemisi mesâbesindeyiz. Ey delikanlı, bizden yüz çevirme ve kendi akıl ve zekâvetine mağrûr olma!"

3347. Ken'ân gibi her bir dağ tarafına gitme! Kur'ân'dan "Lâ âsıme'l-yevm"i dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. Ken'ân gibi her bir dağ tarafına gitme! Kur'ân'dan "Bugün Allah'ın azabından koruyacak hiçbir şey yoktur" ayetini dinle!

"Ken'ân", Nûh (a.s.)ın iman etmeyen oğlunun adıdır. "Nübî", Kur'ân-ı Kerîm anlamındadır. Bu şerefli beyitte, Hûd sûresinde geçen وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) yani, Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ayrı bir yerde olduğu hâlde Nûh oğluna hitaben, "Ey oğlum, gel, bizimle beraber gemiye bin ve kâfirlerden olma!" diye seslendi. Oğlu, "Ben bir dağa sığınırım. Beni sudan korur" dedi. Hz. Nûh, "Bugün merhamet edilen kimseden başka Allah'ın emrinden koruyucu yoktur" dedi. Ve ikisinin arasına dalga girdi. Ken'ân boğulanlardan oldu" ayet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Dağ tarafı"ndan kastedilen, zekâ sahibi kişilerin gururlandığı akılları ve fikirleridir. Ve bu akıl ve fikir kişiyi şeytan ve nefis ve tabiat tufanlarından kurtaramaz.

“Ken'ân”, Nûh (a.s.)ın îmân etmeyen oğlunun adıdır. "Nübî", Kur'ân-ı Kerîm ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte sûre-i Hûd'da vâki وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ (Hûd, 11/42-43) ya'ni, Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ayrı bir yerde olduğu halde Nûh oğluna hitâben, "Ey oğlum, gel, bizim ile beraber gemiye bin ve kâfirlerden olma!" diye nidâ etti. "Ben bir dağa sığınırım. Beni sudan muhafaza eder" dedi. Hz. Nûh, “Bugün rahm olunan kimseden başka Allah'ın emrinden hıfzedici yokdur" dedi. Ve ikisinin arasına dalga hâil oldu. Ken'ân boğulanlardan oldu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. "Dağ tarafı"ndan murâd, ehl-i zekâvetin mağrûr olduğu akılları ve fikirleridir. Ve bu akıl ve fikir kişiyi şeytan ve nefis ve tabîat tûfanlarından kurtaramaz.

3348. Bağdan bu gemi sana alçak görünür. Senin fikrinin [dağı] çok yüksek görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. Bağdan bu gemi sana alçak görünür. Senin fikrinin [dağı] çok yüksek görünür.

Senin aklın, fikrin sana çok yüksek göründüğü için, küllî denizde gemi konumunda olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) senin gözüne alçak ve değersiz görünür; ve aklın, kalp gözünün bağıdır.

Senin aklın, fikrin sana pek yüksek göründüğü için deryâ-yı küllde gemi mesâbesinde olan insân-ı kâmil senin gözüne alçak ve hakîr görünür; ve aklın kalb gözünün bağıdır.

3349. Bu hakîre sakın ve sakın alçak bakma! O muttasıl olan Hakk'ın fazlına bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. Bu değersiz kişiye sakın ve sakın alçakça bakma! O bitişik olan Hakk'ın lütfuna bak!

Mütevazı olan bu insân-ı kâmile sakın ve sakın hor görerek bakma! Daima ona bitişik ve gelen Hakk'ın lütuf ve yardımına bak!

Mütevazi'olan bu insân-ı kâmile sakın ve sakın nazar-ı hakāretle bakma! Dâimâ ona muttasıl ve vârid olan Hakk'ın fazl ü inâyetine bak!

3350. Sen fikrinin dağının yüksekliğine az bak! Zîrâ, onu bir dalga altüst eder. [3364]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. Sen fikrinin dağının yüksekliğine az bak! Çünkü onu bir dalga altüst eder.

Bu şerefli beyitte, fikrî bakış Nuh (a.s.)'ın oğlunun sığındığı "dağ"a benzetilmiştir. Ve şekiller âleminde dalganın çeşitleri çoktur. Çünkü ilahi tecelliler (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür hâle gelmesi) her an bir başka şanla ortaya çıkar ve bugünkü fikri yarın yıkar. Bu tecellilerin kimi cemalî (güzellik ve lütuf tecellisi) ve kimi celalî (azamet ve kahır tecellisi) olur. Örneğin bugün bir hakikati inkâr eden kişi, yarın bir cemalî tecelli ile mümin olur. Veyahut, fikrî bakışla hakikat sanılan bir hayal, bir kahrî tecelli (kahır ve zorlayıcılık tecellisi) sonucunda hiçe iner.

Bu beyt-i şerîfte nazar-ı fikrî Nûh (a.s.)ın oğlunun ilticâ ettiği "dağ"a teşbîh buyurulmuşdur. Ve âlem-i sûrette dalganın envâ'ı çokdur. Zîrâ, tecelliyât-ı ilâhiyye her anda bir şanda zuhûr eder ve bugünkü fikri yarın yıkar. Bu tecelliyâtın kimi cemâlî ve kimi celâlî olur. Meselâ bugün bir hakikati münkir olan yarın bir tecellî-i cemâlî ile mü'min olur. Veyâhud, nazar-ı fikrî ile hakîkat zannolunan bir hayâl bir tecellî-i kahrî neticesinde hiçe tenezzül eder.

3351. Eğer sen Ken'ân'lı isen, sana böyle yüz nasihat getirsem, bana i'timâd etmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. Eğer sen Kenan'lı isen, sana böyle yüz nasihat getirsem, bana güvenmezsin.

3352. Ken'ân'ın kulağı bu kelâmı ne vakit kabul eder. Zîrâ onun üzerinde Huda'nın mührü ve hâtemi vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Ken'ân'ın kulağı bu sözü ne zaman kabul eder? Çünkü onun üzerinde Allah'ın mührü ve mührü vardır.

"Hitâm", mühür ve üzerine mühür basılan "mühür mumu" anlamlarına gelir. Burada ikinci anlamdadır. Yani, Ken'ân karakterinde olan inatçı ve inkârcı kişilerin kulağı hiçbir zaman bizim bu nasihatlerimizi kabul etmez. Çünkü Yüce Allah: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/ 7) yani, "Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurdu ve gözlerine örtü çekti" ayet-i kerimesi gereğince onun kulağına mühür ve mühür mumu koydu.

"Hitâm”, mühür ve üzerine mühür basılan "mühür mumu" ma'nâlarına gelir. Burada ikinci ma'nâyadır. Ya'ni, Ken'ân meşrebinde olan ehl-i inâd ve inkârın kulağı hiçbir vakit bizim bu nasîhatlerimizi kabûl etmez. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/ 7) ya'ni, "Allah onların kalbleri ve sem'leri üzerine mühür vaz' etti ve gözleri- ne örtü vurdu" âyet-i kerîmesi mûcibince onun kulağına mühür ve mühür mumu vaz' etti.

3353. Hakk'ın mührü üzerinde ne vakit mev'iza geçer. Ne vakit yeni ve es- ki hükmü döndürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. Hakk'ın mührü üzerinde ne zaman öğüt geçer. Ne zaman yeni ve eski hükmü döndürür.

"Hades", burada "yeni ortaya çıkan şey" anlamındadır. "Sebak", burada "mesbûk" yani geçmiş ve daha önce gerçekleşmiş olan demektir. "Yeni"den kasıt, teklif emri; ve "eski hüküm"den kasıt, iradî emirdir. Çünkü emir ikidir. Birincisi "iradî emir"dir ki, kulun öncesizlikte sabit hakikatinin yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği şey üzerine Hakk'ın hükmü ve iradesidir. "Teklif emri", Hakk'ın peygamberleri aracılığıyla kullarına eşit şekilde gerçekleşen teklifidir. Ve yeni olan teklif emri, önceki iradî emri değiştiremez. Buna göre, öncesizlikte Hakk'ın kulaklarına mühür koyduğu kimselere vaaz ve nasihat etki etmez. Nasihat ettikçe, inat ve inkârı artar.

"Hades", burada "yeni peyda olan şey" ma'nâsınadır. "Sebak", burada "mesbûk" ya'ni geçmiş ve evvelce vâki' olmuş olan demekdir. "Yeni"den murâd, emr-i teklîfî; ve "hükm-i sebak"dan murâd, emr-i irâdîdir. Zîrâ emir ikidir. Birisi "emr-i irâdî"dir ki, abdin ezelde ayn-ı sabitesinin lisân-ı istîdâd ile Hak'dan taleb ettiği şey üzerine Hakk'ın hükmü ve irâdesidir. "Emr-i tek- lîfi", Hakk'ın peygamberleri vâsıtasıyla kullarına ale's-seviye vâki' olan tek- lîfidir. Ve hâdis olan emr-i teklîfî, sâbık olan emr-i irâdîyi tebdíl edemez. Bi- nâenaleyh, ezelde Hakk'ın kulaklarına mühür vaz' ettiği kimselere va'z ve nasihat te'sîr etmez. Nasihat ettikçe, inâd ve inkârı ziyâdeleşir.

3354. Fakat sen Ken'ân değilsin ümîdi üzerine latif izlinin hadîsini söylüyo- rum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Fakat sen Ken'ân değilsin ümidi üzerine latif iznin hadisini söylüyorum.

Bu şerefli beyitte, kader sırrı olan iradî emrin (Allah'ın iradesine bağlı iş) bilinmez olduğuna ve teklifî emrin (şeriat hükümleri) halka eşit şekilde tebliğ edileceğine işaret buyurulur. Yani, iradî emrin değişmesinin mümkün olmadığını bilirim. Fakat bu iradî emrin niteliği bilinmez olduğundan, öncesiz olarak senin Ken'ân tabiatında olmayı Hak'tan talep etmemiş olduğun ümidiyle, izi iyi ve latif olan şanlı Peygamber'in sözünü söylüyorum ve onun hadis-i şerifini tebliğ ediyorum.

Bu beyt-i şerifde sırr-ı kader olan emr-i irâdînin meçhûl olduğuna ve emr-i teklîfînin tebliği halka ale's-seviye olacağına işâret buyurulur. Ya'ni, emr-i irâdînin tebdili mümkin olmadığını bilirim. Fakat bu emr-i irâdînin keyfiyeti meçhûl olduğundan ezelde senin Ken'ân meşrebinde olmayı Hak'dan taleb etmemiş olduğun ümîdi ile izi iyi ve latîf olan Peygamber-i zîşânın sözünü söylüyorum ve onun hadis-i şerîfini tebliğ ediyorum.

3355. Nihayet bunu ikrar edeceksin. Agâh ol da, evvelki günden sonki günü gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. Sonunda bunu itiraf edeceksin. Uyanık ol da, önceki günden sonraki günü gör!

Ey aklına aldanıp insân-ı kâmili (olgun insanı) hor görerek huzurundan kaçan kimse! Sen sonunda bu güvendiğin aklının hiçbir değeri olmadığını İbn Sînâ gibi ömrünün son gününde görüp itiraf edeceksin. Bari fırsat varken şimdiden o son günü gör de o gururdan vazgeç!

Ey aklına mağrûr olup kâmili hakîr görerek huzûrundan kaçan kimse! Sen nihâyet bu güvendiğin aklının hiçbir kıymeti olmadığını Ebû Ali Sînâ gibi ömrünün son gününde görüp ikrâr edeceksin. Bâri fırsat elde iken şimdiden o son günü gör de o gurûrdan vazgeç!

3356. Ahiri görebilirsin, âhir görücü olan gözünü kör ve köhne etme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. Ahiri görebilirsin, âhir görücü olan gözünü kör ve köhne etme!

Her iki mısradaki "âhir" kelimeleri son anlamına geldiğine göre, bu şerefli beytin anlamı şudur: "Ey akıllı geçinen kişi! Mademki zekâ iddiasındasın. Bu sebeple, bu sayede son günü görebilirsin. Böyle olunca, sonu gören gözünü kör ve eski yapma!"

Fakat birinci mısradaki "âhur" kelimesi hayvanlara özgü yer anlamına geldiğine göre, beytin anlamı şöyle olur: "Ey akıllı geçinen kişi! Sende bir görünen ve bir de görünmeyen göz vardır. Görünen gözünle hayvanlarla ortak olduğun için, hayvan ahırı mesafesinde olan bu dünyanın görünen hayatını görebilirsin. Fakat senin bir de sonu gören gözün vardır. O gözü kör ve zayıf yapma!"

Her iki mısrâdaki "âhir"ler son ma'nâsına olduğuna göre beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: "Ey âkıl geçinen kimse! Mâdemki zekâvet da'vâsındasın. Binâenaleyh, bu sayede son günü görebilirsin. Böyle olunca son görücü olan gözünü kör ve eski yapma!"

Fakat birinci mısra'daki, "âhur" hayvanlara mahsûs mahal olduğuna göre, ma'nâ-yı beyit şöyle olur. "Ey âkıl geçinen kimse! Sende bir zâhir ve bir de bâtın gözü vardır. Zâhir gözüyle hayvanlar ile müşterek olduğun için hayvan ahırı mesâbesinde olan bu dünyanın hayât-ı zâhiresini görebilirsin. Fakat senin bir de son görücü olan gözün vardır. O gözü kör ve zaîf yapma!"

3357. Her kim mes'ûdça ahir görücü olsa, yola gitmekde her dem ona sürçmek olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Kim mutlu bir şekilde sonu gören olursa, yolda giderken ona her zaman sürçmek olmaz.

Bu dünya hayatına aldanmayıp, mutluluk ehli gibi ilk günden son günü gören olursa, Hak yoluna gitmekte her zaman sapkınlığa doğru ayağının kaymasından kurtulur.

Bu hayât-ı dünyaya mağrûr olmayıp ehl-i saâdet gibi evvelki günden son günü görücü olursa Hak yoluna gitmekde her dem dalâlete doğru ayağı kaymakdan kurtulur.

3358. Her an bu düşüp kalkmayı istemez isen, bir merdin ayağının toprağından gözünü keskin et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Her an bu düşüp kalkmayı istemez isen, bir er kişinin ayağının toprağından gözünü keskin et!

"Hüft ü hîz"den (düşüp kalkmaktan) kasıt, akıl ehlinin bazen hayale, bazen hakikate temas etmesi hâlidir. "Merd"den (er kişiden) kasıt, insân-ı kâmildir. "Ayağının toprağı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin huzurunda alçakgönüllülük ve tevazu göstermektir. Yani, "Ey aklına ve zahirî ilmine mağrur olan kimse, hayale düşmek ve bazen hakikate temas etmek gibi iki zıt hâl içinde yaşamaktan kurtulmak istersen, bir insân-ı kâmilin huzurunda nefsini zelil et! Ve bu alçakgönüllülük ve tevazunun sebebiyle o insân-ı kâmilin merhametini celbederek onun feyizli bakışıyla iç gözün keskin olsun ve son günü göresin."

"Hüft ü hîz"den murâd, ehl-i aklın gâh hayâle, gâh hakikate temâs etme-si hâlidir. "merd"den murâd, insân-ı kâmildir. "Ayağının toprağı"ndan mu-râd, kâmilin huzûrunda tezellül ve tevâzu'dur. Ya'ni, "Ey aklına ve ilm-i zâ-hirine mağrûr olan kimse, hayâle düşmek ve ahyânen hakikate temâs etmek gibi iki hâl-i zıd içinde yaşamakdan kurtulmak istersen, bir insân-ı kâmilin huzûrunda nefsini zelil et! Ve bu tezellül ve tevâzu'un sebebi ile o kâmilin merhametini celb ederek onun feyz-i nazarıyla bâtın gözün keskin olsun ve son günü göresin."

3359. Onun ayağının toprağını gözünün sürmesi yap, tâ ki evbâşın başını atasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Onun ayağının toprağını gözünün sürmesi yap ki bayağıların başını atasın!

"Evbâş", bayağı, aşağı, alçak ve kopuk kimse anlamındadır. Burada alçak olan nefisten kinayedir. Yani, "İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ayağının toprağını iç gözüne sürme yapıp çek ki gözün nurlansın. Senin başucunda olan en alçak düşmanı göresin de mücâhede (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) ile o alçağın başını atasın!" Nefsin başı ise kibir ve inattır. Eğer nefsin kibri ve inadı kesilirse diğer sıfatları da zayıflar.

"Evbâş”, bayağı ve aşağı ve alçak ve kopuk kimse ma'nâsınadır. Burada alçak olan nefisden, kinâyedir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin ayağının toprağını bâ-tın gözüne sürme yap da çek, gözün nurlansın. Senin başucunda olan en al-çak düşmanı göresin de mücâhede ve riyâzet ile o alçağın başını atasın!" Ve nefsin başı kibir ve inâddır. Eğer nefsin kibri ve inâdı kesilirse sâir sıfatları da-hi zaîf olur.

3360. Zîra bu şakirdlikden ve bu iftikārdan bir iğne olursan sen Zülfikār [3374] olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. Çünkü bu öğrencilikten ve bu ihtiyaçtan bir iğne olursan sen Zülfikâr olursun.

Yani, "Sen insân-ı kâmilin öğrenciliğinden ve ona olan bu ihtiyaçtan dolayı, mücâhede ve riyâzât sebebiyle bir iğne gibi incelirsin. Fakat bâtının, İmâm Aliyyü'l-Murtaza (r.a.) hazretlerinin Zülfikâr ismindeki keskin kılıcı gibi olur." Zülfikâr kelimesi, "fa" harfinin kesresiyle (Zülfikâr) yanlış, fethasıyla (Zülfekâr) doğrudur. Çünkü "fekâr", düğüm düğüm olan omurga anlamına gelir. Bu kılıç birtakım eğri düğümlerden oluştuğu için bu münasebetle "Zülfekâr" denilmiştir. Aslen bu kılıç, Bedir gazvesinde şehit olan Âs b. Münebbih hazretlerinindir. Peygamber Efendimiz'den İmâm-ı Ali (k.v.) efendimize intikal etmiştir. İki çatal resmedilmesi, yanlış hayallerin sonucudur.

Ya'ni, "Sen insân-ı kâmilin şâkirdliğinden ve ona olan bu ihtiyaçtan mü-câhede ve riyâzet sebebiyle bir iğne gibi incelirsin. Fakat bâtının İmâm Aliy-yü'l-Murtaza (r.a.) hazretlerinin Zülfikār ismindeki keskin kılıcı gibi olur. Zülfikār, "fa"nın kesriyle galat ve fethiyle [Zülfekār] sahîhdir. Zîrâ “fekār”, düğüm düğüm olan amûd-i fikarî ma'nâsınadır. Bu kılıç birtakım münhanî ukdelerden terkîb olunmuş olduğundan bu münasebetle "Zülfekār" denilmiş-dir. Aslen bu kılıç, Bedir gazâsında şehîd olan Âs b. Münebbih hazretlerinin-dir. Peygamber Efendimiz'den İmâm-ı Ali (k.v.) efendimize intikāl etmişdir. İki çatal resm olunması tahayyülât-ı galat netîcesidir.

3361. Sen her makbulün toprağını sürme et! Gözünü hem yakar, hem yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. Sen her makbulün toprağını sürme et! Gözünü hem yakar, hem yapar.

Sen, her ilâhî makbul olan evliyanın ayağının toprağını sürme et ve onun huzurunda alçakgönüllü ol! Bu alçakgönüllülük ve tevazu, senin görünen gözünü yakar, Allah'tan başka şeyleri görmez olursun. Fakat iç gözünü açar, bu şekilde her tarafta Allah'tan başka bir şey görmezsin.

Sen her makbûl-i ilâhî olan evliyânın ayağının toprağını sürme et ve onun huzûrunda mütezellil ol! Bu tezellül ve tevâzu' senin zâhirî gözünü yakar, mâsivâ-yı Hakk'ı görmez olursun. Fakat bâtın gözünü açar, bu sûretde her tarafda Hak'dan başka bir şey görmezsin.

3362. Devenin gözü ondan dolayı nûr yağdırıcıdır. Zîra o göz nuru için diken yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. Devenin gözü ondan dolayı nur yağdırıcıdır. Çünkü o göz nuru için diken yer.

Bu şerefli beyit bir temsildir. Yani, "Devenin gözü keskindir, çünkü diken yer. Ey Hakk Yolcusu, sen de bu tabiat âleminin hazlarını ve lezzetlerini terk edip deve hükmünde olan nefsine diken hükmünde olan riyâzât ve mücâhedât acılarını tattır ki, senin de iç gözün nurlansın."

Bu beyt-i şerîf temsildir. Ya'ni, "Devenin gözü keskindir, çünkü diken yer. Ey sâlik, sen de bu âlem-i tabîatın huzûz ve lezzâtını terk edip deve mesâbesinde olan nefsine diken mesâbesinde olan riyâzât ve mücâhedât acıları tatdır ki, senin de bâtın gözün nurlansın."

## Katırın deveye "Ben yola gitmekde çok yüz üstü düşüyorum ve sen az yüz üstü geliyorsun. Bunun hikmeti nedir?" diye şikâyeti ve devenin katıra cevabı

3363. Bir gün bir katır bir deveyi gördü. Vaktâki onunla bir ahırda cem' oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Bir gün bir katır bir deveyi gördü. O katır, deveyle bir ahırda bir araya geldi.

3364. Dedi: "Ben yüksek tepede ve yolda ve pazarda ve mahallede çok yüzüstü düşüyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Dedi: "Ben yüksek tepede ve yolda ve pazarda ve mahallede çok yüzüstü düşüyorum."

"Gerîve", tepe anlamına ve "kû", "kûy" kelimesinin kısaltılmışıdır, "mahalle" anlamınadır.

"Gerîve", tepe ma'nâsına ve “kû”, “kûy" kelimesinin muhaffefidir, "mahalle" ma'nâsınadır.

3365. "Husûsiyle dağın yukarısından aşağısına kadar her bir zaman korkudan tepe üstü gelirim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. "Özellikle dağın yukarısından aşağısına kadar her zaman korkudan tepe üstü gelirim."

"Şikûh", korku demektir.

"Şikûh", korku demekdir.

3366. Sen yüz üstü az düşüyorsun, ne içindir? Yahud senin pâk olan cânın gālibâ devlete mensubdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. Sen yüzüstü az düşüyorsun, bu ne içindir? Yahut senin pak olan canın galiba devlete mensuptur.

"Devlet" kelimesinin sözlük itibarıyla çeşitli anlamları vardır. Burada "ikbal ve saadet" anlamındadır.

"Devlet" kelimesinin lügat i'tibariyle müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ikbâl ve saâdet" ma'nâsınadır.

3367. Her dem tepe üstü gelirim ve diz vururum. O hatâdan ağzımı ve dizimi pür-hûn ederim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Her an tepe üstü gelirim ve diz vururum. O hatadan ağzımı ve dizimi kan içinde bırakırım.

"Her an yürürken ayağım kayıp tepe üstü düşerim ve dizimi yerlere çarparım. Bu hatadan dolayı ağzım ve dizim kan içinde kalır.” "Pûz", ağız anlamındadır.

"Her an yürürken ayağım kayıp tepe üstü düşerim ve dizimi yerlere çarparım. Bu hatâdan dolayı ağzım ve dizim kan içinde kalır.” “Pûz", ağız ma'nâsınadır.

3368. Palanım ve semer takımım başım üzerinde eğri olur; ve kiracıdan her zaman dayak yerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. Palanım ve semer takımım başım üzerinde eğri olur; ve kiracıdan her zaman dayak yerim.

"Raht", yük ve hayvanlara özgü eğer takımı anlamındadır. Burada her iki anlam da uygundur.

"Raht", yük ve hayvanlara mahsûs eğer takımı ma'nâsınadır. Burada her iki ma'nâ da münasibdir.

3369. Bir nâkıs akıllı gibi ki, bozuk olan aklından dolayı her dem günah içinde tövbesini bozar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. Bozuk akıllı bir kişi gibi ki, bozuk olan aklından dolayı her zaman günah içinde tövbesini bozar.

"Tebâh", burada bozuk ve fesada uğramış anlamındadır.

"Tebâh", burada bozuk ve fesâda giriftâr olmuş ma'nâsınadır.

3370. O tövbeyi bozan re'yinin zaîfliğinden dolayı zaman içinde İblîs'in maskarası olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. O tövbeyi bozan kişi, kendi görüşünün zayıflığından dolayı zamanla İblis'in maskarası olur.

"Suhre", âciz, işsiz ve birinin hükmü altında mağlup olan adam ile ücretsiz iş ve alay anlamlarına gelir. Birinin maskarası olan kişiye denir. Bu kıssada "deve" mü'mine ve "katır" kendi aklına tabi olan gafil kişiye benzetilmiştir. Çünkü mü'min basiret sahibi olup peygamberlere ve evliyaya tabi olur ve onlara hürmet eder. Kendini beğenmiş kişi ise "Onlar da insan, ben de insanım, aramızda ne fark var, benim de aklım ve ilmim var!" diyerek kendisini peygamberlere ve evliyaya tabi olmaktan müstağni görür. Mü'min, tabi olmanın bereketiyle nefsinin ve şeytanın hilelerine az düşer. Kendini beğenmiş kişi ise sapkınlık vadilerine düşer. Ve bu düşüşten dolayı bir an için kendisine pişmanlık gelse de, aklının ve görüşünün zayıflığından dolayı tekrar o sapkınlık vadisine düşer ve şeytanın mağlubu ve maskarası olur.

"Suhre", âciz ve işsiz ve birinin hükmü altında mağlûb olan adam ve ücretsiz iş ve istihzâ ma'nâlarına gelir. Birinin maskarası olan kimseye derler. Bu kıssada "deve" mü'mine ve "katır" kendi aklına tabi' olan gāfile teşbíh buyurulmuşdur. Zîrâ mü'min basîret sahibi olup enbiyâ ve evliyâya tâbi' olur ve onlara hürmet eder. Ve hodbîn kimse ise "Onlar da insan ben de insan, aramızda ne fark vardır, benim de aklım ve ilmim vardır!" diyerek kendisini enbiyâya ve evliyâya tâbi' olmaktan müstağnî görür. Mü'min tebaiyeti berekâtıyla nefsinin ve şeytanın hilelerine az düşer. Ve hodbîn ise, dalâlet vâdîlerine sukūt eder. Ve bu sukūtdan dolayı bir an için kendisine nedâmet gelirse de aklının ve re'yinin za'fından dolayı tekrar o vâdî-i dalâlete düşer ve şeytanın mağlûbu ve maskarası olur.

3371. Her zaman topal at gibi tepesi üstü gelir. Zîrâ atın yükü ağır ve yol taşlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Her zaman topal at gibi tepesi üstü gelir. Çünkü atın yükü ağır ve yol taşlıdır.

O kendini beğenmiş kimse her zaman dünyevî hayatında topal at gibi tepesi üstü düşer. Çünkü nefsine ait sıfatlarının yükü ağırdır; ve yürüdüğü tabiat yolu da çetin ve taşlıdır.

O hodbîn olan kimse her zaman hayât-ı dünyeviyyesinde topal at gibi tepesi üstü düşer. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesinin yükü ağırdır; ve yürüdüğü tabîat yolu da çetin ve taşlıdır.

3372. O idbâr huylu, tövbeyi bozmadan dolayı gaybdan başına darbe yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. O kötü huylu kişi, tövbeyi bozmasından dolayı gayb âleminden başına darbe yer.

"İdbâr", devlete ve saadete sırt çevirmek demektir. Bilinmeli ki, Allah'ın kullarını terbiye etmesi ya özel ya da genel olur. Özel terbiye, peygamberler ve evliyalar aracılığıyla gerçekleşir. Peygamberler, halkın azgın nefislerine karşı ilahi sınırları tebliğ etmişlerdir. Ve onların varisleri olan evliyalar da bu ilahi sınırları peykitmek için çeşitli riyâzât (nefsî perhizler) ve farklı mücâhedât (nefisle mücadeleler) yollarını göstermişlerdir. Bir kimse peygamberlerin ve evliyaların yoluna uyarsa, bu özel terbiye altında hızla insanlığın olgunluk mertebesine ulaşır. Ve eğer uymazsa, genel terbiye altına girip doğal hükümler ve toplumsal kanunlar kisvesi altında darbeler yer. Örneğin, hırsızlık ederse, er geç yakalanıp kanuni cezasını bulur. Zinaya devam ederse, frengi ve bel soğukluğu darbelerine uğrar. Kumara düşkün olursa, fakirlik zilleti tokadını yer. Halka kötü davranırsa, kötü muamele görüp üzülür. Cimri olup malını fakirlerden esirgerse, çeşitli sebepler dolayısıyla iflasa doğru gider. Bu genel terbiye böylece devam eder. Eğer dünya hayatında bir genel terbiyenin farkına varıp bir derece nefsini ıslah ederek peygamberlere ve evliyalara uymazsa, bu terbiye ahiret hayatında da devam eder.

"İdbâr", devlete ve saâdete arka vermek demekdir. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kullarını terbiyesi ya husûsî veya umûmî olur. Terbiye-i husûsî, enbiyâ ve evliyâ vâsıtasıyla olur. Enbiyâ halkın azgın olan nefislerine karşı hudûd-i ilâhiyyeyi tebliğ etmişlerdir. Ve onların vârisleri olan evliyâ dahi bu hudûd-i ilâhiyyeyi takviye için riyâzât-ı mütenevvia ve mücâhedât-ı muhtelife yollarını göstermişlerdir. Bir kimse tarîk-i enbiyâ ve evliyâya tâbi' olursa bu terbiye-i husûsî altında sür'atle insanlığın mertebe-i kemâline vâsıl olur. Ve eğer tâbi' olmazsa terbiye-i umûmiyye altına girip ahkâm-ı tabîiyye ve kavânîn-i ictimâiyye kisvesi altında darbeler yer. Meselâ hırsızlık ederse, ergeç tutulup kānûnî cezâsını bulur. Zinâya devâm ederse, frengi ve bel soğukluğu darbelerine uğrar. Kumara mübtelâ olursa, zillet-i fakr tokadını yer. Halka sû-i muâmele ederse, sû-i muâmele görüp müteessir olur. Bahîl olup malını fukarâdan esirger ise, esbâb-ı muhtelife dolayısıyla iflâsa doğru gider. Bu terbiye-i umûmiyye böylece devâm eder. Eğer hayât-ı dünyeviyyesinde bir terbiye-i umûmiyyenin farkına varıp bir derece ıslâh-ı nefis ederek enbiyâ ve evliyâya tâbi' olmazsa bu terbiye hayât-ı uhreviyyesinde de devâm eder.

3373. Tekrar gevşek re'y ile tövbe eder. Şeytan bir "Tüh!" dedi ve onun tövbesini bozdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Tekrar gevşek görüşle tövbe eder. Şeytan bir "Tüh!" dedi ve onun tövbesini bozdu.

Noksan akıllı olan o kimse, gevşek görüşü ve azmiyle, başına gelen beladan dolayı yine pişman olur ve yaptığı kötülüğü terk etmek ister. Şeytan onun bu tövbesine karşı bir "Tüh sana!" der ve tövbesini bozdurup yine o fiile başlamasını sağlar. Yani, şeytan ona der ki, "Tüh sana! Şu geçici hayat içinde kendini hazlardan ve zevklerden mahrum etmek budalalık değil mi? Keyfine bak, her belanın çaresi bulunur." O da bu şeytanî iltifatlara kapılarak yaptığı kötülüğü tekrar eder ve bu şekilde tövbesini bozar.

Nâkıs akıllı olan o kimse, gevşek re'y ve azmiyle, başına gelen belâdan dolayı yine nedâmet eder ve pişmân olur ve yaptığı fenâlığı terk etmek ister. Şeytan onun bu tövbesine karşı bir "Tüh sana!" der ve tövbesini bozdurup yine o fiile mübâşeret ettirir. Ya'ni, şeytan ona der ki, "Tüh sana! Şu hayât-ı fâniye içinde kendini huzûzâtdan ve ezvâkdan mahrûm etmek budalalık değil mi? Keyfine bak, her belânın çâresi bulunur." O da bu iltifatât-ı şeytâniyyeye kapılarak yaptığı fenâlığı tekrar eder ve bu sûretle tövbesini bozar.

3374. Za'f içinde za'fdır; onun kibri öyledir ki, vâsıllara hakāretle bakar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. Zayıflık içinde zayıflıktır; onun kibri öyledir ki, Hakk'a ulaşanlara hakaretle bakar.

Tövbesine ve pişmanlığına karşı hâli zayıflık içinde zayıflık olduğu hâlde, o aklı noksan olan kimsenin kibri ve azameti de o derecededir ki, nefsin ve şeytanın aldatmalarına karşı güçlü ve azimli olup, Hakk'a ulaşan insân-ı kâmil'lere (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) de hakaretle bakar. Yani, kendi zayıflığını ve acizliğini görmez de güçlü olanlara ve insân-ı kâmil'lere hakaretle bakar.

Tövbesine ve nedâmetine karşı hâli za'f içinde za'f olduğu halde o aklı nâkıs olan kimsenin kibri ve azameti de o derecededir ki, nefis ve şeytanın iğvââtına karşı kavî ve azimkâr olup, Hakk'a vâsıl olan kâmillere de hakaretle bakar. Ya'ni, kendi za'fını ve aczini görmez de kavîlere ve kâmillere hakāretle bakar.

3375. "Ey deve sen ki mü'min misalisin, yüz üstü az düşersin; ve yüzünü az çarparsın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. "Ey deve sen ki mü'min misalisin, yüz üstü az düşersin; ve yüzünü az çarparsın."

Yani, "Mü'min, ahlâken ve fiilen Ahmedî şeriata (Hz. Muhammed'in getirdiği ilahi yasalara) sarılmış olduğundan, bazen nefsanî ve şeytanî ayartmalar sebebiyle kendisinden günah ortaya çıksa da, hemen tövbe edip af diler ve bir daha o günaha dönmemeye azmeder. Bu sebeple, yüzünü de sapkınlık taşlarına az çarpar."

Ya'ni, “Mü'min hulkan ve fiilen şer'-i Ahmedî'ye sarılmış olduğundan ahyânen iğvâât-ı nefsâniyye ve şeytâniyye sebebiyle kendisinden ma'siyet zühûr etse de derhal tâib ve müstağfir olup bir daha o ma'siyete rücû' etmemeye azmeder. Binâenaleyh, yüzünü de dalâlet taşlarına az çarpar.

3376. "Sen ne tutarsın ki, böyle âfetsiz ve kaymasızsın ve yüz üstü az düşersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. "Sen ne tutarsın ki, böyle âfetsiz ve kaymasızsın ve yüz üstü az düşersin?"

"Senin ne meziyetin ve faziletin vardır ki, böyle benim başıma gelen belalardan ve afetlerden uzaksın ve yürürken kaymazsın ve kazara düşsen dahi az meydana gelir?"

"Senin ne meziyetin ve fazîletin vardır ki, böyle benim başıma gelen belâlardan ve âfetlerden âzâdesin ve yürürken kaymazsın ve kazârâ düşsen dahi az vâki' olur?"

3377. Dedi: "Gerçi her saadet Huda'dandır. Bizim ve sizin aramızda çok farklar vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Dedi: "Gerçi her saadet Allah'tandır. Bizim ve sizin aramızda çok farklar vardır."

3378. "Ben yüksek başlıyım, benim iki gözüm yüksekdir. Alî olan göz için zarardan emân vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. "Ben yüksek başlıyım, benim iki gözüm yüksektir. Yüce olan göz için zarardan emin olma vardır."

Benim meziyetlerim şunlardır ki, öncelikle boynum uzun olması sebebiyle, başım yüksektir ve iki gözümün görüşü dahi yüksek bir derecededir, yani keskindir. Görme derecesi yüksek olan göz zarardan korunmuş olur.

Benim meziyetlerim şunlardır ki, evvelen boynum uzun olmak itibariyle, başım yüksekdir ve iki gözümün görüşü dahi yüksek bir derecededir ya'ni, keskindir. Derece-i rü'yeti yüksek olan göz zarardan mahfûz olur.

3379. "Ben dağ başından dağın eteğini, her çukuru ve düz yeri ben kat kat görürüm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. "Ben dağ başından dağın eteğini, her çukuru ve düz yeri ben kat kat görürüm."

"Pây-ı kûh", burada "dağ eteği" demektir. "Gev", çukur; "tûh", "tûveh" demektir ve bu da çift ve iki dağ arasında boşluk ve tortu ve perde ve kat demektir. "Tûh tûh", kat kat ve perde perde demek olur.

“Pây-ı kûh”, burada "dağ eteği" demekdir. "Gev", çukur; "tûh”, “tûveh" demekdir ve bu da çift ve iki dağ arasında fâsıla ve tortu ve perde ve kat demekdir. “Tûh tûh", kat kat ve perde perde demek olur.

3380. Nitekim o Sadr-ı Ecell, kendi kârının önünü ecel gününe kadar gördü. [3394]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. Nasıl ki o Yüce Sadır, kendi işinin önünü ecel gününe kadar gördü. [3394]

"Sadr-ı Ecell" tabirinin lügat anlamı, sadrın en büyüğü demektir ki, "vezîr-i a'zam" anlamında kullanılır. Burada, "ehl-i keşfin (keşif ehlinin) en büyüğü" anlamında kullanılmış olması gerekir. Ankaravî hazretleri, "Bu tabirden maksat, muttakî (Allah'tan korkan) olan kimsedir" buyururlar. Hint şarihlerinden Abdülfettah, "Mutlak olarak kâmil velinin zâtından kinayedir"; ve bazı şarihler de "Maksat, Bayezid-i Bistâmî hazretleridir ki, Ebu'l-Hasan Harakânî hazretlerinin hallerini görmüş idi" buyururlar. Fakat şerefli beyitte "Sadr-ı Ecell, kendi işinin önünü ve geleceğini ömrünün sonuna kadar gördü" buyurulmasına ve bu hal Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretlerinin hali olmasına dayanarak, bu şerefli beyitte Şeyh-i Ekber hazretlerine işaret buyurulması fakire göre kuvvetle muhtemeldir. Bu ihtimalin karineleri (delilleri) şunlardır ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Hz. Pîr efendimiz ile çağdaştı, Konya'da birbirleriyle görüştüler ve Şeyh-i Ekber hazretleri Sadreddin Konevî (k.s.) hazretlerinin annesini nikah edip onu bizzat terbiye etti. Ve Hz. Pîr efendimiz Sadreddin ile Konya'da daima sohbet ederlerdi. Mevlânâ Câmî, Nefehâtü'l-Üns'de Sadreddin'den naklen şu ifadeleri yazmıştır: "Hz. Şeyh (yani, Şeyh-i Ekber) buyurdu: "Ne zaman ki, Endülüs şehirlerinden Rum diyarına ulaştım. Nefsimde azmettim ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ benim üzerime benim için ve benden zuhurunu takdir ettiği zahiri ve batıni varlık hallerimin ayrıntılarını ömrümün sonuna kadar bana müşahede ettirmedikçe gemiye binmeyeyim. Bu sebeple, tam bir huzur ile ve genel bir şühud (görüş) ile ve kâmil bir murakabe (derin düşünme) ile Yüce Allah'a yöneldim. Yüce Allah zahiren ve batınen ömrümün sonuna kadar benden cereyan eden hallerin hepsini, hatta senin baban İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, hallerini ve ilimlerini ve zevklerini ve makamlarını ve tecellilerini ve mükaşefelerini (manevi açılımlarını) ve Yüce Allah'tan bütün hazlarını bana gösterdi; ve basiret (kalp gözü açıklığı) üzere gemiye bindim. İhlal ve ihtilal (bozulma ve karışıklık) olmaksızın olan oldu ve olmaktadır."

Diğer taraftan vahdet-i vücud (varlığın birliği) hakikatini açık ifadelerle yazan Şeyh-i Ekber olduğu için yüce hakkı olan kendileri hakkında, bir şeyin evveli anlamında olan "sadr" kelimesinin ve kendileri muhakkiklerin (hakikat araştırıcılarının) en seçkinleri olduklarından "ecell" tabirinin kullanılması pek yerinde olmuştur. Sözün özü "Sadr-ı Ecell"den maksat, Şeyh-i Ekber hazretleri olması kuvvetle muhtemeldir vesselam!

"Sadr-ı Ecell", ta'bîrinin lügat ma'nâsı, sadrın en büyüğü demek olur ki, "vezîr-i a'zam" ma'nâsında kullanılır. Burada, "ehl-i keşfin en büyüğü" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuş olmak îcâb eder. Ankaravî hazretleri, "Bu ta'bîrden murâd, muttakî olan kimsedir" buyururlar. Hind şârihlerinden Abdülfettah, "Mutlakan veliyy-i kâmilin zâtından kinâyedir"; ve ba'zı şârihler dahi "Murâd, Bâyezîd-i Bistâmî hazretleridir ki, Ebu'l-Hasan Harakānî hazretlerinin ahvâlini görmüş idi" buyururlar. Fakat beyt-i şerîfde "Sadr-1 Ecell, kendi kârının önünü ve geleceğini ömrünün âhirine kadar gördü" buyurulmasına ve bu hâl cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretlerinin hâli olmasına binâen bu beyt-i şerifde Şeyh-i Ekber hazretlerine işaret buyurulması fakîre göre kaviyyen muhtemeldir. Bu ihtimalin karîneleri budur ki, Şeyh-i Ekber hazretleri Hz. Pîr efendimiz ile muâsır idi, Konya'da yekdiğerlerine mülâkî oldular ve Şeyh-i Ekber hazretleri Sadreddîn Konevî (k.s.) hazretlerinin vâlidesini nikâh edip onu bizzat terbiye buyurdu. Ve Hz. Pîr efendimiz cenâb-ı Sadreddîn ile Konya'da dâimâ sohbet buyururlar idi. Cenâb-ı Mevlânâ Câmî, Nefehâtü'l-Üns'de cenâb-ı Sadreddîn'den naklen şu ibâreleri yazmışdır: "Hz. Şeyh (ya'ni, Şeyh-i Ekber) buyurdu: "Vaktâki, bilâd-ı Endülüs'den diyâr-ı Rûm'a vâsıl oldum. Nefsimde azîmet ettim ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ benim üzerime benim için ve benden sudûrunu takdîr ettiği ahvâl-i zahiriyye ve bâtıniyye-i vücûdiyyemin tefâsîlini ömrümün âhirine kadar bana müşâhede ettirmedikçe gemiye binmeyeyim. Binâenaleyh, huzûr-i tâm ile ve şühûd-i âm ile ve murâkabe-i kâmile ile Hak Teâlâ'ya teveccüh ettim. Hak Teâlâ zâhiren ve bâtinen ömrümün âhirine kadar benden cârî olan ahvâlin kâffesini hattâ senin pederin İshak bin Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefâtını ve Hak Teâlâ'dan bilcümle huzûzâtını bana gösterdi; ve basîret üzere gemiye bindim. İhlâl ve ihtilâl olmaksızın olan oldu ve olmakdadır."

Diğer taraftan vahdet-i vücûd hakikatini açık ibârât ile yazan Şeyh-i Ekber olduğu için hakk-ı âlîlerinde, bir şeyin evveli ma'nâsında olan "sadr" kelimesinin ve kendileri muhakkıkların ehassü'l-havâsı olduklarından "ecell" tâbirinin isti'mâli pek mahallinde olmuş olur. Velhâsıl "Sadr-ı Ecell"den murâd, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri olması kaviyyen muhtemeldir vesselâm!

3381. Yirmi sene sonra olacak olan şeyi, o iyi ahlâklı hâl içinde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. Yirmi sene sonra olacak olan şeyi, o iyi ahlâklı hâl içinde gördü.

Dünya zamanı itibarıyla yirmi sene sonra meydana gelecek olan olayları, o iyi ahlâklı Sadr-ı Ecel hazretleri keşif âleminde şimdiki zaman içinde gördü. Şu husus da anılmaya değerdir ki, Mesnevî-i Şerîf'in VI. cildinde geçen şerhin ilk beytinde şöyle buyrulur: "Buhara'da o Sadr-ı Ecel'in huyu, isteyenlere iyi amel etti."

Buna göre, "Níkû-hisâl" (iyi ahlâklı) tabirine nazaran "Sadr-ı Ecel"den kastedilenin bu zât olması da muhtemeldir. Fakat bu zâtın menkıbeleri (hayat hikayeleri) bize meçhul olduğundan, ömrünün sonuna kadar olan olayların kendisine keşfedildiği (açıklandığı) bilgimiz dahilinde değildir.

Zamân-ı dünyâ i'tibariyle yirmi sene sonra vukū' bulacak olan hadisâtı o iyi ahlâklı olan Sadr-1 Ecel hazretleri âlem-i keşfde zamân-ı hâl içinde gördü. Şu cihet dahi şâyân-ı tezkârdır ki, Mesnevî-i Şerîfin VI. cildinde vâki' sürh-i şerîfinin ilk beytinde şöyle buyurulur: "Buhârâ'da o Sadr-ı Ecell'in huyu, isteyenlere hüsn-i amel etti."

Binâenaleyh, "Níkû-hisâl" ta'bîrine nazaran "Sadr-ı Ecell"den murâd, bu zât olması da muhtemeldir. Fakat bu zâtın menâkıbı meçhûlümüz olduğundan ömrünün âhirine kadar olan hâdisâtın kendisine mekşûf olduğu ma'lûmumuz değildir.

3382. O müttakî yalnız kendi halini görmedi, belki mağribe ve maşrıka mensû- bun hâlini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. O takva sahibi kişi yalnız kendi hâlini görmedi, aksine batıya ve doğuya mensup olanların hâlini gördü.

Yukarıdaki açıklamalara göre bu şerefli beyit de Sadr-ı Ecell'in Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri olduğunu güçlendiriyor. Çünkü o hazret yalnız kendisinin hâline değil, başkalarının hâllerine de vâkıf olduğunu beyan buyurmuşlardır. Ve "takva sahibi" ifadesine göre Şeyh-i Ekber'in takvanın hakikatiyle nitelenmesi açıklamaya muhtaç değildir. "Mağribî" ifadesi ise, Şeyh hazretlerinin Mağribli olması itibarıyla daha açık bir işaret olmuş olur.

Yukarıdaki îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîf dahi Sadr-ı Ecell'in Şeyh-i Ek- ber hazretleri olduğunu takviye buyuruyor. Zîrâ o hazret yalnız kendinin hâ- line değil, başkalarının ahvâline muttali' olduğunu beyân buyurmuşlardır. Ve "müttakî" ta'bîrine nazaran Hz. Şeyh-i Ekber'in hakikat-i takvâ ile ittisâfı muhtâc-ı îzâh değildir. "Mağribî" ta'bîri ise, Hz. Şeyh'in mağribli olması iti- bâriyle daha açık bir işâret olmuş olur.

3383. Nûr onun gözünü ve gönlünü mesken yapar. Niçin yapar? "Hubbü'l- vatan..." için!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. Nur, onun gözünü ve gönlünü mesken yapar. Niçin yapar? "Vatan sevgisi..." için!

"Seken", mesken anlamındadır. İkinci mısra hem soruyu hem de cevabı içerir. Yani, "İlahi nur, o en yüce sadr (gönül) olan takva sahibi kişinin gözünü ve gönlünü mesken yapar. Niçin mesken yapar bilir misin? Vatan sevgisi... için yapar." Yani, ilahi nurun vatanı, arif ve takva sahibi kişinin kalbidir. Ve vatana muhabbet tabiidir. Bu sebeple ilahi nur, kendi vatanı olan o en yüce sadrın kalbine muhabbetten dolayı orayı mesken edinmiştir. Nitekim hadis-i kudside: لا يسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن yani, "Ben yerime ve göğüme sığmadım, aksine mümin kulumun kalbine sığdım" buyurulur.

"Seken", mesken ma'nâsınadır. İkinci mısra' hem suâli ve hem de cevabı muhtevîdir. Ya'ni, “Nûr-i ilâhî, o Sadr-ı Ecell olan müttakînin gözünü ve gön- lünü mesken yapar. Niçin mesken yapar bilir misin? Hubbü'l-vatan... için yapar.” Ya'ni, nûr-i ilâhînin vatanı, ârif-i müttakînin kalbidir. Ve vatana mu- habbet tabîîdir. Binâenaleyh nûr-i ilâhî, kendi vatanı olan o Sadr-ı Ecell'in kalbine muhabbetden dolayı orasını mesken ittihâz etmişdir. Nitekim hadîs-i kudside: لا يسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن yani, “Ben yerime ve göğüme sığmadım, velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım” buyurulur.

3384. Yûsuf gibi ki o, evvelâ rü'yâda gördü ki, ay ve güneş ona sücûd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. Yusuf gibi ki o, önce rüyada gördü ki, ay ve güneş ona secde etti.

Yusuf Suresi'nin başlangıcında yer alan إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبيه يَا أَبَتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (Yusuf, 12/4) yani, "Hani Yusuf babasına, 'Ey babacığım, ben on bir yıldızı, güneşi ve ayı bana secde ederlerken gördüm' demişti" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu rüya, hayal yoluyla gerçekleşen bir keşif (keşf-i muhayyel) türünden olup yoruma muhtaç idi. Ve böyle rüyalar da keşif çeşitlerindendir ve kalbe yansıyan ilahi nur vasıtasıyla görülür.

Sûre-i Yûsuf'un ibtidâsında olan إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبيه يَا أَبَتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (Yûsuf, 12/4) ya'ni, “Vaktâki Yûsuf babasına, “Ey babam, ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı bana secde edici oldukları halde gördüm” dedi” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu rü'yâ keşf-i muhayyel nev'inden olup ta'bîre muhtaç idi. Ve böyle rü'yâlar dahi keşif envâ'ındandır ve kalbe mün'akis olan nûr-i ilâhî vâsıtasıyla görülür.

3385. On seneden sonra belki daha ziyade, Yûsuf'un görmüş olduğu şey zuhûr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. On seneden sonra, hatta daha fazla bir zaman geçtikten sonra, Yusuf'un görmüş olduğu şey ortaya çıktı.

"Ber kerden ser", başı yukarı kaldırmak demektir ve ortaya çıkmaktan kinayedir. Yusuf (a.s.)'ın hayalî keşif türünden olarak gördüğü bu rüyanın etkisi, on sene sonra ve hatta daha fazla bir zaman geçtikten sonra ortaya çıktı ve "on bir yıldız"dan maksadın kardeşleri olduğu, "güneş ve ay"dan maksadın ise babası ve teyzesi olduğu ve onların kendisine boyun eğmeleri olduğu anlaşıldı. Nasıl ki yine Yusuf Suresi'nde, وَقَالَ يَا أَبَت هَذَا تأويل رؤياى من قبل قَدْ جَعَلَهَا رَبِّى حَقًا (Yusuf, 12/100) yani, "Yusuf dedi ki: 'Ey babacığım! İşte benim önceden gördüğüm rüyamın yorumu ki, Rabbim onu gerçek kıldı'" buyrulmuştur.

"Ber kerden ser", baş yukarı etmek demek olup, zuhûr etmekden kinâye-dir. Yûsuf (a.s.)ın keşf-i muhayyel nev'inden olarak gördüğü bu rü'yânın eseri on sene sonra ve belki daha ziyâde bir vakit geçdikden sonra zuhûr et-ti ve "on bir yıldız"dan murâd, kardeşlerinin ve "şems ve kamer"den murâd, pederinin ve teyzesinin kendisine serfürû etmeleri olduğu anlaşıldı. Nitekim yine sûre-i Yûsuf'ta, وَقَالَ يَا أَبَت هَذَا تأويل رؤياى من قبل قَدْ جَعَلَهَا رَبِّى حَقًا (Yusuf, 12/100) ya'ni, "Yûsuf dedi: "Ey babacığım! İşte benim evvelden gördüğüm rü'yâmın ta'bîri ki, Rabbim onu hak kıldı" buyurulmuşdur.

3386. O "Yenzuru bi-nûrullah" boş değildir. Nûr-i rabbânî feleği yarıcı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. O "Allah'ın nuruyla bakar" boş değildir. Rabbanî nur feleği yarıcı olur.

"Müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadis-i şerifinde belirtilen ilahi nur boş ve etkisiz değildir. O rabbanî nur, öyle bir nurdur ki, feleği yarıcı olur. "Gizâf", "hilaf" vezninde "gâf"ın kesresiyle "beyhude ve boş ve anlamsız ve hesapsız ve sınırsız" anlamlarındadır (Burhan ve Siracü'l-Lügat ve Cihangir). Fakat Burhan'da ve Sirac'da "gâf"ın zammıyla kullanıldığı da belirtilmiştir.

اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni, "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan nûr-i ilâhî boş ve te'sîrsiz değildir. O nûr-i rabbânî, öyle bir nurdur ki, feleği yarıcı olur. "Gizâf", "hilaf" vezninde "gâf"ın kesriyle "beyhûde ve herze ve ma'nâsız ve hesabsız ve hadsiz" ma'nâlarınadır (Burhân ve Sirâcü'l-Lügāt ve Cihangîn). Fakat Burhân'da ve Sirâc'da zamm-ı gâf ile kullanıldığı da mezkûrdur.

3387. Senin gözünde o nûr yokdur, git! Hayvanlık hissi içinde merhûnsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. Senin gözünde o nur yoktur, git! Hayvanlık hissi içinde tutsaksın.

"Girev" kelimesi, tutsak, bağlı ve kayıtlı anlamında kullanılır. Yani, "Eğer sen, 'Ben insanım, bu nur niçin bende yoktur?' dersen, 'Hayvanlık hissi içinde tutsak ve kayıtlı olduğun için yoktur' derim." Hayvanlık hissinden kasıt, yeme, içme ve cinsel ilişki gibi birtakım hayvanî hazlara kalbin çekilmesi ve sevgisidir. Bu sebeple, böyle bir kişinin gözü ancak hayvanlar ile ortak olan dış görüşle sınırlı kalır.

"Girev", merhûn ve mahbûs ve mukayyed ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, "Eğer sen, "Ben insanım, bu nûr niçin bende yokdur?" dersen, "Hayvanlık hissi içinde mahbûs ve mukayyed olduğun için yokdur" derim." Hayvanlık hissinden murâd, yeme ve içme ve muâmele-i cinsiyye gibi birtakım hayvan hazlarına kalbin incizâbı ve muhabbetidir. Binâenaleyh, böyle bir kimsenin gözü ancak hayvanlar ile müşterek olan rü'yet-i zâhire münhasır kalır.

3388. Sen gözünün za'fından ayağının önünü görürsün. Sen zaîfsin ve sana kılavuz olan dahi zaîfdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. Sen gözünün zayıflığından ayağının önünü görürsün. Sen zayıfsın ve sana kılavuz olan da zayıftır.

Senin gözünün görüşü zayıftır. En fazla ayağının önünü ve adım atacağın yeri görebilir. Düşünce ve görüş itibarıyla zayıfsın. Elinin ve ayağının rehberi ve önderi olan gözün de zayıftır.

Senin gözünün görüşü zaîfdir. Nihâyet ayağının önünü ve adım atacağın yeri görebilir. Düşünce ve re'y i'tibariyle zaîfsin. Elinin ve ayağının rehberi ve pîşvâsı olan gözün dahi zaîfdir.

3389. Elin ve ayağın kılavuzu gözdür. Zîrâ yeri ve yer olmayanı görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. Elin ve ayağın kılavuzu gözdür. Çünkü yeri ve yer olmayanı görür.

Elin ve ayağın öncüsü ve kılavuzu gözdür. Çünkü elin tutacağı ve tutamayacağı ve ayağın basacağı ve basamayacağı yerleri göz görür.

Elin ve ayağın pîşvâsı ve kılavuzu gözdür. Zîrâ elin tutacağı ve tutamayacağı ve ayağın basacağı ve basamayacağı yerleri göz görür.

3390. "Diğeri odur ki, benim gözüm pek parlakdır. Diğeri odur ki, benim yaratılışım pek temizdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. "Diğeri odur ki, benim gözüm pek parlaktır. Diğeri odur ki, benim yaratılışım pek temizdir!"

Deve katıra dedi ki, “Benim meziyetlerimden birisi de odur ki, gözüm pek keskin görür. Ve diğeri de budur ki, yaratılışım ve aslım pek temizdir. Deve oğlu deveyim! Senin gibi eşek oğlu katır değilim!”

Deve katıra dedi ki, “Benim meziyetlerimden birisi de odur ki, gözüm pek keskin görür. Ve diğeri de budur ki, yaratılışım ve aslım pek temizdir. Deve oğlu deveyim! Senin gibi eşek oğlu katır değilim!”

3391. "Zîrâ ki, ben helâl evlâddan oldum. Zinâ ve ehl-i dalâl evlâdından değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. "Çünkü ben helâl evlattan oldum. Zinâ ve sapkınlık ehlinin evladından değilim!"

Bu şerefli beyitte, zinâ çocuğunun Hakk yolunda selamet dairesinde yürüyemeyeceğine işaret buyrulur. Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de: وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا (İsrâ, 17/32) yani, "Zinâya yaklaşmayın! Çünkü o kötü bir iş ve çirkin bir yol oldu" buyurması, bu oluş ve bozuluş âleminde yaratılmışların en mükemmeli olan insanın eğri yoldan meydana gelmesini engellemek içindir. Çünkü eğri yoldan gelen yine o eğri yolun yolcusu olur. Bu sebeple muhakkikler (gerçeği araştıranlar), "Zinâ çocuğu kalp cennetine dahil olamaz" demişlerdir. Buna göre, insan toplumu arasında zinânın çokça meydana gelmesi, zinâ çocuğunun çoğalması, zamanla o toplumun çöküşüne sebep olur. Tarihte okuduğumuz Romalılar'ın ve Bizanslılar'ın durumları bu esastaki doğruluğun şahididir.

Bu beyt-i şerîfde veled-i zinânın tarîk-i Hak’da selâmet dâiresinde yürüyemeyeceğine işâret buyurulur. Hak Teâlâ hazretlerinin Kur’ân-ı Kerîm’de: وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا (İsrâ, 17/32) ya’ni, “Zinâya yaklaşmayın! Zîrâ o fenâ bir iş ve çirkin yol oldu” buyurması bu âlem-i kevnde ekmel-i mahlûkât olan insanın eğri yoldan sudûrunu men’ içindir. Zîrâ eğri yoldan gelen yine o eğri yolun yolcusu olur. Bu sebeble muhakkıkler, “Veled-i zinâ cennet-i kalbe dâhil olamaz” demişlerdir. Binâenaleyh, cemiyet-i beşeriyye arasında kesret-i zinâ vukû’u, veled-i zinânın çoğalması, mürûr-ı zaman ile âkıbet o cemiyetin izmihlâline sebeb olur. Târihde okuduğumuz Romalılar’ın ve Bizanslılar’ın ahvâli bu esâsdaki sıdkın şâhididir.

3392. "Sen şübhesiz evlâd-ı zinâdansın. Yay fenâ olduğu vakit, ok eğri uçar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. "Sen şüphesiz zinâ çocuğusun. Yay kötü olduğu zaman, ok eğri uçar."

"Ey katır, senin baban eşek ve anan attır. Tek bir cinsten meydana gelmiş bir yaratık değilsin. Elbette, اَلْوَلَدُ سِرُّ اَبِيهِ yani, "Çocuk babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfi gereğince baban olan eşeğin halleri sende ortaya çıkacaktır. Nasıl ki yay kötü olduğu zaman, o yaydan çıkan ok da dosdoğru gidemez, eğri uçar."

“Ey katır, senin baban eşek ve anan atdır. Bir cinsden hâsıl olmuş bir mahlûk değilsin. Elbet, اَلْوَلَدُ سِرُّ اَبِيهِ ya’ni, “Çocuk babasının sırrıdır” hadîs-i şerîfi mûcibince baban olan eşeğin ahvâli sende zâhir olacaktır. Nitekim yay fenâ olduğu vakit, o yaydan çıkan ok dahi dosdoğru gidemez, eğri uçar.”

3393. Katır dedi: "Ey deve, doğru söyledin!" Bunu söyledi ve gözünü yaşdan dolu etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Katır dedi: "Ey deve, doğru söyledin!" Bunu söyledi ve gözünü yaştan dolu etti.

3394. Bir saat ağladı ve onun ayağına düştü. Dedi: "Ey kulların Rabbinin makbûlü!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. Bir saat ağladı ve onun ayağına kapandı. Dedi: "Ey kulların Rabbinin makbulü!"

3395. "Eğer sen beni bendeliğe kabûl edersen, ferhundelikden ne ziyân tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. "Eğer sen beni kulluğa kabul edersen, kutluluktan ne zarar görür?"

"Ferhundegî", mübarek, mutlu ve uğurlu olmak demektir. Yani, kendi eksik geçim aklına güvenip insân-ı kâmilden yüz çeviren kişiye, insân-ı kâmilin ettiği nasihat tesir edip kendi noksanını ve insân-ı kâmilin kemâlini tasdik etti ve onun huzurunda tevazu gösterip dedi: "Eğer sen beni kulluğa kabul edersen senin saadetinden ne eksilir?"

"Ferhundegî", mübarek ve mes'ûd ve meymenetli olmak, ya'ni, kendi akl-ı maâş-ı nâkısına i'timâd edip insân-ı kâmilden yüz çeviren kimseye, insân-ı kâmilin ettiği nasîhat te'sîr edip kendi noksanını ve insân-ı kâmilin kemâlini tasdîk etti ve onun huzûrunda tevâzu' gösterip dedi: "Eğer sen beni bendeliğe kabûl edersen senin saâdetinden ne eksilir?"

3396. Dedi: "Mâdemki benim önümde ikrar ettin, git ki zamanın âfetlerinden kurtuldun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. Dedi: "Mademki benim önümde ikrar ettin, git ki zamanın afetlerinden kurtuldun!"

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) insân-ı nâkısa (olgunlaşmamış insana) dedi: "Mademki benim huzurumda kibir ve kendini beğenmişlikten ve vehmedilmiş benliğinden vazgeçip acizliğini ortaya koydun ve kusurunu itiraf ettin, zamanın afetlerinden ve belalarından kurtuldun. Artık Hakk yolunda emin olarak yürü!"

İnsân-ı kâmil insân-ı nâkısa dedi: "Mâdemki benim huzûrumda kibir ve ucübden ve enâniyyet-i mevhûmenden geçip aczini izhar ve kusûrunu i'tirâf ettin, zamânın âfetlerinden ve belâlarından kurtuldun. Artık tarîk-i Hak'da emîn olarak yürü!"

3397. Hak verdin ve belâdan kurtuldun. Sen düşman idin, ehl-i vilâdan oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Hak verdin ve belâdan kurtuldun. Sen düşman idin, ehl-i vilâdan oldun.

"Ey noksan kişi! Nasihatlarımı kabul edip, hak verdin ve kendi noksanlığını anladın ve kibir ile kendini beğenmişlikten vazgeçtin. Bu sebeple, kibir ve kendini beğenmişliğin getireceği belâdan kurtuldun." Nitekim Risale-i Gavsiyye'de ilâhî hitap olmak üzere şöyle buyrulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم yani, "Ey Gavs, günahkâr kullarıma fazlım ve keremim ile müjde ver! Ve kendini beğenen kibirli kullarıma da adaletim ve intikamım ile müjde ver!" "Sen önceleri kendi nefsinin dostu ve bizim düşmanımız idin. Şimdi nefsinin düşmanı ve bizim dostumuz oldun." "Vilâ", vâv harfinin kesresi ile dostluk demektir.

"Ey nâkıs! Nasihatlarımı kabûl edip, hak verdin ve kendi noksanını anladın ve kibir ve ucübden geçtin. Binâenaleyh, kibir ve ucbün getireceği belâdan kurtuldun." Nitekim Risale-i Gavsiyye'de hitâb-ı ilâhî olmak üzere şöyle buyurulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم ya'ni, "Yâ Gavs, günahkâr kullarıma fazlım ve keremim ile müjde ver! Ve kendini beğenen mütekebbir kullarıma da adlim ve intikāmım ile müjde ver!" "Sen evvelce kendi nefsinin dostu ve bizim düşmanımız idin. Şimdi nefsinin düşmanı ve bizim dostumuz oldun." "Vilâ", vâv'ın kesri ile dostluk demekdir.

3398. Kötü huy senin zâtında aslî olmadı. Zîrâ asla mensub olan kötüden inkârdan başkası gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Kötü huy senin zâtında aslî olmadı. Çünkü asla mensup olan kötüden inkârdan başkası gelmez.

Kötü huy iki çeşittir. Birisi aslî (doğuştan gelen) ve diğeri ârızîdir (sonradan oluşan) ve âriyettir (ödünç alınmıştır). Ârızî olan kötü huy irşâd (doğru yolu gösterme) ve nasihat ile ortadan kalkar. Fakat aslî olana irşâd ve nasihat etki etmez. Aksine irşâd ve nasihat ile inkârı daha da artar. Aslî olan kötü huyun kaynağı ezelî bedbahtlıktır; ve ârızî olan kötü huyların kaynağı da kötü bir çevrenin etkisi ve bulaşıklığıdır. "Cühûd", inkâr etmektir.

Kötü huy iki nev'dir. Birisi aslî ve diğeri ârızîdir ve âriyetdir. Ârızî olan kötü huy irşâd ve nasîhat ile zâil olur. Fakat aslî olana irşâd ve nasihat te'sîr etmez. Belki irşâd ve nasîhat ile inkârı daha ziyâde olur. Aslî olan kötü huyun menşei şekāvet-i ezeliyyedir; ve ârızî olan kötü huyların menşei de fenâ bir muhîtin te'sîri ve bulaşıklığıdır. “Cühûd", inkâr etmekdir.

3399. Âriyetî olan o kötü olur ki, o ikrar getirir, o tövbe isteyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. Ödünç olan o kötülük, ikrar getiren ve tövbe isteyen kişide bulunur.

Kader sırrına ait olan ezelî saadet veya şekavet (mutsuzluk) bilinmez ve örtülü olduğundan, ezelî şekavetin alâmetini önceki beyitte ortaya koyup, "Böyle bir kimseye irşat ve nasihat etki etmez ve nasihatle inkârı şiddetlenir" dediler. Ve bu şerefli beyitte de ezelî saadetin alâmetini açıklayarak buyururlar ki: "Saadet ehlinden olan kişiye arız olan ödünç kötülük şudur ki, nasihat ve irşat ile ortadan kalkar; ve bu kötülüğün sahibi kusurunu ikrar eder ve o fenalıklardan tövbe eder."

Sırr-ı kadere taalluk eden saâdet veya şekāvet-i ezeliyye meçhûl ve mestûr olduğundan şekāvet-i ezeliyyenin alâmetini evvelki beyitde izhâr buyurup, "Böyle bir kimseye irşâd ve nasihat te'sîr etmez ve nasîhatla inkârı teşeddüd eder" dediler. Ve bu beyt-i şerifde de saâdet-i ezeliyyenin alâmetini beyânen buyururlar ki: "Ehl-i saâdetden olan kimseye ârız olan âriyetî o kötülükdür ki, nasihat ile ve irşâd ile zâil olur; ve bu kötülüğün sahibi kusûrunu ikrar eder ve o fenâlıklardan tövbe eder."

3400. Adem gibi ki, onun zellesi âriyet idi, şübhesiz zamanında tövbe gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. Âdem gibi ki, onun zellesi ödünçtü, şüphesiz zamanında tövbe gösterdi.

[3414] "Zelle", sözlükte yürürken ayağın kayması ve konuşurken hata etmek anlamındadır. Yani, "Ezelde mutlu kılınmış olan Hz. Âdem'in zellesi (küçük hatası) ve hatası ödünçtü; ve hatanın meydana gelmesinin hemen ardından zamanında tövbe etti." Hz. Âdem'in zellesi hakkında Birinci ciltte 1259 numaradan itibaren birtakım hakikatler açıklanmıştır.

[3414] "Zelle", lügatde yürürken ayağı kaymak ve söylerken hatâ etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Saîd-i ezelî olan Hz. Adem'in zellesi ve hatâsı âriyet idi; ve hatânın vukū'unu müteâkıb zamânında tövbe etti." Hz. Adem'in zellesi hakkında I. ciltte 1259 numaradan i'tibâren birtakım hakāyık beyân buyurulmuşdur.

3401. Vaktāki o İblîs'in cürmü aslî idi, nefis olan tövbe tarafına ona yol olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. O İblis'in suçu aslî (yaratılışından gelen) olduğu için, nefis (değerli, şerefli) olan tövbe tarafına ona yol olmadı.

"Nefis", şerefli, latif (ince, nazik) ve halkın rağbeti çok olup kıymeti fazla olan şey demektir. Ve nefis burada tövbenin sıfatıdır. Yani, "Ezelî şakavet (bedbahtlık) sahibi olan İblis'in suçu aslî idi ve kendi zâtından (özünden) ayrılmazdı. Bu sebeple, ilâhî emre karşı yaptığı isyanı hoş gördü ve isyanında devam etti. Asla şerefli ve latif olan tövbe ve geri dönüş tarafına meyl etmedi."

"Nefîs", şerîf ve latîf ve halkın rağbeti ziyâde olup, kıymeti çok olan şey demekdir. Ve nefis burada tövbenin sıfatıdır. Ya'ni, "Şekāvet-i ezeliyye sâhibi olan İblîs'in cürmü aslî idi ve kendi zâtından münfek değildi. Binâenaleyh, emr-i ilâhîye karşı yaptığı serkeşliği hoş gördü ve serkeşliğinde devam etti. Asla şerîf ve latîf olan tövbe ve rücû' tarafına meyl etmedi."

3402. Git ki, kendinden ve kötü huydan kurtuldun; ve ateşin alevinden ve yırtıcının dişinden kurtuldun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. Git ki, kendinden ve kötü huydan kurtuldun; ve ateşin alevinden ve yırtıcının dişinden kurtuldun!

Ey kişi, git ki, bu tevazu ve alçakgönüllülük ile nefsinden ve nefsinin kötü huyundan ve kibir ve kendini beğenme sıfatlarından kurtuldun. Ve nefis cehennemin ta kendisidir ve onun sıfatları o nefis cehenneminin alevleridir; ve yırtıcı bir hayvandır ve onun dişleri kötü sıfatlardır. Şükret ki, bu alevlerden ve bu dişlerden kurtuldun.

Ey kimse git ki, bu tevâzu' ve zillet ile nefsinden ve nefsinin kötü huyundan ve kibir ve ucüb sıfatlarından kurtuldun. Ve nefis ayn-ı cehennemdir ve onun sıfatları o nefis cehenneminin alevleridir; ve yırtıcı bir hayvandır ve onun dişleri fenâ sıfatlarıdır. Teşekkür et ki, bu alevlerden ve bu dişlerden kurtuldun.

3403. Git ki şimdi devlete el vurdun, kendini ebedî olan tahta bıraktın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Git ki şimdi devlete el vurdun, kendini ebedî olan tahta bıraktın!

Nefsini düşman ve bizi dost gördüğün bu andan itibaren manevî devlete el attın ve kendini sonsuz mutluluk tarafına bıraktın.

Nefsini düşman ve bizi dost gördüğün bu andan i'tibâren devlet-i ma'nevîye el vurdun ve kendini saâdet-i ebediyye tarafına attın.

3404. Sen "فَادْخُلِي فِي عِبَادِي"yi buldun; "وَادْخُلِي جَنَّتِي"yi idrak ettin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Sen "Kullarıma katıl!"ı buldun; "Cennetime gir!"i idrak ettin!

Bu şerefli beyitte, Fecr suresinin sonunda yer alan يَا أَيَّتُهَا النَّفْسِ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيةٌ فَادْخُلى في عبادي وادخلى جنتي (Fecr, 89/27-30) yani, "Ey mutmain olmuş nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! Kullarıma katıl ve cennetime gir!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerime, birinci cildin 2696 numaralı beytinde de geçmişti. Cenab-ı Pîr efendimiz orada "cennet"i, "rü'yet makamı" olarak ve "kullara katılmayı" da, "seçkin kulların bâtını ve kalbi" ile tefsir buyurmuşlardı. Aşağıdaki şerefli beyitte de bu tefsiri teyit buyururlar. "Yâften", bulmak; ve "der-yâften", idrak etmek ve anlamak demektir.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Fecr'in ahirinde olan يَا أَيَّتُهَا النَّفْسِ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مَرْضِيةٌ فَادْخُلى في عبادي وادخلى جنتي (Fecr, 89/27-30) ya'ni, "Ey nefs-i mutma-inne! Râziye marziyye olduğun halde Rabbine rücû' et! İbâdım arasına gir ve cennetime dâhil ol!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyeti kerîme I. cildin 2696 numaralı beytinde de geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz orada "cennet"i, "makām-ı rü'yet" ve "ibâda dühûlü" de, "havâss-ı ibâdın bâtını ve kalbi" ile tefsîr buyurmuşlar idi. Atîdeki beyt-i şerîfde de bu tefsîri te'yîd buyururlar. "Yâften", bulmak; ve "der-yâften", idrak etmek ve anlamak demekdir.

3405. Kendin için onun kullarına yol yaptın, gizli yoldan Huld'e gittin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Kendin için onun kullarına yol yaptın, gizli yoldan Huld'e gittin!

Bilinmeli ki, bütün yaratılmışlar Allah'ın kuludur. Fakat her biri bir ismin kuludur ki, yönelişleri Rablerin Rabbi olan Allah'a değil, kul olduğu ismedir. İlahi özel kul ise ancak Rablerin Rabbi olan Allah'ın kulu olan insân-ı kâmildir. Çünkü o kâmil, "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharıdır. Ve onun ilahi mertebelerden hiçbir mertebeye iltifatı yoktur. Bakışı ancak Hakk'ın zâtınadır. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de şöyle buyurulur: يا غوث اذا اردت ان تدخل حرمی فلا تلتفت بالملك ولا بالملكوت ولا بالجبروت لان الملك شيطان العالم والملكوت شيطان العارف والجبروت شيطان الواقف فمن رضى بواحد منها فهو عندى من المطرودين yani, "Ey gavs! Benim zât haremime girmek istersen, mülke, melekûta ve ceberûta iltifat etme! Çünkü mülk âlemi, âlimin şeytanıdır; ve melekût, ârifin şeytanıdır; ve ceberût, vâkıfın şeytanıdır. Kim ki bunlardan birine razı olursa o benim katımda kovulmuşlardan olur." Bu sebeple, bu girişten anlaşılır ki, Allah'ın kulu olmak güçtür ve olan kâmil dahi enderdir. "Şimdi ey kimse, eğer sen kendine bu tür kulların kalbine girmek için yol yaptıysan, bil ki, gizli yoldan Huld'e yani cennete dahil oldun."

Ma'lûm olsun ki, bilcümle mahlûkāt Allah'ın kuludur. Fakat her biri bir ismin bendesidir ki, teveccühleri Rabbü'l-erbâb olan Allah'a değil, bendesi olduğu ismedir. Bende-i hâss-1 ilâhî ancak Rabbü'l-erbâb olan Allah'ın bendesi olan insân-ı kâmildir. Zîrâ o kâmil, “Allah” ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve onun merâtib-i ilâhiyyeden hiçbir mertebeye iltifatı yokdur. Nazarı ancak zât-ı Hakk'adır. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de şöyle buyurulur: يا غوث اذا اردت ان تدخل حرمی فلا تلتفت بالملك ولا بالملكوت ولا بالجبروت لان الملك شيطان العالم والملكوت شيطان العارف والجبروت شيطان الواقف فمن رضى بواحد منها فهو عندى من المطرودين ya'ni, “Yâ gavs! Benim harem-i zâtıma girmek istersen, mülke, melekûta ve ceberûta iltifat etme! Zîrâ âlem-i mülk, âlimin şeytanıdır; ve melekût, ârifin şeytanıdır; ve ceberût, vâkıfın şeytanıdır. Kim ki bunlardan birine râzı olursa o benim indimde matrûdlardan olur.” Binâenaleyh, bu mukaddimeden anlaşılır ki, Allah'ın kulu olmak güçdür ve olan kâmil dahi enderdir. “İmdi ey kimse, eğer sen kendine bu kabíl kulların kalbine girmek için yol yaptın ise, bil ki, gizli yoldan Huld'e ya'ni cennete dâhil oldun.”

3406. "Sırât-ı müstakîmi bize hidayet et!" dedin, senin elini tuttu ve seni ni'mete kadar götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. "Sırât-ı müstakîmi bize hidayet et!" dedin, senin elini tuttu ve seni ni'mete kadar götürdü.

O insân-ı kâmile "Bizi doğru yola hidâyet et!" dedin. O da senin elini tuttu, seni nimet yurdu olan cennete kadar götürdü.

O kâmile "Bizi doğru yola hidâyet et!" dedin. O da senin elini tuttu, seni dâr-ı naîm olan cennete kadar götürdü.

3407. Ey azîz, ateş idin nûr oldun. Koruk idin, tâze ve kuru üzüm oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. Ey aziz, ateş idin, nur oldun. Koruk idin, taze ve kuru üzüm oldun.

"Engur", taze üzüm; "mevîz", kuru üzüm demektir. "Ey insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) baş eğen aziz! Sen bu boyun eğmeden önce nefsinin kibir ve kendini beğenme ateşleri idin; ne zaman ki insân-ı kâmile karşı alçakgönüllülük gösterdin, sende ruhun sıfatı ortaya çıktı, nur oldun. Önceleri koruk gibi ham ve ekşi idin, şimdi tatlı ve latif üzüm ve kuru üzüm oldun."

"Engur", tâze üzüm; “mevîz”, kuru üzüm demekdir. "Ey insân-ı kâmile baş eğen azîz! Sen bu serfürûdan mukaddem nefsinin kibir ve ucüb ateşleri idin; vaktâki insân-ı kâmile karşı arz-ı zillet ettin, sende rûhun sıfatı zâhir oldu, nûr oldun. Evvelce koruk gibi ham ve ekşi idin, şimdi tatlı ve latîf üzüm ve kuru üzüm oldun."

3408. Bir yıldız idin, sen güneş oldun. Şâd ol! Allah doğruyu en ziyade bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Bir yıldız idin, sen güneş oldun. Sevin! Allah doğruyu en çok bilendir.

Ey aziz, sen insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) boyun eğmeden önce, zâhirî ilmin sebebiyle bir yıldız mertebesinde idin. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimize bağlanmadan önce Şemseddîn-i Mardinî hazretleri zâhir ulemâsından olup Hz. Pîr'e itiraz ederdi ve asla boyun eğmezdi. Ne zaman ki manâ âleminde Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i bu yüzden dargın bir hâlde gördü ve zâhirde de cenâb-ı Pîr efendimizin yüce kerametlerini müşâhede etti, ondan sonra o hâlden tövbe ve istiğfâr edip, ailesiyle beraber gelerek Hz. Pîr efendimize yöneldi. Ayrıntıları, Menâkıb-ı Sipehsâlar'da yazılıdır. Şimdi ey aziz! Sen yıldız iken, insân-ı kâmil ile bâtının nurlandı, şimdi güneş oldun. Sevin! Yüce Allah herkesin fiillerinin doğruluğunu en çok bilir.

Ey azîz, sen insân-ı kâmile serfürûdan mukaddem, ilm-i zâhirin sebebiyle bir yıldız mesâbesinde idin. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimize intisâbdan mukaddem Şemseddîn-i Mardinî hazretleri ulemâ-i zâhireden olup Hz. Pîr'e mu'teriz idi ve asla serfürû etmezdi. Vaktāki âlem-i ma'nâda Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'i bundan dolayı dargın bir halde gördü ve zâhirde de cenâb-ı Pîr efendimizin kerâmet-i aliyyelerini müşâhede etti, ondan sonra o halden tövbe ve istiğfâr edip, âilesiyle beraber gelerek Hz. Pîr efendimiz'e inâbe etti. Tafsîlâtı, Menâkıb-ı Sipehsâlar'da münderiçtir. "İmdi ey azîz! Sen yıldız iken, insân-ı kâmille bâtının nurlandı, şimdi güneş oldun. Mesrûr ol! Allah Teâlâ herkesin efâlinin sıdkını en çok bilir."

3409. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Tut, kendi balını süt havzına bırak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Tut, kendi balını süt havzına bırak!

"Şehd", bal demektir. Burada, adına Mesnevî-i Şerif ithaf edilen Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin manevî zevkinden kinayedir. "Havz-ı şîr", süt havzından kastedilen, Mesnevî-i Şerif'tir. Çünkü insân-ı kâmili konuşturan, muhatabı olan müntesibin (bağlı olanın) yatkınlığıdır; ve bu anlama dair açıklamalar çeşitli yerlerde geçti. Yani, "Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn, tut, kendi ezelî yatkınlığında gizli olan manevî zevkleri bu Mesnevî-i Şerif'e ve bu ledünnî ilimler havuzu içine dök!" Hint nüshalarında "havz-ı şîr" yerine "cûy-i şîr" (süt ırmağı) geçmektedir.

"Şehd", bal demekdir. Burada nâmına Mesnevî-i Şerif ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin zevk-i mânevîsinden kinâyedir. “Havz-ı şîr", süt havzından murâd, Mesnevî-i Şerîfdir. Zîrâ insân-ı kâmili söyleten muhâtabı olan müntesibin isti'dâdıdır; ve bu ma'nâya dâir olan îzâhât muhtelif mahallerde geçti. Ya'ni, "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn tut, kendi isti'dâd-ı ezelînde mündemiç olan ezvâk-ı ma'neviyyeyi bu Mesnevî-i Şerîf'e ve bu ulûm-i ledünniyye havuzu içine dök!" Hind nüshalarında "havz-ı şîr" yerine "cûy-i şîr" vâki'dir.

3410. Tâ ki o süt tağyîr-i ta'mdan kurtulsun, zevk deryasından teksîr-i ta'm [3424] bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. O süt, tadının değişmesinden kurtulsun, zevk denizinden tadının çoğalmasını bulsun!

Ey Hüsâmeddîn hazretleri! Bu Mesnevî-i Şerîf'teki açıklamalarımızı talep edenlere sen kendi zevkini karıştırarak anlat ki, bizim Mesnevî-i Şerîf'te açıkladığımız sırlara ehil olmayanlar birtakım yanlış anlamlar vererek tadını ve lezzetini bozmasınlar. Aksine sen anlat ki, bu Mesnevî senin zevkinin denizinden tadının ve lezzetinin çoğalmasını bulsun! Çünkü bu latif beyitlerin altında gizli olan latif anlamları ehil olmayanlar şerh ve izah edeyim derken onların tadını kaçırırlar.

Ey Hüsâmeddîn hazretleri! Bu Mesnevî-i Şerîf'deki beyânâtımızı tâliblere sen kendi zevkini karıştırarak takrîr et ki, bizim Mesnevî-i Şerîf'de beyân ettiğimiz rumûza nâehiller birtakım yanlış ma'nâlar vererek ta'm ve lezzetini bozmasınlar. Bil'akis sen takrîr et ki, bu Mesnevî senin zevkinin deryâsından teksîr-i ta'm ve lezzet bulsun! Zîrâ bu ebyât-ı latîfenin altında gizli olan ma-ânî-i latîfeyi nâehiller şerh ve îzâh edeyim derken onların tadını kaçırırlar.

3411. O elest deryasına muttasıl olsun! Vatkâki derya oldu, her tağyîrden kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. O elest deryasına bağlı olsun! Çünkü derya oldu, her değişimden kurtuldu.

Yani, "Bu Mesnevî-i Şerîf'i açıklarken verdiğin anlamlar, 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' hitabının gerçekleştiği meclise kadar, yani ruhlar deryasına kadar bağlı olsun! Çünkü Mesnevî-i Şerîf'ten maksat, rububiyet (Rablık) birliğinin açıklanmasıdır. Ne zaman ki o anlamlar 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' yani rububiyet birliği deryasına bağlandı, derya oldu demektir. Ve buraya ulaşan anlamlar artık her türlü değişimden kurtulur." Şimdi bu şerefli beyitte Mesnevî okuyucularına büyük bir anahtar ihsan edilmiş olur. Nitekim, ileride gelecek olan şu şerefli beyit bu anlamın şahididir:

“Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkânıdır; O vâhidin gayrı ne görürsen putdur!"

Ya'ni, "Bu Mesnevî-i Şerîf'i takrîr ederken verdiğin ma'nâlar, "Elestü bi-rabbiküm?" hitâb-ı vâki' olan bezme kadar, ya'ni ervâh deryâsına kadar muttasıl olsun! Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'den maksûd vahdet-i rubûbiyyetin beyâ-nıdır. Vaktâki o ma'nâlar "Elestü bi-rabbiküm?" ya'ni, vahdet-i rubûbiyyet deryâsına muttasıl oldu, deryâ oldu demekdir. Ve buraya vâsıl olan ma'nâlar artık her bir tağyîrden kurtulur." İmdi bu beyt-i şerîfde Mesnevîhânlara bir miftâh-ı azîm ihsân buyurulmuş olur. Nitekim, âtîde gelecek olan şu beyt-i şerîf bu ma'nânın şâhididir.

“Bizim Mesnevîmiz vahdet dükkânıdır; O vâhidin gayrı ne görürsen putdur!"

3412. O bal deryasına bir menfeż bulur. Onda bir âfete amel olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. O bal deryasına bir menfez bulur. Onda bir afete amel olmaz.

Süt havuzu olan bu Mesnevî, senin bal deryası olan zevkine bir menfez bulur; yani, bu Mesnevî'nin zor beyitleri mutlaka sana açılır, anlaşılır olur. Bu sebeple Mesnevî'ye yanlış anlamlar verme afetinin onda etkisi ve tesiri olmaz.

Süt havzı olan bu Mesnevî senin bal deryâsı olan zevkine bir menfez bulur; ya'ni, bu Mesnevî'nin ebyât-ı müşkilesi mutlak sana münkeşif olur. Binâenaleyh Mesnevî'ye yanlış ma'nâlar vermek âfetinin onda ameli ve te'sîri olmaz.

3413. Ey Hakk'ın arslanı, arslan gibi bağır! Ta ki o bağırma yedinci tabakaya kadar gitsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. Ey Hakk'ın arslanı, arslan gibi bağır! Ta ki o bağırma yedinci tabakaya kadar gitsin!

"Gurre", Farsçada arslanın bağırması demektir. "Bu Mesnevî'mizi anlatırken, ey Hakk'ın arslanı olan Hüsâmeddîn Çelebi, arslan gibi bağır! Hatta o arslan sesi feleğin yedinci tabakasına kadar yükselsin!" Bu şerefli beyitte "bağırma" ile can na'ralarına (canın feryatlarına) işaret buyrulur. Ve yedi feleğe kadar çıkan can na'ralarıdır. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz bu na'ralar hakkında bir şerefli beytinde şöyle buyururlar: "Benim görünen sözlerim kulaklara erişir. Fakat, cana ait olan na'ralarım hiçbir kimseye erişmez."

"Gurre", Fârisî'de arslanın bağırması demekdir. "Bu Mesnevî'mizi takrîr ederken, ey Hakk'ın arslanı olan Hüsâmeddîn Çelebi, arslan gibi bağır! Hat- tâ o arslan sadâsı feleğin yedinci tabakasına kadar yükselsin!" Bu beyt-i şerîfte "bağırma" ile can na'ralarına işâret buyurulur. Ve yedi feleğe kadar çıkan can na'ralarıdır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu na'ralar hakkında bir beyt-i şerîfinde şöyle buyururlar: "Benim zâhirî sözlerim kulaklara erişir. Fakat, cana mensûb olan na'ralarım hiçbir kimseye erişmez."

3414. Tok olan melûl canın ne haberi vardır? Sıçan ne vakit arslanın bağırmasını tanır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. Tok olan melûl canın ne haberi vardır? Sıçan ne vakit arslanın bağırmasını tanır?

Maddî gıda ile midesi dolmuş ve canına ilâhî hikmetler ve bilgilerden bıkkınlık gelmiş olanın senin bu haykırışlarından ne haberi olur? Onun canı senin bu cana ait olan haykırışlarını duymaz. O kimse tabiat deliklerinde yaşayan bir sıçandır; ve sıçan hakir bir mertebede yaşadığından arslanın bağırmasını tanıyamaz.

Gıdâ-yı sûrî ile mi'desi dolmuş ve cânına hikem ve maârif-i ilâhiyyeden melâlet gelmiş olanın senin bu na'ralarından ne haberi olur? Onun canı senin bu câna mensûb olan na'ralarını duymaz. O kimse tabîat deliklerinde yaşayan bir sıçandır; ve sıçan hakîr bir mertebede yaşadığından arslanın bağırmasını tanıyamaz.

3415. Kendi ahvalini her bir alî-güher olan deryâ-dil için, altın suyu ile yaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Kendi hâllerini her bir yüce cevher olan deryâ-gönüllü için, altın suyu ile yaz!

"Yüce cevher"den kastedilen, ilâhî ezelî ilimde mutlu olan kimsedir; "deryâ-gönüllü"den kastedilen ise, yatkınlık kapasiteleri çok geniş olup, ilâhî marifetleri ve hikmetleri ve vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını kabul eden kimselerdir. Yani, "Ey zevk deryâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi hâllerini ve ruhanî zevklerini bu Mesnevî-i Şerîf'e altın suyu ile yaz! Ezelî mutluluk ehli ve yatkınlık kapasiteleri geniş olanlar onu okusunlar ve faydalansınlar!"

"Alî-güher"den murâd, ilm-i ezelî-i ilâhîde saîd olan kimse; "deryâ-dil”den murâd, havsala-i isti'dâdları gâyet geniş olup, maârif ve hikem-i ilâhiyyeyi ve vahdet-i vücûd sırrını kabûl eden kimseler. Ya'ni, "Ey zevk deryâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, kendi ahvâlini ve ezvâk-ı rûhâniyyeni bu Mesnevî-i Şerîfe altın suyu ile yaz! Saâdet-i ezeliyye erbâbı ve havsala-i isti'dâdları geniş olanlar onu okusunlar ve istifâde etsinler!"

3416. Can-fezâ olan bu kelâm Nîl suyudur. Yâ Rab, onu Kıbtî'nin gözüne kan göster!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Canı ferahlatan bu söz Nil suyudur. Ey Rabbim, onu Kıptî'nin gözüne kan göster!

Canın kuvvetini artıran bu Mesnevî sözü, Nil nehrinin suyu gibidir. Nil nehrinin suyu, Musa (a.s.)'ın takipçileri olan Sıbtîlere su, Firavun'un takipçileri olan Kıptîlere ise kan görünmüştü. Ey Rabbim! Bu Şerefli Mesnevî'yi de bize ve ruhunun Musa'sına tabi olanlara güzel ve saf su göster! Ve

Kıptî meşrebinde olup Firavun nefsine tabi olarak bizden yüz çevirenlere çirkin ve kan göster! Kıptî'nin Sıbtî'ye, "Dostluk ve kardeşlik hakkı için kendi niyetine Nil'den bir testi doldur ve içmem için ağzıma koy! Siz Sıbtîlerin kendiniz için Nil'den doldurduğunuz testi saf sudur ve biz Kıptîlerin doldurduğumuz testi saf kandır!" diye yalvarması

Canın kuvvetini artırıcı olan bu kelâm-ı Mesnevî Nîl nehrinin suyu mesâbesindedir. Nîl nehrinin suyu Mûsâ (a.s.)ın tâbi'leri olan Sıbtîler'e su ve Fir'avn'ın tâbi'i olan Kıbtîler'e de kan görünmüş idi. Yâ Rab! Bu Mesnevî-i Şerîfi de bize ve Mûsâ-yı rûhuna tâbi' olanlara güzel ve sâfî su göster! Ve

Kıbtî meşrebinde olup nefs-i Fir'avn'ına tabi' olarak bizden yüz çevirenlere çirkin ve kan göster! Kıbtî'nin Sıbtî'ye, "Dostluk ve birâderlik hakkı için kendi niyetine Nîl'den bir testi doldur ve içmem için ağzıma koy! Siz Sıbtîler'in kendiniz için Nîl'den doldurduğunuz testi saf sudur ve biz Kıbtîler'in doldurduğumuz testi sâfî kandır!" diye yalvarması

3419.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419.

"Câdûyî", sihirbazlık ve "füsûn", sihir demektir. Kıptîler, peygamberlerine uymamaları sebebiyle kendilerine yönelen ilâhî belâları Mûsâ'nın (a.s.) sihrine yorup kendilerini mazlum, Mûsâ'yı (a.s.) ve ona uyanları zalim bildiler. Bu sebeple, Kıptî'nin Sıbtî'ye başvurması, hâlini şikâyet etmek için gerçekleşmiştir.

“Câdûyî”, sihirbazlık ve "füsûn”, sihir demekdir. Kıbtiler peygamberlerine adem-i ittibâ' sebebiyle kendilerine teveccüh eden ilâhî belâları Mûsâ (a.s.)ın sihrine hamledip kendilerini mazlûm ve Mûsâ (a.s.)ı ve tâbi'lerini zâlim bil- diler. Binaenaleyh, Kıbtî'nin Sıbtî'ye müracaatı tazallüm-i hâl için vâki' ol- muşdur.

3420.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420.

"Sıbtîler, yani İsrailoğulları o Nil'den saf olarak su içerler. Halbuki Kıptî'nin önünde o saf olan su, gözbağcılıktan, yani sihirden dolayı kan olur."

"Sıbtiler ya'ni, Benî-İsrail o Nîl'den sâf olarak su içerler. Halbuki Kıbtî'nin önünde o sâf olan su gözbağından, ya'ni sihirden dolayı kan olur."

3421. "İşte Mısır halkı idbardan yahud fenâ damarlılıkdan dolayı susuzlukdan ölüyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. "İşte Mısır halkı kötü talihten yahut kötü soydan dolayı susuzluktan ölüyor."

"Kıbt", Mısır'ın yerli halkına derler. Yani, "İşte Mısır halkı ya kötü talihlerinden veyahut asılları kötü olduğundan dolayı bu sihir belasına yakalandılar ve susuzluktan ölüyorlar."

"Kıbt", Mısır'ın yerli ahâlisine derler. Ya'ni, "İşte Mısır halkı ya sû-i tâli'lerinden veyâhud asılları fenâ olduğundan dolayı bu belâ-yı sihre giriftâr oldular ve susuzlukdan ölüyorlar."

3422. "Kendin için bir tas doldur, tâ ki senin suyundan bu eski dostun içsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. "Kendin için bir tas doldur ki, senin suyundan bu eski dostun içsin!"

3423. "O tası kendin için doldurduğun vakit, kan olmaz, saf hür olarak su olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. "O tası kendin için doldurduğun vakit, kan olmaz, saf hür olarak su olur."

Yani, "Sen Sıbtî olduğun için kendine özgü olmak üzere Nil'den bir tas doldurduğun vakit, kandan arınmış ve özgür olarak saf su olur." Çünkü sihrin etkisi Sıbtîler hakkında geçerli değildir.

Ya'ni, "Sen Sıbtî olduğun için kendine mahsûs olmak üzere Nîl'den bir tas doldurduğun vakit, kandan hür ve âzâd olarak saf su olur." Çünkü sihrin te'sîri Sıbtîler hakkında cârî değildir.

3424. "Ben de senin tufeylin olup su içeyim. Çünkü tufeylî teba'da gamdan sıçrar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. "Ben de senin tufeylin olup su içeyim. Çünkü tufeylî teba'da gamdan sıçrar."

"Tufeyl", aslında çağrılmadan ziyafete giden Kûfeli bir şairin ismidir; mecazen "davetsiz olarak ziyafete giden kimseler"e de genelleştirilmiştir; ve bazen sonuna bir "yâ" ekleyip "tufeylî" derler. Bazen Farsça konuşmada mecazen vesile ve araç anlamına gelir (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). "Teba'", birine uyan ve tabi olan kimse demektir, çoğulu "etbâ'" gelir. Burada uymak anlamındadır. Yani, "Ey Sıbtî, ben de senin tufeylin olup, senin saf olarak içtiğin sudan içeyim. Çünkü, tufeylî tabi olmakla gamdan kurtulur ve tabi olduğu kimsenin halinin selametinden faydalanır."

"Tufeyl", hadd-i zâtında çağrılmadan ziyafete giden Kûfe'li bir şairin ismi olup, mecâzen "da'vetsiz olarak ziyafete giden kimseler"e de teşmîl edilmişdir; ve ba'zen âhirine bir "yâ" ziyâde edip "tufeylî" derler. Ba'zen muhâvere-i Fârisî'de mecâzen vesile ve zerîa ma'nâsına gelir (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). "Teba'", birine uyan ve tâbi' olan kimse demekdir, cem'i "etbâ'" gelir. Burada uymak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Sıbtî, ben de senin tufeylin olup, senin sâf olarak içtiğin sudan içeyim. Zîrâ, tufeylî tâbi' olmakda gamdan kurtulur ve tâbi' olduğu kimsenin selâmet-i hâlinden istifade eder."

3425. Dedi: "Ey cihanın canı, hizmet edeyim, muhafaza edeyim, ey benim iki parlak gözüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Dedi: "Ey cihanın canı, hizmet edeyim, muhafaza edeyim, ey benim iki parlak gözüm!"

Sıbtî dedi: "Ey cihanın canı, dostluk hakkına riayet edip sana hizmet edeyim. Ey benim iki gözüm, seni muhafaza edeyim!" "Pâs" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada, "muhafaza etmek ve sıkı tutmak" anlamları uygundur.

Sıbtî dedi: "Ey cihânın canı, dostluk hakkına riâyet edip sana hizmet edeyim. Ey benim iki gözüm, seni muhafaza edeyim!" "Pâs" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, "muhafaza etmek ve sıkı tutmak" ma'nâlan münasibdir.

3426. Senin muradın üzere gideyim, şâdîlik edeyim. Senin benden olayım, âzâdlık edeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Senin isteğin üzere gideyim, sevinç duyayım. Senin kulun olayım, özgürlük edeyim!

Yani, "Senin irâdene tâbi olayım. Ve bu tâbiliği kendime ağır bir yük saymayıp bundan dolayı sevinç duyayım ve mutlu olayım ve senin kulun olup, bu kulluğu özgürlük ve hürriyet bileyim!"

Ya'ni, "Senin irâdene tâbi" olayım. Ve bu tebaiyeti kendime ağır bir yük addetmeyip bundan dolayı şâdîlik edeyim ve mesrûr olayım ve senin benden olup, bu bendeliği âzâdlık ve hürlük bileyim!"

3427. O tası Nil suyundan doldurdu, ağzına koydu ve yarısını içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. O tası Nil suyundan doldurdu, ağzına koydu ve yarısını içti.

Sıbtî, Kıbtî'nin arzusuna uygun olarak tası Nil nehrinden doldurdu ve içindeki suyun yarısını içti.

Sıbtî, Kıbtînin arzusuna muvâfakatla tası Níl nehrinden doldurdu ve içindeki suyun yarısını içti.

3428. Tası "Sen de iç!" diye su isteyenin tarafına eğri yaptı, o kara kan oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. Tası "Sen de iç!" diye su isteyenin tarafına eğri yaptı, o kara kan oldu.

Sıbtî, tastaki suyun yarısını içtikten sonra, "Al, sen de iç!" diye Kıbtî tarafına doğru eğdi. Kıbtî'nin tarafındaki su kapkara kan oldu.

Sıbtî tasdaki suyun yarısını içtikden sonra, "Al, sen dahi iç!" diye Kıbtî tarafına doğru eğdi. Kıbtî'nin tarafındaki su kapkara kan oldu.

3429. Tekrar bu taraftan eğriltti, kan su oldu. Kibtî öfke içinde ve harâret içinde oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Tekrar bu taraftan eğriltti, kan su oldu. Kıptî öfke içinde ve hararet içinde oldu.

Kıptî, kendi tarafındaki suyun kan olduğunu görünce tası bu taraftan diğer tarafa çevirdi, oradaki su da kan oldu. Kıptî bu hâle karşı öfkelendi ve hararet içinde kaldı.

Kıbtî, kendi tarafındaki suyun kan olduğunu görünce tası bu tarafdan diğer tarafa çevirdi, oradaki su da kan oldu. Kıbtî bu hâle karşı öfkelendi ve harâret içinde kaldı.

3430. Bir müddet oturdu, nihayet onun öfkesi gitti. Ondan sonra ona dedi ki, [3444] "Ey azîmet-i sâdıka sahibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. Bir süre oturdu, sonunda onun öfkesi geçti. Ondan sonra ona dedi ki, "Ey azîmet-i sâdıka (doğru ve kararlı azim) sahibi!"

"Samsam", keskin kılıç ve azîmet-i sâdıka sahibi, cesur ve önde gelen ve dinç adam anlamındadır (Kamus). Kıptî, Sıbtî'nin dostluğa vefalı olduğuna işaret ederek bu ifadeyi kullanmıştır; ve bu hitap, gelecek beytin ilk mısraına bağlıdır.

"Samsam", keskin kılıç ve azîmet-i sâdıka sâhibi, cesûr ve mukaddem ve dinç adam ma'nâsınadır (Kāmûs). Kıbtî, Sıbtînin dostluğa vefâkar olduğuna işâreten bu ta'bîri kullanmışdır; ve bu hitâb âtîdeki beytin ilk mısrâ'ına merbûtdur.

3431. "Ey birader, bu düğüme çâre nedir?" dedi. "Onu o kimse içer ki, müttakîdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. "Ey birader, bu düğüme çare nedir?" dedi. "Onu o kimse içer ki, müttakîdir."

Yani, Kıbtî dedi ki: "Ey azim ve sadık azimet (kararlılık) sahibi, ey birader! Bu sihir düğümünün açılmasına çare nedir?" Sıbtî cevaben dedi ki: "Bu Nil'in suyunu saf olarak ancak müttakî (Allah'tan korkan, sakınan) olan kimse içer. Bu sebeple, bu sihir düğümü değildir. Aksine, küfür ve inkâr düğümüdür. Bu düğümü ancak iman ve ikrar (doğrulama) açar."

Ya'ni, Kıbtî dedi ki, “Ey azîm azîmet-i sâdıka sâhibi, ey birâder! Bu sihir düğümünün açılmasına çâre nedir?" dedi. Sıbtî cevâben dedi ki: "Bu Nîl'in suyunu saf olarak ancak müttakî olan kimse içer. Binâenaleyh, bu sihir düğümü değildir. Belki küfür ve inkâr düğümüdür. Bu düğümü ancak îmân ve ikrâr açar."

3432. Müttakî odur ki, o Fir'avn'ın yolundan bîzâr oldu, Mûsa-vâr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Müttakî odur ki, o Firavun'un yolundan bıkmış oldu, Musa gibi oldu.

"Bîzâr", usanmış, küsmüş ve incinmiş olan kimse demektir. Yani, "Müttakî o kimsedir ki, Firavun'un gösterdiği yoldan usandı ve incindi ve Musa (a.s.) gibi ona karşı çıktı." Bu beyitlerde Mesnevî-i Şerîf'in inkârcılarının, Firavun gibi olan nefislerinin hükmüne tâbi oldukça ve ruhlarının Musa'sına karşı geldikçe, Nil suyu gibi olan zevk ve inceliklerinden mahrum kalacaklarına işaret buyurulur.

"Bîzâr”, usanmış, küsmüş ve incinmiş olan kimse. Ya'ni, "Müttakî o kimsedir ki, Fir'avn'ın gösterdiği yoldan usandı ve incindi ve Mûsâ (a.s.) gibi ona muhâlif oldu." Bu beyitlerde Mesnevî-i Şerîf münkirlerinin Fir'avn gibi olan nefislerinin hükmüne tâbi' oldukça ve Mûsâ-yı rûhlarına muhâlif bulundukça, Nil suyu gibi olan ezvâk ve letâifinden mahrûm kalacaklarına işâret buyurulur.

3433. Mûsa'nın kavmi ol, bu suyu iç! Ay ile sulh ol, mehtabı gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Mûsa'nın kavmi ol, bu suyu iç! Ay ile sulh ol, mehtabı gör!

Şanlı bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)'ın ümmetinden ol, bu latif suyu iç! Ay gibi olan o peygambere karşı gelmekten vazgeç ve barış içinde ol! Onun bahşedeceği mehtabı, yani iman nurunu gör!

Bir nebiyy-i zîşân olan Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden ol, bu latîf suyu iç! Ay gibi olan o peygambere muhalefetden vazgeç ve sulh ol! Onun bahşedeceği mehtâbı ya'ni, nûr-i îmânı gör!

3434. Senin öfkenden Allah'ın kulları üzerine senin gözünde yüz binlerce zulmet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. Senin öfkenden dolayı Allah'ın kulları üzerine senin gözünde yüz binlerce karanlık vardır.

Allah'ın mümin kullarına karşı içinde öfken vardır. Ve bu öfke senin aklının gözüne çok kuvvetli bir karanlık ve inkâr perdesi çekmiştir.

Allah'ın mü'min kullarına karşı içinde öfken vardır. Ve bu öfke senin aklının gözüne gāyet kuvvetli zulmet ve inkâr perdesini çekmişdir.

3435. Öfkeni söndür, gözünü aç mesrûr ol! Dostlardan ibret al, üstad ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Öfkeni söndür, gözünü aç, mutlu ol! Dostlardan ibret al, üstad ol!

Müminlere karşı olan öfke ateşini söndür! Ondan sonra akıl gözüyle, meydana gelen olayları muhakeme et! O muhakeme sonucunda vereceğin doğru hükümden ve karardan mutlu ol! Dostların olan insanların imanından ibret al ve onların bu belalardan korunmuş kaldığını gör ve doğru hüküm vermekte üstad ol!

Mü'minlere karşı olan öfke ateşini söndür! Ondan sonra akıl gözüyle, vâ-ki' olan hâdisâtı muhakeme et! O muhakeme neticesinde vereceğin doğru hü-kümden ve karardan mesrûr ol! Dostların olan insanların îmânından ibret al ve onların bu belâlardan masûn kaldığını gör ve doğru hüküm vermekde üs-tâd ol!

3436. Mâdemki senin Kāf dağı gibi küfrün vardır, iğtirafda ne vakit benim tufeylim olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. Mademki senin Kaf dağı gibi küfrün vardır, avuçla su içmede ne zaman benim tufeylim olursun?

"İğtiraf", avuç ile suyu alıp içmeye denir. Yani, "Nil suyunun kan olmasına sebep olan şey sizin küfrünüzdür. Mademki senin kalbinde Kaf dağı gibi büyük bir küfür vardır, Nil'den avuç ile su alıp içmekte benim gibi bir müminin tufeyli (asalak, başkasının sırtından geçinen) olmakta hiçbir fayda yoktur."

"İğtirâf", avuç ile suyu alıp içmeye derler. Ya'ni, "Nîl suyunun kan olmasına sebeb olan şey küfrünüzdür. Mâdemki senin kalbinde Kāf dağı gibi azîm bir küfür vardır, Nil'den avuç ile su alıp içmekde benim gibi bir mü'minin tufeyli olmakda hiçbir fâide yokdur."

3437. Dağ iğne deliğine ne vakit gider? Meğer ki, o dağ saman yaprağı ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Dağ iğne deliğine ne zaman girer? Ancak o dağ saman yaprağı olursa.

Kaf dağı gibi olan küfür, iğne deliği gibi ince olan gayb âlemine geçebilir mi ki, kanın gayb tarafından su olmasına etki etsin. Ancak o küfür, saman yaprağı gibi ince olan gaybî imana dönüşsün.

Kāf dağı gibi olan küfür, iğne deliği gibi ince olan âlem-i gaybe geçebilir mi ki, kanın cânib-i gaybdan su olmasına müessir olsun. Meğer ki, o küfür saman yaprağı gibi ince olan îmân-ı gaybîye münkalib olsun.

3438. Dağı istiğfâr ile saman gibi yap! Mağfûrların kadehini hoş tut ve hoş çek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. Dağı istiğfar ile saman gibi yap! Mağfiret edilmişlerin kadehini hoş tut ve hoş çek!

Küfür dağını istiğfar ile saman çöpü gibi ince olan gaybî iman (görünmeyene iman) mertebesine dönüştür! İlahi katında mağfiret tecellileri olmuş olan kâmillerin (olgun insanların) feyiz şarabının kadehini al ve zevk ile çek ve iç!

Küfür dağını istiğfar ile saman çöpü gibi ince olan îmân-ı gaybî mertebesine tahvíl et! İnd-i ilâhîde mezâhir-i mağfiret olmuş olan kâmillerin şarâb-ı feyzinin kadehini al ve zevk ile çek ve iç!

3439. Sen bu tezvîr ile ondan nasıl içersin? Çünkü Hak onu kâfirlere harâm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. Sen bu yalan sözle ondan nasıl içersin? Çünkü Hak onu kâfirlere harâm etti.

"Tezvîr", yalan sözü söyleyip doğru yerine geçirmek demektir. Bundan kasıt, Musa (a.s.)'ın mucizesi olan olağanüstü halleri sihire yorup Kıptîlerin kendilerini mazlum yerine koymalarıdır. Yani, "Ey Kıptî! Sen suyun kan olmasını Musa (a.s.)'ın sihrine atfedip, ona inkârında ısrarcı oldukça Nil'den suyu içemezsin. Çünkü küfürleri sebebiyle Hak Nil'in suyunu kâfirlere harâm etti."

"Tezvîr", yalan sözü söyleyip doğru yerine geçirmek demekdir. Bundan murâd, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi olan hârikûlâde ahvali sihire hamledip Kıbtî-ler'in kendilerini mazlûm yerine koymalarıdır. Ya'ni, "Ey Kıbtî! Sen suyun kan olmasını Mûsâ (a.s.)ın sihirine atfedip, ona inkârında musır oldukça Nîl'den suyu içemezsin. Çünkü küfürleri sebebiyle Hak Nîl'in suyunu kâfirlere harâm etti."

3440. Tezvîrin Halık'ı senin tezvîrini ne vakit satın alır? Ey iftira olunmuşun iftira edicisi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Hilekârlığın Yaratıcısı, senin hilekârlığını ne zaman satın alır? Ey iftira edilenin iftira edicisi!

Sende hilekârlık fikrini yaratan Yüce Allah'tır. Bu sebeple, senin iç dünyandan Yüce Allah haberdardır. Hâl böyleyken, senin hilekârlığının ilâhî katında ne etkisi olur? Ey kendisine sihirbazlık isnadı ile iftira edilen Musa'nın (a.s.) iftira edicisi!

Sende tezvîr fikrini yaratan Hak'dır. Binâenaleyh, senin bâtınından Hak Teâlâ hazretleri haberdardır. Şu halde senin tezvîrinin ind-i ilâhîde ne te'sîri olur? Ey kendisine sihirbazlık isnâdı ile iftirâ olunan Mûsâ (a.s.)ın iftirâ edicisi!

3441. Mûsa'nın âli ol, zîrâ hîlenin faydası yokdur. Senin hîlen boş rüzgârı ölçmekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Musa'nın yüce soyundan ol, çünkü hilenin faydası yoktur. Senin hilen boş rüzgârı ölçmektir.

"Âl" kelimesi, Araplar katında, özellikle ehl-i beyte değil, kadri yüce olan bir kimsenin özelliklerine dahil olanlara denir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: أدْخُلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ (Gâfir, 40/46) yani, "Firavun'un soyunu pek şiddetli azaba sokun!" buyurulmuştur. Çünkü Firavun dünya hayatında kadri yüce bir padişah olduğu için onun özel yardımcılarına "âl" tabiri kullanılmıştır. Buradaki "âl" de, "Musa (a.s.)'ın ümmetinden ol ve manevî ruhsal yakınlığı kazan!" demek olur. Yani, "Ey Kıptî, sen vehimlerine ve hayallerine uyup, peygamber mucizesini sihir sayıyorsun ve bu hile ile ona karşı geliyorsun. Senin bu hilen boş rüzgârı ve havayı ölçmek olur."

“Âl”, inde'l-Arab, bilhâssa ehl-i beyte değil, kadri azîm olan bir kimsenin husûsiyetine dâhil olanlara ıtlâk olunur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: أدْخُلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ (Gâfir, 40/46) ya'ni, "Fir'avn'ın âlini pek şedîd azâba sokun!" buyurulmuşdur. Zîrâ Fir'avn hayât-ı dünyeviyyede bir pâdişâh-ı azîmü'l-kadr olduğu için onun avene-i hâssasına "âl" tabir buyuruldu. Buradaki “âl” dahi, “Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden ol ve karâbet-i ma'neviyye-i rûhiyyeyi iktisâb et!" demek olur. Ya'ni, "Ey Kıbtî, sen evhâm ve hayâline tâbi' olup, mu'cize-i peygamberîyi sihir addediyorsun ve bu hîle ile ona muhalefet ediyorsun. Senin bu hîlen boş rüzgârı ve havayı ölçmek olur."

3442. Mecâli var mıdır ki su Samed'in emrinden donsun, o kâfirlere su versin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. Suyun, Samed'in emrinden dönüp o kâfirlere su vermeye gücü var mıdır?

"Zehre", güç ve takat; "Samed" ise ilâhî isimlerden olup, "her hususta kendisine ihtiyaç arz edilen" anlamındadır. Yani, "Suyun gücü ve takati var mıdır ki, Samed olan Yüce Allah'ın emrine karşı gelsin de, o su kâfirlere karşı kan olmaktan vazgeçsin ve su olup onların hararetlerini dindirsin?"

“Zehre”, tâkat ve mecâl; “Samed” esmâ-i ilâhîden olup, "her husûs kendisine arz-ı ihtiyâç olunan" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Suyun mecâli ve tâkatı var mıdır ki, Samed olan Hak Teâlâ hazretlerinin emrine muhalefet etsin de, o su kâfirlere karşı kan olmakdan vazgeçsin ve su olup onların harâretlerini teskîn etsin?"

3443. Hattâ sen ekmek yediğini mi zannediyorsun? Yılanın zehrini ve can eksiltmesini yiyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Hatta sen ekmek yediğini mi zannediyorsun? Yılanın zehrini ve can eksiltmesini yiyorsun.

Ey Kıptî (Mısır'ın yerli halkından olan, Hz. Musa'ya inanmayan kişi), sen şimdi su ihtiyacı arkasında koşuyorsun. Bu küfrünle beraber bulacağın suyun sana ne faydası olacak? Nasıl ki bulup yediğin ekmeği sen ekmek zannediyorsun. O yediğin ekmek, iç yüzünde yılanın zehridir ve senin canını kemiriyor, haberin yok. İç yüzün bozuk oldukça, dış gıda o bozukluğu güçlendirir.

Ey Kıbtî, sen şimdi su ihtiyacı arkasında koşuyorsun. Bu küfrünle beraber bulacağın suyun sana ne fâidesi olacakdır? Nitekim bulup yediğin ekmeği sen ekmek zannediyorsun. O yediğin ekmek bâtınında yılanın zehiridir ve senin canını kemiriyor, haberin yokdur. Bâtının bozuk oldukça gıdâ-yı zâhirî o bozukluğu takviye eder.

3444. Ekmek o cânı nerede islâh eder ki, o can vericinin fermanında gönül koyarsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. Ekmek o canı nerede ıslah eder ki, o can vericinin fermanına gönül koyarsın?

Ey inkârcı, o senin yediğin zahirî gıda ancak bedenini ve hayvanî ruhunu güçlendirir. İnsanî ruhunu güçlendirme konusunda asla faydası yoktur. O ruhu ancak iman nuru ve irfan kuvvetlendirir. Bu sebeple senin hayvanî ruhunu güçlendirecek ve küfür ve inkârını şiddetlendirecek olan o ekmek ve zahirî gıda, insanî ruhu verici olan Yüce Allah hazretlerinin emir ve fermanına muhalefet eder mi? Suya, "Kan ol!" diye emrettiği vakit kan olur. Ve ekmeğe, "Küfür ve inkâr ol!" diye emir geldiği vakit, o zahirî gıda senin iç dünyanda küfür ve inkâr olur.

Ey münkir, o senin yediğin gıdâ-yı sûrî ancak císmini ve rûh-i hayvânîni takviye eder. Rûh-i insânîni takviye hususunda aslâ fâidesi yokdur. O rûhu ancak nûr-i îmân ve irfân kuvvetlendirir. Binâenaleyh senin rûh-i hayvânîni takviye ve küfür ve inkârını teşdîd edecek olan o ekmek ve gıdâ-yı sûrî, rûh-i insânîyi verici olan Hak Teâlâ hazretlerinin emir ve fermânına muhalefet eder mi? Suya, "Kan ol!" diye emrettiği vakit kan olur. Ve ekmeğe, "Küfür ve inkâr ol!" diye emir geldiği vakit, o gıdâ-yı sûrî senin bâtınında küfür ve inkâr olur.

3445. Ya sen zanneder misin ki, kelâm-ı Mesnevî'yi okuduğun vakit onu bad-1 heva dinleyesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Yoksa sen, Mesnevî sözünü okuduğun zaman onu boş yere dinleyeceğini mi sanırsın?

Yiyeceğin görünen ve görünmeyen yönleri olduğu gibi, bu Şerefli Mesnevî'nin de görünen ve görünmeyen yönleri vardır. Sen, bu Şerefli Mesnevî'yi okuduğun zaman, onun görünen sözünün içinde gizli ve örtülü olan sırları ve hakikatleri boş yere dinleyeceğini mi sanırsın? Onun görünmeyen anlamına vâkıf olmak, güçlü bir iman karşılığında gerçekleşebilir.

Gıdânın zâhiri ve bâtını olduğu gibi bu Mesnevî-i Şerîfin dahi zâhiri ve bâtını vardır. Sen zanneder misin ki, bu Mesnevî-i Şerîfi okuduğun vakit onun kelâm-ı zâhirîsinin zımnında meknûz ve mestûr olan esrâr ve hakāikı bâd-ı hevâ dinleyesin? Onun ma'nâ-yı bâtınesine vukūf kuvvetli bir îmân mukābilinde vâki' olabilir.

3446. Yahud kelâm-ı hikmet ve sırr-ı nihan kulağa ve ağıza kolay gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Yahut hikmet sözü ve gizli sır kulağa ve ağıza kolay gelsin!

"Zağbe", Kāmûs'un açıklamasına göre bir yerin adıdır. Bu anlamın bu beyitle bir ilgisi yoktur. Ankaravî nüshasında bu kelime böyle yazılmış, "âsân ve kolay" anlamı verilmiştir. Hint nüshalarında bu kelimenin yerine "sehl" yazılmıştır ve "rağbe" ve "ra'be" nüsha olarak gösterilmiştir. "Rağbe"nin anlamı Kāmûs'ta, "alçakgönüllülük ve ihlâs ile dua etmek ve yalvarıp niyaz etmek"; ve "ra'be"nin anlamı da, "doldurma" demektir ki, bunlardan "ra'be" kelimesi bir dereceye kadar ilgi alır. Yani, "Yahut hikmet sözü ve gizli sır kulağa ve ağıza doldurulmuş gelsin?" demek olur. Fakat "sehl" nüshası daha tercih edilendir. Yani, "Yahut sen zanneder misin ki, hikmet sözü ve ilâhî gizli sır dinleyen kimsenin kulağına kolayca gelsin veya söyleyenin diline kolayca gelsin" demek olur. Hikmet sözünün ve ilâhî gizli sırrın idraki için öncelikle ihlâs ve tam iman, ikinci olarak nefisle mücadele ve riyâzet (nefsî perhizler) ve peygamberin yüce sünnetine uyma ve temiz şeriatın hükümlerini uygulamaya gayret ve çaba gereklidir. Bunlarla beraber Allah'ın inayeti de ihsan edilmiş olmalıdır. Bu halde olan bir zat hikmet sözünü ve ilâhî gizli sırrı hem söylemeye hem de dinlemeye ehil olur.

"Zağbe", Kāmûs'un beyânına göre bir mevzi'in adıdır. Bu ma'nânın bu beyte münasebeti yokdur. Ankaravî nüshasında bu kelime böyle yazılmış, "âsân ve kolay" ma'nâsı verilmişdir. Hind nüshalarında bu kelimenin yerine "sehl" yazılmışdır, ve "rağbe" ve "ra'be" nüsha olarak gösterilmişdir. “Rağbe"nin ma'nâsı Kāmûs'da, "tezellül ve ihlâs ile duâ etmek ve yalvarıp niyâz etmek"; ve "ra'be"nin ma'nâsı da, “doldurma" demekdir ki, bunlardan "ra'be" kelimesi bir dereceye kadar münasebet alır. Ya'ni, "Yahud hikmet kelâmı ve sırr-ı nihân kulağa ve ağıza doldurulmuş gelsin?" demek olur. Fakat "sehl" nüshası daha müreccahdır. Ya'ni, "Yâhud sen zanneder misin ki, kelâm-ı hikmet ve sırr-ı nihân-ı ilâhî dinleyen kimsenin kulağına kolayca gelsin veyâ söyleyenin lisânına kolayca gelsin" demek olur. Kelâm-ı hikmetin ve sırr-ı nihân-ı ilâhînin idrâki için evvelen ihlâs ve îmân-ı tâm, sâniyen nefs ile mücâhede ve riyâzet ve sünnet-i seniyye-i peygamberîye ittibâ' ve şerîat-ı mutahhara ahkâmını icrâya bezl ü himmet lâzımdır. Bunlar ile beraber inâyet-i Hak ibzâl buyurulmuş olmalıdır. Bu halde olan bir zât kelâm-ı hikmeti ve sırr-ı nihân-ı ilâhîyi hem söylemeye ve hem de dinlemeye ehil olur.

3447. Gelir, fakat efsaneler gibi. Kabuk görünür, tânelerin içi değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Gelir, fakat efsaneler gibi. Kabuk görünür, tanelerin içi değil!

Evet, Mesnevî-i Şerîf'in ancak görünen sözlerini duyu kulağı ile dinleyebilirsin. Onun görünen hikâyelerini anlarsın ve masallara benziyor dersin. Çünkü sana kabuk hükmünde olan sözler ve hikâyeler görünür. O sözlerin altında gizli ve o hikâyelerin içinde saklı olan ilâhî hikmetler ve rabbanî sırlar görünmez.

Evet, Mesnevî-i Şerîfin ancak elfâz-ı zâhiresini his kulağı ile dinleyebilirsin. Onun hikâyât-ı zâhiresini anlarsın ve masallara benziyor dersin. Zîra, sana kabuk mesâbesinde olan elfâz ve hikâyeler görünür. O elfâzın altında gizli ve o hikâyelerin zımnında mahfi olan hikemiyât-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye görünmez.

3448. Başına ve yüzüne çarşaf çekmiş, senin gözünden yüzünü gizlemiş bir dilberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Başına ve yüzüne çarşaf çekmiş, senin gözünden yüzünü gizlemiş bir dilberdir.

"Çâdur", burada kadınların örtünmek için kullandıkları çarşaf demektir. Yani, “Mesnevî-i Şerif bir dilberdir ki, yabancılardan örtünmek için başına ve yüzüne kıssalardan ve sözlerden oluşmuş bir perde çekmiş ve çarşaf giyinmiştir. Ey yabancı olan inkârcı! O senin gözünden gizlenmiştir. Sen onu bir hikâye kitabı sanıyorsun!

"Çâdur", burada kadınların tesettür için kullandıkları çarşaf demekdir. Ya'ni, “Mesnevî-i Şerif bir dilberdir ki, nâmahremlerden tesettür için başına ve yüzüne kıssalardan ve lafızlardan mürekkeb bir perde çekmiş ve çarşaf giyinmişdir. Ey nâmahrem olan münkir! O senin gözünden gizlenmişdir. Sen onu bir hikâye kitabı zannediyorsun!

3449. Utüvvden nâşî Kur'ân senin indinde Şehnâme veya Kelîle gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. Kibir yüzünden Kur'ân senin yanında Şehnâme veya Kelîle gibi olur.

"Utüvv", haddi aşmak, serkeşlik etmek ve kendi nefsini büyük görmek anlamlarına gelir. Şehnâme, Firdevsî ismindeki şairin nazmettiği kitaptır ki, onda İran hükümdarlarının hâllerini ve pehlivanlarının ve kahramanlarının cesaretlerini tasvir eder. Kelile ve Dimne adındaki kitap da Hint bilginlerinden Dâbşelim ismindeki bir bilginin hayvanlar dilinden olmak üzere hikmetlere ait olarak telif ettiği bir kitaptır ki, Farsçaya tercüme edilmiş ve adına Envâr-ı Süheylî denilmiştir; Türkçeye de tercüme edilmiş adına Hümâyûn-nâme denilmiştir. "Ey inkâr eden, Biz Mesnevî-i Şerîf'te birtakım ilahi hikmetleri ve rabbani sırları gerçi kıssalar arasında yazdık. Ve Kur'ân ve şerefli hadislerin inceliklerini işaret yoluyla beyan ettik. Fakat ne yapalım ki, sen anlayamadın! Kendi nefsini büyük görüp bizim karşımızda âlim ve akıllı geçindiğin için Farsça Kur'ân olan bu Mesnevî-i Şerîf senin yanında Şehnâme veya Kelile kitaplarından farklı olmadı." Bilinmeli ki, bu şerefli beyitte "Kur'ân" lafzıyla işaret buyurulan Mesnevî-i Şerîf'tir. Zira hiçbir mümin Kur'ân'ı başka bir kitaba denk tutmaz, hatta filozof olsa bile! Nitekim Hint şarihlerinden Abdurrahman Leknevî (k.s.) hazretleri Envârü'r-Rahmân ismindeki şerefli kitaplarında şöyle buyururlar: "Yüce Kur'ân ile Mesnevî-i Şerîf arasındaki Arapça ve Farsça olmalarından başka fark yoktur. Mesnevî-i Şerîf'e birkaç yönden Kur'ân denilmesi caizdir. 1. Kur'ân-ı Kerîm hangi dilde olursa olsun, insan kalbine Yüce Allah hazretleri tarafından indirilmiş kelamdan ibarettir. Eğer onun inişi melek vasıtasıyla vahiy tarzında olursa o nefsî kelam okunması farz olandır. Ve eğer melek vasıtası olmadan, ilka ve ilham tarzında olursa o kutsî kelam iman edilmesi vacip olandır ve onun namazda okunması caiz değildir. Şimdi Mesnevî-i Ma'nevî'nin içerikleri kendi vaktinin peygamberi olan cenâb-ı Mevlânâ'nın şerefli kalbine, Hak (celle ve alâ) tarafından, birinci kısım veçhiyle değil, ikinci kısım üzere indirilmiştir. Bu sebeple Mesnevî'nin namazda okunmasının caiz olması ve Kur'ân'ın okunmasının farz olması hakkındaki şüphe ortadan kalkar. 2. Kur'ân nasıl ki dinin esaslarının esası ise, Mesnevî dahi dinin esaslarının esasıdır. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ ilk Dîbâce'de buyururlar ki: "Dinin ve yakinin esaslarının esası ve Allah'ın en büyük fıkhı ve Allah'ın en parlak şeriatidir." 3. Kur'ân nasıl, "Müttakîler için yol gösterici" (Bakara, 2/2) ve "Mü'minler için şifa ve rahmet" ve "zalimlerin sadece kaybını artırıcı" (İsrâ, 17/82) ise Mesnevî-i Ma'nevî dahi "Müttakiler için hidayet, müminler ve Allah yolunun talipleri için gönüllere şifadır." Yüce Allah hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in övgüsünde Hz. Muhammed (s.a.v.) diliyle buyurur: وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَة أَقْلَامُ وَالْبَحر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفَدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) yani, "Eğer yeryüzünün ağaçları tamamen kalem ve denizler hokka ve yedi derya o hokkanın mürekkebi olsa, Allah'ın kelimelerini yazmakla bitiremezler. Hak (celle ve alâ) hazretleri Mesnevî-i Şerîfin övgüsünde Hz. Mevlânâ'nın diliyle böylece buyururlar: "Eğer meşe ağaçları kalem ve derya mürekkep olsa, Mesnevî-i Şerîfe bir son ümidi yoktur." 4. Kur'ân-ı Kerîm'in şanında nasıl ki "Birçoklarını dalalete sevk eder ve birçoklarını da hidayete sevk eder" (Bakara, 2/26) varid olmuş ise, Mesnevî-i Şerîfin şanı dahi böyledir. Her kim onu inançla okur ve Allah'ın kelamı bilirse mürşitsiz velayet derecesine ulaşır. Nitekim beş yüz kişi başka mürşit olmaksızın Mesnevî-i Şerifi okuma ve amel etme yüzünden kâmil veli olmuşlardır. Ve eğer inançsız, efsane ve hezl (şaka) tarzıyla okursa, hatta akli ve nakli ilim sahibi olsa bile, onun feyzinden mahrum ve belki imanı alınmış olur.

5. Kur'ân-ı Kerîm'de kelamın vezinli oluşu ve onun nazım ve kafiyelerle eda edilmesi ve sanayi ve bedayi (edebi sanatlar) hususlarında mütekellimin (konuşanın) kasdı (niyeti) yoktur. Fakat mütekellimin kasdı olmaksızın mucizevi bir şekilde faydalarla dolu olan secili, kafiyeli ve vezinli kelam, ledün (Allah katından gelen) bir denizden coşar. Ve kendiliğinden tatlı ve neşe verici olur. Bunun gibi Mesnevî-i Şerîf'in mucizevi nazmı da fesahat ve belagat kasdı olmaksızın ve sanayi ve bedayi hususunda tekellüf (zorlama) bulunmaksızın fesahat ve belagat ile dolu ve coşkun bir tatlılıkla cenâb-ı Mevlânâ'nın sır hazineleri göğsünden ortaya çıkmıştır. İşiten kimsenin kalbine acayip bir tesir ve garip bir halet (manevi durum) gelir. Hz. Mevlânâ (r.a.)'dan sonra insan fertlerinden hiçbir ferde ayıklık kudreti ile beraber o mahviyet (benliğini yok etme) ve istiğrak (manevi dalma) hali nasip olmamıştır."

İşte şah Abdurrahman Leknevî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf hakkında özel delillere dayanarak ortaya koyduğu mütalaaları budur. Diğer beş veçhi daha beyan buyurmuş iseler de bahis uzamaması için bu kadarla yetinildi. İnsaf sahiplerine bu kadarı da yeterlidir.

"Utüvv", hadd-i tecavüz etmek, serkeşlik etmek ve kendi nefsini büyük tutmak ma'nâlarına gelir. Şehnâme, Firdevsî ismindeki şairin nazm ettiği kitabdır ki, onda Îrân hükümdarlarının ahvâlini ve pehlivanlarının ve kahramanlarının şecâatlarını tasvir eder. Ve Kelile ve Dimne nâmındaki kitâb dahi Hind hükemâsından Dâbşelim ismindeki bir hakîmin hayvânât lisânından ol- mak üzere hikemiyâta müteallık olarak telif ettiği bir kitâbdır ki, Fârisî'ye tercüme edilmiş ve adına Envâr-ı Süheylî denilmişdir; ve Türkçe'ye de tercüme edilmiş adına Hümâyûn-nâme denilmişdir. "Ey münkir, Biz Mesnevî-i Şerîf'de birtakım hikemiyât-ı ilâhiyyeyi ve esrâr-ı rabbâniyyeyi gerçi kıssalar zımnında yazdık. Ve Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfenin dekāyıkını bi'l-işâre beyân ettik. Fakat ne yapalım ki, sen anlayamadın! Kendi nefsini büyük tutup bizim muvâcehemizde âlim ve âkıl geçindiğin için Kur'ân-ı Fârisî olan bu Mesnevî-i Şerîf senin indinde Şehnâme veyâ Kelile kitaplarından farklı olmadı." Ma'lûm olsun ki, bu beyt-i şerîfde "Kur'ân" lafzıyla işaret buyurulan Mesnevî-i Şerîf dir. Zîrâ hiçbir mü'min Kur'ân'ı başka bir kitâba muâdil tutmaz, velev ki feylesof olsun! Nitekim Hind şârihlerinden Abdurrahman Leknevî (k.s.) hazretleri Envârü'r-Rahmân ismindeki kitâb-ı şerîflerinde şöyle buyururlar: "Kur'ân-ı azîmü'ş-şân ile Mesnevî-i Şerîf arasındaki Arabî ve Farisî olmalarından gayrı fark yokdur. Mesnevî-i Şerîf'e birkaç vecih ile Kur'ân ıtlâkı câizdir. 1. Kur'ân-ı Kerîm ne lisân ile olursa olsun, kalb-i beşere Hak Teâlâ hazretleri cânibinden münzel olan kelâmdan ibaretdir. Eğer onun nüzülü melek vâsıtasıyla tavr-ı vahy ile olursa o kelâm-ı nefsî mefrûzü'l-kırâedir. Ve eğer bilâ-vâsıta-i melek, ilkā ve ilhâm tavrı ile olursa o kelâm-ı kudsî vâcibü'l-îmândır ve onun namazda kırâati câiz değildir. İmdi Mesnevî-i Mâ'nevî'nin mezâmîni kendi vaktinin peygamberi olan cenâb-ı Mevlânâ'nın kalb-i şerîfine, Hak (celle ve alâ) cânibinden, kısm-ı evvel vechi ile değil, kısm-ı sânî üzere münzeldir. Binâenaleyh kırâat-i Mesnevî'nin namazda câiz olması ve kırâat-i Kur'ân'ın farz olması hakkındaki şübhe mündefi' olur. 2. Kur'ân nasıl ki aslü'l-usûl-i dîn ise, Mesnevî dahi aslü'l-usûl-i dîndir. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ ilk Dîbâce'de buyururlar ki: "Asl-ı usûl-i usûl-i dîn ve yakîn ve fikhullahi'l-ekber ve şer'ullahi'l-ezherdir." 3. Kur'ân nasıl, "Hüden li'l-müttakîn" ["Müttakîler için yol gösterici"] (Bakara, 2/2) ve "Şifaün [ve rahmetün] li'l-mü'minîn” ve “velâ yezîdü'z-zâlimîne illâ hasâra" ["Mü'minler için şifa ve rahmet" ve "zâlimlerin sâdece kaybını artırıcı"] (İsrâ, 17/82) ise Mesnevî-i Ma'nevî dahi "Müttakiler için hidâyet, mü'minîn ve tâlibîn-i râh-ı Hudâ için şifa-i sudûrdur." Hudâ-yı müteâl hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in medhinde lisân-ı Muhammedî (s.a.v.) hazretleri ile buyurur: وَلَوْ أَنَّ مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَة أَقْلَامُ وَالْبَحر يمده من بعده سبعة أبحر ما نَفَدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ (Lokmân, 31/27) ya'ni, "Eğer yeryüzünün ağaçları kâmilen kalem ve denizler hokka ve yedi deryâ o hokkanın mürekkebi olsa, kelimât-ı Hakk'ı yazmakla

bitiremezler. Hak (celle ve alâ) hazretleri Mesnevî-i Şerîfin medhinde zebân-ı Hz. Mevlânâ ile böylece buyururlar: "Eğer meşe ağaçları kalem ve deryâ mürekkeb olsa, Mesnevî-i Şerîfe bir pâ-yân ümîdi yokdur." 4. Kur'ân-ı Kerîm'in şânında nasıl ki يُضِلُّ به كثيراً ويهدى به كثيراً (Bakara2/26) ["Birçoklarını dalâlete sevk eder ve birçoklarını da hidayete sevk eder"] vârid olmuş ise, Mesnevî-i Şerîfin şânı dahi böyledir. Her kim onu i'tikād ile okur ve kelâm-ı Hak bilirse bilâ-mürşid derece-i velâyete vâsıl olur. Nitekim beş yüz kişi başka mürşid olmaksızın Mesnevî-i Şerifi tilâvet ve amel yüzünden veliyy-i kâmil olmuşlardır. Ve eğer bilâ-i'tikād efsane ve hezl tavrıyla okursa, velev ki âlim-i ma'kūl ve menkül olsun, onun feyzinden mahrûm ve belki meslûbü'l-îmân olur.

5. Kur'ân-ı Kerîm'de mevzûniyyet-i kelâm ve onun nazım ve kavâfî ile edâsı ve tekellüfü sanâyi' ve bedâyi' hususlarında mütekellimin kasdı vâki' değildir. Fakat mütekellimin kasdı olmaksızın bi-tarīki'l-i'câz fevâid ile meşhûn olan kelâm-ı müsecca' ve mukaffâ ve mevzûn bahr-i min-ledünden cûş eyler. Ve bi-nefsihî halâvet-âmiz ve tarab-engîz olur. Bunun gibi kelâm-ı mu'ciz-i nazm-ı Mesnevî-i Şerîf dahi kasd-1 fesâhat ve belâğat olmaksızın ve sanâyi' ve bedâyi' hususunda tekellüf bulunmaksızın fesâhat ve belâğat ile mâlî ve halâvet-i şûr-engîz olarak cenâb-ı Mevlânâ'nın sîne-i esrâr-ı gencînelerinden zâhir olmuşdur. İşiten kimsenin kalbine te'sîr-i acīb ve hâlet-i garîb târî olur. Hz. Mevlânâ (r.a.)den sonra efrâd-ı insânîden hiçbir ferde ayıklık kudreti ile beraber o hâlet-i mahviyyet ve istiğrâk nasib olmamışdır."

İşte şâh Abdurrahman Leknevî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf hakkında mahsüs delâile müsteniden vâki' olan mütâlaaları budur. Diğer beş vecih daha beyân buyurmuş iseler de bahis uzamamak için bu kadarla iktifâ olundu. Erbab-ı insâfa bu kadarı da kâfidir.

3450. Hakdan ve mecâzdan fark o vakit olur ki, inâyet sürmesi gözü aça!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Hak'tan ve mecazdan fark o zaman olur ki, ilahi yardım sürmesi gözü açsın!

[3464] "Hak"tan maksat, Kur'an-ı Kerim'in tefsiri olan Mesnevî-i Şerif'tir ve "mecaz"dan maksat, Şehname ve Kelile ve Dimne kitaplarıdır. Çünkü Mesnevî-i Şerif, Kur'an gibi tevhide (Allah'ın birliğine) ve vahdete (birliğe) davet eder ve onlardan bahseder. Bu kitaplar ise, mecazî varlık âlemi olan kevnî işlerden (oluş ve bozuluş âlemine ait işlerden) bahseder. Bu sebeple "hak" ile "mecaz"ın tanımı ancak Yüce Allah hazretlerinin ilahi yardım sürmesini kalp ve akıl gözüne çekmesi suretiyle mümkün olur.

[3464] "Hak"dan murâd, tefsîr-i Kur'ân-ı Kerîm olan Mesnevî-i Şerif ve "me-câz"dan murâd, Şehnâme ve Kelile ve Dimne kitablarıdır. Zîrâ Mesnevî-i Şe- rif Kur'ân gibi tevhîde ve vahdete da'vet eder ve onlardan bahseder. Bu kitablar ise, vücûd-i mecâzî âlemi olan umûr-i kevniyyeden bahseder. Binâenaleyh "hak" ile "mecâz"ın ta'rîfi ancak Hak Teâlâ hazretlerinin inâyet sürmesini kalb ve akıl gözüne çekmek sûretiyle mümkin olur.

3451. Ve yoksa mâdemki kuvve-i şâmme yokdur, ahşemin indinde gübre ile miskin her ikisi birdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Yoksa mademki koku alma kuvveti yoktur, koku almayanın yanında gübre ile misk her ikisi birdir.

"Ahşem", burnu koku almayan kimse; "püşk", koyun ve ceylan gübresi demektir. Yani, "Eğer Hakk'ın yardımı olmazsa, burnu koku almayan kimsenin yanında gübre ile misk eşit olduğu gibi, manevî koku alma duyusu (meşamm-ı ma'nevî) kapalı olan kimse de hakikat ve mecaz kokusunu alamaz, ikisini de bir görür." Ve onun nazarında Şehnâme ile Kelile ve Dimne'nin Mesnevî'den farkı olmaz.

"Ahşem", burnu koku almayan kimse; "püşk", koyun ve âhû gübresi. Ya'ni, "Eğer Hakk'ın inâyeti olmazsa burnu koku almayan kimse indinde gübre ile misk müsâvî olduğu gibi, meşamm-ı ma'nevîsi kapalı olan kimse de hakikat ve mecâz kokusunu alamaz, ikisini de bir görür." Ve nazarında Şehnâme ve Kelile ile Mesnevî'nin farkı olmaz.

3452. Zülcelal'in kelâmından onun kasdı, melâlden nâşî kendisini meşgül etmek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. Yüce Allah'ın sözünden onun maksadı, sıkıntıdan dolayı kendisini meşgul etmek olur.

"Yüce Allah'ın sözü"nden kastedilen, Mesnevî-i Şerif'tir. Çünkü "Bir kulu sevdiğim vakit, onun işitmesi, görmesi ve lisanı olurum. Benimle işitir, benimle görür ve benimle konuşur..." hadis-i kudsîsi gereğince, bu Mesnevî'yi Hazret-i Pîr'in lisanından konuşturan Hak'tır. Bu sebeple Mesnevî-i Şerif, Yüce Allah'ın sözü olur. Bu şerefli beyitte, Mesnevî-i Şerif'in zahirî hikâyelerini okuyup gam ve sıkıntıyı giderme niyet ve maksadının kötü olduğuna işaret buyurulur. Yani, "Hakikat ile mecazı ayırt edemeyen kimsenin Mesnevî-i Şerif'i okumaktan maksadı, Yüce Allah'ın sözünden sıkıntı ve gam gidermek için olur."

"Zülcelâl'in kelâmı"ndan murâd, Mesnevî-i Şerif dir. Zira اذا احببت عبدا كنت ... الخ ["Bir kulu sevdiğim vakit] له سمعا و بصرا و لسانا فبى يسمع وبي يبصر وبي ينطق onun işitmesi, görmesi ve lisânı olurum. Benimle işitir, benimle görür ve benimle konuşur ..."] hadîs-i kudsîsi mûcibince bu Mesnevîyi lisân-ı Hazret-i Pîr'den nâtık olan Hak'dır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîf Zülcelâl'in kelâmı olur. Bu beyt-i şerîfde Mesnevî-i Şerîfin hikâyât-ı zâhiresini okuyup def-i gam ve melâl etmek niyet ve kasdının fenâ olduğuna işaret buyurulur. Ya'ni, "Hakikat ile mecâzı fark edemeyen kimsenin Mesnevî-i Şerîfi mütâlaa etmekden kasdı, kelâm-ı Zülcelâl'den def-i melâl ve gam etmek için olur."

3453. Vesvâsın ateşini ve ğussayı o sözden söndürsün ve devâ yapsın diye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. Vesvesenin ateşini ve sıkıntıyı o sözden söndürsün ve deva yapsın diye!

"Vesvâs", vesveseye denir ki, "gizli ses" anlamındadır; ve "vesvese verici" anlamına da gelir. Bu anlama göre şeytanın ismi olur. Yani, "Yüce Allah'ın kelamını, içinin sıkıntısını, vesvese ve sıkıntı ateşlerini söndürsün ve bu meşguliyet sebebiyle içinin sıkıntısına bir çare ve ilaç yapsın diye okur. Onun bu Mesnevî-i Şerîf'i mütalaa etmesi, okuyup içeriğiyle amel etmek ve ledün ilimlerinden (Allah katından gelen gizli ilimler) kalbinin gözünü açmak için değildir. Görünen hikâyeleri ve incelikleriyle gamı gidermek içindir."

"Vesvâs", vesveseye derler ki, "savt-ı hafi" ma'nâsınadır; ve "vesvese verici" ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya göre şeytanın ismi olur. Ya'ni, "Kelâm-ı Zülcelâl'i içinin sıkıntısını, vesvese ve gussa ateşlerini söndürsün ve bu meşgüliyet sebebiyle içinin sıkıntısına bir çâre ve ilâç yapsın diye okur. Onun bu Mesnevî-i Şerîfi mütâlaası, okuyup münderecâtıyla amel etmek ve ulûm-i ledünniyyeden kalbinin gözünü açmak için değildir. Hikâyât-ı zâ-hiresi ve letâifiyle def-i gam etmek içindir."

3454. Ateşin bu mikdârını söndürmek için tedbîrde temiz su ve sidik müsâ-vîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. Ateşin bu miktarını söndürmek için tedbirde temiz su ve sidik eşittir.

Ey dış görünüşe bakan kimse, ateşin bu miktarını, yani içindeki vesvese ve gam ateşlerini söndürmek için tedbir konusunda, gerek temiz su olan bu Mesnevî-i Şerîf ve gerek sidik hükmünde olan Şehnâme ve Kelîle ve Dimne eşittir. Her ikisi de gamı gidermek için aynı etkiyi yapar. Çünkü dışın bir şeye yönelince için de onunla meşgul olur.

Ey zahir-bîn olan kimse, ateşin bu mikdârını ya'ni, içindeki vesvese ve gam ateşlerini söndürmek için tedbîr hususunda, gerek temiz su olan bu Mesnevî-i Şerîf ve gerek bevl mesâbesinde olan Şehnâme ve Kelîle ve Dimne müsâvîdir. Her ikisi de def-i gam için aynı te'sîri yapar. Zîrâ zâhirin bir şeye müteveccih olunca bâtının da onunla meşgül olur.

3455. Vesvâsın ateşini bu sidik ve suyun her ikisi uyku vakti gibi söndürürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Vesvesenin ateşini bu sidik ve suyun her ikisi uyku vakti gibi söndürürler.

Uyku vaktinde beyin vesveseden ve gamdan nasıl azat bir hâlde kalırsa, bu saf su mertebesinde olan Mesnevî-i Şerîf'in görünen yüzü ile sidik hükmünde olan zikredilen manzumeler mütalaa edildiği zaman, vesvesenin ve gamın yok olmasına öylece etki eder.

Uyku vaktinde dimâğ vesveseden ve gamdan nasıl âzâd bir hâlde kalırsa bu âb-ı sâfi menzilesinde olan Mesnevî-i Şerîf'in zâhiri ile sidik mesâbesinde olan mezkûr manzûmeler mütâlaa olunduğu vakit, vesvesenin ve gamın zevâline öylece te'sîr eder.

3456. Fakat bu pâk olan sudan vakıf olursan ki, Hâlık'ın kelâmıdır ve revh-nâkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. Fakat bu temiz sudan, Yaratıcı'nın kelâmı olduğunu ve ruhaniyetli olduğunu anlarsan.

Fakat Yaratıcı'nın kelâmı ve ruhaniyetli olan bu temiz su mesabesindeki Mesnevî-i Şerîf'in bâtınına ve anlamlarına nüfuz eder ve vâkıf olursan;

Fakat Hâlık'ın kelâmı ve revh-nâk olan bu temiz su mesâbesinde ki Mesnevî-i Şerîf'in bâtınına ve ma'nâlarına nüfüz eder ve vakıf olursan;

3457. Candan vesvese külliyen yok olur. Gönül gülistan tarafına yol bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. Candan vesvese tamamen yok olur. Gönül gülistan tarafına yol bulur.

3458. Zira ki her kim sırr-ı suhufdan bir koku götürürse, bir bağda ve bir ırmakda uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Çünkü her kim sırr-ı suhufdan (ilahi kitapların sırlarından) bir koku alırsa, bir bağda ve bir ırmakta uçar.

Bu Mesnevî-i Şerîf'in inceliklerine vâkıf olan kimsenin canından nefsanî ve şeytanî vesveseler tamamen yok olur. Onun kalbi ilahi bilgiler ve hikmetler gülistanına yönelir. Çünkü her kim rabbanî olan kitapların sırlarından ve inceliklerinden bir koku alırsa, ilahi vahdet bağında ve ledünnî ilimler ırmağında uçar ve gezinir.

Bu Mesnevî-i Şerîf'in dakāyıkına vakıf olan kimsenin canından vesâvis-i nefsâniyye ve şeytâniyye külliyen zâil olur. Onun kalbi maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyye gülistânı tarafına gider. Zîrâ her kim rabbânî olan kitabların esrârın- dan ve dakāyıkından bir koku alırsa, vahdet-i ilâhiyye bağında ve ulûm-i le-dünniyye ırmağında uçar ve seyrân eder.

3459. Ya sen zanneder misin ki, evliyânın yüzünü biz olduğu gibi görüyoruz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Yoksa sen, evliyânın yüzünü biz olduğu gibi görüyoruz mu zannedersin?

Bu şerefli beyit, sorulması muhtemel bir sorunun cevabı olur. Yani, birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Siz evliyâyı ve evliyânın sözünü pek çok yücelttiniz. Hâlbuki biz o gibi zâtları diğer mütevazı ve takva sahibi âlimler gibi görüyoruz." Cenâb-ı Pir (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) buyururlar ki: "Evliyânın görünen yüzü (zâhiri) var ve iç yüzü (bâtını) var. Sizin gördüğünüz onların görünen yüzüdür. Onların iç yüzlerini olduğu gibi görmek mümkün değildir." Ve bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'in 21. bölümünde şöyle buyururlar:

"Âlemde bu kadar peygamberler ve Hakk'a ulaşmış evliyâ vardır ve onların ötesinde başka evliyâlar da vardır ki, onlar Hakk'ın gizli tuttuğu kullarıdır; ve bu evliyâ, 'Ey şanı yüce olan Allah! Gizli tuttuğun kullarından birini bize göster!' diye niyaz ederler. Onların isteği olmadıkça her ne kadar gören göz olsa da o evliyâyı görmek mümkün değildir. Genelevdeki fahişeler bile kendilerini göstermedikçe onlara bir kimse ulaşamaz ve göremez. Hakk'ın gizli tuttuğu kullarını onların iradeleri olmaksızın görmek ve tanımak nasıl mümkün olur?" Ve aynı şekilde Hz. Pir'in yüce mürşidi Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretlerine bir şahıs, "Falan kimseden senin övgünü işittim" dedi. Buyurdular ki: "Önce göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp övsün. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır. Zira bu söz ve o harf ve ses ve o dudak ve ağız kalmaz; bu arızîdir. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise suret zâta uymaz ki, övsün!"

Bu beyt-i şerîf suâl-i mukadderin cevabı olur. Ya'ni, birisi çıkıp diyebilir ki: "Siz evliyâyı ve evliyânın kelâmını pek ziyâde i'zâm ettiniz. Halbuki biz o gibi zevâtı sâir mütevâzı' ve müttakî olan ulemâ gibi görüyoruz." Cenâb-ı Pir buyururlar ki: "Evliyânın zâhiri var ve bâtını var. Sizin gördüğünüz onların zâhiridir. Onların iç yüzlerini olduğu gibi görmek mümkin değildir." Ve bu ma'nâyı Fihi Mâ Fih'in 21. faslında şöyle buyururlar:

"Alemde bu kadar enbiyâ ve vâsıl evliyâ vardır ve onların verâsında diğer evliyâ da vardır ki, onlar Hakk'ın mestûrlarıdır; ve bu evliyâ, “Ey azîmü'ş-şân olan Huda! Mestûrlarından birisini bize göster!" diye niyâz ederler. Onların murâdı olmadıkça her ne kadar görücü göz olsa da o evliyâyı görmek mümkin değildir. Umûmhânedeki fahişeler bile kendilerini göstermedikçe onlara bir kimse vâsıl olamaz ve göremez. Mestûrân-ı Hakk'ı onların iradeleri olmaksızın görmek ve tanımak nasıl mümkin olur?" Ve kezâ Hz. Pîrin mürşid-i âlîleri Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretlerine bir şahıs, "Falan kimseden senin medhini işittim" dedi. Buyurdular ki: “İbtidâ göreyim ki, o kimse nasıl bir kimsedir? Onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkakdır ki tanımamışdır. Zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz; bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise sûret zâta uymaz ki, medh etsin!"

3460. "Mü'minler benim yüzümü nasıl görmüyorlar?" diye ondan dolayı peygamberler taaccübde kalmışdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. "Mü'minler benim yüzümü nasıl görmüyorlar?" diye peygamberler bu sebeple şaşkınlık içinde kalmışlardır.

3461. "Halk benim yüzümün nûrunu niçin görmüyorlar? Zîrâ şarkın güneşi üzerime sebk götürmüşdür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. "Halk benim yüzümün nurunu niçin görmüyorlar? Çünkü doğunun güneşi üzerime üstün gelmiştir."

Peygamberler (a.s.) kendi içlerinin hakikatlerinin Hak olduğunu bildiklerinden, kendilerine iman eden müminlerin dahi bu hakikati görmelerini temenni ederler ve sırası geldikçe bu hakikati işaretle açıklarlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz: `من رآني فقد رأى الحق` yani, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü!" buyurmuştur. Fakat insan varlıkta ikilik sanısı (gerçek olmayan tahayyül) içinde boğulduğundan bu hadis-i şerifi yorumlayıp, "Beni gören, güya muhakkak Hakk'ı gördü" anlamını verir ve hadise bir "güya" ve "sanki" sözünü ekler. Bu anlama göre Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de İlyas Fassı'nda: `الوهم وهو السلطان الاعظم في هذه الهيكل الانسانية وبه نزلت الشرايع فشبهت و نزهت فشبهت في التنزيه بالوهم ونزهت في التشبيه بالعقل` ,yani, "Vehim, bu insan bedeninde en büyük sultandır. Ve şeriatlar dahi onunla indi. Şimdi teşbih etti ve tenzih etti. Tenzihde vehim ile teşbih etti ve teşbihde dahi akıl ile tenzih etti" buyururlar. Bu konunun daha fazla açıklaması Fusûsu'l-Hikem Şerhimizdedir. Yani, "Peygamberimiz (a.s.) kendi mübarek varlıklarında görünen Hak olduğunu gördüklerinden "Bu müminler benim yüzümü nasıl görmüyorlar? Hâlbuki benim yüzümün nuru doğudan doğan maddi güneşin nuruna üstündür ve ondan ileriye geçmiştir!" diye şaşırmıştır.

Enbiya (a.s.) hazarâtı kendi bâtınlarının hakikatlerinin Hak olduğunu bildiklerinden kendilerine îmân eden mü'minlerin dahi bu hakîkati müşâhede etmelerini temennî ederler ve sırası düştükçe bu hakîkati bi'l-işâre beyân buyururlar. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz: `من رآني فقد رأى الحق` ya'ni, "Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü!" buyurmuşdur. Fakat insan vücûdda ikilik vehmi içinde müstağrak olduğundan bu hadis-i şerîfi te'vil edip, "Beni gören, gûyâ muhakkak Hakk'ı gördü" ma'nâsını verir ve hadîse bir "gûyâ" ve "ke-enne" lafzını ilhâk eder. Bu ma'nâya binâen Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İlyâsî'de: `الوهم وهو السلطان الاعظم في هذه الهيكل الانسانية وبه نزلت الشرايع فشبهت و نزهت فشبهت في التنزيه بالوهم ونزهت في التشبيه بالعقل` ,ya'ni, "Vehim, bu heykel-i insânîde sultân-ı a'zamdır. Ve şerâyi' dahi onunla nâzil oldu. İm-di teşbîh etti ve tenzih etti. Tenzîhde vehm ile teşbih etti ve teşbîhde dahi akıl ile tenzih etti" buyururlar. Bu bahsin daha fazla izâhı Fusûsu'l-Hikem Şerhimizdedir. Ya'ni, "Peygamberimiz (a.s.) kendi vücûdu saâdetlerinde zâhir olan Hak olduğunu müşâhede buyurduklarından "Bu mü'minler benim yüzümü nasıl görmüyorlar? Halbuki benim yüzümün nûru şarkdan doğan sûrî güneşin nûruna galibdir ve ondan ileriye geçmişdir!" diye taaccüb buyurmuşdur.

3462. "Ve eğer görüyorlar ise, bu hayret ne içindir?" Nihayet vahiy geldi ki, "O yüz hafadadır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. "Ve eğer görüyorlar ise, bu hayret ne içindir?" Nihayet vahiy geldi ki, "O yüz gizliliktedir!"

Yani, Peygamberimiz (a.s.) buyurur ki: "Halk benim hakikatimi ya görmüyorlar yahut görüyorlar. Eğer görmüyorlarsa şaşarım. Benim fiillerim ve tavırlarım hakikatimin nurunu doğu güneşinden daha fazla ortaya koyuyor. Ve eğer görüyorlar ise, niçin hayret edip beni tasdikte duraksıyorlar?" Yüce Allah hazretleri Peygamber'in bu düşüncesine cevaben vahyetti ki: "Ey Resûlüm! Senin o hakikatinin yüzü gizliliktedir ve saklıdır. Biz o yüze beşeriyet perdesini çektik. Bu sebeple senin senliğinde Benim benliğimi göremezler!"

Ya'ni, Peygamberimiz (a.s.) buyurur ki: "Halk benim hakikatimi ya görmüyorlar veyâhud görüyorlar. Eğer görmüyorlarsa taaccüb ederim. Benim ef'âl ve etvârım hakikatimin nûrunu şark güneşinden daha ziyâde izhâr ediyor. Ve eğer görüyorlar ise, niçin hayret edip beni tasdîkde tevakkuf ediyorlar?" Hak Teâlâ hazretleri cenâb-ı Peygamber'in bu düşüncesine cevâben vahy buyurdu ki: "Ey Resûlüm! Senin o hakikatinin yüzü hafâdadır ve gizlidedir. Biz o yüze beşeriyet perdesini çektik. Binâenaleyh senin senliğinde Benim benliğimi göremezler!"

3463. Senin tarafında ay ve halkın tarafında bulut vardır. Ta ki Mecûsî senin yüzünü râygân görmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Senin tarafında ay ve halkın tarafında bulut vardır. Ta ki Mecûsî senin yüzünü bedavadan görmeye!

"Râygân", bedava, mecazen ve zahmetsiz olarak ele geçen şey demektir; "gebr", Mecûsî demektir ki, onlar varlıkta Yezdân ve Ehrimen adıyla iki tasarruf edici ispat ederler. Bunlardan birisi hayrın yaratıcısı ve diğeri de şerrin yaratıcısıdır. Burada mecazen varlığı iki bağımsız kısma ayırıp, birine "Hakk'ın varlığı" ve diğerine "halkın varlığı" diyenler kastedilir. Yani, "Ey Resûlüm, senin tarafında ay gibi nur saçan Hakk'ın hakiki varlığı ve halkın tarafında da bulut mesabesinde olan vehmedilmiş izafî varlık vardır. Bu bulut o ayın yüzüne onun için konulmuştur. Ta ki, varlıklarında ikilik vehimleri galip olan kimseler senin senliğinde benim benliğimi görmesinler!"

“Râygân", bâd-ı hevâ, mecâzen ve zahmetsiz olarak ele geçen şey; "gebr", mecûsî demekdir ki, onlar vücûdda Yezdân ve Ehrimen nâmı ile iki mutasarrıf isbât ederler. Bunlardan birisi hâlık-ı hayır ve diğeri de hâlık-ı şer- dir. Burada mecâzen vücûdu iki müstakil kısma taksîm edip, birine "vücûd-i Hak" ve diğerine "vücûd-i halk" diyenler murâd olunur. Ya'ni, "Ey Resûlüm, senin tarafında ay gibi nûr saçan vücûd-i hakîkî-i Hak ve halkın tarafında da bulut mesâbesinde olan vücûd-i mevhûm-i izâfi vardır. Bu bulut o ayın yü- züne onun için vaz' edilmişdir. Tâ ki, vücûdlarında ikilik evhâmı galib olan kimseler senin senliğinde benim benliğimi görmeyeler!"

3464. Senin tarafında tâne, o halkın tarafında tuzak vardır. Bu has şarabdan avam içmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Senin tarafında tane, o halkın tarafında tuzak vardır. Bu has şaraptan avam içmeye!

"Tane"den kasıt, bütün din ve mezhep sahiplerinin aradığı Hak'tır; ve "tuzak"tan kasıt ise, başkalık vehmidir (gerçekte olmayan bir ayrılık sanısı). Yani, "Ey Resulüm! Senin tarafında ve görüşünde, bütün halkın aradığı Ben varım. Halkın tarafında ve görüşünde ise, tuzak mesabesinde olan başkalık vehmi vardır ki, onları görmekten mahrum eder. Ve ben bu tuzağı, yüce hikmetimle, bu özel müşahede şarabından avamın içmemesi için koydum."

"Tâne"den murâd, bilcümle edyân ve mezâhib erbâbının aradığı Hak; ve "tuzak”dan murâd, vehm-i gayriyyetdir. Ya'ni, "Ey Resûlüm! Senin tarafın- da ve nazarında kâffe-i halkın matlûbu olan Ben varım. Ve halkın tarafında ve nazarında ise, tuzak mesâbesinde olan vehm-i gayriyyet vardır ki, onları görmekden mahrûm eder. Ve ben bu tuzağı hikmet-i bâliğam ile bu müşâhe- de şarâb-ı hâssından avâmın içmemesi için vaz' ettim."

3465. Hâlık buyurdu ki: "Sen onları nazar ederler görürsün. Onlar hamâm nakışlarıdır görmezler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. Yaratıcı buyurdu ki: "Sen onları bakar görürsün. Onlar hamam nakışlarıdır, görmezler."

Bu beyit, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından olup, A'râf Sûresi'nde yer alan وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'râf, 7/198) yani, "Ey Resûlüm, sen onların sana baktıklarını görürsün. Hâlbuki onlar görmezler!" âyet-i kerîmesinin bâtınî anlamını açıklamak üzere söylenmiştir. Âyet-i kerîmenin zâhirî anlamı, putperestlerin taptıkları putlar hakkındadır. Yani, "Putların gözleri vardır, o cansız gözlerle sana baktıklarını görürsün, hâlbuki o cansızlarda görme özelliği yoktur" demek olur. Eşyanın sûretlerini görüp, bâtınlarından habersiz olanların bakışları da putların bakışlarına benzer. Bu sebeple, onlar ancak Peygamber'in zâhirî sûretini görüp bâtınından ve hakikatinden habersiz oldukları için, bu âyetin hükmüne dâhil olurlar ve hamam duvarlarına nakşedilen insan resimlerine benzerler.

Bu beyit cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından olup, sûre-i A'râfta olan وتراهم ينظرون إليك وهم لا يبصرون (A'râf, 7/198) ya'ni, "Ey Resûlüm, sen onların sana nazar ettiklerini görürsün. Halbuki onlar görmezler!" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı bâtınîsini beyânen îrâd buyurulmuşdur. Ayet-i kerîmenin zâhiri, putperestlerin taptıkları putlar hakkındadır. Ya'ni, "Putların gözleri vardır, o câmid gözler ile sana baktıklarını görürsün, halbuki o câmidlerde hâssa-i rü'yet yokdur" demek olur. Eşyânın sûretlerini görüp, bâtınlarından bî-haber olanların bakışları da putların bakışlarına benzer. Binâenaleyh, onlar ancak Peygamber'in sûret-i zâhirini görüp bâtınından ve hakikatinden bî-haber ol- dukları cihetle, bu âyet hükmüne dâhil olurlar ve hamam duvarlarına nakş ettikleri insan resimlerine benzerler."

3466. Ey sûret-perest! Sûret görünür ki, onun o iki ölü gözü nâzırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. Ey sûret-perest (şekle takılıp kalan)! Sûret görünür ki, onun o iki ölü gözü bakıcıdır.

3467. Nakşın gözü önüne edeb götürürsün, dersin ki, "Acaba niçin riâyet tutmuyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Nakşın gözü önüne edeb götürürsün, dersin ki, "Acaba niçin riâyet tutmuyor?"

"Pâs" kelimesi; koruma, gözetleme, bekleme, hak ve riâyet (saygı gösterme) anlamlarına gelir. Burada hak ve riâyet anlamındadır. "Sen o nakşı ve heykeli insan zannedip gözünün önünde edepli bir duruş sergilersin. O ise cansız bir hâlde durur. Dersin ki, "Acaba niçin benim kendisine karşı olan edebime saygı göstererek karşılık vermiyor?"

“Pâs”, hıfz ü hırâset ve tarassud ve intizâr, hak ve riâyet ma'nâlarına gelir. Burada hak ve riâyet ma'nâsınadır. "Sen o nakşı ve heykeli adam zannedip gözünün önünde edîbâne bir vaziyet alırsın. O ise câmid bir halde durur. Dersin ki, "Acabâ niçin benim kendisine karşı olan edebime riâyet ile mukābele etmiyor?"

3468. "Bugün nakış neden dolayı çok cansızdır ki, benim selâmıma "Aleyke!" demiyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. "Bugün nakış neden dolayı çok cansızdır ki, benim selâmıma "Aleyke!" demiyor?"

Yani, "Ben bu güzel nakşın önünde edebe uygun bir durumda durup selâm verdim. Niçin bana cevap vermedi. Benim selâmıma karşılık niçin "Aleyke's-selâm!" diye karşılık vermedi?"

Ya'ni, "Ben bu güzel nakşın önünde edîbâne bir vaziyetde durup selâm verdim. Niçin bana cevap vermedi. Benim selâmıma karşı niçin "Aleyke's-selâm!" diye mukābele etmedi?"

3469. "Ona ben yüz sücûd ettiğime riâyet olarak cûd cihetinden niçin bıyığının ucunu kımıldatmaz?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. "Ona ben yüz secde ettiğime riayet olarak cömertlik yönünden niçin bıyığının ucunu kımıldatmaz?"

"Bu surete karşı ben, saygı olarak önünde birçok defalar eğilerek selam verdim. Lütuf ve kereminden dolayı niçin bir cevap olarak bıyığının ucunu kımıldatmıyor, yani bir söz söylemiyor?" İşte peygamberlerin ve evliyanın şaşkınlık verici durumları da, birer cansız heykel hükmünde olan gaflet ehlinin karşısında böyle olur. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu, acayip bir misal oldu. Birçok secdenin ve alçakgönüllülüğün cevabını alamamak, Hak hakkında da geçerli olur. Çünkü bir kul Hakk'a karşı birçok secde eder ve yakarışlarda ve münacatlarda bulunur, hiçbir karşılık ve cevap alamaz?" Cenab-ı Pir efendimiz bunun cevabını ileride beyan buyururlar.

"Bu sûrete karşı ben riâyet olarak önünde birçok defalar eğilerek selâm verdim. Lutfen ve keremen niçin bir cevab olarak bıyığının ucunu kımıldatmıyor, ya'ni bir söz söylemiyor?" İşte enbiyâ ve evliyânın vaziyet-i müteaccibâneleri de birer heykel-i câmid mesâbesinde olan ehl-i gafletin muvâcehesinde böyle olur. Birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu acîb bir misâl oldu. Birçok sücûd ve tezellülün cevabını alamamak Hak hakkında da vârid olur. Zîrâ bir kul Hakk'a karşı birçok secdeler eder ve niyâzlarda ve münâcâtda bulunur, hiçbir mukābele ve cevâb alamaz?" Cenâb-ı Pir efendimiz bunun cevabını âtîde beyân buyururlar.

3470. Gerçi Hak hariçte baş kımıldatmaz, riâyet olarak bâtında bir zevk verir. [3484]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. Gerçi Hak dışarıda baş kımıldatmaz, riayet olarak içte bir zevk verir.

Gerçi şekilden uzak olan Hak, elbette dışarıda sana karşı bir cevap olarak baş kımıldatmaz. Ancak senin bu secde etmelerinden ve yakarışlarından, iç dünyanda bir zevk ve manevî lezzet meydana gelir. Bu, sana Hakk'ın verdiği cevaptır. Bu hâl, senin alçakgönüllülüğünün hakkını vermektir.

Gerçi sûretden münezzeh olan Hak bittabi' hâriçte sana karşı bir cevâb olarak baş kımıldatmaz. Velâkin senin bu sücûdlarından ve niyâzlarından bâtınında bir zevk ve lezzet-i ma'nevî hâsıl olur. Bu sana Hakk'ın verdiği cevâbdır. Bu hâl senin tezellülünün hakkını vermekdir,

3471. Ki, o iki yüz baş kımıldatmaya değer. Nihayet akıl ve can başını böyle kımıldatır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. Ki, o iki yüz baş kımıldatmaya değer. Nihayet akıl ve can başını böyle kımıldatır.

Hakk'ın senin iç âlemine zevk ve lezzet bağışlaması, dış âlemde iki yüz başın cevap olarak kımıldatılmasına karşılıktır. Nihayet dış âlemde şekli olmayan akıl ve canın baş kımıldatması da böyledir.

Hakk'ın senin bâtınına zevk ve lezzet ihsânı zâhirde iki yüz başın tahrîk-i cevâbîsine bedeldir. Nihâyet zâhirde sûreti olmayan akıl ve canın baş kımıldatması da böyledir.

3472. Akla içtihad içinde hizmet edersen, aklın riâyeti odur ki, reşadı artırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Akla içtihat içinde hizmet edersen, aklın riayeti odur ki, doğru yolu bulmayı artırır.

Âlemde içtihat ve gayret yoluyla akla hizmet edersen, akıl da bu hizmete karşılık olarak doğru yolu bulmayı ve zekâyı artırır. Şekilsiz olan aklın senin hizmetine karşı başını sallaması böyle olur.

Alemde ictihâd ve gayret sûretiyle akla hizmet edersen, akıl dahi bu hizmete riâyeten reşâdı ve zekâveti artırır. Sûretsiz olan aklın senin hizmetine karşı baş kımıldatması böyle olur.

3473. Hak zahirde sana baş kımıldatmaz, fakat seni serler üzerine server yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Hak, görünüşte sana başını sallamaz, fakat seni başkanlar üzerine başkan yapar.

Evet, suretten münezzeh olan Hak, senin O'na karşı yaptığın secdelere ve ibadetlere karşılık başını sallamaz. Fakat seni başkanlar, yani riyaset makamında bulunan kimseler üzerine başkan ve reis yapar.

Evet sûretden münezzeh olan Hak, senin ona karşı yaptığın secdelere ve ibâdetlere mukābil baş kımıldatmaz. Fakat seni başlar, ya'ni maķām-ı riyâsetde bulunan kimseler üzerine server ve reîs yapar.

3474. Hâlık sana muhakkak gizli bir şey verir ki, ehl-i cihan senin sücudunu ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. Yaratıcı sana muhakkak gizli bir şey verir ki, dünya halkı senin önünde secde ederler.

Yani eğer sen Allah'a kul olursan, o Yüce Yaratıcı sana muhakkak gizli bir şey verir. Yani, bütün ilahi isim ve sıfatlarının eserlerini ve hükümlerini gizlice sana verir. Ve onların eserleri sende öyle bir şekilde ortaya çıkar ki, dünya halkı senin bu yüce hâlini görüp huzurunda baş eğerler. Nasıl ki bu saadetlilerden birisi olan efendimiz Pîr'in yüce babaları Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (r.a.) hazretleri Belh'ten hicret edip Konya ovasına ulaştıkları zaman Sultan Alâeddîn-i Selçûkî (rahmetullâhi aleyh) bütün devlet erkânıyla çıkıp karşıladı ve tam bir saygıyla alıp şehre götürdü. Sarayın kapısına varınca Sultan atından inip birkaç adım at üzerinde bulunan Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin üzengisinde yürüdü. O kadar ısrar buyurdukları halde Sultan tevazu'da pek ileri gider ve "Kendi saadet ve devletim için bu kulluğu arz ediyorum" derdi. O zaman bu hâli gören şairlerden birisi de şu beyitleri söylemiştir: Ey ki binlerce aferin bu nasıl sultan olur? Kulu olan kişiler hüsrev ve hakan olur. Her kim bugün Veled'e inanıp yüz sürerse, Yoksul ise zengin olur, zengin ise sultan olur!

Ve bu beyitler Mevlevî âyin-i şerîflerinde bestelenip semâ' esnasında hâlen okunur. Ve aynı şekilde Nakşibendî büyüklerinden Hâce Ubeydullah (k.s.) hazretlerinin bâtınî kahredici kuvvetiyle dünya sultanlarına galip gelmesi, Reşâhâtü Ayni'l-Hayât isimli eserde ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ve efendimiz Pîr'in doğu ve batıdaki ün ve şöhretleri bu anlamın açık delilidir.

Ya'ni eğer sen Hakk'a kul olursan o Hâlık-ı Zülcelâl hazretleri sana muhakkak gizli bir şey verir. Ya'ni, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âsâr ve ahkâmını gizlice sana verir. Ve onların âsârı sende öyle bir vech ile zâhir olur ki, cihân halkı senin bu hâl-i celílini görüp huzûrunda baş eğerler. Nitekim bu saâdetlilerden birisi olan cenâb-ı Pîr efendimiz'in peder-i âlîleri Sultâ- nü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled (r.a.) hazretleri Belh'den hicret buyurup Konya sahrâsına vâsıl oldukları vakit Sultan Alâeddîn-i Selçûkî (rahmetullâhi aleyh) bilcümle erkân-ı devletle çıkıp istikbâl etti ve kemâl-i tevkîr ile alıp şehre götürdü. Sarayın kapısına vâsıl olunca Sultan atından inip birkaç adım at üzerinde bulunan Sultânü'l-Ulemâ hazretlerinin rikâbında yürüdü. O kadar ısrâr buyurdukları halde Sultan tevâzu'da pek ileri gider ve "Kendi saâdet ve devletim için bu ubûdiyeti arz ediyorum" der idi. O vakit bu hâli gören şairlerden birisi dahi şu beyitleri söylemişdir: Ey ki hezâr âferîn bu nice sultân olur? Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkān olur. Her ki bugün Veled'e inanuben yüz süre, Yoksul ise bây olur, bây ise sultân olur!

Ve bu beyitler Mevlevî âyin-i şerîflerinde bestelenip semâ' ésnâsında el'ân kırâat olunur. Ve kezâ sâdât-ı Nakşibendiyyeden Hâce Ubeydullah (k.s.) hazretlerinin kuvve-i kāhiriyye-i bâtıniyye ile selâtîn-i cihâna galebesi, Reşâhâtü Ayni'l-Hayât nâmındaki eserde tafsîlen beyân olunmuşdur. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin şark ve garbdaki sıyt ve şöhretleri bu ma'nânın açık burhânıdır.

3475. Nitekim bir taşa hüner verdi. Nihayet halkın azîzi, ya'ni altın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Nitekim bir taşa hüner verdi. Sonunda halkın azizi, yani altın oldu.

Yüce Allah'ın insana ihsan ettiği mana sebebiyle onu aziz etmesine şaşırma! Bunun görünen başka örnekleri de vardır. Örneğin kimyada basit elementler dediğimiz şeylerin hepsi toprağın dönüşümlerinden oluşur. Önce taşlaşır ve katılaşır. Işık, ısı, elektrik, basınç, nem ve kuruluk gibi birtakım hallerin ve şartların etkisi altında zamanla toprak, çeşitli elementler haline gelir. Sürekli dönüşümlerle biri diğerine dönüşür. Yani, demir, bakır, kurşun, kalay, çinko, alüminyum, gümüş ve altın olur. Nitekim son zamanlarda ortaya çıkan elektron teorisi, basit elementlerin birbirine dönüşümünü keşfetmiş ve ispat etmiştir. Kimya ehli nezdinde madenlerin hepsi birer hastalıkla maluldür. Bu hastalıkların hepsinden uzak ve kâmil olan altın madenidir. Bu sebeple altın her zaman insanlar arasında aziz tutulmuştur; ve zamanımızda insanların izzeti kalmadığından bu aziz maden dahi kendi yüzünü gizlemiş ve yerini pek değersiz olan kâğıt parçalarına bırakmıştır.

Hak Teâlâ hazretlerinin insana ihsân eylediği ma'nâ sebebiyle onu azîz etmesine taaccüb etme! Bunun zâhirde başka misâlleri de vardır. Meselâ kimyâda anâsır-ı basîta dediğimiz şeylerin hepsi toprağın istihâlâtından tekevvün eder. Evvelâ tahaccür edip katılaşır. Ziyâ, harâret ve elektrik ve tazyîk ve rutûbet ve yübûset gibi birtakım ahvâl ve şeraitin te'sîri altında mürûr-i zamanla toprak, muhtelif anâsır hâline gelir. İstihâlât-ı mütemâdiye ile biri diğerine inkılâb eder. Ya'ni, demir, bakır, kurşun, kalay, tûtiyâ, alüminyum, gümüş ve altın olur. Nitekim ahîren zuhûr eden elektron nazariyesi, anâsır-ı basîtanın yekdiğerine inkılâbını keşf ve isbât etmişdir. Ehl-i kimyâ indinde maâdinin kâffesi birer emrâz ile ma'lûldür. Bu emrâzın kâffesinden berî ve kâmil olan altın ma'denidir. Bu sebeble altın her zamanda insanlar arasında azîz tutulmuşdur; ve zamânımızda insanların izzeti kalmadığından bu azîz ma'den dahi kendi yüzünü gizlemiş ve yerini pek mübtezel olan kâğıt parçalarına bırakmışdır.

3476. Bir katre su Hakk'ın lutfunu bulur, bir gevher olur; altından sebk götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Bir damla su, Hakk'ın lütfunu bulur, bir inci olur; altından daha değerli hâle gelir.

Bu şerefli beyit, ilâhî ihsanın başka bir örneğidir. Yani, "Bir damla nisan yağmuru istiridyenin ağzına düşer. Hakk'ın lütfuyla o istiridyenin içinde çok kıymetli bir inci olur, süsleme açısından altından üstün hâle gelir, yani, o inci altın feda edilerek satın alınır."

Bu beyt-i şerîf ihsân-ı ilâhînin diğer bir misâlidir. Ya'ni, "Bir katre nîsan yağmuru sadefin ağzına düşer. Hakk'ın lutfuyla o sadefin içinde gāyet kıymetli bir inci olur, tezyînât nokta-i nazarından altının fevkıne geçer, ya'ni, o inci altın fedâ edilerek mübâyaa olunur."

3477. Cisim toprakdır. Vaktaki Hak ona bir kudret verdi, cihangirlikde ay gibi üstâd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Cisim topraktır. Hak ona bir kudret verdiği zaman, cihangirlikte ay gibi usta oldu.

"Tâb" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "kudret ve parlaklık" anlamları uygun olur. Yani, "İnsan cismi de topraktır. Yüce Allah o toprak kitlesine bir kudret ve bir parlaklık verdiği zaman, dış âlemi nura boğmakta ay gibi bir usta olur."

"Tâb" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kudret ve parlaklık" ma'nâları münasib olur. Ya'ni, "Cism-i insânî dahi toprakdır. Hak Teâlâ o toprak kitlesine bir kudret ve bir parlaklık verdiği vakit âfâkı nûriyete gark etmekde ay gibi bir üstâd olur."

3478. Agah ol, bu tılsımdır ve ölü nakışdır. Onun gözü ahmakları yoldan götürmüşdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Bil ki, bu bir tılsımdır ve ölü bir nakıştır. Onun gözü ahmakları yoldan çıkarmıştır.

Ey insan, bil ki! Bu toprak kitlesi olan cisim ve bu heykel, özünde ölü ve donuk bir nakıştır. Eğer Yüce Allah o heykele bir anlam koymamışsa, onun hâli budur. Fakat ne yapalım ki, bazı tılsımlar üzerine konmuş olan donuk bir heykel hükmünde olan bu cismin gözü, ahmakları aldatıp yollarını şaşırtmıştır. İşte dünya ehli olan büyüklerin etrafında dünyevî menfaat temini için dönüp dolaşan ahmakların hâli, donuk heykellerin etrafında dolaşıp onlara tapanlardan farklı değildir.

"Ey insan, âgâh ol! Bu toprak kitlesi olan cisim ve bu heykel hadd-i zâtında ölü ve müncemid bir nakışdır. Eğer Hak Teâlâ o heykele bir ma'nâ koymamış ise onun hâli budur. Fakat ne yapalım ki, ba'zı tılsımlar üzerine konmuş olan bir heykel-i câmid mesâbesinde olan bu cismin gözü ahmakları aldatıp yollarını şaşırtmışdır." İşte ehl-i dünyâ olan eâzımın etrafında menfaat-i dünyeviyye te'mîni için dönüp dolaşan ahmakların hâli müncemid heykellerin etrafında dolaşıp onlara tapanlardan farklı değildir.

3479. O ki bir göz vurur görünür, ahmaklar onu sened yapmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. O ki bir göz vurur görünür, ahmaklar onu senet yapmışlardır.

"Çeşm zeden", göz kırpmaktan kinayedir. O anlamsız heykelin göz kırptığını gören ahmaklar, onu kendilerine senet edinmişler ve bütün işlerinde ona tapınmışlardır ve rızıklarını ve tüm ihtiyaçlarını ondan beklemişlerdir.

"Çeşm zeden", göz kırpmakdan kinâyedir. O ma'nâsız heykelin göz kırptığını gören ahmaklar, onu kendilerine sened ittihâz etmişler ve cemî'-i umûrunda ona tapınmışlardır ve rızıklarını ve bilcümle ihtiyaçlarını ondan beklemişlerdir.

## Kıbtî'nin Sıbtî'den duâ-yı hayır ve hidâyet niyâz etmesi ve Sıbtî'nin Kıbtî'ye hayır ile duâ etmesi ve onun Ekremü'l-ekremîn ve Erhamü'r-râhimîn cânibinden makbûl olması

3480. Kibtî dedi: “Sen bir dua et! Zîrâ ben gönül karanlığından o ağzı tutmam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Kıptî dedi: "Sen bir dua et! Çünkü ben gönül karanlığından o ağzı tutmam."

Kıptî'ye Sıbtî'nin sözleri tesir edip dedi ki: "Ey kardeş, sen benim için bir dua et! Çünkü küfrümün şiddetinden gönlüm kapkara olmuştur. Bu sebeple bende dua edecek bir ağız yoktur."

Kıbtî'ye Sıbtî'nin sözleri te'sir edip dedi ki: "Ey kardeş, sen benim için bir duâ et! Zîrâ küfrümün şiddetinden gönlüm kapkara olmuşdur. Binâenaleyh bende duâ edecek bir ağız yokdur.

3481. “Zîrâ ola ki, bu gönlün kilidi açılsın, çirkine, görenlerin bezminde yer olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. “Çünkü olabilir ki, bu gönlün kilidi açılsın, çirkine, görenlerin meclisinde yer olsun!”

“Çünkü senin duanın bereketiyle kalbimin kilidi olan bu inkâr ve küfür kilidi açılsın. İç yüzü küfür ile çirkin bir hâle gelmiş olan benim gibi bir inkârcıya, iman nuruyla iç yüzleri güzel ve latif olan kimselerin meclisinde ve toplantısında yer verilsin!” Bu şerefli beyitten anlaşılır ki, iman etmek insanın iradesiyle mümkün olamaz. Aksine, Allah’ın yardımı gereklidir. Çünkü çok inkârcı vardır ki, iman ehlinin kalbî sükûnetlerine imrenirler ve “Keşke bizde de iman olsa da içimizde bir rahatlık ve sükûnet meydana gelse!” derler. Ben böylelerine defalarca rastlamış ve acımışımdır.

“Zîrâ senin duân berekâtıyla kalbimin kilidi olan bu inkâr ve küfür kilidi açılsın. Bâtınî yüzü küfür ile çirkin bir hâle gelmiş olan benim gibi bir mün-kire nûr-i îmân ile bâtınları güzel ve latîf olan kimselerin bezminde ve mecli-sinde yer verilsin!" Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, îmân etmek insanın irâde-siyle mümkin olamaz. Belki inâyet-i Hak lâzımdır. Zîrâ çok münkirler vardır ki, ehl-i îmânın sükûnet-i kalbiyyelerine gıbta ederler ve "Keşke bizde de îmân olsa da içimizde bir rahat ve sükûnet hâsıl olsa!" derler. Fakîr böylele-rine bi'd-defeât tesadüf etmiş ve acımışımdır.

3482. "Meshe mensûb olan senden güzellik sahibi olsa, yahud İblîs'e mensûb olan yine Kerrûbî olsa!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. "Mesh'e mensup olan senden güzellik sahibi olsa, yahut İblis'e mensup olan yine Kerûbî olsa!"

"Mesh", sözlükte, "bir şeyin suretini diğer bir çirkin surete dönüştürmektir." "Kerûbî", "yakınlaştırılmış melekler" demektir. Yani, "Özünde güzel olan ruhum, bu oluş ve bozuluş âleminde çirkin olan nefsimin suretine dönüştürülmüştür. Ve şu an ruhum mesh'e mensuptur ve bâtını dönüştürülmüş bir kimseyim. Dua et ki, bu duanın bereketleriyle güzellik sahibi olsun! Ve esasen Hakk'ı bilen ve yakınlaştırılmış meleklere mensup olan ruhum, bu oluş ve bozuluş âlemi cinsinden olan nefsimin uğursuzluğundan dolayı İblis'e mensup olup, asi bir hâle gelmiştir. Senin duan bereketleriyle yine önceki hâline gelip yakınlaştırılmış meleklere mensup olsun!"

"Mesh", lügatde, "bir şeyin sûretini diğer bir çirkin sûrete tahvîl etmek-dir." "Kerrûbî”, “melâike-i mukarrebîn" demekdir. Ya'ni, "Hadd-i zâtında benim güzel olan rûhum bu âlem-i kevnde çirkin olan nefsimin sûretine mesh olunmuşdur. Ve el'ân rûhum meshe mensûbdur ve bâtını memsûh bir kimseyim. Duâ et ki, bu duânın berekâtıyla güzellik sahibi olsun! Ve esâsen ârif-i Hak ve melâike-i mukarrebîne mensûb olan rûhum, bu âlem-i kevn cinsinden olan nefsimin şeâmetinden dolayı İblîs'e mensûb olup, serkeş bir hâle gelmişdir. Senin duân berekâtıyla yine evvelki hâline gelip melâike-i mukarrebîne mensûb olsun!"

3483. "Yahud Meryem'in elinin feriyle kuru dal tâzelik ve meyve ve misk kokusu bulsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. "Yahut Meryem'in elinin nuruyla kuru dal tazelik, meyve ve misk kokusu bulsun!"

Bu şerefli beyitte Sıbtî'nin duası, İsa (a.s.)'ın annesi olan Hz. Meryem'in eline; Kıbtî'nin vücudu da kuru ağaç dalına benzetilmiştir. Hz. Meryem'in mübarek elinden kuru ağacın yeşerip meyve verdiği kıssası Meryem Suresi'nde zikredilmiştir.

Bu beyt-i şerîfde Sıbtînin duâsı Îsâ (a.s.)ın validesi olan Hz. Meryem'in eline ve Kıbtî'nin vücûdu da kuru ağaç dalına teşbih buyurulmuşdur. Ve Hz. Meryem'in mübarek elinden kuru ağacın yeşerip meyve verdiği kıssası sûre-i Meryem'de mezkûrdur.

3484. Sibtî o dem sücûda düştü ve dedi ki: "Ey âşikârın ve gizlinin bilicisi olan Huda!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Sibtî o an secdeye kapandı ve dedi ki: "Ey görünenin ve gizlinin bilicisi olan Allah!"

3485. "Kul senden başka kimin huzuruna el kaldırır? Hem duâ ve hem icâbet sendendir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. "Kul senden başka kimin huzuruna el kaldırır? Hem duâ ve hem icâbet sendendir!"

"Duâ", çağırmak ve davet etmek ve talep etmek demektir. Bir kul, istediği şeyi talep etmek için Hakk'ı çağırdığı zaman, Hak tarafından mutlaka "Lebbeyk!" (Buyur!) ile icâbet olunur. Eğer kulun talep ettiği şey, sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlığına uygun bulunmuş ve ortaya çıkma vakti de gelmiş ise, derhal icâbet buyurulur. Ve eğer ortaya çıkma vakti gelmemiş ise, belirlenmiş vaktine ertelenerek geciktirilir. Eğer kulun talep ettiği şey, yatkınlığına aykırı ise, yatkınlığına uygun olan bir şey ile icâbet olunur. Her bir durumda duâ, kulun kalbine Hak tarafından ilham edilir. Bu sebeple, hem duâ ve hem de icâbet Hak'tan olur.

"Duâ", çağırmak ve da'vet etmek ve taleb etmek demekdir. Bir kul matlûbunu taleb için Hakk'ı çağırdığı vakit Hak tarafından mutlaka "Lebbeyk!" ile icâbet olunur. Eğer kulun taleb ettiği şey ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muvâfık bulunmuş ve vakt-i zuhûru da gelmiş ise derhal icâbet buyurulur. Ve eğer vakt-i zuhûru gelmemiş ise, vakt-i merhûnuna ta'líkan te'hîr olunur. Eğer kulun taleb ettiği şey isti'dâdına muhâlif ise isti'dâdına muvâfık. olan bir şey ile icâbet olunur. Her bir sûrette duâ abdin kalbine Hak tarafından ilkā buyurulur. Binâenaleyh, hem duâ ve hem de icâbet Hak'dan olur.

3486. Evvelden duâ meylini dahi sen verirsin. Nihayet duâlara cezayı da sen verirsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. Öncesiz olarak dua etme eğilimini dahi sen verirsin. Sonunda dualara karşılığı da sen verirsin!

Kulların kalplerine dua ve talep eğilimini ilham eden de sensin. Sonra o dualara icabet edip karşılığını veren de sensin!

Kulların kalplerine duâ ve taleb meylini ilkā eden de sensin. Sonra o duâlara icâbet edip mukābilini veren de sensin!

3487. Evvel ve Ahir sensin. Biz ortada hiçin hiçiyiz ki beyâna gelmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Evvel ve Âhir sensin. Biz ortada hiçin hiçiyiz ki anlatılamaz!

Yani, "O Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır." (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesi hükmünce, bu belirlenmelerin (taayyünât) Evvel'i ve Âhir'i sensin; aynı şekilde bu belirlenmelerde görünen de sensin ve bu belirlenmelerin bâtını ve hakikati de sensin. Bu sebeple, bizim bizliğimiz, Senin senliğini gösteren bir gösteriden ibaret olduğundan, ortada hiçin hiçiyiz! Ve bizim bu hiçliğimizi kelimelerle tarif ve beyan etmek mümkün değildir, çünkü zevk ile anlaşılır. Sözün özü, biz ortada varlık sahibi değiliz. Varlığımız senin hallerinden (şuûnât) ve varlığındandır; ve bütün fiillerimizde Senin kudretin ile güç sahibiyiz ve senin ilmin ile âlimiz ve senin iradenle irade sahibiyiz.

Ya'ni, “هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ” (Hadîd, 57/3) âyet-i kerîmesi hükmünce bu taayyünâtın Evvel'i ve Âhir'i sensin ve kezâlik bu taayyünâtda zâhir olan dahi sensin ve bu taayyünâtın bâtını ve hakîkati de sensin. Binâenaleyh bizim bizliğimiz, Senin senliğini gösteren bir nümâyişden ibaret olduğundan ortada hiçin hiçiyiz!" Ve bizim bu hiçliğimizi elfâz ile ta'rîf ve beyân etmek mümkin değildir, zîrâ zevk ile anlaşılır. Velhâsıl biz ortada vücûd sâhibi değiliz. Vücûdumuz senin şuûnâtından ve varlığındandır; ve bilcümle ef'âlimizde Senin kudretin ile kādiriz ve senin ilmin ile âlimiz ve senin irâdenle mürîdiz.

3488. Böyle söyledi, nihayet leğeni dam başından düştü, ve onun kalbi bî-hûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. Böyle söyledi, sonunda leğen damın başından düştü ve onun kalbi kendinden geçti.

"Taştın damdan düşmesi", kötü şöhretin yayılması ve güneşin batması anlamlarından kinayedir. Burada ikinci anlam kastedilir. Yani, "Sıbtî bu yolda münacatta bulundu ve bu sırada aklının güneşi battı ve kendinden geçti."

“Taşt ez bâm üftâden”, kötü nâmın şâyi' olması ve güneşin gurûb etmesi ma'nâlarından kinâyedir. Burada ikinci ma'nâ murâd buyurulur. Ya'ni, “Sıbtî bu yolda münâcât etti ve bu esnâda aklının güneşi gurûb etti ve kendinden geçti.”

3489. Tekrar duâda akla geldi; "İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. Tekrar duada akla geldi; "İnsan için ancak çabaladığı şey vardır!"

Sıbtî, tekrar aklını başına toplayıp duaya başladı. Çünkü bu kesret âleminde (çokluk ve maddiyat dünyasında) insana sözle ve fiille çalışmak gerekir. Ve kendisinden çıkan sözün ve fiilin elbette birer suretleri ortaya çıkar. Eğer sözü ve fiili güzel ise latif suretler ve eğer çirkin ise çirkin suretler oluşur. Sözün özü, وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ayet-i kerimesi gereğince "İnsanın eline gelen şey, ancak çabalayıp kazandığı şeydir!"

Sıbtî, tekrar aklını başına toplayıp duâya başladı. Zîrâ bu âlem-i keserâtda insana kavlen ve fiilen çalışmak lâzımdır. Ve kendinden sâdır olan kavlin ve fiilin elbette birer sûretleri peydâ olur. Eğer kavli ve fiili güzel ise suver-i latîfe ve eğer çirkin ise suver-i kabîha tekevvün eder. Velhasıl وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) âyet-i kerîmesi mûcibince "İnsanın eline gelen şey, ancak sa'y edip kazandığı şeydir!"

3490. O duâda idi ki, ansızın Kıbti'nin kalbinden bir na'ra ve bir sayha sıç- [3504] radı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. O duâda idi ki, ansızın Kıbtî'nin kalbinden bir nara ve bir sayha sıçradı.

"Sibtî duâsına devam ederken Kıbtî'nin hâli değişti ve ansızın kalbinden bir nara ve bir sayha fırladı." "Gurre", aslan sesi demek olup, burada "şiddetli ses" kastedilir.

"Sibtî duâsına devam ederken Kıbtî'nin hâli değişti ve ansızın kalbinden bir na'ra ve bir sayha fırladı." "Gurre", arslan sesi demek olup, burada "sadâ-yı şedîd" murâd buyurulur.

3491. Dedi ki: "Hele çabuk ol, îmân arz et, tâ ki hemân eski zünnârı keseyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. Dedi ki: "Hele çabuk ol, iman arz et, tâ ki hemen eski zünnârı keseyim!"

Kıptî o hâl içinde Sıbtî'ye dedi ki: "Hele çabuk ol, bana iman arz et ve mümin olmam için ne yapmam lazım olduğunu söyle, tâ ki hemen eski olan küfür bağını keseyim!"

Kıbtî o hâl içinde Sıbtî'ye dedi ki: "Hele çabuk ol, bana îmân arz ve mü'min olmam için ne yapmam lâzım olduğunu söyle, tâ ki hemân eski olan küfür bağını keseyim!"

3492. "Benim canıma bir ateş attılar. Bir İblîs'i can ile okşadılar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. "Benim canıma bir ateş attılar. Bir İblîs'i can ile okşadılar."

"Senin duanın bereketleriyle canıma bir aşk ateşi attılar. Ben şeytanın tâbilerinden (ona uyanlardan) olduğum için bir İblîs'ten farkım yoktu. Fakat beni can ile, yani hidayet ile okşadılar."

"Senin duân berekâtıyla canıma bir âteş-i aşk attılar. Ben şeytanın tevâbi'inden olduğum için bir İblîs'den farkım yok idi. Fakat beni can ile ya'ni hidâyet ile okşadılar."

3493. "Senin dostluğun ve senden sabırsızlık, Allah'a hamdolsun ki, akıbet elimi tuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. "Senin dostluğun ve senden sabırsızlık, Allah'a hamdolsun ki, akıbet elimi tuttu."

"Şigîft", sabretmek anlamına gelen "şigîften" kelimesinin kısaltılmışıdır. Yani, "Senin dostluğun ve aramızda din ayrılığı olduğu hâlde senin dostluğuna ve sohbetine karşı meydana gelen sabırsızlık, Yüce Allah'a hamd ve övgüler olsun ki, sonunda elimi tuttu ve beni manevî yıkımdan kurtardı."

"Şigîft", sabretmek ma'nâsına olan “şigîften" kelimesinin muhaffefidir. Ya'ni, "Senin dostluğun ve aramızda ihtilaf-ı dîn olduğu halde senin dostluğuna ve sohbetine karşı vâki' olan sabırsızlık, Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ olsun ki, âkıbet elimi tuttu ve beni helâk-i ma'nevîden kurtardı."

3494. "Senin sohbetlerin bir kimya idi. Gönül, evinden senin ayağın eksik olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. "Senin sohbetlerin bir kimya idi. Gönül evinden senin ayağın eksik olmasın!"

"Ayak", burada kudret anlamındadır. Yani, "Senin dostluğun ve sohbetin, benim bakır hükmünde olan kalbimi altın yapmak için bir kimya idi. Kudretli terbiyen gönül evinden eksik olmasın!"

"Pây", burada kudret ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin dostluğun ve sohbetin benim bakır mesâbesinde olan kalbimi altın yapmak için bir kimyâ idi. Kudret terbiyen gönül evinden eksik olmasın!"

3495. Sen Huld'ün nahlinden bir dal idin; vaktaki tuttum, o beni. Huld'e götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Sen Huld'ün hurma ağacından bir dal idin; tuttuğumda, o beni Huld'e götürdü.

"Sen cömertliğin ve eli açıklığınla cömertliğin ve eli açıklığın ta kendisi idin. Bu sebeple, cennet hurma ağacının bir dalı idin. Ben sana sarıldım, o beni cennete kadar götürdü." Bu şerefli beyitte şu peygamber hadisine işaret buyrulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بغصن منها قاده ذلك الغصن الى الجنة yani, "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim ki ondan bir dalı tutarsa, bu dal onu cennete götürür."

"Sen kerem ve sehâvetinle ayn-ı sehâ ve kerem idin. Binâenaleyh, cennet nahlinin bir dalı idin. Ben sana sarıldım o beni cennete kadar götürdü." Bu beyt-i şerîfde şu hadîs-i nebevîye işaret buyürulur: السخاء شجرة من اشجار الجنة اغصانها متدليات فى الدنيا فمن اخذ بغصن منها قاده ذلك الغصن الى الجنة ya'ni, "Sehâvet cennet ağaçlarından bir ağaçdır. Dalları dünyaya sarkmışdır. Kim ki ondan bir dalı tutarsa, bu dal onu cennete delâlet eder."

3496. Sel idi o ki, tenimi kaptı; sel beni cûd deryasının kenarına kadar götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Sel idi o ki, tenimi kaptı; sel beni cûd deryasının kenarına kadar götürdü.

"Senin sohbetin sanki bir sel idi, benim bedenimi kaptı; o sohbet seli beni ilâhî cömertlik ve kerem denizinin kenarına kadar götürdü."

"Senin sohbetin gûyâ ki bir sel idi, benim cismimi kaptı; o sohbet seli beni cûd ve kerem-i ilâhî deryâsının kenarına kadar götürdü."

3497. Ben su ümîdi ile sel tarafına gittim. Derya gördüm ölçek ölçek inci yakaladım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Ben su ümidiyle sel tarafına gittim. Deniz gördüm, ölçek ölçek inci yakaladım.

"Ben su ümidiyle senin sohbetinin ve buluşmanın sel tarafına gittim. Orada su yerine deniz gördüm ve o denizden ölçek ölçek marifetler (Allah'ı bilme bilgileri) ve hakikatler incilerini yakaladım."

"Ben su ümîdi ile senin seyl-i sohbetin ve mülâkātın tarafına gittim. Orada su yerine deryâ gördüm ve o deryâdan ölçek ölçek maârif ve hakāyık incilerini yakaladım."

3498. Şimdi su al!" diye ona tas getirdi. Dedi: "Git, sular benim indimde hakîr oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. "Şimdi su al!" diye ona tas getirdi. Dedi: "Git, sular benim indimde hakîr oldu."

Sıbtî, Kıbtî'de gördüğü bu hal üzerine: "Haydi şimdi artık mümin oldun. Nil'den su al da iç!" diye tas getirdi. Kıbtî, devam eden manevî zevki sebebiyle ona cevap olarak dedi ki: "Ey Sıbtî, Git! Şimdi sular benim yanımda değersiz oldu."

Sıbtî Kıbtî'de gördüğü bu hal üzerine: "Haydi şimdi artık mü'min oldun. Nil'den su al da iç!" diye tas getirdi. Kıbtî, devam eden zevk-i ma'nevîsi sebebiyle ona cevâben dedi ki: "Ey Sıbtî, Git! Şimdi sular benim indimde hakîr oldu."

3499. Allah iştera" dan bir şerbet içtim. Bana mahşere kadar susuzluk gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Allah'ın "satın alma"sından bir şerbet içtim. Bana mahşere kadar susuzluk gelmez.

Bu yüce beyitte, Tevbe Suresi'nde geçen, إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) yani, "Yüce Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Bu ayet-i kerimeye ilişkin bir yüce beyit daha birinci cildin 2749 numarasında geçti. Yani, "Ben nefsimin hazzından ve nefsimden vazgeçtim ve bunları Hak yoluna feda ettim. Benim benliğim gidince Hakk'ın varlığı ortaya çıktı ve benim benliğim Zât cennetinde yok olup eridi. Bu sebeple bu ayet-i kerimenin anlamından bir şerbet içtim. Artık kıyamete kadar nefsimin hazzı ve susuzluğu meydana gelmez!"

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tevbe'de olan, إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni, "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mal- larını cennet mukābilinde iştirâ eyledi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeye taalluk eden bir beyt-i şerîf dahi I. cildin 2749 numarasında geçti. Ya'ni, "Ben nefsimin hazzından ve nefsimden geçtim ve bunları Hak yoluna fedâ ettim. Benim benliğim gidince Hakk'ın varlığı zâhir oldu ve benim benliğim cennet-i Zât'da mahv ve müstehlek oldu. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmenin ma'nâsından bir şerbet içtim. Artık kıyamete kadar nefsimin hazzı ve susuzluğu vâki' olmaz"!

3500. O ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim bâtınımda bir pınar açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. O ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim içimde bir pınar açtı.

[3514] "O en yüce ve en ulu Zât (Allah) hazretleri ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim de içimde bir pınar açtı ve beni Nil suyundan müstağnî kıldı (Nil suyuna ihtiyaç bırakmadı)."

[3514] "O Zât-ı ecell-i a'lâ hazretleri ki, ırmaklara ve pınarlara su verdi, benim de bâtınımda bir pınar açtı ve beni Níl suyundan müstağnî kıldı."

3501. Bu ciğer ki, harâretli ve su içici idi, onun himmeti önünde su hakîr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. Bu ciğer ki, hararetli ve su içici idi, onun gayreti önünde su değersiz oldu.

Birinci mısradaki "âb-hor", bileşik sıfat olup "su içici" demektir. İkinci mısradaki "hor", "ab"ın sıfatı olup "değersiz" anlamındadır. Bu sebeple şerefli beytin kafiyesi tamdır. Yani, "Küfür zamanımda hararetli ve su içici olan ciğerimin gayreti ve amacı önünde, şimdi su değersiz ve kıymetsiz oldu."

Birinci mısra'daki "âb-hor", vasf-ı terkîbî olup "su içici" demekdir. İkinci mısra'daki "hor", "ab"ın sıfatı olup "hakîr" ma'nâsınadır. Binâenaleyh kāfiye-i beyt-i şerîf tamamdır. Ya'ni, "Küfrüm zamânında harâretli ve su içici olan ciğerimin himmeti ve kasdı önünde, şimdi su hakîr ve kıymetsiz oldu."

3502. [" Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd" va'dindeki doğruluğa delil olarak cenâb-ı Hak Kâfî isminin "kef"i oldu!]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. ["Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd" vaadindeki doğruluğa delil olarak Yüce Allah Kâfî isminin "kef"i oldu!]

Hurûf-i mukattaa (Kur'an'ın bazı sure başlarında bulunan harfler) telaffuzu itibarıyla ikinci mısrada "صدق وعد كافها يا عين صاد" okunmak suretiyle hem vezin hem de kafiye tamam olur. Birinci mısrada Zümer suresinde geçen "أليس اللهُ بِكَافَ عَبْدَهُ" (Zümer, 39/36) yani, "Allah kuluna kâfi değil midir?" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. İkinci mısrada da bu ayet-i kerimedeki vaadin doğruluğuna delil olarak (كهيعص) gösteriliyor. Yani, "Yüce Allah'ın "Kâfî" ism-i şerifi, kullar için bu ayet-i kerimedeki vaat gereğince yeterli geldi. Ve bu vaadin doğruluğuna da "Kâfi" isminin "kâf"ını ve "Samed" isminin "sad"ını içeren (كهيعص) delil geldi." Bu şerefli beyitten mümkün olduğunca çıkarılabilecek anlam budur. Şerefli şarihlerin (açıklayıcıların) her biri farklı bir anlama yönelmişlerdir. En doğrusu, bu Kur'anî hurûf-i mukattaatın keşfini ve çözümünü hakikati veçhiyle, Nebevî ilimlerin vârisi olan Hz. Pîr (Mevlânâ) ve diğer kâmil vârisler olan Allah dostları bilir.

Hurûf-i mukattaa telaffuzu i'tibariyle ikinci mısra'da صدق وعد كافها يا عين صاد okunmak sûretiyle hem vezin ve hem kāfiye tamam olur. Birinci mısra'da sûre-i Zümer'de vâki' أليس اللهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni, "Allah abdine kâfî değil midir?" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. İkinci mısra'da dahi bu âyet-i kerîmedeki, va'din sıdkına delil (كهيعص) gösteriliyor. Ya'ni, "Allah Teâlâ'nın "Kâfî” ism-i şerîfi, kullar için bu âyet-i kerîmedeki va'd mûcibince kâfî geldi. Ve bu va'din sıdkına da "Kâfi" isminin "kâf"ını ve "Samed" isminin "sad"ını hâvî olan (كهيعص) delil geldi. Bu beyt-i şerîfden mehmâ-emken çıkarılabilen ma'na budur. Şurrâh-ı kirâm hazretlerinin her biri bir ma'nâya zâhib olmuşlardır. En doğrusu bu hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin keşf ve hallini hakîkati vechi ile vâris-i ulûm-i Nebevî olan Hz. Pîr ve diğer verese-i kâmilîn olan evliyâullah hazarâtı bilir.

3503. "Ben Kâfî'yim! Cümle hayrı, sebebsiz vasıtasız başkasının yardımı olmaksızın sana ben veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. "Ben Kâfî'yim! Bütün hayrı, sebepsiz, vasıtasız, başkasının yardımı olmaksızın sana ben veririm."

Yani Yüce Allah buyurur ki: "Benim bir şerefli ismim de Kâfî'dir. Sebepsiz, vasıtasız ve hiçbir başkasının yardımı olmaksızın sana her bir hayrı veririm."

Ya'ni "Hak Teâlâ Hazretleri buyurur ki: "Benim bir ism-i şerîfim dahi Kâfî'dir. Sebebsiz ve vâsıtasız ve hiçbir gayrın yardımı olmaksızın sana her bir hayrı veririm."

3504. "Kâfî'yim, sana ekmeksiz tokluk veririm. Piyade ve süvâri askeri olmaksızın sana beylik veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. "Yeterliyim, sana ekmeksiz tokluk veririm. Piyade ve süvari askeri olmaksızın sana beylik veririm."

3505. "Kâfî'yim, sana ilaçsız derman ederim. Mezarı ve kuyuyu meydan yaparım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. "Yeterliyim, sana ilaçsız derman ederim. Mezarı ve kuyuyu meydan yaparım."

Yani, "Ben Yeterliyim. Benim yeterliliğim, görünen sebepleri kullanmaya muhtaç değildir. İlaçsız bir hastalığı gideririm ve dar olan mezarı ve kuyuyu genişletirim." Bazı nüshalarda "mezarı" yerine "dağ" geçmiştir.

Ya'ni, "Ben Kâfiyim. Benim kifayetim esbâb-ı zâhirî isti'mâline muhtaç değildir. İlâçsız bir hastalığı izâle ederim ve dar olan mezarı ve kuyuyu genişletirim." Ba'zı nüshalarda “gûr" yerine “kûh” vâki' olmuşdur.

3506. "Sana baharsız nergis ve nesrin veririm. Kitabsız ve muallimsiz telkîn veririm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. "Sana baharsız nergis ve nesrin veririm. Kitapsız ve öğretmensiz telkin veririm."

"Nesrin", bir çeşit beyaz güldür.

"Nesrîn", bir nevi' beyaz gül.

3507. “Bir Mûsâ'ya bir asa ile kuvvet veririm. Hattâ bir âlem üzerine kılıçlar vururum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. "Bir Musa'ya bir asa ile kuvvet veririm. Hatta bir âlem üzerine kılıçlar vururum."

3508. "Mûsa'nın eline bir nûr ve ziyâ veririm ki, güneşe tokat vurur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. "Mûsa'nın eline bir nûr ve ziyâ veririm ki, güneşe tokat vurur!"

Bu şerefli beyitte, اسْلُكَ يَدَكَ فِي جَيْبكَ تَخْرُجُ بَيضاء (Kasas, 28/32) yani, “Elini koynuna sok! Bembeyaz bir nûr hâlinde çıkarırsın!" ayet-i kerimesinde açıklanan yed-i beyzâya (bembeyaz el mucizesi) işaret edilir. "Güneşe tokat vurmak", Mûsâ (a.s.)'ın elinden çıkan nûrun şiddetinden kinayedir.

Bu beyt-i şerifte, اسْلُكَ يَدَكَ فِي جَيْبكَ تَخْرُجُ بَيضاء (Kasas, 28/32) ya'ni, “Elini ceybine sok! Nûr-i beyzâ hâlinde çıkarırsın!" âyeti kerîmesinde beyân buyurulan yed-i beyzâya işâret olunur. "Güneşe tokat vurmak", Mûsâ (a.s.)ın elinden çıkan nûrun şiddetinden kinâyedir.

3509. Ben Nil suyuna kan karıştırmam. O suyun aynını san'atla muhakkak kan yaparım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Ben Nil suyuna kan karıştırmam. O suyun aynını sanatla muhakkak kan yaparım.

Yani, "Nil Nehri suyunun rengini bozmak için ona kan karıştırmam. Aksine, suyun tekil hakikatini ve özünü kudretli sanatımla kan yaparım." Bilinmeli ki, ilâhî ilimde hem suyun hem de kanın hakikatleri sabittir. Bu hakikatlerin bu oluş ve bozuluş âleminde ortaya çıkışı mutlaka dışsal sabit hakikatlerine bağlı değildir. Yüce Allah dilediği zaman, kanın hakikatini suyun tekil hakikatinden ve suyun hakikatini de kanın tekil hakikatinden ortaya çıkarır. Nasıl ki Nemrut'un ateşinin suretinden İbrahim (a.s.) için gülistanın hakikatini ortaya çıkardı.

Ya'ni, "Nîl nehri suyunun rengini bozmak için ona kan karıştırmam. Belki suyun "ayn"ını ve zâtını san'at-ı kādirânem ile kan yaparım." Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhî de hem suyun ve hem de kanın hakikatleri sâbitdir. Bu hakîkatlerin bu âlem-i kesâfetde zuhûru mutlakā a'yân-ı hâriciyyelerine bağlı değildir. Cenâb-ı Hak murâd buyurduğu vakit, kanın hakikatini suyun aynından ve suyun hakikatini de kanın aynından izhar eder. Nitekim Nemrûd'un ateşinin sûretinden İbrâhim (a.s.) için gülistânın hakikatini izhar buyurdu.

3510. Senin şâdîni Nil suyu gibi gam yaparım ki, şâdîler tarafına yol bulamazsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. Senin sevincini Nil suyu gibi üzüntüye çeviririm ki, sevinçliler tarafına yol bulamazsın!

"Ey insan, Nil suyunu değiştirdiğim gibi, senin kalbindeki sevinci ve genişliği de üzüntüye ve darlığa çeviririm. Öyle ki, sevinçliler ve neşeliler tarafına asla yol bulamazsın ve hiçbir şekilde kalbinin üzüntüsünü gideremezsin."

"Níl suyunu tahvíl ettiğim gibi ey insan, senin kalbindeki şâdîyi ve bastı dahi gama ve kabza tahvíl ederim. O halde ki, şâdíîler ve mestler tarafına aslâ yol bulamazsın ve hiçbir vecihle kalbinin gamını izâle edemezsin."

3511. Vaktāki tekrar tecdîd-i îmân izhar edesin, tekrar Firavundan bîzarlık edesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. Ne zaman ki tekrar imanı yenilemeyi ortaya koyasın, tekrar Firavun'dan bıkkınlık duyasın.

"Tenîden" mastarı, burada "ortaya koymak" anlamındadır.

"Tenîden" masdarı, burada "izhâr etmek" ma'nâsınadır.

3512. Rahmet Mûsa'sını gelmiş görürsün; kan olan Nil'i ondan su olmuş görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Rahmet Musa'sını gelmiş görürsün; kan olan Nil'i ondan su olmuş görürsün.

Bu iki şerefli beyit her ne kadar görünüşte Mısırlı dilinden Kıptî'ye hitap ise de, özünde insân-ı kâmil tarafından delilci olan iman ehlini hakiki imana davettir. Ve "imanı yenileme" tabiri ile bu anlama işaret buyrulur. Ve ayet-i kerimede bu anlamın şahidi يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) yani, "Ey iman eden kimseler, iman ediniz!" emridir ki, "Ey Allah'a delile dayalı iman ile iman edenler! Hakiki iman ile iman ediniz!" demektir.

Nitekim yüce sahabelerden Muâz b. Cebel (r.a.) ara sıra buyururlardı ki: يَا صهيب و يا سلمان و يا بلال تعالوا نجلس ونؤمن ساعة فأتوا الى رسول الله صلى الله تعالى عليه و سلم فقالوا يا رسول الله انا آمنا بالله تعالى وبرسوله ويقول لنا معاذ هكذا قال رسول الله صلى الله عليه وسلم دعوا معاذا فانه رجل يحب الله ورسوله yani, “Ey Suheyb ve ey Selmân ve ey Bilâl, geliniz oturalım ve bir süre iman edelim!” Onlar bu söz üzerine Resûl-i Ekrem hazretlerine gelip, “Ey Resûlallah! Biz Allah ve Resûlüne iman ettik, halbuki Muâz bize böyle söylüyor!” dediler. Resûl-i Ekrem hazretleri de “Muâz’ı bırakın, o Allah’ı ve Resûlünü seven bir adamdır” buyurdu. Hz. Muâz’ın daveti hakiki iman tarafına olduğu için Resûl-i Ekrem hazretleri onun davetini uygun buldular. Çünkü delile dayalı iman ile Firavun tabiatında olan nefsin tahakkümünden kurtulmak mümkün değildir. Bu imanın hakiki iman ile yenilenmesi sebeplerine teşebbüs etmek lazımdır. Ve rahmet Musa'sı gelip asası ile nefis Firavun'unu tehdit etsin ve neticede de hakiki iman alametleri ortaya çıksın. Ve hakiki imanın alameti gayb aleminde olan iman ve hakikatleri müşahede etmektir. Ve işte bu müşahede neticesinde kan görünen Nil suyu berrak su halinde görünür. Yani oluş ve bozuluş âlemindeki tezahürlerde gördüğün çirkinlik kalmaz.

Bu iki beyt-i şerîf her ne kadar zâhirde Sıbtî lisânından Kıbtî'ye hitâb ise de bâtında insân-ı kâmil tarafından ehl-i istidlâl olan ehl-i îmâni îmân-ı hakîkîye da'vetdir. Ve "tecdîd-i îmân” ta'bîri ile bu ma'naya işaret buyurulur. Ve âyet-i kerîmede bu ma'nânın şâhidi يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُوا (Nisâ, 4/136) ya'ni, "Ey îmân eden kimseler, îmân ediniz!" emridir ki, "Ey Allah'a îmân-ı istidlâlî ile îmân edenler! Îmân-ı hakîkî ile îmân ediniz!"

Nitekim ashâb-ı kirâmdan Muâz b. Cebel (r.a.) ara sıra buyururlardı ki: يَا صهيب و يا سلمان و يا بلال تعالوا نجلس ونؤمن ساعة فأتوا الى رسول الله صلى الله تعالى عليه و سلم فقالوا يا رسول الله انا آمنا بالله تعالى وبرسوله ويقول لنا معاذ هكذا قال رسول الله صلى الله عليه وسلم دعوا معاذا فانه رجل يحب الله ورسوله ya'ni, “Yâ Suheyb ve yâ Selmân ve yâ Bilâl, geliniz oturalım ve bir müddet îmân edelim!” Onlar bu söz üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri’ne gelip, “Yâ Resûlallah! Biz Allah ve Resûl’üne îmân ettik, halbuki Muâz bize böyle söylüyor!” dediler. Resûl-i Ekrem hazretleri de “Muâz’ı bırakın, o Allah’ı ve Resûl’ünü sever bir adamdır” buyurdu. Hz. Muâz’ın da’veti îmân-ı hakîkî tarafına olduğu için Resûl-i Ekrem hazretleri onun da’vetini tasvîb buyurdular. Zîrâ îmân-ı istidlâlî ile Fir’avn tabîatında olan nefsin tahakkümünden kurtulmak mümkin değildir. Bu îmânın îmân-ı hakîkî ile tecdîdi esbâbına teşebbüs etmek lâzımdır. Ve rahmet Mûsâ’sı gelip asâsı ile nefis Fir’avn’unu tehdîd etsin ve netîcede de îmân-ı hakîkî alâmetleri zuhûr etsin. Ve îmân-ı hakîkînin alâmeti âlem-i gaybda olan îmân ve hakāikı müşâhede etmekdir. Ve işte bu müşâhede neticesinde kan görünen Níl suyu berrak su hâlinde görünür. Ya’ni mezâhir-i kevniyyede gördüğün çirkinlik kalmaz.

3513. Vaktâki içeride ipin ucunu hifzedesin, senin zevk Níl’in asla kan olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. İçeride ipin ucunu koruduğun zaman, senin zevk Nil'in asla kan olmaz.

"Hakiki iman ipinin ucunu iç dünyanda koruduğun ve onun gizlenmesine sebep olan şeylerden sakındığın zaman, kalbinde akan marifet (Allah'ı bilme) zevkinin Nil'i asla başka bir hâle geçmez."

“Vaktâki îmân-ı hakîkî ipinin ucunu bâtınında hıfz edesin ve onun istitârını mûcib olan esbâbdan tevakkî edesin, kalbinde cereyân eden Níl-i ma’rifet zevkin aslâ tebeddül etmez.”

3514. Ben zannettim ki, îmân getirirsem, akıbet bu kan tufânından bir su içerim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. Ben zannettim ki, iman edersem, sonunda bu kan tufanından bir su içerim.

"Kan tufanı"ndan maksat, Hak'ın kahredici tecellileridir ki, nefse ait hazların altında gizlidir. "Ben zannederdim ki, insân-ı kâmile uyarsam, cismanî âlemdeki zevkim ve hazzım tam olur."

“Kan tûfânı”ndan murâd, tecelliyât-ı kahriyye-i Hak’dır ki, ezvâk-ı nefsâniyye altında müstetirdir. “Ben zannederdim ki, insân-ı kâmile ittibâ’ edersem âlem-i cismâniyyetdeki zevkim ve hazzım kâmil olur.”

3515. Ben ne bilirdim ki, bir tebdîl ede, benim tab’ımda benim için bir Níl yapa!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. Ben ne bilirdim ki, bir değişim yapsın, benim tabiatımda benim için bir Nil oluştursun!

“Ben ne bilirdim ki, bendeki cismanî zevkleri ve hazları ruhanî hazza dönüştürsün ve benim tabiatımda ve özümde benim için büyük bir zevk Nil'i oluştursun!”

“Ben ne bilirdim ki, bendeki ezvâk ve huzûzât-ı cismâniyyeyi hazz-ı rûhânîye tebdîl ede ve benim tab’ımda ve zâtımda benim için bir zevk-i azîm Níl’i yapa!”

3516. "Kendi gözüm tarafında bir Nil'im akıcıdır. Başkalarının gözü önünde berkararım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. "Kendi gözüm tarafında bir Nil'im akıcıdır. Başkalarının gözü önünde berkararım.

Ben gözümün önünde bana özgü bir Nil nehri aktığını görüyorum. Halk benim bu müşâhedemden (gözlemimden) habersizdir. Ben onların nazarında (bakışında) olduğum hâl üzere duruyorum ve asla değişmemiş bir haldeyim. Çünkü onların gözleri görüneni gören gözdür. Bu gözleriyle bâtınıma (iç yüzüme) nüfuz edemezler.

"Ben gözümün önünde bana mahsûs bir Níl nehri aktığını görüyorum. Halk benim bu müşâhedemden gafildir. Ben onların nazarında olduğum hâl üzere karâr ediyorum ve aslâ değişmemiş bir haldeyim. Zîrâ onların gözleri zâhir gözüdür. Bu gözleriyle bâtınıma nüfüz edemezler."

3517. Nitekim Peygamber'in önünde bu cihan tesbihin garkıdır. Bizim önümüzde gabîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Nasıl ki Peygamber'in önünde bu cihan tesbihin garkıdır. Bizim önümüzde ise gabîdir.

"Gabî", zekâsı az olan kimse demektir. Burada cansızlığı ifade eder. Hint nüshalarında "gabî" yerine "abî" geçmiştir, "serkeş ve itaatsiz" anlamına gelir. Yani, "Nasıl ki Peygamber (a.s.)ın mübarek bakışları bu âlemin bâtınına nüfuz ettiği için âlemdeki bütün fertleri Hakk'ı tesbih etmekle meşgul görür. Bizim bakışımız ise, âlemin zahirine sınırlı kaldığından bu âlem fertleri cansız ve gabî bir haldedir." Nasıl ki ayet-i kerimede, وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) yani, “Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini idrak edemezsiniz" buyurulur. Cansızların marifeti hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 2144 numarasını takip eden ve üçüncü cildin de 1008 numarayı izleyen şerefli beyitlerde geçmiştir.

"Gabî", fıtnatı az olan kimse demekdir. Burada cemâdlıkdan kinâyedir. Hind nüshalarında "gabî" yerine "abî" vâki' olmuşdur, "serkeş ve itâatsiz" ma'nasınadır. Ya'ni, "Nitekim Peygamber (a.s.)ın nazar-ı saâdetleri bu âlemin bâtınına nüfüz buyurduğu için efrâd-ı âlemin kâffesini tesbih-i Hak ile meşgül görür. Bizim nazarımız ise, zâhir-i âleme münhasır kaldığından bu efrâd-ı âlem câmid ve gabî bir haldedir." Nitekim âyet-i kerîmede, وَإِنْ مِن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'ni, “Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yokdur. Velâkin siz onların tesbihini idrâk edemezsiniz" buyurulur. Ma'rifet-i cemâd hakkındaki îzâhât I. cildin 2144 numarasını ta'kīb eden ve III. cildin dahi 1008 numarayı vely eden ebyât-ı şerîfede geçmişdir.

3518. Onun gözünün önünde bu cihan aşk ve adl ile doludur. Başkalarının önünde ölü ve cemâddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Onun gözünün önünde bu cihan aşk ve adalet ile doludur. Başkalarının önünde ölü ve cansızdır.

Yani, şanlı peygamberin gözünün önünde bu cihan aşk, adalet ve ihsan ile doludur. Çünkü cansız varlık, bitki ve hayvan Hakk'ın ve kendi asıllarının âşığıdır. Ve onların kendi asıllarından ayrılıkları ve derece derece yine kendi asıllarına yükselişleri, Hakk'ın adaletiyle meydana gelen hükme dayanır. Bunun böyle olduğunu şanlı peygamber ve onun vârisleri görürler. Fakat bunların dışındaki kimselerin bakışları görünenle sınırlı olduğundan âlem onların önünde ölü, cansız ve anlamsız görünür.

Ya'ni, Nebiyy-i zîşânın gözünün önünde bu cihan aşk ve adl ü dâd ile doludur. Zîrâ cemâd, nebât ve hayvan Hakk'ın ve kendi asıllarının âşığıdır. Ve onların kendi asıllarından ayrılıkları ve derece derece yine kendi asıllarına irtikāları, Hakk'ın adliyle vâki' olan hükme müsteniddir. Bunun böyle olduğunu Nebiyy-i zîşân ve onun vârisleri görürler. Fakat bunların gayrı olan kimselerin nazarları zâhire olduğundan âlem onların önünde ölü ve cemâd ve bî-ma'nâ görünür.

3519. Onun gözünün önünde aşağı ve yukarı hızlı gidicidir. O kerpiçden ve taşdan nükte işiticidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Onun gözünün önünde aşağı ve yukarı hızlı gidicidir. O kerpiçten ve taştan nükte işiticidir.

Resûl-i Ekrem'in (a.s.) gözünün önünde hem aşağı hem de yukarı tabakada bulunan eşyalar, kendi asılları olan Hakk'a doğru hızlı bir seyir içindedirler ve hızlı gidicidirler. O, kerpiçten ve taştan nükte (ince anlam) işiticidir.

Resûl-i Ekrem hazretlerinin taştan nükte işitmesi, I. cildin 2188 numaralı beyitlerinde anılmıştır. Ve cemâddan (cansız varlıktan) nükteler işitmek, bu ümmetin havâssında (seçkinlerinde) da gerçekleşir. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de anılmıştır ki: "Şeyh Ebu'l-Abbâs Harîrî ile Şeyh Abdullah Kurbânî pazara gidip Şeyh Abdullah'ın çocuğu için idrarını yapması için camdan yapılmış bir ördek almışlar. Salihlerden bazı zâtlar da onlara katılmışlar. Bir şey yemek üzere bir yere oturmuşlar, şerbet almaya karar vermişler. Bu şerbeti henüz kullanılmamış olan o ördeğin içine koymuşlar. Diğerleri yemekten sonra dağılmışlar, Şeyh Ebu'l-Abbas ile Şeyh Abdullah kalmış, ördekten bir ses çıkıp demiş ki: "Hak Teâlâ'nın o kulları benim içimden bir şey yedikten sonra ben Allah hakkı için sidiğe ve murdar şeylere mahal (yer) olmam!" Bu sesi takiben o şişe Şeyh Abdullah'ın elinden fırlayıp parça parça olmuş, bu olayı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerine nakletmişler, o hazret buyurmuş ki: "Siz ördeğin vaaz ve irşadından (doğru yolu göstermesinden) gafil olmuşsunuz. Onun maksadı sizin vehmettiğiniz (sandığınız) gibi değildir. Birçok kaplar vardır ki, sizden daha üstün olan zâtlar ondan yemek yemişlerdir ve yine murdar şeylere mahal olmuşlardır. Onun maksadı "Gönülleriniz Hakk'ın marifetine (bilgisine) mahal olduktan sonra ona ağyar (Hak'tan başka şeylerin) muhabbetini koymayınız!" demek idi. Ve kırılması dahi Hak huzurunda kendi varlığınızı kırınız demektir."

"Resûl-i Ekrem'in gözünün önünde hem aşağı ve hem de yukarı tabakada bulunan eşyâ kendi asılları olan Hakk'a doğru seyr-i serî' içindedirler ve hızlı gidicidirler. O kerpiçden ve taşdan nükte işiticidir." "Resûl-i Ekrem hazretlerinin taşdan nükte işitmesi", I. cildin 2188 numaraya müsâdif olan beyitlerde mezkûrdur. Ve "cemâddan nükteler işitmek" bu ümmetin havâssında da vâki' olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki, "Şeyh Ebu'l-Abbâs Harîrî ile Şeyh Abdullah Kurbânî pazara gidip Şeyh Abdullah'ın çocuğu için tebevvül etmesi için camdan ma'mûl bir ördek almışlar. Sulehâdan ba'zi zevât dahi onlara iltihâk etmişler. Bir şey yemek üzere bir yere oturmuşlar, şerbet almaya karar vermişler. Bu şerbeti henüz kullanılmamış olan o ördeğin içine koymuşlar. Diğerleri taâmdan sonra dağılmışlar, Şeyh Ebu'l-Abbas ile Şeyh Abdullah kalmış, ördekden bir sadâ sudûr edip demiş ki: "Hak Teâlâ'nın o kulları benim içimden bir şey yedikden sonra ben Allah hakkı için sidiğe ve murdar şeylere mahal olmam!" Bu sadâyı müteâkib o şişe Şeyh Abdullah'ın elinden fırlayıp parça parça olmuş, bu vak'ayı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerine nakl etmişler, o hazret buyurmuş ki: "Siz ördeğin va'z ve irşâdından gāfil olmuşsunuz. Onun maksûdu sizin tevehhüm ettiğiniz gibi değildir. Birçok kaplar vardır ki, sizden daha efdal olan zevât ondan taâm yemişlerdir ve yine murdar şeylere mahal olmuşlardır. Onun maksûdu "Gönülleriniz Hakk'ın ma'rifetine mahal olduktan sonra ona ağyâr muhabbetini koymayınız!" demek idi. Ve kırılması dahi huzûr-i Hak'da kendi varlığınızı kırınız demekdir."

3520. Bu cümle avâma bağlanmış bir ölüdür. Ben bundan daha acib bir perde [3535] görmedim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Bu cümle avama bağlanmış bir ölüdür. Ben bundan daha şaşırtıcı bir perde görmedim.

Avama göre cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlar düşünceden ve bilgiden yoksun, bir ölü hâlinde görünür. Ben bundan ve bu hâlden daha şaşırtıcı bir perde görmedim. Çünkü Yüce Allah hikmet sahibidir ve Hakîm ism-i şerîfinin gereği olarak eşyanın görünenlerini bâtınlarına (iç yüzlerine) perde yapmıştır. Ve Zâhir isminin hükmü ile Settâr isminin hükmünü ve eserini bir araya getirmiştir.

Avâma karşı cemâd, nebât ve hayvan fikirden ve ma'rifetden bağlı ve bir ölü hâlinde görünür. Ben bundan ve bu halden daha acîb bir perde görmedim. Zîrâ Hak Teâlâ hakîmdir ve Hakîm ism-i şerîfinin muktezâsı olmak üzere eşyânın zevâhirini bâtınlarına perde etmişdir. Ve ism-i Zahir'inin hükmü ile Settâr ism-i şerîfinin hükmünü ve eserini cem'etmişdir.

3521. Bizim gözümüzün önünde mezarlar müsavîdir. Evliyânın gözünde ravza ve hufredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Bizim gözümüzün önünde mezarlar eşittir. Evliyânın gözünde cennet bahçesi ve cehennem çukurudur.

Kabristana gittiğimiz zaman oradaki kabirlerin dış görünüşleri sessizlik ve sükûnet içinde eşit bir hâldedir. Hâlbuki o kabirlere ait ruhların kimi rahatlıkta ve kimi sıkıntıdadır. Bunu evliyânın (Allah dostlarının) gözü görür. Nitekim hadîs-i şerîfte, القبر روضة من رياض الجنة او حفرة من حفر النيران yani, "Mezar ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veyahut cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyrulur. Bu sebeple, bizim bakış açımızda mezarların dış yüzü iç yüzünün perdesidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ), hikmetli bir üslupla halkı doğru yola iletmek için kendilerini de avam (halk) arasına dâhil edip, "bizim gözümüzün önünde" buyururlar.

"Kabristana gittiğimiz vakit oradaki kabirlerin zâhirleri samt ve sükûnet-de müsâvî bir haldedir. Halbuki o kabirlere taalluk eden ervâhın kimi râhat-da ve kimi mihnetdedir. Bunu evliyânın gözü görür." Nitekim hadîs-i şerîfde, القبر روضة من رياض الجنة او حفرة من حفر النيران ya'ni, "Mezar ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veyâhud cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurulur. Bi-nâenaleyh, bizim nazarlarımızda mezarların dış yüzü iç yüzünün perdesidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz, üslûb-i hakîmâne üzere halkı irşâd için kendilerini de avâm arasına idhâl edip, "bizim gözümüzün önünde" buyururlar.

3522. Avâm derlerdi ki: "Peygamber neden abûs olmuşdur? Ve o zevk öldü-rücü olmuşdur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. Avam derlerdi ki: "Peygamber neden asık yüzlü olmuştur? Ve o zevk öldürücü olmuştur?"

Ümmetin avam tabakası, Peygamber Efendimiz'in daima suskunluk ve sükûnet içinde bulunduklarını görüp, asık yüzlü ve suratı ekşi olduğuna inanarak derlerdi ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri niçin asık yüzlü olmuş ve dünya hayatının zevkini öldürücü ve giderici bulunmuştur?"

Ümmetin avâmı Peygamber Efendimiz'in dâimâ samt ve sükût içinde bu-lunduklarını görüp ekşi yüzlü ve abûsü'l-vech olmasına zâhib olarak derler-di ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri niçin ekşi yüzlü olmuş ve hayât-ı dünyeviy-yenin zevkini öldürücü ve izâle edici bulunmuşdur?"

3523. Havâs derlerdi ki: "Ey ümmetler, sizin gözünüz tarafında o abûs görünür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Havâs (seçkinler) derlerdi ki: "Ey ümmetler, sizin gözünüz tarafında o asık suratlı görünür."

Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin şerefli bâtınına (iç yüzüne) bakan ümmetin seçkinleri derlerdi ki: "Ey ümmetler, o Hazret sizin zâhirî (dış) gözünüzün önünde öyle ekşi yüzlü ve asık suratlı görünür."

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerinin bâtın-ı şerîfine nazar eden havâss-ı ümmet derlerdi ki: "Ey ümmetler, o Hazret sizin zâhirî gözünüzün önünde öyle ekşi yüzlü ve abûs görünür."

3524. "Bir zaman bizim gözümüze geliniz, tâ ki "Hel etâ..."da olan gülme-leri görünüz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. "Bir zaman bizim gözümüze geliniz, tâ ki "Hel etâ..."da olan gülmeleri görünüz!"

Bu şerefli beyitte, "Hel etâ..."da, yani İnsan Suresi'nde açıklanan cennet ehlinin yüzlerindeki neşeye ve kalplerindeki sevince işaret buyurulur. Nasıl ki bu şerefli surede: فَوَقِيهم الله شر ذلك اليوم ولقاهم نضرة وسروراً (İnsan, 76/11) yani, "O iyileri Yüce Allah kıyamet gününün şerrinden koruyup yüzlerine neşe ve kalplerine sevinç verir" ayet-i kerimesinde bu anlam zikredilmiştir. Yani, "Bir süre bizim gibi kalp gözünün görmesi mertebesine geliniz ve bu dünya yolunuzda, İnsan Suresi'nde açıklanan cennet ehlinin gülmelerini, bu dünyada peşin cennet olarak görünüz!"

Bu beyt-i şerîfde "Hel etâ..."da ya'ni sûre-i İnsân'da beyân buyurulan ehl-i cennetin beşâşet-i vechlerine ve sürûr-i kalbîlerine işaret buyurulur. Nitekim bu sûre-i şerîfede: فَوَقِيهم الله شر ذلك اليوم ولقاهم نضرة وسروراً (İnsan, 76/11) ya'ni, "O ebrârı Allah Teâlâ yevm-i kıyâmetin şerrinden vikāye edip vecihlerine be-şâşet ve kalblerine sürûr ilkā buyurur" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâ mezkûr-dur. Ya'ni, “Bir müddet bizim gibi kalb gözünün görmesi mertebesine geliniz ve cennet-i 'âcili bu dünyâ yolunuzda sûre-i İnsân'da beyân buyurulan ehl-i cennetin gülmelerini görünüz!”

3525. O mün'akis sûret armut ağacının başından görünür. Ey delikanlı aşağıya gel!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. O yansıyan şekil armut ağacının başından görünür. Ey delikanlı aşağıya gel!

"Armut ağacı"ndan kasıt, gaflet ehlinin benliği ve kendilerinin vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlıklarıdır. "Bu benlik ve vehmî varlık ağacının üzerinde ancak ters şekiller ve hayaller görünür. Ey delikanlı, bu ağaçtan aşağıya in! Âlemdeki şekilleri ters görmekten kurtulasın!"

"Armut ağacı"ndan murâd, ehl-i gafletin benliği ve kendilerinin mevhûm olan vücûdlarıdır. "Bu benlik ve vücûd-ı vehmî ağacının üzerinde ancak ters sûretler ve hayâller görünür. Ey delikanlı, bu ağaçtan aşağıya in! Suver-i âlemi ters görmekten kurtulasın!"

3526. Armut ağacı o varlık ağacıdır. Sen onun üzerinde oldukça yeni eski görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Armut ağacı o varlık ağacıdır. Sen onun üzerinde oldukça yeni eski görünür.

"Yeni"den kasıt, Mesnevî-i Şerif'tir. Ve "eski"den kasıt ise, birtakım kıssalardır. Yani, "Armut ağacından kastımız varlık ve benlik ağacıdır. Ey dış görünüşe önem veren âlim ve ey filozof efendi! Sen kendi benlik ağacının tepesinde bulundukça ve kendi kavrayışını ve zekânı beğendikçe bu yeni olan Mesnevî-i Şerif sana birtakım eski hikâyelerden ibaret görünür." Nitekim Şuara suresinde geçen `وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحدَث إِلَّا كَانُوا عنه مُعْرِضِينَ` (Şuara, 26/5) yani, "Her defasında Rahmân tarafından vahy ile yeni öğüt ve hatırlatmayı içeren ayet gelse, ondan yüz çevirir oldular" buyurulduğu gibi En'âm suresinde de, `يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأُولِينَ` (En'âm, 6/25) yani, "İnkâr edenler bu Kur'ân ancak eskilerin masallarıdır derler" buyurulur. Çünkü o Kur'ân'ın inkârcıları kendi benliklerinin ağacında bulundukları için yeni Kur'ân onlara böyle eski göründü.

"Yeni"den murâd, Mesnevî-i Şerifdir. Ve "eski"den murâd dahi, birtakım kıssalardır. Ya'ni, "Armut ağacından murâdımız varlık ve enâniyet ağacıdır. Ey âlim-i zâhiri ve ey feylesof efendi! Sen kendi enâniyet ağacının tepesinde bulundukça ve kendi dirâyet ve zekâvetini beğendikçe bu yeni olan Mesnevî-i Şerîf sana birtakım eski hikâyelerden ibâret görünür." Nitekim sûre-i Şuara'da vâki `وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرِ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحدَث إِلَّا كَانُوا عنه مُعْرِضِينَ` (Şuara, 26/5) ya'ni, "Her defa Rahmân tarafından vahy ile yeni va'z ve tezkîri mütazammın âyet gelse, ondan yüz çevirir oldular" buyurulduğu gibi sûre-i En'âm'da da, `يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأُولِينَ` (En'âm, 6/25) ya'ni, “Münkirler bu Kur'ân ancak eski kıssa ve efsanelerdir derler" buyurulur. Zîrâ o Kur'ân'ın münkirleri kendi enâniyetlerinin ağacında bulundukları için yeni Kur'ân onlara böyle eski göründü.

3527. Onun üzerinde oldukça hışım akreplerinden ve yılanlarından dolu dikenlik görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Onun üzerinde oldukça hışım akreplerinden ve yılanlarından dolu dikenlik görürsün.

Sen bu vehmedilmiş varlık ve benlik ağacının üzerinde oldukça, âlemi hışım ve kahır akreplerinden ve yılanlarından dolu bir dikenlikten ibaret görürsün. Örneğin, bir meclise gittiğin zaman sana ayağa kalkıp iltifat etmeseler, o meclis senin gözünde akrep yuvası gibi rahatsız edici görünür. Bunun sebebi senin benliğindir.

Sen bu vücûd-i mevhûm ve enâniyet ağacının üzerinde oldukça, âlem-i hışım ve kahır akreplerinden ve yılanlarından dolu bir dikenlikden ibaret görürsün. Meselâ, bir meclise gittiğin vakit sana kıyâm ve iltifat etmeseler, o meclis senin nazarına akrep yuvası gibi müz'ic görünür. Sebebi senin enâniyetindir.

3528. Vaktâki aşağıya gelesin, bedava gül-ruhlar ve dâyeler ile dolu bir cihan görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Aşağıya indiğin zaman, bedava gül yüzlüler ve dadılar ile dolu bir dünya görürsün.

Yani, "Ey kendini beğenmiş kişi, benlik ağacından aşağıya inersen bedava ve bol gül yüzlüler ile dolu bir dünya görürsün." "Gül yüzlüler"den maksat, Hakk yolcusu olanlardır ve "dadılar"dan maksat, terbiye edici ve olgun mürşitlerdir. "Râyegân", yolda zahmetsizce bir şey bulan kişi demektir. Aslı "râh-gân"dır. Ha harfini hemzeye çevirerek "râyegân" diye okudular.

Bu, kocasına, "Sana o hayaller armut ağacının üzerinden görünüyor. Çünkü armut ağacının üzerinden insanın gözüne böyle şeyler görünür; ve armut ağacının üzerinden aşağıya in ki o hayaller gitsin!" diyen fahişe kadının hikâyesidir. Eğer bir kimse "O adamın gördüğü şey hayal değildi" derse, cevap şudur ki, "Bu bir misaldir, benzeri değildir. Misalde ancak bu kadar yeterli olur. Çünkü eğer armut ağacının üzerine çıkmasaydı, ister hayal olsun, ister hakikat olsun asla onları görmezdi."

Yani fahişe kadın armut ağacına çıkıp, hiçbir aslı olmadığı halde hile kastıyla kocasına, "O sana çirkin fiil işleyen kimdir?" diye bağırıyor. Kocası, "Aşağıya in, böyle bir şey yok, başın dönmüştür" diyor. Kadın aşağıya iniyor, ağaca kocası çıkıyor. O ağaca çıkarken bir tarafa saklanmış olan kadının sevgilisi derhal gelip kadınla ilişkiye başlıyor. Bu defa da kocası ağaçtan, "Behey kaltak, senin üzerinde olan kimdir?" diye bağırıyor. Kadın inkâr ediyor, "Böyle bir şey yoktur, sana öyle görünmüştür. Çünkü bu armut ağacının özelliği böyle imiş!" diyor. Eğer birisi çıkıp derse ki, "Kocanın gördüğü şey hayal değildi, aksine hakikatti." Cevaben deriz ki: "Bu bir misaldir. Misalde bir şeyin diğer şeye tamamen benzemesine gerek yoktur, yalnız benzerlik yönü lazımdır. O da budur ki, armut ağacının üzerinde bulunmak meselesidir. Çünkü koca armut ağacının üstüne çıkmasaydı bu hakikati de görmeyecekti."

Ya'ni, "Ey kendini beğenmiş olan kimse, enâniyet ağacından aşağıya inersen bedâva ve mebzûl gül yüzlüler ile dolu bir cihan görürsün." "Gül-ruhlar"dan murâd, ehl-i sülük ve "dâye"lerden murâd, mürebbî ve mürşid-i kâmillerdir. “Râyegân", yolda meşakkatsiz bir şey bulan kimse demekdir. Aslı “râh-gân”dır. Ha'yı hemzeye tahvíl ederek "râyegân" okudular.

Kocasına, "Sana o hayâller armut ağacının üzerinden görünüyor. Zîrâ armut ağacının üzerinden adamın gözüne böyle şeyler görünür; ve armut ağacının üzerinden aşağıya in, tâ ki o hayaller gitsin!" diyen fahişe kadının hikâyesidir. Eğer bir kimse "O adamın gördüğü şey hayâl değil idi" derse, cevâb odur ki, "Bu bir misâldir, misl değildir. Misâlde ancak bu kadar kâfî olur. Zîrâ eğer armut ağacının üzerine gitmese idi, ister hayâl olsun, ister hakîkat olsun aslâ onları görmez idi."

Ya'ni fahişe kadın armut ağacına çıkıp, hiçbir aslı olmadığı halde hîle kasdıyla kocasına, "O sana fiil-i şenî' icrâ eden kimdir?" diye bağırıyor. Kocası, "Aşağıya in, böyle bir şey yok, başın dönmüşdür" diyor. Kadın aşağıya iniyor, ağaca kocası çıkıyor. O ağaca çıkarken bir tarafa saklanmış olan kadının zamparası derhal gelip kadınla muâmeleye başlıyor. Bu defa da kocası ağaçdan, "Behey kaltak, senin üzerinde olan kimdir?" diye bağırıyor. Kadın inkâr ediyor, "Böyle bir şey yokdur, sana öyle görünmüşdür. Zîrâ bu armut ağacının hâssası böyle imiş!" diyor. Eğer birisi çıkıp derse ki, "Zevcin gördüğü şey hayâl değil idi, belki hakikat idi." Cevâben deriz ki: "Bu bir misâldir. Misâlde bir şeyin diğer şeye tamâmı tamamına benzemesine hâcet yokdur, yalnız vech-i şebeh lâzımdır. O da budur ki, armut ağacının üzerinde bulunmak meselesidir. Zîrâ zevc armut ağacının üstüne çıkmasa idi bu hakîkati de görmeyecek idi.

3529. O bir kadın kendi ahmak kocasının önünde kendi ma'şûku ile birleşmek istedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. O bir kadın, kendi ahmak kocasının önünde kendi sevgilisiyle birleşmek istedi.

"Mûl", kadının sevgilisi; "ber-zeden", birleşmek demektir. Burada zinadan kinayedir.

"Mûl", kadının ma'şûku; "ber-zeden", birleşmek demekdir. Burada zinâdan kinâyedir.

3530. Binaenaleyh, kadın kocasına, "Ey nîk-baht! Ben meyve toplamaya ağaç üzerine çıkıyorum!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Bu sebeple, kadın kocasına, "Ey bahtlı kişi! Ben meyve toplamaya ağaç üzerine çıkıyorum!" dedi.

3531. Vaktaki o kadın ağaç üzerine çıktı. Yukarıdan kocası tarafına baktığı vakit ağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. O kadın ağacın üzerine çıktığı vakit, yukarıdan kocasına doğru baktığında ağladı.

3532. Kocasına dedi: "Ey merdûd olan ibne!" Senin üzerine düşen o lûtî kimdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Kocasına dedi: "Ey kovulmuş olan ibne! Senin üzerine düşen o lûtî kimdir?"

3533. "Sen onun altında kadın gibi yatmışsın. Ey falan, sen muhakkak puşt olmuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. "Sen onun altında kadın gibi yatmışsın. Ey falan, sen muhakkak puşt olmuşsun!"

3534. Kocası dedi ki: "Hayır, gûyâ senin başın döndü ve yoksa burada sahrâda benden gayrı yokdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. Kocası dedi ki: "Hayır, sanki senin başın döndü ve yoksa burada çölde benden başka kimse yoktur!"

3535. Kadın: "Hele senin arkan üzere aşağıya yatmış olan o külahlı kimdir?" diye tekrar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. Kadın: "Hele senin sırtın üzere aşağıya yatmış olan o külahlı kimdir?" diye tekrar etti.

"Burtula", eğri külâh anlamındadır. "Hele", uyarı edatıdır. "Hele söyle!" demektir.

"Burtula", eğri külâh ma'nâsınadır. "Hele", edât-ı tenbîhdir. "Hele söyle!" demekdir.

3536. Dedi: "Ey kadın, âgâh ol! Ağaçtan aşağı in! Zîrâ senin başın döndü. Pek bunak oldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Dedi: "Ey kadın, uyanık ol! Ağaçtan aşağı in! Çünkü senin başın döndü. Çok bunak oldun."

"Harif", bunak ihtiyar anlamına gelir.

"Harif", bunak ihtiyar ma'nâsınadır.

3537. Vaktâki aşağıya geldi, onun kocası çıktı. Kadın o ma'şûkunu kendi sînesine çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. Vaktâki aşağıya geldi, onun kocası çıktı. Kadın o ma'şûkunu kendi sînesine çekti.

"Ber", burada göğüs ve sîne demektir. Yani, "Kadın ağaçtan indi, bu ağaç nasıl bir şeydir diye tecrübe etmek için kocası ağaca çıkmaya başladı. O sırada kadın, kendi ma'şuku olan zamparasını gizlendiği yerden çekip kendi göğsü üstüne aldı ve çirkin fiile başladı."

"Ber", burada göğüs ve sîne demekdir. Ya'ni, "Kadın ağaçtan indi, bu ağaç nasıl şeydir diye tecrübe için kocası ağaca çıkmaya başladı. O sırada kadın kendi ma'şûku olan zamparasını gizlendiği yerden celb edip kendi sînesi üstüne çekti ve fiil-i şenî'e başladı."

3538. Kocası dedi: "Ey orospu! O kimdir ki, bir maymun gibi senin üstüne geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Kocası dedi: "Ey orospu! O kimdir ki, bir maymun gibi senin üstüne geldi?"

3539. Kadın dedi: "Hayır, burada benim gayrım yokdur. Agah ol, senin başın dönmüş oldu, herze peydâ etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Kadın dedi: "Hayır, burada benden başkası yoktur. Uyanık ol, senin başın dönmüş oldu, boş söz ortaya çıkarma!"

"Tenîden" mastarından olan "me-ten", burada "ortaya çıkarma ve gösterme" demektir.

"Tenîden" masdarından olan "me-ten", burada "peydâ ve izhar etme'" demekdir.

3540. O, kadına o sözü mükerrer etti. Kadın dedi: "Bu, armut ağacındandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. O, kadına o sözü tekrar etti. Kadın dedi: "Bu, armut ağacındandır."

Ağaç üzerindeki o adam karısına, "O senin üstündeki adam kimdir?" diye sözünü tekrar etti. Kadın da cevap olarak dedi: "Bu gördüğün şeyin aslı yoktur. Bu hayâl, insanın gözüne armut ağacından belirir."

Ağaç üzerindeki o adam karısına, "O senin üstündeki adam kimdir?" diye sözünü tekrar etti. Kadın dahi cevaben dedi: "Bu gördüğün şeyin aslı yokdur. Bu hayâl insanın gözüne armut ağacından peyda olur."

3541. "Ey kaltaban! Ben de armut ağacının başından seni böyle eğri görüyor idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. "Ey kaltaban! Ben de armut ağacının başından seni böyle eğri görüyor idim."

"Kaltaban" aslında "galtaban"dır. Sözlük anlamı, köy damlarının üzerine koydukları toprakları sıkıştırmak için yuvarladıkları uzun ve silindir biçimli taştır. Bu kelime, karısının fuhşunu gördüğü halde susan "deyyûs" (karısının iffetsizliğine göz yuman erkek) anlamında kullanılmıştır. Bu aktarımın sebebi şudur: Taş yuvarlanma konusunda kendi iradesine sahip değildir, onu kullanan kişinin emrindedir; "deyyûs" da karısının emrindedir ve ona karşı iradesine sahip değildir. Burhan, Reşidî, Letaif, Cihangirî ve Gıyasü'l-Lügat sözlüklerinde de böyle gösterilmiştir. Yani, "Ey deyyûs, senin gördüğün şeyin aslı yoktur. Ben de seni bu ağaçta iken böyle eğri görüyordum." Bu şerefli beyitteki remiz (gizli anlam) ve işaret şudur: Gerek insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve gerekse insân-ı nâkıs (olgunlaşmamış insan), bu vehmedilmiş izafî varlık üzerindedirler. Fakat insân-ı nâkısın müşahedesi (gözlemi) hayaldir ve insân-ı kâmilin müşahedesi hakikattir. Nasıl ki erkeğin müşahedesi hakikat ve kadının müşahedesi yalan ve hayal idi.

"Kaltaban", aslında "galtaban"dır. Ma'nâ-yı lügavîsi uzun ve üstüvânî taşdır ki, köy damlarının üstüne koydukları toprakları tazyîk için yuvarlarlar. Bu lügat karısının fuhşunu gördüğü halde sükût eden "deyyûs" ma'nâsında kullanılmışdır. Vech-i nakli budur ki, taş yuvarlanmak hususunda kendi ihtiyârına mâlik değildir, isti'mâl eden kimsenin mahkûmudur; "deyyûs" dahi karısının mahkûmudur ve ona karşı ihtiyârına mâlik değildir. Burhân, Reşîdî, Letâif, Cihangîrî ve Gıyâsü'l-Lügāt da böyle gösterilmişdir. Ya'ni, "Ey deyyûs, senin gördüğün şeyin aslı yokdur. Ben de seni bu ağaçda iken böyle eğri görüyor idim." Bu beyt-i şerîfdeki remiz ve işâret budur ki, gerek insân-ı kâmil ve gerekse insân-ı nâkıs, bu vücûd-i mevhûm-i izâfî üstündedirler. Fakat insân-ı nâkısın müşâhedesi hayâldir ve insân-ı kâmilin müşâhedesi hakikatdir. Nitekim erkeğin müşâhedesi hakîkat ve kadının müşâhedesi yalan ve hayâl idi.

3542. "Agah ol, aşağıya gel! Ta göresin hiçbir şey yokdur. Bu, bütün armut ağacından tahyildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. "Uyanık ol, aşağıya gel! Ta ki hiçbir şey olmadığını göresin. Bu, bütün armut ağacından bir hayaldir."

Yani, "Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) ağacının üzerinde gördüğün şeyler hep hayaldir ve rüya gibidir. O ağaçtan aşağıya indiğin ve o rüyadan uyandığın zaman hiçbir şey olmadığını görürsün. Bu gördüğün şeyler hep o ağacın hayallerindendir."

Ya'ni, “Bu vücûd-i izâfi ağacının üzerinde gördüğün şeyler hep hayâldir ve rü'yâ mesâbesindedir. O ağaçdan aşağıya indiğin ve o rü'yâdan uyandığın vakit hiçbir şey olmadığını görürsün. Bu gördüğün şeyler hep o ağacın tahyîlâtındandır."

3543. Hezl ta'lîmdir, onu cidd dinle! Sen onun zahir hezli üzerinde mahbus olma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. Şaka öğreticidir, onu ciddiyetle dinle! Sen onun görünen şakası üzerinde tutuklu kalma!

"Hezl", boş söz, latife ve şaka tarzında söylenmiş söz; "cidd" ise hezlin zıddı olup, doğru ve sabit olan şey anlamındadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Bizim Mesnevî-i Şerîf'teki şakamız öğretmek içindir. Çünkü onun içinde biz birçok hakikate ve ciddiyete işaret ederiz. Bu sebeple, sen şakamızı ciddiyetle dinle ve fikrini şakanın ve hikâyenin görünen kısmında tutuklu bırakma!"

"Hezl", boş söz ve latîfe ve şaka tarzında söylenmiş söz; "cidd", hezlin zıddı olup, sahîh ve sabit olan şey ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Bizim Mesnevî-i Şerîf deki hezlimiz ta'lîm içindir. Zîrâ onun zımnında biz birçok hakāyıka ve ciddiyâta işaret ederiz. Binâenaleyh, sen hezlimizi cidd olarak dinle ve fikrini hezlin ve hikâyenin zâhirinde mahbûs etme!"

3544. Hazillerin önünde her bir cidd hezldir. Akıllerin önünde hezller ciddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. Ciddiyetsizlerin önünde her ciddi şey şakadır. Akıllıların önünde şakalar ciddidir.

Nüktelerin (latîfe: ince ve zarif söz, nükte) görünen yüzüyle meşgul olan kimselerin önünde her ciddi söz şakadır ve nüktedir. Çünkü onların ilahi hikmetler ve rabbani sırlar ile ilgileri yoktur. Fakat akıllıların önünde her nükte ve şaka ciddidir. Çünkü onlar her kıssadan bir hisse almak isterler ve onlar ilahi hikmetlere hayrandırlar.

Latîfelerin zâhiriyle meşgül olan kimselerin önünde her bir ciddî olan sözler hezldir ve latîfedir. Zîrâ onların hikemiyyât-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye ile alâkaları yokdur. Fakat akıllerin önünde her bir latîfe ve şaka ciddîdir. Zîrâ onlar her kıssadan bir hisse almak isterler ve onlar hikemiyyât-ı ilâhiyyenin meftûnudurlar.

3545. Kâhiller armut ağacını isterler. Fakat o armut ağacına kadar birçok yol vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. Kâhil kişiler armut ağacını isterler. Fakat o armut ağacına kadar birçok yol vardır.

Hakikat yolunun kâhil ve tembel kişileri, varlık ve benlik ağacını isterler. Fakat bu yolun müçtehitlerinin (içtihat eden, çaba gösteren) ve çalışkanlarının varlıkları ve benlikleri ağacına kadar birçok yol vardır. Yani, bir kâmil insanın (İbn Arabî terminolojisi: Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) benliği vardır; bir de gafil kişinin benliği vardır. Kâmil "ben" derse, karşılığı "sen" olan "ben" değildir. Fakat gafil "ben" derse, bu karşılığı "sen" olan "ben"dir. Nasıl ki bu anlam II. cildin 2512, 2513, 2514 numaralı beyitlerinde açıklandı ki, şerefli beytin birisinde:

Yani, “O benliği vakitsiz söylemek lanettir. O "ben"i vaktinde söylemek rahmettir" buyurulmuştu. Bu sebeple, her iki benlik ve benlik ağacı arasında büyük bir fark vardır. Ve gafil kişinin varlığından kâmil kişinin varlığına kadar çok yol vardır.

"Hakikat yolunun kâhilleri ve tenbelleri, varlık ve enâniyet ağacını isterler. Fakat bu yolun müçtehidlerinin ve çalışkanlarının varlıkları ve enâniyetleri ağacına kadar birçok yol vardır." Ya'ni, bir kâmilin enâniyeti ve benliği vardır; bir de gāfilin enâniyeti ve benliği vardır. Kâmil "ben" derse, mukābili "sen" olan "ben" değildir. Fakat gafil "ben" derse, bu mukābili "sen" olan "ben"dir. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 2512, 2513, 2514 numaralı beyitlerinde îzâh olundu ki, beyt-i şerîfin birisinde:

Ya'ni, “O ene'yi vakitsiz söylemek la'netdir. O "ene"yi vaktinde söylemek rahmetdir" buyurulmuş idi. Binâenaleyh, her iki benlik ve enâniyet ağacı arasında fark-ı küllî vardır. Ve gāfilin varlığından kâmilin varlığına kadar çok yol vardır.

3546. Armut ağacından nakl et! Zîrâ şimdi onun üzerinde kamaşık gözlü sersem yüzlü olmuşsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. Armut ağacından naklet! Çünkü şimdi onun üzerinde kamaşık gözlü, sersem yüzlü olmuşsun.

Ey gafil, sen vehmedilmiş olan varlığının ve benliğinin ağacından hakiki olan varlığa geç ve kendi vehmedilmiş olan varlığından ve benliğinden vazgeç! Çünkü sen şimdi o vehmedilmiş olan varlığının üzerinde kamaşık gözlü olmuşsun, bir şeyi bin görüyorsun; ve sersem yüzlü olmuşsun, dostu düşman sanıyorsun.

Ey gāfil, o senin mevhûm olan varlığın ve enâniyetin ağacından hakîkî olan varlığa nakl et ve kendinin mevhûm olan varlığından ve enâniyetinden geç! Zîrâ, sen şimdi o mevhûm olan varlığının üzerinde kamaşık gözlü olmuşsun, biri bin görüyorsun; ve sersem yüzlü olmuşsun, dostu düşman zannediyorsun.

3547. Zîrâ bu evvelki benlik ve varlıkdır ki, onun üzerinde göz eğri ve şaşı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Çünkü bu, önceki benlik ve varlıktır ki, onun üzerinde göz eğri ve şaşı olur.

Bilinmeli ki, iki çeşit "fark" (ayrım) vardır. Birisi "cem'den (birlik hâlinden) önceki fark", diğeri "cem'den sonraki fark"tır. "Cem'den önceki fark", zâhir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren bilginlerin) ve kelâmcıların ve bütün gaflet ehlinin farkıdır ki, bunlar eşyanın varlığını ayrı ve Hakk'ın varlığını ayrı görürler. Ve eşyanın varlığını gerçekte var bilirler. Bunlara göre Hak, eşyayı Zât'ıyla değil, ilmiyle kuşatmıştır. "Cem'den sonraki fark", evliyâullahın (Allah dostlarının) fenâ-fillahdan (Allah'ta yok olma hâlinden) sonraki farkıdır ki, bunlar Hakk'ın varlığında eşyayı ve eşyada da Hakk'ı müşahede ederler (görürler). Beyit-i şerifteki önceki benlik ve varlıktan kastedilen, "cem'den önce olan fark"tır. Ve bu fark ve varlık içinde olanların elbette görüşleri eğridir. Çünkü, bir varlığı çok görürler ve vahdet-i vücûd (varlığın birliği) ehli olanları suçlamaya cüret ederler ve kendilerinin şaşı olduğunu bilmezler. Bunlar, varlık sırrını idrak edememiş olan gafillerdir.

Ma'lûm olsun ki, iki nevi' "fark" vardır. Birisi "cem'den evvelki fark", diğeri "cem'den sonraki fark"dır. "Cem'den evvelki fark", ulemâ-i zâhirin ve mütekellimînin ve bilcümle ehl-i gafletin farkıdır ki bunlar, eşyânın vücûdunu ayrı ve Hakk'ın vücûdunu ayrı görürler. Ve eşyânın vücûdunu nefsü'l-emrde mevcûd bilirler. Bunlara nazaran Hak eşyayı zâtıyla değil, ilmiyle muhîtdir. "Cem'den sonraki fark", evliyâullahın fenâ-fillahdan sonraki farkıdır ki, bunlar Hakk'ın vücûdunda eşyayı ve eşyâda da Hakk'ı müşâhede ederler. Beyt-i şerîfdeki evvelki benlik ve varlıkdan murâd, "cem'den evvel olan fark"dır. Ve bu fark ve varlık içinde olanların bittabi' görüşleri eğridir. Zîrâ, bir vücûdu çok görürler ve vahdet-i vücûd erbâbını tahtıeye cür'et ederler ve kendilerinin şaşı olduğunu bilmezler. Bunlar sırr-ı vücûdu idrâk edememiş olan gāfillerdir.

3548. Bu armut ağacından aşağıya indiğin vakit, fikrin ve gözün ve sözün eğri kalmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Bu armut ağacından aşağıya indiğin zaman, fikrin ve gözün ve sözün eğri kalmaz.

Bu evvelki benlik ve varlık olan armut ağacından aşağı inip, kendinin vehmedilmiş varlığından vazgeçtiğin zaman, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrını idrak edersin. Fikrin doğrulur ve gözünün şaşılığı gidip, hakiki tek varlığı görürsün ve sözün doğru olur. Çünkü artık vahdet-i vücûd ehlinin sözlerini inkâr etmezsin.

Bu evvelki benlik ve varlık olan armut ağacından aşağı inip, kendinin mevhûm varlığından vazgeçtiğin vakit, vahdet-i vücûd sırrını idrâk edersin. Fikrin doğrulur ve gözünün şaşılığı gidip, vücûd-i vâhid-i hakîkiyi görürsün ve sözün doğru olur. Zîrâ artık vahdet-i vücûd erbâbının sözlerini inkâr etmezsin.

3549. Bunu bir baht ağacı olmuş görürsün ki, onun dalı yedinci kat gök üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Bunu bir baht ağacı olmuş görürsün ki, onun dalı yedinci kat gök üzerindedir.

Sen kendi vehmedilmiş varlığından geçersen, bu varlığı bir baht ve saadet ağacı olmuş görürsün. Yani, imkânî varlık ve bedensel varlık, Hakk'ın varlığına dönüşür; ve sen bütün varlıklarda Hakk'ı müşahede edersin ki, bu ikinci varlığın ve benliğin dalı olan ilim ve müşahede yedinci kat göğe kadar gider; ve yedinci kat göğün sırlarına da vakıf olursun. Hint nüshalarında "dıraht-ı baht" yerine "dıraht-ı saht" (sağlam ağaç) geçmektedir, "kuvvetli ağaç" demek olur.

"Sen kendi mevhûm olan varlığından geçersen, bu varlığı bir baht ve saâdet ağacı olmuş görürsün. Ya'ni, vücûd-i imkânî ve abdânî vücûd-i Hakkānîye mübeddel olur; ve sen cemî'-i mevcûdâtda Hakk'ı müşâhede edersin ki, bu ikinci varlığın ve enâniyetin dalı olan ilim ve müşâhede yedinci kat göğe kadar gider; ve yedinci kat göğün esrârına da vâkıf olursun." Hind nüshalarında "dıraht-ı baht" yerine "dıraht-ı saht" vâki'dir, "kavî ağaç” demek olur.

3550. Vaktaki ondan aşağı inip cüda olasın, Huda onu rahmetden mübeddel [3565] eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. Ondan aşağı inip ayrıldığın vakit, Allah onu rahmetten değiştirir.

Sen o vehmedilmiş olan varlık ağacından inip, ondan ayrıldığın zaman, Yüce Allah o varlık ağacını rahmetinden değiştirilmiş bir hâle getirir. Öncelikle bu varlıkta sen kendini görürdün, şimdi Hakk'ın varlığını görürsün.

Sen o mevhûm olan varlık ağacından inip, ondan ayrıldığın vakit, Hak Teâlâ o varlık ağacını rahmetinden tebdil olunmuş bir hâle getirir. Evvelâ bu varlıkda sen kendini görürdün, şimdi Hakk'ın varlığını görürsün.

3551. Bu tevazu'dan ki aşağıya inersin, Huda senin o gözüne doğru görücülük bahşeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. Bu tevazudan ki aşağıya inersin, Allah senin o gözüne doğru görücülük bahşeder.

Yani, sen Hakk'ın varlığı karşısında bir de kendine varlık isnat etmekten utanıp tevazu göstererek kendi varlığını terk ettiğin zaman, Yüce Allah senin iç gözünü açar. Artık her şeyi doğru görmeye başlar ve vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) idrak edersin.

Ya'ni, sen Hakk'ın varlığı müvâcehesinde bir de kendine varlık isnâd etmekden utanıp tevâzu' ederek kendi varlığını terk ettiğin vakit, Hak Teâlâ senin bâtın gözünü açar. Artık her şeyi doğru görmeye başlar ve vahdet-i vücûdu idrâk edersin.

3552. Eğer doğru görücülük kolay ve mebzûl olaydı, Mustafa onu Rab'den ne vakit isterdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. Eğer doğru görücülük kolay ve bol olsaydı, Mustafa onu Rab'den ne zaman isterdi?

Eğer kâinata bakıldığı zaman her şeyi doğru görmek kolay ve bol olsaydı, Mustafa (s.a.v.) hazretleri اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ yani, "Ey benim Allah'ım! Bana hakkı hak olarak göster ve bizi ona uymakla rızıklandır. Ey benim Allah'ım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi ondan sakınmakla rızıklandır! Ey benim Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi göster!" demezdi. Çünkü bu âlemde birçok haklar bâtıl ve birçok bâtıllar da hak şeklinde ortaya çıkar. Onları ayırt etmek kolay değildir.

Eğer kâinâta nazar olunduğu vakit her şeyi doğru görmek kolay ve mebzûl olaydı, Mustafa (s.a.v.) hazretleri اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ اللَّهُمَّ أَرِنَا الْأَشْيَاءَ كَمَا هِيَ ya'ni, "Ey benim Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ve bizi ona ittibâ' etmekle rızıklandır. Ey benim Allah'ım! Bize bâtılı bâtıl olarak göster ve bizi onun ictinâbı ile irzâk eyle! Ey benim Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi göster!" buyurmaz idi. Zîrâ, bu âlemde birçok haklar bâtıl ve birçok bâtıllar dahi hak sûretinde zahir olur. Onların tefríki kolay değildir.

3553. Dedi: "Bana cüz ve cüz ve yukarıdan ve aşağıdan göster. Öyle ki, o cüz senin indinde mevcuddur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. Dedi: "Bana cüzü ve cüzü ve yukarıdan ve aşağıdan göster. Öyle ki, o cüz senin katında mevcuttur."

Bu şerefli beyit, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yukarıda anılan şerefli duasının tefsiridir. Yani, "Ey Rabbim, bana bu âlemdeki eşyanın her bir cüzünün ve aşağısından ve yukarısından olan her bir şeyin hakikatini, senin ilahi ilminde sabit olduğu gibi göster ve ben onların hakikatlerini müşahede edeyim!" demektir.

Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yukarıda mezkûr olan duâ-i şerîflerinin tefsîridir. Ya'ni, "Ya Rabbi, bana bu eşyâ-yı âlemin her bir cüz'ünün ve süflîsinden ve ulvîsinden olan her bir şeyin hakîkatini senin ilm-i ilâhin-de sâbit olduğu gibi göster ve ben onların hakikatlerini müşâhede edeyim!" demekdir.

3554. Ondan sonra o armut ağacı üzerine git ki, "Kün!" emrinden mübeddel ve yeşil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. Ondan sonra o armut ağacı üzerine git ki, "Ol!" emrinden değişmiş ve yeşil olmuştur.

Cem' (birlik) hâlinden evvelki vehmedilmiş varlığından ve benliğinden geç git ve fenâ-fillah (Allah'ta yok olma) mertebesinde kendini ve bütün eşyayı Hak'ın varlığında yok ettikten sonra yine o vehmedilmiş olan armut ağacına ve benliğe geri dön ki, bu varlık ve benlik Yüce Allah'ın "Ol!" emrinden başka bir hale geçmiş ve kupkuru bir ağaç iken yemyeşil olmuştur. Bundan sonra ne fiil ne de irâde artık senin değildir, hepsi Hakk'ındır.

Cem' hâlinden evvelki mevhûm varlığından ve enâniyetinden geç git ve fenâ-fillah mertebesinde kendini ve cemî-i eşyayı vücûd-i Hak'da fânî kıldıktan sonra yine o mevhûm olan armut ağacına ve enâniyete rücû' et ki, bu varlık ve enâniyet Hak Teâlâ'nın "Kün" "Ol!" emrinden tebeddül etmiş ve kupkuru bir ağaç iken yemyeşil olmuşdur. Bundan sonra ne fiil ve ne de irâde artık senin değildir, hepsi Hakk'ındır.

3555. Sen yönünü Mûsâ tarafına çektiğin vakit, bu ağaç Mûsâ'ya mensub olan ağaç gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. Sen yönünü Mûsâ tarafına çevirdiğin zaman, bu ağaç Mûsâ'ya ait olan ağaç gibi oldu.

"Mûsâ"dan kasıt, İlahi varlık ile ayakta duran insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşittir; "raht" ise yol ve sefer eşyası anlamına gelip, sâlikin (Hakk Yolcusu) duyularından ve kuvâsından (kuvvetler, melekeler) kinayedir. Yani, "Sen duyularını ve kuvâlarını insân-ı kâmil tarafına yönelttiğin zaman, bu senin varlık ağacın Mûsâ (a.s.)a ait olan ağaç gibi olur."

"Mûsâ”dan murâd, vücûd-i Hakkānî ile kāim olan mürşid-i kâmil; "raht", yol ve sefer eşyâsı ma'nâsına olup, sâlikin havâs ve kuvâsından kinâyedir. Ya'ni, "Sen havâs ve kuvânı insân-ı kâmil tarafına tevcih ettiğin vakit, bu senin varlık ağacın Mûsâ (a.s.)a mensûb olan ağaç gibi olur."

3556. Ateş onu yeşil ve hoş-hâl eder. Onun dalı "İnnî enellah!" na'rasını vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. Ateş onu yeşil ve hoş-hâl eder. Onun dalı "Şüphesiz ben Allah'ım!" nârasını atar.

O, senin varlığının ağacını zâtî tecellî ateşiyle yeşil ve latîf eder. Onun dalı Musa (a.s.)'ın ağacı gibi, إنى أنا الله (Kasas, 28/30) yani, "Şüphesiz ben Allah'ım!" nârasını atar. Nitekim Kasas sûresinde zikredilen ayet-i kerimede buyurulur: نُودِى مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِى البقعة المباركة مِنَ الشَّجَرَةِ أنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Kasas, 28/30) yani, "Vakti ki Musa (a.s.) o ateşe geldi, sağ tarafındaki vâdiden, mübarek arz parçasındaki ağaçtan, 'Ey Musa! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'ım!' diye seslenildi."

O senin varlığının ağacını tecellî-i zâtî ateşi yeşil ve latîf eder. Onun dalı Mûsâ (a.s.)ın ağacı gibi, إنى أنا الله (Kasas, 28/30) ya'ni, "Ben Allahım!" na'rasını vurur. Nitekim sûre-i Kasas'da mezkûr olan âyet-i kerîmede buyurulur. نُودِى مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِى البقعة المباركة مِنَ الشَّجَرَةِ أنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Kasas, 28/30) ya'ni, "Vaktaki Mûsâ (a.s.) o ateşe geldi, sağ tarafındaki vâdîden, mübarek arz kıt'asındaki ağaçdan, “Yâ Mûsâ! Muhakkak ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâyım!" diye nidâ olundu."

3557. Onun sâyesi altında senin bilcümle hâcetlerin revâ olur. İlâhî olan kimyâ böyle olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Onun gölgesi altında senin bütün ihtiyaçların giderilir. İlahi kimya böyle olur.

Yani, "O zâtî tecelli ile Hak'tan gelen varlığa dönüşen varlığının ağacının gölgesinde senin bütün ihtiyaçların giderilir. İşte ilahi kimya böyle senin bakır olan önceki varlığını değiştirerek altın değerinde olan ikinci bir varlık yapar." Nasıl ki, İsa (a.s.): لَنْ يَلِجَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ مَنْ لَمْ يُولَدْ مَرَّتَيْنِ yani, "Bir kimse iki defa doğmadıkça göklerin melekûtuna (görünmeyen âlemine) giremez!" buyurmuştur.

Ya'ni, "O tecellî-i zâtî ile vücûd-i Hakkanî'ye mübeddel olan varlığının ağacı sâyesinde senin hep hâcetlerin revâ olur. İşte ilâhî olan kimyâ böyle senin bakır olan evvelki varlığını tebdîl ederek altın mesâbesinde olan ikinci bir varlık yapar." Nitekim, Îsâ (a.s.): لَنْ يَلِجَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ مَنْ لَمْ يُولَدْ مَرَّتَيْنِ ya'ni, "Bir kimse iki def'a doğmadıkça melekût-i semâvâta dühûl edemez!" buyurmuşdur.

3558. Senin bu benliğin ve varlığın helâl olur. Zîrâ onda Zülcelal'in sıfatlarını görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. Senin bu benliğin ve varlığın helâl olur. Çünkü onda Yüce Allah'ın sıfatlarını görürsün.

Yani, sen önceki varlığında ve benliğinde hep kendi sıfatlarını görür ve "Ben yapıyorum" ve "Ben yaratıyorum" derdin. Bu değişen ikinci varlığın ve benliğin içinde asla kendi sıfatlarını göremez ve ancak Celâl sahibi olan Hakk'ın sıfatlarını görürsün ve "Ancak Hak yapıyor ve yaratıyor!" dersin. Gaflet ehli olan zahir uleması (dış görünüşe önem veren bilginler) bu hâl içinde senden "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) ve "Enellah" (Ben Allah'ım) narasının ortaya çıkışına itiraz ederler. Fakat yine, onlar Musa (a.s.)'a ağaçtan "Enellah" hitabının ortaya çıkışını hak bilirler. Bu basit düşünceli insanlara karşı Mevlânâ (r.a.) bir beytinde şöyle buyurur: "Hak ağaçtan Musa (a.s.)'a "Benim!" buyurdu ve o cümlenin makbulü oldu. Yani hiç itiraz eden olmadı. Eğer ağaçtan daha üstün olan insandan bunu söylerse körlükten onu uzak görür."

Ya'ni, sen evvelki varlığında ve benliğinde hep kendi sıfatlarını görür ve "Ben yapıyorum" ve "Ben yaratıyorum" der idin. Bu tebeddül-eden ikinci var- lığın ve benliğin içinde asla kendi sıfatlarını göremez ve ancak Celâl sâhibi olan Hakk'ın sıfatlarını görürsün ve "Ancak Hak yapıyor ve yaratıyor!" dersin. Ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhir bu hâl içinde senden "Ene'l-Hak" ve "Enellah" na'rasının zuhûruna i'tiraz ederler. Fakat yine, onlar Mûsâ (a.s.)a ağaçtan "Enellah” hitâbının zuhûrunu hak bilirler. Bu basit düşünceli insanlara karşı cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) bir beyt-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Hak ağaçdan Mûsâ (a.s.)a "Benim!” buyurdu ve o cümlenin makbûlü oldu. Ya'ni hiç i'tirâz eden olmadı. Eğer ağaçdan daha efdal olan beşerden bunu söylerse körlükden onu uzak görür."

3559. Eğri ağaç Hak gösterici mukavvim oldu. Onun aslı sâbit ve onun fer'i semâdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Eğri ağaç, Hakk'ı gösteren bir doğru kılıcı oldu. Onun aslı sabit ve onun dalı göktedir.

Senin varlığın öncelikle eğri ağaç konumunda olup onun üzerinde eğri büğrü hayaller görürdün. Bu defa ilahi bir değişimle o varlık başka bir renge girdi. Hakk'ı gösteren bir doğru oldu. "Mukavvim", burada "doğru tutucu" demektir. "Şimdi bu ağaç, şecere-i tayyibe (güzel ağaç) olup onun aslı sabittir ve dalı da göktedir." İkinci mısrada İbrahim Suresi'nde olan أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (İbrahim, 14/24) yani, "Görmez misin, Yüce Allah nasıl bir örnek verdi. Güzel söz, güzel bir ağaç gibidir. Onun aslı sabit ve dalı göktedir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Kelime"den kastedilen, bekā-billah (Allah ile bâki olma) mertebesinde olan insân-ı kâmillerin varlığıdır ki, onlar bir şecere-i tayyibedir. Cisimleri asıl ve sabit olup onların dalları olan güzel amelleri ve sözleri göğe ve yüce âleme yükselir. Bu ayet-i kerimenin bâtınî anlamı III. cildin 4374 numaralı beyt-i şerifi olan

[yani "Felek üzerinde vefa ağaçlarından meyveler vardır; onların aslı sabit ve dalı göktedir"] beytinde açıklanmıştır.

"Senin varlığın evvelâ eğri ağaç menzilesinde olup onun üzerinde eğri büğrü hayaller görür idin. Bu def'a tebdîl-i ilâhî ile o varlık diğer bir renge girdi. Hak gösterici bir doğru oldu." "Mukavvim", burada "doğru tutucu" demekdir. “İmdi bu ağaç şecere-i tayyibe olup onun aslı sâbitdir ve fer'i de semâdadır." İkinci mısra'da sûre-i İbrâhim'de olan أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (İbrahim, 14/24) ya'ni, “Görmez misin, Allah Teâlâ nasıl bir mesel darb etti. Kelime-i tayyibe, şecere-i tayyibe gibidir. Onun aslı sâbit ve fer'i semâdadır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Kelime"den murâd, bekā-billah mertebesinde olan insân-ı kâmillerin vücûdudur ki, onlar bir şecere-i tayyibedir. Cisimleri asıl ve sâbit ve onların fer'leri olan a'mâl ve akvâl-i tayyibeleri semâya ve âlem-i ulvîye suûd eder. Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsi III. cildin 4374 numaralı beyt-i şerîfi olan

[ya'ni "Felek üzerinde vefâ ağaçlarından meyveler vardır; onların aslı sâbit ve fer'i göktedir"] beytinde îzâh edilmişdir.

3560. Zîra ona, “O vahy-i mühimden eğriliği bırak, şimdi müstakîm ol!" diye [3575] haber geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. Çünkü ona, "O önemli vahiyden eğriliği bırak, şimdi doğru ol!" diye haber geldi.

"Hak'kı gösteren, doğru kılan varlık ağacına, 'Eğriliği bırak, yani eğri bakışı bırak! Artık doğru ol! Yani, doğru gören ol!' diye önemli ve zor olan o ilham ve vahyden haber geldi." Bu فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112; Şûrâ, 42/15) yani, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" ayet-i kerimesi Hûd suresinde ve Şûrâ suresinde geçmektedir; ve bu ayet hakkındaki açıklama III. cildin 743 numaralı beytinde de geçti. Bilinmeli ki, "iradî emir" başka ve "teklifî emir" başkadır. Bunlar hakkında sırası geldikçe çeşitli yerlerde yeterli açıklamalar verildi. Ve ayrıntıları da Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'dedir. Peygamberler davet anında iradî emirden perdelenmiş olup مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Mâide, 5/99) "Resul üzerine ancak tebliğ vardır" ayet-i kerimesi gereğince teklifî emri eşit bir şekilde Allah'ın kullarına tebliğ etmekle görevlidirler. Şimdi peygamber teklifî emri tebliğ ettiği zaman icabet olunmadığını görüp ıstırap duyar ve iradeye muhalif olduğu için icabet olunmadığını anlamaz. Eğer davette kendisinin noksanına yorup, abartsa, لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا (Bakara, 2/286) [yani "Allah her bir nefse ancak gücü ölçüsünde teklifte bulunur"] hükmüne muhalif olarak kulların güç ve takatlerinden hariç bir şeyle emretmiş olmaktan sakınır. Çünkü Resul alemlere rahmettir. Güç ve takatten fazla teklifle görevli değildir; ve hüccet (delil) ortaya koymada abartmak, ümmetin helakine çalışmaktır. Ve eğer takat üstü tekliften sakınıp davette abartmazsa, icabet edilmediğini görünce kendisinin davetteki noksanına yorar. Bu sebeple, bu nedenlerle ıstıraba düşer. Bunun için Resul-i Ekrem hazretleri, "Hûd suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı!" buyurmuştur.

"Hak gösterici mukavvim olan varlık ağacına, "Eğriliği bırak, ya'ni eğri nazarı bırak! Artık müstakîm ol! Ya'ni, doğru görücü ol!" diye mühim ve müşkil olan o ilhâm ve vahiyden haber geldi." Bu فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ (Hûd, 11/112; Şûrâ, 42/15) ya'ni, "Emr olunduğun gibi istikâmet et!" âyet-i kerîmesi sûre-i Hûd'da ve sûre-i Şûrâ'da vâki'dir; ve bu âyet hakkındaki îzâh III. cildin 743 numaralı beytinde de geçti. Ma'lûm olsun ki, "emr-i irâdî" başka ve "emr-i teklîfî" başkadır. Bunlar hakkında sırası düştükçe muhtelif mahallerde îzâhât-ı kâfiye verildi. Ve tafsîlâtı da Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'dedir. Enbiyâ hîn-i da'vetde emr-i irâdîden hicab içinde olup مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ (Mâide, 5/99) "Resûl üzerine ancak tebliğ vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince emr-i teklîfîyi ale's-seviye ibâdullaha tebliğ ile me'mûrdurlar. İmdi peygamber emr-i teklîfîyi tebliğ ettiği vakit icâbet olunmadığını görüp muztarib olur ve irâdeye muhâlif olduğu için icâbet olunmadığını fehm etmez. Eğer da'vetde kendisinin noksanına hamledip, mübalağa etse, لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا (Bakara, 2/286) [ya'ni "Allah her bir nefse ancak tâkati ölçüsünde teklîfde bulunur"] hükmüne muhâlif olarak ibâdın vüs' ve tâkatlarından hâriç bir şeyle emretmiş olmakdan hazer eder. Zîrâ Resûl âlemlere rahmetdir. Vüs' ve tâkatdan ziyâde teklifle me'mûr değildir; ve izhâr-ı hüccetde mübâlağa etmek, ümmetin helâkine sa'y etmekdir. Ve eğer teklîf-i mâ-lâ-yutâkdan hazer edip da'vetde mübâlağa etmezse, adem-i icâbeti görünce kendisinin da'vetde noksanına haml eder. Binâenaleyh, bu sebebler ile ıztırâba düşer. Bunun için Resûl-i Ekrem hazretleri, "Sûre-i Hûd ve emsâli beni ihtiyarlattı!" buyurmuşdur.

## Mûsâ (a.s.)ın kıssasının bakiyyesi

3561. Bu ten ağacı asâ-yı Mûsa'dır ki ona, "Elden onu at!" diye emir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Bu beden ağacı, Mûsâ'nın asâsıdır ki ona, "Elden onu at!" diye emir geldi.

Bu beden ağacı, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir ki, ona, "Önce onu elinden bırak!" diye emir geldi. Beden asâsının elden bırakılması, o bedenin hükümlerine ve gerekliliklerine karşı mücadele etmekten kinayedir. Çünkü onun hükmü ve gerekliliği, kendi benliği ve bağımsızlık vehmidir (gerçek olmayan tahayyülüdür).

"Bu cisim ağacı, Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibidir ki, ona, "Evvelen onu elinden bırak!" diye emir geldi." Cisim asâsının elden bırakılması o cismin ahkâmına ve iktizââtına karşı mücâhede olunmakdan kinâyedir. Zîrâ onun hükmü ve iktizâsı kendi enâniyeti ve vehm-i istiklâlidir.

3562. “Tâ ki onun hayrını ve şerrini göresin. Ondan sonra onu “Hu"nun emrinden tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. "Tâ ki onun hayrını ve şerrini göresin. Ondan sonra onu "Hu"nun emrinden tut!"

Yani, "Cisim asâsını elden bırak ki, onun hayrını ve şerrini göresin." Çünkü bir kimse bir şeyin içinde boğulmuş olunca onun hâl ve şânını inceleyemez. Bu sebeple cismin şerri ancak onun hükmüne karşı çıkmakla görülür. Ve bu karşı çıkma sonucunda da onun varlığındaki hayır ortaya çıkar. Çünkü bu yoğun cisim olmasa insan melekten üstün olamazdı. Nasıl ki Sâib hazretleri buyurur: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید

"Ey Sâib! İnsanlık mertebesini meleklerden isteme! Çünkü sırsız aynada ne suret görünür?"

Şimdi bu cisim önceki varlığını terk edince sonra onun yerine bir Hakkânî varlık gelir ki, bu varlık asâsı "Hû"nun yani ilâhî hüviyetin emrinden tutulmuş olur.

Ya'ni, "Cisim asâsını elden bırak ki, onun hayrını ve şerrini göresin." Zîrâ bir kimse bir şeyin içinde müstağrak olunca onun hâl ve şânını tedkîk edemez. Binâenaleyh cismin şerri ancak onun hükmüne muhalefetle görülür. Ve bu muhalefet neticesinde de onun vücudundaki hayır zâhir olur. Zîrâ bu cism-i kesîf olmasa insan melekden efdal olamaz idi. Nitekim Sâib hazretleri buyurur: صائب زملائك مطلب رتبت انسان آیینه بی پشت چه صورت بنماید

"Ey Sâib! Rütbe-i insâniyyeyi melâikeden taleb etme! Zîrâ sırsız aynada ne sûret görünür?"

"Imdi bu cisim evvelki varlığını terk edince sonra onun yerine bir vücûd-i Hakkānî gelir ki, bu vücûd asâsı “Hû”nun ya'ni hüviyyet-i ilâhiyyenin emrinden tutulmuş olur."

3563. Atmadan evvel o değneğin gayrı olmadı. Vaktaki onun emriyle tuttun, güzel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Atmadan önce o değneğin gayrısı olmadı. Vaktaki onun emriyle tuttun, güzel oldu.

Yani, senin "cem'den evvelki fark"ın (birlik öncesi ayrılık hâli) varlığın, dayanılacak bir değnekten başka bir şey değildi. Vaktaki onu, emir ile attın, o kuru değnekten kurtuldun. Fakat yine onun emriyle tuttuğun vakit, o kuru değnek başka bir hâle geçti ve güzel oldu.

Ya'ni, senin "cem'den evvelki fark"ın varlığın, dayanılacak bir değnekden başka bir şey değil idi. Vaktâki onu, emr ile attın, o kuru değnekden kurtuldun. Fakat yine onun emriyle tuttuğun vakit, o kuru değnek tebeddül etti ve güzel oldu.

3564. Evvelen o kuzuya yaprak silkici idi. O gāfil olan gürûha acz verici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. İlk başta o kuzuya yaprak silkeleyici idi. O gafil olan topluluğa acizlik verici oldu.

"Girre", burada, "gaflet" anlamındadır. Yani, "Senin önceki varlığın Musa (a.s.)'ın ilahi emirden önce taşıdığı bir asaya benzerdi ki, o asa hakkında Taha Suresi'nde şöyle buyrulur: قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأْ عَلَيْهَا وَأَهْشُ بِهَا عَلَى غَنْمِي وَلِيَ فِيهَا (Tâhâ, 20/18) yani, Musa (a.s.) ilahi soruya cevaben dedi ki: 'Bu asadır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkerim; ve benim için onda başka faydalar vardır.' Ve bu asayı ilahi emirle bırakmadan önce onun hali böyleydi. Ne zaman ki onu ilahi emirle tekrar tuttun, senin o varlık asan gafil topluluğa acizlik verici oldu."

"Girre", burada, "gaflet" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Senin evvelki varlığın Mûsâ (a.s.)ın emr-i ilâhîden evvel taşıdığı bir asâya benzer idi ki, o asâ hakkın- da sûre-i Tâhâ'da şöyle buyurulur: قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأْ عَلَيْهَا وَأَهْشَ بِهَا عَلَى عَنْمِي وَلِىَ فِيهَا (Tâhâ, 20/18) ya'ni, Mûsâ (a.s.) suâl-i ilahîye cevâben dedi ki: "Bu asâdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkerim; ve benim için onda diğer maslahatlar vardır." Ve bu asâyı emr-i ilâhî ile bırakmazdan evvel onun hâli böyle idi. Vaktâki onu emr-i ilâhî ile tekrar tuttun, senin o varlık asân gāfil gürûha acz verici oldu."

3565. Fir'avnlar'ın başı üzerine hâkim oldu. Onların suyunu kan ve ellerini başlarına vurucu etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Firavunların başı üzerine hâkim oldu. Onların suyunu kan ve ellerini başlarına vurucu etti.

Musa (a.s.) asası ile Firavun'a ve Firavun'a tabi olanların başına hâkim oldu ve asasıyla Nil'e işaret etti, Nil suyu kan oldu. Ve bu hâli gören Firavun'un tebaası, üzüntülerinden ve elemlerinden ellerini başlarına vurdular. Ve aynı şekilde asası ile tarlalarına işaret etti, çekirge alayı kapladı, onların ekinlerini yedi, harap etti. Kıtlığa ve açlıktan ölüme mahkûm oldular. Bunlar gibi, Musa'nın asasına benzeyen Allah dostlarının Hakk'a ait varlıkları, Firavun'un nefsine tabi olan gaflet ehli hakkında böyle tasarruf eder. Firavun'un tebaasına musallat olan ardı ardına gelen belalar, A'râf Suresi'nde şöyle buyurulur: فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفان وَالْجَرَادَ وَالْقَمَلَ وَالصَّفَادِعَ وَالدَّمَ (A'râf, 7/133) yani, "Biz onların üzerine tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan gönderdik!"

Mûsâ (a.s.) asâsı ile Fir'avn'a ve Fir'avn'a tâbi' olanların başına hâkim oldu ve asâsıyla Níl'e işaret etti, Nil suyu kan oldu. Ve bu hâli gören tebea-i Fir'avn teessüflerinden ve elemlerinden ellerini başlarına vurdular. Ve kezâ asâ ile tarlalarına işaret etti, çekirge alayı kapladı, onların ekinlerini yedi, harâb etti. Kıtlığa ve açlıkdan ölüme mahkûm oldular. Bunlar gibi asâ-yı Mûsâ'ya mümâsil olan evliyâullahın vücûd-i Hakkānīleri nefs-i Fir'avn'a tâbi' olan ehl-i gaflet hakkında böyle tasarruf eder. Fir'avn'un tebeasına müstevlî olan belâyâ-yı mütevâliye sûre-i A'râf'da şöyle buyurulur: فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفان وَالْجَرَادَ وَالْقَمَلَ وَالصَّفَادِعَ وَالدَّمَ (A'râf, 7/133) ya'ni, "Biz onların üzerine tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan gönderdik!"

3566. Yaprak yiyen çekirgeler sebebinden onların tarlalarından kıtlık ve ölüm zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Yaprak yiyen çekirgeler sebebiyle onların tarlalarından kıtlık ve ölüm ortaya çıktı.

Musa (a.s.) Firavun'u ve ona tâbi olanları davet ettikçe, onların karşı çıkmaları arttı; ve başlarına gelen tufan, çekirge, bit, kurbağa ve kan istilası gibi belalardan da ibret almadılar. "Hz. Musa'nın bakışı onların bu son derece kötü hallerine düştü. Sonunda kendisinin kendiliği olmaksızın dilinden dua ortaya çıktı." "Dua", burada söz ve kelam anlamındadır. Yani, Musa (a.s.)'dan aşağıdaki şerefli beyitte zikredilen söz ortaya çıktı da dedi:

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'u ve tevâbi'ini da'vet ettikçe, onların muhalefeti arttı; ve başlarına gelen tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan istílâsı gibi belâlardan da mütenebbih olmadılar. "Hz. Mûsâ'nın nazarı onların bu müntehâsı ahvâline düştü. Akıbet kendinin kendiliği olmaksızın lisânından duâ zâhir oldu." "Duâ", burada kavl ve kelâm ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)dan âtîdeki beyt-i şerîfde mezkûr olan kelâm zâhir oldu da dedi

3567. Vaktaki onun nazarı müntehaya düştü, akıbet Mûsa'dan bî-hod olarak dua zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Vakti geldiğinde onun bakışı sona ulaştı, sonunda Mûsa'dan habersiz olarak dua ortaya çıktı.

Mûsâ (a.s.) Firavun'u ve ona tâbi olanları davet ettikçe, onların karşı çıkmaları arttı; ve başlarına gelen tufan, çekirge, bit, kurbağa ve kan istilası gibi belalardan da ibret almadılar. "Hz. Mûsâ'nın bakışı onların bu son hallerine ulaştı. Sonunda kendisinin kendiliği olmaksızın dilinden dua ortaya çıktı." "Dua", burada söz ve kelam anlamındadır. Yani, Mûsâ (a.s.)'dan aşağıdaki şerefli beyitte zikredilen kelam ortaya çıktı da dedi.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'u ve tevâbi'ini da'vet ettikçe, onların muhalefeti arttı; ve başlarına gelen tûfan ve çekirge ve bit ve kurbağa ve kan istílâsı gibi belâlardan da mütenebbih olmadılar. "Hz. Mûsâ'nın nazarı onların bu müntehâsı ahvâline düştü. Akıbet kendinin kendiliği olmaksızın lisânından duâ zâhir oldu." "Duâ", burada kavl ve kelâm ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)dan âtîdeki beyt-i şerîfde mezkûr olan kelâm zâhir oldu da dedi

3568. Ki: "Mâdemki bu cemaat doğru olmak istemez, bu bütün aciz kılmak ve çalışmak ne içindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Ki: "Mademki bu topluluk doğru olmak istemez, bu kadar aciz bırakmak ve çalışmak ne içindir?"

Yani, "Mademki bu Mısır halkı doğru ve hidayete ermiş olmak istemez, o halde onları aciz bırakmak için başlarına türlü türlü belalar musallat edip, dünya hayatlarında aciz bir hale getirmek ve onların hidayetleri için çalışmak ne içindir? Ve bunda ne fayda vardır?" Kader sırrına (kaderin gizli hakikatine) vakıf olma anlamını içeren Musa (a.s.)'ın bu talebi ve bu sözü, bir hikmetten dolayı kendisinden isteği dışında ortaya çıktı. Çünkü davet anında kader sırrı, peygamberlerden (a.s.) gizlidir. Eğer açık olsaydı, davetlerine gevşeklik gelirdi.

Ya'ni, "Mâdemki bu Mısır halkı doğru ve mühtedî olmak istemez, o halde onları âciz kılmak için başlarına türlü türlü belâlar musallat kılıp, hayât-ı dünyeviyyelerinde âciz bir hâle getirmek ve onların hidâyetlerine çalışmak ne içindir? Ve bunda ne fâide vardır?" Sırr-ı kadere vukūf ma'nâsını mutazammın olan Mûsâ (a.s.)ın bu talebi ve bu sözü li-hikmetin kendisinden bilâ-ihtiyâr sâdır oldu. Zîrâ hîn-i da'vetde sırr-ı kader, enbiyâ (a.s.)dan mestûrdur. Eğer mekşûf olsa da'vetlerine fütûr gelir.

3569. Emir geldi ki: "Nuh'a ittiba' et! Meşrûh olan son görücülüğü terk et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Emir geldi ki: "Nuh'a uy! Açıklanmış olan son görücülüğü terk et!"

"Meşrûh", "açıklanmış" anlamındadır. Yani, "Musa (a.s.)'a vahiy geldi ki, "Peygamberim olan Hz. Nuh'un fiiline uygun hareket et ve ona uy! Gözüne açıklanmış olan Mısır halkının hallerinin sonucunu görmeyi terk et!" Nuh (a.s.)'ın fiili şuydu ki, Nuh Suresi'ndeki ayet-i kerimede beyan buyrulur: قَالَ رَبِّ إِنِّى دَعوت قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا (Nuh, 71/5) yani, "Ey Rabbim! Ben kavmimi gece ve gündüz davet ettim" ve ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا (Nuh, 71/8-9) yani, "Sonra onları açıkça davet ettim. Daha sonra yüksek sesle ilan ederek davet ettim ve birer birer çağırıp gizli gizli de davet ettim."

"Meşrûh”, mekşûf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Mûsâ (a.s.)a vahiy geldi ki, "Peygamberim olan Hz. Nûh'un fiiline muvâfakat ve ittiba' et! Nazarına mekşûf olan ehl-i Mısır'ın akıbet-i ahvâlini görmeyi terk et!" Nûh (a.s.)ın fiili bu idi ki, sûre-i Nûh'daki âyet-i kerîmede beyân buyurulur: قَالَ رَبِّ إِنِّى دَعوت قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا (Nûh, 71/5) ya'ni, "Yâ Rabbî! Ben kavmimi gece ve gündüz da'vet ettim" ve ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا (Nûh, 71/8-9) ya'ni, "Sonra onları açıkdan açığa da'vet ettim. Ba'dehû yüksek sadâ ile i'lân ederek da'vet ettim ve birer birer çağırıp gizli gizli de da'vet ettim."

3570. "Ondan tegāfül et ki, yolun da'vet edicisisin. "Belliğ" emri vardır, o boş [3585] olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. "Ondan gafil görün ki, sen yolun davetçisisin. "Tebliğ et" emri vardır, o boş olmaz."

"Tegāfül", kasten gaflet göstermek demektir. Yani, "Ey Musa, sen o son görücülükten kasten gaflet et ve gafil durumunu takın! Çünkü sen hidayet yolunun davetçisisin. Peygamberlere tarafımdan "Tebliğ et!" emri vardır. Bu "Tebliğ et!" emri boş değildir, benim bir hikmetime dayanır." Bu şerefli beyitte, يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Maide, 5/67) yani, "Ey Resulüm! Sana indirilen şeyi tebliğ et!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu beytin ilk mısraı Hind nüshalarında, منگر آخر که تو داعی رهی yani, "Sona bakma ki, sen yolun davetçisisin" şeklindedir. Ve peygamberlerin kaderden perdelenmeleri hakkındaki açıklamalar yukarıda 3560 numaralı beyitte geçti.

"Tegāfül", kasden gaflet göstermek demekdir. Ya'ni, "Ey Mûsâ, sen o son görücülükden kasden gaflet et ve gāfil vaziyetini takın! Zîrâ sen hidâyet yolunun da'vetçisisin. Peygamberlere tarafımdan "Tebliğ et!" emri vardır. Bu "Tebliğ et!" emri boş değildir, benim bir hikmetime müsteniddir." Bu beyt-i şerîfde, يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ (Mâide, 5/67) ya'ni, "Ey Resûlüm! Sana inzâl olunan şeyi tebliğ et!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beytin ilk mısraı Hind nüshalarında, منگر آخر که تو داعی رهی ya'ni, "Sona bakma ki, sen yolun da'vetçisisin" sûretindedir. Ve enbiyânın kaderden mahcûbiyetleri hakkındaki îzâhât yukarıda 3560 numaralı beyitde geçti.

3571. "En aşağı hikmet ki, senin bu ilhahından o inâd ve o serkeşlik zahir olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. "En aşağı hikmet ki, senin bu ısrarından o inat ve o serkeşlik ortaya çıkar."

"İlhâh", ısrar etmek; "lecâc" inat etmek; "utüv", serkeşlik anlamlarındadır. Yani, "Ey Musa, senin bu davetteki ısrar ve diretmenden insanların bir kısmının inadı ve serkeşliği belirginleşir. İşte ısrar ve direnişteki en aşağı ilâhî hikmetim budur."

Bilinmeli ki, peygamberlerin davetlerindeki hikmetler çoktur. Örneğin, bir hikmet de şudur ki, Rabbü'l-erbâb (terbiye edenlerin Rabbi) olan Yüce Allah, her biri özel bir rab olan isimlerinin hükümlerinden, razı olunanlarla gazap edilenlerin ayırt edilmesini irade eder. Bu ayırt etme ise hükümlerin ortaya çıkmasından sonra olur ve hükümlerin ortaya çıkması ise imtihandan sonra mümkündür. Nitekim Yüce Allah buyurur: الذى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) yani, "O Allah Teâlâ ki, ölümü ve diriliği, hanginizin ameli en güzeldir, diye sizi imtihan etmek için yarattı." Ve aynı şekilde buyurur: ولنبلونكم حتى نعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) yani, "Sizden mücâhid olanları bilmek için sizi imtihan ederiz." Eğer en açık mertebe olan bu şehadet âleminde peygamberlerin ısrarlı davetleri olmasaydı, her tekil sabit hakikatin zâtî yatkınlık ve kabiliyetinden ibaret olan kesin delil fiilen ortaya çıkmamış ve gözlemle pekişmemiş olurdu.

“İlhâh”, ibrâm etmek; "lecâc" inâd etmek; "utüv", serkeşlik ma'nâlarınadır. Ya'ni, “Yâ Mûsâ, senin bu da'vetdeki ilhâh ve ibrâmından insanların bir kısmının inâdı ve serkeşliği tezahür eder. İşte ilhâh ve ısrardaki en aşağı hikmet-i ilâhiyyem budur."

Ma'lûm olsun ki, peygamberlerin da'vetlerindeki hikmet müteaddiddir. Ezcümle, bir hikmet dahi budur ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ hazretleri her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise zuhûr-ı ahkâmından sonra olur ve zuhûr-ı ahkâm ise, ba'de'l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: الذى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (Mülk, 67/2) ya'ni, “O Allah Teâlâ ki, ölümü ve diriliği, hanginizin ameli en güzeldir, diye sizi imtihan etmek için yarattı." Ve keza buyurur: ولنبلونكم حتى نعلم المجاهدين منكم (Muhammed, 47/31) ya'ni, "Sizden mücâhid olanları bilmek için sizi imtihan ederiz." Eğer mertebe-i azhar olan bu âlem-i şehadetde peygamberlerin da'vet-i musırrâneleri olmasa, her ayn-ı sabitenin isti'dâd ve kābiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessük edememiş olur idi.

3572. "Ta ki Hakk'ın yol göstermesi ve ıdlâli bütün fırkaların ehli üzerine zahir olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. "Ta ki Hakk'ın yol göstermesi ve saptırması bütün fırkaların ehli üzerine zahir olur."

Yani, Hakk'ın Hâdî (yol gösteren) ismi ve Mudill (saptıran) ismi vardır. Görünen âlem ise ilahi isimlerin tecelli yeri ve mazharıdır (ortaya çıktığı yer). Ve bu oluşa ait mazharlardan bazıları Celâl (ululuk) isminin mazharı, bazıları da Cemâl (güzellik) isminin mazharıdır. Bu sebeple insanlar çeşitli fırkalara ayrılmıştır. Peygamberler Hâdî isminin, İblis ise Mudill isminin en tam mazharlarıdır. Peygamberler bir yandan insanları hidayete davet eder; İblis de içeriden sapıklığa teşvik eder. Peygamberlerin daveti açıktır; İblis'in teşviki ise gizli ve bâtındır. Ve bu âlem Zâhir (açıkça beliren) isminin hükmü altında bulunduğundan, bâtında olan tesirlerin ve hükümlerin ortaya çıkması gerekir. Bu sebeple, peygamberlerin davetteki ısrar ve diretmelerinden, bâtında olan hidayet ehli ve dalalet ehli birbirinden ayrılıp ortaya çıkar.

Ya'ni, Hakk'ın ism-i Hâdî'si ve ism-i Mudill'i vardır. Âlem-i şehadet ise esmâ-i ilâhiyyenin meclâsı ve mazharıdır. Ve bu mezâhir-i kevniyyeden ba'zısı mazhar-ı Celâl ve ba'zısı mazhar-ı Cemâl'dir. Binâenaleyh halk muhtelif fırkalara münkasımdır. Enbiyâ ism-i Hâdî'nin ve İblîs ism-i Mudill'in mazhar-ı etemleridir. Enbiyâ bir taraftan halkı hidâyete da'vet eder; ve İblîs dahi içeriden dalâlete teşvik eder. Enbiyânın da'veti zâhirdir; ve İblîs'in teşvîki ise hafî ve bâtındır. Ve bu âlem ism-i Zâhir'in hükmü altında bulunduğundan bâtında olan âsâr ve ahkâm zuhûr etmek lâzımdır. Binâenaleyh, enbiyânın da'vetdeki ilhâh ve ısrarlarından, bâtında olan ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet birbirinden temeyyüz edip zâhir olur.

3573. Çünkü vücuddan maksud, izhar idi. Ona nasihatdan ve iğvadan imtihan lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Çünkü varlıktan maksat, ortaya çıkarmaktı. Ona nasihatten ve aldatmadan imtihan gereklidir.

"Mademki bu izafî varlıklardan maksat, gizli hazinede bulunan sıfatların ve isimlerin, hükümlerin ve eserlerinin ortaya çıkarılması idi; bu sebeple, imtihan için hidayete teşvik eden peygamberlerin daveti ve dalalete vesvese veren İblis'in telkinleri gereklidir." Nasıl ki yukarıdaki beyitlerde açıklandı.

“Mâdemki bu vücûdât-ı izâfiyyeden maksûd, kenz-i mahfîde olan sıfât ve esmâ, ahkâm ve âsârının izhârı idi; binâenaleyh, imtihan için müşevvik-i hidâyet olan enbiyânın da'veti ve müvesvis-i dalâlet olan İblîs'in ilkāâtı lâzımdır.” Nitekim yukarıki beyitlerde îzâh olundu.

3574. Şeytan gavâyete ilhah eder; şeyh hidâyete ilhah eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Şeytan azgınlığa ısrar eder; şeyh hidâyete ısrar eder.

"Gavâyet", azgınlık ve sapkınlık demektir. Yani, "İmtihan için şeytan insanların iç dünyasında onları azgınlığa ve sapkınlığa ısrarla sürükler ve zorlar. Ve peygamberler ile onların vârisleri olan gerçek şeyhler ise dışarıdan hidâyet tarafına ısrarla sürükler ve zorlar." Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 12. bölümünde bu anlama dair şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakarsan, fâsık ve sâlih, âsî ve itaatkâr, şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Örneğin padişah ister ki kölelerini birtakım sebeplerle imtihan etsin, tâ ki sebatı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir meydana çıksın ve iyi ahitli olan kötü ahitli olandan ayrılsın ve vefalı olan vefasızdan ayrılsın. Sebatları ortaya çıkmak için onlara bir vesvese veren ve kışkırtan lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebatı nasıl ortaya çıkar? Şimdi o vesvese veren ve kışkırtan padişaha kulluk eder. Çünkü padişahın muradı onun böyle yapmasıdır. Ve sabit olanı sabit olmayandan ayırmak ve sivrisinekler gidip onların dışındakiler kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi."

“Gavâyet”, azgınlık ve dalâlet demekdir. Ya'ni, “İmtihan için şeytan insanların bâtınında onları azgınlığa ve dalâlete ilhâh ve ibrâm eder. Ve enbiyâ ve onların 'vârisleri olan meşâyih-i hakîkiyye zâhiren hidâyet tarafına ilhâh ve ibrâm eder.” Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: “Eğer dikkatli bakar isen, fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ pâdişah ister ki kölelerini bir-takım sebebler ile imtihan etsin, tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebâtsız olan kimdir? Meydana çıksın ve nîk-ahd, bed-ahdden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın. Sebâtları zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lâzımdır; ve eğer olmazsa onların sebâtı nasıl zâhir olur? İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır. Ve sâbiti gayr-i sâbitden ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi.”

3575. Vaktaki emr-i şücûn mütevâlî oldu, Nîl başdan başa hep kan geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. Vaktaki üzüntü veren işler art arda geldi, Nil baştan başa hep kan oldu.

"Şücûn", ihtiyaç anlamına gelen "şecen" kelimesinin çoğuludur. "Şecen", "hüzün" anlamına da gelir. Bu anlama geldiği zaman çoğulu "eşcân" gelir. Şu hâlde "emr-i şücûn", ihtiyaçların emri demek olur ve "şücûn", "kuûd" vezninde masdar (fiil kökü) olduğuna göre, bir adamı hüzünlü ve kederli etmek anlamındadır. Nitekim, "Şecene'l-emrü fülânen" yani, "İş filana keder verdi" derler. Yani, "Vaktaki Kıptîler'e keder veren iş art arda geldi, yani onların belaları birbirini takip etti, bu defa da bir takip eden bela olmak üzere Nil nehri baştan başa kan oldu."

“Şücûn”, hâcet ma'nâsına olan “şecen” kelimesinin cem'idir. “Şecen”, “hüzün” ma'nâsına da gelir. Bu ma'nâya geldiği vakit cem'i “eşcân” gelir. Şu halde “emr-i şücûn”, hâcetlerin emri demek olur ve “şücûn”, “kuûd” vezninde masdar olduğuna göre, bir adamı mahzûn ve gamnâk etmek ma'nâsınadır. Nitekim, “Şecene'l-emrü fülânen” ya'ni, “Emr fülâna gamnâk oldu” derler. Ya'ni, “Vaktâki Kıbtîler'e gamnâk olan emir mütevâlî oldu, ya'ni onların belâları birbirini ta'kîb etti, bu def'a da bir belâ-yı muakkib olmak üzere Nîl nehri baştan başa kan oldu.”

## Kıbtîler üzerine kârın şedîd olması ve Fir'avn'un Mûsâ'dan şefâat taleb etmesi

3576. Nihayet Fir'avn kendi nefsiyle ona geldi. Onun boyu iki kat olup ona niyâz eyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Nihayet Firavun kendi nefsiyle ona geldi. Onun boyu iki kat olup ona niyaz eyledi.

Nil'in kan olması belası gerek Firavun'a ve gerek Kıptîler'e pek ağır geldiğinden, sonunda Firavun bizzat Musa (a.s.)'ın huzuruna geldi ve eğilip yalvarmaya başladı da dedi:

Nîl'in kan olması beliyyesi gerek Fir'avn'a ve gerek Kıbtiler'e pek ağır geldiğinden akıbet Fir'avn bizzât Mûsâ (a.s.)ın huzûruna geldi ve eğilip yalvarmaya başladı da dedi

3577. Ki: "Ey sultan, bizim yaptığımız şeyi yapma! Bizim için söz îrâdına yüz yokdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Ki: "Ey sultan, bizim yaptığımız şeyi yapma! Bizim için söz îrâdına yüz yokdur."

Firavun niyaz ederek dedi ki: "Ey mana âleminin sultanı! Bizim yaptığımız kötülüğe karşı sen de bize kötü muamele ve ceza etme! Biz sana o kadar serkeşlik ve kötülük ettik ki, sana karşı söz söylemeye ve bir şey talep etmeye yüzümüz kalmadı."

Fir'avn niyâz ederek dedi ki: "Ey ma'nâ âleminin sultanı! Bizim yaptığımız fenâlığa karşı sen de bize fenâ muâmele ve cezâ etme! Biz sana o kadar serkeşlik ve fenâlık ettik ki, sana karşı söz söylemeye ve bir şey taleb etmeye yüzümüz kalmadı."

3578. "Sana pâre pâre ferman kabul edici olurum. Ben izzet ile huy tutucuyum, beni sıkı tutma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. "Sana parça parça ferman kabul edici olurum. Ben izzet ile huy tutucuyum, beni sıkı tutma!"

Yani, “Ey Musa! Eğer dua edip bu belaları def edersen, senin fermanını ve emirlerini birdenbire ve defaten değil, yavaş yavaş ve parça parça olarak kabul edici olurum. Çünkü ben izzet ve saltanat mevkiinde bulunmaya alışmışım. Emirlerini defaten kabul etmek için beni sıkıştırma ve beni izzet makamımda tebaama karşı zelil etme!" Bu şerif şerhteki beyitler A'raf Suresi'nde geçen

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهْدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ ,olan وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (A'raf, 7/134) yani, "Onların üzerine azap vaki olduğunda, “Ey Musa, bizim için senin yanında olan ahd ile dua et! Eğer bizden bu azabı kaldırırsan sana iman edelim ve İsrailoğullarını seninle beraber gönderelim" dediler" ayet-i kerimesinin tefsiridir.

Ya'ni, “Yâ Mûsâ! Eğer duâ edip bu belâlârı def edersen, senin fermânını ve emirlerini birdenbire ve def'aten değil, yavaş yavaş ve parça parça olarak kabûl edici olurum. Zîrâ ben izzet ve saltanat mevki'inde bulunmaya alışmışım. Emirlerini def'aten kabûl etmek için beni sıkıştırma ve beni makām-ı izzetimde tebeama karşı zelîl etme!" Bu sürh-i şerîfdeki ebyât sûre-i A'râf'da

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهْدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ ,olan وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (A'raf, 7/134) ya'ni, "Onların üzerine azâb vâki' olduk-da, “Yâ Mûsâ, bizim için senin indinde olan ahd ile duâ et! Eğer bizden bu azâbı keşf edersen sana îmân edelim ve Benî-İsrâîl'i seninle beraber gönde-relim" dediler" âyet-i kerîmesinin tefsîridir.

3579. "Ey emîn, dudağını merhametle kımıldat, tâ ki bu ateşîn ağız bağlansın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. "Ey emin, dudağını merhametle kımıldat ki bu ateşli ağız bağlansın!"

"Ateşli ağız"dan kasıt, ilâhî gazaptır. "Merhametle dudağın kımıldanması" ise gerçekleşen azabın kaldırılması hakkındaki hayır duadır. Yani, "Azabın kaldırılması hakkında hayır dua et ki üzerimizden ilâhî gazap kalksın!" demek olur.

"Ateşîn ağız"dan murâd, gazab-ı ilâhîdir. “Merhametle dudağın kımıldan-ması" azâb-ı vâki'in ref'i hakkındaki hayır duâdır. Ya'ni, "Ref'-i azab hak-kında hayır duâ et ki, üzerimizden gazab-ı ilâhî kalksın!" demek olur.

3580. Dedi: "Yâ Rabbi, o beni aldatıyor. O sana aldanmışı aldatıyor!" [3595]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. Dedi: "Ey Rabbim, o beni aldatıyor. O sana aldanmışı aldatıyor!" [3595]

Mûsâ (a.s.) dedi: "Ey Rabbim, o Firavun beni aldatıyor. Çünkü bu azap senin emrinle kaldırılsa, o eğer ezelî bedbahtlık sahiplerinden ise, yine iman etmeyecektir. Ve sen bana "Halkı eşit şekilde davet et!" buyurdun. Ve ezelî bedbahtlık sahiplerini davet etmem, onlar hakkında hiçbir fayda sağlamayacağından, sırf senin ilâhî hikmetin yüzünden ben sana aldanmış oluyorum. Eğer o da azabın kaldırılmasından sonra iman etmezse, sana aldanmış olan ben kulunu aldatmış oluyor."

Mûsâ (a.s.) dedi: "Yâ Rab, o Fir'avn beni aldatıyor. Zîrâ bu azabı emrin ile merfû' olsa, o eğer şekāvet-i ezeliyye ashâbından ise, yine îmân etmeyecekdir. Ve sen bana "Halkı ale's-seviyye da'vet et!" buyurdun. Ve şekāvet-i ezeliyye ashâbını da'vetim, onlar hakkında hiçbir fâideyi mûcib olmayacağından mah-zâ hikmet-i ilâhiyyen yüzünden ben sana aldanmış oluyorum. Eğer o da ref'i azâbdan sonra îmân etmezse sana aldanmış olan ben kulunu aldatmış oluyor."

3581. "Dinleyeyim mi? Yâhud ben de onun hud'asını vereyim mi? Tâ ki o fer' çekici aslı bilsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. "Dinleyeyim mi? Yahut ben de onun hilesini vereyim mi? Ta ki o fer' çekici aslı bilsin!"

Yani, "Ey Rabbim, Firavun'un rica ve iltimasını kabul edeyim mi? Yoksa ben de onun hilesine karşılık vereyim mi? Ta ki o hilenin aslını ve kaynağını ve kendi hilesinin bu asıldan bir fer' olduğunu bilsin!"

Ya'ni, "Yâ Rab, Fir'avn'un ricâ ve iltimâsını kabul edeyim mi? Yoksa ben de onun hîlesine mukābele edeyim mi? Tâ ki o hîlenin aslını ve menşe'ini ve kendi hilesinin bu asıldan fer' olduğunu bilsin!"

3582. “Zîrâ her bir mekr ve hilenin aslı bizim indimizdedir. Her ne ki top-rak üzerindedir, onun aslı semadandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. "Çünkü her bir tuzak ve hilenin aslı bizim katımızdadır. Toprak üzerinde olan her ne varsa, onun aslı göktendir."

Yani, "Her bir tuzağı ve hileyi ortaya çıkaran bizim izafî olan varlığımızdır. Fakat toprak üzerinde olan ve izafî varlık âleminde görünen her ne varsa, onun aslı ve hakikati sabit hakikatler âlemindedir."

Ya'ni, "Her bir mekri ve hîleyi izhâr eden bizim izâfî olan vücûdumuzdur. Fakat her ne ki toprak üzerindedir ve vücûd-i izâfî âleminde zâhirdir, onun aslı ve hakîkati a'yân-ı sâbite âlemindedir."

3583. Hak buyurdu: "O köpek ona da değmez. Köpeğin önüne uzakdan kemik at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Hak buyurdu: "O köpek ona da değmez. Köpeğin önüne uzakdan kemik at!"

Yüce Allah buyurdu ki: "Ey Musa! O köpek meşrebinde (karakterinde) olan Firavun, hile ile karşılık vermeye değer bir şahsiyet değildir. Çünkü hile ile karşılık vermek, onun şahsına önem vermek demek olur. O bu öneme layık değildir. Bu sebeple, onun isteği nefsine ait hazzıdır. Bu sebeple, uzaktan kemik atmak mesabesinde olan isteğini yerine getir!"

Hak buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! O köpek meşrebinde olan Fir'avn, hîle ile mukābeleye değer bir şahsiyet değildir. Zîrâ hîle ile mukābele etmek onun şahsına ehemmiyet vermek demek olur. O bu ehemmiyyete lâyık değildir. Binâenaleyh, onun matlûbu hazz-ı nefsânîsidir. Binâenaleyh uzakdan kemik atmak mesâbesinde olan matlûbunu is'âf et!"

3584. "Haydi, o asayı kımıldat, ta ki topraklar çekirgelerin fenâ ettiği her şeyi geri versin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. "Haydi, o asayı kımıldat, ta ki topraklar çekirgelerin yok ettiği her şeyi geri versin!"

"O asanı, çekirgeden harap olan onların tarlaları üzerine hareket ettir. Toprak onların mahvolan ekinlerini geriye versin!"

“O asânı, çekirgeden harâb olan onların tarlaları üzerine hareket ettir. Toprak onların mahv olan ekinlerini geriye versin!”

3585. "Ve o çekirgeler derhal siyah olsun, ta ki halk Allah'ın tebdilini görsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. "Ve o çekirgeler derhal siyah olsun, ta ki halk Allah'ın tebdilini görsün!"

"Sana mucize olarak verdiğim asanın hareketi yüzünden tarlalara istila eden çekirgeler derhal kapkara bir hâle gelip yok olsunlar! Ve neticede de halk Yüce Allah hazretlerinin sabit hakikatlerin suretlerini nasıl değiştirdiğini görsün!"

“Sana mu'cize olarak verdiğim asânın tahríki yüzünden tarlalara müstevlî olan çekirgeler derhal kapkara bir hâle gelip mahv olsunlar! Ve netîcede de halk Allah Teâlâ hazretlerinin a'yânın sûretlerini nasıl tebdíl ettiğini görsün!”

3586. “Zîrâ muhakkak benim için sebeblere hâcet yokdur. O sebeb hicab ve perde içindir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. “Çünkü muhakkak benim için sebeplere ihtiyaç yoktur. O sebep hicap ve perde içindir.”

3587. “Ta ki tabîî, yüzünü ilâca vura; tâ ki müneccim yüzünü yıldıza çevire!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. "Ta ki tabiatçı, yüzünü ilaca çevire; ta ki müneccim yüzünü yıldıza çevire!"

Yani, "Benim ilahi tedbirlerim için sebeplere ihtiyaç yoktur. Murad ettiğim zaman, derhal ateşi suya ve suyu da ateşe çeviririm. Görünen âlemde birtakım sebepleri, gaflet ehlinin gözlerine ve akıllarına perde olmak için koydum. Gaflet ehli olan tabiatçılar faydayı ve zararı tabiatta bildikleri için hasta oldukları vakit şifayı ilaçtan beklesinler ve müneccimler dahi o uğuru ve uğursuzluğu yıldızların etkisine atfettiklerinden onlar da yüzlerini bu yıldızlara çevirsinler!"

Ya'ni, "Tedbîrât-ı ilâhiyyem için sebeblere hâcet yokdur. Murâd ettiğim vakit, derhal ateşi suya ve suyu da ateşe kalb ederim. Âlem-i sûretde birtakım sebebleri ehl-i gafletin gözlerine ve akıllarına hicâb ve perde olmak için vaz' ettim. Erbâb-ı gafletden olan tabîiyyûn fâideyi ve zararı tabîatdan bildikleri için hasta oldukları vakit şifâyı ilâçdan beklesinler ve müneccimler dahi o uğuru ve uğursuzluğu yıldızların te'sîrine atfettiklerinden onlar da yüzlerini bu yıldızlara çevirsinler!"

3588. “Tâ ki, münafık harîsliğinden sabahleyin kesâd korkusundan dolayı pazara gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. "Tâ ki, münafık hırsından dolayı sabahleyin durgunluk korkusuyla pazara gelsin!"

"Durgunluk", malın rağbet görmemesi ve müşterisiz kalması demektir. Yani, "Münafık da rızkını Rezzâk'tan (rızık verenden) değil, aksine sebeplerden ve alım satımın revaç bulmasından bildiği için, durgunluk korkusuyla ve hırsından dolayı sabahleyin erkenden çarşıya koşup dükkânını açsın!"

"Kesad", metâ'ın revaçsızlığı ve müşterisizlik demekdir. Ya'ni, "Münâfik dahi rızkını Rezzâk'dan değil, belki esbabdan ve alım ve satımın revâcından bildiğinden kesâd korkusu ile hırsından dolayı sabahleyin erkenden çarşıya koşup, dükkânını açsın!"

3589. "Kulluk etmemiş ve yüzü yıkanmamış olan lokma isteyici, cehennemin lokması olmuşdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. "Kulluk etmemiş ve yüzü yıkanmamış olan lokma isteyici, cehennemin lokması olmuştur."

Yaratıcısının rızık vericiliğini unutmuş ve rızkını sebepten bilmiş olan o ikiyüzlü hırslı kişi, sabah namazını bile kılmamış ve abdest alıp yüzünü de yıkamamıştır. Lokma arkasında koşan bu ikiyüzlü kişi, bu inanç ve hâli ile cehennemin lokması olmuştur.

"Hâlık'ının rezzaklığını unutmuş ve rızkını sebebden bilmiş olan o münâfik harîs, sabah namazını bile kılmamış ve abdest alıp yüzünü de yıkamamışdır. Lokma arkasında koşan bu münafik, bu i'tikād ve hâli ile cehennemin lokması olmuşdur."

3590. Hutâmdan otlayıcı olan o kuzu gibi, avâmın canı yiyici ve yenilmiş geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Otlakta otlayan o kuzu gibi, avamın canı yiyici ve yenilmiş geldi.

[3605] "Hutâm", sebepler ve sermaye ve dünya malı ve ot kırıntıları demektir. Burada "ot kırıntıları" anlamındadır. "Avamın canı ot parçalarını yiyen bir kuzuya benzer. Kuzu yer ve sonra da onu kesip yerler."

[3605] "Hutâm”, esbâb ve sermâye ve mâl-ı dünyevî ve ot kırıntıları demekdir. Burada "ot kırıntıları" ma'nâsınadır. "Avâmın cânı ot parçalarını yiyen bir kuzuya benzer. Kuzu yer ve sonra da onu kesip yerler."

3591. O kuzu otlar; ve kasap, "O bizim için murad yaprağını otlar" diye şaddır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. O kuzu otlar; ve kasap, "O bizim için murad yaprağını otlar" diye sevinir.

"Berg", yaprak anlamına geldiği gibi, diğer birçok anlamları daha vardır. Burada "revnak" (güzellik, parlaklık) anlamı uygundur. Yani, "Kuzu otlar; ve onu kesecek olan kasap dahi, "O bizim için otlayıp semizleniyor ve bizim isteğimizin güzelliğini sağlıyor" diye sevinir.

"Berg", yaprak ma'nâsına geldiği gibi, diğer birçok ma'nâları daha vardır. Burada "revnak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Kuzu otlar; ve onu kesecek olan kasap dahi, "O bizim için otlayıp semizleniyor ve bizim murâdımızın revnakını te'min ediyor" diye sevinir.

3592. Yemeklikde cehennemin işini işliyorsun. Kendini onun için semiz yapıyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Yemek yeme konusunda cehennemin işini yapıyorsun. Kendini onun için besliyorsun.

Yani, gaflet ehli (gafil insanlar) cehennemin gıdasıdır, cehennem onlara doymaz. Nasıl ki Kaf suresinde: يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَاتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) yani, "Biz kıyamet gününde cehenneme, 'Doldun mu?' diye sesleniriz. O da 'Daha var mı?' der!" buyurulur. Ve daima boğazıyla meşgul olanların yerinin cehennem olacağı وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلِّ الْأَنْعَام وَالنَّارِ مثوى لَهُمْ (Muhammed, 47/12) yani, "Evcil hayvanların yediği gibi yerler; ve onların durağı ateştir" ayet-i kerimesinde açıklanır. Yani, "Ey gafil, yemek ve içmekle meşguliyet hususunda senin meşrebin (yaratılışın) ve tabiatın, cehennemin meşrep ve tabiatıdır. Cinsin cinse meyletmesi bir kural olduğundan sen de kendini meşrebine uygun olan cehennem için besliyorsun."

Ya'ni, ehl-i gaflet cehennemin gıdâsıdır, cehennem onlara doymaz. Nitekim Kaf sûresinde : يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَاتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد )Kaf, 50/30) ya'ni, "Biz yevm-i kıyâmetde cehenneme, "Doldun mu?" diye hitâb ederiz. O "Daha var mı?" der!" buyurulur. Ve dâimâ boğazıyla meşgül olanların yeri cehennem olacağı وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلِّ الْأَنْعَام وَالنَّارِ مثوى لَهُمْ (Muhammed, 47/12) ya'ni, "Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler; ve onların makāmı nârdır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Ya'ni, "Ey gāfil yemek ve içmekle meşgüliyet husûsunda meşrebin ve tabîatın, cehennemin meşreb ve tabîatıdır. Cins cinse meyletmek bir kāide olduğundan sen de kendini meşrebine muvâfik olan cehennem için besliyorsun."

3593. Kendi işini yap, gıdâ-yı hikmeti otla! Tâ ki kerr ü ferli kalb semiz olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Kendi işini yap, hikmet gıdasını otla! Tâ ki güçlü kalbin semiz olsun!

Cehenneme gıda olmak işini bırak da kendine gerekli olan işi yap; ve kendine gerekli olan iş, ruhun gıdası ve rızkı olan ilim ve hikmet öğrenimidir. Bu ilim ve hikmet gıdasından güçlü olan kalbin semiz olur, yani, kalbin kesin bilgi nuru ile dolar.

Cehenneme gıda olmak işini bırak da kendine lâzım olan işi işle; ve kendine lâzım olan iş, rûhun gıdâsı ve rızkı olan ilim ve hikmet tahsîlidir. Bu ilim ve hikmet gıdâsından kerli ferli olan kalbin semiz olur, ya'ni, kalbin nûr-i yakîn ile dolar.

3594. Tenin yemesi bu yemeğe mâni'dir. Can tacir gibi ve cisim yol vurucu gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Bedenin yemesi bu yemeğe engeldir. Can tacir gibi ve cisim yol kesici gibidir.

Maddî gıda ile meşguliyet bu ruhanî gıdayı yemeye engeldir. Can bir tacir gibi ilim ve marifet (Allah'ı bilme) metaını toplamaya bakar. Cisim de yol kesen hırsızlar gibi onu soymak ister.

Gıdâ-yı sûrî ile iştiğāl bu gıdâ-yı rûhânîyi yemeye mâni'dir. Can bir tâcir gibi ilim ve ma'rifet metâ'ını toplamaya bakar. Cisim dahi yol vuran hırsızlar gibi onu soymak ister.

3595. Tacirin ışığı o vakit yanmışdır ki, yol vurucu odun gibi yanmış ola.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. Tacirin ışığı o zaman yanmıştır ki, yol kesen odun gibi yanmış olsun.

Tacirin ticaretinin rağbet görmesi, yol kesen hırsızların faaliyeti kesildiği zaman parlar. Bunun gibi, bedenin kuvveti ve faaliyeti azalırsa, ruhun nuru ve kuvveti ortaya çıkar.

Tâcirin ticaretinin revâcı yol vuran hırsızların faaliyeti münkesir olduğu vakit parlar. Bunun gibi cismin kuvveti ve faâliyeti azalırsa, rûhun nûru ve kuvveti tezahür eder.

3596. Zîrâ sen o akılsın ve bâkî akıl örtücüdür. Kendini zâyi' etme, boş yere çalışma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Çünkü sen o akılsın ve kalıcı akıl örtücüdür. Kendini ziyan etme, boş yere çalışma!

Çünkü sen bu unsurlardan oluşan bedenden ibaret değilsin. Aksine o bedene ait olan akılsın. Bu görünen beden, akıl denilen anlamı örtücüdüdür. Bu sebeple, yol kesici olan bedene hizmet edip kendini ziyan etme ve bedene hizmet etmek suretiyle boş yere çalışma!

Zîrâ sen bu cism-i unsurîden ibâret değilsin. Ancak o cisme taalluk etmiş olan akılsın. Bu cism-i sûrî o akıl denilen ma'nâyı örtücüdür. Binâenaleyh, rehzen olan cisme hizmet edip kendini zâyi' etme ve cisme hizmet sûretiyle boş yere çalışma!

3597. Bil ki, her şehvet şarab ve esrar gibi akıl perdesidir; ve âkil ondan deli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Bil ki, her şehvet şarap ve esrar gibi aklın perdesidir; ve akıllı kişi ondan deli olur.

"Beng", keten ve kendir yaprağından yapılan esrardır. "Deng", hayran, divane ve baygın anlamındadır. "Ey gafil, bil ki, her şehvet ve nefse ait haz, şarap ve esrar gibi insanı sarhoş edip aklın perdesi olur; ve insanın muhakemesinde (yargılama yeteneğinde) sağlamlık bırakmaz; ve en akıllı bir adam o haz ve şehveti yüzünden deli gibi olur."

"Beng", keten ve kendir yaprağından yapılan esrardır. "Deng", hayrân, dîvâne ve bîhûş ma'nâsınadır. "Ey gāfil bil ki, her şehvet ve hazz-ı nefsânî şarâb ve esrâr gibi insanı sarhoş edip aklın perdesi olur; ve insanın muhâke-mesinde selâmet bırakmaz; ve en akıllı bir adam o haz ve şehveti yüzünden deli gibi olur."

3598. Yalnız şarab aklın sermestliği değildir. Her ne şey ki şehevânîdir, gözü ve kulağı bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Yalnız şarap aklın sarhoşluğu değildir. Her ne şey ki şehvetle ilgilidir, gözü ve kulağı bağlar.

Yani, insanı sarhoş edip aklını bozan şey, yalnız şarap değildir. Nefsin her arzusu gözü ve kulağı bağlar. Nefsânî şehvete düşkün olan kimsenin gözü doğru görmez ve kulağı da doğru sözü dinlemez. Beyit: "Ah, eğer her bir haram şarap gibi sarhoşluk eseri gösterseydi, o zaman dünyada kimin ayık olduğu bilinirdi!"

Ya'ni, insanı sarhoş edip aklını bozan şey, yalnız şarâb değildir. Nefsin her arzûsu gözü ve kulağı bağlar. Mübtelâ-yı şehvet-i nefsânî olan kimsenin gözü doğru görmez ve kulağı da doğru sözü dinlemez. Beyit: "Ah, eğer her bir haram şarab gibi sarhoşluk eseri izhar edeydi, o zaman ci-handa kimin ayık olduğu ma'lûm olurdu!"

3599. O şeytan şarab içmekden uzak idi. O tekebbürden ve inkârdan sarhoş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. O şeytan şarap içmekten uzak idi. O, kibirden ve inkârdan sarhoş idi.

Şeytan, insanların içtiği şarabı içip sarhoş olmaktan uzak idi. Çünkü onun vücut yapısı buna uygun değildir. Bununla beraber sarhoş idi, aklı ve muhakemesi bozuk idi. Çünkü nefsinin hazzı ve şehveti olan kibirden ve inkârdan sarhoş olmuş idi.

Şeytan insanların içtiği şarabı içip sarhoş olmakdan uzak idi. Zîrâ onun bünye-i vücûdu buna müsâid değildir. Bununla beraber sarhoş idi, akıl ve muhakemesi bozuk idi. Zîrâ nefsinin hazzı ve şehveti olan tekebbürden ve inkârdan sarhoş olmuş idi.

3600. Sarhoş o olur ki, onu görür ki yokdur; altın görünür o şey ki, bakır ve de- [3615] mirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Sarhoş o kişidir ki, yok olanı var görür; bakır ve demir olan bir şeyi altın görür.

Sarhoş o kişidir ki, yok olan şeyi var görür. Örneğin, bakır ve demir olan bir şeyi altın görür. Aynı şekilde, bu izafî varlıkları bağımsız görenler de sarhoşlar grubuna dâhildir. Çünkü sağlam akıl ile muhakeme edilirse, bunlar köpük gibidir. Ona bağımsızlık vermek akılsızlık ve sarhoşluktur. Hele bu varlığa dayanarak kibir ve kendini beğenme iddiasında bulunmak tamamen muhakeme eksikliğindendir.

Sarhoş o kimsedir ki, yok olan şeyi var görür. Meselâ bakır ve demir olan bir şeyi altın görür. Ve kezâ bu vücûdât-ı izâfiyyeyi müstakil görenler de sar- hoşlar tâifesine mülhakdır. Zîrâ akl-ı selîm ile muhakeme olunursa köpük mesâbesindedir. Ona istiklâl vermek akılsızlık ve sarhoşlukdur. Ve hele bu vücûda istinâden kibir ve ucüb da'vâsı büsbütün muhakeme noksânındandır.

3601. Bu sözün nihayeti yokdur. Ey Mûsâ, dudak kımıldat, tâ ki onlar dışarı gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Bu sözün sonu yoktur. Ey Musa, dudak kımıldat ki onlar dışarı gelsin!

## Mûsâ (a.s.)ın duâ etmesi ve ekinliklerin yeşil olması ve yağmur gelmesi

3602. Öyle yaptı, o demde zemîn dahi sünbüleden ve iri tânelerden yeşil oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Öyle yaptı, o anda yer de başaklardan ve iri tanelerden yeşil oldu.

Mûsâ (a.s.) Firavun'un yalvarması üzerine dua etti. Derhâl tarlalar başaklardan ve iri buğday tanelerinden yemyeşil oldu.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'un tazarru'u üzerine duâ etti. Derhâl tarlalar başaklardan ve iri buğday tânelerinden yemyeşil oldu.

3603. O cemâat gıdâya düştüler. Kıtlık görmüş ve cûü'l-bakardan ölmüş idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. O topluluk gıdaya düştüler. Kıtlık görmüş ve "cûü'l-bakar" (doymak bilmez açlık hastalığı) hastalığından ölmüş idiler.

"Lût", lezzetli yemek çeşitlerinden gıda; "nefer", topluluk; "cûü'l-bakar" ise bir hastalığın adıdır ki, bu hastalığa yakalanan kişi doymak bilmez. Yani, "O kıtlıktan kurtulan topluluk yemeye ve içmeye düştüler. Çünkü yemeye doymamak hastalığına yakalanmış ve açlıktan ölmüş idiler."

"Lût", lezîz olan taâm aksâmından gıdâ; "nefer", cemâat; "cûü'l-bakar" bir illetin adıdır ki, bu illete mübtelâ olan doymak bilmez. Ya'ni, "O kıtlıkdan kurtulan cemâat yemeye ve içmeye düştüler. Zîrâ yemeye doymamak illetine mübtelâ olmuş ve açlıkdan ölmüş idiler."

3604. O deme mensub olan âdem ve hayvan, birkaç gün atâdan doyunca yediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. O zamana ait olan insan ve hayvan, birkaç gün Allah'ın ihsanından doyuncaya kadar yediler.

Yani, o zaman içinde bulunan gerek mümin gerek kâfir bütün insanlar ve diğer hayvanlar o genel ilahi ihsandan doya doya yediler.

Ya'ni, o zaman içinde bulunan gerek mü'min ve gerek kâfir bilcümle insanlar ve hayvânât-ı sâire o atâ-yı umûmî-i ilâhîden doya doya yediler.

3605. Vaktāki, karın doldu ve ni'mete çattılar ve o zarûret gitti ve sonra tagî oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Vakti geldiğinde, karınları doydu ve nimete kavuştular ve o zorunluluk ortadan kalktı ve sonra azgınlaştılar.

Bu şerefli beyitte, İsra suresinde bulunan وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بجانبه وَإِذَا مَسْهُ الشَّرِّ كَانَ يَئُوسًاً (İsrâ, 17/83) yani, “Biz insana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendi tarafına uzaklaşır. Ve ona şer dokunduğu zaman ümitsiz olur" ayet-i kerimesine işaret buyurulur. Yani, "Vakti geldiğinde Musa (a.s.)'ın duasıyla onlar kıtlıktan kurtuldu ve ilahi nimete gark oldular, o zorunluluk hali ortadan kalktı." Zikredilen ayet-i kerime gereğince ondan sonra kendi nefislerinin hükümlerine yönelip yine azdılar ve inkara başladılar.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İsra'da olan وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بجانبه وَإِذَا مَسْهُ الشَّرِّ كَانَ يَئُوسًاً (İsrâ, 17/83) ya'ni, “Biz insana ín'âm ettiğimiz vakit yüz çevirir ve kendi tarafına uzaklaşır. Ve ona şer temâs ettiği vakit me'yûs olur" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki Mûsâ (a.s.)ın duâsıyla onlar kıtlıkdan kurtuldu ve ni'met-i ilâhiyyeye müstağrak oldular, o zarûret hâli bertaraf oldu." Mezkûr âyet-i kerîme mûcibince ondan sonra kendi nefislerinin ahkâmı tarafına teveccüh edip yine azdılar ve inkâra başladılar.

3606. Nefis Fir'avn'dur, âgâh ol! Onu tok etme, tâ ki o eski küfrü hatıra getirmeye.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Nefis Firavun'dur, uyanık ol! Onu tok etme ki o eski küfrü hatırlatmasın.

Nefis Firavun tabiatındadır, onun bu tabiatından uyanık ol da, onu tok bir halde tutma! Çünkü o açlık ile zelil olup yalvarır. Doyduğu zaman, kuvvet kazanıp nimeti inkâr eder ve eski isyan ve serkeşliğine geri döner.

Nefis Fir'avn meşrebindedir, onun bu meşrebinden âgâh ol da, onu tok bir halde tutma! Zîrâ o açlık ile zelîl olup tazarru' eder. Doyduğu vakit, kuvvet kesb edip küfrân-ı ni'met eder ve eski isyân ve serkeşliğine avdet eder.

3607. Ateşin harâreti olmaksızın nefis latîf olmaz. Demir, ateşden kor gibi olmadıkça sakın dövme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Ateşin harareti olmaksızın nefis latif olmaz. Demir, ateşten kor gibi olmadıkça sakın dövme!

Riyâzât ve mücâhedât (nefsi terbiye ve nefisle mücadele) ateşinin harareti olmadıkça nefis latif olmaz. Bu sebeple ilahi yola girmekte başarılı olmak istersen, onu öncelikle bu riyâzât ateşiyle yumuşat. Nasıl ki demir, ateşte kızıp kor gibi olmadıkça dövülmez.

Riyâzet ve mücâhede ateşinin harâreti olmadıkça nefis latîf olmaz. Binâenaleyh tarîk-i ilâhîye sülükde muvaffak olmak istersen onu evvelâ bu riyâzet ateşiyle yumuşat. Nitekim demir, ateşde kızıp kor gibi olmadıkça dövülmez.

3608. Cisim açlıksız hareket edici değildir, bil ki soğuk demiri dövüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Cisim açlıksız hareket edici değildir, bil ki soğuk demiri dövüyorsun.

Cisim aç olmadıkça Hakk'a yönelerek hareket edici değildir. Ey Hakk Yolcusu, eğer tokluk ile Hakk yoluna gireyim dersen, senin bu fiilin soğuk demiri dövmek türünden olur.

Cisim aç olmadıkça Hakk'a müteveccihen hareket edici değildir. Ey sâlik eğer tokluk ile tarîk-i Hakk'a sülük edeyim dersen, senin bu fiilin soğuk demiri dövmek kabîlinden olur.

3609. Eğer ağlasa ve eğer zâr zâr feryad etse, o müslüman olmak istemez, akıl tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. Eğer ağlasa ve eğer zâr zâr feryat etse, o Müslüman olmak istemez, akıl tut!

O nefis, belâ vaktinde ağlasa ve zâr zâr feryat etse, ey Hakk Yolcusu, aklını başına al; onun feryadı ve ağlaması geçicidir. Belâ geçtikten sonra yine kendi zevkine ve hazzına döner ve asla Müslüman olmak istemez. Çünkü Hakk'a boyun eğmek onun şanından değildir.

O nefis belâ vaktinde ağlasa ve zâr zâr feryâd etse, ey sâlik aklını başına al, onun feryâdı ve ağlaması muvakkatdir. Belâ geçtikden sonra yine kendi zevkine ve hazzına rücû' eder ve aslâ müslüman olmak istemez. Zîrâ Hakk'a inkıyâd onun şânından değildir.

3610. O Fir'avn gibidir, kıtlık içinde öyle Mûsâ'nın önüne temelluk edici olarak baş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. O, Firavun gibidir; kıtlık içinde öyle Musa'nın önüne yalvararak baş koyar.

3611. Vaktāki müstağnî oldu, o tâgî olur. Eşek yükünü attığı vakit çifte atar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Ne zaman ki müstağnî oldu, o azgınlaşır. Eşek yükünü attığı zaman çifte atar.

"Eskîze", at, eşek ve katır gibi hayvanların sıçraması ve çifte atması anlamına gelir. Yani, "Nefis eşek gibidir. Sırtındaki bela ve mihnet yükünü atıp rahata eriştiği zaman zıp zıp sıçramaya ve çifte atmaya başlar."

Bu şerefli beyitte, Alak Suresi'nde geçen, كُلًّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَاهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6-7) yani, "Gerçekten insan kendisini müstağnî gördüğünde azgınlaşır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

"Eskîze", at ve eşek ve katır gibi hayvanların sıçraması ve çifte atması ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefis eşek gibidir. Sırtındaki belâ ve mihnet yükünü atıp râhata eriştiği vakit zıp zıp sıçramaya ve çifte atmaya başlar."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Alak'da olan, كُلًّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَاهُ اسْتَغْنَى (Alak, 96/6-7) ya'ni, "Hakkā ki insan kendisini müstağnî gördükde tuğyân eder" âyet-i kerîmesi-ne işâret buyurulur.

3612. İmdi onun işi, kendinin o âh ü zârîliklerinden ileri gittiği vakit onu unutması olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Şimdi onun işi, kendisinin o ah edip inlemelerinden ileri gittiği zaman onu unutması olur.

"Pîş-reften-kâr" (işin ilerlemesi), işin güzel bir sonuca ulaşmasından kinayedir. Yani, "Nefsin başından o bela kalkıp ağlayıp inlemesi güzel bir sonuca ulaştığı zaman, o önceki halini unutması olur. Çünkü bir hal ve şan içinde istiğrak (tamamen dalma), önceki halin unutulmasına sebep olur."

"Pîş-reften-kâr", iş hüsn-i neticeye varmakdan kinâyedir. Ya'ni, "Nefsin başından o belâ kalkıp ağlayıp zırlaması hüsn-i netîceye vâsıl olduğu vakit, o evvelki hâli unutması olur. Zîrâ bir hâl ve şân içinde istiğrâk, evvelki hâlin nisyânını mûcib olur."

3613. Senelerce bir adam ki bir şehirde olur, bir zaman ki gözü bir rü'yâya gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Senelerce bir adam bir şehirde olur, bir zaman gözü bir rüyaya gider.

3614. O iyi ve kötü dolu bir şehir görür. Onun hatırına aslâ kendi şehri gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. O, iyi ve kötü dolu bir şehir görür. Onun aklına asla kendi şehri gelmez.

3615. Demez ki, "Ben orada olmuş idim. Bu yeni şehir benim lâyığım değildir, burada mahbusum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. "Ben orada olmuş idim. Bu yeni şehir benim lâyığım değildir, burada mahbusum!" demez.

3616. Belki öyle bilir ki, o dâimâ kendisi, hem de onun ibda'ı ve huyu o şehirdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. Aksine öyle bilir ki, o daima kendisidir, hem de onun yaratılışı ve huyu o şehirdedir.

Bu dört şerefli beyit bir örnek olarak zikredilmiştir. Örneğin bir adam senelerce bir şehirde yaşar ve o şehrin hâlleriyle alışır. O şehir içinde uykuya daldığı zaman, rüyasında iyi ve kötü şeylerle dolu bir şehir görür. Ve rüyasında gördüğü bu şehrin hâllerine dalmış olur. Uyanıklık hâlindeki şehri asla aklına gelmez ve demez ki; "Yahu! Ben o şehirde yaşamakta idim. Bu yeni şehir benim zevkim değildir. Burada mahpus kaldım." Aksine kendisini o rüyada gördüğü şehir halkından sayar; ve bilir ki, kendisinin ortaya çıkışı ve huyu ve alışkanlığı o şehirdedir. Çünkü kendisi rüyada gördüğü bu suret sebebiyle uyanıklıkta yaşadığı şehirden utanmıştır.

Bu dört beyt-i şerîf bir misal olarak îrâd buyurulmuşdur. Meselâ bir adam senelerce bir şehirde yaşar ve o şehrin ahvali ile ülfet eder. O şehir içinde uykuya daldığı vakit, rü'yâsında iyi ve kötü şeyler ile dolu bir şehir görür. Ve rü'yâsında gördüğü bu şehrin ahvâlinde müstağrak olur. Uyanıklık hâlindeki şehri aslâ hatırına gelmez ve demez ki; "Yâhu! Ben o şehirde yaşamakda idim. Bu yeni şehir benim zevkim değildir. Burada mahbûs kaldım." Belki kendisini o rü'yâda gördüğü şehir halkından addeder; ve bilir ki, kendinin zuhûru ve huyu ve ülfeti o şehirdedir. Zîrâ kendisi rü'yâda gördüğü bu sûret sebebiyle uyanıklıkda yaşadığı şehirden hicaba düşmüşdür.

3617. Ne acibdir, eğer rûh evvelce kendisine mesken ve mîlâd olan kendi mevtınlarını,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Ne kadar şaşırtıcıdır ki, eğer ruh, daha önce kendisine mesken ve doğum yeri olan kendi vatanlarını,

3618. “Bu dünya rü'yâ gibidir, bulut yıldızları örttüğü gibi örter" diye hatıra getirmiyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. "Bu dünya rüya gibidir, bulut yıldızları örttüğü gibi örter" diye aklına getirmiyor.

Bir hal içinde istiğrak (kendinden geçme, dalma), önceki halin perdesi olduğunun delilidir ki, eğer ruh öncesinde kendisinin meskeni ve doğum yeri olan kendi vatanlarını, "Bu dünya rüyada görülen suretlere benzer. Bu dünyevi suretler, bulut yıldızların perdesi olduğu gibi benim önceki meskenimi ve vatanımı örtmüştür ve perde olmuştur" diye aklına getirmezse şaşılacak bir durum değildir.

Bir hâl içinde istiğrâk, evvelki hâlin hicabı olduğunun delîlidir ki, eğer rûh evvelce kendisinin meskeni ve doğum mahalli olan kendi mevtınlarını, "Bu dünyâ rü'yâda görülen sûretlere benzer. Bu suver-i dünyeviyye, bulut yıldızların hicabı ve perdesi olduğu gibi benim evvelki meskenimi ve vatanımı örtmüşdür ve hicâb olmuşdur" diye hâtıra getirmezse acîb değildir.

3619. Hususiyle rûh, bu kadar şehirler tepmişdir; onun derkinden tozlar süpürülmemişdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Özellikle ruh, bu kadar şehirler çiğnemiştir; onun idrakinden tozlar süpürülmemiştir.

"Özellikle insan ruhu birçok şehirler çiğnemiş ve oralardan geçmiştir; ve onun idrakinden geçtiği şehirlerin tozları hâlâ süpürülmemiştir." Nasıl ki geçtiği yollar ve şehirler ilerideki şerefli sırda anılmıştır. Bazı nüshalarda "derk" yerine "küh" yazılmıştır. Kastedilen, kalp olur. Yani, "tozlar onun kalbinden süpürülmemiştir" demektir.

"Husûsiyle rûh-i insânî birçok şehirler tepmiş ve oralardan geçmişdir; ve onun idrâkinden geçtiği şehirlerin tozları el-ân süpürülmemişdir." Nitekim geçtiği yollar ve şehirler âtîdeki sürh-i şerîfde mezkûrdur. Ba'zı nüshalarda "derk" yerine "küh" yazılmışdır. Murâd, kalb olur. Ya'ni, "tozlar onun kalbinden süpürülmemişdir" demekdir.

3620. İçtihad harr etmemişdir, tâ ki kalbi sâf ola ve mâcerâyı göre !&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. İçtihat etmemiştir ki kalbi saf olsun ve macerayı görsün!

Ruhun kalbi çokluk tozlarıyla kirlenmiştir ve bu tozları temizlemek için hararetli bir şekilde içtihat etmemiş ve çalışmamıştır ki onun kalbi saf olsun ve sefere çıktığı andan itibaren kendi üzerinden cereyan etmiş olan hallere ve tavırlara vakıf olsun!

Rûhun kalbi kesret tozlarıyla kirlenmişdir ve bu tozları temizlemek için harâretli bir sûretde içtihâd etmemiş ve çalışmamışdır, tâ ki onun kalbi sâf ola ve sefere çıktığı andan i'tibâren kendi üzerinden cereyan etmiş olan ahvâle ve etvâra vakıf ola!

3621. Ve onun gönlü sır burcundan başını dışarı çıkara, açık olan göz evveli ve ahiri göre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Ve onun gönlü sır burcundan başını dışarı çıkarsın, açık olan göz evveli ve ahiri görsün!

"Bahş", burç anlamındadır. İster kale burcu ve ister felek burcu olsun (Burhan). Ruhun kalbinden kesret (çokluk, maddî âlem) tozları temizlenmemiş ki, ilahi sırların burcundan başını dışarı çıkarsın da kendi yolculuğunun evvelini ve ahirini görebilsin. Hint nüshalarında "bahş" yerine "bahr" (deniz) geçmektedir. Bu durumda "Sır deryasından baş çıkarsın" demek olur.

"Bahş", burc ma'nâsınadır. İster kale burcu ve ister felek burcu olsun (Burhân). Rûhun kalbinden kesret tozları temizlenmemiş ki, esrâr-ı ilâhiyye burcundan başını dışarı çıkarsın da kendi seferinin evvelini ve âhirini göre- bilsin. Hind nüshalarında "bahş" yerine "bahr" vâki'dir. "Sır deryâsından baş çıkarsın" demek olur.

## İbtidâ cihetinden Adem'in hilkatinin tavırları ve menzilleri

3622. Evvelâ cemâd iklîmine gelmişdir; ve cemâdlıkdan nebatlığa düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. Öncelikle cansızlar âlemine gelmiştir; ve cansızlıktan bitkiliğe düştü.

Yani, insan ruhu ruhlar mertebesinden öncelikle cansızlar âlemine gelmiştir; ve cansızlık mertebesinden de bitkililik mertebesine düştü.

Ya'ni, rûh-i insânî mertebe-i ervâhtan evvelâ cemâd iklîmine gelmişdir; ve cemâdlık mertebesinden dahi nebâtlık mertebesine düştü.

3623. Senelerce nebatlıkda ömür yaptı, halbuki cenkden dolayı cemâdlıkdan ya- da getirmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Senelerce bitki âleminde ömür sürdü, halbuki savaştan dolayı cansızlık âlemini hiç hatırlamadı.

Yani, insan ruhu birçok süre toprağı oluşturan basit unsurlar âleminde dolaştı; ve senelerce de bitki mertebesine geçip yaşadı. Bitki mertebesindeyken bu mertebenin gereği olan savaş ve mücadele içinde kalıp, daha önce cansızlık mertebesinde bulunduğunu asla hatırlamadı.

Ya'ni, rûh-i insânî birçok müddet toprağı teşkil eden anâsır-ı basîta âle- minde dolaştı; ve senelerce de nebâtlık mertebesine intikāl edip yaşadı. Ne- bâtlık mertebesinde iken bu mertebenin îcâbı olan cenk ve cidâl içinde kalıp, evvelce cemâdlık mertebesinde bulunduğunu aslâ hatırına getirmedi.

3624. Ve nebatlıkdan hayvanlığa düştüğü vakit nebatlık hâli onun hatırına hiç gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Ve bitki olmaktan hayvanlığa düştüğü zaman bitki olma hâli onun aklına hiç gelmedi.

Ve senelerce yaşadığı bitki mertebesinden hayvanlığa düştüğü zaman, daha önce bulunduğu bitki olma hâli asla onun aklına gelmedi. Hayvanlık mertebesinin zevki ve duyguları içinde kayboldu. Bu beyitlerin benzeri, üçüncü ciltte 3887'den 3892 numarasına kadar olan şerefli beyitlerde geçti.

"Ve senelerce yaşadığı nebâtlık mertebesinden hayvanlığa düştüğü vakit evvelce bulunduğu nebâtlık hâli aslâ onun hatırına gelmedi. Hayvanlık mer- tebesinin zevki ve duyguları içinde müstağrâk oldu." Bu beyitlerin nazîri III. cildde 3887'den 3892 numarasına kadar olan ebyât-ı şerîfede geçti.

3625. Ancak bir meyilden gayrı ki, onun tarafına tutar, hususiyle bahar ve zaymurân vaktinde.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Ancak bir meyilden başka bir şey yoktur ki, onun tarafına tutar, özellikle bahar ve fesleğen yaprakları vaktinde.

"Zaymurân", fesleğen yaprakları anlamındadır. Yani, "Hayvanlık mertebesinde iken bitki mertebesini hatırlamaz. Fakat onda bitki tarafına doğal bir eğilim vardır. Özellikle bahar mevsimi gelip yeşillikler tam bir güzellik ve tazelikle büyüyüp geliştiği ve fesleğenler top top fışkırdığı zaman, hayvanın bu bitkilere olan eğilimi daha fazla hissedilir."

"Zaymurân", fesleğen yaprakları ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hayvanlık merte- besinde iken nebât mertebesini tahattur etmez. Fakat onda nebât tarafına bir meyl-i tabîî vardır. Husûsiyle bahar mevsimi gelip yeşillikler kemâl-i letâfet ve tarâvetle neşv ü nemâ bulduğu ve fesleğenler top top fışkırdığı vakit, hay- vanın bu nebâtâta meyli daha ziyâde mahsûs olur."

3626. Çocukların analarına meyli gibi ki, kadının sütüne kendi meylinin sırrı- nı bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. Çocukların analarına olan meyli gibi ki, kadın sütüne kendi meylinin sırrını bilmez.

Hayvanın bitkiye olan meyli, çocukların analarına olan meyli gibidir. Çocuk, annesi olan kadının sütüne kendi meylinin sırrını nasıl bilmezse, hayvan da bitkiye olan meylinin sırrını öylece bilmez. "Libân", kadın sütü ve emzirmek anlamlarındadır.

"Hayvanın nebâta meyli çocukların analarına meyli gibidir. Çocuk, anası olan kadının sütüne kendi meylinin sırrını nasıl bilmezse, hayvan dahi nebâ- ta olan meylinin sırrını öylece bilmez." "Libân", kadın sütü ve emzirmek ma'nâlarınadır.

3627. Her yeni mürîdin o talihi açık, şeref sahibi tarafına meyl-i müfriti gibi...&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Her yeni Hakk Yolcusunun o talihi açık, şeref sahibi tarafa aşırı eğilimi gibi...

"Civân-baht-ı mecîd" (genç, bahtı açık, şerefli), irşat makamında bulunan insân-ı kâmilin sıfatıdır. "Talihi açık" ifadesiyle, ilâhî ilimde sabit olan zâtî yatkınlığının (isti'dâdının) kemâline işaret edilir. Bu insân-ı kâmilin küllî ruhu, birçok cüz'î ruhun imamı ve anası gibidir. Kendi mürşidine bu yoğun âlemde rastladığı zaman, bu cüz'î ruhlar, çocukların analarına olan eğilimi gibi ona meyleder. Ve onun bu eğilimi aşırı olup, onu kendi mürşidinden kimse ayıramaz.

"Civân-baht-ı mecîd", makām-ı irşâdda bulunan insân-ı kâmilin sıfatıdır. "Tâlihi açık" ta'bîriyle ilm-i ilâhîde sabit olan isti'dâdının kemâline işâret buyurulur. Bu insân-ı kâmilin rûh-i küllîsi birçok ervâh-ı cüz'iyyenin imâmı ve anası mesâbesindedir. Kendi mürşidine bu âlem-i kesîfde müsâdif olduğu vakit, bu ervâh-ı cüz'iyye, çocukların analarına meyli gibi meyleder. Ve onun bu meyli, müfrit olup onu kendi mürşidinden kimse ayıramaz.

3628. Bunun cüz' olan aklı o küll olan akıldandır. Bu sâyenin hareketi o gül dalındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Bunun cüz'î olan aklı o küllî akıldandır. Bu gölgenin hareketi o gül dalındandır.

Bilinmeli ki, Hak'ın hakiki varlığı ahadiyet (biriciklik), vahdet (birlik), vâhidiyet (teklik) mertebelerinde vitriyyet (tek olma) üzere olup, gayriyyet (başkalık) elbisesiyle ruhanî mertebeye inişinde şefiyyet (çift olma) ile nitelenmiştir. Ve bu şefiyyet, küllün küllü olan Muhammedî ruh ile görünür. Bu sebeple, bu şefiyyet ve ikilik, bir ilahi emir ve bir ilahi oluş hâlinden ibarettir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de, وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) yani, “Sana ruhtan soruyorlar. "Rabbimin emri ve oluşudur!" diye cevap ver!” buyrulur. Bundan sonra, küllün küllü olan bu Muhammedî ruhta bütün peygamberlerin ve evliya zatların küllî ruhları belirlenmiş ve onlardan da her birine tabi olan ümmetlerin cüz'î ruhları belirlenmiştir. Ve akıl ruhun sıfatı olduğundan, bu Muhammedî ruha "akl-ı küll" (evrensel akıl) de derler. "Halife-i ûlâ" (ilk halife), "tercümân-ı ilâhî” (ilahi tercüman), “miftâh-ı vücûd" (varlığın anahtarı), "kalem-i îcâd" (yaratma kalemi), "cünd-i ervâh" (ruhlar ordusu) sıfatlarıyla da nitelerler. Şimdi bu cüz'î ruhların cüz'î akılları, kendilerinin tabi olduğu küllî akıldandır. Ve onlar "gölge", ve tabi oldukları insân-ı kâmil "gül dalı" mesabesindedir. Ve bu gül dalı, gül ağacı mesabesinde olan küllün küllü olan Muhammedî ruha bağlıdır.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-i hakîkî-i Hak ahadiyet, vahdet, vâhidiyet mertebelerinde vitriyyet üzere olup libâs-ı gayriyyet ile mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıfdır. Ve bu şefiyyet küllü'l-küll olan rûh-i Muhammedî ile zâhirdir. Binâenaleyh, bu şef'iyyet ve isneyniyet bir emir ve bir şe'n-i ilâhîden ibaretdir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de, وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni, “Sana rûhdan suâl ediyorlar. "Rabbimin emir ve şe'nidir!" diye cevab ver!" buyurulur. Bâdehû küllü'l-küll olan bu rûh-i Muhammedî'de bilcümle enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyin olmuş ve onlardan dahi her birine tâbi' olan ümemin ervâh-i cüz'iyyeleri taayyün etmişdir. Ve akıl rûhun sıfatı olduğundan, bu rûh-i Muhammedî'ye "akl-ı küll" dahi derler. "Halîfe-i ûlâ", "tercümân-ı ilâhî”, “miftâh-ı vücûd", "kalem-i îcâd", "cünd-i ervâh" sıfatlarıyla da tavsîf ederler. İm-di bu ervâh-ı cüz'iyyenin akl-ı cüz'îleri kendilerinin tâbi' olduğu akl-ı külldendir. Ve onlar "gölge", ve tâbi' oldukları insân-ı kâmil "gül dalı" mesâbesindedir. Ve bu gül dalı, gül ağacı mesâbesinde olan küllü'l-küll olan rûh-i Muhammedî'ye merbûtdur.

3629. Onun sâyesi nihayet onda fânî olur. Binâenaleyh, meylin ve cüst ü cû-nun sırrını bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Onun gölgesi sonunda onda yok olur. Bu sebeple, meylin ve arayışın sırrını bilir.

Yani, insân-ı kâmilin ruhunun ve aklının bir parçası ve gölgesi olan ve aşırı bir meylle bu insân-ı kâmile yönelen Hakk Yolcusu, sonunda bu aşırı meylinin sonucu olarak o kâmilde yok olur ki, buna sûfîlerin dilinde "fenâ fi'ş-şeyh" (şeyhte yok olma) derler. İşte bu "fenâ" (yok olma) sonucunda Hakk Yolcusu o kâmile olan meylinin sırrını ve hikmetini ve arayışının aslını bilir ve anlar.

Ya'ni, insân-ı kâmilin rûhunun ve aklının cüz'ü ve sâyesi olan ve meyl-i müfrit ile bu insân-ı kâmile meyleden sâlik, âkıbet bu ifrât-ı meylinin netîce- si olarak o kâmilde fânî olur ki, buna lisân-ı sûfiyyede "fenâ fi'ş-şeyh" derler. İşte bu "fenâ" neticesinde sâlik o kâmile olan meylinin sırrını ve hikmetini ve cüst ü cûsunun aslını bilir ve anlar.

3630. Ey iyi talihli! Ağacın dalının gölgesi, eğer bu ağaç kımıldamazsa ne va-[3645] kit kımıldar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Ey iyi talihli! Ağacın dalının gölgesi, eğer bu ağaç kımıldamazsa ne zaman kımıldar?

Ey ezelî yatkınlığı yüksek olan Hakk Yolcusu! Senin tâbi olduğun mürşid-i kâmil (olgun rehber), küllü'l-küll (bütünün bütünü) olan akl-ı Muhammedî (Hz. Muhammed'in aklı) ağacının dalıdır. Sen de bu dalın gölgesisin. Bu ağaç kımıldarsa dal da kımıldar ve dalın kımıldamasından sen de kımıldarsın. Yani sendeki bu aşırı eğilim senden değildir. Aksine seni harekete geçiren asıllardandır, demek olur.

"Ey isti'dâd-ı ezelîsi yüksek olan sâlik! Senin tâbi' olduğun mürşid-i kâmil, küllü'l-küll olan akl-ı Muhammedî ağacının dalıdır. Sen de bu dalın gölgesisin. Bu ağaç kımıldarsa dal dahi kımıldar ve dalın kımıldamasından sen dahi kımıldarsın." Ya'ni sendeki bu meyl-i müfrit senden değildir. Belki seni tahrîk eden asıllardandır, demek olur.

3631. O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. O Yaratıcı onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin.

Yani, insan ruhu önce cansız, sonra bitki, sonra hayvan mertebelerine geldi. Sonra onu Yaratıcısı tekrar insanlık mertebesine çekti ki, sen bu insanlık mertebesinde o Yüce Allah hazretlerinin gerçek tek varlığını bilir ve idrak edersin.

Bilinmeli ki, Âdem'in yaratılışı hakkında dört görüş vardır: Birincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve peygamber hadislerinin görünen anlamları üzerine değerli müfessirler tarafından açıklanan görüştür. Bunda ehl-i kitabın hepsi hemfikirdir. Kısaca açıklaması şudur: Yüce Allah hazretleri âlem yapısını bütün gereklilikleriyle yaratıp tamamladıktan sonra Âdem'in beden şeklini "hame-i mesnûn"dan, yani "yıllanmış, kokmuş çamur"dan düzenleyip ona ruh üfledi. Sonra onu cennetten çıkarıp yeryüzüne indirdi. Ve Havva'yı onun sol kaburga kemiğinden yarattı. Âdem ile Havva arasında üreme yoluyla Âdem oğulları türedi. Tefsir âlimlerinin görüşüne göre Âdem'in yaratılışından bu ana kadar yedi bin sene kadar bir süre geçmiştir.

İkincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve şerefli hadislerin bâtınî anlamları üzerine ilâhî sırları keşfeden muhakkikler (gerçekleri araştıran âlimler) tarafından açıklanan görüştür. Cenâb-ı Ni'metullah (k.s.) hazretleri Nuh sûresinde geçen وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) ["Allah sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir"] âyet-i kerîmesinin tefsirinde şöyle buyururlar: "Ey sizi yerden yaratıcı bir şekilde bitki olarak bitirdi ve sizi önce bitki türlerinden, sonra hayvan ve sonra da iman ve marifete (Allah'ı bilmeye) elverişli insan oluncaya kadar terbiye etti. Sonra da beşeriyet rütbesinden hilafet ve ilâhî temsilcilik mertebesine yükselmeniz ve göz görmedik, kulak işitmedik ve hiçbir beşer kalbine gelmedik şeye nail olmanız için size ağır yükümlülükler teklif etti." Bu tefsir bu şerefli beyitlerin anlamına tamamen uygundur.

Üçüncüsü, Âdem tedricî olarak değil, aksine topraktan doğrudan yaratılmıştır. Bedreddin Simâvî (k.s.) Vâridât kitabında bu görüşü benimsemiştir.

Dördüncüsü, müstehasat (fosiller) incelemesine göre tabiat tarihi âlimlerinin görüşleridir. Bu dört görüşün ayrıntısı fakir tarafından Fusûsü'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde on birinci faslın on birinci vaslında yer almaktadır. Burada zikri uzun olur. Şimdi Âdem oğulları yeryüzünde zikredilen bu dört görüşten hangisiyle yaratılmış olursa olsun, yeryüzündeki yaratılmışların hepsinden üstün ve hepsinden değerli ve şereflidir. Bu yaratılış evrelerinden hiçbiri Yüce Allah'ın varlığını ve meleklerinin varlığını ve resullerini ve kitaplarını ve ahiret gününü ve kazâ ve kaderi ve ölümden sonra dirilişi inkâra sebep olamaz.

Ya'ni, rûh-i insânî evvelâ cemâd, ba'dehû nebât, ba'dehû hayvan mertebelerine geldi. Sonra onu Hâlık'ı tekrar insanlık mertebesine çekti ki, sen bu mertebe-i insanda o Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-i vâhid-i hakîkîsini bilir ve idrak edersin.

Ma'lûm olsun ki, hilkat-i Adem hakkında dört kavil vardır: Birincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzerine müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitabın cümlesi müttefikdir. Mücmelen beyânı budur ki: Hak Teâlâ hazretleri hey'et-i âlemi bütün levâzımı ile halk ve ikmâl buyurdukdan sonra Adem'in sûret-i cesedini "hame-i mesnûn"dan, ya'ni "yıllanmış, kokmuş çamur"dan tesviye edip ona rûh nefh etti. Sonra onu cennetden ihraç edip rûy-i zemîne indirdi. Ve Havvâ'yı onun dıl'-ı eyserinden yaratdı. Adem ile Havvâ arasında bi't-tenâsül nev'-i benî-Adem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Adem'den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet geçmişdir.

İkincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtınesi üzerine kâşif-i.esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkıkîn hazarâtı tarafından beyân buyurulan kavildir. Cenâb-ı Ni'metullah (k.s.) hazretleri sûre-i Nuh'da olan وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) ["Allah sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir"] âyet-i kerîmesinin tefsirinde şöyle buyururlar: ای انبتكم من الارض انباتا ابداعيا وصير كم انواعا واصنافا اولا من النبات ورباكم الى ان صرتم ثانيا حيوانا ثم انسانا قابلا للمعرفة والايمان ثم كلفكم بما كلفكم من التكاليف الشاقة لترتقوا من رتبة البشرية الى مرتبة الخلافة والنيابة الالهية وتفوزوا بما لا عين رأت ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni, "Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi. Ve sizi envâ' ve esnaf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma'rifete kābil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba'dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilafete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikānız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti." Bu tefsîr bu ebyât-ı şerîfenin meâline tamâmıyle mutâbıkdır.

Üçüncüsü, Adem istihâlât neticesinde tedrîci olarak değil, belki toprakdan defî olarak halk buyurulmuşdur. Bedreddin Simâvî (k.s.) kitâb-ı Vâridât'ında bu kavle zâhibdir.

Dördüncüsü, tedkîk-i müstehâsâta nazaran târîh-i tabîî ulemâsının kavilleridir. Bu akvâl-i erbaanın tafsili fakîr tarafından Fusûsü'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde on birinci faslın on birinci vaslında münderiçdir. Burada zikri uzun olur. İmdi nev'-i benî-Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan bu dört kavilden hangisi vechiyle halk edilmiş olursa olsun mahlûkāt-ı arziyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşrefdir. Bu etvâr-ı hilkatden hiçbirisi Allah Zülcelâl'in varlığı ve melâikesinin vücudunu ve resûllerini ve kitablarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba'de'l-mevt ba'si inkâra sebeb olamaz.

3632. Böyle iklîmden iklîme gitti. Akıbet şimdi akıl ve arif ve kavî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. Böylece iklimden iklime gitti. Sonunda şimdi akıllı, arif ve güçlü oldu.

İnsan ruhu, cansız, bitki ve hayvan iklimlerini dolaştı, sonra insanlık iklimine geldi. Ve insanlık ikliminde de önce nutfe (döllenmiş yumurta), sonra aleka (embriyo), sonra mudğa (bir çiğnem et parçası gibi) ve sonra insan şeklinde bir cenin olup anne rahminden doğdu; ve çocukluk, gençlik ve olgunluk hâllerini geçirip sonunda akıllı, arif, iri yapılı ve güçlü bünyeli oldu.

Rûh-i insânî cemâd ve nebât ve hayvan iklîmlerini dolaştı, sonra insâniyet iklîmine geldi. Ve insâniyet iklîminde dahi evvelâ nutfe, sonra aleka ve sonra mudğa ve sonra insan şeklinde bir cenîn olup rahm-i mâderden doğdu; ve çocukluk ve şebâbet ve kehl tavırlarını geçirip âkıbet âkıl ve ârif ve cesîm ve kaviyyü'l-bünye oldu.

3633. Ona evvelki akılları yad etmek yokdur. Bu akıldan dahi ona tahavvül etmek vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Ona önceki akılları hatırlamak yoktur. Bu akıldan dahi ona başka bir hale geçmek vardır.

İnsan ruhu, daha önce bulunduğu mertebelerdeki akılların derecesini idrak edemez ve hatırlayamaz. Ve ancak insanlık mertebesindeki aklın tavrına vakıf olur. Şimdi o insan ruhuna bu aklın tavrından dahi başka bir hale geçmek gerekir. Çünkü ruhun yolculuğu tamamlanmamıştır. Onun iniş mertebeleri olduğu gibi, yükseliş mertebeleri de zorunludur.

Rûh-i insânî evvelce bulunduğu merâtibdeki akılların derecesini idrâk ve tahattur edemez. Ve ancak mertebe-i insâniyyedeki aklın tavrına vakıf olur. İmdi o rûh-i insânîye bu aklın tavrından dahi tahavvül etmek îcâb eder. Zîrâ rûhun seferi tamam olmamışdır. Onun merâtib-i nüzülü olduğu gibi merâtib-i urûcu da zarûrîdir.

3634. Nihayet hırs ve taleb dolu olan bu akıldan kurtulur. Bü'l-aceb olan yüz binlerce akıl görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. Sonunda hırs ve istek dolu olan bu akıldan kurtulur. Şaşılacak yüz binlerce akıl görür.

Ruh, sonunda insanlık mertebesinde hırs ve istek ile dolu olan bu geçim aklından kurtulur. Ve bu akıl tavrının dışında olan ve çok şaşılacak bulunan birçok akıl görür. Çünkü bu geçim aklı, maddi âlemdeki tabiat kayıtları dairesinde hapsedilmiştir; ve zaman, mekân ve yönler ile sınırlıdır; ve bu akıl, zamanın genişlemesi ve mekânın dürülmesi gibi halleri uzak ve şaşılacak görür. Ruh bu akıldan kurtulduğu zaman, ona bu gibi haller şaşılacak gelmez.

Rûh nihâyet mertebe-i insâniyyede hırs ve taleb ile dolu olan bu akl-ı maâşdan kurtulur. Ve bu akıl tavrının hâricinde olan ve pek acîb bulunan birçok akıllar görür. Zîrâ bu akl-ı maâş âlem-i kesâfetteki kuyûd-ı tabîat dâiresinde mahbûsdur; ve zaman ve mekân ve cihât ile mukayyeddir; ve bu akıl bast-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi ahvâli baîd ve acib görür. Vaktâki rûh bu akıldan kurtulur, ona bu gibi ahvâl acîb gelmez.

3635. Gerçi uyumuş oldu ve evvelden nâsî oldu. Onu kendi nisyanı içinde ne vakit bırakırlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Gerçi uyumuş oldu ve öncesiz olarak unutucu oldu. Onu kendi unutkanlığı içinde ne zaman bırakırlar!

Gerçi insan ruhu bu beşeriyet mertebesinde önceki hâlini unutucu oldu ve bu mertebenin tavrı içinde uyumuş oldu ve gaflete düştü. Fakat onu kendisinin bu unutkanlığı içinde asla bırakmazlar.

Gerçi rûh-i insânî bu beşeriyet mertebesinde evvelki hâli unutucu oldu ve bu mertebenin tavrı içinde uyumuş oldu ve gaflete düştü. Fakat onu kendinin bu unutkanlığı içinde asla bırakmazlar.

3636. Tekrar onu o uykudan uyanıklığa çekerler ki, âlemin re'yi üzerine rîşhand eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Onu tekrar o uykudan uyanıklığa çekerler ki, âlemin görüşü üzerine alay eder.

O ruhu tekrar bu beşeriyet mertebesinde dalmış olduğu gaflet uykusundan uyandırırlar. Uyandıktan sonra uykuda olanların görüş ve fikri ile alay eder. "Rîş-hand", sakala gülme anlamında birleşik sıfattır, alay etmekten kinayedir. Uykuda olmak, geçim aklının tavrı dairesinde sınırlı olmaktır. Bu aklın tavrında hapsolmuş olanlar, delilcilerdir. Ve uykudan uyananlar keşif ehli olup onlar eşyanın hakikatlerini görürler ve delilcilerin zayıf muhakemeleriyle alay ederler. Nasıl ki filozoflar olağanüstü olayları inkâr ederler ve zahir uleması dahi kendi akıl tavırları dairesinde Kur'an'a anlamlar verip hakikat ehlini kendilerine güldürürler. Ve gafletten uyananlar derler

"O rûhu tekrar bu beşeriyet mertebesinde dalmış olduğu gaflet uykusundan uyandırırlar. Uyandıkdan sonra uykuda olanların re'y ve fikri ile istihzâ eder." "Rîş-hand", sakala gülücü ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir, istihzâ etmekden kinâyedir. Uykuda olmak akl-ı maaşın tavrı dâiresinde mukayyed olmakdır. Bu aklın tavrında mahbûs olanlar ehl-i istidlâldir. Ve uykudan uyananlar ehl-i keşf olup onlar hakāyık-i eşyayı görürler ve ehl-i istidlâlin muhâkemât-ı sakîmeleriyle istihzâ ederler. Nitekim feylesoflar havârık-ı âdâtı münkir olurlar ve ulemâ-i zâhir dahi kendi tavr-ı akılları dâiresinde Kur'ân'a ma'nâlar verip ehl-i hakîkati kendilerine güldürürler. Ve gafletden uyananlar derler

3637. Ki: “Rüyada yediğim şey ne gam idi! Niçin doğru haller bana feramuş oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Ki: "Rüyada yediğim şey ne gam idi! Niçin doğru haller bana feramuş oldu?"

Ki, "Rüyada yediğim gam ve keder ne gam ve keder idi! Niçin uyanıklığın doğru olan hallerini unuttum da bu rüya âleminin hayallerine daldım?"

Ki, “Rü'yâda yediğim gam ve gussa ne gam ve gussa idi! Niçin uyanıklığın doğru olan ahvâlini unuttum da bu rü'yâ âleminin hayallerine daldım?"

3638. "Niçin bilmedim ki, o gam ve i'tilâl uyku fiilidir ve firîb ve hayaldir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. "Niçin bilmedim ki, o gam ve illetli olma uyku fiilidir ve aldatma ve hayaldir?"

"İ'tilal", illetli olmak, bahane getirmek ve bir kimseyi işinden alıkoymak demektir. Burada önceki anlam uygundur. Yani, "Ben niçin o gamın ve gamla illetli olmanın uyku fiili ve rüya hali olduğunu, ancak bir aldanma ve hayal olduğunu bilmedim de boş yere azap çektim?"

"İ'tilal", illetli olmak, bahâne getirmek ve bir kimseyi işinden alıkoymak demekdir. Burada evvelki ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Ben niçin o gamın ve gamla ma'lûl olmanın uyku fiili ve rü'yâ hâli olduğunu ancak bir aldanma ve hayâl olduğunu bilmedim de beyhûde yere muazzeb oldum?"

3639. Kezalik dünya ki, uyuyanın rüyasıdır, uyumuş olan kimse zanneder ki, bu muhakkak daimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Aynı şekilde dünya da uyuyanın rüyasıdır; uyumuş olan kimse, bunun kesinlikle sürekli olduğunu zanneder.

Bu şerefli beyitte, "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifiyle ve şu hadis-i şerife işaret buyurulur.

Cabir ibn Abdullah (r.a.) buyurur: "Bize beyaz yüzlü ve üzerinde beyaz elbise olan bir adam geldiği vakit, (S.a.v.)'in yanında idim.

"Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Ve aleyke's-selâm ve rahmetullah!" buyurdu.

"Dünya nedir?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir" buyurdu.

"Bir adam orada nasıl olur?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Kafileye talip olan gibi hatırlanıcıdır" buyurdu.

"Orada karar ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Kafileden geri kalanın geri kalış miktarı kadardır" buyurdu.

"Dünya ve ahiret arası ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz: "Bir göz yumması kadardır" buyurdu. Ardından adam gitti. Aleyhisselâm Efendimiz buyurdu ki: "Bu Cebrail'dir. Sizi dünyadan perhiz ettirmek ve ahirete teşvik etmek için size geldi" buyurdu.

Bu beyt-i şerîfde الناس نيام واذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, “Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” hadîs-i şerîfiyle şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur.

Câbir ibn Abdullah (r.a.) buyurur: كنت عند النبى صلى الله عليه و سلم اذ جاءه رجل ابيض الوجه وعليه ثياب بيض فقال السلام عليك يا رسول الله قال عليه السلام و عليك السلام ورحمة الله فقال ما الدنيا ؟ قال عليه السلام الدنيا كحلم النائم فقال فكيف يكون الرجل فيها ؟ قال عليه السلام متشمر كطالب القافلة وقال فكم القرار فيها ؟ قال عليه السلام كقدر تخلف المختلف عن القافلة فقال فكم ما بين الدنيا والاخرة قال عليه السلام غمضة عين فذهب الرجل فقال عليه السلام هذا جبرائيل اتاكم ليزهدكم عن الدنيا ويرغبكم في الآخرة ya'ni, "Bize beyaz yüzlü ve üzerinde beyaz elbise olan bir adam geldiği vakit, (S.a.v.) in yanında idim.

"Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Ve aleyke's-selâm ve rahmetullah!" buyurdu.

"Dünya nedir?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" buyurdu.

"Bir adam orada nasıl olur?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Kāfileye tâlib olan gibi hatırlanıcıdır" buyurdu.

"Orada karâr ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz:

"Kāfileden geri kalanın geri kalış mikdârıdır" buyurdu.

"Dünyâ ve âhiret arası ne kadardır?" dedi. Aleyhisselâm Efendimiz: "Bir göz yumması kadardır" buyurdu. Müteâkıben adam gitti. Aleyhisselâm Efendimiz buyurdu ki: "Bu Cebraildir. Sizi dünyâdan perhîz ettirmek ve âhirete tergîb etmek için size geldi" buyurdu.

3640. Nihayet ansızın ecel sabahı gelir, zan ve dagal zulmetinden kurtulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Sonunda ansızın ecel sabahı gelir, zan ve hile karanlığından kurtulur.

Dünya rüyasına dalmış olan gafil kişinin sonunda ansızın ecel sabahı gelir, o zaman bu derin uykudan uyanır. Aslında yok hükmünde olup var zannettiği dünyevî hayallerin hilesinin ve aldatıcılığının karanlığından kurtulur.

Dünyâ rü'yâsında müstağrak olan gāfilin nihâyet ansızın ecel sabâhı gelir, o vakit bu derin uykudan uyanır. Hadd-i zâtında ma'dûm hükmünde olup mevcûd zannettiği hayâlât-ı dünyeviyyenin dagalinin ve hîlesinin zulmetinden kurtulur.

3641. Kendinin müstakarrını ve yerini gördüğü vakit, o kendi gamlarından dolayı onu gülme tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. Kendisinin yerleşeceği yeri ve makamını gördüğü zaman, kendi gamlarından dolayı onu gülme tutar.

Ölen kişi, kendisinin yerleşeceği yeri ve kendisine özgü olan makamı gördüğü zaman, dünyanın sadece hayalden ibaret olan hâllerine üzülüp gam çektiğine şaşırır; ve bu şaşırma sebebiyle onu gülme tutar.

Ölen kimse kendinin mahall-i istikrârını ve kendine mahsûs olan makāmı gördüğü vakit dünyanın mahz hayâlden ibaret olan ahvâline müteessir olup gam çektiğine taaccüb eder; ve bu taaccüb sebebiyle onu gülme tutar.

3642. İyi ve kötü her ne şey rüyada görür isen, mahşer gününde bir bir zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. İyi ve kötü her ne şeyi rüyada görürsen, mahşer gününde bir bir ortaya çıkar.

Yani, dünyada uyuduğun zaman birtakım rüyalar görürsün ve birtakım fiillerin meydana gelir. Uyandığın zaman o rüyayı da yorumlatırsın. Yorumcu, uyanıklık hâlinde sana meydana gelecek olan durumları açıklar. Bunun gibi bu dünyadaki uyanıklık hâli de ahirete göre uykudan ibarettir; ve gördüğün şekiller ve fiiller de rüyadır. Bu sebeple bu dünya rüyasında iyi ve kötü her neyi görürsen, onların yorumu mahşer gününde bir bir ortaya çıkar.

Ya'ni, dünyâda uyuduğun vakit birtakım rü'yâlar görürsün ve birtakım ef'âlin vukū' bulur. Uyandığın vakit o rü'yâyı da ta'bîr ettirirsin. Muabbir uyanıklık hâlinde sana vâki' olacak olan ahvâli beyân eder. Bunun gibi bu dünyadaki uyanıklık hâli de âhirete nazaran uykudan ibaretdir; ve gördüğün suver ve ef'âl dahi rü'yâdır. Binâenaleyh bu dünyâ rü'yâsında iyi ve kötü her neyi görürsen onların ta'bîri mahşer gününde bir bir zahir olur.

3643. Bu cihân uykusunda yaptığın şey uyanıklık vaktinde sana aşikâr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Bu dünya uykusunda yaptığın şey uyanıklık vaktinde sana aşikâr olur.

Bu dünya uykusunda senden ortaya çıkan fiillerin yorumu, uyanıklık hâli olan ölüm vaktinde sana görünür.

Bu dünyâ uykusunda senden zâhir olan ef'âlin ta'bîri uyanıklık hâli olan ölüm vaktinde sana zahir olur.

3644. Hatta zannetme ki, bu kötüyü bu uyku içinde yapmak vardır ve senin için ta'bîr yokdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. Hatta zannetme ki, bu kötüyü bu uyku içinde yapmak vardır ve senin için yorumu yoktur.

Yani, bu dünya uykusu içinde yaptığın kötü fiilin hakikat âleminde yorumu yoktur zannetme!

Ya'ni, bu dünyâ uykusu içinde yaptığın fenâ fiilin âlem-i hakikatde ta'bîri yokdur zannetme!

3645. Ey esîr üzerine zulmedici kimse! Ta'bîr günü belki o gülme, ağlama ve inleme olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Ey esir üzerine zulmedici kimse! Yorum günü aksine o gülme, ağlama ve inleme olur.

Ey âciz bir esire zulmeden kimse! Yorum günü olan mahşer gününde, senin bu dünya rüyasındaki gülmen, ağlama ve inleme hâline dönüşür.

Ey âciz olan bir esîre zulmedici olan kimse! Ta'bîr günü olan rûz-i mahşerde senin bu dünyâ rüyasındaki gülmen, ağlama ve inleme hâline mübeddel olur.

3646. Ağlamayı ve derdi ve gamı kendinin zârîliğini kendinin uyanıklığında şadımanlık bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Ağlamayı, derdi ve gamı, kendi zayıflığını uyanıklığında sevinç bil!

Dünya hayatında görülen rüyalar aksine yorumlandığı gibi, bu dünyanın halleri de ahirete göre aynı şekilde aksine yorumlanır. Örneğin, bu dünyadaki ağlamayı, derdi, gamı ve kendi zayıflığını, uyanıklık hali olan ölüm vaktinde sevinç bil!

Hayât-ı dünyada görülen rü'yâlar aksine ta'bîr olunduğu gibi bu dünyânın ahvâli de âhirete nazaran kezâ aksine ta'bîr olunur. Meselâ bu dünyâdaki ağlamayı ve derdi ve gamı ve kendinin zaîfliğini uyanıklık hâli olan ölüm vaktinde şâdımanlık bil!

3647. Ey Yusuf'ların derisini yırtmış olan! O ağır uykudan kurt kalkarsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. Ey Yusuf'ların derisini yırtmış olan! O ağır uykudan kurt kalkarsın.

"Yusuflar"dan kasıt, mazlumlardır. Yani, "Ey bu dünya hayatında mazlumlara zulmetmiş olan kimse, ağır uyku mesabesinde olan bu dünya hayatından ölüm vasıtasıyla ayrılıp uyandığın zaman, kurt olarak kalkarsın ve berzah hayatında kurt suretleriyle azap görürsün."

"Yûsuflar"dan murâd, mazlûmlardır. Ya'ni, "Ey bu hayât-ı dünyeviyyesinde mazlûmlara zulmetmiş olan kimse, ağır uyku mesâbesinde olan bu hayât-ı dünyâdan ölüm vâsıtasıyla ayrılıp uyandığın vakit, kurt olarak kalkarsın ve hayât-ı berzahiyyen kurt sûretleriyle muazzeb olur."

3648. Senin huyların bir bir kurtlar olmuşdur. Gazabdan senin a'zânı yırtarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Senin huyların bir bir kurtlar olmuştur. Gazaptan senin uzuvlarını yırtarlar.

Yani, "Senin kinlerden ibaret olan ahlakından her biri kurtlar şekline girmiştir. Berzah hayatında sana musallat olup öfkeli bir şekilde saldırarak senin uzuvlarını yırtarlar." Bu anlam, ikinci cildin 959 numarasına denk gelen,

[yani "Mahşer vaktinde her bir arıza (geçici durum) için bir şekil vardır; her bir arızanın şekline sıra vardır."] yüce beytinde açık bir şekilde açıklanmıştır.

Ya'ni, "Senin garazlardan ibaret olan ahlâkından her biri kurtlar sûretine girmişdir. Hayât-ı berzahiyyede sana musallat olup öfkeli bir sûrette hücum ederek senin a'zânı yırtarlar." Bu ma'nâ II. cildin 959 numarasına müsâdif olan,

[ya'nî "Vakt-i mahşerde her bir araza bir sûret vardır; her bir arazın sûretine nevbet vardır."] beyt-i şerîfinde açık bir sûrette îzâh edilmişdir.

3649. Kısasda senin ölümünden sonra kan uyumaz. Sen deme ki öldüm ve halâs bulurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Kısasta senin ölümünden sonra kan uyumaz. Sen deme ki öldüm ve kurtulurum.

Bir kimse bir kimseyi haksız yere öldürdüğü zaman şeriat gereği kısas edilir. Ey zalim ve katil, sen bir kimseyi öldürüp kısas edildiğin zaman bil ki, maktulün kanı uyumaz. O, berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) faaliyetine devam eder. Bu sebeple sen deme ki, yaptığım öldürme fiilinin cezasını kısas edilmekle buldum ve öldüm, başka cezadan kurtuldum.

Bir kimse bir kimseyi haksız yere öldürdüğü vakit şer'an kısâs olunur. Ey zâlim ve kātil, sen bir kimseyi öldürüp kısâs olunduğun vakit bil ki, maktûlün kanı uyumaz. O âlem-i berzahda faâliyetine devam eder. Binâenaleyh sen deme ki, yaptığım fiil-i katlin cezâsını kısâs olunmakla buldum ve öldüm başka cezâdan kurtuldum.

3650. Bu peşin olan kısas hîle düzücülükdür. O kısasın darbesi indinde bu [3665] oyuncakdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Bu peşin olan kısas hile düzücülüktür. O kısasın darbesi yanında bu oyuncaktır.

Bu dünyada olan peşin kısas, tedbir tertibinden ibarettir. O ahiret hayatındaki kısasın darbesine oranla bir oyuncak mesabesindedir. Çünkü dünya kısasındaki elem ve azabın pek çok üstündedir.

Bu dünyâda olan kısâs-ı âcil tedbîr tertibinden ibaretdir. O hayât-ı uhreviyyedeki kısâsın darbesine nisbeten bir oyuncak mesâbesinde[dir]. Zîrâ dünyâ kısâsındaki elem ve azâbın pek çok fevkindedir.

3651. Bundan dolayı Hudâ dünyâya "laib" ta'bîr etmişdir. Zîrâ bu ceza o cezânın indinde oyundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. Bu sebeple Yüce Allah dünyaya "oyun" demiştir. Çünkü bu ceza, o cezanın yanında oyundur.

Bu şerefli beyitte, Hadîd Suresi'nde geçen, اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهْوٌ (Hadîd, 57/20) yani, "Biliniz ki, dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir!" ve Ankebût Suresi'nin sonunda geçen, وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) yani, "Bu dünya hayatı ancak boş meşgale ve çocuk oyunudur; ve ahiret evi ise ebedî hayattır. Eğer bilseler!" ayet-i kerimelerine işaret buyurulur. Yani, "Dünya hayatındaki cezaların ve elemlerin hafifliğinden dolayı Yüce Allah, zikredilen ayet-i kerimelerde dünyaya "oyun" demiştir."

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hadîd'de olan, اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهْوٌ (Hadîd, 57/20) ya'ni, "Biliniz ki, dünyâ hayâtı ancak oyun ve lehvdir!" ve sûre-i Ankebût'un âhirinde olan, وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya'ni, "Bu hayât-ı dünyâ ancak boş meşgale ve çocuk oyunudur; ve âhiret evi ise hayât-ı ebedîdir. Eğer bilseler!" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Hayat-ı dünyadaki cezâların ve elemlerin hiffetinden dolayı Hak Teâlâ dünyâya zikr olunan âyet-i kerîmelerde "oyun" ta'bîr buyurmuşdur."

3652. Zîrâ bir ceza cengin ve fitnenin teskînidir. O hadım etmek gibidir ve bu ise sünnet etmek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. Çünkü bir ceza, savaşın ve fitnenin yatıştırılmasıdır. O, hadım etmek gibidir ve bu ise sünnet etmek gibidir.

Çünkü bu dünyanın cezası, dünya ehli arasındaki yüzeysel kavga ve fitnenin yatıştırılması ve âlem düzeninin sağlanması içindir. Nitekim ayet-i kerimede, وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةُ (Bakara, 2/179) yani, "Sizin için kısasta hayat vardır" buyurulur. Zira şekil ve gaflet ehli ölümden korkarlar. Onları cana kıymaktan alıkoymak için kısas ve ölüm ile tehdit etmek gerekir. Kısas, şeriatte bu tedbir için konulmuştur. Fakat kısas ile katilin cezası düşmüş değildir. Onun ahirette de şiddetli bir cezası vardır. O ahiretin cezası, ihsa etmek yani bir kimsenin bütün üreme organlarını kesip hadım etmek gibidir. Ve bu dünyanın cezası ise, üreme organının ucundaki fazla deriyi kesip sünnet etmek gibidir. Sözün özü, ahiret azabı dünya azabına nazaran pek şiddetlidir. Nitekim hadis-i şerifte, ان ناركم هذه جزء من سبعين جزأ من نار جهنم yani, "Sizin bu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş cüz'ünden bir cüz'üdür" buyurulur.

Onun beyanındadır ki, cehennem halkı açtırlar ve Yüce Allah'a "Bizim rızıklarımızı semiz et ve çabuk bize eriştir, zira bizim sabrımız kalmadı!" diye feryat edicidirler.

Zîrâ bu dünyânın cezası ehl-i dünyâ arasındaki cidâl ve fitne-i sûrînin teskîni ve nizâm-ı âlemin te'mîni içindir. Nitekim âyeti kerîmede, وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةُ (Bakara, 2/179) ya'ni, "Sizin için kısâsda hayat vardır" buyurulur. Zîrâ ehl-i sûret ve gaflet ölümden korkarlar. Onları katl-i nefse cür'etden men' için kısâs ve ölüm ile tehdîd îcâb eder. Kısâs şerîatde bu tedbîr için mevzû'dur. Fakat kısâs ile kātilin cezası sâkıt değildir. Onun âhiretde de cezâ-i şedîdi vardır. O âhiretin cezâsı ihsâ etmek ya'ni bir kimsenin büsbütün âlât-ı tenâsüliyyesini kesip hadım etmek gibidir. Ve bu dünyânın cezâsı ise âlet-i tenâsülün ucundaki fazla deriyi kat' edip sünnet etmek gibidir. Velhâsıl azâb-ı âhiret azâb-ı dünyaya nazaran pek şedîddir. Nitekim hadis-i şerifde, ان ناركم هذه جزء من سبعين جزأ من نار جهنم ya'ni, "Sizin bu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş cüz'ünden bir cüz'üdür" buyurulur.

Onun beyânındadır ki, cehennemin halkı açtırlar ve Hak Teâlâ'ya "Bizim rızıklarımızı semiz et ve çabuk bize eriştir, zîrâ bizim sabrımız kalmadı!" diye feryad edicidirler

3653. "Ey Musa! Bu sözün nihayeti yokdur. Agah ol! O eşekleri otlarda bırak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. "Ey Musa! Bu sözün sonu yoktur. Uyanık ol! O eşekleri otlarda bırak!"

"Ey Musa!" ifadesiyle, bütün insân-ı kâmillere (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve özellikle de Pir Efendimizin yüce zâtına işaret buyrulur.

"Ey Mûsâ!” ta'bîriyle bilumûm insân-ı kâmillere ve bilhusûs cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîflerine işaret buyurulur.

3654. "Tâ ki o hoş alefden semiz olsunlar. Agah ol ki, bizim hışımlı kurtlarımız vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. "Tâ ki o hoş ottan semiz olsunlar. Bil ki, bizim hışımlı kurtlarımız vardır!"

Bu beyitlerde Hicr Sûresi'nin başlangıcında yer alan, ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا ويتمتعوا ويلههم الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) yani, "Bırak onları yesinler ve faydalansınlar ve emel onları meşgul etsin. Onlar yakında bileceklerdir!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Ey Musa, dünya hayatının zevklerine ve nefse ait hazlara dalmış olan eşek tabiatlı insanları kendi hallerine bırak, yiyip içip semizlensinler! Bizim berzahî (kabir) hayatlarında onlara öfke ile hücum edip yırtacak kurtlarımız vardır."

Bu beyitlerde sûre-i Hicr'in ibtidâsında vaki' olan, ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا ويتمتعوا ويلههم الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'ni, "Bırak onları yesinler ve menfaatlensinler ve emel onları meşgül etsin. Onlar yakında bileceklerdir!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ, hayât-ı dünyanın ezvâk ve huzûzâtına dalmış olan eşek meşrebindeki insanları kendi hallerine bırak, yiyip, içip semizlensinler! Bizim hayât-ı berzahiyyelerinde onlara öfke ile hücum edip yırtacak kurtlarımız vardır."

3655. Kendi kurtlarımızın feryadına mûkıniz. Bu eşekleri onların tu'mesi ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. Kendi kurtlarımızın feryadına aşinayız. Bu eşekleri onların yemi yaparız.

Yani, "Zalimlerin, arazlardan (geçici niteliklerden) ibaret olan ahlak ve fiilleri, kurt suretlerine bürünerek, azap yurdu olan cehennemde onların gelişini bekleyerek feryat ediyorlar. Biz onların feryadını kesinlikle biliyor ve işitiyoruz. Dünya hayatları sona erdikten sonra biz onları o kurtların yemi ve lokması yaparız."

Ya'ni, "Zâlimlerin arazlardan ibaret olan ahlâk ve ef'âlleri kurtlar sûretlerine mütemessil olup, dâr-ı azâb olan cehennemde onların vürûduna intizâren feryâd ediyorlar. Biz onların feryâdını muhakkak sûretde biliyoruz ve işitiyoruz. Hayât-ı dünyeviyyeleri munkatı' oldukdan sonra biz onları o kurtların tu'mesi ve lokması ederiz."

3656. Bu eşekleri senin dudağından bir hoş nefes kimyası, âdemî etmek ister.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. Bu eşekleri senin dudağından çıkan hoş bir nefes kimyası, insan yapmak ister.

"Ey Musa, senin ağzından çıkan ve kimya değerinde olan latif bir nefes ve söz, bu eşek sürülerini bu eşeklik sıfatından dönüştürüp insan yapmak ister."

"Ey Mûsâ, senin ağzından sudûr eden ve kimyâ mesâbesinde olan bir latîf nefes ve kelâm, bu eşek sürülerini bu eşeklik sıfatından tebdîl edip insan yapmak ister."

3657. Sen da'vet ile birçok lutuf ve cûd ettin. O eşeklerin talihi ve nasibi olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. Sen davet ile birçok lütuf ve cömertlik ettin. O eşeklerin talihi ve nasibi olmadı.

"Ey Musa, sen o eşek tabiatında olan gaflet ehli kişileri hayal âleminden hakikat âlemine davet edip onlar hakkında birçok lütuf ve keremlerde bulundun. Fakat onların talihi, ezelî yatkınlıkları ve nasibi olmadı."

"Ey Mûsâ, sen o eşek meşrebinde olan ehl-i gafleti âlem-i hayâlden âlem-i hakîkate da'vet edip onlar hakkında birçok lutuf ve keremler ettin. Fakat onların tâli'i ve isti'dâd-1 ezelîleri ve nasîbleri olmadı."

3658. İmdi ni'met yorganını ört, tâ ki onları çabuk bir gaflet uykusu götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. Şimdi nimet yorganını ört ki onları çabuk bir gaflet uykusu alsın götürsün!

Şimdi mademki onların hayalden hakikate dönme yatkınlığı yoktur, onların üzerine bu hayal âleminin nimetleri yorganını ört ki onlar derin bir gaflet uykusuna dalsınlar ve bu hayalî nimetlerde boğulsunlar!

"İmdi mâdemki onların hayâlden hakîkate dönmek isti'dâdı yokdur, onların üzerine bu âlem-i hayâlin ni'metleri yorganını ört, tâ ki onlar derin bir gaflet uykusuna dalsınlar ve bu niam-ı hayaliyyede müstağrak olsunlar!"

3659. "Tâ ki bu saf böyle bir uykudan sıçradıkları vakit şem' sönmüş ve sâkî gitmiş ola."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. "Tâ ki bu sıra böyle bir uykudan sıçradıkları vakit mum sönmüş ve sâkî gitmiş olsun."

"Rede", sıra anlamına gelir. Yani, "Tâ ki bu gaflet ehli sırası böyle derin bir uykudan sıçradıkları, yani dünyevî hayatları kesilip öldükleri vakit, fırsat mumu sönmüş ve marifet şarabının sâkîsi olan insân-ı kâmili de gitmiş görüp üzülsünler."

"Rede", saf ma'nâsınadır. Ya'ni, "Tâ ki bu ehl-i gaflet safı böyle derin bir uykudan sıçradıkları ya'ni, hayât-ı dünyeviyyeleri munkatı' olup öldükleri vakit, fırsat şem'i sönmüş ve ma'rifet şarabının sâkîsi olan insân-ı kâmili de gitmiş görüp teessüf edeler."

3660. "Onların tuğyanı seni hayretde tuttu. İmdi "Cezâhüm..."den büyük hasret içerler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. Onların azgınlığı seni hayrette bıraktı. Şimdi "Cezâhüm..."den büyük bir hasret içerler.

Birinci mısrada, Yusuf Suresi'nde yer alan حَتَّى إِذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذَبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا (Yusuf, 12/110) yani, "Vaktaki resuller ümitsizliğe düştüler ve yalanlandıklarını sandılar, onlara yardımımız geldi" ayet-i kerimesine işaret edilir. Yani, "Ey Musa, sen onları davet ettikçe onların azgınlığının artması seni hayrete ve ümitsizliğe düşürdü."

Ve ikinci mısra da, وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا (İnsan, 76/12) yani, "Ve onların sabırları sebebiyle cezaları cennet ve ipek elbiselerdir" ayet-i kerimesine işaret eder. Yani, "Ey Musa, sen onların azgınlıklarını görüp ümitsizliğe düşme! Onların ahiret hayatındaki cezaları, bu ayet-i kerimenin hükmünden mahrum kalmaları ve hasret şarabını içmeleridir."

Birinci mısra'da sûre-i Yusuf'da olan حَتَّى إِذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذَبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا (Yusuf, 12/110) ya'ni, "Vaktâki resûller me'yûs oldular ve onlar tekzîb olunduklarını zannettiler, onlara nusretimiz geldi" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ sen onları da'vet ettikçe onların azgınlığının ziyâdeleşmesi seni hayrete ve yeise düşürdü." Ve ikinci mısra' dahi, وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا (İnsân, 76/12) ya'ni, "Ve onların sabırları sebebiyle cezâları cennet ve harîr libâslardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ, sen onların tuğyanlarını görüp me'yûs olma! Onların hayât-ı uhrevîyyede cezaları bu âyet-i kerîmenin hükmünden mahrûmiyetleri ve hasret şarabını içmeleridir."

3661. "Tâ ki bizim adlimiz dışarıya ayak basa, cezâda her çirkine lâyık olanı vere!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. "Tâ ki bizim adaletimiz dışarıya ayak bassa, cezada her çirkine lâyık olanı verse!"

Bilinmeli ki, gerek dünya yurdu gerekse ahiret yurdu, ilahi isim ve sıfatların tecelli yeridir. Dünyada lütuf ve kahır eserleri iç içedir. Fakat ahirette lütuf tecellisinin yeri cennet ve kahır tecellisinin yeri de cehennemdir. Bu sebeple ahiret yurdu, Adl (adalet) ve Hakem (hüküm veren) isimlerinin hükümlerinin üstünlüğü altındadır. Ve Adl ism-i şerifinin gereği, herkese lâyığını vermek ve her hakkı hak sahibine ulaştırmaktır. Bu sebeple, dünyada nefislerini şeriat sınırı içinde tutanların cezası ve hakkı ahirette cennet, şeriat sınırını aşıp hayvanlar gibi başıboş hareket edenlerin cezası da cehennemdir. Nasıl ki ayet-i kerimede, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zilzal, 99/7-8) yani, "Zerre miktarı hayır işleyen onun karşılığı olan hayrı ve zerre miktarı şer işleyen de onun karşılığı olan şerri görür" buyurulur.

Ma'lûm olsun ki, gerek dâr-ı dünyâ ve gerek dâr-ı âhiret esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin meclâsıdır. Dünyâda lutuf ve kahır âsârı mümtezicdir. Fakat âhiretde tecellî-i lutfînin mahalli cennet ve tecellî-i kahrînin mahalli de cehennemdir. Binâenaleyh dâr-ı âhiret Adl ve Hakem isimlerinin ahkâm-ı galebesi altındadır. Ve Adl ism-i şerîfinin muktezâsı herkese lâyığını vermek ve her hakkı hak sahibine eriştirmekdir. Binâenaleyh, dünyâda nefislerini hadd-i şer'î dâhilinde habsedenlerin cezâsı ve hakkı, âhiretde cennet ve hadd-i şer'îyi tecavüz edip hayvanlar gibi mutlaku'l-inân hareket edenlerin cezâsı da cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zilzal, 99/7-8) ya'ni, "Zerre mikdârı hayır işleyen onun mukābili olan hayrı ve zerre mikdârı şer işleyen de onun mukābili olan şerri görür" buyurulur.

3662. Zîra o bir şehi ki, onu açık görmediler, maâşda gizli, onlar ile beraber idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. Çünkü o şah ki, onu açıkça görmediler, geçimde gizli, onlar ile beraberdi.

Çünkü gerçek şah olan Hakk'ı onlar bu dünya hayatlarında açıkça görmediler. Hâlbuki o gerçek şah, bâtın (iç) cihetinden bu dünya hayatlarında ve geçimde onlar ile beraberdi. Nasıl ki ayet-i kerimede, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) yani, "Nerede olsanız, O sizinle beraberdir" buyurulur. Bilinmeli ki, ehl-i zâhir (dış görünüşe önem verenler) "Hak Teâlâ bu eşyayı ilmiyle kuşatmıştır" derler ve zâtî kuşatmayı kabul etmezler. Hâlbuki ilim sıfattır, sıfatın mevsuf (sıfatın sahibi) olan zâttan ayrılmasını açıklayamadıkları hâlde bu inançlarında ısrar ederler. أَنَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) yani, "Âgâh ol, O her şeyi kuşatmıştır" ayet-i kerimesini ilmî kuşatma ile yorumlarlar. Bunların ilmî zevkleri sıfata kadardır ve varlık sırrına vukufiyetleri (derin bilgileri) yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimiz aşağıdaki misaller ile zâtî kuşatmaya irşad (doğru yolu gösterme) buyururlar.

“Zîrâ şâh-ı hakîkî olan Hakk'ı onlar bu hayât-ı dünyeviyyelerinde açık görmediler. Halbuki o şâh-ı hakîkî bâtın cihetinden bu hayât-ı dünyeviyyelerinde ve maâşda onlar ile beraber idi." Nitekim âyet-i kerimede, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni, "Nerede olsanız, O sizinle beraberdir" buyurulur. Ma'lûm olsun ki, ehl-i zâhir "Hak Teâlâ bu eşyayı ilmiyle muhîtdir" derler ve ihâta-i zâtiyyeyi kabul etmezler. Halbuki ilim sıfatdır, sıfatın mevsûf olan zâtdan infikâkini îzâh edemedikleri halde bu i'tikādlarında ısrâr ederler. أَنَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) ya'ni, "Âgâh ol, O herşeyi muhîtdir" âyet-i kerîmesini ihâta-i ilmiyye ile te'vîl ederler. Bunların zevk-i ilmîleri sıfata kadardır ve sırr-ı vücûda vukūfları yokdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki misâller ile ihâta-i zâtiyyeye irşâd buyururlar.

3663. Nitekim akıl seninle beraberdir. Her ne kadar senin bu görmen ondan kāsır ise de senin tenin üzerine yüksekden nazar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Nasıl ki akıl seninle beraberdir. Her ne kadar senin bu görmen ondan eksik ise de senin bedenin üzerine yüksekten bakar.

"Müşrif", burada "yüksekten bakan" anlamındadır. Yani, "Hakk'ın beraberliğinin misali şudur ki, senin aklın nerede olursan ol seninle beraberdir. Böyle olmakla beraber senin bu görünen gözün onu görmekten acizdir. 'İşte benim aklım budur!' diye gösteremezsin. Fakat, o akıl senin cismin üzerinde senin fiillerine yüksekten bakar."

"Müşrif", burada "yüksekden nazar edici" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Maiyyet-i Hakk'ın misâli budur ki, senin aklın her nerede olsan seninle beraberdir. Böyle olmakla beraber senin bu zâhir gözün onu görmekden âcizdir. "İşte benim aklım budur!" diye gösteremezsin. Fakat, o akıl senin cismin üzerinde senin efâline yüksekden nazar eder."

3664. Ey filân, senin sükûnundan ve hareketinden imtihan vaktinde onun görmesi kāsır değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Ey filan, senin duruşundan ve hareketinden imtihan vaktinde onun görmesi eksik değildir!

Yani, ey kişi! Akıl senin üstünden senin duruşunu ve hareketini gözetler. Hareket gerektiren yerde seni harekete ve duruş gerektiren yerde de duruşa davet eder. Bu sebeple sen onu görmediğin hâlde daima o seni görür.

Ya'ni, ey kimse! Akıl senin fevkinden senin sükûnunu ve hareketini murâkabe eder. Hareket îcâb eden yerde seni harekete ve sükûn îcâb eden yerde de sükûna da'vet eder. Binâenaleyh sen onu görmediğin halde dâimâ o seni görür.

3665. Eğer o aklın Hâlık'ı dahi seninle beraber olursa ne acibdir? Sen niçin câiz kılıcı değilsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Eğer o aklın Yaratıcısı da seninle beraber olursa ne şaşılacak şeydir? Sen niçin caiz kılıcı değilsin?

Eğer o aklın zâtı seninle beraber olduğu gibi o aklın Yaratıcısı'nın zâtı da seninle beraber olursa şaşılacak bir hâl midir? Niçin zâtî kuşatmayı caiz görmezsin de Kur'an ayetlerini yorumlayıp "Hakk'ın eşyayı kuşatması ilmî bir kuşatmadır" dersin ve Kaf Suresi'nde olan وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ ونعلم ما توسوس به نفسه ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) yani, "Biz insanı yarattık, onların nefislerinin ilka ettiği vesveseyi biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" ayet-i kerimesi, açık bir şekilde zâtî kuşatmayı beyan buyurduğu hâlde onu yorumlarsın.

Eğer o aklın zâtı seninle beraber olduğu gibi o aklın Hâlıkı'nın zâtı dahi seninle beraber olursa taaccübe şâyân bir hal midir? Niçin ihâta-i zâtiyyeyi câiz görmezsin de âyât-ı kur'âniyyeyi te'vîl edip "Hakk'ın eşyayı ihâtası ihâta-i ilmiyyedir" dersin ve sûre-i Kāf'da olan وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ ونعلم ما توسوس به نفسه ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kāf, 50/16) ya'ni, "Biz insanı yarattık, onların nefislerinin ilkā ettiği vesveseyi biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi, sarīh bir sûretde ihâta-i zâtiyyeyi beyân buyurduğu halde onu te'vîl edersin.

3666. Akıldan gafil olur, fenâlık üzerinde dolaşır. Ondan sonra onun aklı melâmet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Akıldan gafil olur, kötülük üzerinde dolaşır. Ondan sonra onun aklı kınar.

Örneğin bir kimse, aklın kendisini denetlediğinden gafil olur. Bu aklın tavrı dışında bir kötülük tarafında dolaşır. Ondan sonra akıl içinden onu "Niçin bu kötülüğü yaptın? Bunun neticesi böyle bir vahim durum doğurur" diye kınar.

Meselâ bir kimse aklın kendisini murâkābe ettiğinden gāfil olur. Bu aklın tavrı hâricinde bir fenâlık tarafında dolaşır. Ondan sonra akıl içinden onu "Niçin bu fenâlığı yaptın? Bunun neticesi böyle bir vehâmet tevlîd eder" diye levm eder.

3667. Sen aklından gafil oldun. Akıl değil. Zîrâ melâmet etmeklik onun huzurundandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Sen aklından gafil oldun. Akıl değil. Çünkü kınamak onun huzurundandır.

Sen aklının seni murakabe ettiğinden (gözetlediğinden) gafil oldun. Fakat akıl, seni murakabeden gafil değildir. Çünkü senin yaptığın kötülüğü kınaması onun huzurundan kaynaklanır.

Sen aklının seni murâkabe ettiğinden gāfil oldun. Fakat akıl, seni murâkabeden gafil değildir. Zîrâ senin yaptığın fenâlığı melâmet etmesi onun huzûrundan münbaisdir.

3668. Eğer hazır olmasa idi ve gāfil olsa idi, melâmet hususunda ne vakit sana bir tokat vurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. Eğer hazır olmasa idi ve gafil olsa idi, kınama hususunda ne zaman sana bir tokat vurdu?

Eğer aklın senin fiillerini görücü olmasa idi, hiç sana kınama tokadını vurur muydu?

Eğer aklın senin efâlini görücü olmasa idi, hiç sana melâmet tokatını vurur mu idi?

3669. Ve eğer senin nefsin ondan gafil olmasa idi, ne vakit senin cünûnun ve harâretin böyle yapardı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. Ve eğer senin nefsin ondan gafil olmasa idi, ne zaman senin deliliğin ve hararetin böyle yapardı?

"Cünûn" (delilik), vehmin (sanının) aklı örtmesidir; ve "tefes", sıcak olmak ve sıcaklık demektir. Yani, "Eğer senin nefsin aklın huzur ve murakabesinden (gözetiminden) gafil olmasa idi, onun tavrının dışına çıkıp vehmin sevki ve nefsin harareti sebebiyle birtakım kötülükler yapar mıydın?"

“Cünûn", vehmin aklı setr etmesidir; ve "tefes", sıcak olmak ve sıcaklık. Ya'ni, "Eğer senin nefsin aklın huzûr ve murâkabesinden gāfil olmasa idi, onun tavrı hâricine çıkıp vehmin sevki ve nefsin harâreti sebebiyle birtakım fenâlıklar yapar mı idin?"

3670. Binaenaleyh sen ve senin aklın usturlab gibidir. Vücûd güneşinin kurbunu bundan bilirsin. [3685]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Bu sebeple sen ve senin aklın usturlap gibidir. Varlık güneşinin yakınlığını bundan bilirsin.

"Usturlap", güneşin terazisi anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Çünkü "ustur", terazi; "lab", güneş demektir. Güneşin yüksekliğini ve yakınlığını veya uzaklığını belirlemek için tam bir daire şeklindedir. Rivayete göre bu daire Batlamyus tarafından icat edilmiştir. Sonraları güneşin yüksekliği doksan dereceyi geçmediğinden çeyrek daire şekline dönüştürülmüştür. Bu şerefli beyitte insan varlığı ve onun aklı "usturlap"a, Hak Zâtı ise "güneş"e benzetilmiştir. Yani, "Usturlap ile güneşin yakınlığı bilindiği gibi, senin varlığın ve aklın ile de Hak varlığı güneşinin yakınlığı bilinir."

“Usturlab”, güneşin terâzisi ma'nâsına olarak lafz-ı Yunânî'dir. Zîrâ “ustur”, terâzi; “lâb”, güneş demekdir. Güneşin irtifâ'ını ve kurb ve bu'dunu ta'yîn için tam bir dâire şeklindedir. Rivâyete nazaran bu dâire Batlamyus tarafından îcâd edilmişdir. Sonraları şemsin irtifa'ı doksan dereceyi geçmediğinden rub'-ı dâire şekline irçâ' edilmişdir. Bu beyt-i şerîfde vücûd-i insânî ve onun aklı “usturlâb”a ve zât-ı Hak “güneş”e teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, “Usturlab ile güneşin kurbu bilindiği gibi, senin vücudun ve aklın ile de vücûd-i Hak güneşinin kurbu bilinir.”

3671. Senin aklının sana bî-çûn olan kurbu vardır. Solda ve sağda ve arkada veyâ yüz önünde değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. Senin aklının sana, nasılsız olan bir yakınlığı vardır. Solda ve sağda ve arkada veya yüz önünde değildir.

Sen aklının sana olan yakınlığını tanımlayamazsın. Çünkü onun yakınlığı ve beraberliği niteliksizdir ve ona bir yön belirlemek mümkün değildir.

Sen aklının sana olan yakınlığını ta'rîf edemezsin. Zîrâ onun yakınlığı ve beraberliği bî-keyfiyetdir ve ona bir cihet ta'yîni mümkin değildir.

3672. Şah için bî-çûn olan kurb niçin olmasın ki, akıl o yola bahis bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. Akıl o yola bahis bulmazken, şah için tarife sığmayan yakınlık niçin olmasın?

Mademki aklın zâtının tarife sığmayan bir yakınlığı vardır, o aklın Yaratıcısı olan gerçek şahın zâtının tarife sığmayan bir yakınlığı niçin olmasın ki? O Hakk'ın zâtının inceliğinin kemâlinden dolayı aklın ondan bahsetmeye asla yolu yoktur.

Mâdemki aklın zâtının ta'rife sığmayan bir yakınlığı vardır, o aklın Hâlık'ı olan şâh-ı hakîkînin zâtının ta'rîfe sığmayan bir yakınlığı niçin olmasın ki? O zât-ı Hakk'ın kemâl-i letâfetinden dolayı aklın ondan bahs etmeye aslâ yolu yokdur.

3673. Senin parmağında olan o hareket, parmağın önünde yahud onun arkasında yahud solunda ve sağında değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. Senin parmağında olan o hareket, parmağın önünde yahut onun arkasında yahut solunda ve sağında değildir.

Yani, hareketin parmağa tarife sığmayan bir bağlantısı ve yakınlığı vardır.

Ya'ni, hareketin parmağa ta'rîfe sığmayan ittisâli ve yakınlığı vardır.

3674. Uyku ve ölüm vaktinde ondan gider, uyanıklık vaktinde onun karîni olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. Uyku ve ölüm vaktinde ondan gider, uyanıklık vaktinde onun yakını olur.

O tarife sığmayan parmaktaki hareket uyku ve ölüm vaktinde parmaktan gider. Fakat uyanıklık vaktinde tekrar onun yakını ve yakını olur.

O ta'rîfe sığmayan parmakdaki hareket uyku ve ölüm vaktinde parmakdan gider. Fakat uyanıklık vaktinde tekrar onun karîni ve yakını olur.

3675. Senin parmağına ne yoldan geliyor ki, senin parmağın onsuz menfaat tutmaz?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. Senin parmağına ne yoldan geliyor ki, senin parmağın onsuz menfaat tutmaz?

O hareket senin parmağına hangi yoldan gelip gidiyor ve yakınlığı nasıl bir yakınlıktır, asla tanıma sığmaz. Çünkü o hareket olmasa senin parmağının asla sana faydası olmaz. Bilinmeli ki, organların hareketleri hayvanî ruhtan (canlılık veren ruh) kaynaklanır; ve bu hareket iki çeşittir. Birisi kasıtsızdır ve diğeri maksada bağlıdır. Örneğin uyuyan kimsenin vücudundaki hareketler kasıtsız ve hayvanî ruhun etkisiyledir. Fakat uyanıklık hâlindeki hareketler bir fikir ve arzudan kaynaklanır. Şimdi senin vücudunda organlarını hareket ettiren, hareket ettirenin sana olan yakınlığı ve beraberliği tanıma sığmaz ve nasıl olduğu bilinemez olursa, onları yaratan Yaratıcı'nın senin vücuduna yakınlığı ve tasarrufu elbette tanıma sığmaz.

“O hareket senin parmağına hangi yoldan gelip gidiyor ve yakınlığı nasıl bir yakınlıkdır, aslâ ta'rîfe sığmaz. Zîrâ o hareket olmasa senin parmağının asla sana faidesi olmaz.” Ma'lûm olsun ki, a'zânın harekâtı rûh-i hayvanîden münbaisdir; ve bu hareket iki nev'dir. Birisi kasıdsızdır ve diğeri maksada makrûndur. Meselâ uyuyan kimsenin vücûdundaki hareketler kasıdsız ve rûh-i hayvânînin te'sîriyledir. Fakat uyanıklık hâlindeki harekât bir fikir ve arzûdan münbaisdir. İmdi senin vücûdunda a'zânı tahrîk, muharrikin sana olan kurbu ve beraberliğini ta'rîfe sığmaz ve bî-çûn olursa onları halk eden Hâlık'ın senin vücuduna kurbu ve yakınlığı ve tasarrufu elbette ta'rîfe sığmaz.

3676. Gözün ve gözbebeğinin nûru, senin gözüne altı cihetden gayrı ne yoldan gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Gözün ve gözbebeğinin nuru, senin gözüne altı yönden başka hangi yoldan gelir?

Gözün ve gözbebeğinin nuru, ruhun bedene olan ilgisinin etkisindendir. Ve ruhun varlığa olan yakınlığını ve beraberliğini tanımlamak mümkün değildir. Çünkü tanıma sığan şeyler, altı yönle sınırlanmış olan nesnelerdir.

Gözün ve gözbebeğinin nûru, rûhun bedene olan taallukunun te'sîrinden-dir. Ve rûhun vücûda olan kurbunu ve beraberliğini ta'rîf etmek kābil değildir. Zîrâ ta'rîfe sığan şeyler altı cihetle mukayyed olan eşyâdır.

3677. Halk âlemi cihetler tarafınadır. Emir ve sıfat âlemini cihetsiz bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Halk âlemi yönler tarafınadır. Emir ve sıfat âlemini yönsüz bil!

Halk âlemi ve yoğunluk ve belirginleşmeler yeri yönler tarafınadır ve yönler ile sınırlıdır. Emir ve sıfat âlemini, yani anlam yerini, yönden arınmış bil.

Halk âlemi ve kesâfet ve taayyünât mevtını cihetler tarafınadır ve cihetler ile mukayyeddir. Emir ve sıfat âlemini ma'nâ mevtınını cihetden ârî bil.

3678. Ey sanem, âlem-i emri cihetsiz bil! Şübhesiz amir daha cihetsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. Ey put, emir âlemini yönsüz bil! Şüphesiz emreden daha yönsüz olur.

Ey maddî bedene sahip olan insan, anlamdan ibaret olan emir âlemini yönsüz bil! Şüphesiz bu emir âleminin emredicisinin zâtı daha yönsüz olur ve tarife sığmaktan münezzeh bulunur.

Ey cism-i unsurî sahibi olan insan, ma'nâdan ibaret olan âlem-i emri cihetsiz bil! Şübhesiz bu emir âleminin âmirinin zâtı daha cihetsiz olur ve ta'rîfe sığmakdan münezzeh bulunur.

3679. Akıl cihetsiz oldu ve Allâmü'l-beyân akıldan daha akıl ve candan daha candır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Akıl yönsüz oldu ve Allâmü'l-beyân (her şeyi en iyi bilen ve açıklayan) akıldan daha akıllı ve candan daha candır.

Akıl, letafetinin (inceliğinin) kemalinden (mükemmelliğinden) dolayı altı yön ile sınırlanmadı. Allâmü'l-beyân olan Hakk'ın şerefli zâtı ise, aklın Yaratıcısı olduğundan, akıldan daha latif (ince) ve candan daha latiftir. Bu sebeple, elbette yönlerle sınırlanmaktan münezzehtir (uzaktır, arınmıştır).

Akıl kemâl-i letâfetinden dolayı altı cihet ile mukayyed olmadı. Allâmü'l-beyân olan Hakk'ın zât-ı şerîfi ise, aklın Hâlık'ı olduğundan, akıldan daha latîf ve candan daha latîfdir. Binâenaleyh, elbette cihât ile mukayyed olmakdan münezzehdir.

3680. Bir mahlûk ona taalluksuz değildir. Ey amca, o taalluk bî çûndür. [3695]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Hiçbir yaratılmış ona ilgisiz değildir. Ey amca, o ilgi nasılsızdır (niteliksizdir).

Yani, "Her bir yaratılmışın Hakk'ın latif zâtına bir ilgisi vardır. Çünkü her bir yaratılmış o hakiki tek varlıkta oluşmuştur. Ve onların varlıkları ve görünüşleri hakiki değil, izafidir. Fakat onların bu oluşumlarının Hakk'ın zâtına olan ilgileri tarife sığacak bir şey değildir." Örneğin senin hayalin senin vücudunda oluşmuştur ve senin kılınmışındır (senin tarafında var edilmiştir) ve elbette sana bir ilgisi vardır. Fakat bu ilgiyi tarif etmek mümkün değildir. Çünkü senin her cüz'ünü parça parça etseler ve bu hayalini görmek isteseler hiçbir yerinde bulamazlar ve göremezler.

Ya'ni, "Her bir mahlûkun Hakk'ın zât-ı latîfine taalluku vardır. Zîrâ her bir mahlûk o vûcûd-i vâhid-i hakîkîde mütekevvindir. Ve onların varlıkları ve görünüşleri hakîkî değil, izâfidir. Fakat onların bu tekevvünlerinin zât-ı Hakk'a taallukları ta'rîfe sığar bir şey değildir." Meselâ senin hayalin senin vücudunda mütekevvindir ve senin mec'ûlündür ve elbette sana taalluku vardır. Fakat bu taalluku ta'rîf etmek mümkin değildir. Zîrâ senin her cüz'ünü parça parça etseler ve bu hayalini görmek isteseler hiçbir yerinde bulamazlar ve göremezler.

3681. Zîra ki ruhda fasl ve vasl olmaz. Vehim fasl ve vaslın gayrını düşünemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. Çünkü ruhta ayrılık ve bitişiklik olmaz. Vehim, ayrılık ve bitişikliğin dışındakini düşünemez.

Emir âleminden (Allah'ın "Ol!" emriyle var olan, maddî olmayan âlem) olan ruhta ayrılık ve bitişiklik olmaz, çünkü o bir anlamdır. Örneğin bir kâğıt üzerine "insan" kelimesi yazıldığı zaman, bu kelimeye ait olan anlam bu yazıya bitişik değildir. Eğer ona bitişik olsa, bu yazı yok edildiği zaman anlamının da yok olması gerekirdi; ve ondan ayrı da değildir. Çünkü bu yazıyı görünce anlamına geçilir. Bu sebeple, anlamın şekil hakkında ayrılığı ve bitişikliği söz konusu olamaz. Fakat vehim ve zan ancak ayrılık ve bitişiklik hâllerini düşünebilir.

Alem-i emirden olan rûhda ayrılık ve bitişiklik olmaz, zîra o ma'nâdır. Meselâ bir kâğıt üzerine "insân" kelimesi yazıldığı vakit, bu kelimeye taalluk eden ma'nâ bu nakşa bitişik değildir. Eğer ona bitişik olsa, bu nakış mahv edildiği vakit ma'nâsı da mahv olmak îcâb eder; ve ondan munfasıl ve ayrı da değildir. Zîrâ bu nakşı görünce ma'nâsına intikāl olunur. Binâenaleyh, ma'nânın sûret hakkında faslı ve vaslı mevzû'-i bahs olamaz. Fakat vehim ve zan ancak fasl ve vasl hallerini düşünebilir.

3682. Delil cihetinden faslın ve vaslın gayrına iz götür. Fakat alîl olan iz götürmek teskîn etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. Delil yönünden ayrılığın ve birleşmenin dışına iz sür. Fakat hasta olanı iz sürmek teskin etmez.

Yani, ruhun bedene olan ilgisinde, onun ayrılığının ve birleşmesinin dışında olan bir fikri takip et ve bu fikri güçlendirmek ve sağlamlaştırmak için delil ara ve örnekler düşün. Nasıl ki biz bu konuda o örnekleri verdik. Fakat aklı tabiatın hükümleriyle hasta olan kimselerin fikrini, bu deliller ve örnekler teskin etmez ve kandırmaz. O kimsenin fikrine ruhun cisme olan ilişkisinde ayrılık ve birleşmeden başka bir hâl sığmaz da der ki: "Ruh cisme ya bitişiktir ya da ayrıdır." Hint nüshalarında "alil" yerine "galil" geçmektedir. "Susamış olan kimse" demektir. Bu durumda anlam, "Hakikati idrak etmeye susamış olan kimseye, ayrılıktan ve birleşmeden başka olan bir hâli anlamak için delil yeterli değildir" demek olur. Bu anlamlar, şerefli beyitteki "delil"in ilmî ve fikrî delil olmasına göredir. Eğer "delil"den kastedilen, mürşid-i kâmil (olgun rehber) olursa anlam şöyle olur. Yani, "Vehim ve zan ancak cisimlerin, mekânın ve yönün gereklilikleri olan ayrılık ve birleşme hâllerini düşünebilir. Ey hakikatin idrakine susamış olan kimse! Sen hakikat yolunun delili ve rehberi olan mürşid-i kâmilden ayrılığın ve birleşmenin dışında olan hâli izle. Fakat, eksik istidat (yatkınlık) ile hasta olan kimseyi bu izleyiş de kandırmaz" demek olur.

Ya'ni, rûhun bedene taallukunda onun faslının ve vaslının gayrı olan bir fikri ta'kîb et ve bu fikri takviye ve tahkîm için delíîl ara ve misäller düşün. Nitekim biz bu bahisde o misâlleri îrâd ettik. Fakat aklı ahkâm-ı tabiat ile ma'lûl olan kimselerin fikrini, bu delîller ve misâller teskîn etmez ve kandır- maz. O kimsenin fikrine rûhun cisme olan alâkasında fasl ve vasldan gayrı bir hâl sığmaz da der ki: "Rûh cisme ya muttasıldır veyâ munfasıldır." Hind nüshalarında "alil" yerine "galil" vâki'dir. "Susamış olan kimse" demekdir. Bu sûretde ma'nâ, “İdrâk-i hakikate susamış olan kimseye fasıldan ve vasıl- dan gayrı olan bir hâli anlamak için delîl kâfî değildir" demek olur. Bu ma'nâ- lar beyt-i şerîfdeki "delil"in delîl-i ilmî ve fikrî olmasına göredir. Eğer "de- lil"den murâd, mürşid-i kâmil olursa ma'na şöyle olur. Ya'ni, "Vehim ve zan ancak levâzım-ı ecsâm ve mekân ve cihet olan fasl ve vasl hallerini düşüne- bilir. Ey hakikatin idrâkine susamış olan kimse! Sen hakikat yolunun delîli ve rehberi olan mürşid-i kâmilden fasl ve vaslın gayrı olan hâli izle. Fakat, is- ti'dâd-ı nâkıs ile ma'lûl olan kimseyi bu izleyiş de kandırmaz" demek olur.

3683. Eğer asıldan uzak isen, peyderpey nişân bul, tâ ki mertlik damarı seni vasl tarafına götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Eğer asıldan uzak isen, peyderpey nişân bul, tâ ki mertlik damarı seni vasl tarafına götüre!

Ey kimse, eğer sen düşünce olarak o hakiki asıl olan Hakk'ın zâtî kuşatıcılığından uzak isen, bu kuşatıcılık hakkında sürekli olarak delilde nişân ve alâmet ara ve bul! Tâ ki, mertlik ve insanlık damarı seni o asıla ulaşma tarafına götürsün. "Peybürden", "nişan bulmak" ve "izlemek" anlamındadır.

Ey kimse, eğer sen fikren o hakîkî asıl olan Hakk'ın ihâta-i zâtiyyesinden uzak isen, bu ihâta hakkında mütevâliyen delîlde nişân ve alâmet ara ve bul! Tâ ki, mertlik ve insanlık damarı seni o asla vusûl tarafına götürsün." "Peybürden", "nişan bulmak" ve "izlemek" ma'nâsınadır.

3684. Bu taalluka akıl nasıl iz götürür? Bu akıl, vaslın ve faslın bağlanmışıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Bu ilgiye akıl nasıl iz sürebilir? Bu akıl, vaslın (birleşme) ve faslın (ayrılma) bağlısıdır.

Bilinmeli ki, bu cüz'î akıl (sınırlı akıl), Hakk'ı ve eşyayı birbirinden ayrı görür. Hak ve eşya arasında yaratıcılık ve yaratılmışlık bağıntısından başka bir şey görmez. Onun için sırf tenzih (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırma) ehli, Hakk'ı bu eşyadan tamamen ayrı görür; ve onların aklı ancak ayrılığı kabul eder. Mücessime (Allah'a cisim isnat edenler) ve Hulûliye (Allah'ın yaratılmışlara hulûl ettiğini savunanlar) topluluğu da Hakk'ı bu eşyaya bitişik görürler. Halbuki önceki topluluk, eşyayı kendi gerçek varlığıyla var kabul ettikleri için gizli şirk içindedirler; ve ikinci topluluk da sırf cehalet içindedirler. Bu sebeple, bu iki topluluk vaslın ve faslın bağlısıdır. Bu cüz'î aklın bulabileceği işaret ve iz bu kadardır.

Ma'lûm olsun ki, bu akl-ı cüz'î, Hakk'ı ve eşyayı yekdiğerinden ayrı görür. Hak ve eşyâ arasında sâniiyyet ve masnûiyyet nisbetinden başka bir şey görmez. Onun için tenzîh-i sırf erbâbı Hakk'ı kâmilen bu eşyâdan ayrı görür; ve onların aklı ancak faslı kabûl eder. Ve Mücessime ve Hulûliye tâifesi de Hakk'ı bu eşyaya muttasıl görürler. Halbuki evvelki tâife eşyayı vücûd-ı nefsü'l-emri ile mevcûd bildikleri için şirk-i hafidedirler; ve ikinci tâife de cehl-i sırf içindedirler. Binâenaleyh, bu iki tâife vaslın ve faslın bağlanmışıdır. Bu akl-ı cüz'înin bulabileceği nişân ve iz bu kadardır.

3685. Bundan dolayı bize Mustafa, "Zât-ı Huda'da bahsi istemeyiniz!" diye vasiyet buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Bundan dolayı bize Mustafa, "Allah'ın Zâtı hakkında tartışmayın!" diye vasiyet etti.

Yani, cüz'î akıl, ayrılık ve birleşme hâllerinin bağımlısı olduğu için Âlemlerin Efendisi Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri bize `تفكروا في كل شيئ ولا تفكروا في ذات الله` yani, "Her şeyde tefekkür edin ve Allah'ın zâtında tefekkür etmeyin!" buyurur. Ve aynı şekilde `تفكروا في خلق الله ولا تفكروا فى الله فتهلكوا` yani "Allah'ın yaratmasında tefekkür edin ve Allah hakkında tefekkür etmeyin, helâk olursunuz!" buyurur. Çünkü, Yüce Allah'ın zâtı hakkında, "Acaba ne niteliktedir ve nasıldır ve nasıl bir varlıktır?" diye tefekkür etmek, bu tefekkürde derinleştikçe cüz'î aklın helâkine sebep olur ve insan çıldırır. Ve aynı şekilde `تفكروا في آلاء الله ولا تفكروا في الله` yani, “Allah'ın nimetlerini, yani isim ve sıfatlarını düşününüz; ve Allah hakkında tefekkür etmeyiniz!" buyurur. Bu sebeple Yüce Allah âyet-i kerîmede, `ويحذركم الله نفسه والله رءوف بالعباد` (Âl-i İmrân, 3/30) yani, "Yüce Allah sizi kendi nefsinden ve zâtından sakındırır. Ve Allah kullarına çok şefkatlidir" buyurur. Tam rahmeti ve kuşatıcı şefkatiyle kullarının fikirlerini boş yere yormamalarını emreder.

Ya'ni, akl-i cüz'î, fasl ve vasl hallerinin bağlanmışı olduğu için Server-i âlem Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hazretleri bize `تفكروا في كل شيئ ولا تفكروا في ذات الله` ya'ni, "Her şeyde tefekkür edin ve Allah'ın zâtında tefekkür etmeyin!" buyurur. Ve kezâ `تفكروا في خلق الله ولا تفكروا فى الله فتهلكوا` ya'ni "Allah'ın halkında tefekkür edin ve Allah hakkında tefekkür etmeyin, helâk olursunuz!" buyurur. Zîrâ, Allah Teâlâ'nın zâtı hakkında, "Acabâ ne keyfiyettedir ve nasıldır ve nasıl varlıkdır?" diye tefekkür etmek, bu tefekkürde müstağrak oldukça akl-ı cüz'înin helâkini mûcib olur ve insan çıldırır. Ve kezâ `تفكروا في آلاء الله ولا تفكروا في الله` ya'ni, “Allah'ın âlâsını, ya'ni esmâ ve sıfatın[da] düşününüz; ve Allah hakkında tefekkür etmeyiniz!" buyurur. Bu sebebden dolayı âyet-i kerîmede Hak Teâlâ hazretleri, `ويحذركم الله نفسه والله رءوف بالعباد` (Âl-i İmrân, 3/30) ya'ni, "Allah Teâlâ sizi kendi nefsinden ve zâtından tahzîr eder. Ve Allah kullarına Raûf'dur" buyurur. Rahmet-i kâmile ve re'fet-i şâmilesiyle kulları[nın] fikirlerini boş yere yormamalarını emreder.

3686. O ki, O'nun zâtında tefekkür etmeklikdir, hakikatde o nazar zâtda değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. O ki, O'nun zâtında tefekkür etmektir, hakikatte o bakış zâtta değildir.

Bilinmeli ki, Yüce Allah'ın şerefli zâtı, bütün kayıt ve bağıntılardan uzak, arınmış bir varlıktır. O varlığa işaret etmek üzere Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazretleri "mutlak varlık" tabirini kullanmıştır. Bu, kelâm âlemine özgü bir terimdir. Yoksa hakikatte o varlık, mutlakiyet kaydından dahi mutlak olandır. Bu sebeple, sonradan olan ilmin Kadîm Zât'a ilişmesi imkânsızdır. Bu hususta insanın ilmine ne gelirse, o yaratılmıştır ve o kişinin kılınmışıdır. Hak'ın Zât'ı ise bunların hepsinden uzaktır. Bu sebeple, o kişinin bakışı hakikatte Hak'ın zâtına değildir, aksine kendi vehminin icat ettiği anlama yöneliktir.

Ma'lûm olsun ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi bilcümle kuyûd ve izâfâtdan münezzeh olan bir varlıkdır. O varlığa işâret olunmak üzere cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretleri "vücûd-i mutlak" ta'bîr buyurmuşdur. Bu âlem-i kelâma mahsûs olan bir ıstılâh-dır. Yoksa hakikatde o varlık mutlakiyyet kaydından dahi mutlakdır. Binâenaleyh, Zât-ı Kadîm'e ilm-i hâdisin taalluku muhâldir. Bu hususda insanın ilmine ne vârid olursa o mahlûkdur ve o kimsenin mec'ûlüdür. Zât-ı Hak ise bunların cümlesinden münezzehdir. Binâenaleyh, o kimsenin nazarı hakikatde zât-ı Hakk'a değildir, belki kendi vehminin îcâd ettiği ma'nâyadır.

3687. Zîrâ o vehim yoldadır. İlâha kadar yüz binlerce perde geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Çünkü o vehim yoldadır. İlaha kadar yüz binlerce perde geldi.

Çünkü Zât hakkındaki hayali icat eden vehim yoldadır, zira mahluktur. Bu sebeple Allah'ın zâtına kadar yüz binlerce karanlık ve nurlu perde vardır. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur: `ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة لو انكشف لاحترقت سبحات وجهه ما انتهى اليه بصره` yani "Muhakkak Yüce Allah'ın nurdan ve karanlıktan yetmiş bin perdesi vardır. Eğer açığa çıksa, O'nun vechinin ve zâtının nuru, kendisine ulaşan görüşü yakar." Yani, zâtî tecellide ikilik kalmaz. Ve velayet şahı İmam Ali el-Mürtaza (k.v.) ve (r.a.) buyurur ki: كل ما يدركه عقلك فالله خالقه yani "Senin aklının idrak ettiği her bir şeyin yaratıcısı Yüce Allah'tır."

“Zîrâ Zât hakkındaki hayâli îcâd eden vehim yoldadır, çünkü mahlûkdur. Binâenaleyh Allah'ın zâtına kadar yüz binlerce zulmânî ve nûrânî perdeler vardır." Nitekim hadîs-i şerîfde buyurulur: `ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة لو انكشف لاحترقت سبحات وجهه ما انتهى اليه بصره` ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetden yetmiş bin hicabı vardır. Eğer inkişâf etse, O'nun vec- hinin ve zâtının nûru kendine müntehî olan basarı yakar." Ya'ni, tecellî-i zâtîde isneyniyet ve ikilik kalmaz. Ve Şâh-ı velâyet İmâm-ı Aliyyü'l-Mürtazâ (k.v.) ve (r.a.) buyurur ki: كل ما يدركه عقلك فالله خالقه ya'ni "Senin aklının idrâk ettiği her bir şeyin hâlıkı Allah Teâlâ'dır."

3688. Her birisi bir perdede vâsıl olmuş huyludur. Onun vehmi odur ki, o muhakkak "Hû"nun aynıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. Her biri bir perdede Hakk'a ulaşmış huyludur. Onun sanısı odur ki, o kesinlikle "Hû"nun aynısıdır.

Yani, "Bu yoğunluk âleminde Hakk'ı arayanlardan her biri, zikredilen yetmiş bin perdenin birine yapışıp kendisini Hakk'ın zâtına ulaşmış sanır ve ulaşmış olanın huyunu edinir. Böyle bir kimsenin sanısı odur ki, kesinlikle o, ilâhî hüviyetin aynısı olmuştur." Halbuki "mümkün varlık"ın "vacip varlık" olmasına imkân yoktur. Hak Hak'tır ve kul da kuldur. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Adem Fassı'nda şöyle buyururlar: ولا شك ان المحدث قد ثبت حدوثه وافتقاره الى محدث احدثه لامكانه في نفسه فوجوده من غيره فهو مرتبط بارتباط افتقار ولا بد ان يكون المستند اليه واجب الوجود لذاته غنيا في وجوده بنهسه غير مفتقر yani, "Ve şüphe yoktur ki, muhdesin (sonradan olanın) sonradanlığı ve kendisini var eden var ediciye olan ihtiyacı, kendi özündeki imkânından dolayı sabit olmuştur. Şimdi onun varlığı başkasındandır. Böyle olunca o, ihtiyaç bağıyla bağlıdır; ve kendisine dayanılanın zâtı itibarıyla vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu olan), kendi özüyle varlığında zengin, başkasına muhtaç olmayan olması kaçınılmazdır." Şimdi zulmânî ve nûrânî perdelerden her bir perde hâdis (sonradan meydana gelmiş) olduğundan, o perdenin hükmünde boğulmuş olanların "ayn-ı Hû" (Hû'nun aynısı) olmasına imkân yoktur. Ve bu ayniyet ve gayriyet (aynılık ve başkalık) meselesi Hindli İmdaullah (k.s.) hazretlerinin Vahdetü'l-Vücûd risalesinde mevcuttur ve fakir tarafından tercüme edilmiş ve bu bahis fakir tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde de yer almıştır. Burada zikri uzun olur. Bu şerefli beytin birinci mısraındaki موصول خوست (mevsûl huyludur) Hind nüshalarında موصول جوست (mevsûl isteyicidir) şeklindedir. Bu surette anlam "Her biri bir perdede ulaşmayı isteyicidir" demek olur. Fakat önceki nüsha daha zevk vericidir.

Ya'ni, "Bu âlem-i kesâfetde Hakk'ı arayanlardan her biri bu zikrolunan yetmiş bin hicabın birisine yapışıp kendisini zât-ı Hakk'a vâsıl olmuş farzeder ve vâsıl olmuş olanın huyunu tutar. Böyle bir kimsenin vehmi odur ki, muhakkak o hüviyyet-i ilâhiyyenin aynı olmuşdur." Halbuki "vücûd-i mümkin"in "vücûd-i vâcib" olmasına imkan yokdur. Hak Hak'dır ve abd de abddir. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de şöyle buyururlar: ولا شك ان المحدث قد ثبت حدوثه وافتقاره الى محدث احدثه لامكانه في نفسه فوجوده من غيره فهو مرتبط بارتباط افتقار ولا بد ان يكون المستند اليه واجب الوجود لذاته غنيا في وجوده بنهسه غير مفتقر ya'ni, "Ve şek yokdur ki, muhakkak muhdesin hudûsü ve kendisini ihdâs eden muhdise onun iftikārı onun kendi nefsinde imkânından nâşî sâbit oldu. Imdi onun vücûdu onun gayrındandır. Böyle olunca o irtibât-ı iftikār ile murtabıtdır; ve müstenedün-ileyhin li-zâtihî vâcibü'l-vücûd, kendi nefsiyle vücûdunda ganî, gayr-ı müftekır olması lâbüddür." İmdi zulmânî ve nûrânî hicâblardan her bir perde hâdis olduğundan o perdenin hükmünde müstağrak olanların "ayn-ı Hû" olmasına imkân yokdur. Ve bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi Hindli Imdadullah (k.s.) hazretlerinin Vahdetü'l-Vücûd risâlesinde mevcûd olup fakîr tarafından tercüme edilmiş ve bu bahis fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde de münderic bulunmuşdur. Burada zikri uzun olur. Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ındaki موصول خوست Hind nüshalarında موصول جوست dur. Bu sûretde ma'nâ "Her birisi bir perdede mevsûl isteyicidir" demek olur. Fakat evvelki nüsha zevk-âverdir.

3689. Binaenaleyh, Peygamber ondan bu tevehhümü def' etti, tâ ki galat içinde sevda pişirici olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. Bu sebeple, Peygamber ondan bu vehmi giderdi ki, yanlışlık içinde hayal kuran olmasın!

"Sevda", burada bozuk hayaller demektir. "Pez", "puhten" (pişirmek) mastarından şimdiki zaman emir kipidir. "Sevda-pez", birleşik sıfat olup "bozuk hayaller pişiren" ve "hayaller besleyen" demektir. Yani, "Resûl-i Ekrem hazretleri yukarıdaki, لا تفكروا في ذات الله ["Allah'ın zâtında düşünmeyiniz!"] ve ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة ["Allah Teâlâ'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır!"] ilh. hadîs-i şerîflerinde, bu perdelerde ulaşılmış huylu olmak vehmini, birtakım yanlış ve hatalı görüşler içinde bozuk hayaller pişiren olmamak için, böyle düşünenlerden giderdi."

"Sevda", burada hayâlât-ı fâside demekdir. "Pez", "puhten" masdarından emr-i hâzırdır. "Sevda-pez", vasf-ı terkîbî olup "hayâlât-ı fâside pişirici" ve "hayâlât besleyici" demek olur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretleri yukarıdaki, لا تفكروا في ذات الله ["Allah'ın zâtında düşünmeyiniz!"] ve ان لله تعالى سبعين ألف حجاب من نور و ظلمة ["Allah Teâlâ'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır!"] ilh. hadîs-i şerîflerinde bu perdelerde mevsûl huylu olmak vehmini birtakım galat ve yanlış görüşler içinde hayâlât-ı fâside pişirici olmamak için böyle düşünenlerden def' etti."

3690. Ve o kimse ki onun vehminde terk-i edeb vardır, Rab bî-edebe ser-ni- [3705] ğunluk verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. Ve o kimse ki onun vehminde edepsizlik vardır, Rab edepsize baş aşağı düşme verdi.

"Edepsizlik"ten kasıt, yaratılmışı Hakk'ın zâtı saymaktır. Bilinmeli ki, bazı kimseler muhakkiklerin (hakikati araştıranların) eserlerini inceleyip Hak'ın latif zâtı ile bu kesif (yoğun, maddi) şeyler arasındaki bağıntıyı hakkıyla anlayamadıklarından, ya tamamen "tenzih"te (Allah'ı her türlü eksiklikten uzak tutmada) aşırılığa ya da "sırf teşbih"e (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) düşüyorlar. Tenzih edenler, Hak ile eşya arasında yaratıcılık-yaratılmışlık bağıntısından başka bir bağıntı hayal edemiyorlar; ve teşbih edenler de Hakk'ın zâtını yaratılmış mertebesine indiriyorlar. Önceki düşünce yarım bir marifet (bilgi) ve ikinci düşünce ise sırf bir cehalet ve edepsizliktir.

"Bî-edeblik"den murâd, mahlûku Hakk'ın zâtı addetmekdir. Ma'lûm olsun ki, ba'zı kimseler muhakkıkların âsârını mütâlaa edip zât-ı latîf-i Hak ile bu eşyâ-yı kesîfe arasındaki râbıtayı lâyıkıyla anlayamadıklarından, ya büsbü- tün "tenzîh”de ifrâta veyâhud "teşbîh-i sırf"a düşüyorlar. Münezzihler, Hak ile eşyâ arasında sâniiyyet-masnûiyyet nisbetinden başka bir nisbet tahayyül edemiyorlar; ve müşebbihler dahi zât-ı Hakk'ı mahlûk mertebesine tenzîl edi- yorlar. Evvelki düşünce yarım ma'rifet ve ikinci düşünce ise bir cehl-i sırfdır ve edebsizlikdir.

3691. Ser-nigunluk o olur ki o, aşağı tarafa gider. O zanneder ki, o metîn dağdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Baş aşağı gitmek o olur ki o, aşağı tarafa gider. O zanneder ki, o sağlam dağdır.

"Ser-nigûn", baş aşağı demektir. Yani, "Hakk'ın latif Zât'ını zulmanî (karanlık) ve nuranî (aydınlık) olan perdelerden birinin tekil hakikati bilmek, baş aşağı gitmek olur. Çünkü o, halk âlemi olan aşağı âleme doğru gider. Bununla beraber o kimse zanneder ki, marifette sağlam bir dağ gibidir."

"Ser-nigûn", baş aşağı demekdir. Ya'ni, "Zât-ı latîf-i Hakk'ı zulmânî ve nûrânî olan hicablardan birinin "ayn"ı bilmek, baş aşağı gitmek olur. Zîrâ o âlem-i halk olan âlem-i süflîye doğru gider. Bununla beraber o kimse zanne- der ki, ma'rifetde metîn bir dağ gibidir."

3692. Zîrâ ki sarhoşun haddi böyle olur ki, o göğü yerden bilmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Çünkü sarhoşun tanımı böyle olur ki, o göğü yerden ayırt edemez.

"Hadd", burada "tanım" demektir. Yani, "Sarhoşu tanımlarken böyle tanımlayıp derler ki, "O sarhoş göğü yerden fark edemez!" Yani başı o kadar dönmüştür ki, gördüğü yer midir yoksa gök müdür ayırt edemez." Bu sebeple, gök mesafesinde olan Hakk'ın zâtını ve yer mesafesinde olan yaratılmıştan ayırt edemeyenler de başları dönmüş sarhoşlar gibidir.

"Hadd", burada "ta'rîf" demekdir. Ya'ni, "Sarhoşu ta'rîf ederken böyle ta'rîf edip derler ki, "O sarhoş göğü yerden fark edemez!" Ya'ni başı o kadar dönmüşdür ki, gördüğü yer midir yoksa gök müdür ayırt edemez." Binâena- leyh, gök mesâbesinde olan zât-ı Hakk'ı ve yer mesâbesinde olan mahlûk- dan tefrîk edemeyenler dahi başları dönmüş sarhoşlar gibidir.

3693. Onun acâyibinde fikre gidiniz. Azîmlikden ve mehabetden gaib olunuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Onun acayiplikleri üzerinde düşününüz. Azametinden ve heybetinden kendinizden geçiniz.

"Allah'ın nimetlerini düşününüz!" hadis-i şerifine işaret buyurulur. Yani, Hakk'ın zâtında düşünmeyi terk edip onun acayip olan eserleri ve sıfatları üzerinde düşününüz ki, onlarda isim ve sıfatlarının hükümlerini göresiniz; ve bu isim ve sıfatlarıyla meydana gelen tecellilerin azametinde ve heybetinde hayran olup kendinizi kaybediniz.

تفكروا في آلاء الله ]"Allah'ın ni'metlerini düşününüz!"] hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, Hakk'ın zâtında tefekkürü terk edip onun acib olan âsâr ve sıfatlarında tefekkür ediniz ki, onlarda ahkâm-ı esmâ ve sıfatını göresiniz; ve bu esmâ ve sıfatıyla vâki' tecelliyâtın azametinde ve mehâbetinde hayrân olup kendinizi gāib ediniz.

3694. Vaktaki onun sun'undan sakalını ve bıyığını zayi' ede, kendi haddini Sâni'den bilir, susar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Vaktaki onun sanatından sakalını ve bıyığını yok etse, kendi haddini Sanatkâr'dan bilir, susar.

Bir kimse, Yüce Hakk'ın sanatının azametinden sakalını ve bıyığını yok etse, yani kendi varlığını ve benliğini ortadan kaldırsa, artık kendi haddini bilir ve Yüce Sanatkâr Hazretleri'nin zâtından bahsedemeyip susar. Çünkü Hakk'ın zâtının azametini, astronomi ilmini okuyanlar, sonsuz uzayı hayal ettikleri zaman idrak ederek şaşırıp kalırlar.

Vaktāki bir kimse zât-ı Hakk'ın sun'unun azametinden sakalını ve bıyığını zâyi' ede, ya'ni, kendinin varlığını ve enâniyetini gäib ede, artık kendinin haddini bilir ve Sâni' Teâlâ hazretlerinin zâtından bahs edemeyip susar. Zîrâ, zât-ı Hakk'ın azametini ilm-i hey'et okuyanlar fezâ-yı bî-nihâyeyi tasavvur ettikleri vakit idrak ederek şaşırıp kalırlar.

3695. O candan “Lâ uhsĩ"den gayrı söyleyemez. Zîrâ o beyân add ve hadden hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. O can, "Lâ uhsî"den başka bir şey söyleyemez. Çünkü o beyan, saymaktan ve sınırdan dışarıdır.

Bu şerefli beyitte, "Allah'ım! Ben senin nefsine senâ ettiğin gibi sana senâyı sayıp dökemem!" anlamındaki "Allah'ım, sana layık olduğun övgüyü sayamam, sen kendini övdüğün gibisin" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani, "İlahi sanatın harikalarını görenler bu hadis-i şeriften başka söz söyleyemez. Çünkü Hakk'ın övgüsü, yaratılmış bir ferdin diliyle sayıp dökülemez ve tarif edilemez. Ne söylenirse söylensin, çok eksik kalır." Hint şarihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî şöyle buyurur: "Övgüden acizliği itiraf etmenin birkaç yönü vardır.

1. Bu övgüyü zahiri dille ve cisimle yaparlar. Halbuki görünenin görünmeyeni kuşatması mümkün değildir.

2. Bir mahlûk, Hakk'ın övgüsünü yerine getiremez. Ancak Hak, bütün varlıkların diliyle kendini över. Nitekim ayet-i kerimede, "Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin" (İsrâ, 17/44) buyurulur.

3. Mademki kul, şühûd (gözlem) itibarıyla Hakk'ı fail ve kendini âlet görür, bu sebeple o şahsın övgüsü yine Hakk'ın kendini övmesidir. 4. Mademki vahdet-i vücûd (varlığın birliği) itibarıyla kul, hakikatte mutlak yokluktur, bu sebeple, şühûd mertebesinde olsun olmasın, Hakk'a diliyle övgüde bulunduğu zaman, öven yine Hakk'ın kendisidir. 5. Sayılamayan övgü, sözlü övgüdür; ve Hakk'ın övgüsü kendi zâtına fiilî veya hâlî övgüdür. 6. Övgüyü saymanın imkânsızlığı, Zât'ın idrak edilememesi düşüncesiyledir.

Zülkarneyn'in Kaf dağına gitmesi ve "Ey Kaf dağı! Hakk'ın sanatının azametinden bize söyle!" diye rica etmesi ve Kaf dağının "O'nun sıfat-ı azameti söze gelmez. Çünkü O'nun katında idrakler fani olur!" diye cevap vermesi ve Zülkarneyn'in "O'nun sanatlarından hatırında tuttuğunu ve söylemesi sana pek kolay geleni söyle!" diye niyaz etmesi

Bilinmeli ki, şerefli şerhte Zülkarneyn hakkında çeşitli mütalaalar beyan etmişler ve ismine de "İskender" demişlerdir. Fakir burada kesin bir delile dayanmayan bu ihtilafları yazmaya lüzum görmedim. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de İskender ismi geçmez. Yalnız, "Zülkarneyn" lakabıyla kıssası zikredilmiştir. Kur'ân ayetlerinin zahirine göre bu zat, en uzak doğuya doğru seyahat etmiş ve orada çok ilkel kavimlerle karşılaşmıştır. Nebî mi, velî mi yoksa hükümdar mı olduğu konusunda da ihtilaf vardır. Ebû't-Tufeyl'den nakledilir ki, İmam Ali (k.v.) hazretlerine, "Zülkarneyn peygamber miydi yoksa padişah mıydı?" diye soruldu. Buyurdular ki: "Ne nebî idi ne de padişah idi. Bir sâlih kul idi ki, Yüce Allah'ı severdi. Yüce Allah da onu severdi!"

Malumdur ki, bugün insanlar, yeryüzünün etrafını denizden, karadan ve havadan dairesel olarak dolaşmaktadırlar. En büyük dağların yerleri ve deniz seviyesinden yükseklikleri coğrafya kitaplarında kayıtlıdır. Bu sebeple, gelecek beyitlerde beyan buyurulduğu üzere yeryüzünün etrafını kuşatmış saf zümrütten oluşmuş bir dağa zahirde hiçbir kimse rastlamamıştır. Halbuki Kopernik'ten üç yüz sene evvel güneş bir taraftan battıktan sonra öbür tarafın altını aydınlatacağını buyuran, (cilt II, 42. beyit) ve ["Ey güneş, arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin!"]

["Zerreler gördün ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur!"] (cilt III, 26 numaralı) şerefli beytinde mikropların varlığını keşfen haber veren cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, yeryüzünün etrafında maddeten böyle bir Kaf dağı olmadığını yine keşfen bilirlerdi. Bu sebeple bu şerefli şerhte büyük bir remiz (işaret) vardır. O da şudur ki, "Kaf dağı"ndan murad, her asırda mevcut ve zamanın biricik kutbu olan kutbü'l-aktâb (kutbun kutbu) hazretleridir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz I. ciltte, (2967 numarada) buyururlar:

"Muhakkak cihan o bir kimsedir, o eblehtir. Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O zat, kâmil ve tekil cihandır. Bütün varlığın nüshası onun için olmuştur. Muhakkak cihan o bir kimsedir ve geri kalanlar hep tâbi ve asalaklardır, ey dinleyici!"

Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri de, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-i Memleketi'l-İnsâniyye kitabının girişinde buyururlar ki: فالقطب معلوم غير معين وهو خليفة الزمان ومحل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم وباطنه وله يرحم من يرحم ويعذب من يعذب وله صفات ان اجتمعت في خليفة عصر فهو القطب وعليه مدار الامر الالهى وان لم تجتمع فهو غيره ومنه تكون المادة لملك ذلك العصر

yani, "Kutub, bilinen ama tayin edilmemiş olandır, yani halk onu tanımaz. Ve o, zamanın halifesi ve nazar (ilahi bakış) ve tecellî (ilahi görünüm) yeridir. Ve âlemin zahirine ve batınına tesirler ondan kaynaklanır. Ve merhamet olunan kimseye onun sebebiyle merhamet olunur ve azap olunan kimseye onun sebebiyle azap olunur. Ve onun sıfatları vardır. Eğer o sıfatlar bir asrın halifesinde birleşirse o kutubdur ve ilahi işin merkezi onun üzerinedir. Ve eğer birleşmezse o, ondan başkasıdır. Ve bu asrın hükümdarına madde ondan oluşur.

Ve onun "zümrüt"ten olmasına gelince, aynı şekilde Şeyh-i Ekber hazretleri aynı şerefli eserlerinin on yedinci babında zümrüt taşı bahsinde buyururlar ki: "Büyük âlemde mevcut olan zümrüt taşına karşılık insanda da bir sır ve latife vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sırrın ayeti, "Şunlar ki takva sahibi olurlar, şeytan tarafından onlara vesvese dokunsa tezekkür ederler. Şimdi onlar doğru yolu görürler" (A'raf, 7/201) ayet-i kerimesidir. Büyük âlemdeki zümrütün özelliği perişan rüyalara mani olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi, kuvve-i müzekkirenin (hatırlama gücünün) özelliği de İblis'i hilesinden men etmek ve onu korkutmaktır. Ve zümrüt taşının özelliklerinden biri de yılanın gözünü kör etmektir. Bundan dolayı cenâb-ı Pîr efendimiz III. cildin 2538 numarasına denk gelen şerefli beyitte,

yani, "Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhadır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüttür" buyurmuştur. Ve V. cildin 1951, 1952 numaralı beyitlerinde bu mana zikredilmiştir. Şimdi, zamanın kutbu bu özelliğin kemalini (mükemmelliğini) kendinde toplar. Bu şerefli şerhten anlaşılacağı üzere Zülkarneyn kendi asrının kutbuna mülaki olmuş ve gelecekteki soruları ondan sormuş ve cevap almıştır.

Bu beyt-i şerifde, اللهم لا احصي ثناء عليك انت كما اثنيت على نفسك ya'ni, "Ey benim Allah'ım! Ben senin nefsine senâ ettiğin gibi senâyı sana ta'dâd edemem!" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Acâibât-ı sun'-i ilâhîyi görenler bu hadis-i şerîfden başka söz söyleyemez. Zîrâ Hakk'ın senâsı ferd-i âferîdenin lisânıyla ta'dâd ve ta'rîf olunamaz. Her ne söylense pek nâkıs kalır." Hind şârihlerinden Veli Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Senâdan aczi i'tirafın birkaç vechi vardır.

1. Bu senâyı lisân-ı sûrî ve cisim ile yaparlar. Halbuki zâhirin bâtını ihâtası kābil değildir.

2. Bir mahlûk senâ-yı Hakk'ı îfâ edemez. Ancak Hak cemî'-i mevcûdâtın lisânıyla kendine senâ eder. Nitekim âyet-i kerimede, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) ya'ni, "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yokdur" buyurulur.

3. Mâdemki şühûd itibarıyla bende, Hakk'ı fâil ve kendini âlet görür, binâenaleyh o şahsın senâsı yine Hakk'ın kendisini senâ etmesidir. 4. Mâdemki vahdet-i vücûd i'tibârıyle bende, hakîkatde adem-i mahzdır, binâenaleyh, mertebe-i şühûdda olsun olmasın, Hakk'a lisânıyla senâ ettiği vakit, senâ eden yine Hakk'ın kendidir. 5. İhsâ edilemeyen senâ senâ-i kavlîdir; ve Hakk'ın senâsı kendi zâtına senâ-i fiilî veyâ hâlîdir. 6. İhsâ-i senânin adem-i imkânı, Zât'ın adem-i idrâki mülâhazasıyladır.

Zülkarneyn'in Kāf dağına gitmesi ve "Ey Kāf dağı! Hakk'ın sun'unun azametinden bize söyle!" diye ricâ etmesi ve Kāf dağının "Onun sıfat-ı azameti söze gelmez. Zîrâ O'nun indinde idrâkler fânî olur!" diye cevap vermesi ve Zülkarneyn'in "Onun sanâyi'inden hatırında tuttuğunu ve söylemesi sana pek kolay geleni söyle!" diye niyâz etmesi

Ma'lûm olsun ki, şerh-i şerîfde Zülkarneyn hakkında muhtelif mütâlaalar beyân etmişler ve ismine de "İskender" demişlerdir. Fakîr burada bir delîl-i kat'îye müstenid olmayan bu ihtilafâtı yazmaya lüzûm görmedim. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de İskender ismi mezkûr değildir. Yalnız, "Zülkarneyn" lakabıyla kıssası zikrolunmuşdur. Âyât-ı kur'âniyyenin zâhirine nazaran bu zât aksâ-yı şarka doğru seyahat etmiş ve orada pek ibtidâî akvâma mülâkî olmuşdur. Nebî veyâ velî veyâ hükümdar olduğunda da ihtilaf vardır. Ebû't-Tufeyl'den menküldür ki, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerine, "Zülkarneyn peygamber mi idi yoksa pâdişah mı idi?" diye soruldu. Buyurdular ki: "Ne nebî idi ve ne de pâdişâh idi. Bir abd-i sâlih idi ki, Allah Teâlâ'yı severdi. Allah Teâlâ dahi onu severdi!"

Ma'lûmdur ki, elyevm beşer, küre-i arzın etrafını denizden ve karadan ve havadan dâiren-mâdâr devr etmektedirler. En büyük dağların mahalleri ve sath-ı bahrdan irtifâları coğrafya kitablarında münderiçtir. Binâenaleyh eb- yât-ı âtiyede beyân buyurulduğu üzere küre-i arzın etrafını kuşatmış sâfi zümrüdden müteşekkil bir dağa zâhirde hiçbir kimse müsâdif olmamıştır. Halbuki Kopernik'den üç yüz sene evvel güneş bir tarafdan gurûb etdikden sonra öbür tarafın altını ziyâdâr edeceğini buyuran, (cilt II, 42. beyit) ve ["Ey güneş, arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin!"]

["Zerreler gördün ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur!"] (cild III, 26 numaralı) beyt-i şerifinde mikropların vücûdunu keşfen haber veren cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz arzın etrafında maddeten böyle bir Kāf dağı olmadığını yine keşfen bilirler idi. Binâenaleyh bu sürh-i şerîf-de bir remz-i azîm vardır. O da budur ki, "Kāf dağı"ndan murâd, her asırda mevcûd ve vâhidü'z-zaman olan kutbü'l-aktâb hazretleridir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz I. cildde, (2967 numarada) buyururlar:

"Muhakkak cihan o bir kimsedir, o eblehdir. Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür. O zât, cihân-ı kâmil ve müfreddir. Nüsha-i küll-i vücûd onun için olmuşdur. Muhakkak cihan o bir kimsedir ve bâkîleri hep etbâ' ve tufeyldir, ey müstemi'!"

Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri dahi, et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-i Memleketi'l-Insâniyye kitâbının temhîdinde buyururlar ki: فالقطب معلوم غير معين وهو خليفة الزمان ومحل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم وباطنه وله يرحم من يرحم ويعذب من يعذب وله صفات ان اجتمعت في خليفة عصر فهو القطب وعليه مدار الامر الالهى وان لم تجتمع فهو غيره ومنه تكون المادة لملك ذلك العصر

ya'ni, "Kutub ma'lûm-ı gayr-ı muayyendir, ya'ni halk onu tanımaz. Ve o halîfe-i zamân ve mahall-i nazar ve tecellîdir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına âsâr ondan sudûr eder. Ve rahm olunan kimseye onun sebebiyle rahm olunur ve azâb olunan kimseye onun sebebiyle azâb olunur. Ve onun sıfatları vardır. Eğer o sıfatlar halíîfe-i asırda ictimâ' ederse o kutubdur ve medâr-ı emr-i ilâhî onun üzerinedir. Ve eğer icti- mâ' etmezse onun gayrıdır. Ve bu asrın hükümdarına madde ondan tekevvün eder.

Ve onun "zümrüd"den olmasına gelince, kezâlik Şeyh-i Ekber hazretleri aynı eser-i şerîflerinin on yedinci bâbında hacer-i zümrüd bahsinde buyururlar ki: "Âlem-i kebîrde mevcûd olan zümrüd taşına mukābil insanda dahi bir sır ve latîfe vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sırrın âyeti إن الذين اتقوا إذا مسهم طائف من الشيطان تذكروا فَإِذَا هم مبصرون (A'raf, 7/201) ya'ni, "Şunlar ki ittikā ederler, şeytan tarafından onlara vesvese dokunsa tezekkür ederler. İmdi onlar doğru yolu görürler" âyet-i kerîmesidir. Alem-i kebîrdeki zümrüdün hâssiyyeti perîşân rü'yâlara mâni' olmak ve kalbe kuvvet vermek olduğu gibi, kuvve-i müzekkirenin hâssiyyeti dahi İblîs'i hîlesinden men' etmekdir ve onu tedhîş eylemekdir. Ve zümrüd taşının havâssından birisi de yılanın gözünü kör etmekdir. Bundan dolayı cenâb-ı Pîr efendimiz III. cildin 2538 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde,

ya'ni, "Nefis yüz kuvvetli ve hileli ejderhâdır. Şeyhin yüzü göz koparıcı zümrüddür" buyurmuşdur. Ve V. cildin 1951, 1952 numaralı beyitlerinde bu ma'nâ mezkûrdur. İmdi, kutb-i zamân bu hâssiyyetin kemâlini câmi'dir. Bu şerh-i şerîfden anlaşılacağı üzere Zülkarneyn kendi asrının kutbuna mülâkî olmuş ve âtîdeki suâlleri ondan sormuş ve cevab almışdır.

3696. Zülkarneyn Kāfdağı tarafına gitti. Onu gördü ki, saf zümrüdden idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Zülkarneyn Kafdağı tarafına gitti. Onu gördü ki, saf zümrüttendi.

Sâlih bir kul ve velî olan Zülkarneyn, zamanın kutbuyla karşılaştı, onun mübarek yüzünü nefis ve şeytan yılanının gözünü kör edici saf bir zümrütten ibaret gördü.

Bir abd-i sâlih ve velî olan Zülkarneyn zamanın kutbuna mülâkî oldu, onun vech-i mübarekini nefis ve şeytan yılanının gözünü kör edici bir sâfi zümrüdden ibâret gördü.

3697. O âlemin etrafına ihata edici halka olmuş; o halk-ı basît hakkında hayrân kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. O âlemin etrafına kuşatıcı halka olmuş; o basit halk hakkında hayran kaldı.

"Basit", burada geniş ve yaygın anlamındadır. Yani, "Bir velî olan Zülkarneyn, iç gözüyle gördü ki, o kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük velî) hazretlerinin manası, tasarruf etme işinde âlemin etrafını kuşatıcı bir halka olmuş ve âlem onun tasarruf halkası içinde kalmıştır. Bu sebeple, Hz. Zülkarneyn, manası geniş olan o ilâhî yaratık ve rabbanî kul hakkında hayrete düştü.

"Basît", burada vâsi' ve geniş ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bir velî olan Zülkarneyn bâtın gözüyle gördü ki, o kutbu'l-aktâb hazretlerinin ma'nâsı emr-i tasarrufda âlemin etrafını ihâta edici bir halka olmuş ve âlem onun halka-i tasarrufu içinde kalmışdır. Binâenaleyh, Hz. Zülkarneyn o ma'nâsı vâsi' olan mahlûk-i ilâhî ve abd-i rabbânî hakkında hayretde kaldı.

3698. Dedi: "Sen dağsın, diğerleri ne derler? Zîrâ senin büyüklüğünün yanında oyuncakdırlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Dedi: "Sen dağsın, diğerleri ne derler? Çünkü senin büyüklüğünün yanında oyuncaktırlar."

Zülkarneyn dedi: "Sen anlamı geniş bir Hakk velîsisin. Fakat senin yanında diğer velilerin hâli nedir? Çünkü onlar senin büyüklüğünün yanında oyuncaktırlar." Yani diğer velilerin anlam genişlikleri senin genişliğinin yanında pek küçük kalır. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda zikrettiğimiz beyitlerinde, "Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür" buyurmuşlar ve kutbu'l-aktabı (kutubların kutbu, en büyük velî) "ayın parlaklığı"na ve diğer velîleri de "yıldızların parlaklığı"na benzetmişler idi.

Zülkarneyn dedi: "Sen ma'nâsı vâsi' bir veliyy-i Hak'sın. Fakat senin yanında diğer velilerin hâli nedir? Zîrâ onlar senin büyüklüğünün yanında oyuncakdırlar." Ya'ni diğer velilerin vüs'at-i ma'nâları senin vüs'atinin yanında pek küçük kalır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda zikrettiğimiz beyt-i şerîflerinde, هر ستاره بر فلك جزء مهست [Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz'üdür"] buyurmuşlar ve kutbu'l-aktabı "ayın parlaklığı"na ve diğer velîleri de "yıldızların parlaklığı"na teşbih buyurmuşlar idi.

3699. Dedi: “O dağlar benim damarlarımdır. Hüsn ü bahada benim mislim olmazlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Dedi: “O dağlar benim damarlarımdır. Güzellikte ve değerde benim benzerim olmazlar."

Zamanın kutbu (evliyanın en yücesi) Zülkarneyn'e cevap olarak buyurdu ki: "O diğer evliyalar benim damarlarımdır ve bana bağlı olanlardır. Güzellikte ve kıymette benim benzerim ve dengim olmazlar." Bilinmeli ki, kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük kutup), Muhammedî kalp üzere meydana gelir ve hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikatinin) mazharıdır (tecelli yeridir). Ve bu bakımdan "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir. "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Diğer evliyalarda bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbu'l-aktâb'ın tasarrufu (manevi idaresi) altındadır ve ilahi feyizler (manevi bereketler) hepsinin kalplerine kutbu'l-aktâb'ın kalbinden dağıtılır; ve bütün varlıklarda tasarruf eder. Bu sebeple, varlıklara olan lütuf ve kahr tecellileri (ilahi lütuf ve gazap belirtileri) onun elinden ortaya çıkar.

Kutb-i zamân Zülkarneyn'e cevâben buyurdu ki: "O sâir evliyâ benim damarlarım ve tâbi'lerimdir. Güzellikde ve kıymetde benim mislim ve nazîrim olmazlar." Ma'lûm olsun ki, kutbu'l-aktâb, kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup hakîkat-i muhammediyyenin mazharıdır. Ve bu i'tibâr ile “Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir. "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Sâir evliyâda bu mazhariyet yokdur. Onlar kutbu'l-aktab'ın tasarrufu altındadır ve füyûzât-ı ilâhiyye cümlenin kalblerine kutbu'l-aktabın kalbinden tevzî' olunur; ve bilcümle ekvânda tasarruf eder. Binâenaleyh, ekvâna olan tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyye onun kabzasından zâhir olur.

3700. "Ben her bir şehir için gizli bir damar tutarım. Etrâf-ı cihan benim da-[3715] marlarım üzerine bağlanmışdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. "Ben her bir şehir için gizli bir damar tutarım. Cihanın etrafı benim damarlarım üzerine bağlanmıştır."

"Ben her bir şehrin halkı için gizli bir tasarruf kuvvetine (ilahi kudretle tasarruf etme gücü) sahibim. Cihanın etrafı benim tasarrufuma bağlanmıştır."

"Ben her bir şehrin halkı için gizli bir kuvve-i tasarrufiyyeye mâlikim. Etrâf-ı cihân benim tasarrufum üzerine bağlanmışdır."

3701. "Hak bir şehrin zelzelesini istediği vakit o bana söyler, bir damarı sıçratırım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. "Hak bir şehrin zelzelesini istediği vakit o bana söyler, bir damarı sıçratırım."

Yüce Allah hazretleri bir şehrin halkına kahr ile tecellî etmek için bir şehrin zelzelesini murâd ettiği zaman bana emreder. Ben de o şehre özgü olan bir damarımı oynatırım, yani, himmetimi (manevî gücümü) o şehrin kahrına yöneltirim.

"Hak Teâlâ hazretleri bir şehrin halkına kahr ile tecellî etmek için bir şehrin zelzelesini murâd ettiği vakit bana emreder. Ben de o şehire mahsûs olan bir damarımı oynatırım, ya'ni, himmetimi o şehrin kahrına tevcih ederim."

3702. "Binaenaleyh, ben o damarı kahr ile kımıldatırım ki, şehir o damara muttasıl olmuşdur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. Bu sebeple, ben o damarı kahır ile kımıldatırım ki, şehir o damara bitişik olmuştur.

3703. "Vaktāki, "Kâfidir!" der, damarım sakin olur. Sakinim ve fiil cihetinden sa'y içindeyim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. "Vaktaki, "Yeterlidir!" der, damarım sakinleşir. Sakinim ve fiil yönünden çaba içindeyim."

Yani, "Kutbu'l-aktab (kutbun kutbu, en büyük kutup) yeryüzünde ilahi hazinenin eminidir ve Hak'ın kudret elinde bir araçtır. Ve bir araç nasıl ki bir ustanın kullanmasına muhtaç olursa, bu halife de öylece Hak'ın kullanmasına muhtaç olur ve Hak'ın iradesiyle hareket eder ve onu döndüren Hak'tır. Kutbun görevi, aldığı ilahi emir üzerine ilahi isimlerden bir ismin hükmü ortaya çıksın diye kalbî bir yönelişten ibaret olduğundan, görünüşte sakindir ve iç dünyasında çaba içindedir."

Ya'ni, "Kutbu'l-aktab yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emînidir ve yed-i kudret-i Hak'da bir âletdir. Ve bir âlet nasıl ki, bir üstâdın isti'mâline muhtâç olursa, bu halîfe dahi öylece Hakk'ın isti'mâline muhtâç olur ve Hakk'ın irâdesiyle hareket eder ve onu taklîb eden Hak'dır. Kutbun vazîfesi telakkî ettiği emr-i ilâhî üzerine esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin hükmü zâhir olmak için bir tevcîh-i kalbîden ibaret olduğundan zâhirde sâkindir ve bâtında sa'y içindedir."

3704. "Merhem gibi sakin ve çok iş yapıcıyım. Akıl gibi sakin ve ondan söz hareket edicidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. "Merhem gibi sakin ve çok iş yapıcıyım. Akıl gibi sakin ve ondan söz hareket edicidir."

Kutbun (tasavvufta âlemin manevî direği olan velî) varlıklar üzerindeki tasarrufu, yara üzerine konulan merhemin tasarrufuna benzer. Görünen o ki merhem sakindir ve yara üzerinde hareketsiz durur. Fakat bu sakinlik içinde yara üzerinde işler yapar. Aynı şekilde onun tasarrufu, varlıkta aklın tasarrufu gibidir. Akıl sakindir ve ondan anlamlarla dolu sözler ve kelam hareket eder.

"Kutbun ekvân üzerinde tasarrufu, yara üzerine konulan merhemin tasarrufuna benzer. Zâhirde merhem sâkindir ve yara üzerinde bilâ-hareket durur. Fakat bu sükûnet içinde yara üzerinde işler yapar. Ve kezâ onun tasarrufu vücûdda aklın tasarrufu gibidir. Akıl sâkindir ve ondan maânî ile dolu olan elfâz ve kelâm hareket eder."

3705. O kimsenin nezdindeki onun aklı bunu bilmez. Zelzele arzın buharâtındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. O kimsenin nezdindeki onun aklı bunu bilmez. Zelzele yerin buharlarındandır.

Aklı oluş ve bozuluş âleminde tasarruf eden kutbu'l-aktab (kutbun kutbu, en büyük kutup) olduğunu bilmeyen kimsenin yanında zelzele yerin buharlarından meydana gelir. Yani, onun aklının gözü ancak zelzelenin meydana gelmesine sebep olan maddî sebepleri görür; ve bu sebepleri harekete geçirenin kim olduğunu bilmez. Çünkü eğer o maddî sebepler zelzelenin bağımsız sebebi olsaydı, o maddî sebepler daima mevcut olurdu; ve zelzelenin de daima mevcut olması gerekirdi. Volkanik arazilerden olan yerlerde uzun seneler zelzele meydana gelmez. Sonra hiç beklenmeyen bir yerde zelzele ortaya çıkıverir. Bu sebeple, o sebeplerin harekete geçireni vardır. Nitekim aşağıdaki şerif (yüce) açıklamasında bu anlam bir örnekle açıklanıyor.

Bir karınca kâğıt üzerinde giderdi. Kalemin yazmasını övmeye başladı. Diğer bir karınca daha keskin görüşlü idi. "Parmakları öv ki, bu hüneri onlardan görüyorum" dedi. Diğer bir karınca her ikisinden daha parlak gözlü idi. "Ben kolu överim, parmaklar kolun dalıdır" dedi.

Aklı ekvânda tasarruf eden kutbu'l-aktab olduğunu bilmeyen kimsenin indinde zelzele arzın buhârâtından vâki' olur. Ya'ni, onun aklının gözü ancak zelzelenin vukū'una sebeb olan esbâb-ı maddiyyeyi görür; ve bu esbâbı tahrik edenin kim olduğunu bilmez. Zîrâ eğer zelzelenin sebeb-i müstakilli ol- sa o esbâb-ı mâddiyye dâimâ mevcûddur; ve zelzele de dâimâ mevcud olmak lâzımdır. Arâzî-i bürkâniyyeden olan yerlerde uzun seneler zelzele vukū' bulmaz. Sonra hiç beklenmeyen bir mahalde zelzele zuhûr ediverir. Binâenaleyh, o esbâbın muharriki vardır. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde bu ma'nâ bir misâl ile tavzîh buyuruluyor.

Bir karınca kâğıt üzerinde giderdi. Kalemin yazmasını medhe başladı. Diğer bir karınca daha keskin idi. "Parmakları medh et ki, bu hüneri onlardan görüyorum" dedi. Diğer bir karınca her ikisinden daha parlak gözlü idi. "Ben kolu medh ederim, parmaklar kolun fer'idir" dedi

3706. Bir karıncacık bir kâğıt üzerinde o kalemi gördü. Bu sırrı da başka karıncaya söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Bir karıncacık bir kâğıt üzerinde o kalemi gördü. Bu sırrı da başka karıncaya söyledi.

3707. Dedi ki: "O kalem, fesleğen ve sûsen çiçekliği ve gül gibi, acâib nakışlar yaptı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Dedi ki: "O kalem, fesleğen ve süsen çiçekliği ve gül gibi, şaşırtıcı nakışlar yaptı."

3708. O karınca dedi: "O sanatkâr parmakdır ve bu kalem fiilinde fer' ve eserdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. O karınca dedi: "O sanatkâr parmaktır ve bu kalem fiilde fer' ve eserdir."

Yani, "Bir küçük karınca bir kâğıt üzerinde kalemin türlü türlü nakışlar yaptığını gördü ve şaşırıp, kendince sır kabul ettiği bu hâli diğer bir karıncaya açıkladı ve, "Şu kalemin hünerine bak, ne güzel nakışlar yaptı!" dedi. Diğer karıncanın görüşü bundan daha ileri olduğundan ona cevap olarak dedi ki: "O nakışları yapan sanatkâr, kalem değil parmaktır ve bu kalem parmağın fiiline ve eserine bağlıdır."

Ya'ni, “Bir küçük karınca bir kâğıt üzerinde kalemin türlü türlü nakışlar yaptığını gördü ve taaccüb edip, kendince sır addettiği bu hâli diğer bir karıncaya keşf etti ve, "Şu kalemin hünerine bak, ne güzel nakışlar yaptı!" dedi. karıncanın nazarı bundan daha ileri olduğundan ona cevaben dedi ki: "O nakışları yapan san'atkâr, kalem değil parmakdır ve bu kalem parmağın fiiline ve eserine tâbi"dir."

3709. O üçüncü karınca dedi: "Pazudandır. Zîra zaîf olan parmak onun kuvvetinden nakış bağladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. O üçüncü karınca dedi: "Pazudandır. Çünkü zayıf olan parmak onun kuvvetinden nakış bağladı."

Üçüncü karıncanın görüşü daha keskin olduğundan onlara itiraz ederek dedi ki: "Hayır, bu nakışlar ne kalemden ne de parmaktandır. Aksine koldandır. Çünkü zayıf olan parmak, kolun kuvvetinden nakış bağladı."

Üçüncü karıncanın nazarı daha keskin olduğundan onlara i'tirâzen dedi ki: "Hayır, bu nakışlar ne kalemden ve ne de parmakdandır. Belki koldandır. Zîrâ zaîf olan parmak, kolun kuvvetinden nakış bağladı."

3710. Nihayet birisi böylece yukarıya gitti. Karıncaların en büyüğü biraz fatîn idi. [3725]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Sonunda birisi böylece yukarıya gitti. Karıncaların en büyüğü biraz zeki idi. [3725]

3711. Dedi ki: "Bu hüneri sûretden görmeyiniz. Zîrâ uykuda ve ölümde bî-haber olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Dedi ki: "Bu hüneri sûretten görmeyiniz. Çünkü uykuda ve ölümde habersiz olur."

Nihayet bir dördüncü karınca, düşünce olarak onların üstüne çıktı. Çünkü onların en büyüğü ve biraz daha çok fikirli ve dikkatli idi. Dedi ki: "Bu hüneri ve nakışları kalemden ve parmaktan ve koldan görmeyiniz. Çünkü bunlar sûrettir ve sûretler ise uykuda ve ölümde habersiz bir hâle gelir."

Nihayet bir dördüncü karınca fikren onların fevkıne çıktı. Zîrâ onların en büyüğü ve biraz daha çok fikirli ve dikkatli idi. Dedi ki: "Bu hüneri ve nakışları kalemden ve parmakdan ve koldan görmeyiniz. Zîrâ, bunlar sûretdir ve sûretler ise uykuda ve ölümde bî-haber bir hâle gelir."

3712. "Sûret libâs gibi ve asâ gibi geldi. Akıl ve canın gayrı ile nakışlar hareket etmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. "Suret, elbise gibi ve asa gibi geldi. Akıl ve canın dışındaki bir şeyle nakışlar hareket etmez."

Yani, "İnsan bedeninin idare edicisi ancak akıl ve candır ve ancak akıl ve canın etkisiyle cismin sureti harekete geçer."

Ya'ni, "Cism-i beşerin müdebbiri ancak akıl ve candır ve ancak akıl ve canın te'sîriyle sûret-i cisim harekete gelir."

3713. O bî-haber idi ki, bu akıl ve kalb, taklib-i Huda olmaksızın cemâd olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. O, bu aklın ve kalbin, Allah'ın döndürmesi olmaksızın cansız olacağını bilmeyen biriydi.

Yani, suretin hareketlerini akıldan ve candan bilen bu dördüncü karınca, her ne kadar diğerlerinden daha yüksek görmekte idiyse de bu da marifette eksikti. Bilmezdi ki, bu akıl ve kalp dahi Yüce Allah'ın döndürmesi ve çevirmesi olmasa cisim gibi cansız hükmünde kalır.

Ya'ni, sûretin harekâtını akıl ve candan bilen bu dördüncü karınca her ne kadar diğerlerinden daha yüksek görmekde idiyse de bu da ma'rifetde nâkıs idi. Bilmezdi ki, bu akıl ve kalb dahi Hak Teâlâ hazretlerinin taklîbi ve döndürmesi olmasa cisim gibi cemâd hükmünde kalır.

3714. Bir zaman ondan inâyeti koparsa, zekî olan akıl ahmaklıklar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Bir zaman ondan inâyeti koparsa, zekî olan akıl ahmaklıklar yapar.

Akıl, bedenin tasarrufunda ve idaresinde bağımsız değildir. Onu değiştiren ve yönlendiren de Yüce Allah'tır. Eğer Yüce Allah ondan yardımını ve desteğini kaldırırsa, o zeki akıldan türlü türlü ahmaklıklar ortaya çıkar. Bu şerefli beyitte, kutbu'l-aktâbın (kutbun kutbu, en büyük veli) varlığının sadece bir suretten ibaret olduğu, hakikatte âlemde tasarruf eden kişinin o olmayıp ancak Yüce Allah olduğu işaret buyurulur.

"Akıl cismin tasarrufunda ve tedbîrinde müstakil değildir. Onu taklîb ve tasrîf eden dahi Hak Teâlâ hazretleridir. Eğer Hak Teâlâ ondan inâyetini ve imdâdını kaldırırsa o zekî olan akıldan türlü türlü ahmaklıklar zâhir olur." Bu beyt-i şerîfde kutbu'l-aktabın vücûdu bir sûretden ibaret olup hakikatde âlemde mutasarıf olan o olmayıp ancak Hak Teâlâ hazretleri olduğuna işâret buyurulur.

3715. Vaktaki onu söyleyici buldu, vaktaki Kāf dağı nutuk incisini deldi, Zülkarneyn dedi:&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. O söyleyiciyi bulduğunda, Kaf Dağı nutuk incisini deldiğinde, Zülkarneyn dedi:

Zülkarneyn (a.s.) kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük kutup) hazretlerini delile ve konuşmaya eğilimli bulduğunda ve inci değerindeki ilahi marifet ve hikmet sözlerini söylemeye başladığında, o zata hitaben dedi.

Zülkarneyn hazretleri vaktâki kutbu'l-aktab hazretlerini hüccete ve mükâlemeye mütemâyil buldu ve inci mesâbesinde olan maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyye sözlerini söylemeye başladı, o hazrete hitâben dedi.

3716. Ki: "Ey söz söyleyici, habîr ve sır bilici, bana Hakk'ın sıfatlarından beyân et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. Ki: "Ey söz söyleyici, habîr (her şeyden haberdar olan) ve sır bilici, bana Hakk'ın sıfatlarından beyân et!"

"Habîr", "hibret"ten türemiş bir sıfat-ı müşebbehedir (benzerlik sıfatı). "Hıbret", zevkî ilim demektir. Çünkü kutbu'l-aktâb (kutbun kutbu, en büyük kutup) ilahi isimlerin bütünlüğünü taşır ve onların tesirlerini kendi nefsinden zevk yoluyla bilir. Zülkarneyn dedi ki: "Ey Hakk'ın sırrını bilen ve zevkî ilim sahibi olan söz söyleyici! Bana ilahi sıfatları açıkça beyân et!"

“Habîr”, “hibret”den sıfat-ı müşebbehedir. “Hıbret”, ilm-i zevkî demekdir. Zîrâ kutbu'l-aktâb cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve onların âsârını kendi nefsinden zevken ârifdir. Zülkarneyn dedi ki: "Ey Hakk'ın sırrını bilici ve ilm-i zevkî sâhibi olan söz söyleyici! Bana sıfât-ı ilâhiyyeyi açıkça beyân et!"

3717. Dedi: "Git ki, o vasıf ondan daha hâildir ki, beyân onun üzerine kudret götüre!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. Dedi: "Git ki, o vasıf ondan daha korkunçtur ki, beyan onun üzerine güç yetire!"

"Dest", burada "kudret" anlamındadır. Kutbu'l-aktab (kutbun kutbu) Zülkarneyn'e cevap olarak dedi ki: "Hakk'ın vasfı, beşerin kullandığı sınırlı lügatler ve lafızlar ile beyan edilmek mertebesinden yücedir; ve insanı pek ziyade korkutucu bir mertebededir. Çünkü ilahi sıfatlardan bize bildirilenleri bile layıkıyla idrak edemiyoruz. Halbuki, sıfatların ve isimlerin tecelli yeri olan sonsuz uzaydaki yaratılmışları bizim idrakimiz kuşatamaz. Teknik aletler vasıtasıyla gerçekleşen idraklerimiz bugün akıllarımızı durdurup dehşete düşürüyor." Bu hale işaretle Cenab-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de, hikmet-i rahmâniyyeye (Rahmanî hikmet) yakın olan Fass-ı Süleymânî'nin (Süleyman'ın Hikmeti Bölümü) sonunda, ولو نبهنا على المقام السليماني على تمامه لرأيت امرا يهولك الاطلاع عبد yani "ve eğer biz Süleyman makamına tam olarak dikkat çekseydik, sen öyle bir iş görürdün ki, ona muttali olman sana dehşet verirdi" buyurur. Çünkü rahmet, ilahi sıfatlardan bir sıfattır. Ve Süleyman (a.s.) ise, minnet rahmeti ile vücub rahmetini (varlığın zorunlu rahmeti) zevken (manevi tecrübe ile) bilen idi. Nitekim tafsili (ayrıntısı) zikredilen fasdadır. Şimdi bir Hakk sıfatının mazharı (tecelli yeri) olan zatın makamı korkunç olursa, diğer sıfatların beyanında ne kadar dehşet verici anlamlar ortaya çıkar.

“Dest”, burada “kudret” ma'nâsınadır. Kutbu'l-aktab Zülkarneyn'e cevâben dedi ki: "Hakk'ın vasfı beşerin kullandığı mahdûd lügatler ve lafızlar ile beyân edilmek mertebesinden âlîdir; ve insanı pek ziyâde korkutucu bir mertebededir. Zîrâ sıfât-ı ilâhiyyeden bize bildirilenleri bile lâyıkıyla idrâk edemiyoruz. Halbuki, meclâ-yı sıfât ve esmâ olan fezâ-yı bî-nihâyedeki mükevvenâtı bizim idrâkimiz ihâta edemez. Âlât-ı fenniyye vâsıtasıyla vâki' olan idrâkâtımız bugün akıllarımızı durdurup tedhiş ediyor." Bu hâle işâreten cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de hikmet-i rahmâniyyeye mukārin olan Fass-ı Süleymânî'nin nihâyetinde, ولو نبهنا على المقام السليماني على تمامه لرأيت امرا يهولك الاطلاع عبد ya'ni ve eğer biz makām-i Süleymânî'ye tamâmı üzere tenbîh ede idik, sen bir emri görür idin ki, onun üzerine ıttıla' sana hevl verirdi" buyurur. Zîrâ, rahmet sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfatdır. Ve Süleyman (a.s.) ise rahmet-i imtinân ile rahmet-i vücûbu zevkan ârif idi. Nitekim tafsíli mezkûr fasdadır. İmdi bir sıfat-ı Hakk'ın mazharı olan zâtın makāmı hâil olursa, diğer sıfatların beyânında ne kadar hevl-nâk maânî zâhir olur.

3718. "Yahud kaleme, ucu ile tâkat olur mu ki, sahîfeler üzerine ondan haber yaza?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. "Yahut kaleme, ucu ile, sayfalar üzerine ondan haber yazma gücü olur mu?"

Yani, "Böyle dille söyleme imkânı olmayan ilahi sıfatları kalem dahi sayfalar üzerine yazmaktan acizdir." Yani, ilahi sıfatlar kuşatıcı bir şekilde ne söylenebilir ne de yazılabilir.

Ya'ni, "Böyle lisânen söylemek imkânı olmayan sıfât-ı ilâhiyyeyi kalem dahi sahîfeler üzerine yazmakdan âcizdir." Ya'ni, sıfât-ı ilâhiyye alâ-tarîki'l-ihâta ne söylenebilir, ne de yazılabilir.

3719. Dedi: "Ey çok âlim, Hakk'ın aceblerinden en aşağı bir destanı açık söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Dedi: "Ey çok âlim, Hakk'ın şaşılacak işlerinden en aşağı bir sözü açık söyle!"

"Habr", "ha" harfinin üstün veya esre okunmasıyla [hıbr] âlim ve faziletli kimse demektir. (Sarrâh) Bu kelimenin başka anlamları da vardır. Burada bu anlamdadır. "Niku", burada "çok" anlamındadır. "Destân" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "söz" demektir. Yani, "Zülkarneyn tekrar kutub (tasavvufta en yüksek manevî mertebeye sahip kişi) hazretlerine dedi: "Ey çok âlim ve faziletli muhterem zat! Hakk'ın şaşılacak olan kâinatı düzenleyici tertiplerinden en aşağı olanı, yani bizim sözlerimize, lügatlarımıza ve aklımıza sığan sözleri söyle!""

"Habr", "ha"nın fethi veyâ kesriyle [hıbr] âlim ve fâzıl kimse demekdir. (Sarrâh) Bu kelimenin diğer ma'nâları da vardır. Burada bu ma'nâyadır. "Niku", burada “çok" ma'nâsınadır. "Destân" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "söz" demekdir. Ya'ni, "Zülkarneyn tekrar kutub hazretlerine dedi: "Ey çok âlim ve fâzıl olan zât-ı muhterem! Hakk'ın acib olan tertîbât-ı kevniyyesinden en aşağı olan, ya'ni bizim elfâz ve lügātımıza ve aklımıza sığan sözleri söyle!""

3720. Dedi: "İşte üç yüz yıllık yol olan sahrayı, şah, kar dağları doldurmuşdur." [3735]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Dedi: "İşte üç yüz yıllık yol olan sahrayı, şah, kar dağları doldurmuştur." [3735]

"Kar dağları"ndan kasıt, ileride gelecek olan 3725 numaralı şerefli beyitte görüleceği üzere gafil kişilerin belirli suretleridir. Kutbun (tasavvufta en yüksek mertebedeki veli) dış görünüşünün belirlenimi "Kaf dağı"na benzetildiği gibi, gafil kişilerin belirli suretleri de "kar dağları"na benzetilmiştir. "Sahra"dan kasıt, fikir ve hayal sahrasıdır; ve "üç yüz yıllık yol"dan kasıt, kutbu'l-aktab (kutbun kutbu, en büyük kutup) hazretlerinin mertebesine varıncaya kadar olan insan fertlerinin fikrî mertebelerinin uzaklığından kinayedir. Bu mertebelerde olanların gafil fikir ve hayalleri soğuk karlara benzetilmiştir. "Şah"tan kasıt, gerçek tasarruf sahibi olan Yüce Allah hazretleridir.

"Kar dağları"ndan murâd, âtîde gelecek olan 3725 numaralı beyt-i şerîf-de görüleceği üzere gāfillerin suver-i müteayyineleridir. Kutbun taayyün-i sû-rîsi "Kāf dağı"na teşbîh buyurulduğu gibi, gāfillerin suver-i müteayyineleri dahi "kar dağları"na teşbíh buyurulmuşdur. "Sahra"dan murâd, sahrâ-yı fikir ve hayaldir; ve "üç yüz yıllık yol"dan murâd, kutbu'l-aktab hazretlerinin mertebesine varıncaya kadar olan efrâd-ı beşerin merâtib-i fikriyyesinin uzaklığından kinâyedir. Bu merâtibde olanların fikir ve hayal-i gāfilâneleri soğuk karlara teşbîh buyurulmuşdur. "Şah"dan murâd, mutasarrıf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleridir.

3721. Dağ dağ üstüne hesabsız ve adedsiz; her zamanda ona kar meded olarak ulaşır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Dağ dağ üstüne hesapsız ve sayısız; her zamanda ona kar yardım olarak ulaşır.

Yani, "Sınırsız ve sayısız olan gaflet ehli (gerçeklerden habersiz olanlar) birbiri üzerine yığılmıştır. Her birinin ayrı ayrı fikrî ve hayalî mesleği (düşünce ve hayal yolu) vardır. Onların her birine soğuk karlar mesabesinde (derecesinde) olan fikir ve hayal yardım ve destek olarak erişir." Nasıl ki türlü türlü inançlar ve felsefî meslekler ortadadır.

Ya'ni, "Hadsiz ve hesabsız olan ehl-i gaflet birbiri üzerine yığılmışdır. Her birinin ayrı ayrı meslek-i fikrîsi ve hayâlîsi vardır. Onların her birine soğuk karlar mesâbesinde olan fikir ve hayâl meded ve yardım olarak erişir." Nitekim türlü türlü i'tikādlar ve felsefî olan meslekler meydandadır.

3722. Bir kar dağı diğeri üzerine çarpar, kar soğukluğunu seraya eriştirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. Bir kar dağı diğeri üzerine çarpar, kar soğukluğunu seraya eriştirir.

"Sera", toprağın merkezi, nemli toprak ve araç anlamlarındadır. Yani, "Örneğin bir kar dağı olan filozof efendi, diğer bir kar dağı olan filozofa çarpar ve onun düşünce mesleğine itiraz eder. Onlara gelen fikir ve hayal, soğukluğu halkın en aşağı tabakasına kadar eriştirir."

"Sera", merkez-i hâk ve nemli toprak ve âlet ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Meselâ bir kar dağı olan feylesof efendi, diğer bir kar dağı olan feylesof üzerine çarpar ve onun meslek-i fikrîsine i'tirâz eder. Onlara vârid olan fikir ve hayâl, soğukluğu halkın en aşağı tabakasına kadar eriştirir."

3723. Bir kar dağı hadsiz ve derin anbardan kar dağı üzerine çarpar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. Bir kar dağı, hadsiz ve derin ambardan kar dağı üzerine çarpar.

Bir kar dağı olan gafil kişi, hadsiz ve derin olan Mudill isminin (saptıran, dalalete düşüren) hazinesinden gelen batıl düşünce ve bozuk hayal sebebiyle, diğer bir kar dağı üzerine çarpar ve itiraz eder.

"Bir kar dağı olan gāfil hadsiz ve derin olan ism-i Mudill'in hazînesinden vârid olan fikr-i bâtıl ve hayâl-i fâsid sebebiyle diğer bir kar dağı üzerine çarpar ve i'tirâz eder."

3724. Ey şâh! Eğer böyle vâdî olmasa idi, cehennemin harâreti cümleyi yakar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. Ey şah! Eğer böyle bir vadi olmasaydı, cehennemin harareti herkesi yakardı.

"Ey mana şahı olan Zülkarneyn! Eğer bu kar dağlarının soğukluğu olmasaydı, cehennemin harareti gibi yakıcı olan ilahi şevk ateşi bütün halkı yakar ve yok ederdi. Bereket versin ki, bu gaflet ehlinin soğuk fikirleri ve hayalleri bu hararete engel oluyor." Bu şerefli açıklamada fakire görünen bir mana da şudur ki, "Kaf dağı"ndan maksat, Cenab-ı Pir (r.a.) efendimizin şerefli vücududur; ve "Zülkarneyn"den maksat, Hüsameddin Çelebi (k.s.) hazretleridir ki, "iki boynuz" ile Zâhir isminin ve Bâtın isminin hükümlerini taşımalarından kinayedir. Hatta bazı nüshalarda "cümle râ" yerine "mermerâ" geçmektedir. Bu da "Bizi yakardı" demektir.

"Ey şâh-ı ma'nâ olan Zülkarneyn! Eğer bu kar dağlarının soğukluğu olmasa idi, cehennemin harâreti gibi yakıcı olan şevk-i ilâhî ateşi cümle halkı yakar ve mahvederdi. Bereket versin ki, bu ehl-i gafletin soğuk fikirleri ve hayalleri bu harârete mâni' oluyor." Bu sürh-i şerîfde fakîre lâyih olan bir ma'nâ da budur ki, "Kāf dağı"ndan murâd, cenâb-ı Pîr (r.a.) efendimizin vücûd-i şerîfleridir; ve "Zülkarneyn"den murâd, Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) haz- retleridir ki, "iki karn" ile ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın ahkâmını hâiz olmalarından kinâyedir. Hattâ ba'zı nüshada "cümle râ" yerine "mermerâ" vâki'dir. "Bizi yakardı" demek olur.

3725. Akıllerin perdeleri yanmamak için, gāfilleri kar dağları bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Akılların perdeleri yanmamak için, gafil insanları kar dağları bil!

Yani, "Akılların beşeriyet perdeleri ilahi aşk ateşiyle yanmamak için gafil insanların varlıklarını kar dağları bil!" Çünkü akıllı insanları beşerî gerekliliklerle meşgul eden ve bu ateşin şiddetine engel olan bu gafil insanlardır. Nasıl ki Malik b. Dinar hazretlerini pazarda halkın kalabalığı arasında gezerken görmüşler ve "Burada ne yapıyorsun?" diye sormuşlar. O hazret de, "Gaflet celbini (gaflet çekiciliğini) istiyorum!" diye cevap vermiştir.

Ya'ni, "Akıllerin perde-i beşeriyyetleri şevk-ı ilâhî ateşi ile yanmamak için gāfillerin vücûdlarını kar dağları bil!" Zîrâ âkılleri îcâbât-ı beşeriyye ile meşgül eden ve bu ateşin şiddetine mâni' olan bu gāfillerdir. Nitekim Mâlik b. Dînâr hazretlerini pazarda halkın kalabalığı arasında gezerken görmüşler ve "Burada ne yapıyorsun?" diye sormuşlar. O hazret dahi, "Gaflet celbini istiyorum!" diye cevab vermişdir.

3726. Eğer kar dokuyucu olan cehlin aksi olsa idi, o Kāf dağı şevkin ateşinden yanar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Eğer kar dokuyucu olan cehlin aksi olsa idi, o Kaf dağı şevkin ateşinden yanar idi.

Eğer kar gibi soğukluk meydana getirici olan gaflet ehli kişilerdeki cehlin (bilgisizliğin) insân-ı kâmilin kalbine aksi ve tesiri olmasaydı, o insân-ı kâmil ilâhî şevkin ateşinden yanar ve tamamen beşeriyet (insanlık) dışına çıkardı. Çünkü insân-ı kâmilin halkı irşad etmek (doğru yola iletmek) için beşeriyet perdesine geri dönmesi gerekir.

Eğer kar gibi bürûdet peydâ edici olan ehl-i gafletdeki cehlin insân-ı kâmilin kalbine aksi ve te'sîri olmasa idi, o insân-ı kâmil şevk-i ilâhînin ateşinden yanar ve bi'l-külliyye beşeriyet hâricine çıkar idi. Zîrâ insân-ı kâmilin irşâd-ı halk için hicâb-ı beşeriyyete rücû'u lâzımdır.

3727. Ateş muhakkak Huda'nın kahrından bir zerredir. Alçakların tehdîdi için bir turadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. Ateş kesinlikle Yüce Allah'ın kahrından bir zerredir. Alçakların tehdidi için bir kamçıdır.

"Dirre", kamçıdır ki, iplerin bükülmesinden meydana gelen kamçı gibi bir şeydir. Gerek maddî gerekse manevî olan ateş, Yüce Allah hazretlerinin kahır ve celâl sıfatından bir zerredir. Yani, "Kalbe arız olan bu şevk ateşi, Yüce Allah'ın kahrından bir zerredir. Alçak olan insan nefislerinin terbiye edilmesi ve hayvanlıktan uzaklaştırılması için bir kamçıdır." Çünkü, alçak nefis bu şevk ateşi ile terbiye olur.

"Dirre", turadır ki, iplerin bükülmesinden hâsıl olan kamçı gibi bir şeydir. Gerek maddî ve gerek mânevî olan ateş Hak Teâlâ hazretlerinin sıfat-ı kahır ve celâlinden bir zerredir. Ya'ni, "Kalbe ârız olan bu şevk ateşi Hak Teâlâ'nın kahrından bir zerredir. Alçak olan nüfûs-i beşeriyyenin te'dîbi ve hayvanlıkdan teb'îdi için bir turadır ve kamçıdır." Zîrâ, nefs-i leîm bu âteş-i şevk ile müeddeb olur.

3728. Azîm ve fâik olan böyle bir kahr ile beraber, lutfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine sabıkdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. Yüce ve üstün olan böyle bir kahır ile beraber, lütfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine öncedir.

"Yüce ve maddî ateşlere üstün olan böyle bir kahır ateşi ile beraber Yüce Allah'ın lütfunun serinliğini gör ki, o ateş üzerine öncedir." "Lütfun serinliği"nden maksat, Hakk'ın âlem düzeni için koyduğu gaflet hâlidir. Ve şevk ateşi insanlıkta bu gafletten sonra olduğu için lütfun serinliği bu ateşten önce ve önceliklidir. Çünkü insanlar bu kesret âlemine (çokluk âlemi) geldikleri zaman fark-kable'l-cem' (cem'den önceki ayrılık hâli) hâlinde bulunurlar. Sonra cem' makamına (birlik makamı) gelirler ve şevk ateşi cem' makamında başlar.

"Azîm ve maddî ateşlere fâik olan böyle bir kahır ateşi ile beraber Hak Teâlâ'nın lutfunun serinliğini gör ki, o ateş üzerine sabıkdır." "Berd-i lutf"dan murâd, Hakk'ın nizâm-ı âlem için vaz' buyurduğu hâl-i gafletdir. Ve şevk ateşi beşeriyetde bu gafletden sonra olduğu için lutfun serinliği bu ateşden mukaddem ve sabıkdır. Çünkü insanlar bu âlem-i keserâta geldikleri vakit fark-kable'l-cem' hâlinde bulunurlar. Sonra makām-ı cem'e gelirler ve nâr-ı şevk makām-ı cem'de başlar.

3729. Sebk niteliksiz ve nasıllıksız ma'nevîdir. İkiliksiz sabıkı ve mesbuku gördün mü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Önce olma durumu niteliksiz ve nasıllıksız olarak manevîdir. İkiliksiz bir şekilde önce olanı ve sonra olanı gördün mü?

Yani, lütfun kahırdan önce olması nasılsız ve niceliksizdir, yani, tarife sığmaz, manevîdir. Çünkü her ikisi de ilahi sıfatlardandır; ve ilahi sıfatların hepsi kadim ve ezelî olduğundan bir sıfatın diğer sıfattan önce ve üstün olması söz konusu değildir. Önce olma ve sonra olma bağıntıları ancak bu kadim sıfatların eserleri oluş âlemindeki tecellilerde ortaya çıktığı zaman belli olur. Çünkü, mutlak varlık lütuftur, kahır ondan sonradır; ve çünkü kahır varlığa ve oluşa bağlıdır. Varlık ve oluş olmayınca kahrın ilişki kuracağı bir yer olmaz. Bu sebeple bu açıdan lütuf önce ve kahır sonradır. İkiliksiz önce olma ve sonra olmaya gelince bu hâl sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) âlemine aittir. Çünkü bu âlem, ilahi ilmî suretler mertebesidir. Ve ilahi ilim mertebesinde ise ikilik yoktur ve nasılsızdır. Yani, niteliksiz ve nasıllıksızdır ve manevîdir. Çünkü bu mertebe Hakk'ın zâtının kendi zâtına, kendi zâtında, kendi zâtıyla meydana gelen tecellisinden ibarettir. Bu mertebeye "vâhidiyyet mertebesi" ve "insanî hakikat" derler.

Ya'ni, lütfun kahırdan sabık olması bî-çûn ve bî-çigûnedir ya'ni, ta'rîfe sığmaz, ma'nevîdir. Zîrâ her ikisi de sıfât-ı ilâhiyyedendir; ve sıfât-ı ilâhiyyenin cümlesi kadîm ve ezelî olduğundan bir sıfatın diğer sıfatdan mukaddem ve sâbık olması, vârid değildir. Sâbıkıyet ve mesbûkıyet nisbetleri ancak bu sıfât-ı kadîmenin âsârı mezâhir-i kevniyyede zâhir olduğu vakit belli olur. Zîrâ, vücûd-i mahz, lütufdur, kahır ondan sonradır; ve çünkü kahır vücûda ve varlığa terettüb eder. Vücûd ve varlık olmayınca kahrın taalluk edeceği mahal olmaz. Binâenaleyh bu i'tibâr ile lütuf sâbık ve kahır mesbûkdur. İkiliksiz sâbıkıyet ve mesbûkıyete gelince bu hâl a'yân-ı sâbite âlemine âiddir. Zîrâ bu âlem, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesidir. Ve ilm-i ilâhî mertebesinde ise ikilik yokdur ve bîçûndur. Ya'ni, niteliksiz ve nasıllıksızdır ve ma'nevîdir. Çünkü bu mertebe zât-ı Hakk'ın kendi zâtına, kendi zâtında, kendi zâtıyla vâki' olan tecellîsinden ibâretdir. Bu mertebeye "mertebe-yi vâhidiyyet" ve "hakîkat-i insâniyye" derler.

3730. Eğer görmedin ise, o senin noksanındandır. Zîra, halkın akılları o men-[3745] ba'dan bir arpadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Eğer görmedin ise, o senin noksanındandır. Çünkü, halkın akılları o kaynaktan bir arpadır.

Eğer bu ikiliksiz öncelik ve sonralığı görmüyor isen, bu senin mertebenin ve aklının noksanındandır. Çünkü halkın akılları bu insânî hakikat mertebesinden bir arpa kadardır, yani o mertebeye oranla halkın akılları cüz'îdir. Nasıl ki ayet-i kerîmede, وَمَا أُوتِيتُم مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا (İsrâ, 17/85) yani, “Size ilimden verilen şey ancak azdır" buyurulur. Hind nüshalarında birinci mısra' گر ندیدی آن بود از فهم پست şeklindedir. "Eğer görmüyor isen o senin anlayışının alçaklığındandır" demek olur.

Eğer bu ikiliksiz sabıkıyet ve mesbûkıyeti görmüyor isen, senin mertebenin ve aklının noksânındandır. Zîrâ halkın akılları bu hakikat-i insâniyye mertebesinden bir arpa kadar ya'ni, o mertebeye nisbeten halkın akılları cüz'îdir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَا أُوتِيتُم مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا (İsrâ, 17/85) ya'ni, “Size ilimden verilen şey ancak azdır" buyurulur. Hind nüshalarında birinci mısra' گر ندیدی آن بود از فهم پست sûretindedir. "Eğer görmüyor isen o senin anlayışının alçaklığındandır" demek olur.

3731. Ayıbı kendi üzerine koy, dîn âyâtı üzerine değil! Ne vakit çamurlu kuş din feleği üzerine erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Ayıbı kendi üzerine koy, dinin ayetleri üzerine değil! Çamurlu kuş ne zaman din feleğine erişir?

"Dinin ayetleri"nden maksat, hakikat ehli olan kâmil insanlardır. Onlar Kur'ân-ı Kerîm'in ve şerefli hadislerin iç yüzlerini ve inceliklerini gösterirler. Yani, "Ey kişi! Hakk'ın varlığının mertebelerini ve onun birliğini görmüyorsan, bu durum senin eksikliğinden ve anlayışının düşüklüğündendir. Bu sebeple, kusuru ve ayıbı kendi nefsine yükle! Yoksa dinin ayetleri olan hakikat ehlinin keşif yoluyla gerçekleşen yüce açıklamalarına değil! Sen aşağı âlemin beş duyuna verdiği bilgiler üzerine birtakım deliller getirip ya sırf tenzihe (Allah'ı her türlü noksanlıktan arındırmaya) ya da sırf teşbihe (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) hükmedersin. Bu istidlâlî (çıkarıma dayalı) ilimlerle senin ruhun ve aklın, kanatları çamurlanmış bir kuş gibidir. Böyle çamurlu bir kuş, dinin feleği olan sırf birliğe ne zaman erişebilir?" Böyle bir kuş ancak aşağı âlemde ve ikilik âleminde çırpınıp durur.

"Âyât-ı dîn"den murâd, ehl-i hakikat olan kâmillerdir. Onlar Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin bâtınlarını ve inceliklerini gösterirler. Ya'ni, "Ey kimse! Vücûd-ı Hakk'ın merâtibini ve onun vahdetini görmüyor isen, bu hâl senin noksânından ve anlayışının alçaklığındandır. Binâenaleyh, kusûru ve ayıbı kendi nefsine isnâd et! Yoksa dînin âyâtı olan ehl-i hakikatin keşfen vâki' olan beyânât-ı aliyyelerine değil! Sen âlem-i süflînin havâss-ı hamsene verdiği ma'lûmât üzerine birtakım delâil îrâd edip ya tenzîh-i sırfa veya teşbîh-i sırfa hükmedersin. Bu ulûm-i istidlaliyye ile senin rûhun ve aklın kanatları çamurlanmış bir kuş mesâbesindedir. Böyle bir çamurlu kuş, dînin feleği olan vahdet-i sırfa ne vakit erişebilir?" Böyle bir kuş ancak âlem-i süflîde ve ikilik âleminde çırpınıp durur.

3732. Kuşun âlî olan cevelângâhı havadır. Zîrâ ki onun neşvi şehvetden ve hevâdandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Kuşun yüksek uçuş alanı havadır. Çünkü onun gelişimi şehvetten ve hevâdandır.

"Kuşun yüksek uçuş alanı göklere kadar değil, ancak havaya kadardır ve esintili hava içinde uçabilir. Çünkü onun gelişimi ve büyümesi şehvetten ve hevâdandır." Yani, kuşun vücudunun oluşumu nutfeden değil, aksine erkek kuşun dişi kuşun üreme organına şehvetle bıraktığı havadandır. Bu sebeple uçuşu da kendi oluşumuna uygun olarak hava içinde olur. Bunun gibi insanın oluşumu da şehvetten ve yoğun olan nutfedendir. Bu sebeple onun hayvanî ruhuna bağlı olan geçim aklının uçabildiği alan da bu yoğunluk âleminde ancak beş duyusunun verdiği bilgilerin dairesidir. Birinci mısrada "hevâ", esintili havadır. İkinci mısradaki "hevâ", nefsin hevâsı (arzusu) olduğundan kafiye doğrudur.

"Kuşun yüksek olan cevelângâhı eflâke kadar değil, ancak havaya kadardır ve havâ-yı nesîmî içinde uçabilir. Zîrâ ki onun neşv ü nemâsı şehvetden ve hevâdandır." Ya'ni, kuşun vücûdunun tekevvünü nutfeden değil, belki erkek kuşun dişi kuşun uzv-i tenâsülüne şehvetle bıraktığı havadandır. Binâenaleyh uçuşu da kendinin neş'etine muvâfık olarak hava içinde olur. Bunun gibi insanın tekevvünü de şehvetden ve kesîf olan nutfedendir. Binâenaleyh onun rûh-i hayvânîsine merbût olan akl-ı maâşının uçabildiği sâha dahi bu âlem-i kesâfetde ancak havâss-i hamsesinin verdiği ma'lûmâtın dâiresidir. Birinci mısra'da "hevâ", havâ-yı nesîmîdir. İkinci mısra'daki "hevâ”, hevâ-yı nefs olduğundan kāfiye sahîhdir.

3733. Binaenaleyh sen hayır ve evetsiz hayrân ol! Tâ ki senin önüne rahmetden bir mahmil gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Bu sebeple sen, hayır ve evet demeden hayran ol! Tâ ki önüne rahmetten bir mahmil (yük taşıyan binek) gelsin.

"Mahmil", masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olup, binek hayvanlarının ve develerin üzerindeki hevdec (üstü kapalı binek) anlamına gelir. Yani, "Eğer sen, dinin ayetleri olan hakikat ehlinin sözünü eksik anlayışın ve aklından dolayı kavrayamıyorsan, ne hayır de ne de evet! Yani, ne inkâr et ne de tasdik et! 'Ben bunu anlayamadım' deyip durakla! Tâ ki ilahi rahmetten sana ruhani bir mahmil gelip seni o anlayamadığın anlamlara kadar götürsün." Çünkü anlamadan hayır ve evet demekte zarar vardır.

"Mahmil", masdar-ı mîmî olup, merkeb ve develerin üzerindeki hevdec ma'nâsınadır. Ya'ni, "Eğer sen âyât-ı dîn olan ehl-i hakikatin kelâmını nok- san fehim ve aklından dolayı anlayamıyor isen, ne hayır de, ne de evet! Ya'ni, ne inkâr et ve ne de tasdîk et! "Ben bunu anlayamadım" deyip tevakkuf et! Tâ ki rahmet-i ilâhiyyeden sana bir mahmil-i rûhânî gelip seni o anlayamadığın ma'nâlara kadar götürsün." Zîrâ anlamadan hayır ve evet demekde zarar vardır.

3734. Mâdemki bu acâibin fehminden ahmaksın, eğer evet dersen tekellüf edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Mademki bu acayiplikleri anlamaktan ahmaksın, eğer evet dersen zorlama yaparsın.

Mademki, hakikat ehlinin sırf vahdet (Allah'ın birliği) hakkındaki şaşırtıcı açıklamalarını anlamaktan acizsin, eğer anlamadan baş sallayıp evet dersen zorlama yapmış olursun ve zorlama, içte olmayan şeyi zahmetle dışarı çıkarmaktır. Bu hâl makbul bir özellik değildir. Bunun için (s.a.v.) Efendimiz "Benim ümmetimin takva sahipleri zorlamadan çok uzaktır" buyururlar.

Mâdemki, ehl-i hakîkatin vahdet-i sırf hakkındaki beyânât-ı acībelerini anlamakdan âcizsin, eğer anlamadan baş sallayıp evet dersen tekellüf etmiş olursun ve tekellüf bâtında olmayan şeyi zahmetle çıkarmakdır. Bu hal makbûl bir haslet değildir. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz اتقیاء امتى ابعدهم عن التكلف ya'ni, "Benim ümmetimin etkıyâsı tekellüfden çok uzakdır" buyururlar.

3735. Ve eğer hayır dersen, hayır senin boynunu vurur. Kahır, o hayır ile senin pencereni bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. Ve eğer hayır dersen, hayır senin boynunu vurur. Kahır, o hayır ile senin pencereni bağlar.

Ve eğer anlamadan Allah dostlarının hakikatlerini inkâr edip hayır dersen, senin bu inkârın senin boynunu vurur. İlâhî kahır senin kalp gözünü kör eder ve aklının penceresini kapatır. Bu kahır hem manen hem de zahiren meydana gelir.

Nitekim vaizlerden birisi Ayasofya cami-i şerifinde vaazı esnasında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretlerinin yüce marifetlerine itiraz edermiş; ve bu itirazında ısrarcı olup derslerinin çoğunda tekrarlarmış. Bir gece rüyasında Hz. Şeyh zuhur edip, "Benden ne istiyorsun? Bir daha itiraz edecek olursan seni bu elimdeki kılıç ile kırk parça ederim!" buyurmuş. Vaiz bu rüyadan korkup bir müddet susmuş. Fakat yine bir gün her nasılsa rüyayı unutup vaazında coşarak hazret-i şeyh aleyhinde bulunmuş. Dersten çıktığı vakit herkes dağılmış, o da avlu tarafına doğru giderken üzerine bir fenalık gelmiş ve avluda bulunan bir ağaca dayanmış, bir müddet sonra da yıkılmış. Görenler alıp Gülhane'ye götürmüşler, orada ruhunu teslim etmiş. O akşam evine gidemediği için ailesi aramaya mecbur olmuşlar. Nihayet Gülhane'de olduğunu haber alıp oraya gitmişler. Fakat Gülhane'de bu vaiz vefat ettiği vakit doktorlar kimsesiz bir adam zannıyla teşrihhaneye götürüp orada talebeye ders göstermişler. Bilahare böyle ailesi olduğunu haber alınca doktorlar telaş edip derhal parçaladıkları azalarını birleştirip kefenlemişler. Ve ailesine karşı da özür beyan edip kefenin açılmamasını çünkü cesedinin kırk parça edilmiş bulunduğunu söylemişlerdir. Ve Hz. Şeyh'in marifetlerine içinden itiraz edip zahirde Fütûhât tercümesini okumak isteyen bir zatın ağzı kapanıp dudakları içeriye çöktüğünü ve bir kelime bile okuyamadığını fakir kendi gözüm ile gördüm.

"Ve eğer anlamadan hakāyık-i ehlullahı inkâr edip hayır dersen, senin bu inkârın senin boynunu vurur. Kahr-ı ilâhî senin kalb gözünü kör eder ve aklının penceresini kapatır. Bu kahır hem ma'nen ve hem de zâhiren vâki' olur."

Nitekim vâizin birisi Ayasofya câmi'-i şerîfinde esnâ-yı va'zında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) hazretlerinin maârif-i aliyyelerine i'tiraz eder imiş; ve bu i'tirâzında musırr bulunup ekser-i dersinde tekrâr eder imiş. Bir gece rü'yasında Hz. Şeyh zuhûr edip, "Benden ne istiyorsun? Bir daha i'tirâz edecek olursan seni bu elimdeki kılıç ile kırk parça ederim!" buyurmuş. Vâiz bu rü'yâdan havf edip bir müddet sükût etmiş. Fakat yine bir gün her nasılsa rü'yâyı unutup va'zında coşarak hazret-i şeyh aleyhinde bulunmuş. Dersden çıktığı vakit herkes dağılmış, o da avlu tarafına doğru giderken üzerine bir fenâlık gelmiş ve avluda bulunan bir ağaca dayanmış, bir müddet sonra da yıkılmış. Görenler alıp Gülhane'ye götürmüşler, orada teslîm-i rûh etmiş. O akşam evine gidemediği için hânesinin halkı aramaya mecbûr olmuşlar. Nihâyet Gülhane'de olduğunu haber alıp oraya gitmişler. Fakat Gülhâne'de bu vâiz vefât ettiği vakit doktorlar kimsesiz bir adam zannıyla teşríhhaneye götürüp orada talebeye ders göstermişler. Bilâhare böyle âilesi olduğunu haber alınca doktorlar telâş edip derhal parçaladıkları a'zâlarını birleştirip tekfin etmişler. Ve âilesine karşı da beyân-ı i'tizâr edip kefenin açılmamasını çünkü cesedinin kırk parça edilmiş bulunduğunu söylemişlerdir. Ve Hz. Şeyh'in ma-ârifine içinden i'tirâz edip zâhirde Fütûhât tercümesini okumak isteyen bir zâtın ağzı kapanıp dudakları içeriye çöktüğünü ve bir kelime bile okuyamadığını fakîr kendi gözüm ile gördüm.

3736. Böyle olunca ancak hayran ve vâlih ol ve işte bu kadar! Tâ ki Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Böyle olunca ancak hayran ve şaşkın ol ve işte bu kadar! Tâ ki Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gelsin!

Yani, Allah dostlarının hakikatlerine aklın ermediği zaman, ne inkâr et ne de tasdik et, hayran ol! Bu hayretin ve kalbinin saflığı sebebiyle sana Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gelir. Anlayamadığın anlamları zevk yoluyla (manevi tecrübe ile) anlamaya başlarsın. Sakın Hakk'ın velîlerine dil uzatma!

Ya'ni, hakāyık-i ehlullâha aklın ermediği vakit, ne inkâr et ve ne de tasdîk et, hayrân ol! Bu hayretin ve safvet-i kalbin sebebiyle sana Hakk'ın yardımı önden ve arkadan gelir. Anlayamadığın ma'nâları zevkan anlamaya başlarsın. Sakın evliyâ-i Hakk'a ta'rîz etme!

3737. Vaktaki hayran ve perişan ve fânî oldun, hal dili ile “İhdina!.." dedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Ne zaman ki şaşkın, perişan ve fani oldun, hâl diliyle "Bizi doğru yola ilet!" dedin.

Ne zaman ki hakikat ehlinin hâline ve sözüne itiraz etmeyip hayrette kaldın ve cüz'î aklın perişan oldu ve kendi anlayışına güvenerek o hâli ve sözü muhakeme etmekten fani oldun, senin bu hâlin "Bizi doğru yola ilet!" yani, "Ey Rabbim, beni doğru yola ilet!" demek anlamını içerdi. "Gîc", beyni perişan ve karışık olan anlamınadır.

"Vaktâki ehl-i hakîkatin hâline ve kāline i'tirâz etmeyip hayretde kaldın ve akl-ı cüz'în perîşân oldu ve kendi dirâyetine i'timâden o hâli ve kāli muhâkeme etmekden fânî oldun, senin bu hâlin اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (Fâtiha, 1/6) ya'ni, "Yâ Rabbi, beni sırât-ı müstakîme hidâyet et!" demek ma'nâsını mutazammın oldu." "Gîc", dimâğı perîşân ve muhtel olan ma'nâsınadır.

3738. Çetinin çetinidir; ve lerzân olduğun vakit, o çetin mülayim ve müstevî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Çetinin çetinidir; ve titrediğin zaman, o çetin mülayim ve düz olur.

"Zeft" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "sert ve çetin" demektir. Yani, "Evliyanın hâli ve sözü çetinin çetinidir, yani, pek çetindir. Ne zaman ki onlara karşı titreyici olursan, o çetin olan şey mülayim ve düz olur ve sana basit görünür ve idrakine kolay gelir."

"Zeft", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "sert ve çetin" demekdir. Ya'ni, "Hâl ve kāl-i evliyâ çetinin çetinidir, ya'ni, pek çetindir. Vaktâki onlara karşı titreyici olursan o çetin olan şey mülayim ve düz olur ve sana basit görünür ve idrâkine kolay gelir."

3739. Zîrâ ki, çetin olan şekil münkir içindir. Vaktaki aciz geldin, lütuf ve ihsandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. Çünkü çetin olan şekil inkârcı içindir. Ne zaman ki aciz kaldın, lütuf ve ihsandır.

Yani, peygamberlerin ve onların varisleri olan evliyaların hâl ve sözlerinin çetin olması inkârcılar içindir. Çünkü inkârcılar inkâr ettikçe, onların hakikati bu inkârcılara gizli kalır. Fakat ey kimse! Onların önünde kendi acizliğini ve kusurunu itiraf edip inkârı ve tasdiki terk ederek hayrette kalırsan, bu aczin sana lütuf ve ihsan olur; ve neticede bilmediğin ve anlayamadığın hakikatlere muttali olursun.

Cebrail (a.s.)'ın kendisini Mustafa'ya kendi suretiyle göstermesi ve ne zaman ki onun yedi yüz kanadından birisi ortaya çıktı, ufku tuttu ve güneş bu kadar ışınıyla beraber mahcup oldu.

Bilinmeli ki, mutlak varlığın hakikat-i Muhammediyye mertebesinden hakikat-i insaniyye yani, ilim suretleri mertebesine tenezzülünden sonra, bu mertebenin altındaki mertebelere tenezzülü, Kudret sıfatının mazharları yani kuvvetler ile gerçekleşir. Çünkü fiiller kuvvet ile tezahür edeceğinden, ilahi fiiller de yüce melekler vasıtasıyla ortaya çıkar. İlahi kuvvetlerin ismi şeriat dilinde "melekler"dir. Çünkü "melek", kuvvet ve şiddet anlamındadır. Melekler his ve şehadet âleminde yoğun cisimler gibi görünmezler. Çünkü ruhlardır, hayal âleminde çeşitli suretlere bürünerek müşahede edilirler. Bu bürünme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cebrail'in Hz. Meryem'e ve diğer yüce meleklerin Lut (a.s.)'a ve diğer peygamberlere (aleyhimüsselâm) ve evliyalara ve salihlere bürünmeleri gibi. Onların bu bürünmeleri esnasında, görenin yanında hazır bulunanlar bu melekleri müşahede edemezler. Çünkü hayal âlemine dahil olan ancak görendir. Meğer ki, hazır bulunanlardan da hayal âlemine dahil olanlar bulunsun. Bu bürünmeyi bunlar da görebilirler. Yoksa meleklerin asli hakikatleri üzere görülmesi beşeriyet âleminde mümkün değildir. Bu hakikate binaen En'âm suresinde kâfirlerin Peygamber'e "Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Yüce Allah وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا (En'âm, 6/9) yani, "Eğer o resulü bir melek olarak göndere idik, elbette âdem suretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cebrail, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e âdem suretinde bürünürdü. Ve aynı şekilde Meryem suresinde, فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًا (Meryem, 19/17) yani, "Biz Meryem'e ruhumuz olan Cibril'i gönderdik, ona beşer-i seviyy suretinde büründü" buyurulur. Kâşânî Tefsiri'nde Fâtır suresinde, جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ (Fâtır, 35/1) ["Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar."] ayet-i kerimesinin tefsirinde buyurur ki: "Herhangi bir meleğin kendisinden etkilenen şeye bir etki ile bağlantısı onun kanadıdır. Buna göre her bir etki yönü bir kanat olmuş olur. Meleklerin kanatları yani, etki yönleri sayıya sınırlı değildir. Aksine onların çeşitli ve çok etkileri sebebiyle kanatları sayılamazdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz miraç gecesinde Cebrail (a.s.)'ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüce maksatları, يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ ["O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar"] (Fâtır, 35/1) ayet-i kerimesi gereğince etki yönlerinin çokluğuna işaret buyurmaktır.

Ya'ni, enbiyânın ve onların varisleri olan evliyânın hâl ve källeri şeklinin çetin olması münkirler içindir. Zîrâ, münkirler inkâr ettikçe onların hakikati bu münkirlere mestûr kalır. Fakat ey kimse! Onların önünde kendi aczini ve kusûrunu i'tiraf edip inkârı ve tasdîki terk ederek hayretde kalırsan, bu aczin sana lütuf ve ihsân olur; ve netîcede bilmediğin ve anlayamadığın hakāyıka muttali' olursun.

Cebrail (a.s.)ın kendisini Mustafa'ya kendi sûretiyle göstermesi ve vaktâki onun yedi yüz kanadından birisi zâhir oldu, ufku tuttu ve güneş bu kadar şuâ'ıyla beraber mahcûb oldu

Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlakın hakikat-i muhammediyye mertebesinden hakikat-i insâniyye ya'ni, suver-i ilmiyye mertebesine tenezzülünden sonra bu mertebenin mâ-dûnundaki merâtibe tenezzülü sıfat-ı Kudret'in mezâhiri ya'ni kuvâ ile vâki'dir. Zîrâ, efâl kuvvet ile tezahür edeceğinden efâl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm vâsıtasıyla zahir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı şerîatda "melâike"dir. Zîrâ "melek", kuvvet ve şiddet ma'nâsınadır. Melâike âlem-i his ve şehadetde eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler. Zîrâ ervâh-dır, âlem-i hayâlde suver-i muhtelifeye temessülen meşhûd olurlar. Bu temessül râînin ahvâl ve i'tikādâtı ile münasebetdârdır. Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.)a vesâir enbiyâ (aleyhimüsselâm)a ve evliyâya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnâsında râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşâhede edemezler. Zîrâ âlem-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki, huzzârdan dahi âlem-i hayâle dâhil olanlar bulunsun. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Yoksa melâikenin hakikat-i asliyyeleri üzere rü'yeti beşeriyet âleminde mümkin değildir. Bu hakikate binâen sûre-i En'âm'da kâfirlerin Peygamber'e "Bir melek göndere idi de, keşke bize peygamber olduğunu söyleye idi!" demelerine karşı Hak Teâlâ وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا (En'âm, 6/9) ya'ni, "Eğer o resûlü bir me- lek olarak göndere idik, elbette âdem sûretinde yapardık" buyurur. Bunun için Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e âdem sûretinde temessül ederdi. Ve kezâlik sûre-i Meryem'de, فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًا (Meryem, 19/17) ya'ni, "Biz Meryem'e rûhumuz olan Cibrîl'i gönderdik, ona beşer-i seviyy sûretinde temessül etti" buyurulur. Tefsîr-i Kâşânî'de sûre-i Fâtır'da, جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ (Fâtır, 35/1) ["Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar."] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyurur ki: "Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te'sîr ile ittisâli onun kanadıdır. Binâenaleyh her bir cihet-i te'sîr bir kanat olmuş olur. Melâikenin kanatları ya'ni, vücûh-i te'sîrâtı adede münhasır değildir. Belki onların te'sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanatları gayr-ı kabil-i ta'dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi'râc'da Cebrail (a.s.)ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Maksad-ı âlîleri, يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ ["O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar"] (Fâtır, 35/1) âyet-i kerîmesi mûcibince vücûh-i te'sîrâtının kesretine işaret buyurmakdır.

3740. Mustafa Cebrail'in önünde dedi ki: "Ey Halil! Nasıl ki senin sûretin vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Mustafa, Cebrail'in önünde şöyle dedi: "Ey Halil! Nasıl ki senin bir suretin vardır."

3741. "Bana sen mahsüs, aşikâr olarak göster, tâ ki nazar ediciler gibi göreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. "Bana sen özgü, açıkça göster, tâ ki bakanlar gibi göreyim!"

Yani, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Cebrail (a.s.)'a hitaben buyurdu ki: "Ey dost! Senin asıl melekiyet şeklin nasıl ise, bu duyular ve görünen âlemde bana onu duyularla ve açıkça göster, tâ ki ben senin o şeklini bir cismi seyredenler gibi göreyim!"

Ya'ni, Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz Cebrail (a.s.) a hitâben buyurdu ki: "Ey dost! Senin sûret-i asliyye-i melekiyyen nasıl ise, bu âlem-i his ve şehadetde bana onu hissen ve zâhiren göster, tâ ki ben senin o sûretini bir cismi temâşâ edenler gibi göreyim!"

3742. Dedi: "Kādir olmazsın ve senin tâkatın olmaz. His zaîf ve incedir, sana zor gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. Dedi: "Kadir olamazsın ve senin gücün olmaz. His zayıf ve incedir, sana zor gelir!"

Hz. Cibrîl (a.s.) cevaben dedi: "Ey Resûlallah! Sen şimdi bu beşerî taayyün (belirginleşme) âlemi içinde benim melekiyetimin asıl suretini his âlemine naklederek cisimlenmeme kadir olamazsın ve buna güç yetiremezsin. Çünkü his âlemi zayıftır ve incedir. Bu cisimlenmiş suret his gözüne zor ve şiddetli gelir."

Hz. Cibrîl cevâben dedi: "Yâ Resûlallah! Sen şimdi bu âlem-i taayyün-i beşerî içinde benim sûret-i asliyye-i melekiyyemi âlem-i hisse naklen mütemessil olmama kādir olmazsın ve buna tâkat getiremezsin. Zîrâ his âlemi zaîfdir ve incedir. Bu sûret-i mütemessile his gözüne zor ve şedîd gelir."

3743. Dedi: "Göster, tâ ki bu cesed görsün. Acabâ his ne hadde kadar nazikdir ve mededsizdir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. Dedi: "Göster, tâ ki bu ceset görsün. Acaba his ne dereceye kadar naziktir ve desteksizdir?"

Yani, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Hz. Cibril'e ısrar edip buyurdular ki: "Asıl suretini bu his âlemine naklederek tecessüm et (cisimlen), bu ceset görsün. Bakalım bu hissin dayanma gücü ne kadardır ve inceliği ile desteksizliği ne dereceye kadardır, anlayalım!"

Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Cibril'e ısrar edip buyurdular ki: "Sûret-i asliyyeni bu âlem-i hisse naklen mütemessil ol, bu cesed görsün. Bakalım bu hissin tahammülü ne kadardır ve nezaketi ve mededsizliği ne hadde kadardır, anlayalım!"

3744. Ademîn'in teninin hissi sakîmdir. Fakat batınında bir halk-ı azîm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. Âdem'in bedeninin hissi hastadır. Fakat içinde büyük bir yaratılış vardır.

İnsanoğlunun duyuları hastadır, kusurludur ve gayet tahammülsüzdür. Fakat içinde Hakk'ın büyük bir yaratılışı vardır ki, asla bedenine benzemez. Çünkü onun hakikati, hakikatleri toplayıcıdır ve ilahi emaneti yüklenmeye yatkın olmuştur.

Benî-Adem'in havâssi sakîmdir ve ma'lûldür ve gayet tahammülsüzdür. Fakat bâtınında Hakk'ın bir halkı vardır ki, azîmdir, aslâ cismine benzemez. Zîrâ onun hakîkati hakāyık-ı câmi'dir ve emânet-i ilâhiyyeyi hamle müstaid olmuşdur.

3745. Bu cisim taş ve demir misali üzeredir. Fakat o, sıfatda çakmakdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Bu cisim taş ve demir örneği üzeredir. Fakat o, sıfat olarak çakmaktır.

"Ateş-zene", çakmak demektir. Yani, "Bu insan bedeni taş ile demire benzer. Her ikisi de yoğun bir şekle sahiptir. Fakat onlarda bir sıfat vardır ki, ona da "çakmak" derler. İç ve anlam itibarıyla ateş ortaya çıkarıcılardır."

"Ateş-zene", çakmak demekdir. Ya'ni, "Bu cism-i insânî taş ile demire benzer. Her ikisi de sûret-i kesîfe sâhibidir. Fakat onlarda bir sıfat vardır ki, ona da "çakmak" derler. Bâtın ve ma'nâ itibariyle ateş izhar edicidirler."

3746. Taş ve demir ateş îcâdının mahal-i tevellüdüdür. Ateş iki valid üzerine kahr yağdırıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. Taş ve demir, ateşin ortaya çıkışının doğduğu yerdir. Ateş, iki ana baba üzerine kahır yağdırıcı oldu.

Yani, "Taş ile demirin birleşik hâline "ateş çıkaran" sıfatını verirler. Çünkü onların içinden ateş ortaya çıkar ve ateşin ortaya çıkışı bunlardan doğar; ve taş ile demir ateşin ana babasıdır. Ne zaman ki ateş bunlardan ortaya çıkar, bu iki ana baba üzerine kahır yağdırıcı olur. Çünkü ateş taşı yakıp parçalar ve demiri kıpkırmızı yapıp yumuşatır." Hint nüshalarında, "iki ana baba üzerine" yerine "bu iki ana babadan" şeklindedir. "Bu iki ana babadan kahır yağdırıcı ateş doğdu" demek olur.

Ya'ni, "Taş ile demirin hey'et-i mecmuasına "âteş-zene" sıfatını verirler. Çünkü onların bâtınından ateş zuhûr eder ve ateşin îcâdı bunlardan doğar; ve taş ile demir ateşin vâlididir. Vaktâki ateş bunlardan zuhûr eder, bu iki vâlid üzerine kahır yağdırıcı olur. Zîrâ ateş taşı yakıp parçalar ve demiri kıpkırmızı yapıp yumuşatır." Hind nüshalarında, بر دو والد yerine زین دو والد vâkı'dir. "Bu iki vâlidden kahır yağdırıcı ateş doğdu" demek olur.

3747. Ateş dahi ten vasfının kadiridir. Onun teni üzerinde kāhirdir, şûle-zendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Ateş dahi ten vasfının kadiridir. Onun teni üzerinde kahredicidir, alev saçıcıdır.

"Dest-gâr", Farsça kâf harfiyle "kadir" anlamındadır. "Ateş"ten maksat, ilâhî kahırdır ki, bu kahır Âdem'e zât cennetinden "İnin!.." emriyle gerçekleşmiştir. Ve Âdem bu yoğunlaşmış belirlenimiyle Hakk'ın zâtından perdelenmeye ve gaflete düşmüştür. Bu sebeple bu yoğun cisim, o kahır ateşinin dest-gârı ve kadiridir; yani, o kahrın eserini ortaya çıkarmaya kadir olan bir unsurlu cisimdir; ve bu kahır ve Hakk'tan uzaklık ateşi, bu unsurlu cisim üzerinde kahredici ve galipdir; ve onda daima nefsanî sıfatların alevlerini vurucudur. Bu şerefli beyit, biraz yukarıda geçen [3728] numaralı ["Azametli ve üstün olan böyle bir kahır ile beraber, lütfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine sabıkdır."] beytine bağlıdır.

"Dest-gâr", kâf-ı Fârisî ile “kādir" ma'nâsınadır. "Ateş"den murâd, kahr-ı ilâhîdir ki, bu kahır Adem'e cennet-i zâttan "İhbitû!.." emriyle vâki' olmuşdur. Ve Adem bu taayyün-i kesîfi ile zât-ı Hak'dan hicâba ve gaflete düşmüşdür. Binâenaleyh bu cism-i kesîf, o âteş-i kahrın dest-gârı ve kādiridir; ya'ni, o kahrın eserini izhâra kādir olan bir cism-i unsurîdir; ve bu kahır ve Hak'dan uzaklık ateşi, bu cism-i unsurî üzerinde kāhir ve gālibdir; ve onda dâimâ sıfât-ı nefsâniyye şu'lelerini vurucudur. Bu beyt-i şerîfde biraz yukarıda geçen. [3728] numaralı ["Azîm ve fâik olan böyle bir kahr ile beraber, lutfunun serinliğini gör ki, ateş üzerine sabıkdır."] beyt-i şerîfine merbûtdur.

3748. Tende İbrahim gibi şu'le vardır ki, ateşin burcu ondan makhûr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Bedende İbrahim gibi bir parıltı vardır ki, ateşin burcu ondan yenilir.

Fakat yine bedende İbrahim (a.s.) gibi ezelî bir parıltı vardır. İbrahim (a.s.) şerefli varlığıyla Nemrud'un ateşini nasıl gül bahçesine çevirdiyse, o parıltı da, kahır ateşinin burcu olan bu yoğunlaşmış belirginliği ve onun eserleri olan nefsanî sıfatları kahreder ve onu hakikatler ve marifetler gül bahçesine dönüştürür.

Fakat yine cisimde İbrâhim (a.s.) gibi bir şu'le-i ezelî vardır. İbrâhim (a.s.) vücûd-i şerîfiyle Nemrûd'un ateşini nasıl gülzâre döndürdü ise, o şu'le dahi, âteş-i kahrın burcu, bu taayyün-i kesîfi ve onun âsârı olan sıfât-ı nefsâniyyeyi kahr eder ve onu gülzâr-ı hakāyık ve maârife tebdîl eder.

3749. O zû-fünûn olan Resûl, lâ-cerem, “Nahnü'l-âhirûne's-sâbikūn" remzini dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. O çok yönlü bilgi sahibi Resûl, şüphesiz, "Nahnü'l-âhirûne's-sâbikūn" remzini söyledi.

Şüphesiz, çok yönlü bilgi sahibi peygamberlerin sultanı (s.a.v.) Efendimiz, "Nahnü'l-âhirûne's-sâbikūn" yani, "Biz sâbıklardan olan âhirleriz!" hadîs-i şerîfinde, bu İbrahimî parıltının evvel, ve kesif (yoğun) taayyününün (belirginleşmesinin) âhir olduğuna işaret buyururlar. Bu hadîs-i şerîf de bu cildin 528 numaralı beyt-i şerîfinde de geçti.

Şübhesiz, zû-fünûn olan Sultân-ı enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz, نحن الاخرون السابقون ya'ni, "Biz sâbıklardan olan âhirleriz!" hadîs-i şerîfinde, bu şu'le-i İbrâhimî'nin evvel ve taayyün-i kesîfinin âhir olduğuna işâret buyururlar. Bu hadîs-i şerîf de bu cildin 528 numaralı beyt-i şerîfinde dahi geçti.

3750. Zâhirde bu iki bir örse zebûndur. Sıfatda demirlerin menba'ından ziyâ- [3765] dedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Görünüşte bu ikisi bir örse boyun eğmiştir. Nitelikte demirlerin kaynağının ötesindedir.

Görünüşte taş ve demirin her ikisi de demircinin örsüne boyun eğmiştir. Demirci örs üzerinde bunları çekiç darbesiyle parça parça eder. Fakat, onların her ikisinin bir niteliği vardır ki, demirlerin kaynağı o niteliğe karşı boyun eğmiştir; o da her ikisinde gizli olan ateştir; ve ateş bütün madenleri ve taşları yakar ve eritir; ve hatta şekillerini başka bir hale geçirip buhar hâline bile getirir. İşte insanın cismi de görünüşte böyle boyun eğmiştir. Fakat onun gizli nitelikleri bütün görünenleri altüst eder. "Sendân", demircilerin üzerinde demir dövdükleri örs anlamındadır.

"Zâhirde taş ve demirin her ikisi de demircinin örsüne zebûndur. Demirci örs üzerinde bunları çekiç darbesiyle parça parça eder. Fakat, onların her ikisinin bir sıfatı vardır ki, demirlerin menba'ı o sıfata karşı zebûndur ki, o da her ikisinde mündemic olan ateşdir; ve ateş bilcümle maâdîni ve taşları yakar ve eritir; ve hatta şekillerini tebdîl edip buhar hâline bile getirir." İşte insanın cismi de zâhiren böyle zebûndur. Fakat onun sıfât-ı mahfiyyesi bütün zevâhiri altüst eder. "Sendân", demircilerin üzerinde demir dövdükleri örs ma'nâsınadır.

3751. Binaenaleyh, Adem sûrette cihanın fer'idir. Ve sıfat cihetinden cihanın aslıdır, bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Bu sebeple, Âdem suret itibarıyla cihanın fer'idir. Sıfat yönünden ise cihanın aslıdır, bunu bil!

Yani, "Âdem'in bedeni bu yoğun dünyanın bir parçasıdır ve ondaki unsurlardan oluşmuştur. Fakat onda gizli ve saklı olan sıfat yönünden bu yoğun cihanın aslıdır." Nasıl ki ağacın meyvesi ağacın bir parçasıdır. Fakat ağaç meyve için dikilip yetiştirildiği için meyve, ağacın aslı olur. İşte لولاك لولاك لما خلقت الافلاك yani, "Ey insân-ı kâmil! Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım!" hadis-i kudsîsi bu anlamı açıklar.

Ya'ni, "Adem'in cismi bu kesîf olan dünyânın cüz'ündendir ve ondaki anâsırdan müteşekkildir. Fakat onda mündemiç ve mahfî olan sıfat cihetinden bu cihân-ı kesîfin aslıdır." Nitekim ağacın meyvesi ağacın cüz'üdür. Fakat ağaç meyve için dikilip terbiye olunduğu cihetle meyve, ağacın aslı olur. İşte لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni, "Ey insân-ı kâmil! Sen olmasa idin, eflâki yaratmaz idim!" hadîs-i kudsîsi bu ma'nâyı beyân buyurur.

3752. Onun zahirini bir sivrisinek çarka getirir. Onun bâtını, yedi feleği muhît olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Onun görünenini bir sivrisinek harekete geçirir. Onun iç yüzü, yedi feleği kuşatır.

"İnsân-ı kâmilin bedenini bir sivrisinek soksa, onu harekete geçirir ve döndürür. Fakat onun iç yüzü, bu güneş sisteminin bütününü kuşatıcıdır. Çünkü onların varlığı, bu insân-ı kâmilin ortaya çıkması içindir." Birinci mısradaki "çerh", dönmek ve ikinci mısradaki "çerh", felek anlamındadır. Bu sebeple beytin kafiyesi doğrudur.

“İnsân-ı kâmilin cismini bir sivrisinek soksa çarka ve harekete getirir. Fakat onun bâtını bu manzûme-i şemsiyyenin hey'et-i mecmûasını ihâta edicidir. Çünki onların vücûdu bu insân-ı kâmilin zuhûru içindir." Birinci mısra'daki "çerh", dönmek ve ikinci mısra'daki "çerh", felek ma'nâsınadır. Binâenaleyh kāfiye-i beyt sahîhdir.

3753. Vaktaki ilhah etti biraz, bir heybet gösterdi ki, dağ ondan mündekk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. O ısrar edince, öyle bir heybet gösterdi ki, dağ ondan paramparça olur.

"Mündekk", infiâl babından ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç). Üç harfli kökü "dekk"tir; "vurmak ve dövmek ve parça parça etmek" demektir. Buna göre "mündekk", "parça parça olmuş" anlamına gelir. Bu şerefli beyit, Cibril (a.s.)'ın asıl suretiyle görünmesi kıssasına dönüştür. Cenâb-ı Pîr, bundan önce görünen bedenin zayıflık derecesini ve fakat bâtınının kuvvetini bir giriş halinde açıkladıktan sonra kıssaya dönmüşlerdir. Yani, "Yüce Peygamberimiz (a.s.) Efendimiz, Hz. Cibril'e asıl suretiyle görünmesi için ısrar ve talepte bulundular. Hz. Cibril de kendi asıl suretinden öyle bir heybet gösterdi ki, o suretin heybetinden dağ paramparça olmuş olur."

"Mündekk", infiâl bâbından ism-i mef'ûldür. Masdar-ı sülâsîsi "dekk"dir; "vurmak ve dövmek ve parça parça etmek" demekdir. Binâenaleyh "mündekk", "parça parça olmuş" ma'nâsına olur. Bu beyt-i şerîf Cibril (a.s.)ın hey'et-i asliyyesiyle görünmesi kıssasına rücû'dur. Cenâb-ı Pîr bundan evvel cism-i zâhirînin derece-i za'fını ve fakat bâtınının kuvvetini bir mukaddime hâlinde beyân buyurdukdan sonra kıssaya rücû' etmişlerdir. Ya'ni, "Resûl-i Kibriyâ (a.s) Efendimiz Hz. Cibril'e hey'et-i asliyyesi ile görünmesi için ilhâh ve ısrâr buyurdular. Hz. Cibril dahi biraz kendi sûret-i asliyyesinden bir heybet gösterdi ki, o sûretin heybetinden dağ parça parça olmuş olur."

3754. Bir şehperi şark ve garbı tutmuş, Mustafa mehâbetden bî-hûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. Bir kanadı doğuyu ve batıyı kaplamış, Mustafa (s.a.v.) o heybetten kendinden geçti.

"Şehper", kuş kanadının en uzun tüyü demektir. Burada Hz. Cibrîl'in tesirlerinin en önemlilerinden birini cismanî bir temsil ile ortaya koymasıdır. Çünkü mananın bu duyular âleminde suretten arınmış olarak görünmesi mümkün değildir. Bu sebeple Hz. Cibril, bu manaya uygun bir suret ile Resûl-i Ekrem Efendimiz'in duyular gözlerine göründü. Ve onun azameti doğuyu ve batıyı kapladı ve ufukları doldurdu. Bu temessül (şekillenme), ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz'in duyular gözlerine sınırlı olduğundan, onu ufukta bu heybetle müşahade eden dahi ancak o Hazret (a.s.) idi. Diğer fertlerin duyular gözleri bundan mahcup idi. Nasıl ki temessül eden (şekillenen) ruhlardan bazılarını bazı zatlar gördüğü halde onun yanında bulunanların görmediği evliya menkıbelerinde çokça meydana gelen bir durumdur. Cenâb-ı Cibril bu heybetle ortaya çıkınca Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o heybetten kendinden geçti ve kendilerinden geçti.

"Şehper", kuş kanadının en uzun tüyü demekdir. Burada Hz. Cibrîl'in vücûh-i te'sîrâtının en mühimlerinden birisini temsil-i cismânî ile izhâr etmesidir. Zîrâ ma'nânın bu âlem-i hisde sûretden ârî olarak görünmesi mümkin değildir. Binâenaleyh Hz. Cibril, bu ma'nâya münasib bir sûret ile Resûl-i Ekrem Efendimiz'in his gözlerine zâhir oldu. Ve onun azameti şarkı ve garbı tuttu ve âfâkı kapladı. Bu temessül, ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz'in his gözlerine münhasır olduğundan, onu afâkda bu mehâbetle müşâhede eden dahi ancak o Hazret (a.s.) idi. Efrâd-ı sâirenin his gözleri bundan mahcûb idi. Nitekim temessül eden ervâhdan ba'zılarını ba'zı zevât gördüğü halde onun yanında bulunanların görmediği menâkıb-ı evliyâda çok vâki'dir. Cenâb-ı Cibril bu mehâbetle zâhir olunca Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o mehâbetden bî-hûş oldu ve kendilerinden geçti.

3755. Vaktaki korkudan ve heybetden onu bî-hûş gördü, Cebrail geldi onu âgūşuna çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Vaktaki korkudan ve heybetten onu baygın gördü, Cebrail geldi onu kucağına çekti.

Hz. Cebrail (a.s.), Resûl-i Ekrem Efendimiz'in görünen bedenlerinin bu heybetten baygın düştüğünü gördüğünde, insan şekline bürünüp geldi, o kâinatın Efendisi'ni kucağına aldı ve onu o baygınlıktan ve kendinden geçme hâlinden ayılttı.

Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz'in cism-i zâhirlerinin bu heybetden bî-hûş olduğunu Hz. Cibrîl (a.s.) gördü, sûret-i beşeriyyeye temessül edip, geldi o Server-i kâinâtı kucağına aldı ve onu o bî-hûşlukdan ve baygınlıkdan ayılttı.

3756. O mehâbet yabancıların nasibidir; ve bu iltifat dostlara mebzüldür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. O heybet yabancıların nasibidir; ve bu iltifat dostlara bolca verilmiştir.

"Tecemmüş" kelimesinin üç harfli kökü "cemş"tir. Ve Kâmûs'un açıklamasına göre, "cemş" sevgiliyle şakalaşıp onun önünü ve arkasını sıkıştırmak anlamına gelir. "Tecemmüş", tefe'ül babından bir mastar olup, zorlama ile şakalaşmak ve gönül almak demektir. Yani, "Hz. Cibril'in bu heybeti cismanî olan yabancılar içindir. Bu gönül alma dostlar için bolca verilmiştir. Nasıl ki cismanî ve nefsanî olan Lût ve Semûd kavimlerine heybetle ortaya çıkıp onları helâk etti. Fakat Hakk'ın dostları için onların lütufları ve gönül almaları bolca gerçekleşir.

"Tecémmüş”, kelimesinin sülâsîsi "cemş"dir. Ve Kāmûs'un beyânına göre, "cemş” mahbûb ile mülâabe edip ötesini ve berisini sıkıştırmak ma'nâsınadır. "Tecemmüş", tefe'ül bâbından masdar olup, tekellüf ile mülâtefe etmek ve gönül almak demek olur. Ya'ni, "Hz. Cibril'in bu mehâbeti cismânî olan yabancılar içindir. Bu gönül almak dostlar için mebzûldür. Nitekim cismânî ve nefsânî olan Lût ve Semûd kavimlerine heybetle zâhir olup onları helâk etti. Fakat Hakk'ın dostları için onların lütufları ve gönül almaları mebzûlen vâki' olur.

3757. Şahlar için yukarı oturma zamanı vardır. Çavuşların hevli ve elde keskin kılıçlar vardır. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe yabancılara karşı olan muâmele başka ve dost-lara ve mahremlere olan muâmele başka olduğunu tavzîh için misâldir. Ya'ni, “Bir zamân olur ki pâdişahlar tahtları üzerine kurulup mehâbetle otururlar ve etrâfına da müsellah ve heybetli muhafızlar dizilir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. Şahlar için yukarı oturma zamanı vardır. Çavuşların heybetli ve elde keskin kılıçları vardır.

Bu ve sonraki şerefli beyitler, yabancılara karşı olan muamelenin başka, dostlara ve mahremlere olan muamelenin başka olduğunu açıklamak için bir örnektir. Yani, "Bir zaman olur ki padişahlar tahtları üzerine kurulup heybetle otururlar ve etrafına da silahlı ve heybetli muhafızlar dizilir."

3758. Yasakçılar ve mızraklar ve kılıçlar vardır ki, mehâbetden arslanlar titrer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Yasakçılar ve mızraklar ve kılıçlar vardır ki, heybetten aslanlar titrer.

"Dûr-bâş"ın asıl anlamı "uzak ol!" demektir ki, "yasakçı"dan kinaye (dolaylı anlatım) olur.

“Dûr-bâş", asıl ma'nâsı "uzak ol!" demekdir ki, "yasakçı”dan kinâye olur.

3759. Çavuşların sesi ve o çevgânlar vardır ki, onun heybetinden canlar gevşek olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. Çavuşların sesi ve o çevgânlar vardır ki, onun heybetinden canlar gevşek olur.

"Çevgân", ucu eğri sopalardır ki, cirit meydanlarında onunla top çelerler. "Nihîb", Farsça kurala göre "nihâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir; "heybet ve azamet" anlamına gelir. Bu durum, padişahın resmî bir alay yaptığı zamanlarda olup etrafındaki bu muhafızların heybetinden ve azametinden görenlerin canları gevşer; ve fesada meyledecekler varsa manevî kuvvetleri gevşer.

"Çevgân", ucu eğri sopalardır ki, cirit meydanlarında onunla top çelerler. “Nihîb”, nihâb" kelimesinin kāide-i fârisiyye üzere imâle olunmuşudur; "heybet ve azamet" ma'nâsınadır. Bu hâl, pâdişâhın resmî bir alay yaptığı vakitlerde olup etrâfındaki bu muhafızların hey'etinin heybetinden ve azametinden görenlerin canları gevşer; ve fesâda meyledecekler varsa kuvve-i ma'neviyyeleri gevşer.

3760. Bu reh-güzerin hâssı ve âmmı içindir ki, onlara bir şehinşâhdan haber [3775] vere.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Bu yolun özel ve genel yolcuları içindir ki, onlara bir şehinşahtan haber [3775] vere.

Bu heybet ve azamet, yollarda olan özel ve genel kişilere padişah alayının geldiğini haber vermek içindir.

Bu heybet ve azamet yollarda olan havâs ve avâma pâdişâh alayının geldiğini haber vermek içindir.

3761. Bu heybet avâm içindir, ta ki o tâife kibir külâhını koymasınlar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Bu heybet avam içindir, ta ki o topluluk kibir külahını giymesinler!

Önceki beyitte anılan "has ve am" ifadesinde, has olanın am ile birlikte zikredilmesi, azabın herkese geleceğini bildirme anlamındadır. Burada ise sadece avamın zikredilmesi heybete yöneliktir. Bu sebeple, anlamda çelişki yoktur. Yani, "Padişah bu heybetini ve azametini özellikle halk tabakasına gösterir. O ayak takımları kibir ve serkeşlik külahını başlarına giyip hükümete karşı isyan edemesinler!"

Evvelki beyitde mezkûr olan “hâs ve âmm" ta'bîrinde hâssın âmm ile berâber zikri alayın geldiğini umûma ihbâr ma'nâsınadır. Burada yalnız avâmın zikri heybete ma'tûfdur. Binâenaleyh, ma'nâda tenâkuz yokdur. Ya'ni, “Pâdişâh bu heybetini ve azametini bilhassa avâm-ı nâs tâifesine gösterir. O ayak takımları kibir ve serkeşlik külâhını başlarına giyip hükümete karşı isyân edemesinler!"

3762. Tâ ki onların benlikleri ve bizlikleri kırıla, hodbîn olan nefis fitneyi ve şerri az ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Tâ ki onların benlikleri ve bizlikleri kırılsın, kendini beğenmiş olan nefis fitneyi ve şerri azaltsın!

"Men ü mâ-hâ", benlikler ve bizlikler demektir; kastedilen, enâniyettir (benlik davası). Yani, "Padişahın heybetinden bu ayak takımının zihinlerinde olan benlikler ve bizlikler kırılsın ve kendini beğenmiş olan nefis fitneyi ve şerri azaltsın diyedir."

"Men ü mâ-hâ", benlikler ve bizlikler demekdir; murâd, enâniyetdir. Ya'ni, "Pâdişâhın heybetinden bu ayak takımının dimâğlarında olan benlikler ve bizlikler kırılmak ve kendini görücü olan nefis fitneyi ve şerri az yapmak içindir."

3763. Şehir ondan emîn ola, zîrâ şehriyar hükûmetin zahmının kahrını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. Şehir ondan emin olsun, çünkü hükümdar hükümetin kahrının yarasını tutar.

"Şehriyâr", kudret sahibi padişah demektir. Yani, "Padişahın bu heybeti, fitneye ve fesada meyilli avamın cüretlerini kırarak şehrin onların fesatlarından emin olması içindir." "Îmin" [Eymin], "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak okunmuş halidir). Çünkü, kudret sahibi hükümdar, fesat ehli olanlara karşı hükümetin kahredici darbesine sahiptir. "Gîr ü dâr", savaş ve kavga anlamına gelip, bu da hükümet anlamını içerir.

"Şehriyâr", sâhib-i kudret pâdişah demekdir. Ya'ni, "Pâdişâhın bu heybeti, fitneye ve fesâda mâil olan avâmın cür'etlerini kırarak şehir onların fesadlarından emîn olmak içindir." "Îmin" [Eymin] "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. Zîrâ, sâhib-i kudret olan hükümdâr ehl-i fesâd olanlara karşı hükûmetin darbe-i kahrına mâlikdir. "Gîr ü dâr", cenk ve kavga ma'nâsına olup, bu da hükümet ma'nâsını mutazammındır.

3764. Binaenaleyh, o hevesler nefislerde olur. Şahın heybeti o uğursuzluklardan men' edici gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. Bu sebeple, o hevesler nefislerde oluşur. Şahın heybeti o uğursuzlukları engellemeye gelir.

"Şahın heybetinden ve gücünden dolayı nefislerde olan fitne ve fesat ateşini söndürür ve şahın heybeti, o uğursuzlukları engeller." "Nühûs", "nahs" kelimesinin çoğuludur, "uğursuz olmak" anlamındadır (Akrebü'l-Mevârid).

"Şâhın heybetinden ve satvetinden nâşî nefislerde olan fitne ve fesâd ateşini söndürür ve şâhın heybeti, o uğursuzlukları men' eder." "Nühûs", "nahs"in cem'idir, "uğursuz olmak" ma'nâsınadır (Akrebü'l-Mevârid).

3765. Vaktaki bezm-i hâs tarafına geri gelir, orada kısâs ve mehabet ne vakit olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. Ne zaman ki özel meclis tarafına geri gelir, orada kısas ve heybet ne zaman olur!

Şah, o heybetli ve görkemli alaydan ne zaman ki sarayına geri dönüp özel bir meclis ve içki meclisi düzenleyip sevdiklerini ve yakınlarını meclisine kabul eder, artık o mecliste özellik ve neşe hüküm sürer; ve orada asla kısas ve heybet olmaz. Gerek şah gerekse meclis ehli genişlik içinde olur.

Şah o heybetli ve mehâbetli alaydan vaktâki sarayına avdet edip bir bezm-i hâs ve meclis-i işret tertib edip sevdiklerini ve mahremlerini meclisine kabûl eder, artık o meclisde husûsiyet ve şevk ü şetâret hüküm sürer; ve orada aslâ kısâs ve mehâbet olmaz. Gerek şâh ve gerek ehl-i meclis inbisât içinde olur.

3766. Hilim hilim içindedir ve rahmetler cûşdadır. Çengden ve neyden başka hurûş işitmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Hilim hilim içindedir ve rahmetler coşmaktadır. Çengden ve neyden başka gürültü işitmezsin.

"Hilm", yumuşaklık ve uysallık; "cûş", kaynamak, çalkalanmak ve hareket etmek; "çeng", çalgı aleti; "hurûş", çağrışma, bağrışma ve şamata demektir. Yani, "O özel mecliste şahın hilmi ve yumuşaklığı kat kattır ve merhameti ve ihsanı hareket halindedir. Orada çengden ve neyden başka bir gürültü ve patırtı işitmezsin."

"Hilm", yumuşaklık ve mülâyemet; "cûş”, kaynamak ve çalkanmak ve hareket etmek; "çeng", çalgı âleti; "hurûş", çağrışma ve bağrışma ve şamata demekdir. Ya'ni, "O meclis-i hâsda şâhın hilmi ve yumuşaklığı kat katdır ve merhamet ve ihsânı hâl-i harekettedir. Orada çengden ve neyden başka bir gürültü ve patırtı işitmezsin."

3767. Küçük davulun ve büyük davulun hevli cenk içindir. Çeng sesi havas ile izzet vaktinde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. Küçük davulun ve büyük davulun sesi savaş içindir. Çeng sesi ise havas (seçkinler) ile izzet vaktinde olur.

3768. Muhasibin dîvânı avâm içindir; ve o peri yüzlüler kadehin harîfidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. Muhasibin divanı avam içindir; ve o peri yüzlüler kadehin dostudur.

"Divan", büyük meclis demektir; "muhasib", mufâale babından ism-i faildir, "hesap edici" demektir. Yani, "Hesap sorucu olan büyük meclis veya mahkemeler avam içindir. Havassın (seçkinlerin) hareketleri makul ve hesaplı olduğundan ömründe o gibi meclislere ve mahkemelere çıkmayanlar çoktur; ve o peri yüzlü güzel sâkiyeler ve sâkiler, işret meclisinin musahibidirler (sohbet arkadaşıdırlar) ki, bunlar havastır." Hint nüshalarında ikinci mısra' "و آن پری رویان گرفته جام را" şeklinde geçmektedir. "Ve o peri yüzlüler ve güzeller özel mecliste kadeh tutmuşlardır." Bu mısra da aynı anlamı ifade eder.

“Dîvân”, büyük meclis; “muhâsib", mufâale bâbından ism-i fâildir, "hesab edici" demekdir. Ya'ni, "Hesab sorucu olan büyük meclis veya mehâkim avâm içindir. Havâssın harekâtı ma'kül ve hesablı olduğundan ömründe o gi-bi meclislere ve mahkemelere çıkmayanlar çokdur; ve o peri yüzlü güzel sâ-kiyeler ve sâkîler, işret meclisinin musahibidirler ki, bunlar havâsdır." Hind nüshalarında ikinci misra' و آن پری رویان گرفته جام را suretinde vâki'dir. “Ve o pe-ri yüzlüler ve güzeller meclis-i hâsda kadeh tutmuşlardır." Bu mısra' dahi ay-nı ma'nâyı ifade eder.

3769. O zırh ve o tolga cenk içindir; ve ipek ve saz ta'rîşe mahsusdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. O zırh ve o tolga savaş içindir; ipek ve saz ise kameriyeye mahsustur.

"Zırh", eski savaşlarda demir halkalardan yapılmış cekettir. "Hûd", savaşta başa giyilen demirden yapılmış başlıktır ki, ona Türkçe "tolga" derler. Arapçası "miğfer"dir. "Çâlîş", savaş ve cenk demektir. "Rûd", Farsça bir kelime olup, birkaç anlama gelir. Burada bir sazın adıdır. "Ta'rîş", üzerine bazı bitkiler sarmak üzere yapılan çardaktır. Burada "kameriye" dediğimiz çardaktır ki, zevk ehli, üzerine hanımelleri ve menekşe gülleri gibi kokulu bitkiler sarmak üzere yapar ve altında sazlar ile içki içerler. Yani, “O zırh ve tolga savaş ve vuruşma esnasında kullanılır; ipekli döşemeler ve elbiseler ve sesi hoş olan sazlar da kameriye zevki âlemine mahsustur."

"Zırıh", eski harblerde demir halkalardan ma'mûl câketdir. "Hûd", harbde başa giyilen demirden ma'mûl külâhdır ki, ona Türkçe "tolga" derler. Arabî'si "miğfer" dir. "Çâlîş", harb ve cenk demekdir. "Rûd", kelime-i Fârisî olup, bir-kaç ma'nâya gelir. Burada bir sazın adıdır. "Ta'rîş", üzerine ba'zı nebâtât sar-mak üzere yapılan çardakdır. Burada "kameriye" dediğimiz çardakdır ki, ehl-i zevk, üzerine hanımelleri ve menekşe gülleri gibi kokulu nebâtât sarmak üze-re yapılır ve altında sazlar ile işret ederler. Ya'ni, “O zırh ve tolga harb ve darb esnâsında kullanılır; ve ipekli döşemeler ve libâslar ve sadâsı latîf olan sazlar da kameriye zevki âlemine mahsûsdur."

3770. Ey cevad, bu sözün nihayeti yokdur, hatm et! Ve Allah Teâlâ doğru yolu çok bilicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. Ey cömert, bu sözün sonu yoktur, bitir! Ve Yüce Allah doğru yolu çok iyi bilendir.

Ey hikmetli sözleri ve marifetleri açıklamada cömert olan Mevlânâ! Heybetinin yabancılara, lütuf ve iltifatının ise dostlara ait olduğuna dair örnekler çoktur ve bu sözün sonu yoktur. Bu konuyu bitir de asıl konuya dön! Ve Yüce Allah doğru yolu çok iyi bilendir.

Ey beyân-ı hikemiyyât ve maârifde nefsi cömerd olan Mevlânâ! Mehâbetin yabancılara ve lütuf ve iltifatın dostlara olduğunun misâlleri çokdur ve bu sözün nihâyeti yokdur. Bu bahsi bitir de sadede rücû' et! Ve Allah Teâlâ doğru yolu çok bilicidir.

3771. O bir his ki Ahmed'de gurûb edicidir, şimdi Yesrib'in toprağı altında uyumuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. O bir his ki Ahmed'de batıcıdır, şimdi Yesrib'in toprağı altında uyumuştur.

"His"ten kasıt, bedenin dış duyularıdır. "Yesrib", Medîne-i Münevvere şehrinin ismidir. Yani, "Peygamberlerin Efendisi Ahmed (a.s.) Efendimiz'de fani olan ve batan bedenin dış duyuları, şimdi Medîne-i Münevvere'nin toprağı altında uyumuş ve faaliyetten düşmüştür.

"His"den murâd, havâss-i zâhire-i cisimdir. "Yesrib", Medîne-i Münevvere şehrinin ismidir. Ya'ni, "Server-i enbiyâ Ahmed (a.s.) Efendimiz'de fânî ve gurûb edici olan havâss-i zâhire-i cisim, şimdi Medîne-i Münevvere'nin toprağı altında uyumuş ve faaliyetten sukūt etmişdir.

3772. Ve o azîmü'l-hulk ki, o saf yırtıcıdır, tagayyürsüz mak'ad-i sıdkdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. Ve o yüce ahlak sahibi ki, o saf yırtıcıdır, değişmesi imkânsız olan doğruluk makamındadır.

Bu şerefli beytin birinci mısraında Kalem Suresi'nde geçen وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ["Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin"] ve ikinci mısraında da Kamer Suresi'nde geçen إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54-55) ["Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda doğruluk makamındadır"] ayet-i kerimelerine işaret buyrulur. Yani, "Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in yüce ahlakına ve anlamına gelince, bütün ruh mertebelerini çiğneyip hepsinin üzerine geçmiştir; ve onun küllî Muhammedî ruhu hiçbir değişime uğramaksızın güçlü ve yüce olan ilahi huzurda doğruluk makamındadır."

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Kalem'de vaki' وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (Kalem, 68/4) ["Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin"] ve ikinci mısra'da dahi sûre-i Kamer'de vaki' إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/54-55) ["Takva sahibleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah'ın huzûrunda mak'ad-i sıdkdadır"] âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur. Ya'ni, "Server-i âlem Efendimiz'in azîm olan hulkuna ve ma'nâsına gelince bilcümle merâtib-i ervâhı çiğneyip hepsinin fevkine geçmişdir; ve onun rûh-i küllî-i Muhammedî'si hiçbir tagayyüre uğramaksızın melîk-i muktedir olan huzûr-i ilâhîde mak'ad-i sıdkdadır."

3773. Tağyîrâtın mahalli tenin vasıflarıdır. Bâkî olan rûh parlak güneşdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Değişimlerin yeri bedenin nitelikleridir. Baki olan ruh parlak güneştir.

Yani, insan suret ve manadan, cisim ve ruhtan oluşmuştur. Cismin niteliklerinde türlü değişimler olur. Çünkü cisim birçok hal ve başkalaşım geçirir ve nihayet yok olur. Fakat ruhun niteliklerinde asla değişim ve başkalaşım yoktur. O bakidir ve parlak bir güneştir, daima nurunu saçar.

Ya'ni, beşer sûret ve ma'nâdan ve cisim ve rûhdan mürekkebdir. Cismin sıfatlarında türlü tagayyürât olur. Zîrâ cisim birçok tavırlar ve istihâleler ge- çirir ve nihâyet fânî olur. Fakat rûhun sıfatlarında aslâ tagayyür ve istihâlât yokdur. O bâkîdir ve parlak bir güneşdir, dâimâ nûrunu saçar.

3774. Bir tağyîrsizdir ki, şarka mensûb değildir; bir tebdîlsizdir ki, garba mensûb değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. O, doğuya ait olmayan bir değişmezdir; batıya ait olmayan bir dönüşmezdir.

Yani, insan bedeni cansızlık mertebesinden doğar ve ölür; bitki mertebesinden doğar ve ölür; sonra hayvanlık mertebesinden doğar ve ölür; sonra da insanlık mertebesinden doğar ve cenin olur ve çocuk olur ve delikanlı olur, sonra ihtiyarlar. Bu kesret (çokluk) âleminden batar. Bu sebeple o cisim hem doğulu hem de batılı olur. Ruha gelince, ruhta bu değişimlerin hiçbiri yoktur; ve türlü türlü başkalaşmalar geçirip dönüşmez. Bu sebeple, onun için doğuş ve batış yoktur. Ve cisim mekân ile sınırlıdır. Doğuda ve batıda bulunur. Ruh ise, mekân ile sınırlı değildir. Ne doğuya aittir ne de batıya!

Ya'ni, cism-i beşer cemâdlık mertebesinden doğar ve ölür; ve nebât mertebesinden doğar ve ölür; ve sonra hayvâniyet mertebesinden doğar ve ölür; ve sonra da insanlık mertebesinden doğar ve cenîn olur ve çocuk olur ve delikanlı olur, sonra ihtiyarlar. Bu keserât âleminden gurûb eder. Binâenaleyh o cisim hem şarkî ve hem de garbî olur. Rûha gelince, rûhda bu tagayyüratın hiçbirisi yokdur; ve türlü türlü istihâleler geçirip tebeddül etmez. Binâenaleyh, onun için şurûk ve gurûb yokdur. Ve cisim mekân ile mukayyeddir. Şarkda ve garbda bulunur. Rûh ise, mekân ile mukayyed değildir. Ne şarka mensûbdur ne de garba!

3775. Güneş zerreden ne vakit medhûş oldu? Şem' pervâneden ne vakit bî-hûş oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. Güneş zerreden ne zaman şaşkına döndü? Mum pervaneden ne zaman kendinden geçti?

"Güneş"ten kasıt, Muhammedî küllî ruh'tur (a.s.). "Zerre"den kasıt ise, o küllî ruhun tâbileridir ki, Hz. Cibril de buna dâhildir. Nasıl ki hadis-i şerifte, "Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır" buyurulur. Ve "mum"dan kasıt, aynı şekilde o küllî ruhtur; ve "pervane"den kasıt, Hz. Cibril'dir (a.s.); "medhûş" ise, hayretten dolayı aklı gitmiş olan demektir. Yani, "O Muhammedî küllî ruh, zerre konumunda olan kendi tâbilerinden ve Cibril'den şaşkına döner mi? Ve kendisinin pervanesi olan Hz. Cibril'den o yüce mum kendinden geçer mi?"

“Güneş”den murâd, rûh-i küllî-i Muhammedî (a. s.) dir. “Zerre”den murâd, o rûh-i küllînin tevâbi'idir ki, Hz. Cibril de bunda dâhildir. Nitekim hadis-i şerîfde, انا من الله والمؤمنون من نوری ya'ni, “Ben Allah'danım ve mü'minler benim nûrumdandır” buyurulur. Ve “şem”den murâd, kezâ o rûh-i küllîdir; ve “pervâne”den murâd, Hz. Cibríl (a.s.)dır; “medhûş”, hayretden dolayı aklı gitmiş olan. Ya'ni, “O rûh-i küllî-i Muhammedî, zerre mesâbesinde olan kendi tevâbi'inden ve cenâb-ı Cibril'den medhûş olur mu? Ve kendinin pervânesi olan Hz. Cibríl'den o şem'-i a'zam bî-hûş olur mu?”

3776. Cism-i Ahmed için ona taalluk oldu; bu tagayyür tenin lâyıkı oldu, bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Ahmed'in bedeni için ona ilgi oluştu; bu değişim bedenin hakkı oldu, bil!

Cebrail (a.s.)'ın azametini görmekten dolayı meydana gelen baygınlık, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in mübarek bedenine ilişti. Bu değişim ancak bedenin hakkı oldu. Ey hakikati arayan Hakk Yolcusu, bunu böyle bil! Yoksa bu baygınlığın Muhammedî küllî ruha asla bir ilgisi yoktur. Ankaravî hazretleri, "bedân" zamirini en büyük ruha döndürmüştür. Bu durumda anlam şöyle olur: "Ahmed (a.s.)'ın mübarek bedeninin o en büyük ruha ilgisi oluştu. Bil ki, bu değişim bedenin hakkı olur."

“Cebrail (a.s)ın azametini müşâhededen nâşî vâki' olan bî-hûşluk, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in cism-i şerîfine taalluk etti. Bu tagayyür ancak cismin lâyıkı oldu. Ey hakikatin tâlibi olan sâlik, bunu böyle bil! Yoksa bu bî-hûşluğun rûh-i küllî-i Muhammedî'ye aslâ taalluku yokdur.” Ankaravî hazretleri, “bedân” zamîrini rûh-i a'zama ircâ' buyurmuşdur. Bu sûretde ma'nâ şöyle olur: "Ahmed (a.s.)ın cism-i şerîfinin o rûh-i a'zama taalluku oldu. Bil ki, bu tagayyür tenin lâyıkı olur."

3777. Bir hasta gibi ve uyku ve elem gibi, can bu evsafdan pak ve münferid olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Can, hasta gibi, uyku gibi ve elem gibi bu vasıflardan arınmış ve ayrıdır.

Yani, hasta olan, uyuyan ve elem çeken sadece cisimdir. Ve bunlar, hayvanî ruhun (canlılık veren ruh) cisme verdiği hissetme özelliği ile hissedilir. Nurani ve soyut bir cevher olan can, bu vasıflardan arınmış, ayrı ve tekil olur.

Ya'ni, hasta olan ve uyuyan ve elem çeken ancak cisimdir. Ve bunlar rûh-i hayvânînin cisme verdiği hâssa-i his ile mahsüs olur. Cevher-i mücerred-i nûrânî olan can bu evsâfdan pâk ve ayrı ve müfred olur.

3778. Ve eğer canın vasfını söylersem, muhakkak kādir olmam; bu kevn ü mekâna zelzele düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Ve eğer canın vasfını söylersem, muhakkak kadir olamam; bu oluş ve mekâna zelzele düşer.

"Ve eğer canın, yani Muhammedî küllî ruhun vasfını söylesem, onun vasfı bizim sınırlı olan lügatlarımıza sığmayacağı için, ifadeye kadir olamam; ve mümkün olabildiği kadar söylesem oluş ve mekâna zelzele düşer." Yani, zayıf akıl sahiplerinin idrak kapasitesi bu ifadeleri kabul edemeyeceği için herkesi bu beyanlar aleyhine ayaklandırmış olurum. Çünkü en büyük ruh (rûh-i a'zam) ilahi halifedir ve halife ise halife olanın (müstahlif) tekil hakikatidir (ayn). İşte bu kadar işaret yeterli olur.

“Ve eğer canın ya'ni, rûh-i küllî-i Muhammedî'nin vasfını söylesem, onun vasfını bizim mahdûd olan lügatlarımıza sığmayacağı için, ifadeye kādir olamam; ve mümkin olabildiği kadar söylesem kevn ü mekâna zelzele düşer.” Ya'ni, ukūl-i zaîfe erbâbının havsala-i idrâki bu ifadeleri kabûl edemeyeceği için herkesi bu beyânât aleyhine ayaklandırmış olurum. Çünkü rûh-i a'zam halîfe-i ilâhîdir ve halîfe ise müstahlifin “ayn”ıdır. İşte bu kadar remiz kâfî olur.

3779. Eğer onun tilkisi bir dem perîşân oldu ise, guya ki o dem, can arslanı uyumuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Eğer onun tilkisi bir an perişan oldu ise, sanki o an, can arslanı uyumuş idi.

"Mânâ", benzer, eş, misil, sanki ve zannedersin ki anlamlarına gelir. "Tilki"den maksat, Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in mübarek bedenleridir; ve yüce ruhları arslana benzetilmiştir. Yani, "Hz. Cebrail'in kendi hakikatine uygun bir surette görünmesi sırasında Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'in mübarek bedenleri şaşkın, kendinden geçmiş ve perişan oldu ise, sanki o anda yüce ruhları uyumuş, yani kendi vasıflarıyla görünmeyi terk etmiş idi." Çünkü Resûl-i Ekrem hazretlerinin yüce teklifleri Hz. Cebrail'in asıl suretine his gözüyle bakmak idi. Bu sebeple, o sureti his gözüyle görmek için tamamen his âlemine yönelmişler idi. Bu nedenle mübarek bedenleri o müşâhededen etkilendi; ve elbette, mübarek bedenlerinin faaliyetini arzu etmeleri üzerine, yüce ruhlarının faaliyetini o anda ortadan kaldırmış olurlar idi. Nasıl ki bu kadar mucizeler ve olağanüstü haller yüce ruhlarının faaliyeti ile ortaya çıktı; ve savaşta yaralanmak gibi durumlar dahi mübarek bedenlerinin faaliyeti ile meydana geldi.

“Mânâ”, şibih ve nazîr ve mânend ve sanki ve gûyâ ki, ve zannedersin ki, ma'nâlarına gelir. "Tilki"den murâd, Server-i âlem Efendimiz'in cism-i saâdetleridir; ve rûh-i a'zamları arslana teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hz. Cibril'in kendi hakîkatine münasib bir sûretle temessül ettiği vakit Server-i âlem Efendimiz'in cism-i saâdetleri aşüfte ve bî-hûş ve perîşan oldu ise, gûyâ ki o anda rûh-i a'zamları uyumuş, ya'ni kendi evsâfıyla zuhûru terk etmiş idi." Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretlerinin teklif-i âlîleri Hz. Cibríl'in sûret-i asliyyesine his gözüyle nazar etmek idi. Binâenaleyh, o sûreti his gözüyle müşâhede buyurmak için tamâmıyla âlem-i hisse müteveccih olmuşlar idi. Bu sebeble cism-i şerîfleri o müşâhededen müteessir oldu; ve bittabi', cism-i şerîflerinin faaliyetini arzû buyurmaları üzerine, rûh-i a'zamlarının faaliyeti[ni] o anda bertaraf etmiş olurlar idi. Nitekim bu kadar mu'cizât ve havârık rûh-i a'zamlarının faâliyeti ile zuhûra geldi; ve harbde yaralanmak gibi ahvâl dahi cism-i şerîflerinin faâliyeti ile vâki' oldu.

3780. O arslan uyumuş idi ki, uykudan pakdir. İşte yumuşak başlı korkunç arslan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. O arslan uyumuş idi ki, uykudan arınmıştır. İşte yumuşak başlı korkunç arslan!

Yani, "O arslan olan Muhammedî yüce ruh (rûh-i a'zam-ı Muhammedî) uyumuş idi." Yani, cisim üzerinde kendi sıfatıyla ortaya çıkmasını terk etmiş idi. Çünkü cisim gibi ona uyku ârız olmaktan arınmıştır. İşte sana bir arslan ki, hem yumuşak başlı ve hem de korkunçtur. "Nerm-sâr"; "nerm", yumuşak, "sâr", baş anlamındadır; "yumuşak başlı" demek olur. "Sâr", abartı anlamı da ifade eder. Bu anlama göre "pek yumuşak" demektir.

Ya'ni, "O arslan olan rûh-i a'zam-ı Muhammedî uyumuş idi. Ya'ni, cisim üzerinde kendi sıfatıyla zuhûrunu terk etmiş idi. Zîrâ cisim gibi ona uyku ârız olmakdan pâkdir. İşte sana bir arslan ki, hem yumuşak başlı ve hem de korkunçdur." "Nerm-sâr"; "nerm", yumuşak, “sâr", baş ma'nâsınadır; "yumuşak başlı" demek olur. "Sâr", mübâlağa ma'nâsı da ifade eder. Bu ma'nâya göre "pek yumuşak" demekdir.

3781. Kendi arslanını öyle uyumuş yapar ki, bu köpekler onu tamâmen ölmüş bilirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Kendi arslanını öyle uyumuş yapar ki, bu köpekler onu tamamen ölmüş bilirler.

"Kendisini uyumuş yapmak"tan kasıt, kulluk makamıyla (makām-ı abdiyyet) ortaya çıkmaktan kinayedir. Ve "köpekler"den kasıt, nefis ehli olan inkârcılardır. Yani, "Âlemlerin Efendisi (a.s.) çoğu zaman kulluk makamıyla göründüğünden, nefis ehli olan inkârcılar ve münafıklar o Hazret'i tasarruflardan ve gayb âlemine vâkıf olmaktan gafil sayarlardı." Bu şerefli beyitte, ariflere, kulluk makamında olup hiçbir şekilde tasarruf etmeyerek yüce sünnete uymaya işaret vardır.

"Kendisini uyumuş yapmak"dan murâd, makām-ı abdiyyet ile zuhûrdan kinâyedir. Ve "köpekler"den murâd, ehl-i nefis olan münkirlerdir. Ya'ni, "Server-i âlem (a.s.) ekser-i evkātde makām-ı abdiyyet ile zahir olduğundan ehl-i nefis olan münkirler ve münafıklar o Hazret'i tasarrufâtdan ve mugayyebâta ıttıla'dan gafil addederlerdi." Bu beyt-i şerîfde âriflere, makām-ı abdiyyetde olup, hiçbir vech ile tasarruf etmemek sûretiyle sünnet-i seniyyeye ittibâ'a işâret vardır. (Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazarâtı şerhlerinden).

3782. Ve yoksa alemde kimin mecâli olurdu ki, bir zaîfden bir çöpü kapa idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. Ve yoksa âlemde kimin gücü olurdu ki, zayıf birinden bir çöpü kapabilseydi.

"Türbüd" ve "tirbid", içi boş çöp ve kamış anlamına gelir. Yani, eğer o hakikat arslanı kendisini bilerek uyumuş bir hâle koyup, halkın durumlarından habersiz görünmeseydi, hiçbir kimsenin zayıf birinin elinden bir çöp almaya ve ona zulmetmeye gücü olmazdı. Âlemlerin Efendisi'nin (s.a.v.) ve onun vârisi olan insân-ı kâmillerin bu habersiz görünmeleri, ilâhî hükümlerin ve isimlerin eserlerinin ortaya çıkmasına uygun olmak içindir, bu açıklamaya muhtaç değildir.

"Türbüd" ve "tirbid", içi boş çöp ve kamış ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer o hakikat arslanı kendisini bi'l-iltizam uyumuş bir hâle koyup, halkın ahvâlinden tecâhül etmese idi, hiçbir kimsenin bir zaîfin elinden bir çöp almaya ve ona zulüm etmeye mecâli olmaz idi. Server-i âlemin ve onun vârisi olan kâmillerin bu tecâhülleri, ahkâm ve âsâr-ı esmânın zuhûruna müsâit bulunmak için olduğu vâreste-i îzâhdır.

3783. Ahmed'in kefi o nazardan mahdûş oldu; onun denizi muhabbet köpüğünden pür-cûş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Ahmed'in bedeni o bakıştan dolayı sarsıldı; onun denizi muhabbet köpüğünden coştu.

"Kef"ten kasıt, cisim ve cismin duyularıdır. "Bahir"den kasıt ise, küllî ruh (evrensel ruh) ve onun kemalleridir. "Mahdûş", tırmalanmış demektir. Yani, "Hz. Cibrîl'in görünüşündeki heybete olan bakıştan etkilenen Ahmed (a.s.) Efendimiz'in sadece şerefli bedeni oldu. Onun Muhammedî küllî ruhu, ilâhî muhabbet köpüğünden coştu." Yani, dışı başka, içi başka bir halde oldu; ve muteber olan da onların şerefli iç âlemleri idi. Çünkü, bedende diğer insanlarla ortaktırlar.

"Kef"den murâd, cisim ve cismin havâssidir. Ve "bahir"den murâd, rûh-i küllî ve onun kemâlâtıdır. “Mahdûş", tırmalanmış demekdir. Ya'ni, "Hz. Cibrîl'in hey'etindeki heybete olan nazardan müteessir olan Ahmed (a.s.) Efendimiz'in ancak cism-i şerîfi oldu. Onun rûh-i küllî-i Muhammedîsi muhabbeti ilâhî köpüğünden pür-cûş oldu." Ya'ni, zâhiri başka ve bâtını başka bir hâlde oldu; ve mu'teber olan da onların bâtın-ı şerîfleri idi. Zîrâ, cisimde sâir nâs ile müşterekdirler.

3784. Ay, bütün nûr saçıcı mu'tî olan kefdir. Eğer ayın keffi olmazsa, olma de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Ay, bütün nur saçıcı, veren eldir. Eğer ayın eli olmazsa, "olma" de!

Yani, âlemin Efendisi'nin bâtını olan küllî ruhları, ay gibi, oluş mertebelerinin tamamına nur saçan eldir. Nur saçan ayın el olmasına gerek olmadığı gibi, onların el hükmünde olan şerefli bedenleri de etkilenip faaliyetten kalmış ise, varsın kalsın de! Çünkü küllî ruhları faaliyettedir ve coşku içindedir.

Ya'ni, Server-i âlemin bâtını olan rûh-i küllîleri ay gibi bilcümle merâtib-i kevniyyeye nûr saçan eldir. Nûr saçan ayın eli olmağa lüzum olmadığı gibi, onların el mesâbesinde olan cism-i şerîfleri de müteessir olup faâliyetden kalmış ise, varsın kalsın de! Zîrâ rûh-i küllîleri faâliyetde ve cûş ü hurûşdadır.

3785. Eğer Ahmed celîl olan o kanadı açarsa, Cebrail ebede kadar medhûş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. Eğer Ahmed o yüce kanadı açarsa, Cebrail sonsuza dek şaşkınlığa düşer.

Eğer Ahmed (a.s.) Efendimiz, eğer o yüce küllî ruhlar kanadını açarsa, Cebrail (a.s.) sonsuza dek şaşkınlığa düşer ve kendinden geçerdi. Çünkü o en yüce ruh, Hazreti Cebrail'i de kuşatmıştır; ve çünkü Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) "ruhların babası"dır.

Eğer Ahmed (a.s.) Efendimiz, eğer o azîm olan rûh-i küllîleri kanadını açarsa Cibrîl (a.s.) ebede kadar medhûş olup kendinden geçer idi. Zîrâ o rûh-i a'zam, hazret-i Cibrîl'i dahi muhîtdir; ve çünkü Server-i âlem Efendimiz "ebu'l-ervâh"dır.

3786. Vaktaki Ahmed Sidre'den ve onun mersadından ve Cebrail'in makāmından ve onun haddinden geçti,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. Ahmed (a.s.) Sidre'den ve onun gözetleme yerinden ve Cebrail'in makamından ve onun sınırından geçtiği zaman,

"Sidre", sözlükte "kenardaki ağaç" anlamına gelir. Şeriatta ise "Sidretü'l-müntehâ", yedinci gökteki bir ağacın ismidir. "Mersad", gözetleme yeridir. Yani, "Ahmed (a.s.) Efendimiz miraç gecesinde Sidretü'l-müntehâ'dan ve Cebrail'in gözetleme yerinden ve makamından ve sınırından ileriye geçti."

"Sidre", lügatde, "kenardaki ağaç" ma'nâsınadır. Ve şerîatda, "Sidretü'l-müntehâ", yedinci gökdeki bir ağacın ismidir. "Mersad", mahal-i tarassud. Ya'ni, “Ahmed (a.s.) Efendimiz vaktāki mi'râc gecesinde Sidretü'l-müntehâdan ve Cibril'in mersadından ve makāmından ve haddinden ileriye geçti;”

3787. Ona dedi: "Haydi benim arkamdan uç!" Dedi: "Git, git! Ben senin harîfin değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. Ona dedi: "Haydi benim arkamdan uç!" Dedi: "Git, git! Ben senin rakibin değilim!"

Resûl-i Ekrem Efendimiz (Peygamberimiz) Cibril'e dedi: "Haydi sen de benim arkamdan geç, bu Sidretü'l-müntehâ'dan (son sınır ağacı) ileri geçelim!" Cenâb-ı Cibril dedi ki: "Hayır sen git, ben buradan ileride senin arkadaşın ve yoldaşın olamam!" Çünkü Sidretü'l-müntehâ, sûret âleminin (maddî âlem) sonudur; ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcları (yükselişleri) kendi hakikatleri olup Cenâb-ı Cibril'in burada Cibril sûretiyle (Cebrail'in meleki şekliyle) onlara arkadaşlık etmesi mümkün değildi. Eğer kendi makamından bir adım ileriye atmış olsa, onun Cibril sûreti o hakikatte mahvolurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Cibril'e dedi: "Haydi sen de benim arkamdan geç, bu Sidretü'l-müntehâdan ileri geçelim!" Cenâb-ı Cibril dedi ki: "Hayır sen git, ben buradan ileride senin refikin ve musâhibin olamam!" Zîrâ, Sidretü'l-müntehâ âlem-i sûretin nihâyetidir; ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin mi'râcları kendi hakikatları olup cenâb-ı Cibril'in burada sûret-i cibrîliyyet ile onlara refâkat etmesi mümkin değildi. Eğer kendi makāmından bir adım ileriye atmış olsa, onun sûret-i cibrîliyyesi o hakîkatde mahvolurdu.

3788. Tekrar ona dedi: "Gel ey perde yakıcı! Ben henüz kendi evcime gitmemişimdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. Tekrar ona dedi: "Gel ey perde yakıcı! Ben henüz kendi evcime gitmemişimdir."

"Perde-sûz" (perde yakıcı), maddî âleme manevî anlam indirmekten kinayedir. Çünkü Hz. Cibrîl peygamberlere ilâhî vahyi indirir; ve Hz. Meryem'e de İsa'ya ait manayı yükledi. "Evc", burada "yüksek mertebe" demektir. Yani, Resûl-i Ekrem Efendimiz tekrar Hz. Cibrîl'e hitaben buyurdu ki: "Ey perde yakıcı, ey ilâhî vahyin emini! Gel bana eşlik et. Çünkü ben henüz kendi yüksek mertebem olan hakikat-i Muhammediyye (Hz. Muhammed'in hakikati) makamına gitmemişimdir ve mi'râcım tamam olmamıştır."

"Perde-sûz", âlem-i sûrete ma'nâ indiricilikden kinâyedir. Zîrâ Hz. Cibrîl enbiyâ (a.s.)a vahy-i ilâhîyi inzâl eder; ve Hz. Meryem'e de ma'nâ-yı Îsevî'yi tahmil etti. "Evc", burada "yüksek mertebe" demekdir. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz tekrâr Hz. Cibrîl'e hitâben buyurdu ki: "Ey perde-sûz, ey emîn-i vahy-i ilâhî! Gel bana refâkat et. Zîrâ ben henüz kendi yüksek mertebem olan hakîkat-i muhammediyyem makāmına gitmemişimdir ve mi'râcım tamam olmamışdır."

3789. Dedi: "Ey benim hoş-ferim. Eğer bu hadden hariç kanat çarparsam, benim kanadım yanar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. Dedi: "Ey benim hoş-ferim. Eğer bu sınırdan dışarı kanat çırparsam, benim kanadım yanar."

"Fer", şan, şevket ve yücelik demektir. Yani, "Ey benim şanı, şevketi ve yüceliği güzel ve latif olan arkadaşım! Benim makamım bu sidretü'l-müntehâdır (son sınır). Bu makamımın dışına çıkamam. Eğer bu sınırdan dışarı hareketim meydana gelirse benim kanadım ve Cebrail'e ait suretim yanar ve kendimden geçer ve kendimden geçmiş kalırım."

"Fer", şan, şevket ve rif'at demekdir. Ya'nî, "Ey benim şân ve şevketi ve rif'ati güzel ve latîf olan refikim! Benim makāmım bu sidretü'l-müntehâdır. Bu makāmımın hâricine çıkamam. Eğer bu hadden hâriç hareketim vâki' olursa benim kanadım ve sûret-i cibrîliyyem yanar ve kendimden geçer ve bî-hûş kalırım."

3790. Bu kıssalar, hâsların ehass hakkında bî-hûşluğu, hayret içinde hayret [3805] geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. Bu kıssalar, özel kişilerin daha özel kişi hakkındaki kendinden geçişi, hayret içinde hayret [3805] geldi.

"Hâss"tan kasıt, Hz. Cibril ve "ehass"tan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. "Kısas", kıssanın çoğuludur. "Kıssa"nın çoğul olarak zikredilmesi, bu bahiste iki kıssanın anılmasından dolayıdır. Birincisi, Resûl-i Ekrem'in duyular âleminde Cibril'i görmesinden dolayı kendinden geçmesidir; ikincisi de Cibril'in kendi makamını aşması ve Muhammedî hakikatin (Hz. Muhammed'in hakikati) ortaya çıkması durumunda yanacağı ve kendinden geçeceğidir. Bu sebeple, bu iki kıssada önceki hâl hayreti gerektirdiği gibi, ikinci hâl de hayreti gerektirir. Bu sebeple, bu kıssalar hayret içinde hayrettir.

"Hâss"dan murâd, Hz. Cibríl ve "ehass"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. "Kısas", kıssanın cem'idir. "Kıssa"nın cemi' olarak zikri, bu bahisde iki kıssa mezkûr olmasından nâşîdir. Birisi Resûl-i Ekrem'in âlem-i hisde Cibril'in müşâhedesinden bî-hûşluğudur; ve ikincisi de Cibril'in kendi makāmını tecavüzü ve hakikat-i muhammediyyenin inkişafı takdîrinde yanacağı ve bî-hûş olacağıdır. Binâenaleyh, bu iki kıssada evvelki hal hayreti mûcib olduğu gibi, ikinci hâl de hayreti mûcibdir. Binâenaleyh, bu kıssalar hayret içinde hayretdir.

3791. Cümle bî-hûşluklar burada oyuncakdır. Ne kadar can tutarsın ki, candan fâriğ oluculuk vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. Bütün kendinden geçişler burada oyuncaktır. Ne kadar can tutarsın ki, candan vazgeçmek vardır.

Bu şerefli beyit, seçkinlerin en seçkinler (Hakk'ın en yakın kulları) hakkındaki kendinden geçişlerinin açıklamasıdır. Yani, "Bütün kendinden geçişler, seçkinlerin en seçkinler hakkındaki kendinden geçişlerine oranla bir oyuncaktır ve küçük bir hâldir. Senin canının kuvveti ve dayanıklılığı ne kadardır? Ve onda can mertebesinden geçecek kadar pehlivanlık var mıdır? Çünkü bu mertebedeki kendinden geçişte can uçuruculuk, yani can fedâ edicilik vardır." Niyazî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti: Aşk yolu belâlıdır Her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes Cânâna erem dersen

Eğer bir pehlivanlık yoksa Hz. Cebrail'in "لو دنوت انملة لاحترقت" yani, "Bir parmak yaklaşırsam, yanarım!" dediği gibi, sen de yanmaktan korkup kendi makamından bir parmak ileriye geçemezsin!

Bu beyt-i şerîf, hâsların ehass hakkındaki bî-hûşluklarının tefsîridir. Ya'ni, "Bütün bî-hûşluklar hâsların ehass hakkındaki bî-hûşluklarına nisbeten bir oyuncakdır ve küçük bir hâldir. Senin canının kuvveti ve mukavemeti ne kadardır? Ve onda canlik mertebesinden geçecek kadar pehlivanlık var mıdır? Zîrâ bu mertebedeki bî-hûşlukda can uçuruculuk ya'ni, can fedâ edicilik vardır." Beyt-i Niyazî-i Mısrî (k.s.): Aşk yolu belâlıdır Her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes Cânâna erem dersen

Eğer bir pehlivanlık yoksa Hz. Cîbril'in لو دنوت انملة لاحترقت ya'ni, "Bir parmak yaklaşırsam, yanarım!" dediği gibi, sen dahi yanmakdan korkup kendi makāmından bir parmak ileriye geçemezsin!

3792. Ey Cebrail, gerçi sen, şerîf ve azîzsin! Sen pervâne değilsin ve şem' dahi değilsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. Ey Cebrail, gerçi sen şerefli ve azizsin! Sen pervane değilsin ve mum da değilsin.

"Ey Cebrail, sen her ne kadar şerefli, aziz ve Allah'a yakın bir melek isen de, bu oluş ve bozuluş âleminin mumu değilsin. Çünkü sen o mumun hizmetkârısın; pervane de değilsin, çünkü sen o mumun tâbilerinden de değilsin. Senin bilinen bir makamın vardır. O mumun pervaneleri insanlardan olur." Saib-i Isfahânî'nin (k.s.) beyti:

"Ey Cebrail, sen her ne kadar şerîf ve azîz ve melek-i mukarreb isen de, bu âlem-i kevnin şem'i değilsin. Zîrâ, o şem'in hâdimisin; ve pervâne dahi değilsin, zîrâ o şem'in tevâbi'inden dahi değilsin. Senin makām-ı ma'lûmun vardır. O şem'in pervâneleri beşerden olur." Beyt-i Sâib-i Isfahânî (k.s.):

3793. Parlama vaktinde şem' pervaneyi da'vet ettikde pervânenin canı yanmakdan perhîz etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. Parlama vaktinde mum pervaneyi davet ettiğinde pervanenin canı yanmaktan çekinmez.

Çünkü yanma vaktinde mum davet edince pervanenin canı yanmaktan çekinmez. Nitekim, şanlı Peygamber'in, insan fertlerinden olan hakikati pervaneleri, derhal onun davetine icabet edip canlarını feda etmişlerdir. Ve nitekim Peygamber hicreti esnasında Hz. Sıddîk-ı A'zam ile İmâm-ı Ali (k.v.) asla canlarını ve nefislerini hesaba katmadılar; ve Bedir ashabının ve Uhud ashabının ve Kerbelâ ovası şehitlerinin halleri ortadadır. Sen ise, ey şerefli ve aziz olan Hz. Cibrîl! Resûl-i Ekrem'in arkadaşlık talebi üzerine yanmaktan korkup o arkadaşlığı terk ettin. Çünkü arkadaşlığın ve can feda etmenin sebebi aşktı. Nitekim Mevlid-i Şerîf'de Süleyman (Çelebi) Efendi hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in dilinden şöyle buyururlar:

Çün ezelde bana aşk oldu delil, Yanar isem ben yanayım ey Halil!

Ankaravî hazretlerinin bu şerefli beyitte beyan buyurduğu vecih dahi şudur: Burada "Cibril"den maksat, akıl mertebesinde olan kâmil akıl sahipleridir. "Pervane"den maksat, (S.a.v.)'in varisleri ve Ahmedî cemalinin aşığı olan fenâ ashabı (fânîlik makamına ulaşmış kişiler) ve safâ ehli (gönül temizliği sahipleri)dir ki, mukarreb melek (Allah'a yakın melek) onların mertebesine ulaşamaz. Bu sebeple cenâb-ı Pîr Cebrâîl (a.s.)a hitap ve kâmil akıl sahiplerine takriz edip buyururlar: "Ey akıl makamında ve melekiyet mertebesinde ve ruhanîlikte kalan ve haslar zümresine dahil olan kimse! Gerçi sen dahi aslında aziz ve şereflisin; velakin sen pervane gibi aşık değilsin; ve mum gibi maşuk dahi değilsin. Çünkü hakiki mum olan insân-ı kâmil zâtî tecelli anında pervane gibi olan aşıklarını kendi vuslatına davet ettiği vakit, pervanenin canı yanmaktan ve fani olmaktan çekinmez.

Zîrâ yanmak vaktinde şem' da'vet edince pervânenin canı yanmakdan çekinmez. Nitekim, Resûl-i zîşânın, efrâd-ı beşerden olan hakikati pervâneleri, derhal onun da'vetine icâbet edip canlarını fedâ etmişlerdir. Ve nitekim hicret-i nebeviyye esnasında Hz. Sıddîk-i A'zam ile İmâm-ı Ali (k.v.) aslâ canlarını ve nefislerini hesâba katmadılar; ve ashâb-ı Bedir ve ashâb-ı Uhud'un ve deşt-i Kerbelâ şühedâsının halleri meydandadır. Sen ise, ey şerîf ve azîz olan Hz. Cibrîl! Resûl-i Ekrem'in taleb-i refâkati üzerine yanmakdan korkup o refâkati terk ettin. Zîrâ refâkatin ve can fedâsının sâiki aşk idi. Nitekim Mevlid-i Şerîf'de Süleymân (Çelebi) Efendi hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lisânından şöyle buyururlar:

Çün ezelde bana aşk oldu delil, Yanar isem ben yanayım ey Halil!

Ankaravî hazretlerinin bu beyt-i şerîfde beyân buyurduğu vecih dahi şudur: Burada "Cibril"den murâd, mertebe-i akılda olan akl-ı kâmil sahibleridir. "Pervâne"den murâd, (S.a.v.)in vârisleri ve cemâl-i Ahmedî'nin âşığı olan ashâb-ı fenâ ve erbâb-ı safâdır ki, melek-i mukarreb onların mertebesine vâsıl olmaz. Bu sebeble cenâb-ı Pîr Cebrâîl (a.s.)a hitâb ve akl-ı kâmil sahiblerine takrîz edip buyururlar: "Ey makām-ı akılda ve mertebe-i melekiyyetde ve rûhâniyyetde kalan ve hâslar zümresine dâhil olan kimse! Gerçi sen dahi nefsü'l-emirde azîz ve şerîfsin; velâkin sen pervâne gibi âşık değilsin; ve şem' gibi ma'şûk dahi değilsin. Zîrâ şem'-i hakîkî olan insân-ı kâmil tecellî-i zâtî ânında pervâne gibi olan âşıklarını kendi visâline da'vet ettiği vakit, pervânenin canı yanmakdan ve fânî olmakdan perhîz etmez.

3794. Bu münkalib olan kelâmı defn et! Arslanı aks üzere yaban eşeğinin saydı et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. Bu değişen sözü göm! Aslanı tersine yaban eşeğinin avı yap!

"Değişen söz"den kasıt, Muhammedî bedenin Cebrail suretinden habersizliği ve Cebrail'in de, Muhammedî hakikatin ortaya çıkışından sonsuza dek şaşkınlığıdır ki, bu haller birbirinin zıddı ve değişenidir. "Aslan"dan kasıt, Mevlânâ efendimizin yüce ruhlarıdır; "yaban eşeği"nden kasıt ise, onların unsurlardan oluşan bedenleridir. Nitekim yukarıda geçen 3779 numaralı yüce beyitte canı "aslan"a ve bedeni de "tilki"ye benzetmişlerdi. "Benzetmede hata olmaz" kuralı meşhurdur. Yani, "Ey Mevlânâ! Bu değişen ve tersine olan açıklamaları göm! Yabancıların gözünden sakla da, aslan gibi olan ruhunun hükümlerini ve tesirlerini yaban eşeği hükmünde olan bedenine avlat ki, ruhanîyet âleminden cismanîyet âlemine dönüp surete tapan bu halkı doğru yola iletesin!" demek olur.

"Münkalib olan kelâm"dan murâd, cism-i Muhammedî'nin sûret-i Cibrîl'den bî-hûşluğu ve Cibril'in dahi, hakikat-i muhammediyyenin inkişafından ebede kadar medhûşluğu ki, bu haller birbirinin aksi ve münkalibidir. "Şîr"den murâd, cenâb-ı Mevlânâ efendimizin rûh-i şerîfleridir; ve "yaban eşeği"nden murâd dahi, cism-i unsurileridir. Nitekim yukarıda geçen 3779 numaralı beyt-i şerîfde canı, "arslan"a ve cismi de, "tilki"ye teşbîh buyurmuşlar idi. Ve "Teşbîhde hatâ olmaz" kāidesi meşhûrdur. Ya'ni, "Ey Mevlânâ! Bu münkalib ve aks üzere olan beyânâtı defn et! Nâmahremler nazarından ört de, arslan gibi olan rûhunun ahkâm ve âsârını yaban eşeği mesâbesinde olan cismine avlat ki, rûhâniyet âleminden cismâniyet âlemine dönüp sûret-perest olan bu halkı irşâd edesin!" demek olur.

3795. Sen söz saçıcılık kırbasını bağla; sen boş söz söyleyicilik dağarcığını açma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Sen söz saçıcılık kırbasını bağla; sen boş söz söyleyicilik dağarcığını açma!

"Pâşîden", saçmak demektir; "sühan-pâş" bileşik bir sıfattır. "Pâşî"deki "ya" mastar eki, "tâ" ise hitap içindir. "Kalmâş", boş, beyhude, anlamsız ve akla uygun olmayan söz demektir (Burhan Lügatı). "Kalmâşî"deki "ya", mastar eki ve "tâ", hitap içindir. Fakat, "kalmaşît" (قلماشیت) kelimesinin "Kul mâ şi'te" (قل ما شئت) Arapça ifadesinin kısaltılmış hali olması da muhtemeldir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'te bu gibi tasarruflar çoktur. İfadenin anlamı, "İstediğini söyle!" demektir ki, "ağza geleni söylemek"ten kinaye olur. İlk ihtimale göre anlam: "Ey Mevlânâ, sen söz saçıcılık tulumunu yani, cismi bağla! Halk nazarında boş ve beyhude görünen kelam dağarcığını açma!" İkinci ihtimale göre, "Ağzına geleni söylemek dağarcığını açma!" demek olur. Ankaravî nüshasında "pâşît" yerine "şâşît" geçmektedir. Bu kelime "şâşîden" mastarındandır. "İşemek ve ıslak olmak ve sızmak ve damlamak" anlamlarına gelir. Burada "sızmak" anlamı uygundur. Yani, "Sen söz sızdırıcılık tulumunu kapa!" demek olur ki, sırlara ait olan kelimeleri sızdırmaktan kinayedir.

"Pâşîden", saçmak; "sühan-pâş" vasf-ı terkîbîdir. "Pâşî"deki "ya" masdariyet, ve "tâ" hitâb içindir. "Kalmâş", herze ve beyhûde ve ma'nâsız ve nâma'kūl söz demekdir (Burhân). "Kalmâşî"deki "ya", masdariyet ve "tâ", hitâb içindir. Fakat, "kalmaşît" (قلماشیت) kelimesinin "Kul mâ şi'te" (قل ما شئت) ibâre-i arabiyyesinin muhaffefi olması da muhtemeldir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîfde bu gibi tasarrufât çokdur. İbârenin ma'nâsı, "İstediğini söyle!" demekdir ki, “ağza geleni söylemek"den kinâye olur. Evvelki ihtimâle göre ma'nâ: "Ey Mevlânâ, sen söz saçıcılık tulumunu ya'ni, cismi bağla! Avâma nazaran herze ve beyhûde görünen kelâm dağarcığını açma!" İkinci ihtimâle göre, "Ağzına geleni söylemek dağarcığını açma!" demek olur. Ankaravî nüshasında "pâşît" yerine "şâşît" vâki'dir. Bu kelîme “şâşîden" masdarındandır. "İşemek ve râtıb olmak ve teraşşüh etmek ve sızmak" ma'nâlarına gelir. Burada "sızmak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Sen söz sızdırıcılık tulumunu kapa!" demek olur ki, esrâra müteallik olan kelimâtı sızdırmakdan kinâyedir.

3796. O kimse ki, onun eczâsı zemînden geçmedi, onun önünde senin kalmaşlığının ma'küsü gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. O kimse ki, onun parçaları topraktan geçmedi, onun önünde senin kalmaşlığının yansımasını gör!

Vücudunun parçaları topraksı unsurlar mertebesinden ileri geçemeyip can âlemine ayak basmamış olan kimselerin yanında, senin boş sözcülüğünden kaynaklanan yansımış sözlerden ibaret olduğunu bil! Çünkü bu gibi cismanîlerin ruhanî sırlara vukufiyetleri (derin bilgileri) yoktur. Onlar senin bu değişmiş ve yansımış sözlerini saçma ve boş hayallerden ibaret zannederler.

Eczâ-yı vücûdu anâsır-ı arziyye mertebesinden ileri geçemeyip can âlemine ayak basmamış olan kimselerin indinde, senin boş sözcülüğünden mütevellid ma'kûs sözlerden ibâret bil! Zîrâ, bu gibi cismânîlerin esrâr-ı rûhâniy- yeye vukūfları yoktur. Onlar senin bu münkalib ve ma'kûs kelâmlarını saçma ve beyhûde hayâlâttan ibâret zannederler.

3797. Ey onların "ev"ine garib olarak nâzil olan habibim! Onlara muhalefet etme, müdâra et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. Ey onların "ev"ine garip olarak inen sevgilim! Onlara muhalefet etme, müdârâ et (idare et)!

"Hüm" zamiri (onlar), akılları cismaniyet (bedensellik) âleminden ileri geçemeyen kimselere aittir. Birinci mısradaki "dâr", mufâale babından (fiil çekim kalıbı) emir hâsıldır, "müdârâ et!" demektir. Ve "müdârât", bir kimsenin bir kimseye karşı içindeki muhalefeti saklayıp, dışarıda güzel muamele ve iltifat etmesi demektir. İkinci mısradaki "dâr", "ev" anlamındadır ve kastedilen, cismaniyettir. "Garip", vatanından ayrılmış ve yabancılar içinde kalmış olan kimseye denir. Bu hitap, ya Mevlânâ efendimizin kendi yüce ruhlarına veyahut Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine olmak mümkündür; ve bunun içinde bütün gönül ehline de bir tavsiyedir. Yani, "Ey cismanîler arasına garip olarak inen sevgili ruhum!" veyahut, "Sevgilim Hüsâmeddîn Çelebi, o cismanîlerin idrak seviyelerine muhalif söz söyleme! Dışarıda onlara müdârâ et!" Nasıl ki Pîr efendimiz altıncı ciltte bu anlamı teyit ederek şöyle buyururlar: چون که جفت احولانیم ای شمن لازم آید مشرکانه دم زدن

"Ey suret-perest (şekle takılıp kalan)! Mademki biri iki gören şaşıların arkadaşıyız, müşrikçe konuşmak gerekir!"

"Hüm", zamîr-i gāibleri, akılları cismâniyet âleminden ileri geçemeyen kimselere râci'dir. Birinci mısra'daki "dâr", mufâale bâbından emr-i hâzırdır, "müdârâ et!" demekdir. Ve "müdârât", bir kimsenin bir kimseye karşı içindeki muhalefeti saklayıp, zâhirde hüsn-i muâmele ve iltifat etmek demekdir. İkinci mısra'daki "dâr", "ev" ma'nâsınadır ve murâd, cismâniyetdir. "Garib", vatanından ayrılmış ve yabancılar içinde kalmış olan kimseye derler. Bu hitâb, ya cenâb-ı Mevlânâ efendimizin kendi rûh-i şerîflerine veyâhud Ankaravî hazretlerinin buyurduğu gibi Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerine olmak vâriddir; ve bunun zımnında bilcümle ehl-i dillere de tavsiyedir. Ya'ni, “Ey cismânîler arasına garib olarak nâzil olan rûh-i habîbim!" veyâhud, “Habibim Hüsâmeddîn Çelebi, o cismânîlerin seviye-i idrâklerine muhâlif söz söyleme! Zâhirde onlara müdârâ et!" Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz VI. cildde bu ma'nâyı te'yîden şöyle buyururlar: چون که جفت احولانیم ای شمن لازم آید مشرکانه دم زدن

"Ey sûret-perest! Mâdemki biri iki gören şaşıların arkadaşıyız, müşrikçe konuşmak lâzım gelir!"

3798. Ey onların arzında sakin olan misafir! Onların murad ettikleri ve istedikleri şeyi ver ve onları râzı et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. Ey onların yeryüzünde sakin olan misafir! Onların murat ettikleri ve istedikleri şeyi ver ve onları razı et!

"A'ti", if'âl babından şimdiki zaman emir kipidir; "râmû", "revm" mastarından geçmiş zaman fiilidir, "talep" anlamındadır. "Arzi", if'âl babından şimdiki zaman emir kipidir, "razı et!" demektir. "Zaîn", yolculuk eden anlamındadır. Yani, "Ey cismanîlerin cismaniyet yeryüzünde sakin olan misafir ruhum! O cismanîlerin muradı ve talepleri doğrultusunda söz söyle ve onların iç dünyalarını razı ve mutmain kıl!"

"A'ti", if'âl bâbından emr-i hâzır; “râmû”, “revm" masdarından fiil-i mâzî, "taleb" ma'nâsınadır. “Arzi", if'âl bâbından emr-i hâzırdır, “râzı et!" demekdir. "Zaîn", sefer edici ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey cismânîlerin arz-ı cismâniyyetinde sâkin olan rûh-i misafirim! O cismânîlerin murâdı ve talebleri vech ile söz söyle ve onların bâtınlarını râzı ve mutmain kıl!"

3799. Şaha ve nâz-hoşa erişinceye kadar ey Rey'li, Merv'li ile hoş geçin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. Şaha ve naz-hoşa erişinceye kadar ey Rey'li, Merv'li ile hoş geçin!

"Şah"tan kastedilen, gerçek şah olan Yüce Allah hazretleridir. "Naz", burada yeni bitmiş ve yeni ortaya çıkmış demektir; ve "hoş", burada "bûse" (öpücük) anlamına gelir. "Naz-hoş", "yeni ortaya çıkan bûse" demektir; ve bundan Allah'ın yeniden ortaya çıkan latif tecellileri kastedilir. "Râzî", "Rey" şehrine mensup demektir. "Rey" kelimesindeki "yâ" harfini "elif"e çevirip bir de "ze" harfi ekleyerek "Râzî" derler. "Râz", sır anlamına gelmesi itibarıyla "sırra mensup" demek de olur; "ehl-i hakikat"ten (hakikat ehlinden) kinayedir. "Mervezî", Horasan'da bulunan "Merv" şehrine mensup demektir. Nispet edilirken, "Merv"in "vav"ından sonra bir "ze" harfi eklerler. Anlamın özeti şudur: "Ey hakikat âlemine mensup olan ruhum, Allah'a ve O'nun yeni bûsesi olan latif tecellilerine erişinceye kadar, suret ehli olan cismanîlerle hoş geçin!" Bu şerefli beyitte, تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة فاصبر صبراً جميلاً (Meâric, 70/4-5) yani, "Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde Allah'a yükselir. Bu sebeple, güzel bir sabırla sabret!" ayet-i kerimesine işaret buyurulur.

"Şâh"dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleridir. "Nâz”, burada yeni bitmiş ve yeni zâhir olmuş demekdir; ve "hoş", burada "bûse" ma'nâsına gelir. "Nâz-hoş", "yeni zâhir olan bûse" demek olur; ve bundan Hakk'ın yeniden zâhir olan tecelliyât-ı latîfesi murâd olunur. “Râzî", "Rey" şehrine mensûb demekdir. "Rey" kelimesinde "yâ" harfini "elif"e kalb ve bir de "ze" harfi ilave ederek "Râzî" derler. “Râz", sır ma'nâsına olmak i'tibâriyle "sırra mensûb" demek dahi olur; "ehl-i hakîkat"den kinâyedir. “Mervezî", Horosan'da vâki' "Merv" şehrine mensûb demekdir. Nisbet vaktinde, "Merv"in "vav"ından sonra bir "ze" harfi ziyâde ederler. Hülâsa-i ma'nâ şudur: "Ey âlem-i hakîkate mensûb olan rûhum, Hakk'a ve O'nun yeni bûsesi olan tecelliyât-ı latîfesine erişinceye kadar, ehl-i sûret olan cismânîler ile hoş geçin!" Bu beyt-i şerîfde, تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة فاصبر صبراً جميلاً (Maâric, 70/4-5) ya'ni, "Melâike ve rûh, Hakk'a mikdârı elli bin yıl olan bir günde urûc eder. Binâenaleyh, sabr-ı cemîl ile sabr et!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

3800. Ey Mûsa, zamânenin Fir'avn'ı indinde mülayim söz ile yumuşak söylemek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. Ey Musa, zamanın Firavun'unun yanında yumuşak söz ile tatlı dille konuşmak gerekir.

Musa'dan kastedilen, Hz. Mevlânâ'nın veya Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin şerefli ruhu olabilir. "Zamanın Firavun'undan" kastedilen ise dünya ehli ve cismanî (bedensel) olan kimselerdir. Yani, "Yüce Allah Musa ve Harun hazretlerine hitaben, إِذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا (Taha, 20/43-44) yani, “İkiniz Firavun'a gidiniz. Çünkü o azdı! Ona yumuşak söz ile söyleyiniz!” buyurdu. Bu sebeple, sen de "Ey ruhumun Musa'sı veya Hüsâmeddîn Çelebim! Nefis ehli olan cismanî kimseleri doğru yola iletmek için onlara yumuşak sözler söyle!"

Mûsâ'dan murâd, rûh-i şerifi Hz. Mevlânâ veyâhud Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri olmak câizdir. "Zamânenin Fir'avn'ından murâd, ehl-i dünyâ ve cismânî olan kimselerdir. Ya'ni, "Hak Teâlâ Mûsâ ve Hârûn hazretlerine hitâben, إِذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا (Taha, 20/43-44) ya'ni, “İkiniz Fir'avn'a gidiniz. Zîrâ o azdı! Ona mülayim söz ile söyleyiniz!" buyurdu. Binâenaleyh, sen dahi "Ey Mûsâ-yı rûhum veya Hüsâmeddîn Çelebim! Ehl-i nefs olan cismânî kimseleri irşâd için onlara mülayim sözler söyle!"

3801. Eğer kaynayan yağ içine su koyar isen, ocağı ve çömleği harab edersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. Eğer kaynayan yağ içine su koyarsan, ocağı ve çömleği harap edersin!

Bu cismanî kişilerin nefsanî sıfatları, vücutlarında kaynayan yağlara benzer ve onlara karşı sert sözlerle yapılan nasihatler de soğuk su gibidir. Bir çömlek veya tencere içindeki yağ fokur fokur kaynarken içine birdenbire soğuk su dökülürse şiddetli bir kimyasal tepkime meydana gelip yağ taşar, çömlek ve yağ karmakarışık bir hâle gelir. Bu sebeple, bu gibi cismanî kişilere yumuşak söz söylemek gerekir.

Bu cismânî kimselerin sıfât-ı nefsâniyyeleri vücûtlarında kaynayan yağlara benzer ve onlara karşı sert sözler ile yapılan nasîhatler de soğuk su kabilindendir. Bir çömlek veya tencere içindeki yağ fokur fokur kaynarken içine birdenbire soğuk su dökülürse şedîd bir teâmül-i kimyevî husûle gelip yağ taşar, çömlek ve yağ karmakarışık bir hâle gelir. Binâenaleyh, bu gibi cismânî kimselere mülayim söz söylemek lâzım gelir.

3802. Mülayim söyle, lakin gayr-ı savab söyleme! Hitâb-ı mülâyemetde vesvese satma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. Yumuşak söyle, lakin doğru olmayanı söyleme! Yumuşak hitapta vesvese satma!

Ey hakiki mürid olan Hüsâmeddîn'im! Nefis ehli olanlara yumuşak sözler söyle fakat, onu Hak yoluna çekeceğim diye nefsinin hazzına uygun ve doğru olmayan söz de söyleme! Aynı şekilde bu yumuşak sözler arasında onu vesveseye düşürecek söz de sarf etme! Çünkü, sâlikin (Hakk Yolcusu) kalbinde oluşan her türlü vesvese onun iç âlemini ilerlemeden mahrum eder.

Ey mürid-i hakîkî olan Hüsâmeddîn'im! Ehl-i nefis olanlara yumuşak sözler söyle fakat, onu Hak yoluna celbedeceğim diye nefsinin hazzına münasib ve gayr-ı savâb söz de söyleme! Ve kezâ bu mülayim sözler arasında onu vesveseye düşürecek kelâm dahi sarf etme! Zîrâ, sâlikin kalbinde hâsıl olan her nevi' vesvese onun bâtınını terakkîden mahrûm eder.

3803. İkindi vakti geldi, sözü kısa et! Ey kimse ki senin asrın asrı âgâh edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. İkindi vakti geldi, sözü kısa et! Ey kimse ki senin asrın, asrı uyandırıcıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, bu Mesnevî-i Şerîf'i Hz. Pîr söyler ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri de yazardı. Bu şerefli beyitten anlaşıldığına göre, buraların yazılması ikindi vaktine denk gelmiştir. İkindi vakti akşama yakın olduğundan Hz. Pîr efendimiz, kendi şerefli zâtına hitaben, "Ey Mevlânâ, artık ikindi vakti geldi ve akşam yaklaştı. Sözü kısa kes! Ey sen ki, senin çağın ve zamanın, çağın insanlarını gafletten uyandırıcıdır." Ankaravî hazretleri ikinci mısradaki birinci "asr" kelimesini, "sıkmak" anlamına alıp şöyle buyururlar: "Ey ilâhî hikmet sahibi, senin yumuşaklık ve hilim ile halkı sıkman, çağın insanlarını uyandırıcıdır."

Yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere bu Mesnevî-i Şerîfi cenâb-ı Pîr söyler ve Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri de yazar idi. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre, buraların yazılması ikindi vaktine müsâdif olmuşdur. İkindi vakti akşama yakın olduğundan Hz. Pîr efendimiz, zât-ı şerîflerine hitâben, "Ey Mevlânâ, artık ikindi vakti geldi ve akşam yaklaştı. Sözü kısa kes! Ey sen ki, senin asrın ve zamânın, ehl-i asrı gafletden uyandırıcıdır." Ankaravî hazretleri ikinci mısra'daki birinci "asr"ı, "sıkmak” ma'nâsına alıp buyururlar ki: "Ey hakîm-i ilâhî, senin nerm ve hilm ile halkı sıkman ehl-i asrı âgâh edicidir."

3804. Sen çamur yiyene de ki: "Şeker iyidir!" Fasid yumuşaklık etme, ona çamur verme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. Sen çamur yiyene de ki: "Şeker iyidir!" Bozuk bir yumuşaklık gösterme, ona çamur verme!

"Çamur"dan maksat, nefse ait hazlar ve bedene ait arzular; "şeker"den maksat ise ruhun gıdası olan hikmetler ve ilahi sırlar. Yani, "Maddi bir kimsenin nefse ait hazlarına uygun bir şekilde yumuşak söz söyleme ve ona bunların kötü olduğunu yumuşaklıkla anlat! Çünkü sâlikin (Hakk Yolcusu) nefse ait hazlarına uygun sözler yumuşak ve halimane olsa da onun iç dünyasını bozar. Bu sebeple, sen ona yemeye alıştığı çamuru yedirmiş olursun.

"Çamur"dan murâd, telezzüzât-ı nefsânî ve müşteheyyât-ı cismânî; ve "şeker"den murâd, gıdâ-yı rûh olan hikem ve esrâr-ı rabbânîdir. Ya'ni, "Cismânî kimsenin hazz-ı nefsânîsine muvâfık sûretde halîmâne söz söyleme ve ona bunların fenâ olduğunu yumuşaklık ile anlat! Zîrâ sâlikin hazz-ı nefsânîsine muvâfik sözler yumuşak ve halîmâne olsa da onun bâtınını bozar. Binâenaleyh, sen ona yemeye alıştığı çamuru yedirmiş olursun.

3805. Canın nutku için sen, cana mensub olan ravzasındır; ve gerçi harf ve savtdan müstağnîsindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Sen, canın sözü için, cana ait olan bahçesisin; ve gerçi harf ve sesten uzaksın.

Yani, "Sen gerçi harf ve sesten ve kelimeler kullanmaktan uzaksın. Canın harfsiz ve sadasız olan sözüne özgü, cana ait bir hakikatler ve bilgiler bahçesisin." Bu şerefli beyit, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitap etmek için uygundur. Çünkü yukarıda 3803 numaralı şerefli beyitte, Pir efendimiz kendi şerefli zâtlarına hitaben, "İkindi vakti oldu, sözü kısa kes!" buyurmuşlardı. Bu şerefli beyitte de, "Ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Gerçi sen benim harf ve ses ile söyleyeceğim, dış görünüşteki kelimeler kisvesi altındaki hakikatler ve bilgilerden uzaksın. Çünkü benim canımın harfsiz ve sessiz kelamı için, sen benim canıma ait olan bir bahçesin. Sana kelimelerle canımdan doğan hakikatleri ve bilgileri söylememiş olsam bile, benim canımın vâridâtı (ilhamları) senin canının gül bahçesine yansır ve bu ilahi hakikatler ve bilgiler çiçekleri o gül bahçesinde biter."

Ya'ni, "Sen gerçi harf ve savtdan ve elfâz isti'mâlinden müstağnîsin. Canın harfsiz ve sadâsız olan nutkuna mahsûs olan câna mensûb bir hakāyık ve maârif bahçesisin." Bu beyt-i şerîf Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerine hitâb olunmak münasibdir. Zîrâ yukarıda 3803 numaralı beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben, “İkindi vakti oldu, sözü kısa kes!" buyurmuşlar idi. Bu beyt-i şerîfde de, "Ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Gerçi sen benim harf ve savt ile söyleyeceğim elfâz-ı zâhirî kisvesi altındaki hakāyık ve maârifden müstağnîsin. Çünkü benim canımın harfsiz ve savtsız kelâmı için, sen benim canıma mensûb olan bir bahçesin. Sana elfâz ile canımdan tulû' eden hakāyık ve maârifi söylememiş olsam bile benim canımın vâridâtı senin canının gülzârına aks eder ve bu hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçekleri o gülzârda biter.

3806. Şekeristan içinde bu eşek başı, ey çok kimseye ki diken koymuşdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. Şekeristan içinde bu eşek başı, ey birçok kimseye diken koymuştur.

3807. Uzakdan zan götürdü ki o, ancak odur. Mağlub olan koç gibi geriye gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. Uzaktan zannetti ki o, ancak odur. Mağlup olan koç gibi geriye gitti.

"Şekeristan"dan maksat, harfsiz ve sessiz olan candan ortaya çıkan ilahi hakikatler ve bilgilerdir. "Eşek başı"ndan maksat, ilerideki şerefli beyitte açıklandığı üzere, zahirî lafızlardır. "Diken"den maksat, idrak edememektir. Yani, "Ruhun harfsiz ve sessiz olan ledünnî ilimler şekeristanının içine zahirî lafızlar koymak, birçok kimseye karşı idrak edememe dikenini koymuştur. Öyle bir kimse zannetti ki, mana ancak o zahirî lafızların işaret ettiği şeyden ibarettir." Örneğin, Mesnevî-i Şerîf'teki sırlar ve hakikatler, kıssalar ve hikâyeler altında zikredilmiştir. Bunlar şekeristan içine eşek başı koymak gibidir. Bu Mesnevî'yi okuyanlardan birçok kimse zanneder ki, Mesnevî ancak bu kıssalardan ve hikâyelerden ibarettir. Bu sebeple, çok kimse idrak edememeleri sebebiyle mağlup olan koç gibi, "Bu okunacak kitap değildir!" diye geriye giderler. Hatta ben bazı kimselerden işittim ki, "Cenab-ı Mevlânâ büyük bir zattır. Ama kitabı önemli bir kitap değildir!" derler. Bunları o hakikatler ve bilgiler şekeristanından ürküten, o eşek başı mesabesinde olan kıssalar ve hikâyelerdir.

"Şekeristan"dan murâd, harfsiz ve savtsız olan candan zuhûr eden hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. "Eşek başı"ndan murâd, âtîdeki beyt-i şerîfde beyân buyurulduğu üzere elfâz-ı sûriyyedir. "Diken"den murâd, adem-i idrâkdir. Ya'ni, "Rûhun harfsiz ve savtsiz olan ulûm-i ledünniyyesi şekeristanı içine elfâz-ı zâhiriyye vaz'ı, birçok kimselere karşı adem-i idrâk dikenini koymuşdur. Öyle bir kimse zannetti ki, ma'nâ ancak o elfâz-ı zâhiriyyenin delâlet ettiği şeyden ibaretdir." Meselâ Mesnevî-i Şerîf'deki esrâr ve hakāyık, kıssalar ve hikâyeler altında mezkûrdur. Bunlar şekeristan içine eşek başı koymak mesâbesindedir. Bu Mesnevîyi okuyanlardan birçok kimseler zannederler ki, Mesnevî ancak bu kıssalardan ve hikâyelerden ibaretdir. Binâenaleyh, çok kimseler adem-i idrâkleri sebebiyle mağlub olan koç gibi, "Bu okunacak kitâb değildir!" diye geriye giderler. Hattâ fakîr ba'zı kimselerden işittim ki, "Cenâb-ı Mevlânâ büyük bir zâtdır. Ama kitabı mühim bir kitâb değildir!" derler. Bunları o şekeristân-ı hakāyık ve maârifden ürküten o eşek başı mesâbesinde olan kıssalar ve hikâyelerdir.

3808. Kelimenin sûretini ma'na asmalarında ve firdevs-i âlîde yakînen o eşek başı bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. Kelimenin suretini manâ asmalarında ve yüce cennette yakinen o eşek başı bil!

"Rez", üzüm asması; "firdevs", içinde yemiş ağaçları olan bostan anlamındadır. Yani, "Kelimelerin suretlerini bu Mesnevî kitabındaki manâ asmalarında ve sırlar ve hakikatler meyveleri ile dolu olan bu yüce cennette muhakkak eşek başı bil! Bu eşek başı bostanlarda vahşi hayvanları ve kuşları ürküttüğü ve kaçırdığı gibi kelimelerin sureti ve yukarıda beyan olunan değişen sözlerde idraki (anlayışı) noksan olanları bu Mesnevî kitabından kaçırır.

"Rez", üzüm asması; "firdevs", içinde yemiş ağaçlan olan bostan ma'nâ- sınadır. Ya'ni, "Kelimelerin sûretlerini bu kitâb-ı Mesnevîdeki ma'nâ asma- larında ve esrâr ve hakāyık meyveleri ile dolu olan bu firdevs-i âlîde muhak- kak eşek başı bil! Bu eşek başı bostanlarda vuhûş ve tuyûru ürküttüğü ve ka- çırdığı gibi kelimelerin sûreti ve yukarıda beyân olunan münkalib sözlerde id- râki nâkıs olanları bu kitâb-ı Mesnevîden kaçırır.

3809. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Bu eşek başını o kavun-karpuz tarlasına getir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsameddin! Bu eşek başını o kavun-karpuz tarlasına getir.

"Bittih", kavun ve karpuz; "zâr", anlamı pekiştiren bir edattır. "Bittih-zâr", kavun ve karpuz tarlası demektir. Kavun ve karpuzdan kastedilen, Mesnevî-i Şerif'in kıssaları, hikâyeleri ve şakalarıdır. Benzerlik yönü şudur ki, kavun ve karpuzun dışı tatsız kabuk, içi ise lezzetlidir. Bu kıssaların da görüneni kabuk, bâtını ise zevk veren bir takım hakikatler ve ilâhî sırlardır. Yani, "Ey Hakk'ın ışığı olan Hüsameddin Çelebim! Bu eşek başı mesabesinde olan benim söylediğim sözleri, kavun ve karpuz tarlası gibi olan bu Mesnevî-i Şerif kitabına yaz!" demek olur.

"Bittih", kavun ve karpuz; "zâr", edât-ı mübâlağadır. "Bittih-zâr", kavun ve karpuz tarlası demek olur. Kavun ve karpuzdan murâd, Mesnevî-i Şerîfin kıssaları ve hikâyeleri ve hezliyâtıdır. Vech-i şebeh budur ki, kavun ve kar- puzun dışı tatsız kabuk ve içi lezîzdir. Bu kıssaların dahi zâhiri kabuk ve bâ- tını zevk-âver bir takım hakāyık ve esrâr-ı rabbânîdir. Ya'ni, "Ey Hakk'ın zi- yâsı olan Hüsâmeddîn Çelebim! Bu eşek başı mesâbesinde olan benim söyle- diğim elfâzı, kavun ve karpuz tarlası gibi olan bu Mesnevî-i Şerif kitabına yaz!" demek olur.

3810. Tâ ki eşek başı, selhhâneden öldüğü vakit, o kavun ve karpuz tarlası ona [3825] başka neşu bağışlasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. Tâ ki eşek başı, kesimhaneden öldüğü vakit, o kavun ve karpuz tarlası ona [3825] başka bir gelişim ve canlılık bağışlasın!

"Meslaha", hayvanın derisi yüzüldüğü yer, yani kesimhane demektir. "Mebtaha", kavun ve karpuz biten yer anlamındadır. Yani, "Nihayet o eşek başı mesabesinde olan lafızlar kesimhaneden öldüğü, yani anlamları ortaya çıktığı vakit, bu kavun-karpuz tarlası mesabesinde olan Mesnevî-i Şerîf, o lafızlara yeniden başka bir gelişim ve canlılık bağışlasın!"

"Meslaha", hayvanın derisi yüzüldüğü mahal ya'ni, selhhâne demekdir. "Mebtaha", kavun ve karpuz biten mahal ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nihayet o eşek başı mesâbesinde olan elfaz meslahadan öldüğü ya'ni, ma'nâları zâhir olduğu vakit, bu kavun-karpuz tarlası mesâbesinde olan Mesnevî-i Şerîf, o elfâza yeniden başka bir neşv ve dirilik bağışlasın!"

3811. Agah ol, sûret yapıcılık bizden ve can sendendir. Hayır! yanlış, bu da senden o da sendendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. Bil ki, şekil yapma bizden ve can sendendir. Hayır! Yanlış, bu da senden o da sendendir.

Yani, "Kelimelerin şekillerini düzenleyip söylemek bizden ve onların canı olan anlamlarını açıklamak ve şerh etmek sendendir. Hayır, bu söylediğim yanlıştır. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in kelimeleri de sendendir. Onun anlamları da sendendir." Çünkü onları cezbeden senin o geniş olan isti'dâd (yatkınlık, kabiliyet) havsalandır. Nasıl ki hadîs-i şerifte: ان الله تعالى يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر هممهم yani "Yüce Allah hikmeti vaizlerin dili üzerine onların gayretleri kadar telkin eder" buyurulur.

Ya'ni, "Elfâzın sûretlerini tertib edip söylemek bizden ve onların canı olan ma'nâlarını beyân ve şerh etmek sendendir. Hayır, bu söylediğim yanlışdır. Çünkü Mesnevî-i Şerîfin elfâz ve kelimâtı da sendendir. Onun ma'nâları da sendendir." Çünkü onları cezb eden senin o geniş olan havsala-i isti'dâdındır. Nitekim hadîs-i şerifde: ان الله تعالى يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر هممهم ya'ni "Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin lisânı üzerine onların himmetleri mikdârınca telkîn eder" buyurulur.

3812. Ey açık güneş, felek üstünde mahmûdsun, zemîn üzerinde de ebede kadar mahmûd ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Ey açık güneş, felek üstünde övülmüşsün, yeryüzünde de sonsuza dek övülmüş ol!

Bu şerefli beytin birinci mısraında, "ان لله اولياء اخفياء معروفون بين اهل السماء ومستورون بين اهل الارض" yani, "Allah'ın pek gizli evliyası vardır ki, gök ehli arasında tanınmış ve yer ehli arasında gizlidirler" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, "Ey Hüsameddin Çelebi hazretleri, melekût âlemi ehli olan yüce ruhlar arasında övülmüş ve methedilmişsin. Şimdiye kadar yer yani, mülk âlemi ehli arasında gizli idin. Bundan sonra yeryüzünde de sonsuza dek övülmüş ve methedilmiş ol!"

Bilinmeli ki, evliyanın mertebeleri ve vasıfları çeşitlidir. Bu anlamı, Cenab-ı Pir'in müridlerinden Feridun bin Ahmed Sipehsalar hazretleri yazdıkları Menâkıb'da Sultan Veled hazretlerinden naklen şöyle beyan buyurur: "Hakk'ın âşıklarıyla, maşukları üç mertebedir. Mansur-ı Hallac (r.a.) âşıklık makamının birinci mertebesinden idi. Onun orta mertebesi, “azim” ve son mertebesi "azam"dır. Bu üç mertebenin halleri ve sözleri âlemde zahir oldu. Velakin ilahi maşukların üç mertebesi gizlidir. Kâmil ve vasıl âşıklar birinci mertebeden olan maşukların yalnız adını işittiler ve onların yüzünü görmek temennisinde bulundular. Maşukların orta mertebesinden bulunanların ad ve nişanına kimse erişemedi. Sonuncularından olanları ise hiç işitmediler!"

Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ında, ان لله اولياء اخفياء معروفون بين اهل السماء ومستورون بين اهل الارض ya'ni, "Allah'ın pek gizli evliyâsı vardır ki, gök ehli arasında ma'rûf ve arz ehli arasında mestûrdurlar" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri, âlem-i melekût ehli olan ervâh-ı âliye arasında mahmûd ve memdûhsun. Şimdiye kadar arz ya'ni, âlem-i mülk ehli arasında gizli idin. Bundan sonra yeryüzünde de ebede kadar mahmûd ve memdûh ol!"

Ma'lûm olsun ki, evliyânın merâtibi ve evsâfı muhtelifdir. Bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr'in müridlerinden Feridun bin Ahmed Sipehsâlar hazretleri yazdıkları Menâkib'da Sultan Veled hazretleri'nden naklen, şöyle beyân buyurur: "Hakk'ın âşıklarıyla, ma'şûkları üç mertebedir. Mansûr-ı Hallâc (r.a.) âşıklık makāmının birinci mertebesinden idi. Onun mertebe-i vustâsı, “azîm” ve âhir mertebesi "a'zam"dır. Bu üç mertebenin ahvâl ve akvâli âlemde zahir oldu. Velâkin ma'şûkān-ı ilâhînin üç mertebesi gizlidir. Kâmil ve vâsıl âşıklar birinci mertebeden olan ma'şûkların yalnız nâmını işittiler ve onların yüzünü görmek temennîsinde bulundular. Ma'şûkların mertebe-i vustâsından bulunanların nâm ve nişânına kimse erişemedi. Ahirînden olanları ise hiç işitmediler!"

3813. Tâ ki yere mensub olanlar, göğe mensûb olanlar ile bir kalbli ve bir kıbleli ve huylu olsunlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Yere ait olanlar, göğe ait olanlar ile bir kalpli, bir kıbleli ve bir huylu olsunlar.

Mülk âlemi ehli ile melekût âlemi ehli senin övgünde bir kalpli, bir kıbleli ve bir huylu olsunlar; ve yer ve gök ehli birleşerek senin güzel zikirlerini dillerine getirsinler!

Tâ ki ehl-i mülk ile ehl-i melekût senin medhinde bir kalbli ve bir kıbleli ve bir huylu olsunlar; ve yer ve gök ehli müttehiden senin ezkâr-ı cemîleni lisanlarına getirsinler!

3814. Tefrika ve şirk ve ikilik kalksın; vücud-i mânevîde vahdet vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. Ayrılık, şirk ve ikilik ortadan kalksın; manevî varlıkta birlik vardır.

"Manevî varlık", tasavvuf teriminde ikinci doğuştan ibarettir ki, bu doğuş Hakk Yolcusunun tabiat perdesinden ve onun hükümlerinden dışarı çıkmasıdır. Nitekim İsa (a.s.) "İki doğmayan kimse semâvât ve arzın melekûtuna giremez!" buyurur. Hakk Yolcusunun varlığı bu mertebeye ulaşıp, tabiattan ve tabiatın hükümlerinden çıkarsa ayrılık ve varlıkta ortaklık duygusu ve ikilik ortadan kalkar. Tam bir birliğe ulaşır. (Abdüllatif ve İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme). Yani, "Senin övgünde melekût ehli ile mülk ehli birleşip surette olan ayrılık ve ikilik ortadan kalksın ve ruhta birlik hâsıl olsun!"

"Vücûd-i mânevî", ıstılâh-ı sûfiyede ikinci doğuştan ibaretdir ki, bu doğuş sâlikin meşîme-i tabîatdan ve onun ahkâmından hârice çıkmasıdır. Nitekim İsâ (a.s.) لن يلج ملكوت السموات والارض من لم يولد مرتين ya'ni "İki doğmayan kimse semâvât ve arzın melekûtuna giremez!" buyurur. Sâlikin vücûdu bu mertebeye vâsıl olup, tabîatdan ve tabîatın ahkâmından çıkarsa tefrika ve vücûdda müşâreket duygusu ve ikilik kalkar. Vahdet-i mahza nâil olur. (Abdüllatif ve İmdâdullah hazarâtının şerhinden tercüme). Ya'ni, "Senin medhinde ehl-i melekût ile ehl-i mülk müttehid olup sûretde olan tefrika ve ikilik kalksın ve rûhda ittihâd hâsıl olsun!"

3815. Vaktaki benim canım, senin canını tanıya, mâcerânın ittihadını yâda getirirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. Vaktaki benim canım, senin canını tanırsa, maceranın birliğini hatırlatırlar.

Yani, vaktaki benim canım, sırlar ve anlamlar âleminde senin canını tanırsa, ruhaniyet âlemindeki maceranın birliğini hatıra getirirler. Çünkü can, kendi özünde birdir ve cisimler sayılı ve ayrı ayrıdır. Nasıl ki bu cildin 411 numarasına denk gelen şerefli beyitte,

["Mü'minler sayılıdır, fakat iman birdir; onların cisimleri sayılıdır, fakat can birdir"] ve aynı şekilde II. cildin 186 numarasına denk gelen şerefli beyitte de,

["Ayrılık hayvanî ruhta olur; insanî ruh ise tek bir nefis olur"] buyurmuşlardı. Bu beyitlerin açıklaması oralarda zikredilmiştir.

Ya'ni, vaktāki benim canım âlem-i esrâr ve ma'nâda senin canını tanıya, rûhiyet âlemindeki mâcerânın ittihâdını hatıra getirirler. Zîrâ can hadd-i zâtında birdir ve cisimler ma'dûd ve müteferrikdir. Nitekim bu cildin 411 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde,

["Mü'minler ma'dûd, fakat îman birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat can birdir"] ve kezâ II. cildin 186 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde dahi,

["Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyurmuşlar idi. Bu beyitlerin îzâhı oralarda mezkûrdur.

3816. Yeryüzünde Mûsâ ve Hârûn süt ve bal gibi latîf ihtilât edici olurlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. Yeryüzünde Musa ve Harun, süt ve bal gibi latif bir şekilde karışırlar.

Yani, ruhaniyet âlemindeki birlik ve beraberliğin eseri, bu şekil ve cismaniyet âleminde de ortaya çıkar. Nasıl ki hadis-i şerifte, "Ruhlar tertip edilmiş bir ordudur. Onlardan tanışanlar anlaştı, yabancı olanlar ise ayrıldı" buyurulur.

Ya'ni, rûhiyet âlemindeki vahdet ve ittihâdın eseri bu sûret ve cismâniyet âleminde dahi zuhûr eder. Nitekim hadîs-i şerîfde الارواح جنود مجندة فما تعارف منها ائتلف وما تناكر عنها اختلف ya'ni, "Ervâh tertib olunmuş bir ordudur. Onlardan muârefeleri olanlar i'tilaf etti ve yabancılıkları olan muhalefet etti" buyurulur.

3817. Vaktāki az tanır ve münkir olur, onun münkirliği örtücü perde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. Vaktaki az tanır ve inkâr eder, onun inkârı örtücü perde olur.

Bu şerefli beyitteki hitap geneldir. Yani, "Vaktaki bir kimsenin canı benim canımı az tanır ve benim sırlarıma ve marifetlerime inkâr eder, onun inkârı kendisinin canına örtücü bir perde olur." Bu sebeple, benim canımı göremez ve marifetlerimin zevklerinden nasip alamaz.

Bu beyt-i şerîfdeki hitâb umûmadır. Ya'ni, "Vaktâki bir kimsenin canı benim canımı az tanır ve benim esrâr ve maârifime münkir olur, onun münkirliği kendisinin canına örtücü bir perde olur." Binâenaleyh, benim canımı göremez ve ezvâk-ı maârifimden nasib alamaz.

3818. Binaenaleyh tanıyıcılık ondan yüz çevirdi. O ay onun şükürsüzlüğünden hışım etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. Bu sebeple tanıyıcılık ondan yüz çevirdi. O ay onun şükürsüzlüğünden hışım etti.

"Ay"dan kasıt, insân-ı kâmilin şerefli ruhudur. Yani, bir insân-ı kâmili az tanıyan kimse o kâmili herhangi bir yönden inkâr ederse, o az tanıyıcılık dahi tamamen o inkârcıdan yüz çevirir ve onu tamamen tanıyamaz bir hâle gelir. Bunun sebebi şudur ki, o kimsenin o az tanımasına karşılık şükürsüzlük edip inkâr etmesi üzerine insân-ı kâmilin ruhunun gazap etmesi ve ona kahr ile tecellî etmesidir. Birinci mısradaki "pes" kelimesi, çok anlamına gelen "bes" olduğu takdirde anlam, "Az tanıyıp da inkârcı olan kimseden çok tanıyıcılık da yüz çevirdi ve onu tam olarak tanıyamaz oldu" demek olur. Ve "az tanımak" sûrete bakmakladır. Çünkü sûret bâtının perdesidir.

"Ay"dan murâd, insân-ı kâmilin rûh-i şerîfidir. Ya'ni, bir insân-ı kâmili az tanıyan kimse o kâmili herhangi bir vecihden münkir olursa, o az tanıyıcılık dahi büsbütün o münkirden yüz çevirir ve büsbütün tanıyamaz bir hâle gelir. Bunun sebebi budur ki, o kimsenin o az tanımasına karşı şükürsüzlük edip inkâr etmesi üzerine rûh-i insân-ı kâmilin gazab etmesi ve ona kahr ile tecellî etmesidir. Birinci mısra'daki "pes", çok ma'nâsına olan "bes" olduğu takdirde ma'nâ, “Az tanıyıp da münkir olan kimseden çok tanıyıcılık da yüz çevirdi ve onu kemâliyle tanıyamaz oldu" demek olur. Ve "az tanımak" sûrete nazar etmekledir. Zîrâ sûret bâtının perdesidir.

3819. Bu sebebden dolayı Peygamber'in canını kötü can tanımayıcı oldu ve tepme vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. Bu sebeple kötü can, Peygamber'in canını tanımayıcı oldu ve tepme vurdu.

Yani, az tanıyıp inkâr etmesinden dolayı kötü can, Peygamber'in canını tanımayıcı oldu ve bu inkârı sebebiyle tamamen tepme vurdu, yani, bütünüyle muhalefet etti. Çünkü cüz'î (kısmi) inkâr, gitgide küllî (toptan) inkâra dönüşür. Nasıl ki zamanımızda Peygamber'i tamamen inkâr edenlerin başlangıç halleri, bazı şer'î hükümler hakkındaki inkârlarından ve itirazlarından başlar.

Ya'ni, az tanıyıp inkâr etmesinden dolayı kötü can Peygamber'in canını tanımayıcı oldu ve bu inkârı sebebiyle büsbütün tepme vurdu, ya'ni, bilkülliye muhalefet etti. Zîrâ inkâr-ı cüz'î gitgide inkâr-ı külliye mübeddel olur. Nitekim zamanımızda külliyen Peygamber'i inkâr edenlerin ibtidâ halleri ba'zı ahkâm-ı şer'iyye hakkındaki inkârlarından ve i'tirazlarından başlar.

3820. Bunu hep okudun. "Lem yekünü de oku! Tâ ki o eski kibrin inadını [3835] göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. Bunu hep okudun. "Lem yekün"ü de oku! Tâ ki o eski kibrin inadını göresin!

Yani, yüzeysel bir bakışla az tanımanın ve bu sebeple kısmen inkârın, tamamen inkâra yol açtığını bizim sözlerimizden okudun. Kur'ân-ı Kerîm'den de, لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ يَتْلُو صُحُفًا مُطَهَّرَةً فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ (Beyyine, 98/1-3) yani, "Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. (O delil de) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir ki, o sahifelerde doğru ve değerli hükümler vardır" sûre-i şerîfesini oku! Tâ ki o eski küfrün inadını göresin! Bilinmeli ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) ortaya çıkacağı ve hâlleri ile dış görünüşünün Tevrat ve İncil'de zikredilmiş olmasından dolayı Yahudiler ve Hristiyanlar onun zuhurunu bekliyorlardı. Ve o Hazret'i kitaplarında zikredilen şekliyle tanımışlardı. Ne zaman ki peygamber olarak gönderilip onları İslâm'a davet etti, kalplerinde eskimiş olan küfürden dönmeyip inat ettiler. Ve daha önce kitaplarından şekil itibarıyla tanıdıkları Peygamber'i tamamen inkâr ettiler. Nasıl ki ilerideki şerefli beyitlerde açıklanır.

Ya'ni, sûret-i nazar ile az tanımanın ve bu sebeble kısmen inkârın, büsbütün inkâra müeddî olduğunu bizim sözlerimizden okudun. Kur'ân-ı Kerîm'den de, لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ رَسُولٌ مِنَ اللَّهِ

يَتْلُو صُحُفًا مُطَهَّرَةً فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ (Beyyine, 98/1-3) ya'ni, "Ehl-i kitabdan ve müşriklerden küfreden kimseler, onlara hüccet geldiği vakit dahi küfürden münfekk olmazlar. Allah'dan bir Resûl'dür ki, temiz sahîfeleri okur ki, onda doğru yazılar vardır" sûre-i şerîfesini oku! Tâ ki o eski küfrün inâdını göresin! Ma'lûmdur ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zuhûr edeceği ve ahvâli ve şemâili Tevrât ve İncil'de mezkûr olduğundan yahûdiler ve nasrânîler zuhûruna muntazır idiler. Ve o Hazret'i kitaplarında mezkûr olan sûret i'tibarıyla tanımış idiler. Vaktâki meb'ûs olup, onları İslâm'a da'vet etti, kalplerinde eskimiş olan küfürden rücû' etmeyip inâd ettiler. Ve evvelce kitablarından sûret i'tibarıyla tanıdıkları Peygamber'i külliyen inkâr ettiler. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyurulur.

## Bi'setten evvel Cenâb-ı Hazret-i Peygamber (a.s.)ın şânı hakkında yehûd ve nasârânın i'tikādı ve onun nâmını hırz-ı cân etmesi ve onun zuhûrunu isteyici olması beyânındadır

3821. Ondan evvel ki Ahmed'in nakşı fer gösterdi; onun na'tı her kafir için ta'vîz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Ondan evvel ki Ahmed'in nakşı fer gösterdi; onun na'tı her kafir için ta'vîz idi.

"Nakış"tan kasıt, bedensel şekil; "fer", şan ve şevket; "na't", makbul ve övülmüş sıfatlar, "gebr", mecusi ve kafir; "ta'vîz", beladan korunmak için insanların boyunlarına astıkları "muska" anlamlarındadır. Yani, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in bedensel şekilleri bu âlemde ortaya çıkmadan önce kafirler kitaplarda gördükleri o Hazret'in güzel vasıflarını kağıtlara yazıp muska yaparak boyunlarına asarlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in peygamberlik senelerine dair gerek Tevrat'ta ve gerek İncil'deki beyanlar hakkında şimdiye kadar birçok kitap ve risale yazılmıştır. Özellikle, 1288 tarihinde basılmış olan İzâhü'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm ismindeki kitap ile son zamanlarda yayınlanan Asr-ı Saâdet isimli eserde bu konuda açıklamalar vardır.

"Nakış"tan murâd, sûret-i cismâniye; "fer", şân ve şevket; "na't", makbûl ve memdûh olan sıfatlar, "gebr", mecûsî ve kâfir; "ta'vîz", belâdan mahfûz kalmak için halkın boyunlarına astıkları "muska" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in sûret-i cismânîleri bu âlemde zâhir olmazdan evvel kâfirler kitablarda gördükleri o Hazret'in evsâf-ı cemîlesini kâğıt- lara yazıp muska yaparak boyunlarına asarlar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'set senelerine dâir gerek Tevrât'da ve gerek İncil'deki beyânât hakkında şimdiye kadar birçok kitablar ve risâleler yazılmışdır. Ezcümle, 1288 tarihinde tab' edilmiş olan Îzâhü'l-Merâm fi Keşfi'z-Zalâm ismindeki kitâb ile son zamanlarda münteşir Asr-1 Saâdet nâmındaki eserde bu husûsda îzâhât vardır.

3822. Böyle bir kimse vardır, tâ ki zahir gelsin diye, onun yüzünün hayalinden onların kalbi çırpınır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. Böyle bir kimse vardır, tâ ki görünen gelsin diye, onun yüzünün hayalinden onların kalbi çırpınır idi.

"Tapîden", çırpınmak demektir. Yani, "Kitaplarda geleceği haber verilmiş, 'Böyle mübarek bir zât vardır. Aman gelsin de görelim!' diye o Hazret'in latif güzelliğinin hayalinden dolayı kalpleri sabırsızlıkla çırpınır idi."

"Tapîden", çırpınmak demekdir. Ya'ni, "Kitablarda geleceği haber verilmiş, “Böyle zât-ı mübarek vardır. Aman gelsin de görelim!" diye o Hazret'in cemâl-i latîfinin hayâlinden dolayı kalbleri sabırsızlık ile çırpınır idi."

3823. "Ey beşerin Rabbi! Her ne ise onu pek çabuk zâhire getir!" diye secde ederler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. "Ey beşerin Rabbi! Her ne ise onu pek çabuk zâhire getir!" diye secde ederler idi.

Yani, o kâfirler, "Ey insan türünün terbiye edicisi olan Yüce Allah hazretleri, o ortaya çıkışını kitaplarda haber verdiğin şerefli zât nasıl bir varlık ve nişan ise onu pek çabuk bu şekil âlemine getir!" diye secde ve münâcât ederlerdi.

Ya'ni, o kâfirler, "Ey nev'-i beşerin mürebbîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, o zuhûrunu kitablarda ihbâr buyurduğun zât-ı şerîf nasıl bir vücûd ve nişân ise onu pek çabuk bu âlem-i sûrete getir!" diye secde ve münâcât ederlerdi.

3824. Hatta "Yesteftihun"dan onları yağıleri Ahmed'in adı ile baş aşağı olurlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. Hatta "Yesteftihun"dan dolayı onların düşmanları Ahmed'in adı ile baş aşağı olurlar idi.

"Yağî", âsî ve şakî demektir. Hint nüshalarında "bâğî" yazılmıştır. İkisi de aynı anlama gelir. "Ser-nigûn", baş aşağı ve mağlup demektir. Bilinmeli ki, Yahudiler, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (a.s.) peygamberliğinden önce Tevrat'ta zuhuru haber verilen Server-i Âlem Efendimiz'in (a.s.) mübarek varlığı ile Hak'tan düşmanları üzerine galebe ve fetih talep ederlerdi. Arap müşrikleri de Yahudileri taklit ederek bu şerefli isim ile Hak'tan yardım isterlerdi. Ne zaman ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm ile varlık âlemine geldi, gelmezden önce şerefli ismiyle fetih ve yardım talep ettikleri bu yüce zâtı inkâr edip kâfir oldular. Nitekim Bakara Sûresi'nde meydana gelen, وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقُ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ (Bakara, 2/89) yani, "Ne zaman ki onlara kendileriyle beraber olan kitabı (Tevrat ve İncil'i) tasdik edici Allah katından bir kitap (Kur'ân) geldi, hâlbuki bu kitabın inişinden önce küfreden kimseler üzerine fetih talep ederlerdi. Şimdi ne zaman ki bildikleri kimse geldi ve ona kâfir oldular. Allah'ın laneti kâfirler üzerinedir" ayet-i kerîmesinde bu hakikat beyan buyurulur. Ve bu şerefli beyitte, "Yesteftihûn" ile bu ayet-i kerîmeye işaret buyurulmuştur.

“Yâğî”, âsî ve şakî demekdir. Hind nüshalarında “bâğî" yazılmışdır. İkisi de bir ma'nâya gelir. "Ser-nigûn", baş aşağı ve mağlûb demekdir. Ma'lûm olsun ki, yahûdiler Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bi'setinde evvel Tevrât'ta zuhûru haber verilmiş Server-i Âlem Efendimiz'in vücûd-i mübâreki ile Hak'dan düşmanları üzerine galebe ve fetih taleb ederlerdi. Ve Arab müşrikleri de yahûdileri taklîd ederek bu nâm-ı şerîf ile Hak'dan nusret isterler idi. Vaktâki Resûl-i Ekrem Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm ile âlem-i vücûda geldi, gelmezden evvel nâm-ı şerîfi ile fetih ve nusret taleb ettikleri bu zât-ı zîşânı inkâr edip kâfir oldular. Nitekim sûre-i Bakara'da vâkı' olan, وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقُ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ (Bakara, 2/89) ya'ni, "Vaktaki onlara kendileriyle beraber olan kitabı (Tevrât ve İncil'i) tasdîk edici Allah indinden bir kitab, (Kur'ân) geldi, halbuki bu kitabın nüzûlünden evvel küfreden kimseler üzerine fetih taleb eder oldular idi. İmdi vaktâki bildikleri kimse geldi ve ona kâfir oldular. Allah'ın la'neti kâfirler üzerinedir" âyet-i kerîmesinde bu hakikat beyân buyurulur. Ve bu beyt-i şerîfde, "Yesteftihûn" ile bu âyet-i kerîmeye işaret buyurulmuşdur.

3825. Her nerede korkunç bir harb gele idi, onların gavsı Ahmed'in kerrârlığı olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. Her nerede korkunç bir savaş gelseydi, onların yardım istemesi Ahmed'in (a.s.) tekrar tekrar saldırması olurdu.

"Mehûl", ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç); korkulmuş ve korkunç demektir. "Mehûlî"deki "yâ" harfi, tekillik içindir. "Kerrâr", hamle edici demektir; sonundaki "yâ" harfi masdarlık içindir. "Gavs", feryat edip yardım istemektir. Yani, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (a.s.) ortaya çıkmasından önce o kâfirlerin önüne her nerede korkunç bir savaş gelseydi, onların yardım istemesi, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in ruhanî tesirlerinin hamle ve hücum ediciliği olurdu."

"Mehûl", ism-i mef'ûldür; korkulmuş ve korkunç demekdir. "Mehûlî"de "yâ", vahdet içindir. "Kerrâr", hamle edici, âhirindeki "yâ" masdariyet içindir. "Gavs", feryâd edip yardım istemek. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zuhûrundan evvel o kâfirlerin önüne her nerede korkunç bir harb gelse idi, onların yardım istemesi, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in rûhâniyetlerinin hamle ve hücum ediciliği olur idi."

3826. Her nerede bir müzmin hasta olaydı, O'nun yâdı onlara şâfî ilâç olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. Her nerede bir müzmin (kronik) hasta olsaydı, O'nun anılması onlara şifa veren ilaç olurdu.

"Müzmin", üzerinden zaman geçip eskimiş ve topal ve kötürüm anlamlarına gelir.

"Müzmin", üzerinden zaman geçip eskimiş ve topal ve kötürüm ma'nâlarına gelir.

3827. Onların yollarında, gönüllerinde ve kulaklarında ve ağızlarında onun nakşı olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. Onların yollarında, gönüllerinde ve kulaklarında ve ağızlarında onun nakşı olurdu.

O kâfirlerin caddelerinde geleceği haber verilmiş olan Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerinin kendi kitaplarında zikredilen şerefli ismi levhalar üzerine yazılmış olurdu. O isim onların kalplerinde yer tutmuştu; ve kulakları birbirlerinden o ismi işitir ve ağızlarında da o isim dolaşırdı.

O kâfirlerin caddelerinde geleceği haber verilmiş Resûl-i Ekrem hazretlerinin kendi kitablarında mezkûr olan ism-i şerîfi levhalar üzerine yazılmış olurdu. O isim onların kalblerinde yer tutmuş idi; ve kulakları birbirlerinden o ismi işitir ve ağızlarında da o isim dolaşır idi.

3828. Her çakal onun nakşını ne vakit bulur? Belki onun nakşının fer'i ya'ni hayâl idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. Her çakal onun nakşını ne zaman bulur? Aksine, onun nakşının fer'i yani hayali idi.

"Çakal"dan kasıt, hayvanî ruh ve nefsanî sıfatların hükümlerine dalmış olan kimsedir. Yani, her nefsanî ve cismanî olan kimse, Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin nakşını ve hakiki suretini bulamaz ve göremez. Onun mana âleminde gördüğü, o Hazret'in nakşının fer'i ve hayalidir. Çok kimseler rüyalarında cenab-ı Peygamber'i görmek şerefine nail olduklarını beyan ederler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakiki suretleriyle müşerref olan kimselerin hallerinde büyük bir değişim meydana gelmesi gerektiği halde, bunlar yine kendi nakışlarının hükümlerine dalmaktan başlarını kaldırmazlar. Bu sebeple, onların gördükleri suret, Peygamberî hakiki suret değildir. Aksine, o suretin fer'i olan bir hayaldir ki, bu hayali gören kendi dimağında onu yine kendisi icat etmiştir.

"Çakal"dan murâd, rûh-i hayvaniyye ve sıfât-ı nefsâniyye ahkâmında müstağrak olan kimsedir. Ya'ni, her nefsânî ve cismânî olan kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz hazretlerinin nakış ve sûret-i hakîkîsini bulamaz ve göremez. Onun ma'nâ âlemindeki gördüğü, o Hazret'in nakşının fer'i ve hayalidir. Çok kimseler rü'yâlarında cenâb-ı Peygamber'i görmek şerefine nâil olduklarını beyân ederler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sûret-i hakîkîleriyle müşerref olan kimselerin ahvâlinde azîm tebdîl vâki' olmak lâzım geldiği halde bunlar yine kendi nakışlarının ahkâmında istiğrâkdan başlarını kaldırmazlar. Binâenaleyh onların gördükleri sûret sûret-i hakîkî-i Peygamberî değildir. Belki o sûretin fer'i olan bir hayâldir ki, bu hayâli gören kendi dimâğında onu yine kendisi îcâd etmişdir.

3829. Onun nakşı eğer duvarın yüzüne düşe idi, duvarın içinden gönül kanı damlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. Onun nakşı eğer duvarın yüzüne düşseydi, duvarın içinden gönül kanı damlardı.

"Duvar"dan kasıt, cansız varlıktır. Yani, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gerçek olan mübarek sureti cansız bir varlık üzerinde bir koku olsa idi, o cansız varlığın içinde insanî hakikat oluşur ve ondan gönül kanı damlar, yani ilâhî aşk ateşi parlardı." Nitekim birinci ciltte geçen "Sütûn-i Hannâne" (inleyen direk) kıssası bu anlamın şahididir.

"Duvar"dan murâd, cemâddır. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem Efendimiz'in hakîkî olan sûret-i şerîfesi cemâd üzerinde bir şemme olsa idi, o cemâdın bâtınında hakikat-i insâniyye hâsıl olup ondan gönül kanı damlar ya'ni, aşk-ı ilâhî ateşi parlar idi." Nitekim I. ciltde vâki' "Sütûn-i Hannâne" kıssası bu ma'nânın şâhididir.

3830. Onun nakşı onun üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar derhal iki yüz- [3845] den kurtulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Onun nakşı onun üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar derhal iki yüzden kurtulur.

Âlemlerin Efendisi Hazretleri'nin gerçek sureti o yoğun cansız madde üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar o iki yüzlülükten, yani yoğunluğun gerektirdiğinden kurtulur ve incelik kazanırdı. "Ferruh", mübarek ve uğurlu anlamındadır. Aslı, "fer-i ruh"dur. "Fer", güzel ve yakışıklı, "ruh" ise yüz anlamına gelip "güzel yüzlü" demektir.

"Server-i âlem hazretlerinin sûret-i hakîkîsi o kesîf cemâd üzerinde öyle mübarek olurdu ki, duvar o iki yüzlülükden ya'ni, kesâfetin îcâbından kurtulur ve letâfet kesbederdi." "Ferruh", mübarek ve meymûn ma'nâsınadır. Aslı, "fer-i ruh"dur. "Fer", güzel ve yakışıklı ve "ruh", yüz ma'nâsına olup “güzel yüzlü" demek olur.

3831. Ehl-i safânın bir yüzlülüğüne nisbeten duvar için o iki yüzlülük ayib olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. Safa ehlinin tek yüzlülüğüne göre, duvar için o iki yüzlülük ayıp olmuştur.

Yani, insanın bedeni cansız olduğu gibi, duvar da cansızdır. Ve iki yüzlülük, yoğunluğun gereğidir. Fakat duvar cansız türünden olduğundan, onun iki yüzlülük ayıbından kurtulması imkânsızdır. İnsan ise, hayvanî ruh ile insanî ruhtan oluşmuştur. Bu sebeple, onun duvar gibi iki yüzlülükte ve yoğunluğun hükümlerinin dairesinde kalması ayıptır ve kusurdur. İnsanî ruhun tesirlerinden faydalanıp kalbini yoğunluğun hükümlerinden kurtaran safa ehline göre, insanın bu iki yüzlülüğü ayıp ve kusurdur. Nasıl ki (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyururlar ki: تجدون شر الناس يوم القيامة ذوالوجهين الذى يأتى هؤلاء بوجه وهؤلاء بوجه yani, “Kıyamet gününde insanların en şerlisini iki yüzlü bulursunuz ki, bir yüzle onlara, bir yüzle bunlara gelir.”

Ya'ni, insanın cismi cemâd olduğu gibi, duvar dahi cemaddır. Ve iki yüzlülük kesâfetin îcâbındandır. Fakat duvar cemâd nev'inden olduğundan onun iki yüzlülük aybından kurtulması mümkin değildir. İnsan ise, rûh-i hayvânî ile rûh-i insânîden mürekkebdir. Binâenaleyh, onun duvar gibi iki yüzlülükde ve kesâfetin ahkâmı dâiresinde kalması ayıbdır ve kusurdur. Rûh-i insânînin âsârından istifade edip kalbini ahkâm-ı kesâfetden halâs eden ehl-i safâya nisbeten insanın bu iki yüzlülüğü ayıb ve kusurdur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde buyururlar ki: تجدون شر الناس يوم القيامة ذوالوجهين الذى يأتى هؤلاء بوجه وهؤلاء بوجه ya'ni, “Kıyâmet gününde nâsın şerlisini iki yüzlü bulursunuz ki, bir vecih ile öyle ve bir vecih ile böyle gelir.”

3832. Vaktaki onu süretle gördüler, bütün ta'zîm ve tefhîm ve muhabbeti hava götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Onu surette gördükleri zaman, bütün saygı, yüceltme ve muhabbeti hava götürdü.

Yani, ehl-i kitap, Resûl-i Ekrem hazretlerinin güzel vasıflarını ve latif şemailini kendi kitaplarından okudukları zaman, yukarıda zikredildiği şekilde son derece saygı ve muhabbet ederlerdi. Nasıl ki, bugün Hristiyanların ellerindeki Yuhanna İncili'nde Hz. İsa (a.s.)'ın şu sözleri naklediliyor: "Ben artık sizinle çok söyleşmem. Çünkü bu dünyanın sultanı geliyor. Ama bende onun hiç alâkası yok." "Alâkası olmayan"ın anlamı şudur ki, Kainatın Sultanı (s.a.v.) Efendimiz Arap ve Kureyşlidir. İsa (a.s.) ise, İsrailoğullarındandır. Aralarında bu vecihle bir alâka yoktur. Müstakil bir kitap ve şeriat sahibi olduklarından Cenab-ı Mesih ile bu hususta bir alâkaları mevcut değildir. Ne zaman ki iki cihanın Sultanı Efendimiz bu suret âlemine geldi, ehl-i kitap reislerinin o gıyabî olan saygı, yüceltme ve muhabbetleri boşa gidip o Hazret'e düşman olup, yüce haklarında kötü sözler söylediler ve aleyhinde kitaplar yazdılar.

Ya'ni, ehl-i kitâb Resûl-i Ekrem hazretlerinin evsâf-1 cemîlesini ve şemâil-i latîfesini kendi kitablarından okudukları zaman yukarıda zikrolunduğu vech ile son derece ta'zîm ve muhabbet ederlerdi. Nitekim, elyevm hıristiyanların ellerindeki Yuhannâ'nın İncil'inde Hz. Îsâ (a.s.)ın şu sözleri naklediliyor: "Ben artık sizin ile çok söyleşmem. Zîrâ bu dünyânın sultânı geliyor. Ama bende onun hiç alâkası yokdur." "Alâkası olmayan"ın ma'nâsı budur ki, Sultân-ı kâinât (s.a.v.) Efendimiz Arabî ve Kureyşî'dir. Îsâ (a.s.) ise, Benî-İsrail'dendir. Beynlerinde bu vecih ile bir alâka yokdur. Müstakil bir kitâb ve şerîat sahibi olduklarından cenâb-ı Mesîh ile bu husûsda bir alâkaları mevcûd değildir. Vaktâki Sultân-ı kevneyn Efendimiz bu âlem-i sûrete geldi, ve ehl-i kitâb rüesâsının o gıyâbî olan ta'zîm ve tefhîmleri ve muhabbetleri berhevâ olup gitti o Hazret'e düşman olup, hakk-ı âlîlerinde fenâ sözler söylediler ve aleyhinde kitablar yazdılar.

3833. Kalp ateşi gördü ve derhal siyah oldu. Kalpın kalbe ne vakit yolu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Kalp ateşi gördü ve derhal siyah oldu. Kalbin kalbe ne zaman yolu olmuştur?

Kalp, altın ateşe maruz kaldığı zaman derhal kararır. Kalbin, peygamberlerin ve evliyanın kalbine girmeye yolu yoktur. Çünkü Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) ortaya çıkışından önce, Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden bir kısmının sevgileri ve saygıları kalp altın (sahte altın) mesabesindeydi. O Hazret'in ateş mesabesinde olan yüce suretleri ortaya çıktığı zaman, o saygılar ve sevgiler karardı ve düşmanlığa dönüştü. Çünkü kalp olan sevgi ve saygılar, kalbe ve bâtına nüfuz etmek için asla yol bulamazlar.

Kalp altın ateşe ma'rûz kaldığı vakit derhal kararır. Kalpın enbiyâ ve evliyânın kalbine girmeye yolu yokdur. Zîrâ Resûl-i Ekrem'in zuhûrundan evvel ehl-i kitâbdan ve müşriklerden bir kısmının muhabbetleri ve ta'zîmleri kalp altın mesâbesinde idi. O Hazret'in ateş mesâbesinde olan sûret-i seniyyeleri zahir olduğu vakit o ta'zîmler ve muhabbetler karardı ve adâvete mübeddel oldu. Zîrâ kalp olan muhabbet ve ta'zîmler kalbe ve bâtına nüfüz etmek için aslâ yol bulamazlar.

3834. Kalp mihekk şevklerinin lafını vurur, tâ ki müridleri şekke ata!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Kalp mihenk şevklerinin lafını vurur, tâ ki müridleri şüpheye atsın!

Yani bu Ehl-i Kitap'ın inkârcı reislerinin örneği olarak her zamanda iç dünyaları kalp altın (sahte altın) mesabesinde olan kimseler vardır ki, onlar mihenk taşı olan peygamberlere ve evliyaya olan şevklerinden bahsedip övünürler. Bunlar bu övünmeyi, kendilerinin kâmil bir veli oldukları hakkında müridlerin kalplerine şüphe ve tereddüt düşürmek için yaparlar. Halbuki onların iç dünyaları nefsanî heveslerle doludur. Onların bu iştiyakları sahtedir ve gerçeği yansıtmaz.

Ya'ni bu ehl-i kitâbın münkir olan reîslerinin nümûnesi ve örneği olarak her zamanda bâtınları kalp altın mesâbesinde olan kimseler vardır ki, onlar mihekk olan enbiyâya ve evliyâya olan şevklerinden bahsedip övünürler. Bunlar bu övünmeyi kendilerinin bir veliyy-i kâmil oldukları hakkında mürîdlerin kalblerine şek ve şübhe ilkāsı için yaparlar. Halbuki onların bâtınları hevesât-ı nefsâniyye ile doludur. Onların bu iştiyâkları kalpdır ve sahtedir.

3835. Onun mekrinin tuzağına bir nâ-kes düşer; bu şek her bir dînden zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Onun tuzağına bir nâ-kes (beceriksiz, işe yaramaz kişi) düşer; bu şüphe her bir dinden ortaya çıkar.

Böyle bir hilekârın tuzağına ancak akılsız ve âdî bir kimse düşer ve onu kendisine mürşid (manevî rehber) edinir. O hilekârın bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olması şüphesi her bir akılsız ve dirayetsizin kalbinde belirir. Akıl ve dirayet sahibi olan bir kimse böyle bir hilekârı sözünden ve hâlinden derhâl idrak edebilir.

Böyle bir müzevirin hîlesinin tuzağına ancak akılsız ve âdî bir kimse düşer ve onu kendisine mürşid ittihâz eder. O müzevirin bir mürşid-i kâmil olması şübhesi her bir akılsız ve dirâyetsizin kalbinde zuhûr eder. Akıl ve dirâyet sahibi olan bir kimse böyle bir müzeviri sözünden ve hâlinden derhâl idrâk edebilir.

3836. Der ki: "Eğer bu temiz nakd olmasa idi, tecrübe taşına ne vakit râğıb olur idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Der ki: "Eğer bu temiz nakit olmasa idi, tecrübe taşına ne zaman rağbet ederdi?"

Yani, o şüpheye düşen akılsız kimse der ki: "Eğer bu zât, nefse ait sıfatlardan temizlenmiş bir mürşid-i kâmil (irşad eden olgun rehber) olmasa idi, mihenk taşı olan peygamberlerin ve evliyanın muhabbeti ile yanıp tutuşur muydu? Bu zamanın evliyasının ve âriflerinin (Allah'ı bilenlerin) deliline istekli olur muydu?"

Ya'ni, o şübheye düşen akılsız kimse der ki: "Eğer bu zât sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenmiş bir mürşid-i kâmil olmasa idi, mihekk taşı olan enbiyâ ve evliyânın muhabbeti ile yanar tutuşur mu idi? Bu zamânının evliyâsının ve âriflerinin hüccetine müştâk olur mu idi?"

3837. O mihekk ister, amma öyle ki, ondan onun kalplığı aşikar olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. O, öyle bir mihenk taşı ister ki, ondan onun sahteliği aşikâr olmasın!

Yani, bu hilekâr ve sahte kişi, kendisinin sahteliğini ve hilekârlığını ortaya çıkarmayacak olan bir mihenk taşı, yani bir velî ister ki, o velî onun ayıbını yüzüne vurmasın ve onu olgun kabul edip halka övsün! Ve hatta kendisini irşada (doğru yola yönlendirmeye) memur etsin ve o da bu sayede hilekârlıklarına devam etsin!

Ya'ni, bu müzevir ve kalp olan kimse kendisinin kalplığını ve müzevirliğini meydana çıkarmayacak olan bir mihekk ya'ni, bir velî ister ki, o velî onun ayıbını yüzüne vurmasın ve onu kâmil addedip halka medhetsin! Ve hattâ kendisini irşada me'mûr etsin ve o da bu sayede tezvîrâtına devam etsin!

3838. O mihekk ki o, sıfatı gizli tutar, ne mihekk olur, ne de nûr-i ma'rifet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. O mihenk taşı ki o, sıfatı gizli tutar, ne mihenk taşı olur, ne de marifet nuru!

Hâlbuki böyle bir sahtekârı ve kalpazan kişiyi övüp onun kötü sıfatlarını gizleyen mihenk taşı ne mihenk taşıdır ne de velîdir ne de ilâhî marifetin nurudur. Çünkü kâmil velî ayna gibidir ve onun şerefli varlığı ilâhî marifetin nurudur. Niyâzî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti: Halk içinde bir aynayım Her kim bakar bir an görür Ne görürse kendi yüzünü Görür ister iyi ister kötü görür

Halbuki böyle bir müzeviri ve kalpı medh edip onun sıfât-ı rezîlesini gizleyen mihekk ne mihekkdir ve velîdir ve ne de ma'rifet-i ilâhiyyenin nûrudur. Zîrâ veliyy-i kâmil ayna gibidir ve onun vücûd-i şerîfi ma'rifet-i ilâhiyyenin nûrudur. Beyt-i Niyâzî-i Mısrí (k.s.): Halk içre bir âyîneyim Her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yâman görür

3839. Ayîne ki o, her kaltabanın hatırı için yüzün ayıbını gizli tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. O ayna ki, her kaltabanın hatırı için yüzün ayıbını gizli tutar.

"Kaltaban", kendi eşinin fuhşunu görüp razı olan deyyus (karısının veya kendisine bağlı bir kadının gayrimeşru ilişkisine göz yuman, bundan utanç duymayan erkek) anlamındadır. Yani, "Her deyyusun hatırı için onun bâtınının (iç yüzünün) yüzündeki ayıbını saklayan bir ayna!"

"Kaltaban", kendi zevcesinin fuhşunu görüp, râzı olan deyyûs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Her deyyûsun hatırı için onun bâtınının yüzündeki ayıbını saklayan bir âyîne!"

3840. Ayîne olmaz o, münafık olur! Böyle âyîneyi kādir oldukça isteme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. O, ayna olmaz, münafık olur! Böyle bir aynayı gücün yettiğince isteme!

Bu şerefli beytin birinci mısraı, yukarıdaki şerefli beytin tamamlayıcısıdır. Yani, "Senin kalbinin yüzündeki nefsanî kusurları ve ayıpları göstermeyen kimse kâmil değildir. Aksine, içi dışına uymayan bir münafıktır ve mürşid değildir. Böyle bir kimsenin mürşidliğini gücün yettiğince isteme ve arama! Ve böyle bir kimseye arkadaş olma!" Hint nüshalarında ikinci mısra, این چنین آیینه را هرگز مجو şeklindedir. "Böyle bir aynayı asla arama!" demek olur.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ı yukarıki beyt-i şerîfin mütemmimidir. Ya'ni, "Senin kalbinin yüzündeki nefsânî kusurları ve ayıpları göstermeyen kimse kâmil değildir. Belki içi dışına uymayan bir münafikdır ve mürşid değildir. Böyle bir kimsenin mürşidliğini gücün yettikçe isteme ve arama! Ve böyle bir kimseye musahip olma!" Hind nüshalarında ikinci mısra', این چنین آیینه را هرگز مجو suretindedir. "Böyle bir âyîneyi aslâ arama!" demek olur.

3841. Doğru söyleyici ve nifaksız bir ayîne iste! Hatm et! Ve Allah Teâlâ vifakı en çok bilendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. Doğru söyleyen ve ikiyüzlülükten uzak bir ayna iste! Bitir! Ve Yüce Allah uyumu en iyi bilendir.

Bu sebeple, ikiyüzlülükten uzak ve kalbinin kötü sıfatlarını hatıra ve gönüle bakmayarak sana açıkça ve doğruca söyleyen bir mürşid ara! Ey Mevlânâ, bu dördüncü cilt Mesnevî-i Şerîf'i burada bitir. Ve Yüce Allah, uyumu yani, tevfikini kime yoldaş edeceğini pek ziyade bilendir.

Nimetler bağışlayan Cenab-ı Hak'ka sonsuz hamd ve senâ olsun ki, bu dördüncü cilt Mesnevî-i Şerîf'in şerhi de 20 Zilhicce 1352 ve 5 Nisan 1934 miladi tarihinde Perşembe günü saat 1'i 10 geçe tamam oldu. Her bir cildin şerhinde birkaç ay hastalık sebebiyle kesinti olduğu gibi, bu cildin şerhinde de üç buçuk ay kadar bir kesinti meydana gelmiştir.

Binâenaleyh, nifaksız ve senin kalbinin kötü sıfatlarını hatıra ve gönüle bakmayarak sana açıkça ve doğruca söyleyen bir mürşid ara! Ey Mevlânâ bu IV. cild Mesnevî-i Şerîfi burada bitir. Ve Allah Teâlâ hazretleri vifakı ya'ni, tevfikini kime refîk edeceğini pek ziyâde bilicidir.

Cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ hazretlerine bî-nihâye hamd ü senâ olsun ki, bu IV. cild Mesnevî-i Şerîf'in şerhi dahi 20 Zilhicce 1352 ve 5 Nîsân 1934 efrencî târihinde Perşembe günü saat 1 i 10 geçe tamâm oldu. Her bir cildin şerhinde birkaç ay hastalık sebebiyle inkıtâ' hâsıl olduğu gibi bu cildin şerhinde de üç buçuk ay kadar bir inkıtâ' vukû'a gelmişdir.
