# Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 10

**Yazar:** Ahmed Avni Konuk

> Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/mesnevi-i-serif-serhi-cilt-10
**Sayfa:** 636

---

2050. O beyler odanın kapısına gittiler. Hazînenin ve altının ve küçük küpün talibi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. O beyler odanın kapısına gittiler. Hazineyi, altını ve küçük küpü istediler.

2050. O beyler odanın kapısına gittiler. Hazînenin ve altının ve küçük küpün talibi oldular. Sultan Mahmûd-ı Gaznevî'nin beyleri Ayaz'ın odasının kapısına gittiler. Bu odada bulunduğunu zannettikleri hazînenin ve altının ve içi envâ'-i mücevherât ile dolu olan küçük küpün tâlibi oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2050. O beyler odanın kapısına gittiler. Hazinenin, altının ve küçük küpün talibi oldular. Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin beyleri Ayaz'ın odasının kapısına gittiler. Bu odada bulunduğunu zannettikleri hazinenin, altının ve içi türlü mücevherat ile dolu olan küçük küpün talibi oldular.

2051. Birkaç kişi hevesten dolayı iki yüz ilim ve hüner ile kilidi açtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. Birkaç kişi hevesten dolayı iki yüz ilim ve hüner ile kilidi açtılar.

2052. Zîrâ ki kilit güç ve dolaşık idi. Kilitlerin arasından seçilmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Çünkü kilit güç ve dolaşık idi. Kilitlerin arasından seçilmiş idi.

Yani, Ayaz'ın bu odaya astığı kilit açılması güç ve dolaşık olup birçok kilit arasından seçilmiş bir şey olduğu için kapıyı açmaya gelen birkaç kişi bu kilidi açmak hususunda bir hayli ilim ve hüner gösterdiler ve içeriye girmek hevesiyle uğraştılar.

Ya'ni, Ayaz'ın bu odaya astığı kilit açılması güç ve dolaşıklı olup birçok kilitler arasından seçilmiş bir şey olduğu için kapıyı açmaya gelen birkaç kişi bu kilidi açmak husûsunda bir hayli ilim ve hüner gösterdiler ve içeriye girmek hevesiyle uğraştılar.

2053. Gümüşün ve malın ve ham altının buhlünden nâşî değil. O sırrı avâmdan saklamak içindi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Gümüşün, malın ve ham altının cimrilikten dolayı değildi. O sırrı halktan saklamak içindi.

Yani, Ayaz'ın odaya böyle kuvvetli kilit koyması elbette cimriliğinden ve tamahından dolayı eline geçen gümüşü, malı ve sikkesiz ham altını saklamak için değildi. Aksine, nefsinin gururunu kırmak için sakladığı eski çarığı ile kürkünü halktan hiçbir kimsenin bilmemesi maksadına dayanıyordu. Derdi ki:

Ya'ni, Ayaz'ın odaya böyle kuvvetli kilit koyması bittabi' buhl ve tama'ından nâşî eline geçen gümüşü ve malı ve sikkesiz ham altını saklamak için değildi. Belki nefsinin gurûrunu kırmak için sakladığı eski çarığı ile kürkünü avâmdan hiçbir kimsenin bilmemesi maksadına mübtenî idi. Der idi:

2054. Ki: "Bir taife kötü hayal üzerinde dolaşırlar, bir taife dahi adımı mürâî ederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Ki: "Bir topluluk kötü hayal üzerinde dolaşırlar, bir topluluk dahi adımı riyakâr ederler."

Yani, "Ben odada çarığımı ve kürkümü sakladığıma halkı vâkıf edersem onlar benim maksadımı keşfedemeyecekleri için hakkımda türlü türlü kötü zanlarda bulunurlar. Ve bazıları da riyakârlığıma hükmedip adımı “riyakâr” çıkarırlar."

Ya'ni, "Ben odada çarığımı ve kürkümü sakladığıma avâmı vâkıf edersem onlar benim maksadımı keşf edemeyecekleri için hakkımda türlü türlü sû'-i zanlarda bulunurlar. Ve ba'zıları da riyakarlığıma hükmedip adımı “mürâî” çıkarırlar."

2055. "Himmetlinin indinde canın sırları olur, alçaklardan ma'denin la'linden daha mahfuz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. "Himmetli kişinin yanında canın sırları olur, alçaklardan madenin lâlinden daha iyi korunur."

Sultan Mahmud-ı Gaznevî'nin beyleri Ayaz'ın odasının kapısına gittiler. Bu odada bulunduğunu zannettikleri hazinenin ve altının ve içi türlü mücevherat ile dolu olan küçük küpün talibi oldular.

Sultan Mahmûd-ı Gaznevî'nin beyleri Ayaz'ın odasının kapısına gittiler. Bu odada bulunduğunu zannettikleri hazînenin ve altının ve içi envâ'-i mücevherât ile dolu olan küçük küpün tâlibi oldular.

2051. Birkaç kişi hevesten dolayı iki yüz ilim ve hüner ile kilidi açtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2051. Birkaç kişi hevesten dolayı iki yüz ilim ve hüner ile kilidi açtılar.

2052. Zîrâ ki kilit güç ve dolaşık idi. Kilitlerin arasından seçilmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2052. Çünkü kilit güç ve dolaşık idi. Kilitlerin arasından seçilmiş idi.

Yani, Ayaz'ın bu odaya astığı kilit açılması güç ve dolaşık olup birçok kilit arasından seçilmiş bir şey olduğu için kapıyı açmaya gelen birkaç kişi bu kilidi açmak hususunda bir hayli ilim ve hüner gösterdiler ve içeriye girmek hevesiyle uğraştılar.

Ya'ni, Ayaz'ın bu odaya astığı kilit açılması güç ve dolaşıklı olup birçok kilitler arasından seçilmiş bir şey olduğu için kapıyı açmaya gelen birkaç kişi bu kilidi açmak husûsunda bir hayli ilim ve hüner gösterdiler ve içeriye girmek hevesiyle uğraştılar.

2053. Gümüşün ve malın ve ham altının buhlünden naşî değil. O sırrı avâmdan saklamak içindi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2053. Gümüşün, malın ve ham altının cimrilikten dolayı değil. O sırrı halktan saklamak içindi.

Yani, Ayaz'ın odaya böyle kuvvetli kilit koyması elbette cimriliğinden ve tamahından dolayı eline geçen gümüşü, malı ve sikkesiz ham altını saklamak için değildi. Aksine, nefsindeki gururu kırmak için sakladığı eski çarığı ile kürkünü halktan hiçbir kimsenin bilmemesi amacına dayanıyordu. Derdi ki:

Ya'ni, Ayaz'ın odaya böyle kuvvetli kilit koyması bittabi' buhl ve tama'ından nâşî eline geçen gümüşü ve malı ve sikkesiz ham altını saklamak için değildi. Belki nefsinin gurûrunu kırmak için sakladığı eski çarığı ile kürkünü avâmdan hiçbir kimsenin bilmemesi maksadına mübtenî idi. Der idi:

2054. Ki: "Bir taife kötü hayal üzerinde dolaşırlar, bir taife dahi adımı mürâî ederler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2054. Ki: "Bir topluluk kötü hayal üzerinde dolaşırlar, bir topluluk dahi adımı riyakâr ederler."

Yani, "Ben odada çarığımı ve kürkümü sakladığıma halkı vâkıf edersem onlar benim maksadımı keşfedemeyecekleri için hakkımda türlü türlü kötü zanlarda bulunurlar. Ve bazıları da riyakârlığıma hükmedip adımı “riyakâr” çıkarırlar."

Ya'ni, "Ben odada çarığımı ve kürkümü sakladığıma avâmı vâkıf edersem onlar benim maksadımı keşf edemeyecekleri için hakkımda türlü türlü sû'-i zanlarda bulunurlar. Ve ba'zıları da riyakarlığıma hükmedip adımı “mürâî” çıkarırlar."

2055. "Himmetlinin indinde canın sırları olur, alçaklardan ma'denin la'linden daha mahfuz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2055. "Himmet sahibinin yanında canın sırları olur, alçaklardan madenin lâlinden daha gizli olur."

Bu beyit Ayaz'ın dilinden olması uygundur. Yani Ayaz der ki: "Benim bu çarık ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet; bir himmet sahibinin (manevî gayret ve yüce istek sahibi kişi) yanında canın sırları gibidir. Çünkü can, yaratıcısını bilir. Hakk'tan başkasına iltifat etmez. Bu sebeple ruh, çarık ve post gibi olan bedenin lezzetini idrak eder. Fakat nefsanî ve cismanî olan alçaklardan bu sır ve hikmet, madenin lâl cinsinden olan cevherinden daha gizli ve örtülüdür. Onların akılları ancak altın ve gümüş ile meşguldür."

Bu beyt Ayaz'ın lisânından olmak münâsibdir. Ya'ni Ayaz der ki: “Benim bu çarığımı ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet; bir himmet sâhibinin indinde canın sırları olur. Zîrâ can mûcidini âriftir. Mâsivâ-yı Hakk'a mültefit değildir. Binâenaleyh rûh, çank ve posteki mesâbesinde olan cismin lezzetini müdriktir. Fakat nefsânî ve cismânî olan alçaklardan bu sır ve hikmet ma'denin la'l cinsinden olan cevherinden daha mahfûzdur ve örtülüdür. Onların akılları ancak altın ve gümüş ile meşgûldür.”

2056. Ahmakların indinde altın candan iyidir, şâhların nezdinde altın cânın nisârı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Ahmakların yanında altın candan daha iyidir, şahların katında altın canın saçılan malı olur.

Bu beyit Hz. Pîr efendimizin irşadlarıdır (doğru yolu göstermeleridir). "Nisâr", gelinin başından saçılan para ve başkalarına feda edilmiş mal anlamındadır. Yani, ahmakların ve cismanîlerin (bedensel zevklere düşkün olanların) bakış açısında altın ve mal candan ve ruhtan daha üstündür. Çünkü onlar altın ve mal kazanmak için canlarını feda ederler. Şahların ve cismaniyetten gözlerini kapamış olan kâmillerin (olgun insanların) yanında altın ve mal cana fedadır.

Bu beyit Hz. Pîr efendimizin irşâdâtıdır. “Nisâr”, gelinin başından saçılan para ve başkalarına fedâ edilmiş mal ma'nâsınadır. Ya'ni, ahmakların ve cismânîlerin nazarında altın ve mal candan ve rûhtan efdaldir. Zîrâ onlar altın ve mal kazanmak için canlarını fedâ ederler. Şâhların ve cismâniyetten gözlerini kapamış olan kâmillerin indinde altın ve mal câna fedâdır.

2057. Altın hırsından dolayı harâretle acele ettiler. Akılları derdi ki: “Hayır, pek yavaş!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Altın hırsından dolayı harâretle acele ettiler. Akılları derdi ki: “Hayır, pek yavaş!”

Bu sebeple cismanî olan beyler, kilit açıldıktan sonra odaya girmek için harâretle acele ettiler. Fakat onların bu acelelerine karşı akılları onlara içlerinden derdi ki: “Hayır, bu kadar acele etmeyin, pek yavaş davranın!”

Bu sebebden cismânî olan beyler kilit açıldıktan sonra odaya girmek için harâretle acele ettiler. Fakat onların bu acelelerine karşı akılları onlara bâtınlarından derdi ki: “Hayır, bu kadar acele etmeyin, pek yavaş davranın!”

2058. Hırs beyhûde olarak serâb tarafına koşar. Akıl der ki: “Bak o su değildir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Hırs, boş yere serap tarafına koşar. Akıl der ki: "Bak, o su değildir!"

"Serap", çok sıcak günlerde çöllerde, gün ortasında uzaktan su gibi görünen buhar ve sistir ki, susamış olan yolcular onu uzaktan bir su gölü zannedip boş yere koşarlar.

“Serâb”, pek sıcak günlerde çöllerde gündüz ortasında uzaktan su gibi görünen buhar ve sistir ki, susamış olan yolcular onu uzaktan bir su gölü zannedip beyhûde koşarlar.

2059. Hırs gâlib ve altın can gibi olmuş idi. O zaman aklın na'rası gizli olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Hırs üstün gelmiş ve altın can gibi olmuş idi. O zaman aklın feryadı gizli kalmış idi.

Bu beyit Ayaz'ın dilinden olması uygundur. Yani Ayaz der ki: "Benim bu çarığımı ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet; bir himmet (manevî yardım) sahibinin yanında canın sırları olur. Çünkü can, yaratıcısını bilendir. Hak'tan başkasına iltifat etmez. Bu sebeple ruh, çarık ve post (kürk) hükmünde olan bedenin lezzetini idrak eder. Fakat nefsanî ve cismanî olan alçaklardan bu sır ve hikmet, madenin lâl cinsinden olan cevherinden daha gizli ve örtülüdür. Onların akılları ancak altın ve gümüş ile meşguldür."

Bu beyt Ayaz'ın lisânından olmak münasibdir. Ya'ni Ayaz der ki: "Benim bu çarığımı ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet; bir himmet sâhibinin indinde canın sırları olur. Zîrâ can mûcidini âriftir. Mâsivâ-yı Hakk'a mültefit değildir. Binâenaleyh rûh, çarık ve posteki mesâbesinde olan cismin lezzetini müdriktir. Fakat nefsânî ve cismânî olan alçaklardan bu sır ve hikmet ma'denin la'l cinsinden olan cevherinden daha mahfûzdur ve örtülüdür. Onların akılları ancak altın ve gümüş ile meşgüldür."

2056. Ahmakların indinde altın candan iyidir, şahların nezdinde altın canın nisarı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2056. Ahmakların yanında altın candan daha iyidir, şahların katında altın canın nisarı olur.

Bu beyit Hz. Pîr efendimizin irşatlarıdır (doğru yolu göstermeleridir). "Nisar", gelinin başından saçılan para ve başkalarına feda edilmiş mal anlamındadır. Yani, ahmakların ve cismanîlerin (bedensel zevklere düşkün olanların) bakış açısında altın ve mal candan ve ruhtan daha üstündür. Çünkü onlar altın ve mal kazanmak için canlarını feda ederler. Şahların ve cismaniyetten (bedensel zevklerden) gözlerini kapamış olan kâmillerin (olgun kişilerin) yanında altın ve mal cana fedadır.

Bu beyit Hz. Pîr efendimizin irşâdâtıdır. "Nisâr", gelinin başından saçılan para ve başkalarına fedâ edilmiş mal ma'nâsınadır. Ya'ni, ahmakların ve cismânîlerin nazarında altın ve mal candan ve rûhtan efdaldir. Zîrâ onlar altın ve mal kazanmak için canlarını fedâ ederler. Şâhların ve cismâniyetten gözlerini kapamış olan kâmillerin indinde altın ve mal câna fedâdır.

2057. Altın hırsından dolayı harâretle acele ettiler. Akılları derdi ki: "Hayır, pek yavaş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2057. Altın hırsından dolayı hararetle acele ettiler. Akılları onlara derdi ki: "Hayır, pek yavaş!"

Bu sebeple cismanî olan beyler, kilit açıldıktan sonra odaya girmek için hararetle acele ettiler. Fakat onların bu acelelerine karşılık akılları onlara içlerinden derdi ki: "Hayır, bu kadar acele etmeyin, pek yavaş davranın!"

Bu sebebden cismânî olan beyler kilit açıldıktan sonra odaya girmek için harâretle acele ettiler. Fakat onların bu acelelerine karşı akılları onlara bâtınlarından derdi ki: "Hayır, bu kadar acele etmeyin, pek yavaş davranın!"

2058. Hırs beyhûde olarak serab tarafına koşar. Akıl der ki: "Bak o su değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2058. Hırs, boş yere serap tarafına koşar. Akıl der ki: "Bak, o su değildir!"

"Serap", çok sıcak günlerde çölde öğle vakti uzaktan su gibi görünen buhar ve sistir ki, susamış yolcular onu uzaktan bir su gölü sanıp boş yere koşarlar.

"Serâb", pek sıcak günlerde çöllerde gündüz ortasında uzaktan su gibi görünen buhar ve sistir ki, susamış olan yolcular onu uzaktan bir su gölü zannedip beyhûde koşarlar.

2059. Hırs galib ve altın can gibi olmuş idi. O zaman aklın na'rası gizli olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2059. Hırs üstün gelmiş ve altın can gibi olmuştu. O zaman aklın feryadı gizli kalmıştı.

Hırs insanı serap gibi olan hayaller tarafına koşturur. Fakat o hırs sahibinin aklı içinden bağırıp "Boşuna koşma, su zannettiğin o serap ve hayal su değildir!" dese de, hırs üstün geldiğinden aklın bu nasihati pek hafif ve gizli kalır. Beylerin Ayaz'ın odasına hücumu zamanında da onlara hırs üstün gelmiş ve altın ve mal, can gibi kıymetli bulunmuştu.

Hırs insanı serâb gibi olan hayâlât tarafına koşar. Fakat o hırs sâhibinin aklı bâtınından bağırıp “Boşuna koşma, su zannettiğin o serâb ve hayâl su değildir!” derse de, hırs gâlib olduğundan aklın bu nasîhati pek hafî ve gizli kalır. Beylerin Ayaz’ın odasına hücûmu zâmânında da onlara hırs gâlib olmuş ve altın ve mal, can gibi kıymetli bulunmuş idi.

2060. Onların hırsı ve gürültüsü yüz kat olmuş, onun hikmeti ve îmâsı gizli olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Onların hırsı ve gürültüsü yüz kat olmuş, onun hikmeti ve îmâsı gizli olmuş idi.

Beylerin altına olan hırsı ve birbirlerine karşı kargaşası ve gürültüsü yüz kat artmış ve şiddetlenmiş olduğundan, Ayaz’ın çarığı ve postu saklamasındaki hikmeti ve işareti onların akıllarının gözünde gizli kalmış idi.

Beylerin altına olan hırsı ve birbirlerine karşı şûrişi ve gürültüsü yüz kat olmuş ve şiddetlenmiş olduğundan Ayaz’ın çarığı ve postu saklamasındaki hikmeti ve îmâsı onların akıllarının nazarında gizli kalmış idi.

2061. Tâ ki gurûr kuyusuna düşer, ondan sonra hikmetten melâmet işitir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. Ta ki gurur kuyusuna düşer, ondan sonra hikmetten kınama işitir.

"Gurur", dünya mallarından birine aldanmak demektir. Yani, serap hükmünde olan dünyevî fayda hayallerine hırs ile saldıran kimseler nihayet aldanma kuyusuna düşerler. Ondan sonra aklın hikmetinden "Niçin yaptın?", "Niçin hayal arkasında böyle boşuna koştun?" diye kınama işitirler.

“Gurûr”, dünyâ meta’larından birisine aldanmak demektir. Ya’ni, serâb hükmünde olan nef’-i dünyevî hayâlâtına hırs ile saldıran kimseler nihâyet aldanmak kuyusuna düşerler. Ondan sonra aklın hikmetinden “Niçin yaptın?”, “Niçin hayâl arkasında böyle beyhûde koştun?” diye melâmet işitirler.

2062. Vaktâki tuzağın bağından onun bâdı kırıldı, nefs-i levvâme onun üzerine el bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Tuzağın bağından onun rüzgârı kırıldığı zaman, nefs-i levvâme onun üzerine üstün gelir.

"Bâd", rüzgâr demektir; burada ise kibir, gurur ve benmerkezcilikten kinayedir. Hırs ile meydana gelen hücumu sonucunda tutulduğu tuzağın bağından, onun benmerkezciliği ve gururu kırıldığı zaman; nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) onun üzerine fırsat bulup içinden konuşmaya başlar. Bilinmeli ki, insan nefsi edindiği sıfatlara göre birer isim alır: Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis) daima kötülüğe, günaha ve isyana eğilimli olup bunları yapmayı emreder; nefs-i levvâme yaptığı kötülüklerden pişman olup "Niçin yaptım?" diye kendini kınar; nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefis) daima Hakk'ın emrine itaatkâr olup güzel ahlaktan zevk alır ve Allah'ı anmakla huzur bulur. Hırs insanı serap gibi olan hayaller tarafına koşturur. Fakat o hırs sahibinin aklı içinden bağırıp "Boşuna koşma, su zannettiğin o serap ve hayal su değildir!" dese de, hırs üstün geldiğinden aklın bu nasihati çok hafif ve gizli kalır. Beylerin Ayaz'ın odasına hücumu zamanında da onlara hırs üstün gelmiş ve altın ile mal, can gibi kıymetli bulunmuştu.

“Bâd”, rüzgâr demek olup burada, nahvet ve gurûr ve hodbinlikten kinâyedir. Vaktâki hırs ile vâki’ olan hücûmu netîcesinde tutulduğu tuzağın bağından, onun hodbinlik ve gurûru kırılır; nefs-i levvâme onun üzerine fırsat bulup bâtınından söylemeye başlar. Ma’lûmdur ki, nefs-i insânî iktisâb ettiği sıfatlara göre birer isim alır: Nefs-i emmâre dâimâ fenâlığa ve fisk u fücûra mütemâyil olup bunları icrâ ile emreder; ve nefs-i levvâme yaptığı fenâlıklardan peşîmân olup niçin yaptım diye kendini levmeder; ve nefs-i mutmainne dâimâ Hakk’ın emrine mutî’ olup hüsn-i ahlâktan mütelezziz olur ve zikr-i Hak’la mutmain bulunur. Hırs insanı serâb gibi olan hayâlât tarafına koşar. Fakat o hırs sahibinin aklı bâtınından bağırıp "Boşuna koşma, su zannettiğin o serâb ve hayâl su değildir!" derse de, hırs galib olduğundan aklın bu nasîhati pek hafi ve gizli kalır. Beylerin Ayaz'ın odasına hücumu zâmânında da onlara hırs gâlib olmuş ve altın ve mal, can gibi kıymetli bulunmuş idi.

2060. Onların hırsı ve gürültüsü yüz kat olmuş, onun hikmeti ve îmâsı gizli olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2060. Onların hırsı ve gürültüsü yüz kat olmuş, onun hikmeti ve îmâsı gizli olmuş idi.

Beylerin altına olan hırsı ve birbirlerine karşı kargaşası ve gürültüsü yüz kat artmış ve şiddetlenmiş olduğundan Ayaz'ın çarığı ve postu saklamasındaki hikmeti ve işareti onların akıllarının nazarında gizli kalmış idi.

Beylerin altına olan hırsı ve birbirlerine karşı şûrişi ve gürültüsü yüz kat olmuş ve şiddetlenmiş olduğundan Ayaz'ın çarığı ve postu saklamasındaki hikmeti ve îmâsı onların akıllarının nazarında gizli kalmış idi.

2061. Tâ ki gurur kuyusuna düşer, ondan sonra hikmetten melâmet işitir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2061. Ta ki gurur kuyusuna düşer, ondan sonra hikmetten kınama işitir.

"Gurur", dünya mallarından birine aldanmak demektir. Yani, serap hükmünde olan dünyevi fayda hayallerine hırs ile saldıran kimseler nihayet aldanma kuyusuna düşerler. Ondan sonra aklın hikmetinden "Niçin yaptın?", "Niçin hayal arkasında böyle boşuna koştun?" diye kınama işitirler.

"Gurûr", dünyâ meta'larından birisine aldanmak demektir. Ya'ni, serâb hükmünde olan nef'-i dünyevî hayâlâtına hırs ile saldıran kimseler nihâyet aldanmak kuyusuna düşerler. Ondan sonra aklın hikmetinden "Niçin yaptın?", "Niçin hayal arkasında böyle beyhûde koştun?" diye melâmet işitirler.

2062. Vaktaki tuzağın bağından onun bâdı kırıldı, nefs-i levvâme onun üzerine el bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2062. Ne zaman ki tuzağın bağından onun rüzgârı kırıldı, nefs-i levvâme onun üzerine fırsat bulur.

"Bâd", rüzgâr demektir, burada ise kibir, gurur ve benlikten kinayedir. Ne zaman ki hırs ile meydana gelen saldırı sonucunda yakalandığı tuzağın bağından, onun benliği ve gururu kırılır; nefs-i levvâme onun üzerine fırsat bulup içinden konuşmaya başlar. Bilinmeli ki, insan nefsi edindiği sıfatlara göre birer isim alır. Nefs-i emmâre daima kötülüğe ve günaha meyilli olup bunları yapmayı emreder; nefs-i levvâme yaptığı kötülüklerden pişman olup "niçin yaptım" diye kendini kınar; nefs-i mutmainne ise daima Hakk'ın emrine itaatkâr olup güzel ahlâktan zevk alır ve Hakk'ı anmakla huzur bulur.

"Bâd", rüzgâr demek olup burada, nahvet ve gurûr ve hodbinlikten kinâyedir. Vaktâki hırs ile vâki' olan hücumu neticesinde tutulduğu tuzağın bağından, onun hodbinlik ve gurûru kırılır; nefs-i levvâme onun üzerine fırsat bulup bâtınından söylemeye başlar. Ma'lûmdur ki, nefs-i insânî iktisâb ettiği sıfatlara göre birer isim alır. Nefs-i emmâre dâimâ fenâlığa ve fisk u fücûra mütemâyil olup bunları icrâ ile emreder; ve nefs-i levvâme yaptığı fenâlıklardan peşîmân olup niçin yaptım diye kendini levmeder; ve nefs-i mutmainne dâimâ Hakk'ın emrine mutî' olup hüsn-i ahlâktan mütelezziz olur ve zikr-i Hak'la mutmain bulunur.

2063. Onun başına belâ duvarı gelmedikçe onun o sağır kulağı gönlün nasîhatini dinlemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Onun başına belâ duvarı gelmedikçe onun o sağır kulağı gönlün nasîhatini dinlemez.

2064. Bâdem helvası ve şeker hırsı çocukların iki kulağını nasîhatlerden sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. Badem helvası ve şeker hırsı, çocukların iki kulağını nasihatlere karşı sağır eder.

Örneğin, kanlarında hararet olan çocuklara, "Çok tatlı yeme, kötü olursun" diye ne kadar nasihat edilse de onlar badem helvası ve şeker gördükleri zaman dayanamazlar. O nasihatlere karşı kulakları sağır olup yine o tatlıya saldırırlar.

Meselâ kanlarında harâret olan çocuklara, çok tatlı yeme fenâ olursun, diye ne kadar nasîhat olunsa onlar bâdem helvası ve şeker gördükleri vakit dayanamazlar. O nasîhatlerden kulakları sağır olup yine o tatlıya hücûm ederler.

2065. Vaktâki ona çıban derdi başladı, onun her iki kulağı nasîhate açık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Ona çıban derdi başladığında, onun her iki kulağı nasihate açık oldu.

"Dünbül", çıban demektir. Yani önceden nasihatin fayda etmediği çocuklar, tatlıya devam etmeleri sebebiyle vücutlarında çıbanlar çıkıp kendilerini rahatsız etmeye başlayınca o zaman nasihate kulak verirler. Dünya ehli de böyle çocuklara benzerler. Başlarına bela gelmeyince uyanmazlar.

“Dünbül”, çıban demektir. Ya'ni evvelce nasîhat kâr etmeyen çocuklar tatlıya devâm sûretiyle vücûdlarında çıbanlar çıkıp kendilerini rahatsız etmeye başlayınca o vakit nasîhate kulak açarlar. Ehl-i dünyâ da böyle çocuklara benzerler. Başlarına belâ gelmeyince mütenebbih olmazlar.

2066. Odayı o birkaç kişi hırs ile ve yüz heves ile o zaman açtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Odayı o birkaç kişi hırsla ve yüz hevesle o zaman açtılar.

Gazneli Mahmud'un beyleri, Ayaz'ın odasını, içindeki altınları ve mücevherleri kapışmak için hırsla ve şiddetli bir hevesle açtılar.

Mahmûd-ı Gaznevî'nin beyleri Âyaz'ın odasını, içindeki altınları ve cevherleri kapışmak için hırs ile ve şiddetli heves ile açtılar.

2067. Kokmuş ayrandaki böcekler gibi izdihâm cihetinden kapıdan birbirlerine düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Kokmuş ayrandaki böcekler gibi izdiham yönünden kapıdan birbirlerine düştüler.

Yani, odanın içindeki altınları yağma etmek üzere kapıdan içeriye birbirlerini ite kaka hücum ettiler. Kokmuş ayrana böceklerin ve haşeratın hücumları gibi.

Ya'ni, odanın içindeki altınları yağma etmek üzere kapıdan içeriye birbirlerini ite kaka hücûm ettiler. Kokmuş ayrana böceklerin ve haşerâtın hücûmları gibi.

2068. Âşıkāne kerr u fer ile düşer, yemek imkânı yok ve her iki kanadı bağlanmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Âşıkane bir debdebe ve ihtişamla düşer, yemek imkânı yoktur ve her iki kanadı bağlanmıştır.

2063. Onun başına belâ duvarı gelmedikçe onun o sağır kulağı gönlün nasihatini dinlemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2063. Onun başına belâ duvarı gelmedikçe onun o sağır kulağı gönlün nasihatini dinlemez.

2064. Bâdem helvası ve şeker hırsı çocukların iki kulağını nasihatlerden sağır eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2064. Badem helvası ve şeker hırsı çocukların iki kulağını nasihatlerden sağır eder.

Örneğin, kanlarında hararet olan çocuklara, "Çok tatlı yeme, kötü olursun" diye ne kadar nasihat edilse de, onlar badem helvası ve şeker gördükleri zaman dayanamazlar. O nasihatlerden kulakları sağır olur ve yine o tatlıya saldırırlar.

Meselâ kanlarında harâret olan çocuklara, çok tatlı yeme fenâ olursun, diye ne kadar nasîhat olunsa onlar bâdem helvası ve şeker gördükleri vakit dayanamazlar. O nasîhatlerden kulakları sağır olup yine o tatlıya hücûm ederler.

2065. Vaktaki ona çıban derdi başladı, onun her iki kulağı nasihate açık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2065. Vakti geldiğinde ona çıban derdi başladı, onun her iki kulağı nasihate açık oldu.

"Dünbül", çıban demektir. Yani evvelce nasihat kâr etmeyen çocuklar, tatlıya devam etmeleri sebebiyle vücutlarında çıbanlar çıkıp kendilerini rahatsız etmeye başlayınca o vakit nasihate kulak verirler. Dünya ehli de böyle çocuklara benzerler. Başlarına bela gelmeyince uyanmazlar.

"Dünbül", çıban demektir. Ya'ni evvelce nasîhat kâr etmeyen çocuklar tatlıya devâm sûretiyle vücûdlarında çıbanlar çıkıp kendilerini rahatsız etmeye başlayınca o vakit nasîhate kulak açarlar. Ehl-i dünyâ da böyle çocuklara benzerler. Başlarına belâ gelmeyince mütenebbih olmazlar.

2066. Odayı o birkaç kişi hırs ile ve yüz heves ile o zaman açtılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2066. Odayı o birkaç kişi hırs ile ve yüz heves ile o zaman açtılar.

Mahmud-ı Gaznevî'nin beyleri, Ayaz'ın odasını, içindeki altınları ve cevherleri kapışmak için hırs ile ve şiddetli heves ile açtılar.

Mahmûd-ı Gaznevî'nin beyleri Ayaz'ın odasını, içindeki altınları ve cevherleri kapışmak için hırs ile ve şiddetli heves ile açtılar.

2067. Kokmuş ayrandaki böcekler gibi izdihâm cihetinden kapıdan birbirlerine düştüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2067. Kokmuş ayrandaki böcekler gibi izdiham yönünden kapıdan birbirlerine düştüler.

Yani, odanın içindeki altınları yağma etmek üzere kapıdan içeriye birbirlerini ite kaka hücum ettiler. Kokmuş ayrana böceklerin ve haşeratın hücumları gibi.

Ya'ni, odanın içindeki altınları yağma etmek üzere kapıdan içeriye birbirlerini ite kaka hücûm ettiler. Kokmuş ayrana böceklerin ve haşerâtın hücûmları gibi.

2068. Aşıkāne kerr u fer ile düşer, yemek imkânı yok ve her iki kanadı bağlanmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2068. Aşıkça bir ihtişamla düşer, yemek imkânı yoktur ve her iki kanadı bağlanmıştır.

Yani, sinek ve sivrisinek gibi küçük haşereler, o kokmuş ayrana âşıkça saldırarak düşer; fakat bu saldırı sonucunda her tarafı ayrana bulaşmış olduğundan iki kanadı hareketsiz bir hâlde kalır. Yemeğe de imkân kalmaz. İşte Gazneli Mahmud'un beylerinin hâlleri de bunlara benzer.

Ya'ni, sinek ve sivrisinek gibi hevâm, o kokmuş ayrana âşıkça hücûm ederek düşer; ve fakat bu hücûm neticesinde her tarafı ayrana bulaşmış olduğundan iki kanadı hareketsiz bir hâlde kalır. Yemeğe de imkân kalmaz. İşte Mahmûd-ı Gaznevî beylerinin halleri de bunlara benzer.

2069. Sağdan ve soldan baktılar. Yırtık bir çarık ve kürk var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. Sağdan ve soldan baktılar. Yırtık bir çarık ve kürk vardı.

Altın ve mücevherâtı kapışmak için birbirlerini çiğneyerek içeriye giren beyler, sağa ve sola baktılar ve altın ve mücevherât aradılar. Fakat oda bomboştu. Ancak bir yırtık çarık ile bir de koyun postundan yapılmış bir köylü kürkü vardı.

Altın ve mücevherât kapışmak için birbirlerini çiğneyerek içeriye giren beyler, sağ ve sola baktılar ve altın ve mücevherât aradılar. Fakat oda bomboş idi. Ancak bir yırtık çarık ile bir de koyun postundan yapılmış bir köylü kürkü var idi.

2070. Yine dediler ki: "Bu mekân bî-nûş değildir. Burada çarık örtünün gayrı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Yine dediler ki: "Bu mekân boş değildir. Burada çarık örtünün gayrı değildir!"

"Nûş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burhân-ı Katı' ve Heft Kulzüm sözlüklerinin belirttiğine göre "uygun ve hayat" anlamlarına da gelir. Burada bu anlamlar uygundur. Yani, "Bu oda böyle bir eski çarık ve kürk ile düzensiz ve ruhsuz bir hâlde bırakılmış değildir. Elbette önemli bir kilit asılmış olan bu odada bir düzen ve bir anlam ve ruh vardır. Çarık ve kürk o düzeni ve o ruhu saklamak içindir!" dediler.

"Nûş”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burhân-ı Katı' ve Heft Kulzüm lügatlerinin beyânına göre "sâzkâr ve hayât" ma'nâlarına da gelir. Burada bu ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, "Bu oda böyle bir eski çarık ve kürk ile tertîbsiz ve rûhsuz bir hâlde bırakılmış değildir. Elbet mühim bir kilit asılmış olan bu odada bir tertîb ve bir ma'nâ ve rûh vardır. Çarık ve kürk o tertîbi ve o rûhu saklamak içindir!" dediler.

2071. "Agâh ol, keskin şişler getir. Çukuru ve kârîzi imtihan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. "Agâh ol, keskin şişler getir. Çukuru ve kârîzi imtihan et!"

Ve birbirlerine dediler ki: "Haydi uçları keskin ve sivri demir şişler ve burgular getir. Çukurları ve su kanallarını araştır. Elbet defineden bir iz bulunur.

Ve birbirlerine dediler ki: "Haydi uçları keskin ve sivri demir şişler ve burgular getir. Çukurları ve mecrâları araştır. Elbet defineden bir eser bulunur.

2072. O tâife her tarafı kazdılar ve aradılar. Kazıntılar ve derin çukurlar yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. O topluluk her tarafı kazdılar ve aradılar. Kazıntılar ve derin çukurlar oluşturdular.

2073. Onların çukurları o zaman "Biz boş kazılmış yerleriz, ey kokmuşlar!" diye sadâ verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Onların çukurları o zaman "Biz boş kazılmış yerleriz, ey kokmuşlar!" diye seslendi.

Yani, sinek ve sivrisinek gibi küçük haşereler, o kokmuş ayrana âşıkça saldırarak düşer; fakat bu saldırı sonucunda her tarafı ayrana bulaşmış olduğundan iki kanadı hareketsiz bir hâlde kalır. Yemeye de imkân kalmaz. İşte Gazneli Mahmud'un beylerinin hâlleri de bunlara benzer.

Ya'ni, sinek ve sivrisinek gibi hevâm, o kokmuş ayrana âşıkça hücûm ederek düşer; ve fakat bu hücûm neticesinde her tarafı ayrana bulaşmış olduğundan iki kanadı hareketsiz bir hâlde kalır. Yemeğe de imkân kalmaz. İşte Mahmûd-ı Gaznevî beylerinin halleri de bunlara benzer.

2069. Sağdan ve soldan baktılar. Yırtık bir çarık ve kürk var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2069. Sağdan ve soldan baktılar. Yırtık bir çarık ve kürk vardı.

Altın ve mücevherâtı kapışmak için birbirlerini çiğneyerek içeriye giren beyler, sağa ve sola baktılar ve altın ve mücevherât aradılar. Fakat oda bomboştu. Ancak bir yırtık çarık ile bir de koyun postundan yapılmış bir köylü kürkü vardı.

Altın ve mücevherât kapışmak için birbirlerini çiğneyerek içeriye giren beyler, sağ ve sola baktılar ve altın ve mücevherât aradılar. Fakat oda bomboş idi. Ancak bir yırtık çarık ile bir de koyun postundan yapılmış bir köylü kürkü var idi.

2070. Yine dediler ki: "Bu mekân bî-nûş değildir. Burada çarık örtünün gayrı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2070. Yine dediler ki: "Bu mekân ruhsuz değildir. Burada çarık örtünün gayrı değildir!"

"Nûş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burhân-ı Katı' ve Heft Kulzüm sözlüklerinin belirttiğine göre "sazkâr ve hayat" anlamlarına da gelir. Burada bu anlamlar uygundur. Yani, "Bu oda böyle eski bir çarık ve kürk ile düzensiz ve ruhsuz bir hâlde bırakılmış değildir. Elbette önemli bir kilit asılmış olan bu odada bir düzen ve bir anlam ve ruh vardır. Çarık ve kürk o düzeni ve o ruhu saklamak içindir!" dediler.

"Nûş", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burhân-ı Katı' ve Heft Kulzüm lügatlerinin beyânına göre "sâzkâr ve hayât" ma'nâlarına da gelir. Burada bu ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, "Bu oda böyle bir eski çarık ve kürk ile tertîbsiz ve rûhsuz bir hâlde bırakılmış değildir. Elbet mühim bir kilit asılmış olan bu odada bir tertîb ve bir ma'nâ ve rûh vardır. Çarık ve kürk o tertîbi ve o rûhu saklamak içindir!" dediler.

2071. "Agâh ol, keskin şişler getir. Çukuru ve kârîzi imtihan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2071. "Agâh ol, keskin şişler getir. Çukuru ve kârîzi imtihan et!"

Ve birbirlerine dediler ki: "Haydi uçları keskin ve sivri demir şişler ve burgular getir. Çukurları ve su kanallarını araştır. Elbet defineden bir iz bulunur.

Ve birbirlerine dediler ki: "Haydi uçları keskin ve sivri demir şişler ve burgular getir. Çukurları ve mecrâları araştır. Elbet defineden bir eser bulunur.

2072. O taife her tarafı kazdılar ve aradılar. Kazıntılar ve derin çukurlar yaptılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2072. O topluluk her tarafı kazdılar ve aradılar. Kazıntılar ve derin çukurlar yaptılar.

2073. Onların çukurları o zaman "Biz boş kazılmış yerleriz, ey kokmuşlar!" diye sadâ verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2073. Onların çukurları o zaman "Biz boş kazılmış yerleriz, ey kokmuşlar!" diye seslendi.

Onların kazdıkları çukurlar, hâl diliyle onlara: "Ey nefsanî sıfatlar ile kokmuş bir hâle gelen beyler, biz boşuz, boşuna yorulmayın!" diye bağırdı.

Onların kazdıkları çukurlar lisân-ı hâl ile onlara: “Ey nefsânî sıfatlar ile kokmuş bir hâle gelen beyler, biz boşuz, nâfile yorulmayın!” diye bağırdı.

2074. O fikirden dahi utandılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. O fikirden dahi utandılar.

Bu mecraları kazıp define bulmak fikrinin dahi boş olduğunu görüp utandılar. Kazılmış olan yerleri tekrar doldurdular. Utanmaları yerinde idi, çünkü dünya hırsı onları beylik mertebesinden lağımcılık derecesine düşürmüş idi.

Bu mecrâları kazıp define bulmak fikrinin dahi boş olduğunu görüp utandılar. Kazılmış olan yerleri tekrar doldurdular. Utanmaları yerinde idi, çünkü hırs-ı dünyâ onları beylik mertebesinden lâğımcılık derekesine düşürmüş idi.

2075. Her bir sînede sayısız “lâ-havle” var idi. Onların hırslarının kuşu yemsiz kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Her bir gönülde sayısız "lâ-havle" vardı. Onların hırslarının kuşu yemsiz kalmıştı.

"Çîne", yem ve dane anlamına gelir, Acemler "pirinç" anlamında kullanır. Yani, odada hiçbir şey bulamayınca hem açtıkları çukurları kapatırlar hem de sayısız "lâ-havle ve-lâ-kuvvete illâ billâhi’l-azîm!" derlerdi. Çünkü onların hırslarının kuşu yemsiz ve faydasız kalmıştı.

“Çîne”, yem ve dâne ma’nâsına olup, Acem “pirinç” ma’nâsında kullanır. Ya’ni, odada hiçbir şey bulamayınca hem açtıkları çukurları kapatırlar ve hem de sayısız “lâ-havle ve-lâ-kuvvete illâ billâhi’l-azîm!” derler idi. Zîrâ onların hırslarının kuşu yemsiz ve istifâdesiz kalmış idi.

2076. Onların o boş koşucu olan dalâletlerinden duvarın ve kapının çukuru onların gammâzı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Onların o boş koşucu olan sapkınlıklarından duvarın ve kapının çukuru onların gammazı idi.

"Yâve", kayıp, boş ve anlamsız anlamına gelir ve bu kelime Türkçedir. (Burhan). "Tâz", "tâhten" mastarından emir kipi olup "yâve-tâz", boş koşucu anlamında birleşik sıfattır. "Gammâz", kişinin kusurlarını arayıp gizlice şikâyet eden demektir. Yani, o beylerin boş koşucu ve çabalayıcı olan sapkınlıklarından ve şaşkınlıklarından duvara ve kapı içine açtıkları çukurlar, hâl diliyle haber verip şikâyet etmekteydi.

“Yâve”, gâib ve beyhûde ve boş ma’nâsına olup, bu lafız Türkçe’dir. (Burhân). “Tâz”, “tâhten” masdarından emr-i hâzır olup “yâve-tâz”, boş koşucu ma’nâsında vasf-ı terkîbidir. “Gammâz”, adamın kusurlarını arayıp gizliden şikâyet edici demektir. Ya’ni, o beyler boş koşucu ve sa’y edici olan dalâletlerinden ve şaşkınlıklarından duvara ve kapı içine açtıkları çukurlar lisân-ı hâl ile haber verip şikâyet etmekte idi.

2077. O duvarı svamak mümkün değil idi. Ayaz’a inkârın hiç imkânı yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. O duvarı sıvamak mümkün değildi. Ayaz'a inkârın hiç imkânı yoktu.

Delip yıktıkları odanın duvarını yapıp sıvamak gece mümkün değildi. Ayaz'a karşı bu yapılan araştırmaları inkâr etmenin dahi imkânı yoktu.

Delip yıktıkları odanın duvarını yapıp sıvamak gece kâbil değil idi. Ayaz’a karşı bu yapılan taharriyâtı inkâr etmenin dahi imkânı yok idi.

2078. Eğer bir bî-günâha hıdâ’ verseler, duvar ve arsa şâhitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Eğer bir günahsıza hile yapsalar, duvar ve arsa şahitlik verir.

Onların kazdıkları çukurlar, hâl diliyle onlara: "Ey nefsanî sıfatlar ile kokmuş bir hâle gelen beyler, biz boşuz, boşuna yorulmayın!" diye bağırdı.

Onların kazdıkları çukurlar lisân-ı hâl ile onlara: "Ey nefsânî sıfatlar ile kokmuş bir hâle gelen beyler, biz boşuz, nâfile yorulmayın!" diye bağırdı.

2074. O fikirden dahi utandılar. Kazılmış yerleri tekrar doldurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2074. O fikirden dahi utandılar. Kazılmış yerleri tekrar doldurdular.

Bu kanalları kazıp define bulmak fikrinin dahi boş olduğunu görüp utandılar. Kazılmış olan yerleri tekrar doldurdular. Utanmaları yerinde idi, çünkü dünya hırsı onları beylik mertebesinden lağımcılık derecesine düşürmüş idi.

Bu mecrâları kazıp define bulmak fikrinin dahi boş olduğunu görüp utandılar. Kazılmış olan yerleri tekrar doldurdular. Utanmaları yerinde idi, çünkü hırs-ı dünyâ onları beylik mertebesinden lâğımcılık derekesine düşürmüş idi.

2075. Her bir sînede sayısız "lâ-havle" var idi. Onların hırslarının kuşu yemsiz kalmış idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2075. Her bir gönülde sayısız "lâ-havle" vardı. Onların hırslarının kuşu yemsiz kalmıştı.

"Çîne", yem ve tane anlamına gelir; Acemler "pirinç" anlamında kullanır. Yani, odada hiçbir şey bulamayınca hem açtıkları çukurları kapatırlar hem de sayısız "lâ-havle ve-lâ-kuvvete illâ billâhi'l-azîm!" derlerdi. Çünkü onların hırslarının kuşu yemsiz ve faydasız kalmıştı.

“Çîne”, yem ve dâne ma'nâsına olup, Acem "pirinç" ma'nâsında kullanır. Ya'ni, odada hiçbir şey bulamayınca hem açtıkları çukurları kapatırlar ve hem de sayısız “lâ-havle ve-lâ-kuvvete illâ billâhi'l-azîm!" derler idi. Zîrâ onların hırslarının kuşu yemsiz ve istifâdesiz kalmış idi.

2076. Onların o boş koşucu olan dalâletlerinden duvarın ve kapının çukuru onların gammâzı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2076. Onların o boş koşan dalâletlerinden duvarın ve kapının çukuru onların gammazı idi.

"Yâve", kayıp, boş ve anlamsız demektir; bu kelime Türkçedir (Burhan). "Tâz", "tâhten" mastarından emir kipi olup "yâve-tâz", boş koşan anlamında birleşik sıfattır. "Gammaz", kişinin kusurlarını arayıp gizlice şikâyet eden demektir. Yani, o beylerin boş koşan ve çabalayan dalâletlerinden ve şaşkınlıklarından, duvara ve kapı içine açtıkları çukurlar hâl diliyle haber verip şikâyet etmekteydi.

“Yâve”, gâib ve beyhûde ve boş ma'nâsına olup, bu lafız Türkçe'dir. (Burhân). “Tâz”, “tâhten" masdarından emr-i hâzır olup "yâve-tâz", boş koşucu ma'nâsında vasf-ı terkîbîdir. "Gammaz", adamın kusurlarını arayıp gizliden şikâyet edici demektir. Ya'ni, o beyler boş koşucu ve sa'y edici olan dalâletlerinden ve şaşkınlıklarından duvara ve kapı içine açtıkları çukurlar lisân-ı hâl ile haber verip şikâyet etmekte idi.

2077. O duvarı sıvamak mümkin değil idi. Ayaz'a inkârın hiç imkânı yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2077. O duvarı sıvamak mümkün değildi. Ayaz'a inkârın hiç imkânı yoktu.

Delip yıktıkları odanın duvarını yapıp sıvamak geceleyin mümkün değildi. Ayaz'a karşı bu yapılan araştırmaları inkâr etmenin dahi imkânı yoktu.

Delip yıktıkları odanın duvarını yapıp sıvamak gece kâbil değil idi. Ayaz'a karşı bu yapılan taharriyâtı inkâr etmenin dahi imkânı yok idi.

2078. Eğer bir bî-günaha hıdâ' verseler, duvar ve arsa şahitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2078. Eğer bir suçsuza hile yapsalar, duvar ve arsa şahitlik verir.

"Hıdâ'", birbirini aldatmak demektir. Bu şerefli beyitte iki ihtimal vardır. Birincisi şudur: Eğer beyler Ayaz'ı kendi suçsuzlukları üzerine aldatmaya kalksalar, bu mümkün değildir. Çünkü odanın duvarının ve zemininin harap hali, onların kabahatlerine şahitlik eder. Bu durumda "Bî-günâhî"deki "yâ" masdarlık (eylemlik) bildirir. İkinci ihtimal de şudur: Bir suçsuza hile yapsalar ve iftira etseler, duvar ve arsa böyle bir şeyin olamayacağına şahitlik eder. Çünkü araştırmalar gayet serbest ve ayrıntılı bir şekilde yapılmıştır. Eğer hükümet memuru olmayan bir kimse tarafından yapılsa, gece bekçileri tarafından müdahale edilmesi gerekirdi. Bu anlama göre (بی گناهی)deki "yâ" birlik içindir.

"Hıdâ'", birbirini aldatmak demektir. Bu beyt-i şerîfde iki vecih ihtimâli vardır. Birisi budur ki: Eğer beyler Ayaz'ı kendilerinin bî-günahlığı üzerine aldatsalar, bu mümkin değildir. Zîrâ odanın duvarının ve zemîninin hâl-i harâbı onların kabahatlerine şehadet eder. Bu sûrette "Bî-günâhî" deki "yâ" masdariyet olur. Ve ikinci vecih dahi budur ki: Bir bî-günaha hıdâ' verseler ve iftirâ etseler duvar ve arsa böyle olamayacağına şehadet eder. Zîrâ taharriyât gāyet serbest ve mufassal bir sûrette yapılmıştır. Eğer hükümet me'mûrunun gayri olan bir kimse tarafından yapılsa gece bekçileri tarafından müdahale olunmak îcâb ederdi. Bu ma'nâya göre (بی گناهی) deki "yâ" vahdet için olur.

2079. Toz dolu ve sarı yüzlü utangan olarak şehriyâr tarafına geri döndüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Toz dolu ve sarı yüzlü utangan olarak şehriyâr tarafına geri döndüler.

Sözün özü, beyler Ayaz'ın odasında umdukları defineyi bulamayınca, üstleri başları tozlu, benizleri sararmış ve utanmış bir hâlde muktedir padişah olan Sultan Mahmud-ı Gaznevî tarafına geri döndüler ve kendilerinin Ayaz hakkındaki kötü düşünceleri ortaya çıktı.

Nemmamların (dedikoducuların) boş torbalı ve utanmış olarak Ayaz'ın odasından şah tarafına geri dönmeleri, peygamberler (a.s.) hakkında onların beraatinin ve temizliklerinin ortaya çıktığı zamanda kötü zan sahiplerinin durumuna benzer; nitekim, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Al-i İmran, 3/106) ve Yüce Allah'ın "Allah üzerine yalan uyduran kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) kavlinin beyanındadır.

"يوم تبيض وجوه وتسود وجوه" ["O günde çok yüzler beyaz ve çok yüzler kara olurlar"] ayet-i kerimesi Al-i İmran (3/106) suresinde, وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللهِ "Hıda'", birbirini aldatmak demektir. Bu şerefli beyitte iki ihtimal vardır. Birincisi şudur ki: Eğer beyler Ayaz'ı kendilerinin suçsuzluğu üzerine aldatsalar, bu mümkün değildir. Çünkü odanın duvarının ve zemininin harap hâli onların kabahatlerine şahitlik eder. Bu durumda "Bî-günâhî"deki "yâ" masdariyeti (isim yapma eki) olur. Ve ikinci ihtimal de şudur ki: Bir suçsuza hile yapsalar ve iftira etseler, duvar ve arsa böyle olamayacağına şahitlik eder. Çünkü araştırmalar gayet serbest ve ayrıntılı bir şekilde yapılmıştır. Eğer hükümet memurunun dışında bir kimse tarafından yapılsa, gece bekçileri tarafından müdahale olunması gerekirdi. Bu anlama göre (بی گناهی)deki "yâ" vahdet (birlik) için olur.

Velhâsıl beyler Ayaz'ın odasında umdukları defineyi bulamayınca üstleri başları tozlu ve benizleri sararmış ve utanıcı bir hâlde muktedir pâdişâh olan Sultan Mahmûd-ı Gaznevî tarafına geri döndüler ve kendilerinin Ayaz hakkındaki sû'-i fikirleri zâhir oldu.

Nemmâmların boş torbalı ve utangan olarak Ayaz'ın odasından şâh tarafına geri dönmeleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hakkında onların berâetini ve pâkliklerinin zuhûru vaktinde sû'-i zan sâhibleri gibi ki, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Al-i İmrân, 3/106) Ve Hak Teâlâ'nın" Allah üzerine kizb eden kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) kavli beyânındadır.

"يوم تبيض وجوه وتسود وجوه" ["O günde çok yüzler beyaz ve çok yüzler kara olurlar"] âyet-i kerîmesi Al-i İmrân (3/106) sûresinde, وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللهِ "Hıda'", birbirini aldatmak demektir. Bu beyt-i şerîfde iki vecih ihtimali vardır. Birisi budur ki: Eğer beyler Ayaz'ı kendilerinin bî-günahlığı üzerine aldatsalar, bu mümkin değildir. Zîrâ odanın duvarının ve zemîninin hâl-i harâbı onların kabahatlerine şehadet eder. Bu sûrette "Bî-günâhî" deki "yâ" masdariyet olur. Ve ikinci vecih dahi budur ki: Bir bî-günaha hıdâ' verseler ve iftirâ etseler duvar ve arsa böyle olamayacağına şehadet eder. Zîrâ taharriyât gāyet serbest ve mufassal bir sûrette yapılmıştır. Eğer hükümet me'mûrunun gayri olan bir kimse tarafından yapılsa gece bekçileri tarafından müdahale olunmak îcâb ederdi. Bu ma'nâya göre (بی گناهی) deki "yâ" vahdet için olur.

2079. Toz dolu ve sarı yüzlü utangan olarak şehriyar tarafına geri döndüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2079. Toz dolu ve sarı yüzlü utangan olarak şehriyar tarafına geri döndüler.

Sözün özü, beyler Ayaz'ın odasında umdukları defineyi bulamayınca, üstleri başları tozlu, yüzleri sararmış ve utanmış bir hâlde muktedir padişah olan Sultan Mahmud-ı Gaznevî tarafına geri döndüler ve kendilerinin Ayaz hakkındaki kötü düşünceleri ortaya çıktı.

İftiracıların boş torbalı ve utanmış olarak Ayaz'ın odasından şah tarafına geri dönmeleri, peygamberler (a.s.) hakkında onların suçsuzluklarının ve temizliklerinin ortaya çıktığı zamanda kötü zan sahiplerinin durumu gibidir ki, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Âl-i İmrân, 3/106) ve Yüce Allah'ın "Allah üzerine yalan uyduran kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) sözünün beyanıdır.

يوم تبيض وجوه وتسود وجوه ["O günde çok yüzler beyaz ve çok yüzler kara olurlar"] ayet-i kerimesi Âl-i İmrân (3/106) suresinde, وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذبوا على الله وجوههم مسودة ["Kıyamet gününde Allah üzerine yalan uyduran kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur"] Zümer (39/60) suresindedir. Bilinmeli ki, her bir peygamberin ortaya çıktığı zamanda, muhalifleri olan kimseler onları bir külah kapıp halka reis olmak isteyen bir adam zannettiler ve halk arasında onların nüfuzunu kırmak için çok uğraştılar; ve "Sihirbazdır ve delidir, yalan söylüyor!" dediler. Ne zaman ki dünya hayatında onlara geleceğinden bahsettikleri ve haber verdikleri azaplar geldi ve peygamberlerin (a.s.) sözlerinin doğruluğu ve kendilerine isnat olunan kötü zanlardan uzak oldukları ve yüce ahlaklarının temizliği ortaya çıktı, muhaliflerin yüzleri kara oldu ve halk nazarında rezil olup utandılar ve birçokları bu kara yüz ile ahirete gittiler; ve ahiret hayatında dahi bu kara yüz ile sürünecekleri muhakkaktır. Çünkü peygamberlerin (a.s.) dünya hayatına ilişkin haberleri doğru çıktı. Ahiret hayatı hakkında verdikleri bilgiler dahi elbette bunlar gibi doğrudur.

Velhâsıl beyler Ayaz'ın odasında umdukları defineyi bulamayınca üstleri başları tozlu ve benizleri sararmış ve utanıcı bir hâlde muktedir pâdişâh olan Sultan Mahmûd-ı Gaznevî tarafına geri döndüler ve kendilerinin Ayaz hakkındaki sû'-i fikirleri zahir oldu.

Nemmâmların boş torbalı ve utangan olarak Ayaz'ın odasından şâh tarafına geri dönmeleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hakkında onların berâetini ve pâkliklerinin zuhûru vaktinde sû'-i zan sâhibleri gibi ki, "O günde yüzler çok beyaz ve çok yüzler kara olurlar." (Al-i İmrân, 3/106) Ve Hak Teâlâ'nın" Allah üzerine kizb eden kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur" (Zümer, 39/60) kavli beyânındadır.

يوم تبيض وجوه وتسود وجوه "O günde çok yüzler beyaz ve çok yüzler kara olurlar"] âyet-i kerîmesi Al-i İmrân (3/106) sûresinde, وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذبوا على الله وجوههم مسودة ["Kıyâmet gününde Allah üzerine kizb eden kimseleri gö- rürsün ki, onların yüzleri kara olur"] sûre-i Zümer' (39/60) dedir. Ma'lûmdur ki her bir peygamberin zuhûru zamânında muhâlifleri olan kimseler onların bir külâh kapıp halka reîs olmak isteyen bir adam zannettiler ve halk arasın- da onların nüfûzunu kırmak için çok uğraştılar; ve "Sihirbazdır ve delidir, ya- lan söylüyor!" dediler. Vaktâki hayât-ı dünyeviyyede onlara geleceğinden bahsettikleri ve haber verdikleri azâblar geldi ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın sözlerinin doğruluğu ve kendilerine isnâd olunan sû'-i zanlardan berî olduk- ları ve ahlâk-ı seniyyelerinin temizliği zâhir oldu, muhâliflerin yüzleri kara ol- du ve halk nazarında rezîl olup utandılar ve birçokları bu kara yüz ile âhire- te gittiler; ve hayât-ı uhreviyyede dahi bu kara yüz ile sürünecekleri muhak- kaktır. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hayât-ı dünyeviyyeye taalluk eden haberleri doğru çıktı. Hayât-ı uhreviyye hakkında verdikleri ma'lûmât dahi elbet bunlar gibi doğrudur.

2080. Şah kasıd olarak dedi ki: "Agâh olun, ahval nedir? Zîrâ koltuğunuz [2080] altından ve keseden boştur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Şah kasıtlı olarak dedi ki: "Bilin ki, durum nedir? Çünkü koltuğunuzun altı ve keseniz boştur?"

Şah, durumun hakikatini bildiği halde, kasıtlı olarak onlara sorup dedi ki: "Bilin ki, ne durum meydana gelmiştir? Siz Ayaz'ın odasını yağmalamaya gitmiştiniz. Halbuki koltuğunuzda ne altın külçeleri ne de sikkeli altın keseleri yoktur?"

Şâh hakîkat-i hâle vâkıf oldukları hâlde kasden onlara sorup dedi ki: "Agâh olun, ne hâl vâki' olmuştur? Siz Ayaz'ın odasını yağmaya gitmiş idiniz. Hal- buki koltuğunuzda ne altın külçeleri ne de sikkeli altın keseleri yoktur?"

2081. "Ve eğer altını ve akçeyi sakladınız ise yüzünüzde ve yanağınızda se- vinç revnakı hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. "Ve eğer altını ve akçeyi sakladınız ise yüzünüzde ve yanağınızda sevinç parıltısı hani?"

"Tesû", "dâng" diye adlandırılan küçük bir paranın dörtte biri değerinde, çok cüz'î bir paradır. "Ve eğer odada yağmaladığınız paraları koltuğunuza almayıp başka bir yere sakladınız ise, o kazancın sevincinin parıltısı yüzünüzde görünmüyor. Aksine ümitsiz ve hüzünlü bir hâldesiniz?"

"Tesû", "dâng” ta'bîr olunan küçük bir paranın dörtte biri kıymetinde gāyet cüz'î bir paradır. "Ve eğer odada yağma ettiğiniz paraları koltuğunuza almayıp başka bir yere sakladınız ise o kazancın sevincinin revnakı yüzü- nüzde görünmüyor. Bilakis me'yûs ve mahzûn bir hâldesiniz?"

2082. Vâka, kök getiricinin kökü gizlidir. Onların sîmâları olan yaprak ve onların ortası yeşildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. Gerçekten, kök getiricinin kökü gizlidir. Onların yüzleri olan yaprak ve onların ortası yeşildir.

Örneğin, kök sahibi olan bitkilerin kökü toprak içinde gizlidir ve görünmez. Fakat onların yüzleri hükmünde olan yaprakları, o bitkilerin ortadaki dal- على الله وجوههم مسودة ["Kıyamet gününde Allah üzerine yalan söyleyen kimseleri görürsün ki, onların yüzleri kara olur"] Zümer Suresi'ndedir (39/60). Bilinmelidir ki her bir peygamberin ortaya çıkışı zamanında, muhalifleri olan kimseler onları bir külah kapıp halka reis olmak isteyen bir adam zannettiler ve halk arasında onların nüfuzunu kırmak için çok uğraştılar; ve "Sihirbazdır ve delidir, yalan söylüyor!" dediler. Ne zaman ki dünya hayatında onlara geleceğinden bahsettikleri ve haber verdikleri azaplar geldi ve peygamberlerin (a.s.) sözlerinin doğruluğu ve kendilerine isnat olunan kötü zanlardan uzak oldukları ve yüce ahlaklarının temizliği ortaya çıktı, muhaliflerin yüzleri kara oldu ve halk nazarında rezil olup utandılar ve birçokları bu kara yüz ile ahirete gittiler; ve ahiret hayatında dahi bu kara yüz ile sürüklenecekleri muhakkaktır. Çünkü peygamberlerin (a.s.) dünya hayatına ilişkin haberleri doğru çıktı. Ahiret hayatı hakkında verdikleri bilgiler dahi elbette bunlar gibi doğrudur.

Meselâ kök sahibi olan nebâtâtın kökü toprak içinde gizlidir ve görünmez. Fakat onların sîmâları mesâbesinde olan yaprakları o nebâtâtın vasattaki dal- على الله وجوههم مسودة ["Kıyamet gününde Allah üzerine kizb eden kimseleri gö- rürsün ki, onların yüzleri kara olur"] sûre-i Zümer' (39/60) dedir. Ma'lûmdur ki her bir peygamberin zuhûru zamânında muhâlifleri olan kimseler onların bir külâh kapıp halka reîs olmak isteyen bir adam zannettiler ve halk arasın- da onların nüfûzunu kırmak için çok uğraştılar; ve "Sihirbazdır ve delidir, ya- lan söylüyor!" dediler. Vaktâki hayât-ı dünyeviyyede onlara geleceğinden bahsettikleri ve haber verdikleri azâblar geldi ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın sözlerinin doğruluğu ve kendilerine isnâd olunan sû'-i zanlardan berî olduk- ları ve ahlâk-ı seniyyelerinin temizliği zâhir oldu, muhâliflerin yüzleri kara ol- du ve halk nazarında rezîl olup utandılar ve birçokları bu kara yüz ile âhire- te gittiler; ve hayât-ı uhreviyyede dahi bu kara yüz ile sürünecekleri muhak- kaktır. Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın hayât-ı dünyeviyyeye taalluk eden haberleri doğru çıktı. Hayât-ı uhreviyye hakkında verdikleri ma'lûmât dahi elbet bunlar gibi doğrudur.

2080. Şah kasıd olarak dedi ki: "Agâh olun, ahval nedir? Zîrâ koltuğunuz altından ve keseden boştur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2080. Şah bilerek dedi ki: "Uyanık olun, durum nedir? Çünkü koltuğunuzun altı ve keseniz boştur?"

Şah, durumun hakikatini bildiği hâlde bilerek onlara sorup dedi ki: "Uyanık olun, ne hâl meydana gelmiştir? Siz Ayaz'ın odasını yağmalamaya gitmiştiniz. Hâlbuki koltuğunuzda ne altın külçeleri ne de sikkeli altın keseleri yoktur?"

Şâh hakîkat-i hâle vâkıf oldukları hâlde kasden onlara sorup dedi ki: "Agâh olun, ne hâl vâki' olmuştur? Siz Ayaz'ın odasını yağmaya gitmiş idiniz. Hal- buki koltuğunuzda ne altın külçeleri ne de sikkeli altın keseleri yoktur?"

2081. "Ve eğer altını ve akçeyi sakladınız ise yüzünüzde ve yanağınızda se- vinç revnakı hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2081. "Ve eğer altını ve akçeyi sakladınız ise yüzünüzde ve yanağınızda sevinç parıltısı hani?"

"Tesû", "dâng" diye adlandırılan küçük bir paranın dörtte biri değerinde, çok cüz'î bir paradır. "Ve eğer odada yağmaladığınız paraları koltuğunuza almayıp başka bir yere sakladınız ise, o kazancın sevincinin parıltısı yüzünüzde görünmüyor. Aksine ümitsiz ve hüzünlü bir hâldesiniz?"

"Tesû", "dâng” ta'bîr olunan küçük bir paranın dörtte biri kıymetinde gāyet cüz'î bir paradır. "Ve eğer odada yağma ettiğiniz paraları koltuğunuza almayıp başka bir yere sakladınız ise o kazancın sevincinin revnakı yüzü- nüzde görünmüyor. Bilakis me'yûs ve mahzûn bir hâldesiniz?"

2082. Vâka, kök getiricinin kökü gizlidir. Onların sîmâları olan yaprak ve onların ortası yeşildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2082. Gerçekten de, kök getiricinin kökü gizlidir. Onların yüzleri olan yaprak ve onların ortası yeşildir.

Örneğin, kök sahibi olan bitkilerin kökü toprak içinde gizlidir ve görünmez. Fakat onların yüzleri (sîmâ) mesabesinde olan yaprakları ve o bitkilerin ortadaki dalları yeşildir. "Cev" kelimesi, burada "orta" anlamındadır. Bu beyit, yukarıdaki beytin bir örneğidir. İnsanın kalbi köke ve yüzü yaprağa benzetilmiştir. Çünkü bir insanın kalbindeki üzüntü ve sevinç yüzünde belirir. Bunun için ayet-i kerimede يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahman, 55/41) yani "Suçlular yüzlerinden belli olur" buyrulmuştur. Çünkü suçlu bir adamın kalbindeki sıkıntıdan yüzü etkilenir.

Meselâ kök sahibi olan nebâtâtın kökü toprak içinde gizlidir ve görünmez. Fakat onların sîmâları mesâbesinde olan yaprakları o nebâtâtın vasattaki dal- ları yeşildir. "Cev", burada "vasat" ma'nâsınadır. Bu beyit yukarıdaki beytin bir misâlidir. İnsanın kalbi köke ve sîmâsı yaprağa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ bir insanın kalbindeki elem ve sürür yüzünde zâhir olur. Bunun için âyet-i kerîmede يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahman, 55/41) Ya'ni "Suçlular sîmâlarıyla belli olur" buyrulmuştur. Çünkü suçlu bir adamın kalbindeki inkıbazdan sîmâsı müteessir olur.

2083. O kök o şeyi ki zehirden ve şekerden yedi, işte yüksek dal münâdîlik eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. O kök, zehirden ve şekerden ne yemişse, işte yüksek dal onu ilân eder.

Kökün topraktan aldığı ve emdiği iyi ve kötü gıdayı, işte ağacın yüksek dalı ilân ederek duyurur. Eğer aldığı şey iyi ise dalların yaprakları yeşil ve taze olur. Ve eğer kötü ise yaprakların ve dalların rengi soluk olur ve sararır. İşte bu yeşillik ve sarılık, kökün aldığı şeyin mahiyetini ilân eder.

Kökün topraktan aldığı ve emdiği iyi ve kötü gıdâyı, işte ağacın yüksek dalı münâdîlik ederek i'lân eder. Eğer aldığı şey iyi ise dalların yaprakları yeşil ve tarâvetli olur. Ve eğer fenâ ise yaprakların ve dalların rengi soluk olur ve sararır. İşte bu yeşillik ve sarılık kökün aldığı şeyin mâhiyetini i'lân eder.

2084. Kök eğer gıdâdan ve mayadan boş ise ağaçlar üzerinde yeşil yapraklar nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Kök eğer gıdadan ve mayadan boş ise ağaçlar üzerinde yeşil yapraklar nedir?

Yani, ağaçların üzerindeki yeşil yapraklar kökünün iyi gıdadan ve mayadan boş olmadığını gösterir.

Ya'ni, ağaçların üzerindeki yeşil yapraklar kökünün iyi gıdâdan ve mayadan boş olmadığını gösterir.

2085. Toprak kökün dili üzerine mühür koyar. Eli ve ayağı olan dal şahitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Toprak kökün diline mühür vurur. Eli ve ayağı olan dal şahitlik eder.

Yani, toprak kökü örttüğü için kök göze görünmeyip hâl diliyle ben tazeyim ve sağlamım diyemez; toprak onun dilini mühürlemiş olur. Fakat o ağacın dalları el ve ayak yerinde olup kökün hâlini haber verirler.

Ya'ni, toprak kökü örtmüş olduğu için kök göze görünmeyip lisân-ı hâl ile ben tâzeyim ve sağlamım diyemez; toprak onun dilini mühürlemiş olur. Fakat o ağacın dalları el ve ayak mesâbesinde olup kökün hâlini haber verirler.

2086. O eminlerin hepsi özre geldiler, gölge gibi şahın önünde sâcid oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. O eminlerin hepsi özre geldiler, gölge gibi şahın önünde secde ettiler.

O emin beyler, Ayaz hakkındaki kötü zanlarından ve yaptıkları kabahatten dolayı şahın huzuruna özür dilemek için geldiler ve hepsi gölge gibi yerlere sürünüp şahın önünde secde eden oldular. "Cev", burada "orta" anlamındadır. Bu beyit yukarıdaki beytin bir örneğidir. İnsanın kalbi köke ve yüzü yaprağa benzetilmiştir. Çünkü bir insanın kalbindeki elem ve sevinç yüzünde belirir. Bunun için ayet-i kerimede يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahmân, 55/41) yani "Suçlular yüzlerinden belli olur" buyrulmuştur. Çünkü suçlu bir adamın kalbindeki sıkıntıdan yüzü etkilenir.

O emîn olan beyler Ayaz hakkındaki sû'-i zanlarından ve yaptıkları kabâhatten dolayı şâhın huzûruna özür dilemek için geldiler ve hepsi gölge gibi yerlere sürünüp şâhın önünde secde edici oldular. lan yeşildir. "Cev", burada "vasat" ma'nâsınadır. Bu beyit yukarıdaki beytin bir misâlidir. İnsanın kalbi köke ve sîmâsı yaprağa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ bir insanın kalbindeki elem ve sürür yüzünde zâhir olur. Bunun için âyet-i kerîmede يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ (Rahmân, 55/41) Ya'ni "Suçlular sîmâlarıyla belli olur" buyrulmuştur. Çünkü suçlu bir adamın kalbindeki inkıbazdan sîmâsı müteessir olur.

2083. O kök o şeyi ki zehirden ve şekerden yedi, işte yüksek dal münâdîlik eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2083. O kök, zehirden ve şekerden ne yemişse, işte yüksek dal onu ilân eder.

Kökün topraktan aldığı ve emdiği iyi ve kötü gıdayı, işte ağacın yüksek dalı ilân ederek duyurur. Eğer aldığı şey iyi ise dalların yaprakları yeşil ve taze olur. Ve eğer kötü ise yaprakların ve dalların rengi soluk olur ve sararır. İşte bu yeşillik ve sarılık, kökün aldığı şeyin mahiyetini ilân eder.

Kökün topraktan aldığı ve emdiği iyi ve kötü gıdâyı, işte ağacın yüksek dalı münâdîlik ederek i'lân eder. Eğer aldığı şey iyi ise dalların yaprakları yeşil ve tarâvetli olur. Ve eğer fenâ ise yaprakların ve dalların rengi soluk olur ve sararır. İşte bu yeşillik ve sarılık kökün aldığı şeyin mâhiyetini i'lân eder.

2084. Kök eğer gıdâdan ve mayadan boş ise ağaçlar üzerinde yeşil yapraklar nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2084. Kök eğer gıdadan ve mayadan boş ise ağaçlar üzerinde yeşil yapraklar nedir?

Yani, ağaçların üzerindeki yeşil yapraklar kökünün iyi gıdadan ve mayadan boş olmadığını gösterir.

Ya'ni, ağaçların üzerindeki yeşil yapraklar kökünün iyi gıdâdan ve mayadan boş olmadığını gösterir.

2085. Toprak kökün dili üzerine mühür koyar. Eli ve ayağı olan dal şahitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2085. Toprak kökün diline mühür vurur. Eli ve ayağı olan dal şahitlik eder.

Yani, toprak kökü örttüğü için kök göze görünmeyip hâl diliyle ben tazeyim ve sağlamım diyemez; toprak onun dilini mühürlemiş olur. Fakat o ağacın dalları el ve ayak yerinde olup kökün hâlini haber verirler.

Ya'ni, toprak kökü örtmüş olduğu için kök göze görünmeyip lisân-ı hâl ile ben tâzeyim ve sağlamım diyemez; toprak onun dilini mühürlemiş olur. Fakat o ağacın dalları el ve ayak mesâbesinde olup kökün hâlini haber verirler.

2086. O eminlerin hepsi özre geldiler, gölge gibi şahın önünde sâcid oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2086. O eminlerin hepsi özre geldiler, gölge gibi şahın önünde sâcid oldular.

O emin olan beyler, Ayaz hakkındaki kötü zanlarından ve yaptıkları kabahatten dolayı şahın huzuruna özür dilemek için geldiler ve hepsi gölge gibi yerlere sürünüp şahın önünde secde edici oldular.

O emîn olan beyler Ayaz hakkındaki sû'-i zanlarından ve yaptıkları kabâhatten dolayı şâhın huzûruna özür dilemek için geldiler ve hepsi gölge gibi yerlere sürünüp şâhın önünde secde edici oldular.

2087. O harâretin ve lâfın ve benliğin ve bizliğin özrü olarak kılıç ve kefen ile şâhın huzûruna gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. O hararetin, lafın, benliğin ve bizliğin özrü olarak kılıç ve kefen ile şahın huzuruna gittiler.

2088. Hacâletten bütün parmaklarını ısırtıcı oldukları hâlde her biri derdi ki: "Ey cihânın şâhı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Utançtan bütün parmaklarını ısırtıcı oldukları hâlde her biri derdi ki: "Ey cihanın şahı!"

2089. "Eğer kan döker isen sana helâldir, helâl! Ve eğer bağışlar isen in'âm ve nevâldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. "Eğer kan döker isen sana helâldir, helâl! Ve eğer bağışlar isen in'âm ve nevâldir."

2090. "Biz onları yaptık ki bize yakışır idi. Ey âlî olan şâh, acabâ sen ne buyurursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. "Biz onları yaptık ki bize yakışır idi. Ey yüce şah, acaba sen ne buyurursun?"

2091. "Ey gönül parlatıcı, eğer bizim suçumuzu bağışlar isen gece geceliğini, gündüz de gündüzlüğünü yapmış olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. "Ey gönül parlatıcı, eğer bizim suçumuzu bağışlarsan gece geceliğini, gündüz de gündüzlüğünü yapmış olur."

"Ey af ve lütuf ile gönülleri parlatıcı ve sevindirici olan şah, biz zulmânî (karanlık) ve nefsânî idik. Bizden karanlık olan kabahat ortaya çıktı. Bu sebeple biz karanlık gece konumunda idik. Geceliğimizi yapmış olduk. Sen ise lütuf ve inayet (yardım) güneşisin ve nûrânîsin (ışıklısın); ve gündüz konumundasın. Eğer bizim suçumuzu affedersen gündüzlüğünü yapmış olursun."

"Ey af ve lütuf ile gönülleri parlatıcı ve sevindirici olan şâh, biz zulmânî ve nefsânî idik. Bizden zulmânî olan kabâhat zâhir oldu. Binâenaleyh biz karanlık gece mesâbesinde idik. Geceliğimizi yapmış olduk. Sen ise lütuf ve inâ- yet güneşisin ve nûrânîsin; ve gündüz mesâbesindesin. Eğer bizim suçumu- zu affedersen gündüzlüğünü yapmış olursun."

2092. "Eğer bağışlar isen ümîdsizlik güşâd buldu; ve yoksa bizim gibi yüz kimse şâha fedâ olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. "Eğer bağışlarsan ümitsizlik açılır; ve yoksa bizim gibi yüz kimse şaha feda olsun!"

"Eğer bizim kusurumuzu affedersen, yaptığımız kötülüğe karşı gönlümüzde oluşan ümitsizlik ve cezaya uğrama korkusu ortadan kalkar. Ve eğer affetmeyip hakkımızda ceza ve siyaset ile hükmedersen ona da razıyız. Bizim gibi yüzlerce kimse şahımıza feda olsun!" Bazı nüshalarda "gü- şâd" yerine "kesâd" geçmiştir. "Ümitsizliğin hükmü kalmaz" demek olur.

"Eğer bizim kabâhatimizi affeder isen, yaptığımız fenâlığa karşı gönlü- müzde hâsıl olan ümîdsizlik ve cezâya dûçâr olmak korkusu zâil olur. Ve eğer affetmeyip hakkımızda cezâ ve siyâset ile hükmedersen ona da râzı- yız. Bizim gibi yüzlerce kimse şâhımıza fedâ olsun!" Ba'zı nüshalarda “gü- şâd” yerine “kesâd” vâki' olmuştur. “Ümitsizliğin hükmü kalmaz” demek olur.

2087. O harâretin ve lâfın ve benliğin ve bizliğin özrü olarak kılıç ve kefen ile şâhın huzuruna gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2087. O hararetin, lafın, benliğin ve bizliğin özrü olarak kılıç ve kefen ile şahın huzuruna gittiler.

2088. Hacâletten bütün parmaklarını ısırtıcı oldukları hâlde her biri derdi ki: “Ey cihanın şâhı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2088. Utançtan bütün parmaklarını ısırtıcı oldukları hâlde her biri derdi ki: “Ey cihanın şâhı!"

2089. "Eğer kan döker isen sana helâldir, helâl! Ve eğer bağışlar isen in'âm ve nevaldir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2089. "Eğer kan döker isen sana helâldir, helâl! Ve eğer bağışlar isen ihsan ve lütuftur."

2090. "Biz onları yaptık ki bize yakışır idi. Ey âlî olan şah, acaba sen ne buyurursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2090. "Biz onları yaptık ki bize yakışır idi. Ey yüce şah, acaba sen ne buyurursun?"

2091. "Ey gönül parlatıcı, eğer bizim suçumuzu bağışlar isen gece geceliğini, gündüz de gündüzlüğünü yapmış olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2091. "Ey gönül parlatıcı, eğer bizim suçumuzu bağışlarsan gece geceliğini, gündüz de gündüzlüğünü yapmış olur."

"Ey af ve lütuf ile gönülleri parlatıcı ve sevindirici olan şah, biz karanlık ve nefse ait idik. Bizden karanlık olan kabahat ortaya çıktı. Bu sebeple biz karanlık gece konumunda idik. Geceliğimizi yapmış olduk. Sen ise lütuf ve inayet güneşisin ve nuranîsin; ve gündüz konumundasın. Eğer bizim suçumuzu affedersen gündüzlüğünü yapmış olursun."

"Ey af ve lütuf ile gönülleri parlatıcı ve sevindirici olan şâh, biz zulmânî ve nefsânî idik. Bizden zulmânî olan kabâhat zâhir oldu. Binâenaleyh biz karanlık gece mesâbesinde idik. Geceliğimizi yapmış olduk. Sen ise lütuf ve inâyet güneşisin ve nûrânîsin; ve gündüz mesâbesindesin. Eğer bizim suçumuzu affedersen gündüzlüğünü yapmış olursun."

2092. "Eğer bağışlar isen ümidsizlik güşâd buldu; ve yoksa bizim gibi yüz kimse şâha fedâ olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2092. "Eğer bağışlar isen ümidsizlik güşâd buldu; ve yoksa bizim gibi yüz kimse şâha fedâ olsun!"

"Eğer bizim kabahatimizi affeder isen, yaptığımız kötülüğe karşı gönlümüzde oluşan ümitsizlik ve cezaya uğrama korkusu ortadan kalkar. Ve eğer affetmeyip hakkımızda ceza ve siyaset ile hükmedersen ona da razıyız. Bizim gibi yüzlerce kimse şahımıza feda olsun!" Bazı nüshalarda "gü-şâd" yerine "kesâd" (işlerin durgunlaşması, kötüleşmesi) geçmiştir. Bu durumda "Ümitsizliğin hükmü kalmaz" demek olur.

"Eğer bizim kabahatimizi affeder isen, yaptığımız fenâlığa karşı gönlümüzde hâsıl olan ümîdsizlik ve cezâya dûçâr olmak korkusu zâil olur. Ve eğer affetmeyip hakkımızda cezâ ve siyaset ile hükmedersen ona da râzıyız. Bizim gibi yüzlerce kimse şâhımıza fedâ olsun!" Ba'zı nüshalarda “gü-şâd" yerine "kesâd" vâki' olmuştur. "Ümitsizliğin hükmü kalmaz" demek olur.

2093. Şâh dedi: “Hayır, bu nevâz ve güdâzı ben yapmak istemem, Ayaz’ın lâyığıdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. Şah dedi: “Hayır, bu okşama ve eritme işini ben yapmak istemem, Ayaz’ın hakkıdır.”

“Nevâz”, okşamak, dilcilik (tatlı dille konuşma) ve lütufkârlık; ve “güdâz”, eriticilik ve kahr (cezalandırma) demektir. Yani, şah onların yalvarışlarına cevap olarak dedi: “Hayır, af ve lütfu, cezayı ve kahretmeyi ben yapmak istemem. Bu husustaki hüküm ve karar Ayaz’ındır. Çünkü sizin tecavüzünüz Ayaz’a karşı gerçekleşti.”

Şahın, gammazların ve odayı açanların tövbesinin kabulünü ve onların cezasının verilmesini Ayaz’a havale etmesidir. Çünkü suç onun namusuna karşı işlenmiştir.

“Nevâz”, okşamak ve dilcülük ve lütufkârlık; ve “güdâz”, eriticilik ve kahr demektir. Ya’ni, şâh onların tazarru’larına cevâben dedi: “Hayır, af ve lütfu cezâ ve kahrı ben yapmak istemem. Bu husustaki hüküm ve re’y Ayaz’ındır. Çünkü sizin tecâvüzünüz Ayaz’a karşı vâki’ oldu.”

Şâhın nemmâmların ve odayı açanların tövbesinin kabûlünü ve onların cezâsının verilmesini Ayaz’a havâle etmesidir. Zîrâ cinâyet onun ırzı üzerine vâki’ olmuştur

2094. “Bu cinâyet onun teni ve ırzı üzerinedir. Yara o iyi izlinin damarları üzerinedir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. “Bu cinayet onun bedeni ve namusu üzerinedir. Yara o iyi izlinin damarları üzerinedir.”

Yukarıda açıklandığı üzere "şah"tan kasıt Hak; ve "Ayaz"dan kasıt, sadece kul olan insân-ı kâmildir; ve "beyler"den kasıt, insân-ı kâmilin karşıtları olan nefsanî kimselerdir. Hak ile sadece kul arasında, şekil ve belirginleşme açısından farklılık, hakikat açısından ise aynılık ve birlik sabittir. Bu sebeple, şekle bağlı olan nefsanî kimseler, insân-ı kâmile karşı çıktıkları zaman, onların kınaması ve karşı çıkması insân-ı kâmilin şekline ve cismaniyetine olur; açtıkları yara da onun cismaniyeti ile ilgili olan namusuna ve şerefine olur. Bu sebeple bu şerefli beyit, zahirde Sultan Mahmud tarafından ve batında Hak tarafından söylenmiş olur.

Yukarıda îzâh olunduğu üzere “şâh”tan murâd Hak; ve “Ayaz”dan murâd abd-i mahz olan insân-ı kâmildir; ve “beyler”den murâd insân-ı kâmilin muârızları olan nefsânî kimselerdir. Hak ile abd-i mahz arasında sûret ve taayyün i’tibâriyle gayriyet ve hakîkat i’tibâriyle ayniyet ve ittihâd sâbittir. Binâenaleyh ehl-i sûret olan nefsânî kimseler, insân-ı kâmile muhâlefet ettikleri vakit onların ta’n ve muhâlefeti insân-ı kâmilin sûretine ve cismâniyetine ve açtıkları yara dahi onun cismâniyeti ile alâkadar olan ırz ve nâmûsuna olur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf zâhirde Sultan Mahmûd tarafından ve bâtında Hak tarafından olur.

2095. “Gerçi rûh cihetinden nefs-i vâhidim. Zâhiren bu fâide ve ziyandan uzağım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. “Gerçi ruh yönünden tek bir nefsim. Görünüşte bu fayda ve zarardan uzağım.”

2093. Şah dedi: "Hayır, bu nevâz ve güdâzı ben yapmak istemem, Ayaz'ın lâyığıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2093. Şah dedi: "Hayır, bu okşamayı ve eritici kahrı ben yapmak istemem, Ayaz'ın lâyığıdır."

"Nevâz", okşamak, gönül almak ve lütufkârlık; ve "güdâz", eriticilik ve kahr demektir. Yani, şah onların yakarışlarına cevap olarak dedi: "Hayır, affı ve lütfu, cezayı ve kahrı ben yapmak istemem. Bu husustaki hüküm ve görüş Ayaz'ındır. Çünkü sizin tecavüzünüz Ayaz'a karşı meydana geldi."

"Nevâz", okşamak ve dilcûluk ve lütufkârlık; ve "güdâz", eriticilik ve kahr demektir. Ya'ni, şâh onların tazarru'larına cevâben dedi: "Hayır, af ve lütfu cezâ ve kahrı ben yapmak istemem. Bu husûstaki hüküm ve re'y Ayaz'ındır. Çünkü sizin tecavüzünüz Ayaz'a karşı vâki' oldu."

2094. "Bu cinayet onun teni ve ırzı üzerinedir. Yara o iyi izlinin damarları üzerinedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2094. "Bu cinayet onun teni ve ırzı üzerinedir. Yara o iyi izlinin damarları üzerinedir."

Yukarıda açıklandığı üzere "şah"tan kasıt Hak; ve "Ayaz"dan kasıt, sadece kul olan insân-ı kâmildir; ve "beyler"den kasıt, insân-ı kâmilin karşıtları olan nefsanî kimselerdir. Hak ile sadece kul olan arasında şekil ve belirginleşme bakımından farklılık, hakikat bakımından ise aynılık ve birlik sabittir. Bu sebeple, şekil ehli olan nefsanî kimseler, insân-ı kâmile karşı çıktıkları zaman, onların kınaması ve karşı çıkması insân-ı kâmilin şekline ve cismaniyetine olur; açtıkları yara da onun cismaniyeti ile ilgili olan ırz ve namusuna olur. Bu sebeple bu şerefli beyit, zahirde Sultan Mahmud tarafından ve batında Hak tarafından olur.

Yukarılarda îzâh olunduğu üzere "şâh"tan murâd Hak; ve "Ayaz"dan murâd abd-i mahz olan insân-ı kâmildir; ve "beyler"den murâd insân-ı kâmilin muârızları olan nefsânî kimselerdir. Hak ile abd-i mahz arasında sûret ve taayyün i'tibariyle gayriyet ve hakikat i'tibariyle ayniyet ve ittihad sâbittir. Binâenaleyh ehl-i sûret olan nefsânî kimseler, insân-ı kâmile muhalefet ettikleri vakit onların ta'n ve muhalefeti insân-ı kâmilin sûretine ve cismâniyetine ve açtıkları yara dahi onun cismâniyeti ile alâkadar olan ırz ve nâmûsuna olur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf zâhirde Sultan Mahmûd tarafından ve bâtında Hak tarafından olur.

2095. "Gerçi rûh cihetinden nefs-i vâhidim. Zâhiren bu fâide ve ziyandan uzağım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2095. "Gerçi ruh yönünden tek bir nefsim. Görünüşte bu fayda ve zarardan uzağım."

Gerçi hakikat yönünden tek bir zâtım ve mutlak kulun hakikati ile ben birleşmişim. Fakat onun bedenine ve görünüşüne ait olan fayda ve zarardan benim zâtım uzaktır. Çünkü benim zâtım zarar ve ziyan isabetinden münezzehtir." Bu gibi bağıntılar izafî varlık âlemine özgüdür.

Gerçi hakîkat cihetinden zât-ı vâhidim ve abd-i mahzın hakîkati ile ben müttahidim. Fakat onun cismine ve zâhirine taalluk eden fâide ve zarardan benim zâtım uzaktır. Zîrâ benim zâtım zarar ve ziyan isâbetinden münezzeh-tir." Bu gibi nisbetler vücûd-ı izâfî âlemine mahsûstur.

2096. Bende üzerine töhmet şâha âr değildir. Hilminin ve istizhârının ziyâ-deliğinden gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. Kulun üzerine atılan suçlama, şaha ayıp değildir. Bu, onun hilminin ve yardımının fazlalığından başka bir şey değildir.

Her ne kadar kul ile gerçek şah olan Hak arasında hakikat yönünden birlik ve ayniyet mevcut olsa da, cismaniyet itibarıyla farklılık bulunduğundan, kulun cismaniyeti üzerine yöneltilmiş suçlamadan gerçek şaha ayıp ve noksanlık gelmez. Fakat nefsanî olan şekil ehli, sadece kul olan insân-ı kâmile suçlama isnat ederse, bu durum, şekil âleminde ancak Yüce Allah'ın Halîm isminin kuvvetine dayanarak ve bu ismin kuvvetinin korumasından ve yardımından meydana gelir. Çünkü bu kesret âlemi, ilahi isimlerin hükümlerinin cereyanına hizmet eden mazharlardan ibarettir.

Her ne kadar bende ile şâh-ı hakîkî olan Hak arasında hakîkat cihetinden ittihâd ve ayniyet mevcûd ise de cismiyet i'tibâriyle gayriyet bulunduğundan bendenin cismâniyeti üzerine tevcîh edilmiş töhmetten şâh-ı hakîkîye âr ve noksan terettüb etmez. Fakat nefsânî olan ehl-i sûret abd-i mahz olan insân-ı kâmile töhmet isnâd ederse, bu hâl, âlem-i sûrette ancak Allah Teâlâ'nın Halîm isminin kuvvetine istinâden ve bu isim kuvvetinin hıfz ve istizhânından, ya'ni muâvenetinden vâki' olur." Zîrâ bu âlem-i keserât esmâ-yı ilâhiyye ahkâmının cereyânına hâdim olan mezâhiriden ibârettir.

2097. Şâh vaktâki müttehemi Kârûn yapar, nazar et ki günahsızı nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Şah, suçluyu Karun yaptığı zaman, bak ki günahsızı nasıl yapar?

Yüce Allah, suçlu bir kulunu Musa (a.s.) zamanında servet sahibi olan bir Karun gibi dünya mülküne ve nimete boğduğu zaman; artık günahsız olan kuluna ne ikram edeceğini bundan kıyas et! Ve Hakk'ın hilminin (yumuşaklığının) kuvvetini ve genişliğini tasavvur et!

Hak Teâlâ vaktâki kabâhatli bir kulunu Mûsâ (a.s.) zamânında servet sâhibi olan bir Kârûn gibi mülk-i dünyâya ve ni'mete müstağrak kılar; artık bir günahsız olan kuluna ne ikrâm edeceğini bundan kıyâs et! Ve hilm-i Hakk'ın kuvvetini ve vüs'atini tasavvur et!

2098. Şâhı kimsenin kârından gâfil bilme! Onun izhârının mâni'i ancak hilmdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Şahı kimsenin işinden habersiz sanma! Onun ortaya çıkmasına engel olan şey ancak hilmidir.

Gerçek şah olan Yüce Allah'ı, "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir" (Bakara, 2/74) ayet-i kerimesi gereğince, bu çokluk âleminde kimsenin amelinden ve fiilinden habersiz sanma! Eğer o kötü amelleri ortaya çıkarıp faillerini rezil etmezse, bil ki bu ortaya çıkarmaya engel olan şey ancak onun yüce hilmidir ve "Halîm" ism-i şerifinin hükmünün ortaya çıkmasıdır. "Gerçi hakikat yönünden benim zâtım birdir ve ben, kulun sırf hakikati ile birleşmişim. Fakat onun cismine ve dış görünüşüne ait olan fayda ve zarardan benim zâtım uzaktır. Çünkü benim zâtım zarar ve ziyan isabetinden münezzehtir." Bu gibi bağıntılar izafî varlık âlemine özgüdür.

Şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'yı `وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ` (Bakara, 2/74) ya'ni “Yaptığınız işlerden Allah Teâlâ gâfil değildir” âyet-i kerîmesi mûcibince bu âlem-i keserâtta kimsenin amelinden ve fiilinden gâfil bilme! Eğer o amellerin kötülerini meydana çıkarıp fâillerini rezil etmezse, bil ki bu izhâra mâni' olan şey ancak onun azîm olan hilmidir ve “Halîm” ism-i şerîfi hükmününün izhârıdır. "Gerçi hakîkat cihetinden zât-ı vâhidim ve abd-i mahzın hakîkati ile ben müttehidim. Fakat onun cismine ve zâhirine taalluk eden fâide ve zarardan benim zâtım uzaktır. Zîrâ benim zâtım zarar ve ziyan isâbetinden münezzeh-tir." Bu gibi nisbetler vücûd-ı izâfî âlemine mahsûstur.

2096. "Bende üzerine töhmet şâha âr değildir. Hilminin ve istizharının ziyâ-deliğinden gayrı değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2096. "Kul üzerine isnat edilen töhmet, şaha ayıp değildir. Bu, O'nun hilminin ve yardımının çokluğundan başka bir şey değildir."

Her ne kadar kul ile gerçek şah olan Hak arasında hakikat yönünden birlik ve aynılık mevcut ise de, cismaniyet itibarıyla farklılık bulunduğundan, kulun cismaniyeti üzerine yöneltilmiş töhmetten gerçek şaha ayıp ve eksiklik gelmez. Fakat nefsanî olan, yani dış görünüşe önem veren kimse, sadece kul olan insân-ı kâmile töhmet isnat ederse, bu durum, dış görünüş âleminde ancak Yüce Allah'ın Halîm isminin kuvvetine dayanarak ve bu ismin kuvvetinin korumasından ve yardımından meydana gelir. Çünkü bu kesret (çokluk) âlemi, ilâhî isimlerin hükümlerinin akışına hizmet eden zuhur yerlerinden ibarettir.

"Her ne kadar bende ile şâh-ı hakîkî olan Hak arasında hakîkat cihetin-den ittihad ve ayniyet mevcûd ise de cismiyet i'tibariyle gayriyet bulundu-ğundan bendenin cismâniyeti üzerine tevcîh edilmiş töhmetten şâh-ı hakîkî-ye âr ve noksan terettüb etmez. Fakat nefsânî olan ehl-i sûret abd-i mahz olan insân-ı kâmile töhmet isnâd ederse, bu hâl, âlem-i sûrette ancak Allah Teâlâ'nın Halîm isminin kuvvetine istinâden ve bu isim kuvvetinin hıfz ve is-tizhârından, ya'ni muâvenetinden vâki' olur." Zîrâ bu âlem-i keserât esmâ-yı ilâhiyye ahkâmının cereyânına hâdim olan mezâhirden ibarettir.

2097. Şah vaktaki müttehemi Kārûn yapar, nazar et ki günahsızı nasıl ya-par?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2097. Şah, suçluyu Karun yapar; bak ki günahsızı nasıl yapar?

Yüce Allah, Musa (a.s.) zamanında servet sahibi olan Karun gibi, suçlu bir kulunu dünya mülküne ve nimete boğduğu zaman; artık günahsız olan kuluna ne ikram edeceğini bundan kıyas et! Ve Hakk'ın hilminin (yumuşaklığının) kuvvetini ve genişliğini tasavvur et!

Hak Teâlâ vaktāki kabâhatli bir kulunu Mûsâ (a.s.) zamânında servet sâ-hibi olan bir Kārûn gibi mülk-i dünyaya ve ni'mete müstağrak kılar; artık bir günahsız olan kuluna ne ikrâm edeceğini bundan kıyâs et! Ve hilm-i Hakk'ın kuvvetini ve vüs'atini tasavvur et!

2098. Şahı kimsenin kârından gafil bilme! Onun izharının mâni'i ancak hi-limdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2098. Kimsenin kazancından şahı gafil sanma! Onun ortaya çıkışının engeli ancak hilmidir.

Gerçek Şah olan Yüce Allah'ı, "Yaptığınız işlerden Allah Teâlâ gafil değildir" (Bakara, 2/74) ayet-i kerimesi gereğince, bu çokluk âleminde kimsenin amelinden ve fiilinden gafil sanma! Eğer o amellerin kötülerini ortaya çıkarıp faillerini rezil etmezse, bil ki bu ortaya çıkarmaya engel olan şey ancak onun yüce hilmidir ve "Halîm" ism-i şerifinin hükmünün ortaya çıkışıdır.

Şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'yı وَمَا الله بغافل عَمَّا تَعْمَلُونَ (Bakara, 2/74) ya'ni "Yaptığınız işlerden Allah Teâlâ gāfil değildir" âyet-i kerîmesi mûcibince bu âlem-i keserâtta kimsenin amelinden ve fiilinden gāfil bilme! Eğer o amelle-rin kötülerini meydana çıkarıp fâilllerini rezil etmezse, bil ki bu ızhâra mâni' olan şey ancak onun azîm olan hilmidir ve "Halîm" ism-i şerîfi hükmünün ızhârıdır.

2099. Burada onun ilmi önünde lâubâlîce şefâat eden kimdir? Ancak onun hilmidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Burada onun ilmi önünde laubalice şefaat eden kimdir? Ancak onun hilmidir.

Burada, yani kulun günahkârlığı durumunda, Hakk'ın ilmi önünde pervasızca ve hiç çekinmeksizin, o günahkâra şefaat eden kimdir? Ancak Hakk'ın hilmi (yumuşak huyluluğu) ve Halîm ism-i şerîfidir. İşte bu hilm sıfatı ve Halîm ismi, günahkârlara karşı şefaat kapısını açmıştır. Çünkü o günahın kuldan ortaya çıkışı, onun ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikatinin) ve isti'dâdının (yatkınlığının) gereğindendir; ve ayn-ı sâbite, ilâhî ismin ilimdeki suretidir. Bu sebeple, Gaffâr (çok bağışlayıcı) isminin hükmü ortaya çıkmak için kuldan günahın meydana gelmesi gerekmiştir; ve o günah meydana gelince Hakk'ın Halîm ism-i şerîfi faaliyet gösterip Hak onu settârlığı (ayıpları örtücülüğü) ile örter; ve eğer kul istiğfar ederse Yüce Allah onu bağışlar. Nasıl ki hadis-i şerifte şöyle buyrulur: لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم yani "Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Yüce Allah sizi giderir ve günah işleyen, sonra Allah'tan bağışlanma dileyen bir kavim getirirdi de Yüce Allah onları bağışlardı."

Burada ya'ni kulun günahkârlığı vaziyetinde Hakk'ın ilmi önünde bî-pervâ ve hiç çekinmeksizin, o günahkâra şefâat eden kimdir? Ancak Hakk'ın hilmidir ve Halîm ism-i şerîfidir. İşte bu sıfat-ı hilm ve ism-i Halîm, günahkârlara karşı şefâat kapısını açmıştır. Zîrâ o günâhın kuldan zuhûru ayn-ı sâbitesinin ve isti'dâdının îcâbındandır; ve ayn-ı sâbite ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesidir. Binâenaleyh Gaffâr isminin hükmü zuhûra gelmek için abdden günah sudûru lâzım gelmiştir; ve o günah sudûr edince Hakk'ın Halîm ism-i şerîfi ızhâr-ı faaliyet edip Hak onu settârlığı ile setr buyurur; ve eğer abd istiğfâr ederse Hak Teâlâ onu mağfiret eder. Nitekim hadis-i şerifde لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم ya'ni "Eğer siz günah yapmamışsanız Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavm getirir; onlar günah yaparlar ve Allah'a istiğfar ederler ve Allah Teâlâ dahi onları mağfiret eder" buyrulur.

2100. O günah evvelâ onun hilminden sıçrar; ve yoksa onun heybeti ona ne vakit mecâl verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. O günah önce onun hilminden (yumuşak huyluluğundan) kaynaklanır; yoksa onun heybeti (ululuğu) ona ne zaman güç verir?

Kul, Hakk'ın hilminden dolayı günahın örtüldüğünü görerek günaha cüret eder; ve kuldan meydana gelen günah önce Hakk'ın hilminden dolayı kaynaklanır ve ortaya çıkar. Eğer Hakk'ın hilmi olmasa, O'nun yüce Zâtının heybeti o kula o günahı işlemeye asla güç vermez. İşte bu ilâhî hilimdir ki, kulu günah işlerken Hakk'ın heybetinden gaflete düşürür.

Kul Hakk'ın hilminden dolayı setr-i ma'siyet ettiğini görerek günâha cür'et eder; ve abdden sâdır olan günah evvelâ Hakk'ın hilminden nâşî sıçrar ve inbiâs eder. Eğer Hakk'ın hilmi olmasa, zât-ı azîmü'ş-şânının heybeti o abde o günâhı işlemek mecâl[ini] aslâ vermez. İşte bu hilm-i ilâhîdir ki, abdi icrâ-yı ma'siyet ederken heybet-i Hak'tan gaflete düşürür.

2101. Kātil olan nefsin kan bahası onun hilmi üzerinedir. Diyet âkıle üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Katil olan nefsin kan bedeli onun hilmi üzerinedir. Diyet, akrabalar üzerinedir.

"Diyet", yanlışlıkla öldürülen bir kimsenin mirasçılarına katil tarafından verilen mala denir. Miktarı nafaka kitaplarında belirtilmiştir. "Akrabalar", fıkıh terimlerinden olup katil olan kimsenin baba tarafından olan akrabalarına denir ki, bunlar yanlışlıkla öldürülen kimsenin diyetini verirler; ve bu akrabalar hakkındaki hükümlerin ayrıntıları da aynı şekilde fıkıh kitaplarında açıklanmıştır; ve bu konudaki bazı açıklamalar III. cildin 2461 numaralı beytine denk gelen:

"Diyet", hatâen katl olunan bir kimsenin vârislerine kātil tarafından verilen mala derler. Mikdârı nafaka kitablarında mezkûrdur. "Akıle", ıstılâhât-ı fikhiyyeden olup kātil olan kimsenin babası tarafından olan kimsenin akrabâsına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülen kimsenin diyetini verirler; ve bu âkıle hakkındaki ahkâmın tafsîlâtı da kezâlik fıkıh kitâblarında musarrahtır; ve bu bâbdaki biraz îzâhât III. cildin 2461 numaralı beytine müsâdif olan:

2099. Burada onun ilmi önünde lâubâlîce şefâat eden kimdir? Ancak onun hilmidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2099. Burada onun ilmi önünde laubalice şefaat eden kimdir? Ancak onun hilmidir.

Burada, yani kulun günahkârlığı durumunda, Hakk'ın ilmi önünde pervasızca ve hiç çekinmeksizin, o günahkâra şefaat eden kimdir? Ancak Hakk'ın hilmidir (yumuşak huyluluğudur) ve Halîm ism-i şerîfidir. İşte bu hilm sıfatı ve Halîm ismi, günahkârlara karşı şefaat kapısını açmıştır. Çünkü o günahın kuldan ortaya çıkışı, sabit hakikatinin ve yatkınlığının gereğindendir; ve sabit hakikat, ilahi ismin ilimdeki suretidir. Bu sebeple Gaffâr (çok bağışlayıcı) isminin hükmü ortaya çıkmak için kuldan günahın meydana gelmesi gerekmiştir; ve o günah meydana gelince Hakk'ın Halîm ism-i şerîfi faaliyet gösterip Hak onu settârlığı (ayıpları örtücülüğü) ile örter; ve eğer kul istiğfar ederse (bağışlanma dilerse) Yüce Allah onu bağışlar. Nasıl ki hadis-i şerifte "لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم" yani "Eğer siz günah işlememiş olsaydınız, Yüce Allah sizi giderir ve bir kavim getirirdi; onlar günah işlerler ve Allah'tan bağışlanma dilerlerdi ve Yüce Allah da onları bağışlardı" buyrulur.

Burada ya'ni kulun günahkârlığı vaziyetinde Hakk'ın ilmi önünde bî-pervâ ve hiç çekinmeksizin, o günahkâra şefâat eden kimdir? Ancak Hakk'ın hilmidir ve Halîm ism-i şerîfidir. İşte bu sıfat-ı hilm ve ism-i Halîm, günahkârlara karşı şefâat kapısını açmıştır. Zîrâ o günâhın kuldan zuhûru ayn-ı sâbitesinin ve isti'dâdının îcâbındandır; ve ayn-ı sâbite ism-i ilâhînin sûret-i ilmiyyesidir. Binâenaleyh Gaffâr isminin hükmü zuhûra gelmek için abdden günah sudûru lâzım gelmiştir; ve o günah sudûr edince Hakk'ın Halîm ism-i şerîfi ızhâr-ı faaliyet edip Hak onu settârlığı ile setr buyurur; ve eğer abd istiğfar ederse Hak Teâlâ onu mağfiret eder. Nitekim hadis-i şerifde لو لا انكم تذنبون لذهب الله بكم وجاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم ya'ni "Eğer siz günah yapmamışsanız Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavm getirir; onlar günah yaparlar ve Allah'a istiğfar ederler ve Allah Teâlâ dahi onları mağfiret eder" buyrulur.

2100. O günah evvelâ onun hilminden sıçrar; ve yoksa onun heybeti ona ne vakit mecâl verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2100. O günah evvelâ onun hilminden sıçrar; yoksa onun heybeti ona ne zaman güç verir?

Kul, Hakk'ın hilminden (yumuşak huyluluğundan) dolayı günahın örtüldüğünü görerek günaha cüret eder; ve kuldan meydana gelen günah evvelâ Hakk'ın hilminden kaynaklanarak sıçrar ve ortaya çıkar. Eğer Hakk'ın hilmi olmasa, O'nun yüce Zâtının heybeti o kula o günahı işleme gücünü asla vermez. İşte bu ilâhî hilmdir ki, kulu günah işlerken Hakk'ın heybetinden gaflete düşürür.

Kul Hakk'ın hilminden dolayı setr-i ma'siyet ettiğini görerek günâha cür'et eder; ve abdden sâdır olan günah evvelâ Hakk'ın hilminden nâşî sıçrar ve inbiâs eder. Eğer Hakk'ın hilmi olmasa, zât-ı azîmü'ş-şânının heybeti o abde o günâhı işlemek mecâlini aslâ vermez. İşte bu hilm-i ilâhîdir ki, abdi icrâ-yı ma'siyet ederken heybet-i Hak'tan gaflete düşürür.

2101. Kātil olan nefsin kan bahası onun hilmi üzerinedir. Diyet âkıle üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2101. Katil olan nefsin kan bahası onun hilmi üzerinedir. Diyet âkıle üzerinedir.

"Diyet", hatayla öldürülen bir kimsenin mirasçılarına katil tarafından verilen mala denir. Miktarı nafaka kitaplarında belirtilmiştir. "Âkıle", fıkıh terimlerinden olup katil olan kimsenin baba tarafından olan akrabalarına denir ki, bunlar hatayla öldürülen kimsenin diyetini verirler; ve bu âkıle hakkındaki hükümlerin ayrıntıları da aynı şekilde fıkıh kitaplarında açıkça belirtilmiştir; ve bu konudaki biraz açıklamalar III. cildin 2461 numaralı beytine denk gelen: "âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi elestten sen oldun." beytinde de geçti. "Katil nefsin katli"nden maksat, kötü sıfatlarıyla insan ruhunu öldürüp işlevsiz bırakmasıdır. Katil olan nefsin bu cinayetinin kan bahası, Yüce Allah'ın hilmidir. Çünkü maktulün diyeti âkıle üzerinedir. Varlıkta fer' (ikincil) olan nefsin âkılesi, Hakk'ın hakiki varlığıdır. Bu sebeple Hakk'ın katil nefis hakkında hilm sıfatıyla tecellî etmesi, maktul olan insan ruhunun kan bahası ve diyeti olur. Fakat bu ilahi hilmin kan bahası olması da bir kayıt ile sınırlıdır. O da nefsin gaflet ve nefsani sıfatlarının sarhoşluğu sebebiyle yaptığı kötü fiillerden sonra ayıldığı ve kendine geldiği zaman bu fiillerden pişman olmasıdır. Ezelî şakavet (bedbahtlık) sahiplerinden olup kötülüklerinden pişmanlık duygusundan uzak olan kimseyi bilahare Yüce Allah kısas buyurur. Nitekim III. cildin 2477 numarasına denk gelen: حلم حق گرچه مواساها كند ليك چون از حد بشد پیدا كند yani "Hakk'ın hilmi teselliler eder ve mühletler verir. Lakin haddini aştığı zaman ortaya çıkarıp rezil eder" buyrulmuştur. Çünkü diyet, hata ve gaflet ile olan katl ve cinayet için âkıle üzerine olur.

"Diyet", hatâen katl olunan bir kimsenin vârislerine kātil tarafından verilen mala derler. Mikdârı nafaka kitablarında mezkûrdur. "Akıle", ıstılâhât-ı fikhiyyeden olup kātil olan kimsenin babası tarafından olan kimsenin akrabâsına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülen kimsenin diyetini verirler; ve bu âkıle hakkındaki ahkâmın tafsîlâtı da kezâlik fıkıh kitâblarında musarrahtır; ve bu bâbdaki biraz îzâhât III. cildin 2461 numaralı beytine müsâdif olan: âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi elestten sen oldun."] beytinde de geçti. "Nefs-i kātilenin katli"nden murâd sıfât-ı mezmûmesiyle rûh-ı insânîyi öldürüp muattal bırakmasıdır. Kātil olan nefsin bu cinayetinin kan bahâsı, Hak Teâlâ hazretlerinin hilmidir. Zîrâ maktûlün diyeti âkıle üzerinedir. Vücûdda fer' olan nefsin âkılesi vücûd-ı hakîkî-i Hak'tır. Binâenaleyh Hakk'ın nefs-i kātile hakkında sıfat-ı hilm ile tecellîsi maktûl olan rûh-i insânînin kan bahâsı ve diyeti olur. Fakat bu hilm-i ilâhînin kan bahâsı olması da bir kayd ile mukayyeddir. O da nefsin gaflet ve sıfât-ı nefsâniyyesi sarhoşluğu sâikasıyla yaptığı kötü fiillerden sonra ayıldığı ve kendine geldiği vakit bu fiillerden peşîmân olmasıdır. Şekāvet-i ezeliyye ashâbından olup fenâlıklarından nedâmet duygusundan uzak olan kimseyi bilâhare Hak Teâlâ hazretleri kısas buyurur. Nitekim III. cildin 2477 numarasına müsâdif olan: حلم حق گرچه مواساها كند ليك چون از حد بشد پیدا كند ya'ni “Hakk'ın hilmi muvâsâlar eder ve mühletler verir. Lâkin hadden gittiği vakit ızhâr edip rezîl eder” buyrulmuştur. Zîrâ diyet hatâ ve gaflet ile olan katl ve cinâyet için âkıle üzerine olur.

2102. Bizim nefsimiz o hilimden sarhoş ve bîhûd oldu. Şeytan sarhoşlukta ondan külâhı kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Bizim nefsimiz o hilimden sarhoş ve kendinden geçmiş oldu. Şeytan sarhoşlukta ondan külâhı kaptı.

Bizim can ve ruhumuzun katili olan nefsimiz, Yüce Allah hazretlerinin o hilminden ve bize mühlet verip sorgulamamasından dolayı günah lezzetleri içinde sarhoş oldu ve gaflete düşüp kendinden geçti. İşte Âdemoğlunun düşmanı olan şeytan da nefsimizin bu sarhoşluğu içinde ondan akıl ve muhakeme külâhını kaptı ve onu helâk çukurlarına düşürdü.

Bizim can ve rûhumuzun kātili olan nefsimiz, Hak Teâlâ hazretlerinin o hilminden ve bize mühlet verip muâheze etmesinden dolayı ma'siyet lezzetleri içinde sarhoş oldu ve gaflete düşüp kendinden geçti. İşte benî-Âdem'in düşmanı olan şeytan dahi nefsimizin bu sarhoşluğu içinde ondan akıl ve muhâkeme külâhını kaptı ve onu helâk çukurlarına düşürdü.

2103. Eğer hilm sâkîsi bâde dökücü olmasa idi şeytan Adem ile nerede nizâ' ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Eğer hilim sâkîsi şarap dökücü olmasa idi şeytan Adem ile nerede çekişirdi?

Eğer ilâhî hilmin sâkîsi gaflet şarabını dökücü olmasa idi şeytan, Adem ile çekişmeye ve düşmanlığa nerede güç yetirebilirdi? Bu sebeple ilâhî hilmin döktüğü bu gaflet şarabı ve içkisi hem Adem'i hem de şeytanı sarhoş etmiştir. Çünkü ilâhî hilim, Hakk'ın heybetini ve azametini kulun gözünden örter. Eğer bu hilim perdesi kalkıp Hakk'ın heybeti ortaya çıksa idi, Hakk'ın kulları olan gerek akıllıya üzerinedir; benim canımın akıllısı öncesizlikten sen oldun."] beytinde de geçti. "Öldürücü nefsin öldürülmesi"nden kasıt, kötü sıfatlarıyla insan ruhunu öldürüp işlevsiz bırakmasıdır. Katil olan nefsin bu cinayetinin kan bedeli, Yüce Allah hazretlerinin hilmidir. Çünkü maktulün diyeti akıllıya üzerinedir. Varlıkta fer'î olan nefsin akıllısı, Hakk'ın hakikî varlığıdır. Bu sebeple Hakk'ın öldürücü nefis hakkında hilim sıfatıyla tecellî etmesi, maktul olan insan ruhunun kan bedeli ve diyeti olur. Fakat bu ilâhî hilmin kan bedeli olması da bir kayıt ile sınırlıdır. O da nefsin gaflet ve nefsanî sıfatlar sarhoşluğu sebebiyle yaptığı kötü fiillerden sonra ayıldığı ve kendine geldiği zaman bu fiillerden pişman olmasıdır. Ezelî şakavet (bedbahtlık) sahiplerinden olup kötülüklerinden pişmanlık duygusundan uzak olan kimseyi daha sonra Yüce Allah hazretleri kısas buyurur. Nitekim III. cildin 2477 numarasına denk gelen: حلم حق گرچه مواساها كند ليك چون از حد بشد پیدا كند yani “Hakk'ın hilmi teselliler eder ve mühletler verir. Lakin haddini aştığı zaman ortaya çıkarıp rezil eder” buyrulmuştur. Çünkü diyet, hata ve gaflet ile olan katl ve cinayet için akıllıya üzerine olur.

Eğer hilm-i ilâhî sâkîsi gaflet şarabını dökücü olmasa idi şeytan, Adem ile nizâa ve husûmete nerede kādir olur idi? Binâenaleyh hilm-i ilâhînin döktüğü bu gaflet şarabı ve bâdesi hem Adem'i ve hem de şeytanı sarhoş etmiştir. Zîrâ hilm-i ilâhî Hakk'ın heybet ve azametini kulun nazarından örter. Eğer bu hilm perdesi kalkıp heybet-i Hak zahir olsa idi, Hakk'ın kulları olan gerek âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi elestten sen oldun."] beytinde de geçti. "Nefs-i kātilenin katli"nden murâd sıfât-ı mezmûmesiyle rûh-ı insânî-yi öldürüp muattal bırakmasıdır. Kātil olan nefsin bu cinayetinin kan bahâsı, Hak Teâlâ hazretlerinin hilmidir. Zîrâ maktûlün diyeti âkıle üzerinedir. Vücûdda fer' olan nefsin âkılesi vücûd-ı hakîkî-i Hak'tır. Binâenaleyh Hakk'ın nefs-i kātile hakkında sıfat-ı hilm ile tecellîsi maktûl olan rûh-i insânînin kan bahâsı ve diyeti olur. Fakat bu hilm-i ilâhînin kan bahâsı olması da bir kayd ile mukayyeddir. O da nefsin gaflet ve sıfât-ı nefsâniyyesi sarhoşluğu sâikasıyla yaptığı kötü fiillerden sonra ayıldığı ve kendine geldiği vakit bu fiillerden peşîmân olmasıdır. Şekāvet-i ezeliyye ashâbından olup fenâlıklarından nedâmet duygusundan uzak olan kimseyi bilâhare Hak Teâlâ hazretleri kısas buyurur. Nitekim III. cildin 2477 numarasına müsâdif olan: حلم حق گرچه مواساها كند ليك چون از حد بشد پیدا کند ya'ni “Hakk'ın hilmi muvâsâlar eder ve mühletler verir. Lakin hadden gittiği vakit ızhâr edip rezîl eder” buyrulmuştur. Zîrâ diyet hatâ ve gaflet ile olan katl ve cinâyet için âkıle üzerine olur.

2102. Bizim nefsimiz o hilimden sarhoş ve bîhûd oldu. Şeytan sarhoşlukta ondan külâhı kaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2102. Bizim nefsimiz o hilimden sarhoş ve kendinden geçmiş oldu. Şeytan sarhoşlukta ondan külâhı kaptı.

Bizim can ve ruhumuzun katili olan nefsimiz, Yüce Allah hazretlerinin o hilminden ve bize mühlet verip sorgulamamasından dolayı günah lezzetleri içinde sarhoş oldu ve gaflete düşüp kendinden geçti. İşte Âdem oğlunun düşmanı olan şeytan dahi nefsimizin bu sarhoşluğu içinde ondan akıl ve muhakeme külâhını kaptı ve onu helak çukurlarına düşürdü.

Bizim can ve rûhumuzun kātili olan nefsimiz, Hak Teâlâ hazretlerinin o hilminden ve bize mühlet verip muâheze etmesinden dolayı ma'siyet lezzetleri içinde sarhoş oldu ve gaflete düşüp kendinden geçti. İşte benî-Adem'in düşmanı olan şeytan dahi nefsimizin bu sarhoşluğu içinde ondan akıl ve muhâkeme külâhını kaptı ve onu helâk çukurlarına düşürdü.

2103. Eğer hilm sâkîsi bâde dökücü olmasa idi şeytan Adem ile nerede nizâ' ederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2103. Eğer hilim sâkîsi şarap dökücü olmasa idi şeytan Adem ile nerede çekişirdi?

Eğer ilâhî hilim (yumuşaklık, hoşgörü) sâkîsi gaflet şarabını dökücü olmasa idi şeytan, Adem ile çekişmeye ve düşmanlığa nerede güç yetirebilirdi? Bu sebeple ilâhî hilmin döktüğü bu gaflet şarabı ve içkisi hem Adem'i hem de şeytanı sarhoş etmiştir. Çünkü ilâhî hilim, Hakk'ın heybetini ve azametini kulun bakış açısından örter. Eğer bu hilim perdesi kalkıp Hakk'ın heybeti ortaya çıksa idi, Hakk'ın kulları olan gerek Adem gerek şeytan bu heybet ve azamet karşısında tir tir titrer ve asla karşı gelmeye cesaret edemezler idi.

Eğer hilm-i ilâhî sâkîsi gaflet şarabını dökücü olmasa idi şeytan, Adem ile nizâa ve husûmete nerede kādir olur idi? Binâenaleyh hilm-i ilâhînin döktüğü bu gaflet şarabı ve bâdesi hem Adem'i ve hem de şeytanı sarhoş etmiştir. Zîrâ hilm-i ilâhî Hakk'ın heybet ve azametini kulun nazarından örter. Eğer bu hilm perdesi kalkıp heybet-i Hak zahir olsa idi, Hakk'ın kulları olan gerek Âdem ve gerek şeytan bu heybet ve azamet muvâcehesinde tir tir titrer ve asla muhâlefete cür'et edemezler idi.

2104. Melâikeye ilim vakti Âdem kim idi? İlmin üstâdı ve nükûdun nakkâdı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Meleklere ilim öğretildiği vakit Âdem kimdi? İlmin üstadı ve sayılanların sayıcısı idi.

"Nükûd", "nakd"in çoğuludur; ve "nakd", sözlükte "seçmek ve saymak" anlamındadır. "Nakkâd", "nakd"den abartılı bir fail ismidir. Burada "nakd"den kastedilen, ilâhî isimlerin sayılmasıdır. (يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ) (Bakara, 2/33) Yani, "Ey Âdem, meleklere isimlerini haber ver!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime hakkındaki açıklamalar birçok yerde geçti. Örneğin IV. cildin 2955 numarasına denk gelen: (علم الاسما بآدم را امام / ليك نى اندر لباس عين و لام) ["Alleme'l-esmâ Âdem'e imam oldu, fakat "ayn" ve "lâm" libasında değil!"] beytinde açıklamalar vardır, oraya müracaat buyrulsun. Yani, meleklere isimler ilmini öğretmek vaktinde Âdem nasıl bir kimse idi? O, isimler ilminin üstadı ve bu isimleri saymaların pek ziyade sayıcısı idi. Ankaravî hazretleri (كه بود ملائك را) edatını soru edatı için almış ve bu fakir dahi tercümeyi ona göre yapmışımdır. Fakat Hind şarihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri bu edatın soru edatı olmayıp bağlaç olduğunu ve bu beytin anlamı sonraki beytin anlamıyla tamam olacağını beyan buyurur. Bu duruma göre bu beytin anlamı: "İlmin üstadı ve sayılanların sayıcısı olan Âdem, meleklere ilim öğretildiği vakitte" demek olup eksik bir cümle halinde kalır ve gerçekten de sonraki beytin anlamıyla tamam olur.

“Nükûd”, “nakd”in cem’idir; ve “nakd”, lügatte “seçmek ve saymak” ma’nâsınadır. “Nakkâd”, “nakd”den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada “nakd”den murâd, esmâ-i ilâhiyyenin sayılmasıdır. (يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ) (Bakara, 2/33) Ya’ni, “Ey Âdem, melâikeye isimlerini haber ver!” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme hakkındaki îzâhât müteaddid mahallerde geçti. Ezcümle IV. cildin 2955 numarasına müsâdif olan: (علم الاسما بآدم را امام / ليك نى اندر لباس عين و لام) [“Alleme’l-esmâ Âdem’e imâm oldu, fakat “ayn” ve “lâm” libâsında değil!”] beytinde îzâhât vardır, oraya mürâcaat buyrulsun. Ya’ni, meleklere ilm-i esmâyı öğretmek vaktinde Âdem nasıl bir kimse idi? O ilm-i esmânın üstâdı ve bu isimleri saymaların pek ziyâde sayıcısı idi. Ankaravî hazretleri (كه بود ملائك را) edâtını istifhâm için almış ve bu fakir dahi tercümeyi ona göre yapmışımdır. Fakat Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri bu edâtın istifhâm için olmayıp edât-ı râbıta olduğunu ve bu beytin ma’nâsı âtîdeki beytin ma’nâsıyla tamâm olacağını beyân buyurur. Bu sûrete göre bu beytin ma’nâsı: “İlmin üstâdı ve nükûdun nakkâdı olan Âdem, melâikeye ilim vaktinde” demek olup nâtamâm bir cümle hâlinde kalır ve filhakîka da âtîdeki beytin ma’nâsıyla tamâm olur.

2105. Cennette hilm şarâbını içtiği vakit şeytanın bir oyunundan sarı yüzlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Cennette hilim şarabını içtiği zaman şeytanın bir oyunundan dolayı yüzü sarardı.

Şeytanın Âdem'e oynadığı oyun, açıkça yasaklanmış bir şeye rağmen onu tevil etmeye (yorumlamaya) sevk etmesiydi. Nitekim, birinci cildin 1259 numarasına denk gelen: (علم الاسما بگست صد هزاران علمش اندر هر رگست بو البشر كو) ["Âdem'in her damarında yüz binlerce ilim vardır, o ki isimlerin ilmini yaydı"] beytinin başındaki şerhte (açıklamada) yer almaktadır; ve bu anlam, o şerhin içerdiği beyitlerde açıklanmıştır. Ankaravî hazretlerine göre bu iki beytin anlamı şöyledir: "Meleklere isimlerin ilminin öğretildiği vakitte Âdem kimdi? İsimler ilminin üstadı ve nakitlerin (gerçeklerin) eleştirmeniydi. Cennette ilahi ilim şarabı-

Âdem ve şeytan, bu heybet ve azamet karşısında tir tir titrer ve asla karşı gelmeye cesaret edemezlerdi.

Şeytanın Âdem’e oynadığı oyun nehy-i sarîh mukâbilinde onu te’vîle sevk etmesi idi. Nitekim I. cildin 1259 numarasına müsâdif olan: (علم الاسما بگست صد هزاران علمش اندر هر رگست بو البشر كو) [“Alleme’l-esmânın beyi olan beşerin babasının her bir damannda yüz binlerce O’nun hilmi vardır”] beytinin başındaki şürh-i şerîfde mündericdir; ve bu ma’nâ o şürh-i şerîfin ihtivâ ettiği beyitlerde îzâh olunmuştur. Ankaravî hazretlerine göre bu iki beytin ma’nâsı şöyledir: “Melâikeye ilm-i esmânın ta’lîmi vaktinde Âdem kim idi? İlm-i esmânın üstâdı ve nükûdun nakkâdı idi. Cennette ilm-i ilâhî şarâ-

Adem ve gerek şeytan bu heybet ve azamet muvâcehesinde tir tir titrer ve asla muhalefete cür'et edemezler idi.

2104. Melâikeye ilim vakti Adem kim idi? İlmin üstadı ve nükūdun nakkādı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2104. Meleklere ilim öğretildiği vakit Âdem kimdi? İlmin üstadı ve paraların sayıcısı idi.

"Nükûd", "nakd" kelimesinin çoğuludur; ve "nakd", sözlükte "seçmek ve saymak" anlamındadır. "Nakkâd", "nakd"den türemiş, anlamı pekiştirilmiş bir fail ismidir. Burada "nakd"den kastedilen, ilâhî isimlerin sayılmasıdır. `يا آدم أنبئهم بأسمائهم` (Bakara, 2/33) yani, "Ey Âdem, meleklere isimlerini haber ver!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime hakkındaki açıklamalar birçok yerde geçti. Örneğin IV. cildin 2955 numarasına denk gelen: `علم الاسما بد آدم را امام` ["İsimleri öğretmek Âdem'e imam oldu, fakat "ayn" ve "lâm" elbisesinde değil!"] beytinde açıklamalar vardır, oraya başvurulsun. Yani, meleklere isimler ilmini öğretmek vaktinde Âdem nasıl bir kimse idi? O, isimler ilminin üstadı ve bu isimleri sayanların pek ziyade sayıcısı idi. Ankaravî hazretleri `بود ملائك را كه`'deki (ki) edatını soru edatı olarak almış ve bu fakir de tercümeyi ona göre yapmışımdır. Fakat Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri bu edatın soru edatı olmayıp bağlaç olduğunu ve bu beytin anlamının sonraki beytin anlamıyla tamamlanacağını beyan buyurur. Bu duruma göre bu beytin anlamı: "İlmin üstadı ve paraların sayıcısı olan Âdem, meleklere ilim öğretildiği vakitte" demek olup eksik bir cümle halinde kalır ve gerçekten de sonraki beytin anlamıyla tamamlanır.

"Nükūd", "nakd"in cem'idir; ve "nakd", lügatte "seçmek ve saymak" ma'nâsınadır. "Nakkād", "nakd"den mübâlağa ile ism-i fâildir. Burada "nakd"den murâd, esmâ-i ilâhiyyenin sayılmasıdır. `يا آدم أنبئهم بأسمائهم` (Bakara, 2/33) Ya'ni, "Ey Adem, melâikeye isimlerini haber ver!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme hakkındaki îzâhât müteaddid mahallerde geçti. Ezcümle IV. cildin 2955 numarasına müsâdif olan: `علم الاسما بد آدم را امام` [`Allemel-esmâ Adem'e imâm oldu, fakat "ayn" ve "lâm" libâsında değil!"] beytinde îzâhât vardır, oraya müracaat buyrulsun. Ya'ni, meleklere ilm-i esmâyı öğretmek vaktinde Adem nasıl bir kimse idi? O ilm-i esmânın üstâdı ve bu isimleri saymaların pek ziyâde sayıcısı idi. Ankaravî hazretleri `بود ملائك را كه`'deki (که) edatını istifhâm için almış ve bu fakir dahi tercümeyi ona göre yapmışımdır. Fakat Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri bu edâtın istifhâm için olmayıp edât-ı râbıta olduğunu ve bu beytin ma'nâsı âtîdeki beytin ma'nâsıyla tamâm olacağını beyân buyurur. Bu sûrete göre bu beytin ma'nâsı: "İlmin üstâdı ve nüküdun nakkādı olan Adem, melâikeye ilim vaktinde" demek olup nâtamâm bir cümle hâlinde kalır ve filhakîka da âtîdeki beytin ma'nâsıyla tamâm olur.

2105. Cennette hilm şarabını içtiği vakit şeytanın bir oyunundan sarı yüzlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2105. Cennette hilim şarabını içtiği zaman şeytanın bir oyunundan dolayı yüzü sarardı.

Şeytanın Adem'e oynadığı oyun, açık bir yasağa rağmen onu te'vile (yorumlamaya) sevk etmesiydi. Nitekim, 1. cildin 1259 numarasına denk gelen: `بو البشر کو` `علم الاسما بگست صد هزاران علمش اندر هر رگست` ["Allemel-esmanın beyi olan beşerin babasının her bir damannda yüz binlerce O'nun hilmi vardır"] beytinin başındaki şerif açıklamada yer almaktadır; ve bu anlam, o şerif açıklamanın içerdiği beyitlerde açıklanmıştır. Ankaravî hazretlerine göre bu iki beytin anlamı şöyledir: "Meleklere isimlerin ilminin öğretildiği zamanda Adem kimdi? İsimlerin ilminin üstadı ve paraların eleştirmeniydi. Cennette ilahi ilim şarabını içtiği zaman şeytanın oyunundan dolayı yüzü sarardı.” İmdâdullah hazretlerine göre de şöyle olur: “İlmin üstadı ve paraların eleştirmeni olan Adem, meleklere ilim öğretildiği zamanda, cennette ilahi hilim şarabını içtiği zaman şeytanın oyunundan dolayı yüzü sarardı.” Her iki durumda da esas anlam değişmez. Farklılık lafzîdir (sözcüklerdedir).

Şeytanın Adem'e oynadığı oyun nehy-i sarîh mukābilinde onu te'vîle sevk etmesi idi. Nitekim I. cildin 1259 numarasına müsâdif olan: `بو البشر کو` `علم الاسما بگست صد هزاران علمش اندر هر رگست` ["Allemel-esmanın beyi olan beşerin babasının her bir damannda yüz binlerce O'nun hilmi vardır"] beytinin başındaki sürh-i şerîfde mündericdir; ve bu ma'nâ o sürh-i şerîfin ihtivâ ettiği beyitlerde îzâh olunmuştur. Ankaravî hazretlerine göre bu iki beytin ma'nâsı şöyledir: "Melâikeye ilm-i esmânın ta'lîmi vaktinde Adem kim idi? İlm-i esmânın üstâdı ve nükūdun nakkādı idi. Cennette ilm-i ilâhî şarâ- bını içtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu.” İmdâdullah hazretlerine göre de şöyle olur: “İlmin üstâdı ve nükûdun nakkâdı olan Âdem melâikeye ilim vaktinde, cennette hilm-i ilâhî şarâbını içtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu.” Her iki sûrette de esas ma’nâ değişmez. İhtilâf lafzîdir.

2106. Vedûd’un ta’lîminin belâdürleri onu zekâ ve ârif çevik etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Vedûd'un öğretisinin belâdürleri onu zeki ve ârif (bilgili) çevik etmişti.

"Belâdür", bir tür meyvenin adıdır ki, tıp ilminde dördüncü derecede sıcak ve kurudur. (Gıyâsü'l-Lügât). Özelliği şudur ki, insan uzuvlarında gevşeklik, tembellik ve sarılık ortaya çıktığı zaman onu ateşte kaynatıp suyunu hastanın alnına ve kulaklarına sürerler. Uzuvları şişer. Ondan sonra vücudundan biraz sarı su akar, daha sonra şişler iner ve uzuvlardan gevşeklik giderilir. (Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). Burada "belâdürler"den kastedilen, ilâhî isimlerdir. Yani Âdem, ilâhî öğretim ile Hakk'ın isimlerinin tesirlerini ve özelliklerini öğrendikten sonra anladı ki, isimlerin bütünlüğüne mazhar olan zâtından bu isimlerden her birinin hükümleri ve eseri ortaya çıkacaktır. Bu isim belâdürlerinin kendisine temasından zeki, ârif ve çevik oldu; ve yasak ağaca yaklaştı. Görünüşte Âdem'in hareketi teklifî emre (yapılması istenen emre) aykırı idi. Fakat irâdî emre (Allah'ın dilemesine) uygun oldu ve hareketi itaatin ta kendisi idi. İşte bundan dolayı Âdem yasak ağaca yaklaştı ve cenneti iki buğday tanesine sattı.

Hâce Hâfız Şîrâzî'nin (k.s.) beyti: "Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmaz isem hayırsız evladı olayım."

“Belâdür”, bir nevi’ meyvenin ismidir ki, tıbben dördüncü derecede hârdır. (Gıyâsü’l-Lügât). Hâssiyeti budur ki, a’zâ-yı beşerde gevşeklik ve tembellik ve sarılık peydâ olduğu vakit onu ateşte kaynatıp suyunu hastanın alnına ve kulaklarına sürerler. A’zâları şişer. Ondan sonra vücûdundan biraz sarı su akar, ba’dehû şişler iner ve a’zâdan gevşeklik bertaraf olur. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). Burada “belâdürler”den murâd, esmâ-i ilâhiyyedir. Ya’ni Âdem ta’lîm-i ilâhî ile esmâ-i Hakk’ın te’sîrât ve hâssiyâtını öğrendikten sonra anladı ki, cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan zâtından bu esmâdan her birinin ahkâmı ve eseri zuhûr edecektir. Bu esmâ belâdürlerinin kendisine temâsından zekâ ve ârif ve çevik oldu; ve şecere-i menhiyyeye takarrüb etti. Sûrette Âdem’in hareketi emr-i teklîfîye muhâlif idi. Fakat emr-i irâdîye muvâfık oldu ve hareketi ayn-ı itâat idi. İşte bundan dolayı Âdem şecere-i menhiyyeye takarrüb etti ve cenneti iki buğday tânesine sattı.

Beyt-i Hâce Hâfız Şîrâzî (k.s.): “Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmaz isem hayırsız evlâdı olayım”.

2107. Yine onun kavî olan hilminin afyonu hırsızı onun eşyâsı tarafına getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Yine onun güçlü hilminin (yumuşak huyluluğunun) afyonu, hırsızı onun eşyaları tarafına getirdi.

Yüce Allah'ın belâdürleri (belâya düşürenleri), Âdem'i yasak ağaca yaklaşmakta çevik, açık yasağı yorumlamakta zeki ve ârif (bilgili) yaptığı gibi; yine Yüce Allah'ın güçlü hilminin afyonu, hırsız hükmünde olan şeytanı, Âdem'in teslimiyet, itaat ve takva eşyalarını çalma tarafına getirdi. Eğer Hakk'ın hilim perdesi, Hakk'ın azamet ve heybetini örtmeye olmasaydı, şeytan asla Âdem'e yaklaşamazdı. "İçtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu." İmdâdullah hazretlerine göre de şöyle olur: "İlmin üstadı ve nükudun (nüktelerin) nakkaşı olan Âdem, meleklere ilim vaktinde, cennette ilâhî hilim şarabını içtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu." Her iki durumda da esas anlam değişmez. İhtilaf lafzîdir (sözdedir).

Hak Teâlâ’nın belâdürleri Âdem’i şecere-i menhiyyeye takarrübde çevik ve nehy-i sarîhi te’vilde zekâ ve ârif yaptığı gibi yine Hak Teâlâ’nın kavî olan hilminin afyonu, hırsız mesâbesinde olan şeytanın Âdem’in teslîm ve itâat ve takvâ eşyâsını çalmak tarafına getirdi. Eğer hilm-i Hak perdesi azamet ve heybet-i Hakk’ı örtmeye idi şeytan aslâ Âdem’e yaklaşamaz idi. bını içtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu." İmdâdullah hazretle- rine göre de şöyle olur: “İlmin üstâdı ve nüküdun nakkādı olan Adem me- lâikeye ilim vaktinde, cennette hilm-i ilâhî şarabını içtiği vakit şeytanın oyunundan sarı yüzlü oldu." Her iki sûrette de esas ma'nâ değişmez. İhti- lâf lafzîdir.

2106. Vedûd'un ta'lîminin belâdürleri onu zekî ve ârif çevik etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2106. Vedûd'un öğretisinin belâdürleri onu zeki ve ârif çevik etmiş idi.

"Belâdür", bir çeşit meyvenin ismidir ki, tıbben dördüncü derecede sıcak ve kurudur. (Gıyâsü'l-Lügāt). Özelliği şudur ki, insan uzuvlarında gevşeklik, tembellik ve sarılık ortaya çıktığı zaman onu ateşte kaynatıp suyunu hastanın alnına ve kulaklarına sürerler. Uzuvları şişer. Ondan sonra vücudundan biraz sarı su akar, daha sonra şişler iner ve uzuvlardan gevşeklik giderilir. (Hint şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). Burada "belâdürler"den kastedilen, ilâhî isimlerdir. Yani Âdem, ilâhî öğretim ile Hakk'ın isimlerinin tesirlerini ve özelliklerini öğrendikten sonra anladı ki, isimlerin bütünlüğüne mazhar olan kendi zâtından bu isimlerden her birinin hükümleri ve eserleri ortaya çıkacaktır. Bu isim belâdürlerinin kendisine temasından zeki, ârif ve çevik oldu; ve yasak ağaca yaklaştı. Görünüşte Âdem'in hareketi teklifî emre (yapılması istenen emre) aykırı idi. Fakat iradî emre (Allah'ın dilemesine) uygun oldu ve hareketi itaatin ta kendisi idi. İşte bundan dolayı Âdem yasak ağaca yaklaştı ve cenneti iki buğday tanesine sattı. Hâce Hafız Şîrâzî'nin (k.s.) beyti: "Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmaz isem hayırsız evladı olayım."

“Belâdür”, bir nevi' meyvenin ismidir ki, tıbben dördüncü derecede hârdır. (Gıyâsü'l-Lügāt). Hâssiyeti budur ki, a'zâ-yı beşerde gevşeklik ve tembellik ve sarılık peyda olduğu vakit onu ateşte kaynatıp suyunu hastanın alnına ve kulaklarına sürerler. A'zaları şişer. Ondan sonra vücudundan biraz sarı su akar, ba'dehû şişler iner ve a'zâdan gevşeklik bertaraf olur. (Hind şârihlerin- den Velî Muhammed Ekberâbâdî). Burada "belâdürler"den murâd, esmâ-i ilâ- hiyyedir. Ya'ni Adem ta'lîm-i ilâhî ile esmâ-i Hakk'ın te'sîrât ve hâssiyâtını öğrendikten sonra anladı ki, cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan zâtından bu esmâdan her birinin ahkâmı ve eseri zuhûr edecektir. Bu esmâ belâdürle- rinin kendisine temâsından zekî ve ârif ve çevik oldu; ve şecere-i menhiyye- ye takarrüb etti. Sûrette Adem'in hareketi emr-i teklîfîye muhalif idi. Fakat emr-i irâdîye muvâfik oldu ve hareketi ayn-ı itâat idi. İşte bundan dolayı Adem şecere-i menhiyyeye takarrüb etti ve cenneti iki buğday tânesine sat- tı. Beyt-i Hâce Hafız Şîrâzî (k.s.): “Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmaz isem hayırsız evlâdı olayım”.

2107. Yine onun kavî olan hilminin afyonu hırsızı onun eşyası tarafına ge- tirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2107. Yine onun güçlü hilminin (yumuşak huyluluğunun) afyonu hırsızı onun eşyası tarafına getirdi.

Yüce Allah'ın belâdürleri (belâya düşürenleri) Âdem'i yasak ağaca yaklaşmakta çevik ve açık yasağı yorumlamakta zeki ve ârif yaptığı gibi, yine Yüce Allah'ın güçlü hilminin afyonu, hırsız hükmünde olan şeytanı Âdem'in teslimiyet, itaat ve takva eşyasını çalmak tarafına getirdi. Eğer Hakk'ın hilim perdesi Hakk'ın azamet ve heybetini örtmeye olmasaydı, şeytan asla Âdem'e yaklaşamazdı.

Hak Teâlâ'nın belâdürleri Adem'i şecere-i menhiyyeye takarrubde çevik ve nehy-i sarîhi te'vilde zekî ve ârif yaptığı gibi yine Hak Teâlâ'nın kavî olan hilminin afyonu, hırsız mesâbesinde olan şeytanın Adem'in teslîm ve itâat ve takvâ eşyasını çalmak tarafına getirdi. Eğer hilm-i Hak perdesi azamet ve heybet-i Hakk'ı örtmeye idi şeytan aslâ Adem'e yaklaşamaz idi.

2108. Akıl, "Benim sâkîm sen olmuşsun, elimi tut!" diye onun hilmi tarafına penâh isteyici olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Akıl, "Benim sâkîm sen olmuşsun, elimi tut!" diye onun hilim tarafına sığınma isteğiyle geldi.

Nefis, ilim sâkîsinin döktüğü gaflet şarabından sarhoş olduğu zaman şeytan Âdem'in akıl külahını kapar ve Âdem de teklif emrine aykırı olarak yapacağını yapar. Ayıldıktan sonra Âdem tekrar akıl külahını şeytandan kapıp bu defa aklıyla yine Hakk'ın hilim tarafına yönelir ve sığınarak der ki: "Ey ilâhî hilim, bana gaflet şarabını içiren sen olmuştun. Şimdi de elimi tut, düştüğüm çukurdan beni çıkar!" diye yalvarmaya başlar.

"Affetmekten ve mükâfatlandırmaktan seç! Çünkü adalet ve lütuftan her ne yaparsan burada doğrudur ve her birinde maslahatlar (faydalar) vardır. Çünkü adalette bin lütuf gizlidir. "Ve sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/179) diye Ayaz'a şahın emretmesi. O kimse ki kısas için kerahat (hoşnutsuzluk) duyar, katilin bu bir hayatına bakar. Siyaset korkusu kalesinde korunmuş ve kanının dökülmesinden men edilmiş olacak olan yüz bin hayata bakmaz.

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/179) Yani "Kısasta sizin için hayat vardır" ayet-i kerimesi Bakara suresinde yer alır. Ve bu ayet-i kerimenin anlamının kapsayıcılığı hakkında belagatçılar ve fasih konuşanlar hayrette kalmışlardır ki burada ayrıntısı uzundur. "Kısasta hayat olması" şudur ki, katilin kısas ve idam edilmesini gören caniler korkup niyet ettikleri katilden ve kötü kasttan vazgeçerler. Bu yüzden maktul olacak olanların hayatı kurtulur. Diğer taraftan katiller de katilden vazgeçtikleri için kısastan ve helaktan kurtulur. Onların hayatı da

Nefis ilim sâkîsinin döktüğü gaflet şarâbından sarhoş olduğu vakit şeytan Âdem'in akıl külâhını kapar ve Âdem dahi emr-i teklîfiye muhâlif olarak yapacağını yapar. Ayıldıktan sonra Âdem tekrar akıl külâhını şeytandan kapıp bu def'a aklıyla yine Hakk'ın hilmi tarafına teveccüh ve ilticâ ederek der ki: "Ey hilm-i ilâhî, bana şarâb-ı gafleti içiren sen olmuş idin. Şimdi de elimi tut, düştüğüm çukurdan beni çıkar!" diye niyâza başlar.

"Afvden ve mükâfattan ihtiyâr et! Zîrâ adlden ve lütuftan her ne yapar isen burada doğrudur ve her birisinde maslahatlar vardır. Zîrâ adlde bin lütuf mündericdir. "Ve sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/179) diye Ayaz'a şâhın emretmesi. O kimse ki kısâs için kerâhet tutar, kâtilin bu bir hayâtına nazar eder. Siyâset korkusu kal'asında mahfûz ve kanının dökülmesinden memnû' olacak olan yüz bin hayâta bakmaz

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ (Bakara, 2/179) Ya'ni "Kısasta sizin için hayat vardır" âyet-i kerîmesi sûre-i Bakara'da vâkı'dır. Ve bu âyet-i kerîmenin câmiiyyet-i ma'nâsı hakkında bülagâ ve fusahâ hayrette kalmışlardır ki burada tafsîli uzundur. "Kısasta hayat olması" budur ki, kâtilin kısâs ve i'dâm olunmasını gören cânîler korkup niyet ettikleri katlden ve sû-i kasddan vazgeçerler. Bu yüzden maktûl olacak olanların hayâtı kurtulur. Diğer taraftan kâtiller dahi katlden vazgeçtikleri için kısastan ve helâkten kurtulur. Onların hayâtı dahi

2108. Akıl, "Benim sâkîm sen olmuşsun, elimi tut!" diye onun hilmi tarafına penah isteyici olarak geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2108. Akıl, "Benim sâkîm sen olmuşsun, elimi tut!" diye onun hilim tarafına sığınma isteğiyle geldi.

Nefis, ilim sâkîsinin döktüğü gaflet şarabından sarhoş olduğu zaman, şeytan Âdem'in akıl külahını kapar ve Âdem de teklif emrine aykırı olarak yapacağını yapar. Ayıldıktan sonra Âdem tekrar akıl külahını şeytandan kapıp bu defa aklıyla yine Hakk'ın hilim tarafına yönelir ve sığınarak der ki: “Ey ilâhî hilim, bana gaflet şarabını içiren sen olmuştun. Şimdi de elimi tut, düştüğüm çukurdan beni çıkar!” diye yalvarmaya başlar.

"Aftan ve mükâfattan seç! Çünkü adalet ve lütuftan her ne yaparsan burada doğrudur ve her birinde maslahatlar (faydalar) vardır. Çünkü adalette bin lütuf gizlidir. "Ve sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/179) diye Ayaz'a şahın emretmesi. O kimse ki kısas için kerahat (hoşlanmama) duyar, katilin bu bir hayatına bakar. Siyaset korkusu kalesinde korunmuş ve kanının dökülmesinden men edilmiş olacak olan yüz bin hayata bakmaz.

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةُ )Bakara, 2/179) Yani "Kısasta sizin için hayat vardır" âyet-i kerîmesi Bakara sûresinde yer almaktadır. Ve bu âyet-i kerîmenin anlamının kapsamlılığı hakkında belagat sahipleri ve fasih konuşanlar hayrette kalmışlardır ki burada ayrıntısı uzundur. "Kısasta hayat olması" şudur ki, katilin kısas ve idam edilmesini gören caniler korkup niyet ettikleri cinayetten ve kötü kasttan vazgeçerler. Bu yüzden öldürülecek olanların hayatı kurtulur. Diğer taraftan katiller de cinayetten vazgeçtikleri için kısastan ve helaktan kurtulur. Onların hayatı da korunmuş kalır. Buna göre kısasın kötü olduğunu iddia edenlerin bakış açısı kısadır. Onlar ancak katilin kısastaki bir hayatına bakarlar ve bu bir hayatı savunmak için gerekli sebepleri ileri sürerler. Nitekim Fransız edebiyatçılarından Victor Hugo'nun Bir Mahkûmun Son Günü başlığı altında yazdığı eser bu kısa bakış açısıyla yazılmış ve ona göre savunulmuştur.

Nefis ilim sâkîsinin döktüğü gaflet şarabından sarhoş olduğu vakit şeytan Adem'in akıl külâhını kapar ve Adem dahi emr-i teklîfîye muhâlif olarak yapacağını yapar. Ayıldıktan sonra Adem tekrar akıl külâhını şeytandan kapıp bu def'a aklıyla yine Hakk'ın hilmi tarafına teveccüh ve ilticâ ederek der ki: “Ey hilm-i ilâhî, bana şarâb-ı gafleti içiren sen olmuş idin. Şimdi de elimi tut, düştüğüm çukurdan beni çıkar!" diye niyâza başlar.

"Afvden ve mükâfattan ihtiyâr et! Zîrâ adlden ve lütuftan her ne yapar isen burada doğrudur ve her birisinde maslahatlar vardır. Zîrâ adlde bin lütuf münderiçdir. "Ve sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara, 2/179) diye Ayaz'a şâhın emretmesi. O kimse ki kısâs için kerâhet tutar, kātilin bu bir hayatına nazar eder. Siyaset korkusu kal'asında mahfûz ve kanının dökülmesinden memnû' olacak olan yüz bin hayâta bakmaz

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةُ )Bakara, 2/179) Ya'ni "Kısasta sizin için hayat vardır" âyet-i kerîmesi sûre-i Bakara'da vâki'dir. Ve bu âyet-i kerîmenin câmiiyyet-i ma'nâsı hakkında bülağa ve fusahâ hayrette kalmışlardır ki burada tafsîli uzundur. "Kısasta hayat olması" budur ki, kātilin kısâs ve i'dâm olunmasını gören cânîler korkup niyet ettikleri katlden ve sû-i kasddan vazgeçerler. Bu yüzden maktûl olacak olanların hayatı kurtulur. Diğer taraftan kātiller dahi katlden vazgeçtikleri için kısastan ve helâkten kurtulur. Onların hayâtı dahi mahfûz kalır. Binâenaleyh kısâsın fenâ olduğunu iddiâ edenlerin nazarı kısadır. Onlar ancak kâtilin kısasta bir hayâtına nazar ederler ve bu bir hayâtı müdâfaa için esbâb-ı mûcibe dermeyân ederler. Nitekim Fransız üdebâsından Victor Hugo'nun Bir Mahkûmun Son Günü unvânı altında yazdığı eser bu kısa bakış ile yazılmış ve ona göre müdâfaa edilmiştir.

2109. "Ey Ayaz, ey yüz ihtirazlı olan pâk Ayaz, mücrimlerin arasında hükmet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. "Ey Ayaz, ey yüz ihtirazlı olan pâk Ayaz, mücrimlerin arasında hükmet!"

Bu beyit, görünen anlamıyla Sultan Mahmûd-ı Gaznevî tarafından Ayaz'a hitaben söylenmiştir. Fakat bâtınî anlamıyla Yüce Allah tarafından, sadece kul olan insân-ı kâmile hitaptır. Nasıl ki yukarıda açıklandı. "İhtiraz", perhiz etmek ve kendini musibetlerden ve eksikliklerden korumak demektir.

Bu beyit zâhirde Sultan Mahmûd-ı Gaznevî tarafından Ayaz'a hitâben vâki'dir. Fakat bâtında Hak tarafından abd-i mahz olan insân-ı kâmile hitâbdır. Nitekim yukarılarda îzâh olundu. "İhtirâz", perhîz etmek ve kendini mesâib ve nekâisdan gözetmek demektir.

2110. "Eğer seni amelde iki yüz kerre kaynatsam, senin kaynamanın köpüğünde bir hîle bulmam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. "Eğer seni amelde iki yüz kere kaynatsam, senin kaynamanın köpüğünde bir hile bulmam."

Yani, Yüce Allah, sadece kul olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hitaben şöyle buyurur: "Seni lütuf ve kahır tecellilerim içinde birçok defa kaynatsam ve imtihan etsem, senin kaynamanın köpüğü olan hallerinde, sözlerinde ve fiillerinde hiçbir nefsanî hile bulmam."

Ya'ni, Hak Teâlâ abd-i mahz olan insân-ı kâmile hitâben buyurur ki: "Seni tecelliyât-ı latîfem ve kahriyyem içinde birçok def'alar kaynatsam ve imtihan etsem, senin kaynamanın köpüğü olan ahvâl ve akvâl ve ef'âlinde hiçbir hîle-i nefsânî bulmam."

2111. "Sayısız bir halk imtihan cihetinden utanıcıdır. İmtiḥanlar cümleten senden utangandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. "Sayısız bir halk imtihan yönünden utanıcıdır. İmtihanlar toptan senden utanmıştır."

"Mertlik davasında bulunan sayısız bir halkı bir şekilde imtihan ettim. Hepsi bu imtihanların neticesinde utandılar ve mertlik davasının hayallerden ibaret olduğunu anladılar. Seni her türlü imtihan ettim. Mertçe hepsine göğüs gerdin. Bu sebeple imtihanlar senden utandılar." Nasıl ki, aslen sadece kul ve insân-ı kâmil olan kâinatın Efendisi (s.a.v.) hakkında Necm suresinde مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm, 53/17) yani "O kâinatın özünün gözü asla Allah'tan başkasına kaymadı ve haddini aşıp azgınlık etmedi" buyrulur. O hazretin kâmil vârisleri de bu meşrep (manevî yol) üzerinedir. Mevlânâ (r.a.) efendimiz hazretleri de onlardan birisidir. korunmuş kalır. Bu sebeple kısasın kötü olduğunu iddia edenlerin bakış açısı kısadır. Onlar ancak katilin kısasta bir hayatına bakarlar ve bu bir hayatı savunmak için geçerli sebepler ileri sürerler. Nasıl ki, Fransız edebiyatçılarından Victor Hugo'nun Bir Mahkûmun Son Günü başlığı altında yazdığı eser bu kısa bakış açısıyla yazılmış ve ona göre savunulmuştur.

“Mertlik da'vâsında bulunan sayısız bir halkı bir sûretle imtihan ettim. Hepsi bu imtihanların netîcesinde utandılar ve mertlik da'vâsının hayâllerinden ibâret olduğunu anladılar. Seni her türlü imtihan ettim. Mertçe hepsine göğüs gerdin. Binâenaleyh imtihanlar senden utandılar.” Nitekim bil'asâle abd-i mahz ve insân-ı kâmil olan Server-i kâinât Efendimiz hakkında Ve'nnecm sûresinde مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'ni “O zübde-i kâinâtın gözü aslâ mâsivâ tarafına kaymadı ve haddini tecâvüz edip tuğyân etmedi” buyrulur. O hazretin vâris-i kâmilleri dahi bu meşreb üzerinedir. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz hazretleri dahi onlardan birisidir. mahfûz kalır. Binâenaleyh kısâsın fenâ olduğunu iddia edenlerin nazarı kısadır. Onlar ancak kātilin kısasta bir hayatına nazar ederler ve bu bir hayatı müdafaa için esbâb-ı mûcibe dermeyân ederler. Nitekim Fransız üdebâsından Victor Hugo'nun Bir Mahkûmun Son Günü unvânı altında yazdığı eser bu kısa bakış ile yazılmış ve ona göre müdafaa edilmiştir.

2109. "Ey Ayaz, ey yüz ihtirazlı olan pâk Ayaz, mücrimlerin arasında hükmet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2109. "Ey Ayaz, ey yüz ihtirazlı olan pâk Ayaz, mücrimlerin arasında hükmet!"

Bu beyit, görünen anlamıyla Sultan Mahmud-ı Gaznevî tarafından Ayaz'a hitaben söylenmiştir. Fakat bâtınî anlamıyla, Hak tarafından, tamamen kul olan insân-ı kâmile hitaptır. Nasıl ki yukarıda açıklanmıştı. "İhtiraz", perhiz etmek ve kendini musibetlerden ve eksikliklerden korumak demektir.

Bu beyit zâhirde Sultan Mahmûd-1 Gaznevî tarafından Ayaz'a hitâben vâki'dir. Fakat bâtında Hak tarafından abd-i mahz olan insân-ı kâmile hitâbdır. Nitekim yukarılarda îzâh olundu. "İhtirâz", perhîz etmek ve kendini mesâib ve nekāısdan gözetmek demektir.

2110. "Eğer seni amelde iki yüz kerre kaynatsam, senin kaynamanın köpüğünde bir hile bulmam."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2110. "Eğer seni amelde iki yüz kere kaynatsam, senin kaynamanın köpüğünde bir hile bulmam."

Yani, Yüce Allah, sadece kul olan insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hitaben buyurur ki: "Seni lütuf ve kahır tecellilerim içinde birçok defalar kaynatsam ve imtihan etsem, senin kaynamanın köpüğü olan hâl, söz ve fiillerinde hiçbir nefsanî hile bulmam."

Ya'ni, Hak Teâlâ abd-i mahz olan insân-ı kâmile hitâben buyurur ki: "Seni tecelliyât-ı latîfem ve kahriyyem içinde birçok def'alar kaynatsam ve imtihan etsem, senin kaynamanın köpüğü olan ahvâl ve akvâl ve ef'âlinde hiçbir hîle-i nefsânî bulmam."

2111. "Sayısız bir halk imtihan cihetinden utanıcıdır. İmtihanlar cümleten senden utangandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2111. "Sayısız bir halk imtihan yönünden utanıcıdır. İmtihanlar tamamen senden utangaçtır."

Mertlik iddiasında bulunan sayısız bir halkı bir şekilde imtihan ettim. Hepsi bu imtihanların sonucunda utandılar ve mertlik iddiasının hayallerden ibaret olduğunu anladılar. Seni her türlü imtihan ettim. Mertçe hepsine göğüs gerdin. Bu sebeple imtihanlar senden utandılar. Nitekim aslen sadece kul ve insân-ı kâmil olan kâinatın Efendisi (s.a.v.) hakkında Necm Suresi'nde "Göz ne kaydı ne de haddi aştı" (Necm, 53/17) yani "O kâinatın özünün gözü asla Allah'tan başkasına kaymadı ve haddini aşıp azgınlık etmedi" buyrulur. O hazretin kâmil vârisleri de bu meşrep (manevî yol, anlayış) üzerinedir. Mevlânâ (r.a.) hazretleri de onlardan birisidir.

"Mertlik da'vâsında bulunan sayısız bir halkı bir süretle imtihan ettim. Hepsi bu imtihanların neticesinde utandılar ve mertlik da'vâsının hayallerinden ibaret olduğunu anladılar. Seni her türlü imtihan ettim. Mertçe hepsine göğüs gerdin. Binâenaleyh imtihanlar senden utandılar." Nitekim bil'asâle abd-i mahz ve insân-ı kâmil olan Server-i kâinât Efendimiz hakkında Ve'n-necm sûresinde مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm, 53/17) ya'ni "O zübde-i kâinâtın gözü aslā mâsivâ tarafına kaymadı ve haddini tecavüz edip tuğyân etmedi" buyrulur. O hazretin vâris-i kâmilleri dahi bu meşreb üzerinedir. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz hazretleri dahi onlardan birisidir.

2112. Dipsiz deryadır, yalnız ilim değildir; dağ, yüz dağdır, bu ise hilim değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Dipsiz deryadır, yalnız ilim değildir; dağ, yüz dağdır, bu ise hilim değildir.

Sadece kul olan insân-ı kâmil, yalnız "Alim" ism-i şerîfinin tecelli ettiği yer değildir. Bu sebeple sadece ilim ile ayrıcalıklı değildir. Esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) tümüne mazhar olması sebebiyle, dibi bulunmayan ilâhî sıfatlar deryasıdır ve sonu olmayan ilâhî isimlerin tecelli yeridir. Bu sebeple o bir dağdır, fakat birçok sağlam dağın birleşmesinden meydana gelen bir dağdır. Ondaki hilim (yumuşak huyluluk), halkın anladığı hilim değildir. Nasıl ki IV. cildin 783 numarasına denk gelen beyt-i şerîfte: ["İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!"] buyrulmuş idi. Bilinmeli ki bu beyt-i şerîfte, Uhud gazvesinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek dişleri düşman okunun etkisiyle kırıldığı zaman, ashâb-ı kirâm çok üzüldüler. "Düşmanlar aleyhine duâ et yâ Resûlallah!" dediler. O âlemlerin Efendisi buyurdular ki: اني لم ابعث لعاناً ولكنى بعثت داعيا ورحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Yani "Ben lânet edici olarak gönderilmedim ve lâkin Hakk'a davet edici ve rahmet olarak gönderildim. Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!" İşte bu savaşta, ilâhî kahrın tecellisiyle ilâhî imtihana maruz kalan kâinatın Efendisi'nden, bu ıstırap hâli içinde dahi kıl ucu kadar nefsânî bir sıfat ortaya çıkmadı da ilâhî hilmin eseri ortaya çıktı.

Abd-i mahz olan insân-ı kâmil yalnız "Alim" ism-i şerîfinin mazharı değildir. Binâenaleyh mücerred ilm ile mümtâz değildir. Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti hasebiyle dibi bulunmayan sıfat-ı ilâhiyye deryasıdır ve nihâyeti olmayan esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Binâenaleyh o bir dağdır fakat birçok muhkem olan dağların ittihâdından hâsıl olan bir dağdır. Ondaki hilim halkın anladığı hilim değildir. Nitekim IV. cildin 783 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde: ["İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!"] buyrulmuş idi. Ma'lûmdur ki bu beyt-i şerîfde Uhud gazâsında Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek dişleri düşman okunun te'sîriyle kırıldığı vakit ashâb-ı kirâm çok mahzûn oldular. "Düşmanlar aleyhine duâ et yâ Resûlallah!" dediler. O Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: اني لم ابعث لعاناً ولكنى بعثت داعيا ورحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Ya'ni "Ben la'net edici olarak gönderilmedim ve lâkin Hakk'a da'vet edici ve rahmet olarak gönderildim. Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet eyle, onlar bilmiyorlar!" İşte bu harbde tecellî-i kahri ile imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kalan Server-i kâinât Efendimiz'den bu hâl-i ıztırâb içinde dahi kıl ucu kadar nefsânî bir sıfat zâhir olmadı da hilm-i ilâhînin eseri zâhir oldu.

2113. Dedi: "Ben bilirim ki bu senin ihsânındır; ve yoksa ben o çarık ve kürküm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Dedi: "Ben bilirim ki bu senin ihsanındır; ve yoksa ben o çarık ve kürküm."

Şahın bu hitaplarına cevaben Ayaz ve halis kul dedi: "Sultanım, ben bilirim ki, bu bende olan, saydığınız faziletler ve ilim ve hilim ancak sizin ihsanınızdır. Yoksa ben o çarık ve kürküm; ve benim izafî varlığım zelil ve hakir olan bir avuç topraktır."

Şahın bu hitâblarına cevâben Ayaz ve abd-i mahz dedi: "Sultânım, ben bilirim ki, bu bende olan ta'dâd buyurduğun fezâil ve ilim ve hilm ancak senin ihsânındır. Yoksa ben o çarık ve kürküm; ve benim vücûd-ı izâfîm zelîl ve hakîr olan bir avuç topraktır."

2114. Bunun için peygamber bunu şerh yaptı. "Her kim kendini tanıdı, Halık'ı tanıdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Bunun için peygamber bunu açıkladı. "Her kim kendini tanıdı, Yaratıcı'yı tanıdı."

Bu şerefli beyit Hz. Pîr efendimizin irşadıdır (doğru yolu göstermesidir). Yani, yukarıdaki anlamın ortaya konulması için Hz. Peygamber Efendimiz "من عرف نفسه فقد عرف ربه" yani "Kendi nefsini tanıyan muhakkak Rabbini tanıdı" buyurdu. Ve kul kendini zilletle tanıdı-

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimizin irşadıdır. Ya'ni, yukarıdaki ma'nânın izhârı için Hz. Peygamber Efendimiz من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni "Kendi nefsini tanıyan muhakkak Rabbini tanıdı" buyurdu. Ve abd kendini zilletle tanıdı-

2112. Dipsiz deryadır, yalnız ilim değildir; dağ, yüz dağdır, bu ise hilim değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2112. Dipsiz deryadır, yalnız ilim değildir; dağ, yüz dağdır, bu ise hilim değildir.

Sadece kul olan insân-ı kâmil, yalnız "Âlim" ism-i şerîfinin mazharı (tecelli ettiği yer) değildir. Bu sebeple sadece ilim ile ayrıcalıklı değildir. Cem'iyyet-i esmâiyyeye (Allah'ın tüm isimlerinin kendisinde toplanması) mazhariyeti sebebiyle, dibi bulunmayan ilahi sıfat deryasıdır ve sonu olmayan ilahi isimlerin tecelli yeridir. Bu sebeple o bir dağdır, fakat birçok sağlam dağın birleşmesinden meydana gelen bir dağdır. Ondaki hilim (yumuşak huyluluk), halkın anladığı hilim değildir. Nitekim IV. cildin 783 numarasına denk gelen şerefli beyitte: ای دو صد بلقیس حلمت را زبون که اهد قومی انهم لا يعلمون ["İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!"] buyrulmuş idi. Bilinmeli ki bu şerefli beyitte, Uhud gazvesinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek dişleri düşman okunun etkisiyle kırıldığı vakit, saygıdeğer sahabeler çok üzüldüler. "Düşmanlar aleyhine dua et ya Resûlallah!" dediler. O âlemlerin Efendisi buyurdular ki: اني لم ابعث لعاناً ولكنى بعثت داعيا ورحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Yani "Ben lanet edici olarak gönderilmedim ve lakin Hakk'a davet edici ve rahmet olarak gönderildim. Ey benim Allah'ım, kavmime hidayet eyle, onlar bilmiyorlar!" İşte bu savaşta, ilahi kahrın tecellisiyle ilahi imtihana maruz kalan kâinatın Efendisi'nden, bu ıstırap hali içinde dahi kıl ucu kadar nefsanî bir sıfat ortaya çıkmadı da ilahi hilmin eseri ortaya çıktı.

Abd-i mahz olan insân-ı kâmil yalnız "Âlim" ism-i şerîfinin mazharı değildir. Binâenaleyh mücerred ilm ile mümtâz değildir. Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti hasebiyle dibi bulunmayan sıfat-ı ilâhiyye deryasıdır ve nihâyeti olmayan esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Binâenaleyh o bir dağdır fakat birçok muhkem olan dağların ittihâdından hâsıl olan bir dağdır. Ondaki hilim halkın anladığı hilim değildir. Nitekim IV. cildin 783 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde: ای دو صد بلقیس حلمت را زبون که اهد قومی انهم لا يعلمون ["İki yüz Belkîs senin hilminin zebûnudur, ey "Kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar!" diyen!"] buyrulmuş idi. Ma'lûmdur ki bu beyt-i şerîfde Uhud gazâsında Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek dişleri düşman okunun te'sîriyle kırıldığı vakit ashâb-ı kirâm çok mahzûn oldular. "Düşmanlar aleyhine duâ et yâ Resûlallah!" dediler. O Server-i âlem Efendimiz buyurdular ki: اني لم ابعث لعاناً ولكنى بعثت داعيا ورحمة اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Ya'ni "Ben la'net edici olarak gönderilmedim ve lâkin Hakk'a da'vet edici ve rahmet olarak gönderildim. Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet eyle, onlar bilmiyorlar!" İşte bu harbde tecellî-i kahrî ile imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kalan Server-i kâinât Efendimiz'den bu hâl-i ıztırâb içinde dahi kıl ucu kadar nefsânî bir sıfat zâhir olmadı da hilm-i ilâhînin eseri zâhir oldu.

2113. Dedi: "Ben bilirim ki bu senin ihsânındır; ve yoksa ben o çarık ve kür-küm."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2113. Dedi: "Ben bilirim ki bu senin ihsanındır; ve yoksa ben o çarık ve kürküm."

Şahın bu sözlerine karşılık Ayaz, o sadece kul olan kişi dedi: "Sultanım, ben bilirim ki, bende bulunan ve sayıp döktüğün bu faziletler, ilim ve hilim ancak senin ihsanındır. Yoksa ben o çarık ve kürküm; ve benim izafî varlığım zelil ve hakir olan bir avuç topraktır."

Şahın bu hitâblarına cevâben Ayaz ve abd-i mahz dedi: "Sultânım, ben bilirim ki, bu bende olan ta'dâd buyurduğun fezâil ve ilim ve hilm ancak senin ihsânındır. Yoksa ben o çarık ve kürküm; ve benim vücûd-ı izâfîm zelîl ve hakîr olan bir avuç topraktır."

2114. Bunun için peygamber bunu şerh yaptı. "Her kim kendini tanıdı, Ha-lık'ı tanıdı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2114. Bunun için peygamber bunu açıkladı: "Her kim kendini tanıdıysa, Yaratan'ı tanıdı."

Bu şerefli beyit, Hz. Pîr efendimizin irşadıdır (doğru yolu göstermesidir). Yani, yukarıdaki anlamın ortaya çıkması için Hz. Peygamber Efendimiz "Kendi nefsini tanıyan muhakkak Rabbini tanıdı" buyurdu. Ve kul, kendini zilletle (aşağılık ve acizlikle) tanıdığı zaman, nazarında (bakışında) Hakk'ın azameti (büyüklüğü) ve kibriya sıfatı (ululuğu) ortaya çıkacağını açıkladı. Bu şerefli hadisin açıklaması hakkında araştırmacıların birçok beyanı (açıklaması) vardır. Örneğin, Şeyh-i Ekber hazretleri bu şerefli hadis hakkında müstakil (bağımsız) bir risale (küçük kitap) yazmıştır. Buna Risâle-i Ahadiyye (Birlik Risalesi) de derler.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimizin irşadıdır. Ya'ni, yukarıdaki ma'nânın izhârı için Hz. Peygamber Efendimiz من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni "Kendi nefsi-ni tanıyan muhakkak Rabbini tanıdı" buyurdu. Ve abd kendini zilletle tanıdı- ğı vakit nazarında Hakk'ın azameti ve sıfat-ı kibriyâsı zâhir olacağını şerh eyledi. Bu hadîs-i şerîfin şerhi hakkında muhakkıkların birçok beyânâtı vardır. Ezcümle cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu hadîs-i şerîf hakkında müstakil bir risâle yazmıştır. Buna Risâle-i Ahadiyye* dahi derler.

2115. Senin çarığın nutfedir ve kanın kürktür. Ey efendi, bu bâkî O'nun ihsânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Senin çarığın nutfedir ve kanın kürktür. Ey efendi, bu kalıcı olan O'nun ihsanıdır.

Bu şerefli beyitte, Târık Suresi'nde bulunan "فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ" (Târık, 86/5-6) yani "İnsan neyden yaratıldığına baksın ki, atılan bir sudan, nutfeden yaratıldı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Çarık, yürümek ve gezmek için kullanılan bir araçtır. İnsan bedeni de, mülk âlemini gezip seyretmek için giyindiği bir çarık gibidir. Ve kürk, sıcaklığı korumak için kullanılır. Aynı şekilde kan da bedende doğuştan gelen sıcaklığı meydana getirir. Bu münasebetle nutfe çarığa ve kan kürke benzetilmiştir. Bunlar hayvanlığın gereğidir. Bu çarığa ve kürke eklenen insani faziletler (üstün özellikler) Hakk'ın bağışı ve ihsanıdır. Nitekim ayet-i kerimede "مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ" (Nisâ, 4/79) yani "Sana iyilikten isabet eden şey Yüce Allah tarafındandır" buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Târık'ta olan فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ (Târık, 86/5-6) ya'ni “İnsan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin ki, mâ-i dâfıkdan, nutfeden halk olundu” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Çarık, yürümek ve gezmek için kullanılan bir âlettir. Cism-i beşer dahi, âlem-i mülkü gezip temâşâ etmek için giyindiği bir çarık mesâbesindedir. Ve kürk muhâfaza-i harâret için kullanılır. Kezâlik kan dahi cisimde harâret-i garîziyye tevlîd eder. Bu münâsebetle nutfe çarığa ve kan kürke teşbîh buyrulmuştur. Bunlar hayvâniyetin îcâbıdır. Bu çarık ve kürke munzam olan fazâil-i insâniyye Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır. Nitekim âyet-i kerîmede مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) ya'ni “Sana iyilikten isâbet eden şey Allah Teâlâ cânibindendir” buyrulur.

2116. Onun için vermiştir, tâ ki başkasını isteyesin. Sen deme ki, O'nun bu kadardan başkası yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Onun için vermiştir, tâ ki başkasını isteyesin. Sen deme ki, O'nun bu kadardan başkası yoktur.

Yüce Allah, bu çarığa ve kürke eklenmiş olan insânî faziletleri, bunlardan daha başkasını ve ilerisini istemen için verdi. Bu sebeple sen deme ki, ilâhî ihsan bu bana verilmiş olan kadardır, bunlardan başkası ve ilerisi yoktur.

Bu çarığa ve kürke munzam olan fezâil-i insâniyyeyi Hak Teâlâ hazretleri bunlardan daha başkasını ve ilerisini istemen için verdi. Binâenaleyh sen deme ki ihsân-ı ilâhî bu bana verilmiş olan kadardır, bunlardan başkası ve ilerisi yoktur.

2117. Bostanın nahlini ve dahlini bilmen için bahçıvan ondan dolayı birkaç elma gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Bahçenin ağacını ve gelirini bilmen için bahçıvan ondan dolayı birkaç elma gösterir.

"Nahl", hurma ağacıdır. Burada mutlak ağaçtan kinayedir (bir sözü gerçek anlamının dışında başka bir anlamda kullanma sanatı). "Dahl", harcın karşılığı olan gelir anlamındadır. Yani, bahçıvan birkaç elma gösterir, sen o vakit nazarında Hakk'ın azameti ve sıfat-ı kibriyâsı (Allah'ın büyüklük sıfatı) zahir olacağını (ortaya çıkacağını) açıkladı. Bu hadis-i şerifin şerhi (açıklaması) hakkında muhakkiklerin (gerçekleri araştıran âlimlerin) birçok beyanları (açıklamaları) vardır. Örneğin Cenab-ı Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) hazretleri bu hadis-i şerif hakkında müstakil (bağımsız) bir risale (küçük kitap) yazmıştır. Buna Risale-i Ahadiyye* de derler.

“Nahl”, hurma ağacıdır. Burada mutlak ağaçtan kinâyedir. “Dahl”, harcın mukâbili olan îrâd ma'nâsınadır. Ya'ni, bahçıvan birkaç elma gösterir, sen ğı vakit nazarında Hakk'ın azameti ve sıfat-ı kibriyâsı zahir olacağını şerh eyledi. Bu hadis-i şerîfin şerhi hakkında muhakkıkların birçok beyânâtı vardır. Ezcümle cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu hadis-i şerîf hakkında müstakil bir risâle yazmıştır. Buna Risale-i Ahadiyye* dahi derler.

2115. Senin çarığın nutfedir ve kanın kürktür. Ey efendi, bu bâkî O'nun ihsânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2115. Senin çarığın nutfedir ve kanın kürktür. Ey efendi, bu kalıcı olan O'nun ihsanıdır.

Bu şerefli beyitte, Tarık Suresi'ndeki "İnsan neyden yaratıldığına baksın ki, atılan bir sudan, nutfeden yaratıldı" (Tarık, 86/5-6) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Çarık, yürümek ve gezmek için kullanılan bir araçtır. İnsan bedeni de, mülk âlemini gezip seyretmek için giyilen bir çarık gibidir. Kürk ise sıcaklığı korumak için kullanılır. Aynı şekilde kan da bedende doğal sıcaklık meydana getirir. Bu münasebetle nutfe çarığa ve kan kürke benzetilmiştir. Bunlar hayvanlık gereğidir. Bu çarığa ve kürke eklenen insani faziletler Hakk'ın bağışı ve ihsanıdır. Nitekim ayet-i kerimede "Sana iyilikten isabet eden şey Yüce Allah tarafındandır" (Nisa, 4/79) buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Târık'ta olan فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ خُلِقَ مِن مَّاء دافق (Târık, 86/5-6) ya'ni "İnsan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin ki, mâ-i dâfikdan, nutfeden halk olundu" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Çarık, yürümek ve gezmek için kullanılan bir âlettir. Cism-i beşer dahi, âlem-i mülkü gezip temâşâ etmek için giyindiği bir çarık mesâbesindedir. Ve kürk muhafaza-i harâret için kullanılır. Kezâlik kan dahi cisimde harâret-i garîziyye tevlîd eder. Bu münasebetle nutfe çarığa ve kan kürke teşbîh buyrulmuştur. Bunlar hayvâniyetin îcâbıdır. Bu çarık ve kürke munzam olan fazâil-i insâniyye Hakk'ın atâsı ve ihsânıdır. Nitekim âyet-i kerîmede مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةَ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) ya'ni "Sana iyilikten isabet eden şey Allah Teâlâ cânibindendir" buyrulur.

2116. Onun için vermiştir, tâ ki başkasını isteyesin. Sen deme ki, O'nun bu kadardan başkası yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2116. Onun için vermiştir, tâ ki başkasını isteyesin. Sen deme ki, O'nun bu kadardan başkası yoktur.

Yüce Allah, bu çarığa ve kürke eklenmiş olan insânî faziletleri, bunlardan daha başkasını ve ilerisini istemen için verdi. Bu sebeple sen deme ki, ilâhî ihsan bu bana verilmiş olan kadardır, bunlardan başkası ve ilerisi yoktur.

Bu çarığa ve kürke munzam olan fezâil-i insâniyyeyi Hak Teâlâ hazretleri bunlardan daha başkasını ve ilerisini istemen için verdi. Binâenaleyh sen deme ki ihsân-ı ilâhî bu bana verilmiş olan kadardır, bunlardan başkası ve ilerisi yoktur.

2117. Bostanın nahlini ve dahlini bilmen için bahçıvan ondan dolayı birkaç elma gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2117. Bahçenin ağacını ve gelirini bilmen için bahçıvan ondan dolayı birkaç elma gösterir.

"Nahl", hurma ağacıdır. Burada mutlak ağaçtan kinayedir (dolaylı anlatım). "Dahl", harcamanın karşılığı olan gelir anlamındadır. Yani, bahçıvan birkaç elma gösterir, sen bundan anlarsın ki, bahçede elma ağaçları vardır ve bahçenin bu tür ürünleri ve gelirleri vardır.

“Nahl”, hurma ağacıdır. Burada mutlak ağaçtan kinâyedir. “Dahl”, harcın mukābili olan îrâd ma'nâsınadır. Ya'ni, bahçıvan birkaç elma gösterir, sen bundan anlarsın ki, bostanda elma ağaçları vardır ve bostanın bu nevi' mahsûlâtı ve vâridâtı vardır.

2118. Buğday avucunu haryâra ondan dolayı verir, ta ki anbarın buğdayını bilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Buğdayı avucunu haryâra ondan dolayı verir, ta ki ambarın buğdayını bilsin!

"Haryâr", eşeğin yemini veren ve palanını koyan ve yükünü yükleten kimse demektir. Yani, zahireci eşeğe bakan kimseye buğdayı avuç ile gösterir. Bu bir örnektir. Bu örnek, ambarda bu nevi buğdaydan çok olduğunu, o buğdayı alacak olan haryârın bilmesi içindir.

"Haryâr", eşeğin yemîni veren ve palanını koyan ve yükünü yükleten kimse demektir. Ya'ni, zahîreci eşeğe bakan kimseye buğdayı avuç ile gösterir. Bu bir numûnedir. Bu numûneyi anbarda bu nevi' buğdaydan çok olduğunu, o buğday alacak olan haryârın bilmesi içindir.

2119. Üstâd ondan dolayı bir nüktenin şerhini söyler, tâ ki onun ilmini müstezâd bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Üstâd, ondan dolayı bir nüktenin açıklamasını yapar ki, sen onun ilmini artmış bilesin.

Yani, herhangi bir ilmin öğretmeni ve üstâdı, öğrencisine o ilimdeki bir inceliği açıklar. Sen onun bu açıklamasından, o üstâdın o ilimde bilgisinin fazla olduğunu anlarsın.

Ya'ni, herhangi bir ilmin muallimi ve üstâdı talebesine o ilimdeki bir nükteyi şerh eder. Sen onun bu şerhinden o üstâdın o ilimde ma'lûmâtı ziyâde olduğunu bilirsin.

2120. Ve eğer "O muhakkak ancak budur," dersen, sakaldan çöp gibi seni uzağa atar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Ve eğer "O muhakkak ancak budur," dersen, sakaldan çöp gibi seni uzağa atar.

Ey Hakk yolcusu, eğer sen o ince meselenin açıklamasını hocanın ilminin hepsi sayıp onun bildiği bilgiler ancak bu kadardır, dersen, o öğretmen sakalına düşen bir çöp gibi seni ders halkasından silkip uzağa atar. Çünkü sende düşünce sınırlılığı görüp "Bu kabiliyetsiz öğrenci için boşuna yorulmaya gerek yoktur" der.

Ey tâlib, eğer sen o nüktenin şerhini üstâdın ilminin hepsi addedip onun bildiği ma'lûmât ancak bu kadardır, dersen, o muallim sakalına düşen bir çöp gibi seni halka-i tedrîsinden silkip uzağa atar. Zîrâ sende mahdûdiyet-i fikr görüp "Bu isti'dâdsız talebe için beyhûde yorulmağa hâcet yoktur" der.

2121. "Ey Ayaz, gel şimdi bunlara adl ver! Cihanda acib olan adle temel koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. "Ey Ayaz, gel şimdi bunlara adalet ver! Dünyada şaşılacak olan adalete temel koy!"

"Ey sadece kul olan, gel şimdi senin hakkında kötü zan besleyip haddi aşanlara karşı adaleti uygula ve onlara hak ettikleri muameleyi yap! Öyle bir adalet olsun ki dünyada bu adaleti görenler şaşırsınlar ve böyle şaşılacak bir adaletin temelini kur!"

"Ey abd-i mahz, gel şimdi senin hakkında sû-i zan edip tecavüz edenlere karşı adli icrâ et, ve onlara müstahak oldukları muâmeleyi yap! Öyle bir adl olsun ki cihânda bu adli görenler taaccüb etsinler; ve böyle bir acîb olan adlin temelini kur!"

2122. "Senin mücrimlerin öldürülmeye müstahaktırlar. Tama'dan nâşî senin afv ve hilmine teveccüh eyliyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. "Senin suçluların öldürülmeyi hak etmişlerdir. Açgözlülükten dolayı senin affına ve yumuşak huyluluğuna yöneliyorlar."

Bundan anlarsın ki, bostanda elma ağaçları vardır ve bostanın bu tür ürünleri ve gelirleri vardır.

bundan anlarsın ki, bostanda elma ağaçları vardır ve bostanın bu nevi' mahsûlâtı ve vâridâtı vardır.

2118. Buğday avucunu haryâra ondan dolayı verir, ta ki anbarın buğdayını bilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2118. Buğdayı avucunu haryâra ondan dolayı verir, ta ki ambarın buğdayını bilsin!

"Haryâr", eşeğin yemini veren ve palanını koyan ve yükünü yükleten kimse demektir. Yani, zahireci eşeğe bakan kimseye buğdayı avuç ile gösterir. Bu bir örnektir. Bu örnek, ambarda bu nevi buğdaydan çok olduğunu, o buğdayı alacak olan haryârın bilmesi içindir.

"Haryâr", eşeğin yemîni veren ve palanını koyan ve yükünü yükleten kimse demektir. Ya'ni, zahîreci eşeğe bakan kimseye buğdayı avuç ile gösterir. Bu bir numûnedir. Bu numûneyi anbarda bu nevi' buğdaydan çok olduğunu, o buğday alacak olan haryârın bilmesi içindir.

2119. Üstâd ondan dolayı bir nüktenin şerhini söyler, tâ ki onun ilmini müstezâd bilesin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2119. Üstâd, ondan dolayı bir nüktenin açıklamasını yapar ki, sen onun ilmini artmış bilesin.

Yani, herhangi bir ilmin öğretmeni ve üstâdı, öğrencisine o ilimdeki bir inceliği açıklar. Sen onun bu açıklamasından, o üstâdın o ilimde bilgisinin fazla olduğunu anlarsın.

Ya'ni, herhangi bir ilmin muallimi ve üstâdı talebesine o ilimdeki bir nükteyi şerh eder. Sen onun bu şerhinden o üstâdın o ilimde ma'lûmâtı ziyâde olduğunu bilirsin.

2120. Ve eğer "O muhakkak ancak budur," dersen, sakaldan çöp gibi seni uzağa atar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2120. Ve eğer "O muhakkak ancak budur," dersen, sakaldan çöp gibi seni uzağa atar.

Ey Hakk yolcusu, eğer sen o ince meselenin açıklamasını hocanın ilminin hepsi sayıp onun bildiği bilgiler ancak bu kadardır, dersen, o öğretmen sakalına düşen bir çöp gibi seni ders halkasından silkip uzağa atar. Çünkü sende düşünce sınırlılığı görüp "Bu kabiliyetsiz öğrenci için boşuna yorulmaya gerek yoktur" der.

Ey tâlib, eğer sen o nüktenin şerhini üstâdın ilminin hepsi addedip onun bildiği ma'lûmât ancak bu kadardır, dersen, o muallim sakalına düşen bir çöp gibi seni halka-i tedrîsinden silkip uzağa atar. Zîrâ sende mahdûdiyet-i fikr görüp "Bu isti'dâdsız talebe için beyhûde yorulmağa hâcet yoktur" der.

2121. "Ey Ayaz, gel şimdi bunlara adl ver! Cihanda acib olan adle temel koy!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2121. "Ey Ayaz, gel şimdi bunlara adalet ver! Dünyada şaşılacak olan adalete temel koy!"

"Ey sadece kul olan, gel şimdi senin hakkında kötü zan besleyip haddi aşanlara karşı adaleti uygula ve onlara hak ettikleri muameleyi yap! Öyle bir adalet olsun ki dünyada bu adaleti görenler şaşırsınlar ve böyle şaşılacak bir adaletin temelini kur!"

"Ey abd-i mahz, gel şimdi senin hakkında sû-i zan edip tecavüz edenlere karşı adli icrâ et, ve onlara müstahak oldukları muâmeleyi yap! Öyle bir adl olsun ki cihânda bu adli görenler taaccüb etsinler; ve böyle bir acîb olan adlin temelini kur!"

2122. "Senin mücrimlerin öldürülmeye müstahaktırlar. Tama'dan nâşî senin afv ve hilmine teveccüh eyliyorlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2122. "Senin suçluların öldürülmeye layıktırlar. Açgözlülükten dolayı senin affına ve yumuşak huyluluğuna yöneliyorlar."

"Senin hakkında kötü zan besleyenler, kendi suçlarının ağır olduğunu anladılar ve öldürülmeye layık bir harekette bulunduklarını bildiler. Fakat zahirî hayata olan açgözlülüklerinden dolayı senin affına ve yumuşak huyluluğuna yönelip siyasetten (cezadan) kurtulacaklarını ümit ediyorlar."

"Senin hakkında sû-i zan edenler kendilerinin suçu ağır olduğunu anladılar ve öldürülmeye müstahak bir harekette bulunduklarını bildiler. Fakat hayât-ı sûriyyeye tama'larından dolayı senin afv ve hilmine teveccüh edip siyâsetten halâs olacaklarını ümîd ediyorlar."

2123. Tâ ki rahmeti yahud gazabı galib gelir. Ab-ı kevser mi yahud leheb mi galib gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Tâ ki rahmeti yahut gazabı üstün gelir. Kevser suyu mu yahut alev mi üstün gelir?

"Kevser", cennet ırmaklarından bir ırmağın adıdır. "İhsanı çok olan büyük adam" ve diğer anlamları da vardır. Burada "kevser suyu", lütuf ve ihsandan kinayedir (dolaylı anlatım). "Leheb", ateşin alevi demektir. Burada kahırdan kinayedir. Yani, "Suçlular, senden ortaya çıkacak sıfatın türünü beklemektedirler. Bu suçlarına karşı onlar hakkında rahmet sıfatı mı yoksa gazap ve öfke sıfatı mı ve lütuf ve ihsan mı yoksa kahr mı ortaya çıkacaktır?"

"Kevser", cennet ırmaklarından bir ırmağın adıdır. "İhsânı çok olan büyük adam" ve diğer ma'nâları da vardır. Burada "âb-ı kevser", lütuf ve ihsândan kinâyedir. "Leheb", ateşin alevi demektir. Burada kahırdan kinâyedir. Ya'ni, "Mücrimler senden zuhûr edecek sıfatın nev'ine muntazırdırlar. Bu suçlarına karşı onlar hakkında rahmet sıfatı mı yoksa gazab ve öfke sıfatı mı ve lütuf ve ihsân mı yoksa kahır mı zuhûr edecektir?"

2124. Merdüm-rübalıktan dolayı ahd-i elestten beri, hilim ve hışım dallarının her ikisi de vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. İnsanları doğru yola çekmekten dolayı, ezelî sözleşmeden beri, hilim ve hışım dallarının her ikisi de vardır.

"İnsanları doğru yola çekmek"ten kasıt, insanların doğru yola cezbedilmesidir. "Ezelî sözleşme" tabiriyle, ruhlara Yüce Allah tarafından "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye gelen ilâhî hitaba işaret edilir ki, Yüce Allah bu hitap ile ruhlara Rabliğini tasdik ettirmiştir. Mademki Hakk'ın Rablik sıfatı sabittir, edep ve hak dairesi dışına çıkan kulların terbiye edilmesi gerekir. Bu terbiye de iki şekilde olur: ya taltif (ödüllendirme) ile ya da tekdir (azarlama) ile olur. Bu sebeple hilim ve lütuf ile hışım ve kahır, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabının gerçekleştiği zamandan beri izafî varlık âleminde iki karşıt dal olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki sıfattan birine mazhar olmak, kulun yatkınlığına bağlıdır. Bazı kul lütuf ile hak ve edep dairesine döner. Bazısı kahır ve tekdir ile edeplenir.

"Merdüm-rübâlık"tan, murâd insanların doğru yola cezbidir. "Ahd-i elest" ta'bîriyle ervâha Cenâb-ı Hak tarafından "Elestü bi-rabbiküm?" ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye vâki' olan hitâb-ı ilâhîye işarettir ki, Hak Teâlâ bu hitâb ile ervâha sıfat-ı rubûbiyyetini tasdîk ettirdi. Mâdemki Hakk'ın sıfat-ı rubûbiyyeti sâbittir, edeb ve hak dairesi hâricine çıkan kulların terbiyesi lâzım gelir. Bu terbiye dahi iki vech ile olur, ya taltîf ile ya tekdîr ile olur. Binâenaleyh hilim ve lütuf ve hışım ve kahır "Elestü bi-Rabbiküm?” hitâbı vâki' olan devirden beri vücûd-ı izâfî âleminde iki mütekābil dal olarak zâhir olmuştur. Bu iki sıfattan birine mazhariyet abdin isti'dâdına muallaktır. Ba'zı kul lutf ile hak ve edeb dâiresine rücû' eder. Ba'zısı kahır ve tekdîr ile müeddeb olur.

2125. Bunun için "elesť" lafzı tebyîndir, bir lafızda nefy ve isbat karîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Bunun için "elest" lafzı açıklayıcıdır, bir lafızda olumsuzlama ve olumlama bir aradadır.

"Müstebîn", açıkça görünen demektir. Yani, birbirinin zıddı ve karşıtı olan iki sıfat bulunduğu için hitapta "elestü" lafzı açıktır. Çünkü bu bir kelime ve lafızdır ki onda birbirinin zıddı olan olumsuzlama ve olumlama bir arada ve iç içedir. "Senin hakkında kötü zan besleyenler, kendi suçlarının ağır olduğunu anladılar ve öldürülmeye müstahak bir harekette bulunduklarını bildiler. Fakat görünürdeki hayata olan düşkünlüklerinden dolayı senin affına ve hilmine yönelip cezadan kurtulacaklarını umut ediyorlar."

"Müstebîn", zâhir demektir. Ya'ni, birbirinin zıddı ve mukābili olan iki sıfat bulunduğu için hitâbda "elestü" lafzı zâhirdir. Zîrâ bu bir kelime ve lafızdır ki onda birbirinin zıddı olan nefy ve isbât karîn ve mündericdir. "Senin hakkında sû'i zan edenler kendilerinin suçu ağır olduğunu anladılar ve öldürülmeye müstahak bir harekette bulunduklarını bildiler. Fakat hayât-ı sûriyyeye tama'larından dolayı senin afv ve hilmine teveccüh edip siyâsetten halâs olacaklarını ümîd ediyorlar."

2123. Tâ ki rahmeti yahud gazabı galib gelir. Âb-ı kevser mi yahud leheb mi galib gelir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2123. Tâ ki rahmeti yahut gazabı üstün gelir. Kevser suyu mu yahut alev mi üstün gelir?

"Kevser", cennet ırmaklarından bir ırmağın adıdır. "İhsanı çok olan büyük adam" ve diğer anlamları da vardır. Burada "kevser suyu", lütuf ve ihsandan kinayedir (dolaylı anlatım). "Leheb", ateşin alevi demektir. Burada kahırdan kinayedir. Yani, "Suçlular senden ortaya çıkacak sıfatın türüne beklemektedirler. Bu suçlarına karşı onlar hakkında rahmet sıfatı mı yoksa gazap ve öfke sıfatı mı ve lütuf ve ihsan mı yoksa kahır mı ortaya çıkacaktır?"

"Kevser", cennet ırmaklarından bir ırmağın adıdır. "İhsânı çok olan büyük adam" ve diğer ma'nâları da vardır. Burada "âb-ı kevser", lütuf ve ihsândan kinâyedir. "Leheb", ateşin alevi demektir. Burada kahırdan kinâyedir. Ya'ni, "Mücrimler senden zuhûr edecek sıfatın nev'ine muntazırdırlar. Bu suçlarına karşı onlar hakkında rahmet sıfatı mı yoksa gazab ve öfke sıfatı mı ve lütuf ve ihsân mı yoksa kahır mı zuhûr edecektir?"

2124. Merdüm-rübalıktan dolayı ahd-i elestten beri, hilim ve hışım dallarının her ikisi de vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2124. İnsanları doğru yola çekmekten dolayı, ezelî sözleşmeden beri, hilim ve hışım dallarının her ikisi de vardır.

"İnsanları doğru yola çekmek"ten kasıt, insanların doğru yola cezbedilmesidir. "Ezelî sözleşme" tabiriyle, ruhlara Yüce Allah tarafından "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye gelen ilâhî hitaba işaret edilir ki, Yüce Allah bu hitap ile ruhlara Rabliğini tasdik ettirmiştir. Mademki Hakk'ın Rablik sıfatı sabittir, edep ve hak dairesi dışına çıkan kulların terbiye edilmesi gerekir. Bu terbiye de iki şekilde olur: ya taltif (ödüllendirme) ile ya da tekdir (azarlama) ile olur. Bu sebeple hilim ve lütuf ile hışım ve kahır, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabının gerçekleştiği zamandan beri izafî varlık âleminde iki karşıt dal olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki sıfattan birine mazhar olmak, kulun yatkınlığına bağlıdır. Bazı kul lütuf ile hak ve edep dairesine döner. Bazısı kahır ve tekdir ile edeplenir.

"Merdüm-rübâlık"tan, murâd insanların doğru yola cezbidir. "Ahd-i elest" ta'bîriyle ervâha Cenâb-ı Hak tarafından "Elestü bi-rabbiküm?" ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye vâki' olan hitâb-ı ilâhîye işarettir ki, Hak Teâlâ bu hitâb ile ervâha sıfat-ı rubûbiyyetini tasdîk ettirdi. Mâdemki Hakk'ın sıfat-ı rubûbiyyeti sâbittir, edeb ve hak dairesi hâricine çıkan kulların terbiyesi lâzım gelir. Bu terbiye dahi iki vech ile olur, ya taltîf ile ya tekdîr ile olur. Binâenaleyh hilim ve lütuf ve hışım ve kahır "Elestü bi-Rabbiküm?” hitâbı vâki' olan devirden beri vücûd-ı izâfî âleminde iki mütekābil dal olarak zâhir olmuştur. Bu iki sıfattan birine mazhariyet abdin isti'dâdına muallaktır. Ba'zı kul lutf ile hak ve edeb dâiresine rücû' eder. Ba'zısı kahır ve tekdîr ile müeddeb olur.

2125. Bunun için "elesť" lafzı tebyîndir, bir lafızda nefy ve isbat karîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2125. Bunun için "elest" lafzı açıklayıcıdır, bir lafızda olumsuzlama ve olumlama birlikte bulunur.

"Müstebîn", görünen demektir. Yani, birbirinin zıddı ve karşıtı olan iki sıfat bulunduğu için hitapta "elestü" lafzı görünürdür. Çünkü bu bir kelime ve lafızdır ki onda birbirinin zıddı olan olumsuzlama ve olumlama birlikte ve iç içe bulunur.

"Müstebîn", zâhir demektir. Ya'ni, birbirinin zıddı ve mukābili olan iki sıfat bulunduğu için hitâbda "elestü" lafzı zâhirdir. Zîrâ bu bir kelime ve lafızdır ki onda birbirinin zıddı olan nefy ve isbât karîn ve mündericdir.

2126. Zîrâ ki bu isbâta mensûb olan istifhamdır. Fakat onda “leyse” lafzı medfûn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Çünkü bu, ispat ile ilgili olan bir soru kipidir. Fakat onda "leyse" lafzı gizlenmiştir.

Yani, bu "Elestü" "Ben değil miyim?" lafzı, ispat için kullanılan bir soru kipidir. Yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" ifadesi, "Ben sizin Rabbinizim" demektir. Bu da Rabliğin ispatını anlatır. Fakat bu ispat edici soru kipinde "leyse" yani "değil" kelimesi gizlidir ve içerilmiştir. Bu da "nefy" (olumsuzluk) için kullanılan bir lafızdır. Bu iki şerefli beytin anlamını açıklamak için küçük bir giriş gereklidir. Şöyle ki Yüce Allah, kendi hilim ve cemâline (güzelliğine) göre Rabliğini ispat etti; ve kendi gazap ve celâline (haşmetine) göre Rabliğini kendinden nefyetti (olumsuzladı). Çünkü Rabliğin olumsuzlanması, kendisine bağlı olan yaratılmışın olumsuzlanmasını gerektirir; ve Rabliğin ispatı ise, kendisine bağlı olanın da ispatını gerektirir. Çünkü Rablik, izafî sıfatlardandır. Onun gerçekleşmesi, izafî varlık sahibi olan kendisine bağlı yaratılmışın ve mahlûkun gerçekleşmesine bağlıdır. Bu sebeple buyurdu ki: "Ben, ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesinde, halkın yokluğunu gerektiren kahr ve celâl (ezici güç ve haşmet) gereğince, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, yani benim ahadiyyetimin kahrediciliği, herkesi hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi varlık sahasında bırakmamıştır ki onun Rabbi olayım. Ve vahidiyyet (Allah'ın birliği ve çokluktaki tecellisi) mertebesinde, âlemin varlığına sebep olan hilim ve cemâl (yumuşaklık ve güzellik) gereğince, yaratıcı olan Rabbim ki, kendisine bağlı olanın gerçekleşmesi bu sıfatın gerçekleşmesine sebep olmuştur." Bu anlama göre Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de `لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلْوَاحِدِ الْقَهَّارِ` (Gâfir, 40/16) yani "Mülk kimindir bugünde? Yani ahadiyyetle tecelli anında mülk, Vâhid-i Kahhâr olan Allah'ındır." buyurur. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyurur ki: `فَالْأُلُوهِيَّةُ تَطْلُبُ الْمَأْلُوهَ وَالرُّبُوبِيَّةُ تَطْلُبُ الْمَرْبُوبَ` Yani "Ulûhiyyet (ilâhlık) ma'lûh (tapılan) ister ve rubûbiyet (Rablik) dahi merbûb (kendisine bağlı olan) ister." Şimdi bu şerefli beytin anlamının özeti şudur ki: Yüce Allah "Elestü bi-Rabbiküm" hitabı ile izafî sıfatı olan Rabliği ispat eder; ve Rabliğin gerçekleşmesi, kendisine bağlı olanın varlığına bağlıdır. Kendisine bağlı olanın varlığı ise izafî bir yokluktur ve hakiki varlık karşısında olumsuzdur. İşte bu hitap, ispat edici bir soru kipi olmakla beraber, onda bu şekilde izafî varlığın olumsuzlanması da gizlidir. Onun için muhakkikîn-i kirâm (gerçekleri araştıran yüce âlimler) hazretleri âlemin varlığına "adem maa'l-vücûd" yani "varlık ile beraber yokluk" demişlerdir. Varlık sırrını idrak edemeyenler bu anlamı anlayamazlar. Daha fazla ince ayrıntılar Fass-ı Şuaybî'dedir. Cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) bu anlamı I. cildin 2278 numarasına denk gelen: ["Bu cihan nefyidir, isbâtda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nânın içinde ara!"] beytinde de beyan buyurmuşlardır.

Ya'ni, bu “Elestü” “Ben değil miyim?” lafzı isbât için kullanılan bir istifhamdır. Ya'ni “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”, “Ben sizin Rabbinizim” demektir. Bu da rubûbiyetin isbâtını ifhâm eder. Fakat bu istifhâm-ı isbâtîde “leyse” ya'ni “değil” kelimesi medfûndur ve mündericdir. Bu da “nefy” için kullanılan bir lafızdır. Bu iki beyt-i şerîfin ma'nâsını tavzîh için küçük bir mukaddime lâzımdır. Şöyle ki Hak Teâlâ kendi hilim ve cemâline nazaran rubûbiyetini isbât etti; ve kendi gazab ve celâline nazaran rubûbiyetini kendinden nefy etti. Zîrâ rubûbiyetin nefyî merbûb olan mahlûkun nefyini müstelzimdir; ve isbât-ı rubûbiyyet ise merbûbun da isbâtını icâb eder. Çünkü rubûbiyet sıfât-ı izâfiyyedendir. Onun tahakkuku vücûd-ı izâfî sâhibi olan merbûbun ve mahlûkun tahakkukuna mevkûftur. Binâenaleyh buyurdu ki: “Ben mertebe-i ahadiyyette halkın fenâsını mûcib olan kahr ve celâl muktezâsıyla, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, ya'ni benim ahadiyyetimin kahrı, cümleyi hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi arsa-i vücûdda bırakmamıştır ki onun rabbi olayım. Ve mertebe-i vâhidiyyette âlemin vücûduna bâis olan hilim ve cemâl muktezâsıyla hâlık olan Rabbim ki, merbûbun tahakkuku bu sıfatın tahakkukuna sebeb olmuştur”. Bu ma'nâya binâen Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de `لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلْوَاحِدِ الْقَهَّارِ` (Gâfir, 40/16) ya'ni “Mülk kimindir bugünde? Ya'ni ahadiyyetle tecellî anında mülk vücûd-ı Vâhid-i Kahhâr olan Allah'ındır.” buyurur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyurur ki: `فَالْأُلُوهِيَّةُ تَطْلُبُ الْمَأْلُوهَ وَالرُّبُوبِيَّةُ تَطْلُبُ الْمَرْبُوبَ` Ya'ni “Ulûhiyyet me'lûh ister ve rubûbiyet dahi merbûb ister”. İm-di bu beyt-i şerîfin ma'nâsının hulâsası budur ki: Hak Teâlâ “Elestü bi-Rabbiküm” hitâbı ile sıfât-ı izâfiyyesi olan rubûbiyeti isbât eder; ve rubûbiyetin tahakkuku merbûbun vücûduna mevkûftur. Merbûbun vücûdu ise adem-i izâfîdir ve vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde menfîdir. İşte bu hitâb istifhâm-ı isbâtî olmakla beraber onda bu sûretle nefy-i vücûd-ı izâfî de medfûndur. Onun için muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı âlemin vücûduna “adem maa'l-vücûd” ya'ni “vücûd ile beraber adem” demişlerdir. Sırr-ı vücûdu müdrik olmayanlar bu ma'nâyı idrâk edemezler. Daha ziyâde tafsîlât-ı dakîka Fass-ı Şuaybî'dedir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı I. cildin 2278 numarasına müsâdif olan: ["Bu cihan nefyidir, isbâtda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nânın içinde ara!"] beytinde de beyân buyurmuşlardır.

2126. Zîra ki bu isbata mensub olan istifhamdır. Fakat onda "leyse" lafzı medfûn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2126. Çünkü bu, ispat ile ilgili olan bir soru sorma şeklidir. Fakat onda "leyse" lafzı gizlenmiştir.

Yani, bu "Elestü" "Ben değil miyim?" lafzı, ispat için kullanılan bir soru sorma şeklidir. Yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?", "Ben sizin Rabbinizim" demektir. Bu da Rabliğin ispatını anlatır. Fakat bu ispat edici soru sorma şeklinde "leyse" yani "değil" kelimesi gizlidir ve içerilmiştir. Bu da "nefy" (olumsuzluk) için kullanılan bir lafızdır. Bu iki şerefli beytin anlamını açıklamak için küçük bir giriş gereklidir. Şöyle ki Yüce Allah, kendi hilim ve cemâline (yumuşaklık ve güzelliğine) göre Rabliğini ispat etti; ve kendi gazap ve celâline (öfke ve yüceliğine) göre Rabliğini kendinden nefy etti (uzaklaştırdı). Çünkü Rabliğin nefyedilmesi, kendisine Rab olunan yaratılmışın nefyedilmesini gerektirir; ve Rabliğin ispatı ise kendisine Rab olunanın da ispatını gerektirir. Çünkü Rablik, izafî sıfatlardandır. Onun gerçekleşmesi, izafî varlık sahibi olan kendisine Rab olunanın ve yaratılmışın gerçekleşmesine bağlıdır. Bu sebeple buyurdu ki: "Ben ahadiyyet (birlik) mertebesinde, halkın yokluğunu gerektiren kahr ve celâl (ezici güç ve yücelik) gereğiyle, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, yani benim ahadiyyetimin kahrı, hepsini hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi varlık sahasında bırakmamıştır ki onun Rabbi olayım. Ve vahidiyyet (birlik ve çokluk) mertebesinde, âlemin varlığına sebep olan hilim ve cemâl (yumuşaklık ve güzellik) gereğiyle yaratıcı olan Rabbim ki, kendisine Rab olunanın gerçekleşmesi bu sıfatın gerçekleşmesine sebep olmuştur." Bu anlama göre Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Gafir, 40/16) yani “Mülk kimindir bugünde? Yani ahadiyetle tecelli anında mülk, Vâhid-i Kahhâr (bir ve her şeye gücü yeten) olan Allah'ındır." buyurur. Nasıl ki Hz. Şeyh-i Ekber (İbn Arabî) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyurur ki: فالالوهية تطلب المألوه والربوبية تطلب المربوب Yani "Ulûhiyet (ilahlık) kendisine ibadet edileni ister ve rubûbiyet (rablik) dahi kendisine Rab olunanı ister." Şimdi bu şerefli beytin anlamının özeti şudur ki: Yüce Allah "Elestü bi-Rabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabıyla, izafî sıfatı olan Rabliği ispat eder; ve Rabliğin gerçekleşmesi kendisine Rab olunanın varlığına bağlıdır. Kendisine Rab olunanın varlığı ise izafî bir yokluktur ve hakiki varlık karşısında menfidir (yok sayılır). İşte bu hitap, ispat edici bir soru sorma şekli olmakla beraber, onda bu şekilde izafî varlığın nefyedilmesi (yok sayılması) de gizlidir. Onun için muhakkıkîn-i kirâm (gerçekleri araştıran büyük âlimler) hazaratı, âlemin varlığına "adem maa'l-vücûd" yani "varlık ile beraber yokluk" demişlerdir. Varlık sırrını idrak etmeyenler bu anlamı idrak edemezler. Daha fazla ince ayrıntılar Fass-ı Şuaybî'dedir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı I. cildin 2278 numarasına denk gelen: این جهان نفیست در اثبات جو صورتت صفرست در معنیت جو ["Bu cihan nefydir, isbâtda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nânın içinde ara!"] beytinde de beyan buyurmuşlardır.

Ya'ni, bu "Elestü" "Ben değil miyim?" lafzı isbât için kullanılan bir istifhamdır. Ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?", "Ben sizin Rabbinizim" demektir. Bu da rubûbiyetin isbâtını ifhâm eder. Fakat bu istifhâm-ı isbâtîde "leyse" ya'ni "değil" kelimesi medfûndur ve mündericdir. Bu da "nefy" için kullanılan bir lafızdır. Bu iki beyt-i şerîfin ma'nâsını tavzîh için küçük bir mukaddime lâzımdır. Şöyle ki Hak Teâlâ kendi hilim ve cemâline nazaran rubûbiyetini isbât etti; ve kendi gazab ve celâline nazaran rubûbiyetini kendinden nefy etti. Zîrâ rubûbiyetin nefyi merbûb olan mahlûkun nefyini müstelzimdir; ve isbât-ı rubûbiyyet ise merbûbun da isbâtını icâb eder. Çünkü rubûbiyet sıfât-ı izâfiyyedendir. Onun tahakkuku vücûd-ı izâfi sahibi olan merbûbun ve mahlûkun tahakkukuna mevküftur. Binâenaleyh buyurdu ki: "Ben mertebe-i ahadiyyette halkın fenâsını mûcib olan kahr ve celâl muktezâsıyla, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, ya'ni benim ahadiyyetimin kahrı, cümleyi hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi arsa-i vücûdda bırakmamıştır ki onun rabbi olayım. Ve mertebe-i vâhidiyyette âlemin vücuduna bâis olan hilim ve cemâl muktezâsıyla hâlık olan Rabbim ki, merbûbun tahakkuku bu sıfatın tahakkukuna sebeb olmuştur". Bu ma'nâya binâen Hak Teâla Kur'ân-ı Kerîm'de لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Gafir, 40/16) ya'ni “Mülk kimindir bugünde? Ya'ni ahadiyetle tecellî anında mülk vücûd-i Vâhid-i Kahhâr olan Allah'ındır." buyurur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybî'de buyurur ki: فالالوهية تطلب المألوه والربوبية تطلب المربوب Ya'ni "Ulûhiyet me'lûh ister ve rubûbiyet dahi merbûb ister". İmdi bu beyt-i şerîfin ma'nâsının hulâsası budur ki: Hak Teâlâ "Elestü bi-Rabbiküm" hitâbı ile sıfat-ı izâfiyyesi olan rubûbiyeti isbât eder; ve rubûbiyetin tahakkuku merbûbun vücuduna mevküftur. Merbûbun vücûdu ise adem-i izâfidir ve vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde menfidir. İşte bu hitâb istifhâm-ı isbâtî olmakla beraber onda bu sûretle nefy-i vücûd-ı izâfî de medfûndur. Onun için muhakkıkîn-i kirâm hazarâtı âlemin vücûduna "adem maa'l-vücûd" ya'ni "vücûd ile beraber adem" demişlerdir. Sırr-ı vücûdu müdrik olmayanlar bu ma'nâyı idrâk edemezler. Daha ziyâde tafsîlât-ı dakîka Fass-ı Şuaybî'dedir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı I. cildin 2278 numarasına müsâdif olan: این جهان نفیست در اثبات جو صورتت صفرست در معنیت جو ["Bu cihan nefydir, isbâtda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nânın içinde ara!"] beytinde de beyân buyurmuşlardır.

2127. Terk et, tâ ki bu takrîr hâm kalsın; hamların kasesini avamın sofrası üzerine koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Terk et, tâ ki bu açıklama ham kalsın; hamların kasesini avamın sofrası üzerine koyma!

Bu konunun çok ince ve zahir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) anlayışından yüksek olmasına dayanarak, Pir Efendimiz kendi şerefli nefsine hitaben bu şerefli beyitte buyururlar ki: Bu konunun açıklamasını terk et, ham ve eksik kalsın. Özel idrak sahiplerinin ruhani gıdasını, avamın dar olan idrak sofrasına koyma! Çünkü onların anlayışı bu ince noktalara ulaşamaz. Kendi hayallerine göre şeriatın zahirine (dış görünüşüne) aykırı gördüklerinden ya inkâr ederler veyahut şeriat-ı mutahhara (temizlenmiş şeriat) ile alakası olmayan mübahîler (her şeyi mubah sayanlar) yanlış anlayıp kendileri sapıklığa düştükleri gibi halkı da sapıklığa düşürürler.

Bu bahsin gayet ince ve ulemâ-i zâhirin fehminden yüksek olmasına mebnî cenâb-ı Pîr efendimiz nefs-i şerîflerine hitâben bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: Bu bahsin takrîrini terket, hâm ve nâ-tamâm kalsın. İdrâk-i hâs sâhiblerinin gıdâ-yı rûhânîsini avâmın dar olan sofra-i idrâkine koyma! Zîrâ bu dekāyıka onların fehmi vâsıl olamaz. Kendi hayallerine göre zâhir-i şerîate muhalif gördüklerinden ya inkâr ederler veyâhud şerîat-i mutahhara ile alâkası olmayan mübâhîler yanlış anlayıp kendileri dalâlete düştükleri gibi halkı da dalâlete düşürürler.

2128. Bir kahır ve bir lütuf sabâ gibi ve vebâ gibidir. O biri demir kapıcı ve bu çöp kapıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Bir kahır ve bir lütuf, sabah rüzgârı gibi ve veba gibidir. O biri demir çekici ve bu çöp çekicidir.

"Ahen-rübâ", mıknatıs demektir; "keh-rübâ" ise bilinen sarı bir madendir. Yani, kısaca, ilahi tecellide veba hastalığına benzeyen bir kahır (ilahi gazap) vardır; aynı şekilde latif bir şekilde esen sabah rüzgârına benzeyen bir lütuf (ilahi ihsan) vardır. O kahır, kalpleri demir gibi katı olan kâfirleri ve inkârcıları cezbeder. Demiri çeken mıknatıs gibidir. Ve bu lütuf da kalpleri çöp gibi zayıf ve yumuşak olan müminleri cezbeder, sabah rüzgârı gibi latiftir.

"Ahen-rübâ", mıknatıs; "keh-rübâ", ma'lûm olan sarı bir ma'den. Ya'ni, velhâsıl tecellî-i rubûbiyyette vebâ hastalığına mümâsil bir kahr vardır; ve kezâ latîf bir sûrette esen sabâ rüzgârına mümâsil bir lütuf vardır. O kahır, kalbleri demir gibi katı olan küffârı ve münkirleri cezbeder. Demiri çeken mıknatıs gibidir. Ve bu lütuf dahi kalbleri çöp gibi zayıf ve mülayim olan mü'minleri cezbeder, sabâ rüzgârı [gibi] latîfdir.

2129. Hak doğruları reşede çeker; bâtıl kısmı bâtılları çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Hak, doğruları kendine çeker; bâtıl kısım ise bâtılları çeker.

Burada "hak"tan kastedilen, bâtılın karşıtı ve doğru anlamında olan haktır; hakikat ehli indinde Hak, gerçek varlıktır. "Bâtıl"dan kastedilen ise izafî bâtıldır, ona izafî yokluk da derler ki eşyanın varlığıdır. Nasıl ki Enbiyâ sûresinde Yüce Allah buyurur: لَوْ أَرَدْنَا أَن نَتَّخِذَ لَهُوا لا تَخَذْنَاهُ مِن لَّدنا إن كنا فاعلين بل نَقْذَفَ بِالْحَقِّ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصْفُونَ (Enbiya, 21/17-18). Yani "Eğer biz eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat biz bunu yapanlardan değiliz. Aksine, rubûbiyet (Rablık) sıfatımızı ortaya koymak için izafî bâtıl olan eşyayı yarattık. Gerçek varlığımızı, o önem verip dört elle sarıldıkları bâtıl olan o izafî varlık üzerine musallat kılarız. O gerçek varlığımız ile, kahır sıfatıyla ortaya çıkıp onları yok eder ve helak ederiz. Vay size ki

Burada "hak"tan murâd, bâtıl mukābili ve doğru ma'nâsına olan haktır; ve muhakkıkîn indinde Hak, vücûd-ı hakîkîdir. Ve "bâtıl"dan murâd dahi, bâtıl-ı izâfîdir, ona adem-i izâfî dahi derler ki eşyânın vücûdudur. Nitekim sûre-i Enbiyâ'da Hak Teâlâ buyurur: لَوْ أَرَدْنَا أَن نَتَّخِذَ لَهُوا لا تَخَذْنَاهُ مِن لَّدنا إن كنا فاعلين بل نَقْذَفَ بِالْحَقِّ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصْفُونَ (Enbiya, 21/17-18). Ya'ni "Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik. Fakat bunu yapıcılardan değiliz. Belki sıfat-ı rubûbiyyetimizi ızhâr için bâtıl-ı izâfî olan eşyayı yarattık. Vücûd-ı hakîkîmizi, o ehemmiyet verip dört el ile sarıldıkları bâtıl olan o vücûd-ı izâfî üzerine musallat kılarız. O vücûd-ı hakîkîmiz ile, sıfat-ı kahr ile zâhir olup onları mahv ve helâk ederiz. Vah size ki

2127. Terk et, tâ ki bu takrîr hâm kalsın; hamların kasesini avamın sofrası üzerine koyma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2127. Terk et, tâ ki bu açıklama ham kalsın; hamların kasesini avamın sofrası üzerine koyma!

Bu konunun çok ince ve zahir ulemasının (dış görünüşe göre hüküm veren âlimler) anlayışından yüksek olmasına dayanarak, Pir Efendimiz kendi şerefli nefsine hitaben bu şerefli beyitte buyururlar ki: Bu konunun açıklamasını terk et, ham ve eksik kalsın. Özel idrak sahiplerinin ruhani gıdasını, avamın dar olan idrak sofrasına koyma! Çünkü onların anlayışı bu ince noktalara ulaşamaz. Kendi hayallerine göre şeriatın zahirine (dış görünüşüne) aykırı gördüklerinden ya inkâr ederler veyahut şeriat-ı mutahhara (temizlenmiş şeriat) ile alakası olmayan mübahîler (her şeyi mubah sayanlar) yanlış anlayıp kendileri sapıklığa düştükleri gibi halkı da sapıklığa düşürürler.

Bu bahsin gayet ince ve ulemâ-i zâhirin fehminden yüksek olmasına mebnî cenâb-ı Pîr efendimiz nefs-i şerîflerine hitâben bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: Bu bahsin takrîrini terket, hâm ve nâ-tamâm kalsın. İdrâk-i hâs sâhiblerinin gıdâ-yı rûhânîsini avâmın dar olan sofra-i idrâkine koyma! Zîrâ bu dekāyıka onların fehmi vâsıl olamaz. Kendi hayallerine göre zâhir-i şerîate muhalif gördüklerinden ya inkâr ederler veyâhud şerîat-i mutahhara ile alâkası olmayan mübâhîler yanlış anlayıp kendileri dalâlete düştükleri gibi halkı da dalâlete düşürürler.

2128. Bir kahır ve bir lütuf sabâ gibi ve vebâ gibidir. O biri demir kapıcı ve bu çöp kapıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2128. Bir kahır ve bir lütuf, sabah rüzgârı gibi ve veba gibidir. O biri demir çekici ve bu çöp çekicidir.

"Ahen-rübâ", mıknatıs demektir; "keh-rübâ" ise bilinen sarı bir madendir. Yani, kısaca, ilahi tecellide veba hastalığına benzeyen bir kahır (ilahi gazap) vardır; aynı şekilde latif bir şekilde esen sabah rüzgârına benzeyen bir lütuf (ilahi ihsan) vardır. O kahır, kalpleri demir gibi katı olan kâfirleri ve inkârcıları cezbeder. Demiri çeken mıknatıs gibidir. Ve bu lütuf da kalpleri çöp gibi zayıf ve yumuşak olan müminleri cezbeder, sabah rüzgârı gibi latiftir.

"Ahen-rübâ", mıknatıs; "keh-rübâ", ma'lûm olan sarı bir ma'den. Ya'ni, velhâsıl tecellî-i rubûbiyyette vebâ hastalığına mümâsil bir kahr vardır; ve kezâ latîf bir sûrette esen sabâ rüzgârına mümâsil bir lütuf vardır. O kahır, kalbleri demir gibi katı olan küffârı ve münkirleri cezbeder. Demiri çeken mıknatıs gibidir. Ve bu lütuf dahi kalbleri çöp gibi zayıf ve mülayim olan mü'minleri cezbeder, sabâ rüzgârı [gibi] latîfdir.

2129. Hak doğruları reşede çeker; bâtıl kısmı bâtılları çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2129. Hak doğruları doğru yola çeker; bâtıl kısmı bâtılları çeker.

Burada "hak"tan maksat, bâtılın karşıtı ve doğru anlamında olan haktır; ve muhakkiklerin (gerçeği araştıranların) katında Hak, gerçek varlıktır. Ve "bâtıl"dan maksat ise, izafî bâtıldır, ona izafî yokluk da derler ki eşyanın varlığıdır. Nitekim Enbiyâ Sûresi'nde Yüce Allah buyurur: لَوْ أَرَدْنَا أَن نَتَّخِذَ لَهُوا لا تَخَذْنَاهُ مِن لَّدنا إن كنا فاعلين بل نَقْذَفَ بِالْحَقِّ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصْفُونَ (Enbiya, 21/17-18). Yani "Eğer biz eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat bunu yapanlardan değiliz. Aksine, rubûbiyet (Rablık) sıfatımızı ortaya koymak için izafî bâtıl olan eşyayı yarattık. Gerçek varlığımızı, o önem verip dört elle sarıldıkları bâtıl olan o izafî varlık üzerine musallat kılarız. O gerçek varlığımız ile, kahır sıfatıyla ortaya çıkıp onları mahveder ve helak ederiz. Vay size ki Allah Teâlâ'yı şanına layık olmayan sıfat ile nitelendirirsiniz." Yani gerçek Hak, ezelî yatkınlıkları sırf vahdet (birlik) zevkinde olanları doğru yola yani rahmet ve hidayete çeker. Fakat gerçek varlık karşısında hiç ve izafî bâtıl olan dünya ve eşyanın suretleri, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek adı geçen ayet-i kerimede ve gerek bu şerefli beyitte, varlık sırrını idrak edemeyip eşyada zâtî kuşatıcılık (Allah'ın her şeyi zâtıyla kuşatması) inancından korkup Hakk'ın eşyayı ancak ilmiyle kuşattığına kani olan vehmî tenzih (Allah'ı eşyadan soyutlarken vehme düşme) sahiplerine bir eleştiri vardır. Çünkü onlar Hakk'ı eşyadan tenzih ederek (uzak tutarak) tahdit ederler (sınırlandırırlar); ve bu vehmî tenzih ile فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Nereye yönelirseniz Allah'ın vechi ve zâtı oradadır." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) yani "Nerede olursanız olun O Hak hüviyeti sizinle beraberdir" ve benzeri Kur'anî metinleri anlamsız te'viller (yorumlar) edip zahir nassa (açık metne) muhalefet ederler. Ve Hak Zâtı'nın tahdidi (sınırlandırılması) ise ilâhlık şanına layık olmayan bir vasıftır.

Burada "hak"tan murâd, bâtıl mukābili ve doğru ma'nâsına olan haktır; ve muhakkıkîn indinde Hak, vücûd-ı hakîkîdir. Ve "bâtıl"dan murâd dahi, bâtıl-ı izâfîdir, ona adem-i izâfî dahi derler ki eşyânın vücûdudur. Nitekim sûre-i Enbiyâ'da Hak Teâlâ buyurur: لَوْ أَرَدْنَا أَن نَتَّخِذَ لَهُوا لا تَخَذْنَاهُ مِن لَّدنا إن كنا فاعلين بل نَقْذَفَ بِالْحَقِّ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصْفُونَ (Enbiya, 21/17-18). Ya'ni "Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik. Fakat bunu yapıcılardan değiliz. Belki sıfat-ı rubûbiyyetimizi ızhâr için bâtıl-ı izâfî olan eşyayı yarattık. Vücûd-ı hakîkîmizi, o ehemmiyet verip dört el ile sarıldıkları bâtıl olan o vücûd-ı izâfî üzerine musallat kılarız. O vücûd-ı hakîkîmiz ile, sıfat-ı kahr ile zâhir olup onları mahv ve helâk ederiz. Vah size ki Allah Teâlâ'yı şânına lâyık olmayan sıfat ile tavsîf edersiniz”. Ya'ni Hakk-ı hakîkî, isti'dâd-ı ezelîleri vahdet-i sırf zevkinde olanları reşede ya'ni rahmet ve hidâyete çeker. Fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde hiç ve bâtıl-ı izâfî olan dünyâ ve suver-i eşyâ, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek mezkûr âyet-i kerîmede ve gerek bu beyt-i şerîfde sırr-ı vücûdu idrâk edemeyip eşyâ-da ihâta-i zâtiyye i'tikâdından korkup Hakk'ın eşyâyı ancak ilmî ile ihâta ettiğine kânî' olan tenzîh-i vehmî sâhiplerine ta'rîz vardır. Zîrâ onlar Hakk'ı eşyâdan tenzîh ederek tahdîd ederler; ve bu tenzîh-i vehmî ile فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni “Nereye teveccüh ederseniz Allah'ın vechi ve zâtı vâkı'dır.” Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'ni “Nerede olursanız O hüviyyet-i Hak sizin ile berâberdir” ve emsâli olan nusûs-ı kur'âniyyeyi ma'nâsız te'vîller edip nass-ı zâhire muhâlefet ederler. Ve zât-ı Hakk'ın tahdîdi ise şân-ı ulûhiyyete lâyık olmayan bir vasıftır.

2130. Mi'de halavât olursa helvayı çeker, mi'de safrâvî olursa sirkeyi çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Mide tatlıya düşkün olursa helvayı çeker, mide safralı olursa sirkeyi çeker.

Nasıl ki dışarıda da mide tatlıya düşkün ve meyilli olursa tatlıyı çeker ve bu mide sahibi tatlıyı sever; ve mide safralı ve bozuk olursa tatlıdan tiksinir, ekşi olan sirkeyi çeker. Bunun gibi hidayet ehli (doğru yolu bulanlar) kemâl ehlinin (olgun kişilerin) sohbetinden zevk alır ve onun gıdası lezzetli ve tatlı olan vahdet zevki (birliği hissetme hazzı) olur; ve vehim ve sapkınlık ehli de noksan kişilerin sohbetinden zevk alıp onun gıdası da sirke gibi ekşi olan kesret zevki (çokluğu hissetme hazzı) olur.

Nitekim zâhirde dahi mi'de tatlıya mensûb ve mütemâyil olursa tatlıyı çeker ve bu mi'de sâhibi tatlıyı sever; ve mi'de safrâvî ve bozuk olursa tatlıdan bulanır, ekşi olan sirkeyi çeker. Bunun gibi ehl-i hidâyet ehl-i kemâlin sohbetinden hazz eder ve onun gıdâsı leziz ve tatlı olan zevk-i vahdet olur; ve ehl-i evhâm ve dalâlet dahi nâkısların sohbetinden hazz edip onun gıdâsı dahi sirke mesâbesinde ekşi olan zevk-i kesret olur.

2131. Yanıcı döşeme, oturucudan soğukluğu götürür. Donmuş döşeme, sıcaklığı yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Yanıcı döşeme, oturucudan soğukluğu götürür. Donmuş döşeme, sıcaklığı yer.

Yani, ilâhî aşk ile yanan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kendi sohbet arkadaşlarının kalbindeki soğukluğu ve donmuşluğu giderip onlara ilâhî aşk aşılar. Ve Hakk Yolcusu'ndan (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) birisi nefsine düşkün kimselerin sohbetinde bulunsa, o kimseler onun kalbini Hak sevgisinden soğutur ve dünyaya yöneltir.

Ya'ni, aşk-ı ilâhî ile yanan veliyy-i kâmil kendi musâhiblerinin kalbindeki soğukluğu ve incimâdı izâle edip ona aşk-ı ilâhî aşılar. Ve ehl-i sülûkden birisi nefsânî kimselerin sohbetinde bulunsa onun kalbini muhabbet-i Hak'tan soğutur ve dünyâya meylettirir.

2132. Dostu görürsen senden rahmet sıçrar. Hasımı görürsen senden satvet sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. Dostu görürsen senden rahmet sıçrar. Hasımı görürsen senden satvet (kuvvet, şiddet) sıçrar.

Örneğin, sen dostu gördüğün zaman senin kalbinden ona karşı rahmet ve lütuf duyguları oluşur ve ona göre de eseri ortaya çıkar; aynı şekilde düşmanı Allah Teâlâ'yı şânına layık olmayan sıfat ile nitelendirirsiniz. Yani gerçek Hak, ezelî yatkınlıkları sırf vahdet (birlik) zevkinde olanları reşede (doğru yola), yani rahmet ve hidayete çeker. Fakat gerçek varlık karşısında hiç ve izafî bâtıl olan dünya ve eşyanın suretleri, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek adı geçen ayet-i kerimede ve gerek bu şerefli beyitte vücud sırrını idrak edemeyip eşyada zâtî kuşatma (her şeyi kuşatan zâtî varlık) inancından korkup Hakk'ın eşyayı ancak ilmi ile kuşattığına kani olan vehmî tenzih (Allah'ı her şeyden soyutlama) sahiplerine eleştiri vardır. Çünkü onlar Hakk'ı eşyadan tenzih ederek (uzak tutarak) sınırlarlar; ve bu vehmî tenzih ile فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Nereye yönelirseniz Allah'ın vechi ve zâtı oradadır." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) yani "Nerede olursanız O Hak hüviyeti sizinle beraberdir" ve benzeri Kur'an metinlerini anlamsız te'viller (yorumlar) edip zahir nassa (açık metne) muhalefet ederler. Ve Hakk'ın zâtının sınırlanması ise ulûhiyet şânına layık olmayan bir vasıftır.

Meselâ sen dostu gördüğün vakit senin kalbinden ona karşı rahmet ve lütuf duyguları hâsıl olur ve ona göre de eseri zuhûr eder; ve kezâlik düşmanı Allah Teâlâ'yı şânına lâyık olmayan sıfat ile tavsîf edersiniz". Ya'ni Hakk-ı hakîkî, isti'dâd-ı ezelîleri vahdet-i sırf zevkınde olanları reşede ya'ni rahmet ve hidâyete çeker. Fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde hiç ve bâtıl-ı izâfi olan dünyâ ve suver-i eşyâ, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek mezkûr âyet-i kerîmede ve gerek bu beyt-i şerîfde sırr-ı vücûdu idrak edemeyip eşyâ-da ihâta-i zâtiyye i'tikādından korkup Hakk'ın eşyayı ancak ilmi ile ihâta ettiğine kāni' olan tenzîh-i vehmî sâhiblerine ta'rîz vardır. Zîrâ onlar Hakk'ı eşyâdan tenzîh ederek tahdid ederler; ve bu tenzîh-i vehmî ile فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Nereye teveccüh ederseniz Allah'ın vechi ve zâtı vâki'dir." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni "Nerede olursanız O hüviyyet-i Hak sizin ile beraberdir" ve emsâli olan nusûs-ı kur'âniyyeyi ma'nâsız te'viller edip nass-ı zâhire muhalefet ederler. Ve zât-ı Hakk'ın tahdîdi ise şân-ı ulûhiyyete lâyık olmayan bir vasıftır.

2130. Mi'de halvâî olursa helvayı çeker, mi'de safrâvî olursa sirkeyi çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2130. Mide tatlıya düşkün olursa helvayı çeker, mide safralı olursa sirkeyi çeker.

Nasıl ki dışarıda da mide tatlıya düşkün ve meyilli olursa tatlıyı çeker ve bu mide sahibi tatlıyı sever; ve mide safralı ve bozuk olursa tatlıdan bulanır, ekşi olan sirkeyi çeker. Bunun gibi hidayet ehli (doğru yolu bulanlar) kemal ehlinin (olgun kişilerin) sohbetinden haz alır ve onun gıdası lezzetli ve tatlı olan vahdet zevki (birlik zevki) olur; ve vehim ve dalalet ehli (yanılgı ve sapkınlık içinde olanlar) de noksan kişilerin sohbetinden haz alıp onun gıdası da sirke gibi ekşi olan kesret zevki (çokluk zevki) olur.

Nitekim zâhirde dahi mi'de tatlıya mensûb ve mütemâyil olursa tatlıyı çeker ve bu mi'de sâhibi tatlıyı sever; ve mi'de safrâvî ve bozuk olursa tatlıdan bulanır, ekşi olan sirkeyi çeker. Bunun gibi ehl-i hidâyet ehl-i kemâlin sohbetinden hazz eder ve onun gıdâsı leziz ve tatlı olan zevk-i vahdet olur; ve ehl-i evhâm ve dalâlet dahi nâkısların sohbetinden hazz edip onun gıdâsı dahi sirke mesâbesinde ekşi olan zevk-i kesret olur.

2131. Yanıcı döşeme, oturucudan soğukluğu götürür. Donmuş döşeme, sıcaklığı yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2131. Yanıcı döşeme, oturan kişiden soğukluğu giderir. Donmuş döşeme, sıcaklığı yer.

Yani, ilâhî aşk ile yanan olgun velî, kendi sohbet arkadaşının kalbindeki soğukluğu ve donukluğu giderip ona ilâhî aşk aşılar. Ve Hakk yolcusu olan bir kişi, nefsânî kimselerin sohbetinde bulunsa, o sohbet onun kalbini Hak sevgisinden soğutur ve dünyaya yöneltir.

Ya'ni, aşk-ı ilâhî ile yanan veliyy-i kâmil kendi musahiblerinin kalbindeki soğukluğu ve incimâdı izâle edip ona aşk-ı ilâhî aşılar. Ve ehl-i sülükden birisi nefsânî kimselerin sohbetinde bulunsa onun kalbini muhabbet-i Hak'tan soğutur ve dünyaya meylettirir.

2132. Dostu görürsen senden rahmet sıçrar. Hasmı görürsen senden satvet sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2132. Dostu görürsen senden rahmet sıçrar. Düşmanı görürsen senden satvet (ezici güç) sıçrar.

Örneğin, sen dostu gördüğün zaman kalbinden ona karşı rahmet ve lütuf duyguları oluşur ve buna göre de eseri ortaya çıkar; aynı şekilde düşmanı gördüğün zaman ona karşı kalbinden kahır ve gazap fışkırır. ان الله خلق آدم على صورته Yani "Yüce Allah Âdem'i kendi sureti yani sıfatı üzerine yarattı" hadis-i şerifi gereğince, Âdem'de dosta ve düşmana karşı meydana gelen bu iki sıfat Hak'tan yansımadır. Bu sebeple Yüce Allah dostları olan müminlere karşı lütuf ve rahmet ile, düşmanı olan inkârcılara karşı da satvet yani kahrı ve gazabıyla tecelli eder.

Meselâ sen dostu gördüğün vakit senin kalbinden ona karşı rahmet ve lütuf duyguları hâsıl olur ve ona göre de eseri zuhûr eder; ve kezâlik düşmanı gördüğün vakit ona karşı kalbinden kahır ve gazab fışkırır. ان الله خلق آدم على صورته Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yarattı" hadîs-i şerîfi mûcibince Adem'de dosta ve düşmana karşı vâki' olan bu iki sıfat Hak'tan mün'akisdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ dostları olan mü'minlere karşı lütuf ve rahmet ile, düşmanı olan münkirlere karşı da satvet ya'ni kahrı ve gazabıyla tecellî buyurur.

2133. "Ey Ayaz, bu işi pek çabuk îfâ et! Zîrâ ki intizar intikāmın nev'idir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. "Ey Ayaz, bu işi pek çabuk yap! Çünkü beklemek, intikamın bir çeşididir."

"İntikam", ceza vermek ve cezalandırmak demektir. Yani, "Ey Ayaz, saldırganlara karşı yapılması gereken işi çabuk yap! Çünkü beklemek, intikamın yani ceza ile cezalandırmanın bir çeşididir. Çünkü cezayı hak edenler, haklarındaki hükmün çıkmasını bekleye bekleye azap çekerler. Onları önce böyle bekletip azap etmek, sonra da eğer haklarında ceza verilecekse, verilen cezayı uygulamak iki kat ceza olur. Ve eğer affedilecekse, bu af hükmünden önce yine onları bekletmek suretiyle kendilerinden intikam almış ve cezalandırmış olur; ve bu af, muhtaçlara sadaka vermek türünden olduğundan, onları bekletmek Yüce Allah'ın "Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle iptal etmeyin" (Bakara, 2/264) emrine aykırı olur. Bu sebeple yapılacak işi çabuk yap!" gördüğün zaman ona karşı kalbinden kahır ve gazap fışkırır. "Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti yani sıfatı üzerine yarattı" hadis-i şerifi gereğince Âdem'de dosta ve düşmana karşı meydana gelen bu iki sıfat Hak'tan yansımıştır. Bu sebeple Yüce Allah, dostları olan müminlere karşı lütuf ve rahmet ile, düşmanı olan inkârcılara karşı da satvet yani kahır ve gazabıyla tecelli eder.

"İntikām", ukubet ve cezâ etmek demektir. Ya'ni, "Ey Ayaz, mütecâviz-lere karşı yapılması lâzım gelen işi çabuk îfâ et! Zîrâ ki intizâr intikāmın ya'ni ukūbetle cezâ etmenin bir nev'idir. Çünkü müstahakk-ı cezâ olanlar hakla-rındaki hükmün sudûrunu bekleye bekleye muazzeb olurlar. Onları evvelâ böyle bekleterek ta'zîb etmek, sonra da eğer haklarında cezâ verilecek ise, verilen cezâyı tatbîk etmek iki kat cezâ olur. Ve eğer affedilecek ise bu afv hükmünden evvel yine onları bekletmek sûretiyle kendilerinden intikām al-mış ve cezâ eylemiş olur; ve bu afv muhtaçlara sadaka vermek nev'inden ol-duğundan onları intizarda bırakmak Hak Teâlânın لا تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنْ وَالْأَذَى (Bakara, 2/264) ya'ni "Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek sûretiy-le ibtâl etmeyin" emrine muhalif olur. Binâenaleyh yapılacak işi çabuk yap!" gördüğün vakit ona karşı kalbinden kahır ve gazab fışkırır. ان الله خلق آدم على صورته Ya'ni "Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yarattı" hadîs-i şerîfi mûcibince Adem'de dosta ve düşmana karşı vâki' olan bu iki sıfat Hak'tan mün'akisdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ dostları olan mü'minlere karşı lütuf ve rahmet ile, düşmanı olan münkirlere karşı da satvet ya'ni kahrı ve gazabıyla tecellî buyurur.

## Pâdişâhın Ayaz'a "Bu hükmü çabuk fasl et ve muntazır tutma ve deme ki, aramızda günler vardır; intizâr mevt-i ahmerdir" diye ta'cîl-i emr etmesi ve Ayaz'ın şâha cevâb söylemesi.

2133. "Ey Ayaz, bu işi pek çabuk îfâ et! Zîrâ ki intizar intikāmın nev'idir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2133. "Ey Ayaz, bu işi pek çabuk yap! Çünkü beklemek, intikamın bir türüdür."

"İntikam", ceza vermek ve karşılık vermek demektir. Yani, "Ey Ayaz, saldırganlara karşı yapılması gereken işi çabuk yap! Çünkü beklemek, intikamın yani ceza vermenin bir türüdür. Çünkü cezayı hak edenler, haklarındaki hükmün çıkmasını bekleye bekleye azap çekerler. Onları önce böyle bekleterek eziyet etmek, sonra da eğer haklarında ceza verilecek ise, verilen cezayı uygulamak iki kat ceza olur. Ve eğer affedilecek ise bu af hükmünden önce yine onları bekletmek suretiyle kendilerinden intikam almış ve ceza eylemiş olur; ve bu af, muhtaçlara sadaka vermek türünden olduğundan onları bekleyişte bırakmak, Yüce Allah'ın لا تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالْأَذَى (Bakara, 2/264) yani "Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle geçersiz kılmayın" emrine aykırı olur. Bu sebeple yapılacak işi çabuk yap!" sözü ve "beyaz ölüm" ile de suda boğulmaya işaret ederler. Ve irfan ehli ise yine renk üzerine dört tür ölüm ispat ederler ki, onlar da "beyaz ölüm" ile açlığa ve "kara ölüm" ile de sabra ve "kızıl ölüm" ile nefse muhalefete ve "yeşil ölüm" ile eski elbiseler giymeye işaret ederler. Bu şerefli şerhte "kızıl ölüm" ile nefsin öldürülmesi mesabesinde olan bekleyiş azabına işaret buyrulmuştur. Çünkü `الانتظار اشد من النار` yani "Beklemek ateşten daha şiddetlidir" darb-ı meseli meşhurdur.

"İntikām", ukubet ve cezâ etmek demektir. Ya'ni, "Ey Ayaz, mütecâviz-lere karşı yapılması lâzım gelen işi çabuk îfâ et! Zîrâ ki intizâr intikāmın ya'ni ukūbetle cezâ etmenin bir nev'idir. Çünkü müstahakk-ı cezâ olanlar hakla-rındaki hükmün sudûrunu bekleye bekleye muazzeb olurlar. Onları evvelâ böyle bekleterek ta'zîb etmek, sonra da eğer haklarında cezâ verilecek ise, verilen cezâyı tatbîk etmek iki kat cezâ olur. Ve eğer affedilecek ise bu afv hükmünden evvel yine onları bekletmek sûretiyle kendilerinden intikām al-mış ve cezâ eylemiş olur; ve bu afv muhtaçlara sadaka vermek nev'inden ol-duğundan onları intizarda bırakmak Hak Teâlânın لا تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنْ وَالْأَذَى (Bakara, 2/264) ya'ni "Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek sûretiy-le ibtâl etmeyin" emrine muhalif olur. Binâenaleyh yapılacak işi çabuk yap!" râza ve “beyaz ölüm” ile de suda boğulmağa işâret ederler. Ve ehl-i irfân ise yine renk üzerine dört nev’i ölüm isbât ederler ki, onlar da “beyaz ölüm” ile açlığa ve “kara ölüm” ile de sabra ve “kızıl ölüm” ile muhâlefet-i nefse ve “yeşil ölüm” ile eski libâslar giymeye işâret ederler. Bu şerh-i şerîfde “mevt-i ahmer” ile nefsin katli mesâbesinde olan intizâr azâbına işâret buyrulmuştur. Zî-râ `الانتظار اشد من النار` ya’ni “İntizâr ateşte yanmaktan daha şiddetlidir” darb-ı meseli meşhûrdur.

## Pâdişâhın Ayaz'a "Bu hükmü çabuk fasl et ve muntazır tutma ve deme ki, aramızda günler vardır; intizâr mevt-i ahmerdir" diye ta'cîl-i emr etmesi ve Ayaz'ın şâha cevâb söylemesi.

2134. Dedi: “Ey şâh, cümle ferman senindir. Güneşin vücûduyla beraber yıldız fânîdir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Dedi: “Ey şah, bütün emir senindir. Güneşin varlığıyla birlikte yıldız fânidir!”

Yani, “Gerçek varlık karşısında mecazî ve izafî varlığın hükmü yoktur. Nasıl ki güneş doğduğu zaman yıldızların ışığı görünmez olur.”

Ya’ni, “Vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde vücûd-ı mecâzî ve izâfînin hükmü yoktur. Nitekim güneş doğduğu vakit yıldızların ziyâsı görünmez olur.”

2135. “Zühre ya Utârid ya şihâb kim olur ki, o güneşin önünde dışarıya çıksın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. “Zühre, Utarid veya şihâb kim olur ki, o güneşin önünde dışarıya çıksın!”

“Ayaz”dan kasıt, mutlak kul mertebesinde ve kutbiyet makamında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutup her asırda bir tane olur. Nitekim I. cildin 2967 numarasına denk gelen `خود جهان آن يك كسست او آگهست هر ستاره بر فلك جزو مهست` [“Cihan muhakkak o kimsedir ve haberdardır; her yıldız felek üzerinde ayın bir parçasıdır”] beytinde ve IV. cildin 3695 numaralı beytini takip eden şerh-i şerifte bu kutup hakkında açıklamalar verilmiştir. Önceki beyitte “güneş”ten kasıt, Hak'ın zâtı ve “yıldızlar”dan kasıt, bütün evliyadır. Bu beyitte “Zühre”den kasıt, zamanın kutbudur. Çünkü astrolojiye göre padişahlar Zühre gezegenine mensuptur; ve zamanın kutbu ise cihanın manevî şahıdır. Ve “Utarid”den kasıt, kutbun alt mertebesinde olup tasarruf ehli olan evliyadır. Çünkü astrolojiye göre yazarlar ve divan ehli Utarid’e mensuptur. Ve “şihâb”dan kasıt onların alt mertebesinde olan diğer evliyadır. Rabbanî feyizler bunların hepsine zamanın kutbu vasıtasıyla dağıtılır. Şu halde bu iki şerefli beyit birinci beytin ayrıntısı olur. Yani Hak'ın zâtî tecellisi karşısında ne zamanın kutbunun ne de diğer evliyanın tasarrufu kalmaz.

“Ayaz”dan murâd, abd-i mahz mertebesinde ve kutbiyet makâmında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutb her asırda bir olur. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif olan `خود جهان آن يك كسست او آگهست هر ستاره بر فلك جزو مهست` [“Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır; her yıldız felek üzerinde ayın cüz’üdür”] beytinde ve IV. cildin 3695 numaralı beytini ta’kîb eden şerh-i şerîfde bu kutub hakkından îzâhât verilmiştir. Evvelki beyitte “güneş”ten murâd, zât-ı Hak ve “yıldızlar”dan murâd, umûm evliyâdır. Bu beyitte “Zühre”den murâd, kutb-ı zamândır. Zîrâ ilm-i nücûma göre pâdişâhlar Zühre seyyâresine mensûbdur; ve kutb-ı zamân ise cihânın şâh-ı ma’nevîsidir. Ve “Utârid”den murâd, kutbun mâdûnu olup ehl-i tasarruf bulunan evliyâdır. Zîrâ ilm-i nücûma göre ehl-i kitâbet ve ehl-i dîvân Utarid’e mensûbdur. Ve “şihâb”dan murâd onların mâdûnu olan evliyâ-i sâiredir. Füyûzât-ı rabbâniyye bunların cümlesine kutb-ı zaman vâsıtasıyla tevzî’ buyrulur. Şu hâlde bu iki beyt-i şerîf birinci beytin tafsîli olur. Ya’ni tecellî-i zâtî-i Hak muvâcehesinde ne kutb-ı zamânın ne de sâir evliyânın tasarrufu kalmaz.

2136. “Eğer eski libâsdan ve postekiden geçe idim ne vakit böyle melâmet tohumunu eker idim?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. “Eğer eski elbiseden ve posttan vazgeçseydim, ne zaman böyle kınanma tohumunu ekerdim?”

sırra ve "beyaz ölüm" ile de suda boğulmaya işaret ederler. Ehl-i irfân (Allah'ı bilenler) ise yine renk üzerine dört çeşit ölüm ispat ederler ki, onlar da "beyaz ölüm" ile açlığa ve "kara ölüm" ile de sabra ve "kızıl ölüm" ile nefse muhalefete ve "yeşil ölüm" ile eski elbiseler giymeye işaret ederler. Bu şerefli sırda "kızıl ölüm" ile nefsin öldürülmesi mesabesinde olan intizar azabına işaret buyrulmuştur. Çünkü "İntizar ateşte yanmaktan daha şiddetlidir" darb-ı meseli meşhurdur.

râza ve "beyaz ölüm" ile de suda boğulmağa işaret ederler. Ve ehl-i irfân ise yine renk üzerine dört nev'i ölüm isbât ederler ki, onlar da "beyaz ölüm" ile açlığa ve "kara ölüm" ile de sabra ve "kızıl ölüm” ile muhalefet-i nefse ve "yeşil ölüm" ile eski libâslar giymeye işaret ederler. Bu sürh-i şerîfde “mevt-i ahmer" ile nefsin katli mesâbesinde olan intizâr azabına işâret buyrulmuştur. Zîra الانتظار اشد من النار ya'ni "İntizar ateşte yanmaktan daha şiddetlidir" darb-ı meseli meşhûrdur.

2134. Dedi: "Ey şâh, cümle ferman senindir. Güneşin vücuduyla beraber yıldız fânîdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2134. Dedi: "Ey şah, bütün emir senindir. Güneşin varlığıyla beraber yıldız fânîdir!"

Yani, "Gerçek varlık karşısında mecazî ve izafî varlığın hükmü yoktur. Nasıl ki güneş doğduğu zaman yıldızların ışığı görünmez olur."

Ya'ni, "Vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde vücûd-ı mecâzî ve izâfinin hükmü yoktur. Nitekim güneş doğduğu vakit yıldızların ziyası görünmez olur."

2135. "Zühre ya Utârid ya şihab kim olur ki, o güneşin önünde dışarıya çıksın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2135. "Zühre, Utarid veya şihab kim olur ki, o güneşin önünde dışarıya çıksın!"

"Ayaz"dan kasıt, mutlak kul mertebesinde ve kutbiyet makamında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutup her asırda bir tane olur. Nitekim I. cildin 2967 numarasına denk gelen خود جهان آن يك كسست او آگهست هر ستاره بر فلك جزء مهست ["Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] beytinde ve IV. cildin 3695 numaralı beytini takip eden şerifte bu kutup hakkında açıklamalar verilmiştir. Önceki beyitte "güneş"ten kasıt, Hak'ın zâtı ve "yıldızlar"dan kasıt, bütün evliyadır. Bu beyitte "Zühre"den kasıt, zamanın kutbudur. Çünkü astroloji ilmine göre padişahlar Zühre gezegenine mensuptur; ve zamanın kutbu ise cihanın manevî şahıdır. Ve "Utarid"den kasıt, kutbun alt mertebesinde olup tasarruf ehli olan evliyadır. Çünkü astroloji ilmine göre yazarlar ve divan ehli Utarid'e mensuptur. Ve "şihab"dan kasıt onların alt mertebesinde olan diğer evliyadır. Rabbanî feyizler bunların hepsine zamanın kutbu vasıtasıyla dağıtılır. Şu halde bu iki şerefli beyit birinci beytin ayrıntısı olur. Yani Hak'ın zâtî tecellisi karşısında ne zamanın kutbunun ne de diğer evliyanın tasarrufu kalmaz.

"Ayaz"dan murâd, abd-i mahz mertebesinde ve kutbiyet makāmında bulunan insân-ı kâmildir ki, bu kutb her asırda bir olur. Nitekim I. cildin 2967 numarasına müsâdif olan خود جهان آن يك كسست او آگهست هر ستاره بر فلك جزء مهست ["Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür"] beytinde ve IV. cildin 3695 numaralı beytini ta'kîb eden sürh-i şerîfde bu kutub hakkından îzâhât verilmiştir. Evvelki beyitte "güneş"ten murâd, zât-ı Hak ve "yıldızlar"dan murâd, umûm evliyâdır. Bu beyitte "Zühre"den murâd, kutb-ı zamandır. Zîrâ ilm-i nücûma göre pâdişâhlar Zühre seyyâresine mensûbdur; ve kutb-ı zamân ise cihânın şâh-ı ma'nevîsidir. Ve "Utarid"den murâd, kutbun mâdûnu olup ehl-i tasarruf bulunan evliyâdır. Zîrâ ilm-i nücûma göre ehl-i kitâbet ve ehl-i dîvân Utarid'e mensûbdur. Ve "şihâb"dan murâd onların mâdûnu olan evliyâ-i sâiredir. Füyûzât-ı rabbâniyye bunların cümlesine kutb-ı zaman vasıtasıyla tevzî' buyrulur. Şu hâlde bu iki beyt-i şerîf birinci beytin tafsîli olur. Ya'ni tecellî-i zâtî-i Hak muvâcehesinde ne kutb-ı zamânın ne de sâir evliyânın tasarrufu kalmaz.

2136. "Eğer eski libasdan ve postekiden geçe idim ne vakit böyle melâmet tohumunu eker idim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2136. "Eğer eski elbiseden ve posttan geçseydim, ne zaman böyle kınama tohumunu ekerdim?"

Yani, "Nutfe ve kandan ibaret olan aşağılık aslıma bakmak ve suretle kayıtlı olmak mertebesinden geçseydim, kınama tohumunu ekmemiş olurdum; ve benim bu hâlim halkın kınamasına sebep olmazdı."

Ya'ni, "Nutfe ve kandan ibaret olan asl-ı süflîme nazar etmek ve sûretle mukayyed olmak mertebesinden geçe idim, melâmet tohumunu ekmemiş olurdum; ve benim bu hâlim halkın levmine sebeb olmaz idi."

2137. Yüz hayale mensub olan hasûd arasında odanın kapısını kilitlemek neydi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Birçok hayale kapılmış hasetçiler arasında odanın kapısını kilitlemek neydi?

"Birçok hayale kapılmış olan hasetçiler ve şekle bağlı olan cismanîler arasında, bu cisim odasının kapısı olan ağzımı kilitlemek ve kapamak ve onların kınamasına karşı susmak neydi?" Çünkü ben sustukça o nefsanî kimseler benim cismimin odasında hile ve desiseler gizlenmiş olduğunu zannettiler. Bilinmeli ki, her zamanda bu gibi kâmiller (olgun insanlar) hakkında hasetçilerin kötü zanları vardır. Örneğin, cenâb-ı Pîr efendimiz Halep'te Halavîye Medresesi'nde bulundukları zaman oradaki ilim talebeleri, müderris Kemâleddin b. Adîm'e o hazret aleyhinde kötü fiiller isnat etmişlerdi. Ayrıntısı fakir tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da yazılıdır.

"Birçok hayale kapılmış olan hasedçiler ve sûretle mukayyed olan cismânîler arasında, bu cisim odasının kapısı olan ağzımı kilitlemek ve kapamak ve onların levmine karşı sükût etmek ne idi?" Zîrâ ben sükût ettikçe o nefsânî kimseler benim cismimin odasında hîle ve desâis gizlenmiş olduğunu zannettiler. Ma'lûmdur ki, her zamanda bu gibi kâmiller hakkında hasûdların sû'-i zanları vardır. Ezcümle cenâb-ı Pîr efendimiz Haleb'de Halavîye Medresesi'nde bulundukları vakit oradaki talebe-i ulûm, müderris Kemâleddin b. Adîm'e o hazret aleyhinde fenâ fiiller isnâd etmişler idi. Tafsîli fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da münderiçtir.

2138. Onlardan her biri kuru kerpiç arayıcı olarak ırmak suyunun içine el sokmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Onlardan her biri kuru kerpiç arayıcı olarak ırmak suyunun içine el sokmuş.

"O hasetçilerden her biri, ilâhî bilgiler ırmağı ve Rabbanî tecelliler nehri olan benim kalbime vehim kuvvetlerinin elini sokup, kuru kerpiç hükmünde olan nefsanî sıfatları ararlar."

"O hasûdlardan her biri maârif-i ilâhiyye ırmağı ve tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan benim kalbime kuvve-i vâhimelerinin elini sokup kuru kerpiç mesâbesinde olan nefsânî sıfatları ararlar."

2139. İmdi ırmak içinde kuru kerpiç ne vakit olur? Bir balık suya ne vakit âsî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Şimdi ırmak içinde kuru kerpiç ne zaman olur? Bir balık suya ne zaman âsî olur?

Bu şerefli beyitte nefsanî sıfatlar hem kuru kerpice hem de balığa benzetilmiştir. Yani, "İlahi tecelliler ırmağı olan kâmil kalpte, kuru kerpiç hükmünde olan nefsanî sıfatlar bulunur mu? Balık gibi olan nefsanî vasıflar, akıp gelen ilahi tecelliler ve ilahi sıfatlar suyuna karşı nasıl isyan edip kendi hâlini ve şanını gösterebilir?"

Bu beyt-i şerîfde sıfât-ı nefsâniyye hem kuru kerpice hem de balığa teşvîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan kalb-i kâmilde kuru kerpiç mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye bulunur mu? Balık gibi olan evsâf-ı nefsâniyye akıp gelen tecelliyât-ı rabbâniyye ve sıfât-ı ilâhiyye suyuna karşı nasıl isyân edip kendi halini ve şânını gösterebilir?"

2140. Ben miskin üzerine cefâ zannı tutarlar ki benden vefâya utanma gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Benim gibi miskin birine cefa ettiklerini sanırlar ki benden vefaya utanma gelir.

Yani, "Nutfe ve kandan ibaret olan aşağılık aslıma bakmak ve suretle sınırlı olmak mertebesinden geçseydim, melamet (kınanma) tohumunu ekmemiş olurdum; ve benim bu hâlim halkın kınamasına sebep olmazdı."

Ya'ni, "Nutfe ve kandan ibaret olan asl-ı süflîme nazar etmek ve sûretle mukayyed olmak mertebesinden geçe idim, melâmet tohumunu ekmemiş olurdum; ve benim bu hâlim halkın levmine sebeb olmaz idi."

2137. Yüz hayale mensub olan hasûd arasında odanın kapısını kilitlemek neydi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2137. Yüz hayale mensup olan hasetçiler arasında odanın kapısını kilitlemek neydi?

Birçok hayale kapılmış olan hasetçiler ve şekle bağlı olan cismanîler arasında, bu beden odasının kapısı olan ağzımı kilitlemek ve kapatmak ve onların kınamalarına karşı susmak neydi? Çünkü ben sustukça o nefsine düşkün kimseler, benim bedenimin odasında hile ve desiseler gizlenmiş olduğunu zannettiler. Bilinmelidir ki, her zamanda bu gibi insân-ı kâmiller hakkında hasetçilerin kötü zanları vardır. Örneğin, Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Halep'te Halavîye Medresesi'nde bulundukları zaman, oradaki ilim talebeleri, müderris Kemâleddin b. Adîm'e o hazret aleyhinde kötü fiiller isnat etmişlerdi. Ayrıntısı, fakir tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da (Sipehsâlâr'ın Menkıbeleri) yazılıdır.

Birçok hayale kapılmış olan hasedçiler ve sûretle mukayyed olan cismânîler arasında, bu cisim odasının kapısı olan ağzımı kilitlemek ve kapamak ve onların levmine karşı sükût etmek ne idi?" Zîrâ ben sükût ettikçe o nefsânî kimseler benim cismimin odasında hîle ve desâis gizlenmiş olduğunu zannettiler. Ma'lûmdur ki, her zamanda bu gibi kâmiller hakkında hasûdların sû'-i zanları vardır. Ezcümle cenâb-ı Pîr efendimiz Haleb'de Halavîye Medresesi'nde bulundukları vakit oradaki talebe-i ulûm, müderris Kemâleddin b. Adîm'e o hazret aleyhinde fenâ fiiller isnâd etmişler idi. Tafsîli fakîr tarafından tercüme edilmiş olan Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da münderiçtir.

2138. Onlardan her biri kuru kerpiç arayıcı olarak ırmak suyunun içine el sokmuş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2138. Onlardan her biri kuru kerpiç arayıcı olarak ırmak suyunun içine el sokmuş.

O hasetçilerden her biri, ilahi bilgiler ırmağı ve Rabbanî tecelliler (Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi) nehri olan benim kalbime vehim kuvvetlerinin elini sokup, kuru kerpiç hükmünde olan nefsanî sıfatları ararlar.

O hasûdlardan her biri maârif-i ilâhiyye ırmağı ve tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan benim kalbime kuvve-i vâhimelerinin elini sokup kuru kerpiç mesâbesinde olan nefsânî sıfatları ararlar.

2139. İmdi ırmak içinde kuru kerpiç ne vakit olur? Bir balık suya ne vakit âsî olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2139. Şimdi ırmak içinde kuru kerpiç ne zaman olur? Bir balık suya ne zaman âsî olur?

Bu şerefli beyitte nefsanî sıfatlar hem kuru kerpice hem de balığa benzetilmiştir. Yani, "İlahi tecelliler ırmağı olan kâmil kalpte, kuru kerpiç hükmünde olan nefsanî sıfatlar bulunur mu? Balık gibi olan nefsanî vasıflar, akıp gelen ilahi tecelliler ve ilahi sıfatlar suyuna karşı nasıl isyan edip kendi hâlini ve şanını gösterebilir?"

Bu beyt-i şerîfde sıfât-ı nefsâniyye hem kuru kerpice hem de balığa teşvîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Tecelliyât-ı rabbâniyye nehri olan kalb-i kâmilde kuru kerpiç mesâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye bulunur mu? Balık gibi olan evsâf-ı nefsâniyye akıp gelen tecelliyât-ı rabbâniyye ve sıfât-ı ilâhiyye suyuna karşı nasıl isyân edip kendi halini ve şânını gösterebilir?"

2140. Ben miskin üzerine cefâ zannı tutarlar ki benden vefâya utanma gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2140. Benim gibi miskin bir kul hakkında cefa zannında bulunurlar ki, vefa benden utanır.

"İlahi huzurda, benim gibi tamamen kul ve gerçek fakirlik mertebesinde bulunan bir kimsenin kalbinde kendilerine karşı cefa ve zulüm duygusu mevcut olduğunu zannederler. Halbuki benim özümde ve tabiatımda, bütün ilahi yaratılmışlara karşı olan şefkate nazaran 'vefa' denilen hal, benim bu asli yaratılışımdan utanır." Nasıl ki, Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 17. bölümünde şöyle buyururlar: "Benim bir huyum vardır ki, benden hiçbir kimsenin gönlü kırıldığını istemem. Birtakım kimseler, sema esnasında kendilerini bana çarparlar ve dostların bazıları da onları men ederler; o bana hoş gelmez; ve yüz defa demişimdir ki, benim için kimseye bir şey söylemeyiniz, ben ondan razıyım o benden razı vb..."

"Huzûr-ı ilâhîde benim gibi bir abd-i mahz ve fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan kimsenin kalbinde kendilerine karşı cefâ ve zulüm duygusu mevcûd olduğunu zannederler. Halbuki benim mayamda ve tab'ımda bilcümle mahlûkāt-ı ilâhiyyeye karşı olan şefkate nazaran "vefa" denilen hâl, benim bu cibilliyet-i asliyyemden utanır." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 17. faslında şöyle buyururlar: "Benim bir huyum vardır ki benden hiçbir kimsenin gönlü kırıldığını istemem. Birtakım kimseler, semâ' esnasında kendilerini bana çarparlar ve yârânın ba'zıları da onları men' ederler; o bana hoş gelmez; ve yüz def'a demişimdir ki, benim için kimseye bir şey söylemeyiniz, ben ondan râzıyım o benden râzı ilh..."

2141. Eğer bir namahremin zahmeti olmasa idi vefâdan birkaç kelimeyi açık söyler idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Eğer bir namahremden (manevî sırları anlamayan kişi) kaynaklanan bir sıkıntı olmasaydı, vefadan birkaç kelimeyi açıkça söylerdim.

Eğer Muhammedî irfana (Hz. Muhammed'in (a.s.) getirdiği ilahî bilgi ve hikmet) nâmahrem olan hasetçilerden herhangi birinin kalbine sıkıntı ve acı vermiş olma düşüncesi olmasaydı, ezelî ahde karşı vefa göstermenin ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söylerdim. Fakat yaratılışımdan gelen şefkatim gereği kimsenin kalbini incitmek istemem.

Eğer irfân-ı Muhammedî'ye nâmahrem olan hasûdlardan herhangi birinin kalbine zahmet ve elem vermiş olmak mütâlaası olmasa idi ahd-i ezelîye karşı vefâ etmek ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söyler idim. Fakat meftûr olduğum şefkat mûcibince kimsenin kalbini incitmek istemem."

2142. Mâdemki bir cihan şübhe ve işkâl isteyicidir, biz de sözü kabuğun dışarısına sürelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Mademki bir cihan şüphe ve zorluk isteyicidir, biz de sözü kabuğun dışarısına sürelim.

"Cihânî"deki "ya" harfi, belirsizlik için olması uygundur; ve bundan kasıt, anlama yabancı olan dedikodu ehli kişilerdir. Yani, mademki bir dedikodu dünyası ve dedikodu âlimleri, tartışma ve münazara için sözde şüphe ve zorluk bulunmasını isterler, biz onların dedikodusuna mahal olmak için sözü ceviz kabuğu mesabesinde olan cismaniyet âleminin dışarısına sürelim. Dedikodu sahipleri anlamasınlar ve sözümüz zevk ve vicdan sahiplerine sınırlı kalsın. Bazı nüshalarda "چون جهان پر شبهت و اشکال جوست حرف میرانیم ما بیرون زپوست" ifadesi "Mademki cihan şüphe ve zorluk arayıcı doludur, biz sözü kabuktan dışarı sürelim" demek olur. İki anlam arasında bir fark yoktur.

"Cihânî"deki "ya", tenkîr için olmak münasibdir; ve bundan murâd, ma'nâya nâmahrem olan kıyl ü kāl ehlidir. Ya'ni, mâdemki bir kıyl ü kāl cihânı ve dedikodu âlimleri bahis ve münâzara için sözde şübhe ve işkâl bulunmasını isterler, biz onların dedikodusuna mahal olmak için sözü ceviz kabuğu mesâbesinde olan cismâniyet âleminin dışarısına sürelim. Ashâb-ı kıyl ü kāl anlamasınlar ve sözümüz erbâb-ı zevk ve vicdâna münhasır kalsın. Ba'zi nushalarda چون جهان پر شبهت و اشکال جوست حرف میرانیم ما بیرون زپوست "Mâdemki cihân şübhe ve işkâl arayıcı doludur, biz sözü kabuktan hârice sürelim" demek olur. İki ma'nâca bir fark yoktur.

2143. Eğer sen kendini kırarsan bir iç olursun. Bir latîf için destanını dinlersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. Eğer sen kendini kırarsan bir iç olursun. Bir latîf için destanını dinlersin.

"İlahi huzurda benim gibi sadece bir kul ve gerçek fakirlik mertebesinde bulunan bir kimsenin kalbinde kendilerine karşı cefa ve zulüm duygusu mevcut olduğunu zannederler. Halbuki benim özümde ve tabiatımda bütün ilahi yaratılmışlara karşı olan şefkate göre "vefa" denilen hâl, benim bu asli cibilliyetimden (doğuştan gelen yaratılışım) utanır." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. bölümünde şöyle buyururlar: "Benim bir huyum vardır ki benden hiçbir kimsenin gönlü kırıldığını istemem. Birtakım kimseler, semâ' (dervişlerin müzik eşliğinde yaptığı zikir) esnasında kendilerini bana çarparlar ve dostların bazıları da onları men ederler; o bana hoş gelmez; ve yüz defa demişimdir ki, benim için kimseye bir şey söylemeyiniz, ben ondan razıyım o benden razı ilh..."

"Huzûr-ı ilâhîde benim gibi bir abd-i mahz ve fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan kimsenin kalbinde kendilerine karşı cefâ ve zulüm duygusu mevcûd olduğunu zannederler. Halbuki benim mayamda ve tab'ımda bilcümle mahlûkāt-ı ilâhiyyeye karşı olan şefkate nazaran "vefa" denilen hâl, benim bu cibilliyet-i asliyyemden utanır." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında şöyle buyururlar: "Benim bir huyum vardır ki benden hiçbir kimsenin gönlü kırıldığını istemem. Birtakım kimseler, semâ' esnasında kendilerini bana çarparlar ve yârânın ba'zıları da onları men' ederler; o bana hoş gelmez; ve yüz def'a demişimdir ki, benim için kimseye bir şey söylemeyiniz, ben ondan râzıyım o benden râzı ilh..."

2141. Eğer bir nâmahremin zahmeti olmasa idi vefâdan birkaç kelimeyi açık söyler idim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2141. Eğer bir yabancının zahmeti olmasa idi vefadan birkaç kelimeyi açık söylerdim.

Eğer Muhammedî irfana (Hz. Muhammed'in getirdiği bilgi ve hikmet) yabancı olan kıskançlardan herhangi birinin kalbine zahmet ve elem vermiş olmak düşüncesi olmasa idi, ezelî ahde karşı vefa etmek ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söylerdim. Fakat yaratılışımdaki şefkat gereğince kimsenin kalbini incitmek istemem.

Eğer irfân-ı Muhammedî'ye nâmahrem olan hasûdlardan herhangi birinin kalbine zahmet ve elem vermiş olmak mütâlaası olmasa idi ahd-i ezelîye karşı vefâ etmek ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söyler idim. Fakat meftûr olduğum şefkat mûcibince kimsenin kalbini incitmek istemem."

2142. Mâdemki bir cihan şübhe ve işkâl isteyicidir, biz de sözü kabuğun dışarısına sürelim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2142. Mademki bir cihan şüphe ve güçlük arayıcısıdır, biz de sözü kabuğun dışarısına sürelim.

"Cihanî"deki "ya" (yâ-yı tenkîr: belirsizlik yası), belirsizlik için olması uygundur; ve bundan maksat, manaya yabancı olan dedikodu ehli kişilerdir. Yani, mademki bir dedikodu cihanı ve dedikodu âlimleri, tartışma ve münazara için sözde şüphe ve güçlük bulunmasını isterler, biz onların dedikodusuna mahal olmak için sözü ceviz kabuğu mesabesinde olan cismaniyet âleminin dışarısına sürelim. Dedikodu ehli kişiler anlamasınlar ve sözümüz zevk ve vicdan sahiplerine sınırlı kalsın. Bazı nüshalarda چون جهان پر شبهت و اشکال جوست حرف میرانیم ما بیرون زپوست Yani "Mademki cihan şüphe ve güçlük arayıcısıyla doludur, biz sözü kabuktan dışarı sürelim" demek olur. İki mana arasında bir fark yoktur.

"Cihânî"deki "yâ", tenkîr için olmak münasibdir; ve bundan murâd, ma'nâya nâmahrem olan kıyl ü kāl ehlidir. Ya'ni, mâdemki bir kıyl ü kāl cihanı ve dedikodu âlimleri bahis ve münâzara için sözde şübhe ve işkâl bulunmasını isterler, biz onların dedikodusuna mahal olmak için sözü ceviz kabuğu mesâbesinde olan cismâniyet âleminin dışarısına sürelim. Ashâb-ı kıyl ü kāl anlamasınlar ve sözümüz erbâb-ı zevk ve vicdâna münhasır kalsın. Ba'zi nüshalarda چون جهان پر شبهت و اشکال جوست حرف میرانیم ما بیرون زپوست Ya'ni "Mâdemki cihân şübhe ve işkâl arayıcı doludur, biz sözü kabuktan hârice sürelim" demek olur. İki ma'nâca bir fark yoktur.

2143. Eğer sen kendini kırarsan bir iç olursun. Bir latîf için destanını dinlersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2143. Eğer sen kendini kırarsan bir iç olursun. Bir latîf için destanını dinlersin.

Ey anlamın talibi, senin cismin ve bedenin kabuk, ruhun ise içtir. Eğer sen kendi cismaniyetinin ve bedeninin tantanasını ve vehmedilmiş olan varlığını kırıp latîf olan ruhun sıfatıyla kalırsan, o latîf için ve ruhun destanını dinlersin ve onun latîf hallerini görürsün.

Ey ma'nânın tâlibi, senin cismin ve tenin kabuk ve rûhun içtir. Eğer sen kendi cismâniyet ve teninin tantanası ve mevhûm olan varlığını kırıp latîf olan rûhun sıfatıyla kalırsan o latîf için ve rûhun destânını dinlersin ve onun ahvâl-i latîfesini görürsün.

2144. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?

Yani, ruhların bu yoğunluk âlemindeki sesleri cisimlere olan ilgisi aracılığıyla olur. Çünkü cisim, ruhun bu yoğunluk âleminde bir aracıdır ve çıkan ses de bu şekil âlemiyle ilişkilidir ve onun gerekliliğine bağlıdır. İç olan ruhun kendi hâl ve şanına uygun değildir. Çünkü ruhun hâl ve şanına uygun olan beyan bu yoğunluk âlemine sığmaz. Nasıl ki cevizlerin sesleri kabukları aracılığıyla çıkar. Ceviz içinin ve içteki yağın kendilerine özgü olan sesleri duyulmaz.

Ya'ni, rûhların bu âlem-i kesâfetteki sesleri cisimlere taalluku vâsıtasıyla olur. Zîrâ cisim rûhun bu âlem-i kesâfette bir âletidir ve çıkan ses dahi bu âlem-i sûretle alâkadardır ve onun muktezâsına tâbi'dir. İç olan rûhun kendi hâl ve şânına münâsib değildir. Zîrâ rûhun hâl ve şânına münâsib olan beyân bu âlem-i kesâfete sığmaz. Nitekim cevizlerin sesleri kabukları vâsıtasıyla çıkar. Ceviz içinin ve içteki yağın kendilerine mahsûs olan sesleri duyulmaz.

2145. Bir âvâz tutar, kulağa lâyık değil; onun âvâzı akıl kulağında gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Bir ses kulağa layık değildir; onun sesi akıl kulağında gizlidir.

Evet, cevizin içinin ve yağının dahi kendilerine özgü sesleri vardır. Fakat kabuğun sesi gibi görünen kulakla duyulmaz; onların sesini akıl kulağı duyar. Bunun gibi ruhun dahi kendine özgü sesi vardır. Fakat beden kulağı onu duyamaz, o ses akıl kulağında gizlidir. Nasıl ki Hz. Pîr bu anlamı Dîvân-ı Kebîr'lerindeki iki şerefli beyitte şöyle açıklar: Tercüme ve açıklama: Benim bu bedenimden ortaya çıkan nefesten birçok ateş parlar. Harf ve ses ile ortaya çıkan fani sözümden ne çok ebedilikler kaynar. Çünkü akıllar o görünen kelamdan ruhumun seslerini duyar. Evet benim görünen sözlerim beden kulaklarına ulaşır, fakat bedensel olanlardan hiçbir kimseye benim canımın nağmeleri ve sesleri ulaşamaz.

Evet, cevizin içinin ve yağının dahi kendilerine mahsûs olan sesleri vardır. Fakat kabuğun sesi gibi zâhir kulağıyla duyulmaz; onların sesini akıl kulağı duyar. Bunun gibi rûhun dahi kendine mahsûs sesi vardır. Fakat cisim kulağı onu duyamaz, o ses akıl kulağında gizlidir. Nitekim Hz. Pîr bu ma'nâ-yı Dîvân-ı Kebîr'lerindeki iki beyt-i şerîfde şöyle îzâh buyururlar: Tercüme ve îzâh: Benim bu cismimden zâhir olan nefesten birçok ateş parlar. Harf ve savt ile zâhir olan fânî sözümden ne çok bekâlar kaynar. Zîrâ akıllar o zâhirî kelâmdan rûhumun seslerini duyar. Evet benim zâhirî olan sözlerim cisim kulaklarına erişir, fakat cismânîlerden hiçbir kimseye benim canımın na'raları ve sesleri vâsıl olamaz.

2146. Eğer içe mensûb latîf âvâzı olmasa idi kabuğa mensûb âvâzın jağjağını kim dinler idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Eğer içe ait latif ses olmasaydı, kabuğa ait sesin gürültüsünü kim dinlerdi?

Ey anlamın talibi, senin cismin ve bedenin kabuk, ruhun ise içtir. Eğer sen kendi cismaniyetinin ve bedeninin tantanasını ve vehmedilmiş varlığını kırıp latif olan ruhunun sıfatıyla kalırsan, o latif iç ve ruhun destanını dinlersin ve onun latif hallerini görürsün.

Ey ma'nânın tâlibi, senin cismin ve tenin kabuk ve rûhun içtir. Eğer sen kendi cismâniyet ve teninin tantanası ve mevhûm olan varlığını kırıp latîf olan rûhun sıfatıyla kalırsan o latîf için ve rûhun destânını dinlersin ve onun ahvâl-i latîfesini görürsün.

2144. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2144. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?

Yani, ruhların bu yoğunluk âlemindeki sesleri cisimlere olan bağlantıları aracılığıyla olur. Çünkü cisim, ruhun bu yoğunluk âleminde bir aracıdır ve çıkan ses de bu şekil âlemiyle ilişkilidir ve onun gerektirdiğine tabidir. İç olan ruhun kendi hâl ve şanına uygun değildir. Çünkü ruhun hâl ve şanına uygun olan beyan bu yoğunluk âlemine sığmaz. Nasıl ki cevizlerin sesleri kabukları aracılığıyla çıkar. Ceviz içinin ve içteki yağın kendilerine özgü olan sesleri duyulmaz.

Ya'ni, rûhların bu âlem-i kesâfetteki sesleri cisimlere taalluku vâsıtasıyla olur. Zîrâ cisim rûhun bu âlem-i kesâfette bir âletidir ve çıkan ses dahi bu âlem-i sûretle alâkadardır ve onun muktezâsına tâbi'dir. İç olan rûhun kendi hâl ve şânına münasib değildir. Zîrâ rûhun hâl ve şânına münasib olan beyân bu âlem-i kesâfete sığmaz. Nitekim cevizlerin sesleri kabukları vasıtasıyla çıkar. Ceviz içinin ve içteki yağın kendilerine mahsûs olan sesleri duyulmaz.

2145. Bir avâz tutar, kulağa layık değil; onun avâzı akıl kulağında gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2145. Bir ses vardır, kulağa layık değildir; o ses akıl kulağında gizlidir.

Evet, cevizin içinin ve yağının dahi kendilerine özgü sesleri vardır. Fakat kabuğun sesi gibi görünen kulakla duyulmaz; onların sesini akıl kulağı duyar. Bunun gibi ruhun dahi kendine özgü sesi vardır. Fakat beden kulağı onu duyamaz, o ses akıl kulağında gizlidir. Nasıl ki Hz. Pîr bu anlamı Dîvân-ı Kebîr'lerindeki iki şerefli beyitte şöyle açıklar:

Tercüme ve açıklama: Benim bu bedenimden ortaya çıkan nefesten birçok ateş parlar. Harf ve ses ile ortaya çıkan fânî sözümden ne çok sonsuzluklar kaynar. Çünkü akıllar o görünen sözden ruhumun seslerini duyar. Evet benim görünen sözlerim beden kulaklarına ulaşır, fakat bedensel olanlardan hiçbir kimseye benim canımın haykırışları ve sesleri ulaşamaz.

Evet, cevizin içinin ve yağının dahi kendilerine mahsûs olan sesleri vardır. Fakat kabuğun sesi gibi zâhir kulağıyla duyulmaz; onların sesini akıl kulağı duyar. Bunun gibi ruhun dahi kendine mahsûs sesi vardır. Fakat cisim kulağı onu duyamaz, o ses akıl kulağında gizlidir. Nitekim Hz. Pîr bu ma'nâ-yı Dîvân-ı Kebîr'lerindeki iki beyt-i şerîfde şöyle îzâh buyururlar:

Tercüme ve îzâh: Benim bu cismimden zâhir olan nefesten birçok ateş parlar. Harf ve savt ile zâhir olan fânî sözümden ne çok bekālar kaynar. Zîrâ akıllar o zâhirî kelâmdan rûhumun seslerini duyar. Evet benim zâhirî olan sözlerim cisim kulaklarına erişir, fakat cismânîlerden hiçbir kimseye benim canımın na'raları ve sesleri vâsıl olamaz.

2146. Eğer içe mensub latif avâzı olmasa idi kabuğa mensub avâzın jağjağını kim dinler idi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2146. Eğer içe ait latif ses olmasaydı, kabuğa ait sesin gürültüsünü kim dinlerdi?

Ey dinleyici, eğer insanın sözünü dinliyorsan, onun sözündeki ruhundan ve içinden gelen anlam için dinliyorsun. Yoksa bedenin sesi ceviz kabuğunun sesi gibidir. O ses dinlenilir bir şey değildir. Nitekim hayvanların bağırmasını dinlemekten ne zevk alınır?

Ey dinleyici, eğer insanın sözünü dinliyor isen onun kelâmında rûhundan ve içinden gelen ma'nâ için dinliyorsun. Yoksa cismin sadâsı ceviz kabuğunun sadâsı gibidir. O ses dinlenir bir şey değildir. Nitekim hayvanların bağırmasını dinlemekten ne zevk olur?

2147. Onun jağjağına ondan dolayı tahammül ediyorsun, tâ ki sakinler gibi olan bir mağz üzerine çarpasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Onun gürültüsüne ondan dolayı tahammül ediyorsun, tâ ki sakinler gibi olan bir öze çarpasın!

"Jağjağ", kabuklu cevizlerin birbirine temasından oluşan seslerdir. Yani, cisimden ortaya çıkan sözü dinlemeye tahammülün, cisme ait olan ve suskunlar gibi duran bir ruhun ve bir iç hâlinin farkına varmak ve o söz aracılığıyla o cismin ruhundan gelen anlamı idrak etmek içindir.

"Jağjağ", kabuklu cevizlerin yekdiğerine temâsından hâsıl olan seslerdir. Ya'ni, cisimden zâhir olan kelâmı dinlemeye tahammülün cisme taalluk eden ve sâkitler gibi duran bir rûhun ve bir için hâline vâkıf olmak ve o kelâm vâsıtasıyla o cismin rûhundan gelen ma'nâyı idrak etmek içindir.

2148. Nice bir zaman dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi âb-ı hayatın mahremi ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Bir süre dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi hayat suyunun sırdaşı ol!

Ey marifet talep eden kişi, uzun zaman ceviz kabuğu mesabesinde olan cismanî âleme ait sözleri söyledin ve dinledin. Bundan sonra uzun zaman daha bu tür dedikoduları bırak ve dinleme! Ruhunun sıfatına yönel! Ondan sonra ilahî marifet hayat suyunun dudak ve ağız gibi sırdaşı ol! "Nûş" kelimesinin başka anlamları da vardır ki, şunlardır: Tatlı, hayat suyu, dirilik, tiryak, bal.

Ey tâlib-i ma'rifet, birçok zaman ceviz jağjağı mesâbesinde olan âlem-i cismâniyyete âid sözleri söyledin ve dinledin. Bundan sonra birçok zaman dahi bu nevi' dedikoduları bırak ve dinleme! Rûhunun sıfatına müteveccih ol! Ondan sonra ma'rifet-i ilâhiyye âb-ı hayatının dudak ve ağız gibi mahremi ol! "Nûş" kelimesinin diğer ma'nâları da vâriddir ki, şunlardır: Tatlı, âb-ı hayât, dirilik, tiryak, bal.

2149. Ne kadar nazım ve nesir söyledin sırrı faş ettin. Efendi bir gün tecrübe et, dilsiz ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. Ne kadar nazım ve nesir söyledin, sırrı faş ettin. Efendi, bir gün tecrübe et, dilsiz ol!

Bu şerefli beyit, cem'u'l-cem' (birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik) makamına ulaşmadan önce, dirayet ve zekâvet sayesinde tasavvuf ehlinin sözlerini okuyup nazım ve nesir alanlarında ilahi hakikatlerden ve sırlardan bahseden kimselere hitaptır. Yani, ey efendi, sen Hakk'a ulaşmış kişilerin sözlerini okuyup dinledin; dirayetin ve zekâvetin sayesinde onlardan anlayabildiğin birtakım sırları dilindeki kuvvet vasıtasıyla açığa vurdun. Fakat bunların hakikatine ulaşamadın ve ruhunu idrak edemedin. Bu sebeple bunlar senin varlığının ve gururunun sermayesi oldu. Bundan sonra da biraz sus ve sükûtu tecrübe et ve dilsiz ol ki ruhunun ağzıyla hakikat ab-ı hayatını içesin.

Ey dinleyici, eğer insanın sözünü dinliyor isen, onun sözünde ruhundan ve içinden gelen mana için dinliyorsun. Yoksa bedenin sesi ceviz kabuğunun sesi gibidir. O ses dinlenir bir şey değildir. Nasıl ki hayvanların bağırmasını dinlemekten ne zevk olur?

Bu beyt-i şerîf cem'u'l-cem' makāmına vâsıl olmazdan evvel dirâyet ve zekâvet sâyesinde ehl-i tasavvufun kelâmlarını okuyup nazım ve nesir vâdîlerinde hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden bahseden kimselere hitâbtır. Ya'ni, ey efendi, sen vâsılların kelâmlarını okuyup dinledin, dirâyetin ve zekâvetin sayesinde onlardan anlayabildiğin birtakım esrârı lisânındaki kuvvet vâsıtasıyla fâş ettin. Fakat bunların hakîkatine vâsıl olamadın ve ruhunu müdrik olamadın. Binâenaleyh bunlar senin varlığının ve gurûrunun sermâyesi oldu. Bundan sonra da biraz sus ve sükûtu tecrübe et ve dilsiz ol ki ruhunun ağzıyla hakîkat âb-ı hayatını içesin.

Ey dinleyici, eğer insanın sözünü dinliyor isen onun kelâmında rûhundan ve içinden gelen ma'nâ için dinliyorsun. Yoksa cismin sadâsı ceviz kabuğunun sadâsı gibidir. O ses dinlenir bir şey değildir. Nitekim hayvanların bağırmasını dinlemekten ne zevk olur?

2147. Onun jağjağına ondan dolayı tahammül ediyorsun, tâ ki sakinler gibi olan bir mağz üzerine çarpasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2147. Onun gürültüsüne ondan dolayı tahammül ediyorsun, tâ ki sakinler gibi olan bir öze çarpasın!

"Jağjağ", kabuklu cevizlerin birbirine temasından oluşan seslerdir. Yani, cisimden ortaya çıkan sözü dinlemeye tahammülün, cisme ait olan ve suskunlar gibi duran bir ruhun ve bir iç hâlinin farkına varmak ve o söz aracılığıyla o cismin ruhundan gelen anlamı idrak etmek içindir.

"Jağjağ", kabuklu cevizlerin yekdiğerine temâsından hâsıl olan seslerdir. Ya'ni, cisimden zâhir olan kelâmı dinlemeye tahammülün cisme taalluk eden ve sâkitler gibi duran bir rûhun ve bir için hâline vâkıf olmak ve o kelâm vâsıtasıyla o cismin rûhundan gelen ma'nâyı idrak etmek içindir.

2148. Nice bir zaman dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi âb-ı hayatın mahremi ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2148. Nice bir zaman dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi âb-ı hayatın mahremi ol!

Ey marifet talep eden kişi, birçok zaman ceviz kabuğu mesabesinde olan maddî âleme ait sözleri söyledin ve dinledin. Bundan sonra birçok zaman daha bu tür dedikoduları bırak ve dinleme! Ruhunun sıfatına yönel! Ondan sonra ilâhî marifet ab-ı hayatının dudak ve ağız gibi mahremi ol! "Nûş" kelimesinin diğer anlamları da vardır ki, şunlardır: Tatlı, âb-ı hayat, dirilik, tiryak, bal.

Ey tâlib-i ma'rifet, birçok zaman ceviz jağjağı mesâbesinde olan âlem-i cismâniyyete âid sözleri söyledin ve dinledin. Bundan sonra birçok zaman dahi bu nevi' dedikoduları bırak ve dinleme! Rûhunun sıfatına müteveccih ol! Ondan sonra ma'rifet-i ilâhiyye âb-ı hayatının dudak ve ağız gibi mahremi ol! "Nûş" kelimesinin diğer ma'nâları da vâriddir ki, şunlardır: Tatlı, âb-ı hayât, dirilik, tiryâk, bal.

2149. Ne kadar nazım ve nesir söyledin sırrı faş ettin. Efendi bir gün tecrübe et, dilsiz ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2149. Ne kadar nazım ve nesir söyledin, sırrı ifşa ettin. Efendi, bir gün dilsiz olmayı tecrübe et!

Bu şerefli beyit, cem'u'l-cem' (birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik) makamına ulaşmadan önce, dirayet ve zekâvet sayesinde tasavvuf ehlinin sözlerini okuyup nazım ve nesir alanlarında ilahi hakikatlerden ve sırlardan bahseden kimselere hitaptır. Yani, ey efendi, sen Hakk'a ulaşmış kişilerin sözlerini okuyup dinledin, dirayetin ve zekâvetin sayesinde onlardan anlayabildiğin birtakım sırları dilindeki kuvvet vasıtasıyla ifşa ettin. Fakat bunların hakikatine ulaşamadın ve ruhunu idrak edemedin. Bu sebeple bunlar senin varlığının ve gururunun sermayesi oldu. Bundan sonra da biraz sus ve sükûtu tecrübe et ve dilsiz ol ki ruhunun ağzıyla hakikat ab-ı hayatını içesin.

Bu beyt-i şerîf cem'u'l-cem' makāmına vâsıl olmazdan evvel dirâyet ve zekâvet sâyesinde ehl-i tasavvufun kelâmlarını okuyup nazım ve nesir vâdîlerinde hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeden bahseden kimselere hitâbtır. Ya'ni, ey efendi, sen vâsılların kelâmlarını okuyup dinledin, dirâyetin ve zekâvetin sayesinde onlardan anlayabildiğin birtakım esrârı lisânındaki kuvvet vâsıtasıyla fâş ettin. Fakat bunların hakîkatine vâsıl olamadın ve ruhunu müdrik olamadın. Binâenaleyh bunlar senin varlığının ve gurûrunun sermâyesi oldu. Bundan sonra da biraz sus ve sükûtu tecrübe et ve dilsiz ol ki ruhunun ağzıyla hakîkat âb-ı hayatını içesin.

## “Bu kadar zaman güft ü gûyu tecrübe ettik, bir müddet de sabrı ve sükûtu tecrübe edelim!” sözünün takrîrinde hikâyedir

2150. Ne kadar acı ve keskin ve tuzlu ve kâbız pişirdin. Bu bir kerre de imtihânı tatlı pişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Ne kadar acı, keskin, tuzlu ve buruk pişirdin. Bu bir kere de imtihanı tatlı pişir.

Ey zahirî âlim ve vâiz efendi, şimdiye kadar kürsüler üzerinde insanlara birçok acı, etkileyici, tuzlu ve akıl ile fikri buruşturucu sözler söyledin; ve bu hâl içinde nefsini tecrübe ettin. Nefsânî sıfatlardan kendinin kurtulamadığını gördün. Bu bir kere de tatlı bir tecrübe olan sükût ile nefsini incele! "Gezz", buruk ve buruşturucu demektir. Niyâzî-i Mısrî'nin (kuddise sırruhû) beyti:

Bugün bir meclise vardım, vâiz oturmuş öğüt veriyor Kitabını açmış okuyor, bu halkı ağlatıyor vâiz Cihan halkını ikiye bölmüş, birini cennete salmış Eliyle kürsüden birini cehenneme sarkıtıyor vâiz Ağzından ateşler çıkarıyor, melun şeytanı yakıyor Sanırsın yedi cehennemin azabı kendisidir vâiz Cehennemi öyle doldurmuş ki, içinde duracak yer yok Halkı oraya yerleştiriyor, ne acayip bir hizmettedir vâiz

Ey âlim-i zâhirî ve vâiz efendi, şimdiye kadar kürsüler üzerinde nâsa birçok acı ve müessir ve tuzlu ve akıl ve fikri buruşturucu sözler söyledin; ve bu hâl içinde nefsini tecrübe ettin. Nefsânî sıfatlardan kendinin kurtulamadığını gördün. Bu bir kerre de tatlı bir tecrübe olan sükût ile nefsini tedkîk et! “Gezz”, kâbız ve buruşturucu demektir. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (kuddise sırruhû):

Bugün bir meclise vardım, oturmuş pend eder vâiz Okur açmış kitâbını, bu halkı ağlatır vâiz İki bölmüş cihân halkın, birini cennete salmış Eliyle kürsüden birin tamuya sarkıtır vâiz Çıkar âteşler ağzından yakar şeytân-ı mel’ûnu Sanasın yedi tamunun azâbı kendidir vâiz Tamuya şöyle doldurmuş, içinde yok duracak yer Ona yerleştirir halkı, aceb hizmettedir vâiz

2151. O bir kimseye kıyâmette intibâh cihetinden elbette kara günah-nâmesi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. O bir kimseye kıyamette uyanış yönünden elbette kara günah defteri gelir.

Dünyadaki amellerin sırları ve iç yüzü ortaya çıkan kıyamet gününde, dünya hayatında yaptığı işlerin mahiyetini anlaması için bir kimsenin eline kara günah defteri ve amelinin defteri gelir.

Dünyâdaki amellerin sırları ve iç yüzü zâhir olan kıyâmet gününde hayât-ı dünyeviyyesinde yaptığı işlerin mâhiyetine âgâh olmak için bir kimsenin eline kara günah-nâmesi ve amelinin defteri gelir.

## "Bu kadar zaman güft ü gûyu tecrübe ettik, bir müddet de sabrı ve sükûtu tecrübe edelim!" sözünün takrîrinde hikâyedir

2150. Ne kadar acı ve keskin ve tuzlu ve kabız pişirdin. Bu bir kerre de imtihanı tatlı pişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2150. Ne kadar acı, keskin, tuzlu ve kabız (büzücü) pişirdin. Bu bir kere de imtihanı tatlı pişir.

Ey zahirî âlim ve vâiz efendi, şimdiye kadar kürsüler üzerinde insanlara birçok acı, etkileyici, tuzlu ve akıl ile fikri buruşturucu sözler söyledin; ve bu hâl içinde nefsini tecrübe ettin. Nefsanî sıfatlardan kendinin kurtulamadığını gördün. Bu bir kere de tatlı bir tecrübe olan sükût (susma) ile nefsini incele! "Gezz", büzücü ve buruşturucu demektir. Mısırlı Niyazî'nin (sırrı kutsal olsun) beyti:

Bugün bir meclise vardım, vâiz oturmuş öğüt veriyor. Kitabını açmış okuyor, bu halkı ağlatıyor vâiz. Cihan halkını ikiye bölmüş, birini cennete salmış. Kürsüden eliyle birini cehenneme sarkıtıyor vâiz. Ağzından ateşler çıkarır, melun şeytanı yakar. Sanırsın yedi cehennemin azabı kendisidir vâiz. Cehennemi öyle doldurmuş ki, içinde duracak yer yok. Ona halkı yerleştirir, ne acayip bir hizmettedir vâiz.

Ey âlim-i zâhirî ve vâiz efendi, şimdiye kadar kürsüler üzerinde nâsa birçok acı ve müessir ve tuzlu ve akıl ve fikri buruşturucu sözler söyledin; ve bu hâl içinde nefsini tecrübe ettin. Nefsânî sıfatlardan kendinin kurtulamadığını gördün. Bu bir kerre de tatlı bir tecrübe olan sükût ile nefsini tedkîk et! "Gezz", kābız ve buruşturucu demektir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (kuddise sırrıhû):

Bugün bir meclise vardım, oturmuş pend eder vâiz Okur açmış kitabını, bu halkı ağlatır vâiz İki bölmüş cihân halkın, birini cennete salmış Eliyle kürsüden birin tamuya sarkıtır vâiz Çıkar âteşler ağzından yakar şeytân-ı mel'ûnu Sanasın yedi tamunun azabı kendidir vâiz Tamuya şöyle doldurmuş, içinde yok duracak yer Ona yerleştirir halkı, aceb hizmettedir vâiz

2151. O bir kimseye kıyamette intibah cihetinden elbette kara günah-nâmesi gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2151. O bir kimseye kıyamette uyanış yönünden elbette kara günah defteri gelir.

Dünyadaki amellerin sırları ve iç yüzü ortaya çıkan kıyamet gününde, dünya hayatında yaptığı işlerin mahiyetini anlaması için bir kimsenin eline kara günah defteri ve amelinin defteri gelir.

Dünyadaki amellerin sırları ve iç yüzü zâhir olan kıyamet gününde hayât-ı dünyeviyyesinde yaptığı işlerin mâhiyetine âgâh olmak için bir kimsenin eline kara günah-nâmesi ve amelinin defteri gelir.

2152. Ta'ziye-nâmeler gibi başı kara. Nâmenin metni ve hâşiyesi ma'siyetler dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. Taziye mektupları gibi başı karadır. Mektubun metni ve kenar yazısı günahlarla dolu.

"Taziye mektubu", bir musibete uğrayan kişiyi sabır ve dayanıklılığa teşvik etmek için yazılan mektuptur ki, çoğunlukla baş tarafında ve kenarlarında kara çizgiler bulunur. "Haşiye", mektup ve kitap kenarına yazılan yazıdır.

"Ta'ziye-nâme", bir musîbete dûçâr olan kimseyi sabır ve tahammüle teşvik için yazılan mektûbdur ki, ekseriyâ baş tarafında ve kenarlarında kara çizgiler olur. "Hâşiye", mektûb ve kitâb kenârına yazılan yazı.

2153. Onun nâmesi, dârü'l-harb kâfirlikten dolu olduğu gibi, baştan başa her fisk ve ma'siyet idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Onun amel defteri, savaş yurdu küfürle dolu olduğu gibi, baştan başa her türlü fısk (Allah'ın emirlerinden çıkma) ve günah idi.

O kimsenin amel defteri, savaş yurdu nasıl ki küfür ve inattan dolu ise, baştan başa hep ilâhî emrin dışına çıkmak ve günah ile dolu idi.

O kimsenin amel defteri harb yeri nasıl ki küfür ve inâddan dolu ise, baştan başa hep emr-i ilâhî hâricine çıkmak ve günah ile dolu idi.

2154. Öyle murdar vebal dolu olan nâme sağ ele gelmez, sol elde zahir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Öyle murdar ve vebal dolu olan mektup sağ ele gelmez, sol elde ortaya çıkar.

Çünkü sağ elde, sol el üzerine tabiî bir üstünlük vardır. Örneğin bir çocuk harekete başladığı ve bir şey tutmaya başladığı zaman önce sağ eliyle tutmaya başlar. Solaklar istisnadır ve istisna kural değildir.

Zîrâ sağ elde, sol el üzerine bir fazîlet-i tabîiyye vardır. Meselâ bir çocuk harekete başladığı ve bir şey tutmağa başladığı vakit evvelâ sağ eliyle tutmaya başlar. Solaklar müstesnâdır ve istisnâ kāide değildir.

2155. Muhakkak burada da kendi nâmeni gör! O sol ele mi yahud sağ ele mi lâyıktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Şüphesiz burada da kendi amel defterini gör! O, sol ele mi yoksa sağ ele mi layıktır?

Ey halka öğüt veren efendi, bu dünya hayatında dahi kendi amelinin defterini gör ve incele, sağ el ile mi, yoksa sol el ile mi tutulmaya layıktır. Bilinmeli ki insan kirli ve pis bir şey tutmak zorunda kaldığı zaman doğal bir sevk ile sol elinin parmak uçlarıyla tutup kaldırır.

Ey halka nasîhat eden efendi, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi kendi amelinin defterini gör ve tedkîk et, sağ el ile mi, yoksa sol el ile mi tutulmaya lâyıktır. Ma'lûmdur ki insan kirli ve murdar bir şey tutmak mecbûriyetinde kaldığı vakit bir sevk-i tabîî ile sol elinin parmak uçlarıyla tutup kaldırır.

2156. Dükkânda sol çizme ve sol pabuç dahi vardır. Tecrübeden evvel onun o sol olduğunu bilir misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. Dükkânda sol çizme ve sol pabuç dahi vardır. Tecrübeden önce onun o sol olduğunu bilir misin?

İnsan, sağına ve soluna uygun olan ayakkabılarını kunduracı dükkânında inceleyip denedikten sonra bilir. Sen de bu amel dükkânı olan dünyada amellerinin ve fiillerinin sağına mı yoksa soluna mı uygun olduğunu incele.

İnsan sağına ve soluna lâyık olan ayakkabılarını kunduracı dükkânında tedkîk ve tecrübe ettikten sonra bilir. Sen dahi bu amel dükkânı olan dünyâda amellerinin ve efâlinin sağına mı yoksa soluna mı lâyık olduğunu tedkîk

2152. Ta'ziye-nâmeler gibi başı kara. Nâmenin metni ve hâşiyesi ma'siyetler dolu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2152. Taziye mektupları gibi başı kara. Mektubun metni ve kenar yazıları günahlarla dolu.

"Taziye-nâme", bir musibete uğrayan kişiyi sabır ve dayanıklılığa teşvik etmek için yazılan mektuptur ki, çoğunlukla baş tarafında ve kenarlarında kara çizgiler olur. "Hâşiye", mektup ve kitap kenarına yazılan yazı.

"Ta'ziye-nâme", bir musîbete dûçâr olan kimseyi sabır ve tahammüle teş-vîk için yazılan mektûbdur ki, ekseriyâ baş tarafında ve kenarlarında kara çizgiler olur. "Hâşiye", mektûb ve kitâb kenârına yazılan yazı.

2153. Onun nâmesi, dârü'l-harb kâfirlikten dolu olduğu gibi, hastan başa her fisk ve ma'siyet idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2153. Onun amel defteri, savaş yurdu küfürle dolu olduğu gibi, baştan başa her türlü fısk (Allah'ın emirlerinden çıkma) ve günah idi.

O kişinin amel defteri, savaş yurdu nasıl ki küfür ve inattan dolu ise, baştan başa hep ilâhî emrin dışına çıkmak ve günah ile dolu idi.

O kimsenin amel defteri harb yeri nasıl ki küfür ve inâddan dolu ise, baş-tan başa hep emr-i ilâhî hâricine çıkmak ve günah ile dolu idi.

2154. Öyle murdar vebal dolu olan nâme sağ ele gelmez, sol elde zahir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2154. Öyle murdar ve vebal dolu olan mektup sağ ele gelmez, sol elde belirir.

Çünkü sağ elde, sol el üzerine doğal bir üstünlük vardır. Örneğin bir çocuk harekete başladığı ve bir şey tutmaya başladığı zaman önce sağ eliyle tutmaya başlar. Solaklar istisnadır ve istisna kural değildir.

Zîrâ sağ elde, sol el üzerine bir fazîlet-i tabîiyye vardır. Meselâ bir çocuk harekete başladığı ve bir şey tutmağa başladığı vakit evvelâ sağ eliyle tutma-ya başlar. Solaklar müstesnâdır ve istisnâ kāide değildir.

2155. Muhakkak burada da kendi nâmeni gör! O sol ele mi yahud sağ ele mi lâyıktır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2155. Şüphesiz burada da kendi amel defterini gör! O, sol ele mi yoksa sağ ele mi layıktır?

Ey halka öğüt veren efendi, bu dünya hayatında dahi kendi amelinin defterini gör ve incele, sağ el ile mi, yoksa sol el ile mi tutulmaya layıktır. Bilinmeli ki insan kirli ve pis bir şey tutmak zorunda kaldığı zaman doğal bir sevk ile sol elinin parmak uçlarıyla tutup kaldırır.

Ey halka nasîhat eden efendi, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi kendi ame-linin defterini gör ve tedkîk et, sağ el ile mi, yoksa sol el ile mi tutulmaya lâ-yıktır. Ma'lûmdur ki insan kirli ve murdar bir şey tutmak mecbûriyetinde kal-dığı vakit bir sevk-i tabîî ile sol elinin parmak uçlarıyla tutup kaldırır.

2156. Dükkânda sol çizme ve sol pabuç dahi vardır. Tecrübeden evvel onun o sol olduğunu bilir misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2156. Dükkânda sol çizme ve sol pabuç dahi vardır. Tecrübeden evvel onun o sol olduğunu bilir misin?

İnsan, sağına ve soluna uygun olan ayakkabılarını kunduracı dükkânında inceleyip denedikten sonra bilir. Sen de bu amel dükkânı olan dünyada, amellerinin ve fiillerinin sağına mı yoksa soluna mı uygun olduğunu inceleyerek bilebilirsin. Bu şerefli beyitte "Hesaba çekilmeden önce kendi nefsinizi hesaba çekin!" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

İnsan sağına ve soluna lâyık olan ayakkabılarını kunduracı dükkânında tedkîk ve tecrübe ettikten sonra bilir. Sen dahi bu amel dükkânı olan dünyâ-da amellerinin ve efâlinin sağına mı yoksa soluna mı lâyık olduğunu tedkîk ederek bilebilirsin. Bu beyt-i şerîfde حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Muhasebe olunmazdan evvel kendi nefsinizi muhasebe edin!" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

2157. Mâdemki doğru olmayasın bil ki solsun. Arslanın ve maymunun na'rası zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Mademki doğru olmayasın bil ki solsun. Arslanın ve maymunun na'rası zahirdir.

"Kepî", maymun dedikleri hayvandır. Ey zahirî âlim, mademki Hak yolunda doğru olmayasın, halka her an vaaz ve nasihat etsen yine solsun ve ashâb-ı şimâldensin (amel defteri sol eline verilenlerden) ve amel defterin karadır ve halka söylediğin sözler takliden söylenmiş sözlerdir. Çünkü hakikat arslanı olan ehlullahın (Allah dostlarının) sözleriyle insanları taklit eden bir maymun gibi olan taklitçi âlimlerin sözleri bellidir. Çünkü insân-ı kâmilin sözleri dinleyenlerin canlarına işler ve kalplerini yakar. Fakat taklitçilerin sözü bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar, asla tesiri olmaz. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz buyururlar. Mısra': "Şu bir söz ki candan dışarı çıkar, şüphesiz gönülde oturur".

"Kepî", maymun dedikleri hayvandır. Ey âlim-i zâhirî, mâdemki Hak yolunda doğru olmayasın, halka her an va'z ve nasîhat etsen yine solsun ve ashâb-ı şimâldensin ve defter-i a'mâlin karadır ve halka söylediğin sözler taklîden söylenmiş sözlerdir. Zîrâ hakîkat arslanı olan ehlullâhın sözleriyle insanları taklîd eden bir maymun gibi olan ulemâ-i mukallidenin sözleri bellidir. Zîrâ insân-ı kâmilin sözleri sâmi'lerin canlarına işler ve kalblerini yakar. Fakat mukallidlerin sözü bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar, aslâ te'sîri olmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz buyururlar. Mısra': "Şu bir söz ki candan dışarı çıkar, şübhesiz gönülde oturur".

2158. O ki gülü mahbub ve güzel kokulu eder, O'nun fazlı her solu sağ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. O ki gülü sevgili ve güzel kokulu eder, O'nun fazlı her solu sağ eder.

Ey nefsine düşkün olan efendi, ümitsizliğe düşüp Hak'tan ümidini kesme! Çünkü kara topraktan gülü çıkarıp sevgili ve güzel kokulu yapan Yüce Allah hazretlerinin lütfu ve yardımı, solları da sağ yapar.

Ey nefsânî olan efendi, me'yûs olup Hak'tan ümîdini kesme! Zîrâ kara topraktan gülü çıkarıp mahbûb ve güzel kokulu yapan Hak Teâlâ hazretlerinin fazl ve inâyeti, solları da sağ yapar.

2159. Her bir sola sağlığı O verir; cârî olan suyu taşa O verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Her bir hastaya sağlığı O verir; akıcı olan suyu taşa O verir.

İkinci mısrada, Mülk Suresi'ndeki "فَمَن يَأْتِيكُم بماء معين" (Mülk, 67/30) yani "Akıcı olan suyu kim getirir?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 59. bölümünde şöyle buyururlar: "İnayete hükmetmek mümkün değildir. Bu göz sağ ve bu göz sol. Görünüşte ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Cuma günü de böylece diğer günlerden üstün oldu. Nasıl ki buyrulmuştur: "ان لله ارزاق كتب له في اللوح فاليطلبها يوم الجمعة" Yani "Yüce Allah'ın rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde yazılıdır. Şimdi o rızıkları cuma günü iste!" diyerek bilebilirsin. Bu şerefli beyitte "حاسبوا قبل ان تحاسبوا" yani "Hesaba çekilmeden önce kendi nefsinizi hesaba çekin!" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

İkinci mısra'da sûre-i Mülk'te olan فَمَن يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk, 67/30) ya'ni "Akıcı olan suyu kim getirir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: “İnâyete hükmet[me]mek mümkin değildir. Bu göz sağ ve bu göz sol. Zâhiren ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Yevm-i cum'a dahi böylece eyyâm-ı mütebâkıyeden efdal oldu. Nitekim buyrulmuştur : ان لله ارزاق كتب له في اللوح فاليطلبها يوم الجمعة Ya'ni "Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde muharrerdir. İmdi o rızıkları cum'a günü taleb et!" ederek bilebilirsin. Bu beyt-i şerîfde حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Muhasebe olunmazdan evvel kendi nefsinizi muhasebe edin!" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

2157. Mâdemki doğru olmayasın bil ki solsun. Arslanın ve maymunun na'rası zahirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2157. Mademki doğru olmayasın, bil ki yanlışsın. Aslanın ve maymunun narası açıktır.

"Kepî", maymun dedikleri hayvandır. Ey zahirî âlim, mademki Hakk yolunda doğru olmayasın, halka her an vaaz ve nasihat etsen yine yanlışsın ve ashâb-ı şimâldensin (amel defteri sol eline verilenlerdensin) ve amel defterin karadır ve halka söylediğin sözler takliden söylenmiş sözlerdir. Çünkü hakikat aslanı olan ehlullahın (Allah dostlarının) sözleriyle insanları taklit eden bir maymun gibi olan taklitçi âlimlerin sözleri bellidir. Çünkü insân-ı kâmilin sözleri dinleyenlerin canlarına işler ve kalplerini yakar. Fakat taklitçilerin sözü bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar, asla etkisi olmaz. Nasıl ki Hz. Pîr efendimiz buyururlar. Mısra': سخن کز جان برون آید نشیند لاجرم در دل "Şu bir söz ki candan dışarı çıkar, şüphesiz gönülde oturur."

"Kepî", maymun dedikleri hayvandır. Ey âlim-i zâhirî, mâdemki Hak yolunda doğru olmayasın, halka her an va'z ve nasîhat etsen yine solsun ve ashâb-ı şimâldensin ve defter-i a'mâlin karadır ve halka söylediğin sözler taklîden söylenmiş sözlerdir. Zîrâ hakîkat arslanı olan ehlullâhın sözleriyle insanları taklîd eden bir maymun gibi olan ulemâ-i mukallidenin sözleri bellidir. Zîrâ insân-ı kâmilin sözleri sâmi'lerin canlarına işler ve kalblerini yakar. Fakat mukallidlerin sözü bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar, aslâ te'sîri olmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz buyururlar. Mısra': سخن کز جان برون آید نشیند لاجرم در دل "Şu bir söz ki candan dışarı çıkar, şübhesiz gönülde oturur".

2158. O ki gülü mahbub ve güzel kokulu eder, O'nun fazlı her solu sağ eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2158. O ki gülü sevgili ve güzel kokulu eder, O'nun fazlı her solu sağ eder.

Ey nefsine düşkün olan efendi, ümitsizliğe düşüp Hak'tan ümidini kesme! Çünkü kara topraktan gülü çıkarıp sevgili ve güzel kokulu yapan Yüce Allah hazretlerinin lütfu ve yardımı, solları da sağ yapar.

Ey nefsânî olan efendi, me'yûs olup Hak'tan ümîdini kesme! Zîrâ kara topraktan gülü çıkarıp mahbûb ve güzel kokulu yapan Hak Teâlâ hazretlerinin fazl ve inâyeti, solları da sağ yapar.

2159. Her bir sola sağlığı O verir; cârî olan suyu taşa O verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2159. Her bir hastaya sağlığı O verir; akıcı olan suyu taşa O verir.

İkinci mısrada, Mülk Suresi'nde yer alan "فَمَن يَأْتِيكُم بماء معين" (Mülk, 67/30) yani "Akıcı olan suyu kim getirir?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 59. bölümünde şöyle buyururlar: "İnayete hükmetmemek mümkün değildir. Bu göz sağ ve bu göz sol. Görünüşte ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Cuma günü de böylece diğer günlerden daha üstün oldu. Nitekim buyrulmuştur: "ان لله ارزاق كتب له في اللوح فاليطلبها يوم الجمعة" yani "Yüce Allah'ın rızıklardan başka rızıkları olduğu levh-i mahfuzda yazılıdır. Şimdi o rızıkları cuma günü iste!" Şimdi cuma günü diğer günlerin etmediği ne hizmetleri etti? Ama Yüce Allah inayetini ona edip bu şerefi ona özgü kıldı.

İkinci mısra'da sûre-i Mülk'te olan فَمَن يَأْتِيكُم بماء معين (Mülk, 67/30) ya'ni "Akıcı olan suyu kim getirir?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: “İnâyete hükmetmemek mümkin değildir. Bu göz sağ ve bu göz sol. Zâhiren ikisi de birdir. Acaba o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı? Yevm-i cum'a dahi böylece eyyâm-ı mütebâkıyeden efdal oldu. Nitekim buyrulmuştur : ان لله ارزاق كتب له في اللوح فاليطلبها يوم الجمعة Ya'ni "Allah Teâlâ hazretlerinin rızıklardan başka rızıkları olduğu levhde muharrerdir. İmdi o rızıkları cum'a günü taleb et!" Şimdi yevm-i cum'a eyyâm-ı sâirenin etmediği ne hizmetleri etti? Amma Hak Teâlâ inâyetini ona edip bu şerefi ona muhtas kıldı.

2160. Eğer sol ise onun hazreti ile doğru ol; tâ ki onun lütuflarının kudretini göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Eğer sol ise onun huzuru ile doğru ol; tâ ki onun lütuflarının kudretini göresin!

"Dest-i bürd" (üstün gelme), üstünlük, kudret, nimet ve devlet anlamlarındadır (Ba-hâr-ı Acem). "Hazret", yüz yüze olmak ve karşısında bulunmak anlamlarına gelir. Yani, eğer sen ameline bakıp kendini sol ve ashâb-ı şimâlden (amel defteri solundan verilenlerden) görüyor isen Yüce Allah'ın huzurunda ve karşısında doğru ol, tâ ki bu doğruluk neticesinde onun lütuflarının kudretini göresin!

“Dest-i bürd”, galebe ve kudret ve ni’met ve devlet ma’nâlarınadır (Ba-hâr-ı Acem). “Hazret”, yüz yüze olmak ve mukābil bulunmak ma’nâlarına. Ya’ni, eğer sen ameline bakıp kendini sol ve ashâb-ı şimâlden görüyor isen Hak Teâlâ’nın huzûrunda ve muvâcehesinde doğru ol, tâ ki bu doğruluk netîcesinde onun lütuflarının kudretini göresin!

2161. Sen revâ tutar mısın ki, bu hakîr olan nâme soldan geçsin de sağda zâhire gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Sen uygun görür müsün ki, bu değersiz amel defteri soldan geçsin de sağda ortaya çıksın?

Ey kişi, sen caiz görür müsün ki, baştan başa günah ve Hakk'a karşı gelme ile dolu olan bu değersiz amel defterin, senin solundan geçsin de sağ eline gelsin, bu doğası gereği mümkün mü?

Ey kimse, sen câiz görür müsün ki, baştan başa ma’siyet ve Hakk’a muhâlefet ile dolu olan bu hakîr defter-i a’mâlin, senin solundan geçsin de sağ eline gelsin, bu tab’an mümkün mi?

2162. Böyle zulüm ve cefâ dolu olan nâme ne vakit sağ ele lâyık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. Böyle zulüm ve cefa dolu olan mektup ne zaman sağ ele layık olur?

Zahidin ve kıskanç kadının ve zahidin cariye ile birleşmesinin hikâyesi, bir kimseye benzer ki, öyle bir söz söyler ki o söz onun hâline ve onun iddiasına uygun olmaz. Nasıl ki kâfirler "Bu gökleri ve Şimdi cuma günü diğer günlerin etmediği ne hizmetleri etti? Ama Yüce Allah yardımını ona edip bu şerefi ona özel kıldı.

Zâhidin ve kıskanç kadının ve zâhidin câriye ile birleşmesinin kıssası bir kimseye benzer ki, söz söyler ki o söz onun hâline ve onun da’vâsına münâsib olmaz. Nitekim kâfirler “Bu gökleri ve Şimdi yevm-i cum'a eyyâm-ı sâirenin etmediği ne hizmetleri etti? Amma Hak Teâlâ inâyetini ona edip bu şerefi ona muhtas kıldı.

2160. Eğer sol ise onun hazreti ile doğru ol; tâ ki onun lütuflarının kudretini göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2160. Eğer sol isen, onun huzuruyla doğru ol; tâ ki onun lütuflarının kudretini göresin!

"Dest-i bürd", üstün gelme, kudret, nimet ve devlet anlamlarındadır (Ba-hâr-ı Acem). "Hazret", yüz yüze olmak ve karşısında bulunmak anlamlarına gelir.

Yani, eğer sen ameline bakıp kendini sol ve cehennemliklerden görüyor isen, Yüce Allah'ın huzurunda ve karşısında doğru ol, tâ ki bu doğruluk neticesinde onun lütuflarının kudretini göresin!

"Dest-i bürd", galebe ve kudret ve ni'met ve devlet ma'nâlarınadır (Ba-hâr-ı Acem). "Hazret", yüz yüze olmak ve mukābil bulunmak ma'nâlarına.

Ya'ni, eğer sen ameline bakıp kendini sol ve ashâb-ı şimâlden görüyor isen Hak Teâlâ'nın huzurunda ve muvâcehesinde doğru ol, tâ ki bu doğruluk netîcesinde onun lütuflarının kudretini göresin!

2161. Sen revâ tutar mısın ki, bu hakîr olan nâme soldan geçsin de sağda zâhire gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2161. Sen uygun görür müsün ki, bu değersiz mektup soldan geçsin de sağda ortaya çıksın?

Ey kişi, sen caiz görür müsün ki, baştan başa günah ve Hakk'a karşı gelme ile dolu olan bu değersiz amel defterin, senin solundan geçsin de sağ eline gelsin, bu doğası gereği mümkün mü?

Ey kimse, sen câiz görür müsün ki, baştan başa ma'siyet ve Hakk'a muhalefet ile dolu olan bu hakîr defter-i a'mâlin, senin solundan geçsin de sağ eline gelsin, bu tab'an mümkin mi?

2162. Böyle zulüm ve cefâ dolu olan nâme ne vakit sağ ele lâyık olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2162. Böyle zulüm ve cefa dolu olan mektup ne zaman sağ ele layık olur?

"Yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler." (Ankebût, 29/61) göklerin ve yerin ve yaratılmışların yaratıcısı olduğunu ve bir işiten ve bir gören ve bir hazır ve bir gözeten ve bir her şeye hâkim olan ve bir kıskanç ilah bulunduğunu bilen bir cana, taştan yapılmış puta hizmet etmek ve ona can ve altın feda etmek ne uygun olur?

ولئن سألتهم ... الخ (Ankebût, 29/61) [Yani "And olsun ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler..."] ayet-i kerimesi Ankebut suresindedir. Bu şerhin başlangıcı Ankaravî nüshasında در بیان کسی که سخن گوید که حال او مناسب آن سخن و آن دعوی نباشد چنان که . . . الخ suretinde olup bu şerhte geçen kıssa zikredilmemiştir. Fihristinde kolaylık olacağı için diğer nüshalardaki sureti almayı ben uygun gördüm.

yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler" (Ankebût, 29/61) göklerin ve yerin ve mahlûkātın hâlıkı olduğunu ve bir semî' ve bir basîr ve bir hâzır ve bir murâkıb ve bir müstevlî ve bir gayûr ilh... olan bir ilâh bulunduğunu bilen bir cana taştan ma'mûl puta hizmet etmek ve ona can ve altın fedâ etmek ne münasib olur?

ولئن سألتهم ... الخ (Ankebût, 29/61) [Ya'ni "And olsun ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlakā, "Allah" derler..."] âyet-i kerîmesi sûre-i Ankebut'tadır. Bu sürh-ı şerîfin ibtidâsı Ankaravî nüshasında در بیان کسی که سخن گوید که حال او مناسب آن سخن و آن دعوی نباشد چنان که . . . الخ suretinde olup bu sürhde münderiç olan kıssa zikredilmemiştir. Fihristinde kolaylık olacağı için diğer nüshalardaki sûreti almayı fakîr münasib gördüm.

## Zâhidin ve kıskanç kadının ve zâhidin câriye ile birleşmesinin kıssası bir kimseye benzer ki, söz söyler ki o söz onun hâline ve onun da'vâsına münasib olmaz. Nitekim kâfirler "Bu gökleri ve

2163. Bir zahidin reşkîn, gayûr bir karısı var idi. Onun hûri gibi bir câriyesi de var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Bir zâhidin kıskanç, gayretli bir karısı vardı. Onun huri gibi bir de cariyesi vardı.

"Reşkîn", Farsça "kıskanç" demektir ve Arapça "gayûr" da aynı anlama gelir. Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) âdetleri üzere, okuyucuların lügat bilgisinden de faydalanmaları için Farsça kelimenin anlamca dengi olan Arapça bir kelimeyi de beraber zikrederler. Bunun benzerleri Mesnevî-i Şerîf'te çoktur. Örneğin سخت گیری و تعصب خامیست yani "Sıkı tutuculuk" (saht-gîrî) demektir. تعصب (taassub) da Arapçada o anlama gelir. Yani, bir zâhidin gayet kıskanç bir karısı vardı. Bir de huri kızı gibi güzel bir cariyesi vardı.

"Reşkîn", Fârisîce "kıskanç" demektir ve Arapça "gayûr" dahi aynı ma'nâyadır. Hz. Pîr efendimiz âdet-i şerîfleri lügatten dahi kārîlerin istifadesi için Fârisî kelimenin ma'nâca mürâdifi olan Arabî bir kelimeyi de beraber zikrederler. Bunun emsâli Mesnevî-i Şerîf de çoktur. Meselâ سخت گیری و تعصب خامیست ya'ni "Sıkı tutuculuk" (saht-gîrî) demektir. تعصب (taassub) dahi Arabî'de o ma'nâyadır. Ya'ni, bir zâhidin gāyet kıskanç bir karısı var idi. Bir de hûri kızı gibi güzel bir câriyesi var idi.

2164. Kadın kıskançlıktan kocasını muhafaza ederdi; câriye ile onu yalnız bırakmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. Kadın, kıskançlıktan kocasını korurdu; cariye ile onu yalnız bırakmazdı.

2165. Bir müddet kadın her ikisine murakib oldu, tâ ki onlar tenhada fırsat düşmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. Bir süre kadın her ikisine gözcü oldu, tâ ki onlar tenhada fırsat bulamasınlar!

2166. Nihayet Allah'ın hükmü ve takdîri zâhir oldu, bekçi olan akıl sersem ve fâsid oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Sonunda Allah'ın hükmü ve takdiri ortaya çıktı, bekçi olan akıl sersemledi ve bozuldu.

"Yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler" (Ankebût, 29/61) ayetinde belirtildiği gibi, göklerin ve yerin ve yaratılmışların yaratıcısı olduğunu ve işiten, gören, hazır, murakıb (gözetleyici), müstevli (her şeye hâkim) ve gayûr (kıskanç) olan bir ilah bulunduğunu bilen bir cana, taştan yapılmış puta hizmet etmek ve ona can ve altın feda etmek nasıl uygun düşer?

ولئن سألتهم ... الخ (Ankebût, 29/61) [Yani "And olsun ki onlara 'Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?' diye sorsan, mutlaka, 'Allah' derler..."] ayet-i kerimesi Ankebut suresindedir. Bu şerh-i şerifin başlangıcı Ankaravî nüshasında در بیان کسی که سخن گوید که حال او مناسب آن سخن و آن دعوی نباشد چنان که . . . الخ suretinde olup bu şerhte yer alan kıssa zikredilmemiştir. Fihristinde kolaylık olacağı için diğer nüshalardaki sureti almayı ben uygun gördüm.

yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler" (Ankebût, 29/61) göklerin ve yerin ve mahlûkātın hâlıkı olduğunu ve bir semî' ve bir basîr ve bir hâzır ve bir murâkıb ve bir müstevlî ve bir gayûr ilh... olan bir ilâh bulunduğunu bilen bir cana taştan ma'mûl puta hizmet etmek ve ona can ve altın fedâ etmek ne münasib olur?

ولئن سألتهم ... الخ (Ankebût, 29/61) [Ya'ni "And olsun ki onlara “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlakā, "Allah" derler..."] âyet-i kerîmesi sûre-i Ankebut'tadır. Bu şerh-i şerîfin ibtidâsı Ankaravî nüshasında در بیان کسی که سخن گوید که حال او مناسب آن سخن و آن دعوی نباشد چنان که . . . الخ suretinde olup bu şerhde münderiç olan kıssa zikredilmemiştir. Fihristinde kolaylık olacağı için diğer nüshalardaki sûreti almayı fakîr münasib gördüm.

2163. Bir zahidin reşkîn, gayûr bir karısı var idi. Onun hûri gibi bir câriyesi de var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2163. Bir zâhidin kıskanç, gayretli bir karısı vardı. Onun huri gibi bir de cariyesi vardı.

"Reşkîn", Farsça "kıskanç" demektir ve Arapça "gayûr" da aynı anlama gelir. Hz. Pîr efendimiz (Mevlânâ) âdetleri üzere, okuyucuların lügat bilgisinden de faydalanması için Farsça kelimenin anlamca karşılığı olan Arapça bir kelimeyi de birlikte zikrederler. Bunun benzerleri Mesnevî-i Şerîf'te çoktur. Örneğin سخت گیری و تعصب خامیست yani "Sıkı tutuculuk" (سخت گیری saht-gîrî) demektir. تعصب (taassub) da Arapçada o anlama gelir. Yani, bir zâhidin gayet kıskanç bir karısı vardı. Bir de huri kızı gibi güzel bir cariyesi vardı.

"Reşkîn", Fârisîce "kıskanç" demektir ve Arapça "gayûr" dahi aynı ma'nâyadır. Hz. Pîr efendimiz âdet-i şerîfleri lügatten dahi kārîlerin istifadesi için Fârisî kelimenin ma'nâca mürâdifi olan Arabî bir kelimeyi de beraber zikrederler. Bunun emsâli Mesnevî-i Şerîf de çoktur. Meselâ سخت گیری و تعصب خامیست ya'ni "Sıkı tutuculuk" (سخت گیری )saht-gîrî) demektir. تعصب (taassub) dahi Arabî'de o ma'nâyadır. Ya'ni, bir zâhidin gāyet kıskanç bir karısı var idi. Bir de hûri kızı gibi güzel bir câriyesi var idi.

2164. Kadın kıskançlıktan kocasını muhafaza ederdi; câriye ile onu yalnız bırakmaz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2164. Kadın, kıskançlıktan kocasını korurdu; cariye ile onu yalnız bırakmazdı.

2165. Bir müddet kadın her ikisine murakib oldu, tâ ki onlar tenhada fırsat düşmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2165. Bir süre kadın her ikisine gözcü oldu, tâ ki onlar tenhada fırsat bulamasınlar!

2166. Nihayet Allah'ın hükmü ve takdîri zâhir oldu, bekçi olan akıl sersem ve fâsid oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2166. Nihayet Allah'ın hükmü ve takdiri ortaya çıktı, bekçi olan akıl sersem ve bozuk oldu.

Yani, akıl birtakım tedbirler düşünerek kendisine uygun gelmeyen olayları def etmek ister ve böyle uygunsuz olayların bekçisidir. Fakat Yüce Allah hazretlerinin hükmü ve takdiri o uygunsuz olayın meydana gelmesine ilişkin olunca, o akıl bekçisi uykuya yatar ve sersem ve bozuk olur.

Ya'ni, akıl birtakım tedbirler düşünerek kendine mülâyim gelmeyen hâdisâtı defetmek ister ve böyle nâmülâyim vak'aların bekçisidir. Fakat Hak Teâlâ hazretlerinin hükmü ve takdiri o nâmülâyim hâdisenin vuku'una taalluk edince o akıl bekçisi uykuya yatar ve sersem ve fâsid olur.

2167. Vaktâki onun hükmü ve takdiri durmaksızın gelir, akıl kim olur; aya husûf vâki' olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Allah'ın hükmü ve takdiri durmaksızın geldiği zaman, akıl kim olur ki; ay bile tutulur.

Bir olayın meydana gelmesine Yüce Allah'ın hükmü ve takdiri duraksızın iliştiği ve geldiği zaman, akıl kim olur ki, onun engellenmesine güç yetirebilsin, uzayda ay bile tutulur. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ اِنْفَاذَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ سَلَبَ عَنْ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُولَهُمْ حَتّٰى يَنْفُذَ قَضَاؤُهُ وَقَدَرُهُ فَاِذَا اَمْضٰى اَمْرَهُ رَدَّ اِلَيْهِمْ عُقُولَهُمْ وَ وَقَعَتِ النَّدَامَةُ Yani "Yüce Allah kazâsını ve kaderini yerine getirmek istediği zaman, akıl sahiplerinden akıllarını, kazâsını ve kudretini yerine getirinceye kadar alır. Şimdi emrini icra ettiği zaman onların akıllarını kendilerine geri verir ve pişmanlık meydana gelir." Bir beyitte bunu şöyle söylemişlerdir:

Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini

Bir hâdisenin vuku'una Hak Teâlâ'nın hükmü ve takdiri bilâ-tevakkuf taalluk ettiği ve geldiği vakit akıl kim olur ki, onun men'ine muktedir olsun, fezâda ay bile tutulur. Nitekim hadîs-i şerîfde اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ اِنْفَاذَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ سَلَبَ عَنْ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُولَهُمْ حَتّٰى يَنْفُذَ قَضَاؤُهُ وَقَدَرُهُ فَاِذَا اَمْضٰى اَمْرَهُ رَدَّ اِلَيْهِمْ عُقُولَهُمْ وَ وَقَعَتِ النَّدَامَةُ Ya'ni “Allah Teâlâ kazâsını ve kaderini infâz etmek istediği vakit akıl sâhiplerinden akıllarını, kazâsını ve kudretini infâz edinceye kadar selbeder. İmdi emrini icrâ ettiği vakit onların akıllarını kendilerine reddeder ve nedâmet vâki' olur.” Bir beyitte bunu şöyle söylemişler:

Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini

2168. O kadın tesadüfen hamamda idi. Tas hatırına geldi, o evde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. O kadın tesadüfen hamamda idi. Tas aklına geldi, o evde idi.

O kıskanç kadın tesadüfen câriye ile birlikte hamama gitmiş ve tas almayı unutmuştu. Hamamda tasın evde olduğu aklına geldi.

O kıskanç kadın tesadüfen câriye ile berâber hamama gitmiş ve tas almayı unutmuş idi. Hamamda tasın evde olduğu hatırına geldi.

2169. Câriyeye dedi: “Haydi kuş gibi git, gümüş tası evden bize getir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Câriyeye dedi: “Haydi kuş gibi git, gümüş tası evden bize getir!”

2170. O câriye bunu işittiği vakit diri oldu. Zîrâ bu zaman efendiye erişecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. O câriye bunu işittiği vakit diri oldu. Çünkü bu zaman efendiye erişecektir.

Câriye, hanımının bu emrini işittiği vakit canlandı. Çünkü bu tas almak vaktinde efendiye erişecektir.

Câriye hanımının bu emrini işittiği vakit canlandı. Çünkü bu tas almak vaktinde efendiye erişecektir.

2171. Efendi evdedir ve bu zamanda tenhâlık vardır. Binâenaleyh tenhâlık tarafına sevinerek koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Efendi evdedir ve bu zamanda yalnızlık vardır. Bu sebeple yalnızlık tarafına sevinerek koşucu oldu.

Yani, akıl birtakım tedbirler düşünerek kendisine uygun gelmeyen olayları defetmek ister ve böyle uygunsuz olayların bekçisidir. Fakat Yüce Allah hazretlerinin hükmü ve takdiri o uygunsuz olayın meydana gelmesine ilişkin olunca o akıl bekçisi uykuya yatar ve sersem ve bozuk olur.

Ya'ni, akıl birtakım tedbîrler düşünerek kendine mülayim gelmeyen hâdisâtı defetmek ister ve böyle nâmülayim vak'aların bekçisidir. Fakat Hak Teâlâ hazretlerinin hükmü ve takdîri o nâmülayim hadisenin vukū'una taalluk edince o akıl bekçisi uykuya yatar ve sersem ve fâsid olur.

2167. Vaktaki onun hükmü ve takdîri durmaksızın gelir, akıl kim olur; aya husuf vaki olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2167. Onun hükmü ve takdiri durmaksızın geldiği zaman akıl kim olur; ay tutulur.

Bir olayın meydana gelmesine Yüce Allah'ın hükmü ve takdiri duraksızın ilişkin olduğu ve geldiği zaman akıl kim olur ki, onun engellenmesine gücü yetsin, uzayda ay bile tutulur. Nasıl ki hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ قضاؤه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم و وقعت الندامة Yani "Yüce Allah kazâsını ve kaderini yerine getirmek istediği zaman, kazâsını ve kudretini yerine getirinceye kadar akıl sahiplerinden akıllarını alır. Şimdi emrini uyguladığı zaman onların akıllarını kendilerine geri verir ve pişmanlık meydana gelir." Bir beyitte bunu şöyle söylemişlerdir:

Kazâ hükmünün hâkimi, takdirini yerine getirmek için akıl sahiplerinin görüşünü ve tedbirini alır.

Bir hâdisenin vukū'una Hak Teâlâ'nın hükmü ve takdîri bilâ-tevakkuf taalluk ettiği ve geldiği vakit akıl kim olur ki, onun men'ine muktedir olsun, fezâda ay bile tutulur. Nitekim hadis-i şerîfde اذا اراد الله انفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوى العقول عقولهم حتى ينفذ قضاؤه وقدره فاذا امضى امره رد اليهم عقولهم و وقعت الندامة Yani "Allah Teâlâ kazâsını ve kaderini infâz etmek istediği vakit akıl sahiplerinden akıllarını, kazâsını ve kudretini infâz edinceye kadar selbeder. İmdi emrini icrâ ettiği vakit onların akıllarını kendilerine reddeder ve nedâmet vâki' olur." Bir beyitte bunu şöyle söylemişler:

Hâkim-i hükm-i kazâ infâz için takdîrini Selbeder erbâb-ı aklın re'yini tedbîrini

2168. O kadın tesadüfen hamamda idi. Tas hatırına geldi, o evde idi. O kıskanç kadın tesadüfen câriye ile beraber hamama gitmiş ve tas almayı unutmuş idi. Hamamda tasın evde olduğu hatırına geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2168. O kadın tesadüfen hamamda idi. Tas aklına geldi, o evde idi. O kıskanç kadın tesadüfen cariye ile beraber hamama gitmiş ve tas almayı unutmuş idi. Hamamda tasın evde olduğu aklına geldi.

2169. Câriyeye dedi: "Haydi kuş gibi git, gümüş tası evden bize getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2169. Câriyeye dedi: "Haydi kuş gibi git, gümüş tası evden bize getir!"

2170. O câriye bunu işittiği vakit diri oldu. Zîrâ bu zaman efendiye erişecektir. Câriye hanımının bu emrini işittiği vakit canlandı. Çünkü bu tas almak vaktinde efendiye erişecektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2170. O câriye bunu işittiği zaman diri oldu. Çünkü bu zaman efendiye erişecektir. Câriye hanımının bu emrini işittiği zaman canlandı. Çünkü bu tas almak vaktinde efendiye erişecektir.

2171. Efendi evdedir ve bu zamanda tenhalık vardır. Binâenaleyh tenhalık tarafına sevinerek koşucu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2171. Efendi evdedir ve bu zamanda tenhalık vardır. Bu sebeple tenhalık tarafına sevinerek koşucu oldu.

2172. Câriyenin bu altı senelik aşkı idi ki efendiyi böyle yalnız bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. Câriyenin bu altı senelik aşkı idi ki efendiyi böyle yalnız bulsun!

Bu efendiyi böyle yalnız bulma aşkı ve hevesi, câriyenin altı seneden beri beslediği bir şey idi.

Bu efendiyi böyle yalnız bulmak aşkı ve hevesi câriyenin altı seneden beslediği bir şey idi.

2173. Acele ev tarafına uçucu oldu. Efendiyi evde tenhâda buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Aceleyle ev tarafına uçtu. Efendiyi evde yalnız buldu.

2174. Her iki âşıkı öyle şehvet kaptı ki kapıyı kilitlemek ihtiyâtı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Her iki âşığı öyle bir şehvet sardı ki kapıyı kilitlemek gibi bir ihtiyatları olmadı.

2175. Her ikisi neşâttan nâşî birbirine sürtündüler, o dem ihtilâttan can cana ulaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Her ikisi de neşeden dolayı birbirine sürtündüler, o an karışmadan can cana ulaştı.

2176. Derhal kadının hatırına geldi, dedi ki: “Ben onu niçin ev tarafına gönderdim?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Derhal kadının aklına geldi, dedi ki: “Ben onu niçin ev tarafına gönderdim?”

"Vatan", sözlükte insanın mekânı ve yeri demektir ki burada "ev" kastedilir.

“Vatan”, lügatte mekân ve mahall-i insan demektir ki burada “ev” murâd olunur.

2177. “Ben bizzat pamuğu ateşe koydum. Erkek koçu dişi koyuna bıraktım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. “Ben bizzat pamuğu ateşe koydum. Erkek koçu dişi koyuna bıraktım.”

2178. “Başından kili yıkadı. Cansız koştu. Onun arkasından gıltı ve çarşafı çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. “Başından kili yıkadı. Cansız koştu. Onun arkasından gıltı ve çarşafı çekti.

"Gil", sabun bulunmadığı zamanlarda Halep tarafında çıkan bir tür beyaz çamuru sabun yerine kullanırlardı. Bunun güzel bir kokusu da vardır. Zamanımızda "Halep kili" diye de meşhurdur. "Çadır", kadınların başlarına örttükleri çarşaf demektir. Yani, o kıskanç kadın cariyeyi tas almak için eve yolladığı vakit, hamamda başına kil sürmüş ve yıkanmakta bulunmuş idi. Cariyeyi yalnız eve yollamak sakıncası hatırına gelince derhal başındaki killeri yıkadı ve manevi gücü kırılmış bir hâlde hamamdan dışarıya koştu ve çarşafı başına örtüp cariyenin arkasından eve gitti.

“Gil”, (گل) sabun bulunmadığı zamanlarda Haleb tarafında çıkan bir nevi' beyaz çamuru sabun makâmında isti'mâl ederler idi. Bunun bir güzel kokusu da vardır. Zamânımızda “Halep kili” diye de meşhûrdur. “(Çadur)”, kadınların başlarına örttükleri çarşaf demektir. Ya'ni, o kıskanç kadın câriyeyi tas almak için eve yolladığı vakit, hamamda başına kil sürmüş ve yıkanmakta bulunmuş idi. Câriyeyi yalnız eve yollamak mahzûru hatırına gelince derhal başındaki killeri yıkadı ve kuvve-i ma'neviyyesi münkesir bir hâlde hamamdan dışarıya koştu ve çarşafı başına örtüp câriyenin arkasından eve gitti.

2172. Câriyenin bu altı senelik aşkı idi ki efendiyi böyle yalnız bulsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2172. Câriyenin bu altı senelik aşkı idi ki efendiyi böyle yalnız bulsun!

Bu efendiyi böyle yalnız bulma aşkı ve hevesi, câriyenin altı seneden beri beslediği bir şey idi.

Bu efendiyi böyle yalnız bulmak aşkı ve hevesi câriyenin altı seneden beri beslediği bir şey idi.

2173. Acele ev tarafına uçucu oldu. Efendiyi evde tenhada buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2173. Aceleyle ev tarafına uçtu. Efendiyi evde yalnız buldu.

2174. Her iki âşıkı öyle şehvet kaptı ki kapıyı kilitlemek ihtiyatı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2174. Her iki âşığı öyle bir şehvet sardı ki kapıyı kilitleme ihtiyacı duymadılar.

2175. Her ikisi neşâttan nâşî birbirine sürtündüler, o dem ihtilattan can cana ulaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2175. Her ikisi neşeden dolayı birbirine sürtündüler, o an karışmaktan can cana ulaştı.

2176. Derhal kadının hatırına geldi, dedi ki: "Ben onu niçin ev tarafına gönderdim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2176. Derhal kadının aklına geldi, dedi ki: "Ben onu niçin ev tarafına gönderdim?"

"Vatan", sözlükte insanın mekânı ve yeri demektir ki burada "ev" kastedilir.

"Vatan", lügatte mekân ve mahall-i insan demektir ki burada "ev" murâd olunur.

2177. "Ben bizzat pamuğu ateşe koydum. Erkek koçu dişi koyuna bıraktım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2177. "Ben bizzat pamuğu ateşe koydum. Erkek koçu dişi koyuna bıraktım."

2178. "Başından kili yıkadı. Cansız koştu. Onun arkasından gitti ve çarşafı çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2178. "Başından kili yıkadı. Cansız koştu. Onun arkasından gitti ve çarşafı çekti."

"Gil", sabun bulunmadığı zamanlarda Halep tarafında çıkan bir tür beyaz çamuru sabun yerine kullanırlardı. Bunun güzel bir kokusu da vardır. Zamanımızda "Halep kili" diye de meşhurdur. "Çadur", kadınların başlarına örttükleri çarşaf demektir. Yani, o kıskanç kadın cariyeyi tas almak için eve yolladığı vakit, hamamda başına kil sürmüş ve yıkanmakta bulunmuş idi. Cariyeyi yalnız eve yollamanın sakıncası aklına gelince derhal başındaki killeri yıkadı ve manevî gücü kırılmış bir hâlde hamamdan dışarıya koştu ve çarşafı başına örtüp cariyenin arkasından eve gitti.

“Gil”, (گل) sabun bulunmadığı zamanlarda Haleb tarafında çıkan bir nevi' beyaz çamuru sabun makāmında isti'mâl ederler idi. Bunun bir güzel kokusu da vardır. Zamânımızda "Halep kili" diye de meşhûrdur. "(Çadur)", kadınların başlarına örttükleri çarşaf demektir. Ya'ni, o kıskanç kadın câriyeyi tas almak için eve yolladığı vakit, hamamda başına kil sürmüş ve yıkanmakta bulunmuş idi. Câriyeyi yalnız eve yollamak mahzûru hatırına gelince derhal başındaki killeri yıkadı ve kuvve-i ma'neviyyesi münkesir bir hâlde hamamdan dışarıya koştu ve çarşafı başına örtüp câriyenin arkasından eve gitti.

2179. O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu. Aşk nerede ve korku nerede! Fark-ı azîm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu. Aşk nerede ve korku nerede! Büyük fark vardır.

Yani, bir amaca ulaşmak için koşan bir kimse, aşk ve sevgi ile koşarsa istediğine çabuk ulaşır; ve eğer korku sebebiyle koşarsa muradına geç erişir. Bu sebeple aşk ile korku arasında pek büyük fark vardır.

Ya'ni, bir maksada vusûl için koşan bir kimse, aşk ve muhabbet ile koşarsa matlûbuna çabuk vâsıl olur; ve eğer korku sâikasıyla koşarsa murâdına geç erişir. Binâenaleyh aşk ile korku arasında pek büyük fark vardır.

2180. Ârifin seyri her bir demde şâhın tahtınadır. Zâhidin seyri her ayda bir günlük yoldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Ârifin seyri her bir anda şahın tahtınadır. Zâhidin seyri her ayda bir günlük yoldur.

"Ârif"ten kasıt âşıktır ve "şahın tahtı"ndan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığının ilk belirlenim (taayyün-i evvel) mertebesidir ki bu, vahdet (birlik) mertebesidir. Çünkü âşıkın seyri ruhunun aşkındandır; zâhidin seyri ise cehennem korkusundan ve cennet ümidindendir. Kısacası, marifet sahibi olan bir kimse, bir yönelişte, ilk belirlenimden ve vahdet mertebesinden ibaret olan hakiki şahın tahtına kadar seyreder. İrfana ulaşmamış, fakat Hak yolunda zühdü (dünya nimetlerinden el çekmeyi) seçmiş olan zâhid ise, çok yavaş bir seyir içinde olup yavaş yavaş arınma (tasfiye) kazanır; ve bu yoğunluktan azar azar saflık tarafına yükselir. (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme).

“Ârif”den murâd âşıktır ve “şâhın tahtı”ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hakk’ın taayyün-i evvel mertebesidir ki mertebe-i vahdettir. Zîrâ âşıkın seyri ruhunun aşkındandır; ve zâhidin seyri ise cehennem korkusundan ve cennet ümidindendir. Elhâsıl ma’rifet sahibi olan bir kimse bir teveccühte taayyün-i evvelden ve mertebe-i vahdetten ibaret olan şâh-ı hakîkînin tahtına kadar seyreder. Ve irfâna vâsıl olmamış ve fakat Hak yolunda zühdü ihtiyâr etmiş olan zâhid ise, gāyet batî bir seyr içinde olup yavaş yavaş tasfiye peydâ eder; ve bu kesâfetten azar azar safvet tarafına urûc eder. (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme).

2181. Gerçi zâhidin dahi azîm bir günü olur. Onun bir günü ne vakit elli bin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Gerçi zâhidin de büyük bir günü olur. Onun bir günü ne zaman elli bin olur?

Bu şerefli beyitte, Maâric Sûresi'nde yer alan "Melek ve rûh ona miktarı elli bin yıldan ibaret olan bir günde yükselirler." (Maâric, 70/4) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime ve yükseliş hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 3481 numarasına denk gelen "Rûh ve melek ona yükselir; rûhun yükselişinden felek titrer." şerefli beytinde geçti. Oradaki açıklamalar, bu şerefli beytin de açıklamasıdır. Yani, her ne kadar zâhidin de o zühdü içinde büyük ve kıymetli bir günü olsa da, onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maâric’de olan تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة (Maâric, 70/4) ya’ni “Melek ve rûh ona mikdârı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme ve urûc hakkındaki îzâhât I. cildin 3481 numarasına müsâdif olan تَعْرُجُ الرُّوحُ إِلَيْهِ وَالْمَلَكُ مَنْ عُرُوجِ الرُّوحِ يَهْتَزُّ الْفَلَكُ ["Rûh ve melek ona urûc eder; rûhun urûcundan felek ihtizâz eder."] beyt-i şerîfinde geçti. Oradaki îzâhât bu beyt-i şerîfin dahi îzâhıdır. Ya’ni, her ne kadar zâhidin dahi o zühdü içinde bir azîm ve kıymetli günü olur, fakat onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

2182. Merd-i kârın ömründen her bir günün kadri cihan yılından elli bindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. İş ehli kişinin ömründen her bir günün değeri, dünya yılından elli bindir.

2179. O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu. Aşk nerede ve korku nerede! Fark-ı azîm vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2179. O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu. Aşk nerede ve korku nerede! Büyük fark vardır.

Yani, bir amaca ulaşmak için koşan bir kimse, aşk ve sevgi ile koşarsa istediğine çabuk ulaşır; ve eğer korku sebebiyle koşarsa muradına geç erişir. Bu sebeple aşk ile korku arasında pek büyük fark vardır.

Ya'ni, bir maksada vusûl için koşan bir kimse, aşk ve muhabbet ile koşarsa matlûbuna çabuk vâsıl olur; ve eğer korku sâikasıyla koşarsa murâdına geç erişir. Binâenaleyh aşk ile korku arasında pek büyük fark vardır.

2180. Ârifin seyri her bir demde şâhın tahtınadır. Zâhidin seyri her ayda bir günlük yoldur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2180. Ârifin yolculuğu her an padişahın tahtınadır. Zâhidin yolculuğu her ayda bir günlük yoldur.

"Ârif"ten kasıt âşıktır ve "padişahın tahtı"ndan kasıt, Hakk'ın hakiki varlığının ilk tecelli mertebesidir ki bu, vahdet mertebesidir (birlik mertebesi). Çünkü âşıkın yolculuğu ruhunun aşkındandır; zâhidin yolculuğu ise cehennem korkusundan ve cennet ümidindendir. Kısacası, marifet sahibi olan bir kimse, tek bir yönelişte, ilk tecelliden ve vahdet mertebesinden ibaret olan hakiki padişahın tahtına kadar yolculuk eder. İrfana ulaşamamış, fakat Hak yolunda zühdü (dünyadan el çekmeyi) seçmiş olan zâhid ise, çok yavaş bir yolculuk içinde olup yavaş yavaş arınma kazanır; ve bu yoğunluktan azar azar saflık tarafına yükselir. (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme).

“Ârif”den murâd âşıktır ve “şâhın tahtı”ndan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesidir ki mertebe-i vahdettir. Zîrâ âşıkın seyri ruhunun aşkındandır; ve zâhidin seyri ise cehennem korkusundan ve cennet ümidindendir. Elhâsıl ma'rifet sahibi olan bir kimse bir teveccühte taayyün-i evvelden ve mertebe-i vahdetten ibaret olan şâh-ı hakîkînin tahtına kadar seyreder. Ve irfâna vâsıl olmamış ve fakat Hak yolunda zühdü ihtiyâr etmiş olan zâhid ise, gāyet batî bir seyr içinde olup yavaş yavaş tasfiye peydâ eder; ve bu kesâfetten azar azar safvet tarafına urûc eder. (İmdâdullah hazretlerinin şerhinden tercüme).

2181. Gerçi zâhidin dahi azîm bir günü olur. Onun bir günü ne vakit elli bin olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2181. Gerçi zâhidin de büyük bir günü olur. Onun bir günü ne zaman elli bin olur?

Bu şerefli beyitte, Maâric Sûresi'nde geçen تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة (Maâric, 70/4) yani "Melek ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O'na yükselirler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime ve yükseliş hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 3481 numarasına denk gelen مَنْ عُرُوجِ الرُّوحِ يَهْتَزُّ الْفَلَكُ ["Ruh ve melek O'na yükselir; ruhun yükselişinden felek titrer."] şerefli beytinde geçti. Oradaki açıklamalar, bu şerefli beytin de açıklamasıdır. Yani, her ne kadar zâhidin de o zühdü içinde büyük ve kıymetli bir günü olsa da, onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maâric'de olan تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَة (Maâric, 70/4) ya'ni "Melek ve rûh ona mikdârı elli bin yıldan ibaret olan bir günde urûc ederler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyet-i kerîme ve urûc hakkındaki îzâhât I. cildin 3481 numarasına müsâdif olan مَنْ عُرُوجِ الرُّوحِ يَهْتَزُّ الْفَلَكُ ["Rûh ve melek ona urûc eder; rûhun urûcundan felek ihtizâz eder."] beyt-i şerîfinde geçti. Oradaki îzâhât bu beyt-i şerîfin dahi îzâhıdır. Ya'ni, her ne kadar zâhidin dahi o zühdü içinde bir azîm ve kıymetli günü olur, fakat onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?

2182. Merd-i kârın ömründen her bir günün kadri cihan yılından elli bindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2182. İş erinin ömründen her bir günün değeri cihan yılından elli bindir.

"İş eri"nden maksat, âşık olan âriftir (Allah'ı bilen kişi). Yani, âşık olan ârifin ömründen bir günün değeri ve kıymeti dünyanın senelerinden elli bin senedir. Çünkü her bir yönelişte ve bir nefeste şahın tahtına kadar seyreder.

"Merd-i kâr"dan murâd, ârif-i âşıktır. Ya'ni, ârif-i âşıkın ömründen bir günün kadir ve kıymeti dünyânın senelerinden elli bin senedir. Zîrâ her bir teveccühte ve bir nefeste şâhın tahtına kadar seyreder.

2183. Akıllar bu sırdan kapının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Akıllar bu sırrın kapısının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!

Âşıkların bu sırrından ve onların bu hızlı seyrinden, geçim aklı (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) mertebesinde bulunanların akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vâkıf olması imkânsızdır. Yalnızca akıl değil, çeşitli hayallere varlık veren vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırrı anlamaktan ödü patlarsa, varsın patlasın de!

Çünkü burada hayalin kıymeti yoktur.

Aşıkların bu sırrından ve onların bu sür'atli seyrinden, akl-ı maâş mertebesinde bulunanların akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vukūfu imkânı yoktur. Yalnız akıl değil envâ'-ı hayâlâta vücûd veren kuvve-i vâhime bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırdan ödü patlarsa, varsın patlasın de!

Zîrâ burada hayalin kıymeti yoktur.

2184. Aşkın önünde korku, bir kıl değildir. Aşkın mezhebinde hep kurbandırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. Aşkın önünde korku, bir kıl değildir. Aşkın mezhebinde hep kurbandırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve varlığı yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin (gerçek olmayan tahayyül) duyguları olan korku ve emniyet ve gam ve sevinç ve edep ve nezaket gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedadırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve vücûdu yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin duyguları olan korku ve emn ve gam ve ferah ve edeb ve nezâket ilh... gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedâdırlar.

2185. Aşk Halik'ın vasfıdır; amma ki korku, ferce ve cevfe mübtelâ olan bendenin vasfıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Aşk, Yaratıcı'nın vasfıdır; ama korku, cinsel organa ve karına düşkün olan kulun vasfıdır.

"Ferc", erkeğin ve kadının üreme organına denir. "Cevf", iç anlamına gelip burada kastedilen, insanın karnıdır. Yani, aşk ve muhabbet Yüce Allah'ın vasfıdır. Çünkü Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de kendisine muhabbet sıfatını eklemiştir. Korkuya gelince, bu sıfat üreme organının ve karnının, yani yemenin ve içmenin zevkine düşkün olan kulun vasfıdır.

"Ferc", erkeğin ve kadının âlet-i tenâsülüne ıtlak olunur. "Cevf", iç ma'nâsına olup burada murâd, insanın karnıdır. Ya'ni, aşk ve muhabbet Hâlık Teâlâ'nın vasfıdır. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine muhabbet sıfatını izâfe buyurmuştur. Korkuya gelince bu sıfat âlet-i tenâsülünün ve karnının ya'ni yemenin ve içmenin zevkine mübtelâ olan kulun vasfıdır.

2186. Vaktaki Kur'ân'da "Yuhibbûne"yi okudu, bir matlabda "Yuhibbuhum"e karîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Kur'ân'da "Yuhibbûne"yi okuduğunda, bir istekte "Yuhibbuhum"e yakın oldu.

Bu şerefli beyitte, Mâide Sûresi'nde geçen "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de "Yuhibbûne"yi okuduğun zaman kulda Hak'ka "Merd-i kâr"dan (işinin ehli kişi) maksat, ârif-i âşıktır (Allah'ı bilen ve O'na âşık olan kişi). Yani, ârif-i âşıkın ömründen bir günün değeri ve kıymeti, dünyanın elli bin senesinden daha fazladır. Çünkü her bir yönelişte ve her bir nefeste padişahın tahtına kadar seyreder.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mâide'de olan يُحبهم ويحبونه ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de "Yuhibbûne"yi okuduğun vakit kulda Hakk'a "Merd-i kâr"dan murâd, ârif-i âşıktır. Ya'ni, ârif-i âşıkın ömründen bir günün kadir ve kıymeti dünyânın senelerinden elli bin senedir. Zîrâ her bir teveccühte ve bir nefeste şâhın tahtına kadar seyreder.

2183. Akıllar bu sırdan kapının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2183. Akıllar bu sırrın kapısının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!

Âşıkların bu sırrından ve onların bu hızlı seyrinden, geçim aklı (dünyevî işlerle meşgul olan akıl) mertebesinde bulunanların akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vâkıf olması imkânsızdır. Yalnızca akıl değil, çeşitli hayallere varlık veren vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırrı anlamaktan ödü patlarsa, varsın patlasın de!

Çünkü burada hayalin kıymeti yoktur.

Aşıkların bu sırrından ve onların bu sür'atli seyrinden, akl-ı maâş mertebesinde bulunanların akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vukūfu imkânı yoktur. Yalnız akıl değil envâ'-ı hayâlâta vücûd veren kuvve-i vâhime bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırdan ödü patlarsa, varsın patlasın de!

Zîrâ burada hayalin kıymeti yoktur.

2184. Aşkın önünde korku, bir kıl değildir. Aşkın mezhebinde hep kurbandırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2184. Aşkın önünde korku, bir kıl değildir. Aşkın mezhebinde hep kurbandırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve varlığı yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin (gerçek olmayan tahayyül) duyguları olan korku ve emniyet ve gam ve sevinç ve edep ve nezaket gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedadırlar.

Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve vücûdu yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin duyguları olan korku ve emn ve gam ve ferah ve edeb ve nezâket ilh... gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedâdırlar.

2185. Aşk Hâlık'ın vasfıdır; ammâ ki korku, ferce ve cevfe mübtelâ olan bendenin vasfıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2185. Aşk, Yaratıcı'nın vasfıdır; ama korku, cinsel organa ve karına düşkün olan kulun vasfıdır.

"Ferc", erkeğin ve kadının üreme organına denir. "Cevf", iç anlamına gelip burada kastedilen, insanın karnıdır. Yani, aşk ve muhabbet Yüce Yaratıcı'nın vasfıdır. Çünkü Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de kendisine muhabbet sıfatını eklemiştir. Korkuya gelince, bu sıfat üreme organının ve karnının, yani yemenin ve içmenin zevkine düşkün olan kulun vasfıdır.

"Ferc", erkeğin ve kadının âlet-i tenâsülüne ıtlak olunur. "Cevf", iç ma'nâsına olup burada murâd, insanın karnıdır. Ya'ni, aşk ve muhabbet Hâlık Teâlâ'nın vasfıdır. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine muhabbet sıfatını izâfe buyurmuştur. Korkuya gelince bu sıfat âlet-i tenâsülünün ve karnının ya'ni yemenin ve içmenin zevkine mübtelâ olan kulun vasfıdır.

2186. Vaktaki Kur'ân'da "Yuhibbûne"yi okudu, bir matlabda "Yuhibbuhum"e karîn oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2186. Kur'ân'da "Yuhibbûne"yi okuduğunda, bir istekte "Yuhibbuhum"e yakın oldu.

Bu şerefli beyitte, Mâide Sûresi'nde geçen "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'de "Yuhibbûne"yi okuduğun zaman kulda Hakk'a karşı gerçek sevgi sabit olur; ve bu bir istekte, yani sevgi isteğinde "Yuhibbuhum"e de yakın ve karîn olur. Yani Hak için de sevgi sıfatını ispat et ki, bu sevgi sıfatının Hak için de sabit olduğu, Kur'ân metniyle de senin nazarında gerçekleşsin! Mademki Hak için Kur'ân metniyle sevgi sıfatı sabit olur ve aşk ise sevginin aşırılığından ve fazlalığından ibarettir, bu sebeple aşk sıfatı da Hak için sabit olur. İşte bu anlama dayanarak, Pîr efendimiz yukarıdaki beyitte "Aşk Yaratıcının sıfatıdır" buyurmuşlardır.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mâide'de olan يحبهم ويحبونه ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı severler" (Mâide, 5/54) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'de "Yuhibbûne"yi okuduğun vakit kulda Hakk'a karşı muhabbet-i hakîkî sâbit olur; ve bu bir matlabda ya'ni muhabbet matlabında “Yuhibbuhum”e dahi yakın ve karîn olur. Ya'ni Hak için dahi sıfat-ı muhabbeti isbât et ki, bu sıfat-ı muhabbetin Hak için dahi sâbit olduğu nazarında nass-ı Kur'ânî ile de tahakkuk etsin! Mâdemki Hak için nass-ı Kur'ânî ile sıfat-ı muhabbet sâbit olur ve aşk ise muhabbetin ifrâtından ve ziyâdeliğinden ibârettir, binâenaleyh sıfat-ı aşk dahi Hak için sâbit olur. İşte bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıki beyitte “Aşk Hâlıkın sıfatıdır” buyurmuşlardır.

2187. Binâenaleyh muhabbeti, aşkı dahi Hakk'ın vasfı bil! Ey azîz, Hâlik'in vasfı korku olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Bu sebeple muhabbeti, aşkı dahi Hakk'ın vasfı bil! Ey aziz, Yaratıcı'nın vasfı korku olmaz.

2188. Hakk'ın vasfı nerede, bir avuç toprağın vasfı nerede! Hâdisin vasfı nerede, pâkin vasfı nerde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Hakk'ın vasfı nerede, bir avuç toprağın vasfı nerede! Sonradan olanın vasfı nerede, temiz olanın vasfı nerede!

Yani, âşık-ı ârif (Allah'ı bilen ve seven kişi) muhabbetten ibaret olan Hakk'ın sıfatını giymiştir; zâhid-i âbid (dünyadan el çekmiş, ibadet eden kişi) ise korkudan ibaret olan kulun sıfatı içinde çırpınıp durur ve Hakk'a bu korku ile yaklaşmak ister. Korku ise varlık ve var olma sanısından ortaya çıkar. Âşık bu sanıdan geçmiştir ve zâhidin bakış açısında iki varlık vardır. Birisi Hakk'ın ve diğeri halkın varlığıdır. Âşıkın bakış açısında ise Hakk'ın varlığından başka varlık yoktur, yaratılmışların varlığı vehmedilmiştir. Bu sebeple bir avuç topraktan ibaret olan kulun vasfı nerede, temiz ve mukaddes olan İlahi Zât'ın vasfı nerede!

Ya'ni, âşık-ı ârif muhabbeten ibâret olan Hakk'ın sıfatını giymiştir; ve zâhid-i âbid ise korkudan ibâret olan kulun sıfatı içinde çırpınıp durur ve Hakk'a bu korku ile takarrub etmek ister. Korku ise vücûd ve varlık vehminden zuhûr eder. Âşık bu vehimden geçmişdir ve zâhidin nazarında iki vücûd vardır. Birisi Hakk'ın ve diğeri halkın vücûdudur. Âşıkın nazarında ise Hakk'ın vücûdundan başka vücûd yoktur, mahlûkâtın vücûdu mevhûmdur. Binâenaleyh bir avuç toprakdan ibâret olan kulun vasfı nerede, pâk ve mukaddes olan zât-ı ulûhiyyetin vasfı nerede!

2189. Eğer ben aşkın şerhini devâm üzre söylesem yüz kıyâmet geçer, o nâ-tamâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Eğer ben aşkın açıklamasını sürekli söylesem yüz kıyamet geçer, o eksiktir.

Bilinmeli ki aşk, zevke ve vicdana ait bir haldir. Bu hali kendi nefsinde duymayan bir kimseye bunu anlatmak tamamen mümkün değildir. Şu kadar ki bu gibi zevke ve vicdana ait olan halleri akla yaklaştırarak anlatmak için bazı örnekler verilebilir; ve bu örnekler pek çok ve birbirini takip eden olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Eğer ben aşk dediğimiz zevke ve vicdana ait olan hali örneklerle sürekli açıklayıp ayrıntılandırmaya başlasam bu izafî varlık âleminin yüz defa kıyameti kopar da yine bu açıklama ve ayrıntılandırmanın sonu gelmez.” karşı gerçek sevgi sabit olur; ve bu bir istekte yani sevgi isteğinde "Yuhibbuhum"e (Allah onları sever) dahi yakın ve benzer olur. Yani Hak için dahi sevgi sıfatını ispat et ki, bu sevgi sıfatının Hak için dahi sabit olduğu nazarında Kur'an metni ile de gerçekleşsin! Mademki Hak için Kur'an metni ile sevgi sıfatı sabit olur ve aşk ise sevginin aşırılığından ve fazlalığından ibarettir, bu sebeple aşk sıfatı dahi Hak için sabit olur. İşte bu anlama dayanarak cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıdaki beyitte "Aşk Yaratıcının sıfatıdır" buyurmuşlardır.

Ma'lûmdur ki aşk, zevkî ve vicdânî bir haldir. Bu hâli kendi nefsinde duymayan bir kimseye bunu tefhîm etmek tamâmiyle mümkün değildir. Şu kadar ki bu gibi zevke ve vicdâna ait olan ahvâli akla takrîben tefhîm için ba'zı misâller îrâd olunabilir; ve bu misâller pek çok ve müteselsil olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: “Eğer ben aşk dediğimiz zevkî ve vicdânî olan hâli misâller ile aleddevâm şerh ve tafsîl etmeye başlasam bu vücûd-ı izâfî âleminin yüz def'a kıyâmeti kopar da yine bu şerh ve tafsîlin nihâyeti gelmez.” karşı muhabbet-i hakîkî sâbit olur; ve bu bir matlabda ya'ni muhabbet matlabında "Yuhibbuhum"e dahi yakîn ve karîn olur. Ya'ni Hak için dahi sıfat-ı muhabbeti isbât et ki, bu sıfat-ı muhabbetin Hak için dahi sabit olduğu nazarında nass-ı Kur'ânî ile de tahakkuk etsin! Mâdemki Hak için nass-ı Kur'ânî ile sıfat-ı muhabbet sabit olur ve aşk ise muhabbetin ifrâtından ve ziyâdeliğinden ibârettir, binâenaleyh sıfat-ı aşk dahi Hak için sabit olur. İşte bu ma'nâya binâen cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıki beyitte "Aşk Hâlikın sıfatıdır" buyurmuşlardır.

2187. Binâenaleyh muhabbeti, aşkı dahi Hakk'ın vasfı bil! Ey azîz, Halık'ın vasfı korku olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2187. Bu sebeple muhabbeti, aşkı dahi Hakk'ın vasfı bil! Ey aziz, Yaratıcı'nın vasfı korku olmaz.

2188. Hakk'ın vasfı nerede, bir avuç toprağın vasfı nerede! Hâdisin vasfı nerede, pâkin vasfı nerde!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2188. Hakk'ın vasfı nerede, bir avuç toprağın vasfı nerede! Sonradan olanın vasfı nerede, temiz olanın vasfı nerede!

Yani, âşık-ı ârif (Allah'ı bilen âşık) muhabbetten ibaret olan Hakk'ın sıfatını giymiştir; zâhid-i âbid (ibadet eden zâhid) ise korkudan ibaret olan kulun sıfatı içinde çırpınıp durur ve Hakk'a bu korku ile yakınlaşmak ister. Korku ise varlık ve var olma vehminden (gerçek olmayan tahayyülünden) ortaya çıkar. Âşık bu vehimden geçmiştir ve zâhidin bakış açısında iki varlık vardır. Birisi Hakk'ın ve diğeri halkın varlığıdır. Âşıkın bakış açısında ise Hakk'ın varlığından başka varlık yoktur, yaratılmışların varlığı vehmedilmiştir (sadece sanıda var olandır). Bu sebeple bir avuç topraktan ibaret olan kulun vasfı nerede, temiz ve mukaddes olan İlahi Zât'ın vasfı nerede!

Ya'ni, âşık-ı ârif muhabbeten ibaret olan Hakk'ın sıfatını giymiştir; ve zâhid-i âbid ise korkudan ibaret olan kulun sıfatı içinde çırpınıp durur ve Hakk'a bu korku ile takarrub etmek ister. Korku ise vücûd ve varlık vehminden zuhûr eder. Aşık bu vehimden geçmişdir ve zâhidin nazarında iki vücûd vardır. Birisi Hakk'ın ve diğeri halkın vücûdudur. Aşıkın nazarında ise Hakk'ın vücûdundan başka vücûd yoktur, mahlûkātın vücûdu mevhûmdur. Binâenaleyh bir avuç topraktan ibaret olan kulun vasfı nerede, pâk ve mukaddes olan zât-ı ulûhiyyetin vasfı nerede!

2189. Eğer ben aşkın şerhini devam üzre söylesem yüz kıyamet geçer, o nâ-tamâmdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2189. Eğer ben aşkın açıklamasını sürekli söylesem, yüz kıyamet geçer, o eksiktir.

Bilinmeli ki aşk, zevke ve vicdana ait bir haldir. Bu hali kendi nefsinde hissetmeyen bir kimseye bunu anlatmak tamamen mümkün değildir. Şu kadar var ki, bu gibi zevke ve vicdana ait olan halleri akla yaklaştırarak anlatmak için bazı örnekler verilebilir; ve bu örnekler pek çok ve birbirini takip eden cinsten olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Eğer ben aşk dediğimiz zevke ve vicdana ait olan hali örneklerle sürekli açıklamaya ve ayrıntılandırmaya başlasam, bu izafî varlık âleminin yüz defa kıyameti kopar da yine bu açıklamanın ve ayrıntılandırmanın sonu gelmez.”

Ma'lûmdur ki aşk, zevkî ve vicdânî bir haldir. Bu hali kendi nefsinde duymayan bir kimseye bunu tefhîm etmek tamâmıyle mümkin değildir. Şu kadar ki bu gibi zevke ve vicdâna ait olan ahvâli akla takriben tefhîm için ba'zı misâller îrâd olunabilir; ve bu misâller pek çok ve müteselsil olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Eğer ben aşk dediğimiz zevkî ve vicdânî olan hâli misâller ile aleddevâm şerh ve tafsîl etmeye başlasam bu vücûd-ı izâfî âleminin yüz def'a kıyâmeti kopar da yine bu şerh ve tafsîlin nihâyeti gelmez.”

2190. Zîrâ ki kıyâmetin târîhine had vardır. Hâlık'ın vasfı olan burada had nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Çünkü kıyametin tarihine bir sınır vardır. Yaratıcı'nın vasfı olan bu durumda sınır nerede!

"Tarih", sözlükte vakti bildirmek ve vaktin tanımı anlamındadır. Yani, kıyamet vaktinin tanımında bir sınır ve son vardır. Fakat Yüce Yaratıcı'nın vasfı olan bu aşk bahsinde sınır nerededir ki o bahsin bir sonu olsun!

“Târîh”, lügatte vakti bildirmek ve ta'rîfü'l-vakt ma'nâsınadır. Ya'ni, kıyâmet vaktinin ta'rîfinde bir had ve nihâyet vardır. Fakat Hâlık Teâlâ'nın vasfı olan bu aşk bahsinde had nerededir ki o bahsin nihâyeti olsun!

2191. Aşkın beş yüz kanadı vardır ve her bir kanat arşın üstünden tahte's-serâya kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Aşkın beş yüz kanadı vardır ve her bir kanat arşın üstünden yerin altına kadardır.

"Arş", taht ve mülk anlamlarındadır. Burada izafî varlık (mutlak varlığa göre) âlemine işaret edilir. "Serâ", sözlükte "nemli toprak" anlamındadır. "Kanat"tan maksat, aşkın tesir etme yönleridir. Yani, aşkın tesir etme yönleri pek çoktur. Tesir etme yönlerinden her biri, izafî varlık âleminin üstünden o âlemin en aşağı mertebesi olan yerin merkezine kadar etkilidir.

“Arş”, taht ve mülk ma'nâlarınadır. Burada vücûd-ı izâfî âlemine işâret buyrulur. “Serâ”, lügatte “nemli toprak” ma'nâsındadır. “Kanat”tan murâd, aşkın vücûh-ı te'sîrâtıdır. Ya'ni, aşkın vücûh-ı te'sîrâtı pek çoktur. Vücûh-ı te'sîrâtından her biri vücûd-ı izâfî âleminin fevkinden o âlemin en süflî mertebesi olan merkez-i arza kadar müessirdir.

2192. Korkulu zâhid ayak ile koşar, âşıklar şimşekten ve havadan daha ziyâde uçucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Korkulu zâhid ayak ile koşar, âşıklar şimşekten ve havadan daha ziyâde uçucudur.

Korku sahibi olan zâhidlerin (dünya nimetlerinden el çekmiş, ibadete düşkün kimseler) Hakk'a doğru gidişleri, ayak ile koşan kimselere benzer. Âşıklara gelince, onlar beş yüz kanatlı aşk ile nitelendirilmiş olduklarından, onların Hak tarafına gidişleri şimşek ve hava süratinden daha ziyade bir süratle gerçekleşir.

Korku sâhibi olan zâhidlerin Hakk'a doğru gidişleri, ayak ile koşan kimselere benzer. Âşıklara gelince onlar beş yüz kanatlı aşk ile mevsûf olduklarından onların Hak tarafına gidişleri şimşek ve hava sür'atinden dahâ ziyâde bir sür'atle vâki' olur.

2193. Bu korkanlar aşkın tozuna ne vakit erişirler? Zîrâ aşkın derdi göğü ferş yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Bu korkanlar aşkın tozuna ne zaman erişirler? Çünkü aşkın derdi göğü döşeme yapar.

"Gerd", toz demektir ve eserden kinayedir (dolaylı anlatım). "Ferş", döşeme ve zemin demektir. Yani, korkan zahitler aşkın tozuna ve eserine asla erişemezler. Çünkü aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye döşeme ve zemin olur. Nasıl ki o aşk derdi Kâinatın Efendisi Peygamberimiz'in mübarek miraç hadisesine sebep oldu ve gökleri aştı. Çünkü aşk ve muhabbet ilahi bir sıfattır. Korku ise yaratılmışa ait bir sıfattır. Bu sebeple zahitler bu yaratılmışa ait sıfat içinde hapsoldukça, ilahi bir sıfat olan aşkın tozuna ne zaman erişirler?

“Gerd”, toz demek olup eserden kinâyedir. “Ferş”, döşeme ve zemîn demektir. Ya'ni, korkan zâhidler aşkın tozuna ve eserine aslâ erişemezler. Zîrâ aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye ferş ve zemîn olur. Nitekim o aşk derdi Server-i kâinât Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfine sebeb oldu ve gökleri tayy etti. Zîrâ aşk ve muhabbet sıfat-ı ilâhîdir. Korku ise sıfat-ı mahlûktur. Binâenaleyh zâhidler bu sıfat-ı mahlûk içinde mahbûs kaldıkça sıfat-ı ilâhiyye olan aşkın tozuna ne vakit erişirler.

2190. Zîrâ ki kıyametin tarihine had vardır. Hâlık'ın vasfı olan burada had nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2190. Çünkü kıyametin tarihine bir sınır vardır. Yaratıcı'nın vasfı olan burada sınır nerede!

"Tarih", sözlükte vakti bildirmek ve vaktin tanımı anlamındadır. Yani, kıyamet vaktinin tanımında bir sınır ve son vardır. Fakat Yüce Yaratıcı'nın vasfı olan bu aşk konusunda sınır nerededir ki o konunun bir sonu olsun!

"Târîh", lügatte vakti bildirmek ve ta'rîfü'l-vakt ma'nâsınadır. Ya'ni, kıyâmet vaktinin ta'rîfinde bir had ve nihâyet vardır. Fakat Hâlık Teâlâ'nın vasfı olan bu aşk bahsinde had nerededir ki o bahsin nihâyeti olsun!

2191. Aşkın beş yüz kanadı vardır ve her bir kanat arşın üstünden tahte's-serâya kadardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2191. Aşkın beş yüz kanadı vardır ve her bir kanat arşın üstünden yerin altına kadardır.

"Arş", taht ve mülk anlamlarındadır. Burada izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âlemine işaret edilir. "Sera", sözlükte "nemli toprak" anlamındadır. "Kanat"tan maksat, aşkın tesir etme yönleridir. Yani, aşkın tesir etme yönleri pek çoktur. Tesir etme yönlerinden her biri, izafî varlık âleminin üstünden o âlemin en aşağı mertebesi olan yerin merkezine kadar etkilidir.

"Arş", taht ve mülk ma'nâlarınadır. Burada vücûd-ı izâfî âlemine işaret buyrulur. "Sera", lügatte "nemli toprak" ma'nâsınadır. "Kanat"tan murâd, aşkın vücûh-i te'sîrâtıdır. Ya'ni, aşkın vücûh-i te'sîrâtı pek çoktur. Vücûh-i te'sîrâtından her biri vücûd-ı izâfî âleminin fevkınden o âlemin en süflî mertebesi olan merkez-i arza kadar müessirdir.

2192. Korkulu zâhid ayak ile koşar, âşıklar şimşekten ve havadan daha ziyâde uçucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2192. Korkulu zâhid ayak ile koşar, âşıklar şimşekten ve havadan daha ziyâde uçucudur.

Korku sahibi olan zâhidlerin Hak'ka doğru gidişleri, ayak ile koşan kimselere benzer. Âşıklara gelince, onlar beş yüz kanatlı aşk ile nitelendirilmiş olduklarından, onların Hak tarafına gidişleri şimşek ve hava süratinden daha fazla bir süratle meydana gelir.

Korku sâhibi olan zâhidlerin Hakk'a doğru gidişleri, ayak ile koşan kimselere benzer. Âşıklara gelince onlar beş yüz kanatlı aşk ile mevsûf olduklarından onların Hak tarafına gidişleri şimşek ve hava sür'atinden daha ziyâde bir sür'atle vâki' olur.

2193. Bu korkanlar aşkın tozuna ne vakit erişirler? Zîrâ aşkın derdi göğü ferş yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2193. Bu korkanlar aşkın tozuna ne vakit erişirler? Çünkü aşkın derdi göğü döşek yapar.

"Gerd", toz demektir ve eserden kinayedir. "Ferş", döşeme ve zemin demektir. Yani, korkan zahitler aşkın tozuna ve eserine asla erişemezler. Çünkü aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye döşek ve zemin olur. Nasıl ki o aşk derdi Kâinatın Efendisi Peygamberimiz'in (s.a.v.) mübarek miraçlarına sebep oldu ve gökleri aştı. Çünkü aşk ve muhabbet ilahi bir sıfattır. Korku ise yaratılmışa ait bir sıfattır. Bu sebeple zahitler bu yaratılmışa ait sıfat içinde hapsoldukça ilahi bir sıfat olan aşkın tozuna ne zaman erişirler? Bilinmeli ki, Necmeddin Kübra hazretleri Usûl-i Aşere (on esas) adlı eserinde şöyle buyurur: “Hakk'a giden yollar üç kısma ayrılır. Birincisi şeriatın amellerini yerine getirenlerin yoludur ki, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok Kur'an okumak ve hac ve cihat ve bunlardan başka salih amellerle sınırlı olmaktır. Buna “tarîk-ı ahyâr” (iyilerin yolu) derler. Bu yol ile uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar çok azdır. İkincisi mücahedeler ve riyazatlar (nefisle mücadele ve perhizler) ehlinin yoludur ki, ahlakı değiştirmek, nefsi arındırmak, kalbi temizlemek, ruhu parlatmak ve iç âlemi mamur etmeye ilişkin şeylerde çalışmaktır. Buna “tarîk-ı ebrâr” (dürüstlerin yolu) derler. Bu yol ile Hakk'a ulaşanlar önceki gruptan çoktur. Fakat bu yol ile ulaşanlar dahi nadirdir. Üçüncüsü Allah'a [aşk ile] seyredenlerin yoludur. Bu yol, muhabbet ehli olan çevik, önde giden ve yarışanların yoludur. Buna da “tarîk-ı şüttâr” (aşıkların yolu) derler. Bu yol ile seyr ve sülûk (manevi yolculuk) edenlerin başlangıçtaki vuslatları (ulaşmaları) diğer yol ehlinin sondaki vuslatlarından çoktur.” Bu konudaki ayrıntılar, bu Usûl-i Aşere kitabının basılı olan İsmail Hakkı hazretlerinin şerhinde yer almaktadır. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin yolları bu tarîk-ı şüttârdır. Bu sebeple bu mübarek beyitte, önceki iki yol ehlinin seyrindeki yavaşlığa ve tarîk-ı şüttâr ehlinin seyirlerindeki sürate işaret buyurmuşlardır.

"Gerd", toz demek olup eserden kinâyedir. "Ferş", döşeme ve zemîn demektir. Ya'ni, korkan zâhidler aşkın tozuna ve eserine aslâ erişemezler. Zîrâ aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye ferş ve zemin olur. Nitekim o aşk derdi Server-i kâinât Efendimiz'in mi'râc-ı şerîfine sebeb oldu ve gökleri tayy etti. Zîrâ aşk ve muhabbet sıfat-ı ilâhîdir. Korku ise sıfat-ı mahlûktur. Binâenaleyh zâhidler bu sıfat-ı mahlûk içinde mahbûs kaldıkça sıfat-ı ilâhiyye olan aşkın tozuna ne vakit erişirler. Ma'lûm olsun ki, Necmüddin Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyururlar ki: “Hakk'a giden turuk üç kısma mahsûrdur. Birincisi muâmelât-ı şer'iyye erbâbının tarîkıdır ki, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok Kur'ân okumak ve hac ve cihâd ve bunlardan başka a'mâl-i sâliha ile mukayyed olmaktır. Buna “tarîk-ı ahyâr” derler. Bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar ekall-i kalîldir. İkincisi ashâb-ı mücâhedât ve riyâzât tarîkıdır ki, tebdîl-i ahlâk ve tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb ve tecliye-i rûh ve imâret-i bâtına taalluk eden şeyde çalışmaktır. Buna “tarîk-ı ebrâr” derler. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tâifeden çoktur. Fakat bu tarîk ile vâsıl olanlar dahi nevâdirdendir. Üçüncüsü Allâh'a [aşk ile] seyr edenlerin tarîkıdır. Bu tarîk ehl-i muhabbetden çevik ve sâbık ve musâri'lerin tarîkıdır. Buna da “tarîk-ı şüttâr” derler. Bu tarîk ile seyr ve sülûk edenlerin bidâyetlerindeki vusûlleri diğer tarîk ashâbının nihâyetlerindeki vusûllerinden çoktur.” Bu babdaki tafsîlât bu Usûl-i Aşere kitabının matbû' olan İsmail Hakkı hazretlerinin şerhinde mündericdir. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin tarîkleri bu tarîk-ı şüttârdır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde iki evvelki tarîk erbâbının seyrindeki betâete ve tarîk-ı şüttâr ehlinin seyirlerindeki sür'ate işâret buyurmuşlardır.

2194. Meğer ki “Cihandan ve bu revişden âzâd ol!” diye ziyânın inâyetleri gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Ancak "Cihandan ve bu gidişattan özgür ol!" diye ilahi yardımlar gelirse.

"Dav", ışık anlamına gelir, kastedilen Hak nurudur. "Cihan"dan kastedilen, izafî ve mecazî varlıktır. "Gidişat"tan kastedilen, nefis sevgisi sebebiyle Hakk'a korku vasıtasıyla yürüyüştür ki, onlar yukarıda zikredilen ahyâr ve ebrâr yolunun sahipleridir. Yani, bu korkuyla Hakk Yolculuğu yapan kimselerin kalbine "Bu mecazî varlıktan geç ve korkudan özgür ol, ilahi aşk ile yürü!" diye ilahi nur gelirse bu durum istisnadır; ve bu surette onlar Allah'a ulaşırlar. Bilinmeli ki, bu şüttâr yolu, bazı ters anlayanların anladıkları gibi şer'î hükümlere muhalefet ve salih amelleri terk etmek değildir. Aksine, aşk ehlinin ibadet ve taattaki fedakarlıkları, ahyâr ve ebrâr yolunun sahiplerinin fedakarlıklarından çok daha fazladır. Çünkü onlar vehmedilmiş varlıklarını, maşukları olan Hakk'ın emir ve iradesinde fani kılmışlardır. Bir aşık maşukunun emrine karşı nasıl itaatkar ve boyun eğen ise onların hali de böyledir. Onlar her hususta aşk sultanının tahrikiyle hareket ederler. Bilinmeli ki, Necmüddin Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyururlar ki: "Hakk'a giden yollar üç kısma sınırlıdır. Birincisi şer'î muameleler sahiplerinin yoludur ki, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok Kur'an okumak ve hac ve cihad ve bunlardan başka salih amellerle kayıtlı olmaktır. Buna "ahyâr yolu" derler. Bu yol ile uzun zamanda Hakk'a ulaşanlar çok azdır. İkincisi mücahedeler ve riyazatlar sahiplerinin yoludur ki, ahlakı değiştirmek ve nefsi arındırmak ve kalbi tasfiye etmek ve ruhu cilalamak ve batını imar etmeye ilişkin şeyde çalışmaktır. Buna "ebrâr yolu" derler. Bu yol ile Hakk'a ulaşanlar önceki taifeden çoktur. Fakat bu yol ile ulaşanlar dahi nadirlerdendir. Üçüncüsü Allah'a [aşk ile] seyr edenlerin yoludur. Bu yol muhabbet ehlinden çevik ve önde giden ve yarışanların yoludur. Buna da "şüttâr yolu" derler. Bu yol ile seyr ve süluk edenlerin başlangıçlarındaki vusulleri diğer yol sahiplerinin sonlarındaki vusullerinden çoktur." Bu konudaki ayrıntılar bu Usûl-i Aşere kitabının basılı olan İsmail Hakkı hazretlerinin şerhinde yer almaktadır. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin yolları bu şüttâr yoludur. Buna göre bu şerif beyitte iki önceki yol sahiplerinin seyrindeki yavaşlığa ve şüttâr yolu ehlinin seyirlerindeki sürate işaret buyurmuşlardır.

“Dav”, ziyâ ma'nâsınadır, murâd nûr-ı Hak'tır. “Cihân”dan murâd, vücûd-ı izâfî ve mecâzîdir. “Reviş”den murâd, hubb-i nefs sebebiyle Hakk'a korku vâsıtasıyla yürüyüştür ki, onlar yukarıda zikr olunan tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbıdır. Ya'ni, bu korkuyla sülûk eden kimselerin kalbine “Bu vücûd-ı mecâzîden geç ve korkudan âzâd ol, aşk-ı ilâhî ile yürü!” diye nûr-ı ilâhî gelirse bu hâl müstesnâdır; ve bu sûrette onlar vâsıl-illallah olurlar. Ma'lûm olsun ki, bu tarîk-ı şüttâr ba'zı ters anlayanların anladıkları gibi ahkâm-ı şer'iyyeye muhâlefet ve a'mâl-i sâlihayı ta'tîl etmek değildir. Belki ehl-i aşkın ibâdet ve tâattaki fedâkârlıkları tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbının fedâkârlıklarından pek ziyâdedir. Zîrâ onlar vücûd-ı mevhûmlarını ma'şûkları olan Hakk'ın emir ve irâdesinde fânî kılmışlardır. Bir âşık ma'şûkunun emrine karşı nasıl mutî' ve münkâd ise onların hâli de böyledir. Onlar her husûsta sultân-ı aşkın tahrîkiyle müteharrik olurlar. Ma'lûm olsun ki, Necmüddin Kübrâ hazretleri Usûl-i Aşere'sinde buyururlar ki: "Hakk'a giden turuk üç kısma mahsûrdur. Birincisi muâmelât-ı şer'iyye erbâbının tarîkıdır ki, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok Kur'ân okumak ve hac ve cihâd ve bunlardan başka a'mâl-i sâliha ile mukayyed olmaktır. Buna "tarîk-ı ahyâr" derler. Bu tarîk ile uzun zamanda Hakk'a vâsıl olanlar ekall-i kalîldir. İkincisi ashâb-ı mücâhedât ve riyâzât tarîkıdır ki, tebdîl-i ahlâk ve tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb ve tecliye-i rûh ve imâret-i bâtına taalluk eden şeyde çalışmaktır. Buna "tarîk-ı ebrâr" derler. Bu tarîk ile Hakk'a vâsıl olanlar evvelki tâifeden çoktur. Fakat bu tarîk ile vâsıl olanlar dahi nevâdirdendir. Üçüncüsü Allah'a [aşk ile] seyr edenlerin tarîkıdır. Bu tarîk ehl-i muhabbetden çevik ve sabık ve musâri'lerin tarîkıdır. Buna da "tarîk-ı şüttâr" derler. Bu tarîk ile seyr ve sülük edenlerin bidâyetlerindeki vusûlleri diğer tarîk ashâbının nihâyetlerindeki vusûllerinden çoktur." Bu babdaki tafsîlât bu Usûl-i Aşere kitabının matbû' olan İsmail Hakkı hazretlerinin şerhinde mündericdir. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin tarîkleri bu tarîk-ı şüttârdır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde iki evvelki tarîk erbâbının seyrindeki betâete ve tarîk-i şüttâr ehlinin seyirlerindeki sür'ate işaret buyurmuşlardır.

2194. Meğer ki "Cihandan ve bu revişden âzâd ol!" diye ziyanın inayetleri gelsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2194. Ancak "Cihandan ve bu gidişattan kurtul!" diye ilahi nurlar gelsin.

"Dav", ışık anlamına gelir, kastedilen ise Hak'ın nurudur. "Cihan"dan kastedilen, izafî ve mecazî varlıktır. "Reviş"ten kastedilen, nefis sevgisi sebebiyle Hak'a korku vasıtasıyla yürüyüştür ki, onlar yukarıda zikredilen iyi ve dindar kişilerin yolundakilerdir. Yani, bu korkuyla Hakk Yolcusu olan kimselerin kalbine "Bu mecazî varlıktan geç ve korkudan kurtul, ilahi aşk ile yürü!" diye ilahi nur gelirse bu durum istisnadır; ve bu surette onlar Allah'a ulaşırlar.

Bilinmeli ki, bu şüttâr (aşk ve cezbe yolu) yolu, bazı yanlış anlayanların anladığı gibi şeriat hükümlerine muhalefet etmek ve salih amelleri terk etmek değildir. Aksine, aşk ehlinin ibadet ve taattaki fedakârlıkları, iyi ve dindar kişilerin yolundakilerin fedakârlıklarından çok daha fazladır. Çünkü onlar, vehmedilmiş varlıklarını, maşukları olan Hak'ın emir ve iradesinde yok etmişlerdir. Bir âşık, maşukunun emrine karşı nasıl itaatkâr ve boyun eğen ise onların hâli de böyledir. Onlar her hususta aşk sultanının tahrikiyle hareket ederler.

"Dav", ziyâ ma'nâsınadır, murâd nûr-ı Hak'tır. "Cihân"dan murâd, vücûd-ı izâfî ve mecâzîdir. "Reviş"den murâd, hubb-i nefs sebebiyle Hakk'a korku vâsıtasıyla yürüyüştür ki, onlar yukarıda zikr olunan tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbıdır. Ya'ni, bu korkuyla sülük eden kimselerin kalbine "Bu vücûd-ı mecâzîden geç ve korkudan âzâd ol, aşk-ı ilâhî ile yürü!" diye nûr-ı ilâhî gelirse bu hâl müstesnâdır; ve bu sûrette onlar vâsıl-ilallah olurlar.

Ma'lûm olsun ki, bu tarîk-ı şüttâr ba'zı ters anlayanların anladıkları gibi ahkâm-ı şer'iyyeye muhalefet ve a'mâl-i sâlihayı ta'tîl etmek değildir. Belki ehl-i aşkın ibâdet ve tâattaki fedakârlıkları tarîk-ı ahyâr ve ebrâr erbâbının fedakârlıklarından pek ziyâdedir. Zîrâ onlar vücûd-ı mevhûmlarını ma'şûkları olan Hakk'ın emir ve irâdesinde fânî kılmışlardır. Bir âşık ma'şûkunun emrine karşı nasıl mutî' ve münkād ise onların hâli de böyledir. Onlar her husûsta sultân-ı aşkın tahrîkiyle müteharrik olurlar.

2195. Kendi kaşından ve deşinden kurtul. Zîra o şahbaz, şah tarafına yol buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. Kendi kaşından ve deşinden kurtul. Çünkü o şahbaz, şah tarafına yol buldu.

"Kaş", zayıflıktan sonra semirmek, oradan buradan yemek ve bir şeyi toplamak (Müntehabü'l-Lügat). "Deş", kendini süslemek ve latîf olan sûret (Burhân). Şerefli beyitte "kaş"tan maksat, cebir (zorunluluk) ve "deş"ten maksat, ihtiyardır (seçme özgürlüğü). Nasıl ki gelecek beyitte zikredilmiştir. Yani, ey şüttâr (Hakk'a ulaşmak için hızlı yol alan) yoluna sâlik olan kimse, kendi nefsinin cebir ve ihtiyârından kurtul. Çünkü senin ruh şahbazın (kuvvetli ruhun) gerçek şah tarafına yol buldu.

"Kaş", zayıflıktan sonra semirmek, oradan buradan yemek ve bir şeyi toplamak (Müntehabü'l-Lügat). "Deş", kendini süslemek ve latîf olan sûret (Burhân). Beyt-i şerîfde "kaş"dan murâd, cebr ve "deş"den murâd, ihtiyârdır. Nitekim âtîdeki beyitte mezkûrdur. Ya'ni, ey tarîk-i şüttâra sâlik olan kimse, kendi nefsinin cebir ve ihtiyârından kurtul. Zîrâ senin şahbâz-ı rûhun şâh-ı hakîkî tarafına yol buldu.

2196. Bu kaş u deş cebr ve ihtiyardır. Yârin cezbi bu ikisinin verâsından geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Bu çekiş ve itiş cebir ve ihtiyardır. Yârin cezbi bu ikisinin ötesinden geldi.

Ey aşk yolunun sâliki, Hak yolundaki tembelliğin ile evvelce ruhunu zayıflatmış iken şimdi semirtmek derdindesin ve kendini zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takva (Allah'tan korkma) ile süslemek ihtiyarına düştün. Halbuki bunlar senin nefsinin cebri ve ihtiyarıdır. Aşk yolu ise hakiki maşukun kendi kulunu, tarafına çekmesinden ibarettir. Hakiki maşukun iradesi seni kendine çekmek olduğu halde senin cebir ve ihtiyarın bu ilahi cezb (çekim)in arkasında kalır ve onların hizmeti bu yüce cezbe nazaran solda sıfırdır. Buna göre bu kayıtlardan geç! Yani mücerred zühd ve takva Hakk'a ulaşmaya sebeptir fikrini bırak!

Ey tarîk-i aşkın sâliki, Hak yolundaki tekâsülün ile evvelce rûhunu zayıflatmış iken şimdi semirtmek kaydındasın ve kendini zühd ve takvâ ile süslemek ihtiyarına düştün. Halbuki bunlar senin nefsinin cebri ve ihtiyârıdır. Tarîk-i aşk ise ma'şûk-ı hakîkînin kendi kulunu, tarafına çekmesinden ibarettir. Ma'şûk-ı hakîkînin irâdesi seni kendine çekmek olduğu hâlde senin cebir ve ihtiyârın bu cezb-i ilâhînin arkasında kalır ve onların hizmeti bu cezb-i azîme nazaran solda sıfırdır. Binâenaleyh bu kayıtlardan geç! Ya'ni mücerred zühd ve takvâ Hakk'a vâsıl olmağa sebebdir fikrini bırak!

## Kadının eve gelmesi ve zâhidin câriyeden ayrılması ve rezîl olması

2197. Vaktaki o kadın eve erişti, kapıyı açtı; kapının sesi onların kulağına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. O kadın eve ulaştığında, kapıyı açtı; kapının sesi onların kulağına geldi.

2195. Kendi kaşından ve deşinden kurtul. Zîra o şahbaz, şah tarafına yol buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2195. Kendi kaşından ve deşinden kurtul. Çünkü o şahbaz, şah tarafına yol buldu.

"Kaş", zayıflıktan sonra semirmek, oradan buradan yemek ve bir şeyi toplamak (Müntehabü'l-Lügat). "Deş", kendini süslemek ve latîf olan sûret (Burhân). Şerefli beyitte "kaş"tan maksat, cebir (zorunluluk) ve "deş"ten maksat, ihtiyardır (seçme özgürlüğü). Nasıl ki gelecek beyitte zikredilmiştir. Yani, ey Hakk yolcusu (tarîk-ı şüttâra sâlik olan kimse), kendi nefsinin cebir ve ihtiyârından kurtul. Çünkü senin ruhunun şahbazı (şahbaz-ı rûhun) hakiki şah tarafına yol buldu.

"Kaş", zayıflıktan sonra semirmek, oradan buradan yemek ve bir şeyi toplamak (Müntehabü'l-Lügat). "Deş", kendini süslemek ve latîf olan sûret (Burhân). Beyt-i şerîfde "kaş"dan murâd, cebr ve "deş"den murâd, ihtiyârdır. Nitekim âtîdeki beyitte mezkûrdur. Ya'ni, ey tarîk-ı şüttâra sâlik olan kimse, kendi nefsinin cebir ve ihtiyârından kurtul. Zîrâ senin şahbâz-ı rûhun şâh-ı hakîkî tarafına yol buldu.

2196. Bu kaş u deş cebr ve ihtiyardır. Yârin cezbi bu ikisinin verâsından geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2196. Bu çekiş ve itiş cebir ve ihtiyardır. Yar'in cezbi bu ikisinin ötesinden geldi.

Ey aşk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), Hak yolundaki tembelliğin ile evvelce ruhunu zayıflatmış iken şimdi semirtmek derdindesin ve kendini zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takva (Allah'tan korkma) ile süslemek ihtiyarına düştün. Halbuki bunlar senin nefsinin cebri ve ihtiyarıdır. Aşk yolu ise hakiki maşukun kendi kulunu, tarafına çekmesinden ibarettir. Hakiki maşukun iradesi seni kendine çekmek olduğu halde senin cebir ve ihtiyarın bu ilahi cezb (çekim)in arkasında kalır ve onların hizmeti bu yüce cezbe nazaran solda sıfırdır. Bu sebeple bu kayıtlardan geç! Yani sadece zühd ve takvanın Hakk'a ulaşmaya sebep olduğu fikrini bırak!

Ankaravî hazretlerinin şerhinde bu açıklama yoktur. Fakat fihristte kolaylık olması için fakir bu şerhe dahi eklemeyi uygun gördüm. Esasen kıssaya dönülmesi itibarıyla da bu açıklamanın eklenmesi uygundur.

Ey tarîk-i aşkın sâliki, Hak yolundaki tekâsülün ile evvelce rûhunu zayıflatmış iken şimdi semirtmek kaydındasın ve kendini zühd ve takvâ ile süslemek ihtiyarına düştün. Halbuki bunlar senin nefsinin cebri ve ihtiyârıdır. Tarîk-i aşk ise ma'şûk-ı hakîkînin kendi kulunu, tarafına çekmesinden ibarettir. Ma'şûk-ı hakîkînin irâdesi seni kendine çekmek olduğu hâlde senin cebir ve ihtiyârın bu cezb-i ilâhînin arkasında kalır ve onların hizmeti bu cezb-i azîme nazaran solda sıfırdır. Binâenaleyh bu kayıtlardan geç! Ya'ni mücerred zühd ve takvâ Hakk'a vâsıl olmağa sebebdir fikrini bırak!

Ankaravî hazretlerinin şerhinde bu sürh yoktur. Fakat fihristde kolaylık olmak üzere fakîr bu şerhe dahi dercini münasib gördüm. Esâsen kıssaya rücû' olunmak i'tibariyle de bu sürhun derci muvâfıktır.

## Kadının eve gelmesi ve zâhidin câriyeden ayrılması ve rezîl olması

2197. Vaktaki o kadın eve erişti, kapıyı açtı; kapının sesi onların kulağına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2197. O kadın eve ulaştığında, kapıyı açtı; kapının sesi onların kulağına geldi.

Yani, zâhidin hamamdaki karısı, cariyesini yalnız eve gönderdiğine pişman olarak hamamdan korkuyla koşup cariyenin arkasından eve geldi. Cariye daha önce gelip efendi ile birleşmiş olduğundan, kadının gelip sokak kapısını açmasının sesini duydular.

Ya'ni, zâhidin hamamdaki karısı câriyesini yalnız eve gönderdiğine nâdim olarak hamamdan korku ile koşup câriyenin arkasından eve geldi. Câriye daha evvel gelip efendi ile birleşmiş olduğundan kadının gelip sokak kapısını açmasının sesini duydular.

2198. O câriye tertibden perîşan olarak sıçradı. Adam dahi sıçradı ve namaza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. O cariye, düzeni bozulmuş olarak sıçradı. Adam da sıçradı ve namaza geldi.

"Saz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "tertip ve düzen" demektir ki, cariyenin durumu kastedilir. Yani, cariye erkeğin kendisiyle birleşmesi sırasındaki durumundan perişan ve şaşkın bir halde fırladı; ve cariyeyle birleşme halinde bulunan zahit adam da cariyeden ayrıldı ve namaza durdu.

"Sâz", müteaddid ma'nâları vardır, burada "tertîb ve düzen" demektir ki, câriyenin vaziyeti murâd buyrulur. Ya'ni, câriye erkeğin kendisine mukāraneti zamânındaki vaziyetinden perîşan ve şaşkın bir hâlde fırladı; ve câriyeye mukāranet hâlinde bulunan zâhid adam dahi câriyeden ayrıldı ve namaza durdu.

2199. Kadın câriyeyi dağınık, dargın ve perîşan ve şaşkın, yorulmuş bir hâlde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Kadın cariyeyi dağınık, dargın ve perişan ve şaşkın, yorulmuş bir halde gördü.

"Pejûlîde", dağınık ve karışık demektir ki, burada cariyenin saçları ve elbisesinin durumu karışık demektir. "Deng", şaşkın; "merîd", sürülmüş ve kovulmuş ve serkeş (başına buyruk) ve haddi aşmış demektir. Burada cariyenin isteğinden mahrumiyeti kastedilir. Yani kadın cariyeyi tas almak durumundan farklı bir halde gördü.

"Pejûlîde", dağınık ve karışık demektir ki, burada câriyenin saçları ve entârisinin vaziyeti karışık demektir. "Deng", şaşkın; "merîd", sürülmüş ve kovulmuş ve serkeş ve haddi tecavüz etmiş demektir. Burada câriyenin murâdından mahrûmiyeti murâd buyrulur. Ya'ni kadın câriyeyi tas almak vaziyetinden hâriç bir hâlde gördü.

2200. Kocasını da namazda kāim gördü. Bu sarsıntıdan kadın şübheye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Kocasını da namazda ayakta durur gördü. Bu sarsıntıdan kadın şüpheye düştü.

2201. Korkusuz olarak kocasının eteğini kaldırdı; hayasını ve zekerini meni bulaşmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Korkusuz olarak kocasının eteğini kaldırdı; hayalarını ve zekerini meni bulaşmış gördü.

Yani, zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) evde entarisiyle oturmaktaydı ve aceleyle donunu giymeye de vakit bulamamıştı. Kadın şüphelendi ve cariye ile cinsel ilişki olup olmadığını anlamak için hiç çekinmeksizin namazda duran kocasının eteğini kaldırdı ve cinsel organının bulaşık ve kirlenmiş bir hâlde olduğunu gördü. Yani, zâhidin hamamdaki karısı, cariyesini yalnız eve gönderdiğine pişman olarak hamamdan korkuyla koşup cariyenin arkasından eve geldi. Cariye daha evvel gelip efendi ile birleşmiş olduğundan kadının gelip sokak kapısını açmasının sesini duydular.

Ya'ni, zâhid evde entârisi ile oturmakta idi ve aceleyle donunu giymeye de vakit bulamamış idi. Kadın şübhelendi ve câriye ile mukāranet vâki' olup olmadığını anlamak için hiç çekinmeksizin namazda duran kocasının eteğini kaldırdı ve âlet-i tenâsülünün bulaşık ve mülevves bir hâlde olduğunu gördü. Ya'ni, zâhidin hamamdaki karısı câriyesini yalnız eve gönderdiğine nâdim olarak hamamdan korku ile koşup câriyenin arkasından eve geldi. Câriye daha evvel gelip efendi ile birleşmiş olduğundan kadının gelip sokak kapısını açmasının sesini duydular.

2198. O câriye tertibden perîşan olarak sıçradı. Adam dahi sıçradı ve namaza geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2198. O cariye, tertipten perişan olarak sıçradı. Adam da sıçradı ve namaza geldi.

"Saz" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "tertip ve düzen" demektir ki, cariyenin durumu kastedilir. Yani, cariye, erkeğin kendisiyle birleşmesi sırasındaki durumundan perişan ve şaşkın bir hâlde fırladı; ve cariyeyle birleşme hâlinde bulunan zahit adam da cariyeden ayrıldı ve namaza durdu.

"Sâz", müteaddid ma'nâları vardır, burada "tertîb ve düzen" demektir ki, câriyenin vaziyeti murâd buyrulur. Ya'ni, câriye erkeğin kendisine mukāranetı zamânındaki vaziyetinden perîşan ve şaşkın bir hâlde fırladı; ve câriyeye mukāranet hâlinde bulunan zâhid adam dahi câriyeden ayrıldı ve namaza durdu.

2199. Kadın câriyeyi dağınık, dargın ve perîşan ve şaşkın, yorulmuş bir hâlde gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2199. Kadın cariyeyi dağınık, dargın ve perişan ve şaşkın, yorulmuş bir halde gördü.

"Pejûlîde", dağınık ve karışık demektir ki, burada cariyenin saçları ve elbisesinin durumu karışık demektir. "Deng", şaşkın; "merîd", sürülmüş ve kovulmuş ve serkeş (başına buyruk) ve haddi aşmış demektir. Burada cariyenin isteğinden mahrumiyeti kastedilir. Yani kadın cariyeyi tas almak durumundan farklı bir halde gördü.

"Pejûlîde", dağınık ve karışık demektir ki, burada câriyenin saçları ve entârisinin vaziyeti karışık demektir. "Deng", şaşkın; "merîd", sürülmüş ve kovulmuş ve serkeş ve haddi tecavüz etmiş demektir. Burada câriyenin murâdından mahrûmiyeti murâd buyrulur. Ya'ni kadın câriyeyi tas almak vaziyetinden hâriç bir hâlde gördü.

2200. Kocasını da namazda kāim gördü. Bu sarsıntıdan kadın şübheye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2200. Kocasını da namazda ayakta durur gördü. Bu sarsıntıdan kadın şüpheye düştü.

2201. Korkusuz olarak kocasının eteğini kaldırdı; hayasını ve zekerini meni bulaşmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2201. Korkusuz olarak kocasının eteğini kaldırdı; hayasını ve zekerini meni bulaşmış gördü.

Yani, zâhid evde entarisi ile oturmaktaydı ve aceleyle donunu giymeye de vakit bulamamıştı. Kadın şüphelendi ve cariye ile cinsel ilişki (mukāranet) olup olmadığını anlamak için hiç çekinmeksizin namazda duran kocasının eteğini kaldırdı ve cinsel organının (âlet-i tenâsül) bulaşık ve kirli bir halde olduğunu gördü.

Ya'ni, zâhid evde entârisi ile oturmakta idi ve aceleyle donunu giymeye de vakit bulamamış idi. Kadın şübhelendi ve câriye ile mukāranet vâki' olup olmadığını anlamak için hiç çekinmeksizin namazda duran kocasının eteğini kaldırdı ve âlet-i tenâsülünün bulaşık ve mülevves bir hâlde olduğunu gördü.

2202. Zekerinden meninin bâkisi damlıyor idi. Baldırı ve dizi bulaşmış ve murdar olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Zekerinden meninin kalanı damlıyordu. Baldırı ve dizi bulaşmış ve murdar olmuştu.

2203. Onun başına bir tokat vurdu ve dedi: "Ey alçak, namaz kılan adamın hayası bu mu olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. Onun başına bir tokat vurdu ve dedi: "Ey alçak, namaz kılan adamın hayası bu mu olur?"

2204. "Bu zeker ve böyle baldır ve pislik dolu zihâr, zikrin ve namazın lâyıkı mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. "Bu zeker ve böyle baldır ve pislik dolu zihâr, zikrin ve namazın lâyıkı mıdır?"

"Zihâr", kadının ve erkeğin üreme organı demektir (Burhân). Yani, "Bu kirli organ, ilâhî zikrin ve namazın lâyıkı mıdır ki, bu murdar hâl ile ilâhî huzura durdun?"

"Zihâr", kadının ve erkeğin âlet-i tenâsülü demektir (Burhân). Ya'ni, "Bu mülevves azā zikr-i ilâhînin ve namazın lâyıkı mıdır ki, bu murdar hâl ile huzûr-ı ilâhîye durdun?"

2205. Zulüm ve fısk ve kibir ve kîn dolu olan nâme insaf et, sağa lâyık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. Zulüm ve fısk (günahkârlık) ve kibir ve kin dolu olan amel defteri insaf et, sana lâyık mıdır?

Bu kıssada gösterilen fısk gibi rezillikler ile ve zulüm ve kibir ve kin ile dolu olan amel defteri insaf et, sağ elden verilmeye lâyık mıdır?

Bu kıssada gösterilen fisk gibi rezâil ile ve zulüm ve kibir ve kin ile dolu olan amel defteri insâf et, sağ elden verilmeye lâyık mıdır?

2206. Eğer kâfire sorsan ki, göğü ve bu cihanın halkını kim yarattı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. Eğer kâfire sorsan ki, göğü ve bu cihanın halkını kim yarattı?

2207. O söyler ki, “Bu Hudâ'nın mahlukudur, zîrâ yaradılış onun hudâvend-liğine şâhiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. O söyler ki, “Bu Allah'ın yarattığıdır, çünkü yaratılış O'nun ilâhlığına şahittir."

"Hudâvend", üç kelimeden oluşmuştur ki onlar da (خود) ("Kendi") kelimesinin kısaltılmışı olan (خد) ve (آمدن) ("gelmek") mastarının şimdiki zaman emir kipi olan (آ) ve nispet edatı olan (وند) kelimeleridir. "Hudâ" (خدا), "kendi gelici" anlamında birleşik bir sıfattır ve ilâhî bir isimdir. Anlamı “sahip ve mâlik" demektir.

"Hudâvend", üç kelimeden mürekkebdir ki onlar da (خود) ("Kendi") muhaffefi olan (خد) ve (آمدن) ("gelmek") masdarının emr-i hâzırı olan (آ) ve edât-ı nisbet olan (وند) kelimeleridir. "Hudâ" (خدا), "kendi gelici" ma'nâsında vasf-ı terkîbdir ve ism-i ilâhîdir. Ma'nâsı “sâhib ve mâlik" demektir.

2208. Onun küfrü ve fıskı ve zulm-i kesîri onun böyle ikrarının lâyıkı mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Onun küfrü, fıskı ve çok zulmetmesi, onun böyle ikrarının layığı mıdır?

2202. Zekerinden meninin bâkisi damlıyor idi. Baldırı ve dizi bulaşmış ve murdar olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2202. Zekerinden meninin kalanı damlıyordu. Baldırı ve dizi bulaşmış ve murdar olmuştu.

2203. Onun başına bir tokat vurdu ve dedi: "Ey alçak, namaz kılan adamın hayası bu mu olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2203. Onun başına bir tokat vurdu ve dedi: "Ey alçak, namaz kılan adamın hayası bu mu olur?"

2204. "Bu zeker ve böyle baldır ve pislik dolu zihâr, zikrin ve namazın lâyıkı mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2204. "Bu zeker ve böyle baldır ve pislik dolu zihâr, zikrin ve namazın lâyıkı mıdır?"

"Zihâr", kadının ve erkeğin üreme organı demektir (Burhân). Yani, "Bu kirli organ, ilâhî zikrin ve namazın lâyıkı mıdır ki, bu murdar hâl ile ilâhî huzura durdun?"

"Zihâr", kadının ve erkeğin âlet-i tenâsülü demektir (Burhân). Ya'ni, "Bu mülevves azā zikr-i ilâhînin ve namazın lâyıkı mıdır ki, bu murdar hâl ile huzûr-ı ilâhîye durdun?"

2205. Zulüm ve fısk ve kibir ve kîn dolu olan nâme insaf et, sağa layık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2205. Zulüm, fısk, kibir ve kin dolu olan amel defteri insaf et, sana layık mıdır?

Bu kıssada gösterilen fısk gibi rezillikler ile ve zulüm, kibir ve kin ile dolu olan amel defteri insaf et, sağ elden verilmeye layık mıdır?

Bu kıssada gösterilen fisk gibi rezâil ile ve zulüm ve kibir ve kin ile dolu olan amel defteri insâf et, sağ elden verilmeye lâyık mıdır?

2206. Eğer kâfire sorsan ki, göğü ve bu cihanın halkını kim yarattı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2206. Eğer kâfire sorsan ki, göğü ve bu cihanın halkını kim yarattı?

2207. O söyler ki, “Bu Hudâ'nın mahlukudur, zîrâ yaradılış onun hudâvendliğine şâhiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2207. O söyler ki, “Bu Allah'ın yarattığıdır, çünkü yaratılış O'nun ilâhlığına şahittir."

"Hudâvend", üç kelimeden oluşmuştur ki onlar da (خود) ("Kendi") kelimesinin kısaltılmışı olan (خد) ve (آمدن) ("gelmek") mastarının şimdiki zaman emir kipi olan (آ) ve aidiyet edatı olan (وند) kelimeleridir. "Hudâ" (خدا), "kendi kendine gelen" anlamında birleşik bir sıfattır ve ilâhî bir isimdir. Anlamı “sahip ve mâlik" demektir.

"Hudâvend", üç kelimeden mürekkebdir ki onlar da (خود) ("Kendi") muhaffefi olan (خد) ve (آمدن) ("gelmek") masdarının emr-i hâzırı olan (آ) ve edât-ı nisbet olan (وند) kelimeleridir. "Hudâ" (خدا), "kendi gelici" ma'nâsında vasf-ı terkîbdir ve ism-i ilâhîdir. Ma'nâsı “sâhib ve mâlik" demektir.

2208. Onun küfrü ve fıskı ve zulm-i kesîri onun böyle ikrarının layıkı mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2208. Onun küfrü ve fıskı ve çok zulmü, onun böyle ikrarına lâyık mıdır?

Yani, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine yaptığı birçok zulüm, "Göğü ve bu cihanın halkını Yüce Allah yaratmıştır" diye gerçekleşen ikrarı ile orantılı mıdır? Aksine, onun fiili sözünü yalanlamaktadır. Bunun gibi, "Ben Müslümanım elhamdülillah" deyip de ilâhî emrin yerine getirilmesine yanaşmayan ve yasakları işlemeyi seven kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını yalanlar.

Ya'ni, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine birçok zulmü, "Göğü ve bu cihânın halkını Allah Teâlâ yaratmıştır" diye vâki' olan ikrâr ile mütenâsib midir? Bilakis onun fiili kavlini tekzîb etmektedir. Bunun gibi "Ben müslümanım elhamdülillah" deyip de emr-i ilâhînin icrâsına yanaşmayan ve menhiyâtı irtikâbdan mahzûz olan kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını tekzîb eder.

2209. O rezaletler ve o nâkıs fiiller böyle doğru ikrara lâyık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. O rezillikler ve o eksik fiiller böyle doğru bir kabule lâyık mıdır?

2210. O kavli o fiil yalan yapmıştır. O azâb-ı hevle lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. O sözü o fiil yalan yapmıştır. O korkunç azaba lâyık olur.

[2210] "Hevl", korkutmak ve korku anlamındadır. Yani, böyle fiili sözünü yalanlayan kimse elbette Yüce Allah tarafından korkunç azaba ve terbiyeye lâyık olur.

[2210] "Hevl", korkutmak ve korku ma'nâsınadır. Ya'ni, böyle fiili kavlini tekzîb eden kimse elbette Allah Teâlâ tarafından korkunç azâba ve terbiyeye lâyık olur.

2211. Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Mahşer günü her gizli şey aşikâr olur, her bir suçlu da kendiliğinden rezil olur.

Yani, bir kimse ölüm vasıtasıyla bu yoğun olan cismi bu âlemde bıraktığı zaman ona latif bir berzahî cisim verirler. Bu dünyada yaptığı kötü ameller hangi uzuv ile yapılmış ise bu amelin sureti o uzva ilişir. O kimse mahşerde apaçık bu rezillikler ile insanların gözleri önüne serilir. Asla inkâra imkânı kalmaz. İkinci cildin 1408 numarasına denk gelen şerefli beyit de bu anlamı açıklar. `سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست` ["Bir sîret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."]

Ya'ni, bir kimse ölüm vâsıtasıyla bu kesîf olan cismi bu âlemde bıraktığı vakit ona latîf bir cism-i berzahî verirler. Bu dünyâda yaptığı fenâ ameller hangi uzv ile yapılmış ise bu amelin sûreti o uzva taalluk eder. O kimse mahşerde apaçık bu rezâil ile enzâr-ı nâsa maʼrûz kalır. Aslâ inkâra mecâli kalmaz. II. cildin 1408 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı beyân eder. `سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست` ["Bir sîret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."]

2212. El, ayak Müsteân'ın huzurunda onun fesâdına beyân ile şahitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. El, ayak, Yardım Edilen'in (Allah'ın) huzurunda, kulun bozgunculuğuna açıkça şahitlik eder.

Yani, dünyadaki kötü fiillerin sureti bu berzahî (ara âleme ait) bedene yansıdığı zaman, ilahi huzurda her bir uzuv, kendisine ait olan günaha açıkça şahitlik etmiş olur; günah sahibinin dilini kullanmasına gerek kalmaz. Nitekim ayet-i kerimede `الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْواههم وتكلمنا أيديهم وتشهد أرجلهم بما كانوا يكسبون` (Yâsîn, 36/65) yani "O günde biz suçluların ağızlarını mühürleriz, kazandıkları şeyi elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder" buyrulur. Yani, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine birçok zulmü, "Göğü ve bu cihanın halkını Yüce Allah yaratmıştır" diye gerçekleşen ikrar ile uygun mudur? Aksine, onun fiili sözünü yalanlamaktadır. Bunun gibi "Ben Müslümanım elhamdülillah" deyip de ilahi emrin yerine getirilmesine yanaşmayan ve yasaklanmış şeyleri yapmaktan haz duyan kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını yalanlar.

Ya'ni, dünyâdaki kötü fiilerin sûreti bu cism-i berzahîye mün'akis olduğu vakit huzûr-ı ilâhîde her bir uzuv kendisine taalluk eden günâha açıktan açığa şehadet etmiş olur, günah sahibinin lisânını isti'mâle mahal kalmaz. Nitekim âyet-i kerîmede `الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْواههم وتكلمنا أيديهم وتشهد أرجلهم بما كانوا يكسبون` (Yâsîn, 36/65) ya'ni "O günde biz mücrimlerin ağızlarını mühürleriz, kazandıkları şeyi elleri bize söyler ve ayakları şehadet eder" buyrulur. Ya'ni, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine birçok zulmü, "Göğü ve bu cihânın halkını Allah Teâlâ yaratmıştır" diye vâki' olan ikrâr ile mütenâsib midir? Bilakis onun fiili kavlini tekzîb etmektedir. Bunun gibi "Ben müslüma-nım elhamdülillah" deyip de emr-i ilâhînin icrâsına yanaşmayan ve menhi-yâtı irtikâbdan mahzûz olan kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını tekzîb eder.

2209. O rezaletler ve o nâkıs fiiller böyle doğru ikrara lâyık mıdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2209. O rezillikler ve o eksik fiiller böyle doğru bir kabule lâyık mıdır?

2210. O kavli o fiil yalan yapmıştır. O azâb-ı hevle lâyık olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2210. O sözü o fiil yalan yapmıştır. O korkunç azaba lâyık olur.

"Hevl", korkutmak ve korku anlamınadır. Yani, böyle fiili sözünü yalanlayan kimse elbette Yüce Allah tarafından korkunç azaba ve terbiyeye lâyık olur.

"Hevl", korkutmak ve korku ma'nâsınadır. Ya'ni, böyle fiili kavlini tekzîb eden kimse elbette Allah Teâlâ tarafından korkunç azâba ve terbiyeye lâyık olur.

2211. Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüs-vâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2211. Mahşer günü her gizli şey aşikâr olur, her bir suçlu da kendiliğinden rezil olur.

Yani, bir kimse ölüm aracılığıyla bu yoğun olan bedenini bu âlemde bıraktığı zaman ona latif (maddî olmayan, ince) bir berzahî beden (ölümden sonraki âleme ait beden) verirler. Bu dünyada yaptığı kötü ameller hangi uzuv ile yapılmış ise bu amelin şekli o uzva ilişir. O kimse mahşerde apaçık bu rezilliklerle insanların gözleri önüne serilir. Asla inkâra gücü kalmaz. İkinci cildin 1408 numarasına denk gelen şerefli beyit de bu anlamı açıklar. [سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ,Bir huy ki, o senin vücudunda baskındır, haşrin de o tasvir üzerine zorunludur."]

Ya'ni, bir kimse ölüm vâsıtasıyla bu kesîf olan cismi bu âlemde bıraktığı vakit ona latîf bir cism-i berzahî verirler. Bu dünyâda yaptığı fenâ ameller hangi uzv ile yapılmış ise bu amelin sûreti o uzva taalluk eder. O kimse mah-şerde apaçık bu rezâil ile enzâr-ı nâsa maʼrûz kalır. Aslâ inkâra mecâli kal-maz. II. cildin 1408 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı beyân eder. [سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ,Bir siret ki, o senin vücudunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."]

2212. El, ayak Müsteân'ın huzurunda onun fesâdına beyân ile şahitlik verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2212. El, ayak, Yardım Edilen'in (Allah'ın) huzurunda, onun (kulun) bozgunculuğuna açıkça şahitlik eder.

Yani, dünyadaki kötü fiillerin şekli bu berzahî (ara âleme ait) bedene yansıdığı zaman, ilâhî huzurda her bir uzuv kendisine ait olan günaha açıkça şahitlik etmiş olur; günah sahibinin dilini kullanmasına gerek kalmaz. Nitekim ayet-i kerîmede "الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ" (Yâsîn, 36/65) yani "O günde biz suçluların ağızlarını mühürleriz, kazandıkları şeyi elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder" buyrulur.

Ya'ni, dünyadaki kötü fiilerin sûreti bu cism-i berzahîye mün'akis olduğu vakit huzûr-ı ilâhîde her bir uzuv kendisine taalluk eden günâha açıktan açı-ğa şehadet etmiş olur, günah sahibinin lisânını isti'mâle mahal kalmaz. Nite-kim ayet-i kerîmede الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yâsîn, 36/65) ya'ni "O günde biz mücrimlerin ağızlarını mühürleriz, kazan-dıkları şeyi elleri bize söyler ve ayakları şehadet eder" buyrulur.

2213. El der: "Ben böyle çalmışım!" Dudak der: "Ben böyle öpmüşüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. El der: "Ben böyle çalmışım!" Dudak der: "Ben böyle öpmüşüm!"

2214. Ayak der: "Ben arzulara kadar gitmişim!" Ferc der: "Ben zinâ etmişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Ayak der: "Ben arzulara kadar gitmişim!" Ferc der: "Ben zina etmişim!"

"Münâ", "münye" kelimesinin çoğuludur, "nefsin istekleri ve arzuları" demektir.

“Münâ” (منی), “münye” (منية) kelimesinin cem’idir, “nefsin istekleri ve arzûları” demektir.

2215. Göz der: "Haram olan gamzeyi yapmışım!" Kulak der: "Fenâ sözleri toplamışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Göz der: "Haram olan gamzeyi yapmışım!" Kulak der: "Kötü sözleri toplamışım!"

"Gamze", kadının erkeğe veya erkeğin kadına göz kırpması ve naz ve işve ile kirpik süzmesidir. Gamzenin meşru (helal) olanı da olduğu için, şerefli beyitte "haram" kaydıyla sınırlandırılmıştır. "Kötü söz"den maksat, müminler aleyhinde olan gıybet ve kötü sözlerdir; ve "toplamak"tan maksat, bu gıybeti dinlemek suretiyle ortak olmaktır.

“Gamze”, kadının erkeğe veyâhud erkeğin kadına göz kırpması ve nâz ve şîve ile kirpik süzmesi. Gamzenin meşrû’u da olduğu için beyt-i şerîfde “harâm” kaydıyla takyîd buyrulmuştur. “Sû’-i kelâm”dan murâd, mü’minler aleyhinde olan gıybet ve fenâ sözlerdir; ve “toplamak”tan murâd, bu gıybeti dinlemek sûretiyle iştirâktir.

2216. İmdi kendi başından ayağına kadar lâyık geldi ki, onun a’zâsı dahi onu yalan yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Şimdi, kendi başından ayağına kadar lâyık oldu ki, onun uzuvları dahi onu yalanladı.

Yani, o kâfir, Hak dininde tebliğ edilen Allah'ı tanımadığı hâlde "Yeri göğü yaratan Allah'tır" dedi ve onun fiilleri bu sözünü yalanladı ve kendisi baştan ayağa kadar yalancı oldu. Bu sebeple kıyamet gününde de onun sözüne karşı çıkan uzuvları dahi yine onu yalanlar.

Ya’ni, o kâfir dîn-i Hak’da tebliğ olunan Allah’ı tanımadığı hâlde “Yeri göğü yaratan Allah’tır” dedi ve onun fiiliyâtı bu sözünü tekzîb [etti] ve kendisi baştan ayağa kadar yalancı oldu. Binâenaleyh rûz-i mahşerde de onun kavline muhalefet eden a’zâsı dahi yine onu tekzîb eder.

2217. Nitekim fürûğlu olan namazda hayanın şehadetinden riyâ ve yalan zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Nasıl ki nurlu olan namazda hayanın şehadetinden riya ve yalan ortaya çıktı.

Nasıl ki nurlu olan namazda, zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) hayasının (utanma duygusunun) kirlilik hâlindeki şehadetinden (tanıklığından), onun kıldığı namazın gösteriş ve yalan olduğu karısının gözünde ortaya çıktı.

Nitekim nurlu olan namazda zâhidin hayasının mülevveslik hâlindeki şehâdetinden onun kıldığı namazın gösteriş ve yalan olduğu karısının nazarında zahir oldu.

2213. El der: "Ben böyle çalmışım!" Dudak der: "Ben böyle öpmüşüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2213. El der: "Ben böyle çalmışım!" Dudak der: "Ben böyle öpmüşüm!"

2214. Ayak der: "Ben arzulara kadar gitmişim!" Ferc der: "Ben zinâ et- mişim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2214. Ayak der: "Ben arzulara kadar gitmişim!" Ferc der: "Ben zinâ etmişim!"

"Münâ", "münye" kelimesinin çoğuludur, "nefsin istekleri ve arzuları" demektir.

"Münâ" (منی), "münye" (منية) kelimesinin cem'idir, "nefsin istekleri ve ar- zûları" demektir.

2215. Göz der: "Haram olan gamzeyi yapmışım!" Kulak der: "Fenâ sözle- ri toplamışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2215. Göz der: "Haram olan gamzeyi yapmışım!" Kulak der: "Kötü sözleri toplamışım!"

"Gamze", kadının erkeğe veya erkeğin kadına göz kırpması ve naz ve işve ile kirpik süzmesidir. Gamzenin meşru'u (helal olanı) da olduğu için şerefli beyitte "haram" kaydıyla sınırlandırılmıştır. "Kötü söz"den kasıt, müminler aleyhinde olan gıybet ve kötü sözlerdir; ve "toplamak"tan kasıt, bu gıybeti dinlemek suretiyle iştirak etmektir.

"Gamze", kadının erkeğe veyâhud erkeğin kadına göz kırpması ve nâz ve şîve ile kirpik süzmesi. Gamzenin meşrû'u da olduğu için beyt-i şerîfde "ha- râm" kaydıyla takyîd buyrulmuştur. "Sû'-i kelâm"dan murâd, mü'minler aleyhinde olan gıybet ve fenâ sözlerdir; ve "toplamak"tan murâd, bu gıybeti dinlemek sûretiyle iştirâktir.

2216. İmdi kendi başından ayağına kadar lâyık geldi ki, onun a'zûsı dahi onu yalan yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2216. Şimdi, kendi başından ayağına kadar uygun düştü ki, onun azaları dahi onu yalanladı.

Yani, o kâfir, Hak dininde tebliğ edilen Allah'ı tanımadığı hâlde "Yeri göğü yaratan Allah'tır" dedi ve onun fiilleri bu sözünü yalanladı ve kendisi baştan ayağa kadar yalancı oldu. Bu sebeple kıyamet gününde de onun sözüne karşı çıkan azaları dahi yine onu yalanlar.

Ya'ni, o kâfir dîn-i Hak'da tebliğ olunan Allah'ı tanımadığı hâlde "Yeri gö- ğü yaratan Allah'tır" dedi ve onun fiiliyâtı bu sözünü tekzîb [etti] ve kendisi baştan ayağa kadar yalancı oldu. Binâenaleyh rûz-i mahşerde de onun kav- line muhalefet eden a'zâsı dahi yine onu tekzîb eder.

2217. Nitekim fürûğlu olan namazda hayanın şehadetinden riyâ ve yalan zâ- hir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2217. Nasıl ki, fer'î (ikinci dereceden) olan namazda hayanın şehadetinden riya ve yalan ortaya çıktı.

Nasıl ki, nurlu olan namazda zâhidin (dünyadan el çekmiş kişinin) hayasının (utanma duygusunun) kirlilik hâlindeki şehadetinden, onun kıldığı namazın gösteriş ve yalan olduğu karısının gözünde ortaya çıktı.

Nitekim nurlu olan namazda zâhidin hayasının mülevveslik hâlindeki şe- hâdetinden onun kıldığı namazın gösteriş ve yalan olduğu karısının nazarın- da zahir oldu.

2218. Binâenaleyh fiili öyle yap ki, o muhakkak dilsiz olarak “Eşhedü” demek ve ayn-ı beyân olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Bu sebeple fiili öyle yap ki, o muhakkak dilsiz olarak “Eşhedü” demek ve tekil hakikat beyan olsun.

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, bu dünya hayatında salih amellerini zerre kadar nefsinin hazzına ait bir fikir ve düşünce olmaksızın yap ki, o amelin kendisi: “Ben amel sahibinin ihlâsına şehadet ederim!” demek olsun ve muhakkak dilsiz ve harfsiz ve sessiz beyan olsun. Yani amelin kendisi tekil hakikat beyan olsun.

Binâenaleyh ey sâlik, bu hayât-ı dünyeviyyede a’mâl-i sâlihanı zerre kadar nefsinin hazzına âid bir fikir ve mütâlaa olmaksızın yap ki, o amelin kendisi: “Ben sâhib-i amelin ihlâsına şehâdet ederim!” demek olsun ve muhakkak dil-siz ve harf ve savtsız beyân olsun. Ya’ni amelin kendisi ayn-ı beyân olsun.

2219. Ey oğul, hattâ senin bütün cismin uzuv uzuv fâidede ve zararda “Eşhe-dü” demek olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Ey oğul, hatta senin bütün bedenin, uzuv uzuv, faydada ve zararda "Şahitlik ederim" desin.

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi, bu dünya hayatında bütün fiillerini muhasebe (hesaplaşma) terazisine çek! Hatta bu muhasebe sonucunda senin bedeninin bütün uzuvları, fayda ve zararda "Biz şahidiz!" desinler ve sen onların şahitliklerini mahşer gününden önce dinle!

Ey sâlik-i mübtedî, bu hayât-ı dünyeviyyede bütün ef’âlini mîzân-ı mu-hâsebeye çek! Hattâ bu muhâsebe netîcesinde senin cisminin bütün a’zâları fâide ve zararda “Biz şâhidiz!” desinler ve sen onların şehâdetlerini mahşer gününden evvel dinle!

2220. Bendenin efendisinin arkasından gitmesi “Ben mahkûmum, bu bizim efendimizdir!” diye şâhiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Kulun efendisinin arkasından gitmesi, "Ben mahkûmum, bu bizim efendimizdir!" diye şahittir.

"Dilsiz, harfsiz ve sessiz şehadet nasıl olur?" dersen, deriz ki: Bir kulun efendisinin arkasından gitmesi, kendisinin mahkûmiyetine ve esaretine ve takip ettiği şahsın efendisi olduğuna dilsiz olarak şahittir ve bu durum, açıklamanın ta kendisidir.

“Dilsiz ve harf ve savtsız şehâdet nasıl olur?” dersen deriz ki: Bir bende-nin efendisinin arkasından gitmesi kendisinin mahkûmiyetine ve esâretine ve ta’kîb ettiği şâhsın efendisi olduğuna dilsiz olarak şâhiddir ve bu vaziyet ayn-ı beyândır.

2221. Eğer sen ömrünün nâmesini kara yaptın ise evvelden yapmış olduğun on-lardan tövbe et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Eğer sen ömrünün defterini kara yaptıysan, daha önce yapmış olduğun o günahlardan tövbe et!

Yaptığın hesaplaşma sonucunda eğer amel defterini günahlar ve kötü ahlak ile kapkara yapmış olduğunu gördüysen, bu geçmiş kötülüklerden tövbe et ve bir daha yapmayacağına karar ver!

Yaptığın muhâsebe netîcesinde eğer defter-i a’mâlini fisk u fücûr ile ve ah-lâk-ı zemîme ile kapkara yapmış olduğunu gördün ise, bu geçmiş fenâlıklar-dan tövbe et ve bir daha yapmayacağına azmet!

2222. Eğer ömür geçti ise onun kökü bu demdir. Eğer o nemsiz ise ona tövbe su-yunu ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Eğer ömür geçti ise onun kökü bu andır. Eğer o nemsiz ise ona tövbe suyunu ver!

2218. Binaenaleyh fiili öyle yap ki, o muhakkak dilsiz olarak "Eşhedü" demek ve ayn-ı beyan olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2218. Bu sebeple fiili öyle yap ki, o muhakkak dilsiz olarak "Eşhedü" demek ve beyanın kendisi olsun.

Bu sebeple ey Hakk Yolcusu, bu dünya hayatında sâlih amellerini zerre kadar nefsinin hazzına ait bir fikir ve düşünce olmaksızın yap ki, o amelin kendisi: "Ben amel sahibinin ihlâsına şehadet ederim!" demek olsun ve muhakkak dilsiz ve harfsiz ve sessiz beyan olsun. Yani amelin kendisi beyanın kendisi olsun.

Binâenaleyh ey sâlik, bu hayât-ı dünyeviyyede a'mâl-i sâlihanı zerre kadar nefsinin hazzına aid bir fikir ve mütâlaa olmaksızın yap ki, o amelin kendisi: "Ben sâhib-i amelin ihlâsına şehadet ederim!" demek olsun ve muhakkak dilsiz ve harf ve savtsız beyân olsun. Ya'ni amelin kendisi ayn-ı beyân olsun.

2219. Ey oğul, hatta senin bütün cismin uzuv uzuv fâidede ve zararda "Eşhedü" demek olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2219. Ey oğul, hatta senin bütün cismin uzuv uzuv faydada ve zararda "Eşhedü" demek olsun.

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi, bu dünya hayatında bütün işlerini muhasebe terazisine vur! Hatta bu muhasebe sonucunda senin cisminin bütün uzuvları fayda ve zararda "Biz şahidiz!" desinler ve sen onların şahitliklerini mahşer gününden önce dinle!

Ey sâlik-i mübtedî, bu hayât-ı dünyeviyyede bütün efâlini mîzân-ı muhâsebeye çek! Hatta bu muhasebe netîcesinde senin cisminin bütün a'zâları fâide ve zararda "Biz şâhidiz!" desinler ve sen onların şehadetlerini mahşer gününden evvel dinle!

2220. Bendenin efendisinin arkasından gitmesi "Ben mahkûmum, bu bizim [2220] efendimizdir!" diye şahiddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2220. Kulun efendisinin arkasından gitmesi "Ben mahkûmum, bu bizim efendimizdir!" diye şahittir.

"Dilsiz ve harfsiz ve sessiz şehadet nasıl olur?" dersen, deriz ki: Bir kulun efendisinin arkasından gitmesi, kendisinin mahkûmiyetine ve esaretine ve takip ettiği kişinin efendisi olduğuna dilsiz olarak şahittir ve bu durum, açıklamanın ta kendisidir.

"Dilsiz ve harf ve savtsız şehadet nasıl olur?" dersen deriz ki: Bir bendenin efendisinin arkasından gitmesi kendisinin mahkûmiyetine ve esâretine ve ta'kîb ettiği şahsın efendisi olduğuna dilsiz olarak şâhiddir ve bu vaziyet ayn-ı beyândır.

2221. Eğer sen ömrünün nâmesini kara yaptın ise evvelden yapmış olduğun onlardan tövbe et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2221. Eğer sen ömrünün defterini kara yaptıysan, evvelden yapmış olduğun o günahlardan tövbe et!

Yaptığın muhasebe sonucunda eğer amel defterini fısk ve fücur ile ve kötü ahlak ile kapkara yapmış olduğunu gördüysen, bu geçmiş kötülüklerden tövbe et ve bir daha yapmayacağına kesin karar ver!

Yaptığın muhasebe netîcesinde eğer defter-i a'mâlini fisk u fücûr ile ve ahlâk-ı zemîme ile kapkara yapmış olduğunu gördün ise, bu geçmiş fenâlıklardan tövbe et ve bir daha yapmayacağına azmet!

2222. Eğer ömür geçti ise onun kökü bu demdir. Eğer o nemsiz ise ona tövbe suyunu ver! Eğer ömrün geçti ise müteessif olma! Mâdemki hayât-ı dünyeviyyen devâm etmektedir, mütebâkî ömrün kökü ve temeli bu demdir ve içinde bulunduğun andır. Eğer bu anda yaptığın fenâlıklardan nedâmet etmemiş isen ahvâl-i âhiretini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu deme göz yaşı ile tövbe ve nedâmet suyunu ver! Zîrâ hakîkî nedâmet kalbe te'sîr eder ve müteessir olan kalb sahibinin gözü sulanır; ve nedâmet-i kalbiyye olmaksızın lisânen vâki' olan istiğfarın hiç hükmü yoktur. Beyt: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalb günâhın zevkından dolu olursa bizim istiğfârımızdan günaha gülme gelir".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2222. Eğer ömür geçti ise onun kökü bu andır. Eğer o nemsiz ise ona tövbe suyunu ver!

Eğer ömrün geçti ise üzülme! Mademki dünya hayatın devam etmektedir, kalan ömrünün kökü ve temeli bu andır ve içinde bulunduğun zamandır. Eğer bu anda yaptığın kötülüklerden pişman olmamış isen ahiret hallerini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu ana gözyaşı ile tövbe ve pişmanlık suyunu ver! Çünkü gerçek pişmanlık kalbe etki eder ve etkilenen kalbin sahibinin gözü sulanır; ve kalbî pişmanlık olmaksızın dille yapılan istiğfarın hiçbir hükmü yoktur. Beyit: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalb günahın zevkinden dolu olursa bizim istiğfarımızdan günaha gülme gelir".

2223. Ömrünün köküne âb-ı hayat ver, tâ ki ömür ağacı sebatlı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Ömrünün köküne âb-ı hayat (manevî hayat suyu) ver ki ömür ağacı sebatlı olsun!

Ömrünün kökü olan şimdiki zamana, manevî hayat suyu olan tövbe ile yardım et ki ömrünün geçmiş ve gelecek dalları yeşillensin ve ömür ağacı sebatlı ve sağlam olsun! Çünkü hadis-i şerifte "التائب من الذنب كمن لا ذنب له" yani "Günahtan tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir" buyrulmuştur.

Ömrünün kökü olan hâl-i hazırdaki dem'e hayât-ı ma'neviyye suyu olan tövbe ile imdâd et, tâ ki ömrünün geçmiş ve gelecek olan dalları yeşillensin ve ömür ağacı sebatlı ve muhkem olsun! Zîrâ hadis-i şerîfde التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden kimse günâhı olmayan kimse gibidir" buyrulmuştur.

2224. Bütün geçmişler bundan iyi olurlar. Geçen seneki zehir bundan şeker gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. Bütün geçmişler bundan daha iyi olurlar. Geçen seneki zehir bundan şeker gibi olur.

2225. Senin seyyiâtını Hak mübeddel eder. Hattâ o geçmiş olan şey hep tâat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Senin kötülüklerini Hak iyiliğe dönüştürür. Hatta o geçmiş olan şey hep ibadet olur.

Bu şerefli beyitte Furkan Suresi'nde geçen "İşte Allah Teâlâ o tövbe edenlerin kötülüklerini iyiliklere dönüştürür" (Furkan, 25/70) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, ey isyankar, eğer sen tövbe edersen Yüce Allah senin kötülüklerini ilahi vaadi gereğince iyiliklere dönüştürür. Hatta senin geçmiş zamanlarda yaptığın günahların da hepsi ibadet olur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da vâki' فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkān, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ o tâiblerin kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, ey âsî, eğer sen tövbe edersen Hak Teâlâ senin kötülüklerini va'd-i ilâhîsi mûcibince iyiliklere tebdîl eder. Hattâ senin geçmiş zamanlarda yaptığın günahların da hepsi tâat olur.

2226. Efendi, nasûha mensub olan tövbeye iyi teveccüh et! Hem rûh ve hem cism ile sa'y et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Efendi, nasuh tövbeye (samimi ve bir daha bozulmayacak tövbe) iyi yönel! Hem ruhunla hem de bedeninle çabala!

Eğer ömrün geçtiyse üzülme! Mademki dünya hayatın devam etmektedir, kalan ömrünün kökü ve temeli bu zamandır ve içinde bulunduğun andır. Eğer bu anda yaptığın kötülüklerden pişmanlık duymadıysan, ahiret hallerini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu ana gözyaşı ile tövbe ve pişmanlık suyunu ver! Çünkü gerçek pişmanlık kalbe etki eder ve etkilenen kalp sahibinin gözü sulanır; kalpten pişmanlık olmaksızın dille yapılan istiğfarın (günahların affını dilemenin) hiçbir hükmü yoktur. Beyit: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalp günahın zevkinden dolu olursa bizim istiğfarımızdan günaha gülme gelir".

Eğer ömrün geçti ise müteessif olma! Mâdemki hayât-ı dünyeviyyen devâm etmektedir, mütebâkî ömrün kökü ve temeli bu demdir ve içinde bulunduğun andır. Eğer bu anda yaptığın fenâlıklardan nedâmet etmemiş isen ahvâl-i âhiretini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu deme göz yaşı ile tövbe ve nedâmet suyunu ver! Zîrâ hakîkî nedâmet kalbe te'sîr eder ve müteessir olan kalb sahibinin gözü sulanır; ve nedâmet-i kalbiyye olmaksızın lisânen vâki' olan istiğfarın hiç hükmü yoktur. Beyt: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalb günâhın zevkınden dolu olursa bizim istiğfârımızdan günaha gülme gelir".

2223. Ömrünün köküne âb-ı hayat ver, tâ ki ömür ağacı sebatlı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2223. Ömrünün köküne âb-ı hayat (manevî hayat suyu) ver ki ömür ağacı sebatlı olsun!

Ömrünün kökü olan şimdiki zamana, manevî hayat suyu olan tövbe ile yardım et ki ömrünün geçmiş ve gelecek dalları yeşillensin ve ömür ağacı sebatlı ve sağlam olsun! Çünkü hadis-i şerifte "التائب من الذنب كمن لا ذنب له" yani "Günahtan tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir" buyrulmuştur.

Ömrünün kökü olan hâl-i hazırdaki dem'e hayât-ı ma'neviyye suyu olan tövbe ile imdâd et, tâ ki ömrünün geçmiş ve gelecek olan dalları yeşillensin ve ömür ağacı sebatlı ve muhkem olsun! Zîrâ hadis-i şerîfde التائب من الذنب كمن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden kimse günâhı olmayan kimse gibidir" buyrulmuştur.

2224. Bütün geçmişler bundan iyi olurlar. Geçen seneki zehir bundan şeker gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2224. Bütün geçmişler bundan daha iyi olurlar. Geçen seneki zehir bundan şeker gibi olur.

2225. Senin seyyiâtını Hak mübeddel eder. Hattâ o geçmiş olan şey hep tâat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2225. Senin kötülüklerini Hak değiştirir. Hatta o geçmiş olan şey hep ibadet olur.

Bu şerefli beyitte Furkan Suresi'nde geçen فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkan, 25/70) yani "Yüce Allah o tövbe edenlerin kötülüklerini iyiliklere dönüştürür" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, ey isyankar, eğer sen tövbe edersen Yüce Allah senin kötülüklerini ilahi vaadi gereğince iyiliklere dönüştürür. Hatta senin geçmiş zamanlarda yaptığın günahların da hepsi ibadet olur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da vaki فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتِ (Furkān, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ o tâiblerin kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, ey âsî, eğer sen tövbe edersen Hak Teâlâ senin kötülüklerini va'd-i ilâhîsi mûcibince iyiliklere tebdîl eder. Hattâ senin geçmiş zamanlarda yaptığın günahların da hepsi tâat olur.

2226. Efendi, nasûha mensub olan tövbeye iyi teveccüh et! Hem rûh ve hem cism ile sa'y et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2226. Efendi, nasûh'a ait olan tövbeye iyi yönel! Hem ruh hem de beden ile çabala!

"Nasûh" (نصوح), mübâlağa (anlamı pekiştirme) kalıbıyla sözlükte "halis" demektir ki, onun nasıl bir tövbe olduğu ilerideki kıssada açıklanır.

“Nasûh” (نصوح), mübâlağa sîgası ile lügatte “hâlis” demektir ki, onun nasıl bir tövbe olduğu âtîdeki kıssada beyân buyrulur.

2227. Bu tövbe-i nasûhun şerhini benden dinle! İnandın fakat yeniden inan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Bu nasuh tövbesinin açıklamasını benden dinle! İnandın fakat yeniden inan!

Yani nasuh tövbesinin ne demek olduğunu açıklıyor ve ayrıntılandırıyorum. Benden dinle; gerçi sen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا (Tahrîm, 66/8) yani “Ey müminler, Allah’a nasuh tövbesi ile tövbe edin!” ayet-i kerimesini işittin ve böyle bir tövbenin varlığına inandın. Fakat benim açıkladığımı da dinle ve yeniden inan! "Nasuh" (نصوح) mübalağa (anlamı pekiştirme) kipiyle lügatte "halis" demektir ki, onun nasıl bir tövbe olduğu ilerideki kıssada açıklanır.

Ya'ni tövbe-i nasûhun ne demek olduğunu şerh ve tafsîl ediyorum. Benden dinle, vâkıa sen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا (Tahrîm, 66/8) ya'ni “Ey mü'minler, Allah'a tövbe-i nasûh ile tövbe edin!” âyet-i kerîmesini işittin ve böyle bir tövbenin vücûduna inandın. Fakat benim şerh ettiğimi de dinle ve yeniden inan! Nasuh" )نصوح mübâlağa sîgası ile lügatte "hâlis" demektir ki, onun nasıl bir tövbe olduğu âtîdeki kıssada beyân buyrulur.

2227. Bu tövbe-i nasûhun şerhini benden dinle! İnandın fakat yeniden inan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2227. Bu nasûh tövbesinin açıklamasını benden dinle! İnandın fakat yeniden inan!

Yani nasûh tövbesinin ne demek olduğunu açıklıyor ve ayrıntılandırıyorum. Benden dinle, gerçekten sen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوبَةً نَصُوحًا (Tahrim, 66/8) yani "Ey müminler, Allah'a nasûh tövbesi ile tövbe edin!" ayet-i kerimesini işittin ve böyle bir tövbenin varlığına inandın. Fakat benim açıkladığımı da dinle ve yeniden inan! Ve o kimse ki onun kalbi o günaha rağbet eder, onun alametidir ki kabul lezzetini bulmamıştır ve kabul lezzeti o günah lezzetinin yerine oturmamıştır. فسنيسره لليسرى (Leyl, 92/7) olmamıştır. فسنيسره للعسرى (Leyl, 92/10) lezzeti onun üzerinde kalıcıdır. Buna göre onu bir sıfat için hazırlarım ki onu cehenneme götürür.

"Nasûh", sözlükte "halis" anlamına geldiği için "nasûh tövbesi" demek, günah zevkini düşünmekten ve o günaha nefsî bir eğilim bulmaktan pak ve halis bir tövbe anlamına gelir. Böyle bir tövbenin nasıl bir tövbe olacağını açıklamak ve beyan etmek için Hz. Pir efendimiz "Nasûh" ismindeki bir şahsın halini tasvir buyururlar.

Bilinmeli ki, alimler tövbe için üç rükün beyan ederler: 1- İşlenmiş olan o kötü fiili terk etmektir. 2- Yaptığı kötülüğe pişman olmak ve nedamet etmektir. Bunun için hadis-i şerifte الندم توبة yani "Nedamet tövbedir" buyrulmuştur. 3- Tekrar o kötü fiile dönmemeye azmetmektir. Eğer azmederse tövbesinin hükmü kalmaz. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Bu azim tövbenin rükünlerinden olamaz. Çünkü tövbe eden gelecek zamanda nasıl bir hal içinde olacağını bilmez. Buna göre meçhul üzerine nasıl azmedebilir? Böyle olunca tövbe, istiğfar ile günahın itirafından ibarettir; ve itiraf edene dahi nedamet lazımdır.

Bu şerif açıklamadan dahi anlaşılan budur ki: Bir kimse kalbinde şiddetli nedamet olursa o günahın lezzetine karşı nefret hasıl olur; ve nefret hususunda o günahı artık rağbet yoluyla hatırına getirmez; ve buna göre her an o günaha karşı kalbinde nefret ve tiksinmek ziyade olur; ve bu nefret dahi ilahi katında tövbesinin kabule mazhar olması sebebiyle kalbinde bir lezzet ve zevk bulduğuna delildir. İşte bu zevk ve lezzet önceki günahın zevki ve lezzeti yerine kaim oldu. Nitekim bir kimse bir şeyin aşığı olsa, onun bu aşkı başka bir şeye olan aşkı kalbinden siler. Çünkü bir aşk diğer bir aşkı götürür ve izale eder. Nitekim Allah'a olan aşk ve muhabbet masivaya olan aşk ve muhabbeti mahveder. Fakat tövbe eden bir kimsenin kalbi yine o yaptığı günaha meyil ve rağbet ederse, onun kalbinde tövbenin rüknü olan nedametin yerleşmemiş ve buna göre tövbesinin ilahi katında kabule mazhar olmamış olduğuna alamettir. O kimse "Biz ona kolay yolu muvaffak ederiz" (Leyl, 92/7) ilahi vaadine mazhar olmamıştır. Onun üzerinde "Biz ona güçlüğe ve şiddete sebep olan yolu kolay yaparız" (Leyl, 92/10) ilahi tehdidi kalıcıdır. Bu tehdit "O asiyi cehenneme götürecek bir sıfat için hazırlarım" demektir. Bu iki ayet-i kerime Ve'l-leyl sure-i şerifinde yer almaktadır.

Ya'ni tövbe-i nasûhun ne demek olduğunu şerh ve tafsîl ediyorum. Benden dinle, vakıa sen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوبَةً نَصُوحًا (Tahrim, 66/8) ya'ni "Ey mü'minler, Allah'a tövbe-i nasûh ile tövbe edin!" âyet-i kerîmesini işittin ve böyle bir tövbenin vücuduna inandın. Fakat benim şerh ettiğimi de dinle ve yeniden inan! Ve o kimse ki onun kalbi o günâha rağbet eder, onun alâmetidir ki kabûl lezzetini bulmamıştır ve kabûl lezzeti o günâh lezzetinin yerine oturmamıştır. فسنيسره لليسرى (Leyl, 92/7) olmamıştır. فسنيسره للعسرى (Leyl, 92/10) lezzeti onun üzerinde bâkîdir. Binâenaleyh onu bir sıfat için hazırlarım ki onu cehenneme götürür

"Nasûh", lügatte "hâlis" ma'nâsına olduğu cihetle "tövbe-i nasûh" de-mek, zevk-i günahı düşünmekten ve o günâha meyl-i nefsî bulmaktan pâk ve hâlis bir tövbe ma'nâsına olur. Böyle bir tövbenin nasıl bir tövbe olacağı-nı şerh ve beyân için Hz. Pîr efendimiz "Nasûh" ismindeki bir şahsın hâlini tasvîr buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, ulemâ tövbe için üç rükn beyân ederler: 1- Sâdır olan o kötü fiili terk etmektir. 2- Yaptığı fenâlığa peşîman olmak ve nedâmet et-mektir. Bunun için hadîs-i şerîfde الندم توبة ya'ni "Nedâmet tövbedir" buyrul-muştur. 3- Tekrar o kötü fiile avdet etmemeğe azmetmektir. Eğer azmeder-se tövbesinin hükmü kalmaz. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Bu azim erkân-ı tövbeden olamaz. Zîrâ tâib gelecek zamanda nasıl bir hâl için-de olacağını bilmez. Binâenaleyh meçhûl üzerine nasıl azmedebilir? Böyle olunca tövbe, istiğfâr ile günahın i'tirafından ibarettir; ve i'tiraf edene dahi nedâmet lâzımdır.

Bu sürh-ı şerîfden dahi anlaşılan budur ki: Bir kimse kalbinde şiddetli ne-dâmet olursa o günâhın lezzetine karşı nefret hâsıl olur; ve nefret husûsun-da o günâhı artık rağbet tarîkiyle hatırına getirmez; ve binâenaleyh her an o günâha karşı kalbinde nefret ve tiksinmek ziyâde olur; ve bu nefret dahi ind-i ilâhîde tövbesinin kabûle mazhar olması sebebiyle kalbinde bir lezzet ve zevk bulduğuna delîldir. İşte bu zevk ve lezzet evvelki günâhın zevki ve lez-zeti yerine kāim oldu. Nitekim bir kimse bir şeyin âşıkı olsa, onun bu aşkı başka bir şeye olan aşkı kalbinden siler. Zîrâ bir aşk diğer bir aşkı götürür ve izâle eder. Nitekim Allâh'a olan aşk u muhabbet mâsivâya olan aşk u mu-habbeti mahveder. Fakat tövbe eden bir kimsenin kalbi yine o yaptığı günâ-ha meyl ve rağbet ederse, onun kalbinde rükn-i tövbe olan nedâmetin yer-leşmemiş ve binâenaleyh tövbesinin ind-i ilâhîde kabûle mazhar olmamış ol-duğuna alâmettir. O kimse "Biz ona kolay tarîkı tevfik ederiz" (Leyl, 92/7) va'd-i ilâhîsine mazhar olmamıştır. Onun üzerinde "Biz ona güçlüğe ve şid-dete sebeb olan tarîkı kolay yaparız" (Leyl, 92/10) vaîd-i ilâhîsi bâkîdir. Bu Ve o kimse ki onun kalbi o günâha rağbet eder, onun alâmetidir ki kabûl lezzetini bulmamıştır ve kabûl lezzeti o günâh lezzetinin yerine oturmamıştır. فسنيسره لليسرى (Leyl, 92/7) olmamıştır. فسنيسره للعسرى (Leyl, 92/10) lezzeti onun üzerinde bâkîdir. Binâenaleyh onu bir sıfat için hazırlarım ki onu cehenneme götürür

"Nasûh", lügatte "hâlis" ma'nâsına olduğu cihetle "tövbe-i nasûh" de-mek, zevk-i günahı düşünmekten ve o günâha meyl-i nefsî bulmaktan pâk ve hâlis bir tövbe ma'nâsına olur. Böyle bir tövbenin nasıl bir tövbe olacağı-nı şerh ve beyân için Hz. Pîr efendimiz "Nasûh" ismindeki bir şahsın hâlini tasvîr buyururlar.

Ma'lûm olsun ki, ulemâ tövbe için üç rükn beyân ederler: 1- Sâdır olan o kötü fiili terk etmektir. 2- Yaptığı fenâlığa peşîman olmak ve nedâmet et-mektir. Bunun için hadîs-i şerîfde الندم توبة ya'ni "Nedâmet tövbedir" buyrul-muştur. 3- Tekrar o kötü fiile avdet etmemeğe azmetmektir. Eğer azmeder-se tövbesinin hükmü kalmaz. Fakat Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Bu azim erkân-ı tövbeden olamaz. Zîrâ tâib gelecek zamanda nasıl bir hâl için-de olacağını bilmez. Binâenaleyh meçhûl üzerine nasıl azmedebilir? Böyle olunca tövbe, istiğfâr ile günahın i'tirafından ibarettir; ve i'tiraf edene dahi nedâmet lâzımdır.

Bu sürh-ı şerîfden dahi anlaşılan budur ki: Bir kimse kalbinde şiddetli ne-dâmet olursa o günâhın lezzetine karşı nefret hâsıl olur; ve nefret husûsun-da o günâhı artık rağbet tarîkiyle hatırına getirmez; ve binâenaleyh her an o günâha karşı kalbinde nefret ve tiksinmek ziyâde olur; ve bu nefret dahi ind-i ilâhîde tövbesinin kabûle mazhar olması sebebiyle kalbinde bir lezzet ve zevk bulduğuna delîldir. İşte bu zevk ve lezzet evvelki günâhın zevki ve lez-zeti yerine kāim oldu. Nitekim bir kimse bir şeyin âşıkı olsa, onun bu aşkı başka bir şeye olan aşkı kalbinden siler. Zîrâ bir aşk diğer bir aşkı götürür ve izâle eder. Nitekim Allâh'a olan aşk u muhabbet mâsivâya olan aşk u mu-habbeti mahveder. Fakat tövbe eden bir kimsenin kalbi yine o yaptığı günâ-ha meyl ve rağbet ederse, onun kalbinde rükn-i tövbe olan nedâmetin yer-leşmemiş ve binâenaleyh tövbesinin ind-i ilâhîde kabûle mazhar olmamış ol-duğuna alâmettir. O kimse "Biz ona kolay tarîkı tevfik ederiz" (Leyl, 92/7) va'd-i ilâhîsine mazhar olmamıştır. Onun üzerinde "Biz ona güçlüğe ve şid-dete sebeb olan tarîkı kolay yaparız" (Leyl, 92/10) vaîd-i ilâhîsi bâkîdir. Bu vaîd "O âsîyi cehenneme götürecek bir sıfat için hazırlarım" demektir. Bu iki âyet-i kerîme Ve'l-leyl sûre-i şerîfinde vâki'dir.

2228. Bundan evvel bir adam var idi. Onun adı Nasuh idi. Kadın dellaklığından ona fütûh var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Bundan önce bir adam vardı. Onun adı Nasuh idi. Kadın dellaklığından ona kazanç vardı.

Bundan önceki zamanda bir adam vardı ki, adına Nasuh derlerdi. Hamamda kadın dellaklığı yapar ve bu sanatından para kazanırdı. "Dellak", ovucu ve masaj yapıcı anlamındadır.

Bundan evvelki zamanda bir adam var idi ki, adına Nasûh derler idi. Hamamda kadın dellâklığı yapar ve bu san'atından para kazanır idi. “Dellâk", oğucu ve masaj yapıcı ma'nâsınadır.

2229. Onun yüzü kadın yüzü gibi idi. O kendinin erkekliğini gizler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Onun yüzü kadın yüzü gibiydi. O, kendi erkekliğini gizlerdi.

O Nasûh'un sesi inceydi, köseler (sakal ve bıyığı çıkmayanlar) cinsinden olup yüzünde sakal ve bıyık bitmemişti. Kendisi de genç olup yüzü tamamen kadın yüzüne benzerdi. Bu sayede kadınlardan erkekliğini gizlerdi.

O Nasûh sesi ince, köseler nev'inden olup yüzünde sakal ve bıyık bitmemiş idi. Kendisi de genç olup yüzü tamâmıyla kadın yüzüne benzer idi. Bu sâyede kadınlardan erkekliğini gizler idi.

2230. O kadınlar hamamında dellâk idi. Degā ve hîlede çok çevik idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. O kadınlar hamamında tellak idi. Aldatma ve hilede çok çevik idi.

Nasûh, kadınlar hamamında kadınların vücutlarını ovar ve masaj yapardı. Fakat kendisi erkek olduğu hâlde bu hâlini kadınlara sezdirmemek için hile ve tedbirde çevik ve zekâ sahibi idi.

Nasûh kadınlar hamamında kadınların vücûtlarını oğar ve masaj yapar idi. Fakat kendisi erkek olduğu hâlde bu hâlini kadınlara sezdirmemek için hîle ve tedbîrde çevik ve zekâvet sahibi idi.

2231. Senelerce dellâklik etti. Kimse o hevesin hâlinden, sırrından koku götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Senelerce dellâllık etti. Kimse o hevesin hâlinden, sırrından koku götürmedi.

Nasûh, birçok zaman kadınlara dellâllık ettiği hâlde, onun bu münasebetsiz hevesini hâlinden ve sırrından hiçbir kimse öğrenemedi.

Nasûh birçok zaman kadınlara dellâklik ettiği hâlde onun bu münasebetsiz hevesini hâlinden ve sırrından hiçbir kimse âgâh olamadı.

2232. Zîrâ ki sesi ve yüzü kadın gibi idi. Fakat şehveti kamil ve uyanık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Çünkü sesi ve yüzü kadın gibiydi. Fakat şehveti tam ve uyanıktı.

Nasûh'un dış görünüşü kadın gibiydi. Fakat iç dünyasında onun erkeklik şehveti tam ve uyanıktı. Bu Nasûh'un içinde bir işaret vardır. O da şudur ki, dış görünüşte kendisini dervişler kıyafetine sokup kadın gibi aklı zayıf olan ve derviş olmak isteyen kimseleri mürid edinen ve onları nefse ait sıfatlardan uzaklaştıran "O âsiyi cehenneme götürecek bir sıfat için hazırlarım" demektir. Bu iki yüce ayet Ve'l-leyl sûresinde yer almaktadır.

Nasûh'un zâhiri kadın gibi idi. Fakat bâtında onun erkeklik şehveti kemâlinde ve uyanık idi. Bu Nasûh'un zımnında bir remz vardır. O da budur ki, zâhirde kendisini dervişler kıyafetine koyup kadın gibi zaîfü'l-akl olan ve derviş olmak isteyen kimseleri mürîd ittihâz eden ve onları sıfât-ı nefsâniyyeden vaîd "O âsîyi cehenneme götürecek bir sıfat için hazırlarım" demektir. Bu iki âyet-i kerîme Ve'l-leyl sûre-i şerîfinde vâki'dir.

2228. Bundan evvel bir adam var idi. Onun adı Nasuh idi. Kadın dellaklığından ona fütûh var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2228. Bundan önce bir adam vardı. Onun adı Nasuh idi. Kadın dellaklığından ona kazanç vardı.

Bundan önceki zamanda bir adam vardı ki, adına Nasuh derlerdi. Hamamda kadın dellaklığı yapar ve bu sanatından para kazanırdı. "Dellak", ovucu ve masaj yapıcı anlamındadır.

Bundan evvelki zamanda bir adam var idi ki, adına Nasûh derler idi. Hamamda kadın dellâklığı yapar ve bu san'atından para kazanır idi. “Dellâk", oğucu ve masaj yapıcı ma'nâsınadır.

2229. Onun yüzü kadın yüzü gibi idi. O kendinin erkekliğini gizler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2229. Onun yüzü kadın yüzü gibiydi. O, kendi erkekliğini gizlerdi.

O Nasûh'un sesi inceydi, köseler (sakal ve bıyığı çıkmayanlar) cinsinden olup yüzünde sakal ve bıyık bitmemişti. Kendisi de genç olup yüzü tamamen kadın yüzüne benzerdi. Bu sayede kadınlardan erkekliğini gizlerdi.

O Nasûh sesi ince, köseler nev'inden olup yüzünde sakal ve bıyık bitmemiş idi. Kendisi de genç olup yüzü tamâmıyla kadın yüzüne benzer idi. Bu sâyede kadınlardan erkekliğini gizler idi.

2230. O kadınlar hamamında dellâk idi. Degā ve hîlede çok çevik idi. [2230]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2230. O kadınlar hamamında tellak idi. Aldatma ve hilede çok çevik idi.

Nasûh kadınlar hamamında kadınların vücutlarını ovar ve masaj yapardı. Fakat kendisi erkek olduğu hâlde bu hâlini kadınlara sezdirmemek için hile ve tedbirde çevik ve zekâ sahibi idi.

Nasûh kadınlar hamamında kadınların vücûtlarını oğar ve masaj yapar idi. Fakat kendisi erkek olduğu hâlde bu hâlini kadınlara sezdirmemek için hîle ve tedbîrde çevik ve zekâvet sahibi idi.

2231. Senelerce dellâklik etti. Kimse o hevesin hâlinden, sırrından koku götürmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2231. Senelerce dellâllık etti. Kimse o hevesin hâlinden, sırrından koku götürmedi.

Nasûh, birçok zaman kadınlara dellâllık ettiği hâlde, onun bu münasebetsiz hevesini hâlinden ve sırrından hiçbir kimse öğrenemedi.

Nasûh birçok zaman kadınlara dellâklik ettiği hâlde onun bu münasebetsiz hevesini hâlinden ve sırrından hiçbir kimse âgâh olamadı.

2232. Zîrâ ki sesi ve yüzü kadın gibi idi. Fakat şehveti kamil ve uyanık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2232. Çünkü sesi ve yüzü kadın gibiydi. Fakat şehveti tam ve uyanıktı.

Nasûh'un dış görünüşü kadın gibiydi. Fakat iç dünyasında onun erkeklik şehveti tam ve uyanıktı. Bu Nasûh'un durumunda gizli bir işaret vardır. O da şudur ki, dış görünüşte kendisini dervişler kıyafetine sokup kadın gibi aklı zayıf olan ve derviş olmak isteyen kimseleri mürid edinen ve onları nefse ait sıfatlardan temizlemeye çalışan kimseler vardır. Hâlbuki kendisinin nefse ait sıfatları tam ve uyanıktır. Bu hâl Nasûh gibi halkı aldatmaktan başka bir şey değildir.

Nasûh'un zâhiri kadın gibi idi. Fakat bâtında onun erkeklik şehveti kemâlinde ve uyanık idi. Bu Nasûh'un zımnında bir remz vardır. O da budur ki, zâhirde kendisini dervişler kıyafetine koyup kadın gibi zaîfü'l-akl olan ve derviş olmak isteyen kimseleri mürîd ittihâz eden ve onları sıfât-ı nefsâniyyeden tathîre çalışan kimseler vardır. Halbuki kendisinin sıfât-ı nefsâniyyesi kâmil ve uyanıktır. Bu hâl Nasûh gibi halkı aldatmaktan başka bir şey değildir.

2233. Çarşaf ve baş bağı ve peçe örtmüş idi. Şehvete mensub adam ve gençliğin gafleti içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Çarşaf, başörtüsü ve peçe örtmüştü. Şehvete düşkün bir adam ve gençliğin gafleti içindeydi.

O Nasuh, kadın elbisesi giyip kendini kadınlara benzetmişti. Halbuki kendisi şehvetli bir adam olup gençliğin doğurduğu gaflet içindeydi. Çünkü kadın vücudunu ovmak ve masaj yapmak gençlikte zevk vericidir; ihtiyarlıkta şehvet kesildikten sonra yorgunluktan başka bir şey göstermez.

O Nasûh kadın libâsı giyip kendini kadınlara benzetmiş idi. Halbuki kendisi şehvetli bir adam olup gençliğin tevlîd ettiği gaflet içinde idi. Zîrâ kadın vücudunu oğmak ve masaj yapmak gençlikte zevk-âverdir; ihtiyarlıkta şehvet munkati' olduktan sonra yorgunluktan başka bir şey gördürtmez.

2234. O ziyade âşık bu tarîktan hüsrevlerin kızlarını oğar idi ve yıkar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. O çok âşık, bu yolla padişahların kızlarını ovuşturur ve yıkardı.

"Aşîk", "âşık" kelimesinin mübâlağa (anlamı pekiştirme) sîgası olup "çok âşık" demektir. "Husrev", padişah demektir. O kadınlara çok âşık olan Nasuh, bu yolla, yani kendisinin kadınlara benzemesi yoluyla padişahların kızlarını ovuşturur ve yıkardı.

“Aşîk”, “âşık”ın sîga-i mübâlağası olup “ziyâde âşık” demektir. “Husrev”, pâdişâh demektir. O kadınların ziyâde âşıkı olan Nasûh bu tarîktan, ya'ni kendisinin kadınlara benzemesi tarîkından pâdişahların kızlarını oğar ve yıkar idi.

2235. Tövbeler etti ve ayak çekti, kâfir nefis onun tövbesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Tövbeler etti ve ayak çekti, kâfir nefis onun tövbesini yırttı.

Yani, Nasûh birkaç kere bu kötü fiilden tövbeler etti ve ayağını çekti. Fakat onun tövbeyi inkâr eden nefsi, hamamda çıplak kadınların vücudunu görmek, ovmak ve yıkamak zevk ve lezzetini tasvir ederek Nasûh'un tövbesini bozdu.

Ya'ni, Nasûh birkaç kere bu kötü fiilden tövbeler etti ve ayağını çekti. Fakat onun münkirü't-tövbe olan nefsi hamamda çıplak kadınların vücûdunu görmek ve oğmak ve yıkamak zevk ve lezzetini tasvîr ederek Nasûh'un tövbesini bozdu.

2236. O kötü fiilli, bir arifin huzuruna gitti; “Bizi bir duada yada getir dedi!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. O kötü fiilli, bir arifin huzuruna gitti; “Bizi bir duada yada getir dedi!”

Nasûh, kendi fiilinin kötü olduğunu bilip tövbeler ettiği hâlde bir türlü nefsine hâkim olamamış ve yine kadınlar hamamında işe başlamış idi. Nihayet, Hakk'a ulaşmış bir arif (Allah'ı bilen, Hakk'a ermiş kişi) huzuruna gitti ve fakat kabahatini açmaksızın ondan kendisi için hayır dua talep etti.

Nasûh kendi fiilinin fenâ olduğunu bilip tövbeler ettiği hâlde bir türlü nefsine hâkim olamamış ve yine kadınlar hamamında işe başlamış idi. Nihâyet bir ârif-i vâsılın huzûruna gitti ve fakat kabâhatini açmaksızın ondan kendisi için hayır duâ taleb etti.

2237. O hür olan kimse onun sırrını bildi. Fakat Huda'nın hilmi gibi izhar etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. O hür olan kimse onun sırrını bildi. Fakat Yüce Allah'ın hilmi gibi açıklamadı.

Nefsini temizlemeye çalışan kimseler vardır. Halbuki kendisinin nefse ait sıfatları tam ve uyanıktır. Bu hâl, Nasûh gibi halkı aldatmaktan başka bir şey değildir.

tathîre çalışan kimseler vardır. Halbuki kendisinin sıfât-ı nefsâniyyesi kâmil ve uyanıktır. Bu hâl Nasûh gibi halkı aldatmaktan başka bir şey değildir.

2233. Çarşaf ve baş bağı ve peçe örtmüş idi. Şehvete mensub adam ve gençliğin gafleti içinde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2233. Çarşaf, başörtüsü ve peçe örtmüştü. Şehvete düşkün bir adam ve gençliğin gafleti içindeydi.

O Nasuh, kadın elbisesi giyip kendini kadınlara benzetmişti. Halbuki kendisi şehvetli bir adam olup gençliğin doğurduğu gaflet içindeydi. Çünkü kadın vücudunu ovmak ve masaj yapmak gençlikte zevk vericidir; ihtiyarlıkta şehvet kesildikten sonra yorgunluktan başka bir şey göstermez.

O Nasûh kadın libâsı giyip kendini kadınlara benzetmiş idi. Halbuki kendisi şehvetli bir adam olup gençliğin tevlîd ettiği gaflet içinde idi. Zîrâ kadın vücudunu oğmak ve masaj yapmak gençlikte zevk-âverdir; ihtiyarlıkta şehvet munkati' olduktan sonra yorgunluktan başka bir şey gördürtmez.

2234. O ziyade âşık bu tarîktan hüsrevlerin kızlarını oğar idi ve yıkar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2234. O çok âşık, bu yolla padişahların kızlarını ovuşturur ve yıkardı.

"Aşîk", "âşık" kelimesinin mübâlağa (anlamı pekiştirme) sîgası olup "çok âşık" demektir. "Husrev", padişah demektir. O kadınlara çok âşık olan Nasuh, bu yolla, yani kendisinin kadınlara benzemesi yoluyla padişahların kızlarını ovuşturur ve yıkardı.

“Aşîk”, “âşık”ın sîga-i mübâlağası olup “ziyâde âşık” demektir. “Husrev”, pâdişâh demektir. O kadınların ziyâde âşıkı olan Nasûh bu tarîktan, ya'ni kendisinin kadınlara benzemesi tarîkından pâdişahların kızlarını oğar ve yıkar idi.

2235. Tövbeler etti ve ayak çekti, kâfir nefis onun tövbesini yırttı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2235. Tövbeler etti ve ayak çekti, kâfir nefis onun tövbesini yırttı.

Yani, Nasûh birkaç kere bu kötü fiilden tövbeler etti ve ayağını çekti. Fakat onun tövbeyi inkâr eden nefsi, hamamda çıplak kadınların vücudunu görmek, ovmak ve yıkamak zevk ve lezzetini tasvir ederek Nasûh'un tövbesini bozdu.

Ya'ni, Nasûh birkaç kere bu kötü fiilden tövbeler etti ve ayağını çekti. Fakat onun münkirü't-tövbe olan nefsi hamamda çıplak kadınların vücûdunu görmek ve oğmak ve yıkamak zevk ve lezzetini tasvîr ederek Nasûh'un tövbesini bozdu.

2236. O kötü fiilli, bir arifin huzuruna gitti; “Bizi bir duada yada getir dedi!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2236. O kötü fiilli, bir arifin huzuruna gitti; “Bizi bir duada yada getir dedi!”

Nasûh, kendi fiilinin kötü olduğunu bilip tövbeler ettiği hâlde bir türlü nefsine hâkim olamamış ve yine kadınlar hamamında işe başlamış idi. Nihayet, Hakk'a ulaşmış bir arif (Allah'ı bilen, Hakk'a ermiş kişi) huzuruna gitti ve fakat kabahatini açmaksızın ondan kendisi için hayır dua talep etti.

Nasûh kendi fiilinin fenâ olduğunu bilip tövbeler ettiği hâlde bir türlü nefsine hâkim olamamış ve yine kadınlar hamamında işe başlamış idi. Nihâyet bir ârif-i vâsılın huzûruna gitti ve fakat kabâhatini açmaksızın ondan kendisi için hayır duâ taleb etti.

2237. O hür olan kimse onun sırrını bildi. Fakat Huda'nın hilmi gibi izhar etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2237. O hür olan kimse onun sırrını bildi. Fakat Yüce Allah'ın hilmi gibi açıklamadı.

Aziz Nesefî hazretleri, özgür ve hür olan insanı şöyle tanımlar: "Özgür insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) odur ki, onun için sekiz şey kemalde olsun: İyi sözler, iyi fiiller, iyi ahlâk ve marifetler (bilgiler) ve terk (dünyadan el çekme) ve uzlet (yalnızlık) ve kanaat ve humûl (tevazu). Her kim bu sekiz şeyi kemale eriştirirse kâmil ve özgürdür ve olgun ve hürdür." Yani o hür ve özgür olan kâmil, Nasûh'un gizli olan kusurunu bildi. Fakat Yüce Allah'ın hilim sıfatı, nasıl kullarının ayıplarını örterse, ilâhî sıfat ile nitelenmiş olan o kâmil de Nasûh'un kusurunu örttü.

Âzâd ve hür olan insanı Aziz Nesefî hazretleri şöyle ta'rîf buyurur: "İn-sân-ı kâmil-i âzâd odur ki, onun için sekiz şey kemâlde ola: İyi akvâl, iyi ef'âl, iyi ahlâk ve maârif ve terk ve uzlet ve kanâat ve humûl. Her kim bu se-kiz şeyi kemâle eriştirse kâmil ve âzâddır ve bâliğ ve hürdür." Ya'ni o hür ve âzâd olan kâmil, Nasûh'un gizli olan kabâhatini bildi. Fakat Hak Teâlâ'nın sı-fat-ı hilmi, nasıl kullarının ayıplarını örterse, sıfat-ı ilâhî ile muttasıf olan o kâmil dahi Nasûh'un kabâhatini örttü.

2238. Onun dudağı üzerinde kilit ve kalbinde de sırlar vardır. Dudağı sâkit kalbi sadâlardan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Onun dudağı üzerinde kilit ve kalbinde de sırlar vardır. Dudağı sessiz kalbi seslerle doludur.

Yani, insân-ı kâmil (olgun insan), huzurunda bulunan bir kimsenin fikrine ve sırrına vâkıf olur. Çünkü bir kimsenin fikri kendi içinden konuşmasıdır. İnsanın iç dünyasının gizli bir sesi vardır ki, bu sesi insân-ı kâmilin kalbi işitir. Fakat maddî yoğunluğun perdesi altında bulunan kulaklar işitmez. Onlar bu gizli sesi ancak maddî yoğunluğun etkisiz olduğu uyku halinde rüya âleminde işitirler. İnsân-ı kâmil bu gizli sesi işittiği için onun kalbi bu seslerle doludur. Fakat bu işittiği sırları açıklamaz.

Ya'ni, insân-ı kâmil, huzûrunda bulunan bir kimsenin fikrine ve sırrına muttali' olur. Zîrâ bir kimsenin fikri kendi içinden konuşmasıdır. İnsanın bâ-tınının sadâ-yı hafîsi vardır ki, bu sadâyı insân-ı kâmilin kalbi işitir. Fakat âlem-i kesâfetin hicâbı altında bulunan kulaklar işitmez. Onlar bu sadâ-yı ha-fîyi ancak kesâfetin muattal olduğu uyku hâlinde rü'yâ âleminde işitirler. İn-sân-ı kâmil bu sadâ-yı hafîyi işittiği cihetle onun kalbi bu sadâlardan dolu-dur. Fakat bu işittiği esrârı ifşâ etmez.

2239. Ârifler ki, Hak kadehini içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. Ârifler ki, Hak kadehini içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir.

Ârifler ki, Hakk'ın sıfatları şarabının kadehini içmişlerdir, halkın sırlarını ilim sıfatı ile bilmişler ve settâriyyet (ayıpları örtme) sıfatı ile örtmüşlerdir.

Ârifler ki, Hakk'ın sıfatları şarâbının kadehini içmişlerdir, halkın sırlarını sıfat-ı ilm ile bilmişler ve sıfat-ı settâriyyet ile örtmüşlerdir.

2240. Her kime kârın sırlarını öğrettiler ise ağzını mühürlediler ve diktiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. Her kime kârın sırlarını öğrettiler ise ağzını mühürlediler ve diktiler.

2241. Gevşek güldü ve dedi: "Ey kötü huylu onu ki bilirsin, Hâlık sana tövbe versin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. Gevşek güldü ve dedi: "Ey kötü huylu, onu ki bilirsin, Yaratıcı sana tövbe versin!"

Nasûh'un dua istemesine karşılık o insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gevşek ve hafif bir şekilde güldü ve dedi ki: "Ey kötü huylu, senin bildiğin ve yaptığın işten Yüce Allah sana kesin bir tövbe versin." "Dehâd" kelimesinin aslı "dâden" (vermek) masdarının şimdiki zaman fiili olan "dehed" (دهد)dir. Aradaki elif, dua elifidir. Özgür ve hür olan insanı Aziz Nesefî hazretleri şöyle tanımlar: "Özgür insân-ı kâmil odur ki, onun için sekiz şey kemalde olsun: İyi sözler, iyi fiiller, iyi ahlak ve marifetler (bilgiler) ve terk (dünyadan el çekme) ve uzlet (yalnızlık) ve kanaat ve humûl (alçakgönüllülük). Her kim bu sekiz şeyi kemale eriştirirse kâmil ve özgürdür ve ergin ve hürdür." Yani o hür ve özgür olan kâmil, Nasûh'un gizli olan kusurunu bildi. Fakat Yüce Allah'ın hilim sıfatı, nasıl kullarının ayıplarını örterse, ilahi sıfatla nitelenmiş olan o kâmil de Nasûh'un kusurunu örttü.

Nasûh'un duâ istemesine karşı o insân-ı kâmil gevşek ve hafîf bir sûrette güldü ve dedi ki: "Ey kötü huylu, senin bildiğin ve yaptığın işten Hak Teâlâ sana tövbe-i kat'î versin. "Dehâd" kelimesinin aslı "dâden" (vermek) masda-rının fiil-i muzâri'i olan "dehed" (دهد)dir. Arada elif, elif-i duâiyyedir. Âzâd ve hür olan insanı Aziz Nesefî hazretleri şöyle ta'rîf buyurur: “İnsân-ı kâmil-i âzâd odur ki, onun için sekiz şey kemâlde ola: İyi akvâl, iyi ef'âl, iyi ahlâk ve maârif ve terk ve uzlet ve kanâat ve humûl. Her kim bu sekiz şeyi kemâle eriştirse kâmil ve âzâddır ve bâliğ ve hürdür." Ya'ni o hür ve âzâd olan kâmil, Nasûh'un gizli olan kabâhatini bildi. Fakat Hak Teâlâ'nın sıfat-ı hilmi, nasıl kullarının ayıplarını örterse, sıfat-ı ilâhî ile muttasıf olan o kâmil dahi Nasûh'un kabâhatini örttü.

2238. Onun dudağı üzerinde kilit ve kalbinde de sırlar vardır. Dudağı sakit kalbi sadalardan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2238. Onun dudağı üzerinde kilit ve kalbinde de sırlar vardır. Dudağı sessiz, kalbi seslerle doludur.

Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), huzurunda bulunan bir kimsenin fikrine ve sırrına vâkıf olur. Çünkü bir kimsenin fikri, kendi içinden konuşmasıdır. İnsanın iç âleminin gizli bir sesi vardır ki, bu sesi insân-ı kâmilin kalbi işitir. Fakat maddi yoğunluğun perdesi altında bulunan kulaklar işitmez. Onlar bu gizli sesi ancak maddi yoğunluğun etkisiz olduğu uyku hâlinde, rüya âleminde işitirler. insân-ı kâmil bu gizli sesi işittiği için onun kalbi bu seslerle doludur. Fakat bu işittiği sırları açıklamaz.

Ya'ni, insân-ı kâmil, huzûrunda bulunan bir kimsenin fikrine ve sırrına muttali' olur. Zîrâ bir kimsenin fikri kendi içinden konuşmasıdır. İnsanın bâtınının sadâ-yı hafisi vardır ki, bu sadâyı insân-ı kâmilin kalbi işitir. Fakat âlem-i kesâfetin hicabı altında bulunan kulaklar işitmez. Onlar bu sadâ-yı hafiyi ancak kesâfetin muattal olduğu uyku hâlinde rü'yâ âleminde işitirler. İnsân-ı kâmil bu sadâ-yı hafiyi işittiği cihetle onun kalbi bu sadâlardan doludur. Fakat bu işittiği esrârı ifşa etmez.

2239. Arifler ki, Hak kadehini içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2239. Arifler ki, Hak kadehini içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir.

Arifler ki, Hakk'ın sıfatları şarabının kadehini içmişlerdir, halkın sırlarını ilim sıfatı ile bilmişler ve settâriyyet (ayıpları örtme) sıfatı ile örtmüşlerdir.

Arifler ki, Hakk'ın sıfatları şarabının kadehini içmişlerdir, halkın sırlarını sıfat-ı ilm ile bilmişler ve sıfat-ı settâriyyet ile örtmüşlerdir.

2240. Her kime kârın sırlarını öğrettiler ise ağzını mühürlediler ve diktiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2240. Her kime kârın sırlarını öğrettiler ise ağzını mühürlediler ve diktiler.

2241. Gevşek güldü ve dedi: "Ey kötü huylu onu ki bilirsin, Hâlık sana tövbe versin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2241. Gevşek güldü ve dedi: "Ey kötü huylu, onu ki bilirsin, Yaratıcı sana tövbe versin!"

Nasûh'un dua istemesine karşılık o insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gevşek ve hafif bir şekilde güldü ve dedi ki: "Ey kötü huylu, senin bildiğin ve yaptığın işten Yüce Allah sana kesin bir tövbe versin." "Dehâd" kelimesinin aslı "dâden" (vermek) masdarının şimdiki zaman fiili olan "dehed" (دهد)dir. Aradaki elif, dua elifidir. Bu, Hakk'a ulaşmış ârifin duasının, Hakk'ın kendisinden talep etmesi gibi olduğunu açıklar. Çünkü "Ben onun kulağı, gözü, dili ve eli oldum" hadisi vârid olmuştur. Ve Yüce Allah'ın "Attığın zaman sen atmadın, velâkin Allah attı" (Enfâl, 8/17) sözü vardır. Ve bu konuda ayetler, hadisler ve eserler vardır. Ve bu, suçluyu kulağından tutup Nasûh tövbesine getirmek için Hakk'ın sebep yaratmasının açıklamasıdır.

Nasûh'un duâ istemesine karşı o insân-ı kâmil gevşek ve hafif bir sûrette güldü ve dedi ki: "Ey kötü huylu, senin bildiğin ve yaptığın işten Hak Teâlâ sana tövbe-i kat'î versin. "Dehâd" kelimesinin aslı "dâden" (vermek) masdarının fiil-i muzâri'i olan "dehed" (دهد)dir. Arada elif, elif-i duâiyyedir. Onun beyânındadır ki, vâsıl olan ârifin duâsı ve onun Hakk'ın kendinden taleb etmesi gibidir. Zîrâ “Ben onun sem'i ve basarı ve dili ve eli oldum” vârid omuştur. Ve Hak Teâlâ'nın “Attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah attı” (Enfâl, 8/17) kavli vardır. Ve bu husûsta âyetler ve hadîsler ve eserler vardır. Ve mücrimi kulağıyla tutup nasûh tövbesine getirmek için Hakk'ın sebeb düzmesinin şerhidir

2242. O duâ yedi felekten geçti. O miskînin işi sonunda güzel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. O dua yedi felekten geçti. O miskinin işi sonunda güzel oldu.

Yani, o kâmil insanın duası yedi felekten, yani suretler âleminden hakikatlerin hakikati mertebesine kadar geçti. Bu sebeple o miskin Nasuh'un işi sonunda güzel oldu.

Ya'ni, o kâmilin duâsı yedi felekten ya'ni âlem-i sûretten hakîkatü'l-hakâik mertebesine kadar geçti. Bu sebeble o miskîn Nasûh'un işi sonunda güzel oldu.

2243. Zîrâ o şeyhin duâsı her duâ gibi değildir. Fânîdir ve onun sözü Hakk'ın sözüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Çünkü o şeyhin duası her dua gibi değildir. Fânîdir ve onun sözü Hakk'ın sözüdür.

Yani, bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan o şeyhin duası, cismanî ve nefsanî kimselerin duası gibi değildir. O şeyh, cismaniyet ve nefsaniyetten fânîdir. Onun bedensel varlığı, Hakk'ın varlığında fânîdir. Ateşte kızaran demir gibi, aynen ateş olmuştur. Bu sebeple onun sözü artık Hakk'ın sözüdür.

Ya'ni, bir insân-ı kâmil olan o şeyhin duâsı cismânî ve nefsânî kimselerin duâsı gibi değildir. O şeyh cismâniyet ve nefsâniyetten fânîdir. Onun vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkânî'de fânîdir. Ateşte kızaran demir gibi ayn-ı âteş olmuştur. Binâenaleyh onun sözü artık Hakk'ın sözüdür.

2244. Vaktâki Hudâ kendinden suâl ve taleb ede, binâenaleyh kendi duâsını nasıl reddeder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Yüce Allah kendisinden bir şey isteyip talep ettiğinde, bu sebeple kendi duasını nasıl geri çevirir?

2242. O dua yedi felekten geçti. O miskînin işi sonunda güzel oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2242. O dua yedi felekten geçti. O miskinin işi sonunda güzel oldu.

Yani, o kâmilin duası yedi felekten, yani suret âleminden hakikatlerin hakikati mertebesine kadar geçti. Bu sebeple o miskin Nasuh'un işi sonunda güzel oldu.

Ya'ni, o kâmilin duâsı yedi felekten ya'ni âlem-i sûretten hakikatü'l-hakäik mertebesine kadar geçti. Bu sebeble o miskîn Nasuh'un işi sonunda güzel oldu.

2243. Zîra o şeyhin duası her dua gibi değildir. Fânîdir ve onun sözü Hakk'ın sözüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2243. Çünkü o şeyhin duası her dua gibi değildir. Fânîdir ve onun sözü Hakk'ın sözüdür.

Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan o şeyhin duası, cismanî ve nefsanî kimselerin duası gibi değildir. O şeyh, cismaniyet ve nefsaniyetten fânîdir. Onun bedensel varlığı, Hakk'ın varlığında fânîdir. Ateşte kızaran demir gibi, aynen ateş olmuştur. Bu sebeple onun sözü artık Hakk'ın sözüdür.

Ya'ni, bir insân-ı kâmil olan o şeyhin duâsı cismânî ve nefsânî kimselerin duâsı gibi değildir. O şeyh cismâniyet ve nefsâniyetten fânîdir. Onun vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānî'de fânîdir. Ateşte kızaran demir gibi ayn-ı âteş olmuştur. Binâenaleyh onun sözü artık Hakk'ın sözüdür.

2244. Vaktaki Huda kendinden sual ve taleb ede, binâenaleyh kendi duasını nasıl reddeder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2244. Mademki Allah kendisinden soru sorar ve talep eder, bu sebeple kendi duasını nasıl geri çevirir?

Bu beyitlerde Nûr Suresi'nde geçen لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًاً (Nûr, 24/63) yani "Peygamber'in aranızda yaptığı duayı, bazınızın bazınıza yaptığı dua gibi saymayın!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Muhakkikîn (gerçekleri araştıran âlimler) hazretleri bu mertebeye "kurb-i ferâiz" (farzlar yoluyla yakınlık) derler. Bu mertebede fail Allah ve kul ise bir araçtır. Bu sebeple onun duası, Allah'ın kendi duası olmuş olur.

Bu beyitlerde sûre-i Nûr'da vâki لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًاً (Nûr, 24/63) ya'ni "Resûlün aranızda vâki' olan duâsını ba'zınızın ba'zınıza olan duâsı gibi addetmeyin!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu mertebeye muhakkıkîn hazarâtı “kurb-i ferâiz" derler. Bu mertebede fâil Hak ve abd âlettir. Biriâenaleyh onun duâsı Hakk'ın kendi duâsı olmuş olur.

2245. Celâl sahibinin san'atı bir sebeb kopardı ki, onu nefrînden ve vebâlden kurtardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Celâl sahibinin sanatı bir sebep kopardı ki, onu nefretten ve vebalden kurtardı.

Celâl sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin sanatı ve fiili, aşağıdaki beyitlerde açıklandığı üzere, bir sebep kopardı ve var etti ki, o sebep yüzünden Nasûh'u nefretten, yani lanetten ve vebalden ve günahtan kurtardı.

Celâl sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı ve fiili âtîdeki ebyâtta beyân olunduğu üzere bir sebeb kopardı ve îcâd eyledi ki, o sebeb yüzünden Nasûh'u nefrînden ya'ni la'netten ve vebâl ve ma'siyetten kurtardı.

2246. O hamamda leğeni doldurdu; şâhın kızından bir gevher kayboldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. O hamamda leğeni doldurdu; şâhın kızından bir gevher kayboldu.

Nasûh'un dellâllık ettiği o hamamda padişahın kızını yıkamak için leğeni suyla doldurdu. Fakat o sırada padişahın kızının cevheri kayboldu.

Nasûh'un dellâklik ettiği o hamamda pâdişâhın kızını yıkamak için leğeni suyla doldurdu. Fakat o sırada padişâhın kızının cevheri kayboldu.

2247. Onun kulağının halkalarından bir gevher kayboldu. Her bir kadın cüst ü cûda oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Onun kulağının halkalarından bir cevher kayboldu. Her bir kadın aramaya koyuldu.

Kaybolan cevher, padişahın kızının küpesine ait bir cevherdi. Hamamda bulunan kadınların hepsi hamam içinde bu nadir inciyi arayıp durmaktaydılar.

Kaybolan cevher pâdişâhın kızının küpesine âid bir cevher idi. Hamamda bulunan kadınların hepsi hamam içinde bu nâdir inciyi arayıp durmakta idiler.

2248. Müteakiben hamamın kapısını muhkem kapadılar. Tâ ki onu evvelen eşyanın büküntüsünde aradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Ardından hamamın kapısını sağlamca kapattılar. Tâ ki onu önce eşyanın büküntüsünde aradılar.

"Pîç", büküntü ve kıvrım demektir. "Reht", elbise, çamaşır ve diğer eşya demektir. Yani, cevheri hamamın yerlerinde aradılar, bulamadılar. Sonra içeridekiler dışarıya çıkmamak için hamamın kapısını sıkı sıkı kapattılar. Önce o cevheri bohçalardaki elbise, çamaşır ve hamam takımları gibi eşyanın büküntü ve katları arasında aradılar. Bu beyitlerde Nûr Sûresi'nde geçen لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًاً (Nûr, 24/63) yani "Resûl'ün aranızda yaptığı duayı, bazınızın bazınıza yaptığı dua gibi saymayın!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Muhakkikîn (gerçekleri araştıran) zâtlar bu mertebeye "kurb-i ferâiz" (farzlarla yakınlık) derler. Bu mertebede fail Hak'tır ve kul bir araçtır. Bu sebeple onun duası Hakk'ın kendi duası olmuş olur.

"Pîç”, büküntü ve kıvrım. "Reht", elbise ve çamaşır ve sâir eşyâ demektir. Ya'ni, cevheri hamamın yerlerinde aradılar bulamadılar. Sonra içerdekiler dışarıya çıkmamak için hamamın kapısını sıkı sıkı kapadılar. Evvelâ o cevheri bohçalardaki elbise ve çamaşır ve hamam takımları gibi eşyânın büküntü ve katları arasında aradılar. Bu beyitlerde sûre-i Nûr'da vâki' لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًاً (Nûr, 24/63) ya'ni "Resûlün aranızda vâki' olan duâsını ba'zınızın ba'zınıza olan duâsı gibi addetmeyin!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu mertebeye muhakkıkîn hazarâtı "kurb-i ferâiz" derler. Bu mertebede fâil Hak ve abd âlettir. Binâenaleyh onun duâsı Hakk'ın kendi duâsı olmuş olur.

2245. Celâl sahibinin san'atı bir sebeb kopardı ki, onu nefrînden ve vebâlden kurtardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2245. Celâl sahibinin sanatı bir sebep kopardı ki, onu nefretten ve vebalden kurtardı.

Celâl sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin sanatı ve fiili, aşağıdaki beyitlerde açıklandığı üzere, bir sebep kopardı ve var etti ki, o sebep yüzünden Nasûh'u nefretten, yani lanetten ve vebalden ve günahtan kurtardı.

Celâl sahibi olan Hak Teâlâ hazretlerinin san'atı ve fiili âtîdeki ebyâtta beyân olunduğu üzere bir sebeb kopardı ve îcâd eyledi ki, o sebeb yüzünden Nasûh'u nefrînden ya'ni la'netten ve vebâl ve ma'siyetten kurtardı.

2246. O hamamda leğeni doldurdu; şâhın kızından bir gevher kayboldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2246. O hamamda leğeni doldurdu; şâhın kızından bir gevher kayboldu.

Nasûh'un dellâllık ettiği o hamamda padişahın kızını yıkamak için leğeni suyla doldurdu. Fakat o sırada padişahın kızının cevheri kayboldu.

Nasûh'un dellâklik ettiği o hamamda pâdişâhın kızını yıkamak için leğeni suyla doldurdu. Fakat o sırada padişâhın kızının cevheri kayboldu.

2247. Onun kulağının halkalarından bir gevher kayboldu. Her bir kadın cüst ü cûda oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2247. Onun kulağının halkalarından bir cevher kayboldu. Her bir kadın aramaya koyuldu.

Kaybolan cevher, padişahın kızının küpesine ait bir cevherdi. Hamamda bulunan kadınların hepsi hamam içinde bu nadir inciyi arayıp durmaktaydılar.

Kaybolan cevher pâdişâhın kızının küpesine âid bir cevher idi. Hamamda bulunan kadınların hepsi hamam içinde bu nâdir inciyi arayıp durmakta idiler.

2248. Müteakiben hamamın kapısını muhkem kapadılar. Tâ ki onu evvelen eşyanın büküntüsünde aradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2248. Ardından hamamın kapısını sağlamca kapadılar. Tâ ki onu önce eşyanın büküntüsünde aradılar.

"Pîç", büküntü ve kıvrım demektir. "Reht", elbise, çamaşır ve diğer eşya demektir. Yani, cevheri hamamın yerlerinde aradılar, bulamadılar. Sonra içeridekiler dışarıya çıkmasın diye hamamın kapısını sıkı sıkı kapadılar. Önce o cevheri bohçalardaki elbise, çamaşır ve hamam takımları gibi eşyanın büküntü ve katları arasında aradılar.

"Pîç", büküntü ve kıvrım. "Reht", elbise ve çamaşır ve sâir eşyâ demektir. Ya'ni, cevheri hamamın yerlerinde aradılar bulamadılar. Sonra içerdekiler dışarıya çıkmamak için hamamın kapısını sıkı sıkı kapadılar. Evvelâ o cevheri bohçalardaki elbise ve çamaşır ve hamam takımları gibi eşyânın büküntü ve katları arasında aradılar.

2249. Eşyâyı aradılar ve o zâhir olmadı. Cevherin hırsızı da rezîl olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Eşyayı aradılar ve o ortaya çıkmadı. Cevherin hırsızı da rezil olmadı.

O cevher eşya arasında da meydana çıkmadı, hırsız dahi bulunamadı.

O cevher eşyâ arasında da meydana çıkmadı, hırsız dahi bulunamadı.

2250. Binâenaleyh güzâf cihetinden cidd ile aramaya başladılar. Ağızda ve kulakta ve her yarıkta.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Bu sebeple, gelişi güzel bir şekilde ciddiyetle aramaya başladılar. Ağızda, kulakta ve her delikte.

"Güzâf", Arapça "cüzâf" kelimesinden alınmıştır. "Cüzâf" kelimesi, cim harfinin kesresi ("cizâf") ve zammesi ile telaffuz edildiği gibi, "güzâf"ın da bu şekilde telaffuz edilebileceği Ferheng-i Cihângîrî ve Ferheng-i Reşîdî'nin açıklamalarından anlaşılmaktadır. "Güzâf", Farsçada "beyhude" anlamında meşhurdur; ve "çok ve hadsiz" anlamında da kullanılır. Arapçada "cüzâf", bir şeyi ölçüsüz ve tahminle almak demektir ki, Türkçede "toptan" demek olur. Şu hâlde, şerefli beyitteki "güzâf"ı, "genellik" anlamına almak uygun olur. Yani, cevheri her tarafta aradılar, bulamadılar. Bu sebeple, genellik cihetinden ciddiyetle aramaya başladılar. Hamamda bulunan halkın ağzında, kulağında ve vücutlarının her yerinde ve deliğinde aradılar.

“Güzâf”, Arabî’nin “cüzâf” kelimesinden me’hûzdur. Ve “cüzâf”, cimin kesri (“cizâf”) ve zammı ile telaffuz olunduğu gibi “güzâf” (گراف)ın dahi bu vech ile telaffuz olunabileceği Ferheng-i Cihângîrî ile Ferheng-i Reşîdî’nin be-yânından anlaşılmaktadır. Ve “güzâf”, Fârisî’de “beyhûde” ma’nâsında meş-hûrdur; ve “çok ve hadsiz” ma’nâsında da kullanılır. Ve Arabî’de “cüzâf”, bir şeyi ölçüsüz ve tahmîn ile almak demektir ki, Türkçe’de “toptan” demek olur. Şu hâlde beyt-i şerîfteki “güzâf”ı, “umûmiyet” ma’nâsına almak münâsib olur. Ya’ni, cevheri her tarafta aradılar bulamadılar. Binâenaleyh umûmiyet cihetinden cidd ile aramağa başladılar. Hamamda bulunan halkın ağzında ve kulağında ve vücûdlarının her yangında ve deliğinde aradılar.

2251. Alt ve üst, yarıkta ve her tarafta sadefi latîf olan inciyi araştırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Alt ve üst, yarıkta ve her tarafta latîf sadef olan inciyi araştırdılar.

Sözün özü, hamamda bulunan kadınların ağızlarında, kulaklarında, avret yerlerinde ve her taraflarında o latîf bir sadeften çıkmış olan çok kıymetli ve nadide inciyi araştırdılar.

Velhâsıl hamamda bulunan kadınların ağızlarında ve kulaklarında ve av-ret mahallerinde ve her taraflarında o latîf bir sadeften çıkmış olan çok kıy-metli ve nâdîde inciyi araştırdılar.

2252. “Gerek ihtiyar gerek genç her kim var iseniz hep çıplak olunuz!” diye ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. "İster yaşlı ister genç olun, kim varsa hepiniz çıplak olun!" diye ses geldi.

2253. Acîb olan gevher dânesi zâhire gelmek için, hâdime birer birer aramaya başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. Acayip olan cevher tanesi ortaya çıkmak için, hizmetçiye birer birer aramaya başladı.

"Şigift", acayip; "hâcibe", sultanın hizmetçisi demektir. Yani, hamamda olanlara çırılçıplak olmaları için emir verdiler. Herkes soyundu, sultanın hiz-

“Şigift”, acîb; “hâcibe”, sultanın hizmetçisi demektir. Ya’ni, hamamda olanlara çırçıplak olmaları için emir verdiler. Herkes soyundu, sultanın hiz-

2249. Eşyayı aradılar ve o zahir olmadı. Gevherin hırsızı da rezil olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2249. Eşyayı aradılar ve o zâhir olmadı. Cevherin hırsızı da rezil olmadı.

O cevher eşyâ arasında da ortaya çıkmadı, hırsız dahi bulunamadı.

O cevher eşyâ arasında da meydana çıkmadı, hırsız dahi bulunamadı.

2250. Binaenaleyh güzâf cihetinden cidd ile aramaya başladılar. Ağızda ve kulakta ve her yarıkta.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2250. Bu sebeple, genel olarak ciddiyetle aramaya başladılar. Ağızda, kulakta ve her yarığın içinde.

"Güzâf" kelimesi, Arapça "cüzâf" kelimesinden alınmıştır. "Cüzâf" kelimesinin "cim" harfinin kesresi ("cizâf") ve zammı ile telaffuz edildiği gibi, "güzâf"ın da bu şekilde telaffuz edilebileceği Ferheng-i Cihângîrî ve Ferheng-i Reşîdî'nin açıklamalarından anlaşılmaktadır. "Güzâf" Farsçada "beyhude" anlamında meşhurdur; ve "çok ve hadsiz" anlamında da kullanılır. Arapçada "cüzâf" ise, bir şeyi ölçüsüz ve tahminle almak demektir ki, Türkçede "toptan" anlamına gelir. Şu hâlde, şerefli beyitteki "güzâf"ı, "genellik" anlamına almak uygun olur. Yani, cevheri her tarafta aradılar ama bulamadılar. Bu sebeple, genel olarak ciddiyetle aramaya başladılar. Hamamda bulunan halkın ağzında, kulağında ve vücutlarının her yarığında ve deliğinde aradılar.

"Güzâf", Arabî'nin "cüzâf" kelimesinden me'hûzdur. Ve "cüzâf", cimin kesri ("cizâf") ve zammı ile telaffuz olunduğu gibi "güzâf" (گراف)ın dahi bu vech ile telaffuz olunabileceği Ferheng-i Cihângîrî ile Ferheng-i Reşîdî'nin beyânından anlaşılmaktadır. Ve "güzâf", Fârisî'de "beyhûde" ma'nâsında meşhûrdur; ve “çok ve hadsiz" ma'nâsında da kullanılır. Ve Arabî'de "cüzâf", bir şeyi ölçüsüz ve tahmîn ile almak demektir ki, Türkçe'de "toptan" demek olur. Şu hâlde beyt-i şerîfteki "güzâf"ı, "umûmiyet" ma'nâsına almak münasib olur. Ya'ni, cevheri her tarafta aradılar bulamadılar. Binâenaleyh umûmiyet cihetinden cidd ile aramağa başladılar. Hamamda bulunan halkın ağzında ve kulağında ve vücûdlarının her yarığında ve deliğinde aradılar.

2251. Alt ve üst, yarıkta ve her tarafta sadefi latif olan inciyi araştırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2251. Alt ve üst, yarıkta ve her tarafta latif sedef olan inciyi araştırdılar.

Sözün özü, hamamda bulunan kadınların ağızlarında, kulaklarında, avret yerlerinde ve her taraflarında o latif bir sedefden çıkmış olan çok kıymetli ve nadir inciyi araştırdılar.

Velhâsıl hamamda bulunan kadınların ağızlarında ve kulaklarında ve avret mahallerinde ve her taraflarında o latif bir sadeften çıkmış olan çok kıymetli ve nâdîde inciyi araştırdılar.

2252. "Gerek ihtiyar gerek genç her kim var iseniz hep çıplak olunuz!" diye ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2252. "Gerek yaşlı gerek genç, her kim varsanız hep çıplak olunuz!" diye ses geldi.

2253. Acib olan gevher dânesi zâhire gelmek için, hâdime birer birer aramaya başladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2253. Acayip olan cevher tanesi ortaya çıkmak için, hizmetçiye tek tek aramaya başladı.

"Şigift", acayip; "hâcibe", sultanın hizmetçisi demektir. Yani, hamamda olanlara çırılçıplak olmaları için emir verdiler. Herkes soyundu, sultanın hizmetçisi dahi herkesin ağzını, yüzünü ve kulaklarını ve üreme organlarını aramaya başladı.

"Şigift", acîb; "hâcibe", sultanın hizmetçisi demektir. Ya'ni, hamamda olanlara çırçıplak olmaları için emir verdiler. Herkes soyundu, sultanın hiz- metçisi dahi herkesin ağzını, yüzünü ve kulaklarını ve a'zâ-yı tenâsülîyyelerini aramaya başladı.

2254. O Nasûh korkudan bir halvete gitti, azîm korkudan yüzü sarı ve dudağı mâvî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. O Nasûh korkudan bir halvete gitti, büyük korkudan yüzü sarı ve dudağı mâvî oldu.

Üreme organı aranmak istendiği vakit erkek olduğu ortaya çıkıp hamamda büyük bir kıyamet kopacağı ve iş hükûmete yansıdığı vakit dahi kendisinin başı gitmek korkusundan dolayı Nasûh bir halvete kaçtı. Büyük bir korkudan rengi sarardı ve dudakları morardı.

Âlet-i tenâsülü aranmak istenildiği vakit erkek olduğu meydana çıkıp hamamda bir azîm kıyâmet kopacağı ve iş hükûmete aksettiği vakit dahi kendisinin başı gitmek korkusundan dolayı Nasûh bir halvete kaçtı. Azîm bir korkudan rengi sarardı ve dudakları morardı.

2255. Gözünün önünde ölümü gördü; gitti o yaprak gibi titrer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Gözünün önünde ölümü gördü; o, yaprak gibi titrerdi.

Nasûh'a ölüm cisimleşti; halvete gitti ama yaprak gibi titreyerek gitti.

Nasûh'a ölümü tecessüm etti; halvete gitti ama yaprak gibi titreyerek gitti.

2256. Dedi: "Yâ Rab, def'alarca rücû' etmişim, tövbeleri ve ahidleri bozmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. Dedi: "Ey Rabbim, defalarca geri dönmüşüm, tövbeleri ve ahitleri bozmuşum!"

2257. "Onları yapmıştım ki benden lâyık idi, âkıbet böyle bir kara sel erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. "Onları yapmıştım ki benden lâyık idi, âkıbet böyle bir kara sel erişti."

"Ben kendi yatkınlığıma (isti'dâd) uygun olan o kötülükleri yaptım. Bu benim ilk hâlimdi. Sonunda bu ilk hâlin ikinci hâli olan böyle bir gam ve elemin kara seli geldi."

"Ben isti'dâdıma lâyık olan o fenâlıkları yaptım. Bu benim hâl-i evvelimdi. Akıbet bu hâl-i evvelin hâl-i sânîsi olan böyle bir gam ve elemin kara seli erişti."

2258. "Aranmak nöbeti eğer bana erişirse vah ki benim canım ne sıkıntılar çeker!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. "Aranma sırası eğer bana gelirse, vah ki benim canım ne sıkıntılar çeker!"

2259. "Benim ciğerime yüz kıvılcım düşmüştür. Münâcâtımda ciğerimin kokusunu gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. "Benim ciğerime yüz kıvılcım düşmüştür. Münâcâtımda ciğerimin kokusunu gör!"

2260. "Böyle gam kâfire olmasın! Rahmet eteğini tuttum. İhsân! İhsân!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. "Böyle gam kâfire olmasın! Rahmet eteğini tuttum. İhsân! İhsân!"

Metçisi (gümrük memuru) dahi herkesin ağzını, yüzünü ve kulaklarını ve üreme organlarını aramaya başladı.

metçisi dahi herkesin ağzını, yüzünü ve kulaklarını ve a'zâ-yı tenâsüliyyelerini aramaya başladı.

2254. O Nasuh korkudan bir halvete gitti, azîm korkudan yüzü sarı ve dudağı mavi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2254. O Nasuh korkudan bir halvete gitti, büyük korkudan yüzü sarı ve dudağı mavi oldu.

Üreme organı aranmak istendiği zaman erkek olduğu ortaya çıkıp hamamda büyük bir kıyamet kopacağı ve iş hükûmete yansıdığı zaman dahi kendisinin başı gidecek olmasından korktuğu için Nasuh bir halvete kaçtı. Büyük bir korkudan rengi sarardı ve dudakları morardı.

Âlet-i tenâsülü aranmak istenildiği vakit erkek olduğu meydana çıkıp hamamda bir azîm kıyamet kopacağı ve iş hükûmete aksettiği vakit dahi kendisinin başı gitmek korkusundan dolayı Nasûh bir halvete kaçtı. Azîm bir korkudan rengi sarardı ve dudakları morardı.

2255. Gözünün önünde ölümü gördü; gitti o yaprak gibi titrer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2255. Gözünün önünde ölümü gördü; o, yaprak gibi titrerdi.

Nasûh'a ölüm cisimleşti; halvete gitti ama yaprak gibi titreyerek gitti.

Nasûh'a ölümü tecessüm etti; halvete gitti ama yaprak gibi titreyerek gitti.

2256. Dedi: "Ya Rab, defalarca rücû' etmişim, tövbeleri ve ahidleri bozmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2256. Dedi: "Ey Rabbim, defalarca geri dönmüşüm, tövbeleri ve ahitleri bozmuşum!"

2257. "Onları yapmıştım ki benden lâyık idi, akıbet böyle bir kara sel erişti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2257. "Onları yapmıştım ki benden lâyık idi, akıbet böyle bir kara sel erişti."

"Ben, kendi yatkınlığıma uygun olan o fenalıkları yaptım. Bu benim ilk hâlimdi. Sonunda bu ilk hâlin ikinci hâli olan böyle bir gam ve elemin kara seli geldi."

"Ben isti'dâdıma lâyık olan o fenâlıkları yaptım. Bu benim hâl-i evvelimdi. Akıbet bu hâl-i evvelin hâl-i sânîsi olan böyle bir gam ve elemin kara seli erişti."

2258. "Aranmak nöbeti eğer bana erişirse vah ki benim canım ne sıkıntılar çeker!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2258. "Aranma sırası eğer bana gelirse, vah ki benim canım ne sıkıntılar çeker!"

2259. "Benim ciğerime yüz kıvılcım düşmüştür. Münacatımda ciğerimin kokusunu gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2259. "Benim ciğerime yüz kıvılcım düşmüştür. Münacatımda ciğerimin kokusunu gör!"

2260. "Böyle gam kâfire olmasın! Rahmet eteğini tuttum. İhsân! İhsân!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2260. "Böyle bir gam kâfire bile olmasın! Rahmet eteğini tuttum. İhsan et! İhsan et!"

2261. "Kâşki anam beni doğurmaya idi. Yahud beni mer'âda bir arslan yiye idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. "Keşke annem beni doğurmasaydı. Yahut beni otlakta bir aslan yiyeydi!"

2262. "Ey Huda, onu yap ki senden lâyık olur, zîrâ her delikten beni yılan ısırıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. "Ey Allah'ım, onu yap ki senden lâyık olur, çünkü her delikten beni yılan ısırıyor!"

2263. "Taş gibi can, demir gibi kalb tutarım. Yoksa bu renc ve hanîn içinde kan olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. "Taş gibi can, demir gibi kalb tutarım. Yoksa bu renc ve hanîn içinde kan olurdu."

Benim canım taş gibi katı ve kalbim demir gibi serttir. Eğer böyle olmasaydı, bu an meşakkat ve feryat içinde canım ve kalbim kana dönüşürdü.

"Benim canım taş gibi katı ve kalbim demir gibi serttir. Eğer böyle olmasa idi bu an meşakkat ve feryâd içinde canım ve kalbim kana tahavvül ederdi."

2264. "Vakit benim için dar ve bir nefes geldi; pâdişahlık et ve benim feryadıma eriş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. "Vakit benim için dar ve bir nefes geldi; pâdişahlık et ve benim feryadıma eriş!"

"Ey Rabbim, benim için vakit çok daraldı ve bir nefesten ibaret kaldı. Şimdi beni aramaya gelecekler. Sen kerem sahibi yüce bir padişahsın, padişahlık et, benim feryadıma yetiş!"

"Yâ Rab, benim için vakit pek daraldı ve bir nefesten ibâret kaldı. Şimdi beni aramağa gelecekler. Sen kerem sahibi bir pâdişâh-ı azîmsin, padişahlık et, benim feryadıma eriş!"

2265. "Eğer bu def'a bana settârlık edersen her yapılması layık olmayandan tövbe ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. "Eğer bu defa bana örtücülük edersen, yapılması layık olmayan her şeyden tövbe ettim."

"Nâ-kerdenî" (ناکردنی) kelimesindeki "yâ", liyakat yâ'sıdır. Yani, "Ey Rabbim, eğer bu defa da benim günahımı halkın gözünden örtücü sıfatınla örtersen, ben yalnız bu fiilimden değil, yapılması layık olmayan, yani senin şerefli rızana uygun olmayan bütün amellerden tövbe ettim!"

"Nâ-kerdenî" (ناکردنی)'de "yâ", yâ-yı liyâkattir. Ya'ni, "Yâ Rab, eğer bu def'a da benim günâhımı halkın nazarından sıfat-ı settâriyyetin ile örter isen, ben yalnız bu fiilimden değil, her yapılması lâyık olmayan ya'ni senin rızâ-yı şerîfine muvâfik olmayan bilcümle amellerden tövbe ettim!"

2266. "Bu kere de benim tövbemi kabul et, tâ ki tövbe için yüz kemer bağlayayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. "Bu kere de benim tövbemi kabul et, tâ ki tövbe için yüz kemer bağlayayım!"

"Ey Rabbim, bu kere de tövbemi kabul et, tâ ki bu tövbemin korunması için birçok hizmetler edeyim!"

"Yâ Rab, bu kere de tövbemi kabûl et, tâ ki bu tövbemin muhâfazası için birçok hizmetler edeyim!"

2261. "Kâşki anam beni doğurmaya idi. Yahud beni mer'âda bir arslan yiye idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2261. "Keşke annem beni doğurmasaydı. Yahut beni otlakta bir aslan yiyeydi!"

2262. "Ey Huda, onu yap ki senden lâyık olur, zîrâ her delikten beni yılan ısırıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2262. "Ey Allah'ım, onu yap ki senden lâyık olur, çünkü her delikten beni yılan ısırıyor!"

2263. "Taş gibi can, demir gibi kalb tutarım. Yoksa bu renc ve hanîn içinde kan olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2263. "Taş gibi can, demir gibi kalb tutarım. Yoksa bu renc ve hanîn içinde kan olurdu."

Benim canım taş gibi katı ve kalbim demir gibi serttir. Eğer böyle olmasaydı, bu an meşakkat ve feryat içinde canım ve kalbim kana dönüşürdü.

"Benim canım taş gibi katı ve kalbim demir gibi serttir. Eğer böyle olmasa idi bu an meşakkat ve feryâd içinde canım ve kalbim kana tahavvül ederdi."

2264. "Vakit benim için dar ve bir nefes geldi; pâdişahlık et ve benim feryadıma eriş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2264. "Vakit benim için dar ve bir nefes geldi; pâdişahlık et ve benim feryadıma eriş!"

"Ey Rabbim, benim için vakit çok daraldı ve bir nefesten ibaret kaldı. Şimdi beni aramaya gelecekler. Sen kerem sahibi yüce bir padişahsın, padişahlık et, benim feryadıma yetiş!"

"Yâ Rab, benim için vakit pek daraldı ve bir nefesten ibâret kaldı. Şimdi beni aramağa gelecekler. Sen kerem sahibi bir pâdişâh-ı azîmsin, padişahlık et, benim feryadıma eriş!"

2265. "Eğer bu def'a bana settârlık edersen her yapılması layık olmayandan tövbe ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2265. "Eğer bu defa bana örtücülük edersen, yapılması layık olmayan her şeyden tövbe ettim."

"Nâ-kerdenî" (ناکردنی) kelimesindeki "yâ", liyakat yâ'sıdır. Yani, "Ey Rabbim, eğer bu defa da benim günahımı halkın gözünden örtücü sıfatınla örtersen, ben yalnız bu fiilimden değil, yapılması layık olmayan, yani senin şerefli rızana uygun olmayan bütün amellerden tövbe ettim!"

"Nâ-kerdenî" (ناکردنی)'de "yâ", yâ-yı liyâkattir. Ya'ni, "Yâ Rab, eğer bu def'a da benim günâhımı halkın nazarından sıfat-ı settâriyyetin ile örter isen, ben yalnız bu fiilimden değil, her yapılması lâyık olmayan ya'ni senin rızâ-yı şerîfine muvâfik olmayan bilcümle amellerden tövbe ettim!"

2266. "Bu kere de benim tövbemi kabul et, tâ ki tövbe için yüz kemer bağlayayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2266. "Bu kere de benim tövbemi kabul et, tâ ki tövbe için yüz kemer bağlayayım!"

"Ey Rabbim, bu kere de tövbemi kabul et, tâ ki bu tövbemin korunması için birçok hizmetler edeyim!"

"Yâ Rab, bu kere de tövbemi kabûl et, tâ ki bu tövbemin muhâfazası için birçok hizmetler edeyim!"

2267. “Eğer ben bu kerre bir taksîr edersem, sonra artık benim duâmı ve sözümü dinleme!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. "Eğer ben bu sefer bir kusur işlersem, sonra artık benim duamı ve sözümü dinleme!"

2268. Bu duâyı etti ve yüz katre akıcı olarak dedi ki: “Cellâda ve avvâna düştüm!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. Bu duayı etti ve yüz damla gözyaşı akıtarak dedi ki: “Cellâda ve polise düştüm!”

“Zârîden” kelimesi, ağlamak ve dua etmek anlamlarına gelir. Burada “dua etmek” anlamı uygundur. “Katre”den kasıt, gözyaşıdır. “Avvân”, sıkı tutucu demektir ve burada önceki zamanlarda “şahne ve serheng” dedikleri “zabıta memurları”dır ki, günümüzde “polis” derler. Şerefli beyitte şeddesiz zikredilmesi şiir zaruretindendir. Yani, Nasuh bu duayı ve bu niyazı etti ve gözünden birçok yaşlar akıtarak dedi ki: “Eyvah ki cellât ve polis eline düştüm!”

“Zârîden”, ağlamak ve duâ etmek ma’nâlarına gelir. Burada “duâ etmek” ma’nâsı münâsibdir. “Katre”den murâd, göz yaşıdır. “Avvân”, sıkı tutucu demek olup burada evvelki zamanlarda “şahne ve serheng” dedikleri “zâbıta me’murları”dır ki, zamânımızda “polis” derler. Beyt-i şerîfde şeddesiz zikri zarûret-i şiirden dolayıdır. Ya’ni, Nasûh bu duâyı ve bu niyâzı etti ve gözünden birçok yaşlar akıcı olarak dedi ki: “Eyyvâh ki cellâd ve polis eline düştüm!”

2269. “Hiçbir firenk böyle ölmesin! Hiçbir mülhidin böyle feryâdı olmasın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. “Hiçbir Frenk böyle ölmesin! Hiçbir mülhidin böyle feryadı olmasın!”

“Frenk”ten kasıt kâfir ve “mülhid”den kasıt dinsizdir. Bazı nüshalarda "Frenk" yerine “tersâî” (Hristiyan) geçmektedir. Yani, “Hiçbir kâfir böyle benim ölümümle ölmesin ve hiçbir dinsizin böyle benim gibi feryadı olmasın!” Yani benim gibi ıstıraplı bir hale gelmesinler, demek olur.

“Firenk”ten murâd, kâfir ve “mülhid”den murâd dinsizdir. Ba’zı nüshalarda افرنگ yerine “tersâî” (ترسای) vâki’dir. Ya’ni, “Hiçbir kâfir böyle benim ölümüm ile ölmesin ve hiçbir dinsizin böyle benim gibi feryâdı olmasın!” Ya’ni benim gibi muztarib bir hâle gelmesinler, demek olur.

2270. Kendi canı üzerine nevhalar etti. Önünde Azrâîl’in yüzünü ziyâde görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. Kendi canı üzerine feryatlar etti. Önünde Azrâîl’in yüzünü çok görmüş idi.

Nasûh, erkekliği ortaya çıktığı zaman kesinlikle celladın eline teslim edileceğini bildiği için kendi canı üzerine feryatlar etti ve Azrâîl’in yüzü ona cisimleşti.

Nasûh erkekliği zâhir olduğu vakit muhakkak cellâd eline teslîm edileceğini bildiği için kendi canı üzerine nevhalar etti ve Hz. Azrâîl’in yüzü ona tecessüm etti.

2271. O kadar “Ey Hudâ ve ey Hudâ!” dedi ki, kapı ve duvar ona çift oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. O kadar “Ey Allah ve ey Allah!” dedi ki, kapı ve duvar ona eşlik etti.

Yani, o kadar “Ey Rabbim, ey Rabbim!” diye Yüce Allah’a yalvardı ki, Nasûh kendi yalvarmasına kapıların ve duvarların bile katıldığına inandı. Çünkü kendisi Allah’a yönelmekte kendini kaybetmişti. Gözüne çarpan her şeyi de öyle Allah’ta kendini kaybetmiş gördü.

Ya’ni, o kadar “Yâ Rab, yâ Rab!” diye cenâb-ı Hakk’a yalvardı ki, Nasûh kendinin yalvarmasına kapıların ve duvarların bile iştirâk ettiğine kânî’ oldu. Zîrâ kendi Hakk’a teveccühde müstağrak idi. Nazarına müsâdif olan her şeyi de öyle Hak’ta müstağrak gördü.

2267. "Eğer ben bu kerre bir taksîr edersem, sonra artık benim duâmı ve sözümü dinleme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2267. "Eğer ben bu sefer bir kusur işlersem, sonra artık benim duamı ve sözümü dinleme!"

2268. Bu duâyı etti ve yüz katre akıcı olarak dedi ki: "Cellâda ve avvâna düştüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2268. Bu duayı etti ve yüz katre akıcı olarak dedi ki: "Cellâda ve avvâna düştüm!"

"Zârîden", ağlamak ve dua etmek anlamlarına gelir. Burada "dua etmek" anlamı uygundur. "Katre"den kasıt, gözyaşıdır. "Avvân", sıkı tutucu demektir ve burada önceki zamanlarda "şahne ve serheng" dedikleri "zabıta memurları"dır ki, zamanımızda "polis" derler. Beyt-i şerifte şeddesiz zikri şiir zaruretinden dolayıdır. Yani, Nasuh bu duayı ve bu niyazı etti ve gözünden birçok yaşlar akıcı olarak dedi ki: "Eyvah ki cellat ve polis eline düştüm!"

"Zârîden", ağlamak ve duâ etmek ma'nâlarına gelir. Burada "duâ etmek" ma'nâsı münasibdir. "Katre"den murâd, göz yaşıdır. "Avvân”, sıkı tutucu demek olup burada evvelki zamanlarda “şahne ve serheng" dedikleri "zabıta me'mûrları"dır ki, zamânımızda "polis" derler. Beyt-i şerîfde şeddesiz zikri zarûret-i şiirden dolayıdır. Ya'ni, Nasuh bu duâyı ve bu niyâzı etti ve gözünden birçok yaşlar akıcı olarak dedi ki: "Eyvâh ki cellâd ve polis eline düştüm!"

2269. "Hiçbir firenk böyle ölmesin! Hiçbir mülhidin böyle feryadı olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2269. "Hiçbir Frenk böyle ölmesin! Hiçbir mülhidin böyle feryadı olmasın!"

"Frenk"ten kasıt, kâfir ve "mülhid"den kasıt dinsizdir. Bazı nüshalarda "Frenk" yerine "tersâî" (Hristiyan) geçmektedir. Yani, "Hiçbir kâfir böyle benim ölümümle ölmesin ve hiçbir dinsizin böyle benim gibi feryadı olmasın!" Yani benim gibi ıstıraplı bir hâle gelmesinler, demek olur.

"Firenk"ten murâd, kâfir ve "mülhid"den murâd dinsizdir. Ba'zı nüshalarda افرنگ yerine "tersâî" (ترسائ) vâki'dir. Ya'ni, "Hiçbir kâfir böyle benim ölümüm ile ölmesin ve hiçbir dinsizin böyle benim gibi feryâdı olmasın!" Ya'ni benim gibi muztarib bir hâle gelmesinler, demek olur.

2270. Kendi canı üzerine nevhalar etti. Önünde Azrail'in yüzünü ziyade görmüş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2270. Kendi canı üzerine feryatlar etti. Önünde Azrail'in yüzünü daha fazla görmüş idi.

Nasuh, erkekliği ortaya çıktığı zaman kesinlikle celladın eline teslim edileceğini bildiği için kendi canı üzerine feryatlar etti ve Azrail'in yüzü ona cisimleşti.

Nasûh erkekliği zâhir olduğu vakit muhakkak cellâd eline teslîm edileceğini bildiği için kendi canı üzerine nevhalar etti ve Hz. Azrâîl'in yüzü ona tecessüm etti.

2271. O kadar "Ey Hudâ ve ey Huda!" dedi ki, kapı ve duvar ona çift oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2271. O kadar "Ey Allah ve ey Allah!" dedi ki, kapı ve duvar ona çift oldu.

Yani, o kadar "Ey Rabbim, ey Rabbim!" diye Yüce Allah'a yalvardı ki, Nasuh kendisinin yalvarmasına kapıların ve duvarların bile katıldığına inandı. Çünkü kendisi Allah'a yönelmekte (teveccüh: Allah'a yönelme) gark olmuştu. Gözüne çarpan her şeyi de öyle Allah'ta gark olmuş gördü.

Ya'ni, o kadar "Yâ Rab, yâ Rab!" diye cenâb-ı Hakk'a yalvardı ki, Nasûh kendinin yalvarmasına kapıların ve duvarların bile iştirak ettiğine kāni' oldu. Zîrâ kendi Hakk'a teveccühde müstağrak idi. Nazarına müsâdif olan her şeyi de öyle Hak'ta müstağrak gördü.

2272. O "Ya Rab ve ya Rab!" arasında idi. Cüst ü cû arasından ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. O "Ya Rab ve ya Rab!" arasında idi. Arama arasından ses geldi.

Nasûh "Yâ Rab, yâ Rab!" diye dua ve yakarışla meşguldü. Hamamda cevherin aranmasında olan halk tarafından ses geldi ki, o sesin ifade ettiği anlam aşağıdaki şerifte beyan buyrulur.

نوبت جستن رسیدن به نصوح و آواز آمدن که او را برهنه کنند که همه را جستیم نصوح را بجویید و بیهوش شدن نصوح از آن هیبت و گشاده شدن کار بعد از نهایت بستگى كما كان يقول رسول الله صلى الله عليه و سلم إذا اصابه مرض او هَمَّ اشْتَدى أَزْمَةُ تَنْفَرِجي

Arama sırasının Nasûh'a gelmesi ve "Onu soyun ve arayın, çünkü herkesi aradık, Nasûh'u da arayın!" diye ses gelmesi ve o heybetten Nasûh'un bayılması ve işin son derece sıkışmasından sonra açılması. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir hastalık veya gam isabet ettiğinde اسْتَدَى أَزْمةً تنفرجي yani "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!" buyururlardı.

Bu şerifteki nebevî hadis, İmâm-ı Ali (k.v) efendimizden rivayet buyrulmuştur. Ebu'l-Fazl Yusuf hazretleri tarafından başlangıç kabul edilerek uzun bir kaside söylenmiş ve Mesnevî-i Şerîf şarihi İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri tarafından Türkçeye tercüme ve şerh buyrularak basılmıştır. Hadis-i şerifin içeriği "Bir iş daraldığında genişler" ve "Meşakkat kolaylığı celbeder" gibi kurallarla ünlenmiştir. Bu kural, anlam ve suret âlemlerini kuşatır. Nitekim suret âleminde bir kap içinde son derece sıkıştırılan buhar o kabı patlatıp genişler ve dağılır; ve filozofların "aksü'l-amel" (etki-tepki) dedikleri kural da hadis-i şerifin anlamının sonucudur. Bunun sırrı da herhangi bir ilahi ismin hükmü ve tesiri kemalini bulduktan sonra, onun karşıtı olan ismin hüküm ve tesirinin başlamasıdır. Örneğin Müntakim ismi

Nasûh “Yâ Rab, yâ Rab!" diye münâcât ve niyâz ile meşgül idi. Hamamda gevherin cüst ü cûsunda olan halk tarafından ses geldi ki, o sesin ifade ettiği ma'nâ âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyrulur.

نوبت جستن رسیدن به نصوح و آواز آمدن که او را برهنه کنند که همه را جستیم نصوح را بجویید و بیهوش شدن نصوح از آن هیبت و گشاده شدن کار بعد از نهایت بستگى كما كان يقول رسول الله صلى الله عليه و سلم إذا اصابه مرض او هَمَّ اشْتَدى أَزْمَةُ تَنْفَرِجي

Aramak nöbetinin Nasûh'a erişmesi ve "Onu soyunuz ve arayınız, zîrâ cümleyi aradık, Nasûh'u da arayınız!" diye ses gelmesi ve heybetten Nasûh'un bîhûş olması ve bağlanmanın nihayetinden sonra işin açılması. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir maraz ve gam isabet ettiği vakit اسْتَدَى أَزْمةً تنفرجي ya'ni "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!" buyururlardı.

Bu sürh-ı şerîfdeki hadîs-i nebevî İmâm-ı Ali (k.v) efendimizden rivâyet buyrulmuştur. Ebu'l-Fazl Yûsuf hazretleri tarafından matla' ittihâz edilerek uzun bir kasîde söylenmiş ve Mesnevî-i Şerîf şârihi İsmâîl Ankaravî (k.s.) hazretleri tarafından Türkçe'ye tercüme ve şerh buyrularak tab' dahi edilmiştir. Hadîs-i şerîfin mazmûnu "Bir iş dıyk oldukta müttesi' olur" ve "Meşakkat teysîri celbeder" gibi kavâid ile iştihâr etmiştir. Bu kāide ma'nâ ve sûret âlemlerini muhîttir. Nitekim sûret âleminde bir kap içinde son derece tazyîk olunan buhar o kabı patlatıp ittisa' eder ve dağılır; ve hukemânın "aksü'l-amel" dedikleri kāide dahi ma'nâ-yı hadîs-i şerîfin netîcesidir. Bunun sırrı dahi herhangi bir ism-i ilâhînin hükmü ve te'sîri kemâlini bulduktan sonra onun mukābili olan ismin hüküm ve te'sîri başlamasıdır. Meselâ Müntakim ismi

2272. O "Ya Rab ve ya Rab!" arasında idi. Cüst ü cû arasından ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2272. O "Ya Rab ve ya Rab!" arasında idi. Arama içinden ses geldi.

Nasûh "Yâ Rab, yâ Rab!" diye dua ve niyaz ile meşgul idi. Hamamda cevheri arayan halk tarafından bir ses geldi ki, o sesin ifade ettiği anlam aşağıdaki şerifte açıklanır.

Aramak sırasının Nasûh'a erişmesi ve "Onu soyunuz ve arayınız, zîrâ cümleyi aradık, Nasûh'u da arayınız!" diye ses gelmesi ve bu heybetten Nasûh'un bayılması ve bağlanmanın nihayetinden sonra işin açılması. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir hastalık ve gam isabet ettiği zaman اسْتَدَى أَزمة تنفرجي yani "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!" buyururlardı.

Bu şerifteki nebevî hadis, İmâm-ı Ali (k.v) efendimizden rivayet edilmiştir. Ebu'l-Fazl Yûsuf hazretleri tarafından başlangıç kabul edilerek uzun bir kaside söylenmiş ve Mesnevî-i Şerîf şârihi İsmâîl Ankaravî (k.s.) hazretleri tarafından Türkçeye tercüme ve şerh edilerek basılmıştır. Hadis-i şerifin içeriği "Bir iş daraldığında genişler" ve "Meşakkat kolaylığı celbeder" gibi kurallarla meşhur olmuştur. Bu kural, anlam ve suret âlemlerini kuşatır. Nitekim suret âleminde bir kap içinde son derece sıkıştırılan buhar o kabı patlatıp genişler ve dağılır; ve filozofların "aksü'l-amel" (etki-tepki) dedikleri kural da hadis-i şerifin anlamının sonucudur. Bunun sırrı da herhangi bir ilahi ismin hükmü ve tesiri kemalini bulduktan sonra onun karşılığı olan ismin hüküm ve tesirinin başlamasıdır. Örneğin Müntakim (intikam alan) ismi kemalini izhar ettikten sonra Mün'im (nimet veren) ismi hükmetmeye başlar. Diğer ilahi isimler de buna kıyas olunsun.

Nasûh “Yâ Rab, yâ Rab!" diye münâcât ve niyâz ile meşgül idi. Hamamda gevherin cüst ü cûsunda olan halk tarafından ses geldi ki, o sesin ifade ettiği ma'nâ âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyrulur.

نوبت جستن رسیدن به نصوح و آواز آمدن که او را برهنه کنند که همه را جستیم نصوح را بجویید و بیهوش شدن نصوح از آن هیبت و گشاده شدن کار بعد از نهایت بستگى كما كان يقول رسول الله صلى الله عليه و سلم إذا اصابه مرض او هَمَّ اشْتَدى أَزْمَةُ تَنْفَرِجي

Aramak nöbetinin Nasûh'a erişmesi ve "Onu soyunuz ve arayınız, zîrâ cümleyi aradık, Nasûh'u da arayınız!" diye ses gelmesi ve heybetten Nasûh'un bîhûş olması ve bağlanmanın nihayetinden sonra işin açılması. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir maraz ve gam isabet ettiği vakit اسْتَدَى أَزمة تنفرجي ya'ni "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!" buyururlardı.

Bu sürh-ı şerîfdeki hadîs-i nebevî İmâm-ı Ali (k.v) efendimizden rivâyet buyrulmuştur. Ebu'l-Fazl Yûsuf hazretleri tarafından matla' ittihâz edilerek uzun bir kasîde söylenmiş ve Mesnevî-i Şerîf şârihi İsmâîl Ankaravî (k.s.) hazretleri tarafından Türkçe'ye tercüme ve şerh buyrularak tab' dahi edilmiştir. Hadîs-i şerîfin mazmûnu "Bir iş dıyk oldukta müttesi' olur" ve "Meşakkat teysîri celbeder" gibi kavâid ile iştihâr etmiştir. Bu kāide ma'nâ ve sûret âlemlerini muhîttir. Nitekim sûret âleminde bir kap içinde son derece tazyîk olunan buhar o kabı patlatıp ittisa' eder ve dağılır; ve hukemânın "aksü'l-amel" dedikleri käide dahi ma'nâ-yı hadîs-i şerîfin netîcesidir. Bunun sırrı dahi herhangi bir ism-i ilâhînin hükmü ve te'sîri kemâlini bulduktan sonra onun mukābili olan ismin hüküm ve te'sîri başlamasıdır. Meselâ Müntakim ismi kemâlini izhar ettikten sonra Mün'im ismi icrâ-yı hükme başlar. Sâir esmâ-i ilâhiyye de buna kıyâs olunsun.

2273. "Ey Nasuh cümleyi aradık, ileri gel!" O zaman bîhûş oldu, ruh uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. "Ey Nasuh, herkesi aradık, ileri gel!" O zaman kendinden geçti, ruhu uçtu.

Arama sırasında yükselen ses, "Ey Nasuh, hamamda bulunanların hepsini aradık, cevheri bulamadık, ileriye gel, seni de arayacağız!" diyordu. Bu davet üzerine Nasuh'un işi bitti, kendinden geçti ve bedeninden ruhu uçtu, yani hareketsiz kaldı.

Cüst ü cû arasında yükselen ses, "Ey Nasûh, hamamda bulunanların hepsini aradık, gevheri bulamadık, ileriye gel, seni de arayacağız!" diyordu. Bu da'vet üzere Nasûh'un işi bitti, kendinden geçti ve cisminden rûhu uçtu, ya'ni hareketsiz kaldı.

2274. Yıkılmış duvar gibi düştü. Onun aklı ve idraki gitti. O cemâd gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Yıkılmış duvar gibi düştü. Onun aklı ve idraki gitti. O cansız varlık gibi oldu.

2275. Vaktaki onun idraki cisminden aman vermeksizin gitti, o zaman onun sırrı Hakk'a ulaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Onun idraki bedeninden aman vermeksizin gittiği zaman, onun sırrı Hakk'a ulaştı.

Nasuh'un aklı ve idraki bu kesret (çokluk) âleminden kaybolduğu ve Nasuh kendiliğinden geçtiği ve bu hâl aman vermeksizin, yani kendisinin kendiliğini düşünmeye fırsat bulmaksızın meydana geldiği zaman, onun sırrı, yani kalbi Hakk'a ulaştı ve bu hâl içinde tövbesi kabul oldu.

Vaktāki Nasûh'un akıl ve idrâki bu âlem-i keserâttan gäib oldu ve Nasûh kendinin kendiliğinden geçti ve bu hâl emânsız ya'ni kendinin kendiliğini düşünmeye fırsat bulmaksızın vâki' oldu. O zaman onun sırrı ya'ni kalbi Hakk'a vâsıl oldu ve bu hâl içinde tövbesi kabûl oldu.

2276. Vaktaki boş oldu ve onun vücudu kalmadı, onun doğan kuşu olan canını Hak huzuruna çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Vaktaki boş oldu ve onun vücudu kalmadı, onun doğan kuşu olan canını Hak huzuruna çağırdı.

Vaktaki nefsine ait sıfatlarının taşıyıcısı olan aklından ve idrakinden boşaldı ve onun vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) izafî varlığı kalmadı ve fani oldu, onun doğan kuşu gibi olan insan ruhunu Yüce Allah hazretleri kendi huzuruna, hakiki varlığı tarafına çağırdı.

Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyesinin hâmili olan akıl ve idrâkinden boşaldı ve onun mevhûm olan vücûd-ı izâfisi kalmadı ve fânî oldu, onun doğan kuşu gibi olan rûh-ı insânîsini Hak Teâlâ hazretleri huzûruna, vücûd-ı hakîkîsi cânibine çağırdı.

2277. Vaktaki onun gemisi muradı olmayarak kırıldı, deryanın rahmet kenarına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Onun gemisi, iradesi dışında kırılınca, denizin rahmet kenarına düştü.

Onun gemi hükmünde olan kevnî (oluşsal) ve izafî (bağıntılı) varlığı, kendisinin iradesi ve kastı olmaksızın, bir sebep altında kırıldı ve hükümsüz kaldı. Ve kemalini (olgunluğunu) ortaya koyduktan sonra Mün'im (nimet veren) ismi hükmünü icra etmeye başlar. Diğer ilahi isimler de buna kıyas edilsin.

Vaktaki onun gemi mesâbesinde olan vücûd-ı kevnîsi ve izâfisi kendisinin murâdı ve kasdı olmayarak, bir sebeb tahtında kırıldı ve hükümsüz kaldı ve kemâlini izhar ettikten sonra Mün'im ismi icrâ-yı hükme başlar. Sâir esmâ-i ilâhiyye de buna kıyâs olunsun.

2273. "Ey Nasuh cümleyi aradık, ileri gel!" O zaman bîhûş oldu, ruh uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2273. "Ey Nasuh, herkesi aradık, ileri gel!" O zaman kendinden geçti, ruhu uçtu.

Arama sırasında yükselen ses, "Ey Nasuh, hamamda bulunanların hepsini aradık, cevheri bulamadık, ileriye gel, seni de arayacağız!" diyordu. Bu davet üzerine Nasuh'un işi bitti, kendinden geçti ve bedeninden ruhu uçtu, yani hareketsiz kaldı.

Cüst ü cû arasında yükselen ses, "Ey Nasûh, hamamda bulunanların hepsini aradık, gevheri bulamadık, ileriye gel, seni de arayacağız!" diyordu. Bu da'vet üzere Nasûh'un işi bitti, kendinden geçti ve cisminden rûhu uçtu, ya'ni hareketsiz kaldı.

2274. Yıkılmış duvar gibi düştü. Onun aklı ve idraki gitti. O cemâd gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2274. Yıkılmış duvar gibi düştü. Onun aklı ve idraki gitti. O cansız varlık gibi oldu.

2275. Vaktaki onun idraki cisminden aman vermeksizin gitti, o zaman onun sırrı Hakk'a ulaştı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2275. Onun idraki bedeninden aman vermeksizin gittiği zaman, onun sırrı Hakk'a ulaştı.

Nasuh'un aklı ve idraki bu kesret (çokluk) âleminden kaybolduğu ve Nasuh kendiliğinden geçtiği ve bu hâl aman vermeksizin, yani kendisinin kendiliğini düşünmeye fırsat bulmaksızın meydana geldiği zaman, onun sırrı, yani kalbi Hakk'a ulaştı ve bu hâl içinde tövbesi kabul oldu.

Vaktāki Nasûh'un akıl ve idrâki bu âlem-i keserâttan gäib oldu ve Nasûh kendinin kendiliğinden geçti ve bu hâl emânsız ya'ni kendinin kendiliğini düşünmeye fırsat bulmaksızın vâki' oldu. O zaman onun sırrı ya'ni kalbi Hakk'a vâsıl oldu ve bu hâl içinde tövbesi kabûl oldu.

2276. Vaktaki boş oldu ve onun vücudu kalmadı, onun doğan kuşu olan canını Hak huzuruna çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2276. Vaktaki boş oldu ve onun vücudu kalmadı, onun doğan kuşu olan canını Hak huzuruna çağırdı.

Vaktaki nefsine ait sıfatlarının taşıyıcısı olan aklından ve idrakinden boşaldı ve onun vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) izafî varlığı kalmadı ve fani oldu, onun doğan kuşu gibi olan insan ruhunu Yüce Allah hazretleri kendi huzuruna, hakiki varlığı tarafına çağırdı.

Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyesinin hâmili olan akıl ve idrâkinden boşaldı ve onun mevhûm olan vücûd-ı izâfisi kalmadı ve fânî oldu, onun doğan kuşu gibi olan rûh-ı insânîsini Hak Teâlâ hazretleri huzûruna, vücûd-ı hakîkîsi cânibine çağırdı.

2277. Vaktaki onun gemisi muradı olmayarak kırıldı, deryanın rahmet kenârına düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2277. Onun gemisi, iradesi dışında kırılınca, denizin rahmet kıyısına düştü.

Onun gemi hükmünde olan kevnî (oluşsal) ve izafî (bağıntılı) varlığı, kendisinin iradesi ve kastı olmaksızın, bir sebep altında kırıldı ve hükümsüz kaldı ve kesret (çokluk) âleminde yüzemez bir hâle geldi; hakiki varlık denizinin rahmet kıyısına düştü.

Vaktaki onun gemi mesâbesinde olan vücûd-ı kevnîsi ve izâfisi kendisinin murâdı ve kasdı olmayarak, bir sebeb tahtında kırıldı ve hükümsüz kaldı ve keserât âleminde yüzemez bir hâle geldi, vücûd-ı hakîkî deryâsının rahmet kenârına düştü.

2278. Vaktâki Hakk'a ulaştı, vaktâki bî-hûş oldu rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. Hakk'a ulaştığı zaman, kendinden geçtiği zaman rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

Akıl ve idrakinden sıyrılıp Hakk'a ulaştığı zaman, hakiki varlık denizinin rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

Vaktâki akıl ve idrâkinden sıyrılıp Hakk'a ulaştı, vücûd-ı hakîkî denizinin rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

2279. Vaktâki onun canı cisim ayıbından kurtuldu, kendi aslî huzûruna sevinerek gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. Vaktâki onun canı cisim ayıbından kurtuldu, kendi aslî huzûruna sevinerek gitti.

Yani, Nasûh'un yaptığı günah ve isyan ancak cisminin gerektirdiği bir ayıp idi; ve onun canı da cismine bağlı idi. Vaktâki onun canı cisminin bu ayıbından kurtuldu, kendi aslı olan pak hakiki varlık tarafına sevine sevine gitti.

Ya'ni, Nasûh'un yaptığı ma'siyet ve günah ancak cisminin iktizâsı olan bir ayıp idi; ve onun canı da cismine bağlı idi. Vaktâki onun canı cisminin bu ayıbından kurtuldu, kendi aslı olan vücûd-ı hakîkî-i pâk tarafına sevine sevine gitti.

2280. Can doğan gibidir ve cisim ona bir bukağı gibidir. Ayağı bağlanmış, kanadı kırılmış bir bendedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Can doğan gibidir ve cisim ona bir bukağı gibidir. Ayağı bağlanmış, kanadı kırılmış bir esirdir.

"Künde", mahpusların ayaklarına bağladıkları bukağı ve pranga demektir. Yani insan ruhu doğan kuşu gibidir, yüce âleme uçmak ister; fakat cisim onun ayağına bağlanmış bir bukağı gibidir. Cisme ait olan o ruh, ayağı bağlanmış ve kanadı kırılmış bir esirdir.

“Künde”, mahbûsların ayaklarına bağladıkları bukağı ve pranga demektir. Ya'ni rûh-ı insânî doğan kuşu gibidir, âlem-i bâlâya uçmak ister; fakat cisim onun ayağına bağlanmış bir bukağı gibidir. Cisme taalluk eden o rûh ayağı bağlanmış ve kanadı kırılmış bir bendedir.

2281. Vaktâki onun idrâki gitti ve onun ayağı açıldı, o doğan Keykubad tarafına uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. Ne zaman ki onun idraki gitti ve onun ayağı açıldı, o doğan Keykubad tarafına uçar.

"Keykubâd", aslı "keygubâd" (کیقباد) olup, hak üzerine adalet edici demektir. Çünkü "key", adil ve "gubâd", hak üzerine demektir. İran padişahlarından birinin ismidir. Sonradan "gubâd", kaf ile ["kubâd"] yazılmaya başlanmıştır. Burada kastedilen, "adil olan gerçek padişah olan Hak"tır.

“Keykubâd”, aslı “keygubâd” (کیقباد), hak üzerine adâlet edici demektir. Zîrâ “key”, âdil ve “gubâd”, hak üzerine demektir. İran pâdişâhlarından birinin ismidir. Sonradan “gubâd”, kaf ile ["kubâd"] yazılmağa başlanmıştır. Burada murâd, “adl edici pâdişâh-ı hakîkî olan Hak”tır.

2282. Vaktâki rahmet deryâları kaynadı, taşlar bile âb-ı hayâtı içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Vakti geldiğinde rahmet denizleri kaynadı, taşlar bile âb-ı hayâtı (ebedî hayat suyu) içti.

Kesret (çokluk) âleminde yüzemez bir hâle geldi, hakikî varlık denizinin rahmet kenarına düştü.

keserât âleminde yüzemez bir hâle geldi, vücûd-ı hakîkî deryâsının rahmet kenârına düştü.

2278. Vaktaki Hakk'a ulaştı, vaktaki bî-hûş oldu rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2278. Vaktaki Hakk'a ulaştı, vaktaki kendinden geçti, rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

Vaktaki akıl ve idrakinden sıyrılıp Hakk'a ulaştı, hakiki varlık denizinin rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

Vaktāki akıl ve idrâkinden sıyrılıp Hakk'a ulaştı, vücûd-ı hakîkî denizinin rahmet dalgası o zaman kaynamakta oldu.

2279. Vaktaki onun canı cisim ayıbından kurtuldu, kendi aslî huzuruna sevinerek gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2279. Vakti geldiğinde onun canı beden ayıbından kurtuldu, kendi aslî huzuruna sevinerek gitti.

Yani, Nasûh'un işlediği günah ve hata ancak bedeninin gerektirdiği bir kusurdu; ve onun canı da bedenine bağlıydı. Vakti geldiğinde onun canı bedeninin bu kusurundan kurtuldu, kendi aslı olan pak hakiki varlık tarafına sevinerek gitti.

Ya'ni, Nasûh'un yaptığı ma'siyet ve günah ancak cisminin iktizâsı olan bir ayıp idi; ve onun canı da cismine bağlı idi. Vaktâki onun canı cisminin bu ayıbından kurtuldu, kendi aslı olan vücûd-ı hakîkî-i pâk tarafına sevine sevine gitti.

2280. Can doğan gibidir ve cisim ona bir bukağı gibidir. Ayağı bağlanmış, kanadı kırılmış bir bendedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2280. Can doğan gibidir ve cisim ona bir bukağı gibidir. Ayağı bağlanmış, kanadı kırılmış bir bendedir.

"Künde", mahpusların ayaklarına bağladıkları bukağı ve pranga demektir. Yani insan ruhu doğan kuşu gibidir, yüce âleme uçmak ister; fakat cisim onun ayağına bağlanmış bir bukağı gibidir. Cisme ait olan o ruh, ayağı bağlanmış ve kanadı kırılmış bir bendedir.

"Künde", mahbûsların ayaklarına bağladıkları bukağı ve pranga demektir. Ya'ni rûh-ı insânî doğan kuşu gibidir, âlem-i bâlâya uçmak ister; fakat cisim onun ayağına bağlanmış bir bukağı gibidir. Cisme taalluk eden o rûh ayağı bağlanmış ve kanadı kırılmış bir bendedir.

2281. Vaktaki onun idraki gitti ve onun ayağı açıldı, o doğan Keykubad tarafına uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2281. Vakti geldiğinde onun idraki gitti ve onun ayağı açıldı, o doğan Keykubad tarafına uçar.

"Keykubad", aslı keygubad (كيغباد) olup, hak üzerine adalet edici demektir. Zira "key", adil ve "gubad", hak üzerine demektir. İran padişahlarından birinin ismidir. Sonradan "gubad", kaf ile ["kubad] yazılmaya başlanmıştır. Burada kastedilen, "adalet edici hakiki padişah olan Hak"tır.

"Keykubâd", aslı keygubad (كيغباد), hak üzerine adâlet edici demektir. Zîrâ "key", âdil ve "gubâd", hak üzerine demektir. İran pâdişahlarından birinin ismidir. Sonradan "gubâd", kaf ile ["kubâd] yazılmağa başlanmıştır. Burada murâd, "adl edici pâdişâh-ı hakîkî olan Hak"tır.

2282. Vaktaki rahmet deryaları kaynadı, taşlar bile âb-ı hayatı içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2282. Vakit geldiğinde rahmet denizleri coştu, taşlar bile âb-ı hayatı içti.

Bu şerefli beyitte, Rûm Sûresi'nde bulunan "Allah'ın rahmetinin eserine bak ki, öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltti?" (Rûm, 30/50) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rûm'da olan فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (Rûm, 30/50) ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserine bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltti?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2283. Zayıf zerre azîm ve cesîm oldu; toprağa mensub döşeme atlas ve sırmalı kumaş odu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. Zayıf zerre azîm ve cesîm oldu; toprağa mensub döşeme atlas ve sırmalı kumaş odu.

Zayıf bir zerre olan bir çekirdek büyüdü, koca bir ağaç oldu; yine o ilâhî rahmetten toprak döşeme parlak yeşil atlas oldu ve aralarındaki sarı çiçekler ile sırmalı kumaş oldu.

Zayıf bir zerre olan bir çekirdek büyüdü, koca bir ağaç oldu; yine o rahmet-i ilâhiyyeden toprak döşeme parlak yeşil atlas oldu ve aralarındaki sarı çiçekler ile sırmalı kumaş oldu.

2284. Yüz yıllık ölü mezardan dışarıya çıktı; kovulmuş şeytan güzellik ile hûrîlerin reşki oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. Yüz yıllık ölü mezardan dışarıya çıktı; kovulmuş şeytan güzellik ile hûrîlerin kıskançlık sebebi oldu.

Yani, ilâhî rahmet coşunca görünen âlemde mümkün görünmeyen şeyler mümkün olur. Örneğin o ilâhî rahmet yüz yıllık ölüyü mezardan dışarıya çıkarır. Kovulmuş olan şeytanı bile hûrîlerin kıskanacağı bir güzel şekle sokar.

Ya'ni, rahmet-i ilâhiyye kaynayınca zâhirde mümkin görünmeyen şeyler mümkin olur. Meselâ o rahmet-i ilâhiyye yüz yıllık ölüyü mezardan dışarıya çıkarır. Kovulmuş olan şeytanı bile hûrîlerin kıskanacağı bir güzel sûrete koyar.

2285. Bütün bu yeryüzü yemyeşil oldu; kuru ağaç çiçek açtı ve latîf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Bütün bu yeryüzü yemyeşil oldu; kuru ağaç çiçek açtı ve latîf oldu.

Nasıl ki yeryüzü o Rahmânî rahmetten yemyeşil bir hâle geldi. Kışın kupkuru kalan ağaç yine o rahmetten yeşillendi, çiçek açtı ve latîf oldu.

Nitekim yeryüzü o rahmet-i rahmâniyyeden yemyeşil bir hâle geldi. Kışın kupkuru kalan ağaç yine o rahmetten yeşillendi, çiçek açtı ve latîf oldu.

2286. Kurt kuzu ile meyin harîfi oldu. Ümitsizler latif damarlı ve latîf sinirli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Kurt kuzu ile dost oldu. Ümitsizler latif damarlı ve latif sinirli olmuştur.

Kurt kuzuyu parçalayıp yemesi gerekirken, ilahi rahmet geldiği zaman, birbirleriyle muhabbet ve ülfet şarabının sırdaşı ve arkadaşı olmuştur. Ümitsiz kimselerin damarları ve sinirleri gam ve elem ile kasılmış bir haldeyken, o ilahi rahmet onların damarını ve sinirini hoş ve latif bir hale getirmiştir ve kalplerine genişleme (inbisât) ilka etmiştir.

Kurt kuzuyu parçalayıp yemek lâzım gelirken rahmet-i ilâhiyye geldiği vakit, birbirleriyle muhabbet ve ülfet şarabının mahremi ve arkadaşı olmuştur. Ümitsiz kimselerin damarları ve sinirleri gam ve elem ile münkabız bir hâlde iken o rahmet-i ilâhiyye onların damarını ve sinirini hoş ve latîf bir hâle getirmiştir ve kalblerine inbisât ilkā eylemiştir.

2287. Ansızın korku gitti, "O gaib olmuş dürr-i yetîm bulundu!" diye ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Ansızın korku gitti, "O kaybolmuş eşsiz inci bulundu!" diye ses geldi.

Bu şerefli beyitte, Rûm Suresi'nde bulunan فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ موتها (Rûm, 30/50) yani "Allah'ın rahmetinin eserine bak ki, öldükten sonra yeryüzünü nasıl diriltti?" kutsal ayetine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Rûm'da olan فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ موتها (Rûm, 30/50) ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserine bak ki, öldükten sonra arzı nasıl diriltti?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2283. Zayıf zerre azîm ve cesîm oldu; toprağa mensub döşeme atlas ve sırmalı kumaş odu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2283. Zayıf zerre azîm ve cesîm oldu; toprağa mensub döşeme atlas ve sırmalı kumaş odu.

Zayıf bir zerre olan bir çekirdek büyüdü, koca bir ağaç oldu; yine o ilâhî rahmetten toprak döşeme parlak yeşil atlas oldu ve aralarındaki sarı çiçekler ile sırmalı kumaş oldu.

Zayıf bir zerre olan bir çekirdek büyüdü, koca bir ağaç oldu; yine o rahmet-i ilâhiyyeden toprak döşeme parlak yeşil atlas oldu ve aralarındaki sarı çiçekler ile sırmalı kumaş oldu.

2284. Yüz yıllık ölü mezardan dışarıya çıktı; kovulmuş şeytan güzellik ile hûrîlerin reşki oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2284. Yüz yıllık ölü mezardan dışarıya çıktı; kovulmuş şeytan güzellik ile hûrîlerin kıskançlık sebebi oldu.

Yani, ilâhî rahmet coşunca görünen âlemde mümkün görünmeyen şeyler mümkün olur. Örneğin o ilâhî rahmet yüz yıllık ölüyü mezardan dışarıya çıkarır. Kovulmuş olan şeytanı bile hûrîlerin kıskanacağı bir güzel şekle sokar.

Ya'ni, rahmet-i ilâhiyye kaynayınca zâhirde mümkin görünmeyen şeyler mümkin olur. Meselâ o rahmet-i ilâhiyye yüz yıllık ölüyü mezardan dışarıya çıkarır. Kovulmuş olan şeytanı bile hûrîlerin kıskanacağı bir güzel sûrete koyar.

2285. Bütün bu yeryüzü yemyeşil oldu; kuru ağaç çiçek açtı ve latîf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2285. Bütün bu yeryüzü yemyeşil oldu; kuru ağaç çiçek açtı ve latîf oldu.

Nasıl ki yeryüzü o Rahmânî rahmetten yemyeşil bir hâle geldi. Kışın kupkuru kalan ağaç yine o rahmetten yeşillendi, çiçek açtı ve latîf oldu.

Nitekim yeryüzü o rahmet-i rahmâniyyeden yemyeşil bir hâle geldi. Kışın kupkuru kalan ağaç yine o rahmetten yeşillendi, çiçek açtı ve latîf oldu.

2286. Kurt kuzu ile meyin harîfi oldu. Ümitsizler latif damarlı ve latîf sinirli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2286. Kurt kuzu ile dost oldu. Ümitsizler latif damarlı ve latif sinirli olmuştur.

Kurt kuzuyu parçalayıp yemesi gerekirken, ilahi rahmet geldiği zaman, birbirleriyle muhabbet ve ülfet şarabının sırdaşı ve arkadaşı olmuştur. Ümitsiz kimselerin damarları ve sinirleri gam ve elem ile kasılmış bir haldeyken, o ilahi rahmet onların damarını ve sinirini hoş ve latif bir hale getirmiştir ve kalplerine genişleme (inbisât) ilka etmiştir.

Kurt kuzuyu parçalayıp yemek lâzım gelirken rahmet-i ilâhiyye geldiği vakit, birbirleriyle muhabbet ve ülfet şarabının mahremi ve arkadaşı olmuştur. Ümitsiz kimselerin damarları ve sinirleri gam ve elem ile münkabız bir hâlde iken o rahmet-i ilâhiyye onların damarını ve sinirini hoş ve latîf bir hâle getirmiştir ve kalblerine inbisât ilkā eylemiştir.

2287. Ansızın korku gitti, "O gaib olmuş dürr-i yetîm bulundu!" diye ses geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2287. Ansızın korku gitti, "O kaybolmuş eşsiz inci bulundu!" diye ses geldi.

"Dürr-i yetîm", benzeri bulunmayan kıymetli inci tanesi demektir. Yani, Nasûh kendinden geçtiği bir sırada hamam halkı arasında "Kaybolan inci bulundu!" diye bağrışma meydana geldi. İkinci mısra bazı nüshalarda شد پدید آن گم شده در یتیم şeklindedir. "O kaybolmuş eşsiz inci ortaya çıktı!" demek olur.

"Dürr-i yetîm", nazîri bulunmayan kıymetli inci tânesi demektir. Ya'ni, Nasûh kendinden geçtiği bir sırada hamam halkı arasında "Gāib olan inci bulundu!" diye bağrışma vâki' oldu. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda شد پدید آن گم شده در یتیم suretindedir. "O gāib olmuş dürr-i yetîm zâhir oldu!" demek olur.

## Gevherin bulunması ve şâhzâdenin hâdime ve câriyelerinin Nasûh'tan helâllik dilemesi

2288. Canın helâkine sebeb olmuş olan korkudan sonra, müjdeler geldi, dediler ki: "İşte gaib olmuş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Canın helâkine sebep olmuş olan korkudan sonra, müjdeler geldi, dediler ki: "İşte kaybolmuş olan!"

2289. "Bulundu, feraha karıştık, müjdelik ver ki gevheri bulduk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. "Bulundu, feraha karıştık, müjdelik ver ki cevheri bulduk!"

"Bâften", dokumak anlamına gelir; "der" (در) ise vezni tamamlamak için fazladır. "Ferah", bir kumaşa; "gamlılar" da ipliğe benzetilmiştir. Yani, "Kaybolan inci bulundu, ferah kumaşı dokunurken biz de beraber dokunduk ve ferah kumaşına karıştık!" demek olur. Bazı nüshalarda bu birinci mısra şöyledir: حزن شد و اندر فرج در یافتیم Yani "Hüzün gitti ve sevince ulaştık" demek olur.

"Bâften", dokumak ma'nâsına; "der" (در), tekmîl-i vezn için zâiddir. "Ferah", bir kumaşa ve "gamlılar" dahi, ipliğe teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Gāib olan inci bulundu, ferah kumaşı dokunurken biz de beraber dokunduk ve ferah kumaşına karıştık!" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu birinci mısra' şöyledir: حزن شد و اندر فرج در یافتیم Ya'ni "Hüzün gitti ve sürûra vâsıl olduk" demek olur.

2290. "Hüzün zail oldu!" diye feryâddan ve na'radan ve el çırpmadan hamam dolmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. "Hüzün yok oldu!" diye feryattan ve bağırmaktan ve el çırpmaktan hamam dolmuş idi.

2291. O gitmiş olan Nasûh tekrar kendine geldi. Onun gözü önde yüz günün parlaklığını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. O gitmiş olan Nasûh tekrar kendine geldi. Onun gözü önde yüz günün parlaklığını gördü.

"Dürr-i yetîm" (eşsiz inci), benzeri bulunmayan kıymetli inci tanesi demektir. Yani, Nasûh kendinden geçtiği bir sırada hamam halkı arasında "Kaybolan inci bulundu!" diye bağrışma meydana geldi. İkinci mısra bazı nüshalarda شد پدید آن گم شده در یتیم şeklindedir. "O kaybolmuş eşsiz inci ortaya çıktı!" demek olur.

"Dürr-i yetîm", nazîri bulunmayan kıymetli inci tânesi demektir. Ya'ni, Nasûh kendinden geçtiği bir sırada hamam halkı arasında "Gāib olan inci bulundu!" diye bağrışma vâki' oldu. İkinci mısra' ba'zı nüshalarda شد پدید آن گم شده در یتیم suretindedir. "O gāib olmuş dürr-i yetîm zâhir oldu!" demek olur.

## Gevherin bulunması ve şâhzâdenin hâdime ve câriyelerinin Nasûh'tan helâllik dilemesi

2288. Canın helâkine sebeb olmuş olan korkudan sonra, müjdeler geldi, dediler ki: "İşte gaib olmuş olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2288. Canın helâkine sebep olmuş olan korkudan sonra, müjdeler geldi, dediler ki: "İşte kaybolmuş olan!"

2289. "Bulundu, feraha karıştık, müjdelik ver ki gevheri bulduk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2289. "Bulundu, feraha karıştık, müjdelik ver ki cevheri bulduk!"

"Bâften", dokumak anlamına gelir; "der" (vezin gereği fazladır). "Ferah", bir kumaşa benzetilmiştir ve "gamlılar" da ipliğe benzetilmiştir. Yani, "Kaybolan inci bulundu, ferah kumaşı dokunurken biz de beraber dokunduk ve ferah kumaşına karıştık!" demek olur. Bazı nüshalarda bu birinci mısra şöyledir: حزن شد و اندر فرج در یافتیم Yani "Hüzün gitti ve sevince ulaştık" demek olur.

"Bâften", dokumak ma'nâsına; der (tekil-i vezn için zâiddir. "Ferah", bir kumaşa ve "gamlılar" dahi, ipliğe teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Gāib olan inci bulundu, ferah kumaşı dokunurken biz de beraber dokunduk ve ferah kumaşına karıştık!" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu birinci mısra' şöyledir: حزن شد و اندر فرج در یافتیم Ya'ni "Hüzün gitti ve sürûra vâsıl olduk" demek olur.

2290. "Hüzün zail oldu!" diye feryâddan ve na'radan ve el çırpmadan hamam dolmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2290. "Hüzün yok oldu!" diye feryattan ve bağırmaktan ve el çırpmaktan hamam dolmuş idi.

2291. O gitmiş olan Nasuh tekrar kendine geldi. Onun gözü önde yüz günün parlaklığını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2291. O gitmiş olan Nasuh tekrar kendine geldi. Onun gözü önde yüz günün parlaklığını gördü.

Yani, baygın ve kendinden geçmiş olan Nasuh, hamamda kadınların yaygaraları üzerine tekrar kendine geldi, onun gözünün önündeki korku karanlığı gitti, hayat gündüzünün aydınlığı parladı.

Ya'ni, baygın ve kendinden geçmiş olan Nasûh hamamda kadınların yaygaraları üzerine tekrar kendine geldi, onun gözünün önündeki korku karanlığı gitti, hayat gündüzünün aydınlığı parladı.

2292. Her bir kimse ondan helâllik istedi. Onun eline birçok bûseler verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. Her bir kimse ondan helâllik istedi. Onun eline birçok bûseler verdiler.

Yani, Nasûh hakkında kötü zan besleyen her bir kimse ondan helâllik diledi ve birçok defa gönlünü almak için ellerini öptüler ve dediler ki:

Ya'ni, Nasûh hakkında sû'-i zan eden her bir kimse ondan helâllik diledi ve birçok def'alar gönlünü almak için ellerini öptüler ve dediler ki:

2293. "Sû'-i zan ettik, bize helâl et, kıyl ü kal içinde senin etini yedik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. "Kötü zan besledik, bize helâl et, dedikodu içinde senin etini yedik!"

Bu şerefli beyitte Hucurât sûresindeki kerîm âyete işaret buyrulur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ (Hucurât, 49/12). Yani “Ey müminler, zannın çoğundan sakının, çünkü zannın bazısı günahtır ve tecessüs etmeyin ve birbirinizin gıyabında kötü şeyler söylemeyin! Ölmüş kardeşinizin iğrendiğiniz etinden yemeyi biriniz sever mi? Ve Yüce Allah'tan korkun!”

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hucurât'taki âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ (Hucurât, 49/12). Ya'ni “Ey mü'minler, zannın çoğundan sakının, zîrâ zannın ba'zısı günahtır ve tecessüs etmeyin ve birbirinizin gıyâbında kötü şeyler söylemeyin! Ölmüş kardeşinizin iğrendiğiniz etinden yemeyi biriniz sever mi? Ve Allah Teâlâ'dan korkun!”

2294. Zîrâ ki cümlenin zannı onun üzerine ziyâde idi. Zîrâ ki yakınlıkta cümleden ileri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Çünkü herkesin zannı onun üzerine daha fazlaydı. Çünkü yakınlıkta herkesten öndeydi.

Hamam halkının Nasûh hakkındaki kötü zanlarının fazlalığının sebebi, padişahın kızına Nasûh'un herkesten daha yakın olmasıydı.

Hamam halkının Nasûh hakkındaki sû'-i zanlarının ziyâdeliğinin sebebi pâdişâhın kızına Nasûh'un herkesten daha yakın olması idi.

2295. Nasûh onun husûsî ve mahrem dellâki idi. Belki rûhu bir olmuş iki cisim gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Nasûh onun özel ve mahrem dellâlı idi. Aksine, ruhu bir olmuş iki beden gibi idi.

2296. "Eğer gevheri götürmüş ise ancak o götürmüştür; hâtûna ondan daha mülâzım kimse yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. "Eğer cevheri götürmüş ise ancak o götürmüştür; kadına ondan daha yakın kimse yoktur."

"Hatun", yüksek aileye mensup kadın demektir. Türkçede "kadın" kelimesi bundan bozulmuştur. Yani, "padişahın kızını ovalayan ve yıkayan ancak Nasuh'tur, onun hizmetine ondan daha devamlı ve yakın kimse yoktur." Yani, baygın ve kendinden geçmiş olan Nasuh hamamda kadınların yaygaraları üzerine tekrar kendine geldi, onun gözünün önündeki korku karanlığı gitti, hayat gündüzünün aydınlığı parladı.

“Hâtûn”, yüksek âileye mensûb kadın demektir. Türkçe'de “kadın” kelimesi bundan muharreftir. Ya'ni, “pâdişâhın kızını ovan ve yıkayan ancak Nasûh'tur, onun hizmetine ondan daha devâmlı ve yakın kimse yoktur.” Ya'ni, baygın ve kendinden geçmiş olan Nasûh hamamda kadınların yaygaraları üzerine tekrar kendine geldi, onun gözünün önündeki korku karanlığı gitti, hayat gündüzünün aydınlığı parladı.

2292. Her bir kimse ondan helâllik istedi. Onun eline birçok bûseler verdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2292. Her bir kimse ondan helâllik istedi. Onun eline birçok bûseler verdiler.

Yani, Nasûh hakkında kötü zan besleyen her bir kimse ondan helâllik diledi ve birçok defa gönlünü almak için ellerini öptüler ve dediler ki:

Ya'ni, Nasûh hakkında sû'-i zan eden her bir kimse ondan helâllik diledi ve birçok def'alar gönlünü almak için ellerini öptüler ve dediler ki:

2293. "Sû'-i zan ettik, bize helâl et, kuyl ü kal içinde senin etini yedik!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2293. "Kötü zan besledik, bize hakkını helâl et, dedikodu içinde senin etini yedik!"

Bu şerefli beyitte Hucurât Sûresi'ndeki şu yüce ayete işaret buyrulur: يَا أيها الَّذِينَ آمَنُوا اجتنبوا كثيراً من الظن إن بعض الظن إثم وَلَا تَجَسَّسُوا ولا يغتب بعضكم بعضا أيحب أحدكم أن يأكل لَحْمَ أخيه ميتا فكرهتموه واتقوا الله (Hucurat, 49/12). Yani “Ey müminler, zannın çoğundan sakının, çünkü zannın bazısı günahtır ve tecessüs etmeyin (gizlice araştırma yapmayın) ve birbirinizin gıyabında kötü şeyler söylemeyin! Ölmüş kardeşinizin iğrendiğiniz etinden yemeyi biriniz sever mi? Ve Yüce Allah'tan korkun!”

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hucurât'taki âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: يَا أيها الَّذِينَ آمَنُوا اجتنبوا كثيراً من الظن إن بعض الظن إثم وَلَا تَجَسَّسُوا ولا يغتب بعضكم بعضا أيحب أحدكم أن يأكل لَحْمَ أخيه ميتا فكرهتموه واتقوا الله (Hucurat, 49/12). Ya'ni “Ey mü'minler, zannın çoğundan sakının, zîrâ zannın ba'zısı günahtır ve tecessüs etmeyin ve birbirinizin gıyâbında kötü şeyler söylemeyin! Ölmüş kardeşinizin iğrendiğiniz etinden yemeyi biriniz sever mi? Ve Allah Teâlâ'dan korkun!”

2294. Zîrâ ki cümlenin zannı onun üzerine ziyade idi. Zîrâ ki yakınlıkta cümleden ileri idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2294. Çünkü herkesin zannı onun üzerine daha fazlaydı. Çünkü yakınlıkta herkesten öndeydi.

Hamam halkının Nasûh hakkındaki kötü zanlarının fazlalığının sebebi, padişahın kızına Nasûh'un herkesten daha yakın olmasıydı.

Hamam halkının Nasûh hakkındaki sû'-i zanlarının ziyâdeliğinin sebebi pâdişâhın kızına Nasûh'un herkesten daha yakın olması idi.

2295. Nasuh onun husûsî ve mahrem dellâki idi. Belki ruhu bir olmuş iki cisim gibi idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2295. Nasuh onun özel ve mahrem tellalı idi. Aksine ruhu bir olmuş iki beden gibi idi.

2296. "Eğer gevheri götürmüş ise ancak o götürmüştür; hâtûna ondan daha mülazim kimse yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2296. "Eğer cevheri götürmüş ise ancak o götürmüştür; hanıma ondan daha bağlı kimse yoktur."

"Hatun", yüksek aileye mensup kadın demektir. Türkçede "kadın" kelimesi bundan bozulmuştur. Yani, "padişahın kızını ovalayan ve yıkayan ancak Nasuh'tur, onun hizmetine ondan daha devamlı ve yakın kimse yoktur."

"Hâtûn", yüksek aileye mensûb kadın demektir. Türkçe'de "kadın" kelimesi bundan muharreftir. Ya'ni, “pâdişâhın kızını ovan ve yıkayan ancak Nasûh'tur, onun hizmetine ondan daha devamlı ve yakın kimse yoktur."

2297. Kargaşalıkta evvelâ onu aramak istedi. Hürmet için onu tuttu, te'hîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Kargaşalıkta önce onu aramak istedi. Hürmet için onu tuttu, erteledi.

"Neberd", savaş anlamındadır. Burada hamam halkının kargaşalığı ve mücadeleleri demektir. Yani, şahın kızının aramasını yapmakla görevli hizmetçisi, önce inciyi aramaya Nasûh'tan başlamak istedi. Fakat sultanın özel dellâkı olduğu için hürmet amacıyla arama işini tuttu, erteledi.

"Neberd", cenk ma'nâsınadır. Burada hamam halkının kargaşalığı ve mücâdeleleri demektir. Ya'ni, şâhın kızının aramağa me'mûr olan hizmetçisi evvelâ inciyi aramağa Nasûh'tan başlamak istedi. Fakat sultânın husûsî dellâkı olduğu için hürmet maksadıyla aramak keyfiyetini tuttu, te'hîr etti.

2298. "Tâ ola ki onu bir yere ata, bu mühlet içinde kendini kurtara!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. "Ta ki onu bir yere atsın, bu süre içinde kendini kurtarsın!"

Hizmetçinin aramayı geciktirmesi de "şayet inciyi almış ise, şiddetle arandığını görüp aksine bir yere bırakır, bu süre içinde de kendisini kurtarır!" düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Hâdimin aramayı te'hîr etmesi dahi "şâyet inciyi almış ise, şiddetle arandığını görüp belki bir yere bırakır, bu müddet içinde dahi kendisini kurtarır!" fikrinden nâşî idi.

2299. Ondan bu helâllikleri dilediler ve özür için kıyâm ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Ondan bu helâllikleri dilediler ve özür dilemek için ayağa kalktılar.

2300. Dedi: "Adil olan Hudâ'nın fazlı oldu ve yoksa o şeyden ki bana söylenmiş oldu, daha fenâyım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Dedi: "Adil olan Allah'ın lütfu oldu ve yoksa o şeyden ki bana söylenmiş oldu, daha fenayım!"

Nasûh, onların helallik dilemelerine cevaben dedi: "Adaletli olan Yüce Allah hazretlerinin benim hakkımda lütfu ve yardımı ortaya çıktı; ve yoksa benim aleyhimde söylenmiş ve bana isnat edilmiş olan fenalıkların bende daha fenası vardır ve ben onların söyledikleri fenalıktan daha fena ve berbatım!"

Nasûh onların helallik dilemelerine cevâben dedi: "Adâlet edici olan Hak Teâlâ hazretlerinin benim hakkımda fazl ve inâyeti zuhûra geldi; ve yoksa benim aleyhimde söylenmiş ve bana isnâd edilmiş olan fenâlıkların bende daha fenâsı vardır ve ben onların söyledikleri fenâdan daha fenâ ve berbâdım!"

2301. "Benden ne helâllik dilemek lâzım gelir ki, ben ehl-i zamânın en kabâhatlisiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. "Benden helâllik dilemek ne gerektir ki, ben zamanın insanları içinde en kabahatli olanıyım!"

2302. "O şeyi ki kötüden bana söylediler, yüzden biridir. Eğer onun şekki var ise de benim üzerime açıktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. "O şeyi ki kötüden bana söylediler, yüzden biridir. Eğer onun şekki var ise de benim üzerime açıktır!"

Benim hakkımda söyledikleri kötülük, bende olan kötülüklerin yüzde biridir. Eğer benim kötülüğümü söyleyen kimsenin o kötülüğünde şayet bir şüphesi

"Benim hakkımda söyledikleri fenâlık, bende olan fenâlıkların yüzde biridir. Eğer benim fenâlığımı söyleyen kimsenin o fenâlığında şâyet bir şübhesi

2297. Kargaşalıkta evvelâ onu aramak istedi. Hürmet için onu tuttu, te'hîr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2297. Kargaşalıkta önce onu aramak istedi. Hürmet için onu tuttu, erteledi.

"Neberd", savaş anlamındadır. Burada hamam halkının kargaşalığı ve mücadeleleri demektir. Yani, şahın kızının aramasını yapmakla görevli hizmetçisi, önce inciyi aramaya Nasûh'tan başlamak istedi. Fakat sultanın özel dellâkı olduğu için hürmet maksadıyla arama işini tuttu, erteledi.

"Neberd", cenk ma'nâsınadır. Burada hamam halkının kargaşalığı ve mücâdeleleri demektir. Ya'ni, şâhın kızının aramağa me'mûr olan hizmetçisi evvelâ inciyi aramağa Nasûh'tan başlamak istedi. Fakat sultânın husûsî dellâki olduğu için hürmet maksadıyla aramak keyfiyetini tuttu, te'hîr etti.

2298. "Tâ ola ki onu bir yere ata, bu mühlet içinde kendini kurtara!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2298. "Ta ki onu bir yere atsın, bu süre içinde kendini kurtarsın!"

Hizmetçinin aramayı geciktirmesi de "şayet inciyi almış ise, şiddetle arandığını görüp aksine bir yere bırakır, bu süre içinde de kendisini kurtarır!" düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Hâdimin aramayı te'hîr etmesi dahi "şâyet inciyi almış ise, şiddetle arandığını görüp belki bir yere bırakır, bu müddet içinde dahi kendisini kurtarır!" fikrinden nâşî idi.

2299. Ondan bu helâllikleri dilediler ve özr için kıyâm ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2299. Ondan bu helallikleri istediler ve özür dilemek için ayağa kalktılar.

2300. Dedi: "Adil olan Hudâ'nın fazlı oldu ve yoksa o şeyden ki bana söylenmiş oldu, daha fenâyım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2300. Dedi: "Adil olan Allah'ın lütfu oldu ve yoksa o şeyden ki bana söylenmiş oldu, daha fenayım!"

Nasûh, onların helallik dilemelerine cevaben dedi: "Adaletli olan Yüce Allah hazretlerinin benim hakkımda lütfu ve yardımı ortaya çıktı; ve yoksa benim aleyhimde söylenmiş ve bana isnat edilmiş olan fenalıkların bende daha fenası vardır ve ben onların söyledikleri fenalıktan daha fena ve berbatım!"

Nasûh onların helallik dilemelerine cevâben dedi: "Adâlet edici olan Hak Teâlâ hazretlerinin benim hakkımda fazl ve inâyeti zuhûra geldi; ve yoksa benim aleyhimde söylenmiş ve bana isnâd edilmiş olan fenâlıkların bende daha fenâsı vardır ve ben onların söyledikleri fenâdan daha fenâ ve berbâdım!"

2301. "Benden ne helâllik dilemek lazım gelir ki, ben ehl-i zamanın en kabahatlisiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2301. "Benden ne helâllik dilemek gerekir ki, ben zamanın insanları içinde en kabahatli olanıyım!"

2302. “O şeyi ki kötüden bana söylediler, yüzden biridir. Eğer onun şekki var ise de benim üzerime açıktır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2302. "O şeyi ki kötüden bana söylediler, yüzden biridir. Eğer onun şüphesi var ise de benim üzerime açıktır!"

Benim hakkımda söyledikleri kötülük, bende olan kötülüklerin yüzde biridir. Eğer benim kötülüğümü söyleyen kimsenin o kötülüğünde şayet bir şüphesi varsa, o kötülük benim üzerime açıktır ve ben onu herkesten daha iyi bilirim. Çünkü herkes kendi nefsine basiret (içgörü) üzeredir.

"Benim hakkımda söyledikleri fenâlık, bende olan fenâlıkların yüzde biridir. Eğer benim fenâlığımı söyleyen kimsenin o fenâlığında şâyet bir şübhesi varsa o fenâlık benim üzerime açıktır ve ben onu herkesten daha iyi bilirim. Zîrâ herkes kendi nefsine basîret üzeredir.

2303. Bir kimse benden ne bilir? Ancak binlerce cürümden biraz ve kötü fiillilikten birini!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. Bir kimse benden ne bilir? Ancak binlerce cürümden birazını ve kötü fiillilikten birini!

"Bir kimse ne bilir?" bir sorudur ve sonrası cevaptır. "Fi'lî" kelimesindeki "yâ" masdariyettir (eylemden isim yapan ek). Yani, "Bir kimse benim hallerimden ne bilir? Ancak binlerce kabahatten birazını ve binlerce kötü fiillilikten birini bilir!" demek olur.

"کس چه می داند sualdir ve mâba'di cevabdır. "Fi'lî" (فعلی) 'de "yâ" masdariyyetdir. Ya'ni, "Bir kimse benim ahvâlimden ne bilir? Ancak binlerce kabâhatten birazını ve binlerce kötü fiillilikten birini bilir!" demek olur.

2304. Benim cürümlerimi ve fiilimin çirkinliğini ben bilirim ve benim Settâr'ım bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Benim cürümlerimi ve fiilimin çirkinliğini ben bilirim ve benim Settâr'ım bilir!

Benim halkın nazarından gizli olan suçlarımı ve yaptığım fiillerin çirkinliğini bir ben bilirim ve bir de benim rezâletlerimi örten Yüce Allah bilir.

"Benim halkın nazarından gizli olan suçlarımı ve yaptığım fiillerin çirkinliğini bir ben bilirim ve bir de benim rezâletlerimi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir."

2305. Evvelen bir İblis benim üstadım idi. Ondan sonra İblis önümde hava oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. Evvelâ bir İblis benim üstadım idi. Ondan sonra İblis önümde hava oldu.

Evvelâ bilinen bir İblis sapkınlıkta benim üstadım ve öğretmenim olmuş idi. Sonra ben o kadar azdım ve sapkınlık işinden o derece ileriye gittim ki İblis benim önümde hava ve hiç oldu. Ben İblis'i fersah fersah ileri geçtim!

"Evvelâ ma'lûm olan bir İblis dalâlette benim üstâdım ve muallimim olmuş idi. Sonra ben o kadar azdım ve emr-i dalâletten o derece ileriye gittim ki İblis benim önümde hava ve hiç oldu. Ben İblîs'i fersah fersah ileri geçtim!"

2306. O cümleyi Hak gördü, görülmemiş yaptı. Hatta beni rezâlet içinde sarı yüzlü etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. O cümleyi Hak gördü, görülmemiş yaptı. Hatta beni rezâlet içinde sarı yüzlü etmedi.

Benim yaptığım suçların hepsini Yüce Allah gördü ve görülmemiş hükmünde tuttu. Hatta beni halk arasında o rezâletler içinde utandırmadı.

"Benim yaptığım suçların hepsini Hak Teâlâ gördü ve görülmemiş hükmünde tuttu. Hatta beni halk arasında o rezâletler içinde utandırmadı."

2307. Tekrar rahmet benim kürkümü dikicilik etti. Can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. Rahmet, kürkümü tekrar dikti. Can gibi tatlı olan tövbeyi bana nasip etti.

Varsa o fenalık benim üzerime açıktır ve ben onu herkesten daha iyi bilirim. Çünkü herkes kendi nefsine basiret (kendi kusurlarını görme yeteneği) üzeredir.

varsa o fenâlık benim üzerime açıktır ve ben onu herkesten daha iyi bilirim. Zîrâ herkes kendi nefsine basîret üzeredir."

2303. Bir kimse benden ne bilir? Ancak binlerce cürümden biraz ve kötü fiillilikten birini!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2303. Bir kimse benden ne bilir? Ancak binlerce cürümden biraz ve kötü fiillilikten birini!

Bu bir sorudur ve devamı cevaptır. "Fi'lî" kelimesindeki "yâ" masdariyettir (eylemlilik bildirir). Yani, "Bir kimse benim hallerimden ne bilir? Ancak binlerce kabahatten birazını ve binlerce kötü fiillilikten birini bilir!" demek olur.

suâldir ve mâba'di cevabdır. "Fi'lî" (فعلی) 'de "yâ" masdariyetdir. Ya'ni, "Bir kimse benim ahvâlimden ne bilir? Ancak binlerce kabâhatten birazını ve binlerce kötü fiillilikten birini bilir!" demek olur.

2304. Benim cürümlerimi ve fiilimin çirkinliğini ben bilirim ve benim Settâr'ım bilir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2304. Benim cürümlerimi ve fiilimin çirkinliğini ben bilirim ve benim Settâr'ım bilir!

Benim halkın nazarından gizli olan suçlarımı ve yaptığım fiillerin çirkinliğini bir ben bilirim ve bir de benim rezâletlerimi örten Yüce Allah bilir.

"Benim halkın nazarından gizli olan suçlarımı ve yaptığım fiillerin çirkinliğini bir ben bilirim ve bir de benim rezâletlerimi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir."

2305. Evvelen bir İblis benim üstadım idi. Ondan sonra İblis önümde hava oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2305. Evvelâ bir İblis benim üstadım idi. Ondan sonra İblis önümde hava oldu.

Evvelâ bilinen bir İblis sapkınlıkta benim üstadım ve öğretmenim olmuş idi. Sonra ben o kadar azdım ve sapkınlık işinden o derece ileriye gittim ki İblis benim önümde hava ve hiç oldu. Ben İblis'i fersah fersah ileri geçtim!

"Evvelâ ma'lûm olan bir İblis dalâlette benim üstâdım ve muallimim olmuş idi. Sonra ben o kadar azdım ve emr-i dalâletten o derece ileriye gittim ki İblis benim önümde hava ve hiç oldu. Ben İblîs'i fersah fersah ileri geçtim!"

2306. O cümleyi Hak gördü, görülmemiş yaptı. Hatta beni rezâlet içinde sarı yüzlü etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2306. O cümleyi Hak gördü, görülmemiş yaptı. Hatta beni rezâlet içinde sarı yüzlü etmedi.

Benim yaptığım suçların hepsini Yüce Allah gördü ve görülmemiş hükmünde tuttu. Hatta beni halk arasında o rezâletler içinde utandırmadı.

"Benim yaptığım suçların hepsini Hak Teâlâ gördü ve görülmemiş hükmünde tuttu. Hatta beni halk arasında o rezâletler içinde utandırmadı."

2307. Tekrar rahmet benim kürkümü dikicilik etti. Can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2307. Tekrar rahmet benim kürkümü dikicilik etti. Can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti.

"Kürk"ten kasıt, ruhu örten bedendir. Çünkü beden günahlarla meşgul olduğu zaman, ona türlü türlü belalar ve elemler isabet eder. Örneğin içkiye düşkün olan kimselerin bedeni hasta olur. Kısaca, ilahi emre karşı gelme hâlinde beden kürkü maddi ve manevi belalar içinde yırtılır. "Kürk dikicilik"ten kasıt, ilahi emre karşı gelmekten vazgeçmekten kinayedir. Yani, "İlahi rahmet benim canımın kürkü olan bedenimi ve dış görünüşümü ıslah etti; can gibi tatlı olan tövbeyi bana nasip etti."

“Kürk”ten murâd, rûhu örten cisimdir. Zîrâ cisim ma’siyetler ile meşgul olduğu vakit, ona türlü türlü belâlar ve elemler isâbet eder. Meselâ içkiye mübtelâ olan kimselerin cismi alîl olur. Velhâsıl emr-i ilâhîye muhâlefet hâlinde cisim kürkü maddî ve ma’nevî belâlar içinde yırtılır. “Kürk dikicilik”ten murâd emr-i ilâhîye muhâlefetten vazgeçmekten kinâyedir. Ya’ni, “Rahmet-i ilâhiyye benim canımın kürkü olan cismimi ve zâhirimi ıslâh etti; can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti.”

2308. “Her ne yaptım ise cümlesini yapılmamış tuttu. Yapılmamış tâatı getirilmiş tuttu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. "Her ne yaptıysam hepsini yapılmamış saydı. Yapılmamış ibadeti yapılmış saydı."

"Kerîm olan Allah'ım, her ne kötülük yaptıysam, bunları benim tarafımdan yapılmamış kabul etti; ve yapmamış olduğum ibadetleri ve iyilikleri benim adıma yapılmış olarak kaydetti." Yani, "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür" (Furkan, 25/70) ayet-i kerimesi gereğince kötülüklerimi iyiliklere dönüştürdü.

“Kerîm olan Allah’ım her ne fenâlık yaptım ise bunları tarafımdan yapılmamış addetti; ve yapmamış olduğum tâatleri ve iyilikleri nâmıma yapılmış olarak kayıt buyurdu.” Ya’ni يَبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ya’ni “Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder” âyet-i kerîmesi mûcibince kötülüklerimi iyiliklere tebdîl buyurdu.

2309. “Beni servi ve sûsen gibi âzâd etti. Ya’ni baht ve devlet gibi dilşâd etti.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. “Beni servi ve sûsen gibi özgür kıldı. Yani baht ve devlet sahipleri gibi gönlümü şenlendirdi.”

Bilinmeli ki, servi ağacı kışın yemyeşildir ve soğuğun etkisinden uzaktır. "Sûsen" bir gülün ismidir. Bu da dört çeşittir; birisi beyaz olur, ona "sûsen-i âzâd" derler. Diğeri mavi olur, "sûsen-i ezrak" derler. Diğeri sarıdır, "sûsen-i hatâî" derler. Dördüncüsü sarı, beyaz ve mavi karışık olur, "sûsen-i âsumân-gûnî" derler (Burhan). Şerefli beyitte sûsen-i âzâda işaret buyrulur. Yani, "Yüce Allah beni günah soğuklarından servi ve sûsen gibi özgür kıldı ve baht ve devlet sahipleri gibi sevinçli etti."

Ma’lûmdur ki, servi ağacı kışın yemyeşil ve soğuğun te’sîrinden âzâddır. “Sûsen” bir gülün ismidir. Bu da dört nev’i’dir, birisi beyaz olur, ona “sûsen-i âzâd” derler. Diğeri mâvi olur, “sûsen-i ezrak” derler. Diğeri sandır, “sûsen-i hatâî” derler. Dördüncüsü sarı, beyaz ve mâvi karışık olur, “sûsen-i âsumân-gûnî” derler (Burhân). Beyt-i şerîfde sûsen-i âzâda işâret buyrulur. Ya’ni, “Hak Teâlâ beni ma’siyet bürûdetlerinden servi ve sûsen gibi âzâd etti ve baht ve devlet erbâbı gibi mesrûr etti.”

2310. “Benim adımı pâklerin nâmesinde yazdı. Cehennemlik idim, bana cenneti bağışladı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. “Benim adımı temizlerin defterine yazdı. Cehennemlik idim, bana cenneti bağışladı.”

“Benim adımı sâlih ve ibadet eden kullarının defterine yazdı. Ben kötü fiillerim ile cehennemde azaba müstahak olmuş iken, nimet mahalli olan cennetine layık kıldı.” "Kürk"ten maksat, ruhu örten bedendir. Çünkü beden günahlarla meşgul olduğu zaman, ona türlü türlü belalar ve elemler isabet eder. Örneğin içkiye düşkün olan kimselerin bedeni hasta olur. Sözün özü, ilahi emre muhalefet hâlinde beden kürkü maddî ve manevî belalar içinde yırtılır. "Kürk dikicilik"ten maksat, ilahi emre muhalefetten vazgeçmekten kinayedir. Yani, "İlahi rahmet benim canımın kürkü olan bedenimi ve dış görünüşümü ıslah etti; can gibi tatlı olan tövbeyi bana nasip etti."

“Benim adımı sâlih ve âbid kullarının defterine yazdı. Ben kötü fiillerim ile cehennemde azâba müstahak olmuş iken ni’met mahalli olan cennetine lâyık kıldı.” "Kürk"ten murâd, rûhu örten cisimdir. Zîrâ cisim ma'siyetler ile meşgül olduğu vakit, ona türlü türlü belâlar ve elemler isâbet eder. Meselâ içkiye mübtelâ olan kimselerin cismi alîl olur. Velhâsıl emr-i ilâhîye muhalefet hâlinde cisim kürkü maddî ve ma'nevî belâlar içinde yırtılır. "Kürk dikicilik"ten murâd emr-i ilâhîye muhalefetten vazgeçmekten kinâyedir. Ya'ni, "Rahmet-i ilâhiyye benim canımın kürkü olan cismimi ve zâhirimi ıslah etti; can gibi tatlı olan tövbeyi bana kısmet etti."

2308. "Her ne yaptım ise cümlesini yapılmamış tuttu. Yapılmamış taatı getirilmiş tuttu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2308. "Her ne yaptıysam, hepsini yapılmamış saydı. Yapılmamış ibadetleri yapılmış kabul etti."

Kerîm olan Allah'ım, her ne kötülük yaptıysam, bunları benim tarafımdan yapılmamış kabul etti; ve yapmamış olduğum ibadetleri ve iyilikleri benim adıma yapılmış olarak kaydetti. Yani, "Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkan, 25/70) ayet-i kerimesi gereğince kötülüklerimi iyiliklere çevirdi.

“Kerîm olan Allah'ım her ne fenâlık yaptım ise bunları tarafımdan yapılmamış addetti; ve yapmamış olduğum tâatleri ve iyilikleri nâmıma yapılmış olarak kayıt buyurdu. Ya'ni يُبدل الله سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَات (Furkan, 25/70) ya'ni "Allah Teâlâ onların kötülüklerini iyiliklere tebdîl eder" âyet-i kerîmesi mûcibince kötülüklerimi iyiliklere tebdîl buyurdu.

2309. "Beni servi ve sûsen gibi âzâd etti. Ya'ni baht ve devlet gibi dilşad etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2309. "Beni servi ve sûsen gibi özgür kıldı. Yani baht ve devlet sahipleri gibi gönlümü şenlendirdi."

Bilinmeli ki, servi ağacı kışın yemyeşildir ve soğuğun etkisinden uzaktır. "Sûsen" bir gülün ismidir. Bu da dört çeşittir; birisi beyaz olur, ona "sûsen-i âzâd" derler. Diğeri mavi olur, "sûsen-i ezrak" derler. Diğeri sarıdır, "sûsen-i hatâî" derler. Dördüncüsü sarı, beyaz ve mavi karışık olur, "sûsen-i âsumân-gûnî" derler (Burhan). Şerefli beyitte sûsen-i âzâda işaret buyrulur. Yani, "Yüce Allah beni günah soğukluklarından servi ve sûsen gibi özgür kıldı ve baht ve devlet sahipleri gibi sevinçli kıldı."

Ma'lûmdur ki, servi ağacı kışın yemyeşil ve soğuğun te'sîrinden âzâddır. "Sûsen" bir gülün ismidir. Bu da dört nevi'dir, birisi beyaz olur, ona "sûsen-i âzâd" derler. Diğeri mâvi olur, "sûsen-i ezrak" derler. Diğeri sarıdır, "sûsen-i hatâî" derler. Dördüncüsü sarı, beyaz ve mâvi karışık olur, "sûsen-i âsumân-gûnî" derler (Burhân). Beyt-i şerîfde sûsen-i âzâda işâret buyrulur. Ya'ni, "Hak Teâlâ beni ma'siyet bürûdetlerinden servi ve sûsen gibi âzâd etti ve baht ve devlet erbâbı gibi mesrûr etti."

2310. "Benim adımı pâklerin nâmesinde yazdı. Cehennemlik idim, bana cenneti bağışladı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2310. "Benim adımı pâklerin defterine yazdı. Cehennemlik idim, bana cenneti bağışladı."

"Benim adımı sâlih ve ibadet eden kullarının defterine yazdı. Ben kötü fiillerim ile cehennemde azaba müstahak olmuş iken, nimet mahalli olan cennetine layık kıldı."

"Benim adımı sâlih ve âbid kullarının defterine yazdı. Ben kötü fiillerim ile cehennemde azâba müstahak olmuş iken ni'met mahalli olan cennetine lâyık kıldı."

2311. “Âh ettim, benim âhım ip gibi oldu. İp benim kuyuma asılıcı oldu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. “Âh ettim, benim âhım ip gibi oldu. İp benim kuyuma asılıcı oldu.”

Yaptığım kötülüğe pişman olup âh ettim; bu âhım bir ip gibi oldu ve düştüğüm nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusuna asıldı ve kuyunun dibine uzandı.

“Yaptığım fenâlığa nedâmet edip âh ettim; bu âhım bir ip gibi oldu ve düştüğüm nefsâniyet ve cismâniyet kuyusuna asıldı ve kuyunun dibine uzandı.”

2312. “O ipi tuttum ve dışarıya çıktım; mesrûr ve cesîm ve semiz ve gül renkli oldum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. “O ipi tuttum ve dışarıya çıktım; sevinçli, iri, semiz ve gül renkli oldum.”

“O tövbe âhının ipini tuttum, o nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusundan dışarıya çıktım. O kuyunun içinde kederli, zayıf ve sararmış bir hâlde iken dışarıya çıktıktan sonra sevinçli, semiz ve gül renkli oldum.”

“O tövbe âhının ipini tuttum, o nefsâniyet ve cismâniyet kuyusundan dışarıya çıktım. O kuyunun içinde mağmûm ve zayıf ve sararmış bir hâlde iken dışarıya çıktıktan sonra mesrûr ve semiz ve gül renkli oldum.”

2313. “Bir kuyu dibinde zebûn idim, şimdi bütün âleme sığmıyorum!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. “Bir kuyu dibinde zayıf ve âciz idim, şimdi bütün âleme sığmıyorum!”

“Nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusunun dibinde zayıf ve âciz bir hâlde idim. Şimdi ise rûhâniyet (ruha ait olma) sahasına çıktım. Cismâniyet âleminin bütünlüğüne sığmaz bir hâle geldim!”

“Nefsâniyet ve cismâniyet kuyusunun dibinde zebûn ve âciz bir hâlde idim. Şimdi ise rûhâniyet sâhasına çıktım. Cismâniyet âleminin hey’et-i mecmuâsına sığmaz bir hâle geldim!”

2314. “Ey Hudâ, sana âferinler olsun, ansızın beni gamdan cüdâ ettin!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. “Ey Allah'ım, sana aferinler olsun, ansızın beni gamdan ayırdın!”

2315. “Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyâna getiremez!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. "Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyana getiremez!"

"Ey Rabbim, benim vücudumdaki her bir kıl ucu bir dil hâline gelse, hakkımda bolca ihsan ettiğin lütfa karşı senin şükürlerini harf ve ses ile bu suret âleminde ortaya koyamaz!"

“Yâ Rab, benim vücûdumdaki her bir kıl ucu bir dil hâline gelse hakkımda ibzâl buyurduğun lütfa karşı senin şükürlerini harf ve savt ile bu âlem-i sûrette izhâr edemez!”

2316. “Bu bahçe ve pınarlar içinde halka, “Ne olaydı kavmim bilseler idi!” diye na’ra vuruyorum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. "Bu bahçe ve pınarlar içinde halka, "Keşke kavmim bilselerdi!" diye haykırıyorum."

2311. Ah ettim, benim âhım ip gibi oldu. İp benim kuyuma asılıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2311. Ah ettim, benim âhım ip gibi oldu. İp benim kuyuma asılıcı oldu.

Yaptığım kötülüğe pişman olup ah ettim; bu ahım bir ip gibi oldu ve düştüğüm nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusuna asıldı ve kuyunun dibine uzandı.

Yaptığım fenâlığa nedâmet edip âh ettim; bu âhım bir ip gibi oldu ve düştüğüm nefsâniyet ve cismâniyet kuyusuna asıldı ve kuyunun dibine uzandı.

2312. O ipi tuttum ve dışarıya çıktım; mesrûr ve cesîm ve semiz ve gül renkli oldum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2312. O ipi tuttum ve dışarıya çıktım; sevinçli, iri, semiz ve gül renkli oldum.

O tövbe ahının ipini tuttum, o nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusundan dışarıya çıktım. O kuyunun içinde kederli, zayıf ve sararmış bir haldeyken, dışarıya çıktıktan sonra sevinçli, semiz ve gül renkli oldum.

O tövbe âhının ipini tuttum, o nefsâniyet ve cismâniyet kuyusundan dışarıya çıktım. O kuyunun içinde mağmûm ve zayıf ve sararmış bir hâlde iken dışarıya çıktıktan sonra mesrûr ve semiz ve gül renkli oldum.

2313. Bir kuyu dibinde zebûn idim, şimdi bütün âleme sığmıyorum!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2313. Bir kuyu dibinde zayıf ve güçsüzdüm, şimdi bütün âleme sığmıyorum!

Nefsâniyet (nefse ait olma) ve cismâniyet (bedene ait olma) kuyusunun dibinde zayıf ve âciz bir haldeydim. Şimdi ise rûhâniyet (ruha ait olma) sahasına çıktım. Cismâniyet âleminin bütünlüğüne sığmaz bir hale geldim!

Nefsâniyet ve cismâniyet kuyusunun dibinde zebûn ve âciz bir hâlde idim. Şimdi ise rûhâniyet sâhasına çıktım. Cismâniyet âleminin hey'et-i mecmûasına sığmaz bir hâle geldim!

2314. Ey Huda, sana aferinler olsun, ansızın beni gamdan cüdâ ettin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2314. Ey Allah'ım, sana aferinler olsun, ansızın beni gamdan ayırdın!

2315. Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyâna getiremez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2315. Eğer benim her kılımın ucu dil bulsa senin şükürlerini beyana getiremez!

Ey Rabbim, benim vücudumdaki her bir kıl ucu bir dil hâline gelse, hakkımda bolca ihsan ettiğin lütfa karşı senin şükürlerini harf ve ses ile bu suret âleminde ortaya koyamaz!

Yâ Rab, benim vücûdumdaki her bir kıl ucu bir dil hâline gelse hakkımda ibzâl buyurduğun lutfa karşı senin şükürlerini harf ve savt ile bu âlem-i sûrette ızhâr edemez!

2316. Bu bahçe ve pınarlar içinde halka, "Ne olaydı kavmim bilseler idi!" diye na'ra vuruyorum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2316. Bu bahçe ve pınarlar içinde halka, "Keşke kavmim bilselerdi!" diye haykırıyorum.

Şimdi ruhlar âleminin bu bahçe, pınar ve çeşmeleri içinde zevk ve safa ederek "Keşke kavmim nail olduğum bu nimeti ve zevki bilselerdi!" diye haykırıyorum. يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ Yasin Suresi'nin (36/26) âyetinde geçmekte olup daha önce bazı şerefli beyitlerde yer aldı.

Şimdi âlem-i rûhâniyyetin bu bahçe ve pınarları ve çeşmeleri içinde zevk ve safâ ederek "Ne olaydı kavmim nail olduğum bu ni'meti ve zevki bilseler idi!" diye na'ralar vuruyorum. يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ Yasin-i şerif (36/26) sûresinde vâki' olup evvelce ba'zı ebyât-ı şerîfede geçti.

## Tövbenin istihkâmından ve tövbenin kabûlünden sonra dellâklik için şehzâdenin Nasûh'u tekrar çağırması ve onun bahâne etmesi ve def' söylemesi

2317. Ondan sonra bir kimse geldi, dedi ki: "Merhamet cihetinden seni sultanımızın kızı çağırıyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. Ondan sonra bir kimse geldi, dedi ki: "Merhamet yönünden seni sultanımızın kızı çağırıyor."

Nasûh'un tövbesinden sonra ona bir kimse gelip dedi ki: "İnci kaybı meselesinden dolayı hamamda senin kalbini kırdılar. Sultanın kızı seni gönlünü almak için merhameten çağırıyor."

Nasûh'un tövbesinden sonra ona bir kimse gelip dedi ki: "İnci ziyâ'ı mes'elesinden dolayı hamamda senin kalbini kırdılar. Sultânın kızı seni tatyîb için merhameten çağırıyor."

2318. "Şahın kızı seni çağırıyor gel! Ey müttakî tâ ki onun başını yıkayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. "Şahın kızı seni çağırıyor gel! Ey takva sahibi kişi, tâ ki onun başını yıkayasın!"

"Parsa", iffetli, sâlih, dindar ve takva sahibi kişi anlamına gelir. Nasûh'un hamamda bayılması, kendisine hırsızlık isnat edilmesinden etkilenmesine bağlandığından, gelen kişinin "Parsa!" diye seslenmesi bu anlamdadır.

"Parsa", afif, sâlih, mütedeyyin ve müttakî kimse ma'nâsınadır. Nasûh'un hamamda bayılması kendisine sirkat istinâdından müteessir olmasına atfolunduğundan, gelen kimsenin "Parsâ!" diye hitabı bu ma'nâyadır.

2319. "Onun gönlü senden başka bir dellâk istemiyor ki ovsun, yahud kil ile yıkasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. "Onun gönlü senden başka bir tellak istemiyor ki ovsun yahut kil ile yıkasın!"

Şimdi ruhanî âlemin bu bahçe ve pınarları ve çeşmeleri içinde zevk ve safa ederek "Keşke kavmim nail olduğum bu nimeti ve zevki bilselerdi!" diye naralar atıyorum. يا ليْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ Yâsîn-i şerîf (36/26) sûresinde geçen ve evvelce bazı şerefli beyitlerde yer alan bir ifadedir.

"Şimdi âlem-i rûhâniyyetin bu bahçe ve pınarları ve çeşmeleri içinde zevk ve safâ ederek "Ne olaydı kavmim nâil olduğum bu ni'meti ve zevki bilseler idi!" diye na'ralar vuruyorum. يا ليْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ Yâsîn-i şerîf (36/26) sûresinde vâki' olup evvelce ba'zı ebyât-ı şerîfede geçti."

## Tövbenin istihkâmından ve tövbenin kabûlünden sonra dellâklik için şehzâdenin Nasûh'u tekrar çağırması ve onun bahâne etmesi ve def' söylemesi

2317. Ondan sonra bir kimse geldi, dedi ki: "Merhamet cihetinden seni sultânımızın kızı çağırıyor."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2317. Ondan sonra bir kimse geldi, dedi ki: "Merhamet yönünden seni sultanımızın kızı çağırıyor."

Nasûh'un tövbesinden sonra ona bir kimse gelip dedi ki: "İnci kaybı meselesinden dolayı hamamda senin kalbini kırdılar. Sultanın kızı seni gönlünü almak için merhamet ederek çağırıyor."

Nasûh'un tövbesinden sonra ona bir kimse gelip dedi ki: "İnci ziyâ'ı mes'elesinden dolayı hamamda senin kalbini kırdılar. Sultânın kızı seni tatyîb için merhameten çağırıyor."

2318. "Şahın kızı seni çağırıyor gel! Ey müttakî tâ ki onun başını yıkayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2318. "Şahın kızı seni çağırıyor gel! Ey takva sahibi kişi, onun başını yıkayasın diye!"

"Parsâ", iffetli, sâlih, dindar ve takva sahibi kişi anlamına gelir. Nasûh'un hamamda bayılması, kendisine hırsızlık isnat edilmesinden etkilenmesine bağlandığından, gelen kişinin "Parsâ!" diye seslenmesi bu anlamdadır.

"Parsâ", afif, sâlih, mütedeyyin ve müttakî kimse ma'nâsınadır. Nasûh'un hamamda bayılması kendisine sirkat istinâdından müteessir olmasına atfolunduğundan, gelen kimsenin "Parsâ!" diye hitabı bu ma'nâyadır.

2319. "Onun gönlü senden başka bir dellâk istemiyor ki ovsun, yâhud kil ile yıkasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2319. "Onun gönlü senden başka bir tellak istemiyor ki ovsun, yahut kil ile yıkasın!"

2320. Dedi: "Git, git elim işsiz oldu ve senin bu Nasûh'un şimdi hasta oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. Dedi: "Git, git elim işsiz oldu ve senin bu Nasûh'un şimdi hasta oldu!"

Nasûh, davete karşılık olarak dedi: "Haydi git, elim iş yapmaktan âciz kaldı ve senin bu Nasûh'un şimdi maddî âlemde hasta oldu!"

Nasûh da'vete cevâben dedi: "Haydi git, elim iş görmekten âciz kaldı ve senin bu Nasûh'un şimdi cismâniyet âleminde hasta oldu!"

2321. Git, acele ve harâretle başka birini ara ki, vallâhi benim elim işten gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. Git, acele ve hararetle başka birini ara ki, vallahi benim elim işten gitti!

2322. Kendi kalbi ile dedi ki: "Cürm hadden gitti, benim kalbimden o korku ve gam ne vakit gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. Kendi kalbi ile dedi ki: "Suç haddini aştı, benim kalbimden o korku ve gam ne zaman gider?"

"Gürm", şiddetli gam ve keder ve gönül tutukluğu demektir. Yani, Nasûh kendi kendine içinden dedi ki: "Benim hamamda yaptığım kabahat haddini aştı, benim kalbimde yerleşen o korku ve şiddetli gam ve keder hiç gider mi?"

"Gürm", şiddetli gam ve keder ve gönül tutukluğu demektir. Ya'ni, Nasûh kendi kendine içinden dedi ki: "Benim hamamda yaptığım kabâhat had-den aştı, benim kalbimde yerleşen o korku ve şiddetli gam ve keder hiç gider mi?"

2323. Ben bir yol öldüm ve tekrar geldim. Ben ölümün ve ademin acılığını tattım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. Ben bir yol öldüm ve tekrar geldim. Ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım!

"Yek-reh", bir yol demek ise de "bir kere"den kinayedir. Anadolu halkı arasında bir kere anlamında olarak "bir yol" kullanılır. Yani, "Ben hamamda halkın yoklandığı sırada şiddetli korkudan bir kere öldüm ve tekrar hayata geldim. Bu sebeple ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım. Hiç bir daha o acı duruma düşmek ister miyim?"

"Yek-reh", bir yol demek ise de "bir kerre"den kinâyedir. Anadolu ahâlîsi arasında bir kerre ma'nâsında olarak "bir yol" müsta'meldir. Ya'ni, "Ben hamamda halkın yoklandığı esnâda şiddetli korkudan bir kerre öldüm ve tekrar hayâta geldim. Binâenaleyh ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım. Hiç bir daha o elîm vaziyete düşmek ister miyim?"

2324. Hakîkaten Hudâ'ya bir tövbe ettim. Cân tenden ayrılıncaya kadar bozmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. Gerçekten Allah'a bir tövbe ettim. Can bedenden ayrılıncaya kadar bozmam!

2325. O mihnetten sonra kimin ayağı tehlike tarafına gider? Meğer ki eşek ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. O sıkıntıdan sonra kimin ayağı tehlike tarafına gider? Ancak eşek olanın gider!

2320. Dedi: "Git, git elim işsiz oldu ve senin bu Nasuh'un şimdi hasta oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2320. Dedi: "Git, git elim işsiz oldu ve senin bu Nasuh'un şimdi hasta oldu!"

Nasuh davete cevap olarak dedi: "Haydi git, elim iş görmekten aciz kaldı ve senin bu Nasuh'un şimdi cismaniyet (bedensellik) âleminde hasta oldu!"

Nasûh da'vete cevâben dedi: "Haydi git, elim iş görmekten âciz kaldı ve senin bu Nasûh'un şimdi cismâniyet âleminde hasta oldu!"

2321. "Git, acele ve harâretle başka birini ara ki, vallâhi benim elim işten gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2321. "Git, acele ve hararetle başka birini ara ki, vallahi benim elim işten gitti!"

2322. Kendi kalbi ile dedi ki: "Cürm hadden gitti, benim kalbimden o korku ve gam ne vakit gider?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2322. Kendi kalbi ile dedi ki: "Suç haddini aştı, benim kalbimden o korku ve gam ne zaman gider?"

"Gürm", şiddetli gam ve keder ve gönül tutukluğu demektir. Yani, Nasûh kendi kendine içinden dedi ki: "Benim hamamda yaptığım kabahat haddini aştı, benim kalbimde yerleşen o korku ve şiddetli gam ve keder hiç gider mi?"

"Gürm", şiddetli gam ve keder ve gönül tutukluğu demektir. Ya'ni, Nasûh kendi kendine içinden dedi ki: "Benim hamamda yaptığım kabâhat hadden aştı, benim kalbimde yerleşen o korku ve şiddetli gam ve keder hiç gider mi?"

2323. "Ben bir yol öldüm ve tekrar geldim. Ben ölümün ve ademin acılığını tattım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2323. "Ben bir yol öldüm ve tekrar geldim. Ben ölümün ve ademin acılığını tattım!"

"Yek-reh", bir yol demek ise de "bir kere"den kinayedir. Anadolu halkı arasında bir kere anlamında olarak "bir yol" kullanılır. Yani, "Ben hamamda halkın yoklandığı sırada şiddetli korkudan bir kere öldüm ve tekrar hayata geldim. Bu sebeple ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım. Hiç bir daha o acı duruma düşmek ister miyim?"

"Yek-reh", bir yol demek ise de "bir kerre"den kinâyedir. Anadolu ahâlîsi arasında bir kerre ma'nâsında olarak "bir yol" müsta'meldir. Ya'ni, "Ben hamamda halkın yoklandığı esnâda şiddetli korkudan bir kerre öldüm ve tekrar hayâta geldim. Binâenaleyh ben ölümün ve yokluğun acılığını tattım. Hiç bir daha o elîm vaziyete düşmek ister miyim?"

2324. "Hakikaten Huda'ya bir tövbe ettim. Cân tenden ayrılıncaya kadar bozmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2324. "Gerçekten Allah'a bir tövbe ettim. Can bedenden ayrılıncaya kadar bozmam!"

2325. O mihnetten sonra kimin ayağı tehlike tarafına gider? Meğer ki eşek ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2325. O sıkıntıdan sonra kimin ayağı tehlike tarafına gider? Ancak eşek olanın gider!

2326. Bir çamaşır yıkayıcı ve onun sırtı yara, karnı boş ve bir zaîf eşeği var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Bir çamaşır yıkayıcı ve onun sırtı yara, karnı boş ve zayıf bir eşeği vardı.

"Gâzur", çamaşır yıkayan kişiye denir. "İşkem tehî", karnı aç olmaktan kinayedir (üstü kapalı anlatımdır).

“Gâzur”, çamaşır yıkayan kimseye derler. “İşkem tehî”, karnı aç olmaktan kinâyedir.

2327. Otsuz taşlık arasında, gündüz geceye kadar gıdâsız ve sığınacak yersiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Otsuz taşlık arasında, gündüzden geceye kadar gıdasız ve sığınacak yersiz idi.

2328. Yemek için orada sudan başka bir şey yok idi. Eşek onda gündüz geceye kadar gamlı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Yemek için orada sudan başka bir şey yoktu. Eşek onda gündüzden geceye kadar gamlıydı.

"Kûr u kebûd" kara gün, kötü hâl, gam ve keder anlamlarına gelir (Ba-hâr-ı Acem). Bu anlamlardan her biri şerefli beytin anlamına uygundur.

“Kûr u kebûd”, kara gün, fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarına gelir (Ba-hâr-ı Acem). Bu ma'nâlardan her birisi beyt-i şerîfin ma'nâsına münâsibdir.

2329. O taraflar kamışlık ve orman idi. Orada arslan var idi ki onun san'atı av idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. O taraflar kamışlık ve orman idi. Orada bir aslan vardı ki onun sanatı av idi.

2326. Bir çamaşır yıkayıcı ve onun sırtı yara, karnı boş ve bir zaîf eşeği var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2326. Bir çamaşır yıkayıcının sırtı yara, karnı boş ve zayıf bir eşeği vardı.

"Gâzur", çamaşır yıkayan kişiye denir. "İşkem tehî", karnı aç olmaktan kinayedir.

"Gâzur", çamaşır yıkayan kimseye derler. "İşkem tehî", karnı aç olmaktan kinâyedir.

2327. Otsuz taşlık arasında, gündüz geceye kadar gıdâsız ve sığınacak yersiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2327. Otsuz taşlık arasında, gündüzden geceye kadar gıdasız ve sığınacak yersiz idi.

2328. Yemek için orada sudan başka bir şey yok idi. Eşek onda gündüz geceye kadar gamlı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2328. Yemek için orada sudan başka bir şey yoktu. Eşek onda gündüzden geceye kadar gamlıydı.

"Kûr u kebûd", kara gün, kötü hal ve gam ile keder anlamlarına gelir (Bahâr-ı Acem). Bu anlamlardan her biri, şerefli beytin anlamına uygundur.

"Kûr u kebûd", kara gün, fenâ hâl ve gam ve endûh ma'nâlarına gelir (Bahâr-ı Acem). Bu ma'nâlardan her birisi beyt-i şerîfin ma'nâsına münasibdir.

2329. O taraflar kamışlık ve orman idi. Orada arslan var idi ki onun san'atı av idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2329. O taraflar kamışlık ve orman idi. Orada bir aslan vardı ki onun sanatı av idi.

2330. Arslana erkek fil ile cenk vâki' oldu. O arslan hasta oldu ve avlamaktan kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. Arslana erkek fil ile savaş meydana geldi. O arslan hasta oldu ve avlanmaktan kaldı.

2331. Bir müddet o zaafından nâşî avdan aciz kaldı; yırtıcılar kuşluk gıdâsından azıksız kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Bir süre o zayıflığından dolayı avdan aciz kaldı; yırtıcılar kuşluk yiyeceğinden azıksız kaldılar.

"Çâşt-hâr", kuşluk vaktinde yenilen yemektir. "Ded", yırtıcı hayvanlardır. Yani, aslan, erkek fil ile kavga edip yaralandı. Her sabah yapacağı avı yapamaz oldu. Bir süre böyle avdan aciz kaldı. Onun avladığı hayvanların artığını o civardaki yırtıcı hayvanlar gelip yerlerdi. Aslan avdan aciz kalınca o yırtıcılar da o aslanın artığını bulup yiyemez oldular.

"Çâşt-hâr", kuşluk vaktinde yenilen yemek. "Ded", yırtıcı hayvanlar. Ya'ni, arslan, erkek fil ile kavga edip yaralandı. Her sabah yapacağı avı yapamaz oldu. Bir müddet böyle avdan âciz kaldı. Onun avladığı hayvanların artığını o civardaki yırtıcı hayvanlar gelip yerler idi. Arslan avdan âciz kalınca o yırtıcılar da o arslanın artığını bulup yiyemez oldular.

2332. Zîra ki arslanın artığını yiyici onlar idiler. Vaktaki arslan hasta oldu, daraldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. Çünkü aslanın artığını yiyenler onlardı. Aslan hasta olunca, daraldılar.

2333. Arslan bir tilkiye emretti ki, "Git benim için bir eşeği avlayıcı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. Aslan bir tilkiye emretti ki, "Git benim için bir eşeği avlayıcı ol!"

2334. "Eğer merg-zârın etrafında bir eşek bulur isen git ona efsun oku, onu aldat, getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. "Eğer otlağın etrafında bir eşek bulursan git ona efsun oku, onu aldat, getir!"

"Merg", bir çeşit yeşilliktir ki, otlayan hayvanlar onu büyük bir istekle yerler (Burhan); "-zâr" çokluk yeri demek olup "merg-zâr", yeşilliğin çok olduğu yer anlamındadır. "Füsûn", hile.

"Merg", bir nevi' yeşilliktir ki, otlayan hayvanlar onu kemâl-i rağbetle yerler (Burhân); "-zâr" mahall-i kesret demek olup "merg-zâr", yeşilliğin çok olduğu mahal ma'nâsınadır. "Füsûn”, hîle.

2335. "Vaktaki eşeğin etinden bir kuvvet bulurum, böyle olunca ondan sonra başka av tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. "Ne zaman ki eşeğin etinden bir kuvvet bulurum, böyle olunca ondan sonra başka av tutarım."

2336. "Birazını ben yerim, bâkîsini siz yersiniz. Ben gıdâda size sebeb olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. "Birazını ben yerim, kalanını siz yersiniz. Ben gıdalanmada size sebep olurum."

2330. Arslana erkek fil ile cenk vâki' oldu. O arslan hasta oldu ve avlamaktan kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2330. Arslana erkek fil ile savaş meydana geldi. O arslan hasta oldu ve avlanmaktan kaldı.

2331. Bir müddet o zaafından nâşî avdan aciz kaldı; yırtıcılar kuşluk gıdâsından azıksız kaldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2331. Bir süre o zayıflığından dolayı avdan aciz kaldı; yırtıcılar kuşluk yiyeceğinden azıksız kaldılar.

"Çâşt-hâr", kuşluk vaktinde yenilen yemektir. "Ded", yırtıcı hayvanlardır. Yani, aslan, erkek fil ile kavga edip yaralandı. Her sabah yapacağı avı yapamaz oldu. Bir süre böyle avdan aciz kaldı. Onun avladığı hayvanların artığını o civardaki yırtıcı hayvanlar gelip yerlerdi. Aslan avdan aciz kalınca o yırtıcılar da o aslanın artığını bulup yiyemez oldular.

"Çâşt-hâr", kuşluk vaktinde yenilen yemek. "Ded", yırtıcı hayvanlar. Ya'ni, arslan, erkek fil ile kavga edip yaralandı. Her sabah yapacağı avı yapamaz oldu. Bir müddet böyle avdan âciz kaldı. Onun avladığı hayvanların artığını o civardaki yırtıcı hayvanlar gelip yerler idi. Arslan avdan âciz kalınca o yırtıcılar da o arslanın artığını bulup yiyemez oldular.

2332. Zîra ki arslanın artığını yiyici onlar idiler. Vaktaki arslan hasta oldu, daraldılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2332. Çünkü aslanın artığını yiyenler onlardı. Aslan hasta olunca, daraldılar.

2333. Arslan bir tilkiye emretti ki, "Git benim için bir eşeği avlayıcı ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2333. Aslan bir tilkiye emretti ki, "Git benim için bir eşeği avlayıcı ol!"

2334. "Eğer merg-zârın etrafında bir eşek bulur isen git ona efsun oku, onu aldat, getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2334. "Eğer otlağın etrafında bir eşek bulursan git ona efsun oku, onu aldat, getir!"

"Merg", bir çeşit yeşilliktir ki, otlayan hayvanlar onu büyük bir istekle yerler (Burhan); "-zâr" çokluk yeri demek olup "merg-zâr", yeşilliğin çok olduğu yer anlamındadır. "Füsûn", hile.

"Merg", bir nevi' yeşilliktir ki, otlayan hayvanlar onu kemâl-i rağbetle yerler (Burhân); "-zâr" mahall-i kesret demek olup "merg-zâr", yeşilliğin çok olduğu mahal ma'nâsınadır. "Füsûn”, hîle.

2335. "Vaktaki eşeğin etinden bir kuvvet bulurum, böyle olunca ondan sonra başka av tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2335. "Ne zaman ki eşeğin etinden bir kuvvet bulurum, böyle olunca ondan sonra başka av tutarım."

2336. "Birazını ben yerim, bâkîsini siz yersiniz. Ben gıdâda size sebeb olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2336. "Birazını ben yerim, kalanını siz yersiniz. Ben gıdalanmada size sebep olurum."

2337. "Ya bir eşeği ya bir öküzü benim için ara! Bildiğin o birtakım füsûnlardan söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. "Ya bir eşeği ya bir öküzü benim için ara! Bildiğin o birtakım büyülerden söyle!"

2338. "Füsûnlardan ve latîf sözlerden onu baştan çıkar ve onu buraya çek!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. "Onu füsûnlarla ve latîf sözlerle baştan çıkar ve onu buraya çek!"

Mesnevî-i Şerîf'in Arapça şerhi olan Menhec-i Kavî'de bu kıssanın sembolü şöyle açıklanır: "Tilki"den maksat hilekâr adam ve "arslan"dan maksat, nâkıs (eksik) şeyh ve "eşek"ten maksat, ahmak sâlik (Hakk yolcusu) ve "yırtıcı hayvan"dan maksat, nâkıs şeyhin müridleri. "Fil"den maksat, şeriat sahibi olan kimsedir ki, nâkıs şeyhe üstün gelir. "Merg-zâr"dan maksat, dünyevî lezzetler yeridir. Şimdi hilekâr adam, safdil sâlikleri faydalanmak için, nâkıs şeyhin huzuruna getirir. Fakat ilerideki şerh-i şerifte cenâb-ı Pîr efendimiz bu sembolleri açıklarlar.

تشبیه کردن قطب که عارف واصل است در اجری دادن خلق از قوت مغفرت و رحمت بر مراتبی که حقش الهام دهد و تمثیل به شیر که اجری خوار و باقی خوار ویند بر مراتب قرب ایشان نه قرب مکانی بلکه قرب صفتی و تفاصیل این بسیار است و الله الهادی

Hakk'ın kendisine ilham ettiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka faydalar vermek hususunda ârif-i vâsıl (Allah'a ulaşmış ârif) olan kutbun teşbihi ve arslana temsili şöyledir ki, yırtıcılar arslana yakınlıkları mertebeleri üzerine nafaka yiyici ve artık yiyicilerdir. Yakınlık mekânsal değildir, aksine sıfatî yakınlıktır ve bunun ayrıntıları çoktur. Allah hidayet edicidir!

"Ücrâ", lügatte "bahşiş ve fayda" anlamına gelen "cervî" kelimesinin çoğuludur. "Maddî veya manevî nafaka ve tayinat ve vazife" anlamında kullanılması yaygındır. Bu şerh-i şerif yukarıdaki kıssayı tefsir eder. Bilinmeli ki, kutbü'l-aktâb (kutubların kutbu) Muhammedî kalp üzere meydana gelmiş olup hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) mazharıdır ve bu itibarla "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir-

Mesnevî-i Şerîf'in şerh-i Arabîsi olan Menhec-i Kavî'de bu kıssanın rumûzu şöyle îzâh olunur: "Tilki"den murâd hîlekâr adam ve "arslan"dan murâd, şeyh-i nâkıs ve "eşek"ten murâd, ahmak sâlik ve "yırtıcı hayvan"dan murâd, şeyh-i nâkısın mürîdleri. "Fil"den murâd, müteşerrî' olan kimsedir ki, şeyh-i nâkısa gâlib gelir. "Merg-zâr"dan murâd, lezâiz-i dünyeviyye mahallidir. İmdi hîlekâr adam, sâdedil sâlikleri intifâ' etmek için, şeyh-i nâkısın huzûruna getirir." Fakat âtîdeki şürh-ı şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu rumûzâtı îzâh buyururlar.

تشبیه کردن قطب که عارف واصل است در اجری دادن خلق از قوت مغفرت و رحمت بر مراتبی که حقش الهام دهد و تمثیل به شیر که اجری خوار و باقی خوار ویند بر مراتب قرب ایشان نه قرب مکانی بلکه قرب صفتی و تفاصیل این بسیار است و الله الهادی

Hakk'ın kendisine ilham verdiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka fâideler vermek husûsunda ârif-i vâsıl olan kutbun teşbîhi ve arslana temsîlidir ki, yırtıcılar arslana yakınlığı mertebeleri üzerine nafâkalar yiyici ve artık yiyicilerdir. Kurb mekânî değildir, belki kurb sıfâtîdir ve bunun tafsîlleri çoktur. Vallâhü'l-hâdî!

“Ücrâ”, lügatte “bahşiş ve fâide” ma'nâsına olan “cervî” kelimesinin cem'idir. “Sürî veyâ ma'nevî nafaka ve ta'yînât ve vazîfe” ma'nâsında isti'mâli müteâreftir. Bu şürh-ı şerîf yukarıdaki kıssayı müfessirdir. Ma'lûm olsun ki, kutbü'l-aktâb kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup hakîkat-i muhammediyyenin mazharıdır ve bu i'tibâr ile “Ümmetim, ümmetim!” diyenlerden-

2337. "Ya bir eşeği ya bir öküzü benim için ara! Bildiğin o birtakım füsûnlardan söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2337. "Ya bir eşeği ya bir öküzü benim için ara! Bildiğin o birtakım büyülerden söyle!"

2338. "Füsûnlardan ve latif sözlerden onu baştan çıkar ve onu buraya çek!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2338. "Füsûnlardan ve latif sözlerden onu baştan çıkar ve onu buraya çek!"

Mesnevî-i Şerîf'in Arapça şerhi olan Menhec-i Kavî'de bu kıssanın sembolü şöyle açıklanır: "Tilki"den maksat hilekâr adam ve "arslan"dan maksat, nâkıs (eksik) şeyh ve "eşek"ten maksat, ahmak sâlik (Hakk yolcusu) ve "yırtıcı hayvan"dan maksat, nâkıs şeyhin müridleridir. "Fil"den maksat, şeriat sahibi olan kimsedir ki, nâkıs şeyhe üstün gelir. "Merg-zâr"dan maksat, dünyevî lezzetler yeridir. Şimdi hilekâr adam, safdil sâlikleri faydalanmak için, nâkıs şeyhin huzuruna getirir. Fakat ilerideki şerhte cenâb-ı Pîr efendimiz bu sembolleri açıklarlar.

تشبیه کردن قطب که عارف واصل است در اجری دادن خلق از قوت مغفرت و رحمت بر مراتبی که حقش الهام دهد و تمثیل به شیر که اجرای خوار و باقی خوار ویند بر مراتب قرب ایشان به شیر نه قرب مکانی بلکه قرب صفتی و تفاصیل این بسیار است و الله الهادی

Hakk'ın kendisine ilham ettiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka faydalar vermek hususunda ârif-i vâsıl (Allah'a ulaşmış ârif) olan kutbun teşbihi ve arslana temsili şöyledir ki, yırtıcılar arslana yakınlıkları mertebeleri üzerine nafakalar yiyici ve artık yiyicilerdir. Yakınlık mekânsal değildir, aksine yakınlık sıfatîdir ve bunun ayrıntıları çoktur. Allah hidayet edicidir!

"Ücrâ", lügatte "bahşiş ve fayda" anlamına gelen "cervî" kelimesinin çoğuludur. "Sûrî (maddî) veya manevî nafaka ve tayinat ve vazife" anlamında kullanılması yaygındır. Bu şerh yukarıdaki kıssayı tefsir eder. Bilinmeli ki, kutbü'l-aktab (kutbun kutbu) Muhammedî kalp üzere meydana gelmiş olup hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) mazharıdır ve bu itibarla "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Diğer evliyada bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu âlem-i şehadette (görünen âlemde) maddî ve manevî rızıklar onun tasarruf elinden dağıtılır. Yeryüzünde Hakk'ın halifesidir ve ilâhî hazinelerin emînidir. Bu sebeple varlıklara olan Hakk'ın lütuf ve kahır tecellileri hep onun vasıtasıyla ortaya çıkar. Halkın fertlerinden her birinin âlem kutbundan faydalanması, ona sıfat itibarıyla yakınlığı oranındadır. Bu hususta mekân yakınlığının etkisi yoktur. Örneğin bir kimse zamanın kutbu ile bir mekânda otursa, sıfat itibarıyla ona ne kadar yakınlığı var ise o oranda faydalanır. Ve kutup hakkındaki açıklamalar IV. cildin 3696 numarasına denk gelen beytin şerhinde açıklandı.

Mesnevî-i Şerîf'in şerh-i Arabîsi olan Menhec-i Kavîde bu kıssanın rumûzu şöyle îzâh olunur: "Tilki"den murâd hîlekâr adam ve "arslan"dan murâd, şeyh-i nâkıs ve "eşek"ten murâd, ahmak sâlik ve "yırtıcı hayvan"dan murâd, şeyh-i nâkısın müridleri. "Fil"den murâd, müteşerri' olan kimsedir ki, şeyh-i nâkısa gālib gelir. "Merg-zâr"dan murâd, lezâiz-i dünyeviyye mahallidir. İmdi hîlekâr adam, sâdedil sâlikleri intifa' etmek için, şeyh-i nâkısın huzûruna getirir." Fakat âtîdeki sürh-ı şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz bu rumûzâtı îzâh buyururlar.

تشبیه کردن قطب که عارف واصل است در اجری دادن خلق از قوت مغفرت و رحمت بر مراتبی که حقش الهام دهد و تمثیل به شیر که اجرای خوار و باقی خوار ویند بر مراتب قرب ایشان به شیر نه قرب مکانی بلکه قرب صفتی و تفاصیل این بسیار است و الله الهادی

Hakk'ın kendisine ilham verdiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka fâideler vermek hususunda ârif-i vâsıl olan kutbun teşbîhi ve arslana temsîlidir ki, yırtıcılar arslana yakınlığı mertebeleri üzerine nafakalar yiyici ve artık yiyicilerdir. Kurb mekânî değildir, belki kurb sıfatîdir ve bunun tafsîlleri çoktur. Vallâhü'l-hâdî!

"Ücrâ", lügatte "bahşiş ve fâide" ma'nâsına olan "cervî" kelimesinin cem'idir. "Sûrî veyâ ma'nevî nafaka ve ta'yînât ve vazîfe" ma'nâsında isti'mâli müteâreftir. Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki kıssayı müfessirdir. Ma'lûm olsun ki, kutbü'l-aktab kalb-i Muhammedî üzere vâki' olup hakîkat-i muhammediyyenin mazharıdır ve bu i'tibâr ile "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerden- dir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Sâir evliyâda bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu âlem-i şehadette sûrî ve ma'nevî erzâk onun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunur. Yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir ve hazain-i ilâhiyyenin emînidir. Binâenaleyh ekvâna olan Hakk'ın tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyyesi hep onun vâsıtası ile zâhir olur. Efrâd-ı halktan her birinin kutb-ı âlemden istifadesi, ona sıfat i'tibariyle yakınlığı nisbetindedir. Bu husûsta mekân yakınlığının te'sîri yoktur. Meselâ bir kimse kutb-ı zamân ile bir mekânda otursa sıfat i'tibariyle ona ne kadar yakınlığı var ise o nisbette istifade eder. Ve kutub hakkındaki îzâhât IV. cildin 3696 numarasına müsâdif olan beytin sürhünde îzah olundu.

2339. Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bakîsini yiyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Kutub aslandır ve avlamak onun işidir. Bu halkın geri kalanları onun artığını yiyicidir.

Âlem kutbu aslan gibidir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesi (ahiretteki özel rahmeti) ile rahmet-i rahmâniyyesini (dünyadaki genel rahmeti) avlamak o kutbun işidir. Diğer yaratılmışlar o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

Kutb-ı âlem arslan mesâbesindedir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesi ile rahmet-i rahmâniyyesini avlamak o kutbun işidir. Mahlûkāt-ı sâire o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

2340. Mümkin oldukça kutbun rızasına çalış; ta ki kavî olsun da vuhûş saydetsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Mümkün oldukça kutbun rızasına çalış; ta ki kuvvetli olsun da vahşî hayvanları avlasın!

Kutbun rızası, halk arasında Hakk dininin güçlenmesine ve güzel ahlakın kuvvetlenmesine çalışmak suretiyle olur. Gerçi iman ve küfür, hidayet ve dalalet halk arasında kendi yatkınlıklarına göre kutbun tasarruf elinden dağıtılsa da, kutup ilahi ahlak ile ahlaklandığı için "Allah Teâlâ küfürden razı değildir" (Zümer, 39/7) ayet-i kerimesi gereğince dalaletten ve küfürden razı değildir. Bu sebeple Hakk dinine ve güzel ahlaka hizmet edenlerden zamanın kutbu razı olur ve onun ruhaniyeti ve batını kuvvetli olur ve o oranda da ilahi sırların vahşî hayvanlarını avlar; ve onun artığını, nefisleri yırtıcı hayvanlar mesabesinde olan halk alırlar. "Vuhûş", "vahş" kelimesinin çoğuludur. "Vahş", kaçmak ve ürkmek anlamına geldiği gibi insandan ürküp kaçan hayvana da derler. Bilinmeli ki, ilahi sırlar ruhani ve tabii olur. Bu kadar maddi ve fennî keşifler ve tabii sırlar zamanın kutbunun kalbinden, kendi yatkınlıklarına göre âlem halkına feyezan ettiği gibi ruhani olan hakikatler ve marifetler dahi yine o zatın kalbindendir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Diğer evliyada bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu şehadet âleminde maddi ve manevi rızıklar onun tasarruf elinden dağıtılır. Yeryüzünde Hakk'ın halifesidir ve ilahi hazinelerin emînidir. Bu sebeple varlıklara olan Hakk'ın lütuf ve kahır tecellileri hep onun vasıtasıyla ortaya çıkar. Halk fertlerinden her birinin âlem kutbundan istifadesi, ona sıfat itibarıyla yakınlığı oranındadır. Bu hususta mekan yakınlığının etkisi yoktur. Örneğin bir kimse zamanın kutbu ile bir mekanda otursa sıfat itibarıyla ona ne kadar yakınlığı var ise o oranda istifade eder. Ve kutup hakkındaki izahat IV. cildin 3696 numarasına denk gelen beytin şerhinde izah edildi.

Kutbun rızâsı, halk arasında dîn-i Hakk'ın te'yîdine ve ahlâk-ı hamîdenin kuvvetlenmesine çalışmak sûretiyle olur. Gerçi îman ve küfür ve hidayet ve dalâlet halk arasında isti'dâdlarına göre kutbun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunursa da, kutub ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallik olduğundan وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) ya'ni "Allah Teâlâ küfürden râzı değildir" âyet-i kerîmesi mûcibince dalâletten ve küfürden râzı değildir. Binâenaleyh dîn-i Hakk'a ve ahlâk-ı hamîdeye hâdim olanlardan kutb-ı zamân râzı olup, onun rûhâniyeti ve bâtını kavî olur ve o nisbette de esrâr-ı ilâhiyye vuhûşunu avlar; ve onun bakıyyesini, nefisleri yırtıcı hayvan mesâbesinde olan halk alırlar. “Vuhûş", "vahş"in cem'idir. "Vahş", kaçmak ve ürkmek ma'nâsına geldiği gibi insandan ürküp kaçan hayvana da derler. Ma'lûm olsun ki, esrâr-ı ilâhiyye rûhânî ve tabîî olur. Bu kadar keşfiyât-ı maddiyye ve fenniyye ve esrâr-ı tabîiyye kutb-ı zamanın kalbinden, isti'dâdlarına göre halk-ı âleme feyezân ettiği gibi rûhânî olan hakäik ve maârif dahi yine o hazretin kalb-i dir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Sâir evliyâda bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu âlem-i şehadette sûrî ve ma'nevî erzâk onun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunur. Yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir ve hazain-i ilâhiyyenin emînidir. Binâenaleyh ekvâna olan Hakk'ın tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyyesi hep onun vâsıtası ile zâhir olur. Efrâd-ı halktan her birinin kutb-ı âlemden istifadesi, ona sıfat i'tibariyle yakınlığı nisbetindedir. Bu husûsta mekân yakınlığının te'sîri yoktur. Meselâ bir kimse kutb-ı zamân ile bir mekânda otursa sıfat i'tibariyle ona ne kadar yakınlığı var ise o nisbette istifade eder. Ve kutub hakkındaki îzâhât IV. cildin 3696 numarasına müsâdif olan beytin sürhünde îzah olundu.

2339. Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bâkîsini yiyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2339. Kutub arslandır ve avlamak onun işidir. Bu halkın geri kalanları onun artığını yiyicidir.

Âlemin kutbu arslan gibidir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesini (ahiretteki özel rahmetini) rahmet-i rahmâniyyesi (dünyadaki genel rahmetini) ile avlamak o kutbun işidir. Diğer yaratılmışlar o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

Kutb-ı âlem arslan mesâbesindedir. Hakk'ın mağfiret ve rahmetini ve rahmet-i rahîmiyyesi ile rahmet-i rahmâniyyesini avlamak o kutbun işidir. Mahlûkāt-ı sâire o rahmetlerin kutubdan artanını alırlar.

2340. Mümkin oldukça kutbun rızasına çalış; ta ki kavî olsun da vuhûş saydetsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2340. Mümkün olduğunca kutbun rızasını kazanmaya çalış; ta ki kuvvetli olsun da vahşî hayvanları avlasın!

Kutbun rızası, halk arasında Hakk dininin güçlenmesine ve güzel ahlâkın kuvvetlenmesine çalışmak suretiyle olur. Gerçi iman ve küfür, hidayet ve dalâlet halk arasında kendi yatkınlıklarına göre kutbun tasarruf elinden dağıtılsa da, kutup ilâhî ahlâkla ahlâklandığı için "Allah Teâlâ küfürden razı değildir" (Zümer, 39/7) ayet-i kerimesi gereğince dalâletten ve küfürden razı değildir. Bu sebeple Hakk dinine ve güzel ahlâka hizmet edenlerden zamanın kutbu razı olur ve onun ruhanîyeti ve bâtını kuvvetli olur ve o oranda da ilâhî sırların vahşî hayvanlarını avlar; ve onun artığını, nefisleri yırtıcı hayvanlar mesabesinde olan halk alırlar. "Vuhûş", "vahş" kelimesinin çoğuludur. "Vahş", kaçmak ve ürkmek anlamına geldiği gibi insandan ürküp kaçan hayvana da derler. Bilinmeli ki, ilâhî sırlar ruhanî ve tabiî olur. Bu kadar maddî ve fennî keşifler ve tabiî sırlar zamanın kutbunun kalbinden, kendi yatkınlıklarına göre âlem halkına feyezan ettiği gibi ruhanî olan hakikatler ve marifetler dahi yine o zatın şerefli kalbinden yine kendi yatkınlıklarına göre ehlinin kalplerine ulaşır. Fakat kutbun rızası yukarıda açıklandığı üzere maddiyata değil, maneviyata yöneliktir.

Kutbun rızâsı, halk arasında dîn-i Hakk'ın te'yîdine ve ahlâk-ı hamîdenin kuvvetlenmesine çalışmak sûretiyle olur. Gerçi îman ve küfür ve hidayet ve dalâlet halk arasında isti'dâdlarına göre kutbun kabza-i tasarrufundan tevzî' olunursa da, kutub ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallik olduğundan ولا يرضى لعباده الكفر (Zümer, 39/7) ya'ni "Allah Teâlâ küfürden râzı değildir" âyet-i kerîmesi mûcibince dalâletten ve küfürden râzı değildir. Binâenaleyh dîn-i Hakk'a ve ahlâk-ı hamîdeye hâdim olanlardan kutb-ı zamân râzı olup, onun rûhâniyeti ve bâtını kavî olur ve o nisbette de esrâr-ı ilâhiyye vuhûşunu avlar; ve onun bakıyyesini, nefisleri yırtıcı hayvan mesâbesinde olan halk alırlar. “Vuhûş", "vahş"in cem'idir. "Vahş", kaçmak ve ürkmek ma'nâsına geldiği gibi insandan ürküp kaçan hayvana da derler. Ma'lûm olsun ki, esrâr-ı ilâhiyye rûhânî ve tabîî olur. Bu kadar keşfiyât-ı maddiyye ve fenniyye ve esrâr-ı tabîiyye kutb-ı zamanın kalbinden, isti'dâdlarına göre halk-ı âleme feyezân ettiği gibi rûhânî olan hakäik ve maârif dahi yine o hazretin kalb-i şerîfinden yine isti'dâdlarına göre ehlinin kalblerine fâiz olur. Fakat kutbun rızâsı yukarıda beyân olunduğu üzere maddiyâta değil, ma'neviyâta tevec-cühtedir.

2341. Vaktaki incinir, halk bî-neva kalır. Zîra ki boğazın rızkı aklın elin-dendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Halk incindiği zaman yoksul kalır. Çünkü boğazın rızkı aklın elindendir.

Halkın fiilleri ve ahlakı bozuk bir hâle geldiği zaman kutup (âlemin manevî direği) incinir. Bu durumda halk maddî ve manevî rızıktan mahrum kalır. Halkın maddî rızıktan mahrum kalması kıtlık ve benzeri görünen sebeplerle olur ki, bunun benzerleri çeşitli zamanlarda çokça meydana gelmiştir; ve halk bunun iç yüzünü bilmezler. Onu tabiî ve görünen sebeplere bağlarlar. Manevî rızka gelince, kutbun kalbinden halkın kalplerine ilâhî feyizler (manevî akışlar) akmaz olur. Çünkü kötü hâlleri ile halk feyizlerinin akış yolunu kapatmış olurlar. Zira âlemin bütün yapısı bir cisim ve kutup o cismin aklı gibidir. Boğazın rızkını tedarik eden akıl olduğu gibi, âlem cisminin maddî ve manevî rızıklarını da ilâhî gayb hazinesinden tedarik edip cismin uzuvları gibi olan halka dağıtan kutuptur.

Halkın ef'âli ve ahlâkı bozuk bir hâle geldiği vakit kutub incinir. Bu sû-rette halk maddî ve ma'nevî rızıktan mahrûm kalırlar. Maddî rızıktan halkın mahrûmiyeti kıtlık ve emsâli esbâb-ı zâhiriyye ile olur ki, bunun emsâli muhtelif zamanlarda çok vâki' olmuştur; ve halk bunun iç yüzünü bilmez-ler. Esbâb-ı tabîiyye ve zâhiriyyeye atfederler. Ma'nevî rızka gelince kutbun kalbinden halkın kalblerine füyûzât-ı ilâhiyye sârî olmaz olur. Zîrâ sû'-i hal-leri ile halk mecrâ-yı feyzlerini kapatmış olurlar. Zîrâ âlemin hey'et-i mec-mûası bir cisim ve kutub o cismin aklı mesâbesindedir. Boğazın rızkını tedâ-rik eden akıl olduğu gibi cism-i âlemin maddî ve ma'nevî rızıklarını dahi ha-zîne-i gayb-ı ilâhîden tedarik edip a'zâ-yı cism mesâbesinde olan halka tev-zî' eden kutubdur.

2342. Zîrâ ki halkın vecdi onun gıdâsının bâkîsidir. Eğer senin canın av ara-yıcı ise bunu hifzet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Çünkü halkın vecdi, onun gıdasının artığıdır. Eğer senin canın av arayıcı ise bunu koru!

"Vecd", bulmak demektir. Yani, halkın maddî ve manevî gıdayı bulması, kutbun gıdasının artığıdır; bu anlamı iyi ezberle, eğer senin canın ve kalbin kutbun avını arayıcı ise bunu koru ve kutbun rızasını elde et!

"Vecd", bulmak demektir. Ya'ni, halkın gıdâ-yı maddî ve ma'nevîyi bul-ması kutbun gıdâsının artığıdır; bu ma'nâyı iyi ezberle, eğer senin canın ve kalbin kutbun avını arayıcı ise bunu hifz ve kutbun rızasını tahsîl et!

2343. O akıl gibi ve halk cismin a'zâsı gibidir. Bedenin tedbîri aklın bağlan-mışıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. O akıl gibidir ve halk cismin uzuvları gibidir. Bedenin idaresi aklın bağımlısıdır.

2344. Kutbun za'fı cisimden olur ruhtan değil! Za'f gemide olur, Nûh'ta değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Kutbun zayıflığı bedenden kaynaklanır, ruhtan değil! Zayıflık gemide bulunur, Nuh'ta değil!

Kutbun zayıflığı olursa ancak bedenden kaynaklanır. Yoksa onun ruhu zayıf olmaz. Zayıflık, gemi hükmünde olan bedeninde bulunur; Nuh (a.s.) hükmünde olan yüce ruhundan ise, yine ehlinin (layık olanların) kalplerine kendi yatkınlıklarına göre feyiz ulaşır. Fakat kutbun rızası, yukarıda açıklandığı üzere, maddiyata değil, maneviyata yönelmektedir.

Kutbun za'fı olursa ancak cisimden olur. Yoksa onun rûhu zayıf olmaz. Za'fı gemi mesâbesinde olan cisminde olur, Nûh (a.s.) mesâbesinde olan rû- şerîfinden yine isti'dâdlarına göre ehlinin kalblerine fâiz olur. Fakat kutbun rızâsı yukarıda beyân olunduğu üzere maddiyâta değil, ma'neviyâta teveccühtedir.

2341. Vaktaki incinir, halk bî-neva kalır. Zîra ki boğazın rızkı aklın elindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2341. Vakti geldiğinde incinir, halk yoksul kalır. Çünkü boğazın rızkı aklın elindendir.

Halkın fiilleri ve ahlakı bozuk bir hâle geldiği zaman kutub (tasavvufta evrenin manevi direği) incinir. Bu durumda halk maddî ve manevî rızıktan mahrum kalırlar. Halkın maddî rızıktan mahrum kalması kıtlık ve benzeri zahirî sebeplerle olur ki, bunun benzerleri çeşitli zamanlarda çokça meydana gelmiştir; ve halk bunun iç yüzünü bilmezler. Tabii ve zahirî sebeplere bağlarlar. Manevî rızka gelince, kutbun kalbinden halkın kalplerine ilahî feyizler (manevi bereketler) sirayet etmez olur. Çünkü kötü hâlleri ile halk feyiz kanallarını kapatmış olurlar. Zira âlemin bütün yapısı bir cisim ve kutub o cismin aklı gibidir. Boğazın rızkını tedarik eden akıl olduğu gibi, âlem cisminin maddî ve manevî rızıklarını da ilahî gayb hazinesinden tedarik edip cismin uzuvları gibi olan halka dağıtan kutubdur.

Halkın ef'âli ve ahlâkı bozuk bir hâle geldiği vakit kutub incinir. Bu sûrette halk maddî ve ma'nevî rızıktan mahrûm kalırlar. Maddî rızıktan halkın mahrûmiyeti kıtlık ve emsâli esbâb-ı zâhiriyye ile olur ki, bunun emsâli muhtelif zamanlarda çok vâki' olmuştur; ve halk bunun iç yüzünü bilmezler. Esbâb-ı tabîiyye ve zâhiriyyeye atfederler. Ma'nevî rızka gelince kutbun kalbinden halkın kalblerine füyûzât-ı ilâhiyye sârî olmaz olur. Zîrâ sû'-i halleri ile halk mecrâ-yı feyzlerini kapatmış olurlar. Zîrâ âlemin hey'et-i mecmûası bir cisim ve kutub o cismin aklı mesâbesindedir. Boğazın rızkını tedârik eden akıl olduğu gibi cism-i âlemin maddî ve ma'nevî rızıklarını dahi hazîne-i gayb-ı ilâhîden tedarik edip a'zâ-yı cism mesâbesinde olan halka tevzî' eden kutubdur.

2342. Zîrâ ki halkın vecdi onun gıdâsının bâkîsidir. Eğer senin canın av arayıcı ise bunu hifzet!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2342. Çünkü halkın vecdi (coşkunluk hali) onun gıdasının artığıdır. Eğer senin canın av arayıcı ise bunu koru!

"Vecd", bulmak demektir. Yani, halkın maddî ve manevî gıdayı bulması, kutbun (manevî önderin) gıdasının artığıdır; bu anlamı iyi ezberle, eğer senin canın ve kalbin kutbun avını arayıcı ise bunu koru ve kutbun rızasını elde et!

"Vecd", bulmak demektir. Ya'ni, halkın gıdâ-yı maddî ve ma'nevîyi bulması kutbun gıdâsının artığıdır; bu ma'nâyı iyi ezberle, eğer senin canın ve kalbin kutbun avını arayıcı ise bunu hifz ve kutbun rızasını tahsîl et!

2343. O akıl gibi ve halk cismin a'zâsı gibidir. Bedenin tedbîri aklın bağlanmışıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2343. O akıl gibidir ve halk cismin uzuvları gibidir. Bedenin idaresi aklın bağlı olduğu şeydir.

2344. Kutbun za'fı cisimden olur ruhtan değil! Za'f gemide olur, Nûh'ta değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2344. Kutbun zayıflığı bedenden olur, ruhtan değil! Zayıflık gemide olur, Nuh'ta değil!

Kutbun zayıflığı olursa ancak bedenden olur. Yoksa onun ruhu zayıf olmaz. Zayıflığı gemi hükmünde olan bedeninde olur, Nuh (a.s.) hükmünde olan ruhunda değil. Bilinmeli ki, kutup genellikle bedenen zayıf olur ve bazı hastalıklarla hasta olur, diğer insanlardan farkı olmaz. Fakat şerefli ruhu bir aslan gibi olup bedenin zayıflığına üstün geldiğinden, bedenin zayıflığından etkilenmez ve rahatsız olmaz. İnsanlar onu kendileri gibi rahatsız bir hâl içinde zannederler. Bu şerefli beyitte Hz. Pir efendimiz kendi şerefli zâtlarına işaret buyururlar: Çünkü Hz. Hüdavendigârımız efendimiz, şerefli zâtlarının Muhammedî kalp üzere meydana geldiğini şu şerefli beyitte beyan buyururlar:

Tercüme ve açıklama: "İlahi feyizler hazinesini açtılar. Ey insanlar, geliniz aşk ve marifet hil'atini giyiniz! Çünkü Mustafa (a.s.)'ın hakikatini taşıyan bir kimse geldi, hepiniz iman ediniz!"

Ve şerefli bedenlerinin zayıflığı hakkında dahi Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu olay bize bilgi vermeye yeterlidir:

Menkıbe: Hz. Hüdavendigâr halkın çok müracaatından sıkılınca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girerdi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tecellilerin ardı ardına gelmesine ve ilahi nurların parıltılarına dalmışlardı. Üç günden sonra Çelebi Hüsameddin hazretleri çok yalvararak dışarıya çıkmalarını rica ettiler. Çelebi hazretleri Cenab-ı Hüdavendigâr'ın şerefli mizacını gayet zayıf gördüğünde gözyaşının damlaları yanakları üzerinden aktı, ondan sonra: "Hüdavendigârım, şerefli mizacınız pek zayıftır. Eğer bu biçarelerin faydalanması için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hüdavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesameti ile celal tecellisine tahammül edemedi; benim miskin ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere celal güneşinin parıltısına ve cemal nurlarının parıltılarına nasıl tahammül eder?"

Kutbun za'fı olursa ancak cisimden olur. Yoksa onun rûhu zayıf olmaz. Za'fı gemi mesâbesinde olan cisminde olur, Nûh (a.s.) mesâbesinde olan rû- hunda değil. Ma'lûm olsun ki, kutub alelekser cismen zayıf olur ve ba'zı hastalıklar ile marîz olur, sâir nâsdan farkı olmaz. Fakat rûh-ı şerîfi bir arslan gibi olup cism-i za'fına gâlib olduğundan, za'f-ı cisimden müteessir ve muztarib değildir. Nâs onu kendileri gibi muztarib bir hâl içinde zannederler. Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işâret buyururlar: Zîrâ Hz. Hüdâvendigârımız efendimiz zât-ı şerîflerinin kalb-i Muhammedî üzere vâki' olduğunu şu beyt-i şerîfte beyân buyururlar:

Tercüme ve îzâh: “Hazîne-i füyûzât-ı ilâhiyyeyi açtılar. Ey nâs, geliniz hil'at-i aşk ve maârifini giyiniz! Zîrâ Mustafa (a.s.)ın hakîkatini hâmil olan bir kimse geldi, hepiniz îmân ediniz!”

Ve cism-i şerîflerinin za'fı hakkında dahi Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu hâdise bize ma'lûmât i'tâsına kâfîdir:

Menkıbe: Hz. Hüdâvendigâr halkın kesret-i mürâcaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârîkâta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru'-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hüdâvendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gâyet zayıf gördükde göz yaşının damlaları yanakları üzerinden aktı, ondan sonra: “Hüdâvendigârım, mizâc-ı şerîfîniz be-gâyet zayıftır. Eğer bu bîçârelerin istifâdesi için takviye buyursanız ne olur?” dedi. Hz. Hüdâvendigâr buyurdular ki: “Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâliyeye tahammül edemedi; benim miskîn ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere şa'şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârîkât-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?”

2345. Kutub o olur ki, kendi etrâfını dolanır. Feleğin dönüşü onun etrâfında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Kutup o kişidir ki, kendi etrafında döner. Feleğin dönüşü onun etrafında olur.

Yani, kutup, ilahi isimlerin bütünlüğüne mazhar olması itibarıyla, Hakk'ın bütün tecellilerini her an ve durumda kendi zâtında bulur ve doğal olarak kendi etrafında döner. Fakat feleklerin yaratılış sebebi kutbun zuhuru olduğundan, felekler onun etrafında döner. Sa'dî'nin (k.s.) beyti: bunda değil. Bilinmeli ki, kutup genellikle bedenen zayıf olur ve bazı hastalıklarla hasta olur, diğer insanlardan farkı olmaz. Fakat şerefli ruhu bir aslan gibi olup zayıf bedenine üstün geldiğinden, bedenin zayıflığından etkilenmez ve sıkıntı duymaz. İnsanlar onu kendileri gibi sıkıntılı bir hâl içinde zannederler. Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtlarına işaret buyururlar: Zira Hz. Hüdavendigârımız efendimiz, şerefli zâtlarının Muhammedî kalp üzere gerçekleştiğini şu şerefli beyitte beyan buyururlar:

Tercüme ve açıklama: "İlahi feyizler hazinesini açtılar. Ey insanlar, geliniz aşk ve marifet hil'atini giyiniz! Zira Mustafa'nın (a.s.) hakikatini taşıyan bir kimse geldi, hepiniz iman ediniz!"

Ve şerefli bedenlerinin zayıflığı hakkında da Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu hadise bize bilgi vermeye yeterlidir: Menkıbe: Hz. Hüdavendigâr, halkın çok müracaatından sıkılınca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girerdi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tecellilerin ardı ardına gelmesine ve şimşeklerin peş peşe çakmasına (bârikāt: şimşekler) dalmışlardı. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri çok yalvararak dışarıya çıkmalarını rica ettiler. Çelebi hazretleri, cenâb-ı Hüdavendigâr'ın şerefli mizacını çok zayıf gördüğünde gözyaşının damlaları yanakları üzerinden aktı, ondan sonra: "Hüdavendigârım, şerefli mizacınız pek zayıftır. Eğer bu biçarelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hüdavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesameti ile celal tecellisine tahammül edemedi; benim miskin ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere celal güneşinin parıltısına ve cemal nurlarının şimşeklerine nasıl tahammül eder?"

Ya'ni, kutub cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibâriyle bilcümle tecelliyât-ı Hakk'ı her an ve şânda kendi zâtında bulur ve bittabi' kendi etrâfını devreder. Fakat eflâkin sebeb-i hilkati kutbun zuhûru olduğundan eflâk onun etrâfını devreder. Beyt-i Sa'dî (k.s.): hunda değil. Ma'lûm olsun ki, kutub alelekser cismen zayıf olur ve ba'zı hastalıklar ile marîz olur, sâir nâsdan farkı olmaz. Fakat rûh-ı şerîfi bir arslan gibi olup cism-i zaîfine gālib olduğundan, za'f-ı cisimden müteessir ve muztarib değildir. Nâs onu kendileri gibi muztarib bir hâl içinde zannederler. Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işâret buyururlar: Zîrâ Hz. Hüdâvendigârımız efendimiz zât-ı şerîflerinin kalb-i Muhammedî üzere vâki' olduğunu şu beyt-i şerîfte beyân buyururlar:

Tercüme ve îzâh: "Hazîne-i füyûzât-ı ilâhiyyeyi açtılar. Ey nâs, geliniz hil'at-i aşk ve maârifini giyiniz! Zîrâ Mustafa (a.s.)ın hakikatini hâmil olan bir kimse geldi, hepiniz îmân ediniz!"

Ve cism-i şerîflerinin za'fı hakkında dahi Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu hâdise bize ma'lûmât i'tâsına kâfidir: Menkıbe: Hz. Hüdavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru'-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hüdavendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükde göz yaşının damlaları yanakları üzerinden aktı, ondan sonra: "Hüdâvendigârım, mizâc-ı şerîfiniz be-gāyet zayıftır. Eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hüdavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi; benim miskîn ve zayıf olan tenim üç gün üç gece on yedi kere şa'şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârikāt-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?"

2345. Kutub o olur ki, kendi etrafını dolanır. Feleğin dönüşü onun etrafında olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2345. Kutup o olur ki, kendi etrafında döner. Feleğin dönüşü onun etrafında olur.

Yani, kutup, isimlerin bütünlüğüne mazhar olması (Allah'ın tüm isimlerinin tecelligahı olması) itibarıyla, Allah'ın bütün tecellilerini her an ve durumda kendi zâtında bulur ve doğal olarak kendi etrafında döner. Fakat feleklerin yaratılış sebebi kutbun ortaya çıkışı olduğundan, felekler onun etrafında döner. Sa'dî'nin (k.s.) beyti:

Ya'ni, kutub cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibariyle bilcümle tecelliyât-ı Hakk'ı her an ve şânda kendi zâtında bulur ve bittabi' kendi etrâfını devreder. Fakat eflâkin sebeb-i hilkati kutbun zuhûru olduğundan eflâk onun etrafını devreder. Beyt-i Sa'dî (k.s.):

2346. Eğer onun gulâm-ı hâssı ve bendesi oldun ise onun gemisini ta'mîrine yardım et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Eğer onun özel kulu ve kölesi olduysan, onun gemisini tamir etmeye yardım et!

Kutbun bedeni, Zâhir isminin (Allah'ın görünen, açıkça beliren isminin) mazharıdır (tecelli yeridir). Zâhir isminin kuşatması altında ne kadar isim varsa, kutup o isimlerin de bütünlüğünü taşır. Kutbun bedeni az yemekten, az uyumaktan ve diğer riyâzâtlardan (nefsî perhizlerden) dolayı zayıf bir hâlde olduğundan, onun özel hizmetinde bulunanların, onun ruhanîyetine hizmet ettikleri gibi, bedenine ait olan hizmetleri de yerine getirmeleri gerekir; ve onun bedenine hizmet etmek, onun mazhar olduğu isimler bütünlüğünün müsemmâsı (adlandırılanı) olan Hakk'a hizmet etmektir. Ve onun beden gemisinin tamiri, kutbun bu görünen âlemde yapmak zorunda olduğu görünen hizmetlerin yerine getirilmesiyle olur.

Kutbun cismi ism-i Zahir'in mazharıdır. İsm-i Zâhir'in ihâtası altında ne kadar esmå var ise kutub [o] esmânın dahi cem'iyyetini hâizdir. Kutbun cismi az yemek ve az uyumaktan ve sâir riyazatlardan zayıf bir hâlde olduğundan onun hizmet-i husûsiyyesinde bulunan[lar] onun rûhâniyetine hizmet ettikleri gibi cismâniyetine ait olan hizmetleri dahi îfâ etmek lazım gelir; ve onun cismâniyetine hizmet etmek onun mazhar olduğu cem'iyyet-i esmâiyyenin müsemmâsı olan Hakk'a hizmet etmektir. Ve onun cisim gemisinin ta'mîri, kutbun bu âlem-i zâhirde yapmak mecbûriyetinde bulunduğu hidemât-ı zâhirenin îfâsıyla olur.

2347. Senin yarîliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Senin yararlılığın sende daha çok olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz."

Bu şerefli beyitte, Muhammed Suresi'nde geçen ayet-i kerimeye işaret buyrulur: إِن تَنصُرُوا الله ينصركم ويثبت أقدامكم (Muhammed 47/7) Yani "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Yüce Allah da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabit kılar." Bu ayet-i kerime savaşta indiğinden, görünen anlamı şudur: "Siz Resûlullah ile beraber düşmanla savaşmak suretiyle Allah'ın dinine ve Resûlüne yardım ederseniz, Yüce Allah da sizin savaşta ayaklarınızı sabit kılarak düşman üzerine galip kılmak suretiyle yardım eder." Gizli anlamına gelince, o da şudur: Âlemin kutbu (evrenin manevi direği) yeryüzünde Hakk'ın halifesidir. Hakk'ın Zât'ının en mükemmel şekilde ortaya çıkışı insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) elbisesiyle gerçekleşir. Nasıl ki Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bî-ser-nâme'sinde şöyle buyururlar:

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed'de vâki' olan âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: إِن تَنصُرُوا الله ينصركم ويثبت أقدامكم (Muhammed 47/7) Ya'ni "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah Teâlâ da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı tesbît eder". Bu âyet-i kerîme harbde nâzil olduğundan ma'nâ-yı zâhirîsi şudur: "Siz Resûlullah ile beraber düşmanla kıtâl etmek sûretiyle Allah'ın dînine ve Resûlüne yardım ederseniz, Allah Teâlâ da sizin kıtâlde ayaklarınızı tesbît ederek düşman üzerine gālib kılmak sûretiyle yardım eder." Ma'nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk'ın halîfesidir. Zât-ı Hakk'ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki' olur. Nitekim Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretleri Bî-ser-nâme'sinde şöyle buyururlar:

2346. Eğer onun gulâm-ı hâssı ve bendesi oldun ise onun gemisini ta‘mîrine yardım et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2346. Eğer onun özel kulu ve kölesi olduysan, onun gemisini tamir etmesine yardım et!

Kutbun bedeni, Zâhir isminin tecelli yeridir. Zâhir isminin kuşatması altında ne kadar isim varsa, kutup o isimlerin de bütünlüğünü taşır. Kutbun bedeni az yemekten, az uyumaktan ve diğer riyâzâtlardan dolayı zayıf bir halde olduğundan, onun özel hizmetinde bulunanların, onun ruhanîyetine hizmet ettikleri gibi, bedenine ait hizmetleri de yerine getirmeleri gerekir; ve onun bedenine hizmet etmek, onun tecelli yeri olduğu isimler bütünlüğünün müsemmâsı olan Hakk'a hizmet etmektir. Ve onun beden gemisinin tamiri, kutbun bu görünen âlemde yapmak zorunda olduğu zahirî hizmetlerin yerine getirilmesiyle olur.

Kutbun cismi ism-i Zâhir’in mazharıdır. İsm-i Zâhir’in ihâtası altında ne kadar esmâ var ise kutub [o] esmânın dahi cem‘iyyetini hâizdir. Kutbun cismi az yemek ve az uyumaktan ve sâir riyâzatlardan zayıf bir hâlde olduğundan onun hizmet-i husûsiyyesinde bulunan[lar] onun rûhâniyetine hizmet ettikleri gibi cismâniyetine âit olan hizmetleri dahi îfâ etmek lâzım gelir; ve onun cismâniyetine hizmet etmek onun mazhar olduğu cem‘iyyet-i esmâiyyenin müsemmâsı olan Hakk’a hizmet etmektir. Ve onun cisim gemisinin ta‘mîri, kutbun bu âlem-i zâhirde yapmak mecbûriyetinde bulunduğu hidemât-ı zâhirenin îfâsıyla olur.

2347. Senin yâriliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: “Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz yardım olunursunuz.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2347. Senin yaralılığın sende daha çok olur, onda değil! Hak buyurdu ki: “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz yardım olunursunuz.”

Bu şerefli beyitte, Muhammed Sûresi’nde geçen ayet-i kerimeye işaret buyrulur: إِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ (Muhammed 47/7) Yani “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Yüce Allah da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabit kılar.” Bu ayet-i kerime savaşta nazil olduğundan, zahirî anlamı şudur: “Siz Resûlullah ile beraber düşmanla savaşmak suretiyle Allah’ın dinine ve Resûlüne yardım ederseniz, Yüce Allah da sizin savaşta ayaklarınızı sabit kılarak düşman üzerine galip kılmak suretiyle yardım eder.” Batınî anlamına gelince o da şudur ki: Kutb-ı âlem (evrenin kutbu, manevi lideri) yeryüzünde Hakk’ın halifesidir. Hakk’ın Zâtı’nın en mükemmel şekilde zuhuru (ortaya çıkışı) insân-ı kâmil libasıyla (elbisesiyle) gerçekleşir. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretleri Bî-ser-nâme’sinde şöyle buyururlar:

“Ahmed bu şehadet âleminde tektir, ey iş adamı! Hakk’ın sırrını sana açıkça söylüyorum.” Ve kutup, hakikat-i Muhammediyye’nin (Hz. Muhammed’in hakikatinin) hamili (taşıyıcısı) ve kâmil varisi olduğundan ona yardım Hakk’a yardımdır. Beytin anlamı: Ey mürid (Hakk yolcusu), senin kutba olan zahirî hizmetin, yine senin kendi nefsine yardımın ve desteğindir. Hakikatte kutba değildir. Zira kutb-ı âlem, yukarıda izah olunduğu üzere, şehadet âleminde Hakk’ın Zâtı’nın son libas (elbise) ile tecellisinden (ortaya çıkışından) ibarettir. Ey dinleyici, fakir şarihin (açıklayanın) bu sözünden sakın kutbun sureti (şekli) ve taayyünü (belirginleşmesi) Hakk’ın Zâtı olduğu inancında bulunma! Zira Hakk’ın Zâtı, bütün suretî taayyünat (şeklî belirginleşmeler) ile zahir olmakla beraber, Zât onların hepsinden münezzeh (uzak) ve beridir (arınmıştır). Zira taayyünata itibar yoktur, fânidir; ve suretten münezzeh olan Hakk’ın Zâtı bâkidir (kalıcıdır).

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de vâki‘ olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: إِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ (Muhammed 47/7) Ya‘ni “Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı tesbît eder”. Bu âyet-i kerîme harbde nâzil olduğundan ma‘nâ-yı zâhirîsi şudur: “Siz Resûlullah ile berâber düşmanla kıtâl etmek sûretiyle Allah’ın dînine ve Resûlüne yardım ederseniz, Allah Teâlâ da sizin kıtâlde ayaklarınızı tesbît ederek düşman üzerine gâlib kılmak sûretiyle yardım eder.” Ma‘nâ-yı bâtınîsine gelince o da budur ki: Kutb-ı âlem yeryüzünde Hakk’ın halîfesidir. Zât-ı Hakk’ın ekmel sûrette zuhûru insân-ı kâmil libâsıyla vâki‘ olur. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretleri Bî-ser-nâme’sinde şöyle buyururlar:

“Ahmed bu âlem-i şehâdette ahaddır, ey iş adamı! Hakk’ın sırrını sana açıkça söylüyorum.” Ve kutub hakikat-i muhammediyyenin hâmili ve vâris-i kâmil olduğundan ona yardım Hakk'a yardımdır. Ma'nâ-yı beyt: Ey mürîd, senin kutba olan hizmet-i zâhiriyyen, yine senin kendi nefsine yardımın ve muâvenetindir. Hakîkatte kutba değildir. Zîrâ kutb-ı âlem yukarıda îzâh olunduğu üzere âlem-i şehadette zât-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibarettir. Ey sâmi', şârih-i fakîrin bu sözünden sakın kutbun sûreti ve taayyünü Hakk'ın zâtı olduğu i'tikādında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla beraber, zât onların cümlesinden münezzeh ve berîdir. Zîrâ taayyünâta i'tibâr yoktur, fânîdir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.

2348. Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. Tilki gibi av yakala ve onu feda et ki, binlerden fazla avı karşılık olarak alasın!

Dünyevî sebepleri tilki gibi avla ve ele geçir; sonra da arslan mertebesinde olan kutba (tasavvufta en yüksek manevî makam sahibi) feda et ki, o yaptığın feda ve hizmet karşılığında yüz binlerce maddî ve manevî avı ele geçiresin! Yahut "feda edilecek av"dan kasıt, dünya ehlidir. "Fedî" (فدی), "feda" (فدا) kelimesinin imale (uzatma) edilmiş hâlidir. Bu durumda kafiye tamdır.

Esbâb-ı dünyeviyyeyi tilki gibi avla ve ele geçir ve arslan mesâbesinde olan kutba fedâ et, tâ ki o ettiğin fedâ ve hizmet mukābilinde yüz binlerce maddî ve ma'nevî avı ele geçiresin! Yahud "fedâ eyleyecek sayd"dan murâd, ehl-i dünyâdır. "Fedî" (فدی), "fedâ" (فدا)nın imale olunmuşudur. Bu sûrette kāfiye tamâmdır.

2349. O mürîdin saydı tilkice olur. Serkeş olan sırtlan saydı ölü tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. O müridin avı tilki gibi olur. Serkeş olan sırtlanın avı ölü tutar.

"Küftâr", sırtlan denilen serkeş ve vahşi hayvandır ki mezarlardan ölüleri çıkarıp yer. "Merîd", serkeş ve kovulmuş anlamınadır. Yani, müridin avladığı dünyevî sebepler ve dünya ehli, tilki gibi hile kullanmakla olur. Onun avlayıp kutbun huzuruna getirdiği av ölüdür. Çünkü onun avı, sırtlan dediğimiz serkeş ve vahşi hayvanın ölü hâlde bulduğu ava benzer.

"Küftâr", sırtlan denilen serkeş ve vahşi hayvandır ki mezarlardan ölüleri çıkarıp yer. "Merîd", serkeş ve matrûd ma'nâsınadır. Ya'ni, mürîdin avladığı esbâb-ı dünyeviyye ve ehl-i dünyâ tilki gibi hîle isti'mâli ile olur. Onun avlayıp kutbun huzûruna getirdiği şikâr ölüdür. Çünkü onun saydı sırtlan dediğimiz serkeş ve vahşi hayvanın ölü hâlinde bulduğu ava benzer.

2350. Ölüyü onun huzuruna çekersen diri olur. Gübre, bağ ve bostanda neşv ü nemâ bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. Ölüyü onun huzuruna çekersen diri olur. Gübre, bağ ve bostanda gelişip büyüyücü olur.

Ey mürîd, sırtlan gibi avladığın ölüyü kutbun (evrenin manevi direği) huzuruna çekip getirirsen, o ölü av onun huzurunda manevi hayat bulur. Nasıl ki gübre bağ ve bostana getirilip döküldüğü zaman ondan yeşillikler ve çiçekler gelişip büyür. "Pâlîz", genel olarak bağ, bostan ve ekinlik, kavun ve karpuz ve hıyar tarlası demektir (Burhân). Ve kutup, hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) taşıyıcısı ve kâmil vârisi olduğundan, ona yardım Hakk'a yardımdır. Beytin anlamı şudur: Ey mürîd, senin kutba olan zahirî hizmetin, yine senin kendi nefsine yardımın ve desteğindir. Hakikatte kutba değildir. Çünkü âlem kutbu, yukarıda açıklandığı üzere, şehadet âleminde (görünen âlem) Hakk'ın Zât'ının son elbise ile tecellîsinden (ortaya çıkmasından) ibarettir. Ey dinleyici, fakir şârihin (açıklayanın) bu sözünden sakın kutbun sureti ve belirlenimi Hakk'ın Zât'ı olduğu inancında bulunma! Çünkü Hakk'ın Zât'ı, bütün suretî belirlenimlerle zahir olmakla beraber, Zât onların hepsinden uzak ve beridir. Çünkü belirlenimlere itibar yoktur, fânidir; ve suretten münezzeh olan Hakk'ın Zât'ı bâkidir.

Ey mürîd, sırtlan gibi avladığın ölüyü kutbun huzûruna çekip getirirsen, o ölü av onun huzûrunda hayât-ı ma'neviyye bulur. Nitekim gübre bağ ve bostana getirilip döküldüğü vakit ondan yeşillikler ve çiçekler neşv ü nemâ bulur. "Pâlîz”, umûmen bağ, bostan ve ekinlik, kavun ve karpuz ve hıyar tarlası demektir (Burhân). Ve kutub hakikat-i muhammediyyenin hâmili ve vâris-i kâmil olduğundan ona yardım Hakk'a yardımdır. Ma'nâ-yı beyt: Ey mürîd, senin kutba olan hizmet-i zâhiriyyen, yine senin kendi nefsine yardımın ve muâvenetindir. Hakîkatte kutba değildir. Zîrâ kutb-ı âlem yukarıda îzâh olunduğu üzere âlem-i şehadette zât-ı Hakk'ın libâs-ı ahîr ile tecellîsinden ibarettir. Ey sâmi', şârih-i fakîrin bu sözünden sakın kutbun sûreti ve taayyünü Hakk'ın zâtı olduğu i'tikādında bulunma! Zîrâ zât-ı Hak bilcümle taayyünât-ı sûrî ile zâhir olmakla beraber, zât onların cümlesinden münezzeh ve berîdir. Zîrâ taayyünâta i'tibâr yoktur, fânîdir; ve sûretten münezzeh olan zât-ı Hak bâkîdir.

2348. Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2348. Tilki gibi av yakala ve onu feda et ki, binlerden fazla avı karşılık olarak alasın!

Dünyevî sebepleri tilki gibi avla ve ele geçir ve aslan mertebesinde olan kutba feda et ki, o yaptığın feda ve hizmet karşılığında yüz binlerce maddî ve manevî avı ele geçiresin! Yahut "feda edilecek av"dan kasıt, dünya ehlidir. "Fedî" (فدی), "fedâ" (فدا) kelimesinin imale edilmiş (uzatılmış) şeklidir. Bu durumda kafiye tamdır.

Esbâb-ı dünyeviyyeyi tilki gibi avla ve ele geçir ve arslan mesâbesinde olan kutba fedâ et, tâ ki o ettiğin fedâ ve hizmet mukābilinde yüz binlerce maddî ve ma'nevî avı ele geçiresin! Yahud "fedâ eyleyecek sayd"dan murâd, ehl-i dünyâdır. "Fedî" (فدی), "fedâ" (فدا)nın imâle olunmuşudur. Bu sûrette kāfiye tamâmdır.

2349. O mürîdin saydı tilkice olur. Serkeş olan sırtlan saydı ölü tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2349. O müridin avı tilki gibi olur. Serkeş olan sırtlanın avı ölü tutar.

"Küftâr", sırtlan denilen serkeş ve vahşi hayvandır ki mezarlardan ölüleri çıkarıp yer. "Merîd", serkeş ve kovulmuş anlamınadır. Yani, müridin avladığı dünyevî sebepler ve dünya ehli, tilki gibi hile kullanmakla olur. Onun avlayıp kutbun huzuruna getirdiği av ölüdür. Çünkü onun avı, sırtlan dediğimiz serkeş ve vahşi hayvanın ölü hâlde bulduğu ava benzer.

"Küftâr", sırtlan denilen serkeş ve vahşi hayvandır ki mezarlardan ölüleri çıkarıp yer. "Merîd", serkeş ve matrûd ma'nâsınadır. Ya'ni, mürîdin avladığı esbâb-ı dünyeviyye ve ehl-i dünyâ tilki gibi hîle isti'mâli ile olur. Onun avlayıp kutbun huzûruna getirdiği şikâr ölüdür. Çünkü onun saydı sırtlan dediğimiz serkeş ve vahşi hayvanın ölü hâlinde bulduğu ava benzer.

2350. Ölüyü onun huzuruna çekersen diri olur. Gübre, bağ ve bostanda neşu ü nemâ bulucu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2350. Ölüyü onun huzuruna çekersen diri olur. Gübre, bağ ve bostanda gelişip büyüyücü olur.

Ey mürid (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi), sırtlan gibi avladığın ölüyü kutbun (manevi önderin) huzuruna çekip getirirsen, o ölü av onun huzurunda manevi hayat bulur. Nasıl ki gübre bağ ve bostana getirilip döküldüğü zaman ondan yeşillikler ve çiçekler gelişip büyür. "Pâlîz", genellikle bağ, bostan ve ekinlik, kavun ve karpuz ve hıyar tarlası demektir (Burhan).

Ey mürîd, sırtlan gibi avladığın ölüyü kutbun huzûruna çekip getirirsen, o ölü av onun huzûrunda hayât-ı ma'neviyye bulur. Nitekim gübre bağ ve bostana getirilip döküldüğü vakit ondan yeşillikler ve çiçekler neşv ü nemâ bulur. "Pâlîz”, umûmen bağ, bostan ve ekinlik, kavun ve karpuz ve hıyar tarlası demektir (Burhân).

## Tilkinin arslana cevab söylemesi

2351. Tilki arslana dedi: "Hizmet edeyim, hîleler yapayım, onun aklını koparayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. Tilki arslana dedi: "Hizmet edeyim, hileler yapayım, onun aklını koparayım!"

"Tilki"den kastedilen, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bağlanıp henüz nefsinin hükümlerine boyun eğmiş olan kimsedir. İnsân-ı kâmil aynı zamanda siyaset sahibi (toplumu yönetme ve yönlendirme yeteneği olan) olduğundan, görünen işlerde hileye aşina olan bu gibi müridleri (tasavvuf yolunda ilerleyen öğrencileri) kullanır; ve "eşek"ten kastedilen ise, Hakk ehlinden yüz çeviren saf gönüllü sofiler ve zahitlerdir. İnsân-ı kâmil bunların saflıklarını takdir etmekle birlikte, bu biçareler, insân-ı kâmilin yolunu kendi akıllarınca Kur'an'a ve hadise aykırı gördükleri için bunlardaki cehaleti ve arızî (sonradan ortaya çıkan) hamakatı (akılsızlığı) gidermek ister. Bu sebeple bunu avlamaya hile usulünü bilen müridini görevlendirir. Bu sebeple "arslan"dan kastedilen de, insân-ı kâmil olur. Yani, mürid insân-ı kâmile dedi: "Peki efendim, emriniz gereğince hizmet edeyim. O biçare saf gönüllü zahidi avlamak için tedbirler yapayım ve onun aklını kendi mertebesinden koparayım ve gidereyim!"

"Tilki"den murâd, insân-ı kâmile intisâb edip henüz nefsinin ahkâmı altında zebûn olan kimsedir. İnsân-ı kâmil aynı zamanda sâhib-i siyâset bulunduğundan, zâhirî işlerde hîleye âşinâ olan bu gibi mürîdleri istihdâm eder; ve "eşek"ten murâd dahi, ehl-i Hak'tan yüz çeviren sâde-dil sofular ve zâhidlerdir. İnsân-ı kâmil bunların safvetlerini takdîr etmekle berâber, bu bîçâreler, insân-ı kâmilin mesleğini kendi akıllarınca Kur'ân'a ve hadîse muhâlif gördükleri için bunlardaki cehli ve hamâkat-ı ârızayı izâle etmek ister. Binâenaleyh bunu avlamağa hîle usûlünü bilen mürîdini me'mûr eder. Binâenaleyh "arslan"dan murâd dahi, insân-ı kâmil olur. Ya'ni, mürîd insân-ı kâmile dedi: "Peki efendim, emriniz mûcibince hizmet edeyim. O bîçâre sâde-dil zâhidi avlamak için tedbîrler yapayım ve onun aklını kendi mertebesinden koparayım ve izâle edeyim!"

2352. "Hîlekârlık ve efsûngerlik benim işimdir. Benim işim hîledir ve yoldan götürmektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. "Hilekârlık ve efsunculuk benim işimdir. Benim işim hiledir ve yoldan saptırmaktır."

"Destan" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "mekr (gizli yönlendirme) ve hile" anlamındadır.

"Destân", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "mekr ve hîle" ma'nâsınadır.

2353. Dağ başından ırmak tarafına acele etti. O zayıf olan miskin eşeği buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Dağ başından ırmak tarafına acele etti. O zayıf olan miskin eşeği buldu.

## Tilkinin arslana cevab söylemesi

2351. Tilki arslana dedi: "Hizmet edeyim, hileler yapayım, onun aklını koparayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2351. Tilki arslana dedi: "Hizmet edeyim, hileler yapayım, onun aklını koparayım!"

"Tilki"den kasıt, insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bağlanıp henüz nefsinin hükümlerine boyun eğmiş olan kimsedir. İnsân-ı kâmil aynı zamanda siyaset sahibi (toplumu idare etme yeteneği olan) olduğundan, dış işlerde hileye aşina olan bu gibi müridleri (tasavvuf yolunda ilerleyen kişileri) kullanır; ve "eşek"ten kasıt ise, Hak ehlinden yüz çeviren saf gönüllü sofiler ve zahitlerdir. İnsân-ı kâmil bunların saflıklarını takdir etmekle birlikte, bu zavallılar, insân-ı kâmilin yolunu kendi akıllarınca Kur'ân'a ve hadise aykırı gördükleri için bunlardaki cehaleti ve sonradan ortaya çıkan ahmaklığı gidermek ister. Bu sebeple bunu avlamak için hile yöntemini bilen müridini görevlendirir. Bu sebeple "arslan"dan kasıt ise, insân-ı kâmil olur. Yani, mürid insân-ı kâmile dedi: "Peki efendim, emriniz gereğince hizmet edeyim. O zavallı saf gönüllü zahidi avlamak için tedbirler alayım ve onun aklını kendi mertebesinden koparayım ve gidereyim!"

"Tilki"den murâd, insân-ı kâmile intisâb edip henüz nefsinin ahkâmı altında zebûn olan kimsedir. İnsân-ı kâmil aynı zamanda sahib-i siyaset bulunduğundan, zâhirî işlerde hîleye âşinâ olan bu gibi müridleri istihdâm eder; ve "eşek"ten murâd dahi, ehl-i Hak'tan yüz çeviren sâde-dil sofular ve zâhidlerdir. İnsân-ı kâmil bunların safvetlerini takdîr etmekle beraber, bu bîçâreler, insân-ı kâmilin mesleğini kendi akıllarınca Kur'ân'a ve hadîse muhalif gördükleri için bunlardaki cehli ve hamâkat-ı ârızayı izâle etmek ister. Binâenaleyh bunu avlamağa hîle usûlünü bilen müridini me'mûr eder. Binâenaleyh "arslan"dan murâd dahi, insân-ı kâmil olur. Ya'ni, mürîd insân-i kâmile dedi: "Peki efendim, emriniz mûcibince hizmet edeyim. O bîçâre sâde-dil zâhidi avlamak için tedbirler yapayım ve onun aklını kendi mertebesinden koparayım ve izâle edeyim!"

2352. "Hilekârlık ve efsûngerlik benim işimdir. Benim işim hîledir ve yoldan götürmektir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2352. "Hilekârlık ve efsuncuk benim işimdir. Benim işim hiledir ve yoldan çıkarmaktır."

"Destan" kelimesinin birçok anlamı vardır, burada "mekr (gizli yönlendirme) ve hile" anlamındadır.

"Destân", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "mekr ve hîle" ma'nâsınadır.

2353. Dağ başından ırmak tarafına acele etti. O zayıf olan miskin eşeği buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2353. Dağ başından ırmak tarafına acele etti. O zayıf olan miskin eşeği buldu.

"Dağ başı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin huzuru, "ırmak"tan kasıt ise ilahi isimlerin tecellilerinin (ortaya çıkışlarının) akış yeri olan suretler âlemidir. Çünkü zahitlerin bakış açısı suretler âlemidir. Zira onlarda nefislerinin cennetten mahrum kalması ve cehennemde azap görmesi korkusu vardır ve bu korku ile Hakk'a yönelirler. Nitekim yukarıdaki zahit ve cariye kıssasının 2179 numaralı beytinde buyrulmuştu. Yani, hilekâr mürid insân-ı kâmilin huzurundan çıktı, mana âleminden suret âlemine gitmek için acele etti ve o sufi zühdü içinde o sade kalpli sofuyu buldu.

“Dağ başı”ndan murâd, insân-ı kâmilin huzûru, “ırmak”tan murâd tecelliyât-ı esmâiyyenin mecrâsı olan âlem-i sûrettir. Zîrâ zâhidlerin nazargâhı âlem-i sûrettir. Çünkü onlarda nefislerinin cennetten mahrûm ve cehennemde muazzeb olması korkusu vardır ve bu korku ile Hakk’a yürürler. Nitekim yukarıdaki zâhid ve câriye kıssasının 2179 numaralı beytinde buyrulmuş idi. Ya’ni, mürîd-i hîlekar insân-ı kâmilin huzûrundan çıktı, âlem-i ma’nâdan âlem-i sûrete gitmek için acele etti ve o zühd-i sûfî içinde o sâde-dil sofuyu buldu.

2354. İmdi harâretli selâm verdi ve ileriye gitti. O sâde-dil dervişin önüne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Şimdi hararetli selâm verdi ve ileriye gitti. O saf dervişin önüne gitti.

Efsuncu olan, kandırıcı sözler söylemesini bilen mürid, o zâhide muhabbetli ve hararetli selâm verdi ve ileriye yürüdü. O cahil ve ahmak dervişin önüne gitti.

Efsûnger olan kandırıcı sözler söylemesini bilen mürîd o zâhide muhabbetli ve harâretli selâm verdi ve ileriye yürüdü. O câhil ve ahmak dervişin önüne gitti.

2355. Dedi: “Bu kuru sahrâda taşlık kuru mahal arasında nasılsın?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Dedi: "Bu kuru çölde, taşlık ve kuru bir yerin ortasında nasılsın?"

"Kuru çöl"den maksat, zâhidin aşksız olan dünya hayatıdır. Çünkü ilâhî aşk olmazsa bu dünya âlemi taşlık ve kuru bir yer hükmünde kalır; ve bu hâle "soğuk zühd" ve "kuru zühd" derler. Nasıl ki Pîr efendimiz Divan-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Aşksız geçen ömrünü hiç hesaba katma. Aşk âb-ı hayattır (ebedî hayat veren su), onu gönülden ve candan al."

Diğer Beyit:

Nazmen tercüme: "Âşık ol, âşık ol, yeter artık, eşeklikten vazgeç. Padişahzadesin, ahırda eşeklik sana niye?"

“Kuru sahrâ”dan murâd, zâhidin aşksız olan hayât-ı dünyeviyyesidir. Zîrâ aşk-ı ilâhî olmazsa bu dünyâ âlemi taşlık ve kuru bir mahal mesâbesinde kalır; ve bu hâle “zühd-i bârid” ve “zühd-i huşk” derler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr’lerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: “Bî-aşk geçen ömrünü hiç katma hesâba Aşk âb-ı hayattır, dil ü cândan onu ahz et”

Diğer Beyit:

Nazmen tercüme: “Âşık ol, âşık ol, elverdi, eşeklikten geç Pâdişâhzâdesin ahırda eşeklik nenedir!”

2356. Eşek dedi: “Gerek gamdayım, gerek İrem’deyim, kısmetimi Hak yapmıştır, bundan dolayı şâkirim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Eşek dedi: "İster gamda olayım, ister İrem'de olayım, kısmetimi Hak belirlemiştir, bu sebeple şükrediyorum!"

"Dağ başı"ndan kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurudur; "ırmak"tan kasıt ise, ilahi isimlerin tecellilerinin (yansımalarının) akış yeri olan şekiller âlemidir. Çünkü zahitlerin bakış açısı şekiller âlemidir. Zira onlarda nefislerinin cennetten mahrum kalması ve cehennemde azap görmesi korkusu vardır ve bu korku ile Allah'a yönelirler. Nasıl ki yukarıdaki zahit ve cariye kıssasının 2179 numaralı beytinde "O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu..." buyrulmuştu. Yani, hilekâr mürid insân-ı kâmilin huzurundan çıktı, mana âleminden şekiller âlemine gitmek için acele etti ve o zahiri zühd (dünya nimetlerinden el çekme) içinde o saf gönüllü sofuyu buldu.

"Dağ başı"ndan murâd, insân-ı kâmilin huzûru, "ırmak"tan murâd tecelliyât-ı esmâiyyenin mecrâsı olan âlem-i sûrettir. Zîrâ zâhidlerin nazargâhı âlem-i sûrettir. Çünkü onlarda nefislerinin cennetten mahrûm ve cehennemde muazzeb olması korkusu vardır ve bu korku ile Hakk'a yürürler. Nitekim yukarıdaki zâhid ve câriye kıssasının 2179 numaralı beytinde آن زعشق جان دوید و این زبیم ... الخ ["O, canın aşkından ve bu, korkudan koştu..."] buyrulmuş idi. Ya'ni, mürîd-i hîlekâr insân-ı kâmilin huzurundan çıktı, âlem-i ma'nâdan âlem-i sûrete gitmek için acele etti ve o zühd-i sûrî içinde o sâde-dil sofuyu buldu.

2354. İmdi harâretli selâm verdi ve ileriye gitti. O sâde-dil dervişin önüne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2354. Şimdi hararetli selâm verdi ve ileriye gitti. O saf dervişin önüne gitti.

Efsuncu olan, kandırıcı sözler söylemesini bilen mürid, o zâhide muhabbetli ve hararetli selâm verdi ve ileriye yürüdü. O cahil ve ahmak dervişin önüne gitti.

Efsûnger olan kandırıcı sözler söylemesini bilen mürîd o zâhide muhabbetli ve harâretli selâm verdi ve ileriye yürüdü. O câhil ve ahmak dervişin önüne gitti.

2355. Dedi: "Bu kuru sahrada taşlık kuru mahal arasında nasılsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2355. Dedi: "Bu kuru çölde, taşlık ve kuru bir yerin ortasında nasılsın?"

"Kuru çöl"den kasıt, zâhidin aşksız dünya hayatıdır. Çünkü ilâhî aşk olmazsa, bu dünya âlemi taşlık ve kuru bir yer gibi kalır; ve bu duruma "soğuk zühd" ve "kuru zühd" derler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Aşksız geçen ömrünü hiç katma hesaba Aşk âb-ı hayattır, gönül ve candan onu al"

Diğer Beyit: Nazmen tercüme: "Âşık ol, âşık ol, yeter artık, eşeklikten vazgeç Padişahzâdesin, ahırda eşeklik sana ne yakışır!"

"Kuru sahra"dan murâd, zâhidin aşksız olan hayât-ı dünyeviyyesidir. Zîrâ aşk-ı ilâhî olmazsa bu dünyâ âlemi taşlık ve kuru bir mahal mesâbesinde kalır; ve bu hâle "zühd-i bârid" ve "zühd-i huşk" derler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: "Bî-aşk geçen ömrünü hiç katma hesaba Aşk âb-ı hayattır, dil ü cândan onu ahz et"

Diğer Beyit: Nazmen tercüme: "Âşık ol, âşık ol, elverdi, eşeklikten geç Pâdişâhzâdesin ahırda eşeklik nenedir!"

2356. Eşek dedi: "Gerek gamdayım, gerek İrem'deyim, kısmetimi Hak yapmıştır, bundan dolayı şakirim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2356. Eşek dedi: "Gerek gamdayım, gerek İrem'deyim, kısmetimi Hak yapmıştır, bundan dolayı şakirim!"

"İrem", Şeddâd denilen hükümdarın cennet adıyla yaptırdığı süslü bahçenin ismidir. Yani, zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş) hilekâr müride (tarikat yolcusuna) cevaben dedi: "İster gam içinde ve ister süslü bahçe içinde olayım, mademki نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Zuhruf, 43/32) yani "Biz dünya hayatında onların geçimlerini onların arasında taksim ettik" ayet-i kerimesi gereğince benim taksimimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk'a şükrediciyim!"

“İrem”, Şeddâd denilen hükümdârın cennet nâmı ile yaptırdığı müzeyyen bahçenin ismidir. Ya’ni, zâhid mürîd-i hîle-kâra cevâben dedi: “İster gam için-de ve ister müzeyyen bahçe içinde olayım, mâdemki نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Zuhruf, 43/32) ya’ni “Biz dünyâ hayâtında onların maîşetlerini on-ların arasında taksîm ettik” âyet-i kerîmesi mûcibince benim taksîmimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk’a şükrediciyim!”

2357. “Hayırda ve şerde dosta şükür söylerim. Zîrâ ki kazâda fenâdan daha fenâ vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. “Hayırda ve şerde dosta şükür söylerim. Çünkü kazâda fenâdan daha fenâ vardır.”

Hayır ve şer, ilâhî kazânın (Allah'ın küllî hükmü) gerektirmesinden olduğu için, hakikî dost olan Yüce Allah'a hem hayırda hem de şerde şükrederim. Çünkü eğer şerde şükretmez isem, ilâhî kazâ olan bu şerden daha kötü şerler vardır ki onlar da ilâhî kazâdır.

“Hayır ve şer kazâ-yı ilâhî iktizâsından olduğundan hakîkî dost olan Hak Teâlâ’ya hem hayırda ve hem de şerde şükrederim. Zîrâ eğer şerde şükür et-mez isem kazâ-yı ilâhî olan bu şerden daha fenâ şerler vardır ki onlar da ka-zâ-yı ilâhîdir.”

2358. “Mâdemki kısmet edici odur şikâyet küfür geldi, sabır lâzımdır. Sabır, sılanın anahtarıdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. "Mademki kısmet edici O'dur, şikâyet küfürdür, sabır gereklidir. Sabır, vuslatın anahtarıdır."

Mademki herkesin maddî ve manevî hâlini ve rızıklarını taksim eden Yüce Allah'tır, bir kişinin bulunduğu hâlden memnun olmayıp şikâyet etmesi küfürdür. Yani bu taksim, herkesin sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlık diliyle talep ettiği şeyin Yüce Allah tarafından verilmesi ve ihsanıdır. Bu sebeple bu veriş nimettir ve nimetten şikâyet ise nimeti inkâr etmektir. Eğer bu ilâhî veriş ve ihsan, bu maddi âlemde nefse uygun gelmezse, sabır gereklidir. Çünkü sabır, vuslatın anahtarıdır. "Sıla", vuslat ve veriş anlamlarındadır. Burada her iki anlam da caiz olur.

“Mâdemki herkesin maddî ve ma’nevî hâlini ve rızıklarını taksîm eden Hak Teâlâ hazretleridir, bir kişinin bulunduğu hâlden memnun olmayıp şikâ-yet etmesi küfürdür. Ya’ni bu taksim herkesin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı is-ti’dâd ile taleb ettiği şeyin Hak Teâlâ tarafından atâsı ve ihsânıdır. Binâena-leyh bu atâ ni’mettir ve ni’metten şikâyet ise küfrân-ı ni’mettir. Eğer bu atâ ve ihsân-ı ilâhî, bu âlem-i kesâfette nefse mülayim gelmezse, sabır lâzımdır. Zîrâ sabır sılanın anahtarıdır.” “Sıla”, vuslat ve atâ ma’nâlarınadır. Burada her iki ma’nâ da câiz olur.

2359. “Hakk’ın gayrı hep düşmandırlar, dost O’dur. Dosttan düşmana şikâ-yet ne vakit iyidir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. “Hakk’ın dışındaki her şey düşmandır, dost O’dur. Dosttan düşmana şikâyet ne zaman iyi olur!”

2360. “Bana ayran verdiği vakit bal istemem. Zîrâ ki her ni’mete mukârin bir gam vardır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. “Bana ayran verdiği zaman bal istemem. Çünkü her nimete bitişik bir gam vardır.”

"İrem", Şeddâd denilen hükümdarın cennet adıyla yaptırdığı süslü bahçenin ismidir. Yani, zahit, hilekâr müride cevap olarak dedi ki: "İster gam içinde ve ister süslü bahçe içinde olayım, mademki نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا (Zuhruf, 43/32) yani "Biz dünya hayatında onların geçimlerini onların arasında taksim ettik" ayet-i kerimesi gereğince benim taksimimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk'a şükrediciyim!"

"İrem", Şeddâd denilen hükümdarın cennet nâmı ile yaptırdığı müzeyyen bahçenin ismidir. Ya'ni, zâhid mürîd-i hîlekâra cevâben dedi: "İster gam içinde ve ister müzeyyen bahçe içinde olayım, mâdemki نحن قسمنا بينهم معيشتهم في الحياة الدنيا (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz dünyâ hayâtında onların maîşetlerini onların arasında taksîm ettik" âyet-i kerîmesi mûcibince benim taksîmimi Hak yapmıştır, bu hâlimden dolayı Hakk'a şükrediciyim!"

2357. "Hayırda ve şerde dosta şükür söylerim. Zîra ki kazâda fenâdan daha fenâ vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2357. "Hayırda ve şerde dosta şükür söylerim. Çünkü kazâda kötüden daha kötü vardır."

Hayır ve şer ilâhî kazânın gereği olduğundan, hakikî dost olan Yüce Allah'a hem hayırda hem de şerde şükrederim. Çünkü eğer şerde şükretmezsem, ilâhî kazâ olan bu şerden daha kötü şerler vardır ki onlar da ilâhî kazâdır.

"Hayır ve şer kazâ-yı ilâhî iktizâsından olduğundan hakîkî dost olan Hak Teâlâ'ya hem hayırda ve hem de şerde şükrederim. Zîrâ eğer şerde şükr etmez isem kazâ-yı ilâhî olan bu şerden daha fenâ şerler vardır ki onlar da kazâ-yı ilâhîdir."

2358. "Mâdemki kısmet edici odur şikâyet küfür geldi, sabır lâzımdır. Sabır, sılanın anahtarıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2358. Mademki kısmet edici O'dur, şikâyet küfürdür, sabır gereklidir. Sabır, kavuşmanın anahtarıdır.

Mademki herkesin maddî ve manevî hâlini ve rızıklarını taksim eden Yüce Allah'tır, bir kişinin bulunduğu hâlden memnun olmayıp şikâyet etmesi küfürdür. Yani bu taksim, herkesin sabit hakikatinin (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yatkınlık diliyle talep ettiği şeyin Yüce Allah tarafından verilmesi ve ihsanıdır. Buna göre bu veriş nimettir ve nimetten şikâyet ise nimeti inkârdır. Eğer bu ilâhî veriş ve ihsan, bu yoğunluk âleminde nefse uygun gelmezse, sabır gereklidir. Çünkü sabır, kavuşmanın anahtarıdır. "Sıla", vuslat (kavuşma) ve atâ (verme) anlamlarındadır. Burada her iki anlam da geçerli olur.

"Mâdemki herkesin maddî ve ma'nevî hâlini ve rızıklarını taksîm eden Hak Teâlâ hazretleridir, bir kişinin bulunduğu hâlden memnun olmayıp şikâyet etmesi küfürdür. Ya'ni bu taksim herkesin ayn-ı sabitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeyin Hak Teâlâ tarafından atâsı ve ihsânıdır. Binâenaleyh bu atâ ni'mettir ve ni'metten şikâyet ise küfrân-ı ni'mettir. Eğer bu atâ ve ihsân-ı ilâhî, bu âlem-i kesâfette nefse mülayim gelmezse, sabır lâzımdır. Zîrâ sabır sılanın anahtarıdır." "Sıla", vuslat ve atâ ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ da câiz olur.

2359. "Hakk'ın gayrı hep düşmandırlar, dost O'dur. Dosttan düşmana şikâyet ne vakit iyidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2359. "Hakk'ın dışındaki her şey düşmandır, dost yalnızca O'dur. Dosttan düşmana şikâyet etmek ne zaman iyi olabilir ki!"

2360. "Bana ayran verdiği vakit bal istemem. Zîrâ ki her ni'mete mukārin bir gam vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2360. "Bana ayran verdiği vakit bal istemem. Çünkü her nimete karşılık gelen bir gam vardır."

“Yüce Allah bana ayran, yani nefsimin hazzına aykırı bir şey verdiği zaman, nefsimin hazzına uygun olan balı istemem. Çünkü her bir nimet lütfa ait bir tecellîdir; ve her bir lütfa ait tecellîyi kahra ait tecellî takip ettiği için her bir nimete karşılık gelen bir gam vardır. Zira nefis lütfa ait tecellîden haz duyar ve kahra ait tecellîden kederlenir.” Bilinmeli ki, zâhidin sözleri kendi mertebesine göre doğrudur. Çünkü zâhid kendi nefsinin varlığından geçmediği için sözlerin hepsini kendi izafî varlığına ve varlığına göre söylemiştir. Sözleri aşktan ve hararetten uzaktır; ve mademki kendisinin vehmedilmiş olan varlığı vardır, bu sözleri taklidîdir, kendi hâli değildir.

"Mağfiret", örtmek ve gizlemek anlamındadır. Mağfiretin mertebeleri vardır: 1- Asilerin günahlarının gizlenmesi. 2- Âbidlerin amellerinin kendi nazarlarından gizlenmesi. 3- Kâmillerin izafî varlıklarının hakikî varlık ile, yani kulun varlıklarının Hakk'ın varlığı ile gizlenmesidir. Ve bu mağfiret her mertebenin ehline göre Hakk'ın inayetidir; ve marifetin en yüksek mertebesi kulun varlığının Hakk'ın varlığı ile gizlenmesidir. Böyle bir kimse ne nimetin zevkinde ne de sıkıntının gamında olur; zira bunlar ilâhî âşıklardır. Bunların alt mertebesinde olanlar kendi nefislerinin âşığı olup gözleri ilâhî nimettedir ve Hakk'ın sıkıntısından ve kahrından korkup kaçarlar. Halbuki her nimetin ve devletin içinde bir meşakkat ve zahmet gizlidir. Gelecek şerefli beyitlerde bu anlam açıklanır:

“Hak Teâlâ hazretleri bana ayran ya’ni nefsimin hazzına muhâlif bir şey verdiği vakit, nefsimin hazzına muvâfık olan balı istemem. Çünkü her bir ni’met bir tecellî-i lutfîdir; ve her bir tecellî-i lutfîyi tecellî-i kahrî ta’kîb ettiği için her bir ni’mete mukârin bir gam vardır. Zîrâ nefis tecellî-i lutfden mahzûz ve tecellî-i kahrîden mağmûm olur.” Ma’lûm olsun ki, zâhidin sözleri kendi mertebesine göre doğrudur. Çünkü zâhid kendi nefsinin varlığından geçmediği için sözlerin hepsini kendi vücûd-ı izâfîsine ve varlığına nazaran söylemiştir. Sözleri aşk ve harâretten hâlîdir; ve mâdemki kendinin mevhûm olan varlığı vardır, bu sözleri taklîdîdir, kendi hâli değildir. "Hak Teâlâ hazretleri bana ayran ya'ni nefsimin hazzına muhâlif bir şey verdiği vakit, nefsimin hazzına muvâfik olan balı istemem. Çünkü her bir ni'met bir tecellî-i lutfidir; ve her bir tecellî-i lutfiyi tecellî-i kahrî ta'kîb ettiği için her bir ni'mete mukârin bir gam vardır. Zîrâ nefis tecellî-i lutfiden mahzûz ve tecellî-i kahrîden mağmûm olur." Ma'lûm olsun ki, zâhidin sözleri kendi mertebesine göre doğrudur. Çünkü zâhid kendi nefsinin varlığından geçmediği için sözlerin hepsini kendi vücûd-ı izâfisine ve varlığına nazaran söylemiştir. Sözleri aşk ve harâretten hâlîdir; ve mâdemki kendinin mevhûm olan varlığı vardır, bu sözleri taklîdîdir, kendi hâli değildir.

"Mağfiret", örtmek ve setretmek ma'nâsınadır. Mağfiretin merâtibi vardır: 1- Asîlerin günahlarının setri. 2- Âbidlerin amellerinin nazarlarından setri. 3- Kâmillerin vücûd-ı izâfilerinin vücûd-ı hakîkî ile ya'ni vücûd-ı abdânîlerinin vücûd-ı Hakkanî ile setridir. Ve bu mağfiret her mertebenin ehline göre Hakk'ın inâyetidir; ve ma'rifetin en yüksek mertebesi vücûd-ı abdânînin vücûd-ı Hakkânî ile setridir. Böyle bir kimse ne ni'metin zevkinde ve ne nıkmetin gamında olur; zîrâ bunlar uşşâk-ı ilâhîdir. Bunların mâdûnunda olanlar kendi nefislerinin âşıkı olup gözleri ni'met-i ilâhîdedir ve Hakk'ın nıkmetinden ve kahrından korkup kaçarlar. Halbuki her ni'metin ve devletin zımnında bir meşakkat ve zahmet gizlidir. Âtîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ tavzîh buyrulur:

2361. Bir saka ve onun bir eşeği var idi ki, mihnetten çenber gibi iki kat olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Bir saka ve onun bir eşeği vardı ki, sıkıntıdan çember gibi iki kat olmuştu.

"Sakkā", su taşıyan kimse demektir ki, Türkçe tahrif ile "saka" derler.

“Sakkā”, su taşıyan kimse demektir ki, Türkçe tahrif ile “saka” derler.

2362. Onun sırtı ağır yükten on yaranın yeri idi. Kendi ölümünün gününü isteyici ve âşık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Onun sırtı ağır yükten on yaranın yeri idi. Kendi ölümünün gününü isteyici ve âşık idi.

Sakanın eşeğinin sırtında ağır yükten dolayı on yara meydana gelmişti ki, onların acısından ve yük taşımaktan eşek canından bıkmış ve ölüme âşık olmuş ve ecelinin gününü isteyici bir hâlde idi.

Sakanın eşeğinin sırtında ağır yükten dolayı on yara peydâ olmuş idi ki, onların acısından ve yük taşımadan eşek canından bıkmış ve ölüme âşık olmuş ve ecelinin gününü isteyici bir hâlde idi.

2363. Arpa nerede! O kuru samandan tok değil idi. Arkasında bir darbe ve bir demir şiş var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Arpa nerede! O kuru samandan tok değildi. Arkasında bir darbe ve bir demir şiş vardı.

Zavallı eşek, arpayı bulamadıktan başka, kuru samandan bile karnını doyuramazdı. Bununla beraber, yük taşırken yürümesi için saka (su taşıyıcısı) arkasından dürter ve elindeki demir şişi batırırdı.

Zavallı eşek arpayı bulamadıktan başka kuru samandan bile karnını doyuramaz idi. Bununla beraber yük taşırken yürümesi için saka arkasından dürter ve elindeki demir şişi batırır idi.

2364. Ahır beyi onu gördü ve rahm etti. Zîrâ adam eşek sâhibinin âşinâsı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Ahır beyi onu gördü ve merhamet etti. Çünkü adam eşek sahibinin tanıdığı idi.

Zamanın hükümdarının ahırlarına nezaret eden bey, o zavallı eşeği gördü ve hâline acıdı. Çünkü bu bey olan adam eşek sahibinin tanıdığı bir kimse idi.

Vaktin hükümdârının ahırlarına nezâret eden bey, o zavallı eşeği gördü ve hâline acıdı. Zîrâ bu bey olan adam eşek sâhibinin tanıdığı bir kimse idi.

2365. Binâenaleyh ona selâm verdi ve ona “Neden bu eşek dal gibi iki kat oldu?” diye hâlden sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Bu sebeple ona selâm verdi ve ona "Neden bu eşek dal gibi iki kat oldu?" diye hâlden sordu.

Hakk'ın yardımıdır; ve bilginin en yüksek mertebesi, bedensel varlığın İlahi Varlık ile örtülmesidir. Böyle bir kimse ne nimetin zevkinde ne de sıkıntının gamında olur; çünkü bunlar ilahi âşıklardır. Bunların aşağısında olanlar kendi nefislerinin âşıkı olup gözleri ilahi nimettedir ve Hakk'ın sıkıntısından ve kahrından korkup kaçarlar. Hâlbuki her nimetin ve devletin içinde bir meşakkat ve zahmet gizlidir. Aşağıdaki şerefli beyitlerde bu anlam açıklanır:

Hakk'ın inâyetidir; ve ma'rifetin en yüksek mertebesi vücûd-ı abdânînin vücûd-ı Hakkānî ile setridir. Böyle bir kimse ne ni'metin zevkinde ve ne nikmetin gamında olur; zîrâ bunlar uşşâk-ı ilâhîdir. Bunların mâdûnunda olanlar kendi nefislerinin âşıkı olup gözleri ni'met-i ilâhîdedir ve Hakk'ın nıkmetinden ve kahrından korkup kaçarlar. Halbuki her ni'metin ve devletin zımnında bir meşakkat ve zahmet gizlidir. Atîdeki ebyât-ı şerîfede bu ma'nâ tavzîh buyrulur:

2361. Bir saka ve onun bir eşeği var idi ki, mihnetten çenber gibi iki kat olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2361. Bir saka ve onun bir eşeği vardı ki, sıkıntıdan çember gibi iki kat olmuştu.

"Sakkā", su taşıyan kimse demektir ki, Türkçe bozularak "saka" derler.

"Sakkā", su taşıyan kimse demektir ki, Türkçe tahrîf ile "saka" derler.

2362. Onun sırtı ağır yükten on yaranın yeri idi. Kendi ölümünün gününü isteyici ve âşık idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2362. Onun sırtı ağır yükten on yaranın yeri idi. Kendi ölümünün gününü isteyici ve âşık idi.

Sakanın eşeğinin sırtında ağır yükten dolayı on yara belirmişti ki, onların acısından ve yük taşımaktan eşek canından bıkmış ve ölüme âşık olmuş ve ecelinin gününü isteyen bir hâlde idi.

Sakanın eşeğinin sırtında ağır yükten dolayı on yara peyda olmuş idi ki, onların acısından ve yük taşımadan eşek canından bıkmış ve ölüme âşık olmuş ve ecelinin gününü isteyici bir hâlde idi.

2363. Arpa nerede! O kuru samandan tok değil idi. Arkasında bir darbe ve bir demir şiş var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2363. Arpa nerede! O kuru samandan tok değildi. Arkasında bir darbe ve bir demir şiş vardı.

Zavallı eşek, arpayı bulamadıktan başka, kuru samandan bile karnını doyuramazdı. Bununla beraber, yük taşırken yürümesi için saka (su taşıyıcısı) arkasından dürter ve elindeki demir şişi batırırdı.

Zavallı eşek arpayı bulamadıktan başka kuru samandan bile karnını doyuramaz idi. Bununla beraber yük taşırken yürümesi için saka arkasından dürter ve elindeki demir şişi batırır idi.

2364. Ahır beyi onu gördü ve rahm etti. Zîrâ adam eşek sahibinin aşinası idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2364. Ahır beyi onu gördü ve merhamet etti. Çünkü adam eşek sahibinin tanıdığı idi.

Zamanın hükümdarının ahırlarına bakan bey, o zavallı eşeği gördü ve hâline acıdı. Çünkü bu bey olan adam eşek sahibinin tanıdığı bir kimse idi.

Vaktin hükümdârının ahırlarına nezâret eden bey, o zavallı eşeği gördü ve hâline acıdı. Zîrâ bu bey olan adam eşek sahibinin tanıdığı bir kimse idi.

2365. Binaenaleyh ona selâm verdi ve ona "Neden bu eşek dal gibi iki kat oldu?" diye hâlden sordu. Emîr-i âhur [İmrahor], eşek sâhibini tanımasına binâen ona selâm verdi ve “Bu eşek niçin böyle dal gibi incelmiş ve iki kat olmuş?” diye eşeğin hâlinden sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2365. Bu sebeple ona selâm verdi ve ona "Neden bu eşek dal gibi iki kat oldu?" diye hâlini sordu. İmrahor, eşek sahibini tanımasına dayanarak ona selâm verdi ve “Bu eşek niçin böyle dal gibi incelmiş ve iki kat olmuş?” diye eşeğin hâlini sordu.

2366. Dedi: “Benim fakirliğimden ve taksîrimdendir. Zîrâ bu ağzı bağlı arpa bulamaz.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. Dedi: “Benim fakirliğimden ve kusurumdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu ağzı bağlı hayvan arpa bulamaz.”

Eşek sahibi cevap olarak dedi: “Eşeğin bu hâle gelmesi benim fakirliğimden ve ona hizmette kusurumdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu ağzı bağlı, yani karnı aç olan hayvan yiyecek arpa bulamaz.”

Eşek sâhibi cevâben dedi: “Eşeğin bu hâle gelmesi benim fakirliğimden ve ona hizmette kusûrumdandır. Zîrâ bu ağzı bağlı ya’ni karnı aç olan hayvan yiyecek arpa bulamaz.”

2367. Dedi: “Onu bana birkaç gün teslîm et, tâ ki şâhın ahırında kuvvetli olsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Dedi: “Onu bana birkaç gün teslim et ki şahın ahırında kuvvetli olsun!”

İmrahor eşek sahibine dedi: “O eşeği sen birkaç gün bana teslim et! Padişahın ahırında layıkıyla yesin, içsin, kuvvetlensin!”

İmrahor eşek sâhibine dedi: “O eşeği sen birkaç gün bana teslîm et! Pâdişâhın ahırında lâyıkıyla yesin, içsin kuvvetlensin!”

2368. Eşeği ona teslîm etti ve o rahmet-perest onu sultanın ahırı içinde bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Eşeği ona teslim etti ve o rahmet-perest (rahmete tapan, merhamet etmeyi seven) onu sultanın ahırı içinde bağladı.

"Rahmet-perest", terkip sıfat olup "rahmete tapıcı" demektir ki, merhamet etmeyi sevici olmaktan kinayedir.

“Rahmet-perest”, vasf-ı terkîbî olup “rahmete tapıcı” demektir ki, merhamet etmeyi sevici olmaktan kinâyedir.

2369. Eşek her taraftan gıdâlı ve semîz ve güzel ve tâze olan Arab atlarını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Eşek her taraftan gıdalı, semiz, güzel ve taze olan Arap atlarını gördü.

2370. Ayaklarının altı süprülmüş, sulanmış. Saman vaktinde ve arpa zamânında gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Ayaklarının altı süpürülmüş, sulanmış. Saman vaktinde ve arpa zamanında gelmiştir.

2371. Atların kaşağılanmasını ve ovulmasını gördü. Ağzını yukarı kaldırıp dedi ki: “Ey Rabb-i Mecîd!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Atların kaşağılanmasını ve ovulmasını gördü. Ağzını yukarı kaldırıp dedi ki: “Ey Yüce Rab!”

2366. Dedi: "Benim fakirliğimden ve taksîrimdendir. Zîrâ bu ağzı bağlı arpa bulamaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2366. Dedi: "Benim fakirliğimden ve kusurumdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu ağzı bağlı hayvan arpa bulamaz."

Eşek sahibi cevap olarak dedi: "Eşeğin bu hâle gelmesi benim fakirliğimden ve ona hizmette kusurumdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu ağzı bağlı, yani karnı aç olan hayvan yiyecek arpa bulamaz."

Eşek sahibi cevâben dedi: "Eşeğin bu hâle gelmesi benim fakirliğimden ve ona hizmette kusûrumdandır. Zîrâ bu ağzı bağlı ya'ni karnı aç olan hayvan yiyecek arpa bulamaz."

2367. Dedi: "Onu bana birkaç gün teslîm et, tâ ki şâhın ahırında kuvvetli olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2367. Dedi: "Onu bana birkaç gün teslim et ki şahın ahırında kuvvetli olsun!"

İmrahor eşek sahibine dedi: "O eşeği sen birkaç gün bana teslim et! Padişahın ahırında layıkıyla yesin, içsin, kuvvetlensin!"

İmrahor eşek sahibine dedi: “O eşeği sen birkaç gün bana teslîm et! Pâdişâhın ahırında lâyıkıyla yesin, içsin kuvvetlensin!"

2368. Eşeği ona teslîm etti ve o rahmet-perest onu sultanın ahırı içinde bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2368. Eşeği ona teslim etti ve o rahmet-perest (rahmete tapan, merhamet etmeyi seven) onu sultanın ahırında bağladı.

"Rahmet-perest", terkip bir sıfat olup "rahmete tapıcı" demektir ki, merhamet etmeyi sevici olmaktan kinayedir.

"Rahmet-perest", vasf-ı terkîbî olup "rahmete tapıcı" demektir ki, merhamet etmeyi sevici olmaktan kinâyedir.

2369. Eşek her taraftan gıdalı ve semiz ve güzel ve tâze olan Arab atlarını gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2369. Eşek, her taraftan besili, semiz, güzel ve taze olan Arap atlarını gördü.

2370. Ayaklarının altı süprülmüş, sulanmış. Saman vaktinde ve arpa zamanında gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2370. Ayaklarının altı süpürülmüş, sulanmış. Saman vaktinde ve arpa zamanında gelmiştir.

2371. Atların kaşağılanmasını ve ovulmasını gördü. Ağzını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Rabb-i Mecîd!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2371. Atların kaşağılanmasını ve ovulmasını gördü. Ağzını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Rabb-i Mecîd!"

2372. "Değil mi ki senin mahlûkunum, farz edeyim ki eşeğim; neden çelimsizim ve arkası yaralı ve zayıfım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. "Senin yaratılmışın değil miyim, eşek olduğumu varsayayım; neden çelimsizim ve sırtım yaralı ve zayıfım?"

2373. "Gece arka ağrısından ve karın açlığından dembedem ölmeye arzûluyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. "Gece, sırt ağrısından ve karın açlığından dolayı sürekli ölmeyi arzuluyorum."

2374. "Bu atların hâli böyle latîf, gıdalıdır. Ben niye ta'zîb ve belâya mahsûsum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. "Bu atların hâli böyle latif, gıdalıdır. Ben niye azaba ve belaya özgüyüm?"

2375. Ansızın cenk âvâzesi oldu. Arab atlarının eğerlenme ve iş vakti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Ansızın savaş sesi oldu. Arap atlarının eğerlenme ve iş vakti oldu.

Sakanın eşeği ahırdaki atların hallerine haset edip dururken ansızın savaş sesi, yani seferberlik ilanı oldu. Bu sebeple istirahat halinde bulunan Arap atlarının eğerlenme ve iş görmeye çıkarılma zamanı geldi.

Sakanın eşeği ahırdaki atların hallerine hased edip dururken ansızın cenk âvâzesi ya'ni seferberlik i'lânı oldu. Binâenaleyh hâl-i istirâhatte bulunan Arab atlarının eğerlenme ve iş görmeye çıkarılma zamânı geldi.

2376. Düşmandan ok yaraları yediler; onlara taraf taraf temrenler girdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Düşmandan ok yaraları yediler; onlara taraf taraf temrenler girdi.

Yani, Arap atları gaziler ile beraber savaşa gittiler. Düşman tarafından atılan oklar o atların bedenine isabet etti ve vücutlarına taraf taraf okların ucundaki demirden yapılmış sivri temrenler saplandı.

Ya'ni, Arab atları gāzîler ile beraber harbe gittiler. Düşman tarafından atılan oklar o atların cismine isabet etti ve vücûdlarına taraf taraf okların ucundaki demirden ma'mûl sivri temrenler saplandı.

2377. O Arab atları gazâdan geri geldiler; ahırda hepsi tâkatsiz düşmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. O Arap atları savaştan geri geldiler; ahırda hepsi takatsiz düşmüş.

"Sitân", "istân" kelimesinin kısaltılmış şekli olup "sırt üstü yatmış ve sabırsız ve takatsiz" anlamındadır. Burada "takatsiz" anlamı uygundur.

"Sitân”, “istân" kelimesinin muhaffefi olup "arka üstü yatmış ve sabırsız ve tâkatsiz" ma'nâsınadır. Burada "tâkatsiz" ma'nâsı münasibdir.

2378. Onların ayakları nüvâr ile muhkem bağlanmış. Nalbandlar katâr üzre tutmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Onların ayakları iple sıkıca bağlanmış. Nalbandlar sıra sıra tutmuşlardır.

"Pûz", hayvanların ağızlarının kenarı ile dudak ve burun arası anlamına gelir (Burhan). Yani, sakinin eşeği, sultanın ahırında Arap atlarına böyle tam bir özenle hizmet edildiğini görünce, ağzını ve yüzünü yukarı kaldırıp hâl diliyle dedi ki: "Ey Yüce Rab!"

"Pûz", hayvanların ağızlarının kenarı ve dudak ve burun arası ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, sakanın eşeği sultanın ahırında Arab atlarına böyle kemâl-i i'tinâ ile hizmet olunduğunu görünce ağzını ve yüzünü yukarı kaldırıp hâl diliyle dedi ki: "Ey Rabb-i Mecîd!"

2372. "Değil mi ki senin mahlûkunum, farz edeyim ki eşeğim; neden çelimsizim ve arkası yaralı ve zayıfım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2372. "Senin yaratılmışın değil miyim, eşek olduğumu varsayayım; neden çelimsizim ve sırtım yaralı ve zayıfım?"

2373. "Gece arka ağrısından ve karın açlığından dembedem ölmeye arzûluyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2373. "Gece, sırt ağrısından ve karın açlığından dolayı sürekli ölmeyi arzuluyorum."

2374. "Bu atların hâli böyle latîf, gıdalıdır. Ben niye ta'zîb ve belâya mahsûsum?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2374. "Bu atların hâli böyle latif, gıdalıdır. Ben niye azaba ve belaya özgüyüm?"

2375. Ansızın cenk âvâzesi oldu. Arab atlarının eğerlenme ve iş vakti oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2375. Ansızın savaş sesi duyuldu. Arap atlarının eğerlenme ve iş vakti geldi.

Sakanın eşeği ahırdaki atların hâllerine haset edip dururken ansızın savaş sesi, yani seferberlik ilanı oldu. Bu sebeple, istirahat hâlinde bulunan Arap atlarının eğerlenme ve iş görmeye çıkarılma zamanı geldi.

Sakanın eşeği ahırdaki atların hallerine hased edip dururken ansızın cenk âvâzesi ya'ni seferberlik i'lânı oldu. Binâenaleyh hâl-i istirahatte bulunan Arab atlarının eğerlenme ve iş görmeye çıkarılma zamânı geldi.

2376. Düşmandan ok yaraları yediler; onlara taraf taraf temrenler girdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2376. Düşmandan ok yaraları yediler; onlara taraf taraf temrenler girdi.

Yani, Arap atları gaziler ile beraber savaşa gittiler. Düşman tarafından atılan oklar o atların bedenine isabet etti ve vücutlarına taraf taraf okların ucundaki demirden yapılmış sivri temrenler saplandı.

Ya'ni, Arab atları gāzîler ile beraber harbe gittiler. Düşman tarafından atılan oklar o atların cismine isabet etti ve vücûdlarına taraf taraf okların ucundaki demirden ma'mûl sivri temrenler saplandı.

2377. O Arab atları gazâdan geri geldiler; ahırda hepsi tâkatsiz düşmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2377. O Arap atları savaştan geri geldiler; ahırda hepsi takatsiz düşmüş.

"Sitân", "istân" kelimesinin kısaltılmış şekli olup "sırt üstü yatmış ve sabırsız ve takatsiz" anlamındadır. Burada "takatsiz" anlamı uygundur.

"Sitân”, “istân" kelimesinin muhaffefi olup "arka üstü yatmış ve sabırsız ve tâkatsiz" ma'nâsınadır. Burada "tâkatsiz" ma'nâsı münasibdir.

2378. Onların ayakları nüvâr ile muhkem bağlanmış. Nalbandlar katar üzre tutmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2378. Onların ayakları nüvâr ile sağlamca bağlanmış. Nalbandlar sıra hâlinde tutmuşlardır.

"Nüvâr", ipten ördükleri bir ağdır ki hayvanların sırtına bağlarlar. (Müeyyidü'l-Fuzalâ ve Gıyâsu'l-Lügāt). Yani, vücutlarına ok temrenleri batmış kalmış olan Arap atlarının ayakları ipten örülen ağlar ile sıkı sıkı bağlanmış ve onların vücutlarındaki temrenleri çıkarmak için nalbantlar dahi sıra hâlinde ve düzenli bir şekilde hazır durmuşlardır.

"Nüvâr", ipten ördükleri bir ağdır ki hayvanların sırtına bağlarlar. (Müeyyidü'l-Fuzalâ ve Gıyâsu'l-Lügāt). Ya'ni, vücûdlarına ok temrenleri batmış kalmış olan Arab atlarının ayakları ipten örülen ağlar ile sıkı sıkı bağlanmış ve onların vücûdlarındaki temrenleri çıkarmak için nalbantlar dahi katâr üzre ve sıra ile hazır durmuşlar.

2379. Yaradan temrenleri dışarıya çıkarmak için onların cisimlerini neşterler ile yardılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Yaradan, temrenleri dışarıya çıkarmak için onların cisimlerini neşterler ile yardılar.

2380. O eşek onu gördü ve dedi ki: "Ey Huda, ben fakr ve âfiyete rıza verdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. O eşek onu gördü ve dedi ki: "Ey Allah, ben fakirliğe ve afiyete razı oldum!"

O su taşıyıcısının eşeği, o zavallı atların o anda çektikleri eziyeti gördü ve dedi ki: "Ey Allah, ben önce nimet içinde olup sonradan böyle kahr ve sıkıntıya düşeceğime, afiyet ile beraber fakirlik hâlinde olmaya razıyım!"

O sakanın eşeği o zavallı atların o anda çektikleri eziyeti gördü ve dedi ki: "Ey Hudâ, ben evvelen ni'met içinde olup sonradan böyle kahr ve nikmete düşeceğime âfiyet ile beraber hâl-i fakr içinde olmaya râzıyım!"

2381. "O gıdâdan ve o çirkin yaradan bîzârım!.." Her kim âfiyet istedi, dünyayı bıraktı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. "O gıdadan ve o çirkin yaradan bîzârım!.." Her kim afiyet istedi, dünyayı bıraktı!

"Hişt", "hişten" masdarından fiil-i mâzîdir, "bırakmak ve terk etmek" demektir. Yani "O Arap atlarının yediği latif ve muntazam gıdadan ve neticede de aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!" Her kim afiyet istediyse dünyanın nimetlerinden vazgeçti. Dünyanın nimetlerinden yüz çeviren kimse için hem dünyevi hem de uhrevi afiyet vardır. Dünyevi afiyet budur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgul olmazsa tıbben bedeni sağlıklı olur. Nitekim hadis-i şerifte "Ademoğlu midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır" buyrulur. Uhrevi afiyet budur ki, dünya nimetlerinden yüz çeviren kimseye ahiret nimetleri ve rahatları yönelir. Nitekim ayet-i kerimede وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَصِيب (Nisa, 4/134; Al-i İmran, 3/145; Şura, 42/20) Yani “Kim ki dünyanın sevabını isterse ondan ona veririz ve ahirette onun için nasip yoktur" buyrulur. “Nüvâr”, ipten ördükleri bir ağdır ki hayvanların sırtına bağlarlar. (Müeyyidü’l-Fuzalâ ve Gıyâsu’l-Lügāt). Yani, vücutlarına ok temrenleri batmış kalmış olan Arap atlarının ayakları ipten örülen ağlar ile sıkı sıkı bağlanmış ve onların vücutlarındaki temrenleri çıkarmak için nalbantlar dahi art arda ve sıra ile hazır durmuşlar.

"Hişt", "hişten" masdarından fiil-i mâzîdir, "bırakmak ve terk etmek" demektir. Ya'ni "O Arab atlarının yediği latîf ve muntazam gıdâdan ve netîcede de aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!" Her kim âfiyet istediyse dünyanın ni'metlerinden vazgeçti. Dünyanın ni'metlerinden i'râz eden kimse için hem dünyevî hem de uhrevî âfiyet vardır. Dünyevî âfiyet budur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgül olmazsa tıbben sahîhü'l-bünye olur. Nitekim hadîs-i şerîfde "Ademoğlu mi'desinden daha şerli bir kap doldurmamıştır" buyrulur. Uhrevî âfiyet budur ki, dünyâ ni'metlerinden yüz çeviren kimseye âhiret ni'metleri ve rahatları teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَصِيب (Nisa, 4/134; Al-i İmran, 3/145; Şura, 42/20) Ya'ni “Kim ki dünyânın sevâbını isterse ondan ona veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur" buyrulur. “Nüvâr”, ipten ördükleri bir ağdır ki hayvanların sırtına bağlarlar. (Müeyyidü’l-Fuzalâ ve Gıyâsu’l-Lügāt). Ya’ni, vücûdlarına ok temrenleri batmış kalmış olan Arab atlarının ayakları ipten örülen ağlar ile sıkı sıkı bağlanmış ve onların vücûdlarındaki temrenleri çıkarmak için nalbantlar dahi katâr üzre ve sıra ile hazır durmuşlar.

2379. Yaradan temrenleri dışarıya çıkarmak için onların cisimlerini neşterler ile yardılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2379. Yaradan, temrenleri dışarıya çıkarmak için onların cisimlerini neşterler ile yardılar.

2380. O eşek onu gördü ve dedi ki: "Ey Huda, ben fakr ve âfiyete rıza verdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2380. O eşek onu gördü ve dedi ki: "Ey Allah, ben fakirliğe ve afiyete razı oldum!"

O su taşıyıcısının eşeği, o zavallı atların o anda çektikleri eziyeti gördü ve dedi ki: "Ey Allah, ben önce nimet içinde olup sonradan böyle kahr ve sıkıntıya düşeceğime, afiyet ile beraber fakirlik hâlinde olmaya razıyım!"

O sakanın eşeği o zavallı atların o anda çektikleri eziyeti gördü ve dedi ki: "Ey Hudâ, ben evvelen ni'met içinde olup sonradan böyle kahr ve nikmete düşeceğime âfiyet ile beraber hâl-i fakr içinde olmaya râzıyım!"

2381. "O gıdâdan ve o çirkin yaradan bîzârım!.." Her kim âfiyet istedi, dünyayı bıraktı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2381. "O gıdadan ve o çirkin yaradan bîzârım!.." Her kim afiyet istedi, dünyayı bıraktı!

"Hişt", "hişten" masdarından türemiş geçmiş zaman fiilidir, "bırakmak ve terk etmek" anlamına gelir. Yani "O Arap atlarının yediği latif ve düzenli gıdadan ve neticede aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!" Her kim afiyet istediyse dünyanın nimetlerinden vazgeçti. Dünyanın nimetlerinden yüz çeviren kimse için hem dünyevi hem de uhrevi afiyet vardır. Dünyevi afiyet şudur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgul olmazsa tıbben sağlıklı bir bünyeye sahip olur. Nasıl ki hadis-i şerifte "Ademoğlu midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır" buyrulur.

Uhrevi afiyet şudur ki, dünya nimetlerinden yüz çeviren kimseye ahiret nimetleri ve rahatları yönelir. Nasıl ki ayet-i kerimede وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَصِيب (Nisa, 4/134; Âl-i İmran, 3/145; Şura, 42/20) yani “Kim ki dünyanın sevabını isterse ondan ona veririz ve ahirette onun için nasip yoktur" buyrulur.

"Hişt", "hişten" masdarından fiil-i mâzîdir, "bırakmak ve terk etmek" demektir. Ya'ni "O Arab atlarının yediği latîf ve muntazam gıdâdan ve netîcede de aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!" Her kim âfiyet istediyse dünyanın ni'metlerinden vazgeçti. Dünyanın ni'metlerinden i'râz eden kimse için hem dünyevî hem de uhrevî âfiyet vardır. Dünyevî âfiyet budur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgül olmazsa tıbben sahîhü'l-bünye olur. Nitekim hadîs-i şerîfde "Ademoğlu mi'desinden daha şerli bir kap doldurmamıştır" buyrulur.

Uhrevî âfiyet budur ki, dünyâ ni'metlerinden yüz çeviren kimseye âhiret ni'metleri ve rahatları teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته منْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَصِيب (Nisâ, 4/134; Âl-i İmrân, 3/145; Şûrâ, 42/20) Ya'ni “Kim ki dünyânın sevâbını isterse ondan ona veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur" buyrulur.

## Eşeğin "Ben kısmetime râzıyım!" diye söylenmesini tilkinin beğenmemesi

2382. Tilki dedi: "İmtisâlden dolayı helal rızık istemek farz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. Tilki dedi: "İtaat sebebiyle helal rızık istemek farz olur."

Tilki eşeğe cevap olarak dedi: "Yüce Allah'ın emrine itaat ve boyun eğme sebebiyle helal rızkı istemek ve aramak bize farz olur. Nasıl ki hadis-i şerifte, "Helal talep etmek farzdan sonra bir farzdır" buyrulur; ve aynı şekilde, "İbadet on kısımdır, onlardan dokuzu helal talep etmektir ve onlardan bir kısmı da diğer amellerdir" buyrulur."

Tilki eşeğe cevâben dedi: "Cenâb-ı Hakk'ın emrine imtisâl ve itâattan dolayı helâl rızkı istemek ve aramak bize farz olur. Nitekim hadis-i şerîfde طلب الحلال فريضة بعد الفريضة ya'ni "Helal talebi farîzadan sonra farîzadır"; ve kezâ العبادة عشرة اجزاء تسعة منها طلب الحلال وجزء منها سائر الاعمال Ya'ni "İbâdet on cüzdür, onlardan dokuzu helâl talebidir ve onlardan bir cüz'ü dahi diğer amellerdir" buyrulur."

2383. Âlem-i esbâbdır ve rızk sebebsiz gelmez. Binâenaleyh taleb mühim olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Âlem sebepler âlemidir ve rızık sebepsiz gelmez. Bu sebeple talep önemli olur.

Yani, dünya sebepler âlemidir ve rızık, sebeplere başvurulmayınca ele geçmez. Bu sebeple bu sebepler âlemi olan dünyada helâl rızık talebi önemli bir görev olur.

Ya'ni, dünyâ sebebler âlemidir ve rızık, esbâba teşebbüs edilmeyince ele girmez. Binâenaleyh bu âlem-i esbâb olan dünyâda rızk-ı helâl talebi mühim bir vazîfe olur.

2384. Emir "Allah'ın fazlından taleb ediniz!"dir. Tâ ki kaplan gibi gazab etmek lâzım gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. Emir "Allah'ın lütfundan isteyiniz!"dir. Tâ ki kaplan gibi öfkelenmek gerekmesin!

Cum'a Sûresi'ndeki şu yüce ayete işaret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ (Cum'a, 62/10) Yani "Cuma namazı kılındığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan rızkınızı isteyin!" Bu yüce ayetin iniş sebebi hakkında müfessirler şöyle derler: Bir cuma günü Resûl-i Ekrem (a.s.) hutbede iken, yüce sahabelerden Dihye-i Kelbî (a.s.) hazretlerinin erzak yüklü kervanı Medîne-i Münevvere'ye gelmiş ve âdet olduğu üzere kervanın geldiğini duyurmak için davul çalınmış; o sene kıtlık olduğundan, mescitte bulunan cemaat erzak almak için hemen dışarıya çıkmışlar ve mescitte Hulefâ-i Râşidîn ile diğer on iki kadar yüce sahabe kalmıştır. Ayrıntısı tefsir kitaplarında vardır. "Nemr", kaplan dedikleri hayvandır. Yani, "Herkes kaplan gibi birbirinin malı üzerine atılıp gasp etmemek için Yüce Allah ilâhî lütfundan helal rızık istemeyi emretmiştir."

Sûre-i Cum'a'da olan âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ (Cum'a, 62/10) Ya'ni "Cuma namazı bittiği vakit yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından rızkınızı taleb edin!" Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü hakkında müfessirler şöyle buyururlar: Bir cuma günü Resûl-i Ekrem hazretleri hutbede iken, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî hazretlerinin zahîre yüklü olan kervanı Medîne-i Münevvere'ye gelmiş ve âdet üzre kervanın geldiğini i'lân için davul çalınmış; o sene kıtlık olduğundan, mescidde bulunan cemâat zahîre almak için derhal dışarıya çıkmışlar ve mescidde hulefâ-i râşidîn ile diğer on iki kadar ashâb-ı kirâm kalmıştır. Tafsîli tefsir kitablarında vardır. "Nemr", kaplan dedikleri hayvandır. Ya'ni, "Herkes kaplan gibi birbirinin malı üzerine atılıp gasbetmemek için Hak Teâlâ fazl-ı ilâhîsinden rızk-ı helâl talebini emretmiştir."

## Eşeğin “Ben kısmetime râzıyım!” diye söylenmesini tilkinin beğenmemesi

2382. Tilki dedi: “İmtisâlden dolayı helâl rızık istemek farz olur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2382. Tilki dedi: "Uymaktan dolayı helâl rızık istemek farz olur."

Tilki eşeğe cevap olarak dedi: "Yüce Allah'ın emrine uymaktan ve itaat etmekten dolayı helâl rızkı istemek ve aramak bize farz olur. Nitekim hadîs-i şerîfte طَلَبُ الْحَلَالِ فَرِيضَةٌ بَعْدَ الْفَرِيضَةِ yani 'Helâl talep etmek, farzdan sonra bir farzdır'; ve aynı şekilde الْعِبَادَةُ عَشَرَةُ أَجْزَاءٍ تِسْعَةٌ مِنْهَا طَلَبُ الْحَلَالِ وَجُزْءٌ مِنْهَا سَائِرُ الْأَعْمَالِ yani 'İbadet on kısımdır, onlardan dokuzu helâl talep etmektir ve onlardan bir kısmı da diğer amellerdir' buyrulur."

Tilki eşeğe cevâben dedi: “Cenâb-ı Hakk’ın emrine imtisâl ve itâattan dolayı helâl rızkı istemek ve aramak bize farz olur. Nitekim hadîs-i şerîfde طَلَبُ الْحَلَالِ فَرِيضَةٌ بَعْدَ الْفَرِيضَةِ ya’ni “Helâl talebi farîzadan sonra farîzadır”; ve kezâ الْعِبَادَةُ عَشَرَةُ أَجْزَاءٍ تِسْعَةٌ مِنْهَا طَلَبُ الْحَلَالِ وَجُزْءٌ مِنْهَا سَائِرُ الْأَعْمَالِ ya’ni “İbâdet on cüzdür, onlardan dokuzu helâl talebidir ve onlardan bir cüz’ü dahi diğer amellerdir” buyrulur.

2383. Âlem-i esbâbdır ve rızk sebebsiz gelmez. Binâenaleyh taleb mühim olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2383. Âlem sebepler âlemidir ve rızık sebepsiz gelmez. Bu sebeple talep önemli olur.

Yani, dünya sebepler âlemidir ve rızık, sebeplere teşebbüs edilmeyince ele geçmez. Bu sebeple bu sebepler âlemi olan dünyada helal rızık talebi önemli bir görev olur.

Ya’ni, dünyâ sebebler âlemidir ve rızık, esbâba teşebbüs edilmeyince ele girmez. Binâenaleyh bu âlem-i esbâb olan dünyâda rızk-ı helâl talebi mühim bir vazîfe olur.

2384. Emir “Allah’ın fazlından taleb ediniz!”dir. Tâ ki kaplan gibi gazab etmek lâzım gelmesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2384. Emir “Allah’ın lütfundan isteyiniz!”dir. Ta ki kaplan gibi öfkelenmek gerekmesin!

Cuma Suresi'ndeki şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ (Cuma, 62/10) Yani “Cuma namazı kılındığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan rızkınızı isteyin!” Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi hakkında müfessirler şöyle derler: Bir cuma günü Resûl-i Ekrem (a.s.) hutbede iken, sahabelerden Dihye-i Kelbî (a.s.) hazretlerinin zahire yüklü kervanı Medine-i Münevvere’ye gelmiş ve âdet üzere kervanın geldiğini duyurmak için davul çalınmış; o sene kıtlık olduğundan, mescitte bulunan cemaat zahire almak için hemen dışarıya çıkmışlar ve mescitte Hulefâ-i Râşidîn ile diğer on iki kadar sahabe kalmıştır. Ayrıntısı tefsir kitaplarında vardır. “Nemr”, kaplan dedikleri hayvandır. Yani, “Herkes kaplan gibi birbirinin malı üzerine atılıp gasp etmemesi için Yüce Allah ilâhî lütfundan helal rızık istemeyi emretmiştir.”

Sûre-i Cum’a’da olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ (Cum’a, 62/10) Ya’ni “Cuma namazı bittiği vakit yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından rızkınızı taleb edin!” Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü hakkında müfessirler şöyle buyururlar: Bir cuma günü Resûl-i Ekrem hazretleri hutbede iken, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî hazretlerinin zahîre yüklü olan kervanı Medîne-i Münevvere’ye gelmiş ve âdet üzere kervanın geldiğini i’lân için davul çalınmış; o sene kıtlık olduğundan, mescidde bulunan cemâat zahîre almak için derhal dışarıya çıkmışlar ve mescidde hulefâ-i râşidîn ile diğer on iki kadar ashâb-ı kirâm kalmıştır. Tafsîli tefsir kitâblarında vardır. “Nemr”, kaplan dedikleri hayvandır. Ya’ni, “Herkes kaplan gibi birbirinin malı üzerine atılıp gasbetmemek için Hak Teâlâ fazl-ı ilâhîsinden rızk-ı helâl talebini emretmiştir.”

2385. Peygamber buyurdu ki: "Ey delikanlı, rızık üzerine kapı bağlanmıştır ve kapı üzerinde kilitler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. Peygamber buyurdu ki: "Ey delikanlı, rızık üzerine kapı bağlanmıştır ve kapı üzerinde kilitler vardır."

Yani "Yeryüzünün gizli yerlerinde rızkı talep ediniz!" ve aynı şekilde "Rızıkların kapıları kilitlenmiştir ve hareket onların anahtarıdır" buyrulmuştur. Ey gücü, kuvveti yerinde olan delikanlı, rızık üzerindeki kapı kapalıdır ve kapının üzerinde de kilitler vardır.

Ya'ni اطلبوا الرزق في خبايا الارض ya'ni "Yeryüzünün gizli yerlerinde rızkı taleb ediniz!" ve keza ابواب الارزاق مقفولة والحركة مفتاحها ya'ni "Rızıkların kapıları kilitlenmiştir ve hareket onların anahtarıdır" buyrulmuştur. Ey gücü, kuvveti yerinde olan delikanlı, rızık üzerindeki kapı kapalıdır ve kapının üzerinde de kilitler vardır.

2386. Bizim hareketimiz ve gidip gelmemiz ve iktisabımız o kilit ve hicab üzerine bir anahtardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Bizim hareketimiz, gidip gelmemiz ve kesbimiz o kilit ve perde üzerine bir anahtardır.

2387. Anahtarsız bu kapı açılmağa yol yoktur. Talebsiz ekmek Allah'ın sünneti değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Anahtarsız bu kapı açılmaya yol yoktur. Talebsiz ekmek Allah'ın sünneti değildir.

"Kilîd", anahtar demektir. Yani, rızkın kapısının anahtarı hareket ve çalışmaktır. Eğer bir kimse çalışmazsa bu rızık kapısı açılmaz. Çünkü fiilî talep olmaksızın ekmek, yani rızık vermek Yüce Allah hazretlerinin sünneti ve âdeti değildir.

"Kilîd", anahtar demektir. Ya'ni, rızkın kapısının anahtarı hareket ve çalışmaktır. Eğer bir kimse çalışmazsa bu rızık kapısı açılmaz. Zîrâ taleb-i fiilî olmaksızın ekmek, ya'ni rızık vermek Allah Teâlâ hazretlerinin sünneti ve âdeti değildir.

## Tilkinin sözüne eşeğin "İktisâba emir vardır ve kısmete rızâ, senin anladığın terk-i iktisâb değildir!" diye cevab vermesi ve eşeğin o kesb emri tevekkülün zaafından nâşîdir demesi

2388. Dedi: "O tevekkülün za'fından olur ve yoksa cân veren kimseye ekmek de verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. Dedi: "O, tevekkülün zayıflığından olur; yoksa can veren kimseye ekmek de verir."

2385. Peygamber buyurdu ki: "Ey delikanlı, rızık üzerine kapı bağlanmıştır ve kapı üzerinde kilitler vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2385. Peygamber buyurdu ki: "Ey delikanlı, rızık üzerine kapı bağlanmıştır ve kapı üzerinde kilitler vardır."

Yani "Yeryüzünün gizli yerlerinde rızkı talep ediniz!" ve aynı şekilde "Rızıkların kapıları kilitlenmiştir ve hareket onların anahtarıdır" buyrulmuştur. Ey gücü, kuvveti yerinde olan delikanlı, rızık üzerindeki kapı kapalıdır ve kapının üzerinde de kilitler vardır.

Ya'ni اطلبوا الرزق في خبايا الارض ya'ni "Yeryüzünün gizli yerlerinde rızkı taleb ediniz!" ve keza ابواب الارزاق مقفولة والحركة مفتاحها ya'ni "Rızıkların kapıları kilitlenmiştir ve hareket onların anahtarıdır" buyrulmuştur. Ey gücü, kuvveti yerinde olan delikanlı, rızık üzerindeki kapı kapalıdır ve kapının üzerinde de kilitler vardır.

2386. Bizim hareketimiz ve gidip gelmemiz ve iktisabımız o kilit ve hicab üzerine bir anahtardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2386. Bizim hareketimiz, gidip gelmemiz ve kesbimiz o kilit ve perde üzerine bir anahtardır.

2387. Anahtarsız bu kapı açılmağa yol yoktur. Talebsiz ekmek Allah'ın sünneti değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2387. Anahtarsız bu kapı açılmaya yol yoktur. Talebsiz ekmek Allah'ın sünneti değildir.

"Kilîd", anahtar demektir. Yani, rızkın kapısının anahtarı hareket ve çalışmaktır. Eğer bir kimse çalışmazsa bu rızık kapısı açılmaz. Çünkü fiilî talep olmaksızın ekmek, yani rızık vermek Yüce Allah hazretlerinin sünneti ve âdeti değildir.

"Kilîd", anahtar demektir. Ya'ni, rızkın kapısının anahtarı hareket ve çalışmaktır. Eğer bir kimse çalışmazsa bu rızık kapısı açılmaz. Zîrâ taleb-i fiilî olmaksızın ekmek, ya'ni rızık vermek Allah Teâlâ hazretlerinin sünneti ve âdeti değildir.

## Tilkinin sözüne eşeğin "İktisâba emir vardır ve kısmete rızâ, senin anladığın terk-i iktisâb değildir!" diye cevab vermesi ve eşeğin o kesb emri tevekkülün zaafından nâşîdir demesi

2388. Dedi: "O tevekkülün za'fından olur ve yoksa cân veren kimseye ekmek de verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2388. Dedi: "O tevekkülün zayıflığından olur ve yoksa can veren kimseye ekmek de verir."

Eşek, tilkinin sözüne cevap olarak dedi: "Senin dediğin o çalışıp kazanmak, hak olan tevekkülün zayıflığından kaynaklanır. Yoksa sana hiçbir çaban olmadığı hâlde can veren ve canına hareket bahşeden Yüce Allah, sana kazanmanın etkisi olmaksızın dahi ekmek verir." Nasıl ki Resûl-i Ekrem (a.s.) şöyle buyurmuştur: اللَّهُ لَو اَنَّكُمْ تَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ yani "Eğer Yüce Allah'a gerçek tevekkül ile tevekkül etseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizleri de rızıklandırırdı."

Eşek tilkinin sözüne cevâben dedi: “O senin dediğin çalışıp kazanmak hak olan tevekkülün za’fından nâşîdir. Yoksa sana hiç sa’yin olmadığı hâlde can veren ve canına hareket bahşeden Hak Teâlâ, sana kazanmanın dahli olmaksızın dahi ekmek verir.” Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri اللَّهُ لَو اَنَّكُمْ تَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ ya’ni “Eğer Allah Teâlâ’ya hakîkat-i tevekkül ile tevekkül etseniz kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizleri de rızıklandırır idi” buyurmuştur.

2389. Her kim pâdişâhlık ve zafer isterse ey oğul, ekmek lokması eksik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Ey oğul, her kim padişahlık ve zafer isterse, ekmek lokması eksik gelmez.

Ey oğul, her kim bu sebepler âleminin dışına çıkıp o sebepler âlemine hâkimiyet ve padişahlık, nefsine üstün gelme ve zafer isterse, öyle bir kimseye ekmek lokması ve rızık, onun ihtiyacından eksik gelmez. Nasıl ki ayet-i kerimede, Talâk suresinde şöyle buyrulur: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) yani "Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır."

Her kim bu âlem-i esbâb hâricine çıkıp o esbâb âlemine hâkimlik ve pâdişâhlık ve nefsine galebe ve zafer isterse, ey oğul öyle bir kimseye ekmek lokması ve rızık onun ihtiyâcından noksan gelmez. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Talâk’ta وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talâk, 65/2-3) ya’ni “Kim ki Allah’a ittikā ederse onun için Allah Teâlâ bir mahreç kılar ve onu hesâb etmediği cihetten rızıklandırır” buyrulur.

2390. Cümle dâm ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb arkasındadırlar ne de rızk hammalıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Bütün evcil ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb (irâdî kazanım) peşindedirler ne de rızık taşıyıcısıdırlar.

"Dâm", yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; ceylan ve gazel gibi ve av hayvanları ve yer haşereleri anlamındadır (Burhan). "Ükkâl", ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olan "âkil" kelimesinin çoğuludur, "yiyiciler" demek olur. Yani, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne ticaret ve kesb peşinde koşarlar, ne de rızıklarını bir yere toplayıp gittikleri yere naklederler. Nasıl ki ayet-i kerimede Ankebût suresinde وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ (Ankebût, 29/60) yani "Hayvanların çoğu kendi rızkını yüklenip taşımaz. Onları ve sizi Yüce Allah rızıklandırır" buyrulur.

“Dâm”, yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; âhû ve gazâl gibi ve av hayvanları ve haşerâtü’l-arz ma’nâsınadır (Burhân). “Ükkâl”, ism-i fâil olan “âkil” kelimesinin cem’-i mükesser sîgasıdır, “yiyiciler” demek olur. Ya’ni, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne ticâret ve kesb arkasında koşarlar, ne de rızıklarını bir yere cem’ edip gittikleri yere naklederler. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ankebût’ta وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ (Ankebût, 29/60) ya’ni “Hayvânâtın çoğu kendi rızkını yüklenip taşımaz. Onları ve sizi Allah Teâlâ rızıklandırır” buyrulur.

2391. Rezzâk cümleye rızık verir. Her birinin kısmetini önüne koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. Rızık veren (Allah) herkese rızık verir. Her birinin kısmetini önüne koyar.

2392. Her kim ki sabrı istedi, rızık önüne gelir. Çalışmaların meşakkati senin sabırsızlığındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Her kim sabrı istediyse, rızık önüne gelir. Çalışmaların zorluğu senin sabırsızlığındandır.

Eşek, tilkinin sözüne cevap olarak dedi ki: "Senin dediğin çalışıp kazanmak, hak olan tevekkülün (Allah'a güvenip dayanmanın) zayıflığından kaynaklanır. Yoksa sana hiçbir çaban olmadığı hâlde can veren ve canına hareket bahşeden Yüce Allah, sana kazanmanın etkisi olmaksızın dahi ekmek verir." Nasıl ki Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri, "Eğer Yüce Allah'a hakkıyla tevekkül etseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizleri de rızıklandırırdı" buyurmuştur.

Eşek tilkinin sözüne cevâben dedi: "O senin dediğin çalışıp kazanmak hak olan tevekkülün za'fından nâşîdir. Yoksa sana hiç sa'yin olmadığı hâlde can veren ve canına hareket bahşeden Hak Teâlâ, sana kazanmanın dahli olmaksızın dahi ekmek verir." Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri لو انكم تتوكلون على الله حق توكله لرزقكم كما يرزق الطير ya'ni "Eğer Allah Teâlâ'ya hakikat-i tevekkül ile tevekkül etseniz kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizleri de rızıklandırır idi" buyurmuştur.

2389. Her kim padişahlık ve zafer isterse ey oğul, ekmek lokması eksik gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2389. Her kim padişahlık ve zafer isterse ey oğul, ekmek lokması eksik gelmez.

Her kim bu sebepler âleminin dışına çıkıp o sebepler âlemine hâkimiyet ve padişahlık, nefsine üstün gelme ve zafer isterse, ey oğul, öyle bir kimseye ekmek lokması ve rızık, ihtiyacından eksik gelmez. Nasıl ki Talak sûresinin âyet-i kerîmesinde (65/2-3) "Kim ki Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, Allah Teâlâ onun için bir çıkış yolu kılar ve onu hesap etmediği yönden rızıklandırır" buyrulur.

Her kim bu âlem-i esbâb hâricine çıkıp o esbâb âlemine hâkimlik ve pâdişâhlık ve nefsine galebe ve zafer isterse, ey oğul öyle bir kimseye ekmek lokması ve rızık onun ihtiyacından noksan gelmez. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Talak'ta ومن يتق الله يجعل له مخرجا ويرزقه من حيث لَا يَحْتَسِبُ (Talak, 65/2-3) ya'ni "Kim ki Allah'a ittikā ederse onun için Allah Teâlâ bir mahreç kılar ve onu hesab etmediği cihetten rızıklandırır" buyrulur.

2390. Cümle dâm ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb arkasındadırlar ne de rızk hammalıdırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2390. Bütün evcil ve yırtıcı hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne kesb (irâdî kazanım) peşindedirler ne de rızık taşıyıcısıdırlar.

"Dâm", yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; ceylan ve gazal gibi ve av hayvanları ve yerdeki haşereler anlamındadır (Burhan). "Ükkâl", ism-i fâil (yapanı bildiren isim) olan "âkil" kelimesinin çoğuludur, "yiyiciler" demek olur. Yani, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep rızık yiyicilerdir. Ne ticaret ve kesb peşinde koşarlar, ne de rızıklarını bir yere toplayıp gittikleri yere naklederler. Nasıl ki ayet-i kerimede Ankebut suresinde وكأين من دابة لَا تَحْملُ رزقها الله يرزقها وإياكم (Ankebut, 29/60) yani "Hayvanların çoğu kendi rızkını yüklenip taşımaz. Onları ve sizi Yüce Allah rızıklandırır" buyrulur.

"Dâm", yırtıcı olmayan vahşî hayvanlardır; âhû ve gazâl gibi ve av hayvanları ve haşerâtü'l-arz ma'nâsınadır (Burhân). "Ükkâl", ism-i fâil olan "âkil" kelimesinin cem'-i mükesser sîgasıdır, "yiyiciler" demek olur. Ya'ni, yırtıcı olmayan ve yırtıcı olan vahşî hayvanlar hep rızık yiyicidirler. Ne ticâret ve kesb arkasında koşarlar, ne de rızıklarını bir yere cem' edip gittikleri yere naklederler. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Ankebut'ta وكأين من دابة لَا تَحْملُ رزقها الله يرزقها وإياكم (Ankebût, 29/60) ya'ni "Hayvânâtın çoğu kendi rızkını yüklenip taşımaz. Onları ve sizi Allah Teâlâ rızıklandırır" buyrulur.

2391. Rezzâk cümleye rızık verir. Her birinin kısmetini önüne koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2391. Rızık veren (Allah) herkese rızık verir. Her birinin kısmetini önüne koyar.

2392. Her kim ki sabrı istedi, rızık önüne gelir. Çalışmaların meşakkati senin sabırsızlığındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2392. Her kim ki sabrı istedi, rızık önüne gelir. Çalışmaların meşakkati senin sabırsızlığındandır.

Bir kimse hiç çalışmayıp Allah'a ibadetle meşgul olsa, onun takdir edilmiş olan rızkı önüne gelir. Bu sebeple ey rızık talep eden kimse, senin rızık konusunda telaş edip çalışmaların hep senin sabırsızlığındandır ve Allah'ın rızık vericiliğine olan güvensizliğindendir. Rızık öncesiz olarak taksim edilmiştir. Bu sebeple kısmetin olan rızık arkandan koşup herhangi bir şekilde seni bulur. Nasıl ki hadis-i şerifte "Eğer Ademoğlu ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçsa, onun rızkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.

Bir kimse hiç çalışmayıp ibâdet-i Hak'la meşgül olsa onun mukadder olan rızkı önüne gelir. Binâenaleyh ey rızık taleb eden kimse, senin rızık husûsun-da telâş edip çalışmaların hep senin sabırsızlığındandır ve Hakk'ın rezzâklığına olan i'timâdsızlıktandır. Rızık ezelde taksîm olunmuştur. Binâenaleyh kısmetin olan rızık arkandan koşup herhangi bir sûretle seni bulur. Nitekim hadîs-i şerîfde لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لادرکه رزقها كما يدركه الموت ya'ni "Eğer Ademoğlu ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçsa onun rızkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.

## Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

2393. Tilki dedi ki: "O tevekkül nadirdir, az bir kimse tevekkülde mâhirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Tilki dedi ki: "O tevekkül nadirdir, az bir kimse tevekkülde mâhirdir."

Tilki eşeğe cevap olarak dedi ki: "Senin bahsettiğin o tevekkül nadirdir ve istisnadır. İstisna ise kural olmadığından, böyle bir tevekkülde pek az kimse ustalık sahibidir; ve bu kimsenin kalbinde 'Acaba çalışmadan rızkım gelir mi?' şüphesi bulunmaması gerekir ki, nefsinin bu acabâdan kurtulması son derece zordur. Sözün özü, nadir olan yok hükmünde olduğundan, bu sebepler âlemi olan dünyada çalışmak ve kazanmak kuralına tâbi olmak gerekir."

Tilki eşeğe cevâben dedi ki: "O senin bahsettiğin tevekkül nâdirdir ve istisnâdır. İstisnâ ise kāide olmadığından böyle bir tevekkülde pek az kimse mahâret sahibidir; ve bu kimsenin kalbinde "Acaba çalışmadan rızkım gelir mi?" şübhesi bulunmamak îcâb eder ki, nefsinin bu acabâdan kurtulması son derece müşkildir. Velhâsıl nâdir ma'dûm kabîlinden olduğundan bu âlem-i esbâb olan dünyâda çalışmak ve kazanmak kāidesine tâbi' olmalıdır."

2394. "Nadirin etrafında olmak cahilliktendir. Her bir kimseye ne vakit şâhlık ve sultanlık vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. "Nadirin etrafında olmak cahilliktendir. Her bir kimseye ne vakit şâhlık ve sultanlık vardır?"

Yokluk cinsinden olan nadirin ve istisnanın etrafında dolaşmak cahillik gereğidir. Görmez misin, her bir kimse şah ve sultan olur mu? Çünkü şahlık ve sultanlık milyonlarda bir kişiye nasip olan istisnai bir hâldir. Bunun arkasında dolaşmak cahillik ve ahmaklıktır. Bir kimse hiç çalışmayıp Hak ibadetiyle meşgul olsa, onun mukadder olan rızkı önüne gelir. Bu sebeple ey rızık talep eden kimse, senin rızık hususunda telaş edip çalışmaların hep senin sabırsızlığındandır ve Hakk'ın rızık vericiliğine olan itimatsızlığındandır. Rızık öncesiz olarak taksim edilmiştir. Bu sebeple kısmetin olan rızık arkandan koşup herhangi bir şekilde seni bulur. Nasıl ki hadis-i şerifte "لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لادرکه رزقها كما يدركه الموت" yani "Eğer Ademoğlu ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçsa, onun rızkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.

Ma'dûm kabîlinden olan nâdirin ve istisnânın etrafında dolaşmak câhillik îcâbıdır. Görmez misin, her bir kimse şâh ve sultan olur mu? Zîrâ şâhlık ve sultanlık milyonlarda bir kişiye nasîb olur bir hâl-i istisnâdır. Bunun arkasında dolaşmak câhillik ve hamâkattir. Bir kimse hiç çalışmayıp ibâdet-i Hak'la meşgûl olsa onun mukadder olan rızkı önüne gelir. Binâenaleyh ey rızık taleb eden kimse, senin rızık husûsunda telâş edip çalışmaların hep senin sabırsızlığındandır ve Hakk'ın rezzâklığına olan i'timâdsızlıktandır. Rızık ezelde taksîm olunmuştur. Binâenaleyh kısmetin olan rızık arkandan koşup herhangi bir sûretle seni bulur. Nitekim hadis-i şerîfde لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لادرکه رزقها كما يدركه الموت ya'ni "Eğer Ademoğlu ölümden kaçtığı gibi rızıktan kaçsa onun rızkı ölüm ona eriştiği gibi elbette erişir" buyrulur.

## Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

2393. Tilki dedi ki: "O tevekkül nadirdir, az bir kimse tevekkülde mâhirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2393. Tilki dedi ki: "O tevekkül nadirdir, az bir kimse tevekkülde mâhirdir."

Tilki eşeğe cevap olarak dedi ki: "Senin bahsettiğin o tevekkül nadirdir ve istisnadır. İstisna ise kural olmadığından, böyle bir tevekkülde pek az kimse ustalık sahibidir; ve bu kimsenin kalbinde 'Acaba çalışmadan rızkım gelir mi?' şüphesi bulunmaması gerekir ki, nefsinin bu acabâdan kurtulması son derece zordur. Sözün özü, nadir olan yok hükmünde olduğundan, bu sebepler âlemi olan dünyada çalışmak ve kazanmak kuralına tâbi olmak gerekir."

Tilki eşeğe cevâben dedi ki: "O senin bahsettiğin tevekkül nâdirdir ve istisnâdır. İstisnâ ise kāide olmadığından böyle bir tevekkülde pek az kimse mahâret sahibidir; ve bu kimsenin kalbinde "Acaba çalışmadan rızkım gelir mi?" şübhesi bulunmamak îcâb eder ki, nefsinin bu acabâdan kurtulması son derece müşkildir. Velhâsıl nâdir ma'dûm kabîlinden olduğundan bu âlem-i esbâb olan dünyâda çalışmak ve kazanmak kāidesine tâbi' olmalıdır."

2394. "Nâdirin etrafında olmak câhilliktendir. Her bir kimseye ne vakit şâhlık ve sultanlık vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2394. "Nadirin etrafında olmak câhilliktendir. Her bir kimseye ne vakit şahlık ve sultanlık vardır?"

Yokluk cinsinden olan nadirin ve istisnanın etrafında dolaşmak câhillik gereğidir. Görmez misin, her bir kimse şah ve sultan olur mu? Çünkü şahlık ve sultanlık milyonlarda bir kişiye nasip olan istisnai bir hâldir. Bunun arkasında dolaşmak câhillik ve ahmaklıktır.

Ma'dûm kabîlinden olan nâdirin ve istisnânın etrafında dolaşmak câhillik îcâbıdır. Görmez misin, her bir kimse şâh ve sultan olur mu? Zîrâ şâhlık ve sultanlık milyonlarda bir kişiye nasîb olur bir hâl-i istisnâdır. Bunun arkasında dolaşmak câhillik ve hamâkattir.

2395. "Mâdemki peygamber kanâate "hazîne" dedi, her bir kimseye gizli hazîne ne vakit erişir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. "Mademki peygamber kanaate "hazine" dedi, her bir kimseye gizli hazine ne zaman erişir?"

Peygamber (a.s.) kanaat hakkında القناعة كنز لا يفنى yani "Kanaat tükenmez bir hazinedir" buyurdu. Ve hazine kıymetli ve gizli bir şeydir. Bu sebeple bu kanaat hazinesi öyle kolayca herkesin eline geçmez. Kanaat ettiklerini iddia edenler kendi zanlarına tabi olurlar. Yoksa onların hâli kanaatin hakikatinden pek uzaktır.

Peygamber (a.s.) kanaat hakkında القناعة كنز لا يفنى ya'ni "Kanaat tükenmez bir hazînedir" buyurdu. Ve hazîne kıymetli ve gizli bir şeydir. Binâenaleyh bu kanâat hazînesi öyle kolayca herkesin eline geçmez. Kanâat ettiklerini iddiâ edenler kendi zanlarına tabi' olurlar. Yoksa onların hâli hakîkat-i kanâatten pek uzaktır.

2396. "Kendi haddini tanı ve yükseğe uçma, tâ ki şûr u şer çukuruna düşmeyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. "Kendi sınırını bil ve yükseğe uçma, tâ ki kargaşa ve kötülük çukuruna düşmeyesin!"

Gerçi tevekkül ve kanaat vardır, fakat sen bunun ehli değilsin. Bu sebeple kendi sınırını bil ve yüksek makam ve mertebelere uçma. Tâ ki bu yüce mertebeler ehline taklit yüzünden kargaşa ve kötülük çukuruna düşüp helâk olmayasın!

"Gerçi tevekkül ve kanaat vardır, fakat sen bunun ehli değilsin. Binâenaleyh kendi haddini tanı ve yüksek makām ve mertebelere uçma. Tâ ki bu âlî mertebeler ehline taklîd yüzünden şûr u şer çukuruna düşüp helâk olmayasın!"

## Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi

2397. Dedi: "Bil ki, bunu sen ters söylüyorsun. Şûr u şer can tarafına tama'dan gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Dedi: "Bil ki, bunu sen ters söylüyorsun. Şûr ve şer can tarafına tamahtan gelir."

Eşek tilkiye cevap olarak dedi ki: "Sen tevekkül ve kanaatten uğursuzluğa ve şerre düşeceğimi söylersen, senin bu hükmün terstir. Çünkü asıl uğursuzluk ve şer, kişinin canına tamah etmekten gelir. Zira tamah sahibi ne kadar zengin olsa yine fakirdir ve üzüntü içindedir."

Eşek tilkiye cevâben dedi ki: "Sen tevekkül ve kanâatten uğursuzluğa ve şerre düşeceğimi söylersen, senin bu hükmün terstir. Zîrâ asıl uğursuzluk ve şer, kişinin canına tama'dan gelir. Çünkü tama' sâhibi ne kadar zengin olsa yine fakirdir ve üzüntü içindedir."

2395. Mâdemki peygamber kanâate "hazîne" dedi, her bir kimseye gizli hazîne ne vakit erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2395. Mademki peygamber kanaate "hazine" dedi, her bir kimseye gizli hazine ne zaman erişir?

Peygamber (a.s.) kanaat hakkında "Kanaat tükenmez bir hazinedir" buyurdu. Ve hazine kıymetli ve gizli bir şeydir. Bu sebeple bu kanaat hazinesi öyle kolayca herkesin eline geçmez. Kanaat ettiklerini iddia edenler kendi sanılarına tabi olurlar. Yoksa onların hâli kanaatin hakikatinden pek uzaktır.

Peygamber (a.s.) kanaat hakkında القناعة كنز لا يفنى ya'ni "Kanaat tükenmez bir hazînedir" buyurdu. Ve hazîne kıymetli ve gizli bir şeydir. Binâenaleyh bu kanâat hazînesi öyle kolayca herkesin eline geçmez. Kanâat ettiklerini iddiâ edenler kendi zanlarına tabi' olurlar. Yoksa onların hâli hakîkat-i kanâatten pek uzaktır.

2396. Kendi haddini tanı ve yükseğe uçma, tâ ki şûr u şer çukuruna düşmeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2396. Kendi sınırını bil ve yükseğe uçma ki kargaşa ve kötülük çukuruna düşmeyesin!

Gerçi tevekkül (Allah'a güvenme) ve kanaat (elindekiyle yetinme) vardır, fakat sen bunun ehli değilsin. Bu sebeple kendi sınırını bil ve yüksek makam ve mertebelere uçma. Ta ki bu yüce mertebeler ehline taklit yüzünden kargaşa ve kötülük çukuruna düşüp helak olmayasın!

Gerçi tevekkül ve kanaat vardır, fakat sen bunun ehli değilsin. Binâenaleyh kendi haddini tanı ve yüksek makām ve mertebelere uçma. Tâ ki bu âlî mertebeler ehline taklîd yüzünden şûr u şer çukuruna düşüp helâk olmayasın!

## Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi

2397. Dedi: "Bil ki, bunu sen ters söylüyorsun. Şûr u şer can tarafına tama'dan gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2397. Dedi: "Bil ki, bunu sen ters söylüyorsun. Şûr ve şer can tarafına tamahtan gelir."

Eşek tilkiye cevap olarak dedi ki: "Sen tevekkül ve kanaatten uğursuzluğa ve şerre düşeceğimi söylersen, senin bu hükmün terstir. Çünkü asıl uğursuzluk ve şer, kişinin canına tamah etmekten gelir. Zira tamah sahibi ne kadar zengin olsa yine fakirdir ve üzüntü içindedir."

Eşek tilkiye cevâben dedi ki: "Sen tevekkül ve kanâatten uğursuzluğa ve şerre düşeceğimi söylersen, senin bu hükmün terstir. Zîrâ asıl uğursuzluk ve şer, kişinin canına tama'dan gelir. Çünkü tama' sâhibi ne kadar zengin olsa yine fakirdir ve üzüntü içindedir."

2398. Hiç kimse kanâatten cansız olmadı. Hiç kimse harîslikten sultân olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Hiç kimse kanaatten cansız olmadı. Hiç kimse hırstan sultan olmadı.

Hırs sahibi, sürekli çabalamaktan yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde, kanaat sahibi rahat ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Aksine, bir kimse ne kadar hırslı olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın, hükümdarlık makamını elde edemez. Bu sebeple onun çabası ve gayreti boş olur.

“Tama’ sâhibi sa’y-i mütemâdîden yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde kanâat sâhibi müsterih ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Halbuki bir kimse, ne derece harîs olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın hükümdarlık makâmını elde edemez. Binâenaleyh onun sa’y ve ictihâdı boş olur.”

2399. Ekmek domuzlardan ve köpeklerden diriğ olmaz. Bu yağmur ve bulut adamların kesbi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Ekmek domuzlardan ve köpeklerden esirgenmez. Bu yağmur ve bulut insanların kesbi değildir.

Ekmek ve gıda, rızıkları konusunda sebeplere başvurmayan domuzlardan, köpeklerden ve diğer hayvanlardan esirgenmez. Nasıl ki Hûd Suresi'nde, وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) yani "Yeryüzünde gezen hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki onların rızkı Yüce Allah üzerine gerekli olmasın!" buyrulur. Görmez misin, havadaki yağmur ve bulut insanların kesbi (irâdî kazanımı) ve kazancı neticesi midir?

“Ekmek ve gıdâ, rızıkları husûsunda esbâba teşebbüs etmeyen domuzlardan ve köpeklerden ve sâir hayvanlardan esirgenmez. Nitekim sûre-i Hûd’da وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) ya’ni “Yeryüzünde gezen hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki onların rızkı Allah Teâlâ üzerine lâzım olmasın!” buyrulur. Görmez misin havadaki yağmur ve bulut adamların kesbi ve kazancı netîcesi midir?”

2400. Nitekim sen rızık üzerine nâlân olarak âşıksın. Rızık dahi rızık yiyiciye âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. Nasıl ki sen rızık üzerine inleyerek âşıksın. Rızık da rızık yiyiciye âşıktır.

"Zâr", burada inleyen ve ağlayan, yani "ağlayıcı ve inleyici" anlamındadır. Yani, "Sen rızkının arkasından koşarsın. Hâlbuki öncesiz olarak taksim edilmiş olan rızkın da senin arkandan koşar ve nerede olsa seni bulur." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamda *Fîhi Mâ Fîh*'lerinin 48. bölümünde şöyle buyururlar: "Ben rızık kuralını kesinlikle bilmişimdir. Boş yere koşmak ve zorunluluk olmaksızın zahmet çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve yiyecek ve giyeceğe ve şehvet yüküne ait olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi incitir ve âciz ve zelil kılar; ve eğer sabredip bir yerde oturursam zahmetsiz ve zilletsiz o bana gelir. Çünkü rızık da bana talipdir ve o beni çeker. Mademki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezbedemem ki arkasından gideyim! Sözün özü şudur ki, din işleriyle meşgul ol, tâ ki dünya senin arkandan koşsun! Ve bu oturmaktan maksat din işleri üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşar-

“Zâr”, burada nâlân ve giryân, ya’ni “ağlayıcı ve inleyici” ma’nâsınadır. Ya’ni, “Sen rızkının arkasında koşarsın. Halbuki ezelde taksîm olunmuş olan rızkın dahi senin arkandan koşar ve nerede olsa seni bulur.” Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma’nâda *Fîhi Mâ Fîh*’lerinin 48. faslında şöyle buyururlar: “Ben kâide-i rızkı muhakkak bilmişimdir. Boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallik olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yerde oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim! Hasılı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgûl ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun! Ve bu oturmaktan murâd dîn umûru üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşar-

2398. Hiç kimse kanaatten cansız olmadı. Hiç kimse harîslikten sultan olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2398. Hiç kimse kanaatten cansız olmadı. Hiç kimse hırstan sultan olmadı.

Hırs sahibi, sürekli çabalamaktan yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde, kanaat sahibi rahat ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Hâlbuki bir kimse, ne kadar hırslı olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın, hükümdarlık makamını elde edemez. Bu sebeple onun çabası ve gayreti boş olur.

"Tama' sahibi sa'y-i mütemâdîden yorgun ve cansız bir hâle geldiği hâlde kanâat sahibi müsterih ve dinç bir hâlde bulunur ve halsiz olmaz. Halbuki bir kimse, ne derece harîs olursa olsun ve ne kadar çalışırsa çalışsın hükümdarlık makāmını elde edemez. Binâenaleyh onun sa'y ve ictihâdı boş olur."

2399. Ekmek domuzlardan ve köpeklerden dirīğ olmaz. Bu yağmur ve bulut adamların kesbi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2399. Ekmek domuzlardan ve köpeklerden esirgenmez. Bu yağmur ve bulut insanların kesbi (irâdî kazanımı) değildir.

Ekmek ve gıda, rızıkları konusunda sebeplere başvurmayan domuzlardan, köpeklerden ve diğer hayvanlardan esirgenmez. Nasıl ki Hûd Sûresi'nde "Yeryüzünde gezen hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki onların rızkı Yüce Allah üzerine lâzım olmasın!" (Hûd, 11/6) buyrulur. Görmez misin, havadaki yağmur ve bulut insanların kesbi ve kazancı sonucu mudur?

"Ekmek ve gıdâ, rızıkları husûsunda esbaba teşebbüs etmeyen domuzlardan ve köpeklerden ve sair hayvanlardan esirgenmez. Nitekim sûre-i Hûd'da وما من دابة في الأرض إلا على الله رزقها (Hûd, 11/6) ya'ni "Yeryüzünde gezen hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki onların rızkı Allah Teâlâ üzerine lâzım olmasın!" buyrulur. Görmez misin havadaki yağmur ve bulut adamların kesbi ve kazancı neticesi midir?"

2400. Nitekim sen rızık üzerine nâlân olarak âşıksın. Rızık dahi rızık yi-[2400] yiciye âşıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2400. Nasıl ki sen rızık üzerine inleyerek âşıksın. Rızık da rızık yiyiciye âşıktır.

"Zâr", burada inleyen ve ağlayan, yani "ağlayıcı ve inleyici" anlamındadır. Yani, "Sen rızkının arkasından koşarsın. Halbuki öncesiz olarak taksim edilmiş olan rızkın da senin arkandan koşar ve nerede olsan seni bulur." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamda Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. bölümünde şöyle buyururlar: "Ben rızık kuralını kesinlikle bilmişimdir. Boş yere koşmak ve zorunluluk olmaksızın meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve yiyecek ve giyeceğe ve şehvet yüküne ilişkin olan rızkım oturduğum halde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi incitir ve âciz ve zelil kılar; ve eğer sabredip bir yerde oturursam meşakkatsiz ve zillet olmaksızın o bana gelir. Çünkü rızık da bana taliptir ve o beni çeker. Mademki beni çekebiliyor ve bana geliyor ben öyle onu cezbedemem ki arkasından gideyim! Sözün özü budur ki, din işleriyle meşgul ol, tâ ki dünya senin arkandan koşsun! Ve bu oturmaktan maksat din işleri üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa din hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünya için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir."

"Zâr", burada nâlân ve giryân, ya'ni "ağlayıcı ve inleyici" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sen rızkının arkasında koşarsın. Halbuki ezelde taksîm olunmuş olan rızkın dahi senin arkandan koşar ve nerede olsa seni bulur." Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. faslında şöyle buyururlar: "Ben kāide-i rızkı muhakkak bilmişimdir. Boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallık olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yerde oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim! Hasılı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgül ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun! Ve bu oturmaktan murâd dîn umûru üzerinde oturmaktır. Böyle bir kimse her ne kadar koşar- sa dîn husûsunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir."

2401. Eğer sen acele etmezsen senin kapının üzerine gelir; ve eğer sen acele edersen sana baş ağrısı verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. Eğer sen acele etmezsen senin kapının üzerine gelir; ve eğer sen acele edersen sana baş ağrısı verir.

Bilinmeli ki, insanın hareket ettiricisi fikri ve inancıdır; ve Yüce Allah kulun inancına göre tecelli eder. Eğer kul çalışmaksızın rızkın eline giremeyeceği inancında bulunursa, Yüce Allah onun rızkını çalışma sıkıntısı içinde verir. Ve eğer kul rızkının çalışsa da çalışmasa da eline gireceğine inanır ve çabasını ibadetlere ayırırsa, Yüce Allah onun rızkını hesap etmediği ve ummadığı bir yönden kendisine ulaştırır. Bu sebeple bu konularda iki tarafın birbirini ikna etmek için söyledikleri sözler ve getirdikleri deliller doğrudur. Çünkü rızkın elde ediliş şeklinde kesinliğin ve şüphenin etkisi vardır. Kesinlik sükûnet ve güveni, şüphe ise hareket ve sıkıntıyı gerektirir.

Tevekkülün anlamının açıklanması hakkında o zâhidin hikâyesidir ki tevekkülü tecrübe etti. Sebeplerden ve şehirden dışarıya çıktı. Caddelerden ve halkın geçeceği yollardan uzaklaştı ve bir dağ eteğinde, terk edilmiş ve unutulmuş bir halde, son derece açlık içinde başını bir taş üzerine koydu ve yattı, kendi kendine dedi ki: “Senin sebep yapıcılığına ve rızık vericiliğine tevekkül ettim ve sebeplerden koptum, tâ ki tevekkülün sebep oluşunu göreyim!”

“Kavârî”, “kâri'a”nın çoğuludur; ve “kâria”, yolun yükseği ve dört yolun başı ve yol ortası anlamlarına da gelir. Bazı nüshalarda “kavârî” (قوارع) yerine sa din hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünya için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir.

Ma'lûm olsun ki, insanın muharriki fikri ve i'tikâdıdır; ve Hak Teâlâ kulun i'tikâdına göre tecellî eder. Eğer kul çalışmaksızın eline rızkı giremeyeceği i'tikâdında bulunursa cenâb-ı Hak onun rızkını çalışmak ıztırâbı içinde verir. Ve eğer kul rızkının çalışsa da çalışmasa da eline gireceğini i'tikâd eder ve sa'yini tâât ve ibâdâta hasrederse, Hak Teâlâ onun rızkını hesâb etmediği ve ummadığı bir cihetten kendisine îsâl eder. Binâenaleyh bu bahislerde iki tarafın birbirini iknâ için söyledikleri sözler ve getirdikleri deliller doğrudur. Zîrâ rızkın sûret-i husûlünde yakîn ile şekkin te'sîri vardır. Yakîn sükûn ve itmi'nânı ve şek hareket ve ıztırâbı mûcib olur.

Tevekkülün ma'nâsının takrîri hakkında o zâhidin hikâyesidir ki tevekkülü tecrübe etti. Esbâb ve şehirden dışarıya geldi. Caddelerden ve halkın geçeceği yollardan uzak oldu ve bir dağ eteğinde bir metrûk ve bir mefkûd olarak son derece açlık içinde başını bir taş üzerine koydu ve yattı, kendi kendine dedi ki: “Senin sebeb yapıcılığına ve rezzâklığına tevekkül ettim ve sebeblerden munkatı' oldum, tâ ki tevekkülün sebebiyetini göreyim!”

“Kavârî”, “kâri'a”nın cem'idir; ve “kâria”, yolun yükseği ve dört yolun başı ve yol ortası ma'nâlarına da gelir. Ba'zı nüshalarda “kavârî” (قوارع) yerine sa dîn hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir."

2401. "Eğer sen acele etmezsen senin kapının üzerine gelir; ve eğer sen acele edersen sana baş ağrısı verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2401. "Eğer sen acele etmezsen senin kapının üzerine gelir; ve eğer sen acele edersen sana baş ağrısı verir."

Bilinmeli ki, insanın hareket ettiricisi fikri ve inancıdır; ve Yüce Allah kulun inancına göre tecelli eder. Eğer kul çalışmaksızın eline rızkın giremeyeceği inancında bulunursa, Yüce Allah onun rızkını çalışmak zorunluluğu içinde verir. Ve eğer kul rızkının çalışsa da çalışmasa da eline gireceğini inanır ve çabasını ibadetlere ayırırsa, Yüce Allah onun rızkını hesap etmediği ve ummadığı bir yönden kendisine ulaştırır. Bu sebeple bu konularda iki tarafın birbirini ikna etmek için söyledikleri sözler ve getirdikleri deliller doğrudur. Çünkü rızkın elde edilme şeklinde kesin inancın ve şüphenin etkisi vardır. Kesin inanç sükûnet ve güveni, şüphe ise hareket ve zorunluluğu gerektirir. "Şevârî" (şevârî) meydana gelmiştir. Bu da "büyük yol ve cadde" anlamına gelen "şer'" (şer') kelimesinin çoğuludur. Yani zahitlerden biri tevekkülde (Allah'a güvenme) mücadele sahibi idi. Fakat dünya sebepler ve suretler âlemi olduğundan rızkının bir sebep suretiyle var olacağını da bilirdi. Bunu tecrübe ve araştırmak için insan topluluğundan uzak ve ıssız bir dağ eteğine gidip karnı son derece aç olduğu halde başını bir taş üzerine koyup yattı ve rızkının gelme şeklini bekledi.

Ma'lûm olsun ki, insanın muharriki fikri ve i'tikādıdır; ve Hak Teâlâ kulun i'tikādına göre tecellî eder. Eğer kul çalışmaksızın eline rızkı giremeyeceği i'tikādında bulunursa cenâb-ı Hak onun rızkını çalışmak ıztırabı içinde verir. Ve eğer kul rızkının çalışsa da çalışmasa da eline gireceğini i'tikād eder ve sa'yini tâât ve ibâdâta hasrederse, Hak Teâlâ onun rızkını hesab etmediği ve ummadığı bir cihetten kendisine îsâl eder. Binâenaleyh bu bahislerde iki tarafın birbirini iknâ için söyledikleri sözler ve getirdikleri delîller doğrudur. Zîrâ rızkın sûret-i husûlünde yakîn ile şekkin te'sîri vardır. Yakın sükûn ve itmi'nânı ve şek hareket ve ıztırabı mûcib olur. "şevârî" (شوارع) vâki' olmuştur. Bu da "büyük yol ve cadde" ma'nâsına olan şer' (شرع) kelimesinin cem'idir. Ya'ni zâhidin birisi tevekkülde mücâhede sâhibi idi. Fakat dünyâ âlem-i esbâb ve sûret olduğundan rızkının bir sebeb sûretiyle var olacağını da bilir idi. Bunu tecrübe ve tahkîk için cem'iyyet-i beşeriyyeden uzak ve ıssız bir dağ eteğine gidip karnı son derece aç olduğu hâlde başını bir taş üzerine koyup yattı ve rızkının sûret-i vürûduna muntazır oldu.

2402. O bir zahid Mustafa'dan işitti ki, "Muhakkak Huda'dan cana rızık gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. O bir zahit Mustafa'dan işitti ki, "Muhakkak Allah'tan cana rızık gelir."

Zahitlerden biri Mustafa (a.s.) Efendimiz'in "رزقك يطلبك كما انت تطلبه" yani "Senin rızkın seni talep eder, nasıl ki sen onu talep edersin" hadîs-i şerîfini işitti.

Zahidin biri Mustafa (a.s.) Efendimiz'in رزقك يطلبك كما انت تطلبه ya'ni "Senin rızkın seni taleb eder, nitekim sen onu taleb edersin" hadîs-i şerîfini işitti.

2403. "Eğer sen rızkını istesen ve eğer istemesen senin aşkından dolayı koşarak senin önüne gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. "Eğer sen rızkını istesen de istemesen de, senin aşkından dolayı koşarak senin önüne gelir."

Yani, diğer bir hadis-i şerifte de "لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لا در که رزقه كما يدركه الموت" yani "Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçsa, onun rızkı ona ölüm eriştiği gibi elbette erişir" buyrulduğunu da zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) işitmiş idi.

Ya'ni diğer bir hadis-i şerîfde dahi لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لا در که رزقه كما يدركه الموت ya'ni “Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçsa onun rızkı ona ölüm eriştiği gibi elbette erişir” buyrulduğunu da zâhid işitmiş idi.

2404. O adam tecrübe için sahrada bir dağ indinde harâretle yattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. O adam, tecrübe için çölde bir dağın yanında hararetle yattı.

2405. Dedi ki: "Göreyim rızık bana gelir mi? Tâ ki benim rızık hakkında zannım kavî olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Dedi ki: "Rızık bana gelir mi, göreyim. Böylece rızık hakkındaki zannım kuvvetli olsun!"

2406. Bir kervan yolu kaybedip dağ tarafına çekildi, o imtihan ediciyi yatmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Bir kervan yolunu kaybedip dağ tarafına çekildi, o imtihan ediciyi yatmış gördü.

Bir kervan yolunu kaybetti. O tevekkül (Allah'a güvenme) sebebiyetini tecrübe etmek isteyen zâhidin bulunduğu dağ tarafına çekildi ve o zâhidi orada yatmış bir hâlde gördü. "Şevârî" (شوارع) meydana gelmiştir. Bu da "büyük yol ve cadde" anlamına gelen "şer'" (شرع) kelimesinin çoğuludur. Yani zâhidlerden birisi tevekkülde mücadele sahibi idi. Fakat dünya sebepler ve suretler âlemi olduğundan rızkının bir sebep suretiyle var olacağını da bilirdi. Bunu tecrübe ve tahkik etmek için insan topluluğundan uzak ve ıssız bir dağ eteğine gidip karnı son derece aç olduğu hâlde başını bir taş üzerine koyup yattı ve rızkının geliş şeklini bekledi.

Bir kervan yolunu kaybetti. O tevekkül sebebiyetini tecrübe etmek isteyen zâhidin bulunduğu dağ tarafına çekildi ve o zâhidi orada yatmış bir hâlde gördü. "şevârî" (شوارع) vâki' olmuştur. Bu da "büyük yol ve cadde" ma'nâsına olan şer' (شرع) kelimesinin cem'idir. Ya'ni zâhidin birisi tevekkülde mücâhede sâhibi idi. Fakat dünyâ âlem-i esbâb ve sûret olduğundan rızkının bir sebeb sûretiyle var olacağını da bilir idi. Bunu tecrübe ve tahkîk için cem'iyyet-i beşeriyyeden uzak ve ıssız bir dağ eteğine gidip karnı son derece aç olduğu hâlde başını bir taş üzerine koyup yattı ve rızkının sûret-i vürûduna muntazır oldu.

2402. O bir zahid Mustafa'dan işitti ki, "Muhakkak Huda'dan cana rızık gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2402. O bir zahit Mustafa'dan işitti ki, "Muhakkak Allah'tan cana rızık gelir."

Zahitlerden biri Mustafa (a.s.) Efendimiz'in "رزقك يطلبك كما انت تطلبه" yani "Senin rızkın seni talep eder, nasıl ki sen onu talep edersin" hadîs-i şerîfini işitti.

Zahidin biri Mustafa (a.s.) Efendimiz'in رزقك يطلبك كما انت تطلبه ya'ni "Senin rızkın seni taleb eder, nitekim sen onu taleb edersin" hadîs-i şerîfini işitti.

2403. "Eğer sen rızkını istesen ve eğer istemesen senin aşkından dolayı koşarak senin önüne gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2403. "Eğer sen rızkını istesen de istemesen de, senin aşkından dolayı koşarak senin önüne gelir."

Yani, diğer bir hadis-i şerifte de "لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لا در که رزقه كما يدركه الموت" yani "Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçsa, onun rızkı ona ölüm eriştiği gibi elbette erişir" buyrulduğunu da zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) işitmiş idi.

Ya'ni diğer bir hadis-i şerîfde dahi لو ان ابن آدم يهرب من رزقه كما يهرب من الموت لا در که رزقه كما يدركه الموت ya'ni “Eğer Âdemoğlu ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçsa onun rızkı ona ölüm eriştiği gibi elbette erişir” buyrulduğunu da zâhid işitmiş idi.

2404. O adam tecrübe için sahrada bir dağ indinde harâretle yattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2404. O adam, tecrübe için çölde bir dağın yanında hararetle yattı.

2405. Dedi ki: "Göreyim rızık bana gelir mi? Tâ ki benim rızık hakkında zannım kavî olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2405. Dedi ki: "Rızık bana gelir mi, göreyim. Böylece rızık hakkındaki zannım kuvvetli olsun!"

2406. Bir kervan yolu kaybedip dağ tarafına çekildi, o imtihan ediciyi yatmış gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2406. Bir kervan yolunu kaybedip dağ tarafına çekildi, o imtihan ediciyi yatmış gördü.

Bir kervan yolunu kaybetti. O tevekkül sebebiyetini (Allah'a güvenme durumunu) tecrübe etmek isteyen zâhidin bulunduğu dağ tarafına çekildi ve o zâhidi orada yatmış bir hâlde gördü.

Bir kervan yolunu kaybetti. O tevekkül sebebiyetini tecrübe etmek isteyen zâhidin bulunduğu dağ tarafına çekildi ve o zâhidi orada yatmış bir hâlde gördü.

2407. Dedi: "Bu adam niçin bu tarafta ûrdur? Sahrada yoldan ve şehirden uzaktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Dedi: "Bu adam niçin bu tarafta çıplaktır? Çölde yoldan ve şehirden uzaktır?"

"Ûr", çıplak demektir. Yani, o kervan halkı şaşırıp dedi: "Bu adam bu ıssız yerde böyle yiyecek ve içecekten yoksundur ve çölde yoldan ve halkın bulunduğu şehirden uzaktır?"

"Ûr", uryan, çıplak demektir. Ya'ni, o kervan halkı taaccüb edip dedi: "Bu adam bu ıssız yerde böyle yiyecek ve içecekten ârîdir ve sahrâda yoldan ve halkın bulunduğu şehirden uzaktır?"

2408. "Acaba ölü müdür, yahud diri midir ki o hiç kurttan ve düşmandan korkmuyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. "Acaba ölü müdür, yoksa diri midir ki o hiç kurttan ve düşmandan korkmuyor?"

2409. Geldiler, onun üzerine el vurdular. O azîz kasden bir şey söylemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Geldiler, onun üzerine el vurdular. O azîz kasden bir şey söylemedi.

"Ercümend", "erc" ve "mend" kelimelerinden oluşmuştur. "Erc", değer ve mertebe anlamındadır; ve "mend", aidiyet edatıdır, "değerli ve mertebe sahibi" demektir. Kervan halkı onun yanına gelip el sürdüler. O azîz olan zâhid de kasden onlara hiçbir şey söylemedi.

"Ercümend", "erc" ve "mend" kelimelerinden mürekkebdir. "Erc", kadr ve mertebe ma'nâsınadır; ve "mend", edât-ı nisbettir, "azîz ve sahib-i kadr ve mertebe" demek olur. Kervan halkı onun yanına gelip el sürdüler. O azîz olan zâhid dahi kasden onlara hiçbir şey söylemedi.

2410. Kımıldanmadı da ve başını da kımıldatmadı, tecrübe cihetinden gözünü [2409] de açmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. Kımıldamadı ve başını da kımıldatmadı, tecrübe yönünden gözünü de açmadı.

2411. Binâenaleyh dediler ki: "Bu muradsız zayıf açlıktan sekteye düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. Bu sebeple dediler ki: "Bu iradesiz, zayıf kişi açlıktan sekteye düştü."

"Sekte", bir hastalığın adıdır; bu hastalığa yakalanan kişi ölü gibi hareketsiz kalır. Yani, kervan halkı dediler ki: "Bu zavallı kişi açlıktan sekte hastalığına yakalanmıştır. Bu sebeple onu doyurmak gerekir."

"Sekte", bir hastalığın adıdır, bu hastalığa mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Ya'ni, kervan halkı dediler ki: "Bu zavallı açlıktan sekte illetine mübtelâ olmuştur. Binâenaleyh bunu it'âm etmek lazımdır."

2412. Onun boğazına ve ağzına dökmek için ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Onun boğazına ve ağzına dökmek için ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler.

"Kâm", birkaç anlama gelir. Burada "ağız" demektir (Burhân).

"Kâm", birkaç ma'nâya gelir. Burada "ağız" demektir (Burhân).

2407. Dedi: "Bu adam niçin bu tarafta ûrdur? Sahrada yoldan ve şehirden uzaktır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2407. Dedi: "Bu adam niçin bu tarafta çıplaktır? Çölde yoldan ve şehirden uzaktır?"

"Ûr", çıplak demektir. Yani, o kervan halkı şaşırıp dedi: "Bu adam bu ıssız yerde böyle yiyecek ve içecekten yoksundur ve çölde yoldan ve halkın bulunduğu şehirden uzaktır?"

"Ûr", uryan, çıplak demektir. Ya'ni, o kervan halkı taaccüb edip dedi: "Bu adam bu ıssız yerde böyle yiyecek ve içecekten ârîdir ve sahrâda yoldan ve halkın bulunduğu şehirden uzaktır?"

2408. "Acaba ölü müdür, yâhud diri midir ki o hiç kurttan ve düşmandan korkmuyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2408. "Acaba ölü müdür, yoksa diri midir ki o hiç kurttan ve düşmandan korkmuyor?"

2409. Geldiler, onun üzerine el vurdular. O azîz kasden bir şey söylemedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2409. Geldiler, onun üzerine el vurdular. O azîz kasden bir şey söylemedi.

"Ercümend", "erc" ve "mend" kelimelerinden oluşmuştur. "Erc", değer ve mertebe anlamındadır; ve "mend", aidiyet edatıdır, "değerli ve mertebe sahibi" demektir. Kervan halkı onun yanına gelip el sürdüler. O azîz olan zâhid de kasden onlara hiçbir şey söylemedi.

"Ercümend", "erc" ve "mend" kelimelerinden mürekkebdir. "Erc", kadr ve mertebe ma'nâsınadır; ve "mend", edât-ı nisbettir, "azîz ve sahib-i kadr ve mertebe" demek olur. Kervan halkı onun yanına gelip el sürdüler. O azîz olan zâhid dahi kasden onlara hiçbir şey söylemedi.

2410. Kımıldanmadı da ve başını da kımıldatmadı, tecrübe cihetinden gözünü [2409] de açmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2410. Kımıldamadı ve başını da kımıldatmadı, tecrübe yönünden gözünü de açmadı.

2411. Binâenaleyh dediler ki: "Bu muradsız zayıf açlıktan sekteye düştü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2411. Bu sebeple dediler ki: "Bu iradesiz zayıf, açlıktan sekteye (bir tür felç) düştü."

"Sekte", bir hastalığın adıdır; bu hastalığa yakalanan kişi ölü gibi hareketsiz kalır. Yani, kervan halkı dediler ki: "Bu zavallı, açlıktan sekte hastalığına yakalanmıştır. Bu sebeple onu doyurmak gerekir."

"Sekte", bir hastalığın adıdır, bu hastalığa mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Ya'ni, kervan halkı dediler ki: "Bu zavallı açlıktan sekte illletine mübtelâ olmuştur. Binâenaleyh bunu it'âm etmek lâzımdır."

2412. Onun boğazına ve ağzına dökmek için ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2412. Onun boğazına ve ağzına dökmek için ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler.

"Kâm", birkaç anlama gelir. Burada "ağız" demektir (Burhân).

"Kâm", birkaç ma'nâya gelir. Burada "ağız" demektir (Burhân).

2413. Böyle olunca adam mîadın sıdkını görmek için, adam kasden dişini sıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. Böyle olunca adam, vaadin doğruluğunu görmek için, adam kasten dişini sıktı.

Zâhid, kervan halkının yemek getirdiklerini görünce, şanlı peygamber (a.s.) hazretlerinin rızık hususundaki vaadinin doğruluğunu görmek ve ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilme) mertebesinden ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilme) mertebesine yükselmek için o zâhid adam kasten dişlerini sıktı. "Mîâd", vaat yeri ve vaat etmek anlamlarındadır. Burada ikinci anlam uygundur.

Zâhid kervan halkının yemek getirdiklerini görünce, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rızk hususundaki va'dinin doğruluğunu görmek ve ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkî etmek için o zâhid adam kasden dişlerini sıktı. "Mîâd", va'de mahalli ve va'de vermek ma'nâlarınadır. Burada ikinci ma'nâ münasibdir.

2414. Onlara merhamet geldi ki, "Bu çok gıdâsızdır ve açlıktan ölümün ve fenânın halikidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Onlara merhamet geldi ki, "Bu çok gıdasızdır ve açlıktan ölümün ve yok oluşun yaratıcısıdır!"

Kervan halkı, "Bu zavallı çok gıdasızdır ve açlıktan ölüme ve yok oluşa mahkûmdur!" diye zâhide acıdılar.

Kervan halkı, "Bu zavallı çok gıdâsızdır ve açlıktan ölüme ve fenâya mahkûmdur!" diye zâhide acıdılar.

2415. Halk bıçak getirdiler, acele ettiler, onun bağlanmış dişlerini ayırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Halk bıçak getirdiler, acele ettiler, onun bağlanmış dişlerini ayırdılar.

2416. Çorbayı onun ağzına döktüler. Onun içine ekmek parçalarını doğradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Çorbayı onun ağzına döktüler. Onun içine ekmek parçalarını doğradılar.

2417. Dedi: "Ey gönül, gerçi susuyorsun, sırrı biliyorsun ve nâz ediyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Dedi: "Ey gönül, gerçi susuyorsun, sırrı biliyorsun ve nâz ediyorsun."

Zâhid bu hâli görünce kendi kalbine hitâben dedi ki: "Ey gönül, gerçi kervan ehline karşı suskun bir hâldesin, fakat bu yaptığın işin sırrını ve iç yüzünü biliyorsun ve nazlanıyorsun."

Zâhid bu hâli görünce kendi kalbine hitâben dedi ki: "Ey gönül, gerçi kervan ehline karşı sâkit bir hâldesin, fakat bu yaptığın işin sırrını ve iç yüzünü biliyorsun ve nazlanıyorsun."

2418. Gönül dedi: "Biliyorum ve kasden yapıyorum; canım ve tenim üzerine rızık verici Allah'tır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. Gönül dedi: "Biliyorum ve kasden yapıyorum; canım ve tenim üzerine rızık verici Allah'tır."

Zahidin kalbi cevap olarak dedi ki: "Evet, senin bu durumunun sırrını biliyorum ve kasden böyle yapıyorum ve anlıyorum ki, canım ve bedenim üzerine rızık verici Yüce Allah'tır."

Zâhidin kalbi cevâben dedi ki: "Evet, senin bu vaziyetinin sırrını biliyorum ve kasden böyle yapıyorum ve anlıyorum ki, canım ve cismim üzerine rızık verici Allah Teâlâ hazretleridir."

2413. Böyle olunca adam mîadın sıdkını görmek için, adam kasden dişini sıktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2413. Böyle olunca adam, vaadin doğruluğunu görmek için, adam kasten dişini sıktı.

Zâhid, kervan halkının yemek getirdiklerini görünce, şanlı peygamber (a.s.) hazretlerinin rızık hususundaki vaadinin doğruluğunu görmek ve ilme'l-yakîn (bilgi yoluyla kesin bilme) mertebesinden ayne'l-yakîn (gözle görerek kesin bilme) mertebesine yükselmek için o zâhid adam kasten dişlerini sıktı. "Mîâd", vaat yeri ve vaat etmek anlamlarındadır. Burada ikinci anlam uygundur.

Zâhid kervan halkının yemek getirdiklerini görünce, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rızk hususundaki va'dinin doğruluğunu görmek ve ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkî etmek için o zâhid adam kasden dişlerini sıktı. "Mîâd", va'de mahalli ve va'de vermek ma'nâlarınadır. Burada ikinci ma'nâ münasibdir.

2414. Onlara merhamet geldi ki, "Bu çok gıdâsızdır ve açlıktan ölümün ve fenânın hâlikidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2414. Onlara merhamet geldi ki, "Bu çok gıdasızdır ve açlıktan ölümün ve yok oluşun yaratıcısıdır!"

Kervan halkı, "Bu zavallı çok gıdasızdır ve açlıktan ölüme ve yok oluşa mahkûmdur!" diye zâhide acıdılar.

Kervan halkı, "Bu zavallı çok gıdâsızdır ve açlıktan ölüme ve fenâya mahkûmdur!" diye zâhide acıdılar.

2415. Halk bıçak getirdiler, acele ettiler, onun bağlanmış dişlerini ayırdılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2415. Halk bıçak getirdiler, acele ettiler, onun bağlanmış dişlerini ayırdılar.

2416. Çorbayı onun ağzına döktüler. Onun içine ekmek parçalarını doğradılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2416. Çorbayı onun ağzına döktüler. Onun içine ekmek parçalarını doğradılar.

2417. Dedi: "Ey gönül, gerçi susuyorsun, sırrı biliyorsun ve nâz ediyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2417. Dedi: "Ey gönül, gerçi susuyorsun, sırrı biliyorsun ve nâz ediyorsun."

Zâhid bu hâli görünce kendi kalbine hitâben dedi ki: "Ey gönül, gerçi kervan ehline karşı suskun bir hâldesin, fakat bu yaptığın işin sırrını ve iç yüzünü biliyorsun ve nazlanıyorsun."

Zâhid bu hâli görünce kendi kalbine hitâben dedi ki: "Ey gönül, gerçi kervan ehline karşı sâkit bir hâldesin, fakat bu yaptığın işin sırrını ve iç yüzünü biliyorsun ve nazlanıyorsun."

2418. Gönül dedi: "Biliyorum ve kasden yapıyorum; canım ve tenim üzerine rızık verici Allah'tır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2418. Gönül dedi: "Biliyorum ve kasden yapıyorum; canım ve tenim üzerine rızık verici Allah'tır."

Zahidin kalbi cevap olarak dedi ki: "Evet, senin bu durumunun sırrını biliyorum ve kasden böyle yapıyorum ve anlıyorum ki, canım ve bedenim üzerine rızık verici Yüce Allah'tır."

Zâhidin kalbi cevâben dedi ki: "Evet, senin bu vaziyetinin sırrını biliyorum ve kasden böyle yapıyorum ve anlıyorum ki, canım ve cismim üzerine rızık verici Allah Teâlâ hazretleridir."

2419. Bundan daha ziyâde tecrübe nasıl olur? Rızık sabrediciler tarafına hoş gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Bundan daha fazla tecrübe nasıl olur? Rızık sabredenler tarafına hoş gider.

Rızkın çalışmaksızın insanın ayağına gelip gelmeyeceğinin tecrübesi bu kadar olur. Bundan daha fazla tecrübeye gerek yoktur. Bu tecrübelerden anlaşılır ki, rızık sabreden kimselerin tarafına gayet uygun bir şekilde ve hoş olarak gider. Bu kıssa, eşek tarafından tilkiye anlatılmış bir kıssa niteliğinde zikredilmiştir.

Rızkın çalışmaksızın insanın ayağına gelip gelmeyeceğinin tecrübesi bu kadar olur. Bundan daha ziyâde tecrübeye hâcet yoktur. Bu tecrübelerden anlaşılır ki, rızık sabreden kimselerin tarafına gâyet münâsebet dâiresinde ve hoş olarak gider. Bu kıssa eşek tarafından tilkiye anlatılmış bir kıssa mâhiyetinde mezkûrdur.

## Tilkinin eşeğe cevâb vermesi ve onun eşeği kesb üzerine tahrîz etmesi

2420. Tilki dedi ki: "Bu tevekkülü bırak, ellerini fakîr kimsenin çalışması sû-retiyle kesb üzerine vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Tilki dedi ki: "Bu tevekkülü bırak, ellerini fakir kimsenin çalışması şeklinde kesb üzerine vur!"

"Cühdü'l-mükıll", fakirin rızkını tedarik etmek için meydana gelen çalışması anlamına gelir. Yani, "Hakkıyla tevekkül nadir ve çok zor bir iştir. Zahitlerin çoğu bu tevekkülün adını işitmemiş ve hiçbirisi mütevekkil olamamıştır. Bu sebeple bu taklitçi tevekkülü bırak, bir fakir rızkını tedarik etmek için nasıl çalışırsa sen de ellerini öylece kesb (irâdî kazanım) üzerine vur!"

“Cühdü’l-mükıll”, fakîrın rızkını tedârik için vâki’ olan çalışması ma’nâsı-nadır. Ya’ni, “Hakkıyla tevekkül nâdir ve gâyet güç bir iştir. Zâhidlerin çoğu bu tevekkülün adını işitmemiş ve hiçbirisi mütevekkil olamamıştır. Binâena-leyh bu taklîdî olan tevekkülü bırak, bir fakîr rızkını tedârik için nasıl çalışır-sa sen de ellerini öylece kesb üzerine vur!”

2421. "Hudâ sana el vermiştir, iş yap, kesb et, dostun muâvenetini yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. "Allah sana el vermiştir, iş yap, kesb et, dostunun yardımını yap!"

Yüce Allah sana el vermiştir. Bu el vermek, "çalış ve iş yap" demeye işarettir. Bu sebeple bir işin sahibi ol ve kazan ve kazancından dostlarına da yardım et! Yunus Emre'nin (k.s.) beyti: Derviş, kazan ye, yedir, bir gönül ele getir. Bin Kâbe'den daha iyidir bir gönül imarı!

“Hak Teâlâ hazretleri sana el vermiştir. Bu el vermek çalış ve iş yap de-meğe işârettir. Binâenaleyh bir işin sâhibi ol ve kazan ve kazancından dost-larına da yardım et!” Beyt-i Yûnus Emre (k.s.): Derviş, kazan ye, yedir, bir gönül ele getir Bin Kâ’beden yeğrekdir bir gönül imâreti!

2419. Bundan daha ziyade tecrübe nasıl olur? Rızık sabrediciler tarafına hoş gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2419. Bundan daha fazla tecrübe nasıl olur? Rızık sabrediciler tarafına hoş gider.

Rızkın çalışmaksızın insanın ayağına gelip gelmeyeceğinin tecrübesi bu kadar olur. Bundan daha fazla tecrübeye gerek yoktur. Bu tecrübelerden anlaşılır ki, rızık sabreden kimselerin tarafına gayet uygun bir şekilde ve hoş olarak gider. Bu kıssa eşek tarafından tilkiye anlatılmış bir kıssa mahiyetinde zikredilmiştir.

Rızkın çalışmaksızın insanın ayağına gelip gelmeyeceğinin tecrübesi bu kadar olur. Bundan daha ziyâde tecrübeye hâcet yoktur. Bu tecrübelerden anlaşılır ki, rızık sabreden kimselerin tarafına gayet münasebet dâiresinde ve hoş olarak gider. Bu kıssa eşek tarafından tilkiye anlatılmış bir kıssa mâhiyetinde mezkûrdur.

## Tilkinin eşeğe cevâb vermesi ve onun eşeği kesb üzerine tahrîz etmesi

2420. Tilki dedi ki: "Bu tevekkülü bırak, ellerini fakîr kimsenin çalışması sû- [2419] retiyle kesb üzerine vur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2420. Tilki dedi ki: "Bu tevekkülü bırak, ellerini fakir kimsenin çalışması şeklinde kesb (irâdî kazanım) üzerine vur!"

"Cühdü'l-mükıll", fakirin rızkını tedarik etmek için gerçekleşen çalışması anlamındadır. Yani, "Hakkıyla tevekkül nadir ve gayet güç bir iştir. Zahitlerin çoğu bu tevekkülün adını işitmemiştir ve hiçbirisi mütevekkil olamamıştır. Bu sebeple bu taklidî olan tevekkülü bırak, bir fakir rızkını tedarik etmek için nasıl çalışırsa sen de ellerini öylece kesb üzerine vur!"

"Cühdü'l-mükıll", fakîrin rızkını tedârik için vâki' olan çalışması ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hakkıyla tevekkül nâdir ve gayet güç bir iştir. Zâhidlerin çoğu bu tevekkülün adını işitmemiş ve hiçbirisi mütevekkil olamamıştır. Binâenaleyh bu taklîdî olan tevekkülü bırak, bir fakir rızkını tedarik için nasıl çalışırsa sen de ellerini öylece kesb üzerine vur!"

2421. "Hudâ sana el vermiştir, iş yap, kesb et, dostun muavenetini yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2421. "Allah sana el vermiştir, iş yap, kesb et, dostunun yardımını yap!"

Yüce Allah sana el vermiştir. Bu el vermek, çalış ve iş yap demeye işarettir. Bu sebeple bir işin sahibi ol ve kazan ve kazancından dostlarına da yardım et! Yunus Emre'nin (k.s.) beyti: Derviş, kazan ye, yedir, bir gönül ele getir. Bin Kâbe'den daha iyidir bir gönül imarı!

"Hak Teâlâ hazretleri sana el vermiştir. Bu el vermek çalış ve iş yap demeğe işarettir. Binâenaleyh bir işin sâhibi ol ve kazan ve kazancından dostlarına da yardım et!" Beyt-i Yûnus Emre (k.s.): Derviş, kazan ye, yedir, bir gönül ele getir Bin Kâ'beden yeğrekdir bir gönül imâreti!

2422. Her bir kimse bir meksebe ayak koyar. Diğer dostlarına muâvenet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. Her bir kimse bir kesbe (irâdî kazanım) ayak koyar. Diğer dostlarına yardım eder.

"Mekseb", masdar-ı mîmîdir. Yani, her bir kimse bir kesbe ayak basar ve kazanır. Kendi faydalandıktan sonra diğer dostlarına ve muhtaç olan hemcinsine yardım eder.

“Mekseb”, masdar-ı mîmîdir. Ya'ni, her bir kimse bir kesbe ayak basar ve kazanır. Kendi intifa' ettikten sonra diğer dostlarına ve muhtaç olan hemcinsine yardım eder.

2423. Zîrâ ki cümle kesb hem dülgerlik, hem sakalık, hem çulhalık bir kimseden gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Çünkü bütün kesb (irâdî kazanım) hem dülgerlik, hem sakalık, hem çulhacılık bir kişiden gelmez.

Yani, bu görünen âlemde geçim sebepleri ve kesb (irâdî kazanım) tarzı çoktur. Örneğin, dülgerliği ve sakalığı ve çulhacılığı bir adam kendisinde toplayıp yapamaz. Herkes birbirinin sanatına muhtaçtır. Kunduracı ekmekçiye ve ekmekçi kunduracıya ihtiyaç duyar. İnsanların dünyevî hayatı yardımlaşma ve dayanışma esası üzerine kurulmuştur.

Ya'ni, bu âlem-i sûrette esbâb-ı maîşet ve tarz-ı kesb çoktur. Meselâ dülgerliği ve sakalığı ve çulhalığı bir adam kendisinde cem' edip yapamaz. Herkes birbirinin san'atına muhtaçtır. Kunduracı ekmekçiye ve ekmekçi kunduracıya arz-ı ihtiyaç eder. Beşerin hayât-ı dünyeviyyesi teâvün ve tenâsur esâsı üzerine mevzû'dur.

2424. Âlem bu ortaklık ile karar üzerinedir. İftikār cihetinden her bir kimse bir iş ihtiyâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Âlem bu ortaklık ile karar üzerinedir. Her bir kimse, ihtiyaç yönünden bir iş seçer.

"Enbâz", ortak ve arkadaş anlamlarındadır. Yani, âlemin düzeni, insanların irâdî kazanımda bu ortaklığı ve sanatta birbirlerine yardımları ile karar üzerinedir. Mademki Yüce Allah tarafından âlemin düzeni bu esas üzerine kurulmuştur, her bir kimse kendi rızkına olan ihtiyaç yönünden bir iş ve bir sanat seçmiştir.

“Enbâz”, şerîk ve ortak ve refik ma'nâlarınadır. Ya'ni, nizâm-ı âlem efrâd-ı beşerin kesbde bu ortaklığı ile ve birbirlerine san'atta yardımları ile karar üzerindedir. Mâdemki cenâb-ı Hak tarafından nizâm-ı âlem bu esas üzerine binâ olunmuştur, her bir kimse kendi rızkına iftikär ve ihtiyaç cihetinden bir iş ve bir san'at ihtiyâr etmiştir.

2425. Ortada bedava (bad-ı hava) yiyicilik şart değildir. Sünnet yolu kâr ve kesb etmekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Ortada bedava yiyicilik şart değildir. Sünnet yolu kâr ve kesb etmektir.

"Tabl-hâr", bedava yiyici ve lüpçü demektir. Yani, insan fertlerinden her biri bir kesbe (irâdî kazanım) ve bir sanata sarılıp kendi nefsini ve ailesi fertlerini geçindirirken, bunların arasında bir kimsenin tembel tembel oturup bedavaya yiyicilik ve lüpçülük etmesi insaf şartı değildir. Dünya hayatında ilahi âdet yolu kâr ve kesb etmektir.

“Tabl-hâr”, bâd-ı hava (bedâva) yiyici ve lüpçü demektir. Ya'ni, efrâd-ı beşerden her birisi bir kesbe ve bir san'ata sarılıp kendi nefsini ve âilesi efrâdını infâk ederken bunların arasında bir kimsenin tembel tembel oturup bedâvaya yiyicilik ve lüpçülük etmesi şart-ı insaf değildir. Hayât-ı dünyeviyyede âdet-i ilâhiyye yolu kâr ve kesb etmektir.

2422. Her bir kimse bir meksebe ayak koyar. Diğer dostlarına muâvenet eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2422. Her bir kişi bir kazanca adım atar. Diğer dostlarına yardım eder.

"Mekseb", masdar-ı mîmîdir (fiil kökünden türemiş isim). Yani, her bir kişi bir kesbe (irâdî kazanım) ayak basar ve kazanır. Kendi faydalandıktan sonra diğer dostlarına ve muhtaç olan hemcinsine yardım eder.

"Mekseb", masdar-ı mîmîdir. Ya'ni, her bir kimse bir kesbe ayak basar ve kazanır. Kendi intifa' ettikten sonra diğer dostlarına ve muhtaç olan hemcin-sine yardım eder.

2423. Zîrâ ki cümle kesb hem dülgerlik, hem sakalık, hem çulhalık bir kimse-den gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2423. Çünkü bütün kesbler (irâdî kazanımlar), hem dülgerlik, hem sakalık, hem çulhacılık bir kişiden gelmez.

Yani, bu suret âleminde geçim sebepleri ve kesb (irâdî kazanım) tarzı çoktur. Örneğin, bir adam dülgerliği, sakalığı ve çulhacılığı kendisinde toplayıp yapamaz. Herkes birbirinin sanatına muhtaçtır. Kunduracı ekmekçiye ve ekmekçi kunduracıya ihtiyaç arz eder. İnsanların dünyevî hayatı yardımlaşma ve dayanışma esası üzerine kurulmuştur.

Ya'ni, bu âlem-i sûrette esbâb-ı maîşet ve tarz-ı kesb çoktur. Meselâ dül-gerliği ve sakalığı ve çulhalığı bir adam kendisinde cem' edip yapamaz. Her-kes birbirinin san'atına muhtaçtır. Kunduracı ekmekçiye ve ekmekçi kundu-racıya arz-ı ihtiyaç eder. Beşerin hayât-ı dünyeviyyesi teâvün ve tenâsur esâsı üzerine mevzû'dur.

2424. Âlem bu ortaklık ile karar üzerinedir. İftikār cihetinden her bir kim-se bir iş ihtiyâr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2424. Âlem bu ortaklık ile karar üzerinedir. İftikār cihetinden her bir kimse bir iş ihtiyâr eder.

"Enbâz", ortak ve arkadaş anlamlarındadır. Yani, âlemin düzeni, insan bireylerinin kesbde (irâdî kazanım) bu ortaklığı ile ve birbirlerine sanatta yardımları ile karar üzerindedir. Mademki Yüce Allah tarafından âlemin düzeni bu esas üzerine kurulmuştur, her bir kimse kendi rızkına olan ihtiyaç ve gereklilik sebebiyle bir iş ve bir sanat seçmiştir.

"Enbâz", şerîk ve ortak ve refik ma'nâlarınadır. Ya'ni, nizâm-ı âlem ef-râd-ı beşerin kesbde bu ortaklığı ile ve birbirlerine san'atta yardımları ile ka-rar üzerindedir. Mâdemki cenâb-ı Hak tarafından nizâm-ı âlem bu esas üze-rine binâ olunmuştur, her bir kimse kendi rızkına iftikär ve ihtiyaç cihetin-den bir iş ve bir san'at ihtiyâr etmiştir.

2425. Ortada bedava (bad-ı hava) yiyicilik şart değildir. Sünnet yolu kâr ve kesb etmekliktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2425. Ortada bedava yiyicilik şart değildir. Sünnet yolu kâr ve kesb etmektir.

"Tabl-hâr", bedava yiyici ve lüpçü demektir. Yani, insanlar arasından her birisi bir kesbe (irâdî kazanım) ve bir sanata sarılıp kendi nefsini ve ailesi fertlerini geçindirirken, bunların arasında bir kimsenin tembel tembel oturup bedavaya yiyicilik ve lüpçülük etmesi insaf şartı değildir. Dünya hayatında ilahi âdet yolu kâr ve kesb etmektir.

Eşeğin tilkiye cevaben demesidir ki: "Tevekkül kesblerin en iyisidir. Zira her bir kimse tevekküle muhtaçtır. Der ki, "Ey Allah'ım, benim işimi rast getir!" ve dua tevekkülü içerir; ve tevekkül bir kesbdir ki hiç başka kesbe muhtaç değildir!"

Yani, "Sen kesbin lüzumundan bahsediyorsun, hâlbuki tevekkül dahi bir kesbdir. Hem de kesblerin en iyisidir. Zira hakikatte tevekkül etmeyen hiçbir kimse yoktur. Çünkü bir kimse bir iş tuttuğu vakit, "Ya Rab benim bu tuttuğum işi iyi neticelendir!" diye dua eder. Ve bu dua ise Hakk'a tevekkülü ve itimadı içerir. Bu sebeple tevekkül latif bir kesb olur ve bu kesbe tevessül eden kimse hiç başka bir kesbe muhtaç olmaz!"

"Tabl-hâr", bâd-ı hava (bedâva) yiyici ve lüpçü demektir. Ya'ni, efrâd-ı beşerden her birisi bir kesbe ve bir san'ata sarılıp kendi nefsini ve âilesi efrâ-dını infâk ederken bunların arasında bir kimsenin tembel tembel oturup be-dâvaya yiyicilik ve lüpçülük etmesi şart-ı insaf değildir. Hayât-ı dünyeviyye-de âdet-i ilâhiyye yolu kâr ve kesb etmektir.

Eşeğin tilkiye cevâben demesidir ki: "Tevekkül kesblerin en iyisidir. Zîrâ her bir kimse tevekküle muhtaçtır. Der ki, "Ey Hudâ, benim işimi rast getir!" ve duâ tevekkülü mutazammındır; ve tevekkül bir kesbdir ki hiç başka kesbe muhtaç değildir!"

Ya'ni, "Sen kesbin lüzûmundan bahsediyorsun, halbuki tevekkül dahi bir kesbdir. Hem de kesblerin en iyisidir. Zîrâ hakîkatte tevekkül etmeyen hiçbir kimse yoktur. Çünkü bir kimse bir iş tuttuğu vakit, "Ya Rab benim bu tuttu-ğum işi iyi neticelendir!" diye duâ eder. Ve bu duâ ise Hakk'a tevekkülü ve i'timâdı tazammun eder. Binâenaleyh tevekkül bir kesb-i latîf olur ve bu kes-be tevessül eden kimse hiç başka bir kesbe muhtaç olmaz!"

2426. Dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden iyi iki âlemde bir mekseb bilmiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. Dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden daha iyi iki âlemde bir kazanç bilmiyorum."

Eşek tilkiye cevap olarak dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden ve güvenmekten daha iyi ve mükemmel, dünyada ve ahirette bir kazanç bilmiyorum." "Mekseb", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "kesb" (kazanç) anlamındadır.

Eşek tilkiye cevâben dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden ve i'timâddan daha iyi ve mükemmel dünyâda ve âhirette bir kesb bilmiyorum." "Mekseb", masdar-ı mîmîdir, "kesb" ma'nâsınadır.

2427. "Onun şükrünün kesbine mümâsil biliyorum. Akıbet Hudâ'nın şükrü mezîd olan rızkı çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. "Onun şükrünün kesbine benzer biliyorum. Sonunda Allah'ın şükrü artan rızkı çeker."

"Allah'a tevekkül (güvenme) ve itimat edip O'nun verdiğine kanaatle şükretmek en büyük kesbdir (irâdî kazanım). Ben bu şükür kesbine benzer bir kesb bilmiyorum. Allah'ın

Eşeğin tilkiye cevaben demesidir ki: "Tevekkül, kesblerin en iyisidir. Çünkü her bir kimse tevekküle muhtaçtır. Der ki, "Ey Allah, benim işimi rast getir!" ve dua tevekkülü içerir; ve tevekkül bir kesbdir ki hiç başka kesbe muhtaç değildir!"

Yani, "Sen kesbin lüzumundan bahsediyorsun, hâlbuki tevekkül dahi bir kesbdir. Hem de kesblerin en iyisidir. Çünkü hakikatte tevekkül etmeyen hiçbir kimse yoktur. Çünkü bir kimse bir iş tuttuğu vakit, "Ya Rab benim bu tuttuğum işi iyi neticelendir!" diye dua eder. Ve bu dua ise Allah'a tevekkülü ve itimadı içerir. Bu sebeple tevekkül latif bir kesb olur ve bu kesbe tevessül eden kimse hiç başka bir kesbe muhtaç olmaz!"

"Hakk'a tevekkül ve i'timâd edip onun verdiğine kanâatle şükretmek en büyük kesbdir. Ben bu şükür kesbine benzer bir kesb bilmiyorum. Hakk'ın

Eşeğin tilkiye cevâben demesidir ki: "Tevekkül kesblerin en iyisidir. Zîrâ her bir kimse tevekküle muhtaçtır. Der ki, "Ey Hudâ, benim işimi rast getir!" ve duâ tevekkülü mutazammındır; ve tevekkül bir kesbdir ki hiç başka kesbe muhtaç değildir!"

Ya'ni, "Sen kesbin lüzûmundan bahsediyorsun, halbuki tevekkül dahi bir kesbdir. Hem de kesblerin en iyisidir. Zîrâ hakîkatte tevekkül etmeyen hiçbir kimse yoktur. Çünkü bir kimse bir iş tuttuğu vakit, "Ya Rab benim bu tuttuğum işi iyi neticelendir!" diye duâ eder. Ve bu duâ ise Hakk'a tevekkülü ve i'timâdı tazammun eder. Binâenaleyh tevekkül bir kesb-i latîf olur ve bu kesbe tevessül eden kimse hiç başka bir kesbe muhtaç olmaz!"

2426. Dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden iyi iki âlemde bir mekseb bilmiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2426. Dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden daha iyi iki âlemde bir kazanç bilmiyorum."

Eşek tilkiye cevap olarak dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden ve güvenmekten daha iyi ve mükemmel, dünyada ve ahirette bir kazanç bilmiyorum." "Mekseb", masdar-ı mîmîdir (mastar anlamı taşıyan isim), "kesb" (kazanç) anlamındadır.

Eşek tilkiye cevâben dedi ki: "Ben Rabbime tevekkülden ve i'timâddan daha iyi ve mükemmel dünyâda ve âhirette bir kesb bilmiyorum." "Mekseb", masdar-ı mîmîdir, "kesb" ma'nâsınadır.

2427. "Onun şükrünün kesbine mümâsil biliyorum. Akıbet Huda'nın şükrü mezîd olan rızkı çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2427. "Onun şükrünün kesbine benzer biliyorum. Sonunda Allah'ın şükrü artan rızkı çeker."

Allah'a tevekkül ve itimat edip O'nun verdiğine kanaatle şükretmek en büyük kesbdir (irâdî kazanım). Ben bu şükür kesbine benzer bir kesb bilmiyorum. Allah'ın şükrü nihayet artan rızkı celbeder (çeker). Nitekim ayet-i kerîmede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz elbette nimetinizi çoğaltırım" buyrulur. Bazı nüshalarda (mezîd) yerine (cedîd) geçmektedir. "Allah'ın şükrü yeni rızkı çeker" demek olur.

"Hakk'a tevekkül ve i'timâd edip onun verdiğine kanâatle şükretmek en büyük kesbdir. Ben bu şükür kesbine benzer bir kesb bilmiyorum. Hakk'ın şükrü nihâyet ziyâde olan rızkı celbeder. Nitekim ayet-i kerîmede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz elbette ni'metinizi çoğaltırım" buyrulur." Ba'zi nüshalarda (مزید) yerine (جديد) vâki'dir. "Şükr-i Hak yeni rızkı çeker" demek olur.

2428. Onların bahsi hitabda çok oldu. Suâlden ve cevabdan aciz oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Onların bahsi hitapta çok oldu. Sorudan ve cevaptan âciz kaldılar.

Onların tevekkül ve kesb (irâdî kazanım) bahsi, birbirlerine yöneltilen hitapta çok oldu ve uzadı. Sorudan ve cevaptan usanıp âciz kaldılar.

Onların tevekkül ve kesb bahsi, birbirlerine vâki' olan hitâbda çok oldu ve uzadı. Suâlden ve cevâbdan usanıp âciz kaldılar.

## Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

2429. Ondan sonra ona dedi: "Mehlekede eliniz ile tehlikeye ilkā etmeyin!" nehyini bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Ondan sonra ona dedi: "Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" nehyini bil!

"Mehleke", düşme yeri ve yok olma yeri demektir. Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde geçen وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) yani "Nefislerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, soru ve cevap uzadıktan sonra tilki eşeğe dedi: "Düşme ve yok olma yerinde dikkat gereklidir. Böyle durumlarda وَلاَ تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ["Nefislerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın!"] ayet-i kerimesindeki ilahi yasağı bil!"

"Mehleke", düşmek yeri ve fevt olmak yeri. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'da olan وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, suâl ve cevâb uzadıktan sonra tilki eşeğe dedi: "Düşme ve fevt olma yerinde dikkat lâzımdır. Böyle mevkilerde وَلاَ تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ["Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!"] âyet-i kerîmesinde nehy-i ilâhîyi bil!"

2430. Kuru ve taşlık sahrada sabır ahmaklık olur. Hakk'ın cihânı geniştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Kuru ve taşlık çölde sabretmek ahmaklık olur. Hakk'ın dünyası geniştir!

2431. Buradan yeşillik tarafına naklet, orada akarsu etrafında yeşillik otla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Buradan yeşillik tarafına geç, orada akarsu etrafında yeşillik otla!

Şükrü nihayetinde fazla olan, rızkı celbeder. Nitekim ayet-i kerimede "لئن شكرتم لأزيدنكم" (İbrahim, 14/7) yani "Eğer şükrederseniz elbette nimetinizi çoğaltırım" buyrulur. Bazı nüshalarda (مزيد) yerine (جديد) geçmektedir. Bu durumda "Hakk'a şükür yeni rızkı çeker" demek olur.

şükrü nihâyet ziyâde olan rızkı celbeder. Nitekim âyet-i kerîmede لئن شكرتم لأزيدنكم (İbrâhim, 14/7) ya'ni "Eğer şükrederseniz elbette ni'metinizi çoğaltırım" buyrulur." Ba'zi nüshalarda (مزيد) yerine (جديد) vâki'dir. "Şükr-i Hak yeni rızkı çeker" demek olur.

2428. Onların bahsi hitabda çok oldu. Suâlden ve cevabdan aciz oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2428. Onların bahsi hitapta çok oldu. Sorudan ve cevaptan âciz kaldılar.

Onların tevekkül ve kesb (irâdî kazanım) bahsi, birbirlerine yöneltilen hitapta çok oldu ve uzadı. Sorudan ve cevaptan usanıp âciz kaldılar.

Onların tevekkül ve kesb bahsi, birbirlerine vâki' olan hitâbda çok oldu ve uzadı. Suâlden ve cevâbdan usanıp âciz kaldılar.

## Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

2429. Ondan sonra ona dedi: "Mehlekede eliniz ile tehlikeye ilkā etmeyin!" nehyini bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2429. Ondan sonra ona dedi: "Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" nehyini bil!"

"Mehleke", düşme yeri ve yok olma yeri demektir. Bu şerefli beyitte, Bakara Suresi'nde geçen وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) yani "Nefislerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, soru ve cevap uzadıktan sonra tilki eşeğe dedi: "Düşme ve yok olma yerinde dikkat gereklidir. Böyle durumlarda وَلاَ تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ["Nefislerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın!"] ayet-i kerimesindeki ilahi yasağı bil!"

"Mehleke", düşmek yeri ve fevt olmak yeri. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'da olan وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, suâl ve cevâb uzadıktan sonra tilki eşeğe dedi: "Düşme ve fevt olma yerinde dikkat lâzımdır. Böyle mevkî'lerde وَلاَ تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ["Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!"] âyet-i kerîmesinde nehy-i ilâhîyi bil!"

2430. Kuru ve taşlık sahrada sabır ahmaklık olur. Hakk'ın cihânı geniştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2430. Kuru ve taşlık çölde sabır, ahmaklık olur. Hakk'ın dünyası geniştir!

2431. Buradan yeşillik tarafına naklet, orada akarsu etrafında yeşillik otla!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2431. Buradan yeşillik tarafına geç, orada akarsu etrafında yeşillik otla!

2432. Cennetler gibi yeşil bir çemenzardır, orada bele kadar yeşillik bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Cennetler gibi yeşil bir çemenzardır, orada bele kadar yeşillik bitmiştir.

"Benim sana yönelttiğim yer, cennetler gibi yemyeşil bir çemenzardır. Orada yarı bele kadar yeşil otlar ve çimenler bitmiştir."

"Benim sana tevcîh ettiğim yer cennetler gibi yemyeşil bir çemenzârdır. Orada yarı bele kadar yeşil otlar ve çimenler bitmiştir."

2433. Mesrûrdur o hayvan ki oraya gide! O yeşillik içinde deve na-peydâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Oraya giden hayvan sevinçli ve hoşnut olur! O yeşillik içinde deve görünmez olur.

Tavsiye ettiğim yere giden hayvan sevinçli ve hoşnut olur. Yeşillikler o kadar büyümüştür ki, oraya deve girse onların arasında görünmez olur.

"Tavsiye ettiğim yere giden hayvan mesrûr ve hoş-hâl olur. Yeşillikler o kadar büyümüştür ki, oraya deve girse onlar arasında görünmez olur."

2434. Onda her tarafta bir çeşme akıcıdır. Onda hayvan eman içinde müref- fehtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Onda her tarafta bir çeşme akıcıdır. Onda hayvan eman içinde müreffeh- tir.

"Seni davet ettiğim yerde her tarafta latif bir pınar akmaktadır. Orada hayvan her türlü saldırıdan korunmuş ve rahat bir haldedir." Bilinmeli ki, bu kıssada işaret edilen husus 2350 numaralı beyitte açıklanmıştı. "Eşek" tabiri, kalın kafalılık ve ahmaklık anlamını içerir. Hakikat ehlinden yüz çeviren ve onlara itiraz eden soğuk zühd (dünya nimetlerinden aşırı uzaklaşma) sahiplerinin ahmaklığı ise açıklamaya muhtaç değildir. Onlar tevekkülü ve kanaati işitmişlerdir ve takliden bunları yaptıklarını zannederler. Halbuki hakkıyla tevekkül, nefsinin hazzından ve kendinin vehmedilmiş varlığından fani (yok olmuş) ve Hak ile baki (varlığını sürdüren) olan hakikat ehlinin işidir; bunlar da nadirdir. İşte aslan mesabesinde olan insân-ı kâmil, tilki mesabesinde olan bir müridi vasıtasıyla o zahidi irfan bahçesi olan kendi huzuruna ve sohbetine çekmek ister. Mürid de kuru ve taşlık çöl mesabesinde olan, soğuk zühd mertebesinden bu irfan bahçesine davet eder. Fakat mürid, övgüsünde işittiğini söyler, söylediklerini zevken (manevi bir tat alarak) hissetmiş değildir. Çünkü henüz nefsani sıfatlarının esiri ve mağlubudur.

"Seni da'vet ettiğim yerde her tarafta bir latîf pınar akıcıdır. Orada hayvan her türlü taarruzdan masûn ve rahat bir hâldedir." Ma'lûm olsun ki, bu kıssada işaret buyrulan husûs 2350 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. "Eşek" ta'bîri belâdet ve hamâkat ma'nâsını mutazammındır. Ehl-i hakîkatten yüz çeviren ve onlara mu'teriz bulunan zühd-i bârid ashâbının hamâkati ise muhtâc-1 îzâh değildir. Onlar tevekkülü ve kanâati işitmişlerdir ve taklîden bunları yaptıklarını zannederler. Halbuki hakkıyla tevekkül nefsinin hazzından ve kendinin mevhûm varlığından fânî ve Hak'la bâkî olan ehl-i hakîkatin kârıdır; bunlar da nâdirdir. İşte arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil, tilki mesâbesinde olan bir mürîdi vâsıtasıyla o zâhidi çemenzâr-ı irfan olan kendi huzûruna ve sohbetine celbetmek ister. Mürîd dahi kuru ve taşlık sahrâ mesâbesinde olan, zühd-i bârid mertebesinden bu çemenzâra da'vet eder. Fakat mürîd medhinde işittiğini söyler, söylediklerini zevkan hissetmiş değildir. Zîrâ henüz sıfât-ı nefsâniyyesinin zebûnu ve mağlûbudur.

2435. Eşeklikten ona demedi ki, "Ey laîn sen o yerdensin, niçin böyle zayıfsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Eşeklikten ona demedi ki, "Ey lâin sen o yerdensin, niçin böyle zayıfsın?"

"Lâin", mel'ûn (lanetlenmiş) anlamındadır, "sürülmüş ve uzak olmuş" demektir; ve "ekin arasında vahşi hayvanları ürkütmek için diktikleri korkuluk" anlamına da gelir.

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır, “sürülmüş ve uzak olmuş" demektir; ve "ekin arasında vuhûşu tenfîr için diktikleri korkuluk" ma'nâsına da müs-

2432. Cennetler gibi yeşil bir çemenzardır, orada bele kadar yeşillik bitmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2432. Cennetler gibi yeşil bir çemenzardır, orada bele kadar yeşillik bitmiştir.

"Benim sana yönelttiğim yer, cennetler gibi yemyeşil bir çemenzardır. Orada yarı bele kadar yeşil otlar ve çimenler bitmiştir."

"Benim sana tevcîh ettiğim yer cennetler gibi yemyeşil bir çemenzârdır. Orada yarı bele kadar yeşil otlar ve çimenler bitmiştir."

2433. Mesrûrdur o hayvan ki oraya gide! O yeşillik içinde deve na-peydâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2433. Oraya giden hayvan sevinçli ve hoşnut olur! O yeşillik içinde deve görünmez olur.

Tavsiye ettiğim yere giden hayvan sevinçli ve hoşnut olur. Yeşillikler o kadar büyümüştür ki, oraya deve girse onların arasında görünmez olur.

"Tavsiye ettiğim yere giden hayvan mesrûr ve hoş-hâl olur. Yeşillikler o kadar büyümüştür ki, oraya deve girse onlar arasında görünmez olur."

2434. Onda her tarafta bir çeşme akıcıdır. Onda hayvan eman içinde müreffehdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2434. Onda her tarafta bir çeşme akıcıdır. Onda hayvan eman içinde müreffehdir.

"Seni davet ettiğim yerde her tarafta latif bir pınar akıcıdır. Orada hayvan her türlü saldırıdan korunmuş ve rahat bir haldedir." Bilinmeli ki, bu kıssada işaret edilen husus 2350 numaralı beyitte açıklanmıştı. "Eşek" tabiri, bönlük ve ahmaklık anlamını içerir. Hakikat ehlinden yüz çeviren ve onlara itiraz eden soğuk zühd (ruhsuz dindarlık) sahiplerinin ahmaklığı ise açıklamaya muhtaç değildir. Onlar tevekkülü ve kanaati işitmişlerdir ve taklit yoluyla bunları yaptıklarını zannederler. Halbuki hakkıyla tevekkül, nefsinin hazzından ve kendinin vehmedilmiş varlığından fani olup Hak ile baki olan hakikat ehlinin işidir; bunlar da nadirdir. İşte aslan mesabesinde olan insân-ı kâmil, tilki mesabesinde olan bir müridi vasıtasıyla o zahidi irfan çimenliği olan kendi huzuruna ve sohbetine çekmek ister. Mürid dahi kuru ve taşlık çöl mesabesinde olan, soğuk zühd mertebesinden bu çimenliğe davet eder. Fakat mürid övgüsünde işittiğini söyler, söylediklerini zevken hissetmiş değildir. Çünkü henüz nefsani sıfatlarının esiri ve mağlubudur.

"Seni da'vet ettiğim yerde her tarafta bir latîf pınar akıcıdır. Orada hayvan her türlü taarruzdan masûn ve rahat bir hâldedir." Ma'lûm olsun ki, bu kıssada işaret buyrulan husûs 2350 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. "Eşek" ta'bîri belâdet ve hamâkat ma'nâsını mutazammındır. Ehl-i hakîkatten yüz çeviren ve onlara mu'teriz bulunan zühd-i bârid ashâbının hamâkati ise muhtâc-ı îzâh değildir. Onlar tevekkülü ve kanâati işitmişlerdir ve taklîden bunları yaptıklarını zannederler. Halbuki hakkıyla tevekkül nefsinin hazzından ve kendinin mevhûm varlığından fânî ve Hak'la bâkî olan ehl-i hakîkatin kârıdır; bunlar da nâdirdir. İşte arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil, tilki mesâbesinde olan bir mürîdi vâsıtasıyla o zâhidi çemenzâr-ı irfan olan kendi huzûruna ve sohbetine celbetmek ister. Mürîd dahi kuru ve taşlık sahrâ mesâbesinde olan, zühd-i bârid mertebesinden bu çemenzâra da'vet eder. Fakat mürîd medhinde işittiğini söyler, söylediklerini zevkan hissetmiş değildir. Zîrâ henüz sıfât-ı nefsâniyyesinin zebûnu ve mağlûbudur.

2435. Eşeklikten ona demedi ki, "Ey laîn sen o yerdensin, niçin böyle zayıfsın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2435. Eşeklikten ona demedi ki, "Ey lânetli, sen o yerdensin, niçin böyle zayıfsın?"

"Laîn", mel'un anlamındadır, "sürülmüş ve uzaklaştırılmış" demektir; ve "ekin arasında vahşi hayvanları ürkütmek için diktikleri korkuluk" anlamına da kullanılır. Yani, zâhid, o müridi gördü ve sözlerini dinledi, fakat kendisinin ruhunda bir semizlik görmediği için eğer zekâsı olsa idi derdi ki: "Ey ruhanîlik mertebesinden uzaklaşmış kimse, mademki sen o yerdensin niçin böyle nurdan yoksun, fersiz ve zayıfsın?" Fakat ahmaklığından bunu diyemedi.

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır, “sürülmüş ve uzak olmuş" demektir; ve "ekin arasında vuhûşu tenfîr için diktikleri korkuluk" ma'nâsına da müs- ta'meldir. Ya'ni, zâhid, o mürîdi gördü ve sözlerini dinledi, fakat kendisinin rûhunda bir semizlik görmediği için eğer zekâveti olsa idi derdi ki: "Ey rûhâniyet mertebesinden uzak olmuş kimse, mâdemki sen o yerdensin niçin böyle nûrsuz ve fersizsin ve zayıfsın?" Fakat hamâkatinden bunu diyemedi.

2436. "Hani senin neşatın ve semizliğin ve letafetin senin bu muztar olan cismin nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. "Hani senin neşen, semizliğin ve letafetin, senin bu muzdarip olan bedenin nedir?"

"Senin bana övdüğün yerden niçin faydalanamadın?"

"Senin bana medhettiğin yerden niçin istifade edemedin?"

2437. "Bahçenin şerhi eğer yalan ve iftira değil ise o hâlde niçin senin gözün ondan mahmûr değildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. "Bahçenin açıklaması eğer yalan ve iftira değil ise o hâlde niçin senin gözün ondan mahmur değildir?"

2438. Bu dilenci gözlülük ve bu görmemişlik senin dilenciliğindendir, beylerbeyilikten değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Bu dilenci gözlülük ve bu görmemişlik senin dilenciliğindendir, beylerbeyilikten değildir.

Yani, "Sendeki nefse ait sıfatlara bakılırsa yatkınlığının düşüklüğü görünür. Bu sebeple senden beylerbeyilik yatkınlığı uzaktır."

Ya'ni, "Sendeki sıfât-ı nefsâniyyeye bakılırsa isti'dâdının süfliyeti görünür. Binâenaleyh senden beylerbeyilik isti'dâdı uzaktır."

2439. "Mâdemki çeşmeden geldin, sen niçin kurusun? Ve eğer sen âhûnun göbeği isen hani misk kokusu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. "Mademki çeşmeden geldin, sen niçin kurusun? Ve eğer sen ceylanın göbeği isen hani misk kokusu?"

Mademki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakikat ceylanının göbeği isen niçin sende hakikat miskinin kokusu yoktur?

"Mâdemki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakîkat âhûsunun göbeği isen niçin sende hakîkat miskinin kokusu yoktur?"

2440. "O şeyden ki söylüyorsun ve onu şerh ediyorsun, ey alçak niçin sende bir [2439] nişan yoktur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. "O şeyden ki söylüyorsun ve onu açıklıyorsun, ey alçak niçin sende bir [2439] nişan yoktur?"

Sözün özü, zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) aşırı ahmaklığından dolayı kendisini kandırmaya gelen nefsânî müridin (nefsinin isteklerine uyan öğrencinin) hâllerine dikkat edip ona bu sözleri söyleyemedi ve bu azarlamaları yapamadı. Bu bir ameldir. Yani, zâhid o müridi gördü ve sözlerini dinledi, fakat kendisinin ruhunda bir semizlik (manevî dolgunluk) görmediği için eğer zekâsı olsaydı derdi ki: "Ey ruhanîlik mertebesinden uzaklaşmış kimse, mademki sen o yerdensin niçin böyle nur-suz ve fersizsin ve zayıfsın?" Fakat ahmaklığından bunu diyemedi.

Velhâsıl zâhid kemâl-i hamâkatinden kendisini kandırmaya gelen mürîd-i nefsânînin ahvâline dikkat edip ona bu sözleri söyleyemedi ve bu tevbîhâtı icrâ edemedi. ta'meldir. Ya'ni, zâhid, o mürîdi gördü ve sözlerini dinledi, fakat kendisinin rûhunda bir semizlik görmediği için eğer zekâveti olsa idi derdi ki: "Ey rûhâniyet mertebesinden uzak olmuş kimse, mâdemki sen o yerdensin niçin böyle nûrsuz ve fersizsin ve zayıfsın?" Fakat hamâkatinden bunu diyemedi.

2436. "Hani senin neşatın ve semizliğin ve letafetin senin bu muztar olan cismin nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2436. "Hani senin neşen, semizliğin ve letafetin, senin bu muzdarip olan bedenin nedir?"

"Senin bana övdüğün yerden niçin faydalanamadın?"

"Senin bana medhettiğin yerden niçin istifade edemedin?"

2437. "Bahçenin şerhi eğer yalan ve iftira değil ise o hâlde niçin senin gözün ondan mahmûr değildir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2437. "Bahçenin açıklaması eğer yalan ve iftira değil ise o hâlde niçin senin gözün ondan mahmur değildir?"

2438. Bu dilenci gözlülük ve bu görmemişlik senin dilenciliğindendir, beylerbeyilikten değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2438. Bu dilenci gözlülük ve bu görmemişlik senin dilenciliğindendir, beylerbeyilikten değildir.

Yani, "Sendeki nefse ait sıfatlara bakılırsa yatkınlığının düşüklüğü görünür. Bu sebeple senden beylerbeyilik yatkınlığı uzaktır."

Ya'ni, "Sendeki sıfât-ı nefsâniyyeye bakılırsa isti'dâdının süfliyeti görünür. Binâenaleyh senden beylerbeyilik isti'dâdı uzaktır."

2439. "Mâdemki çeşmeden geldin, sen niçin kurusun? Ve eğer sen âhûnun göbeği isen hani misk kokusu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2439. "Mademki çeşmeden geldin, sen niçin kurusun? Ve eğer sen ceylanın göbeği isen hani misk kokusu?"

Mademki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakikat ceylanının göbeği isen niçin sende hakikat miskinin kokusu yoktur?

"Mâdemki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakîkat âhûsunun göbeği isen niçin sende hakîkat miskinin kokusu yoktur?"

2440. "O şeyden ki söylüyorsun ve onu şerh ediyorsun, ey alçak niçin sende bir [2439] nişan yoktur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2440. "O şeyden ki söylüyorsun ve onu açıklıyorsun, ey alçak niçin sende bir [2439] nişan yoktur?"

Sözün özü, zahit, aşırı ahmaklığından dolayı kendisini kandırmaya gelen nefsanî müridin hâllerine dikkat edip ona bu sözleri söyleyemedi ve bu azarlamaları yapamadı.

Bu şerefli beyitte şu anlam açıklanır ki: Bir devletin ve nimetin varlığından haber veren bir kimsede sen o devletin ve nimetin inceliğini ve eserini göremez isen, o kimse o haberi takliden ve işitmiş olduğundan dolayı söylüyor. Yoksa kendisi o devleti ve nimeti zevken ve vicdanen hissetmiş değildir. Bu sebeple böyle bir kimseyi "Taklitçidir!" diye suçlamak gerekir. Nasıl ki yukarıda zahit tevekkülden ve nefsanî olan mürid dahi insân-ı kâmilin yanındaki irfan çimenliğinden bahsetmiş idi ki, ikisinde dahi bu devlet ve nimetlerin inceliği ve eseri yok idi. Çünkü kendilerinin vehmedilmiş varlıkları içinde boğulmuş idiler. Kendinin hâli değil iken söz söyleyen kimseye burada deve örnek olarak getirilmiştir.

Velhâsıl zâhid kemâl-i hamâkatinden kendisini kandırmaya gelen mürîd-i nefsânînin ahvâline dikkat edip ona bu sözleri söyleyemedi ve bu tevbîhâtı icrâ edemedi.

Bu sürh-ı şerîfde şu ma'nâ beyân buyrulur ki: Bir devletin ve ni'metin vücudundan haber veren bir kimsede sen o devletin ve ni'metin letâfetini ve eserini göremez isen, o kimse o haberi taklîden ve işitmiş olduğundan dolayı söylüyor. Yoksa kendisi o devleti ve ni'meti zevkan ve vicdânen hissetmiş değildir. Binâenaleyh böyle bir kimseyi "Mukalliddir!" diye müttehem tutmak îcâb eder. Nitekim yukarıda zâhid tevekkülden ve nefsânî olan mürîd dahi insân-ı kâmilin indindeki çemenzâr-ı irfândan bahsetmiş idi ki, ikisinde dahi bu devlet ve ni'metlerin letâfeti ve eseri yok idi. Zîrâ kendilerinin mevhûm olan varlıkları içinde müstağrak idiler. Kendinin hâli değil iken söz söyleyen kimseye burada deve mesel olarak getirilmiştir.

## Deveyi mesel getirmedir. Onun beyânındadır ki, bir devletin muhbirinde ki onun letâfetini ve eserini mâdemki görmezsin müttehem tutmak mahalli olur ki, o mukalliddir ve onu işitmiştir

2441. O bir kimse deveye: "Hey! Ey mübarek izli, nereden geliyorsun?" diye sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. O bir kimse deveye: "Hey! Ey mübarek izli, nereden geliyorsun?" diye sordu.

2442. Dedi: "Sizin mahallenizin sıcak hamamından!" Dedi: "Senin dizinde zahirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. Dedi: "Sizin mahallenizin sıcak hamamından!" Dedi: "Senin dizinde zahirdir."

Yani, birisi deveye "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Deve de cevap olarak, "Sizin mahallenizin sıcak hamamında yıkandım, oradan geliyorum!" dedi. Soran kimse de tekrar ona alaycı bir şekilde şöyle dedi: "Evet, dizlerindeki çamurların yoğunluğuna bakılırsa hamamdan geldiğin belli!" Bunun gibi, nefsine düşkün ve bedensel bir kimse sülûk (tasavvuf yolculuğu) ve dervişlik iddiasında bulunup, bir insân-ı kâmilin sohbetinden geldiğini söylediği zaman, gönül ehli olan bir kimse onun

Bu şerefli sırda şu anlam açıklanır ki: Bir devletin ve nimetin varlığından haber veren bir kimsede sen o devletin ve nimetin inceliğini ve eserini göremez isen, o kimse o haberi takliden ve işitmiş olduğundan dolayı söylüyor. Yoksa kendisi o devleti ve nimeti zevken ve vicdanen hissetmiş değildir. Bu sebeple böyle bir kimseyi "Taklitçidir!" diye suçlamak gerekir. Nasıl ki yukarıda zahit tevekkülden ve nefsine düşkün olan mürid de insân-ı kâmilin yanındaki irfan çimenliğinden bahsetmişti ki, ikisinde de bu devlet ve nimetlerin inceliği ve eseri yok idi. Çünkü kendilerinin vehmedilmiş olan varlıkları içinde boğulmuş idiler. Kendinin hâli değil iken söz söyleyen kimseye burada deve örnek olarak getirilmiştir.

Ya'ni, birisi deveye "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Deve de cevâben, "Sizin mahallenizin sıcak hamamında yıkandım, oradan geliyorum!" dedi. Soran kimse dahi tekrar ona istihzâ tarîkıyle böyle dedi: "Evet, dizlerindeki çamurların kesâfetine bakılırsa hamamdan geldiğin belli!" Bunun gibi, bir nefsânî ve cismânî kimse sülûk ve dervişlik da'vâsında bulunup, bir insân-ı kâmilin sohbetinden geldiğini beyân ettiği vakit ehl-i dil olan bir kimse onun

Bu sürh-ı şerîfde şu ma'nâ beyân buyrulur ki: Bir devletin ve ni'metin vücudundan haber veren bir kimsede sen o devletin ve ni'metin letâfetini ve eserini göremez isen, o kimse o haberi taklîden ve işitmiş olduğundan dolayı söylüyor. Yoksa kendisi o devleti ve ni'meti zevkan ve vicdânen hissetmiş değildir. Binâenaleyh böyle bir kimseyi "Mukalliddir!" diye müttehem tutmak îcâb eder. Nitekim yukarıda zâhid tevekkülden ve nefsânî olan mürîd dahi insân-ı kâmilin indindeki çemenzâr-ı irfândan bahsetmiş idi ki, ikisinde dahi bu devlet ve ni'metlerin letâfeti ve eseri yok idi. Zîrâ kendilerinin mevhûm olan varlıkları içinde müstağrak idiler. Kendinin hâli değil iken söz söyleyen kimseye burada deve mesel olarak getirilmiştir.

## Deveyi mesel getirmedir. Onun beyânındadır ki, bir devletin muhbirinde ki onun letâfetini ve eserini mâdemki görmezsin müttehem tutmak mahalli olur ki, o mukalliddir ve onu işitmiştir

2441. O bir kimse deveye: "Hey! Ey mübarek izli, nereden geliyorsun?" diye sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2441. O bir kimse deveye: "Hey! Ey mübarek izli, nereden geliyorsun?" diye sordu.

2442. Dedi: "Sizin mahallenizin sıcak hamamından!" Dedi: "Senin dizinde zahirdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2442. Dedi: "Sizin mahallenizin sıcak hamamından!" Dedi: "Senin dizinde zahirdir."

Yani, birisi deveye "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Deve de cevap olarak, "Sizin mahallenizin sıcak hamamında yıkandım, oradan geliyorum!" dedi. Soran kimse dahi tekrar ona alaycı bir şekilde şöyle dedi: "Evet, dizlerindeki çamurların yoğunluğuna bakılırsa hamamdan geldiğin belli!" Bunun gibi, nefsine düşkün ve bedenine bağlı bir kimse Hakk Yolculuğu (sülûk) ve dervişlik iddiasında bulunup, bir insân-ı kâmilin sohbetinden geldiğini belirttiği zaman, gönül ehli olan bir kimse onun kirli hallerini görüp, alaycı bir şekilde “Evet, insân-ı kâmilin huzurundan geldiğin belli! Maşallah, çok istifade etmişsin!” diye karşılık verir.

Ya'ni, birisi deveye "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Deve de cevâben, "Sizin mahallenizin sıcak hamamında yıkandım, oradan geliyorum!" dedi. Soran kimse dahi tekrar ona istihzâ tarîkıyle böyle dedi: "Evet, dizlerindeki çamurların kesâfetine bakılırsa hamamdan geldiğin belli!" Bunun gibi, bir nefsânî ve cismânî kimse sülûk ve dervişlik da'vâsında bulunup, bir insân-ı kâmilin sohbetinden geldiğini beyân ettiği vakit ehl-i dil olan bir kimse onun mülevves ahvâlini görüp, istihzâ tarîkiyle “Evet, insân-ı kâmilin huzurundan geldiğin belli! Mâşâallah, çok istifâde etmişsin!” diye mukabele eder.

2443. İnâdcı Fir'avn Mûsâ'nın yılanını gördü, bir mühlet istedi ve yumşaklık gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. İnatçı Firavun Musa'nın yılanını gördü, bir süre istedi ve yumuşaklık gösterdi.

İlahlık ve rablık iddiasında bulunan inatçı Firavun, Musa (a.s.)'ın mucizesi olan asanın yılan olduğunu gördü. İddiası yalan olduğu için acizliğinden dolayı Musa (a.s.)'dan süre istedi ve yumuşaklık gösterdi.

Ulûhiyet ve rubûbiyet da'vâsında bulunan inâdcı Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi olan asânın yılan olduğunu gördü. Da'vâsı yalan olduğu için aczinden dolayı Mûsâ (a.s.)dan mühlet istedi ve yumşaklık gösterdi.

2444. Zekîler dediler ki: “Mâdemki o dînin rabbidir, daha şiddetli olmak gerek idi!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Zekiler dediler ki: "Mademki o dinin rabbidir, daha şiddetli olmak gerekirdi!"

Bu mucize karşısında Firavun'un yumuşayıp mühlet istediğini gören zekiler ve akıllı kimseler dediler ki: "Mademki Firavun dinin rabbi ve Allah idi, Hz. Musa'nın onu bu şekilde korkutmasına karşı daha fazla öfkelenip şiddetli davranması gerekirdi!"

Bu mu'cize karşısında Fir'avn'un yumuşayıp mühlet istediğini gören zekîler ve akıllı kimseler dediler ki: “Mâdemki Fir'avn dînin rabbi ve Allah idi, Hz. Mûsâ'nın onu bu sûretle tedhîşine karşı daha ziyâde öfkelenip şiddetli davranmak îcâb ederdi!”

2445. “Mu'cize ister ejderhâ ister yılan olsun, onun hudâlığının nahveti ve hışmı ne oldu?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. “Mucize ister ejderha ister yılan olsun, onun ilahlık gururu ve öfkesi ne oldu?”

Hz. Musa'nın mucizesi ister büyük yılan ve ejderha olsun, ister küçük yılan olsun, mademki ilahlık iddia eden Firavun'u korkutmak için ortaya çıkarıldı; Rab'de ve ilâhta kibir ve öfke olur; o Firavun'un ilahlık gururu ve azameti ve gazabı nereye gitti ki Musa (a.s.) önünde zelil oldu.

“Hz. Mûsâ'nın mu'cizesi ister büyük yılan ve ejderhâ olsun, ister küçük yılan olsun, mâdemki ulûhiyet iddiâ eden Fir'avn'u tedhîş için meydana çıkarıldı; rabde ve ilâhta kibir ve hışım olur; o Fir'avn'un hudâlığının kibri ve azameti ve gazabı nereye gitti ki Mûsâ (a.s.) önünde zelîl oldu.”

2446. “Eğer cülûsda rabb-i a'lâ o ise bir kurt için bu yaltaklanmak nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. Eğer tahta çıkışta en yüce Rab o ise, bir kurt için bu yaltaklanmak nedir?

Eğer ilâhlık sıfatı üzerine oturuşta, yani "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Nâziat, 79/24) iddiasında doğru ise, Hz. Musa'nın gösterdiği ejderha, böyle bir en yüce Rabbin yanında küçük bir kurttan ibaret kalır. Bu sebeple, en yüce Rabbin küçük bir kurt için yaltaklanması ve Musa'ya (a.s.) dalkavukluk etmesi ne anlama gelir? Zamanın akıllı insanları Firavun'un hâline bakıp böyle söylediler. Kirli hâllerini görüp, alay yoluyla "Evet, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) huzurundan geldiğin belli! Maşallah, çok istifade etmişsin!" diye karşılık verir.

“Eğer sıfat-ı ulûhiyyet üzerine oturuşta `أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى` (Nâziat, 79/24) ya'ni “Ben sizin rabb-i a'lânızım!” da'vâsında sâdık ise Hz. Mûsâ'nın gösterdiği ejderhâ böyle bir rabb-i a'lânın indinde küçük bir kurtçağızdan ibâret kalır. Binâenaleyh bir kurtçağız için rabb-i a'lâ'nın yaltaklanması ve Mûsâ (a.s.)a temelluk ve müdâhane etmesi ne demek olur?” Zamânın akıllıları Fir'avn'un hâline bakıp böyle söylediler. mülevves ahvâlini görüp, istihzâ tarîkıyle "Evet, insân-ı kâmilin huzurundan geldiğin belli! Mâşaallah, çok istifade etmişsin!" diye mukābele eder.

2443. İnadı Fir'avn Mûsa'nın yılanını gördü, bir mühlet istedi ve yumşaklık gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2443. İnatçı Firavun, Musa'nın yılanını gördü, bir süre istedi ve yumuşaklık gösterdi.

İlâhlık ve rablık iddiasında bulunan inatçı Firavun, Musa'nın (a.s.) mucizesi olan asanın yılan olduğunu gördü. İddiası yalan olduğu için acizliğinden dolayı Musa'dan (a.s.) süre istedi ve yumuşaklık gösterdi.

Ulûhiyet ve rubûbiyet da'vâsında bulunan inâdcı Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi olan asânın yılan olduğunu gördü. Da'vâsı yalan olduğu için aczinden dolayı Mûsâ (a.s.)dan mühlet istedi ve yumşaklık gösterdi.

2444. Zekiler dediler ki: "Mâdemki o dînin rabbidir, daha şiddetli olmak gerek idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2444. Zekiler dediler ki: "Mademki o dinin rabbidir, daha şiddetli olmak gerekirdi!"

Bu mucize karşısında Firavun'un yumuşayıp mühlet istediğini gören zekiler ve akıllı kimseler dediler ki: "Mademki Firavun dinin rabbi ve Allah idi, Hz. Musa'nın onu bu şekilde korkutmasına karşı daha fazla öfkelenip şiddetli davranması gerekirdi!"

Bu mu'cize karşısında Fir'avn'un yumuşayıp mühlet istediğini gören zekîler ve akıllı kimseler dediler ki: "Mâdemki Fir'avn dînin rabbi ve Allah idi, Hz. Mûsâ'nın onu bu sûretle tedhîşine karşı daha ziyâde öfkelenip şiddetli davranmak îcâb ederdi!"

2445. "Mu'cize ister ejderha ister yılan olsun, onun hudalığının nahveti ve hışmı ne oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2445. "Mucize ister ejderha ister yılan olsun, onun tanrılığının kibri ve öfkesi ne oldu?"

"Hz. Musa'nın mucizesi ister büyük yılan ve ejderha olsun, ister küçük yılan olsun, mademki ilahlık iddia eden Firavun'u korkutmak için ortaya çıkarıldı; rabde ve ilahta kibir ve öfke olur; o Firavun'un tanrılığının kibri ve azameti ve gazabı nereye gitti ki Musa (a.s.) önünde zelil oldu."

“Hz. Mûsâ'nın mu'cizesi ister büyük yılan ve ejderha olsun, ister küçük yılan olsun, mâdemki ulûhiyet iddia eden Fir'avn'u tedhîş için meydana çıkarıldı; rabde ve ilâhta kibir ve hışım olur; o Fir'avn'un hudâlığının kibri ve azameti ve gazabı nereye gitti ki Mûsâ (a.s.) önünde zelîl oldu."

2446. "Eğer cülûsda rabb-i a'la o ise bir kurt için bu yaltaklanmak nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2446. "Eğer tahta oturuşta en yüce Rab o ise, bir kurt için bu yaltaklanmak nedir?"

"Eğer ilâhlık sıfatı üzerine oturuşta, 'Ben sizin en yüce Rabbinizim!' (Naziat, 79/24) iddiasında doğru ise, Hz. Musa'nın gösterdiği ejderha, böyle bir en yüce Rab katında küçük bir kurttan ibaret kalır. Bu sebeple, bir kurtçuk için en yüce Rabbin yaltaklanması ve Musa'ya (a.s.) dalkavukluk ve yağcılık etmesi ne anlama gelir?" Zamanın akıllı kişileri Firavun'un durumuna bakıp böyle söylediler.

“Eğer sıfat-ı ulûhiyyet üzerine oturuşta أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Naziat, 79/24) ya'ni "Ben sizin rabb-i a'lânızım!" da'vâsında sâdık ise Hz. Mûsâ'nın gösterdiği ejderha böyle bir rabb-i a'lânın indinde küçük bir kurtçağızdan ibaret kalır. Binâenaleyh bir kurtçağız için rabb-i a'lâ'nın yaltaklanması ve Mûsâ (a.s.)a temelluk ve müdâhane etmesi ne demek olur?" Zamânın akıllıları Fir'avn'un hâline bakıp böyle söylediler.

2447. Senin nefsin mezenin ve şarabın sarhoşu oldukça bil ki, senin ruhun gayba mensûb salkımı görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. Senin nefsin mezenin ve şarabın sarhoşu oldukça bil ki, senin ruhun gayba mensup salkımı görmedi.

"Nukl", içki mezesi; "nebîz", Arapçada "zâl" harfiyle, hurmadan yapıp mayalandırdıkları ve sarhoşluk veren hoşaftır. Farsçada ise "zâl" ve "dâl" harfleriyle, mutlak şarap anlamında kullanılır. "Hûşe", hurma ve üzüm salkımları ve buğday başakları demektir. Bu şerefli beyitte "meze ve şarap"tan kasıt, cismanî lezzetler ve nefse ait hazlar; "gaybî salkım"dan kasıt ise ilahî hakikatler ve bilgilerdir. Yani, Pir efendimiz (Mevlânâ) cismanî ve nefsanî olan müridleri (Hakk yolcusu) irşad etmek (doğru yolu göstermek) ve uyarmak için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin dünyevî lezzetlerden ve cismanî hazlardan sarhoş oldukça, ruhunun gözü ilahî hakikatler ve bilgiler nurunun salkımlarını görmedi.

"Nukl", içki mezesi; "nebîz", Arabî'de zâl harfiyle, hurmadan yapıp tahammür ettirdikleri hoşaftır ki sekr verir. Fârisî'de, zal ve dal harfleriyle, mutlak şarâb ma'nâsında isti'mâl olunur. "Hûşe", hurma ve üzüm salkımları ve buğday başakları demektir. Beyt-i şerîfde "meze ve şarâb"dan murâd, lezzât ve huzûzât-ı cismâniyye ve "hûşe-i gaybî"den murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. Ya'ni, cenâb-ı Pîr efendimiz cismânî ve nefsânî olan mürîdleri irşâd ve îkāz için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin lezzât-ı dünyeviyye ve huzûzât-ı cismâniyyeden sarhoş oldukça, rûhunun gözü hakāyık ve maârif-i ilâhiyye nûru salkımlarını görmedi.

2448. Zîra o nurun dîdârından dolayı alâmetler vardır ki, senin cânibinden dâru'l-gurûrdan uzaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. Çünkü o nurun görünmesinden dolayı alâmetler vardır ki, senin tarafından aldatıcı dünyadan uzaklaşmaktır.

Bir kimse "Benim kalbime ilâhî hakikatler ve bilgiler nurları yansımıştır" diye iddia etse, onun hâline bakılır; eğer kendisinde dünya hırsı ve bedensel hazlara muhabbet var ise iddiasında yalancıdır. Çünkü bu nurun kalbe görünmesinden dolayı dışarıda alâmetler meydana gelir. O da şudur ki, senin nefsin aldatıcı dünya olan bu dünyadan ve onun hazlarından ve lezzetlerinden uzaklaşmaktan zevk alır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz أفمن شرح الله صدره للإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ من ربه فويل للقاسية قلوبهم من ذكر الله (Zümer, 39/22) yani "Acaba kalbini Allah'ın İslâm için genişlettiği kimse ki, o Rabbi tarafından nur üzerindedir, Allah'ın zikrinden kalplerinin katılığı için şiddetli azapta olanlara benzer mi?" âyet-i kerîmesini okudu ve ondan sonra buyurdu ki اذا دخل النور في القلب انشرح و انفسح yani "Nur kalbe dâhil olduğu vakit açılır ve genişler". Ashâb-ı kirâm "Alâmeti nedir, yâ Resulullah?" diye sordular. Buyurdular ki: التجافى عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور و التأهب للموت قبل نزوله Yani "Aldatıcı dünyadan uzak olmak ve sevinç yurdu olan âhirete dönmek ve ölümün gelmesinden evvel ölüme hazırlanmaktır".

Bir kimse "Benim kalbime hakāyık ve maârif-i ilâhiyye nûrları mün'akistir" diye da'vâ etse, onun hâline bakılır; eğer kendisinde hırs-ı dünyâ ve lezâiz-i cismâniyyeye muhabbet var ise da'vâsında yalancıdır. Zîrâ bu nûrun kalbe görünmesinden dolayı zâhirde alâmetler hâsıl olur. O da budur ki, senin nefsin dâru'l-gurûr olan bu dünyâdan ve onun huzûz ve lezzetlerinden uzaklaşmaktan zevk alır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz أفمن شرح الله صدره للإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ من ربه فويل للقاسية قلوبهم من ذكر الله (Zümer, 39/22) ya'ni "Acabâ kalbini Allah'ın İslâm için genişlettiği kimse ki, o Rabbi tarafından nûr üzerindedir, Allah'ın zikrinden kalblerinin kasveti için şiddet-i azabda olanlara benzer mi?" âyet-i kerîmesini okudu ve ondan sonra buyurdu ki اذا دخل النور في القلب انشرح و انفسح ya'ni "Nûr kalbe dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler". Ashâb-ı kirâm "Alâmeti nedir, yâ Resulullah?" diye sordular. Buyurdular ki: التجافى عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور و التأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Dâr-ı gurûrdan uzak olmak ve dâr-ı sürûr olan âhirete rücû' etmek ve ölümün nüzûlünden evvel ölüme hazırlanmaktır".

2449. Eğer kuş bir acı su üzerine teveccüh ederse o tatlı suyun yardımını görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Eğer kuş, acı bir su üzerine yönelirse, o tatlı suyun yardımını görmemiştir.

2447. Senin nefsin mezenin ve şarabın sarhoşu oldukça bil ki, senin ruhun gayba mensûb salkımı görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2447. Senin nefsin mezenin ve şarabın sarhoşu oldukça bil ki, senin ruhun gayba mensup salkımı görmedi.

"Nukl", içki mezesi; "nebîz", Arapçada "zâl" harfiyle, hurmadan yapıp mayalandırdıkları ve sarhoşluk veren hoşaftır. Farsçada ise "zâl" ve "dâl" harfleriyle, mutlak şarap anlamında kullanılır. "Hûşe", hurma ve üzüm salkımları ve buğday başakları demektir. Bu şerefli beyitte "meze ve şarap"tan kasıt, cismanî lezzetler ve nefse ait hazlar; "gaybî salkım"dan kasıt ise ilahî hakikatler ve bilgilerdir. Yani, Pir efendimiz (Mevlânâ) cismanî ve nefsanî olan müridleri (Hakk yolcusu) irşad etmek (doğru yolu göstermek) ve uyarmak için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin dünyevî lezzetlerden ve cismanî hazlardan sarhoş oldukça, ruhunun gözü ilahî hakikatler ve bilgiler nurunun salkımlarını görmedi.

"Nukl", içki mezesi; "nebîz", Arabî'de zâl harfiyle, hurmadan yapıp tahammür ettirdikleri hoşaftır ki sekr verir. Fârisî'de, zal ve dal harfleriyle, mutlak şarâb ma'nâsında isti'mâl olunur. "Hûşe", hurma ve üzüm salkımları ve buğday başakları demektir. Beyt-i şerîfde "meze ve şarâb"dan murâd, lezzât ve huzûzât-ı cismâniyye ve "hûşe-i gaybî"den murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. Ya'ni, cenâb-ı Pîr efendimiz cismânî ve nefsânî olan mürîdleri irşâd ve îkāz için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin lezzât-ı dünyeviyye ve huzûzât-ı cismâniyyeden sarhoş oldukça, rûhunun gözü hakāyık ve maârif-i ilâhiyye nûru salkımlarını görmedi.

2448. Zîra o nurun dîdârından dolayı alâmetler vardır ki, senin cânibinden dâru'l-gurûrdan uzaklıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2448. Çünkü o nurun görünmesinden dolayı alâmetler vardır ki, senin tarafından aldatıcı dünyadan uzaklaşmaktır.

Bir kimse "Benim kalbime ilâhî hakikatler ve bilgiler nurları yansımıştır" diye iddia etse, onun hâline bakılır; eğer kendisinde dünya hırsı ve bedensel zevklere muhabbet var ise iddiasında yalancıdır. Çünkü bu nurun kalbe görünmesinden dolayı dışarıda alâmetler meydana gelir. O da şudur ki, senin nefsin aldatıcı dünya olan bu dünyadan ve onun haz ve lezzetlerinden uzaklaşmaktan zevk alır. Nasıl ki Resûl-i Ekrem Efendimiz "Allah'ın, kalbini İslâm için genişlettiği kimse ki, o Rabbi tarafından nur üzerindedir, Allah'ın zikrinden kalpleri katılaşmış olanlara benzer mi?" (Zümer, 39/22) âyet-i kerîmesini okudu ve ondan sonra buyurdu ki: "Nur kalbe dâhil olduğu vakit açılır ve genişler." Ashâb-ı kirâm "Alâmeti nedir, yâ Resulullah?" diye sordular. Buyurdular ki: "Aldatıcı dünyadan uzak olmak ve sevinç yurdu olan âhirete dönmek ve ölümün gelmesinden önce ölüme hazırlanmaktır."

Bir kimse "Benim kalbime hakāyık ve maârif-i ilâhiyye nûrları mün'akistir" diye da'vâ etse, onun hâline bakılır; eğer kendisinde hırs-ı dünyâ ve lezâiz-i cismâniyyeye muhabbet var ise da'vâsında yalancıdır. Zîrâ bu nûrun kalbe görünmesinden dolayı zâhirde alâmetler hâsıl olur. O da budur ki, senin nefsin dâru'l-gurûr olan bu dünyâdan ve onun huzûz ve lezzetlerinden uzaklaşmaktan zevk alır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz أفمن شرح الله صدره للإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ من ربه فويل للقاسية قلوبهم من ذكر الله (Zümer, 39/22) ya'ni "Acaba kalbini Allah'ın İslâm için genişlettiği kimse ki, o Rabbi tarafından nûr üzerindedir, Allah'ın zikrinden kalblerinin kasveti için şiddet-i azâbda olanlara benzer mi?" âyet-i kerîmesini okudu ve ondan sonra buyurdu ki اذا دخل النور في القلب انشرح و انفسح ya'ni "Nûr kalbe dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler". Ashâb-ı kirâm "Alâmeti nedir, yâ Resulullah?" diye sordular. Buyurdular ki: التجافى عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور و التأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Dâr-ı gurûrdan uzak olmak ve dâr-ı sürür olan âhirete rücû' etmek ve ölümün nüzûlünden evvel ölüme hazırlanmaktır".

2449. Eğer kuş bir acı su üzerine teveccüh ederse o tatlı suyun yardımını görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2449. Eğer kuş bir acı su üzerine yönelirse, o tatlı suyun yardımını görmemiştir.

"Kuş"tan kasıt, marifet (Allah'ı bilme) talep eden kişidir. "Acı su"dan kasıt, dışsal ve çıkarımsal ilimler; "tatlı su"dan kasıt ise içsel ve ledünnî (Allah vergisi) ilimlerdir. Yani, marifet talep eden bir kişi, çıkarımsal ilimler sahibi olan zahirî bir âlime yönelir ve ondan faydalanma kastında bulunursa, o ledünnî ilimler sahibi olan insân-ı kâmilin yardımını görmemiştir.

"Kuş"tan murâd, tâlib-i ma'rifet olan kimse. "Acı su"dan murâd, ulûm-ı zahiriyye ve istidlâliyye, "tatlı su"dan murâd, ulûm-i bâtıniyye ve ledünniyyedir. Ya'ni, tâlib-i ma'rifet olan bir kimse ulûm-i istidlâliyye sahibi olan bir âlim-i zâhirînin üzerine teveccüh eder ve ondan istifade kasdında bulunursa o ulûm-ı ledünniyye sahibi olan insân-ı kâmilin yardımını görmemiştir.

2450. Belki onun o îmânı taklîddir. Onun canı îmânın yüzünü görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. Aksine, onun o imanı taklittir. Onun canı imanın yüzünü görmemiştir.

O zahir âliminin sohbetine yönelen kimse, marifette o âlimin fikrî çıkarımlarını taklit ettiği için onun imanı taklittir. Onun canı, şuhûdî (görerek elde edilen) imanın yüzünü görmemiştir. O, "acaba" yani şüphe içindedir.

O âlim-i zâhirînin sohbetine müteveccih olan kimse ma'rifette o âlimin istidlâlât-ı fikriyyesini taklîd ettiği için onun îmânı taklîddir. Onun canı îmân-ı şühûdînin yüzünü görmemiştir. O "acaba" ya'ni şübhe içindedir.

2451. Binâenaleyh mukallid için yoldan ve şeytân-ı racîm tarafından olan yol vurucudan azîm tehlike olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. Bu sebeple taklitçi için yoldan ve kovulmuş şeytan tarafından olan yol kesiciden büyük tehlike olur.

Bu sebeple böyle fikrî bakış açısına sahip olan bir zahir âlimine tabi olan taklitçi için Hak yolundan ve kovulmuş şeytanın yol kesiciliğinden büyük tehlike vardır. Nasıl ki zahit tevekkülü bir zahir âliminden işitmiş ve tevekkül etme azminde bulunmuştur. Fakat tevekkülün hakikati yukarıda açıklandığı üzere kolay bir şey değildir. Şeytan böyle taklit yoluyla tevekküle azmedenler ile her an alay eder ve onun bir halinden fırsat bulup onun ihlasını kökünden koparır.

Binâenaleyh böyle nazar-ı fikrî sahibi olan bir âlim-i zâhirîye tâbi' olan mukallid için Hak yolundan ve şeytân-ı racîmin yol vuruculuğundan büyük tehlike vardır. Nitekim zâhid tevekkülü bir âlim-i zâhirîden işitmiş ve tevekkül etmek azminde bulunmuştur. Fakat hakikat-i tevekkül yukarılarda îzâh olunduğu üzere kolay bir şey değildir. Şeytan böyle taklîd sûretiyle tevekküle azmedenler ile her an istihzâ eder ve onun bir hâlinden fırsat bulup onun ihlâsını kökünden koparır.

2452. Vaktaki Hakk'ın nûrunu görür, emîn olur. O şekkin ıztırablarından sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. Vaktaki Hakk'ın nurunu görür, emin olur. O şüphenin ızdıraplarından sakin olur.

O marifet talibi, Hakk'ın nuru olan insân-ı kâmili gördüğü ve tatlı su hükmünde olan onun ledün ilimlerinden faydalandığı zaman, öğrendiği ilahi marifetlerden emin olur. Kalbi de taklidi imanın verdiği şüphenin ızdıraplarından sakin olur.

Vaktâki o tâlib-i ma'rifet Hakk'ın nûru olan insân-ı kâmili görür ve tatlı su mesâbesinde olan onun ulûm-ı ledünniyyesinden istifade eder, öğrendiği ma'ârif-i ilâhiyyeden emîn olur. Kalbi dahi îmân-ı taklîdînin verdiği şekkin ıztırâblarından sâkin olur.

2453. Deniz köpüğü toprak tarafına gelmedikçe -ki onun aslı geldi- birbirine çarpmakta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. Deniz köpüğü toprak tarafına gelmedikçe -ki onun aslı geldi- birbirine çarpmakta olur.

"Kuş"tan kasıt, marifet talep eden kişidir. "Acı su"dan kasıt, zahirî ve istidlâlî ilimler; "tatlı su"dan kasıt ise bâtınî ve ledünnî ilimlerdir. Yani, marifet talep eden bir kişi, istidlâlî ilimler sahibi olan zahirî bir âlime yönelir ve ondan faydalanma niyetinde bulunursa, o ledünnî ilimler sahibi olan insân-ı kâmilin yardımını görmemiştir.

"Kuş"tan murâd, tâlib-i ma'rifet olan kimse. "Acı su"dan murâd, ulûm-ı zâhiriyye ve istidlâliyye, "tatlı su"dan murâd, ulûm-i bâtıniyye ve ledünniy-yedir. Ya'ni, tâlib-i ma'rifet olan bir kimse ulûm-i istidlâliyye sahibi olan bir âlim-i zâhirînin üzerine teveccüh eder ve ondan istifade kasdında bulunursa o ulûm-ı ledünniyye sahibi olan insân-ı kâmilin yardımını görmemiştir.

2450. Belki onun o îmânı taklîddir. Onun canı îmânın yüzünü görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2450. Aksine, onun o imanı taklittir. Onun canı imanın yüzünü görmemiştir.

O zahir âliminin sohbetine yönelen kimse, marifette o âlimin fikrî çıkarımlarını taklit ettiği için onun imanı taklittir. Onun canı şuhûdî (görerek elde edilen) imanın yüzünü görmemiştir. O "acaba", yani şüphe içindedir.

O âlim-i zâhirînin sohbetine müteveccih olan kimse ma'rifette o âlimin is-tidlâlât-ı fikriyyesini taklîd ettiği için onun îmânı taklîddir. Onun canı îmân-ı şühûdînin yüzünü görmemiştir. O "acaba" ya'ni şübhe içindedir.

2451. Binâenaleyh mukallid için yoldan ve şeytân-ı racîm tarafından olan yol vurucudan azîm tehlike olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2451. Bu sebeple taklitçi için yoldan ve kovulmuş şeytan tarafından olan yol kesiciden büyük tehlike olur.

Bu sebeple böyle fikrî bakış açısına sahip olan bir zahir âlimine tabi olan taklitçi için Hak yolundan ve kovulmuş şeytanın yol kesiciliğinden büyük tehlike vardır. Nasıl ki zahit tevekkülü bir zahir âliminden işitmiş ve tevekkül etmek azminde bulunmuştur. Fakat tevekkülün hakikati yukarıda açıklandığı üzere kolay bir şey değildir. Şeytan böyle taklit yoluyla tevekküle azmedenler ile her an alay eder ve onun bir hâlinden fırsat bulup onun ihlasını kökünden koparır.

Binâenaleyh böyle nazar-ı fikrî sahibi olan bir âlim-i zâhirîye tâbi' olan mukallid için Hak yolundan ve şeytân-ı racîmin yol vuruculuğundan büyük tehlike vardır. Nitekim zâhid tevekkülü bir âlim-i zâhirîden işitmiş ve tevek-kül etmek azminde bulunmuştur. Fakat hakikat-i tevekkül yukarılarda îzâh olunduğu üzere kolay bir şey değildir. Şeytan böyle taklîd sûretiyle tevekkü-le azmedenler ile her an istihzâ eder ve onun bir hâlinden fırsat bulup onun ihlâsını kökünden koparır.

2452. Vaktaki Hakk'ın nûrunu görür, emîn olur. O şekkin ıztırablarından sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2452. Vaktaki Hakk'ın nurunu görür, emin olur. O şüphenin ızdıraplarından sakin olur.

O marifet talibi, Hakk'ın nuru olan insân-ı kâmili gördüğü ve tatlı su hükmünde olan onun ledün ilimlerinden faydalandığı zaman, öğrendiği ilahi marifetlerden emin olur. Kalbi de taklidi imanın verdiği şüphenin ızdıraplarından sakin olur.

Vaktâki o tâlib-i ma'rifet Hakk'ın nûru olan insân-ı kâmili görür ve tatlı su mesâbesinde olan onun ulûm-ı ledünniyyesinden istifade eder, öğrendiği ma-ârif-i ilâhiyyeden emîn olur. Kalbi dahi îmân-ı taklîdînin verdiği şekkin ıztı-râblarından sâkin olur.

2453. Deniz köpüğü toprak tarafına gelmedikçe -ki onun aslı geldi- birbirine çarpmakta olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2453. Deniz köpüğü, aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirine çarpmakta olur.

Bilinmeli ki, deniz suyu saf değildir. Klorür, sodyum ve magnezyum gibi birtakım tuzlardan oluşmuştur. Bu sebeple tatlı sudan ağırdır. Deniz suyu çalkandığı ve dalgalandığı zaman bu tuzların varlığı köpükte yoğunluk oluşturur ki, bu tuzlar toprak cinsinden olan maddelerdir. "İstıkâk", tokuşmak ve birbirine çarpmaktır. Yani, denizin köpüğünün aslı topraktır; kendi aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirleriyle tokuşurlar ve birbirlerine çarparlar. Bu örnekte "köpük" ifadesiyle eşyanın izafî varlıklarına ve "derya" ile de Hakk'ın varlık nuruna işaret buyrulur. Çünkü bu izafî varlıkların aslı Hakk'ın varlık nurudur.

Ma'lûmdur ki, deniz suyu sâf değildir. Klorür ve sodyum ve mağnezyum gibi birtakım tuzlardan mürekkebdir. Bu sebeble tatlı sudan ağırdır. Deniz suyu çalkandığı ve dalgalandığı vakit bu tuzların vücûdu köpükde kesâfet peydâ eder ki, bu tuzlar toprak cinsinden olan maddelerdir. “İstıkâk”, tokuşmak ve birbirine çarpmaktır. Ya'ni, denizin köpüğünün aslı toprakdır, kendi aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirleriyle tokuşurlar ve yekdiğerine çarparlar. Bu misâlde “köpük” ta'bîriyle eşyânın vücûdât-ı izâfiyyelerine ve “deryâ” ile de Hakk'ın nûr-ı vücûduna işâret buyrulur. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyyenin aslı Hakk'ın nûr-ı vücûdudur.

2454. O köpük toprağa mensûbdur. Su içinde garîbdir. Garîblikde, ıztırâbdan çâre olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. O köpük toprağa aittir. Su içinde garip (yabancı) kalmıştır. Gariplikte, ıstıraptan çare olmaz.

Yani, kendi aslından ayrılmış olan her şey gariptir ve kendi aslına ulaşmak için çırpınır durur. Garibin bu ıstıraptan ve çırpınmaktan sükûnet bulmasına çare yoktur.

Ya'ni, kendi aslından ayrılmış olan her şey garîbdir ve kendi aslına vâsıl olmak için çarpınır durur. Garîbin bu ıztırâbdan ve çarpınmaktan sükûnet bulmasına çâre yoktur.

2455. Vaktâki onun gözü açıldı ve o nakşı okudu, artık onun üzerinde şeytanın eli kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. Vaktiyle onun gözü açıldı ve o nakşı okudu, artık onun üzerinde şeytanın eli kalmadı.

Vaktiyle o taklitçinin gözü açıldı, tatlı su kaynağı gibi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nakşını gördü ve ona bağlandı, artık onun üzerinde şeytanın eli, yani tasarrufu ve etkisi kalmadı. Çünkü şeytan insân-ı kâmilin gölgesinden bile kaçar.

Menkıbe: Keşif ehli evliyalardan birisi, bir mescidin önünde insan suretinde görünen İblis'i görür. Orada ne için dolaştığını sorar. İçeride namaz kılan bir zâhidi (dünya zevklerinden el çekmiş kişi) aldatacağını söyler. O velî "Ya niçin aldatmayıp da buralarda dolaşırsın?" der. İblis "İçeride o namaz kılanın yanında birisi yatmış uyuyor, ondan korkuyorum da yaklaşamıyorum" diye cevap verir.

Vaktâki o mukallidin gözü açıldı, tatlı su menba'ı mesâbesinde olan insân-ı kâmilin nakşını gördü ve ona intisâb etti, artık onun üzerinde şeytanın eli ya'ni tasarrufu ve te'sîri kalmadı. Zîrâ şeytan insân-ı kâmilin gölgesinden bile kaçar.

Menkıbe: Ehl-i keşf olan evliyâdan birisi bir mescidin önünde insan sûretiyle mütemessil olan İblîs'i görür. Orada ne için dolaştığını sorar. İçeride namaz kılan bir zâhidi iğfâl edeceğini söyler. O velî “Ya niçin iğfâl etmeyip de buralarda dolaşırsın?” der. İblîs “İçeride o namaz kılanın yanında birisi yatmış uyuyor, ondan korkuyorum da yaklaşamıyorum” diye cevâb verir.

2456. Gerçi tilki ile eşek esrâr söyledi, serseri söyledi ve mukallidçe söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Gerçi tilki ile eşek sırlar söyledi, saçma sapan konuştu ve taklitçi bir şekilde konuştu.

Yani, gerçi tilki ile eşek, yani hilekâr mürid ile ahmak zâhid birbirlerine dinî sırlardan bahsettiler. Fakat serseri, yani düşüncesiz ve hakikatine Bilinir ki, deniz suyu saf değildir. Klorür, sodyum ve magnezyum gibi birtakım tuzlardan oluşmuştur. Bu sebeple tatlı sudan ağırdır. Deniz suyu çalkandığı ve dalgalandığı zaman bu tuzların varlığı köpükte yoğunluk kazanır ki, bu tuzlar toprak cinsinden olan maddelerdir. "Istıkâk", tokuşmak ve birbirine çarpmaktır. Yani, denizin köpüğünün aslı topraktır, kendi aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirleriyle tokuşurlar ve birbirlerine çarparlar. Bu misalde "köpük" tabiriyle eşyanın izafî varlıklarına ve "derya" ile de Hakk'ın varlık nuruna işaret buyrulur. Çünkü bu izafî varlıkların aslı Hakk'ın varlık nurudur.

Ya'ni, gerçi tilki ile eşek ya'ni hîlekâr mürîd ile ahmak zâhid birbirlerine esrâr-ı dîniyyeden bahsettiler. Fakat serseri ya'ni mülâhazâsız ve hakîkatine Ma'lûmdur ki, deniz suyu sâf değildir. Klorür ve sodyum ve mağnezyum gibi birtakım tuzlardan mürekkebdir. Bu sebeble tatlı sudan ağırdır. Deniz suyu çalkandığı ve dalgalandığı vakit bu tuzların vücûdu köpükde kesâfet peydâ eder ki, bu tuzlar toprak cinsinden olan maddelerdir. "Istıkâk", tokuşmak ve birbirine çarpmaktır. Ya'ni, denizin köpüğünün aslı topraktır, kendi aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirleriyle tokuşurlar ve yekdiğerine çarparlar. Bu misâlde "köpük" ta'bîriyle eşyânın vücûdât-ı izâfiyyelerine ve "deryâ" ile de Hakk'ın nûr-ı vücûduna işaret buyrulur. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyyenin aslı Hakk'ın nûr-ı vücûdudur.

2454. O köpük toprağa mensubdur. Su içinde garibdir. Gâriblikde, ıztırabdan çare olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2454. O köpük toprağa mensuptur. Su içinde gariptir. Gariplikte, ıstıraptan çare olmaz.

Yani, kendi aslından ayrılmış olan her şey gariptir ve kendi aslına ulaşmak için çırpınır durur. Garibin bu ıstıraptan ve çırpınmaktan sükûnet bulmasına çare yoktur.

Ya'ni, kendi aslından ayrılmış olan her şey garîbdir ve kendi aslına vâsıl olmak için çarpınır durur. Gâribin bu ıztırâbdan ve çarpınmakdan sükûnet bulmasına çâre yoktur.

2455. Vaktâki onun gözü açıldı ve o nakşı okudu, artık onun üzerinde şeytanın eli kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2455. Vaktaki onun gözü açıldı ve o nakşı okudu, artık onun üzerinde şeytanın eli kalmadı.

Vaktaki o taklitçinin gözü açıldı, tatlı su kaynağı gibi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nakşını gördü ve ona bağlandı, artık onun üzerinde şeytanın eli, yani tasarrufu ve etkisi kalmadı. Çünkü şeytan insân-ı kâmilin gölgesinden bile kaçar.

Menkıbe: Keşif ehli evliyadan (Allah dostlarından) biri, bir mescidin önünde insan suretinde görünen İblis'i görür. Orada ne için dolaştığını sorar. İçeride namaz kılan bir zâhidi (dünyadan el çekmiş kişiyi) aldatacağını söyler. O velî "Ya niçin aldatmayıp da buralarda dolaşırsın?" der. İblis "İçeride o namaz kılanın yanında birisi yatmış uyuyor, ondan korkuyorum da yaklaşamıyorum" diye cevap verir.

Vaktâki o mukallidin gözü açıldı, tatlı su menba'ı mesâbesinde olan insân-ı kâmilin nakşını gördü ve ona intisâb etti, artık onun üzerinde şeytanın eli ya'ni tasarrufu ve te'sîri kalmadı. Zîrâ şeytan insân-ı kâmilin gölgesinden bile kaçar.

Menkıbe: Ehl-i keşf olan evliyâdan birisi bir mescidin önünde insan sûretiyle mütemessil olan İblîs'i görür. Orada ne için dolaştığını sorar. İçeride namaz kılan bir zâhidi iğfâl edeceğini söyler. O velî "Ya niçin iğfâl etmeyip de buralarda dolaşırsın?" der. İblîs "İçeride o namaz kılanın yanında birisi yatmış uyuyor, ondan korkuyorum da yaklaşamıyorum" diye cevab verir.

2456. Gerçi tilki ile eşek esrâr söyledi, serseri söyledi ve mukallidçe söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2456. Gerçi tilki ile eşek sırlar söyledi, saçma sapan konuştu ve taklitçi bir şekilde söyledi.

Yani, gerçi tilki ile eşek, yani hilekâr mürid (tasavvuf yoluna girmiş kişi) ile ahmak zâhid (dünyadan el çekmiş kişi) birbirlerine dinî sırlardan bahsettiler. Fakat düşüncesizce ve hakikatine vâkıf olmaksızın söylediler ve taklitçi bir şekilde söylediler. "Serseri", burada düşüncesiz ve mülahazasız demektir.

Ya'ni, gerçi tilki ile eşek ya'ni hîlekâr mürid ile ahmak zâhid birbirlerine esrâr-ı dîniyyeden bahsettiler. Fakat serseri ya'ni mülâhazâsız ve hakîkatine muttali' olmaksızın söylediler ve mukallidce söylediler. “Serseri”, burada teemmülsüz ve mülâhazâsız demektir.

2457. Suyu medhetti, halbuki o şevkli değil idi. Yüzünü ve elbisesini yırttı, o âşık değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Suyu övdü, oysa şevkli değildi. Yüzünü ve elbisesini yırttı, o âşık değildi.

Yani, onların hâli, örneğin birinin suyu övdüğü, fakat suya istekli bir durumda olmadığı kimselerin hâline benzerdi. Aynı şekilde bir kimse âşık tavrı göstererek yüzünü ve elbisesini yırttı. Oysa onun kalbinde asla aşktan eser yoktu. Nasıl ki tiyatrolarda rol yapan oyuncular, kendilerinin hâli olmadığı hâlde birtakım tavırlar gösterirler.

Ya'ni, onların hâli o kimselerin hâline benzerdi ki, meselâ birisi suyu medhetti, fakat suya müştâk bir hâlde değil idi. Ve kezâ bir kimse bir âşık vaziyeti göstererek yüzünü ve elbisesini yırttı. Halbuki onun kalbinde aslâ aşktan eser yok idi. Nitekim tiyatrolarda rol yapan oyuncular kendilerinin hâli olmadığı hâlde birtakım vaziyetler gösterirler.

2458. Münafıktan özür merdûd geldi, güzel değil! Zîrâ ki dudakta idi, kalblerde değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. Münafıktan özür reddedilmiş geldi, güzel değil! Çünkü dudakta idi, kalplerde değil!

Bu şerefli beyitte, Tevbe Suresi'nde bulunan يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ قُل لَّا تَعْتَذِرُوا لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ (Tevbe, 9/94) yani "Siz savaştan döndüğünüz zaman, münafıklar savaşa gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resulüm de ki, özür dilemeyin, çünkü size inanmayız!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani münafık, ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden, herhangi bir meselede özrünü beyan etse reddedilir. Onun özrü güzel ve makbul gelmez. Nasıl ki Yüce Allah onlar hakkında buyurur: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Yani "Onlar dilleriyle kalplerinde olmayan şeyi söylerler."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tövbe'de olan يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ قُل لَّا تَعْتَذِرُوا لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ (Tevbe, 9/94) ya'ni “Siz gazâdan döndüğünüz vakit, münâfıklar gazâya gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resûlüm de ki, özür dilemeyin, zîrâ size inanmayız!” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ya'ni münâfık ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir mes'elede özrünü beyân etse reddolunur. Onun özrü güzel ve makbûl gelmez. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Ya'ni “Onlar dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylerler.”

2459. Ona elmanın kokusu vardır ve elmanın cüz'ü yoktur. Onda koku ezânın gayrı için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Onda elmanın kokusu vardır ve elmanın parçası yoktur. Ondaki koku, eziyetten başkası için değildir.

"Âsib", çarpışma, çaba, zahmet, eziyet ve incitmek anlamlarındadır. "Elma"dan maksat, ehlullahın (Allah dostlarının) hakikatleri ve marifetleridir (ilahi bilgileridir). Yani o münafık (ikiyüzlü) ve düzenbaz şeyh, ehlullahın hakikatlerinin ve marifetlerinin kokusunu almıştır. Fakat o marifetlerin ve sırların kalbinde hiçbir parçası yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp ruhlarına eziyet etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

“Âsib”, müsâdeme, sa'y, renc, ezâ, incitmek ma'nâlarınadır. “Elma”dan murâd, hakâyık ve maârif-i ehlullahtır. Ya'ni o münâfık olan şeyh-i müzevvir ehlullahın hakâyık ve maârifinin kokusunu duymuştur. Fakat o maârif ve esrârın kalbinde hiçbir cüz'ü yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp rûhlarına ezâ etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

2460. Cenk içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Belki zayıf iş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. Savaş içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Aksine zayıf iş olur.

(Kadınların savaşta saf yaramayacağı sözünü) bilgi sahibi olmaksızın söylediler ve taklitçi bir şekilde söylediler. "Serseri", burada düşüncesiz ve mülahazasız demektir.

muttali' olmaksızın söylediler ve mukallidçe söylediler. "Serseri", burada teemmülsüz ve mülâhazasız demektir.

2457. Suyu medhetti, halbuki o şevkli değil idi. Yüzünü ve elbisesini yırttı, o âşık değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2457. Suyu övdü, oysa şevkli değildi. Yüzünü ve elbisesini yırttı, o âşık değildi.

Yani, onların hâli, örneğin birinin suyu övdüğü, fakat suya istekli bir durumda olmadığı kimselerin hâline benzerdi. Aynı şekilde bir kimse âşık tavrı göstererek yüzünü ve elbisesini yırttı. Oysa onun kalbinde asla aşktan eser yoktu. Nasıl ki tiyatrolarda rol yapan oyuncular, kendilerinin hâli olmadığı hâlde birtakım tavırlar gösterirler.

Ya'ni, onların hâli o kimselerin hâline benzerdi ki, meselâ birisi suyu medhetti, fakat suya müştâk bir hâlde değil idi. Ve kezâ bir kimse bir âşık vaziyeti göstererek yüzünü ve elbisesini yırttı. Halbuki onun kalbinde aslâ aşktan eser yok idi. Nitekim tiyatrolarda rol yapan oyuncular kendilerinin hâli olmadığı hâlde birtakım vaziyetler gösterirler.

2458. Münafıktan özür merdûd geldi, güzel değil! Zîrâ ki dudakta idi, kalblerde değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2458. Münafıktan özür reddedilmiş geldi, güzel değil! Çünkü dudakta idi, kalplerde değil!

Bu şerefli beyitte, Tevbe Suresi'nde bulunan يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُم إِلَيْهِم قُل لا تَعْتَذِرُواْ لَن تُؤْمِنَ لَكُمْ (Tevbe, 9/94) yani "Siz savaştan döndüğünüz zaman, münafıklar savaşa gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resulüm de ki, özür dilemeyin, çünkü size inanmayız!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani münafık, ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir meselede özrünü beyan etse reddedilir. Onun özrü güzel ve makbul gelmez. Nasıl ki Yüce Allah onlar hakkında buyurur: يَقُولُونَ بِالْسَنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Yani "Onlar dilleriyle kalplerinde olmayan şeyi söylerler."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tövbe'de olan يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُم إِلَيْهِم قُل لا تَعْتَذِرُواْ لَن تُؤْمِنَ لَكُمْ (Tevbe, 9/94) ya'ni "Siz gazâdan döndüğünüz vakit, münafıklar gazâya gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resûlüm de ki, özür dilemeyin, zîrâ size inanmayız!" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Ya'ni münâfık ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir mes'elede özrünü beyân etse reddolunur. Onun özrü güzel ve makbûl gelmez. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: يَقُولُونَ بِالْسَنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Ya'ni "Onlar dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylerler."

2459. Ona elmanın kokusu vardır ve elmanın cüz'ü yoktur. Onda koku ezânın gayrı için değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2459. Onda elmanın kokusu vardır ve elmanın cüz'ü yoktur. Onda koku ezanın gayrı için değildir.

"Asîb", çarpışma, çaba, eziyet, incitme anlamlarındadır. "Elma"dan maksat, Allah dostlarının hakikatleri ve marifetleridir (Allah'ı bilme bilgileri). Yani o münafık olan düzenbaz şeyh, Allah dostlarının hakikatlerinin ve marifetlerinin kokusunu duymuştur. Fakat o marifetlerin ve sırların kalbinde hiçbir parçası yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp ruhlarına eziyet etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

"Asîb", müsâdeme, sa'y, renc, ezâ, incitmek ma'nâlarınadır. "Elma"dan murâd, hakäyık ve maârif-i ehlullahtır. Ya'ni o münafık olan şeyh-i müzevvir ehlullahın hakāyık ve maârifinin kokusunu duymuştur. Fakat o maârif ve esrârın kalbinde hiçbir cüz'ü yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp rûhlarına ezâ etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

2460. Cenk içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Belki zayıf iş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2460. Savaş içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Aksine zayıf iş olur.

"Kâr-zâr" savaş ve "kâr-ı zâr" zayıf iş demek olduğundan, şerefli beytin kafiyesi tamdır. Yani, nefis ve şeytan ile meydana gelen büyük savaşta (cihâd-ı ekber) kadın meşrebinde (kadın tabiatında) olan yalancı şeyhin hamlesi, nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Aksine onun dille yaptığı hücumlar zayıf bir iş olur ve asla etkisi olmaz.

"Kâr-zâr", cenk ve "kâr-ı zâr", zayıf iş demek olduğundan beyt-i şerîfin kāfiyesi tamâmdır. Ya'ni, nefis ve şeytan ile vâki' olan cihâd-ı ekberde kadın meşrebinde olan şeyh-i kâzibin hamlesi nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Belki onun lisânen yaptığı hücûmlar zayıf bir iş olur ve aslâ te'sîri olmaz.

2461. Gerçi onu safta arslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. Gerçi onu safta aslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.

Gerçi vaaz ve nasihat meclisinde onu bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gibi şeriat kılıcını tutmuş görürsün. Fakat şeriat sırlarına vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun iç dünyasına şüpheler ve tereddütler yerleştirir.

Gerçi meclis-i va'z ve nasîhatte onu bir insân-ı kâmil gibi şerîat kılıcını tutmuş görürsün. Fakat esrâr-ı şerîate vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun bâtınına şekler ve şübheler îkā eder.

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve âmâde ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve âmâde ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde (huyunda) ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenalığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlup etmiş ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenâlığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlûb etmiş ola!

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!

Yani, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlup etmiş ve onu çaresiz bırakmış olan kimse, saadet ehlidir.

Ya'ni, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlûb etmiş ve onu muztar kılmış olan kimse, ehl-i saâdettir.

2464. Onun akl-ı cüz'îsi erkek ve gālib ola! Akıl, dişi olan nefsi selbedici ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. Onun cüz'î aklı erkek ve gâlip olsun! Akıl, dişi olan nefsi kendine bağlayıcı olsun!

2465. Dişinin hamlesi dahi sûrette cerîdir. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. Dişinin hamlesi dahi görünüşte cesurdur. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.

"Cerî", "cür'et"ten gelir, "cesur ve atılgan" demektir. Yani, aklı nefsine yenik düşen, kadın tabiatlı kimse dahi görünüşte cesur ve atılgandır. Onun âfeti, kıssada anlatılan eşekteki eşeklikten ve ahmaklıktandır. Çünkü "kâr-zâr" savaş ve "kâr-ı zâr" zayıf iş demek olduğundan, şerefli beytin kafiyesi tamdır. Yani, nefis ve şeytan ile gerçekleşen büyük cihadda (cihâd-ı ekber) kadın tabiatlı sahte şeyhin hamlesi, nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Aksine, onun dille yaptığı hücumlar zayıf bir iş olur ve asla etkisi olmaz.

"Cerî", "cür'et"tendir, "şecî' ve mukaddem" demektir. Ya'ni, aklı nefsine mağlûb olan kadın meşrebindeki kimse dahi sûrette şecî' ve mukaddemdir. Onun âfeti kıssada beyân olunan eşekteki eşeklikten ve hamâkattendir. Zîrâ "Kâr-zâr", cenk ve "kâr-ı zâr", zayıf iş demek olduğundan beyt-i şerîfin kāfiyesi tamâmdır. Ya'ni, nefis ve şeytan ile vâki' olan cihâd-ı ekberde kadın meşrebinde olan şeyh-i kâzibin hamlesi nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Belki onun lisânen yaptığı hücûmlar zayıf bir iş olur ve aslâ te'sîri olmaz.

2461. Gerçi onu safta arslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2461. Gerçi onu safta aslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.

Gerçi vaaz ve nasihat meclisinde onu bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gibi şeriat kılıcını tutmuş görürsün. Fakat şeriat sırlarına vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun iç dünyasına şüpheler ve tereddütler yerleştirir.

Gerçi meclis-i va'z ve nasîhatte onu bir insân-ı kâmil gibi şerîat kılıcını tutmuş görürsün. Fakat esrâr-ı şerîate vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun bâtınına şekler ve şübheler îkā eder.

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve âmâde ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve âmâde ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde (huyunda) ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenalığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlup etmiş ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenâlığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlûb etmiş ola!

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!

Yani, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlup etmiş ve onu çaresiz bırakmış olan kimse, saadet ehlidir.

Ya'ni, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlûb etmiş ve onu muztar kılmış olan kimse, ehl-i saâdettir.

2464. Onun akl-ı cüz'îsi erkek ve gālib ola! Akıl, dişi olan nefsi selbedici ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2464. Onun cüz'î aklı erkek ve gâlip olsun! Akıl, dişi olan nefsi kendine bağlayıcı olsun!

2465. Dişinin hamlesi dahi sûrette cerîdir. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2465. Dişinin hamlesi dahi görünüşte cesurdur. Onun afeti o eşek gibi eşekliktendir.

"Cerî", "cür'et"ten gelir, "cesur ve atılgan" demektir. Yani, aklı nefsine yenik düşen kadın tabiatlı kimse dahi görünüşte cesur ve atılgandır. Onun afeti, kıssada anlatılan eşekteki eşeklikten ve ahmaklıktandır. Çünkü Rehnümâ-ı Ma'rifet adlı risalede şöyle buyrulur: "Nefse bir şekil verilse, sureti şudur: Başı kibir, gözü kendini beğenme, ağzı haset, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin ve düşmanlık, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve hırsızlık, ayakları emel, kalbi gaflet, ruhu küfürdür. Nefsin aklı, anlayışı yoktur. O, fani dünyadaki bir saatlik şehvete cenneti ve nimetlerini ve cennette sonsuz kalmayı satıverir.

"Cerî", "cür'et"tendir, "şecî' ve mukaddem" demektir. Ya'ni, aklı nefsine mağlûb olan kadın meşrebindeki kimse dahi sûrette şecî' ve mukaddemdir. Onun âfeti kıssada beyân olunan eşekteki eşeklikten ve hamâkattendir. Zîrâ Rehnümâ-ı Ma'rifet nâmındaki risâlede buyrulur ki: "Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni'metlerini ve cennette hulûdü satıverir.

2466. Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyadedir. Zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. Hayvanlık vasfı kadının üzerinde daha fazladır. Çünkü renk ve koku tarafına meyil gösterir.

Yani, kadının hamlesinin metanetsiz olması, cesaretinden değildir. Çünkü bazı kadınlar olur ki, dış görünüşteki kuvvette birkaç erkeğe denk ve eşit olur. Aksine, onun metanetsizliği, üzerinde hayvanî nefsin hükümlerinin galip olmasındandır. İşte bu sebeple o kadın, dünyanın renklerine ve kokularına kapılıp meyil ve muhabbet eder. Bu sebeple, dünya süslerine meyleden erkekler de her ne kadar görünüşte sakal ve bıyık sahibi bir erkek gibi görünseler de onlar da kadın hükmündedir.

Ya'ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür'etinden değildir. Zîrâ ba'zı kadın olur ki, zâhirî kuvvette birkaç erkeğe mukābil ve muâdil olur. Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı galib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sahibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.

2467. Çemenzarın rengi ve kokusunu o eşek istedi. Cümle hüccetler, onun tab'ından ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. Çemenzarın rengini ve kokusunu o eşek istedi. Bütün deliller, onun tabiatından ürktü.

Yani, kıssadaki eşek, yani ahmak zahit, yeşilliğin rengini ve kokusunu hilekâr ve büyüleyici müritten işitti. Tevekkül ve kanaat hakkında bu kadar deliller ve kanıtlar beyan ettiği hâlde, onun nefsinin tabiatına etki etmedi. Sonunda o çemenzar tarafına yöneldi.

Ya'ni, kıssadaki eşek ya'ni zâhid-i ahmak yeşilliğin rengini ve kokusunu hîlekâr ve efsunkâr mürîdden işitti. Tevekkül ve kanâat hakkında bu kadar delîller ve hüccetler beyân ettiği hâlde onun nefsinin tab'ına te'sîr etmedi. Âkıbet o çemenzâr tarafına meyletti.

2468. Susamış yağmura muhtaç oldu. Halbuki bulut yok, nefse cûu'l-bakar oldu, sabır yok!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. Susamış yağmura muhtaç oldu. Halbuki bulut yok, nefse cûu'l-bakar oldu, sabır yok!

O tevekkül ve kanaatte taklitçi olan zâhidin hâli şuna benzer ki, susamış bir kimse su bulmak için yağmura muhtaç oldu. Fakat havada bulut olmadığından dolayı sıkıntıya düştü; aynı şekilde bir kimsenin nefsine "cûu'l-bakar" hastalığı meydana geldi ve ekmek bulamadı, çırpınıp durdu. "Cûu'l-bakar" bir hastalık ismidir, bu hastalığa yakalanan kişi doymak bilmez.

Rehnümâ-yı Ma'rifet adlı risâlede şöyle buyrulur: "Nefse bir şekil verilse, şekli şudur: Başı kibir, gözü kendini beğenme, ağzı haset, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin ve düşmanlık, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve hırsızlık, ayakları emel, kalbi gaflet, ruhu küfürdür. Nefsin aklı, anlayışı yoktur. O, fani dünyadaki bir saatlik şehvete cenneti ve nimetlerini ve cennette sonsuz kalmayı satıverir."

O tevekkül ve kanâatte mukallid olan zâhidin hâli şuna benzer ki, bir susamış kimse su bulmak için yağmura muhtaç oldu. Fakat havada bulut olmadığından ıztırâba düştü; ve kezâ bir kimsenin nefsine "cûu'l-bakar" hastalığı vâki' oldu ve ekmek bulamadı, çırpındı durdu. "Cûu'l-bakar" bir hastalık ismidir, mübtelâ olan doymak bilmez.

Rehnümâ-ı Ma'rifet nâmındaki risâlede buyrulur ki: "Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni'metlerini ve cennette hulûdü satıverir."

2466. Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyadedir. Zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2466. Hayvanlık vasfı kadının üzerinde daha fazladır. Çünkü renk ve koku tarafına meyil gösterir.

Yani, kadının hamlesinin metanetsiz olması, cesaretinden değildir. Çünkü bazı kadınlar olur ki, dış görünüşteki kuvvette birkaç erkeğe denk ve eşit olur. Aksine, onun metanetsizliği, üzerinde hayvanî nefsin hükümlerinin galip olmasındandır. İşte bu sebeple o kadın, dünyanın renklerine ve kokularına kapılıp meyil ve muhabbet eder. Bu sebeple, dünya süslerine meyleden erkekler de her ne kadar görünüşte sakal ve bıyık sahibi bir erkek gibi görünseler de onlar da kadın hükmündedir.

Ya'ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür'etinden değildir. Zîrâ ba'zı kadın olur ki, zâhirî kuvvette birkaç erkeğe mukābil ve muâdil olur. Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı galib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sahibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.

2467. Çemenzarın rengi ve kokusunu o eşek istedi. Cümle hüccetler, onun tab'ından ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2467. Çemenzarın rengini ve kokusunu o eşek istedi. Bütün deliller, onun tabiatından ürktü.

Yani, kıssadaki eşek, yani ahmak zahit, yeşilliğin rengini ve kokusunu hilekâr ve büyüleyici müritten işitti. Tevekkül ve kanaat hakkında bu kadar deliller ve kanıtlar beyan ettiği hâlde, onun nefsinin tabiatına etki etmedi. Sonunda o çemenzar tarafına yöneldi.

Ya'ni, kıssadaki eşek ya'ni zâhid-i ahmak yeşilliğin rengini ve kokusunu hîlekâr ve efsunkâr mürîdden işitti. Tevekkül ve kanâat hakkında bu kadar delîller ve hüccetler beyân ettiği hâlde onun nefsinin tab'ına te'sîr etmedi. Âkıbet o çemenzâr tarafına meyletti.

2468. Susamış yağmura muhtaç oldu. Halbuki bulut yok, nefse cûu'l-bakar oldu, sabır yok!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2468. Susamış yağmura muhtaç oldu. Halbuki bulut yok, nefse cûu'l-bakar (doymak bilmeyen açlık) oldu, sabır yok!

O tevekkül ve kanaatte taklitçi olan zâhidin hâli şuna benzer ki, bir susamış kimse su bulmak için yağmura muhtaç oldu. Fakat havada bulut olmadığından ıstıraba düştü; ve aynı şekilde bir kimsenin nefsine "cûu'l-bakar" hastalığı meydana geldi ve ekmek bulamadı, çırpındı durdu. "Cûu'l-bakar" bir hastalık ismidir, yakalanan doymak bilmez.

O tevekkül ve kanâatte mukallid olan zâhidin hâli şuna benzer ki, bir susamış kimse su bulmak için yağmura muhtaç oldu. Fakat havada bulut olmadığından ıztırâba düştü; ve kezâ bir kimsenin nefsine "cûu'l-bakar" hastalığı vâki' oldu ve ekmek bulamadı, çırpındı durdu. "Cûu'l-bakar" bir hastalık ismidir, mübtelâ olan doymak bilmez.

2469. Ey baba, sabır demir kalkan olur. Hak kalkan üzerine "Zafer geldi" diye yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Ey baba, sabır demir kalkan olur. Hak kalkan üzerine "Zafer geldi" diye yazdı.

Yani "Sabreden kimse zaferi buldu" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, Hak yolunda nefsinin hazlarına karşı sabretmek, düşman şeytanların saldırılarına karşı demirden kalkan olur ki, bu sabır kalkanı üzerine Yüce Allah "Zafer geldi" diye yazdı; ve ancak bu sabır neticesinde Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) maksadı olan Hakk'a ulaşır.

Ya'ni "Sabreden kimse zaferi buldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, Hak yolunda nefsinin huzûzâtına karşı sabretmek düşman şeyâtînin hücumlarına karşı demirden kalkan olur ki, bu sabır kalkanı üzerine Hak Teâlâ "Zafer geldi" diye yazdı; ve ancak bu sabır netîcesinde sâlik maksûdu olan Hakk'a vâsıl olur.

2470. Mukallid beyanda yüz delil getirir. Onu bir kıyastan söyler, `ayandan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Taklitçi, sözde yüz delil getirir. Onu bir kıyastan söyler, gözlemden değil!

Taklitçi, işittiğini veya okuduğunu ezberleyip papağan kuşu gibi söyleyen, fakat söylediği sözün anlamını zevken ve hâlen idrak etmemiş olan kimseye denir. Böyle bir taklitçi, dinî ve ahlâkî bir mesele hakkında söz söylediği zaman, aklınca bir kıyas yaparak Kur'an'dan ve hadisten birçok deliller getirir. Fakat bu getirdiği delillerin hakikatini ve zevkini kendi nefsinde müşahede etmiş değildir. Örneğin, tevekkül ve kanaat hakkındaki ayetleri ve hadisleri okur ve bunları aklî kıyasına göre tefsir ve izah dahi eder. Fakat kendi hâli tevekkül ve kanaatten uzaktır.

Mukallid işittiğini veyâ okuduğunu ezberleyip papağan kuşu gibi söyleyen ve fakat söylediği sözün ma'nâsını zevkan ve hâlen idrâk etmemiş olan kimseye derler. Böyle bir mukallid, dînî ve ahlâkî bir mes'ele hakkında söz söylediği vakit aklınca bir kıyâs yaparak Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir. Fakat bu getirdiği delîllerin hakikatini ve zevkini kendi nefsinde müşâhede etmiş değildir. Meselâ tevekkül ve kanâat hakkındaki âyetleri ve hadîsleri okur ve bunları kıyâs-i aklîsine göre tefsîr ve îzâh dahi eder. Fakat kendi hâli tevekkül ve kanâatten uzaktır.

2471. Miske bulaşmıştır ancak misk değildir. Onun misk kokusu vardır, fakat gübreden gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Miske bulaşmıştır ancak misk değildir. Onun misk kokusu vardır, fakat gübreden başka bir şey değildir.

Bir taklitçinin ağzında peygamberlerin ve evliyaların sözleri (enbiyâ ve evliyâ kelâmı) misk değerinde bulunduğundan miske bulaşmıştır. Fakat kendisi misk değildir. Onun ağzında misk kokusu vardır. Fakat kendisi nefsinin sıfatıyla kirlenmiş olduğundan gübre değerindedir. "Püşk", koyun ve deve ve benzeri hayvanların gübrelerine denir.

Bir mukallidin ağzında misk mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyânın kelâmı bulunduğundan miske bulaşmıştır. Fakat kendisi misk değildir. Onun ağzında misk kokusu vardır. Fakat kendisi nefsinin sıfatıyla mülevves olduğundan gübre mesâbesindedir. "Püşk", koyun ve deve ve emsâli hayvanların gübrelerine derler.

2472. Ey mürid, bir gübre misk olmak için senelerce o bahçede otlamak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. Ey mürid, bir gübre misk olmak için senelerce o bahçede otlamak gerektir.

Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla kirlenmiş olan mürid, senin o gübre hükmünde olan bedenin baştan ayağa kadar misk olmak için, senelerce o tarif

Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla mülevves olan mürîd, senin o gübre mesâbesinde olan cismin baştan ayağa kadar misk olmak için, senelerce o ta'rîf

2469. Ey baba, sabır demir kalkan olur. Hak kalkan üzerine "Zafer geldi" diye yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2469. Ey baba, sabır demir kalkan olur. Hak kalkan üzerine "Zafer geldi" diye yazdı.

Yani "من صبر ظفر Sabreden kimse zaferi buldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Yani, Hak yolunda nefsinin hazlarına karşı sabretmek, düşman şeytanların saldırılarına karşı demirden kalkan olur ki, bu sabır kalkanı üzerine Yüce Allah "Zafer geldi" diye yazdı; ve ancak bu sabır sonucunda Hakk Yolcusu maksadı olan Hakk'a ulaşır.

Ya'ni "من صبر ظفر Sabreden kimse zaferi buldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, Hak yolunda nefsinin huzûzâtına karşı sabretmek düşman şeyâtînin hücumlarına karşı demirden kalkan olur ki, bu sabır kalkanı üzerine Hak Teâlâ "Zafer geldi" diye yazdı; ve ancak bu sabır netîcesinde sâlik maksûdu olan Hakk'a vâsıl olur.

2470. Mukallid beyanda yüz delil getirir. Onu bir kıyastan söyler, ayandan değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2470. Taklitçi, sözde yüz delil getirir. Onu bir kıyastan söyler, gözlemden değil!

Taklitçi, işittiğini veya okuduğunu ezberleyip papağan kuşu gibi söyleyen fakat söylediği sözün anlamını zevken ve hâlen idrak etmemiş olan kimseye denir. Böyle bir taklitçi, dinî ve ahlâkî bir mesele hakkında söz söylediği zaman aklınca bir kıyas yaparak Kur'ân'dan ve hadisten birçok deliller getirir. Fakat bu getirdiği delillerin hakikatini ve zevkini kendi nefsinde müşahede etmiş değildir. Örneğin tevekkül (Allah'a güvenme) ve kanaat hakkındaki ayetleri ve hadisleri okur ve bunları aklî kıyasına göre tefsir ve izah dahi eder. Fakat kendi hâli tevekkül ve kanaatten uzaktır.

Mukallid işittiğini veyâ okuduğunu ezberleyip papağan kuşu gibi söyleyen ve fakat söylediği sözün ma'nâsını zevkan ve hâlen idrâk etmemiş olan kimseye derler. Böyle bir mukallid, dînî ve ahlâkî bir mes'ele hakkında söz söylediği vakit aklınca bir kıyâs yaparak Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir. Fakat bu getirdiği delîllerin hakikatini ve zevkini kendi nefsinde müşâhede etmiş değildir. Meselâ tevekkül ve kanâat hakkındaki âyetleri ve hadîsleri okur ve bunları kıyâs-i aklîsine göre tefsîr ve îzâh dahi eder. Fakat kendi hâli tevekkül ve kanâatten uzaktır.

2471. Miske bulaşmıştır ancak misk değildir. Onun misk kokusu vardır, fakat gübreden gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2471. Miske bulaşmıştır ancak misk değildir. Onun misk kokusu vardır, fakat gübreden başka bir şey değildir.

Bir taklitçinin ağzında peygamberlerin ve evliyaların sözleri (enbiyâ ve evliyâ kelâmı) misk değerinde bulunduğundan miske bulaşmıştır. Fakat kendisi misk değildir. Onun ağzında misk kokusu vardır. Fakat kendisi nefsinin sıfatıyla kirlenmiş olduğundan gübre değerindedir. "Püşk", koyun ve deve ve benzeri hayvanların gübrelerine denir.

Bir mukallidin ağzında misk mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyânın kelâmı bulunduğundan miske bulaşmıştır. Fakat kendisi misk değildir. Onun ağzında misk kokusu vardır. Fakat kendisi nefsinin sıfatıyla mülevves olduğundan gübre mesâbesindedir. "Püşk", koyun ve deve ve emsâli hayvanların gübrelerine derler.

2472. Ey mürid, bir gübre misk olmak için senelerce o bahçede otlamak gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2472. Ey mürid, bir gübrenin misk olması için senelerce o bahçede otlaması gerekir.

Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla kirlenmiş olan mürid, senin o gübre değerindeki bedenin baştan ayağa kadar misk olması için, senelerce o tarif ettiğin insân-ı kâmilin irfan bahçesinde hakikatler ve marifetler (Allah bilgisi) çimenlerini ve çiçeklerini otlaman lazımdır. Bu şerefli beyit, yukarıda 2433 numarada geçen beyitte hilekâr müridin övdüğü çayırlığa ve çimenliğe işarettir.

Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla mülevves olan mürîd, senin o gübre mesâbesinde olan cismin baştan ayağa kadar misk olmak için, senelerce o ta'rîf ettiğin insân-ı kâmilin irfan bahçesinde hakāyık ve maârif çimenlerini ve çiçeklerini otlamak lâzımdır. Bu beyt-i şerîf yukarıda 2433 numarada geçen beyitte mürid-i füsûnkârın medhettiği merg-zâra ve çemenzâra işârettir.

2473. Eşekler gibi saman ve arpa yemek gerekmez. Huten'de âhûlar gibi erguvân otla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. Eşekler gibi saman ve arpa yemek gerekmez. Huten'de âhûlar gibi erguvân otla!

Marifet bahçesi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tekkesinde, eşekler gibi saman ve arpa, yani zahirî gıda yiyip nefsini beslemek ve bedenini semirtmek uygun değildir. Huten vilayetindeki ceylanlar gibi, latif erguvan hükmünde olan ilahi hakikatler ve marifet çiçeklerini otlamak lazımdır.

Bağ-ı maarif olan insân-ı kâmilin tekyesinde eşekler gibi saman ve arpa ya'ni gıdâ-yı sûrî yiyip nefsini beslemek ve cismini semirtmek câiz değildir. Huten vilayetindeki âhûlar gibi latîf erguvân mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerini otlamak lâzımdır.

2474. Karanfilin, yaseminin yahud gülün gayrını otlama! O cemâat ile Huten sahrâsına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. Karanfilin, yaseminin yahut gülün dışındaki şeyi otlama! O cemaat ile Huten sahrasına git!

"Karanfil, yasemin ve gül"den kastedilen, fiillerin birliği (tevhîd-i ef'âl), isim ve sıfatların birliği (tevhîd-i esmâ ve sıfat) ve zâtın birliği (tevhîd-i zât) marifetleridir; "Huten sahrası"ndan kastedilen ise ruhlar âlemidir. Yani, ey henüz nefsine ait sıfatlardan geçmemiş olan hilekâr mürid, insân-ı kâmilin tekkesinde fiillerin birliği, isim ve sıfatların birliği ve zâtın birliği marifetlerinden başka gıda isteme! Ve ruhanîlik âlemine yönelmiş olan müridler cemaati ile beraber o ruhanîlik âlemine git ve cismanîlik âleminden gözlerini kapa!

“Karanfil, yasemin ve gül”den murâd, tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfat ve tevhîd-i zât ma'rifetleridir; ve “Huten sahrâsı”ndan murâd dahi, âlem-i ervâhdır. Ya'ni, ey henüz nefsinin sıfatından geçmemiş olan mürid-i hîlekâr, insân-ı kâmilin tekyesinde tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât ma'rifetlerinden başka gıda isteme! Ve rûhâniyet âlemine müteveccih olan cemâat-i mürîdân ile beraber o rûhâniyet âlemine git ve cismâniyet âleminden gözlerini kapa!

2475. Mi'deyi o fesleğen ve güle alıştır, tâ ki resûllerin hikmetini ve gıdâsını bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. Mideyi o fesleğen ve güle alıştır, tâ ki resûllerin hikmetini ve gıdasını bulasın!

Ruhunun ve kalbinin midesini peygamberlerin ve evliyanın marifetlerini (Allah'ı bilme ilimlerini) hazmetmeye alıştır, tâ ki yüce peygamberler hazretlerinin hikmetleri ve ruhani gıdaları sende de ortaya çıksın ve kalbin ilahi hikmetlerin ve sırların kaynağı olsun!

Rûhunun ve kalbinin mi'desini enbiyâ ve evliyânın maârifini hazmetmeye alıştır, tâ ki rusül-i kirâm hazarâtının hikemiyâtı ve gıdâ-yı rûhânîleri sende de zâhir olsun ve kalbin hikemiyât ve esrâr-ı ilâhiyyenin menba'ı olsun!

2476. Mi'denin huyunu bu samandan ve arpadan geri çevir! Fesleğen ve gül yemeğe başla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. Midene bu samandan ve arpadan vazgeçir! Fesleğen ve gül yemeğe başla!

ettiğin insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) irfan bahçesinde hakikatler ve marifetler çimenlerini ve çiçeklerini otlamak gereklidir. Bu şerefli beyit, yukarıda 2433 numarada geçen beyitte füsunkâr müridin övdüğü çimenliğe ve çayırlığa işarettir.

ettiğin insân-ı kâmilin irfan bahçesinde hakāyık ve maârif çimenlerini ve çiçeklerini otlamak lâzımdır. Bu beyt-i şerîf yukarıda 2433 numarada geçen beyitte mürid-i füsûnkârın medhettiği merg-zâra ve çemenzâra işârettir.

2473. Eşekler gibi saman ve arpa yemek gerekmez. Huten'de âhûlar gibi erguvân otla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2473. Eşekler gibi saman ve arpa yemek gerekmez. Huten'de âhûlar gibi erguvân otla!

Marifet bahçesi olan insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tekkesinde, eşekler gibi saman ve arpa, yani zahirî gıda yiyip nefsini beslemek ve bedenini semirtmek uygun değildir. Huten vilayetindeki ceylanlar gibi, latif erguvan hükmünde olan ilahi hakikatler ve marifet çiçeklerini otlamak lazımdır.

Bağ-ı maarif olan insân-ı kâmilin tekyesinde eşekler gibi saman ve arpa ya'ni gıdâ-yı sûrî yiyip nefsini beslemek ve cismini semirtmek câiz değildir. Huten vilayetindeki âhûlar gibi latîf erguvân mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerini otlamak lâzımdır.

2474. Karanfilin, yaseminin yahud gülün gayrını otlama! O cemâat ile Huten sahrâsına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2474. Karanfilin, yaseminin yahut gülün dışındakini otlama! O cemaat ile Huten sahrasına git!

"Karanfil, yasemin ve gül"den maksat, fiillerin birliği (tevhîd-i ef'âl), isimlerin ve sıfatların birliği (tevhîd-i esmâ ve sıfat) ve zâtın birliği (tevhîd-i zât) marifetleridir; "Huten sahrası"ndan maksat ise ruhlar âlemidir. Yani, ey henüz nefsine ait sıfatlardan geçmemiş olan hilekâr mürid, insân-ı kâmilin tekkesinde fiillerin birliği, isimlerin ve sıfatların birliği ve zâtın birliği marifetlerinden başka gıda isteme! Ve ruhanîlik âlemine yönelmiş olan müridler cemaati ile beraber o ruhanîlik âlemine git ve cismanîlik âleminden gözlerini kapa!

"Karanfil, yasemin ve gül"den murâd, tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfat ve tevhîd-i zât ma'rifetleridir; ve "Huten sahrâsı"ndan murâd dahi, âlem-i ervâhdır. Ya'ni, ey henüz nefsinin sıfatından geçmemiş olan mürid-i hîlekâr, insân-ı kâmilin tekyesinde tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât ma'rifetlerinden başka gıda isteme! Ve rûhâniyet âlemine müteveccih olan cemâat-i mürîdân ile beraber o rûhâniyet âlemine git ve cismâniyet âleminden gözlerini kapa!

2475. Mi'deyi o fesleğen ve güle alıştır, tâ ki resûllerin hikmetini ve gıdâsını bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2475. Mideyi o fesleğen ve güle alıştır, tâ ki resûllerin hikmetini ve gıdasını bulasın!

Ruhunun ve kalbinin midesini peygamberlerin ve evliyanın marifetlerini (Allah'ı bilme ilimlerini) hazmetmeye alıştır, tâ ki yüce peygamberler hazretlerinin hikmetleri ve ruhani gıdaları sende de ortaya çıksın ve kalbin ilahi hikmetlerin ve sırların kaynağı olsun!

Rûhunun ve kalbinin mi'desini enbiyâ ve evliyânın maârifini hazmetmeye alıştır, tâ ki rusül-i kirâm hazarâtının hikemiyâtı ve gıdâ-yı rûhânîleri sende de zâhir olsun ve kalbin hikemiyât ve esrâr-ı ilâhiyyenin menba'ı olsun!

2476. Mi'denin huyunu bu samandan ve arpadan geri çevir! Fesleğen ve gül yemeğe başla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2476. Midenin huyunu bu samandan ve arpadan geri çevir! Fesleğen ve gül yemeğe başla!

"Arpa ve saman"dan kastedilen, iki yönden olabilir. Bir yönü, teorik ve çıkarımsal ilimlerdir ki, onlar bedenin zekâsından kaynaklanır ve bu ilim, ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) yanında arpa ve saman gibidir. İkinci yönü ise zahirî gıdadır. Birinci yöne göre anlam: "Ey kişi, sen arpa ve saman hükmünde olan teorik ve çıkarımsal ilimleri bırak da fesleğen ve gül hükmünde olan peygamberler ve evliyanın ilimlerini ruhunun gıdası yap!" İkinci yöne göre anlam: "Ey kişi, zahirî gıdayı nefsanî ve cismanî kimselere bırak ve mideni bunlardan vazgeçir de peygamberler ve evliyanın ilimlerini ruhunun gıdası yap!"

"Arpa ve saman"dan murâd, iki vecih üzere olmak câizdir. Bir vechi ulûm-i nazariyye ve istidlâliyyedir ki, onlar dimâğ-ı cismin zekâsından münbaisdir ve bu ilim ulûm-i ledünniyye yanında arpa ve saman mesâbesindedir. İkinci vechi dahi gıdâ-yı sûrîdir. Birinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, sen arpa ve saman mesâbesinde olan ulûm-ı nazariyye ve istidlâliyyeyi bırak da fesleğen ve gül mesâbesinde olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı gıdâ-yı rûh ittihaz et!" İkinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, gıdâ-yı sûrîyi nefsânî ve cismânî kimselere bırak ve mi'deni bunlardan vazgeçir de ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı ruhunun gıdâsı yap!"

2477. Cismin mi'desi samanlık tarafına çeker; kalbin mi'desi fesleğen tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. Cismin midesi samanlık tarafına çeker; kalbin midesi fesleğen tarafına çeker.

2478. Her kim saman ve arpa yerse kurban olur. Her kim Hakk'ın nûrunu yerse Kur'ân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Her kim saman ve arpa yerse kurban olur. Her kim Hakk'ın nurunu yerse Kur'an olur.

Saman ve arpa hükmünde olan zahirî gıda lezzetleriyle meşgul olan kişinin nefsi hayvanlık mertebesinde olduğundan şeytanın kurbanı olup helak olur. Fakat Hakk'ın nuru olan peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini yiyen kişi Kur'an olur, yani cem' makamına (bütün zıtlıkların birleştiği makam) ulaşır ve Hakk'ın varlığı ile ayakta durur.

Saman ve arpa mesâbesinde olan sûrî gıdâ lezzetleriyle meşgül olan kimsenin nefsi hayvâniyet mertebesinde olduğundan şeytanın kurbanı olup helâk olur. Fakat Hakk'ın nûru olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı yiyen kimse Kur'ân olur, ya'ni makām-ı cem'e vâsıl olup vücûd-ı Hakkānî ile kāim olur.

2479. Agâh ol, senin yarın misktir ve yarın gübredir. Agâh ol gübreyi çoğaltma, müşk-i Çîn'i çoğalt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Bil ki, senin yarın misktir ve yarın gübredir. Bil ki gübreyi çoğaltma, Çin miskini çoğalt!

Ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), senin varlığının yarısı misktir, yani ruhtur ve yarısı da gübredir, yani kokmuş cisimdir. Bil ki, maddî gıda ile gübre yığını mesabesinde olan cismini semirtme! Çin miskini, yani ruhanî gıda olan ilimleri ve Rabbanî bilgileri çoğalt! "Çin miski" tabiriyle "İlmi Çin'de bile olsa arayınız!" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, senin vücûdunun yarısı misktir, ya'ni rûhtur ve yarısı dahi gübredir, ya'ni kokmuş cisimdir. Agâh ol, gıdâ-yı sûrî ile gübre yığını mesâbesinde olan cismini semirtme! Çin'in müşkünü, ya'ni gıdâ-yı rûhânî olan ulûm ve maârif-i rabbâniyyeyi çoğalt! "Müşk-i Çîn” ta'bîriyle اطلبوا العلم ولو بالصين ya'ni Çin'de bile olsa ilmi taleb ediniz!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

2480. O mukallid yüz delili ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. O taklitçi, yüz delili ve yüz açıklamayı dile getirir, hiç can tutmaz.

"Arpa ve saman"dan kastedilen, iki şekilde olabilir. Bir şekli, nazarî ve istidlâlî ilimlerdir ki, onlar bedenin zekâsından kaynaklanır ve bu ilimler ledünnî ilimler (Allah vergisi ilimler) yanında arpa ve saman gibidir. İkinci şekli ise maddî gıdadır. Birinci şekle göre anlam şudur: "Ey kişi, sen arpa ve saman hükmünde olan nazarî ve istidlâlî ilimleri bırak da fesleğen ve gül hükmünde olan peygamberler ve evliyanın ilimlerini ruhunun gıdası edin!" İkinci şekle göre anlam şudur: "Ey kişi, maddî gıdayı nefsanî ve cismanî kimselere bırak ve mideni bunlardan vazgeçir de peygamberler ve evliyanın ilimlerini ruhunun gıdası yap!"

"Arpa ve saman"dan murâd, iki vecih üzere olmak câizdir. Bir vechi ulûm-i nazariyye ve istidlâliyyedir ki, onlar dimâğ-ı cismin zekâsından münbaisdir ve bu ilim ulûm-i ledünniyye yanında arpa ve saman mesâbesindedir. İkinci vechi dahi gıdâ-yı sûrîdir. Birinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, sen arpa ve saman mesâbesinde olan ulûm-ı nazariyye ve istidlâliyyeyi bırak da fesleğen ve gül mesâbesinde olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı gıdâ-yı rûh ittihaz et!" İkinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, gıdâ-yı sûrîyi nefsânî ve cismânî kimselere bırak ve mi'deni bunlardan vazgeçir de ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı ruhunun gıdâsı yap!"

2477. Cismin mi'desi samanlık tarafına çeker; kalbin mi'desi fesleğen tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2477. Cismin midesi samanlık tarafına çeker; kalbin midesi fesleğen tarafına çeker.

2478. Her kim saman ve arpa yerse kurban olur. Her kim Hakk'ın nûrunu yerse Kur'ân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2478. Her kim saman ve arpa yerse kurban olur. Her kim Hakk'ın nurunu yerse Kur'an olur.

Saman ve arpa hükmünde olan zahirî gıda lezzetleriyle meşgul olan kişinin nefsi hayvanlık mertebesinde olduğundan şeytanın kurbanı olup helak olur. Fakat Hakk'ın nuru olan peygamberlerin ve evliyanın ilimlerini yiyen kişi Kur'an olur, yani cem' makamına (bütün zıtlıkların birleştiği makam) ulaşır ve Hakk'ın varlığı ile ayakta durur.

Saman ve arpa mesâbesinde olan sûrî gıdâ lezzetleriyle meşgül olan kimsenin nefsi hayvâniyet mertebesinde olduğundan şeytanın kurbanı olup helâk olur. Fakat Hakk'ın nûru olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı yiyen kimse Kur'ân olur, ya'ni makām-ı cem'e vâsıl olup vücûd-ı Hakkānî ile kāim olur.

2479. Agâh ol, senin yarın misktir ve yarın gübredir. Agâh ol gübreyi çoğaltma, müşk-i Çîn'i çoğalt!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2479. Bil ki, senin yarın misktir ve yarın gübredir. Bil ki gübreyi çoğaltma, Çin miskini çoğalt!

Ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), senin varlığının yarısı misktir, yani ruhtur ve yarısı da gübredir, yani kokmuş cisimdir. Bil ki, maddî gıda ile gübre yığını mesabesinde olan cismini semirtme! Çin miskini, yani ruhanî gıda olan ilimleri ve Rabbanî bilgileri çoğalt! "Çin miski" tabiriyle "İlmi Çin'de bile olsa arayınız!" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, senin vücûdunun yarısı misktir, ya'ni rûhtur ve yarısı dahi gübredir, ya'ni kokmuş cisimdir. Agâh ol, gıdâ-yı sûrî ile gübre yığını mesâbesinde olan cismini semirtme! Çin'in müşkünü, ya'ni gıdâ-yı rûhânî olan ulûm ve maârif-i rabbâniyyeyi çoğalt! "Müşk-i Çîn” ta'bîriyle اطلبوا العلم ولو بالصين ya'ni Çin'de bile olsa ilmi taleb ediniz!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

2480. O mukallid yüz delili ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2480. O taklitçi, yüz delili ve yüz açıklamayı dile getirir, hiç can tutmaz.

Fakat hakiki ilimleri ve marifetleri, ehli olan insân-ı kâmilden iste, taklitçiden isteme! Çünkü kitaplardan okuduğu veya bir kâmilden dinlediği o hakiki ilimleri ve marifetleri takliden söyleyen kimse, onları açıklamak için Kur'an'dan ve hadisten birçok delil getirir ve dilindeki doğuştan gelen fesahat ve belagat dairesinde türlü türlü açıklamalarda bulunur. Fakat bunlardan hiçbirinde can olmadığı için, dinleyen kimselerin kalbine o ilimlerin nuru yayılmaz.

Fakat ulûm ve maârif-i hakkayı, ehli olan insân-ı kâmilden taleb et, mukallidden taleb etme! Zîrâ kitablarda okuduğu veyâhud bir kâmilden dinlediği o ulûm ve maârif-i hakkayı taklîden söyleyen kimse, onları îzâh için Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir ve lisânındaki fitrî fesâhat ve belâgat dâiresinde türlü türlü beyânâtta bulunur. Fakat bunlardan hiçbirinde can da olmadığı için, dinleyen kimselerin kalbine o ulûmun nûru müstevlî olmaz.

2481. Çünkü söyleyici can ve fer tutmaz. Onun sözünün ne vakit yaprağı ve meyvesi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. Çünkü söyleyici can ve fer tutmaz. Onun sözünün ne zaman yaprağı ve meyvesi olur?

Bu söyleyici olan taklitçinin (mukallid) ruhu, nefse ait sıfatları (sıfât-ı nefsâniyye) altında mağlup olduğundan, kendisinde can ve parlaklık yoktur. Bu sebeple onun sözünün dinleyenler üzerinde etkisi olamaz. Çünkü sözün yaprağı idrak (anlama) ve meyvesi ise etkisidir. Ve insân-ı kâmil, söylediği sözün idrakini dinleyici (sâmi') üzerinde tam kılar ve kalbine de etkisini bağışlar.

Bu söyleyici olan mukallidin rûhu sıfât-ı nefsâniyyesi altında mağlub olduğundan onun kendisinde can ve revnak yoktur. Binâenaleyh onun sözünün dinleyenler üzerine te'sîri olamaz. Zîrâ sözün yaprağı idrâk ve meyvesi te'sîridir. Ve insân-ı kâmil, söylediği sözün idrâkini sâmi' üzerinde kâmil kılar ve kalbine de te'sîrini bahşeder.

2482. Küstah adamları yola koyar. O can ile saman yaprağından daha ziyâde lerzândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Küstah adamları yola koyar. O can ile saman yaprağından daha ziyade titrer.

Cüretkâr olan taklitçi, şeyhlik iddiasına kalkışıp başına topladığı müridleri Hakk yoluna teslim eder. Halbuki o kendisi, o Hakk yolunda saman yaprağından daha ziyade korkucu ve titreyicidir. Bu sebeple kendisinin korkup titrediği yola başkalarını sevk etmesi acayip bir hâl olur.

Cür'etkâr olan mukallid şeyhlik da'vâsına kıyâm edip başına topladığı müridleri tarîk-i Hakk'a teslîk eder. Halbuki o kendisi o tarîk-i Hak'ta saman yaprağından daha ziyâde korkucu ve titreyicidir. Binâenaleyh kendisinin korkup titrediği yola başkalarını sevk etmesi acîb bir hâl olur.

2483. Binâenaleyh onun sözü gerçi çok revnaklı olur; sözünde titreme dahi muzmer olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Bu sebeple onun sözü gerçi çok parlak olur; sözünde titreme dahi gizli olur.

Halka taklit ederek hakikat ilimlerini ve ilahi bilgileri söyleyen kimsenin sözü, doğuştan gelen fesahat ve belagati (düzgün ve güzel konuşma yeteneği) sebebiyle gerçi görünüşte çok parlak olur. Cahil insanlar ağızlarını açıp hayretle dinlerler. Fakat onun sözünde titreme, yani şek ve şüphe gizlidir. Çünkü o taklitçi, söylediği sözün anlamıyla tahakkuk etmemiştir (gerçekleşmemiştir, özümsememiştir). Fakat hakikat ilimlerini ve bilgileri, ehli olan insân-ı kâmilden (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) iste, taklitçiden isteme! Çünkü kitaplarda okuduğu veya bir kâmilden dinlediği o hakikat ilimlerini ve bilgileri taklit ederek söyleyen kimse, onları açıklamak için Kur'an'dan ve hadisten birçok deliller getirir ve dilindeki doğuştan gelen fesahat ve belagat dairesinde türlü türlü açıklamalarda bulunur. Fakat bunlardan hiçbirinde can da olmadığı için, dinleyen kimselerin kalbine o ilimlerin nuru yayılmaz.

Halka taklîden ulûm-ı hakkayı ve maârif-i rabbâniyyeyi söyleyen kimsenin sözü fesâhat ve belâgat-ı fitriyyesi cihetinden gerçi zâhirde çok parlak olur. Cehele-i nâs ağızlarını açıp hayretle dinlerler. Fakat onun sözünde titreme ya'ni şek ve şübhe gizlidir. Zîrâ o mukallid söylediği sözün ma'nâsıyla tahakkuk etmemiştir. Fakat ulûm ve maârif-i hakkayı, ehli olan insân-ı kâmilden taleb et, mukallidden taleb etme! Zîrâ kitablarda okuduğu veyâhud bir kâmilden dinlediği o ulûm ve maârif-i hakkayı taklîden söyleyen kimse, onları îzâh için Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir ve lisânındaki fitrî fesâhat ve belâgat dâiresinde türlü türlü beyânâtta bulunur. Fakat bunlardan hiçbirinde can da olmadığı için, dinleyen kimselerin kalbine o ulûmun nûru müstevlî olmaz.

2481. Çünkü söyleyici can ve fer tutmaz. Onun sözünün ne vakit yaprağı ve meyvesi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2481. Çünkü söyleyici can ve fer tutmaz. Onun sözünün ne zaman yaprağı ve meyvesi olur?

Bu söyleyici olan taklitçinin (mukallid) ruhu, nefse ait sıfatları (sıfât-ı nefsâniyye) altında mağlup olduğundan, kendisinde can ve parlaklık yoktur. Bu sebeple onun sözünün dinleyenler üzerinde etkisi olamaz. Çünkü sözün yaprağı idrak (anlama) ve meyvesi ise etkisidir. Ve insân-ı kâmil, söylediği sözün idrakini dinleyici (sâmi') üzerinde tam kılar ve kalbine de etkisini bağışlar.

Bu söyleyici olan mukallidin rûhu sıfât-ı nefsâniyyesi altında mağlub olduğundan onun kendisinde can ve revnak yoktur. Binâenaleyh onun sözünün dinleyenler üzerine te'sîri olamaz. Zîrâ sözün yaprağı idrâk ve meyvesi te'sîridir. Ve insân-ı kâmil, söylediği sözün idrâkini sâmi' üzerinde kâmil kılar ve kalbine de te'sîrini bahşeder.

2482. Küstah adamları yola koyar. O can ile saman yaprağından daha ziyâde lerzândır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2482. Küstah adamları yola koyar. O can ile saman yaprağından daha ziyade titrer.

Cüretkâr olan taklitçi, şeyhlik iddiasına kalkışıp başına topladığı müridleri Hakk yoluna teslim eder. Halbuki o kendisi, o Hakk yolunda saman yaprağından daha ziyade korkucu ve titreyicidir. Bu sebeple kendisinin korkup titrediği yola başkalarını sevk etmesi acayip bir hâl olur.

Cür'etkâr olan mukallid şeyhlik da'vâsına kıyâm edip başına topladığı müridleri tarîk-i Hakk'a teslîk eder. Halbuki o kendisi o tarîk-i Hak'ta saman yaprağından daha ziyâde korkucu ve titreyicidir. Binâenaleyh kendisinin korkup titrediği yola başkalarını sevk etmesi acîb bir hâl olur.

2483. Binâenaleyh onun sözü gerçi çok revnaklı olur; sözünde titreme dahi muzmer olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2483. Bu sebeple onun sözü gerçi çok parlak olur; sözünde titreme dahi gizli olur.

Halka taklit yoluyla hakikat ilimlerini ve Rabbanî bilgileri söyleyen kimsenin sözü, doğuştan gelen fesahat ve belagatı (düzgün ve etkili konuşma yeteneği) yönünden gerçi görünüşte çok parlak olur. Cahil insanlar ağızlarını açıp hayretle dinlerler. Fakat onun sözünde titreme, yani şek ve şüphe gizlidir. Çünkü o taklitçi, söylediği sözün anlamıyla tahakkuk etmemiştir (gerçekleşmemiş, özümsememiştir).

Halka taklîden ulûm-ı hakkayı ve maârif-i rabbâniyyeyi söyleyen kimsenin sözü fesâhat ve belâgat-ı fitriyyesi cihetinden gerçi zâhirde çok parlak olur. Cehele-i nâs ağızlarını açıp hayretle dinlerler. Fakat onun sözünde titreme ya'ni şek ve şübhe gizlidir. Zîrâ o mukallid söylediği sözün ma'nâsıyla tahakkuk etmemiştir.

## Kâmil ve vâsıl olan şeyhin da'veti arası ile, fazl tahsîli ile fâzıl olan berbeste nâkısların sözü arasının farkı

2484. Nûrânî olan şeyh yoldan âgâh eder. Onun nûru söz ile de hemrah olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. Nurlu olan şeyh yoldan haberdar eder. Onun nuru söz ile de yoldaş olur.

Kâmil ve Hakk'a ulaşmış nurlu şeyh, Hakk yolcusunu Hakk yolundan haberdar eder ve bu hususa dair söylediği sözleri dahi Hakk'ın nuruyla beraber dinleyenin kalbine ve zihnine işler; ve Hakk yolcusunun kalbinde asla şüphe ve tereddüt düğümleri bırakmaz. Eksik faziletli kişinin sözleri ise Hakk yolcusunun kalbindeki şüpheyi kökünden koparamaz ve bu sebeple Hakk yolcusunu amele sevk edebilecek bir tesiri dahi olmaz.

Kâmil ve Hakk'a vâsıl olan nûrânî şeyh, sâliki Hak yolundan âgâh eder ve bu hususa dâir söylediği sözleri dahi Hakk'ın nûruyla beraber sâmi'in kalbine ve dimâğına nüfüz eder; ve sâlikin kalbinde asla şek ve şübhe ukdeleri bırakmaz. Nâkıs fâzılın sözleri ise sâlikin kalbindeki şübheyi kökünden koparamaz ve binâenaleyh sâliki amele sevk edebilecek bir te'sîri dahi olmaz.

2485. Çalış, tâ ki sarhoş ve nûrânî olasın! Tâ ki senin sözüne onun nûru revî ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. Çalış ki sarhoş ve nurlu olasın! Ki senin sözüne onun nuru revî olsun!

"Revî", iri taneli damla yağdıran buluta ve aruz ilminde "kafiyenin harfi"ne denir ki, her beyitte tekrar eder. Bu beyitte teşbih yoluyla her iki anlam da uygun olur. Yani, ey Hakk Yolcusu, çalış ki nurlu olan insân-ı kâmilin sana içirdiği ilahi aşk şarabıyla sarhoş olup nurlu olasın! Ki sen de hakikatler ve ilahi bilgilere dair söz söylediğin zaman iri damlalı yağmur yağdıran bu-

"Berbeste", fayda tutmak demektir. Yani, kâmil ve Hakk'a ulaşmış olan şeyhin insanları Hakk'a davet için söylediği sözler ile, senelerce mekteplerde ve medreselerde nazari ilimler tahsili ile meşgul olup fayda elde edemeyen ve fakat zevki akli çıkarımlar derecesinden ileri geçememiş olan noksan faziletli kişilerin sözleri arasında çok fark vardır. Çünkü kâmilin sözü vahiy ve Rabbanî ilhamdır. Ve fakat nazari ve istidlali ilim sahibi olan faziletli kişinin sözleri ise beyin aklının ürünüdür ki, vehimle karışık olduğundan onun bu ilmi ne o faziletli kişinin kendisini ne de dinleyen kimseyi şüphe ve tereddütten kurtaramaz.

“Revî", iri dâneli katra yağdıran buluta ve ilm-i arûzda "kāfiye harfi"ne derler ki, her beyitte tekrar eder. Bu beyitte teşbîh tarîkiyle her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, ey sâlik, çalış, tâ ki nûrânî olan insân-ı kâmilin sana içir-diği aşk-ı ilâhî şarabıyla sarhoş olup nûrânî olasın! Tâ ki sen dahi hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir söz söylediğin vakit iri katralı yağmur yağdıran bu-

"Berbeste", fayda tutmak demektir. Ya'ni, kâmil ve Hakk'a vâsıl olmuş olan şeyhin nâsı Hakk'a da'vet için söylediği sözler ile, senelerce mekteblerde ve medreselerde ulûm-ı nazariyye tahsîli ile meşgül olup fayda hâsıl etmeyen ve fakat zevki istidlâlât-ı akliyye derecesinden ileri geçememiş olan fâzıl-ı nâkısların sözleri arasında çok fark vardır. Zîrâ kâmilin sözü vahiy ve ilhâm-ı rabbânîdir. Ve fakat ulûm-ı nazariyye ve istidlâliyye sahibi olan fâzılın sözleri ise akl-i dimâğînin mahsûlüdür ki, vehimle karışık olduğundan onun bu ilmi ne o fâzılın kendisini ve ne de dinleyen kimseyi şek ve şübheden kurtaramaz.

## Kâmil ve vâsıl olan şeyhin da'veti arası ile, fazl tahsîli ile fâzıl olan berbeste nâkısların sözü arasının farkı

2484. Nûrânî olan şeyh yoldan âgâh eder. Onun nûru söz ile de hemrah olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2484. Nurlu olan şeyh yoldan haberdar eder. Onun nuru söz ile de yoldaş olur.

Kâmil ve Hakk'a ulaşmış nurlu şeyh, Hakk yolcusunu Hakk yolundan haberdar eder ve bu hususa dair söylediği sözleri dahi Hakk'ın nuruyla beraber dinleyenin kalbine ve zihnine işler; ve Hakk yolcusunun kalbinde asla şüphe ve tereddüt düğümleri bırakmaz. Eksik faziletli kişinin sözleri ise Hakk yolcusunun kalbindeki şüpheyi kökünden koparamaz ve bu sebeple Hakk yolcusunu amele sevk edebilecek bir tesiri dahi olmaz.

Kâmil ve Hakk'a vâsıl olan nûrânî şeyh, sâliki Hak yolundan âgâh eder ve bu hususa dâir söylediği sözleri dahi Hakk'ın nûruyla beraber sâmi'in kalbine ve dimâğına nüfüz eder; ve sâlikin kalbinde asla şek ve şübhe ukdeleri bırakmaz. Nâkıs fâzılın sözleri ise sâlikin kalbindeki şübheyi kökünden koparamaz ve binâenaleyh sâliki amele sevk edebilecek bir te'sîri dahi olmaz.

2485. Çalış, tâ ki sarhoş ve nûrânî olasın! Tâ ki senin sözüne onun nûru revî ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2485. Çalış ki sarhoş ve nurlu olasın! Ki senin sözüne onun nuru revî olsun!

"Revî", iri taneli damla yağdıran buluta ve aruz ilminde "kafiye harfi"ne denir ki, her beyitte tekrar eder. Bu beyitte teşbih yoluyla her iki anlam da uygun olur. Yani, ey Hakk Yolcusu, çalış ki nurlu olan insân-ı kâmilin sana içirdiği ilahi aşk şarabıyla sarhoş olup nurlu olasın! Ki sen de ilahi hakikatler ve bilgiler hakkında söz söylediğin zaman iri damlalı yağmur yağdıran bulut gibi o kâmil şeyhin nuru iri damlalar yağdırsın! Yahut kâfiye harfi senin her sözünde tekrar etsin!

“Revî", iri dâneli katra yağdıran buluta ve ilm-i arûzda "kāfiye harfi"ne derler ki, her beyitte tekrar eder. Bu beyitte teşbîh tarîkiyle her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, ey sâlik, çalış, tâ ki nûrânî olan insân-ı kâmilin sana içirdiği aşk-ı ilâhî şarabıyla sarhoş olup nûrânî olasın! Tâ ki sen dahi hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir söz söylediğin vakit iri katralı yağmur yağdıran bu- lut gibi o şeyh-i kâmilin nûru iri katralar yağdırsın! Yâhud kâfiye harfi senin her kelâmında mükerrer olsun!

2486. Her ne ki pekmez içinde kaynamış ola, akîdeden onun pekmez ta'mı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. Her ne ki pekmez içinde kaynamış olsa, akîdeden onun pekmez tadı olur.

Burada "akîde", ateşte kıvama gelmiş bal anlamındadır. Bu şerefli beyitte sâlikin fenâ-fi'ş-şeyh (şeyhte fani olma) mertebesine işaret buyrulur. Yani, bir sâlik nurlu olan kâmil şeyhe bağlanıp onun nurunda kaybolduğu zaman nurlu bir hâle gelir. Nasıl ki pekmezin içinde ateşte kaynatılmış olan elma, armut ve ayva gibi meyveler akîdelendiği yani ağdalandığı zaman pekmez tadını ve lezzetini kazanırlar.

Burada "akîde", ateşte kıvâma gelmiş bal ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sâlikin fenâ-fi'ş-şeyh mertebesine işaret buyrulur. Ya'ni, bir sâlik nûrânî olan şeyh-i kâmile intisâb edip onun nûrunda müstağrak olduğu vakit nûrânî bir hâle gelir. Nitekim pekmezin içinde ateşte kaynatılmış olan elma, armut ve ayva gibi meyveler akîdelendiği ya'ni ağdalandığı vakit pekmez ta'âm ve lezzetini hâiz olurlar.

2487. Havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. Havuçtan, elmadan, ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.

"Cezer", Arapçada havuç demektir; Farsçada "gezer"dir. "Bih" ayva, "gerd-kân" ceviz demektir. Birinci mısra yukarıdaki beyte bağlıdır. Yani, "Pekmez içinde havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden her ne kaynamış olsa onun pekmez tadı olur. Ondan pekmez lezzetini bulursun" demek olur. Bu sebeple bu iki beyit birbirine girift olmuş bir cümle oluştururlar.

"Cezer", Arabî'de havuç demektir; Fârisî'de "gezer"dir. "Bih" ayva, "gerd-kân", ceviz demektir. Birinci mısra' yukarıdaki beyte merbûttur. Ya'ni, "Pekmez içinde havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden her ne kaynamış olsa onun pekmez ta'mı olur. Ondan pekmez lezzetini bulursun" demek olur. Binâenaleyh bu iki beyit birbirine girift olmuş bir cümle teşkil ederler.

2488. Vaktâki ilim nûr içinde yoğruldu, binâenaleyh senin ilminden azgın kavim nûr bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. İlim nûr içinde yoğrulduğunda, bu sebeple senin ilminden azgın kavim nûr bulur.

"Fergarde", beraber yoğrulmuş demektir. "Lüdd", düşmanlıkta çok azgın ve çok kuvvetli olan kimse anlamındadır. İlim, şüphe mertebesinden kurtulup, kesinlik nuru içinde o nur ile beraber yoğrulduğunda ve insân-ı kâmilin nuruna boyandığında, artık senin ilmin ve sözün etkili bir hâle gelir; ve çok azgın kimseler bile senin ilminden ve sözünden kalp nuru bulur ve düşmanlık ve inat yolunu terk ederler.

"Fergarde", beraber yoğrulmuş demektir. "Lüdd", husûmette pek azgın ve pek kuvvetli olan kimse ma'nâsınadır. Vaktâki ilim, mertebe-i şekten kurtulup, nûr-ı yakın içinde o nûr ile beraber yoğruldu ve insân-ı kâmilin nûruna boyandı, artık senin ilmin ve kelâmın müessir bir hâle gelir; ve pek azgın kimseler bile senin ilminden ve kelâmından nûr-ı kalb bulur ve tarîk-ı husûmet ve inâdı terk ederler.

2489. Her ne söyler isen o da nûrlu olur. Zîrâ gök temizden başkasını yağdırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Her ne söylersen o da nurlu olur. Çünkü gök temizden başkasını yağdırmaz.

Lut gibi o insân-ı kâmilin nuru iri damlalar yağdırsın! Yahut kafiye harfi senin her sözünde tekrar etsin!

lut gibi o şeyh-i kâmilin nûru iri katralar yağdırsın! Yâhud kâfiye harfi senin her kelâmında mükerrer olsun!

2486. Her ne ki pekmez içinde kaynamış ola, akîdeden onun pekmez ta'mı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2486. Her ne ki pekmez içinde kaynamış olsa, akîdeden (kıvamlı tatlıdan) onun pekmez tadı olur.

Burada "akîde", ateşte kıvama gelmiş bal anlamındadır. Bu şerefli beyitte sâlikin (Hakk yolcusunun) fenâ-fi'ş-şeyh (şeyhte fani olma) mertebesine işaret buyrulur. Yani, bir sâlik nurlu olan kâmil şeyhe bağlanıp onun nurunda kaybolduğu zaman nurlu bir hâle gelir. Nasıl ki pekmezin içinde ateşte kaynatılmış olan elma, armut ve ayva gibi meyveler akîdelendiği yani ağdalandığı zaman pekmez tadını ve lezzetini kazanırlar.

Burada "akîde", ateşte kıvâma gelmiş bal ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sâlikin fenâ-fi'ş-şeyh mertebesine işaret buyrulur. Ya'ni, bir sâlik nûrânî olan şeyh-i kâmile intisâb edip onun nûrunda müstağrak olduğu vakit nûrânî bir hâle gelir. Nitekim pekmezin içinde ateşte kaynatılmış olan elma, armut ve ayva gibi meyveler akîdelendiği ya'ni ağdalandığı vakit pekmez taâm ve lezzetini hâiz olurlar.

2487. Havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2487. Havuçtan, elmadan, ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.

"Cezer", Arapçada havuç demektir; Farsçada "gezer"dir. "Bih" ayva, "gerd-kân" ceviz demektir. Birinci mısra yukarıdaki beyte bağlıdır. Yani, "Pekmez içinde havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden her ne kaynamış olsa onun pekmez tadı olur. Ondan pekmez lezzetini bulursun" demek olur. Bu sebeple bu iki beyit birbirine girift olmuş bir cümle oluştururlar.

"Cezer", Arabî'de havuç demektir; Fârisî'de "gezer"dir. "Bih" ayva, "gerd-kân", ceviz demektir. Birinci mısra' yukarıdaki beyte merbûttur. Ya'ni, "Pekmez içinde havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden her ne kaynamış olsa onun pekmez ta'mı olur. Ondan pekmez lezzetini bulursun" demek olur. Binâenaleyh bu iki beyit birbirine girift olmuş bir cümle teşkil ederler.

2488. Vaktaki ilim nûr içinde yoğruldu, binâenaleyh senin ilminden azgın kavim nûr bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2488. İlim nûr içinde yoğrulduğu zaman, bu sebeple senin ilminden azgın kavim nûr bulur.

"Fergarde", beraber yoğrulmuş demektir. "Lüdd", düşmanlıkta çok azgın ve çok kuvvetli olan kimse anlamına gelir. İlim, şüphe mertebesinden kurtulup, kesin bilgi (yakîn) nûru içinde o nûr ile beraber yoğrulduğu ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nûruna boyandığı zaman, artık senin ilmin ve sözün etkili bir hâle gelir; ve çok azgın kimseler bile senin ilminden ve sözünden kalb nûru bulur ve düşmanlık ve inat yolunu terk ederler.

"Fergarde", beraber yoğrulmuş demektir. "Lüdd", husûmette pek azgın ve pek kuvvetli olan kimse ma'nâsınadır. Vaktâki ilim, mertebe-i şekten kurtulup, nûr-ı yakın içinde o nûr ile beraber yoğruldu ve insân-ı kâmilin nûruna boyandı, artık senin ilmin ve kelâmın müessir bir hâle gelir; ve pek azgın kimseler bile senin ilminden ve kelâmından nûr-ı kalb bulur ve tarîk-ı husûmet ve inâdı terk ederler.

2489. Her ne söyler isen o da nûrlu olur. Zîrâ gök temizden başkasını yağdırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2489. Her ne söylersen o da nurlu olur. Çünkü gök temizden başkasını yağdırmaz.

Senin Hakk'ın nuruyla yoğrulmuş olan bilgin, harf ve ses ile ağzından çıktığı zaman o da nurlu olur ve dinleyenlerin kalplerini nurlandırır. Çünkü o Hakk'ın nuru sayesinde gök gibi bir incelik (letâfet) elde ettiğin ve latif havadan temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pak olan ilahi bilgiler (maârif-i ilâhiyye) suları dökülür. İkinci mısrada Furkan Suresi'nde bulunan وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا (Furkan, 25/48) yani “Biz gökten temiz olarak su indirdik” ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Senin nûr-ı Hak ile yoğrulmuş olan ilmin harf ve savt ile ağzından çıktığı vakit o da nûrlu olur ve dinleyenlerin kalblerini nûrlandırır. Zîrâ o nûr-ı Hak sâyesinde gök gibi letâfet hâsıl ettiğin ve havâ-yı latîften temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pâk olan maârif-i ilâhiyye suları dökülür. İkinci mısrâ'da sûre-i Furkân'da olan وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا (Furkân, 25/48) ya'ni “Biz semâdan temiz olarak su indirdik” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.

İlahi marifetlerin ve hikmetlerin göğü ve bulutu ol! Ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) yağmurunu yağdır! Başkalarına ulaşan ilahi marifetler yağmurunun oluğu, yani tercümanı olma! Çünkü oluk da yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Ancak onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

Maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyyenin göğü ve bulutu ol! Ulûm-ı ledünniyye yağmurunu yağdır! Başkalarına vârid olan maârif-i ilâhiyye yağmurunun oluğu ya'ni tercümanı olma! Zîrâ oluk dahi yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Velâkin onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

2491. Su olukta âriyete mensûbtur; su bulutta ve deryâda fıtrata mensûbtur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Su olukta ödünç olarak bulunur; su bulutta ve denizde yaratılışından gelir.

Su olukta ödünç bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitaplarda okuyup öğrendiğin peygamberlerin ve evliyaların marifetleri (Allah'ı bilme bilgileri) de sende ödünçtür. Fakat su bulutta ve denizde yaratılıştan ve doğuştan olduğu gibi, Yüce Allah'tan temiz kalpli kişilere gelen ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) de aslî ve yaratılıştandır. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde şöyle buyururlar: “Sizin de bu sözleri içinizden işitmenizi Allah'tan ümit ederiz. Çünkü faydalı olan odur (...) Dışarıdan bin söz söylesen, için onaylamadıkça fayda vermez. Nasıl ki bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun büyümesine ve gelişmesine yardım etmesi için kökünün yaş olması gerekir.”

Su olukta âriyet bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitâblarda okuyup öğrendiğin maârif-i enbiyâ ve evliyâ dahi sende âriyettir. Fakat su bulutta ve denizde fıtrî ve cibillî olduğu gibi cenâb-ı Hak'tan kulûb-ı sâfiye erbâbına vârid olan ulûm-ı ledünniyye dahi aslî ve fıtrîdir. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Sizin dahi bu sözleri bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfîd olan odur(...) Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fayda vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır.”

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.

Fikir ve düşünce oluk seviyesindedir ve akıl yürütmelerle fikir ve düşünceden elde edilen ilim de oluktan gelen suya benzer. Hâlbuki peygamberlere gelen ilâhî vahiy ve evliyaya gelen rabbanî ilham gök ve bulut gibidir ve onlardan elde edilen ledün ilmi (Allah katından gelen gizli ilim) de bol bol yağan yağmurlara benzer. Senin Hakk'ın nuruyla yoğrulmuş olan ilmin harf ve ses ile ağzından çıktığı zaman o da nurlu olur ve dinleyenlerin kalplerini nurlandırır. Çünkü sen o Hakk'ın nuru sayesinde gök gibi bir incelik elde ettiğin ve latif havadan temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pak olan ilâhî bilgiler dökülür. İkinci mısrada Furkan suresinde geçen "Ve Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (Furkan, 25/48) ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Fikir ve düşünce oluk mesâbesindedir ve istidlâlât-ı akliyye ile fikirden ve düşünceden hâsıl olan ilim dahi oluktan gelen suya benzer. Halbuki enbiyâya gelen vahy-i ilâhî ve evliyâya vârid olan ilhâm-ı rabbânî gök ve bulut gibidir ve onlardan hâsıl olan ilm-i ledünnî dahi bol bol yağan yağmurlara benzer. Senin nûr-ı Hak ile yoğrulmuş olan ilmin harf ve savt ile ağzından çıktığı vakit o da nûrlu olur ve dinleyenlerin kalblerini nûrlandırır. Zîrâ o nûr-ı Hak sâyesinde gök gibi letâfet hâsıl ettiğin ve havâ-yı latîften temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pâk olan maârif-i ilâhiyye suları dökülür. İkinci mısrâ'da sûre-i Furkān'da olan وأنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا (Furkan, 25/48) ya'ni "Biz semâdan temiz olarak su indirdik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.

İlahi marifetlerin ve hikmetlerin göğü ve bulutu ol! Ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) yağmurunu yağdır! Başkalarına ulaşan ilahi marifetler yağmurunun oluğu, yani tercümanı olma! Çünkü oluk da yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Ancak onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

Maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyyenin göğü ve bulutu ol! Ulûm-ı ledünniyye yağmurunu yağdır! Başkalarına vârid olan maârif-i ilâhiyye yağmurunun oluğu ya'ni tercümanı olma! Zîrâ oluk dahi yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Velâkin onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

2491. Su olukta âriyete mensûbtur; su bulutta ve deryada fıtrata mensubtur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2491. Su olukta eğreti bir şeye aittir; su bulutta ve denizde fıtrata aittir.

Su olukta eğreti bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitaplarda okuyup öğrendiğin peygamberlerin ve evliyaların marifetleri (Allah'ı bilme bilgileri) de sende eğretidir. Fakat su bulutta ve denizde doğal ve yaratılıştan olduğu gibi, Yüce Allah'tan temiz kalpli kişilere gelen ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) de aslî ve doğaldır. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. bölümünde şöyle buyururlar: "Sizin de bu sözleri içinizden işitmenizi Allah'tan ümit ederiz. Çünkü faydalı olan odur (...) Dışarıdan bin söz söylesen, içten tasdik etmedikçe fayda vermez. Nasıl ki bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun büyümesine ve gelişmesine yardım etmek için kökü yaş olmak lazımdır."

Su olukta âriyet bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitablarda okuyup öğrendiğin maârif-i enbiyâ ve evliyâ dahi sende âriyettir. Fakat su bulutta ve denizde fıtrî ve cibillî olduğu gibi cenâb-ı Hak'tan kulûb-ı sâfiye erbâbına vârid olan ulûm-ı ledünniyye dahi aslî ve fıtrîdir. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: "Sizin dahi bu sözleri bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfid olan odur(...) Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fayda vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır."

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfedilmiş olan vahiy bulut ve göktür.

Fikir ve düşünce oluk konumundadır ve akla dayalı çıkarımlar ile fikir ve düşünceden elde edilen ilim de oluktan gelen suya benzer. Hâlbuki peygamberlere gelen ilâhî vahiy ve evliyaya gelen Rabbanî ilham gök ve bulut gibidir ve onlardan elde edilen ledün ilmi (Allah katından gelen gizli ilim) de bol bol yağan yağmurlara benzer.

Fikir ve düşünce oluk mesâbesindedir ve istidlâlât-ı akliyye ile fikirden ve düşünceden hâsıl olan ilim dahi oluktan gelen suya benzer. Halbuki enbiyâya gelen vahy-i ilâhî ve evliyâya vârid olan ilhâm-ı rabbânî gök ve bulut gibidir ve onlardan hâsıl olan ilm-i ledünnî dahi bol bol yağan yağmurlara benzer.

## Hırs-ı aleften nâşî eşeğin tilki elinde mağlûb olması

2493. Eşek tilki ile iki üç hamle bahsetti. Mukallid olduğundan onun hîlesini yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. Eşek, tilki ile iki üç hamle konuştu. Taklitçi olduğundan onun hilesini yuttu.

Zahit, hilekâr müritle tevekkül ve kanaat konusunda iki üç hamle ve tartışmada bulundu ve kendi akli görüşüne göre deliller getirdi. Fakat taklitçi olduğundan, yani tevekkül ve kanaatin anlamını zevken ve vicdanen kendi nefsinde tutmadığından o hilekâr müridin hilesini yuttu ve mağlup oldu.

Zâhid hîlekâr mürîd ile tevekkül ve kanâat bahsinde iki üç hamle ve münâ-zarada bulundu ve kendi akl-i nazarîsine göre deliller getirdi. Fakat mukallid olduğundan, ya'ni tevekkül ve kanâatin ma'nâsını zevkan ve vicdânen kendi nefsinde tutmadığından o hîlekâr mürîdin hîlesini yuttu ve mağlûb oldu.

2494. Tantana, görücülük idrâkini tutmadı. Tilkinin demdemesi onun üzerine sekte havâle etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. Tantana, görücülük idrakini tutmadı. Tilkinin demdemesi onun üzerine sekte havale etti.

"Tantana", ün ve şöhret; "demdeme", hile ve mekr (gizli yönlendirme); "sekte", bir hastalığın ismidir ki, ona yakalanan kişi ölü gibi hareketsiz kalır. Burada kastedilen, eşeğin mağlubiyetidir. Yani, zâhidin zühddeki ün ve şöhreti, hakikati gören kimselere özgü olan idraki tutmadı. Çünkü bildiği şeyleri işitmemiş ve kendisine mal ve zevk etmemiş idi. Bu sebeple hilekâr müridin hilesi ve mekri onun idraki üzerine sekte havale etti ve söyleyecek bir söz bulamayıp o müride mağlup oldu.

"Tantana", sıyt ü şöhret; "demdeme", hîle ve mekr; "sekte", bir hastalığın ismidir ki, ona mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Burada murâd eşeğin mağlûbiyetidir, Ya'ni, zâhidin zühddeki sıyt ü şöhreti hakîkati görücü olan kimselere mahsûs olan idrâki tutmadı. Zîrâ bildiği şeyleri işitmemiş ve kendisine mâl ve zevk etmemiş idi. Binâenaleyh hîlekâr mürîdin hîlesi ve mekri onun idrâki üzerine sekte havâle etti ve söyleyecek bir söz bulamayıp o mürîde mağlûb oldu.

2495. Yemek hırsı onu öyle zelîl etti ki, beş yüz delîl ile berâber onun zebûnu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. Yemek hırsı onu öyle zelil etti ki, beş yüz delil ile beraber onun zebunu oldu.

Yani, zahit, hakikatinden habersiz bulunduğu tevekküle (Allah'a güvenmeye) ve kanaate başvurduğunu zannederek kuru zühd (dünyadan el çekme) içinde hayatını geçirirken bir mürşid-i kâmil (olgun rehber)

Ya'ni, zâhid hakîkatinden bîhaber bulunduğu tevekküle ve kanâate teves-sül ettiğini zannederek zühd-i huşk içinde hayatını geçirirken bir mürşid-i kâ-

## Hırs-ı aleften nâşî eşeğin tilki elinde mağlûb olması

2493. Eşek tilki ile iki üç hamle bahsetti. Mukallid olduğundan onun hilesini yuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2493. Eşek tilki ile iki üç hamle konuştu. Taklitçi olduğundan onun hilesini yuttu.

Zâhid, hilekâr mürid ile tevekkül (Allah'a güvenme) ve kanaat (elindekiyle yetinme) konusunda iki üç hamle tartıştı ve kendi nazarî aklına göre deliller getirdi. Fakat taklitçi olduğundan, yani tevekkül ve kanaatin anlamını zevken ve vicdanen kendi nefsinde tutmadığından o hilekâr müridin hilesini yuttu ve yenildi.

Zâhid hîlekâr mürîd ile tevekkül ve kanâat bahsinde iki üç hamle ve münâzarada bulundu ve kendi akl-i nazarîsine göre delîller getirdi. Fakat mukallid olduğundan, ya'ni tevekkül ve kanâatin ma'nâsını zevkan ve vicdânen kendi nefsinde tutmadığından o hîlekâr mürîdin hîlesini yuttu ve mağlûb oldu.

2494. Tantana, görücülük idrakini tutmadı. Tilkinin demdemesi onun üzerine sekte havâle etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2494. Tantana, görücülük idrakini tutmadı. Tilkinin hilesi onun üzerine sekte (bir tür felç) havale etti.

"Tantana", ün ve şöhret; "demdeme", hile ve mekr (gizli yönlendirme); "sekte", bir hastalığın ismidir ki, ona yakalanan kişi ölü gibi hareketsiz kalır. Burada kastedilen, eşeğin mağlubiyetidir. Yani, zâhidin zühddeki ün ve şöhreti, hakikati gören kimselere özgü olan idraki tutmadı. Çünkü bildiği şeyleri işitmemiş ve kendisine mal edip zevk etmemişti. Bu sebeple hilekâr müridin hilesi ve mekri onun idraki üzerine sekte havale etti ve söyleyecek bir söz bulamayıp o müride mağlup oldu.

"Tantana", sıyt ü şöhret; "demdeme", hîle ve mekr; "sekte", bir hastalığın ismidir ki, ona mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Burada murâd eşeğin mağlûbiyetidir, Ya'ni, zâhidin zühddeki sıyt ü şöhreti hakîkati görücü olan kimselere mahsûs olan idrāki tutmadı. Zîrâ bildiği şeyleri işitmemiş ve kendisine mâl ve zevk etmemiş idi. Binâenaleyh hîlekâr müridin hîlesi ve mekri onun idrâki üzerine sekte havâle etti ve söyleyecek bir söz bulamayıp o müride mağlub oldu.

2495. Yemek hırsı onu öyle zelîl etti ki, beş yüz delîl ile beraber onun zebûnu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2495. Yemek hırsı onu öyle zelîl etti ki, beş yüz delil ile beraber onun zebûnu oldu.

Yani, zahit, hakikatinden habersiz bulunduğu tevekküle ve kanaate başvurduğunu zannederek kuru zühd içinde hayatını geçirirken, bir insân-ı kâmilin tekkesinde bulunup henüz nefsinin sıfatlarından geçmemiş ve işittiği evliya hakikatlerini ve marifetlerini ezberlemiş olan bir mürid, o zahidi avlayıp tekkeye getirmek için dedi ki: "Niçin kuru zühd içinde kalıp şunun bunun yardımına muhtaç bir haldesin? Haydi gel, bizim tekkeye gidelim. Orada yiyecek ve içecek boldur." Zahidin nefsi yemeğe düşkün olduğundan müridin tarif ettiği nimetlere karşı dayanamadı; çünkü henüz nefsanî sıfatlarının altında zebûn idi. Böyle bir kimsenin hakkıyla tevekkül ve kanaat yolunu seçmesine imkân yoktur. Zira tevekkül ve kanaat, nefsinden fani ve Hak ile baki olan bir kimsenin seçebileceği bir meslektir. Buna göre zahit, birçok delil ile savunduğu taklidî tevekkül ve kanaatten vazgeçip müridin mağlubu oldu ve onun sözlü fiiline uymadı. Gelecek kıssa, sözlü fiiline uymayan kimselerin halini tasvir için beyan buyrulmuştur.

قوله تعالى إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَها في تغيير النفوس بالانكارات، ما ذا أراد الله بهذا مثلا، و آن که جواب میفرماید که این خواستم يُضِلُّ بِهِ كثيراً و يَهْدِي به كثيراً، که هر فتنه همچو میزان است بسیارan بدو سرخ رو شوند و بسیارan بی مراد شوند، وَ لَوْ تَأمِّلْتَ فِيهِ قَلِيلاً لَوَجَدْتَ مِنْ نتايجه الشريفة كثيراً "Muhakkak Allah Teâlâ küçük sivrisineği ve onun fevkini, (...) "Allah bu mesel ile ne murâd etti?" diye vâki' olan inkârlar ile nefislerinin tağyîrinde, "mesel darb etmekten istihyâ etmez!" Ondan sonra buyurdu ki: Bunu murâd ettim ki, "Onunla çok kimse dalâlete düşsün ve onunla çok kimse hidâyet bulsun!" (Bakara, 2/26) Zîrâ her fitne bir mîzân gibidir. Çokları onunla kırmızı yüzlü olurlar ve çokları murâdsız olurlar. Ve eğer sen onda az teemmül edersen elbette kesîr olarak onun netâyic-i şerîfesini bulursun.

Bilinmeli ki, Mesnevî-i Şerîf'te bu gibi müstehcen kıssaların mesel olarak getirilmesi, dinleyenleri iki gruba ayırma özelliğini taşır. Bir zümre "Mesnevî-i Şerîf gibi bir kitapta insanlar arasında utanç verici olan bu gibi çirkin kıssaların zikrine ne lüzum vardır?" diye Mesnevî-i Şerîf hakkında nefislerini değiştirip ve içlerini bulandırıp inkâr vadisine gider ve dalalete düşer. Ve diğer bir zümre ise kıssanın çirkinliğinden bağımsız olarak, onda gizli olan hikmet inceliklerini düşünürler ve hidayete mazhar olurlar. Nitekim Hz. Pir efendimiz "Benim beytim beyit değil, iklimdir." Yani, "Bir küçük ev mesabesinde olan bir beyit değildir, aksine geniş bir mana iklimidir." "Ve hezlim dahi hezl değildir, talimdir ve nasihatlerdir" buyururlar. Bu nefislerin değişimi ile meydana gelen inkârları, Kur'an-ı Kerim hakkında da yapanlar vardır. İstihza yoluyla derler ki: "Allah Teâlâ'nın kendi kelamında sinek ve örümcek gibi önemsiz birtakım haşeratı darb-ı mesel olarak getirmesi ilahlık azametine yakışır şey değildir. Acaba bunları zikretmekle Allah ne murat ediyor?" Cenab-ı Hak onlara cevaben buyurur ki: "Ben bu mesel ile çok kimselerin dalalete düşmelerini, çok kimselerin hidayete ulaşmalarını murat ettim." Zira halk iki kısımdır: birisi hidayet ehli, diğeri ise dalalet ehlidir. Her iki grubun yatkınlıkları gizlidir. Bir harekete geçirici ve bir mizan olmadıkça bu yatkınlıklar ortaya çıkamaz. Buna göre bu meseller, her iki grubun yatkınlık mahiyetini ortaya çıkarmak için birer mizandır. Mesnevî-i Şerîf dahi kelamullah üslubu üzere olduğundan bu mizanları taşır. Hidayet ehli manevi zevkler elde ettiklerinden dolayı sevinçli ve inkâr ve dalalet ehli ise o zevklerden mahrum ve muratsızdır.

Hz. Pir efendimiz buyururlar ki: Bu getirdiğimiz meseli az düşünürsen, birçok şerif ve aziz olan neticelerini bulursun. Örneğin o neticelerden bazıları şunlardır: 1- İnsan katında kıymeti inkâr olunamayan ırz ve namustan mahrumiyet, fail ile mef'ul arasında fenalık kabul edilmiyor. Bununla birlikte bu çirkin fiilin halkın önünde icra edilmesinin rezalet olacağını da idrak eder. 2- Mef'ul kendi hakkında fenalık düşünenlerin hançeriyle karnını yaracağını beyan ettiği halde, namus cevherini ayaklar altına alan fail hakkında o hançeri kullanma ehliyetinden düşüyor. 3- Fiili habis ve çirkin iken fail dahi mef'ul hakkında fenalık yapmadığını söylüyor.

Ya'ni, zahid hakîkatinden bîhaber bulunduğu tevekküle ve kanâate tevessül ettiğini zannederek zühd-i huşk içinde hayatını geçirirken bir mürşid-i kâ- milin tekyesinde bulunup henüz nefsinin sıfatlarından geçmemiş ve işittiği hakâyık ve maârif-i evliyâyı ezberlemiş olan bir mürîd o zâhidi avlayıp tekyeye getirmek için dedi ki: “Niçin zühd-i huşk içinde kalıp şunun bunun muâvenetine muhtaç bir hâldesin? Haydi gel, bizim tekyeye gidelim. Orada yiyecek ve içecek boldur.” Zâhidin nefsi yemeğe harîs olduğundan mürîdin tavsîf ettiği ni’metlere karşı dayanamadı; çünkü henüz sıfât-ı nefsâniyyesi altında zebûn idi. Böyle bir kimsenin hakkıyla tevekkül ve kanâat tarîkını ihtiyâr etmesine imkân yoktur. Zîrâ tevekkül ve kanâat nefsinden fânî ve Hak’la bâkî olan bir kimsenin ihtiyâr edebileceği bir meslektir. Binâenaleyh zâhid birçok delîller ile müdâfaa ettiği taklîdî tevekkül ve kanâatten vazgeçip mürîdin mağlûbu oldu ve onun kavlî fiiline uymadı. Âtıdeki kıssa kavlî fiiline uymayan kimselerin hâlini tasvîr için beyân buyrulmuştur. milin tekyesinde bulunup henüz nefsinin sıfatlarından geçmemiş ve işittiği hakāyık ve maârif-i evliyâyı ezberlemiş olan bir mürîd o zâhidi avlayıp tekyeye getirmek için dedi ki: "Niçin zühd-i huşk içinde kalıp şunun bunun muâvenetine muhtaç bir hâldesin? Haydi gel, bizim tekyeye gidelim. Orada yiyecek ve içecek boldur." Zâhidin nefsi yemeğe harîs olduğundan müridin tavsîf ettiği ni'metlere karşı dayanamadı; çünkü henüz sıfât-ı nefsâniyyesi altında zebûn idi. Böyle bir kimsenin hakkıyla tevekkül ve kanâat tarîkını ihtiyâr etmesine imkân yoktur. Zîrâ tevekkül ve kanâat nefsinden fânî ve Hak'la bâkî olan bir kimsenin ihtiyâr edebileceği bir meslektir. Binâenaleyh zâhid birçok delîller ile müdafaa ettiği taklîdî tevekkül ve kanâatten vazgeçip mürîdin mağlûbu oldu ve onun kavli fiiline uymadı. Atîdeki kıssa kavli fiiline uymayan kimselerin hâlini tasvîr için beyân buyrulmuştur.

قوله تعالى إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَها في تغيير النفوس بالانكارات، ما ذا أراد الله بهذا مثلا، و آن که جواب میفرماید که این خواستم يُضِلُّ بِهِ كثيراً و يَهْدِي به كثيراً، که هر فتنه همچو میزان است بسیارan بدو سرخ رو شوند و بسیارan بی مراد شوند، وَ لَوْ تَأمِّلْتَ فِيهِ قَلِيلاً لَوَجَدْتَ مِنْ نتايجه الشريفة كثيراً "Muhakkak Allah Teâlâ küçük sivrisineği ve onun fevkini, (...) "Allah bu mesel ile ne murâd etti?" diye vâki' olan inkârlar ile nefislerinin tağyîrinde, "mesel darb etmekten istihyâ etmez!" Ondan sonra buyurdu ki: Bunu murâd ettim ki, "Onunla çok kimse dalâlete düşsün ve onunla çok kimse hidâyet bulsun!" (Bakara, 2/26) Zîrâ her fitne bir mîzân gibidir. Çokları onunla kırmızı yüzlü olurlar ve çokları murâdsız olurlar. Ve eğer sen onda az teemmül edersen elbette kesîr olarak onun netâyic-i şerîfesini bulursun.

Ma'lûm olsun ki, Mesnevî-i Şerîf'de bu gibi müstehcen kıssaların mesel olarak îrâdı sâmi'leri iki fırkaya ayırmak hassasını hâizdir. Bir zümre "Mesnevî-i Şerîf gibi bir kitâbda beynennâs mûcib-i istihyâ olan bu gibi çirkin kıssaların zikrine ne lüzum vardır?" diye Mesnevî-i Şerîf hakkında nefislerini tağyîr edip ve içlerini bulandırıp inkâr vâdisine gider ve dalâlete düşer. Ve diğer bir zümre dahi kıssanın çirkinliğinden kat'-ı nazar ile onda mündemiç olan dekâyık-ı hikemiyâtı teemmül ederler ve mazhar-ı hidâyet olurlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz "Benim beytim beyit değil, iklimdir." Ya'ni, "Bir küçük ev mesâbesinde olan bir beyit değildir, belki vâsi' bir iklîm-i ma'nâdır." "Ve hezlim dahi hezl değildir, ta'lîmdir ve nasâyihtir" buyururlar. Bu tagayyür-i nüfûs ile vâki' olan inkârları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında da yapanlar vardır. İstihzâ tarîkıyla derler ki: "Allah Teâlâ'nın kendi kelâmında sinek ve örümcek gibi ehemmiyetsiz birtakım haşerâtı darb-ı mesel olarak îrâd etmesi azamet-i ulûhiyetine yakışır şey değildir. Acabâ bunları zikr ile Allah ne murâd ediyor?" Cenâb-ı Hak onlara cevâben buyurur ki: "Ben bu mesel ile çok kimselerin dalâlete düşmelerini, çok kimselerin hidâyete vusûllerini murâd ettim". Zîrâ halk iki kısımdır: birisi ehl-i hidâyet, diğer biri ehl-i dalâlettir. Her iki tâifenin isti'dâdları gizlidir. Bir muharrik ve bir mîzân olmadıkça bu isti'dâdlar inkişâf edemez. Binâenaleyh bu meseller her iki tâifenin mâhiyet-i isti'dâdını izhâr için birer mîzândır. Mesnevî-i Şerîf dahi kelâmullah üslûbu üzere olduğundan bu mîzânları hâizdir. Ehl-i hidâyet ezvâk-ı ma'neviyye hâsıl ettiklerinden dolayı mesrûr ve ehl-i inkâr ve dalâlet ise o zevklerden mehcûr ve bî-murâddır.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Bu getirdiğimiz meseli az teemmül edersen, birçok şerîf ve azîz olan netîcelerini bulursun. Ezcümle o netîcelerden ba'zıları budur ki: 1- İnsan indinde kıymeti inkâr olunamayan ırz ve nâmus-tan mahrûmiyet, fâil ile mef'ûl arasında fenâlık addolunmuyor. Maahâzâ bu "Muhakkak Allah Teâlâ küçük sivrisineği ve onun fevkıni," (...) "Allah bu mesel ile ne murâd etti?" diye vâki' olan inkârlar ile nefislerinin tağyîrinde, "mesel darb etmekten istihyâ etmez!" Ondan sonra buyurdu ki: Bunu murâd ettim ki, "Onunla çok kimse dalâlete düşsün ve onunla çok kimse hidâyet bulsun!" (Bakara, 2/26) Zîrâ her fitne bir mîzân gibidir. Çokları onunla kırmızı yüzlü olurlar ve çokları murâdsız olurlar. Ve eğer sen onda az teemmül edersen elbette kesîr olarak onun netâyic-i şerîfesini bulursun

Ma'lûm olsun ki, Mesnevî-i Şerîf'de bu gibi müstehcen kıssaların mesel olarak îrâdı sâmi'leri iki fırkaya ayırmak hassasını hâizdir. Bir zümre "Mesnevî-i Şerîf gibi bir kitâbda beynennâs mûcib-i istihyâ olan bu gibi çirkin kıssaların zikrine ne lüzum vardır?" diye Mesnevî-i Şerîf hakkında nefislerini tağyîr edip ve içlerini bulandırıp inkâr vâdîsine gider ve dalâlete düşer. Ve diğer bir zümre dahi kıssanın çirkinliğinden kat'-ı nazar ile onda mündemiç olan dekāyık-ı hikemiyâtı teemmül ederler ve mazhar-ı hidâyet olurlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz "Benim beytim beyit değil, iklimdir." Ya'ni, "Bir küçük ev mesâbesinde olan bir beyit değildir, belki vâsi' bir iklîm-i ma'nâdır." "Ve hezlim dahi hezl değildir, ta'lîmdir ve nasâyihtir" buyururlar. Bu tagayyür-i nüfûs ile vâki' olan inkârları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında da yapanlar vardır. İstihzâ tarîkıyla derler ki: "Allah Teâlâ'nın kendi kelâmında sinek ve örümcek gibi ehemmiyetsiz birtakım haşerâtı darb-ı mesel olarak îrâd etmesi azamet-i ulûhiyetine yakışır şey değildir. Acabâ bunları zikr ile Allah ne murâd ediyor?" Cenâb-ı Hak onlara cevâben buyurur ki: "Ben bu mesel ile çok kimselerin dalâlete düşmelerini, çok kimselerin hidâyete vusûllerini murâd ettim". Zîrâ halk iki kısımdır, birisi ehl-i hidâyet, diğer biri ehl-i dalalettir. Her iki tâifenin isti'dâdları gizlidir. Bir muharrik ve bir mîzân olmadıkça bu isti'dâdlar inkişaf edemez. Binâenaleyh bu meseller her iki tâifenin mâhiyet-i isti'dâdını ızhâr için birer mîzandır. Mesnevî-i Şerîf dahi kelâmullah üslûbu üzere olduğundan bu mîzânları hâizdir. Ehl-i hidâyet ezvâk-ı ma'neviyye hâsıl ettiklerinden dolayı mesrûr ve ehl-i inkâr ve dalâlet ise o zevklerden mehcûr ve bî-murâddır.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Bu getirdiğimiz meseli az teemmül edersen, birçok şerîf ve azîz olan netîcelerini bulursun. Ezcümle o neticelerden ba'zıları budur ki: 1- İnsan indinde kıymeti inkâr olunamayan ırz ve nâmustan mahrûmiyet, fâil ile mef'ûl arasında fenâlık addolunmuyor. Maahâzâ bu şenî' fiilin muvâcehe-i halkda icrâsı rezâlet olacağını da müdriktir. 2- Mef'ûl kendi hakkında fenâlık düşünenlerin hançeriyle karnını yaracağını beyân ettiği hâlde cevher-i nâmûsunu pâymâl eden fâil hakkında o hançeri kullanmak ehliyetinden sâkıt oluyor. 3- Fiili habîs ve şenî iken fâil dahi mef'ûl hakkında fenâlık yapmadığını söylüyor.

2496. Bir lûtî bir kokmuşu eve götürdü. Onu yüz üstü yatırdı ve kıstırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. Bir lûtî bir kokmuşu eve götürdü. Onu yüz üstü yatırdı ve kıstırdı.

"Gende", kokmuş ve her kötü kokulu olan şey demektir (Burhan). "Lûtî", Lût kavminin kötü fiilini işleyen kimse demektir. Halk arasında "gulampâre" (oğlancı) demekle meşhurdur. "Kokmuş"tan kasıt, mefûl (pasif konumda olan) olan habis (kötü) anlamındadır.

"Gende", kokmuş ve her fenâ kokulu olan şey (Burhân). “Lûtî”, Lût kavminin kötü fiilini işleyen kimse demektir. Beynennâs "gulampâre" demekle meşhûrdur. "Kokmuş"tan murâd, mefûl olan habîs ma'nâsınadır.

2497. O laîn onun belinde bir hançer gördü; müteakiben ona "Bu belindeki nedir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. O lâin onun belinde bir hançer gördü; ardından ona "Bu belindeki nedir?" dedi.

"Lâin", mel'un anlamındadır ki, "kovulmuş ve uzaklaştırılmış" demektir. Bu ifade ile şu hadis-i şerife işaret buyrulur: لعن الله من عمل عمل قوم لوط Yani "Lût kavminin fiilini işleyen kimseye Yüce Allah lanet etti." Yani, o mel'un olan fail, mef'ulün belinde bir hançer görüp "Bu nedir?" yani "Bunu ne yapacak ve nerede kullanacaksın?" demek istedi.

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır ki, “matrûd ve kovulmuş" demektir. Bu ta'bîr ile şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: لعن الله من عمل عمل قوم لوط Ya'ni "Lût'un fiilinin amelini işleyen kimseye Allah Teâlâ la'net eyledi." Ya'ni, o mel'ûn olan fâil mef'ûlün belinde bir hançer görüp "Bu nedir?" ya'ni "Bunu ne yapacak ve nerede kullanacaksın?" demek idi.

2498. Dedi: "Eğer bir kötü huylu olan kimse, bana fenâ düşünürse onun karnını yararım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Dedi: "Eğer kötü huylu bir kimse bana kötü düşünürse onun karnını yararım!"

"Meneş" ve "meniş", huy, karakter ve tabiat anlamına gelir; "bed-meniş" ise kötü huylu ve kötü tabiatlı demektir. Yani, mef'ûl (edilgen), kötü niyetli failin sorusuna cevap olarak dedi: "Eğer kötü huylu ve ahlaksız bir kimse bana kötü bir gözle bakarsa bu hançer ile onun karnını yararım!"

"Meneş" ve "meniş", huy, hulk ve tabîat ma'nâsına olup "bed-meniş", fenâ huylu ve tabîatlı demektir. Ya'ni, mef'ûl, fail-i habîsin suâline cevâben dedi: "Eğer kötü huylu ve ahlâksız bir kimse bana fenâ nazar ile bakarsa bu hançer ile onun karnını yararım!"

2499. Lûtî dedi: "Elhamdülillah ki, ben sana hîle ile kötü düşünmemişimdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Lûtî dedi: "Elhamdülillah ki, ben sana hîle ile kötü düşünmemişimdir!"

Yani, livata fiilini işleyen kişi (fâil), livataya uğrayan kişinin (mef'ûl) bu sözü üzerine dedi ki: "Yüce Allah'a hamd olsun ki, ben sana hileli bir şekilde kötü niyetle bakmamış ve senin hakkında kötü bir düşüncede bulunmamışımdır." Bu kişi, çirkin fiilin insanlar önünde işlenmesinin rezillik olacağını da idrak etmektedir. 2- Livataya uğrayan kişi, kendi hakkında kötülük düşünenlerin hançeriyle karnını yaracağını belirttiği hâlde, namus cevherini ayaklar altına alan livata fiilini işleyen kişi hakkında o hançeri kullanma ehliyetinden düşüyor. 3- Fiili kötü ve çirkin iken, livata fiilini işleyen kişi de livataya uğrayan kişi hakkında kötülük yapmadığını söylüyor.

Ya'ni, fâil livâta hâlinde iken, mefûlün bu sözü üzerine dedi ki: "Cenâb-ı Hakk'a hamd olsun ki, ben sana hîlekârâne bir sûrette fenâ nazar ile bakmamış ve senin hakkında fenâ fikirde bulunmamışımdır." şenî' fiilin muvâcehe-i halkda icrâsı rezâlet olacağını da müdriktir. 2- Mef'ûl kendi hakkında fenâlık düşünenlerin hançeriyle karnını yaracağını beyân ettiği hâlde cevher-i nâmûsunu pâymâl eden fâil hakkında o hançeri kullanmak ehliyetinden sâkıt oluyor. 3- Fiili habîs ve şenî iken fâil dahi mef'ûl hakkında fenâlık yapmadığını söylüyor.

2496. Bir lûtî bir kokmuşu eve götürdü. Onu yüz üstü yatırdı ve kıstırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2496. Bir lûtî bir kokmuşu eve götürdü. Onu yüz üstü yatırdı ve kıstırdı.

"Gende", kokmuş ve her kötü kokulu olan şeydir (Burhân). "Lûtî", Lût kavminin kötü fiilini işleyen kimse demektir. Halk arasında "gulampâre" (oğlancı) demekle meşhurdur. "Kokmuş"tan kasıt, mef'ûl (cinsel ilişkiye girilen) olan habis (pis) anlamınadır.

"Gende", kokmuş ve her fenâ kokulu olan şey (Burhân). “Lûtî”, Lût kavminin kötü fiilini işleyen kimse demektir. Beynennâs "gulampâre" demekle meşhûrdur. "Kokmuş"tan murâd, mef'ûl olan habîs ma'nâsınadır.

2497. O laîn onun belinde bir hançer gördü; müteakiben ona "Bu belindeki nedir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2497. O lâin onun belinde bir hançer gördü; ardından ona "Bu belindeki nedir?" dedi.

"Lâin", mel'un anlamındadır ki, "kovulmuş ve uzaklaştırılmış" demektir. Bu ifade ile şu hadis-i şerife işaret buyrulur: لعن الله من عمل عمل قوم لوط Yani "Lût kavminin fiilini işleyen kimseye Yüce Allah lanet etti." Yani, o mel'un olan fail, mef'ulün belinde bir hançer görüp "Bu nedir?" yani "Bunu ne yapacak ve nerede kullanacaksın?" demek istedi.

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır ki, “matrûd ve kovulmuş" demektir. Bu ta'bîr ile şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: لعن الله من عمل عمل قوم لوط Ya'ni "Lût'un fiilinin amelini işleyen kimseye Allah Teâlâ la'net eyledi." Ya'ni, o mel'ûn olan fâil mef'ûlün belinde bir hançer görüp "Bu nedir?" ya'ni "Bunu ne yapacak ve nerede kullanacaksın?" demek idi.

2498. Dedi: "Eğer bir kötü huylu olan kimse, bana fenâ düşünürse onun karnını yararım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2498. Dedi: "Eğer kötü huylu bir kimse, bana kötü düşünürse onun karnını yararım!"

"Meneş" ve "meniş", huy, ahlak ve tabiat anlamına gelir; "bed-meniş" ise kötü huylu ve kötü tabiatlı demektir. Yani, mef'ûl (edilgen), kötü niyetli failin sorusuna cevap olarak dedi: "Eğer kötü huylu ve ahlaksız bir kimse bana kötü bir gözle bakarsa bu hançer ile onun karnını yararım!"

"Meneş" ve "meniş", huy, hulk ve tabîat ma'nâsına olup "bed-meniş", fenâ huylu ve tabîatlı demektir. Ya'ni, mef'ûl, fâil-i habîsin suâline cevâben dedi: "Eğer kötü huylu ve ahlâksız bir kimse bana fenâ nazar ile bakarsa bu hançer ile onun karnını yararım!"

2499. Lûtî dedi: "Elhamdülillah ki, ben sana hîle ile kötü düşünmemişimdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2499. Lûtî dedi: "Elhamdülillah ki, ben sana hile ile kötü düşünmemişimdir!"

Yani, livâta (eşcinsel ilişki) fiilini yapan kişi, fiile maruz kalanın bu sözü üzerine dedi ki: "Yüce Allah'a hamd olsun ki, ben sana hileli bir şekilde kötü bir gözle bakmamış ve senin hakkında kötü bir fikirde bulunmamışımdır." İşte işi gücü her günkü muamelelerinde fitne ve fesat çıkarmak ve kullara zarar vermek olduğu halde doğruluktan ve hamiyetten (koruyuculuktan) bahsedenlerin hali de bu lûtînin haline benzer.

Ya'ni, fâil livâta hâlinde iken, mef'ûlün bu sözü üzerine dedi ki: "Cenâb-ı Hakk'a hamd olsun ki, ben sana hîlekârâne bir sûrette fenâ nazar ile bakmamış ve senin hakkında fenâ fikirde bulunmamışımdır." İşte işi gücü her günkü muâmelâtında fitne ve fesâd ve izrâr-ı ibâd olduğu hâlde istikâmetten ve hamiyetten bahsedenlerin hâli de bu lûtinin hâline mümâsildir.

2500. Vaktâki bir merd yoktur, hançerler ne fâide? Vaktâki gönül olmaya, tolga fâide tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Bir er kişi yoksa, hançerlerin ne faydası olur? Gönül olmazsa, tolga fayda sağlamaz.

"Hûd", savaşta başa giyilen zırhlı başlıktır ki, Arapçada "miğfer", Türkçede "tolga ve tuğulga" derler. Bu beyit ve sonraki beyitler Hz. Pîr'in irşadıdır (doğru yolu göstermesidir). Yani, meydanda bir er kişi yoksa ve ancak kadınlar varsa, ortadaki hançerlerin ne faydası olur. Çünkü onları kullanacak er kişi lazımdır. Aynı şekilde, savaşa ve darbeye dayanıklı güçlü bir kalp olmazsa tolganın ne faydası olur.

“Hûd”, harbde başa giyilen zırhlı külâh ki, Arabî’de “miğfer”, Türkçe’de “tolga ve toğulga” derler. Bu beyt ve âtîdeki beyitler irşâd-ı Hz. Pîr’dir. Ya’ni, vaktâki meydanda bir er yoktur ve ancak kadınlar vardır, ortadaki hançerlerin ne faydası olur. Zîrâ onları kullanacak er lâzımdır. Ve kezâ harb ve darba dayanıklı bir kuvvetli kalb olmazsa tolganın ne faydası olur.

2501. Ali’den zülfikârı mîrâs tutarsın. Senin Şîr-i Hudâ pazun var ise getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Ali’den zülfikârı miras tutarsın. Senin Allah’ın Arslanı pazun var ise getir!

Farz edelim ki, İmam Ali (k.v.) hazretlerinin Zülfikâr isimli kılıcı miras olarak senin eline geçti. Eğer sende Allah’ın Arslanı olan o hazretin pazusu var ise getir! Failiyet kuvveti olmadıkça alet ne işe yarar?

Farzedelim ki, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin zülfikâr isimli kılıcı mîrâs olarak senin eline girdi. Eğer sende Allah’ın arslanı olan o hazretin pazusu var ise getir! Kuvvet-i fâiliyyeye olmadıkça âlet ne işe yarar?

2502. Eğer hatırında Mesîh’ten bir füsûn var ise ey vakîh, Îsâ’nın dudağı ve dişi hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. Eğer hatırında Mesih'ten bir büyü var ise ey utanmaz, İsa'nın dudağı ve dişi hani?

"Vakîh", utanmaz ve hayâsız kimse demektir. Yani, ey olağanüstü hallerden ve kerametlerden bahseden ve evliyalık makamına sahip olduğunu iddia eden hayâsız kişi, eğer Mesih İsa (a.s.)'dan hatırında bir söz ve izlenim var ise, İsa (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o etkileyici sözü söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?

“Vakîh”, utanmaz ve hayâsız kimse demektir. Ya’ni, ey havârik-ı âdâttan ve kerâmâttan bahseden ve makâm-ı evliyâyı hâiz olduğunu iddiâ eden hayâsız, eğer Mesîh Îsâ (a.s.)dan hatırında bir kelâm ve nakış var ise, Îsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o kelâm-ı müessiri söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?

2503. Tevzî’den ve fütûhtan bir gemi yaparsın. Hani geminin Nûh gibi bir gemicisi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Dağıtımdan ve fetihlerden bir gemi yaparsın. Hani geminin Nuh gibi bir gemicisi?

"Gemi"den maksat, yalancı bir şeyhin yaptığı tekkedir; "tevzî'", birçok kimseye bir şey dağıtmak demektir. Burada maksat, şeyh tarafından müridleri- İşte işi gücü her günkü muamelelerinde fitne ve fesat ve kullara zarar vermek olduğu hâlde doğruluktan ve hamiyetten bahsedenlerin hâli de bu lûtînin hâline benzer.

“Gemi”den murâd, yalancı bir şeyhin yaptığı tekye; “tevzî’”, birçok kimselere bir şey dağıtmak demektir. Burada murâd, şeyh tarafından mürîdleri- İşte işi gücü her günkü muâmelâtında fitne ve fesâd ve ızrâr-ı ibâd olduğu hâlde istikāmetten ve hamiyetten bahsedenlerin hâli de bu lûtînin hâline mümâsildir.

2500. Vaktaki bir merd yoktur, hançerler ne faide? Vaktaki gönül olmaya, tolga fâide tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2500. Bir er kişi yoksa, hançerler ne işe yarar? Gönül olmazsa, tolga fayda vermez.

"Hûd", savaşta başa giyilen zırhlı başlıktır ki, Arapçada "miğfer", Türkçede "tolga ve toğulga" derler. Bu beyit ve sonraki beyitler Hz. Pîr'in irşadıdır (doğru yolu göstermesidir). Yani, meydanda bir er kişi yoksa ve sadece kadınlar varsa, ortadaki hançerlerin ne faydası olur. Çünkü onları kullanacak er kişi gereklidir. Aynı şekilde, savaşa ve vuruşmaya dayanıklı güçlü bir kalp olmazsa tolganın ne faydası olur.

"Hûd", harbde başa giyilen zırhlı külâh ki, Arabî'de "miğfer", Türkçe'de "tolga ve toğulga" derler. Bu beyt ve âtîdeki beyitler irşâd-ı Hz. Pîr'dir. Ya'ni, vaktâki meydanda bir er yoktur ve ancak kadınlar vardır, ortadaki hançerlerin ne faydası olur. Zîrâ onları kullanacak er lâzımdır. Ve kezâ harb ve darba dayanıklı bir kuvvetli kalb olmazsa tolganın ne faydası olur.

2501. Ali'den zülfikārı mîrâs tutarsın. Senin Şîr-i Hudâ pazun var ise getir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2501. Ali'den Zülfikâr'ı miras tutarsın. Senin Allah'ın Arslanı pazun var ise getir!

Farz edelim ki, İmam Ali (k.v.) hazretlerinin Zülfikâr isimli kılıcı miras olarak senin eline geçti. Eğer sende Allah'ın Arslanı olan o hazretin pazusu var ise getir! Edici kuvvet olmadıkça alet ne işe yarar?

Farzedelim ki, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin zülfikār isimli kılıcı mîrâs olarak senin eline girdi. Eğer sende Allah'ın arslanı olan o hazretin pazusu var ise getir! Kuvvet-i fâiliyye olmadıkça âlet ne işe yarar?

2502. Eğer hatırında Mesîh'ten bir füsun var ise ey vakîh, Îsâ'nın dudağı ve dişi hani?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2502. Eğer hatırında Mesih'ten bir büyü var ise ey utanmaz, İsa'nın dudağı ve dişi hani?

"Vakîh", utanmaz ve hayâsız kimse demektir. Yani, ey olağanüstü hallerden ve kerametlerden bahseden ve evliyalık makamına sahip olduğunu iddia eden hayâsız kişi, eğer Mesih İsa'dan (a.s.) hatırında bir söz ve iz var ise, İsa (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o etkili sözü söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?

"Vakîh", utanmaz ve hayâsız kimse demektir. Ya'ni, ey havârik-ı âdâttan ve kerâmâttan bahseden ve makām-ı evliyâyı hâiz olduğunu iddia eden hayâsız, eğer Mesîh Îsâ (a.s.)dan hatırında bir kelâm ve nakış var ise, Îsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o kelâm-ı müessiri söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?

2503. Tevzî'den ve fütûhtan bir gemi yaparsın. Hani geminin Nûh gibi bir gemicisi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2503. Dağıtımdan ve bağışlardan bir gemi yaparsın. Hani geminin Nuh gibi bir gemicisi?

"Gemi"den kasıt, yalancı bir şeyhin yaptığı tekke; "tevzî'", birçok kimseye bir şey dağıtmak demektir. Burada kasıt, şeyh tarafından müridlerine yapılacak tekkenin inşaat masrafları için bir para tahsisidir. "Fütûh", burada, hayır sahipleri tarafından şeyh efendiye verilen bir meblağ anlamındadır. Ey düzenbaz şeyh, müridlere dağıttığın paraları ve bağışlardan elde edilen meblağları toplayarak gemi hükmünde olan tekkeni yaparsın. Fakat o gemiyi idare edecek ve müridleri Hakk'a ulaştıracak Nuh (a.s.) meşrebinde (yolu üzere) bir gemici ve insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir mürşid nerede!

"Gemi"den murâd, yalancı bir şeyhin yaptığı tekye; "tevzî'", birçok kimselere bir şey dağıtmak demektir. Burada murâd, şeyh tarafından müridleri- ne yapılacak tekyenin masârif-i inşâiyyesi için bir para tahsîsidir. "Fütûh", burada, ashâb-ı hayır tarafından şeyh efendiye verilen bir meblağ ma'nâsınadır. Ey müzevvir şeyh, müridlere tevzî' ettiğin paraları ve fütûhtan hâsıl olan mebâliği toplayarak gemi mesâbesinde olan tekyeni yaparsın. Fakat o gemiyi idâre edecek ve mürîdânı Hakk'a îsâl edecek Nûh (a.s.) meşrebinde bir gemici ve mürşid-i kâmil nerede!

2504. Tutayım ki İbrahim gibi putu kırdın, hani ten putunu ateşe fedâ etmek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. Tutalım ki İbrahim gibi putu kırdın, peki ya ten putunu ateşe feda etmek!

Yani, ey fenâ (fânilik) ve bekā (bâkîlik) mertebelerine gelmeksizin halkı irşat etme davasına kalkan ve henüz zühd (dünyadan el çekme) mertebesinde bulunan şeyh efendi, farz edelim ki sen şeriatte put hükmünde olan kötü hayallerden ve fiillerden kendi nefsini ve halkı men ettin ve bu putları kırdın. Fakat cismine olan muhabbetin bâkidir. Onu, hasta olurum korkusuyla riyâzet (nefsî perhizler) ateşi içine atamadın. Bu sebeple İbrahim (a.s.) gibi görünen putları kırdın; fakat cismini onun gibi Hak yolunda ateşe feda edemedin; ve aynı şekilde ateş hükmünde olan halkın eziyet ve cefasına tahammül edemeyip kaçtın ve onlar ile mücadele etmedin. Bu şerefli beyitten anlaşılır ki bekābillah (Allah ile bâkî olma) mertebesine sahip olmayan kimsenin irşada kalkışması, Hakk'a ulaşmak isteyen kimseleri aldatmak demek olur; ve hadis-i şerifte "من غشنا ليس منا" yani "Bizi aldatan bizden değildir" buyrulduğuna göre bu hâle cüret edenlerin akıbetleri vahimdir.

Ya'ni, ey fenâ ve bekā mertebelerine gelmeksizin halkı irşâd da'vâsına kıyâm eden ve henüz zühd mertebesinde bulunan şeyh efendi, farz edelim ki, sen şerîatte put mesâbesinde olan kötü hayallerden ve fiillerden kendi nefsini ve halkı men' ettin ve bu putları kırdın. Fakat cismine olan muhabbetin bâkîdir. Onu, hasta olurum korkusuyla riyâzet ateşi içine atamadın. Binâenaleyh İbrâhim (a.s.) gibi zâhirî putları kırdın; fakat cismini onun gibi Hak yolunda ateşe fedâ edemedin; ve kezâ ateş mesâbesinde olan halkın ezâ ve cefâsına tahammül edemeyip kaçtın ve onlar ile mücadele etmedin. Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki bekābillah mertebesine hâiz olmayan kimsenin irşâda kıyâmı, Hakk'a vâsıl olmak isteyen kimseleri aldatmak demek olur; ve hadîs-i şerîfde من غشنا ليس منا ya'ni "Bizi aldatan bizden değildir" buyrulduğuna göre bu hâle cür'et edenlerin akıbetleri vahîmdir.

2505. Eğer senin delîlin varsa fiile getir! Tahta kılıcı onunla zülfikar yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Eğer senin delilin varsa fiile getir! Tahta kılıcı onunla zülfikar yap!

"Delil"den maksat, etki ve tasarruftur. Yani, ey şeyh efendi, eğer müritler üzerinde senin kemaline işaret eden etki ve tasarruf varsa onu fiilen ortaya koy ve onlar üzerinde sözlerinin etkisini göster. Tahta kılıç hükmünde olan sözleri o etki ve tasarruf vasıtasıyla bir zülfikar yap ve sözlerin gerçek anlamlarını müritlerin kalbine zevk ve vicdan yoluyla yerleştir.

"Delîl"den murâd, te'sîr ve tasarruftur. Ya'ni, ey şeyh efendi, eğer mürîdler üzerinde senin kemâline delâlet eden te'sîr ve tasarruf varsa onu fiilen izhâr et ve onlar üzerinde sözlerinin te'sîrini göster. Tahta kılıç mesâbesinde olan elfâzı o te'sîr ve tasarruf vâsıtasıyla bir zülfikār yap ve sözlerin ma'nâyı hakîkîlerini mürîdlerin kalbine zevkan ve vicdânen yerleştir.

2506. O bir delîl ki amelden sana mâni' olur, o Sâni'in nikmeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. O bir delil ki amelden sana engel olur, o Sanatkâr'ın (Allah'ın) nimeti olur.

Yani, evliyanın sözlerini ezberleyip söylemek yeterli değildir. O sözlerin özleriyle amel etmek lazımdır. Mademki senin bir anlamı doğrulamak için ayetten ne yapılacak tekkenin inşaat masrafları için bir para tahsisidir. "Fütûh" (manevi fetihler, bağışlar), burada, hayır sahipleri tarafından şeyh efendiye verilen bir meblağ anlamındadır. Ey düzenbaz şeyh, müridlere dağıttığın paraları ve fütûhtan (bağışlardan) elde edilen meblağları toplayarak gemi mesabesindeki tekkeni yaparsın. Fakat o gemiyi idare edecek ve müridleri Hakk'a ulaştıracak Nuh (a.s.) meşrebinde bir gemici ve mürşid-i kâmil (olgun rehber) nerede!

Ya'ni, kelâm-ı evliyâyı ezberleyip söylemek kâfi değildir. O sözlerin özleriyle amel etmek lazımdır. Mâdemki senin bir ma'nâyı te'yîd için âyetten ne yapılacak tekyenin masârif-i inşâiyyesi için bir para tahsîsidir. "Fütûh", burada, ashâb-ı hayır tarafından şeyh efendiye verilen bir meblağ ma'nâsınadır. Ey müzevvir şeyh, müridlere tevzî' ettiğin paraları ve fütûhtan hâsıl olan mebâliği toplayarak gemi mesâbesinde olan tekyeni yaparsın. Fakat o gemiyi idâre edecek ve mürîdânı Hakk'a îsâl edecek Nûh (a.s.) meşrebinde bir gemici ve mürşid-i kâmil nerede!

2504. Tutayım ki İbrahim gibi putu kırdın, hani ten putunu ateşe fedâ etmek!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2504. Tutalım ki İbrahim gibi putu kırdın, peki ya ten putunu ateşe feda etmek!

Yani, ey fenâ (fânilik) ve bekā (bâkîlik) mertebelerine gelmeksizin halkı irşat etme davasına kalkan ve henüz zühd (dünyadan el çekme) mertebesinde bulunan şeyh efendi, farz edelim ki sen şeriatte put hükmünde olan kötü hayallerden ve fiillerden kendi nefsini ve halkı men ettin ve bu putları kırdın. Fakat cismine olan muhabbetin bâkidir. Onu, hasta olurum korkusuyla riyâzet (nefsî perhizler) ateşi içine atamadın. Bu sebeple İbrahim (a.s.) gibi görünen putları kırdın; fakat cismini onun gibi Hak yolunda ateşe feda edemedin; ve aynı şekilde ateş hükmünde olan halkın eziyet ve cefasına tahammül edemeyip kaçtın ve onlar ile mücadele etmedin. Bu şerefli beyitten anlaşılır ki bekābillah (Allah ile bâkî olma) mertebesine sahip olmayan kimsenin irşada kalkışması, Hakk'a ulaşmak isteyen kimseleri aldatmak demek olur; ve hadis-i şerifte "من غشنا ليس منا" yani "Bizi aldatan bizden değildir" buyrulduğuna göre bu hâle cüret edenlerin akıbetleri vahimdir.

Ya'ni, ey fenâ ve bekā mertebelerine gelmeksizin halkı irşâd da'vâsına kıyâm eden ve henüz zühd mertebesinde bulunan şeyh efendi, farz edelim ki, sen şerîatte put mesâbesinde olan kötü hayallerden ve fiillerden kendi nefsini ve halkı men' ettin ve bu putları kırdın. Fakat cismine olan muhabbetin bâkîdir. Onu, hasta olurum korkusuyla riyâzet ateşi içine atamadın. Binâenaleyh İbrâhim (a.s.) gibi zâhirî putları kırdın; fakat cismini onun gibi Hak yolunda ateşe fedâ edemedin; ve kezâ ateş mesâbesinde olan halkın ezâ ve cefâsına tahammül edemeyip kaçtın ve onlar ile mücadele etmedin. Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki bekābillah mertebesine hâiz olmayan kimsenin irşâda kıyâmı, Hakk'a vâsıl olmak isteyen kimseleri aldatmak demek olur; ve hadîs-i şerîfde من غشنا ليس منا ya'ni "Bizi aldatan bizden değildir" buyrulduğuna göre bu hâle cür'et edenlerin akıbetleri vahîmdir.

2505. Eğer senin delîlin varsa fiile getir! Tahta kılıcı onunla zülfikar yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2505. Eğer senin delilin varsa fiile getir! Tahta kılıcı onunla zülfikar yap!

"Delil"den maksat, etki ve tasarruftur. Yani, ey şeyh efendi, eğer müritler üzerinde senin kemaline işaret eden etki ve tasarruf varsa onu fiilen ortaya koy ve onlar üzerinde sözlerinin etkisini göster. Tahta kılıç hükmünde olan sözleri o etki ve tasarruf vasıtasıyla bir zülfikar yap ve sözlerin gerçek anlamlarını müritlerin kalbine zevk ve vicdan yoluyla yerleştir.

"Delîl"den murâd, te'sîr ve tasarruftur. Ya'ni, ey şeyh efendi, eğer mürîdler üzerinde senin kemâline delâlet eden te'sîr ve tasarruf varsa onu fiilen izhâr et ve onlar üzerinde sözlerinin te'sîrini göster. Tahta kılıç mesâbesinde olan elfâzı o te'sîr ve tasarruf vâsıtasıyla bir zülfikār yap ve sözlerin ma'nâyı hakîkîlerini mürîdlerin kalbine zevkan ve vicdânen yerleştir.

2506. O bir delîl ki amelden sana mâni' olur, o Sâni'in nikmeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2506. O bir delil ki amelden sana engel olur, o Yaratıcı'nın nimeti olur.

Yani, evliyanın sözlerini ezberleyip söylemek yeterli değildir. O sözlerin özleriyle amel etmek gerekir. Mademki senin bir anlamı doğrulamak için ayetten ve hadisten getirdiğin deliller sana o sözlerin özleriyle amel etmeye engel oluyor, o deliller senin hakkında Yüce Yaratıcı hazretlerinin nimeti ve azabı olur.

Ya'ni, kelâm-ı evliyâyı ezberleyip söylemek kâfi değildir. O sözlerin özleriyle amel etmek lazımdır. Mâdemki senin bir ma'nâyı te'yîd için âyetten ve hadîsden getirdiğin delîller sana o sözlerin özleriyle amel etmeye mâni' oluyor, o delâil senin hakkında Sâni' Teâlâ hazretlerinin nıkmeti ve azabı olur.

2507. Yolun korkaklarını cesûr ettin. Sen hepsinden aşağıdan aşağıya titreyicisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. Yolun korkaklarını cesur ettin. Sen hepsinden aşağıdan aşağıya titreyicisin.

Yani, "Hak yolunun korkakları"nda iki durum akla gelir. Birincisi şudur ki, eksik şeyh (mürşid-i nâkıs) başına toplanan kimselere birtakım ayetler ve hadisler okuyarak bir tarikat pirinin yoluna teşvik eder ve onları bu şekilde Hak yoluna davet eder. Onlardan bir kısmı bu teşvik üzerine o pirin yoluna bağlanma konusunda cesur olurlar. Hâlbuki bu eksik şeyh, söylediği sözlerin özünü zevken ve hâlen idrak edemediğinden şüphe içinde olup onlardan daha korkak ve daha çok titreyicidir. Fakat bu iç hâlini kimselere açıklayamaz. İkinci durum şudur ki, bu eksik şeyh, evliyanın eserlerinden okuduğu birtakım hakikatleri ve ilahi sırları başına toplanan kimselere açıklar. Onlar da evvela Hak yolu olan dinî hükümlerde korkak ve amele istekli iken, bu defa bu açıklanan sırları yanlış anlamalarından dolayı amelde tembelliğe başlarlar ve ameli terk etmede cesur olurlar. Örneğin eksik şeyh, vahdet-i vücud sırlarını söyler, zayıf akıl sahipleri: "Mademki her şey Hak imiş, kim kime ibadet edecektir?" diyerek amelden vazgeçip hatta günah işlemekte de cüretkâr olurlar. Eksik şeyh ise bu kurduğu düzenin böyle ters dönmesinden dolayı onlardan daha çok korkak bir hâlde bulunur.

Ya'ni, "Hak yolunun korkakları"nda iki vecih vârid-i hâtır olur. Birisi budur ki, şeyh-i nâkıs başına toplanan kimselere birtakım âyetler ve hadisler okuyarak bir pîr-i tarîkatın tarîkına teşvîk ve onları bu sûretle Hak yoluna da'vet eder. Onlardan bir kısmı bu teşvîk üzerine o pîrin tarîkına intisâb husûsunda cesûr olurlar. Halbuki bu şeyh-i nâkıs söylediği sözlerin özünü zevkan ve hâlen müdrik olmadığından şek ve şübhe içinde olup onlardan daha korkak ve daha ziyâde titreyicidir. Fakat bu hâl-i bâtınîsini kimselere ızhâr edemez. İkinci vecih budur ki, bu şeyh-i nâkısın evliyânın âsârından okuduğu birtakım hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeyi başına toplanan kimselere ifşa eder. Onlar da evvelâ Hak yolu olan ahkâm-ı dîniyyede korkak ve amele râğıb iken bu def'a bu keşf olunan esrârı yanlış anlamalarından dolayı amelde tekâsüle başlarlar ve terk-i amelde cesur olurlar. Meselâ şeyh-i nâkıs vahdet-i vücûd esrârını söyler, ukül-i zaîfe erbâbı: “Mâdemki her şey Hak imiş, kim kime ibâdet edecektir?" diyerek amelden fâriğ olup hattâ irtikâb-ı maâsîde de cür'etkâr olurlar. Şeyh-i nâkıs ise bu kurduğu dolabın böyle ters dönmesinden dolayı onlardan daha çok korkak bir hâlde bulunur.

2508. Cümleye tevekkül dersini ediyorsun, havadan sivrisineğin damarını vuruyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. Herkese tevekkül dersini veriyorsun, havadan sivrisineğin damarını vuruyorsun.

Ey şeyh efendi, örneğin herkese tevekkül dersini veriyorsun, fakat sen fakirlik ve zarurete düşme korkusundan dolayı onlardan daha fazla titrersin ve hırsın etkisiyle havada uçan sivrisinekten bile faydalanmaya çalışırsın.

Ey şeyh efendi, meselâ herkese tevekkül dersini veriyorsun, fakat sen fakr ve zarûrete dûçâr olmak korkusundan dolayı onlardan daha ziyâde titrersin ve hırs sâikasıyla havada uçan sivrisinekten bile istifade etmeye çalışırsın.

2509. Ey askerden ileri gitmiş muhannes, senin sakalın yalanına zekerin şâhiddir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Ey askerden ileri gitmiş muhannes, senin sakalın yalanına zekerin şâhiddir!

Ve hadisten getirdiğin deliller sana o sözlerin özleriyle amel etmeye engel oluyor, o deliller senin hakkında Yüce Sanatkâr'ın (Allah'ın) gazabı ve azabı olur.

ve hadîsden getirdiğin delîller sana o sözlerin özleriyle amel etmeye mâni' oluyor, o delâil senin hakkında Sâni' Teâlâ hazretlerinin nıkmeti ve azabı olur.

2507. Yolun korkaklarını cesûr ettin. Sen hepsinden aşağıdan aşağıya titreyicisin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2507. Yolun korkaklarını cesur ettin. Sen hepsinden aşağıdan aşağıya titreyicisin.

Yani, "Hak yolunun korkakları"nda iki durum akla gelir. Birincisi şudur ki, eksik şeyh (mürşid-i nâkıs) başına toplanan kimselere birtakım ayetler ve hadisler okuyarak bir tarikat pirinin yoluna teşvik eder ve onları bu şekilde Hak yoluna davet eder. Onlardan bir kısmı bu teşvik üzerine o pirin yoluna bağlanma konusunda cesur olurlar. Hâlbuki bu eksik şeyh, söylediği sözlerin özünü zevken ve hâlen idrak edemediğinden şüphe içinde olup onlardan daha korkak ve daha çok titreyicidir. Fakat bu iç hâlini kimselere açıklayamaz. İkinci durum şudur ki, bu eksik şeyh, evliyanın eserlerinden okuduğu birtakım hakikatleri ve ilahi sırları başına toplanan kimselere açıklar. Onlar da evvela Hak yolu olan dinî hükümlerde korkak ve amele istekli iken, bu defa bu açıklanan sırları yanlış anlamalarından dolayı amelde tembelliğe başlarlar ve ameli terk etmede cesur olurlar. Örneğin eksik şeyh, vahdet-i vücud sırlarını söyler, zayıf akıl sahipleri: "Mademki her şey Hak imiş, kim kime ibadet edecektir?" diyerek amelden vazgeçip hatta günah işlemekte de cüretkâr olurlar. Eksik şeyh ise bu kurduğu düzenin böyle ters dönmesinden dolayı onlardan daha çok korkak bir hâlde bulunur.

Ya'ni, "Hak yolunun korkakları"nda iki vecih vârid-i hâtır olur. Birisi budur ki, şeyh-i nâkıs başına toplanan kimselere birtakım âyetler ve hadisler okuyarak bir pîr-i tarîkatın tarîkına teşvîk ve onları bu sûretle Hak yoluna da'vet eder. Onlardan bir kısmı bu teşvîk üzerine o pîrin tarîkına intisâb husûsunda cesûr olurlar. Halbuki bu şeyh-i nâkıs söylediği sözlerin özünü zevkan ve hâlen müdrik olmadığından şek ve şübhe içinde olup onlardan daha korkak ve daha ziyâde titreyicidir. Fakat bu hâl-i bâtınîsini kimselere ızhâr edemez. İkinci vecih budur ki, bu şeyh-i nâkısın evliyânın âsârından okuduğu birtakım hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeyi başına toplanan kimselere ifşa eder. Onlar da evvelâ Hak yolu olan ahkâm-ı dîniyyede korkak ve amele râğıb iken bu def'a bu keşf olunan esrârı yanlış anlamalarından dolayı amelde tekâsüle başlarlar ve terk-i amelde cesur olurlar. Meselâ şeyh-i nâkıs vahdet-i vücûd esrârını söyler, ukül-i zaîfe erbâbı: “Mâdemki her şey Hak imiş, kim kime ibâdet edecektir?" diyerek amelden fâriğ olup hattâ irtikâb-ı maâsîde de cür'etkâr olurlar. Şeyh-i nâkıs ise bu kurduğu dolabın böyle ters dönmesinden dolayı onlardan daha çok korkak bir hâlde bulunur.

2508. Cümleye tevekkül dersini ediyorsun, havadan sivrisineğin damarını vuruyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2508. Herkese tevekkül dersini veriyorsun, havadan sivrisineğin damarını vuruyorsun.

Ey şeyh efendi, örneğin herkese tevekkül dersini veriyorsun, fakat sen fakirlik ve zarurete düşme korkusundan dolayı onlardan daha fazla titrersin ve hırsın etkisiyle havada uçan sivrisinekten bile faydalanmaya çalışırsın.

Ey şeyh efendi, meselâ herkese tevekkül dersini veriyorsun, fakat sen fakr ve zarûrete dûçâr olmak korkusundan dolayı onlardan daha ziyâde titrersin ve hırs sâikasıyla havada uçan sivrisinekten bile istifade etmeye çalışırsın.

2509. Ey askerden ileri gitmiş muhannes, senin sakalın yalanına zekerin şâhiddir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2509. Ey askerden ileri gitmiş muhannes, senin sakalın yalanına zekerin şâhiddir!

"Muhannes", aslında hem ferci hem de zekeri olan kimseye derler. Ona "hunsâ" da derler. Mef'ûl (pasif konumda olan) gençlere de kinaye yoluyla muhannes derler. Burada "muhannes"ten kasıt, görünüşte kuru lafla Hakk yolunda erlik iddiasında olan, ancak içten nefis ve şeytanın mef'ûlü olan kimsedir. Yani, ey nefis ve şeytanın mef'ûlü olup da iddiasında ricâlullahtan (Allah erlerinden) ileriye gitmiş olan iddiacı, o ricâlullahın yanında senin sakalın, yani tesirsiz sözlerin ve zekerin, yani manevî tasarruftan (manevî güç ve etkiden) yoksun olan sırrın ve bâtının, mef'ûllüğünün ve muhannesliğinin şahididir.

“Muhannes”, aslında hem ferci hem de zekeri olan kimseye derler. Ona “hunsâ” da derler. Mef’ûl olan gençlere de kinâye tarîkıyla muhannes derler. Burada “muhannes”ten murâd, zâhiren kuru lâf ile tarîk-i Hak’ta erlik da’vâsında olan bâtınen nefis ve şeytanın mef’ûlü olan kimsedir. Ya’ni, ey nefis ve şeytanın mef’ûlü olup da’vâda ricâlullahtan ileriye gitmiş olan müddeî, o ricâlullahın indinde senin sakalın, ya’ni te’sîrsiz sözlerin ve zekerin ya’ni tasarruf-ı ma’neviyyeden hâlî olan sırrın ve bâtının, mef’ullüğünün ve muhannesliğinin şâhididir.

2510. Vaktâki nâmerdlikten gönül dolmuş ola, sakal ve bıyık mûcib-i hande olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Ne zaman ki gönül namertlikle dolmuş olsa, sakal ve bıyık gülünç olur.

Ne zaman ki iç ve kalp, namertlik ve nefis ve şeytanın etkisiyle dolmuş olsa, dışta mürşitlik kılık ve kıyafeti ve sözleri, Allah dostlarının yanında gülünç olur ve onlar içe bakıp iddia sahibinin bu hâline karşı gülerler.

Vaktâki bâtın ve kalb, nâmerdlik ve nefis ve şeytanın mef’ûlüğü hâliyle dolmuş ola, zâhirde mürşidlik kılık ve kıyâfeti ve sözleri, ricâlullahın indinde mûcib-i hande olur ve onlar bâtına nazar edip müddeînin bu hâline karşı gülerler.

2511. Tövbe et, yağmur gibi göz yaşı yağdır, sakalı ve bıyığı handeden kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Tövbe et, yağmur gibi göz yaşı yağdır, sakalı ve bıyığı gülmekten kurtar!

"Bâz harîden", kurtarmak ve halâs etmekten kinâyedir (dolaylı anlatımdır). Ey yalancı iddiacı, bu yaptığın işten geri dön ve pişman olup göz yaşını akıt! Af ve bağışlanma için Yüce Allah hazretlerine yalvar! O takma ve yapma olan fiillerini hakikate dönüştürüp Allah dostlarının gülmesinden ve alay etmesinden kurtar!

“Bâz harîden”, kurtarmak ve halâs etmekten kinâyedir. Ey müddeî-i müzevvir, bu yaptığın işten rücû’ et ve nedâmet edip göz yaşını akıt! Afv ve mağfiret için Hak Teâlâ hazretlerine yalvar! O takma ve yapma olan ef’âlini hakîkate tahvîl edip ricâlullahın hande ve istihzâsından kurtar!

2512. Amel içinde mertlik ilâcı ye, tâ ki Hamel’de sıcak güneş olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Amel içinde mertlik ilacını ye ki Koç burcunda sıcak güneş olasın!

Yani, Allah dostlarının gittiği yolda git ve onların yaptığı mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzâtı (nefsî perhizler) işle ki bunlar erkekliğin ilacıdır. Bunları yaptıktan sonra Hakk'ın sana tecellîsi (ortaya çıkışı) meydana gelir. O zaman bahar mevsiminde Koç burcuna geçen sıcak güneş gibi halka faydalı tesiri olan bir güneş olursun.

Ya’ni, ricâlullahın gittiği yolda git ve onların yaptığı mücâhede ve riyâzâtı işle ki bunlar erkekliğin ilâcıdır. Bunları yaptıktan sonra Hakk’ın sana tecellîsi vâki’ olur. O vakit bahar mevsiminde Hamel burcuna intikâl eden sıcak güneş gibi halka te’sîr-i nâfi’i olan bir güneş olursun.

2513. Mi’deyi bırak, gönül tarafına salın, tâ ki perdesiz Hak’tan selâm gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. Mideyi bırak, gönül tarafına yönel, tâ ki perdesiz Hak'tan selâm gelsin!

"Muhannes", aslında hem dişi hem de erkek cinsel organı olan kimseye denir. Ona "hunsâ" da denir. Edilgen konumdaki gençlere de kinaye yoluyla muhannes derler. Burada "muhannes"ten kasıt, görünüşte kuru lafla Hakk yolunda erkeklik iddiasında olan, ancak içten nefsin ve şeytanın edilgeni olan kimsedir. Yani, ey nefsin ve şeytanın edilgeni olup da iddiasında Allah erlerinden ileriye gitmiş olan iddiacı, o Allah erleri katında senin sakalın, yani tesirsiz sözlerin ve zekerin, yani manevî tasarruftan yoksun olan sırrın ve bâtının, edilgenliğinin ve muhannesliğinin şahididir.

"Muhannes", aslında hem ferci hem de zekeri olan kimseye derler. Ona "hunsâ" da derler. Mef'ûl olan gençlere de kinâye tarîkıyla muhannes derler. Burada "muhannes"ten murâd, zâhiren kuru lâf ile tarîk-i Hak'ta erlik da'vâ- sında olan bâtınen nefis ve şeytanın mef'ûlü olan kimsedir. Ya'ni, ey nefis ve şeytanın mef'ûlü olup da'vâda ricâlullahdan ileriye gitmiş olan müddeî, o ri- câlullahın indinde senin sakalın, ya'ni te'sîrsiz sözlerin ve zekerin ya'ni ta- sarruf-ı ma'neviyyeden hâlî olan sırrın ve bâtının, mefullüğünün ve muhan- nesliğinin şâhididir.

2510. Vaktaki nâmerdlikten gönül dolmuş ola, sakal ve bıyık mûcib-i hande olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2510. Ne zaman ki gönül namertlikle dolu olursa, sakal ve bıyık gülünç olur.

Ne zaman ki iç ve kalp, namertlik ve nefis ile şeytanın kötülüğü hâliyle dolu olursa, dışarıda mürşitlik kılık ve kıyafeti ile sözleri, Allah dostları katında gülünç olur ve onlar içe bakıp iddia sahibinin bu hâline karşı gülerler.

Vaktāki bâtın ve kalb, nâmerdlik ve nefis ve şeytanın mefüllüğü hâliyle dolmuş ola, zâhirde mürşidlik kılık ve kıyafeti ve sözleri, ricâlullâhın indin- de mûcib-i hande olur ve onlar bâtına nazar edip müddeînin bu hâline kar- şı gülerler.

2511. Tövbe et, yağmur gibi göz yaşı yağdır, sakalı ve bıyığı handeden kurtar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2511. Tövbe et, yağmur gibi göz yaşı yağdır, sakalı ve bıyığı alaydan kurtar!

"Geri satın almak", kurtarmak ve halâs etmekten kinâyedir (dolaylı anlatım). Ey sahtekâr iddiacı, bu yaptığın işten geri dön ve pişman olup göz yaşını akıt! Af ve bağışlanma için Yüce Allah hazretlerine yalvar! O takma ve yapma olan fiillerini hakikate dönüştürüp Allah dostlarının alay ve istihzasından kurtar!

"Bâz harîden", kurtarmak ve halâs etmekten kinâyedir. Ey müddeî-i mü- zevvir, bu yaptığın işten rücû' et ve nedâmet edip göz yaşını akıt! Afv ve mağfiret için Hak Teâlâ hazretlerine yalvar! O takma ve yapma olan ef'âlini hakîkate tahvîl edip ricâlullâhın hande ve istihzâsından kurtar!

2512. Amel içinde mertlik ilacı ye, tâ ki Hamel'de sıcak güneş olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2512. Amel içinde mertlik ilacı ye, tâ ki Koç burcunda sıcak güneş olasın!

Yani, Allah dostlarının gittiği yolda git ve onların yaptığı mücâhedeleri (nefisle mücadeleleri) ve riyâzâtı (nefsî perhizleri) işle ki bunlar erkekliğin ilacıdır. Bunları yaptıktan sonra Hakk'ın sana tecellîsi (Allah'ın sana görünmesi) meydana gelir. O zaman bahar mevsiminde Koç burcuna intikal eden sıcak güneş gibi halka faydalı tesiri olan bir güneş olursun.

Ya'ni, ricâlullâhın gittiği yolda git ve onların yaptığı mücâhede ve riyâzâ- tı işle ki bunlar erkekliğin ilacıdır. Bunları yaptıktan sonra Hakk'ın sana tecellîsi vâki' olur. O vakit bahar mevsiminde Hamel burcuna intikal eden sı- cak güneş gibi halka te'sîr-i nâfi'i olan bir güneş olursun.

2513. Mi'deyi bırak, gönül tarafına salın, tâ ki perdesiz Hak'tan selâm gelsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2513. Mideyi bırak, gönül tarafına yönel ki perdesiz Hak'tan selâm gelsin!

Yani, bedensel gıdayı ve nefse ait hazları terk et de tevekkül tarafına doğru yönel ve teveccüh et ki, tabiat cehenneminden kurtulup kalp cennetine giresin! Bu cennet içinde seni zâtî tecellî (Allah'ın özünün tecellisi) nuru kaplasın! سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبِّ رَّحِيم (Yâsîn, 36/58) Yani "Rahîm olan Rab tarafından sözlü bir selâm vardır" ayet-i kerimesi gereğince sana Rabbü'l-âlemin hazretleri tarafından bu cennet içinde perdesiz ve aracısız selâm gelsin!

Ya'ni, gıdâ-yı cismânîyi ve lezâiz-i nefsânîyi terk et de tevekkül tarafına doğru salın ve teveccüh et ki, tabîat cehenneminden kurtulup kalb cennetine giresin! Bu cennet içinde seni tecellî-i zâtî nûru kaplasın! سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبِّ رَّحِيم (Yâsîn, 36/58) Ya'ni "Rahîm olan Rab tarafından kavlen selâm vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince sana Rabbü'l-âlemin hazretleri tarafından bu cennet içinde perdesiz ve vâsıtasız selâm gelsin!

2514. Bir iki adım git ve hoş tekellüf yap! Aşk senin kulağını sonra da koltuğunu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. Bir iki adım git ve güzel bir zahmete katlan! Aşk senin kulağını sonra da koltuğunu tutar.

"Keş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "koltuk" anlamı uygundur. Yani, mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) yolunda bir iki adım yürü ve bu bir iki adım için de külfete ve zahmete katlan. Onun sonucunda kalbine ilâhî bir cezbe (çekim) gelir ve Hak aşkı seni istila edip evvelâ kulağına yapışır, yani evliyaların sözünü kulağın zevk ve lezzet ile kabul eder. Sonra o aşk senin koltuğuna girip ma'şukun (sevilenin) huzuruna kadar götürür. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "تا ترا عشقش کشد اندر برش" yani "Onun aşkı tâ ki seni onun sînesine çeksin!" şeklinde geçmektedir.

"İsti'sâm", fenalıktan korunma istemek; "teaffüf", sâlihlik göstermek ve haramdan sakınmak demektir. Yani, hilekâr müridin hilesi ve fenalıktan korunma isteyen ve sâlihlik gösteren ahmak zâhide galip gelip onu şeyhinin emri doğrultusunda avlayarak yiyeceği ve içeceği bol olan tekkedeki şeyhinin huzuruna çekti ve götürdü.

“Keş”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada “koltuk” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mücâhede ve riyâzet tarîkında bir iki adım yürü ve bu bir iki adım için de külfete ve zahmete katlan. Onun neticesinde kalbine bir cezbe-i ilâhî gelir ve aşk-ı Hak seni istîlâ edip evvelâ kulağına yapışır, ya'ni kelâm-ı evliyâyı kulağın zevk ve lezzet ile kabûl eder. Sonra o aşk senin koltuğuna girip huzûr-ı ma'şûka kadar götürür. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا ترا عشقش کشد اندر برش Ya'ni "Onun aşkı tâ ki seni onun sînesine çeksin!" sûretinde vâki'dir.

“İsti'sâm”, fenâlıktan hifz istemek; “teaffüf”, sâlihlik göstermek ve harâmdan sakınmak demektir. Ya'ni, hîlekâr mürîdin hîlesi ve fenâlıktan hıfz isteyen ve sâlihlik gösteren ahmak zâhide galib gelip onu şeyhinin emri vech ile avlayarak yiyeceği ve içeceği bol olan tekyedeki şeyhinin huzûruna çekti ve götürdü.

## Tilki hîlesinin eşeğin isti'sâmı ve teaffüfü üzerine gālib gelmesi ve tilkinin eşeği ormanda olan arslan tarafına çekmesi

2515. Tilki hîlede kendi ayağını sıkıştırdı. Eşeğin sakalını tuttu ve orman tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Tilki hilede kendi ayağını sıkıştırdı. Eşeğin sakalını tuttu ve orman tarafına çekti.

Yani, bedensel gıdayı ve nefse ait hazları terk et de tevekkül tarafına doğru salın ve yönel ki, tabiat cehenneminden kurtulup kalp cennetine giresin! Bu cennet içinde seni zâtî tecellî (Allah'ın özünden gelen tecelli) nuru kaplasın! سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبِّ رَّحِيم (Yâsîn, 36/58) Yani "Rahîm olan Rab tarafından sözlü selâm vardır" ayet-i kerimesi gereğince sana Rabbü'l-âlemin hazretleri tarafından bu cennet içinde perdesiz ve aracısız selâm gelsin!

Ya'ni, gıdâ-yı cismânîyi ve lezâiz-i nefsânîyi terk et de tevekkül tarafına doğru salın ve teveccüh et ki, tabîat cehenneminden kurtulup kalb cennetine giresin! Bu cennet içinde seni tecellî-i zâtî nûru kaplasın! سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبِّ رَّحِيم (Yâsîn, 36/58) Ya'ni "Rahîm olan Rab tarafından kavlen selâm vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince sana Rabbü'l-âlemin hazretleri tarafından bu cennet içinde perdesiz ve vâsıtasız selâm gelsin!

2514. Bir iki adım git ve hoş tekellüf yap! Aşk senin kulağını sonra da koltuğunu tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2514. Bir iki adım git ve güzel bir çaba göster! Aşk senin kulağını sonra da koltuğunu tutar.

"Keş" kelimesinin çeşitli anlamları vardır, burada "koltuk" anlamı uygundur. Yani, mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) yolunda bir iki adım yürü ve bu bir iki adım için de külfete ve zahmete katlan. Bunun sonucunda kalbine ilâhî bir cezbe (çekim) gelir ve Hak aşkı seni istilâ edip önce kulağına yapışır, yani evliyaların sözlerini kulağın zevk ve lezzetle kabul eder. Sonra o aşk senin koltuğuna girip ma'şûkun (sevilenin) huzuruna kadar götürür. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "تا ترا عشقش کشد اندر برش" yani "Onun aşkı tâ ki seni onun sînesine çeksin!" şeklinde geçmektedir.

"İsti'sâm", fenalıktan korunma istemek; "teaffüf", sâlihlik göstermek ve haramdan sakınmak demektir. Yani, hilekâr müridin hilesi, fenalıktan korunma isteyen ve sâlihlik gösteren ahmak zâhide galip gelip onu şeyhinin emri doğrultusunda avlayarak yiyeceği ve içeceği bol olan tekkedeki şeyhinin huzuruna çekti ve götürdü.

"Keş", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "koltuk" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, mücâhede ve riyâzet tarîkında bir iki adım yürü ve bu bir iki adım için de külfete ve zahmete katlan. Onun neticesinde kalbine bir cezbe-i ilâhî gelir ve aşk-ı Hak seni istîlâ edip evvelâ kulağına yapışır, ya'ni kelâm-ı evliyâyı kulağın zevk ve lezzet ile kabûl eder. Sonra o aşk senin koltuğuna girip huzûr-ı ma'şûka kadar götürür. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا ترا عشقش کشد اندر برش Ya'ni "Onun aşkı tâ ki seni onun sînesine çeksin!" sûretinde vâki'dir.

"İsti'sâm", fenâlıktan hifz istemek; "teaffüf", sâlihlik göstermek ve harâmdan sakınmak demektir. Ya'ni, hîlekâr mürîdin hîlesi ve fenâlıktan hifz isteyen ve sâlihlik gösteren ahmak zâhide galib gelip onu şeyhinin emri vech ile avlayarak yiyeceği ve içeceği bol olan tekyedeki şeyhinin huzûruna çekti ve götürdü.

## Tilki hîlesinin eşeğin isti'sâm ve teaffüfü üzerine gālib gelmesi ve tilkinin eşeği ormanda olan arslan tarafına çekmesi

2515. Tilki hîlede kendi ayağını sıkıştırdı. Eşeğin sakalını tuttu ve orman tarafına çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2515. Tilki hilede kendi ayağını sıkıştırdı. Eşeğin sakalını tuttu ve orman tarafına çekti.

"Pâ hod füşürden" (پا خود فشردن) sebat etmekten kinayedir. "Rîş giriften", (ریش گرفتن) galip olmaktan kinayedir. Yani, tilki hilekârca olan sözlerinde sebat etti ve eşeğe galip gelerek onu orman tarafına çekti.

“Pâ hod füşürden” (پا خود فشردن) sebât etmekten kinâyedir. “Rîş giriften”, (ریش گرفتن) gâlib olmaktan kinâyedir. Ya’ni, tilki hîlekârâne olan sözlerinde sebât etti ve eşeğe gâlib gelerek onu orman tarafına çekti.

2516. O tekyenin mutribi nerede? Tâ ki eşek gitti, eşek gitti diye def çalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. O tekkenin çalgıcısı nerede? Ta ki "Eşek gitti, eşek gitti!" diye def çalsın!

Bilinmeli ki, bu kıssanın esası, aslanın emriyle tilkinin ava çıkıp avladığı şeyi aslanın önüne getirmesi ve aslana feda etmesidir. Nasıl ki 2348 numaralı beyitte همچو روبه صید گیر و کن فدیش تا عوض گیری هزاران صید بیش ["Tilki gibi av yakala ve ona feda et ki, binlerce avı bedel olarak alasın!"] buyrulmuştu. Ve "aslan"dan maksat kutup, "tilki"den murat ise onun hilekâr müridi olduğu sırası geldikçe açıklandı. İşte o mürid, bir zahid kutbun dergâhında yemek ve içmek çok olduğundan bahsederek onu kandırdı ve tekkeye getirdi. Fakat zahid, hayvani nefsine ait hazzına yenik düşerek gelmiş olsa da, hakikatte kutbun gözetimi altında onun bu hayvani nefsi gidecek ve yok olacaktı. Bu duruma işaretle bu şerefli beyitte buyrulur ki: O tekkenin çalgıcısı nerededir ki, zahid gelirken onun bu hayvani nefsinin gideceğine işaretle: "Eşek gitti, eşek gitti!" diye makam ve teganni ile def çalsın! Şurası da dikkat çekicidir ki, bu kandırıcı müridler iki türlüdür: Ya kâmil şeyhin ya da noksan şeyhin dergâhına mensup olurlar. Kandırılıp kâmil şeyhin dergâhına götürülen kimse, hayvani nefsinin hükmünden kurtulur. Noksan şeyhin dergâhına götürülen kimsenin ise taklidi olan zühdü ve takvası dahi kalmadığı gibi, elindeki dünyalığı da soyulup müflis bir halde kalır. Nasıl ki II. cildin 510 numaralı beytinin başındaki "Sufilerin sema için misafirin hayvanını satmaları" başlığı altında bu anlamda bir kıssa beyan buyrulmuş ve 533 numarada dahi: زین حراره پای کوبان تا سحر کف زنان خر رفت و خر رفت ای پسر ["Bu hararetten seher vaktine kadar" "Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular."] beyti geçmişti.

Ma’lûmdur ki, bu kıssanın esâsı arslanın emriyle tilkinin ava çıkıp avladığı şeyi arslanın önüne getirmesi ve arslana fedâ etmesidir. Nitekim 2348 numaralı beyitte همچو روبه صید گیر و کن فدیش تا عوض گیری هزاران صید بیش [“Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!”] buyrulmuş idi. Ve “arslan”dan maksad, kutub ve “tilki”den murâd, onun hîlekâr mürîdi olduğu sırası geldikçe îzâh olundu. İşte o mürîd bir zâhidî kutbun dergâhında yemek ve içmek çok olduğundan bahisle kandırdı ve tekyeye getirdi. Fakat zâhid nefs-i hayvânîsinin hazzına mağlûb olarak geldiği hâlde, hakîkatte kutbun nazarı altında onun bu nefs-i hayvânîsi gidecek ve yok olacak idi. Bu hâle işâreten bu beyt-i şerîfde buyrulur ki: O tekyenin mutribi nerededir ki, zâhid gelirken onun bu nefs-i hayvânîsinin gideceğine işâretle: “Eşek gitti, eşek gitti!” diye makam ve tegannî ile def çalsın! Şurası da şâyân-ı dikkattir ki, bu kandırıcı mürîdler iki türlüdür: Ya şeyh-i kâmilin ve yâhud şeyh-i nâkısın dergâhına mensûb olurlar. Kandırılıp şeyh-i kâmilin dergâhına götürülen kimse nefs-i hayvânîsinin hükmünden kurtulur. Şeyh-i nâkısın dergâhına götürülen kimsenin taklîdî olan zühdü ve takvâsı dahi kalmadığı gibi elindeki dünyâlığı dahi soyulup müflis bir hâlde kalır. Nitekim II. cildin 510 numaralı beytinin başındaki “Sûfîlerin semâ’ için müsâfirin hayvanını satmaları” unvânı altında bu ma’nâda bir kıssa beyân buyrulmuş ve 533 numarada dahi: زین حراره پای کوبان تا سحر کف زنان خر رفت و خر رفت ای پسر [“Bu harâretten seher vaktine kadar” Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!” diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular.”] beyti geçmiş idi.

2517. Mâdemki bir tavşan bir arslanı kuyuya kadar götürdü, bir tilki bir eşeği otluğa kadar niçin götürmesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Mademki bir tavşan bir aslanı kuyuya kadar götürdü, bir tilki bir eşeği otluğa kadar niçin götürmesin?

Bu şerefli beyitte, birinci ciltte 1328 numaralı beytin başındaki "Aslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın yansımasını görmesi" kıssasına işaret buyrulur. Yani bir tavşan bir aslanı kandırıp kuyuya kadar götürür ve onun "Pâ hod füşürden" (kendi ayağını basmak) sebat etmekten kinayedir. "Rîş giriften" (sakalını tutmak), galip gelmekten kinayedir. Yani, tilki hilekârane sözlerinde sebat etti ve eşeğe galip gelerek onu orman tarafına çekti.

Bu beyt-i şerîfde I. cildde 1328 numaralı beytin başındaki “Arslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi” kıssasına işâret buyrulur. Ya’ni bir tavşan bir arslanı kandırıp kuyuya kadar götürür ve onun "Pâ hod füşürden" (پا خود فشردن) sebât etmekten kinâyedir. "Rîş giriften", (ریش گرفتن) gâlib olmaktan kinâyedir. Ya'ni, tilki hîlekârâne olan sözlerinde sebât etti ve eşeğe gâlib gelerek onu orman tarafına çekti.

2516. O tekyenin mutribı nerede? Ta ki eşek gitti, eşek gitti diye def çalsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2516. O tekkenin mutribı nerede? Ta ki "eşek gitti, eşek gitti" diye def çalsın!

Bilinmeli ki, bu kıssanın esası, aslanın emriyle tilkinin ava çıkıp avladığı şeyi aslanın önüne getirmesi ve aslana feda etmesidir. Nitekim 2348 numaralı beyitte همچو رو به صید گیر و کن فدیش تا عوض گیری هزاران صید بیش ["Tilki gibi av tut ve ona feda et, ta ki binlerce avdan daha fazlasını karşılık olarak alasın!"] buyrulmuştu. Ve "aslan"dan maksat, kutup ve "tilki"den murat, onun hilekar müridi olduğu sırası geldikçe izah edildi. İşte o mürid, bir zahidi, kutbun dergahında yemek ve içmek çok olduğundan bahsederek kandırdı ve tekkeye getirdi. Fakat zahit, hayvani nefsinin hazzına mağlup olarak geldiği halde, hakikatte kutbun nazarı altında onun bu hayvani nefsi gidecek ve yok olacaktı. Bu hale işaretle bu şerefli beyitte buyrulur ki: O tekkenin mutribı nerededir ki, zahit gelirken onun bu hayvani nefsinin gideceğine işaretle: "Eşek gitti, eşek gitti!" diye makam ve teganni ile def çalsın! Şurası da dikkate değerdir ki, bu kandırıcı müridler iki türlüdür: Ya kamil şeyhin veyahut nakıs şeyhin dergahına mensup olurlar. Kandırılıp kamil şeyhin dergahına götürülen kimse, hayvani nefsinin hükmünden kurtulur. Nakıs şeyhin dergahına götürülen kimsenin taklidi olan zühdü ve takvası dahi kalmadığı gibi, elindeki dünyalığı dahi soyulup müflis bir halde kalır. Nitekim II. cildin 510 numaralı beytinin başındaki "Sufilerin sema için misafirin hayvanını satmaları" başlığı altında bu manada bir kıssa beyan buyrulmuş ve 533 numarada dahi: زین حراره پای کوبان تا سحر کف زنان خر رفت و خر رفتای پسر ["Bu hararetten seher vaktine kadar" "Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular."] beyti geçmişti.

Ma'lûmdur ki, bu kıssanın esâsı arslanın emriyle tilkinin ava çıkıp avlan-dığı şeyi arslanın önüne getirmesi ve arslana fedâ etmesidir. Nitekim 2348 numaralı beyitte همچو رو به صید گیر و کن فدیش تا عوض گیری هزاران صید بیش ["Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!"] buyrulmuş idi. Ve "arslan"dan maksad, kutub ve "tilki"den murâd, onun hî-lekâr mürîdi olduğu sırası geldikçe îzâh olundu. İşte o mürîd bir zâhidi kut-bun dergâhında yemek ve içmek çok olduğundan bahisle kandırdı ve tekye-ye getirdi. Fakat zâhid nefs-i hayvânîsinin hazzına mağlûb olarak geldiği hâlde, hakîkatte kutbun nazarı altında onun bu nefs-i hayvânîsi gidecek ve yok olacak idi. Bu hâle işâreten bu beyt-i şerîfde buyrulur ki: O tekyenin mut-rıbı nerededir ki, zâhid gelirken onun bu nefs-i hayvânîsinin gideceğine işâ-retle: "Eşek gitti, eşek gitti!" diye makam ve tegannî ile def çalsın! Şurası da şâyân-ı dikkattir ki, bu kandırıcı müridler iki türlüdür: Ya şeyh-i kâmilin ve yahud şeyh-i nâkısın dergâhına mensûb olurlar. Kandırılıp şeyh-i kâmilin dergâhına götürülen kimse nefs-i hayvânîsinin hükmünden kurtulur. Şeyh-i nâkısın dergâhına götürülen kimsenin taklîdî olan zühdü ve takvâsı dahi kal-madığı gibi elindeki dünyâlığı dahi soyulup müflis bir hâlde kalır. Nitekim II. cildin 510 numaralı beytinin başındaki "Sûfilerin sema' için müsâfirin hay-vanını satmaları" unvânı altında bu ma'nâda bir kıssa beyân buyrulmuş ve 533 numarada dahi: زین حراره پای کوبان تا سحر کف زنان خر رفت و خر رفتای پسر ["Bu harâretten seher vaktine kadar" Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular."] beyti geçmiş idi.

2517. Mâdemki bir tavşan bir arslanı kuyuya kadar götürdü, bir tilki bir eşe-ği otluğa kadar niçin götürmesin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2517. Mademki bir tavşan bir aslanı kuyuya kadar götürdü, bir tilki bir eşeği otluğa kadar niçin götürmesin?

Bu şerefli beyitte, birinci ciltte 1328 numaralı beytin başındaki "Aslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi" kıssasına işaret edilir. Yani bir tavşan bir aslanı kandırıp kuyuya kadar götürür ve onun benliğini o kuyuda yok ederse, bir tilkinin bir eşeği kandırıp otlağa kadar götürmesini ve orada onun eşekliğinin yok olmasını çok görme!

Bu beyt-i şerîfde I. cildde 1328 numaralı beytin başındaki "Arslanın ku-yuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi" kıssasına işâret buyrulur. Ya'ni bir tavşan bir arslanı kandırıp kuyuya kadar götürür ve onun enâniyetini o kuyuda mahvederse, bir tilkinin bir eşeği kandırıp otlağa kadar götürmesini ve orada onun eşekliğinin mahvını çok görme!

2518. Kulağını tıka ve o dâd-ger olan velînin efsûnundan başka efsûnları yutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Kulağını tıka ve o adaletli velînin efsunundan başka efsunları yutma!

Ey Hakk yolunun tâlibi, bu âlemde şeriat ve tarikat hükümlerine dair söz söyleyen çok taklitçiler vardır ve onlar bu taklitçi sözleri nefsi arzularına hizmet ettirmek için halka söylerler; ve ellerini öptürüp halk nezdinde itibar kazanmak ve maddî çıkar sağlamak için başkanlık makamında bulunma fikrini beslerler. Bunlara karşı kulağını tıka! Onların hallerini ve fiillerini incele! Eğer bu sözleri söyleyen kimseyi, hiçbir kimseden maddî bir çıkar beklemez ve aksine elindeki malı fakirlere dağıtır ve benliğini ve enâniyetini ayakları altında çiğneyip halka karşı mütevazı bir halde bulunur ve evliya ilimlerinden hiçbirine karşıt ve muhalif bulunmaz bir halde görür isen, bil ki, o Hakk velîsidir. O adaletli velînin etkili sözünden başkasının sözlerini dinleme! Bazı nüshalarda "me-hor" (مخور) yerine "me-har" (مخر) geçmektedir, "satın alma!" demek olur.

Ey Hak yolunun tâlibi, bu âlemde ahkâm-ı şerîate ve tarîkate dâir söz söyleyen çok mukallidler vardır ve onlar bu mukallidâne sözleri makâsıd-ı nefsâniyyelerine hâdim olmak için halka söylerler; ve ellerini öptürüp halkın indinde haysiyet kazanmak ve maddî menfaat celbetmek için makâm-ı riyâsette bulunma fikrini beslerler. Bunlara karşı kulağını tıka! Onların ahvâlini ve ef'âlini tedkîk et! Eğer bu sözleri söyleyen kimseyi, hiçbir kimseden maddî bir menfaat beklemez ve bilakis elindeki malı fukarâya bezleder ve benliğini ve enâniyetini ayakları altında çiğneyip halka mütevâzi' bir hâlde bulunur ve ulûm-ı evliyâdan hiçbirine muârız ve muhâlif bulunmaz bir hâlde görür isen, bil ki, o veliyy-i Hak'tır. O dâd-ger olan velînin te'sîrli sözünden başkasının sözlerini dinleme! Ba'zı nüshalarda “me-hor” (مخور) yerine “me-har” (مخر) vâki'dir, “satın alma!” demek olur.

2519. O bir füsûn, onun helvasından daha hoştur. O ki yüz helvadır, onun ayağının toprağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. O bir büyü, onun helvasından daha hoştur. O ki yüz helvadır, onun ayağının toprağıdır.

Yani, o adaletli olan insân-ı kâmilin etkili olan bir sözü, onun tekkesinde yenilen görünen helvadan ve gıdadan daha latiftir. O şey ki, onun dergâhında yüz helva ve bol olan görünen gıdadır, o insân-ı kâmilin ayağının toprağıdır. Yani insân-ı kâmilin nazarında önemsiz ve zelil ve maddi ve cismani bir şeydir. Bu sebeple ey hakikat talep eden Hakk Yolcusu, insân-ı kâmilin dergâhındaki gıda bolluğu ile meşgul olma, ondan daha lezzetli ve hoş olan o insân-ı kâmilin ilahi sırlara ve rabbani bilgilere dair söylediği sözlere bak! Bazı nüshalarda "füsûn" (فسون) kelimesi yâ-yı vahdetsiz آن فسونی خوشتر از حلوای او şeklinde ve sıfat tamlaması olarak geçmektedir. Fakat bu şekilde beytin yukarıya ve aşağıya olan bağlantısını sağlamak için zorlama gerekmektedir. Bazı nüshalarda dahi birinci mısra' او حلوای او آن فسونی خوشتر از yani "O büyüler onun helvasından daha hoştur" demek olup fakir açıklamasında gösterilen anlamı destekler. Enaniyetini o kuyuda mahvederse, bir tilkinin bir eşeği kandırıp otlağa kadar götürmesini ve orada onun eşekliğinin mahvını çok görme!

Ya'ni, o dâd-ger olan kâmilin müessir olan bir sözü onun tekyesinde yenilen zâhirî helvadan ve gıdâdan daha latîftir. O şey ki, onun dergâhında yüz helva ve mebzûl olan gıdâ-yı zâhirîdir, o kâmilin ayağının toprağıdır. Ya'ni kâmilin nazarında ehemmiyetsiz ve zelîl ve maddî ve cismânî bir şeydir. Binâenaleyh ey tâlib-i hakîkat olan sâlik, insân-ı kâmilin dergâhında-ki mebzûliyyet-i gıdâ ile meşgûl olma, ondan daha lezîz ve hoş olan o kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söylediği sözlere bak! Ba'zı nüshalarda “füsûn” (فسون) kelimesi yâ-yı vahdetsiz آن فسونی خوشتر از حلوای او sûretinde ve terkîb-i tavsîfî olarak mezkûrdur. Fakat bu sûrette beytin yukarıya ve aşağıya olan râbıtasını te'mîn için tekellüf îcâb ediyor. Ba'zı nüshalarda dahi birinci mısrâ' او حلوای او آن فسونی خوشتر از ya'ni “O füsûnlar onun helvasından daha hoştur” demek olup îzâh-ı fakîrde gösterilen ma'nâyı müeyyid olur. enâniyetini o kuyuda mahvederse, bir tilkinin bir eşeği kandırıp otlağa kadar götürmesini ve orada onun eşekliğinin mahvını çok görme!

2518. Kulağını tıka ve o dâd-ger olan velînin efsûnundan başka efsunları yutma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2518. Kulağını tıka ve o adaletli velînin efsunundan başka efsunları yutma!

Ey Hakk yolunun talibi, bu âlemde şeriat ve tarikat hükümlerine dair söz söyleyen çok taklitçiler vardır ve onlar bu taklitçi sözleri nefsi arzularına hizmet ettirmek için halka söylerler; ve ellerini öptürüp halk nezdinde itibar kazanmak ve maddi çıkar sağlamak için başkanlık makamında bulunma fikrini beslerler. Bunlara karşı kulağını tıka! Onların hallerini ve fiillerini incele! Eğer bu sözleri söyleyen kimseyi, hiçbir kimseden maddi bir çıkar beklemez ve aksine elindeki malı fakirlere dağıtır ve benliğini ve enaniyetini ayakları altında çiğneyip halka karşı mütevazı bir halde bulunur ve evliya ilimlerinden hiçbirine karşıt ve muhalif bulunmaz bir halde görürsen, bil ki, o Hakk velisidir. O adaletli velînin etkili sözünden başkasının sözlerini dinleme! Bazı nüshalarda "me-hor" (مخور) yerine "me-har" (مخر) geçmektedir, "satın alma!" demek olur.

Ey Hak yolunun tâlibi, bu âlemde ahkâm-ı şerîate ve tarîkate dâir söz söyleyen çok mukallidler vardır ve onlar bu mukallidâne sözleri makāsıd-ı nefsâniyyelerine hâdim olmak için halka söylerler; ve ellerini öptürüp halkın indinde haysiyet kazanmak ve maddî menfaat celbetmek için makām-ı riyâsette bulunma fikrini beslerler. Bunlara karşı kulağını tıka! Onların ahvâlini ve ef'âlini tedkîk et! Eğer bu sözleri söyleyen kimseyi, hiçbir kimseden maddî bir menfaat beklemez ve bilakis elindeki malı fukarâya bezleder ve benliğini ve enâniyetini ayakları altında çiğneyip halka mütevazi' bir hâlde bulunur ve ulûm-ı evliyâdan hiçbirine muârız ve muhâlif bulunmaz bir hâlde görür isen, bil ki, o veliyy-i Hak'tır. O dâd-ger olan velînin te'sîrli sözünden başkasının sözlerini dinleme! Ba'zı nüshalarda "me-hor" (مخور) yerine "me-har" (مخر) vâki'dir, "satın alma!" demek olur.

2519. O bir füsûn, onun helvasından daha hoştur. O ki yüz helvadır, onun ayağının toprağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2519. O bir büyü, onun helvasından daha hoştur. O ki yüz helvadır, onun ayağının toprağıdır.

Yani, o adaletli olan insân-ı kâmilin etkili olan bir sözü, onun tekkesinde yenilen görünen helvadan ve gıdadan daha latiftir. O şey ki, onun dergâhında yüz helva ve bol olan görünen gıdadır, o insân-ı kâmilin ayağının toprağıdır. Yani insân-ı kâmilin nazarında önemsiz ve değersiz ve maddî ve cismanî bir şeydir. Bu sebeple ey hakikat talep eden sâlik, insân-ı kâmilin dergâhındaki gıda bolluğu ile meşgul olma, ondan daha lezzetli ve hoş olan o insân-ı kâmilin ilâhî sırlara ve Rabbanî bilgilere dair söylediği sözlere bak! Bazı nüshalarda "füsun" kelimesi yâ-yı vahdetsiz "آن فسون خوشتر" şeklinde ve sıfat tamlaması olarak zikredilmiştir. Fakat bu şekilde beytin yukarıya ve aşağıya olan bağlantısını sağlamak için zorlama gerektiriyor. Bazı nüshalarda dahi birinci mısra' "آن فسونها خوشتر از حلوای او" yani "O büyüler onun helvasından daha hoştur" demek olup, fakir açıklamasında gösterilen anlamı destekler.

Ya'ni, o dâd-ger olan kâmilin müessir olan bir sözü onun tekyesinde yenilen zâhirî helvadan ve gıdâdan daha latîftir. O şey ki, onun dergâhında yüz helva ve mebzûl olan gıdâ-yı zâhiridir, o kâmilin ayağının toprağıdır. Ya'ni kâmilin nazarında ehemmiyetsiz ve zelîl ve maddî ve cismânî bir şeydir. Binâenaleyh ey tâlib-i hakîkat olan sâlik, insân-ı kâmilin dergâhındaki mebzûliyyet-i gıdâ ile meşgül olma, ondan daha lezîz ve hoş olan o kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söylediği sözlere bak! Ba'zı nüshalarda "füsun" (فسون) kelimesi yâ-yı vahdetsiz آن فسون خوشتر sûretinde ve terkîb-i tavsîfî olarak mezkûrdur. Fakat bu sûrette beytin yukarıya ve aşağıya olan râbıtasını te'min için tekellüf îcâb ediyor. Ba'zı nüshalarda dahi birinci mısra' 'آن فسونها خوشتر از حلوای او' ya'ni 'O füsunlar onun helvasından daha hoştur' demek olup îzâh-ı fakîrde gösterilen ma'nâyı müeyyid olur.

2520. Meyden dolu olan hüsrevlere mensûb küpler, onun dudaklarından maya götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Şaraptan dolu olan hükümdarlara ait küpler, onun dudaklarından maya almıştır.

Yani, görünen hükümdarlara ait ve özgü olan görünen şarapla dolu bulunan küpler, o insân-ı kâmilin dudaklarından çıkan söz ve ilâhî bilgiler şarabının zevk ve neşesinden maya almıştır. Yani görünen şaraplar sarhoşluk neşesini verir ve evliyanın sözü de aklı sarhoş edip zevk ve neşe verir. Bu neşe ve zevkin biri cismanî, diğeri ruhanîdir; ve cismaniyet ise ruhanîlikten maya almıştır.

Ya'ni, zâhirî hükümdarlara mensûb ve mahsûs olan zâhirî meyden dolu bulunan küpler o insân-ı kâmilin dudaklarından sâdır olan kelâm ve maârif-i ilâhiyye meyinin zevk ve neşâtından maya almıştır. Ya'ni zâhirî meyler sarhoşluk neşesini verir ve kelâm-ı evliyâ dahi aklı sarhoş edip zevk ve neşât verir. Bu neşât ve zevkin biri cismânî ve diğeri rûhânîdir; ve cismâniyet ise rûhâniyetten maya almıştır.

2521. O uzak can meyin âşıkı olur. O, onun la'l dudaklarının meyini görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. O uzak can şarabın âşıkı olur. O, onun lâl dudaklarının şarabını görmedi.

Yani, cismaniyet âlemine dalmış olup kendi âleminden uzaklaşmış olan insan ruhu, cismanî zevk ve neşe bulmak için görünen şarabın âşıkı olur ve içkiye düşkün bulunur. O biçare ruh, insân-ı kâmilin ilâhî aşk ateşiyle lâl gibi kızarmış olan dudaklarının şarabını, yani etkili sözünü işitip sarhoş olmamış ve ruhanî zevk duymamıştır.

Ya'ni, cismâniyet âleminde müstağrak olup kendi âleminden uzaklaşmış olan rûh-ı insânî, zevk ve neşât-ı cismânî bulmak için zâhirî meyin âşıkı olur ve içkiye mübtelâ bulunur. O bîçâre rûh, insân-ı kâmilin aşk-ı ilâhî ateşiyle la'l gibi kızarmış olan dudaklarının meyini ya'ni müessir kelâmını işitip sarhoş olmamış ve zevk-i rûhânî duymamıştır.

2522. Vaktâki kör kuş tatlı suyu görmez, acı su pınarının etrâfını niçin dolaşmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Kör kuş tatlı suyu görmediği zaman, acı su pınarının etrafını neden dolaşmasın?

Ruhanî sarhoşluğun zevkini tatmamış olan bir kimse, bedensel zevklerin ve sarhoşlukların etrafında dolaşır. Nitekim içki, kokain ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri kullananlar, hep zevk ve neşe hayali peşinde koştukları için bu maddî araçlara başvururlar.

Rûhânî sarhoşluğun zevkini duymamış olan bir kimse cismânî zevklerin sarhoşlukların etrâfını dolaşır. Nitekim içki ve kokain ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri kullananlar hep zevk ve neşât tahayyülü arkasında koştukları için bu vesâit-i maddiyyeye mürâcaat ederler.

2523. Can Mûsâ'sı sîneyi Sînâ eder, kör tûtîleri görücü eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Can Mûsâ'sı sîneyi Sînâ eder, kör tûtîleri görücü eder.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Mûsâ (a.s.) gibi olan canı, Hakk Yolcularının göğüslerini ve kalplerini Tûr-i Sînâ gibi ilâhî tecellîye mazhar kılar. Kör papağan kuşu gibi olan Hakk Yolcularının ruhlarını, eşyanın hakikatlerini ve onların ötesinde olan Hakk'ın cemâlini müşahede etmeye nail eder.

İnsân-ı kâmilin Mûsâ (a.s.) gibi olan canı, tâliblerin sînesini ve kalblerini Tûr-i Sînâ gibi tecellî-i rabbâniyye mazhar kılar. Kör tûtî kuşu gibi olan sâliklerin rûhlarını hakâyık-ı eşyâyı ve onların verâsında olan cemâl-i Hakk'ın müşâhedesine nâil eder.

2520. Meyden dolu olan hüsrevlere mensub küpler, onun dudaklarından maya götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2520. Hükümdarlara ait, şarapla dolu küpler, onun dudaklarından maya almıştır.

Yani, görünen hükümdarlara ait ve onlara özgü olan, görünen şarapla dolu küpler, o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dudaklarından çıkan söz ve ilâhî bilgiler şarabının zevk ve neşesinden maya almıştır. Yani, görünen şaraplar sarhoşluk neşesi verir ve evliyânın sözü de aklı sarhoş edip zevk ve neşe verir. Bu neşe ve zevkin biri cismanî, diğeri ruhanîdir; ve cismanî olan ruhanî olandan maya almıştır.

Ya'ni, zâhirî hükümdarlara mensûb ve mahsûs olan zâhirî meyden dolu bulunan küpler o insân-ı kâmilin dudaklarından sâdır olan kelâm ve maârif-i ilâhiyye meyinin zevk ve neşâtından maya almıştır. Ya'ni zâhirî meyler sarhoşluk neşesini verir ve kelâm-ı evliyâ dahi aklı sarhoş edip zevk ve neşât verir. Bu neşât ve zevkin biri cismânî ve diğeri rûhânîdir; ve cismâniyet ise rûhâniyetten maya almıştır.

2521. O uzak can meyin âşıkı olur. O, onun la'l dudaklarının meyini görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2521. O uzak can şarabın âşıkı olur. O, onun lâl dudaklarının şarabını görmedi.

Yani, cismaniyet âlemine dalmış olup kendi âleminden uzaklaşmış olan insan ruhu, cismanî zevk ve neşe bulmak için görünen şarabın âşıkı olur ve içkiye düşkün bulunur. O biçare ruh, insân-ı kâmilin ilâhî aşk ateşiyle lâl gibi kızarmış olan dudaklarının şarabını, yani etkili sözünü işitip sarhoş olmamış ve ruhanî zevk duymamıştır.

Ya'ni, cismâniyet âleminde müstağrak olup kendi âleminden uzaklaşmış olan rûh-ı insânî, zevk ve neşât-ı cismânî bulmak için zâhirî meyin âşıkı olur ve içkiye mübtelâ bulunur. O bîçâre rûh, insân-ı kâmilin aşk-ı ilâhî ateşiyle la'l gibi kızarmış olan dudaklarının meyini ya'ni müessir kelâmını işitip sarhoş olmamış ve zevk-i rûhânî duymamıştır.

2522. Vaktaki kör kuş tatlı suyu görmez, acı su pınarının etrafını niçin dolaşmasın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2522. Kör kuş tatlı suyu görmediği zaman, acı su pınarının etrafını niçin dolaşmasın?

Ruhanî sarhoşluğun zevkini tatmamış bir kimse, bedensel zevklerin sarhoşluklarının etrafında dolaşır. Nitekim içki, kokain ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri kullananlar, hep zevk ve neşe hayalinin peşinden koştukları için bu maddî araçlara başvururlar.

Rûhânî sarhoşluğun zevkini duymamış olan bir kimse cismânî zevklerin sarhoşlukların etrafını dolaşır. Nitekim içki ve kokain ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri kullananlar hep zevk ve neşât tahayyülü arkasında koştukları için bu vesâit-i maddiyyeye müracaat ederler.

2523. Can Mûsa'sı sîneyi Sînâ eder, kör tûtîleri görücü eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2523. Can Musa'sı sineyi Sina eder, kör tutileri görücü eder.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Musa (a.s.) gibi olan canı, Hakk yolcularının sinelerini ve kalplerini Tur-i Sina gibi ilahi tecelliye mazhar kılar. Kör tuti kuşu gibi olan Hakk yolcularının ruhlarını eşyanın hakikatlerini ve onların ötesinde olan Hakk'ın cemalinin müşahedesine nail eder.

İnsân-ı kâmilin Mûsâ (a.s.) gibi olan canı, tâliblerin sînesini ve kalblerini Tûr-i Sînâ gibi tecellî-i rabbânîye mazhar kılar. Kör tûtî kuşu gibi olan sâliklerin rûhlarını hakāyık-ı eşyayı ve onların verâsında olan cemâl-i Hakk'ın müşâhedesine nâil eder.

2524. Can Şîrîn'inin Hüsrev'i nevbet vurmuştur. Şübhesiz şehirde şeker bol olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. Can Şîrîn'inin Hüsrev'i nevbet vurmuştur. Şüphesiz şehirde şeker bol olmuştur.

"Can", Şîrîn'e ve "insân-ı kâmil" dahi Hüsrev'e benzetilmiştir. Çünkü kıssaları insanlar arasında meşhur olduğu üzere, Hüsrev bir hükümdar olup Şîrîn ismindeki sevgiliyi eşliğe kabul etti ve Ferhad dahi Şîrîn'in âşıkı idi. Nitekim şair şu beyitte böyle söyler: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler

Bu şerefli beyitte, Pîr efendimiz kendi şerefli zâtlarına işaret ederler. Yani, bu zamanda can Şîrîn'inin Hüsrev'i olan ve onu kendi tasarrufuna alan zâtım. Kutbiyet (kutup olma makamı) nevbetini ve mızıkasını çalmıştır. Şüphesiz bulunduğum şehirde ilâhî bilgiler ve rabbanî sırlar şekerleri bol olmuştur; ve özellikle bu Mesnevî-i Şerîf de Allah'ın kullarına bolca sunulmuştur.

"Can", Şîrîn'e ve "insân-ı kâmil" dahi Hüsrev'e teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ kıssaları beynennâs meşhûr olduğu üzere, Hüsrev bir hükümdar olup Şîrîn ismindeki mahbûbeyi zevceliğe kabûl etti ve Ferhad dahi Şîrîn'in âşıkı idi. Nitekim şâir şu beyitte böyle söyler: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. Ya'ni, bu zamanda cân Şîrîn'inin Hüsrev'i olan ve onu taht-ı tasarrufuna alan zâtım. Kutbiyet nevbetini ve mızıkasını çalmıştır. Şübhesiz bulunduğum şehirde maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye şekerleri bol olmuştur; ve husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf de ibâdullaha ibzâl edilmiştir.

2525. Gayb Yûsufları leşker çekerler, şeker denklerini taşırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Gayb Yûsufları asker çekerler, şeker denklerini taşırlar.

"Gayb Yûsufları"ndan kasıt, her zamanda varlıkları âlemlere rahmet olan insân-ı kâmillerdir. "Asker"den kasıt ise, onların terbiye ettikleri ve yetiştirdikleri kişilerdir ki, tâbi oldukları kâmilden aldıkları marifetlerin (Allah bilgisi) ve hakikatlerin taşıyıcısıdırlar.

"Gayb Yûsufları"ndan murâd, her zamanda vücûdları âlemlere rahmet olan kâmillerdir. "Leşker"den murâd, onların terbiye buyurdukları ve yetiştirdikleri zevâttır ki, tâbi' oldukları kâmilden aldıkları maarif ve hakāyıkın hâmilidirler.

2526. Mısır develerinin yüzü bizim tarafımızadır. Ey tûtîler, çıngırağın sesini dinleyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Mısır develerinin yüzü bizim tarafımızadır. Ey tûtîler, çıngırağın sesini dinleyin!

"Derâ", çıngırak demektir. Gıyâsü'l-Lügāt'ta dal harfinin kesresiyle "dirâ" olarak gösterilmiştir. "Mısır develeri"nden kastedilen, ilâhî sırları ve hakikatleri taşıyan âriflerdir (Allah'ı bilen kişiler). "Tûtîler"den kastedilen, Hakk yolunun talibi olan müminlerdir. "Çıngırak sesi"nden kastedilen, bu ilâhî sırların ve hakikatlerin harf ve ses ile açıklanmasıdır. "Bizim tarafımıza" ifadesiyle Hz. Pîr efendimiz, kendi yüce zâtlarının kutbiyyet makamında (manevî önderlik makamı) bulunduklarına işaret buyururlar. Yani, ilâhî âriflerin yönelişi, sahip olduğum kutbiyyet makamı itibarıyla bizim tarafımızadır. Ey tûtî (papağan) hükmünde olan, Hakk'ın ve marifet (bilgi) şekerlerinin talibi olan müminler, dikkat edin ve onların sözlerini dinleyin!

"Derâ", çıngırak demektir. Gıyâsü'l-Lügāt'ta dalin kesri ile "dirâ" gösterilmiştir. "Mısır develeri"nden murâd, esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi hâmil olan âriflerdir. "Tûtîler"den murâd, Hak yolunun talibi olan mü'minlerdir. "Çıngırak sesi"nden murâd bu esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyenin harf ve savt ile ifşasıdır. "Bizim tarafımıza" ta'bîriyle Hz. Pîr efendimiz zât-ı saâdetlerinin makām-ı kutbiyette bulunduklarına işâret buyururlar. Ya'ni, urefâ-i ilâhiyyenin teveccühü hâiz olduğum makām-ı kutbiyyet i'tibariyle bizim tarafımızadır. Ey tûtî mesâbesinde olan Hakk'ın ve maârif şekerlerinin tâlibi olan mü'minler, dikkat edin ve onların kelâmlarını dinleyin!

2524. Can Şîrîn'inin Hüsrev'i nevbet vurmuştur. Şübhesiz şehirde şeker bol olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2524. Can Şîrîn'inin Hüsrev'i nevbet vurmuştur. Şüphesiz şehirde şeker bol olmuştur.

"Can", Şîrîn'e ve "insân-ı kâmil" dahi Hüsrev'e benzetilmiştir. Çünkü kıssaları insanlar arasında meşhur olduğu üzere, Hüsrev bir hükümdar olup Şîrîn ismindeki sevgiliyi eşliğe kabul etti ve Ferhad dahi Şîrîn'in âşıkı idi. Nitekim şair şu beyitte böyle söyler: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler

Bu şerefli beyitte, Pîr efendimiz kendi şerefli zâtlarına işaret ederler. Yani, bu zamanda can Şîrîn'inin Hüsrev'i olan ve onu kendi tasarrufuna alan zâtım. Kutbiyet (kutup olma makamı) nevbetini ve mızıkasını çalmıştır. Şüphesiz bulunduğum şehirde ilâhî bilgiler ve rabbanî sırlar şekerleri bol olmuştur; ve özellikle bu Mesnevî-i Şerîf de Allah'ın kullarına bolca sunulmuştur.

"Can", Şîrîn'e ve "insân-ı kâmil" dahi Hüsrev'e teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ kıssaları beynennâs meşhûr olduğu üzere, Hüsrev bir hükümdar olup Şîrîn ismindeki mahbûbeyi zevceliğe kabûl etti ve Ferhad dahi Şîrîn'in âşıkı idi. Nitekim şâir şu beyitte böyle söyler: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhad'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler

Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. Ya'ni, bu zamanda cân Şîrîn'inin Hüsrev'i olan ve onu taht-ı tasarrufuna alan zâtım. Kutbiyet nevbetini ve mızıkasını çalmıştır. Şübhesiz bulunduğum şehirde maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye şekerleri bol olmuştur; ve husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf de ibâdullaha ibzâl edilmiştir.

2525. Gayb Yûsufları leşker çekerler, şeker denklerini taşırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2525. Gayb Yûsufları asker çekerler, şeker denklerini taşırlar.

"Gayb Yûsufları"ndan kasıt, her zamanda varlıkları âlemlere rahmet olan insân-ı kâmillerdir. "Asker"den kasıt ise, onların terbiye ettikleri ve yetiştirdikleri kişilerdir ki, tâbi oldukları kâmilden aldıkları marifetlerin (Allah bilgisi) ve hakikatlerin taşıyıcısıdırlar.

"Gayb Yûsufları"ndan murâd, her zamanda vücûdları âlemlere rahmet olan kâmillerdir. "Leşker"den murâd, onların terbiye buyurdukları ve yetiştirdikleri zevâttır ki, tâbi' oldukları kâmilden aldıkları maarif ve hakāyıkın hâmilidirler.

2526. Mısır develerinin yüzü bizim tarafımızadır. Ey tûtîler, çıngırağın sesini dinleyin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2526. Mısır develerinin yüzü bizim tarafımızadır. Ey tûtîler, çıngırağın sesini dinleyin!

"Derâ", çıngırak demektir. Gıyâsü'l-Lügāt'ta dal harfinin kesresiyle "dirâ" olarak gösterilmiştir. "Mısır develeri"nden kastedilen, ilâhî sırları ve hakikatleri taşıyan âriflerdir (Allah'ı bilen kişiler). "Tûtîler"den kastedilen, Hakk yolunun talibi olan müminlerdir. "Çıngırak sesi"nden kastedilen, bu ilâhî sırların ve hakikatlerin harf ve ses ile açıklanmasıdır. "Bizim tarafımıza" ifadesiyle Hz. Pîr efendimiz, kendi yüce zâtlarının kutbiyyet makamında (manevî önderlik makamı) bulunduklarına işaret buyururlar. Yani, ilâhî âriflerin yönelişi, sahip olduğum kutbiyyet makamı itibarıyla bizim tarafımızadır. Ey tûtî (papağan) hükmünde olan, Hakk'ın ve marifet (bilgi) şekerlerinin talibi olan müminler, dikkat edin ve onların sözlerini dinleyin!

"Derâ", çıngırak demektir. Gıyâsü'l-Lügāt'ta dalin kesri ile "dirâ" gösterilmiştir. "Mısır develeri"nden murâd, esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi hâmil olan âriflerdir. "Tûtîler"den murâd, Hak yolunun talibi olan mü'minlerdir. "Çıngırak sesi"nden murâd bu esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyenin harf ve savt ile ifşasıdır. "Bizim tarafımıza" ta'bîriyle Hz. Pîr efendimiz zât-ı saâdetlerinin makām-ı kutbiyette bulunduklarına işâret buyururlar. Ya'ni, urefâ-i ilâhiyyenin teveccühü hâiz olduğum makām-ı kutbiyyet i'tibariyle bizim tarafımızadır. Ey tûtî mesâbesinde olan Hakk'ın ve maârif şekerlerinin tâlibi olan mü'minler, dikkat edin ve onların kelâmlarını dinleyin!

2527. Bizim şehrimiz yarın şekerden dolu olur. Şeker mebzûldür, daha dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Bizim şehrimiz yarın şekerle dolu olur. Şeker boldur, daha da dolu olur.

Bizim şehrimizde zaten ilâhî bilgiler (maârif-i ilâhiyye) şekerleri bol ve çoktu. Fakat o ilâhî âriflerin bizim tarafımıza yönelen teveccühlerinden dolayı bu şekerler bundan sonra daha bol ve çok olur.

Bizim şehrimizde esâsen maârif-i ilâhiyye şekerleri bol ve mebzûl idi. Fa-kat o urefa-i ilâhiyyenin bizim tarafımıza vâki' olan teveccühlerinden dolayı bu şekerler bundan sonra daha bol ve mebzûl olur.

2528. Ey tatlıcılar, safrâvîlerin körlüğüne tûtî gibi şeker içinde yuvarlanınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Ey tatlıcılar, safrâvîlerin körlüğüne papağan gibi şeker içinde yuvarlanınız!

"Tatlıcılar"dan kasıt, "Mü'min tatlıdır, tatlıyı sever" hadis-i şerifi gereğince hakikat talep eden müminlerdir. "Safrâvîler"den kasıt, yatkınlık kapasiteleri evliyanın marifet (Allah'ı bilme) şekerlerini kabul edemeyen zahir ehli (dış görünüşe takılıp kalanlar) kişilerdir. Ey hakikat şekerini seven müminler, evliyayı inkâr eden zahir ehlinin körlüğüne karşı, papağan kuşu gibi evliyanın marifet şekerleri içinde yuvarlanınız!

"Tatlıcılar"dan murâd, المؤمن حلو يحب الحلو ya'ni "Mü'min tatlıdır, tatlıyı se-ver" hadîs-i şerîfi mûcibince tâlib-i hakîkat olan mü'minlerdir. "Safrâîler"den murâd, havsala-i isti'dâdları maârif-i evliyâ şekerlerini kabûl edemeyen ehl-i zâhirdir. Ey hakîkat şekerini seven mü'minler, münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin körlüğüne, tûtî kuşu gibi maârif-i evliyâ şekerleri içinde yuvarlanınız!

2529. Şeker kamışını dövünüz, iş ancak budur! Can saçınız, yâr ancak budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Şeker kamışını dövünüz, iş ancak budur! Can saçınız, yâr ancak budur.

"Şeker kamışı"ndan kasıt, evliyaların hakikatler ve sırlar şekerleriyle dolu olan sözleri ve görünen ifadeleridir. "Dövünüz" ifadesiyle, bu sözün yalnız görünen kısmıyla meşgul olmayıp, içinde gizli olan marifet ve sırlar şekerlerini düşünceyi derinleştirerek çıkarmaya işaret buyrulur. Nasıl ki bu hâl, bu Mesnevî-i Şerîf'in kıssalarında ve ifadelerinde açıktır. Bu satırları yazan fakir de, bu emir dairesinde zihnini yormaktadır. Yani, şeker kamışı mesabesinde olan evliya sözünü zihninizi yorarak anlamaya çalışınız! İş ancak budur. Bu hususta canınızı feda ediniz; çünkü sonsuzluk âleminde ruhunuzun yâri ancak bu ilahi marifetler ve sırlardır.

"Şeker kamışı"ndan murâd, evliyânın hakāyık ve esrâr şekerleriyle dolu olan kelâm ve ibârât-ı zâhirîleridir. "Döğünüz" ta'bîriyle bu kelâmın yalnız zâhiriyle meşgül olmayıp içinde gizli olan maârif ve esrâr şekerlerini ta'mîk-ı fikr ederek çıkarmaya işâret buyrulur. Nitekim bu hâl bu Mesnevî-i Şerîfin kıssalarında ve ibârelerinde zâhirdir. Bu satırları yazan fakir dahi, bu emir dâiresinde it'âb-ı zihin etmektedir. Ya'ni, şeker kamışı mesâbesinde olan kelâm-ı evliyâyı it'âb-ı zihin ederek anlamaya çalışınız! İş ancak budur. Bu husûsta can nisâr ediniz; zîrâ âlem-i ebediyyette rûhunuzun yâri ancak bu maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir.

2530. Bizim şehrimizde şimdi bir ekşi kalmadı. Çünkü Şîrîn Hüsrevleri nas-[2531] betti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Bizim şehrimizde şimdi bir ekşi kalmadı. Çünkü Şîrîn Hüsrevleri nasbetti.

"Ekşi"den kasıt, Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında kendisini inkâr eden zahir ulemasından bazılarıdır. "Şîrîn"den kasıt, cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli ruhudur; ve "Hüsrevler"den kasıt, yetiştirdiği ariflerdir ki, onlardan meşhur olan bazıları Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Feridun Si-

"Ekşi"den murâd, Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde kendilerini münkir olan ulemâ-i zâhirden ba'zılarıdır. “Şîrîn"den murâd, cenâb-ı Pîr efen-dimizin rûh-ı şerîfleridir; ve "Hüsrevler"den murâd, yetiştirdikleri ariflerdir ki, onlardan meşhûr olan ba'zıları Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Feridun Si-

2527. Bizim şehrimiz yarın şekerden dolu olur. Şeker mebzûldür, daha dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2527. Bizim şehrimiz yarın şekerle dolu olur. Şeker boldur, daha da dolu olur.

Bizim şehrimizde zaten ilâhî bilgiler (maârif-i ilâhiyye) şekerleri bol ve çoktu. Fakat o ilâhî âriflerin (urefa-i ilâhiyye) bizim tarafımıza yönelmelerinden (teveccühlerinden) dolayı bu şekerler bundan sonra daha bol ve çok olur.

Bizim şehrimizde esâsen maârif-i ilâhiyye şekerleri bol ve mebzûl idi. Fakat o urefa-i ilâhiyyenin bizim tarafımıza vâki' olan teveccühlerinden dolayı bu şekerler bundan sonra daha bol ve mebzûl olur.

2528. Ey tatlıcılar, safrâvîlerin körlüğüne tûtî gibi şeker içinde yuvarlanınız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2528. Ey tatlıcılar, safrâvîlerin körlüğüne papağan gibi şeker içinde yuvarlanınız!

"Tatlıcılar"dan kasıt, "Mü'min tatlıdır, tatlıyı sever" hadis-i şerifi gereğince hakikat talep eden müminlerdir. "Safrâvîler"den kasıt, isti'dâd (yatkınlık) kapasiteleri evliyanın marifet (bilgi) şekerlerini kabul edemeyen zahir ehli (dış görünüşe takılıp kalanlar) kişilerdir. Ey hakikat şekerini seven müminler, evliyayı inkâr eden zahir ehlinin körlüğüne karşı, papağan kuşu gibi evliyanın marifet şekerleri içinde yuvarlanınız!

"Tatlıcılar"dan murâd, المؤمن حلو يحب الحلو ya'ni "Mü'min tatlıdır, tatlıyı sever" hadîs-i şerîfi mûcibince tâlib-i hakîkat olan mü'minlerdir. "Safrâîler"den murâd, havsala-i isti'dâdları maârif-i evliyâ şekerlerini kabûl edemeyen ehl-i zâhirdir. Ey hakîkat şekerini seven mü'minler, münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin körlüğüne, tûtî kuşu gibi maârif-i evliyâ şekerleri içinde yuvarlanınız!

2529. Şeker kamışını dövünüz, iş ancak budur! Can saçınız, yâr ancak budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2529. Şeker kamışını dövünüz, iş ancak budur! Can saçınız, yâr ancak budur.

"Şeker kamışı"ndan kasıt, evliyânın hakikatler ve sırlar şekerleriyle dolu olan sözleri ve dış görünüşteki ifadeleridir. "Dövünüz" ifadesiyle, bu sözün yalnızca dış görünüşüyle meşgul olmayıp, içinde gizli olan ilim ve sırlar şekerlerini derinlemesine düşünerek çıkarmaya işaret buyrulur. Nasıl ki bu durum, bu Mesnevî-i Şerîf'in kıssalarında ve ifadelerinde açıktır. Bu satırları yazan fakir de, bu emir dairesinde zihnini yormaktadır. Yani, şeker kamışı hükmünde olan evliyâ sözünü zihninizi yorarak anlamaya çalışınız! İş ancak budur. Bu konuda canınızı feda ediniz; çünkü sonsuzluk âleminde ruhunuzun yâri ancak bu ilim ve ilâhî sırlardır.

"Şeker kamışı"ndan murâd, evliyânın hakāyık ve esrâr şekerleriyle dolu olan kelâm ve ibârât-ı zâhirîleridir. "Döğünüz" ta'bîriyle bu kelâmın yalnız zâhiriyle meşgül olmayıp içinde gizli olan maârif ve esrâr şekerlerini ta'mîk-ı fikir ederek çıkarmaya işâret buyrulur. Nitekim bu hâl bu Mesnevî-i Şerîfin kıssalarında ve ibârelerinde zâhirdir. Bu satırları yazan fakir dahi, bu emir dâiresinde it'âb-ı zihin etmektedir. Ya'ni, şeker kamışı mesâbesinde olan kelâm-ı evliyâyı it'âb-ı zihin ederek anlamaya çalışınız! İş ancak budur. Bu husûsta can nisâr ediniz; zîrâ âlem-i ebediyyette rûhunuzun yâri ancak bu maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir.

2530. Bizim şehrimizde şimdi bir ekşi kalmadı. Çünkü Şîrîn Hüsrevleri nas-[2531] betti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2530. Bizim şehrimizde şimdi bir ekşi kalmadı. Çünkü Şirin Hüsrevleri nasip etti.

"Ekşi"den kasıt, Hz. Pîr efendimizin şerefli zamanlarında kendisini inkâr eden zahir ulemasından bazılarıdır. "Şirin"den kasıt, cenâb-ı Pîr efendimizin şerefli ruhudur; ve "Hüsrevler"den kasıt, yetiştirdiği ariflerdir ki, onlardan meşhur olan bazıları Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Feridun Sipehsâlâr ve Çelebi Celâleddin Ferîdun ve Mevlânâ Sirâceddin Bayburtî, Bahâeddin Bahrî, Fahreddin Sivâsî, Evlâd-ı Müderris, Beytemur, Mevlânâ Salâhaddin Fakîh, Nizâmeddin Hattât, Mevlânâ İzzeddin Erzincânî ve Mecdeddin Merâgî (Allah sırlarını kutsasın) hazretleridir.

"Ekşi"den murâd, Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde kendilerini münkir olan ulemâ-i zâhirden ba'zılarıdır. “Şîrîn"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin rûh-ı şerîfleridir; ve "Hüsrevler"den murâd, yetiştirdikleri ariflerdir ki, onlardan meşhûr olan ba'zıları Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Feridun Si- pehsâlâr ve Çelebi Celâleddin Ferîdun ve Mevlânâ Sirâceddin Bayburtî, Bahâeddin Bahrî, Fahreddin Sivâsî, Evlâd-ı Müderris, Beytemur, Mevlânâ Salâhaddin Fakîh, Nizâmeddin Hattât, Mevlânâ İzzeddin Erzincânî ve Mecdeddin Merâgî (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtıdır.

2531. Meze meze üstüne ve mey mey üstüne! Âgâh ol, minâre üzerine git, salâ sadâsını vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Meze meze üstüne ve şarap şarap üstüne! Uyanık ol, minareye çık, salâ sesini duyur!

İlahi aşk şarapları birbiri üstünedir ve ilahi marifetler (Allah'ı bilme) ve hakikatler mezeleri de kat kattır. Ey talip (Hakk yolcusu), uyanık ol, git minareye çık da halkı bu zevk ve neşe meclisine davet et!

Aşk-ı ilâhî şarabları birbiri üstünedir ve maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye mezeleri de kat kattır. Ey tâlib, âgâh ol, git minâreye çık da halkı bu meclis-i ayş ve işrete da'vet et!

2532. Dokuz yıllık sirke tatlı olur; taş ve mermer la'l ve zerrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Dokuz yıllık sirke tatlı olur; taş ve mermer lâl ve altın gibi değerli olur.

Dokuz yıl bize karşı çıkan ve sirke gibi ekşi olan bir inkârcı, ikrar etmeye yönelip bize karşı tatlılaşıyor. Taş ve mermer gibi kaskatı olan kalbi, ilâhî nur ile parlayıp lâl ve altın gibi pırıl pırıl parlıyor. Bilinmeli ki, Hz. Pîr'in zamanında, yüce zatına karşı çıkan bazı kimseler vardı ki, Sipehsâlâr hazretleri onlardan bazılarını yazdığı menkıbelerde (velilerin hayat hikâyeleri) zikretmiştir. Burada da zikri uzun olur. Daha sonra onlar inkârlarından vazgeçip yüce zatına mürid (bir tarikata girmiş, şeyhe bağlanmış kişi) olmuşlardır.

Dokuz yıl bize muârız olup sirke gibi ekşi olan bir münkir, ikrâra meyledip bize karşı tatlılaşıyor. Taş ve mermer gibi kaskatı olan kalbi nûr-ı ilâhî ile parlayıp la'l ve altın gibi parıl parıl parlıyor. Ma'lûm olsun ki, zamân-ı Hz. Pîr'de zât-ı şerîflerine muârız olan ba'zı kimseler var idi ki, Sipehsâlâr hazretleri onlardan ba'zılarını yazdığı menâkıbda zikretmiştir. Burâda da zikri uzun olur. Bilâhare onlar inkârlarından vazgeçip zât-ı hazretlerine mürîd olmuşlardır.

2533. Güneş felekte el çırpıcıdır; zerreler âşıklar gibi raksedicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Güneş felekte el çırpıcıdır; zerreler âşıklar gibi raksedicilerdir.

İlahi bilginin insanlar arasında yayılmasından dolayı güneş felekte sevincinden el çırpar ve varlıkların zerreleri âşıklar gibi sevinip raksederler. Çünkü kâinatın yaratılışından maksat insandır ve insanın yaratılışından maksat da ilahi bilgileri elde etmektir. Nitekim kudsî hadiste `يا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى` yani “Ey âdemoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım” buyrulur.

Ma'rifet-i ilâhiyyenin beşer arasında intişârından dolayı güneş felekte sevincinden el çırpar ve zerrât-ı mevcûdât âşıklar gibi sevinip raksederler. Zîrâ kâinâtın halkından maksûd olan insandır ve insanın halkından maksûd olan dahi maârif-i ilâhiyye tahsîlidir. Nitekim hadîs-i kudsîde `يا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى` ya'ni “Ey âdemoğlu, eşyâyı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım” buyrulur.

2534. Gözler yeşillikten mahmûr oldu. Gül, ağaç üzerinde çiçek yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Gözler yeşillikten mahmur oldu. Gül, ağaç üzerinde çiçek yapar.

Hakk Yolcusu olanların basiret gözleri, ilâhî marifetlerin yeşilliklerinden mahmur oldu. İlâhî sır ve hakikat gülleri, gül ağacı mesabesinde olan Hakk Yolcusu kişilerin bedenlerinde çiçekler açtı, yani ortaya çıktı. Bunlar pehsâlâr ve Çelebi Celâleddin Feridun ve Mevlânâ Sirâceddin Bayburtî, Bahâ-eddin Bahrî, Fahreddin Sivâsî, Evlâd-ı Müderris, Beytemur, Mevlânâ Salâhaddin Fakîh, Nizâmeddin Hattât, Mevlânâ İzzeddin Erzincânî ve Mecdeddin Merâgî (Allah sırlarını kutsasın) hazretleridir.

Tâlib-i Hak olanların basîret gözleri maârif-i ilâhiyye yeşilliklerinden mahmûr oldu. Esrâr ve hakâyık-ı ilâhiyye gülleri gül ağacı mesâbesinde olan tâlib-i Hak olanların cisimlerinde çiçekler açtı, ya'ni zâhir oldu. pehsâlâr ve Çelebi Celâleddin Feridun ve Mevlânâ Sirâceddin Bayburtî, Bahâ-eddin Bahrî, Fahreddin Sivâsî, Evlâd-ı Müderris, Beytemur, Mevlânâ Salâhaddin Fakîh, Nizâmeddin Hattât, Mevlânâ İzzeddin Erzincânî ve Mecdeddin Merâgî (kaddesallâhu esrârâhum) hazarâtıdır.

2531. Meze meze üstüne ve mey mey üstüne! Agâh ol, minare üzerine git, salâ sadasını vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2531. Meze meze üstüne ve mey mey üstüne! Agâh ol, minare üzerine git, salâ sadasını vur!

İlahi aşk şarapları birbiri üstünedir ve ilahi marifetler (Allah'ı bilme yolları) ve hakikatler mezeleri de kat kattır. Ey talip (Hakk yolcusu), uyanık ol, git minareye çık da halkı bu zevk ve neşe meclisine davet et!

Aşk-ı ilâhî şarabları birbiri üstünedir ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye mezeleri de kat kattır. Ey tâlib, âgâh ol, git minâreye çık da halkı bu meclis-i ayş ve işrete da'vet et!

2532. Dokuz yıllık sirke tatlı olur; taş ve mermer la'l ve zerrîn olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2532. Dokuz yıllık sirke tatlı olur; taş ve mermer lâl ve altın gibi olur.

Dokuz yıl bize karşı çıkan ve sirke gibi ekşi olan bir inkârcı, ikrar etmeye yönelip bize karşı tatlılaşıyor. Taş ve mermer gibi kaskatı olan kalbi, ilâhî nur ile parlayıp lâl ve altın gibi pırıl pırıl parlıyor. Bilinmeli ki, Hz. Pîr'in zamanında, kendisinin şerefli zâtına karşı çıkan bazı kimseler vardı ki, Sipehsâlâr hazretleri onlardan bazılarını yazdığı menkıbelerde (velilerin hayat hikâyeleri) zikretmiştir. Burada da zikri uzun olur. Daha sonra onlar inkârlarından vazgeçip hazretin zâtına mürid (bir tarikata girip şeyhe bağlanan kişi) olmuşlardır.

Dokuz yıl bize muârız olup sirke gibi ekşi olan bir münkir, ikrâra meyledip bize karşı tatlılaşıyor. Taş ve mermer gibi kaskatı olan kalbi nûr-ı ilâhî ile parlayıp la'l ve altın gibi parıl parıl parlıyor. Ma'lûm olsun ki, zamân-ı Hz. Pîr'de zât-ı şerîflerine muârız olan ba'zı kimseler var idi ki, Sipehsâlâr hazretleri onlardan ba'zılarını yazdığı menâkıbda zikretmiştir. Burada da zikri uzun olur. Bilâhare onlar inkârlarından vazgeçip zât-ı hazretlerine mürîd olmuşlardır.

2533. Güneş felekte el çırpıcıdır; zerreler âşıklar gibi raksedicilerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2533. Güneş felekte el çırpıcıdır; zerreler âşıklar gibi raksedicilerdir.

İlahi bilginin insanlar arasında yayılmasından dolayı güneş felekte sevincinden el çırpar ve varlıkların zerreleri âşıklar gibi sevinip raksederler. Çünkü kâinatın yaratılışından maksat insandır ve insanın yaratılışından maksat da ilahi bilgileri elde etmektir. Nitekim hadîs-i kudsîde "Ey ademoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyrulur.

Ma'rifet-i ilâhiyyenin beşer arasında intişârından dolayı güneş felekte sevincinden el çırpar ve zerrât-ı mevcûdât âşıklar gibi sevinip raksederler. Zîrâ kâinâtın halkından maksûd olan insandır ve insanın halkından maksûd olan dahi maârif-i ilahiyye tahsîlidir. Nitekim hadîs-i kudside یا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey ademoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyrulur.

2534. Gözler yeşillikten mahmûr oldu. Gül, ağaç üzerinde çiçek yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2534. Gözler yeşillikten mahmur oldu. Gül, ağaç üzerinde çiçek yapar.

Hakk'ı arayanların basiret gözleri (kalp gözleri) ilahi bilgiler yeşilliklerinden mahmur oldu. İlahi sırların ve hakikatlerin gülleri, gül ağacı hükmünde olan Hakk'ı arayanların bedenlerinde çiçekler açtı, yani ortaya çıktı.

Tâlib-i Hak olanların basîret gözleri maârif-i ilâhiyye yeşilliklerinden mahmûr oldu. Esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye gülleri gül ağacı mesâbesinde olan tâlib-i Hak olanların cisimlerinde çiçekler açtı, ya'ni zâhir oldu.

2535. Devletin gözü sihr-i mutlak yapıyor. Rûh Mansûr oldu, “Ene’l-Hak!” vuruyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. Devletin gözü mutlak sihir yapıyor. Ruh Mansur oldu, "Ene'l-Hak!" diye haykırıyor.

"Devlet gözü"nden kasıt, insân-ı kâmilin bakışıdır. "Sihr-i mutlak", sebebi akıl ile bilinmeyen dönüşüm ve başkalaşım demektir. Yani, devlet sahibi olan insân-ı kâmilin lütuf dolu bakışı mutlak sihir yaparak Hakk Yolcusu'nun nefsaniyetini ve cismaniyetini ruhaniliğe dönüştürür. Hakk Yolcusu'nun ruhu nefsanî sıfatların bağlarından arındığı zaman, Mansur (a.s.) hazretleri gibi "Ene'l-Hak", "Ben Hakk'ım!", yani "Ben kalmadım, Hak kaldı!" diye haykırır. Çünkü insan ruhu Hakk'ın nurunun bir yansımasıdır ve Hakk'ın halifesidir.

“Devlet gözü”nden murâd, insân-ı kâmilin nazarıdır. “Sihr-i mutlak”, sebebi akıl ile ma’lûm olmayan tahvîl ve tebdîl demektir. Ya’ni, sâhib-i devlet olan insân-ı kâmilin nazar-ı inâyeti sihr-i mutlak yapıp sâlikin nefsâniyetini ve cismâniyetini rûhâniyete tahvîl eder. Sâlikin rûhu sıfât-ı nefsâniyye alâkalarından sâffî olduğu vakit Mansûr hazretleri gibi “Ene’l-hak”, “Ben Hakk’ım!”, ya’ni “Ben kalmadım, Hak kaldı!” diye nâra vurur. Zîrâ rûh-ı insânî nûr-ı Hakk’ın pertevîdir ve halîfe-i Hak’tır.

2536. Eğer tilki bir eşeği baştan götürürse; götür, de. Sen eşek olma ve gam yeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. Eğer tilki bir eşeği baştan götürürse; götür, de. Sen eşek olma ve gam yeme!

Yani, eğer insân-ı kâmile (olgun insan) bağlanan eşek tabiatlı ahmaklardan birini, tilki konumunda olan bir hilekâr, tarikat adına kandırıp yoldan çıkarırsa, ey akıllı müridim, sen "Zaten o ahmaktan fayda yoktur, al götür" de! Fakat sen de giden eşek gibi eşek ve ahmak olma ve onun yoldan çıktığına üzülme! Çünkü bu âlemde herkes ezelî yatkınlığına göre iş yapar.

Ya’ni, eğer insân-ı kâmile intisâb eden eşek meşrebindeki ahmaklardan birisini tilki mesâbesinde olan bir hîlekâr, tarîkat nâmına kandırıp baştan çıkarırsa, ey mürîd-i âkilim, sen “Zâten o ahmaktan fâide yoktur, al götür” de! Fakat sen de giden eşek gibi eşek ve ahmak olma ve onun baştan çıktığına gam yeme! Çünkü bu âlemde herkes isti’dâd-ı ezelîsine göre muâmele yapar.

2535. Devletin gözü sihr-i mutlak yapıyor. Ruh Mansûr oldu, "Ene'l-Hak!" vuruyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2535. Devletin gözü mutlak sihir yapıyor. Ruh Mansûr oldu, "Ene'l-Hak!" diye haykırıyor.

"Devlet gözü"nden kasıt, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bakışıdır. "Sihr-i mutlak" ise, sebebi akıl ile bilinmeyen dönüşüm ve başkalaşım demektir. Yani, devlet sahibi olan insân-ı kâmilin lütuf dolu bakışı mutlak sihir yaparak sâlikin (Hakk Yolcusu) nefsaniyetini ve cismaniyetini ruhaniliğe dönüştürür. Sâlikin ruhu nefsanî sıfatların bağlarından arındığı zaman, Mansûr (a.s.) hazretleri gibi "Ene'l-Hak", "Ben Hakk'ım!", yani "Ben kalmadım, Hak kaldı!" diye haykırır. Çünkü insan ruhu Hakk'ın nurunun yansımasıdır ve Hakk'ın halifesidir.

"Devlet gözü"nden murâd, insân-ı kâmilin nazarıdır. "Sihr-i mutlak", sebebi akıl ile ma'lûm olmayan tahvîl ve tebdîl demektir. Ya'ni, sahib-i devlet olan insân-ı kâmilin nazar-ı inâyeti sihr-i mutlak yapıp sâlikin nefsâniyetini ve cismâniyetini rûhâniyete tahvîl eder. Sâlikin rûhu sıfât-ı nefsâniyye alâkalarından sâfi olduğu vakit Mansûr hazretleri gibi "Ene'l-hak", "Ben Hakk'ım!", ya'ni "Ben kalmadım, Hak kaldı!" diye nâra vurur. Zîrâ rûh-ı insânî nûr-ı Hakk'ın pertevidir ve halîfe-i Hak'tır.

2536. Eğer tilki bir eşeği baştan götürürse; götür, de. Sen eşek olma ve gam yeme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2536. Eğer tilki bir eşeği baştan götürürse; götür, de. Sen eşek olma ve gam yeme!

Yani, eğer insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bağlı olan, eşek tabiatlı ahmaklardan birini, tilki hükmünde olan bir hilekâr, tarikat adına kandırıp yoldan çıkarırsa, ey akıllı mürid, sen "Zaten o ahmaktan fayda yoktur, al götür" de! Fakat sen de giden eşek gibi eşek ve ahmak olma ve onun yoldan çıktığına üzülme! Çünkü bu âlemde herkes ezelî yatkınlığına göre davranır. "Eşek tutuyorlar, sen eşek değilsin, neyden korkuyorsun?" dedi. "Pek ciddiyetle tutuyorlar, ayırt etme kalkmıştır, bugün beni de eşek yerine koyarlar!" diye korkuyorum dedi.

"Nil", fil otu dedikleri bir bitkidir ki, onun mavi renkteki özsuyuyla elbise ve kumaş boyarlar. "Sühre", ücretsiz iş yapmak, angarya demektir.

Ya'ni, eğer insân-ı kâmile intisâb eden eşek meşrebindeki ahmaklardan birisini tilki mesâbesinde olan bir hîlekâr, tarîkat nâmına kandırıp baştan çıkarırsa, ey mürîd-i âkılim, sen "Zâten o ahmaktan fâide yoktur, al götür" de! Fakat sen de giden eşek gibi eşek ve ahmak olma ve onun baştan çıktığına gam yeme! Çünkü bu âlemde herkes isti'dâd-ı ezelîsine göre muâmele yapar. eşek tutuyorlar, sen eşek değilsin, ne korkuyorsun?" dedi. "Pek cidd ile tutuyorlar, temyîz kalkmıştır, bugün beni de eşek yerine tutarlar!" diye korkuyorum dedi

"Nîl", fil haşîşi dedikleri bir nebâttır ki, onun mâvi renkteki üsâresiyle elbise ve kumaş boyarlar. "Sühre", ücretsiz iş yapmak, angarya demektir.

2537. O birisi bir evin içine kaçtı. Yüzü sarı ve dudağı mavi ve rengi dökülmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. O birisi bir evin içine kaçtı. Yüzü sarı ve dudağı mavi ve rengi dökülmüş.

"Reng rîht", Türkçe şivesinde "rengi uçmak" diye tercüme edilir. Yani, bir adam bir eve kaçtı, yüzü sararmış ve dudağı morarmış ve rengi uçmuş idi.

"Reng rîht", Türkçe şîvesinde "rengi uçmak" diye tercüme olunur. Ya'ni, bir adam bir eve kaçtı, yüzü sararmış ve dudağı morarmış ve rengi uçmuş idi.

2538. Ev sahibi ona dedi: "Hayır mıdır ki senin elin ihtiyar gibi titriyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Ev sahibi ona dedi: "Hayırdır ki senin elin ihtiyar gibi titriyor?"

Ev sahibi kaçan kimseye dedi: "Hayrola, sana ne oldu ki böyle elin bir ihtiyarın eli gibi titremektedir?"

Ev sahibi kaçan kimseye dedi: "Hayrola, sana ne oldu ki böyle elin bir ihtiyarın eli gibi titremektedir?"

2539. "Vâkıa nasıldır, nasıl kaçtın; yüzünün rengini niçin böyle döktün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. "Vâkıa nasıldır, nasıl kaçtın; yüzünün rengini niçin böyle döktün?"

"Nasıl bir olay ortaya çıktı, niçin kaçtın? Yüzünün rengini niçin böyle soldurdun ve betin benzin attı?"

"Nasıl bir hadise zuhûra geldi, niçin kaçtın? Yüzünün rengini niçin böyle uçurdun ve betin benzin attı?"

2540. Dedi: "Harûn şahın angaryası için bugün dışarıdan eşek tutuyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. Dedi: "Harun şahın angaryası için bugün dışarıdan eşek tutuyorlar!"

"Harun", serkeş ata derler, burada müstebit (zorba) ve zalimden kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani kaçan adam cevaben dedi: "Zalim ve zorba olan padişah bedava olarak halkın eşeklerinin toplanmasını emretmiş. Bir takım memurlar, angarya olarak, dışarıda rast geldikleri eşeği tutuyorlar!"

"Harûn", serkeş ata derler, burada müstebid ve zâlimden kinâyedir. Ya'ni kaçan adam cevâben dedi: “Zâlim ve müstebid olan pâdişâh bedâva olarak halkın eşeklerinin toplanmasını emretmiş. Birtakım me'mûrlar, angarya olarak, dışarıda rast geldikleri eşeği tutuyolar!"

2541. Dedi: "Tutsunlar, hani eşek? Ey amcanın canı, mâdemki sen eşek değilsin, git, bundan sana ne gam vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Dedi: "Tutsunlar, hani eşek? Ey amcanın canı, mademki sen eşek değilsin, git, bundan sana ne gam vardır?"

"Eşek tutuyorlar, sen eşek değilsin, ne korkuyorsun?" dedi. "Pek ciddiyetle tutuyorlar, ayırt etme kalkmıştır, bugün beni de eşek yerine tutarlar!" diye korkuyorum dedi.

"Nil", fil haşîşi dedikleri bir bitkidir ki, onun mavi renkteki özsuyuyla elbise ve kumaş boyarlar. "Sühre", ücretsiz iş yapmak, angarya demektir.

eşek tutuyorlar, sen eşek değilsin, ne korkuyorsun?" dedi. "Pek cidd ile tutuyorlar, temyîz kalkmıştır, bugün beni de eşek yerine tutarlar!" diye korkuyorum dedi

"Nîl", fil haşîşi dedikleri bir nebâttır ki, onun mâvi renkteki üsâresiyle elbise ve kumaş boyarlar. "Sühre", ücretsiz iş yapmak, angarya demektir.

2537. O birisi bir evin içine kaçtı. Yüzü sarı ve dudağı mavi ve rengi dökülmüş.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2537. O birisi bir evin içine kaçtı. Yüzü sarı ve dudağı mavi ve rengi dökülmüş.

"Reng rîht", Türkçe şivesinde "rengi uçmak" diye tercüme edilir. Yani, bir adam bir eve kaçtı, yüzü sararmış ve dudağı morarmış ve rengi uçmuş idi.

"Reng rîht", Türkçe şîvesinde "rengi uçmak" diye tercüme olunur. Ya'ni, bir adam bir eve kaçtı, yüzü sararmış ve dudağı morarmış ve rengi uçmuş idi.

2538. Ev sahibi ona dedi: "Hayır mıdır ki senin elin ihtiyar gibi titriyor?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2538. Ev sahibi ona dedi: "Hayırdır ki senin elin ihtiyar gibi titriyor?"

Ev sahibi kaçan kimseye dedi: "Hayrola, sana ne oldu ki böyle elin bir ihtiyarın eli gibi titremektedir?"

Ev sahibi kaçan kimseye dedi: "Hayrola, sana ne oldu ki böyle elin bir ihtiyarın eli gibi titremektedir?"

2539. "Vâkıa nasıldır, nasıl kaçtın; yüzünün rengini niçin böyle döktün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2539. "Gerçek nasıldır, nasıl kaçtın; yüzünün rengini niçin böyle soldurdun?"

"Nasıl bir olay ortaya çıktı, niçin kaçtın? Yüzünün rengini niçin böyle uçurdun ve betin benzin attı?"

"Nasıl bir hâdise zuhûra geldi, niçin kaçtın? Yüzünün rengini niçin böyle uçurdun ve betin benzin attı?"

2540. Dedi: "Harûn şahın angaryası için bugün dışarıdan eşek tutuyorlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2540. Dedi: "Harun şahın angaryası için bugün dışarıdan eşek tutuyorlar!"

"Harun", serkeş ata derler, burada müstebit ve zalimden kinayedir. Yani kaçan adam cevaben dedi: "Zalim ve müstebit olan padişah bedava olarak halkın eşeklerinin toplanmasını emretmiş. Bir takım memurlar, angarya olarak, dışarıda rast geldikleri eşeği tutuyorlar!"

[2541] "Harûn", serkeş ata derler, burada müstebid ve zâlimden kinâyedir. Ya'ni kaçan adam cevâben dedi: “Zâlim ve müstebid olan pâdişâh bedâva olarak halkın eşeklerinin toplanmasını emretmiş. Birtakım me'mûrlar, angarya olarak, dışarıda rast geldikleri eşeği tutuyolar!"

2541. Dedi: "Tutsunlar, hani eşek? Ey amcanın canı, mâdemki sen eşek değilsin, git, bundan sana ne gam vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2541. Dedi: "Tutsunlar, hani eşek? Ey amcanın canı, mademki sen eşek değilsin, git, bundan sana ne gam vardır?"

"Amca"dan kasıt, ev sahibidir. "Amcanın canı" demek, ey benim canım, demek olur. Yani, ev sahibi cevap olarak dedi: "Ey benim canım, dışarıda eşek tutuyorlar ise, varsın tutsunlar! Sen eşek misin? Mademki eşek değilsin, onların bu eşek tutmalarından sana ne gam vardır?"

"Amca"dan murâd, ev sahibidir. "Amcanın canı" demek, ey benim canım, demek olur. Ya'ni, hâne sâhibi cevâben dedi: "Ey benim canım, dışarıda eşek tutuyorlar ise, varsın tutsunlar! Sen eşek misin? Mâdemki eşek değilsin, onların bu eşek tutmalarından sana ne gam vardır?"

2542. Dedi: "Tutmada çok cidd ve hârdırlar. Eğer beni de eşek farzederlerse acib olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Dedi: "Eşek tutmada çok ciddi ve gayretliler. Eğer beni de eşek sayarlarsa şaşılacak bir şey olmaz!"

Yani, "Görevliler eşek tutmada çok ciddiyetle hareket ediyorlar ve gözleri dönmüştür. Eğer bu ciddiyet ve kızgınlık içinde beni de eşektir diye tutarlarsa şaşılacak bir şey olmaz!"

Ya'ni, "Me'mûrlar eşek tutmada çok ciddiyetle hareket ediyorlar ve gözleri kızmıştır. Eğer bu ciddiyet ve kızgınlık içinde beni de eşektir diye tutarlarsa acîb olmaz!"

2543. "Eşek tutuculuk için ciddin ciddi olarak el kaldırdılar. Temyîz dahi kalkmıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. "Eşek tutuculuk için ciddin ciddi olarak el kaldırdılar. Temyîz dahi kalkmıştır."

"Öyle bir ciddiyetle eşek tutmaya başladılar ki, gözlerinde fark etme ve ayırt etme yeteneği kalmadı." "Cidd-i cidd" (ciddiyetin ciddiyeti), izafet terkibi olup abartma ve pekiştirme anlamını içerir. Nasıl ki Türkçede bir işin son derece zor ve çetin olduğunu anlatmak için "müşkilin müşkili" (zorun zoru) derler.

"Öyle bir ciddiyetle eşek tutmağa başladılar ki, gözlerinde fark ve temyîz kalmadı." "Cidd-i cidd", terkîb-i izâfi olup mübâlağa ve te'kîd ma'nâsını mutazammındır. Nitekim Türkçe'de bir işin son derece müşkil ve zor olduğunu anlatmak için "müşkilin müşkili" derler.

2544. "Mâdemki bizim temyîzsize mensûb olanlarımız serverdirler, eşeğin sâhibini eşek yerine satın alırlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. "Mademki bizim temyizsiz olana mensup olanlarımız önderdirler, eşeğin sahibini eşek yerine satın alırlar."

"Bî-temyîziyân" kelimesindeki "yâ", nispet içindir, "temyizsize mensup olanlar" demektir ki, bundan kastedilen, temyizsiz olan huysuz padişaha mensup memurlardır. Yani, "Mademki temyiz sahibi olmayan zalim hükümdara mensup memurlar başımızda hâkim ve reis olmuşlardır, onlar bu temyizsiz şahın emrini körü körüne yerine getirmek için son derece hararetle çalışırlar ve eşeğin sahibini de eşek yerine alırlar." Bazı nüshalarda خرند (satın alırlar) yerine برند (götürürler) geçmektedir. Bu durumda anlam, "Eşeğin sahibini eşek yerine götürürler," demek olur.

"Bî-temyîziyân" kelimesindeki "yâ", nisbet içindir, "temyîzsize mensûb olanlar" demek olur ki, bundan murâd, temyîzsiz olan harûn pâdişâha mensûb me'mûrlardır. Ya'ni, "Mâdemki temyîz sahibi olmayan zâlim hükümdâra mensûb me'mûrlar başımızda hâkim ve reis olmuşlardır, onlar bu temyîzsiz şâhın emrini körü körüne icrâ için son derece harâretle çalışırlar ve eşeğin sâhibini de eşek yerine alırlar." Ba'zı nüshalarda خرند yerine برند vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ, “Eşeğin sahibini eşek yerine götürürler," demek olur.

2545. "Bizim şehrimizin şahı beyhûde tutucu değildir. Onun temyîzi vardır, işidici ve görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. "Bizim şehrimizin şahı boş yere tutucu değildir. Onun temyizi (ayırt etme gücü) vardır, işiticidir ve görücüdür.

"Amca"dan kasıt, ev sahibidir. "Amcanın canı" demek, ey benim canım, demek olur. Yani, ev sahibi cevap olarak dedi ki: "Ey benim canım, dışarıda eşek tutuyorlarsa, varsın tutsunlar! Sen eşek misin? Mademki eşek değilsin, onların bu eşek tutmalarından sana ne dert vardır?"

"Amca"dan murâd, ev sahibidir. "Amcanın canı" demek, ey benim canım, demek olur. Ya'ni, hâne sâhibi cevâben dedi: "Ey benim canım, dışarıda eşek tutuyorlar ise, varsın tutsunlar! Sen eşek misin? Mâdemki eşek değilsin, onların bu eşek tutmalarından sana ne gam vardır?"

2542. Dedi: "Tutmada çok cidd ve hârdırlar. Eğer beni de eşek farzederlerse acib olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2542. Dedi: "Tutmada çok ciddi ve hırslıdırlar. Eğer beni de eşek sayarlarsa şaşılacak bir şey olmaz!"

Yani, "Memurlar eşek tutmada çok ciddiyetle hareket ediyorlar ve gözleri kızmıştır. Eğer bu ciddiyet ve kızgınlık içinde beni de eşektir diye tutarlarsa şaşılacak bir şey olmaz!"

Ya'ni, "Me'mûrlar eşek tutmada çok ciddiyetle hareket ediyorlar ve gözle-ri kızmıştır. Eğer bu ciddiyet ve kızgınlık içinde beni de eşektir diye tutarlar-sa acîb olmaz!"

2543. "Eşek tutuculuk için ciddin ciddi olarak el kaldırdılar. Temyîz dahi kalk-mıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2543. "Eşek tutuculuk için ciddin ciddi olarak el kaldırdılar. Temyîz dahi kalk-mıştır."

"Öyle bir ciddiyetle eşek tutmaya başladılar ki, gözlerinde fark etme ve ayırt etme (temyîz) kalmadı." "Cidd-i cidd", izafet terkibi olup abartma ve pekiştirme anlamını içerir. Nasıl ki Türkçede bir işin son derece zor ve güç olduğunu anlatmak için "müşkilin müşkili" derler.

"Öyle bir ciddiyetle eşek tutmağa başladılar ki, gözlerinde fark ve temyîz kalmadı." "Cidd-i cidd", terkîb-i izâfi olup mübâlağa ve te'kîd ma'nâsını mu-tazammındır. Nitekim Türkçe'de bir işin son derece müşkil ve zor olduğunu anlatmak için "müşkilin müşkili" derler.

2544. "Mâdemki bizim temyîzsize mensûb olanlarımız serverdirler, eşeğin sâ-hibini eşek yerine satın alırlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2544. "Mademki bizim temyîzsize mensup olanlarımız serverdirler, eşeğin sahibini eşek yerine satın alırlar."

"Bî-temyîziyân" kelimesindeki "ya", nispet içindir, "temyîzsize mensup olanlar" demektir ki, bundan kastedilen, temyîzsiz olan harun padişaha mensup memurlardır. Yani, "Mademki temyîz sahibi olmayan zalim hükümdara mensup memurlar başımızda hâkim ve reis olmuşlardır, onlar bu temyîzsiz şahın emrini körü körüne icra etmek için son derece hararetle çalışırlar ve eşeğin sahibini de eşek yerine alırlar." Bazı nüshalarda خرند yerine برند geçmektedir. Bu durumda anlam, "Eşeğin sahibini eşek yerine götürürler," demektir.

"Bî-temyîziyân" kelimesindeki "ya", nisbet içindir, "temyîzsize mensûb olanlar" demek olur ki, bundan murâd, temyîzsiz olan harûn pâdişâha men-sûb me'mûrlardır. Ya'ni, "Mâdemki temyîz sahibi olmayan zâlim hükümdâ-ra mensûb me'mûrlar başımızda hâkim ve reis olmuşlardır, onlar bu temyîz-siz şâhın emrini körü körüne icrâ için son derece harâretle çalışırlar ve eşeğin sâhibini de eşek yerine alırlar." Bazı nüshalarda خرند yerine برند vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ, “Eşeğin sahibini eşek yerine götürürler," demek olur.

2545. "Bizim şehrimizin şahı beyhûde tutucu değildir. Onun temyîzi vardır, işidici ve görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2545. "Bizim şehrimizin şahı boş yere tutucu değildir. Onun temyizi vardır, işiticidir ve görücüdür."

Bu şerefli beyit, düzenbaz şeyhlerin ve noksan mürşitlerin ortalığa saldıkları hilekâr davetçilerden, insân-ı kâmilin aydınlanmış müridlerinden birinin evine kaçan bir kişiye, o mürid tarafından verilen cevaptır. "Ev sahibi"nden kasıt, yine bu müriddir; ve "şah"tan kasıt ise, özel anlamı itibarıyla şerefli zamanlarında Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Nitekim şerefli beyitlerinden birinde şöyle buyururlar: "Ben o şah değilim ki tahttan tabuta gideyim. Benim saltanat fermanımın yazısı 'ebediyen kalıcıdır'!"

Beytin genel anlamı itibarıyla her asırda mevcut olan insân-ı kâmil olur. Yani, "Bizim tarikat ve marifet şehrimizin şahı, yatkınlığı olmayan ahmakları boş yere tutucu değildir. Onun temyizi vardır. Müridin ruhunun yatkınlık diliyle söylediğini işitir ve onun tekil sabit hakikatini müşahede eder." Çünkü onun hâli فاذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و بي يسمع وبي يبصر و بی ینطق و بي يبطش ... الخ yani "Ben kulumu sevdiğim vakit onun kulağı ve gözü ve dili ve eli ben olurum. Benim ile işitir, benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar ilh..." hadis-i kudsîsinde beyan buyrulan haldir.

Bu beyt-i şerîf müzevvir şeyhlerin ve nâkıs mürşidlerin ortalığa saldıkları hîlekâr da'vetçilerden, insân-ı kâmilin münevver mürîdlerinden birinin hâne-sine kaçan bir şâhsa, o mürid tarafından verilen cevabdır. "Sâhib-i hâne"den murâd, dahi bu mürîddir; ve "şâh"tan murâd dahi, ma'nâ-yı husûsîsi i'tibâ-riyle zamân-ı şerîflerinde Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Ben o şâh değilim ki tahttan tabuta gideyim. Benim menşûr-ı saltanatımın yazısı 'hâlidîne ebeda'dır!"

Beytin umûmiyet-i ma'nâsı i'tibâriyle her asırda mevcûd olan insân-ı kâmil olur. Ya'ni, "Bizim şehr-i tarîkat ve ma'rifetimizin şâhı, isti'dâdı olmayan ahmakları beyhûde olarak tutucu değildir. Onun temyîzi vardır. Mürîdin rûhunun lisân-ı isti'dâd ile söylediğini işitir ve onun ayn-ı sâbitesini müşâhede eder." Zîrâ onun hâli فاذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و بي يسمع وبي يبصر و بی ینطق و بي يبطش ... الخ ya'ni "Ben kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ben olurum. Benim ile işitir, benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar ilh..." hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan haldir.

2546. Ademî ol ve eşek tutuculardan korkma! Ey devranın Îsâsı, eşek değilsin, korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Âdem ol ve eşek tutuculardan korkma! Ey devranın İsa'sı, eşek değilsin, korkma!

Ey insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mensup olanın rehberliğine sığınan kişi, sen İsa seviyesinde olan ruh ile eşek seviyesinde olan nefisten oluşmuşsun. Bu sebeple ruhuna göre eşek değilsin. Aksine devranın İsa'sısın. Çünkü Hz. İsa ruhullah idi. Ruh yönünden İsa (a.s.) ile senin aranda ortaklık vardır. Eğer ruhunu ihmal edip nefsine hizmet edersen o zaman eşek olursun ve seni tilkiler aldatıp helake sürüklerler. Bu sebeple adam ol, insân-ı kâmilin huzurundan kaçma!

Ey insân-ı kâmile mensûbun rehberliğine ilticâ eden kimse, sen Îsâ mesâbesinde olan rûh ile eşek mesâbesinde olan nefisten mürekkebsin. Binâenaleyh rûhuna nazaran eşek değilsin. Belki devrânın Îsâ'sısın. Çünkü Hz. Îsâ rûhullah idi. Rûh cihetinden Îsâ (a.s.) ile senin aranda müşâreket vardır. Eğer rûhunu ihmâl edip nefsine hizmet edersen o vakit eşek olursun ve seni tilkiler aldatıp helâke sevk ederler. Binâenaleyh adam ol, insân-ı kâmilin huzûrundan kaçma!

2547. Dördüncü felek dahi senin nûrundan doludur. Hâşe lillah ki senin makāmın ahırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Dördüncü felek de senin nurunla doludur. Allah korusun ki senin makamın sondur.

"Dördüncü felek"ten kasıt, ruhlar âlemidir: 1- İnsanın yoğun bedensel şekli, 2- Şehadet âlemi (görünen âlem), 3- Misal âlemi (hayal âlemi), 4- Ruhlar âlemidir. "Son"dan kasıt, bu şerefli beyit, düzenbaz şeyhlerin ve eksik mürşitlerin ortalığa saldıkları hilekâr davetçilerden, insân-ı kâmilin aydınlanmış müridlerinden birinin evine kaçan bir kişiye, o mürid tarafından verilen cevaptır. "Ev sahibi"nden kasıt, yine bu müriddir; ve "şah"tan kasıt da, özel anlamı itibarıyla şerefli zamanlarında Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Nitekim bir şerefli beytinde şöyle buyururlar: "Ben o şah değilim ki tahttan tabuta gideyim. Benim saltanat fermanımın yazısı 'sonsuza dek kalıcılar'dır!"

Beytin genel anlamı itibarıyla her çağda mevcut olan insân-ı kâmil olur. Yani, "Bizim tarikat ve marifet şehrimizin şahı, istidadı olmayan ahmakları boş yere tutucu değildir. Onun temyizi (ayırt etme gücü) vardır. Müridin ruhunun istidat diliyle söylediğini işitir ve onun sabit hakikatini müşahede eder. Zira onun hali, "Ben kulumu sevdiğim zaman onun kulağı, gözü, dili ve eli ben olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar..." hadis-i kudsîsinde beyan buyrulan haldir.

"Dördüncü felek"ten murâd, âlem-i ervâhdır: 1- Sûret-i kesîf-i insânî, 2- Alem-i şehadet, 3- Alem-i misâl, 4- Âlem-i ervâhdır. "Ahır"dan murâd, Bu beyt-i şerîf müzevvir şeyhlerin ve nâkıs mürşidlerin ortalığa saldıkları hîlekâr da'vetçilerden, insân-ı kâmilin münevver mürîdlerinden birinin hâne-sine kaçan bir şâhsa, o mürid tarafından verilen cevabdır. "Sâhib-i hâne"den murâd, dahi bu mürîddir; ve "şâh"tan murâd dahi, ma'nâ-yı husûsîsi i'tibâ-riyle zamân-ı şerîflerinde Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Ben o şâh değilim ki tahttan tabuta gideyim. Benim menşûr-ı saltanatımın yazısı 'hâlidîne ebeda'dır!"

Beytin umûmiyet-i ma'nâsı i'tibâriyle her asırda mevcûd olan insân-ı kâmil olur. Ya'ni, "Bizim şehr-i tarîkat ve ma'rifetimizin şâhı, isti'dâdı olmayan ahmakları beyhûde olarak tutucu değildir. Onun temyîzi vardır. Mürîdin rû-hunun lisân-ı isti'dâd ile söylediğini işitir ve onun ayn-ı sâbitesini müşâhede eder. Zîrâ onun hâli فاذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و بي يسمع وبي يبصر و بی ینطق و بي يبطش ... الخ ya'ni "Ben kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve ba-sarı ve lisânı ve eli ben olurum. Benim ile işitir, benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar ilh..." hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan haldir.

2546. Ademî ol ve eşek tutuculardan korkma! Ey devranın İsâsı, eşek değil-sin, korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2546. Âdem ol ve eşek tutuculardan korkma! Ey devranın İsa'sı, eşek değilsin, korkma!

Ey insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) rehberliğine sığınan kimse, sen İsa mesabesinde olan ruh ile eşek mesabesinde olan nefisten oluşmuşsun. Bu sebeple ruhuna göre eşek değilsin. Aksine devranın İsa'sısın. Çünkü Hz. İsa ruhullah idi. Ruh yönünden İsa (a.s.) ile senin aranda ortaklık vardır. Eğer ruhunu ihmal edip nefsine hizmet edersen o zaman eşek olursun ve seni tilkiler aldatıp helake sürüklerler. Bu sebeple adam ol, insân-ı kâmilin huzurundan kaçma!

Ey insân-ı kâmile mensûbun rehberliğine ilticâ eden kimse, sen Îsâ mesâ-besinde olan rûh ile eşek mesâbesinde olan nefisten mürekkebsin. Binâena-leyh rûhuna nazaran eşek değilsin. Belki devrânın Îsâ'sısın. Çünkü Hz. Îsâ rûhullah idi. Rûh cihetinden Îsâ (a.s.) ile senin aranda müşâreket vardır. Eğer rûhunu ihmâl edip nefsine hizmet edersen o vakit eşek olursun ve seni tilki-ler aldatıp helâke sevk ederler. Binâenaleyh adam ol, insân-ı kâmilin huzû-rundan kaçma!

2547. Dördüncü felek dahi senin nûrundan doludur. Hâşe lillah ki senin ma-kāmın ahırdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2547. Dördüncü felek de senin nurunla doludur. Allah'ı tenzih ederim ki senin makamın ahırdır.

"Dördüncü felek"ten kastedilen, ruhlar âlemidir: 1- İnsanî yoğun suret, 2- Şehadet âlemi (görünen âlem), 3- Misal âlemi (hayal âlemi), 4- Ruhlar âlemidir. "Ahır"dan kastedilen, insan bedeninin beslendiği ve yaşadığı şehadet âlemidir. "Hâşe lillâh", "Ben Allah'ı bütün eksikliklerden uzak tutarım!" anlamında bir ifadedir. Yani, "Ey insan, ruhlar âlemi de senin ruhunun nuruyla doludur. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, senin makamın, eşek seviyesinde olan insan bedeninin ahırı durumundaki bu dünya ve yoğunluk âlemi değildir."

"Dördüncü felek"ten murâd, âlem-i ervâhdır: 1- Sûret-i kesîf-i insânî, 2- Alem-i şehadet, 3- Alem-i misâl, 4- Âlem-i ervâhdır. "Ahır"dan murâd, cism-i insanın beslendiği ve sâkin olduğu âlem-i şehadettir. "Hâşe lillâh", "Ben Allah'ı cemî-i nekāisdan tenzîh ederim!" ma'nâsında bir terkîbdir. Ya'ni, "Ey insan, âlem-i ervâh dahi, senin ruhunun nûrundan doludur. Ben Allah'ı tenzîh ederim ki, senin makāmın eşek mesâbesinde olan cism-i beşerin ahırı bulunan bu dünyâ ve âlem-i kesâfet değildir."

2548. Her ne kadar maslahat için ahırda isen de sen feleklerden ve yıldızlardan daha yükseksin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Her ne kadar maslahat için ahırda isen de sen feleklerden ve yıldızlardan daha yükseksin!

Yani, sen şimdi şeklin ve bedenin ile her ne kadar Allah'ın murat ettiği maslahat (hikmetli amaç) için, ahır hükmünde olan bu dünyada bulunuyor isen de, manan ile felekten ve yıldızlardan ve bütün semavî cisimlerden daha yükseksin. Çünkü bunların hepsi insanın ortaya çıkması için yaratılmıştır.

Ya'ni, sen şimdi sûretin ve cismin ile her ne kadar Hakk'ın murâd ettiği maslahat için, ahır mesâbesinde olan bu dünyada bulunur isen de, ma'nân ile felekten ve yıldızlardan ve ecrâm-ı semâviyyenin hepsinden daha yükseksin. Zîrâ bunların cümlesi insanın zuhûru için halkolunmuştur.

2549. Ahırın beyi başka, ahır başkadır. Ahırda bulunan her bir kimse eşek değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Ahırın beyi başka, ahır başkadır. Ahırda bulunan her bir kimse eşek değildir.

"Ahırın beyi"nden kastedilen, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyalardır; ve "eşek"ten kastedilen, cismanî ve nefsanî (bedensel ve nefsine düşkün) olan kimselerdir. Yani, gerçi ahırın beyi olan peygamberler ve evliyalar dahi bu ahır hükmünde olan görünen âleme geldiler. Fakat hayvanlara nezaret etmek için bu ahıra girdiler. Bu sebeple bu ahıra girmiş olan insan fertlerinin hepsi eşek değildir, ahırın beyi başka ve eşek başkadır.

"Ahırın beyi"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır; ve "eşek"ten murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir. Ya'ni, gerçi ahırın beyi olan enbiyâ ve evliyâ dahi bu ahır mesâbesinde olan âlem-i şehadete geldiler. Fakat hayvanlara nezâret için bu ahıra girdiler. Binâenaleyh bu ahıra girmiş olan efrâd-ı beşerin hepsi eşek değildir, ahırın beyi başka ve eşek başkadır.

2550. Niye eşeğin arkasına düştük? Gülistandan ve tâze güllerden söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Niye eşeğin arkasına düştük? Gülistandan ve taze güllerden söyle!

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtına hitap ederler: Yani, biz konumuzda niçin böyle eşeklerin hallerinin arkasına düştük ve ahırın içinde dolaştık. Ey Mevlânâ, gülistandan yani mana âleminden ve taze hakikatler ile marifetlerden bahset!

[2551] Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar: Ya'ni, biz bahsimizde niçin böyle eşeklerin ahvâli arkasına düştük ve ahırın içinde dolaştık. Ey Mevlânâ, gülistandan ya'ni âlem-i ma'nâdan ve tâze hakāyık ve maâriften bahset!

2551. Nardan ve turunçdan ve elma dalından ve şarabdan ve hesabsız mahbublardan söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. Ateşten, turunçtan, elma dalından, şaraptan ve sayısız sevgiliden bahset!

İnsan bedeninin beslendiği ve yerleştiği yer, görünen âlemdir. "Hâşe lillâh", "Ben Allah'ı bütün eksikliklerden uzak tutarım!" anlamında bir ifadedir. Yani, "Ey insan, ruhlar âlemi de senin ruhunun nuruyla doludur. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, senin makamın, eşek seviyesinde olan insan bedeninin ahırı durumundaki bu dünya ve yoğunluk âlemi değildir."

cism-i insanın beslendiği ve sâkin olduğu âlem-i şehadettir. "Hâşe lillâh", "Ben Allah'ı cemî-i nekāisdan tenzîh ederim!" ma'nâsında bir terkîbdir. Ya'ni, "Ey insan, âlem-i ervâh dahi, senin ruhunun nûrundan doludur. Ben Allah'ı tenzîh ederim ki, senin makāmın eşek mesâbesinde olan cism-i beşerin ahırı bulunan bu dünyâ ve âlem-i kesâfet değildir."

2548. Her ne kadar maslahat için ahırda isen de sen feleklerden ve yıldızlardan daha yükseksin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2548. Her ne kadar maslahat için ahırda isen de sen feleklerden ve yıldızlardan daha yükseksin!

Yani, sen şimdi şeklin ve bedenin ile her ne kadar Allah'ın murat ettiği maslahat (hikmetli amaç) için, ahır hükmünde olan bu dünyada bulunuyor isen de, manan ile felekten ve yıldızlardan ve bütün semavî cisimlerden daha yükseksin. Çünkü bunların hepsi insanın ortaya çıkması için yaratılmıştır.

Ya'ni, sen şimdi sûretin ve cismin ile her ne kadar Hakk'ın murâd ettiği maslahat için, ahır mesâbesinde olan bu dünyada bulunur isen de, ma'nân ile felekten ve yıldızlardan ve ecrâm-ı semâviyyenin hepsinden daha yükseksin. Zîrâ bunların cümlesi insanın zuhûru için halkolunmuştur.

2549. Ahırın beyi başka, ahır başkadır. Ahırda bulunan her bir kimse eşek değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2549. Ahırın beyi başka, ahır başkadır. Ahırda bulunan her bir kimse eşek değildir.

"Ahırın beyi"nden kastedilen, peygamberler ve onların vârisleri olan evliyalardır; ve "eşek"ten kastedilen, cismanî ve nefsanî (bedensel ve nefsine düşkün) olan kimselerdir. Yani, gerçi ahırın beyi olan peygamberler ve evliyalar dahi bu ahır hükmünde olan görünen âleme geldiler. Fakat hayvanlara nezaret etmek için bu ahıra girdiler. Bu sebeple bu ahıra girmiş olan insan fertlerinin hepsi eşek değildir, ahırın beyi başka ve eşek başkadır.

"Ahırın beyi"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır; ve "eşek"ten murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir. Ya'ni, gerçi ahırın beyi olan enbiyâ ve evliyâ dahi bu ahır mesâbesinde olan âlem-i şehadete geldiler. Fakat hayvanlara nezâret için bu ahıra girdiler. Binâenaleyh bu ahıra girmiş olan efrâd-ı beşerin hepsi eşek değildir, ahırın beyi başka ve eşek başkadır.

2550. Niye eşeğin arkasına düştük? Gülistandan ve tâze güllerden söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2550. Niye eşeğin arkasına düştük? Gülistandan ve taze güllerden söyle!

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr efendimiz kendi şerefli zâtına hitap ederler: Yani, biz konumuzda niçin böyle eşeklerin hallerinin arkasına düştük ve ahırın içinde dolaştık. Ey Mevlânâ, gülistandan yani mana âleminden ve taze hakikatler ile marifetlerden bahset!

[2551] Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar: Ya'ni, biz bahsimizde niçin böyle eşeklerin ahvâli arkasına düştük ve ahırın içinde dolaştık. Ey Mevlânâ, gülistandan ya'ni âlem-i ma'nâdan ve tâze hakāyık ve maâriften bahset!

2551. Nardan ve turunçdan ve elma dalından ve şarabdan ve hesabsız mahbublardan söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2551. Nar, turunç, elma dalı, şarap ve sayısız sevgililerden bahset!

"Hisîb", "hesap" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir. Narda yoğun kabuk ve latif iç olduğu için oluş ve bozuluş âleminin görünenine ve bâtınına; turunçta da kokusu latif olan kabuk ile aynı şekilde latif iç bulunduğundan ruhlar âleminin görünenine ve bâtınına; elma dalı ile de sıfat ve isim tecellilerine; şarap ile ilahi aşka ve muhabbete; sevgili ile de ilahi marifetlere ve sırlara işaret buyrulur. Yani, eşeği bırak da oluş ve bozuluş âleminin ve ruhlar âleminin görünen ve bâtınlarına, sıfat ve isim tecellilerine, aşk şarabına ve Rabbanî marifetlere ve sırlara ilişkin sözleri söyle!

"Hisîb", "hisab" kelimesinin imâle olunmuşudur. Narda kesîf kabuk ve latîf iç olduğu cihetle âlem-i kevnin zâhirine ve bâtınına; ve turunçda dahi kokusu latîf olan kabuk ile kezâ latîf iç bulunduğundan âlem-i ervâhın zâhirine ve bâtınına; ve elma dalı ile de tecelliyât-ı sıfat ve esmâiyyeye; ve şarâb ile aşk ve muhabbet-i ilâhîye; ve mahbub ile maârif ve esrâr-ı ilâhiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, eşeği bırak da âlem-i kevnin ve âlem-i ervâhın zâhir ve bâtınlarına ve tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyeye ve aşk şarabına ve maârif ve esrâr-ı rabbâniyyeye müteallık sözleri söyle!

2552. Yahud o deryadan ki, onun dalgası gevherdir, onun gevheri söyleyici ve görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Yahut o denizden ki, onun dalgası cevherdir, onun cevheri söyleyici ve görücüdür.

"Deniz"den kastedilen, hakiki tek varlıktır. "Cevher"den kastedilen, mutlak olarak insandır. "Dalga"dan kastedilen, insana ait bedensel suretlerdir. Yani, hakiki tek varlık denizinden söyle ki, onun dalgası olan insana ait suretler, söyleyici ve görücü olan cevher ve incidir. Çünkü insana ait bedensel suretler en güzel biçimde ortaya çıktığından, oluş âlemindeki suretlerin hepsinden üstündür.

"Derya"dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir. “Gevher"den murâd, mut-lakan benî-âdemdir. "Dalga"dan murâd, suver-i cismiyye-i insâniyyedir. Ya'ni, vücûd-i vâhid-i hakîkî deryâsından söyle ki, onun dalgası olan suver-i insâniyye söyleyici ve görücü olan gevherdir ve incidir. Zîrâ suver-i cismiy-ye-i insâniyye ahsen-i takvîm üzere zâhir olduğundan suver-i kevniyyenin cümlesine fâiktir.

2553. Yahud o kuşlardan ki, gül toplayıcılık ederler, yumurtaları altınlı ve gümüşlü yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Yahut o kuşlardan ki, gül toplayıcılık ederler, yumurtaları altınlı ve gümüşlü yaparlar.

"Kuşlar"dan kasıt, geçici talip olan sâliklerdir (Hakk Yolcusu). "Gül-çîn", birleşik sıfat olursa "gül toplayıcı" anlamına gelir. "Gül-çînî" (گل چینی) takdirinde olup masdariyye yâ'sı düşmüştür, "gül toplayıcılık" anlamına gelir. "Altınlı ve gümüşlü yumurtalar"dan kasıt, taliplerin derecelerine göre olan yatkınlıklarıdır. Onlar ilâhî bilgiler güllerini toplarlar ve onların kendi derecelerine göre yatkınlıkları gelişir. Bazısının yatkınlığı altın ve bazısının da gümüş gibi olur. Yani, yahut o taliplerden bahset ki, onlar ilâhî bilgiler güllerini toplayıcılık ederler ve derecelerine göre de yatkınlıkları gelişir.

"Kuşlar"dan murâd, tâlib-i muvakkat olan sâliklerdir. "Gül-çîn", vasf-ı terkîbî olursa "gül toplayıcı" demek olur. "gül-çînî" (گل چینی) takdirinde olup yâ-yı masdariyet mahzûfdur, "gül toplayıcılık" demek olur. "Zerrîn ve sîmîn yumurtalar"dan murâd, tâliblerin derecât üzerine olan isti'dâdlarıdır. Onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplarlar ve onların kendi derecelerine göre isti'dâd-ları inkişaf eder. Ba'zısının isti'dâdı altın ve ba'zısının dahi gümüş gibi olur. Ya'ni, yâhud o tâliblerden bahset ki, onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplayı-cılık ederler ve derecelerine göre de isti'dâdları inkişaf eder.

2554. Yahud o doğanlardan ki, keklikleri beslerler, hem karınları aşağı hem arka üstü uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. Yahut o doğanlardan ki, keklikleri beslerler, hem karınları aşağı hem sırt üstü uçarlar.

"Hisîb", "hisab" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Nar meyvesinde yoğun kabuk ve latif iç olduğu için oluş ve bozuluş âleminin görünenine ve bâtınına; turunç meyvesinde de kokusu latif olan kabuk ile aynı şekilde latif iç bulunduğundan ruhlar âleminin görünenine ve bâtınına; elma dalı ile de sıfat ve isimlerin tecellilerine (ortaya çıkışlarına); şarap ile ilahi aşk ve muhabbete; mahbub (sevilen) ile de ilahi marifetlere (bilgilere) ve sırlara işaret buyrulur. Yani, eşeği bırak da oluş ve bozuluş âleminin ve ruhlar âleminin görünen ve bâtınlarına ve sıfatlara ve isimlere ait tecellilere ve aşk şarabına ve Rabbanî marifetlere ve sırlara ilişkin sözleri söyle!

"Hisîb", "hisab" kelimesinin imâle olunmuşudur. Narda kesîf kabuk ve latîf iç olduğu cihetle âlem-i kevnin zâhirine ve bâtınına; ve turunçda dahi kokusu latîf olan kabuk ile kezâ latîf iç bulunduğundan âlem-i ervâhın zâhirine ve bâtınına; ve elma dalı ile de tecelliyât-ı sıfat ve esmâiyyeye; ve şarâb ile aşk ve muhabbet-i ilâhîye; ve mahbub ile maârif ve esrâr-ı ilâhiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, eşeği bırak da âlem-i kevnin ve âlem-i ervâhın zâhir ve bâtınlarına ve tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyeye ve aşk şarabına ve maârif ve esrâr-ı rabbâniyyeye müteallık sözleri söyle!

2552. Yahud o deryadan ki, onun dalgası gevherdir, onun gevheri söyleyici ve görücüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2552. Yahut o denizden ki, onun dalgası cevherdir, onun cevheri söyleyici ve görücüdür.

"Deniz"den kasıt, hakiki tek varlıktır. "Cevher"den kasıt, mutlaka insanoğludur. "Dalga"dan kasıt, insana ait cismani suretlerdir. Yani, hakiki tek varlık denizinden söyle ki, onun dalgası olan insani suretler, söyleyici ve görücü olan cevher ve incidir. Çünkü insana ait cismani suretler, en güzel biçimde ortaya çıktığından, kevnî (oluş ve bozuluş âlemine ait) suretlerin hepsinden üstündür.

"Derya"dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir. “Gevher"den murâd, mutlaka benî-âdemdir. "Dalga"dan murâd, suver-i cismiyye-i insâniyyedir. Ya'ni, vücûd-i vâhid-i hakîkî deryâsından söyle ki, onun dalgası olan suver-i insâniyye söyleyici ve görücü olan gevherdir ve incidir. Zîrâ suver-i cismiyye-i insâniyye ahsen-i takvîm üzere zâhir olduğundan suver-i kevniyyenin cümlesine fâiktir.

2553. Yahud o kuşlardan ki, gül toplayıcılık ederler, yumurtaları altınlı ve gümüşlü yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2553. Yahut o kuşlardan ki, gül toplayıcılık ederler, yumurtaları altınlı ve gümüşlü yaparlar.

"Kuşlar"dan kasıt, geçici talip olan sâliklerdir (Hakk Yolcusu). "Gül-çîn", birleşik sıfat olursa "gül toplayıcı" anlamına gelir. "Gül-çînî" (گل چینی) takdirinde olup masdariyet yâ'sı düşmüştür, "gül toplayıcılık" anlamına gelir. "Altınlı ve gümüşlü yumurtalar"dan kasıt, taliplerin derecelerine göre olan yatkınlıklarıdır. Onlar ilâhî bilgiler güllerini toplarlar ve onların kendi derecelerine göre yatkınlıkları gelişir. Bazısının yatkınlığı altın gibi ve bazısının da gümüş gibi olur. Yani, yahut o taliplerden bahset ki, onlar ilâhî bilgiler güllerini toplayıcılık ederler ve derecelerine göre de yatkınlıkları gelişir.

"Kuşlar"dan murâd, tâlib-i muvakkat olan sâliklerdir. "Gül-çîn", vasf-ı terkîbî olursa "gül toplayıcı" demek olur. "gül-çînî (گل چینی) takdirinde olup yâ-yı masdariyet mahzûfdur, "gül toplayıcılık" demek olur. "Zerrîn ve sîmîn yumurtalar"dan murâd, tâliblerin derecât üzerine olan isti'dâdlarıdır. Onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplarlar ve onların kendi derecelerine göre isti'dâdları inkişaf eder. Ba'zısının isti'dâdı altın ve ba'zısının dahi gümüş gibi olur. Ya'ni, yâhud o tâliblerden bahset ki, onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplayıcılık ederler ve derecelerine göre de isti'dâdları inkişaf eder.

2554. Yahud o doğanlardan ki, keklikleri beslerler, hem karınları aşağı hem arka üstü uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2554. Yahut o doğanlardan ki, keklikleri beslerler, hem karınları aşağı hem arka üstü uçarlar.

"Doğan"dan kasıt, mürşidlerdir (manevi rehberler). "Keklik"lerden kasıt, talep edenlerdir. "Karınları aşağı uçmak"tan kasıt, mürşidlerin talep edenleri irşad etmek (doğru yolu göstermek) için aşağı âleme yönelmeleridir; ve "arkası üstü uçmak"tan kasıt ise, yüce âleme yönelmeleridir. Yani, o mürşidler fenâ (yokluk) ve bekâ (varlık) mertebelerinde olup halka yönelmekle Hak'tan perdelenmedikleri gibi, Hakk'a yönelmekle de halktan perdelenmezler, demek olur.

"Doğan"dan murâd, mürşidlerdir. "Keklik"lerden murâd, tâliblerdir. “Karınları aşağı uçmak"tan murâd, mürşidlerin talibleri irşâd için âlem-i süflîye teveccühleridir; ve "arkası üstü uçmak"tan murâd dahi, âlem-i ulvîye teveccühleridir. Ya'ni, o mürşidler fenâ ve bekā mertebelerinde olup halka teveccüh ile Hak'tan hicaba düşmedikleri gibi, Hakk'a teveccüh ile de halktan hicâba düşmezler, demek olur.

2555. Cihanda göğün inânına kadar basamak basamak gizli merdivenler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. Dünyada, suyu tutan buluta kadar basamak basamak gizli merdivenler vardır.

"İnân", Akrebü'l-Mevârid'in açıklamasına göre "suyu tutan bulut ve göğe bakıldığı zaman gözün gördüğü yükseklik ve yön" anlamlarına gelir. Burada "suyu tutan bulut" anlamı uygundur ki, bundan halk âlemi (yaratılmışlar dünyası) kastedilir. Diğer anlamların yorumu da mümkündür. Ve "gök"ten kasıt, halk âleminin yukarısı olan emir âlemidir (yaratma ve idare âlemi); ve halk âlemi, emir âleminin yoğunlaşmış hâlidir. Yani, halk âleminin göğü olan emir âlemine kadar basamak basamak gizli birtakım merdivenler vardır ki, insan fertlerinden her biri, yatkınlıklarına göre o basamaklardan emir âlemine çıkar.

“İnân", Akrebü'l-Mevârid'in beyânına göre "suyu tutan bulut ve göğe bakıldığı vakit gözün gördüğü irtifa' ve taraf" ma'nâlarına gelir. Burada "suyu tutan bulut" ma'nâsı münasibdir ki, bundan âlem-i halk murâd buyrulur. Dîğer ma'nâların tevcîhi de mümkindir. Ve "gök"ten murâd âlem-i halkın yukarısı olan âlem-i emrdir; ve âlem-i halk âlem-i emrin hâl-i kesâfetidir. Ya'ni, âlem-i halkın göğü olan âlem-i emre kadar basamak basamak gizli birtakım merdivenler vardır ki, efrâd-ı beşerden her birisi isti'dâdlarına göre o basamaklardan âlem-i emre çıkar.

2556. Her tâife için başka bir merdiven vardır; her reviş için başka gök vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Her topluluk için başka bir merdiven vardır; her gidiş için başka gök vardır.

Her bir topluluğun kendi yatkınlığına göre bir merdiveni vardır. Çünkü "Allah'a giden yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır" denilmiştir; ve her gidişin de başka bir göğü vardır. Yani, oluş âlemine ait olan bir rengi ve bir çeşidi vardır ki, o renk ve çeşit onların sabit hakikatlerinin ortaya çıktığı göğün özelliğidir.

Her bir tâifenin kendi isti'dâdına göre bir merdiveni vardır. Zira الطرق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'ni "Allah'a giden yollar halâikın nefesleri adedincedir" denilmiştir; ve her gidişin dahi başka bir göğü vardır. Ya'ni, âlem-i emre muallak olan bir rengi ve bir çeşidi vardır ki, o renk ve çeşit onların ayn-ı sâbitelerinin mazhar olduğu âsumânın hâssıyetidir.

2557. Her biri başkasının halinden bîhaberdir. Mülk vüs'atli ve nihayetsiz ve evvelsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Her biri başkasının hâlinden habersizdir. Mülk geniş, sonsuz ve başlangıçsızdır.

Her biri başkasının hâlinden habersizdir. Çünkü mazhar oldukları (tecelli ettiği) ilahi isimlerin özelliği bambaşkadır. Örneğin Rahman, Rahim'e; Rahim, Gafur'a; Gafur, Şekur'a işaret etmez; ve Dârr isminin özelliği Nâfi' isminin özelliğinden başkadır, diğer isimler de böyledir; ve ilahi isimlerin sayılması ve sınırlandırılması mümkün olmadığından, bunların tecellilerini içeren ilahi mülk de — "Doğan"dan kasıt, mürşitlerdir. "Keklik"lerden kasıt, talip olanlardır. "Karınları aşağı uçmak"tan kasıt, mürşitlerin talipleri irşat etmek (doğru yolu göstermek) için aşağı âleme yönelmeleridir; ve "arkası üstü uçmak"tan kasıt da, yüce âleme yönelmeleridir. Yani, o mürşitler fenâ (yok olma) ve bekâ (varlıkta kalma) mertebelerinde olup halka yönelmekle Hak'tan perdelenmedikleri gibi, Hakk'a yönelmekle de halktan perdelenmezler, demek olur.

Her biri başkasının hâlinden bîhaberdir. Çünkü mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyyenin hâssıyeti başka başkadır. Meselâ Rahmân Rahîm'e, Rahîm Gafûr'a, Gafûr Şekûr'a delâlet etmez; ve Dârr isminin hâssıyeti Nâfi' isminin hâssıyetinden başkadır, diğer esmâ dahi böyledir; ve esmâ-i ilâhiyenin hasr ve ta'dâdı kābil olmadığından, bunların mezâhirini hâvî olan mülk-i ilâhî da- "Doğan"dan murâd, mürşidlerdir. "Keklik"lerden murâd, tâliblerdir. “Karınları aşağı uçmak"tan murâd, mürşidlerin talibleri irşâd için âlem-i süflîye teveccühleridir; ve "arkası üstü uçmak"tan murâd dahi, âlem-i ulvîye teveccühleridir. Ya'ni, o mürşidler fenâ ve bekā mertebelerinde olup halka teveccüh ile Hak'tan hicaba düşmedikleri gibi, Hakk'a teveccüh ile de halktan hicâba düşmezler, demek olur.

2555. Cihanda göğün inânına kadar basamak basamak gizli merdivenler vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2555. Dünyada, suyu tutan buluta kadar basamak basamak gizli merdivenler vardır.

"İnân", Akrebü'l-Mevârid'in açıklamasına göre "suyu tutan bulut ve göğe bakıldığı zaman gözün gördüğü yükseklik ve yön" anlamlarına gelir. Burada "suyu tutan bulut" anlamı uygundur ki, bundan halk âlemi (yaratılmışlar dünyası) kastedilir. Diğer anlamların yorumu da mümkündür. Ve "gök"ten kasıt, halk âleminin yukarısı olan emir âlemidir (yaratma ve idare âlemi); ve halk âlemi, emir âleminin yoğunlaşmış hâlidir. Yani, halk âleminin göğü olan emir âlemine kadar basamak basamak gizli birtakım merdivenler vardır ki, insan fertlerinden her biri, yatkınlıklarına göre o basamaklardan emir âlemine çıkar.

“İnân", Akrebü'l-Mevârid'in beyânına göre "suyu tutan bulut ve göğe bakıldığı vakit gözün gördüğü irtifa' ve taraf" ma'nâlarına gelir. Burada "suyu tutan bulut" ma'nâsı münasibdir ki, bundan âlem-i halk murâd buyrulur. Dîğer ma'nâların tevcîhi de mümkindir. Ve "gök"ten murâd âlem-i halkın yukarısı olan âlem-i emrdir; ve âlem-i halk âlem-i emrin hâl-i kesâfetidir. Ya'ni, âlem-i halkın göğü olan âlem-i emre kadar basamak basamak gizli birtakım merdivenler vardır ki, efrâd-ı beşerden her birisi isti'dâdlarına göre o basamaklardan âlem-i emre çıkar.

2556. Her tâife için başka bir merdiven vardır; her reviş için başka gök vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2556. Her topluluk için başka bir merdiven vardır; her gidiş için başka gök vardır.

Her bir topluluğun kendi yatkınlığına göre bir merdiveni vardır. Çünkü "Allah'a giden yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır" denilmiştir; ve her gidişin de başka bir göğü vardır. Yani, âlem-i emre (emir âlemine) bağlı olan bir rengi ve bir çeşidi vardır ki, o renk ve çeşit onların sabit hakikatlerinin mazhar olduğu göğün özelliğidir.

Her bir tâifenin kendi isti'dâdına göre bir merdiveni vardır. Zîrâ الطرق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'ni "Allah'a giden yollar halâikın nefesleri adedincedir" denilmiştir; ve her gidişin dahi başka bir göğü vardır. Ya'ni, âlem-i emre muallak olan bir rengi ve bir çeşidi vardır ki, o renk ve çeşit onların ayn-ı sâbitelerinin mazhar olduğu âsumânın hâssıyetidir.

2557. Her biri başkasının hâlinden bîhaberdir. Mülk vüs'atli ve nihâyetsiz ve evvelsizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2557. Her biri başkasının hâlinden habersizdir. Mülk geniştir, sonsuzdur ve başlangıcı yoktur.

Her biri başkasının hâlinden habersizdir. Çünkü mazhar oldukları (tecelli ettikleri) ilahi isimlerin özellikleri birbirinden farklıdır. Örneğin, Rahmân Rahîm'e, Rahîm Gafûr'a, Gafûr Şekûr'a işaret etmez; ve Dârr isminin özelliği Nâfi' isminin özelliğinden başkadır, diğer isimler de böyledir; ve ilahi isimlerin sınırlanması ve sayılması mümkün olmadığından, bunların tecellilerini içeren ilahi mülk de gayet geniş ve sonsuzdur; ve o mülkün evveli ve başı yoktur. Çünkü Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır ve ilahi isimlerin hükümleri durmayı kabul etmediğinden, Hakk'ın tecelli etmediği bir an yoktur. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ["O her ân bir tecellîdedir"] ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah sürekli tecelli hâlindedir.

Her biri başkasının hâlinden bîhaberdir. Çünkü mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyyenin hâssıyeti başka başkadır. Meselâ Rahmân Rahîm'e, Rahîm Gafûr'a, Gafûr Şekûr'a delâlet etmez; ve Dârr isminin hâssıyeti Nâfi' isminin hâssıyetinden başkadır, diğer esmâ dahi böyledir; ve esmâ-i ilâhiyenin hasr ve ta'dâdı kābil olmadığından, bunların mezâhirini hâvî olan mülk-i ilâhî da- hi gâyet geniş ve nihâyetsizdir; ve o mülkün evveli ve başı yoktur. Çünkü Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır ve esmâ-i ilâhiyye ahkâmı ta'tîl kabul etmediğinden Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yoktur. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ["O her ân bir tecellîdedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak Teâlâ dâimü't-tecellîdir.

2558. Bu onun hakkında “Neden hoştur?” diye hayrandır; ve o bunun hakkında “Onun hayreti nedir?” diye mütehayyirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Bu, onun hakkında "Neden hoştur?" diye hayrandır; ve o, bunun hakkında "Onun hayreti nedir?" diye şaşkındır.

Bu farklı mertebelerde bulunan fertlerden her biri, diğerinin hâline bakıp, "Bu kişi bulunduğu mertebede neden dolayı hoş ve zevklidir, eğer ben onun yerinde olsaydım ıstırap içinde bulunur ve asla zevk bulamazdım!" diyerek hayrete düşer. Ve o, kendi mertebesinden zevk duyan kimse dahi, kendisine karşı hayrette kalan kişinin hâline bakıp, "Bu kişi niçin benim hâlime hayret ediyor?" diyerek, onun hâline hayret eder ve bu şekilde iki taraf birbirinin hâline ve zevkine karşı hayret içinde kalır.

Bu muhtelif merdivenlerde bulunan efrâddan her birisi diğerinin hâline bakıp, “Bu şahıs bulunduğu mertebede neden dolayı hoş ve zevklidir, eğer ben onun yerinde olsaydım ıztırâb içinde bulunur ve aslâ zevk bulamaz idim!” diyerek hayrete düşer. Ve o kendi mertebesinden zevk duyan kimse dahi kendisine karşı hayrette kalan şahsın hâline bakıp, “Bu şahıs niçin benim hâlime hayret ediyor?” diyerek, onun hâline hayret eder ve bu sûretle iki taraf birbirinin hâline ve zevkine karşı hayret içinde kalır.

2559. Allah'ın arzının sahni geniş gelmiştir. Her bir ağaç bir yerden zâhir olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Allah'ın arzının alanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç bir yerden ortaya çıkmıştır.

"Sahn", meydan demektir. Allah'ın izafî varlığının (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) alanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç, yani her bir ismin tecelli ettiği yer, o izafî varlık zemininden başını çıkarıp ortaya çıkmıştır.

“Sahn”, meydan demektir. Allah'ın vücûd-ı izâfîsinin meydanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç ya'ni her bir ismin mazharı o vücûd-ı izâfî zemîninden baş çıkarıp zâhir olmuştur.

2560. Yaprak ve dal ne güzel mülk ve ne güzel geniş arsâdır, diye ağaç üzerinde şükür söyleyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. Yaprak ve dal, ne güzel mülk ve ne güzel geniş arsâdır, diye ağaç üzerinde şükür söyleyicidir.

2561. Bülbüller düğüm dolu çiçekler etrâfında derler ki: “Yediğin şeyden bize ver!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. Bülbüller, düğüm dolu çiçekler etrafında derler ki: "Yediğin şeyden bize ver!"

"Pür-girih", yani düğüm dolu ifadesi, çiçeklerin birbirine girift bir halde çokça ortaya çıkmasından kinayedir. Yani, mürşidlerin ağaç gibi olan varlıklarından, bu görünür âlemde birbirini takip eden ilahi bilgiler ve rabbani hakikatler son derece geniş ve sonsuzdur; ve o mülkün evveli ve başı yoktur. Çünkü Yüce Allah öncesiz olarak ve sonsuza dek Yaratıcı'dır ve ilahi isimlerin hükümleri durmayı kabul etmediğinden, Hakk'ın tecelli etmediği bir an yoktur. "O her an bir tecellîdedir" (Rahmân, 55/29) ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah sürekli tecelli halindedir.

“Pür-girih”, düğüm dolu ta'bîri çiçeklerin birbirine girift bir hâlde kesret-i zuhûrundan kinâyedir. Ya'ni mürşidlerin ağaç gibi olan vücûdlarından bu âlem-i sûrette birbirini müteâkib maârif-i ilâhiyye ve hakâyık-ı rabbâniyye hi gāyet geniş ve nihâyetsizdir; ve o mülkün evveli ve başı yoktur. Çünkü Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır ve esmâ-i ilâhiyye ahkâmı ta'tîl kabûl etmediğinden Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yoktur. كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن )Rahmân, 55/29) ["O her ân bir tecellîdedir"] âyet-i kerîmési mûcibínce Hak Teâlâ dâimü't-tecellidir.

2558. Bu onun hakkında "Neden hoştur?" diye hayrandır; ve o bunun hakkında "Onun hayreti nedir?" diye mütehayyirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2558. Bu, onun hakkında "Neden hoştur?" diye hayrandır; ve o, bunun hakkında "Onun hayreti nedir?" diye şaşkındır.

Bu farklı mertebelerde bulunan fertlerden her biri, diğerinin hâline bakıp, "Bu kişi bulunduğu mertebede neden dolayı hoş ve zevklidir, eğer ben onun yerinde olsaydım ıstırap içinde bulunur ve asla zevk bulamazdım!" diyerek hayrete düşer. Ve o, kendi mertebesinden zevk duyan kimse dahi, kendisine karşı hayrette kalan kişinin hâline bakıp, "Bu kişi niçin benim hâlime hayret ediyor?" diyerek, onun hâline hayret eder ve bu şekilde iki taraf birbirinin hâline ve zevkine karşı hayret içinde kalır.

Bu muhtelif merdivenlerde bulunan efrâddan her birisi diğerinin hâline bakıp, "Bu şahıs bulunduğu mertebede neden dolayı hoş ve zevklidir, eğer ben onun yerinde olsaydım ıztırâb içinde bulunur ve asla zevk bulamaz idim!" diyerek hayrete düşer. Ve o kendi mertebesinden zevk duyan kimse dahi kendisine karşı hayrette kalan şahsın hâline bakıp, "Bu şahıs niçin benim hâlime hayret ediyor?" diyerek, onun hâline hayret eder ve bu sûretle iki taraf birbirinin hâline ve zevkine karşı hayret içinde kalır.

2559. Allah'ın arzının sahnı geniş gelmiştir. Her bir ağaç bir yerden zahir olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2559. Allah'ın arzının meydanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç bir yerden ortaya çıkmıştır.

"Sahn", meydan demektir. Allah'ın izafî varlığının meydanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç, yani her bir ismin mazharı (tecelli yeri), o izafî varlık zemininden baş çıkarıp ortaya çıkmıştır.

"Sahn", meydan demektir. Allah'ın vücûd-ı izâfisinin meydanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç ya'ni her bir ismin mazharı o vücûd-ı izâfi zemîninden baş çıkarıp zâhir olmuştur.

2560. Yaprak ve dal ne güzel mülk ve ne güzel geniş arsadır, diye ağaç üzerinde şükür söyleyicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2560. Yaprak ve dal, ne güzel mülk ve ne güzel geniş arsadır, diye ağaç üzerinde şükür söyleyicidir.

2561. Bülbüller düğüm dolu çiçekler etrafında derler ki: "Yediğin şeyden bize ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2561. Bülbüller düğüm dolu çiçekler etrafında derler ki: "Yediğin şeyden bize ver!"

"Pür-girih", yani düğüm dolu ifadesi, çiçeklerin birbirine girift bir şekilde çokça ortaya çıkmasından kinayedir. Yani mürşitlerin ağaç gibi olan varlıklarından, bu suret âleminde birbirini takip eden ilahi bilgiler ve rabbani hakikatler gülleri ve çiçekleri ortaya çıkar; ve onun etrafında dolaşan âşıklar da "Size olan ilahi tecellilerden ve ledün ilimlerinden (Allah katından gelen gizli bilgilerden) bize de bir şey veriniz!" derler.

"Pür-girih", düğüm dolu ta'bîri çiçeklerin birbirine girift bir hâlde kesret-i zuhûrundan kinâyedir. Ya'ni mürşidlerin ağaç gibi olan vücûdlarından bu âlem-i sûrette birbirini müteakib maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye gülleri ve çiçekleri zuhûr eder; ve onun etrafında dolaşan âşıklar dahi "Size olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden ve ulûm-ı ledünniyyeden bize de bir şey veriniz!" derler.

2562. Bu sözün nihayeti yoktur. O tilki ve arslan ve hastalık ve açlık tarafına rücû' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. Bu sözün sonu yoktur. O tilki ve aslan ve hastalık ve açlık tarafına dön!

"Sükm"den (hastalık) ve "cû'"dan (açlık) kasıt, 2330 numaralı beyitte geçen aslanın yaralanması ve aç kalmasıdır.

"Sükm"den ve "cû'"dan murâd 2330 numaralı beyitte geçen arslanın yaralanması ve aç kalmasıdır.

2563. Vaktaki onu dağ üzerine otlak tarafına götürdü, tâ ki arslan onu hamle ile hurd u mürd ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. Vaktaki onu dağ üzerine otlak tarafına götürdü, tâ ki arslan onu hamle ile parça parça etsin!

"Merc", otlak ve mer'â; "hurd u mürd", parça parça etmek demektir. Yani, tilki arslan parça parça etmek için eşeği dağ üzerine otlak tarafına götürdü.

"Merc", otlak ve mer'â; "hurd u mürd", parça parça etmek demektir. Ya'ni, tilki arslan parça parça etmek için eşeği dağ üzerine otlak tarafına götürdü.

2564. Arslandan uzak idi ve o arslan yakın gelinceye kadar cenkten bir sabretmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Aslandan uzaktı ve o aslan yakın gelinceye kadar savaşa sabretmedi.

Gülleri ve çiçekleri ortaya çıkar; ve onun etrafında dolaşan âşıklar da "Size olan ilâhî tecellilerden (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması) ve ledün ilimlerinden (Allah katından gelen gizli ilimler) bize de bir şey veriniz!" derler.

gülleri ve çiçekleri zuhûr eder; ve onun etrâfında dolaşan âşıklar dahi “Size olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden ve ulûm-ı ledünniyyeden bize de bir şey veriniz!” derler.

2562. Bu sözün nihâyeti yoktur. O tilki ve arslan ve hastalık ve açlık tarafına rücû' et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2562. Bu sözün sonu yoktur. O tilki ve aslan ve hastalık ve açlık tarafına dön!

"Sükm"den ve "cû"dan kasıt, 2330 numaralı beyitte geçen aslanın yaralanması ve aç kalmasıdır.

“Sükm”den ve “cû”’dan murâd 2330 numaralı beyitte geçen arslanın yaralanması ve aç kalmasıdır.

2563. Vaktâki onu dağ üzerine otlak tarafına götürdü, tâ ki arslan onu hamle ile hurd u mürd ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2563. Vaktâki onu dağ üzerine otlak tarafına götürdü, tâ ki arslan onu hamle ile hurd u mürd ede!

"Merc", otlak ve mera; "hurd u mürd", parça parça etmek demektir. Yani, tilki, aslanın parça parça etmesi için eşeği dağ üzerine otlak tarafına götürdü.

“Merc”, otlak ve mer’â; “hurd u mürd”, parça parça etmek demektir. Ya’ni, tilki arslan parça parça etmek için eşeği dağ üzerine otlak tarafına götürdü.

2564. Arslandan uzak idi ve o arslan yakın gelinceye kadar cenkten bir sabretmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2564. Aslandan uzaktı ve o aslan yakın gelinceye kadar savaştan sabretmedi.

Tilki eşeği o tarafa götürdü, fakat aslanın pek yakınına kadar gelmemişken aslan eşeği görünce hamleden sabredemedi ve hücum etti.

Tilki eşeği o tarafa götürdü, fakat arslanın pek yakınına kadar gelmemişken arslan eşeği görünce hamleden sabredemedi ve hücûm etti.

2565. Heybetli arslan bir yüksekten sıçradı. Halbuki ona kuvvet ve hareket imkânı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. Heybetli aslan bir yüksekten sıçradı. Halbuki ona kuvvet ve hareket imkânı olmadı.

"Gunbedî kerden", sıçramak demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Aslan uzaktan eşeği görünce yattığı bir yüksek yerden sıçradı. Aksine, yaralı ve hasta olduğundan ona eşeğe kadar gitmek ve hareket etmek imkânı olmadı.

"Gunbedî kerden", sıçramak demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Arslan uzaktan eşeği görünce yattığı bir yüksek mahalden sıçradı. Halbuki yaralı ve hasta olduğundan ona eşeğe kadar gitmek ve hareket etmek imkânı olmadı.

2566. Eşek uzaktan onu gördü. Kaçmadan dolayı nal dökücü olduğu halde koşarak dağ altına kadar döndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Eşek uzaktan onu gördü. Kaçmaktan dolayı nal dökücü olduğu hâlde koşarak dağ altına kadar döndü.

"Na'l-rîz", bileşik sıfat olup "nal dökücü" demektir; şiddetli koşmaktan kinaye olur. Yani, eşek uzaktan aslanın hücuma hazırlandığını görünce öyle bir kaçış kaçtı ki, ayaklarındaki nalları söküldü ve koşa koşa dağ altına kadar geri döndü. Hint nüshalarında bu beyit şu şekildedir: Yani "Eşek uzaktan onu gördü ve döndü ve kaçtı. Dağ eteğine kadar koşarak nal döktü".

"Na'l-rîz", vasf-ı terkîbî olup "nal dökücü" demektir; şiddetli koşmaktan kinâye olur. Ya'ni, eşek uzaktan arslanın hücûma hazırlandığını görünce öyle bir kaçış kaçtı ki, ayaklarındaki nallan söküldü ve koşa koşa dağ altına kadar geri döndü. Hind nüshalarında bu beyit şu sûrettedir: Ya'ni "Eşek uzaktan onu gördü ve döndü ve kaçtı. Dağ eteğine kadar koşarak nal döktü".

2567. Tilki arslana dedi: "Ey bizim şahımız, vegā vaktinde niçin sabretmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Tilki arslana dedi: "Ey bizim şahımız, savaş zamanında niçin sabretmedin?"

"Vega", kavga ve hamle demektir. Bazı nüshalarda "vega" yerine "dega" (دعا) geçmiştir, bu da "hile" anlamına gelir. Yani, eşek kaçınca tilki arslana dedi ki: "Ey bizim şahımız, ben eşeği aldatıp buraya kadar getirdim, fakat sen niçin hamle zamanında veya hilenin uygulanması zamanında sabredemedin de eşeği kaçırdın?"

"Vega", kavga ve hamle demektir. Ba'zı nüshada "vega" yerine "dega" (دعا) vaki olmuştur, "hîle" ma'nasınadır. Ya'ni, eşek kaçınca tilki arslana dedi ki: "Ey bizim şâhımız, ben eşeği aldatıp buraya kadar getirdim, fakat sen niçin hamle vaktinde veyâhud hîlenin tatbîki vaktinde sabredemedin de eşeği kaçırdın?"

2568. "Tâ ki bu gavî senin yakınına gele, tâ ki az hamle ile galib olasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. "Ta ki bu güçlü hayvan senin yakınına gelsin, ta ki az bir hamle ile galip olasın!"

Yani, "bu azgın hayvan senin yakınına gelinceye kadar ve sen de ona az bir hamle ile galip oluncaya kadar niçin sabretmedin de daha uzaktayken hücum vaziyeti göstererek onu ürküttün?" Tilki eşeği o tarafa götürdü, fakat aslan eşeği görünce, eşek daha pek yakınına gelmemişken hamle etmekten sabredemedi ve hücum etti.

Ya'ni, "bu azgın hayvan senin yakınına gelinceye kadar ve sen dahi ona az bir hamle ile galib oluncaya kadar niçin sabretmedin de daha uzakta iken hücûm vaziyeti göstererek onu ürküttün?" Tilki eşeği o tarafa götürdü, fakat arslanın pek yakınına kadar gelmemişken arslan eşeği görünce hamleden sabredemedi ve hücûm etti.

2565. Heybetli arslan bir yüksekten sıçradı. Halbuki ona kuvvet ve hareket imkânı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2565. Heybetli aslan bir yüksekten sıçradı. Halbuki ona kuvvet ve hareket imkânı olmadı.

"Gunbedî kerden", sıçramak demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Aslan uzaktan eşeği görünce yattığı bir yüksek yerden sıçradı. Aksine, yaralı ve hasta olduğundan ona eşeğe kadar gitmek ve hareket etmek imkânı olmadı.

"Gunbedî kerden", sıçramak demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). Arslan uzaktan eşeği görünce yattığı bir yüksek mahalden sıçradı. Halbuki yaralı ve hasta olduğundan ona eşeğe kadar gitmek ve hareket etmek imkânı olmadı.

2566. Eşek uzaktan onu gördü. Kaçmadan dolayı nal dökücü olduğu halde koşarak dağ altına kadar döndü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2566. Eşek uzaktan onu gördü. Kaçmaktan dolayı nal dökücü olduğu hâlde koşarak dağ altına kadar döndü.

"Na'l-rîz", bileşik sıfat olup "nal dökücü" demektir; şiddetli koşmaktan kinaye olur. Yani, eşek uzaktan aslanın hücuma hazırlandığını görünce öyle bir kaçış kaçtı ki, ayaklarındaki nalları söküldü ve koşa koşa dağ altına kadar geri döndü. Hint nüshalarında bu beyit şu şekildedir: Yani "Eşek uzaktan onu gördü ve döndü ve kaçtı. Dağ eteğine kadar koşarak nal döktü".

"Na'l-rîz", vasf-ı terkîbî olup "nal dökücü" demektir; şiddetli koşmaktan kinâye olur. Ya'ni, eşek uzaktan arslanın hücûma hazırlandığını görünce öyle bir kaçış kaçtı ki, ayaklarındaki nallan söküldü ve koşa koşa dağ altına kadar geri döndü. Hind nüshalarında bu beyit şu sûrettedir: Ya'ni "Eşek uzaktan onu gördü ve döndü ve kaçtı. Dağ eteğine kadar koşarak nal döktü".

2567. Tilki arslana dedi: "Ey bizim şahımız, vegā vaktinde niçin sabretmedin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2567. Tilki arslana dedi: "Ey bizim şahımız, savaş zamanında niçin sabretmedin?"

"Vega", kavga ve hamle demektir. Bazı nüshalarda "vega" yerine "dega" (دعا) geçmiştir, bu da "hile" anlamına gelir. Yani, eşek kaçınca tilki arslana dedi ki: "Ey bizim şahımız, ben eşeği aldatıp buraya kadar getirdim, fakat sen niçin hamle zamanında veya hilenin uygulanması zamanında sabredemedin de eşeği kaçırdın?"

"Vega", kavga ve hamle demektir. Ba'zı nüshada "vega" yerine "dega" (دعا) vaki olmuştur, "hîle" ma'nasınadır. Ya'ni, eşek kaçınca tilki arslana dedi ki: "Ey bizim şâhımız, ben eşeği aldatıp buraya kadar getirdim, fakat sen niçin hamle vaktinde veyâhud hîlenin tatbîki vaktinde sabredemedin de eşeği kaçırdın?"

2568. "Tâ ki bu gavî senin yakınına gele, tâ ki az hamle ile galib olasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2568. "Tâ ki bu azgın senin yakınına gele, tâ ki az hamle ile galip olasın!"

Yani, "bu azgın hayvan senin yakınına gelinceye kadar ve sen de ona az bir hamle ile galip oluncaya kadar niçin sabretmedin de daha uzaktayken hücum vaziyeti göstererek onu ürküttün?"

Ya'ni, "bu azgın hayvan senin yakınına gelinceye kadar ve sen dahi ona az bir hamle ile galib oluncaya kadar niçin sabretmedin de daha uzakta iken hücûm vaziyeti göstererek onu ürküttün?"

2569. Ta'cîl ve şitâb şeytanın mekridir. Sabır ve ihtisâb Rahmân'ın lütfudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. Acele ve çabukluk şeytanın tuzağıdır. Sabır ve karşılığını Allah'tan bekleme Rahmân'ın lütfudur.

"Şitâb", Arapça "ta'cîl" kelimesinin Farsça karşılığıdır. Pir Efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) Mesnevî-i Şerîf'te güzel âdetlerinden biri de dil öğretmektir. Bu şerefli beyitte "Acele şeytandandır, teennî (ağırdan alma) Rahmân'dandır" hadis-i şerifine işaret edilir. Yani, işlerde acele etmek, şeytanın insanların kalbine yerleştirdiği hilekâr bir duygudan kaynaklanır; sabır ve karşılığını Allah'tan bekleyerek hareket etmek ise Rahmân'ın insanlara olan bir lütfudur.

"Şitâb", ta'cîl kelime-i Arabî'sinin mürâdifi olan kelime-i Fârisî'dir. Ce-nâb-ı Pîr efendimizin âdet-i latîfleri Mesnevî-i Şerîf'de lügat dahi ta'lîm bu-yurmaktır. Bu beyt-i şerîfde العجلة من الشيطان ya'ni "Acele şeytan-dan ve teennî Rahman'dandır" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, işlerde acele etmek şeytanın insanların kalbine ilkā ettiği hîlekarâne bir duygudan neş'et eder; ve sabr ve hisâb ile hareket etmek ise Rahmân'ın insanlara olan bir lütfudur.

2570. "Uzak idi ve hamleyi gördü ve kaçtı; senin za'fın zâhir oldu ve senin suyun döküldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. "Uzak idi ve hamleyi gördü ve kaçtı; senin za'fın zâhir oldu ve senin suyun döküldü."

Eşek uzaktaydı ve senin hamleni gördü ve kaçtı. Sen de onu takip edemedin. Bu sebeple senin ona karşı zayıflığın ortaya çıktı ve yüzünün suyu döküldü, yani namus ve haysiyetin kırıldı.

"Eşek uzak idi ve senin hamleni gördü ve kaçtı. Sen de onu ta'kîb edeme-din. Binâenaleyh senin ona karşı za'fın zâhir oldu ve yüzünün suyu dökül-dü, ya'ni nâmus ve haysiyetin kırıldı."

2571. Dedi: "Ben kuvvet yerindedir zannettim. Bu hadde kadar olan fütûru bilmedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Dedi: "Ben kuvvet yerindedir zannettim. Bu hadde kadar olan fütûru bilmedim."

Aslan tilkiye cevap olarak dedi: "Ben kuvvetimin yerinde olduğunu zannettim, zayıflığımın ve gevşekliğimin bu dereceye kadar geldiğini bilemedim."

"Arslan tilkiye cevâben dedi: "Ben kuvvetim yerindedir zannettim, za'fı-mın ve gevşekliğimin bu dereceye kadar geldiğini bilemedim."

2572. "Açlığım ve hâcetim dahi hadden geçti. Açlıktan sabrım ve aklım kay-boldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. "Açlığım ve ihtiyacım dahi haddini aştı. Açlıktan sabrım ve aklım kayboldu."

2573. "Eğer onu akıldan döndürülmüş olarak bir kere daha tekrar getirmeye kā-dir isen;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. "Eğer onu akıldan döndürülmüş olarak bir kere daha tekrar getirmeye kadir isen;"

"Eğer sen o eşeği akıl mertebesinden döndürülmüş ve rey (görüş) tedbirini (çözümünü) işlevsiz bırakılmış olarak bir kere daha hilelerin ile kandırıp benim tarafıma getirmeye kadir olabilirsen;"

"Eğer sen o eşeği akıl mertebesinden döndürülmüş ve rey tedbîri muattal bırakılmış olarak bir kere daha hîlelerin ile kandırıp benim tarafıma getirme-ye kādir olur isen;"

2569. Ta'cîl ve şitab şeytanın mekridir. Sabır ve ihtisab Rahman'ın lütfudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2569. Acele ve çabukluk şeytanın tuzağıdır. Sabır ve karşılığını Allah'tan bekleme Rahman'ın lütfudur.

"Şitâb", Arapça "ta'cîl" kelimesinin Farsça karşılığıdır. Cenâb-ı Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'te güzel âdetlerinden biri de dil öğretmektir. Bu şerefli beyitte "Acele şeytandandır, ağırbaşlılık Rahman'dandır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, işlerde acele etmek, şeytanın insanların kalbine ilka ettiği hilekâr bir duygudan kaynaklanır; sabır ve karşılığını Allah'tan bekleyerek hareket etmek ise Rahman'ın insanlara olan bir lütfudur.

"Şitâb", ta'cîl kelime-i Arabî'sinin mürâdifi olan kelime-i Fârisi'dir. Ce-nâb-ı Pîr efendimizin âdet-i latîfleri Mesnevî-i Şerîf'de lügat dahi ta'lîm buyurmaktır. Bu beyt-i şerîfde العجلة من الشيطان التأنى من الرحمن ya'ni "Acele şeytandan ve teennî Rahman'dandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, işlerde acele etmek şeytanın insanların kalbine ilkā ettiği hîlekârâne bir duygudan neş'et eder; ve sabr ve hisâb ile hareket etmek ise Rahmân'ın insanlara olan bir lütfudur.

2570. "Uzak idi ve hamleyi gördü ve kaçtı; senin za'fın zahir oldu ve senin [2571] suyun döküldü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2570. "Uzak idi ve hamleyi gördü ve kaçtı; senin zayıflığın ortaya çıktı ve senin suyun döküldü."

Eşek uzaktaydı ve senin hamleni gördü ve kaçtı. Sen de onu takip edemedin. Bu sebeple senin ona karşı zayıflığın ortaya çıktı ve yüzünün suyu döküldü, yani namus ve haysiyetin kırıldı.

"Eşek uzak idi ve senin hamleni gördü ve kaçtı. Sen de onu ta'kîb edemedin. Binâenaleyh senin ona karşı za'fın zâhir oldu ve yüzünün suyu döküldü, ya'ni nâmus ve haysiyetin kırıldı."

2571. Dedi: "Ben kuvvet yerindedir zannettim. Bu hadde kadar olan fütūru bilmedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2571. Dedi: "Ben kuvvet yerindedir zannettim. Bu hadde kadar olan fütûru bilmedim."

Aslan tilkiye cevap olarak dedi: "Ben kuvvetimin yerinde olduğunu zannettim, zayıflığımın ve gevşekliğimin bu dereceye kadar geldiğini bilemedim."

"Arslan tilkiye cevâben dedi: "Ben kuvvetim yerindedir zannettim, za'fımın ve gevşekliğimin bu dereceye kadar geldiğini bilemedim."

2572. “Açlığım ve hâcetim dahi hadden geçti. Açlıktan sabrım ve aklım kayboldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2572. "Açlığım ve ihtiyacım da haddini aştı. Açlıktan sabrım ve aklım kayboldu."

2573. "Eğer onu akıldan döndürülmüş olarak bir kere daha tekrar getirmeye kādir isen;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2573. "Eğer onu akıldan döndürülmüş olarak bir kere daha tekrar getirmeye kadir isen;"

"Eğer sen o eşeği akıl mertebesinden döndürülmüş ve rey (görüş) tedbiri (çare bulma) muattal (işlemez) bırakılmış olarak bir kere daha hilelerin ile kandırıp benim tarafıma getirmeye kadir olur isen;"

"Eğer sen o eşeği akıl mertebesinden döndürülmüş ve rey tedbîri muattal bırakılmış olarak bir kere daha hîlelerin ile kandırıp benim tarafıma getirmeye kādir olur isen;"

2574. “Ben senden çok minnet tutarım. Çalış, ola ki onu hîle ile getiresin!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. “Ben senden çok minnet duyarım. Çalış, ola ki onu hile ile getiresin!”

Yani, “Beni minnetin altına almış olursun ve ben sana çok minnettar olurum. Çalış, aksine hilelerin ile yine kandırıp benim tarafıma getirirsin!”

Ya'ni, “Beni minnetliğin altına almış olursun ve ben sana çok minnettâr olurum. Çalış, belki hîlelerin ile yine kandırıp benim tarafıma getirirsin!”

2575. Dedi: “Peki, eğer Hudâ yardım verirse onun kalbi üzerine körlükten bir mühür koyar.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. Dedi: “Peki, eğer Allah yardım verirse onun kalbi üzerine körlükten bir mühür koyar.”

Tilki arslana cevap olarak dedi: “Peki, o eşeği bir daha aldatmaya ve senin önüne getirmeye teşebbüs edeyim. Eğer bu hususta bana Yüce Allah’ın yardımı olursa, onun kalbi üzerine, körlüğüne sebep olacak bir mühür koyar ve gördüğünü unutup göremez bir hâle gelir.”

Tilki arslana cevâben dedi: “Peki, o eşeği bir daha aldatmağa ve senin önüne getirmeye teşebbüs edeyim. Eğer bu husûsta bana Hak Teâlâ’nın yardımı olur ise, onun kalbi üzerine, körlüğüne sebeb olacak bir mühür koyar ve gördüğünü unutup göremez bir hâle gelir.”

2576. “Binâenaleyh ona gördüğü hevli unutma olur. Onun eşekliğinden bu uzak olmaz.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. “Bu sebeple ona gördüğü korkuyu unutma olur. Bu, onun eşekliğinden uzak değildir.”

Yani, “Yüce Allah onun kalbine körlüğüne sebep olacak bir mühür koyunca o, daha önce görmüş olduğu korkuyu ve heybeti unutur; ve bu unutma niteliği onun eşekliğinden ve ahmaklığından uzak bir şey değildir.”

Ya'ni, “Hak Teâlâ onun kalbine körlüğüne sebeb olacak bir mühür vaz’edince o evvelce görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur; ve bu unutmak keyfiyeti onun eşekliğinden ve hamâkatinden uzak bir şey değildir.”

2577. “Fakat ben onu getirdiğim vakit koşma, tâ ki tekrar ta’cîlden dolayı onu havaya vermeyesin!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. "Fakat ben onu getirdiğim zaman koşma, tâ ki acele ettiğin için onu tekrar havaya vermeyesin!"

2578. Dedi: “Evet, tecrübe ettim ki ben pek hastayım, cisim zayıf olmuştur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Dedi: “Evet, tecrübe ettim ki ben pek hastayım, beden zayıf olmuştur.”

Aslan tilkiye cevap olarak dedi: “Evet, onu helak etmek için hücumda acele etmenin doğru olmadığını tecrübeyle anladım. Çünkü ben pek hasta bir hâldeyim ve bedenim de pek zayıf olmuştur.” “Muhalhal”, bedenin parçalarının dağılması anlamındadır. Burada şiddetli zayıflık kastedilir.

Arslan tilkiye cevâben dedi: “Evet, onu helâk etmek için hücûmda acele etmenin doğru olmadığını bittecrübe anladım. Zîrâ ben pek hasta bir hâldeyim ve cismim dahi pek zayıf olmuştur.” “Muhalhal”, eczâ-yı cismin müteferrik olması ma’nâsınadır. Burada za’f-ı şedîd murâd buyrulur.

2579. “Eşek tamâmen yakınıma gelmedikçe ben kımıldamam, kıvâmda uyumuş olurum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. “Eşek tamâmen yakınıma gelmedikçe ben kımıldamam, kıvamda uyumuş olurum.”

2574. Ben senden çok minnet tutarım. Çalış, ola ki onu hîle ile getiresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2574. Ben senden çok minnet duyarım. Çalış, ola ki onu hile ile getiresin!

Yani, "Beni minnetinin altına almış olursun ve ben sana çok minnettar olurum. Çalış, belki hilelerin ile yine kandırıp benim tarafıma getirirsin!"

Ya'ni, "Beni minnetliğin altına almış olursun ve ben sana çok minnettâr olurum. Çalış, belki hîlelerin ile yine kandırıp benim tarafıma getirirsin!"

2575. Dedi: "Peki, eğer Hudâ yardım verirse onun kalbi üzerine körlükten bir mühür koyar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2575. Dedi: "Peki, eğer Hudâ yardım verirse onun kalbi üzerine körlükten bir mühür koyar."

Tilki arslana cevap olarak dedi: "Peki, o eşeği bir daha aldatmaya ve senin önüne getirmeye teşebbüs edeyim. Eğer bu hususta bana Yüce Allah'ın yardımı olursa, onun kalbi üzerine, körlüğüne sebep olacak bir mühür koyar ve gördüğünü unutup göremez bir hâle gelir."

Tilki arslana cevâben dedi: "Peki, o eşeği bir daha aldatmağa ve senin önüne getirmeye teşebbüs edeyim. Eğer bu husûsta bana Hak Teâlâ'nın yardımı olur ise, onun kalbi üzerine, körlüğüne sebeb olacak bir mühür koyar ve gördüğünü unutup göremez bir hâle gelir."

2576. "Binaenaleyh ona gördüğü hevli unutma olur. Onun eşekliğinden bu uzak olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2576. "Bu sebeple ona gördüğü korkuyu unutma olur. Bu, onun eşekliğinden uzak değildir."

Yani, "Yüce Allah onun kalbine körlüğüne sebep olacak bir mühür koyunca o, daha önce görmüş olduğu korkuyu ve heybeti unutur; ve bu unutma niteliği onun eşekliğinden ve ahmaklığından uzak bir şey değildir."

Ya'ni, "Hak Teâlâ onun kalbine körlüğüne sebeb olacak bir mühür vaz'edince o evvelce görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur; ve bu unutmak keyfiyeti onun eşekliğinden ve hamâkatinden uzak bir şey değildir."

2577. "Fakat ben onu getirdiğim vakit koşma, tâ ki tekrar ta'cîlden dolayı onu havaya vermeyesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2577. "Fakat ben onu getirdiğim zaman koşma, tâ ki acele ettiğin için onu tekrar havaya savurmayasın!"

2578. Dedi: "Evet, tecrübe ettim ki ben pek hastayım, cisim zayıf olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2578. Dedi: "Evet, tecrübe ettim ki ben pek hastayım, cisim zayıf olmuştur."

Aslan tilkiye cevap olarak dedi: "Evet, onu helâk etmek için hücumda acele etmenin doğru olmadığını tecrübe ederek anladım. Çünkü ben pek hasta bir haldeyim ve bedenim de pek zayıf olmuştur." "Muhalhal", bedenin parçalarının birbirinden ayrılması anlamındadır. Burada şiddetli zayıflık kastedilir.

Arslan tilkiye cevaben dedi: "Evet, onu helâk etmek için hücumda acele etmenin doğru olmadığını bittecrübe anladım. Zîrâ ben pek hasta bir hâldeyim ve cismim dahi pek zayıf olmuştur." "Muhalhal", eczâ-yı cismin müteferrık olması ma'nâsınadır. Burada za'f-ı şedîd murâd buyrulur.

2579. "Eşek tamamen yakınıma gelmedikçe ben kımıldamam, kıvâmda uyumuş olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2579. "Eşek tamamen yakınıma gelmedikçe ben kımıldamam, kıvamda uyumuş olurum."

"Kıvam", direk ve nizam anlamlarındadır. Burada nizam anlamı uygundur. Yani, "Eşek bir daha tarafıma gelirse, tamamen yakınıma gelmedikçe yerimden kımıldamam ve uykuya dalmış olanların nizamı ve tertibi hâlinde uyumuş görünürüm."

"Kıvâm", direk ve nizam ma'nâlarınadır. Burada nizam ma'nâsı münasib- dir. Ya'ni, "Eşek bir daha tarafıma gelirse tamâmen yakınıma gelmedikçe ye- rimden kımıldamam ve uykuya dalmış olanların nizâmı ve tertîbi hâlinde uyumuş görünürüm."

2580. Tilki gitti, dedi: "Ey şah, himmet, tâ ki onun aklını bir gaflet örtsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. Tilki gitti, dedi: "Ey şah, himmet, tâ ki onun aklını bir gaflet örtsün!"

Tilki arslanın yanından gitti ve yola çıktı ve içinden dedi ki: "Ey şah, himmetine (manevi yardımına) muhtacım, tâ ki bu himmetin tesiri ile o ahmağın aklının tavrını (davranışını) bir gaflet örtsün ve aklının hükmünden istifade edemesin!"

Tilki arslanın yanından gitti ve yola çıktı ve içinden dedi ki: "Ey şâh, him- metine muhtâcım, tâ ki bu himmetin te'sîri ile o ahmağın tavr-ı aklını bir gaf- let örtsün ve aklının hükmünden istifade edemesin!"

2581. Eşek Kirdigar'a tövbe etmiştir ki her nabekârın aldanmışı olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. Eşek, Yaratıcı'ya tövbe etmiştir ki, artık her yaramazın aldatılmışı olmasın!

"Kirdigâr", ilâhî bir isimdir. "Nâbekâr", menfaatten ve faydadan uzak ve yaramaz olan demektir. Yani bu tarafta aslan ile tilki arasındaki macera böyle olduğu gibi, diğer tarafta da eşek bir daha her yaramaz kimsenin hilesine aldanmamak için Yüce Allah'a tövbe etmiştir.

Bilinmeli ki, yukarılarda da açıklandığı üzere, bu kıssadaki işaret, zühd (dünya nimetlerinden el çekme) davasında bulunup, zühdün hakikatini kendisine hâl edinmemiş olan kimsenin, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından, henüz nefsin sıfatlarından kurtulmamış olan bir müridi (Hakk Yolcusu) vasıtasıyla kendi tarafına çekilmesidir. O insân-ı kâmil, o zahidin vehmedilmiş varlığını ve hayalî enaniyetini kahretmeye yönelmiştir. Mürid, zahidi aldatıp insân-ı kâmilin huzuruna getirir, fakat insân-ı kâmil ona heybetiyle kendi mertebesinden göründüğü vakit kaçar. Zira zahidin mertebesiyle insân-ı kâmilin mertebesi arasında çok uzaklık vardır. Zâhid, bu uzak olan kendi mertebesinden insân-ı kâmili gördüğü vakit, metanetsiz olan kalbinde bir ürküntü meydana geldiği için kaçmıştır. Bunun üzerine, kesret (çokluk) âleminin hükümlerine dalmış olan mürid der ki: "Ey bizim şahımız, sen teveccüh (yönelme) anında onu kendi varlığından geçirmek için acele ettin. Eğer bu azgın sofu, sülûk (manevî yolculuk) usulü ile senin sıfatlarına yaklaşmış ve senin hâlin ile ülfet (alışkanlık) etmiş olsa idi, sen az bir teveccüh ile onu vehmedilmiş varlığından geçirmiş olurdun. Halbuki o, hâlen kendi akıl mertebesinden sana uzak idi ve senin heybetli olan teveccühünü gördü ve kaçtı. O anda sen kendi mertebenin hükümlerine dalmış olduğundan onun mertebesine tenezzül (alçalma) edemedin. Bu hususta senin zaafın ortaya çıktı ve onun nezdinde tasarruf sahibi olamadığın zannedildi." "Kıvam", direk ve nizam (düzen) anlamlarındadır. Burada nizam anlamı uygundur. Yani, "Eşek bir daha tarafıma gelirse, tamamen yakınıma gelmedikçe yerimden kımıldamam ve uykuya dalmış olanların nizamı ve tertibi hâlinde uyumuş görünürüm."

"Kirdigâr", ism-i ilâhîdir. “Nâbekâr", menfaatten ve fâideden hâlî ve ya- ramaz olan demektir. Ya'ni bu tarafta arslan ile tilki arasındaki mâcerâ böy- le olduğu gibi diğer tarafta da eşek bir daha her yaramaz kimsenin hîlesine aldanmamak için Cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir.

Ma'lûm olsun ki, yukarılarda da îzâh olunduğu üzere bu kıssadaki işâret, zühd da'vâsında bulunup, hakîkat-i zühdü kendisine hâl edinmemiş olan kimsenin insân-ı kâmil tarafından henüz nefsin sıfatlarından kurtulmamış olan bir mürîdi vâsıtasıyla kendi tarafına celbidir ki, o insân-ı kâmil o zâhi- din vücûd-i mevhûmunu ve enâniyet-i muhayyelesini kahra müteveccihdir. Mürîd aldatıp zâhidi insân-ı kâmilin huzûruna getirir, fakat insân-ı kâmil ona heybetiyle kendi mertebesinden göründüğü vakit kaçar. Zîrâ zâhidin mertebesiyle insân-ı kâmilin mertebesi arasında çok uzaklık vardır. Zâhid bu uzak olan kendi mertebesinden insân-ı kâmili gördüğü vakit metânetsiz olan kalbinde bir ürküntü husûle geldiği cihetle kaçmıştır. Bunun üzerine keserât âleminin ahkâmında müstağrak olan mürîd der ki: "Ey bizim şâhımız, sen vakt-i teveccühte onu kendi varlığından geçirmek için acele ettin. Eğer bu az- gın sofu usûl-i sülük ile senin sıfatlarına yaklaşmış ve senin hâlin ile ülfet et- miş olsa idi, sen az bir teveccüh ile onu vücûd-ı mevhûmundan geçirmiş olur- dun. Halbuki o hâlen kendi mertebe-i aklından sana uzak idi ve senin hey- betli olan teveccühünü gördü ve kaçtı. O anda sen kendi mertebenin ahkâ- mında müstağrak olduğundan onun mertebesine tenezzül edemedin. Bu hu- sûsta senin za'fın zâhir oldu ve onun indinde tasarruf sahibi olamadığın zan- "Kıvâm", direk ve nizam ma'nâlarınadır. Burada nizam ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Eşek bir daha tarafıma gelirse tamâmen yakınıma gelmedikçe yerimden kımıldamam ve uykuya dalmış olanların nizâmı ve tertîbi hâlinde uyumuş görünürüm."

2580. Tilki gitti, dedi: "Ey şah, himmet, tâ ki onun aklını bir gaflet örtsün!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2580. Tilki gitti, dedi: "Ey şah, himmet, tâ ki onun aklını bir gaflet örtsün!"

Tilki arslanın yanından gitti ve yola çıktı ve içinden dedi ki: "Ey şah, himmetine muhtacım, tâ ki bu himmetin tesiri ile o ahmağın aklının tavrını bir gaflet örtsün ve aklının hükmünden faydalanamasın!"

[2581] Tilki arslanın yanından gitti ve yola çıktı ve içinden dedi ki: "Ey şâh, himmetine muhtâcım, tâ ki bu himmetin te'sîri ile o ahmağın tavr-ı aklını bir gaflet örtsün ve aklının hükmünden istifade edemesin!"

2581. Eşek Kirdigar'a tövbe etmiştir ki her nabekârın aldanmışı olmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2581. Eşek, her yaramazın aldatılmışı olmamak için Kirdigâr'a tövbe etmiştir!

"Kirdigâr", ilâhî bir isimdir. "Nâbekâr", menfaatten ve faydadan yoksun ve yaramaz olan demektir. Yani bu tarafta aslan ile tilki arasındaki macera böyle olduğu gibi, diğer tarafta da eşek bir daha her yaramaz kimsenin hilesine aldanmamak için Yüce Allah'a tövbe etmiştir.

Bilinmeli ki, yukarılarda da açıklandığı üzere bu kıssadaki işaret, zühd davasında bulunup, zühdün hakikatini kendisine hâl edinmemiş olan kimsenin, insân-ı kâmil tarafından henüz nefsin sıfatlarından kurtulmamış olan bir müridi vasıtasıyla kendi tarafına çekilmesidir ki, o insân-ı kâmil o zahidin vehmedilmiş varlığını ve hayal edilmiş enaniyetini kahretmeye yöneliktir. Mürid aldatıp zahidi insân-ı kâmilin huzuruna getirir, fakat insân-ı kâmil ona heybetiyle kendi mertebesinden göründüğü vakit kaçar. Çünkü zahidin mertebesiyle insân-ı kâmilin mertebesi arasında çok uzaklık vardır. Zahid bu uzak olan kendi mertebesinden insân-ı kâmili gördüğü vakit metanetsiz olan kalbinde bir ürküntü meydana geldiği için kaçmıştır. Bunun üzerine kesret âleminin hükümlerine dalmış olan mürid der ki: "Ey bizim şahımız, sen teveccüh anında onu kendi varlığından geçirmek için acele ettin. Eğer bu azgın sofu süluk usulü ile senin sıfatlarına yaklaşmış ve senin halin ile ülfet etmiş olsaydı, sen az bir teveccüh ile onu vehmedilmiş varlığından geçirmiş olurdun. Halbuki o halen kendi akıl mertebesinden sana uzaktı ve senin heybetli olan teveccühünü gördü ve kaçtı. O anda sen kendi mertebenin hükümlerine dalmış olduğundan onun mertebesine tenezzül edemedin. Bu hususta senin zayıflığın ortaya çıktı ve onun nezdinde tasarruf sahibi olamadığın zannı oluştu. Çünkü insân-ı kâmilin halleri çeşitlidir. Bazen azim bir Hak tecellisi içinde olur ve o tecellinin heybetinden dolayı zayıf kalpli kişiler, huzurundan kaçar; ve bazen de beşeriyet mertebesinde ortaya çıkar. İnsan fertlerinden her birine kendi mertebesine göre muamele eder. O vakit insanlar onun etrafına toplanırlar. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) buyurur:

"Sorulan sual üzerine insân-ı kâmil dedi: Bizim hallerimiz cihanın şimşeği gibidir, bir anda görünür ve bir anda gizlidir. Bazen en yüksek felek üzerinde otururum, bazen de ayağımın altını göremem. Eğer derviş bir hal üzerinde kalsaydı, başını ve elini dünyadan ve ahiretten kaldırırdı."

Sözün özü, müridin bu beyanı üzerine o şeyh-i kâmil cevap verip dedi ki: "Bana meydana gelen Hak tecellisi içinde ben bu kadar zayıflığa düçar olduğumu tahmin edemedim. Bu sebeple zahidin mertebesine tenezzüle kudretim olduğunu zannettim. Benim Allah'ın kullarına hidayet bahşetmekteki açlığım ve ihtiyacım çok şiddetlendi. Sabrım ve aklım bu ihtiyaçtan dolayı kayboldu. Eğer sen o zahidi akl-ı maaşının hükmünden döndürerek kandırıp tekrar bana getirir isen, sana çok minnettar olurum."

Mürid de cevaben dedi: "Eğer Yüce Allah bana yardım eder ve onun kalbine bir körlük mührünü koyarsa, evvelce senden görmüş olduğu korkuyu ve heybeti unutur. Çünkü o zahidin hamakatinden bu unutmak hali uzak bir şey değildir. Fakat ben onu tekrar kandırıp getirdiğim vakit acele edip ona kendi mertebenin hali içinde teveccüh etme ki tekrar kaçmasın!"

Şeyh-i kâmil cevaben dedi: "Evet, tecrübe ettim ki, ben Hak tecellisinin zebunuyum, cismaniyet mertebesine tenezzülüm zayıf olmuştur. O zahid benim huzuruma alışarak yakınıma gelmedikçe teveccüh etmeyeyim ve onu kendi haline bırakayım!"

Bu konuşma üzerine mürid yola çıktı ve şeyh-i kâmilin mertebesini bildiği için derdi ki: "Ey hakikat şahı, himmet et ve onun akl-ı maaşına bir gaflet havale et ki evvelki heybeti unutsun!"

Diğer taraftan zahid de evvelce gördüğü heybeti ve korkuyu hatırlayarak kendisini şeyh-i kâmilin huzuruna götüren kimseye yaramazlık ve nâbekârlık isnat etmiş ve bir daha böyle kimselerin tuzağına aldanmamak için Yüce Allah'a tövbe etmiştir. Gelecek beyitler şeyh-i kâmilin dilindendir.

"Kirdigâr", ism-i ilâhîdir. “Nâbekâr", menfaatten ve fâideden hâlî ve yaramaz olan demektir. Ya'ni bu tarafta arslan ile tilki arasındaki mâcerâ böyle olduğu gibi diğer tarafta da eşek bir daha her yaramaz kimsenin hîlesine aldanmamak için Cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir.

Ma'lûm olsun ki, yukarılarda da îzâh olunduğu üzere bu kıssadaki işâret, zühd da'vâsında bulunup, hakîkat-i zühdü kendisine hâl edinmemiş olan kimsenin insân-ı kâmil tarafından henüz nefsin sıfatlarından kurtulmamış olan bir mürîdi vâsıtasıyla kendi tarafına celbidir ki, o insân-ı kâmil o zâhidin vücûd-i mevhûmunu ve enâniyet-i muhayyelesini kahra müteveccihdir. Mürîd aldatıp zâhidi insân-ı kâmilin huzûruna getirir, fakat insân-ı kâmil ona heybetiyle kendi mertebesinden göründüğü vakit kaçar. Zîrâ zâhidin mertebesiyle insân-ı kâmilin mertebesi arasında çok uzaklık vardır. Zâhid bu uzak olan kendi mertebesinden insân-ı kâmili gördüğü vakit metânetsiz olan kalbinde bir ürküntü husûle geldiği cihetle kaçmıştır. Bunun üzerine keserât âleminin ahkâmında müstağrak olan mürîd der ki: "Ey bizim şâhımız, sen vakt-i teveccühte onu kendi varlığından geçirmek için acele ettin. Eğer bu azgın sofu usûl-i sülük ile senin sıfatlarına yaklaşmış ve senin hâlin ile ülfet etmiş olsa idi, sen az bir teveccüh ile onu vücûd-ı mevhûmundan geçirmiş olurdun. Halbuki o hâlen kendi mertebe-i aklından sana uzak idi ve senin heybetli olan teveccühünü gördü ve kaçtı. O anda sen kendi mertebenin ahkâmında müstağrak olduğundan onun mertebesine tenezzül edemedin. Bu husûsta senin za'fın zâhir oldu ve onun indinde tasarruf sahibi olamadığın zan- nı hâsıl oldu. Zîrâ insân-ı kâmilin ahvâli muhteliftir. Ba'zan azîm bir tecellî-i Hak içinde olur ve o tecellînin heybetinden dolayı kulûb-ı zaîfe ashâbı, huzûrundan kaçar; ve ba'zan dahi beşeriyet mertebesinde zâhir olur. Efrâd-ı nâstan her birinin kendi mertebesine göre muâmele eder. O vakit nâs onun etrâfına toplanırlar. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) buyurur:

"Sorulan suâl üzerine insân-ı kâmil dedi: Bizim ahvâlimiz cihânın şimşeği gibidir, bir anda zâhir ve bir anda gizlidir. Ba'zan en yüksek felek üzerinde otururum, ba'zan da ayağımın altını göremem. Eğer derviş bir hâl üzerinde kalaydı, başını ve elini dünyâdan ve âhiretten kaldırırdı".

Velhâsıl mürîdin bu beyânı üzerine o şeyh-i kâmil cevab verip dedi ki: "Bana vâki' olan tecellî-i Hak içinde ben bu kadar za'fa dûçâr olduğumu tahmîn edemedim. Binâenaleyh zâhidin mertebesine tenezzüle kudretim olduğunuzannettim. Benim Allah'ın kullarına hidâyet-bahş olmaktaki açlığım ve ihtiyacım çok şiddetlendi. Sabrım ve aklım bu ihtiyaçtan dolayı kayboldu. Eğer sen o zâhidi akl-ı maaşının hükmünden döndürerek kandırıp tekrar bana getirir isen, sana çok minnettâr olurum."

Mürîd dahi cevâben dedi: "Eğer Hak Teâlâ bana yardım eder ve onun kalbine bir körlük mührünü koyarsa, evvelce senden görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur. Zîrâ o zâhidin hamâkatinden bu unutmak hâli uzak bir şey değildir. Fakat ben onu tekrar kandırıp getirdiğim vakit acele edip ona kendi mertebenin hâli içinde teveccüh etme ki tekrar kaçmasın!"

Şeyh-i kâmil cevâben dedi: "Evet, tecrübe ettim ki, ben tecellî-i Hakk'ın zebûnuyum, mertebe-i cismiyyete tenezzülüm zayıf olmuştur. O zâhid benim huzûruma alışarak yakınıma gelmedikçe teveccüh etmeyeyim ve onu kendi hâline bırakayım!"

Bu mükâleme üzerine mürîd yola çıktı ve şeyh-i kâmilin mertebesini bildiği için derdi ki: "Ey şâh-ı hakikat, himmet et ve onun akl-ı maaşına bir gaflet havale et ki evvelki heybeti unutsun!"

Diğer taraftan zâhid dahi evvelce gördüğü heybeti ve hevli tahattur ederek kendisini şeyh-i kâmilin huzûruna götüren kimseye nâbekârlık ve yara- nı hâsıl oldu. Zîrâ insân-ı kâmilin ahvâli muhteliftir. Ba'zan azîm bir tecellî-i Hak içinde olur ve o tecellînin heybetinden dolayı kulûb-ı zaîfe ashâbı, huzûrundan kaçar; ve ba'zan dahi beşeriyet mertebesinde zâhir olur. Efrâd-ı nâstan her birinin kendi mertebesine göre muâmele eder. O vakit nâs onun etrâfına toplanırlar. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) buyurur:

"Sorulan suâl üzerine insân-ı kâmil dedi: Bizim ahvâlimiz cihânın şimşeği gibidir, bir anda zâhir ve bir anda gizlidir. Ba'zan en yüksek felek üzerinde otururum, ba'zan da ayağımın altını göremem. Eğer derviş bir hâl üzerinde kalaydı, başını ve elini dünyâdan ve âhiretten kaldırırdı".

Velhâsıl mürîdin bu beyânı üzerine o şeyh-i kâmil cevab verip dedi ki: "Bana vâki' olan tecellî-i Hak içinde ben bu kadar za'fa dûçâr olduğumu tahmîn edemedim. Binâenaleyh zâhidin mertebesine tenezzüle kudretim olduğunuzannettim. Benim Allah'ın kullarına hidâyet-bahş olmaktaki açlığım ve ihtiyacım çok şiddetlendi. Sabrım ve aklım bu ihtiyaçtan dolayı kayboldu. Eğer sen o zâhidi akl-ı maaşının hükmünden döndürerek kandırıp tekrar bana getirir isen, sana çok minnettâr olurum."

Mürîd dahi cevâben dedi: "Eğer Hak Teâlâ bana yardım eder ve onun kalbine bir körlük mührünü koyarsa, evvelce senden görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur. Zîrâ o zâhidin hamâkatinden bu unutmak hâli uzak bir şey değildir. Fakat ben onu tekrar kandırıp getirdiğim vakit acele edip ona kendi mertebenin hâli içinde teveccüh etme ki tekrar kaçmasın!"

Şeyh-i kâmil cevâben dedi: "Evet, tecrübe ettim ki, ben tecellî-i Hakk'ın zebûnuyum, mertebe-i cismiyyete tenezzülüm zayıf olmuştur. O zâhid benim huzûruma alışarak yakınıma gelmedikçe teveccüh etmeyeyim ve onu kendi hâline bırakayım!"

Bu mükâleme üzerine mürîd yola çıktı ve şeyh-i kâmilin mertebesini bildiği için derdi ki: "Ey şâh-ı hakikat, himmet et ve onun akl-ı maaşına bir gaflet havale et ki evvelki heybeti unutsun!"

Diğer taraftan zâhid dahi evvelce gördüğü heybeti ve hevli tahattur ederek kendisini şeyh-i kâmilin huzûruna götüren kimseye nâbekârlık ve yara- mazlık isnâd etmiş ve bir daha böyle kimselerin mekrîne aldanmamak için cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir. Âtîdeki ebvât şeyh-i kâmilin lisânındandır.

2582. “Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. “Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.”

O zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) varlığı inkâr etme hususunda meydana gelen tövbelerini biz manevî tasarruflarımız ile birbirine vurur ve bozarız. Çünkü biz geçim aklının düşmanıyız ve bu geçim aklı ile cüz'î (parçalı) olan üzerine meydana gelen parlak ve açık ahidlerin düşmanıyız. Çünkü geçim aklı dünyaya ve Hakk'ın dışındaki şeylere yöneliktir ve onun ahidleri de bu yöneliş üzerine olur.

“O zâhidin nefy-i vücûd hakkında vâki’ olan tövbelerini biz tasarrufât-ı ma’neviyyemiz ile birbirine vurur ve bozarız. Zîrâ biz akl-ı maâşın düşmanı ve bu akl-ı maâş ve cüz’î üzerine vâki’ olan parlak ve açık ahidlerin düşmanıyız.” Zîrâ akl-ı maâş dünyâya ve Hakk’ın mâsivâsına müteveccihdir ve onun ahidleri de bu teveccüh üzerine olur.

2583. “Eşeğin kellesi bizim evlâdlarımızın topudur. Onun fikri bizim ellerimizin oyuncağıdır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. “Eşeğin kellesi bizim evlatlarımızın topudur. Onun fikri bizim ellerimizin oyuncağıdır.”

Geçim aklı (dünyevî işlere yönelik akıl) mertebesinden ayrılmak istemeyen zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) kellesi ve başı, bizim evlatlarımız olan müridlerimizin (bir tarikata girmiş, şeyhe bağlanmış kişilerin) topudur. Bizim müridlerimiz bile, işittikleri hakikatler ve marifetler (Allah bilgisi) sayesinde onun zihnini kolayca çelerler. O ahmak zâhidin düşüncesi ve fikri bizim manevî kudretimizin oyuncağıdır. Biz onun fikirlerinde tasarruf ederiz. “Destân” kelimesi, hile anlamına da gelir; burada “hile ve tedbir” anlamı da uygun olur.

“Akl-ı maâş mertebesinden ayrılmak istemeyen zâhidin kellesi ve başı bizim evlâdlarımız olan mürîdânımızın topudur. Bizim mürîdlerimiz bile işittikleri hakâyık ve maârif sayesinde onun zihnini kolayca çelerler. O ahmak zâhidin düşüncesi ve fikri bizim kudret-i ma’neviyyemizin oyuncağıdır. Biz onun fikirlerinde tasarruf ederiz.” “Destân”, hîle ma’nâsına da gelir; burada “hîle ve tedbîr” ma’nâsı da münâsib olur.

2584. Akıl ki Zühal’in devrânından ola, akl-ı kül önünde o mahal tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. Akıl ki Satürn'ün dönüşünden ola, küllî akıl önünde o yer tutmaz.

Satürn gezegeni, astroloji açısından en büyük uğursuzluktur. Bu gezegene mensup olanlarda büyük uğursuzluk hayal edilir. Geçim aklı da fani dünya hayatının işlerine dalmış ve ebedî ahiret hayatından gafil olduğundan, bu şerefli beyitte Satürn'ün dönüşüne nispet edilmiştir. Küllî akıl ise bekâbillah (Allah ile bâki olma) makamında bulunan kâmil insanların aklı olduğundan, bu geçim aklının küllî akıl önünde asla yeri ve kıymeti yoktur.

Zühal seyyâresi ilm-i nücûm nokta-i nazarından nahs-i ekberdir. Bu seyyâreye mensûb olanlarda büyük uğursuzluk tahayyül olunur. Akl-ı maâş da hayât-ı fâniye-i dünyeviyye umûrunda müstağrak ve hayât-ı bâkiye-i uhreviyyeden gâfil olduğundan bu beyt-i şerîfde Zühal’in deverânına nisbet buyrulmuştur. Ve akl-ı kül bekâbillah makâmında bulunan kâmillerin aklı olduğundan, bu akl-ı maâşın akl-ı kül önünde aslâ yeri ve kıymeti yoktur.

2585. O Utârid ve Zühal’den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Kirdigâr’ın atâsından!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. O Utarid ve Zühal'den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Yaratıcı'nın bağışından!

mazlık isnat etmiş ve bir daha böyle kimselerin tuzağına aldanmamak için Yüce Allah'a tövbe etmiştir. Aşağıdaki beyitler insân-ı kâmilin dilindendir.

mazlık isnâd etmiş ve bir daha böyle kimselerin mekrine aldanmamak için cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir. Atîdeki ebyât şeyh-i kâmilin lisânındandır.

2582. Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2582. Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.

O zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) varlığı inkâr etme hususunda meydana gelen tövbelerini biz manevî tasarruflarımızla birbirine vurur ve bozarız. Çünkü biz geçim aklının düşmanıyız ve bu geçim aklı ile cüz'î (parçalı) akıl üzerine meydana gelen parlak ve açık ahidlerin düşmanıyız. Çünkü geçim aklı dünyaya ve Hakk'ın dışındaki şeylere yöneliktir ve onun ahidleri de bu yöneliş üzerine olur.

O zâhidin nefy-i vücûd hakkında vâki' olan tövbelerini biz tasarrufat-ı ma'neviyyemiz ile birbirine vurur ve bozarız. Zîrâ biz akl-ı maaşın düşmanı ve bu akl-ı maâş ve cüz'î üzerine vâki' olan parlak ve açık ahidlerin düşmanıyız. Zîrâ akl-ı maâş dünyaya ve Hakk'ın mâsivâsına müteveccihdir ve onun ahidleri de bu teveccüh üzerine olur.

2583. Eşeğin kellesi bizim evladlarımızın topudur. Onun fikri bizim ellerimizin oyuncağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2583. Eşeğin kellesi bizim evlatlarımızın topudur. Onun fikri bizim ellerimizin oyuncağıdır.

Geçim aklı (dünyevî işlere yönelik akıl) mertebesinden ayrılmak istemeyen zâhidin kellesi ve başı, bizim evlatlarımız olan müridlerimizin topudur. Bizim müridlerimiz bile işittikleri hakikatler ve marifetler sayesinde onun zihnini kolayca çelerler. O ahmak zâhidin düşüncesi ve fikri, bizim manevî kudretimizin oyuncağıdır. Biz onun fikirlerinde tasarruf ederiz. "Destan", hile anlamına da gelir; burada "hile ve tedbir" anlamı da uygun olur.

Akl-ı maâş mertebesinden ayrılmak istemeyen zâhidin kellesi ve başı bizim evlâdlarımız olan müridânımızın topudur. Bizim müridlerimiz bile işittikleri hakāyık ve maârif sayesinde onun zihnini kolayca çelerler. O ahmak zâhidin düşüncesi ve fikri bizim kudret-i ma'neviyyemizin oyuncağıdır. Biz onun fikirlerinde tasarruf ederiz. "Destân", hîle ma'nâsına da gelir; burada "hîle ve tedbîr" ma'nâsı da münasib olur.

2584. Akıl ki Zühal'in devranından ola, akl-ı kül önünde o mahal tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2584. Akıl ki Satürn'ün dönüşünden kaynaklanır, küllî akıl (evrensel akıl) önünde o değer taşımaz.

Satürn gezegeni, astroloji açısından en büyük uğursuzluk kaynağıdır. Bu gezegene mensup olanlarda büyük uğursuzluk hayal edilir. Geçim aklı (dünyevî akıl) da fani dünya hayatının işlerine dalmış ve ebedî ahiret hayatından gafil olduğu için, bu şerefli beyitte Satürn'ün dönüşüne nispet edilmiştir. Küllî akıl ise, Allah ile beka makamında bulunan olgun insanların aklı olduğundan, bu geçim aklının küllî akıl önünde asla yeri ve kıymeti yoktur.

Zühal seyyâresi ilm-i nücûm nokta-i nazarından nahs-i ekberdir. Bu seyyâreye mensûb olanlarda büyük uğursuzluk tahayyül olunur. Akl-ı maâş dahi hayât-ı fâniye-i dünyeviyye umûrunda müstağrak ve hayât-ı bakıye-i uhreviyyeden gafil olduğundan bu beyt-i şerîfde Zühal'in deverânına nisbet buyrulmuştur. Ve akl-ı kül bekābillah makāmında bulunan kâmillerin aklı olduğundan, bu akl-ı maâşın akl-ı kül önünde aslâ yeri ve kıymeti yoktur.

2585. O Utarid ve Zühal'den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Kirdigar'ın atasından!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2585. O Utarid ve Zühal'den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Kirdigar'ın atasından!

Bu geçim aklı (akl-ı maâş) ve cüz'î akıl, Utarid ve Zühal gezegenlerinin etkisinden bilici ve idrak sahibi olmuştur. Bilinmeli ki, astroloji bilimi erbabına göre, güneş sisteminin bütün yapısı bir insan şahsiyeti gibidir. İnsan bedeninin organlarının birbiriyle bağlantıları ve ilişkileri olduğu gibi, gezegenlerin her biri de bir organ hükmünde olup birbirinin etkisi altındadır. Bu sebeple gezegenlerden her birinin yeryüzü üzerinde çeşitli etkileri vardır. Nutfe ana rahmine düştüğü zaman Zühal'in terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşteri, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş terbiye edip hayat bulur. Beşincide Zühre, altıncıda Utarid, yedincide Ay terbiye eder. Bu süre içinde doğan çocuğun yaşaması mümkün olur. Sekizinci ayda tekrar Zühal'in terbiyesine girer, bu terbiyede iken doğan çocuk yaşamaz. Çünkü Zühal en büyük uğursuzdur ve tabiatında soğukluk ve kuruluk vardır ki bu, doğal ölüm hâlidir. Dokuzuncuda Müşteri terbiye eder ki, çocuğun doğum zamanıdır ve çok yaşaması umulur. Bu sebeple çocuğun cismi bu gezegenlerin terbiyesi sırasında uğursuzluğu ve saadeti karışık bir şekilde alır. Eğer çocuk hayatında geçim aklının hükmüne tabi olursa, onda hükümran olan Zühal'in ve Utarid'in uğursuzluğunun etkisinden olur. Yani, geçim aklı ve cüz'î akıl, Utarid'in ve Zühal'in terbiyesinden tekemmül eden cismin gerekliliği olup onun biliciliği bu terbiyeden meydana geldi. Biz kâmillerin aklı ise, küllî akıl mertebesine ulaşmış olup bildiğimiz şeyleri lütuf huylu olan Yüce Allah'ın bağışından ve ihsanından bildik. Bu sebeple bizim bilgilerimiz geçim aklının çıkarımlarına dayanmaz. Hakk'ın Alîm ism-i şerifinin tecellisiyle hâsıldır ve ledünnî ilimdir (Allah katından gelen ilimdir).

Bu akl-ı maâş ve akl-ı cüz'î Utârid ve Zühal seyyârelerinin te'sîrinden bilici ve idrâk sahibi olmuştur. Ma'lum olsun ki, ilm-i nücûm erbâbı indinde manzûme-i şemsiyyenin hey'et-i mecmûası bir şahs-ı beşer mesâbesindedir. Cism-i beşer a'zâsının birbiriyle revâbıt ve münasebâtı olduğu gibi seyyârâtın her birisi de bir uzuv hükmünde olup yekdiğerinin te'sîri altındadır. Binâenaleyh seyyârâttan her birinin küre-i arz üzerine te'sîrât-ı muhtelifesi vardır. Nutfe ana rahmine düştüğü vakit Zühal'in terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşterî, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş terbiye edip hayat bulur. Beşincide Zühre, altıncıda Utârid, yedincide Ay terbiye eder. Bu müddette doğan çocuğun yaşaması câiz olur. Sekizinci ayda tekrar Zühal'in terbiyesine girer, bu terbiyede iken doğan çocuk yaşamaz. Zîrâ Zühal nahs-i ekberdir ve tabîatında soğukluk ve kuruluk vardır ki mevt-i tabîî hâlidir. Dokuzuncuda Müşterî terbiye eder ki, çocuğun doğum zamânıdır ve çok yaşaması me'mûldür. Binâenaleyh çocuğun cismi bu seyyârâtın terbiyesi sırasında nühûseti ve saâdeti mümtezic bir sûrette alır. Eğer çocuk hâl-i hayatında akl-ı maaşın hükmüne tâbi' olursa onda hükümrân olan Zühal'in ve Utârid'in nühûseti te'sîrinden olur. Ya'ni, akl-ı maâş ve cüz'î, Utârid'in ve Zühal'in terbiyesinden tekemmül eden cismin muktezâsı olup onun biliciliği bu terbiyeden husûle geldi. Biz kâmillerin aklı ise, akl-ı kül mertebesine vâsıl olup bildiğimiz şeyleri lütuf huylu olan Hak Teâlâ'nın atâsından ve ihsânından bildik. Binâenaleyh bizim ma'lûmâtımız akl-ı maaş istidlâlâtına müstenid değildir. Hakk'ın Alîm ism-i şerîfinin tecellîsiyle hâsıldır ve ilm-i ledünnîdir.

2586. Alleme'l-insan bizim tuğramızın kıvrıntısıdır. Allah indindeki ilim bizim maksadlarımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. İnsana öğreten (Alleme'l-insan) bizim tuğramızın kıvrıntısıdır. Allah katındaki ilim bizim maksatlarımızdır.

Alak Suresi'nde geçen "Allah Teâlâ insana bilmediği şeyi öğretti" (Alak, 96/5) ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "Tuğra", eski zaman hükümdarlarının isimlerini içeren, kıvrımlı ve bükümlü bir şekilde düzenlenmiş yazıdır ki, fermanların üst kısmına çizilir. Yani, biz insân-ı kâmiller manevi şahlarız; bize özgü olan tuğranın kıvrıntısı "Alleme'l-insan" yazısını içerir; ve bizim maksadımız Allah'ın katındaki ilimdir ki, Hak Teâlâ o ilim hakkında "Biz o kulumuza katımızdan bir ilim öğrettik" (Kehf, 18/65) buyurur; ve bu ilim, insanların geçim akıllarının (akl-ı maaş) çıkarımlarından elde edilen ilim değildir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'teki marifetler ve hakikatler de o ilim cümlesindendir. Bu geçim aklı (akl-ı maaş) ve cüz'î akıl, Utarid ve Zühal gezegenlerinin etkisinden bilici ve idrak sahibi olmuştur. Bilinmeli ki, ilm-i nücum (astroloji) erbabı katında güneş sisteminin bütün yapısı bir insan şahsı gibidir. İnsan bedeninin azalarının birbiriyle bağlantıları ve münasebetleri olduğu gibi, gezegenlerin her biri de bir uzuv hükmünde olup birbirinin etkisi altındadır. Bu sebeple gezegenlerden her birinin yeryüzü üzerinde çeşitli etkileri vardır. Nutfe ana rahmine düştüğü zaman Zühal'in terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşteri, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş terbiye edip hayat bulur. Beşincide Zühre, altıncıda Utarid, yedincide Ay terbiye eder. Bu sürede doğan çocuğun yaşaması caiz olur. Sekizinci ayda tekrar Zühal'in terbiyesine girer, bu terbiyede iken doğan çocuk yaşamaz. Çünkü Zühal en büyük uğursuzdur ve tabiatında soğukluk ve kuruluk vardır ki bu, doğal ölüm halidir. Dokuzuncuda Müşteri terbiye eder ki, çocuğun doğum zamanıdır ve çok yaşaması umulur. Bu sebeple çocuğun cismi bu gezegenlerin terbiyesi sırasında uğursuzluğu ve saadeti karışık bir şekilde alır. Eğer çocuk hayatında geçim aklının (akl-ı maaş) hükmüne tabi olursa, onda hükümran olan Zühal'in ve Utarid'in uğursuzluğunun etkisinden olur. Yani, geçim aklı (akl-ı maaş) ve cüz'î akıl, Utarid'in ve Zühal'in terbiyesinden olgunlaşan cismin gereğidir ve onun biliciliği bu terbiyeden meydana geldi. Biz kâmillerin aklı ise, akl-ı kül (evrensel akıl) mertebesine ulaşmış olup bildiğimiz şeyleri lütuf huylu olan Hak Teâlâ'nın bağışından ve ihsanından bildik. Bu sebeple bizim bilgilerimiz geçim aklının (akl-ı maaş) çıkarımlarına dayanmaz. Hakk'ın Alîm ism-i şerîfinin tecellisiyle meydana gelmiştir ve ilm-i ledünnîdir (Allah katından gelen ilim).

Sûre-i Alak'ta olan عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (Alak, 96/5) ya'ni "Allah Teâlâ insana bilmediği şeyi öğretti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Tuğrâ", eski zaman hükümdarlarının isimlerini hâvî kıvrıntılı ve büküntülü bir sürette tertîb olunmuş olan yazıdır ki, fermanların yukarısına resmolunur. Ya'ni, biz insân-ı kâmiller ma'nevî şâhlarız; bize mahsûs olan tuğrânın kıvrıntısı "Alleme'l-insân" yazısını hâvîdir; ve bizim maksadımız Allah'ın indindeki ilimdir ki, Hak Teâlâ o ilim hakkında وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا (Kehf, 18/65) ya'ni "Biz o kulumuza indimizden bir ilim ta'lîm ettik" buyurur; ve bu ilim insanların akl-ı maaşlarının istidlâlâtından hâsıl olan ilim değildir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfteki maârif ve hakāyık dahi o ilim cümlesindendir. Bu akl-ı maâş ve akl-ı cüz'î Utârid ve Zühal seyyârelerinin te'sîrinden bilici ve idrâk sahibi olmuştur. Ma'lum olsun ki, ilm-i nücûm erbâbı indinde manzûme-i şemsiyyenin hey'et-i mecmûası bir şahs-ı beşer mesâbesindedir. Cism-i beşer a'zâsının birbiriyle revâbıt ve münasebâtı olduğu gibi seyyârâtın her birisi de bir uzuv hükmünde olup yekdiğerinin te'sîri altındadır. Binâenaleyh seyyârâttan her birinin küre-i arz üzerine te'sîrât-ı muhtelifesi vardır. Nutfe ana rahmine düştüğü vakit Zühal'in terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşterî, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş terbiye edip hayat bulur. Beşincide Zühre, altıncıda Utârid, yedincide Ay terbiye eder. Bu müddette doğan çocuğun yaşaması câiz olur. Sekizinci ayda tekrar Zühal'in terbiyesine girer, bu terbiyede iken doğan çocuk yaşamaz. Zîrâ Zühal nahs-i ekberdir ve tabîatında soğukluk ve kuruluk vardır ki mevt-i tabîî hâlidir. Dokuzuncuda Müşterî terbiye eder ki, çocuğun doğum zamânıdır ve çok yaşaması me'mûldür. Binâenaleyh çocuğun cismi bu seyyârâtın terbiyesi sırasında nühûseti ve saâdeti mümtezic bir sûrette alır. Eğer çocuk hâl-i hayatında akl-ı maaşın hükmüne tâbi' olursa onda hükümrân olan Zühal'in ve Utârid'in nühûseti te'sîrinden olur. Ya'ni, akl-ı maâş ve cüz'î, Utârid'in ve Zühal'in terbiyesinden tekemmül eden cismin muktezâsı olup onun biliciliği bu terbiyeden husûle geldi. Biz kâmillerin aklı ise, akl-ı kül mertebesine vâsıl olup bildiğimiz şeyleri lütuf huylu olan Hak Teâlâ'nın atâsından ve ihsânından bildik. Binâenaleyh bizim ma'lûmâtımız akl-ı maâş istidlâlâtına müstenid değildir. Hakk'ın Alîm ism-i şerîfinin tecellîsiyle hâsıldır ve ilm-i ledünnîdir.

2586. Alleme'l-insan bizim tuğramızın kıvrıntısıdır. Allah indindeki ilim bizim maksadlarımızdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2586. "Alleme'l-insan" bizim tuğramızın kıvrıntısıdır. Allah katındaki ilim bizim maksatlarımızdır.

Alak Suresi'nde yer alan "Allah Teâlâ insana bilmediği şeyi öğretti" (Alak, 96/5) ayet-i kerimesine işaret edilir. "Tuğra", eski zaman hükümdarlarının isimlerini içeren, kıvrımlı ve bükümlü bir şekilde düzenlenmiş yazı olup, fermanların üst kısmına çizilirdi. Yani, biz insân-ı kâmiller (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) manevi şahlarız; bize özgü olan tuğranın kıvrıntısı "Alleme'l-insan" yazısını içerir; ve bizim maksadımız Allah katındaki ilimdir ki, Yüce Allah o ilim hakkında "Biz o kulumuza katımızdan bir ilim öğrettik" (Kehf, 18/65) buyurur; ve bu ilim, insanların geçim akıllarının çıkarımlarından elde edilen ilim değildir. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerîf'teki marifetler ve hakikatler de o ilim cümlesindendir.

Sûre-i Alak'ta olan عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (Alak, 96/5) ya'ni "Allah Teâlâ insana bilmediği şeyi öğretti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Tuğrâ", eski zaman hükümdarlarının isimlerini hâvî kıvrıntılı ve büküntülü bir sûrette tertîb olunmuş olan yazıdır ki, fermanların yukarısına resmolunur. Ya'ni, biz insân-ı kâmiller ma'nevî şâhlarız; bize mahsûs olan tuğrânın kıvrıntısı "Alleme'l-insân" yazısını hâvîdir; ve bizim maksadımız Allah'ın indindeki ilimdir ki, Hak Teâlâ o ilim hakkında وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا (Kehf, 18/65) ya'ni "Biz o kulumuza indimizden bir ilim ta'lîm ettik" buyurur; ve bu ilim insanların akl-ı maaşlarının istidlâlâtından hâsıl olan ilim değildir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfteki maârif ve hakāyık dahi o ilim cümlesindendir.

2587. O parlak güneşin terbiyesiyiz. O yüzden "Rabbiye'l-a'la!" vururuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. O parlak güneşin terbiyesiyiz. O yüzden "Rabbim en yücedir!" diye haykırırız.

Yani, biz insân-ı kâmiller, parlak güneş gibi görünen Hakk'ın hakiki varlığının terbiye edilmişleriyiz. Bu sebeple "Bizim terbiye edicimiz en yücedir" diye haykırırız.

Ya'ni, biz kâmiller parlak güneş gibi zâhir olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın terbiye olunmuşuyuz. Ondan dolayı "Bizim mürebbîmiz a'lâdır" na'rası vururuz.

2588. Eğer o tecrübe tutarsa, bu cümle ile beraber, bu demdemeden yüz tecrübe bozulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. Eğer o tecrübe tutarsa, bu cümle ile beraber, bu demdemeden yüz tecrübe bozulur.

"Demdeme", sözlükte "sözü öfke ile söylemek ve tahrik etmek ve helak etmek ve yere yapıştırmak" anlamlarındadır. Yani, eğer o ahmak zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) her ne kadar tecrübesi olup bizden kaçsa da, onun bu bütün tecrübesiyle beraber bizim bu tasarruf demdememizden (öfkeyle söz söyleyip tahrik etmemizden) onun yüz tecrübesi bozulur ve bizim tasarrufumuzun tesirinden ve tahrikinden kurtulamaz.

"Demdeme", lügatte "sözü öfke ile söylemek ve tahrîk etmek ve helâk etmek ve yere yapıştırmak" ma'nâlarınadır. Ya'ni, eğer o ahmak zâhidin her ne kadar tecrübesi olup bizden kaçsa, onun bu bütün tecrübesiyle beraber bizim bu demdeme-i tasarrufumuzdan onun yüz tecrübesi bozulur ve bizim tasarrufumuzun te'sîrinden ve tahrîkinden kurtulamaz.

2589. Ola ki gevşek huylu tövbesini boza! Bozmanın uğursuzluğu ona erişe!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. Ola ki gevşek huylu tövbesini boza! Bozmanın uğursuzluğu ona erişe!

"Şom", uğursuzluk anlamındadır. Fakat bu uğursuzluk, zâhidin kendi inancına göre olan uğursuzluktur. Çünkü zâhid, vehmedilmiş varlığından kurtulmayı uğursuzluk sayar. Yani, olabilir ki bu huyu ve tabiatı gevşek ve metanetsiz olan zâhid, bizim huzurumuza gelmemek için yaptığı tövbeyi bozar ve onun bu tövbesini bozmanın uğursuzluğu da ona erişir. Yani ona, uğursuzluk saydığı iradî ölüm (mevt-i ihtiyârî) isabet eder. Bilinmeli ki, tövbe, yapılan bir işten pişman olup bir daha bu işi yapmayacağım diye söz vermektir; ve yapılan işin iyiliği veya kötülüğü, pişman olan kimsenin bakış açısına ve inancına göredir. Bazen bir kimse, yapılması iyi olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Zâhidin kâmil huzurdan kaçması ve gitmemeye azmetmesi bu türdendir. Eğer bu söz ve azim bozulursa, neticede nefsin hazzına aykırı bir hâl meydana gelir ve bu kimse onu uğursuzluk sayar; ve bazen yapılması kötü olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Eğer bu sözün aksine hareket ederse, o kötülüğün uğursuzluğu ona isabet eder. Gelecek şerifte bu ikinci hâl açıklanır.

"Şom", uğursuzluk ma'nâsınadır. Fakat bu uğursuzluk zâhidin kendi i'tikādına göre olan uğursuzluktur. Zîrâ zâhid vücûd-ı mevhûmundan kurtulmayı uğursuzluk addeder. Ya'ni, câiz ki bu huyu ve tabîatı gevşek ve metânetsiz olan zâhid, bizim huzûrumuza gelmemek için yaptığı tövbeyi bozar ve onun bu tövbesini bozmanın uğursuzluğu da ona erişir. Ya'ni ona, uğursuzluk addettiği mevt-i ihtiyârî isabet eder. Ma'lûm olsun ki, tövbe, yapılan bir işten pişman olup bir daha bu işi yapmayacağım diye ahdetmektir; ve yapılan işin iyiliği veyâ fenâlığı pişman olan kimsenin nokta-i nazarına ve i'tikādına göredir. Ba'zan bir kimse yapılması iyi olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Zâhidin huzûr-ı kâmilden kaçması ve gitmemeye azmetmesi bu kabîldendir. Eğer bu ahid ve azm bozulursa netîcede nefsin hazzına muhâlif bir hâl vâki' olup bu kimse onu şeâmet addeder; ve ba'zan yapılması fenâ olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Eğer bu ahid hilafında hareket ederse o fenâlığın uğursuzluğu ona isabet eder. Atîdeki sürh-ı şerîfde bu ikinci hâl beyân buyrulur.

2587. O parlak güneşin terbiyesiyiz. O yüzden "Rabbiye'l-a'la!" vururuz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2587. O parlak güneşin terbiyesiyiz. O yüzden "Rabbim en yücedir!" diye haykırırız.

Yani, biz insân-ı kâmiller, parlak güneş gibi görünen Hakk'ın hakiki varlığının terbiye edilmişleriyiz. Bu sebeple "Bizim terbiye edicimiz en yücedir" diye haykırırız.

Ya'ni, biz kâmiller parlak güneş gibi zâhir olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın terbiye olunmuşuyuz. Ondan dolayı "Bizim mürebbîmiz a'lâdır" na'rası vururuz.

2588. Eğer o tecrübe tutarsa, bu cümle ile beraber, bu demdemeden yüz tecrübe bozulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2588. Eğer o tecrübe tutarsa, bu cümle ile beraber, bu demdemeden yüz tecrübe bozulur.

"Demdeme", sözlükte "sözü öfke ile söylemek ve tahrik etmek ve helak etmek ve yere yapıştırmak" anlamlarındadır. Yani, eğer o ahmak zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) her ne kadar tecrübesi olup bizden kaçsa da, onun bu bütün tecrübesiyle beraber bizim bu tasarruf demdememizden (öfkeyle söz söyleyip tahrik etmemizden) onun yüz tecrübesi bozulur ve bizim tasarrufumuzun tesirinden ve tahrikinden kurtulamaz.

"Demdeme", lügatte "sözü öfke ile söylemek ve tahrîk etmek ve helâk etmek ve yere yapıştırmak" ma'nâlarınadır. Ya'ni, eğer o ahmak zâhidin her ne kadar tecrübesi olup bizden kaçsa, onun bu bütün tecrübesiyle beraber bizim bu demdeme-i tasarrufumuzdan onun yüz tecrübesi bozulur ve bizim tasarrufumuzun te'sîrinden ve tahrîkinden kurtulamaz.

2589. Ola ki gevşek huylu tövbesini boza! Bozmanın uğursuzluğu ona erişe!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2589. Ola ki gevşek huylu tövbesini boza! Bozmanın uğursuzluğu ona erişe!

"Şom", uğursuzluk anlamındadır. Fakat bu uğursuzluk, zâhidin kendi inancına göre olan uğursuzluktur. Çünkü zâhid, vehmedilmiş varlığından kurtulmayı uğursuzluk sayar. Yani, olabilir ki bu huyu ve tabiatı gevşek ve metanetsiz olan zâhid, bizim huzurumuza gelmemek için yaptığı tövbeyi bozar ve onun bu tövbesini bozmanın uğursuzluğu da ona erişir. Yani ona, uğursuzluk saydığı ihtiyârî ölüm isabet eder. Bilinmeli ki, tövbe, yapılan bir işten pişman olup bir daha bu işi yapmayacağım diye söz vermektir; ve yapılan işin iyiliği veya fenalığı, pişman olan kimsenin bakış açısına ve inancına göredir. Bazen bir kimse, yapılması iyi olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Zâhidin kâmil huzurdan kaçması ve gitmemeye azmetmesi bu türdendir. Eğer bu söz ve azim bozulursa, neticede nefsin hazzına muhalif bir hal meydana gelir ve bu kimse onu uğursuzluk sayar; ve bazen yapılması fenâ olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Eğer bu sözün aksine hareket ederse, o fenalığın uğursuzluğu ona isabet eder. İlerideki şerif açıklamada bu ikinci hal beyan buyrulur. Onun beyanındadır ki, sözü ve tövbeyi bozmak belanın inmesini gerektirir. Belki Ashâb-ı Sebt hakkında ve İsa (a.s.)'ın Ashâb-ı Mâidesi hakkında olduğu gibi meshi gerektirir. "Ve onlardan maymun ve domuz yaptı" ve bu ümmette kalp meshi olur ve kıyamette cisme kalbin suretini verirler.

"Ashâb-ı Sebt"ten maksat, Yahudilerdir. Çünkü Musa şeriatında onlara cumartesi günleri çalışmak haram kılınmıştı. Onlar da o gün çalışmamaya söz vermişlerdi. Fakat onlar bu sözlerini bozup hilekârane bir şekilde çalıştılar ve nehirden balık avladılar. Nitekim ayrıntısı Bakara suresinde olan وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ (Bakara, 2/65) yani "Siz elbette cumartesi günü sizden haddi aşan kimseleri bildiniz. Biz onlara zelil olarak maymun olunuz dedik" ayet-i kerimesinin tefsirinde beyan olunur. Ve Ashâb-ı Mâide hakkında dahi Mâide suresinde meydana gelen قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذَلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ (Mâide, 5/60) yani "Ey ehl-i kitap, şer dediğiniz ve Allah katında cezaları ortaya çıkmış kavmi size haber vereyim mi ki? Yüce Allah onlara lanet etti ve üzerlerine gazap etti ve onlardan Ashâb-ı Sebt'i maymun suretine ve İsa (a.s.)'ın sofrasını inkâr edenleri domuz suretine mesh etti" ayet-i kerimesinin tefsirinde tefsir ehli yeterli açıklamalar vermişlerdir, burada zikri uzun olur.

"Mesh" (مسخ), insan suretinin hayvan suretine dönüşmesi anlamındadır. Yani, eski ümmetlerde sözü bozmak suretin meshedilmesini gerektirmiştir. Fakat Muhammed (a.s.) ümmetinde sözü bozmaktan dolayı suretin meshi kaldırılmıştır. Ancak kalbin ve batının meshi vardır. Kıyamette cismin hükmü ortaya çıktığı zaman batında hangi hayvanın sıfatı üstün ise, o kimse o sıfatta ve o surette haşrolunur. Nitekim II. cildin 1408 numarasında geçen şu: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم برآن تصویر حشرت واجبست ["Bir huy ki, o senin varlığında üstündür, o tasvir üzerine de haşrin zorunludur."] buyrulmuş idi. Ve bu cildin yukarıda geçen 2211 numaralı beytinde dahi bu anlam açıklanmıştı.

"Şom", uğursuzluk ma'nâsınadır. Fakat bu uğursuzluk zâhidin kendi i'tikādına göre olan uğursuzluktur. Zîrâ zâhid vücûd-ı mevhûmundan kurtulmayı uğursuzluk addeder. Ya'ni, câiz ki bu huyu ve tabîatı gevşek ve metânetsiz olan zâhid, bizim huzûrumuza gelmemek için yaptığı tövbeyi bozar ve onun bu tövbesini bozmanın uğursuzluğu da ona erişir. Ya'ni ona, uğursuzluk addettiği mevt-i ihtiyârî isabet eder. Ma'lûm olsun ki, tövbe, yapılan bir işten pişman olup bir daha bu işi yapmayacağım diye ahdetmektir; ve yapılan işin iyiliği veyâ fenâlığı pişman olan kimsenin nokta-i nazarına ve i'tikādına göredir. Ba'zan bir kimse yapılması iyi olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Zâhidin huzûr-ı kâmilden kaçması ve gitmemeye azmetmesi bu kabîldendir. Eğer bu ahid ve azm bozulursa netîcede nefsin hazzına muhâlif bir hâl vâki' olup bu kimse onu şeâmet addeder; ve ba'zan yapılması fenâ olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Eğer bu ahid hilafında hareket ederse o fenâlığın uğursuzluğu ona isabet eder. Atîdeki sürh-ı şerîfde bu ikinci hâl beyân buyrulur. Onun beyânındadır ki, ahdi ve tövbeyi bozmak belâ nüzûlünü mûcib olur. Belki ashâb-ı sebt hakkında ve Îsâ (a.s.)ın ashâb-ı mâidesi hakkında olduğu gibi meshi mûcibdir. “Ve onlardan maymun ve domuz yaptı” ve bu ümmette kalb meshi olur ve kıyâmette cisme kalbin sûretini verirler

“Ashâb-ı sebt”ten murâd, yahûdîlerdir. Zîrâ şerîat-ı mûseviyyede onlara cumartesi günleri çalışmak harâm kılınmış idi. Onlar da o gün çalışmamağa ahdetmişler idi. Fakat onlar bu ahidlerini bozup hîlekârâne bir sûrette çalıştılar ve nehirden balık avladılar. Nitekim tafsîli sûre-i Bakara’da olan وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ (Bakara, 2/65) ya’ni “Siz elbette cumartesi günü sizden haddi tecâvüz eden kimseleri bildiniz. Biz onlara zelîl olarak maymun olunuz dedik” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân olunur. Ve ashâb-ı Mâide hakkında dahi sûre-i Mâide’de vâki’ قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذَلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ (Mâide, 5/60) ya’ni “Ey ehl-i kitâb, şer dediğiniz ve Allah indinde cezâları zâhir olmuş kavmi size haber vereyim mi ki? Allah Teâlâ onlara lâ’net etti ve üzerlerine gazab etti ve onlardan ashâb-ı sebti maymun sûretine ve Îsâ (a.s.)ın mâidesini inkâr edenleri domuz sûretine mesh etti” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde ehl-i tefsîr îzâhât-ı kâfiye i’tâ etmişlerdir, burada zikri uzun olur.

“Mesh” (مسخ), sûret-i insâniyyenin sûret-i hayvâniyyeye inkılâbı ma’nâsınadır. Ya’ni, eski ümmetlerde nakz-i ahd mesh-i sûreti mûcib olmuştur. Fakat ümmet-i Muhammed (a.s.)ın ümmetinde nakz-i ahdden dolayı sûretin meshi ref’olunmuştur. Ancak kalbin ve bâtının meshi vardır. Kıyâmette cismin hükmü zâhir olduğu vakit bâtında hangi hayvanın sıfatı gâlib ise, o kimse o sıfatta ve o sûrette haşrolunur. Nitekim II. cildin 1408 numarasında geçen şu: سِيرَتِي كَانَ بَرْ وُجُودَتْ غَالِبَسْتْ {“Bir sîret ki, o senin vücû- 'Ashâb-ı sebt'ten murâd, yahûdîlerdir. Zîrâ şerîat-ı mûseviyyede onlara cumartesi günleri çalışmak harâm kılınmış idi. Onlar da o gün çalışmamağa ahdetmişler idi. Fakat onlar bu ahidlerini bozup hîlekârâne bir sûrette çalıştılar ve nehirden balık avladılar. Nitekim tafsîli sûre-i Bakara'da olan ولقد علمتم الَّذِينَ اعْتَدُواْ مِنكُمْ فِي السَّبْت فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ (Bakara, 2/65) ya'ni "Siz elbette cumartesi günü sizden haddí tecavüz eden kimseleri bildiniz. Biz onlara zelîl olarak maymun olunuz dedik" âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân olunur. Ve ashâb-ı Mâide hakkında dahi sûre-i Mâide'de vâki' قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكَ مَثُوبَةً عِندَ اللَّهِ مَن لَّعَنَهُ اللَّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ (Mâide, 5/60) ya'ni "Ey ehl-i kitab, şer dediğiniz ve Allah indinde cezaları zâhir olmuş kavmi size haber vereyim mi ki? Allah Teâlâ onlara lâ'net etti ve üzerlerine gazab etti ve onlardan ashâb-ı sebti maymun sûretine ve Îsâ (a.s.)ın mâidesini inkâr edenleri domuz sûretine mesh etti" âyet-i kerîmesinin tefsîrinde ehl-i tefsîr îzâhât-ı kâfîye i'tâ etmişlerdir, burada zikri uzun olur.

'Mesh' (مسخ), sûret-i insâniyyenin sûret-i hayvâniyyeye inkılâbı ma'nâsıdır. Ya'ni, eski ümmetlerde nakz-i ahd mesh-i sûreti mûcib olmuştur. Fakat ümmet-i Muhammed (a.s.)ın ümmetinde nakz-i ahdden dolayı sûretin meshi ref'olunmuştur. Ancak kalbin ve bâtının meshi vardır. Kıyâmette cismin hükmü zâhir olduğu vakit bâtında hangi hayvanın sıfatı galib ise, o kimse o sıfatta ve o sûrette haşrolunur. Nitekim II. cildin 1408 numarasında geçen şu: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم برآن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücû- dunda gâlibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."] buyrulmuş idi. Ve bu cildin yukarıda geçen 2211 numaralı beytinde dahi bu ma'nâ îzâh olundu.

2590. Mîsâkı bozmak ve tövbeleri kırmak intihâda mûcib-i la'net olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Misakı bozmak ve tövbeleri bozmak, sona ermede lanetlenmeye sebep olur.

2591. O ashâb-ı sebtin tövbeyi ve ahdi bozması meshi ve ihlâkı ve maktı mûcib geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. O Sebt Ashâbı'nın tövbeyi ve ahdi bozması, meshi (şekil değiştirme), helak edilmeyi ve buğzu gerektirdi.

"Makt", buğz ve düşmanlık etmek demektir. Yani, Yahudilerden bir grubun tövbelerini ve ahitlerini bozması, suretlerinin hayvan suretine dönüşmesini, manen helak olmalarını ve ilahi buğzu gerektirdi.

“Makt”, buğz ve adâvet etmek demektir. Ya'ni, yahûdîlerden bir tâifenin tövbelerini ve ahidlerini bozması sûretlerinin hayvan sûretine inkılâbını ve ma'nen helâklerini ve buğz-ı ilâhîyi mûcib oldu.

2592. Binâenaleyh Hudâ o kavmi maymun yaptı. Çünkü muhâlefetten dolayı Hakk'ın ahdini bozdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Bu sebeple Yüce Allah o kavmi maymun yaptı. Çünkü muhalefetten dolayı Hakk'ın ahdini bozdular.

2593. Bu ümmette cisim meshi olmadı, ey fıtnatlar sâhibi gönül meshi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Bu ümmette cisim meshi olmadı, ey anlayış sahipleri, gönül meshi olur.

2594. Mâdemki onun kalbi maymunun kalbi olur, maymunun kalbinden dolayı onun o kili zelîl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. Mademki onun kalbi maymunun kalbi olur, maymunun kalbinden dolayı onun o bedeni zelil olur.

Yani, ahdini bozan kimsenin iç âlemi (bâtını) başkalaşıma uğrayarak onun kalbi maymun kalbi mertebesine düştü. Bu sebeple onda oluşan bu maymun kalbinden dolayı onun o cismi ve maddî bedeni de zelil oldu. Çünkü onun bedeninden ortaya çıkan fiiller, maymun hükmünde olan kalbinin gereğiyledir; ve maymun taklitçi olduğundan onun fiilleri de hep taklit olur.

Ya'ni, nakz-i ahd eden kimsenin bâtını mesh olunarak onun kalbi maymunun kalbi mertebesine sukût etti. Binâenaleyh onda hâsıl olan bu maymun kalbinden dolayı onun o cismi ve sûret-i unsuriyyesi dahi zelîl oldu. Zîrâ onun cisminden zâhir olan ef'âl maymun mesâbesinde olan kalbinin hükmüyledir; ve maymun taklîdci olduğundan onun ef'âli de hep taklîd olur.

2595. Eğer ihtiyâr cihetinden onun kalbinin hüneri olaydı o eşek sûret cihetinden ne vakit zelîl olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. Eğer irade yönünden onun kalbinin bir hüneri olsaydı, o eşek görünüş yönünden ne zaman zelil olurdu?

Örneğin, eşeğin kalbinde irade, yani iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek bir temyiz (ayırt etme gücü) ve hüner olsaydı, görünüş yönünden de zelil olmazdı. Çünkü bedene ve görünüşe üstün gelir, o tasvir üzerine de haşrin (dirilişin) vacip olduğu buyrulmuştu. Ve bu cildin yukarıda geçen 2211 numaralı beytinde de bu anlam açıklanmıştı.

Meselâ eşeğin kalbinde ihtiyâr, ya'ni iyiyi ve kötüyü tefrîk edebilecek bir temyîz ve hüner olaydı, sûret cihetinden de zelîl olmazdı. Zîrâ cisme ve sûre- dunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."] buyrulmuş idi. Ve bu cildin yukarıda geçen 2211 numaralı beytinde dahi bu ma'nâ îzâh olundu.

2590. Misakı bozmak ve tövbeleri kırmak intihada mûcib-i la'net olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2590. Misakı bozmak ve tövbeleri bozmak, sonda lânete sebep olur.

2591. O ashâb-ı sebtin tövbeyi ve ahdi bozması meshi ve ihlâki ve makti mûcib geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2591. O cumartesi yasağını çiğneyenlerin tövbeyi ve ahdi bozması, suretlerinin değişmesini, helak edilmelerini ve ilahi nefreti gerektirdi.

"Makt", buğz ve düşmanlık etmek demektir. Yani, Yahudilerden bir grubun tövbelerini ve ahitlerini bozması, suretlerinin hayvan suretine dönüşmesini, manen helak olmalarını ve ilahi nefreti gerektirdi.

"Makt", buğz ve adâvet etmek demektir. Ya'ni, yahûdîlerden bir tâifenin tövbelerini ve ahidlerini bozması sûretlerinin hayvan sûretine inkılâbını ve ma'nen helâklerini ve buğz-ı ilâhîyi mûcib oldu.

2592. Binaenaleyh Hudâ o kavmi maymun yaptı. Çünkü muhalefetten dolayı Hakk'ın ahdini bozdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2592. Bu sebeple Allah o kavmi maymun yaptı. Çünkü karşı çıkmaktan dolayı Hakk'ın ahdini bozdular.

2593. Bu ümmette cisim meshi olmadı, ey fıtnatlar sahibi gönül meshi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2593. Bu ümmette cisim meshi olmadı, ey fıtnatlar sahibi gönül meshi olur.

2594. Mâdemki onun kalbi maymunun kalbi olur, maymunun kalbinden dolayı onun o kili zelîl olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2594. Mademki onun kalbi maymunun kalbi olur, maymunun kalbinden dolayı onun o bedeni zelil olur.

Yani, ahdini bozan kimsenin iç âlemi mesh olunarak onun kalbi maymunun kalbi mertebesine düştü. Bu sebeple onda oluşan bu maymun kalbinden dolayı onun o cismi ve maddî sureti de zelil oldu. Çünkü onun cisminden ortaya çıkan fiiller, maymun hükmünde olan kalbinin hükmüyledir; ve maymun taklitçi olduğundan onun fiilleri de hep taklit olur.

Ya'ni, nakz-i ahd eden kimsenin bâtını mesh olunarak onun kalbi maymunun kalbi mertebesine sukūt etti. Binâenaleyh onda hâsıl olan bu maymun kalbinden dolayı onun o cismi ve sûret-i unsuriyyesi dahi zelîl oldu. Zîrâ onun cisminden zâhir olan ef'âl maymun mesâbesinde olan kalbinin hükmüyledir; ve maymun taklîdci olduğundan onun ef'âli de hep taklîd olur.

2595. Eğer ihtiyâr cihetinden onun kalbinin hüneri olaydı o eşek sûret cihetinden ne vakit zelîl olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2595. Eğer irade yönünden onun kalbinin bir hüneri olsaydı, o eşek suret yönünden ne zaman zelil olurdu?

Örneğin, eşeğin kalbinde irade, yani iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek bir temyiz (ayırt etme yeteneği) ve hüner olsaydı, suret yönünden de zelil olmazdı. Çünkü cisme ve surete itibar yoktur. İtibar, manaya ve akıl ile temyiz hassasına (duyarlılığına) aittir. Bu sebeple, insan suretinde bulunduğu halde akıl, temyiz ve hünerden nasipsiz olan taklitçiye itibar edilmez. Bazı nüshalarda "ihtiyar" yerine "ihtibar" (tecrübe) geçmektedir. Bu durumda "kalbinde tecrübeden hüner olsaydı" demek olur ki aynı anlama gelir.

Meselâ eşeğin kalbinde ihtiyâr, ya'ni iyiyi ve kötüyü tefrîk edebilecek bir temyîz ve hüner olaydı, sûret cihetinden de zelîl olmazdı. Zîrâ cisme ve sûre- te i'tibâr yoktur. İ'tibâr, ma'nâya ve akıl ve temyîz hassasınadır. Binâenaleyh sûret-i insâniyyede bulunduğu hâlde akıl ve temyîzden ve hünerden bî-behre olan mukallide i'tibâr olunmaz. Ba'zı nüshalarda “ihtiyâr” yerine “ihtibâr” vâ-ki'dir. “Kalbinde tecrübeden hüner olaydı” demek olur ki aynı ma'nâya gelir.

2596. O ashâbın köpeği ki onun sîreti latîf oldu. Onun sûretinden ona hiç noksan olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. O ashâbın köpeği ki onun sîreti latîf oldu. Onun sûretinden ona hiç noksan olmadı.

O Ashâb-ı Kehf'in köpeği ki onun sîreti (karakteri) ve ma'nâsı (içsel anlamı) latîf oldu ve ma'nâsının letafeti sebebiyle Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmadı. Onun köpek sûretinde (biçiminde) bulunması, manevî kıymetine noksanlık vermedi. Nasıl ki kıssası Kehf Sûresi'nde zikredilmiştir.

O ashâb-ı kehfin köpeği ki onun sîreti ve ma'nâsı latîf oldu ve letâfet-i ma'nâsı sebebiyle ashâb-ı kehfden ayrılmadı. Onun köpek sûretinde bulunması kıymet-i ma'neviyyesine noksanlık vermedi. Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûrdur.

2597. Halk zilleti zâhiren görmeleri için ehl-i sebte mesh zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Halkın zilleti açıkça görmeleri için cumartesi yasağını çiğneyenlere şekil değiştirme (mesh) olayı ortaya çıktı.

"Kebt", zelil etmek demektir. Yani, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerden bir grubun zilleti ve hakareti açıkça ortaya çıksın diye ve halk onların zilletini açıkça görsün diye onlara şekil değiştirme (mesh) olayı ortaya çıktı.

“Kebt”, zelîl etmek demektir. Ya'ni, ehl-i sebt olan yahûdîlerden bir tâifenin zilleti ve hakâreti âşikâr olmak için ve halk onların zilletini zâhiren görmek için onlara mesh-i sûret zâhir oldu.

2598. Sır yolundan diğer yüz binlerce kimse tövbe bozmaktan dolayı domuz ve eşek olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Sır yolundan diğer yüz binlerce kimse tövbe bozmaktan dolayı domuz ve eşek olmuştur.

Yani, yüz binlerce kimse bir günahtan tövbe ettikleri hâlde bu tövbelerini bozdukları için bedensel suretleri insan olmakla beraber onların iç âlemlerinin sureti domuz ve eşek olmuştur. Bilinmeli ki, bir kimse bir günah işlese onun iç âlemi o günahın uygun olduğu hayvan suretine dönüşür. Örneğin şehvete ve zinaya düşkün olsa iç âlemi eşek ve köpek; ve livataya düşkün olsa domuz ve ayı; ve hırsa düşkün olsa karınca; ve halkı incitmeye alışkın olsa yılan ve akrep suretlerine dönüşür. Ve eğer bu suretlerden pişman olup ağlayarak Hak'tan bağışlanma dilerse yine insan suretine geri döner; ve eğer bu hallere pişman olmaz ve ısrar eder ve bu haller içinde ölürse, ölüm vasıtasıyla cesedinin insani sureti bozulur, iç âleminin de kazandığı hayvani sureti kalır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz عَجِّلُوا بِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْفَوْتِ yani “Ölümden önce tövbeye acele ediniz” buyururlar. İtibara değer değildir. İtibar, anlama ve akıl ve temyiz hassasına aittir. Bu sebeple insani surette bulunduğu hâlde akıl ve temyizden ve hünerden nasipsiz olan taklitçiye itibar olunmaz. Bazı nüshalarda "ihtiyar" yerine "ihtibar" geçmektedir. "Kalbinde tecrübeden hüner olaydı" demek olur ki aynı anlama gelir.

Ya'ni, yüz binlerce kimse bir ma'siyetten tövbe ettikleri hâlde bu tövbelerini bozdukları için sûret-i cismâniyyeleri insan olmakla berâber onların bâtınlarının sûreti domuz ve eşek olmuştur. Ma'lûm olsun ki, bir kimse bir günâh işlese onun bâtını o günâhın münâsibi olan hayvan sûretine mesh olunur. Meselâ şehvete ve zinâya mübtelâ olsa bâtını eşek ve köpek; ve livâtaya mübtelâ olsa domuz ve ayı; ve hırsa mübtelâ olsa karınca; ve halkı incitmeye me'lûf olsa yılan ve akrep sûretlerine inkılâb eder. Ve eğer bu sûretlerden pişman olup ağlayarak Hak'tan mağfiret taleb ederse yine insan sûretine rücû' eder; ve eğer bu hallere nedâmet etmez ve musırr olur ve bu haller içinde ölürse, ölüm vâsıtasıyla cesedinin sûret-i insâniyyesi bozulur bâtının da iktisâb ettiği sûret-i hayvâniyyesi kalır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz عَجِّلُوا بِالتَّوْبَةِ قَبْلَ الْفَوْتِ ya'ni “Fevtten evvel tövbeye acele ediniz” buyururlar. te i'tibâr yoktur. İ'tibâr, ma'nâya ve akıl ve temyîz hassasınadır. Binâenaleyh sûret-i insâniyyede bulunduğu hâlde akıl ve temyîzden ve hünerden bî-behre olan mukallide i'tibâr olunmaz. Ba'zı nüshalarda "ihtiyâr" yerine "ihtibâr" vâ-ki'dir. "Kalbinde tecrübeden hüner olaydı" demek olur ki aynı ma'nâya gelir.

2596. O ashâbın köpeği ki onun sîreti latif oldu. Onun sûretinden ona hiç noksan olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2596. O ashâbın köpeği ki onun sîreti latif oldu. Onun sûretinden ona hiç noksan olmadı.

O Ashâb-ı Kehf'in köpeği ki onun sîreti (karakteri) ve ma'nâsı (içsel anlamı) latif oldu ve bu letafet (incelik) ma'nâsı sebebiyle Ashâb-ı Kehf'ten ayrılmadı. Onun köpek sûretinde (biçiminde) bulunması, manevî kıymetine noksanlık (eksiklik) vermedi. Nitekim kıssası (hikâyesi) Kehf Sûresi'nde zikredilmiştir.

O ashâb-ı kehfin köpeği ki onun sîreti ve ma'nâsı latîf oldu ve letâfet ma'nası sebebiyle ashâb-ı kehfden ayrılmadı. Onun köpek sûretinde bulunması kıymet-i ma'neviyyesine noksanlık vermedi. Nitekim kıssası sûre-i Kehfde mezkûrdur.

2597. Halk zilleti zâhiren görmeleri için ehl-i sebte mesh zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2597. Halkın zilleti açıkça görmeleri için cumartesi yasağını çiğneyenlere şekil değiştirme (mesh) olayı ortaya çıktı.

"Kebt", zelil etmek demektir. Yani, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerden bir grubun zilleti ve hakareti aşikâr olsun diye ve halk onların zilletini açıkça görsün diye onlara şekil değiştirme (mesh) olayı ortaya çıktı.

"Kebt", zelîl etmek demektir. Ya'ni, ehl-i sebt olan yahûdîlerden bir tâifenin zilleti ve hakāreti âşikâr olmak için ve halk onların zilletini zâhiren görmek için onlara mesh-i sûret zâhir oldu.

2598. Sır yolundan diğer yüz binlerce kimse tövbe bozmaktan dolayı domuz ve eşek olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2598. Sır yolundan diğer yüz binlerce kimse tövbe bozmaktan dolayı domuz ve eşek olmuştur.

Yani, yüz binlerce kimse bir günahtan tövbe ettikleri hâlde bu tövbelerini bozdukları için bedensel suretleri insan olmakla beraber onların iç âlemlerinin sureti domuz ve eşek olmuştur. Bilinmeli ki, bir kimse bir günah işlese onun iç âlemi o günahın uygun olduğu hayvan suretine dönüşür. Örneğin şehvete ve zinaya düşkün olsa iç âlemi eşek ve köpek; ve livataya düşkün olsa domuz ve ayı; ve hırsa düşkün olsa karınca; ve halkı incitmeye alışkın olsa yılan ve akrep suretlerine dönüşür. Ve eğer bu suretlerden pişman olup ağlayarak Hak'tan bağışlanma dilerse yine insan suretine geri döner; ve eğer bu hâllere pişman olmaz ve ısrar eder ve bu hâller içinde ölürse, ölüm vasıtasıyla cesedinin insan sureti bozulur, iç âleminde kazandığı hayvan sureti kalır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz "عجلوا بالتوبة قبل الفوت" yani “Ölümden evvel tövbeye acele ediniz” buyururlar.

Ya'ni, yüz binlerce kimse bir ma'siyetten tövbe ettikleri hâlde bu tövbelerini bozdukları için sûret-i cismâniyyeleri insan olmakla beraber onların bâtınlarının sûreti domuz ve eşek olmuştur. Ma'lûm olsun ki, bir kimse bir günah işlese onun bâtını o günahın münâsibi olan hayvan sûretine mesh olunur. Meselâ şehvete ve zinâya mübtelâ olsa bâtını eşek ve köpek; ve livâta-ya mübtelâ olsa domuz ve ayı; ve hırsa mübtelâ olsa karınca; ve halkı incitmeye me'lûf olsa yılan ve akrep sûretlerine inkılâb eder. Ve eğer bu sûretlerden pişman olup ağlayarak Hak'tan mağfiret taleb ederse yine insan sûretine rücû' eder; ve eğer bu hallere nedâmet etmez ve musırr olur ve bu haller içinde ölürse, ölüm vâsıtasıyla cesedinin sûret-i insâniyyesi bozulur bâtınında iktisab ettiği sûret-i hayvâniyyesi kalır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz عجلوا بالتوبة قبل الفوت ya'ni “Fevtten evvel tövbeye acele ediniz” buyururlar.

## Tilkinin bu kaçmış olan eşeğe, onu aldatmak için ikinci def'a gelmesi

2599. İmdi tilki acele eşek tarafına geldi. Eşek dedi: "Senin gibi bir dosttan el-hazer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Şimdi tilki aceleyle eşek tarafına geldi. Eşek dedi: "Senin gibi bir dosttan sakınmak gerekir!"

Tilki ikinci defa kandırmak üzere çabukça eşek tarafına geldi. Eşek tilkiyi görünce dedi: "Senin gibi bir dosttan ve arkadaştan sakınmak lazımdır!"

Tilki ikinci def'a kandırmak üzere çabuk eşek tarafına geldi. Eşek tilkiyi görünce dedi: "Senin gibi bir dosttan ve arkadaştan hazer etmek lazımdır!"

2600. "Ey alçak ben sana ne yaptım ki beni ejderha önüne götürdün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. "Ey alçak, ben sana ne yaptım ki beni ejderhanın önüne götürdün?"

2601. "Ey inâdcı, senin cevherinin habsinden gayrı benim canıma senin kîninin mûcibi ne idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. "Ey inatçı, senin özünün hapsedilmesinden başka benim canıma senin kininin sebebi neydi?"

"Ey doğru harekete karşı muhalif ve inatçı olan tilki, benim canıma karşı senin kin beslemenin sebebi neydi? Elbette bir sebep yoktu. Fakat ancak senin özünün ve aslının murdarlığı ve fenalığı bana karşı bu kötü niyete sebep oldu."

"Ey doğru harekete karşı muhâlif ve inâdcı olan tilki, benim canıma karşı senin kîn beslemenin mûcibi ve sebebi ne idi? Bittabi' bir sebeb yok idi. Fakat ancak senin cevherinin ve aslının murdarlığı ve fenâlığı bana karşı bu sû'-i kasde sebeb oldu."

2602. "Akrep gibi ki o bir delikanlının ayağını ısırır. Ona ondan bir zahmet erişmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. "Akrep gibi ki o bir delikanlının ayağını ısırır. Ona ondan bir zahmet erişmiştir."

## Tilkinin bu kaçmış olan eşeğe, onu aldatmak için ikinci def'a gelmesi

2599. İmdi tilki acele eşek tarafına geldi. Eşek dedi: "Senin gibi bir dosttan el-hazer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2599. Şimdi tilki aceleyle eşek tarafına geldi. Eşek dedi: "Senin gibi bir dosttan sakınmak gerekir!"

Tilki ikinci defa kandırmak üzere çabukça eşek tarafına geldi. Eşek tilkiyi görünce dedi: "Senin gibi bir dosttan ve arkadaştan sakınmak lazımdır!"

Tilki ikinci def'a kandırmak üzere çabuk eşek tarafına geldi. Eşek tilkiyi görünce dedi: "Senin gibi bir dosttan ve arkadaştan hazer etmek lazımdır!"

2600. "Ey alçak ben sana ne yaptım ki beni ejderha önüne götürdün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2600. "Ey alçak, ben sana ne yaptım ki beni ejderhanın önüne götürdün?"

2601. "Ey inâdcı, senin cevherinin habsinden gayrı benim canıma senin kîninin mûcibi ne idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2601. "Ey inatçı, senin özünün hapsedilmesinden başka benim canıma senin kininin sebebi neydi?"

"Ey doğru harekete karşı muhalif ve inatçı olan tilki, benim canıma karşı senin kin beslemenin sebebi neydi? Elbette bir sebep yoktu. Fakat ancak senin özünün ve aslının murdarlığı ve fenalığı bana karşı bu kötü niyete sebep oldu."

"Ey doğru harekete karşı muhâlif ve inâdcı olan tilki, benim canıma karşı senin kîn beslemenin mûcibi ve sebebi ne idi? Bittabi' bir sebeb yok idi. Fakat ancak senin cevherinin ve aslının murdarlığı ve fenâlığı bana karşı bu sû'-i kasde sebeb oldu."

2602. "Akrep gibi ki o bir delikanlının ayağını ısırır. Ona ondan bir zahmet erişmiştir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2602. "Akrep gibi ki o bir delikanlının ayağını ısırır. Ona ondan bir zahmet erişmiştir."

Senin hâlin bir akrebin hâline benzer. Örneğin, bir akrep bir delikanlının ayağını sokar. Halbuki o delikanlıdan o akrebe bir zahmet ve zarar erişmemiştir. Çünkü onun yaratılışı ve tabiatı böyle sebepsiz zarar eriştirir.

“Senin hâlin bir akrebin hâline benzer. Meselâ, bir akrep bir delikanlının ayağını sokar. Halbuki o delikanlıdan o akrebe bir zahmet ve zarar erişmemiştir. Zîrâ onun hilkati ve tabîatı böyle bilâ-sebeb zarar eriştirir.”

2603. “Yâhud bir şeytan gibi ki, o bizim canımızın düşmanıdır, ona bizden zahmet ve noksan erişmemiştir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. "Yahut bir şeytan gibi ki, o bizim canımızın düşmanıdır, ona bizden zahmet ve eksiklik erişmemiştir."

"Yahut senin hâlin bir İblis'in hâline benzer ki o İblis bizim canımızın düşmanı olup sebepsiz yere bizi helak etmek ister. Hâlbuki o İblis'e bizden zahmet ve eksiklik erişmemiştir."

“Yâhud senin hâlin bir İblîs’in hâline benzer ki o İblîs bizim canımızın düşmanı olup bilâ-sebeb bizi helâk etmek ister. Halbuki o İblîse bizden zahmet ve noksan erişmemiştir.”

2604. Belki tab’an âdemînin canının düşmanıdır. Âdemînin helâkinden sürûr içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Aksine, doğası gereği insanın can düşmanıdır. İnsanın helakinden sevinç duyar.

Yani, İblis insanoğlunun can düşmanı olarak yaratılmıştır. Bu sebeple insanoğlunun helakinden hoşnut ve sevinçli olur.

Ya’ni, İblîs benî-âdemin canının düşmanı olarak halk olunmuştur. Binâenaelyh benî-âdemin helâkinden mahzûz ve mesrûr olur.

2605. O her bir adamın arkasından kesilmez. Kendi çirkin huyunu ve tab’ını ne vakit bırakır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. O, her bir adamın arkasından kesilmez. Kendi çirkin huyunu ve tabiatını ne zaman bırakır?

O İblis, her bir adamı manevî helake düşürmek için daima arkasını takip eder ve bu işten asla bıkmaz ve usanmaz. Çünkü böyle bir çirkin huy ve tabiat üzerine yaratılmıştır. O, bu çirkin huyu bırakır mı?

O İblîs her bir adamı helâk-i ma’nevîye düşürmek için dâimâ arkasını ta’kîb eder ve bu işten aslâ bıkmaz ve usanmaz. Zîrâ böyle bir çirkin huy ve tabîat üzerine halk olunmuştur. O bu çirkin huyu bırakır mı?

2606. Zîrâ ki onun zâtının hubsü sebebsizdir. Zulüm ve düşmanlık tarafına bir câzibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Çünkü onun zâtının kötülüğü sebepsizdir. Zulüm ve düşmanlık tarafına bir çekicidir.

Çünkü İblis'in zâtında ve aslında bir murdarlık vardır ki, Âdem oğullarına karşı onun bu murdarlığı ve habâseti (kötülüğü) sebepsizdir; ve o zâtî kötülük onu zulüm ve düşmanlık tarafına çekicidir.

Zîrâ ki İblîs’in zâtında ve aslında bir murdarlık vardır ki, benî-âdeme karşı onun bu murdarlığı ve habâseti sebebsizdir; ve o hubs-i zâtî onu zulüm ve düşmanlık tarafına çekicidir.

2607. Her zaman seni bir hargâha kadar da’vet eder ki seni bir kuyuya ata!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. Her zaman seni bir harabeye kadar davet eder ki seni bir kuyuya atsın!

Senin hâlin bir akrebin hâline benzer. Örneğin, bir akrep bir delikanlının ayağını sokar. Halbuki o delikanlıdan o akrebe bir zahmet ve zarar erişmemiştir. Çünkü onun yaratılışı ve tabiatı böyle sebepsiz yere zarar verir.

Senin hâlin bir akrebin hâline benzer. Meselâ, bir akrep bir delikanlının ayağını sokar. Halbuki o delikanlıdan o akrebe bir zahmet ve zarar erişmemiştir. Zîrâ onun hilkati ve tabîatı böyle bilâ-sebeb zarar eriştirir.

2603. Yâhud bir şeytan gibi ki, o bizim canımızın düşmanıdır, ona bizden zahmet ve noksan erişmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2603. Ya da bir şeytan gibi ki, o bizim canımızın düşmanıdır, ona bizden zahmet ve eksiklik ulaşmamıştır.

Ya da senin hâlin bir İblis'in hâline benzer ki o İblis bizim canımızın düşmanı olup sebepsiz yere bizi helâk etmek ister. Halbuki o İblis'e bizden zahmet ve eksiklik ulaşmamıştır.

Yâhud senin hâlin bir İblîs'in hâline benzer ki o İblîs bizim canımızın düşmanı olup bilâ-sebeb bizi helâk etmek ister. Halbuki o İblîse bizden zahmet ve noksan erişmemiştir.

2604. Belki tab'an âdemînin canının düşmanıdır. Âdemînin helâkinden sürûr içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2604. Aksine, doğası gereği insanın canının düşmanıdır. İnsanın helakinden sevinç duyar.

Yani, İblis, insanoğlunun can düşmanı olarak yaratılmıştır. Bu sebeple insanoğlunun helakinden hoşnut ve sevinçli olur.

Ya'ni, İblîs benî-âdemin canının düşmanı olarak halk olunmuştur. Binâenaelyh benî-âdemin helâkinden mahzûz ve mesrûr olur.

2605. O her bir adamın arkasından kesilmez. Kendi çirkin huyunu ve tab'ını ne vakit bırakır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2605. O, her bir adamın arkasından kesilmez. Kendi çirkin huyunu ve tabiatını ne zaman bırakır?

O İblis, her bir adamı manevî helake düşürmek için daima arkasını takip eder ve bu işten asla bıkmaz ve usanmaz. Çünkü böyle bir çirkin huy ve tabiat üzerine yaratılmıştır. O, bu çirkin huyu bırakır mı?

O İblîs her bir adamı helâk-i ma'nevîye düşürmek için dâimâ arkasını ta'kîb eder ve bu işten aslâ bıkmaz ve usanmaz. Zîrâ böyle bir çirkin huy ve tabîat üzerine halk olunmuştur. O bu çirkin huyu bırakır mı?

2606. Zîrâ ki onun zâtının hubsü sebebsizdir. Zulüm ve düşmanlık tarafına bir câzibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2606. Çünkü onun zâtının kötülüğü sebepsizdir. Zulüm ve düşmanlık tarafına bir çekiciliktir.

Çünkü İblîs'in zâtında ve aslında bir murdarlık vardır ki, Âdem oğullarına karşı onun bu murdarlığı ve habisliği sebepsizdir; ve o zâtî kötülük onu zulüm ve düşmanlık tarafına çekicidir.

Zîrâ ki İblîs'in zâtında ve aslında bir murdarlık vardır ki, benî-âdeme karşı onun bu murdarlığı ve habâseti sebebsizdir; ve o hubs-i zâtî onu zulüm ve düşmanlık tarafına çekicidir.

2607. Her zaman seni bir hargâha kadar da'vet eder ki seni bir kuyuya ata!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2607. Her zaman seni bir hargâha kadar davet eder ki seni bir kuyuya ata!

"Hargâh", büyük çadır ve hoşluk yeri demektir. Yani, İblis her zaman seni nefsinin hoşlanacağı bir yere davet eder. Bu davetten amacı seni manevi bir kuyuya atıp ruhunu boğmaktır.

“Hargâh”, büyük çadır ve hoşluk mahalli demektir. Ya’ni, İblîs her zaman seni nefsinin hoşlanacağı bir mahalle da’vet eder. Bu da’vetten murâdı seni bir ma’nevî kuyuya atıp rûhunu boğmaktır.

2608. Der ki: “Filân yerde su havuzu ve pınarlar vardır!” Tâ ki seni baş aşağı havuza atsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. Der ki: “Filan yerde su havuzu ve pınarlar vardır!” Tâ ki seni baş aşağı havuza atsın!

“Su havuzu ve pınarlar”dan kasıt, nefse ait hazlar (huzûzât-ı nefsâniyye) ve bedensel lezzetlerdir.

“Su havuzu ve pınarlar”dan murâd, huzûzât-ı nefsâniyye ve lezâiz-i cismâniyyedir.

2609. Âdemîyi bütün vahy ve nazar ile berâber, o laîn şûr u şere bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. O lanetli İblis, insanı bütün vahiy ve akıl ile birlikte şerre ve kötülüğe terk etti.

Burada "vahiy"den kasıt, insanoğlunun kalbine gelen Rahmanî düşüncelerdir (havâtır-ı rahmânî). Çünkü kalbe gelen düşünceler dört çeşittir: Rahmanî, meleki, nefsanî ve şeytanî olur. "Nazar"dan kasıt ise akli bakıştır. Yani, o ilahi huzurdan kovulmuş olan İblis, insanoğlunun kalbi Rahmanî düşüncelerin yeri ve akli bakış sahibi iken, o insanoğlunu şerre ve kötülüğe terk etti ve şeytanî telkinleriyle onu aldatarak manevi helake düşürdü. Bazı nüshalarda bu beyit şu şekildedir: اندر افکند آن لعین بردش به بیر Yani "O lanetli İblis, insanı bütün vahiy ve uyarıcılarla birlikte götürdü, kuyuya bıraktı" demektir. "Uyarıcı"dan (nezîr) kasıt, yüce peygamberler (enbiyâ-i izâm) hazretleridir.

“Vahy”den murâd, burada, benî-âdemin kalbine vârid olan havâtır-ı rahmânîdir. Zîrâ kalbe vârid olan havâtır dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânî olur. “Nazar”dan murâd, nazar-ı aklîdir. Ya’ni, o huzûr-ı ilâhîden kovulmuş olan İblîs, benî-âdemin kalbi havâtır-ı rahmâniyyenin mahalli ve nazar-ı aklî sâhibi iken o benî-âdemi şûr u şere bıraktı ve ilkâat-ı şeytâniyyesi ile onu aldatarak helâk-i ma’nevîye düşürdü. Ba’zı nüshalarda bu beyit şu sûrettedir: اندر افکند آن لعین بردش به بیر Ya’ni “Âdemîyi bütün vahy ve nezîr ile berâber o laîn onu götürdü, kuyuya bıraktı” demek olur. “Nezîr”den murâd, enbiyâ-i izâm hazerâtıdır.

2610. Günahsız ve sâika mensûb zararsız ne vakit Âdem’den ona haksızlık [2611] erişti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. Günahsız ve sâika mensûb (ilahi takdire bağlı) zararsız İblis'e ne zaman Âdem'den haksızlık [2611] erişti?

İblis'in Âdem'e yaptığı kötülük, Âdem'in kendisine karşı yaptığı bir kötülüğe ve geçmiş zamanda yaptığı bir zarara karşılık değildir. İnsan soyundan o İblis'e ne zaman haksızlık ve zulüm yapılmıştır?

İblîs’in Âdem’e yaptığı fenâlık Âdem’in kendisine karşı yaptığı bir fenâlığa ve geçmiş zamanda yaptığı bir zarara mukâbil değildir. Benî-âdemden o İblîs’e ne vakit haksızlık ve zulüm yapılmıştır?

2611. Tilki dedi: “O sihir tılsımı idi ki, senin gözüne o bir arslan göründü.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Tilki dedi: “O sihir tılsımı idi ki, senin gözüne o bir arslan göründü.”

Tılsım, yeryüzüne ait maddelerle semavî tesirleri bir araya getirmektir. Bu şekilde onlardan acayip bir hâl ortaya çıkar ve bu maddeyi bir şeyin korunmasına tahsis ederler. Nitekim "tılsım" kelimesinin harfleri ters çevrildi. "Hargâh", büyük çadır ve hoşluk yeri demektir. Yani, İblis her zaman seni nefsinin hoşlanacağı bir yere davet eder. Bu davetten maksadı seni manevî bir kuyuya atıp ruhunu boğmaktır.

“Tılsım” (Tılısm”), (طلسم) eczâ-yı arz âsârıyla semâvî olan âsârı cem’ et-mektir. Bu sûrette onlardan bir hâl-i acîb zâhir olur ve bu maddeyi bir şeyin hıfzına nasbederler. Nitekim “tılsım” (طلسم) kelimesinin harfleri kalbolundu- "Hargâh", büyük çadır ve hoşluk mahalli demektir. Ya'ni, İblîs her zaman seni nefsinin hoşlanacağı bir mahalle da'vet eder. Bu da'vetten murâdı seni bir ma'nevî kuyuya atıp rûhunu boğmaktır.

2608. Der ki: "Filân yerde su havuzu ve pınarlar vardır!" Tâ ki seni baş aşağı havuza atsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2608. Der ki: "Filan yerde su havuzu ve pınarlar vardır!" Tâ ki seni baş aşağı havuza atsın!

"Su havuzu ve pınarlar"dan kasıt, nefse ait hazlar ve bedensel zevklerdir.

"Su havuzu ve pınarlar"dan murâd, huzûzât-ı nefsâniyye ve lezâiz-i cismâniyyedir.

2609. Ademîyi bütün vahy ve nazar ile beraber, o laîn şûr u şere bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2609. Âdem'i bütün vahiy ve akıl ile beraber, o lânetli İblis şerre ve kötülüğe terk etti.

Burada "vahiy"den kastedilen, insanoğlunun kalbine gelen Rahmanî düşüncelerdir. Çünkü kalbe gelen düşünceler dört çeşittir: Rahmanî, melekî, nefsanî ve şeytanî olur. "Nazar"dan kastedilen ise akıl yürütmedir. Yani, o ilâhî huzurdan kovulmuş olan İblis, insanoğlunun kalbi Rahmanî düşüncelerin yeri ve akıl yürütme sahibi iken, o insanoğlunu şerre ve kötülüğe terk etti ve şeytanî telkinleriyle onu aldatarak manevî helake düşürdü. Bazı nüshalarda bu beyit şu şekildedir: "آدمی را باهمه وحی و نذیر اندر افکند آن لعین بردش به بیر" Yani "Âdem'i bütün vahiy ve nezîr ile beraber o lânetli onu götürdü, kuyuya bıraktı" demektir. "Nezîr"den kastedilen ise yüce peygamberlerdir.

"Vahy"den murâd, burada, benî-âdemin kalbine vârid olan havâtır-ı rahmânîdir. Zîrâ kalbe vârid olan havâtır dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânî olur. "Nazar"dan murâd, nazar-ı aklidir. Ya'ni, o huzûr-ı ilâhîden kovulmuş olan İblîs, benî-âdemin kalbi havâtır-ı rahmâniyyenin mahalli ve nazar-ı aklî sâhibi iken o benî-âdemi şûr u şere bıraktı ve ilkāat-ı şeytâniyyesi ile onu aldatarak helâk-i ma'nevîye düşürdü. Ba'zı nüshalarda bu beyit şu sûrettedir : آدمی را باهمه وحی و نذیر اندر افکند آن لعین بردش به بیر Ya'ni Ademiyi bütün vahiy ve nezîr ile beraber o laîn onu götürdü, kuyuya bıraktı" demek olur. "Nezîr"den murâd, enbiyâ-i izâm hazerâtıdır.

2610. Günahsız ve saika mensub zararsız ne vakit Adem'den ona haksızlık [2611] erişti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2610. Günahsız ve şimşek çarpmış gibi olan zararsız Âdem'e ne zaman haksızlık erişti?

İblis'in Âdem'e yaptığı kötülük, Âdem'in kendisine karşı yaptığı bir kötülüğe ve geçmiş zamanda yaptığı bir zarara karşılık değildir. Âdemoğullarından o İblis'e ne zaman haksızlık ve zulüm yapılmıştır?

İblîs'in Adem'e yaptığı fenâlık Adem'in kendisine karşı yaptığı bir fenâlığa ve geçmiş zamanda yaptığı bir zarara mukābil değildir. Benî-âdemden o İblîs'e ne vakit haksızlık ve zulüm yapılmıştır?

2611. Tilki dedi: "O sihir tılsımı idi ki, senin gözüne o bir arslan göründü."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2611. Tilki dedi: "O sihir tılsımı idi ki, senin gözüne o bir arslan göründü."

"Tılsım", arzın tesirleriyle semavî tesirleri bir araya getirmektir. Bu şekilde onlardan acayip bir hal ortaya çıkar ve bu maddeyi bir şeyin korunmasına tahsis ederler. Nitekim "tılsım" kelimesinin harfleri ters çevrildiği zaman "musallat" kelimesi ortaya çıkar ki, anlamı ancak bu "musallat" kelimesinin anlamından ibarettir. Burada tılsım ile, ilahi isimlerin tümüne mazhar olan insân-ı kâmilin maddî suretine işaret buyrulur. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, "tilki"den maksat, zâhidi avlamak göreviyle giden mürid idi. Bu sebeple bu bahisler, yukarıda geçen açıklamalara göre düşünülmelidir.

"Tılsım" (Tılısm"( )طلسم( eczayı arz âsârıyla semâvî olan âsârı cem' etmektir. Bu sûrette onlardan bir hâl-i acîb zâhir olur ve bu maddeyi bir şeyin hıfzına nasbederler. Nitekim "tılsım" )طلسم( kelimesinin harfleri kalbolundu- ğu vakit “musallat” (مسلط) kelimesi zâhir olur ki, ma’nâsı ancak bu “musallat” kelimesinin ma’nâsından ibârettir. Burada tılsım ile cem’iyet-i esmâiyye-ye mazhar olan insân-ı kâmilin sûret-i unsuriyyesine işâret buyrulur. Zîrâ yukarıda izâh olunduğu üzere, “tilki”den murâd, zâhidi avlamak me’mûriyeti ile giden mürîd idi. Binâenaleyh bu bahisler yukarıda geçen îzâhâta göre teemmül olunmak îcâb eder.

2612. “Yoksa cisimde ben senden daha miskînim ki, gece ve gündüz orada otlarım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. “Yoksa cisimde ben senden daha miskinim ki, gece ve gündüz orada otlarım.”

“O tılsımın hayâl (gerçek dışı) olduğunun ispatı budur ki, ben cisimde senden daha küçük ve miskin olduğum hâlde gece ve gündüz orada otlarım ve bana asla o suretten bir zarar isabet etmez.”

“O tılsımın hayâl olduğunun isbâtı budur ki, ben cisimde senden daha küçük ve miskîn olduğum hâlde gece ve gündüz orada otlarım ve bana aslâ o sûretten bir zarar isâbet etmez.”

2613. “Eğer o nevi’den bir tılsım yapılmasa idi her obur oraya koşar idi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. "Eğer o türden bir tılsım yapılmasa idi, her obur oraya koşardı."

"Sâhtî" fiili geçişsiz olduğuna göre çeviri böyle olur. Eğer fiil geçişli olursa anlamı: "Eğer o türden bir tılsım yapmasa idi" demek olur. Bu durumda fail, zikredilmeyen sihirbaz olur. Yani, "Eğer sihirbaz o türden bir tılsım ve hayal yapmasa idi, her obur karnını doyurmak için o tarafa koşardı."

“Sâhtî”, fiil-i lâzım olduğuna göre tercüme böyle olur. Eğer fiil-i müteaddî olursa ma’nâ: “Eğer o nevi’den bir tılsım yapmasa idi” demek olur. Bu sûrette fâil, mahzûfu’z-zikr sihirbaz olur. Ya’ni, “Eğer sihirbaz o nevi’den bir tılsım ve hayâl yapmasa idi her obur karnını doyurmak için o tarafa koşar idi.”

2614. “Azıksız fil ve gergedan ile dolu olan bir cihan bir tılsımsız ne vakit yeşil mer’â kalır idi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. "Azıksız fil ve gergedan ile dolu olan bir cihan, tılsımsız ne zaman yeşil mer'a kalırdı?"

"Erc", gergedan denilen hayvandır. Yani, "Azıksız ve gıdasız fil ve gergedan gibi iri hayvanlar ile dolu olan yeşillikli bir cihan, eğer böyle bir tılsım olmasa yeşil bir mer'a hâlinde kalmazdı. Bu aç hayvanlar, sırf böyle bir tılsımdan korktukları için oraya gelemezler."

“Erc”, gergedan denilen hayvan. Ya’ni, “Azıksız ve gıdâsız fil ve gergedan gibi cesîm hayvanlar ile dolu olan yeşillikli bir cihan, eğer böyle bir tılsım olmasa yeşil bir mer’â hâlinde kalmaz idi. Bu aç hayvanlar mahzâ böyle bir tılsımdan korktukları için oraya gelemezler.”

2615. “Ben sana eğer böyle bir hevl görürsen “Korkma!” diye ders söylemek isterdim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. “Ben sana eğer böyle bir korku görürsen “Korkma!” diye ders söylemek isterdim.”

“Ben sana o meraya gitmeden önce, eğer böyle heybetli bir hayal görürsen, “Sakın korkma!” diye ders vermek isterdim. O vakit "musallat" kelimesi ortaya çıkar ki, anlamı ancak bu "musallat" kelimesinin anlamından ibarettir. Burada tılsım ile esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) toplanmasına mazhar olan insân-ı kâmilin maddî suretine işaret buyrulur. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, "tilki"den kastedilen, zâhidi avlamak göreviyle giden mürid idi. Buna göre bu bahisler yukarıda geçen açıklamalara göre düşünülmelidir.

“Ben sana o mer’âya gitmezden evvel, eğer böyle bir heybetli hayâl görürsen, “Sakın korkma!” diye ders vermek isterdim. ğu vakit "musallat" (مسلط) kelimesi zâhir olur ki, ma'nâsı ancak bu “musallat" kelimesinin ma'nâsından ibârettir. Burada tılsım ile cem'iyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmilin sûret-i unsuriyyesine işâret buyrulur. Zîrâ yukarılarda îzah olunduğu üzere, "tilki"den murâd, zâhidi avlamak me'mûriyeti ile giden mürid idi. Binâenaleyh bu bahisler yukarıda geçen îzâhâta göre teemmül olunmak îcâb eder.

2612. Yoksa cisimde ben senden daha miskînim ki, gece ve gündüz orada otlarım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2612. Yoksa cisimde ben senden daha miskînim ki, gece ve gündüz orada otlarım.

"O tılsımın hayâl (gerçek dışı bir sanı) olduğunun ispatı şudur ki, ben cisimde senden daha küçük ve miskin olduğum hâlde gece ve gündüz orada otlarım ve bana asla o suretten bir zarar isabet etmez."

"O tılsımın hayâl olduğunun isbâtı budur ki, ben cisimde senden daha küçük ve miskîn olduğum hâlde gece ve gündüz orada otlarım ve bana aslâ o sûretten bir zarar isâbet etmez."

2613. Eğer o nevi'den bir tılsım yapılmasa idi her obur oraya koşar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2613. Eğer o türden bir tılsım yapılmasaydı, her obur oraya koşardı.

"Sâhtî" kelimesi, geçişsiz fiil olduğuna göre çeviri böyle olur. Eğer geçişli fiil olursa anlamı: "Eğer o türden bir tılsım yapmasaydı" demek olur. Bu durumda fail, zikredilmeyen sihirbaz olur. Yani, "Eğer sihirbaz o türden bir tılsım ve hayal yapmasaydı, her obur karnını doyurmak için o tarafa koşardı."

“Sâhtî”, fiil-i lâzım olduğuna göre tercüme böyle olur. Eğer fiil-i müteaddî olursa ma'nâ: "Eğer o nevi'den bir tılsım yapmasa idi" demek olur. Bu sûrette fâil, mahzûfu'z-zikr sihirbaz olur. Ya'ni, "Eğer sihirbaz o nevi'den bir tılsım ve hayâl yapmasa idi her obur karnını doyurmak için o tarafa koşar idi."

2614. Azıksız fil ve gergedan ile dolu olan bir cihan bir tılsımsız ne vakit yeşil mer'a kalır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2614. Azıksız fil ve gergedan ile dolu olan bir cihan ne zaman tılsımsız yeşil bir mera kalırdı?

"Erc", gergedan denilen hayvandır. Yani, "Azıksız ve gıdasız fil ve gergedan gibi iri hayvanlarla dolu olan yeşillikli bir cihan, eğer böyle bir tılsım olmasa yeşil bir mera hâlinde kalmazdı. Bu aç hayvanlar sırf böyle bir tılsımdan korktukları için oraya gelemezler."

"Erc", gergedan denilen hayvan. Ya'ni, "Azıksız ve gıdâsız fil ve gergedan gibi cesîm hayvanlar ile dolu olan yeşillikli bir cihan, eğer böyle bir tılsım olmasa yeşil bir mer'â hâlinde kalmaz idi. Bu aç hayvanlar mahzâ böyle bir tılsımdan korktukları için oraya gelemezler."

2615. Ben sana eğer böyle bir heul görürsen "Korkma!" diye ders söylemek isterdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2615. Ben sana eğer böyle bir korkunç hayal görürsen "Korkma!" diye ders söylemek isterdim.

"Ben sana o otlağa gitmeden önce, eğer böyle heybetli bir hayal görürsen, "Sakın korkma!" diye ders vermek isterdim.

"Ben sana o mer'âya gitmezden evvel, eğer böyle bir heybetli hayal görürsen, "Sakın korkma!" diye ders vermek isterdim.

2616. "Fakat sana ilim öğreticilik hatırdan gitti. Zîrâ senin dilsûzluğuna müstağrak oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. "Fakat sana ilim öğreticilik akıldan çıktı. Çünkü senin gönül yakıcılığına dalmış oldu."

Yani, "Senin gönül yakıcı olan hâline daldım da sana ders verip bu ilmi öğretemedim."

Ya'ni, "Senin gönül yakıcı olan hâline daldım da sana ders verip bu ilmi ta'lîm edemedim."

2617. "Seni cû'-i kelb içinde azıksız gördüm. İlâca gelesin diye acele ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. "Seni köpek açlığı içinde azıksız gördüm. İlacına gelesin diye acele ettim."

"Cûu'l-kelb", doymak bilmez açlık hastalığı demektir. Yani, "Seni köpek açlığı hastalığına yakalanmış ve aynı zamanda gıdasız ve azıksız bir halde gördüm, içim yandı. Çabuk ilaca ve doyma tarafına gelmeni istedim. Bu tılsım hakkında sana bilgi veremedim."

"Cûu'l-kelb", doymak bilmez olan açlık hastalığı demektir. Ya'ni, "Seni cû'-i kelb illetine mübtelâ olmakla beraber gıdâsız ve azıksız bir hâlde gördüm, içim yandı. Çabuk ilaç ve doymak tarafına gelmeni istedim. Bu tılsım hakkında sana ma'lûmat veremedim."

2618. "Yoksa sana bir hayal görünür, cisim değildir, diye tılsımın şerhini söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. "Yoksa sana bir hayal görünür, cisim değildir, diye tılsımın açıklamasını söylerdim.

Yukarıda da açıklandığı üzere "mer'â"dan (otlak) kasıt, ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ve rabbanî marifetler (Allah'a ait bilgiler) otlağıdır; ve bu otlağın hâkimi, aslan hükmünde olan insân-ı kâmildir ve onun cismanî şekli bu otlağın tılsımı (gizemli gücü) hükmündedir. Şekilde görünür fakat hakikatte hayaldir. Bu otlakta otlamak için vehmedilmiş varlığın feda edilmesi gerekir. Zühd ehli (dünya nimetlerinden el çekenler) kendi vehmedilmiş varlıklarına bağlı olduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara görünen korku ve heybet ise Hakk'ın heybetidir. Nitekim Birinci cildin 1449 numarasında "Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü esvâblı adamın heybeti değildir" buyrulmuş idi.

Ve aynı şekilde Fîhi Mâ Fih'in 13. bölümünde de bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Muvahhid-i müstağrak (tevhidde boğulmuş kişi) o kimsedir ki, deniz onda tasarruf eder ve onun deniz üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de denizdedirler. Fakat müstağrakı su götürür ve taşınır; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin taşıyıcısıdır ve kendi isteği iledir. Bu sebeple müstağraktan çıkan her bir hareket ve her bir fiil ve söz o sudan meydana gelir, kendisinden değildir. Onun varlığı ortada bir bahanedir. Örneğin, duvardan bir ses işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı konuşturan bir kimse

Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mer'â"dan murâd, mer'â-yı ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir; ve bu mer'ânın hâkimi arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmildir ve onun sûret-i cismâniyyesi bu mer'ânın tılsımı mesâbesindedir. Sürette görünür fakat hakikatte hayâldir. Bu mer'âda otlamak için vücûd-ı mevhûmun fedâsı lâzımdır. Erbâb-ı zühd kendi, vücûd-ı mevhûmlarına merbût bulunduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara zâhir olan hevl ve heybet ise Hakk'ın heybetidir. Nitekim I. cildin 1449 numarasında هیبت حقست این خلق نیست هیبت این مرد صاحب دلق نیست Ya'ni "Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü esvâblı adamın heybeti değildir" buyrulmuş idi.

Ve kezâ Fîhi Mâ Fih'in 13. faslında da bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Muvahhid-i müstağrak o kimsedir ki, deryâ onda tasarruf eder ve onun deryâ üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryâdadırlar. Fakat müstağrakı su götürür ve mahmüldür; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hâmilidir ve kendi ihtiyârı iledir. Binâenaleyh müstağraktan sâdır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavl o sudan hâsıl olur, kendisinden değildir. Onun vücûdu ortada bir bahânedir. Meselâ, duvardan bir sadâ işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı söyleten bir kimse

2616. Fakat sana ilim öğreticilik hatırdan gitti. Zîrâ senin dilsûzluğuna müstağrak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2616. Fakat sana ilim öğreticilik hatırdan gitti. Çünkü senin gönül yakıcılığına dalındı.

Yani, "Senin gönül yakıcı olan hâline daldım da sana ders verip bu ilmi öğretemedim."

Ya'ni, "Senin gönül yakıcı olan hâline daldım da sana ders verip bu ilmi ta'lîm edemedim."

2617. Seni cû'-i kelb içinde azıksız gördüm. İlâca gelesin diye acele ettim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2617. Seni doymak bilmez açlık içinde azıksız gördüm. İlacına gelesin diye acele ettim.

"Cûu'l-kelb", doymak bilmez olan açlık hastalığı demektir. Yani, "Seni doymak bilmez açlık hastalığına yakalanmış olmakla beraber gıdasız ve azıksız bir hâlde gördüm, içim yandı. Çabuk ilaç ve doymak tarafına gelmeni istedim. Bu tılsım hakkında sana bilgi veremedim."

"Cûu'l-kelb", doymak bilmez olan açlık hastalığı demektir. Ya'ni, "Seni cû'-i kelb illetine mübtelâ olmakla beraber gıdâsız ve azıksız bir hâlde gördüm, içim yandı. Çabuk ilaç ve doymak tarafına gelmeni istedim. Bu tılsım hakkında sana ma'lûmat veremedim."

2618. Yoksa sana bir hayal görünür, cisim değildir, diye tılsımın şerhini söylerdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2618. Yoksa sana bir hayal görünür, cisim değildir, diye tılsımın açıklamasını söylerdim.

Yukarıda da açıklandığı üzere "mer'â"dan (otlak) maksat, ledün ilimleri (Allah katından gelen ilimler) ve Rabbanî bilgiler otlağıdır; ve bu otlağın hâkimi, aslan gibi olan insân-ı kâmildir ve onun cismanî sureti bu otlağın tılsımı gibidir. Surette görünür fakat hakikatte hayâldir. Bu otlakta otlamak için vehmedilmiş varlığın feda edilmesi gerekir. Zühd ehli (dünya nimetlerinden el çekenler) kendi vehmedilmiş varlıklarına bağlı olduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara görünen korku ve heybet ise Hakk'ın heybetidir. Nitekim Birinci cildin 1449 numarasında "Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü elbiseli adamın heybeti değildir" buyrulmuştu.

Ve aynı şekilde Fîhi Mâ Fih'in 13. bölümünde de bu anlam hakkında şöyle buyururlar: "Muvahhid-i müstağrak (tevhid denizine dalmış kişi) o kimsedir ki, deniz onda tasarruf eder ve onun deniz üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de denizdedirler. Fakat müstağrakı su götürür ve taşınır; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin taşıyıcısıdır ve kendi isteği iledir. Bu sebeple müstağraktan çıkan her bir hareket ve her bir fiil ve söz o sudan meydana gelir, kendisinden değildir. Onun varlığı ortada bir bahanedir. Örneğin, duvardan bir ses işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı konuşturan bir kimse vardır. İşte evliyâ da böyledir. Ölmeden önce ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Hakk'ın kudret elinde bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın anlamı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket Hakk'ın elindendir. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!"

Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mer'â"dan murâd, mer'â-yı ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir; ve bu mer'ânın hâkimi arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmildir ve onun sûret-i cismâniyyesi bu mer'ânın tılsımı mesâbesindedir. Sürette görünür fakat hakikatte hayâldir. Bu mer'âda otlamak için vücûd-ı mevhûmun fedâsı lâzımdır. Erbâb-ı zühd kendi vücûd-ı mevhûmlarına merbût bulunduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara zâhir olan hevl ve heybet ise Hakk'ın heybetidir. Nitekim I. cildin 1449 numarasında هیبت حقست این خلق نیست هیبت این مرد صاحب دلق نیست Ya'ni "Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü esvâblı adamın heybeti değildir" buyrulmuş idi.

Ve kezâ Fîhi Mâ Fih'in 13. faslında da bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Muvahhid-i müstağrak o kimsedir ki, deryâ onda tasarruf eder ve onun deryâ üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryâdadırlar. Fakat müstağrakı su götürür ve mahmüldür; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hâmilidir ve kendi ihtiyârı iledir. Binâenaleyh müstağraktan sâdır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavl o sudan hâsıl olur, kendisinden değildir. Onun vücûdu ortada bir bahânedir. Meselâ, duvardan bir sadâ işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı söyleten bir kimse vardır. İşte evliyâ da böyledir. Kable'l-mevt ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Dest-i kudret-i Hak'da bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın ma'nâsı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket dest-i Hak'tandır. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!"

## Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi

2619. Dedi: "Ey düşman, önümden git, git! Ey çirkin yüzlü, tâ ki senin yüzünü görmeyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Dedi: "Ey düşman, önümden git, git! Ey çirkin yüzlü, tâ ki senin yüzünü görmeyeyim!"

Eşek tilkiye dedi: "Ey düşman, ey çirkin yüzlü, karşımdan çekil git! Senin yüzünü görmek istemem." Bilinmeli ki, yukarıda "eşek"ten kastedilenin zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) olduğu beyan edilmişti. Okuyucular tarafından zâhidlerin tahkir edilmiş olduğu anlamının çıkarılmasına yer yoktur. Çünkü zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takvâ (Allah'tan korkma) kendi başına çok kıymetli bir şeydir; ve hakikatleri araştıranların hepsi zühd ve takvâ ile nitelenmiştir; ve zühd ve takvânın hakikatiyle amel edenler ancak bu değerli kişilerdir. Bu kıssada kastedilen zâhid, kendi nefsinin ve dünyanın sevgisinden kalbini kurtaramamış olduğu hâlde hakiki zâhidleri taklit etmeye yeltenen ahmaklardır ki, bunlar kalplerinin ilgi duyduğu bir şeyi gördükleri zaman dayanamayıp üzerine atılırlar.

Eşek tilkiye dedi: "Ey düşman, ey çirkin yüzlü karşımdan çekil git! Senin yüzünü görmek istemem." Ma'lumdur ki, yukarıda "eşek"ten murâd, zâhid olduğu beyân edilmiş idi. Kārîler tarafından zâhidlerin tahkîr edilmiş olmak ma'nâsı çıkarılmasına mahal yoktur. Zîrâ zühd ve takvâ haddi zâtında gāyet kıymetli bir şeydir; ve muhakkıkîn hazerâtının cümlesi zühd ve takvâ ile muttasıftır; ve zühd ve takvânın hakîkatiyle amel edenler ancak bu zevât-ı kirâmdır. Bu kıssada murâd olunan zahid kendi nefsinin ve dünyanın muhabbetinden kalbini kurtaramamış olduğu hâlde hakîkî zâhidleri taklîde yeltenen humakādır ki, bunlar kalblerinin alâka ettiği bir şeyi gördükleri vakit tahammül edemeyip üzerine atılırlar.

2620. "O bir Hudâ ki seni bedbaht etti, senin çirkin yüzünü iğrenç ve pek [2621] yaktı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. "O bir Allah ki seni bedbaht etti, senin çirkin yüzünü iğrenç ve pek [2621] yaktı."

"Bedbaht", şakî (mutsuz, kötü); "saht" (سخت) pek ve katı demektir, "saht-rû" ise katı ve pek yüzlü ve hayâsız anlamındadır. Yani, "O bir Allah seni şakî olarak yarattı ve senin görünen ve görünmeyen yüzünü iğrenç, katı ve hayâsız yaptı." denilmektedir. İşte evliyâ da böyledir. Ölümden önce ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Hak'ın kudret elinde bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın (Ben Hakk'ım) anlamı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket Hak'ın elindendir. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!

"Bedbaht", şakî; saht (سخت) pek ve katı demek olup, "saht-rû", katı ve pek yüzlü ve hayâsız ma'nâsındadır. Ya'ni, "O bir Hudâ seni şakî olarak yarattı ve senin zâhirinin ve bâtınının yüzünü iğrenç ve katı ve hayâsız yaptı." vardır. İşte evliyâ da böyledir. Kable'l-mevt ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Dest-i kudret-i Hak'da bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın ma'nâsı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket dest-i Hak'tandır. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!"

## Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi

2619. Dedi: "Ey düşman, önümden git, git! Ey çirkin yüzlü, tâ ki senin yüzünü görmeyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2619. Dedi: "Ey düşman, önümden git, git! Ey çirkin yüzlü, tâ ki senin yüzünü görmeyeyim!"

Eşek tilkiye dedi: "Ey düşman, ey çirkin yüzlü, karşımdan çekil git! Senin yüzünü görmek istemem." Bilinmeli ki, yukarıda "eşek"ten kastedilenin zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) olduğu beyan edilmişti. Okuyucular tarafından zâhidlerin tahkir edilmiş olduğu anlamının çıkarılmasına yer yoktur. Çünkü zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takvâ (Allah'tan korkma) kendi başına çok kıymetli bir şeydir; ve hakikatleri araştıranların hepsi zühd ve takvâ ile nitelenmiştir; ve zühd ve takvânın hakikatiyle amel edenler ancak bu değerli kişilerdir. Bu kıssada kastedilen zâhid, kendi nefsinin ve dünyanın sevgisinden kalbini kurtaramamış olduğu hâlde hakiki zâhidleri taklit etmeye yeltenen ahmaklardır ki, bunlar kalplerinin ilgi duyduğu bir şeyi gördükleri zaman dayanamayıp üzerine atılırlar.

Eşek tilkiye dedi: "Ey düşman, ey çirkin yüzlü karşımdan çekil git! Senin yüzünü görmek istemem." Ma'lumdur ki, yukarıda "eşek"ten murâd, zâhid olduğu beyân edilmiş idi. Kārîler tarafından zâhidlerin tahkîr edilmiş olmak ma'nâsı çıkarılmasına mahal yoktur. Zîrâ zühd ve takvâ haddi zâtında gāyet kıymetli bir şeydir; ve muhakkıkîn hazerâtının cümlesi zühd ve takvâ ile muttasıftır; ve zühd ve takvânın hakîkatiyle amel edenler ancak bu zevât-ı kirâmdır. Bu kıssada murâd olunan zahid kendi nefsinin ve dünyanın muhabbetinden kalbini kurtaramamış olduğu hâlde hakîkî zâhidleri taklîde yeltenen humakādır ki, bunlar kalblerinin alâka ettiği bir şeyi gördükleri vakit tahammül edemeyip üzerine atılırlar.

2620. "O bir Hudâ ki seni bedbaht etti, senin çirkin yüzünü iğrenç ve pek [2621] yaktı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2620. "O bir Allah ki seni bedbaht etti, senin çirkin yüzünü iğrenç ve pek [2621] yaktı."

"Bedbaht", şakî (mutsuz, kötü); saht (سخت) pek ve katı demektir, "saht-rû" ise katı ve pek yüzlü ve hayâsız anlamındadır. Yani, "O bir Allah seni şakî olarak yarattı ve senin görünen ve görünmeyen yüzünü iğrenç, katı ve hayâsız yaptı."

"Bedbaht", şakî; saht (سخت) pek ve katı demek olup, "saht-rû", katı ve pek yüzlü ve hayâsız ma'nâsındadır. Ya'ni, "O bir Hudâ seni şakî olarak yarattı ve senin zâhirinin ve bâtınının yüzünü iğrenç ve katı ve hayâsız yaptı."

2621. "Bana hangi yüz ile geliyorsun? Böyle deriyi gergedan tutmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. "Bana hangi yüz ile geliyorsun? Böyle deriyi gergedan tutmaz!"

"Seğrî", "sâğrî" kelimesinin kısaltılmış hâlidir; ve "sâğrî", Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "kîmuht" dedikleri "deri" anlamındadır. Ve Heft Kulzüm'ün açıklamasına göre "kîmuht", özel bir şekilde tabaklanan atın ve eşeğin sağrılarının derisine denir. "Gergedan", burnu üzerinde yalnız bir boynuzu olan iri cüsseli bir hayvandır ve derisi çok kalındır. Yani, "Ey tilki, bana hangi yüz ile geliyorsun, utanmıyor musun, senin yüzünün derisi o kadar kalındır ki, böyle kalın deri gergedan denilen hayvanın kaba etinde ve sağrılarında bile yoktur."

"Seğrî", "sâğrî" kelimesinin muhaffefidir; ve “sâğrî", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "kîmuht" ta'bîr ettikleri "deri" ma'nâsınadır. Ve Heft Kulzüm'ün beyânına göre "kîmuht", husûsî sûrette dibâgat olunan atın ve eşeğin kaynaklarının derisine itlâk olunur. "Gergeden", burnu üzerinde yalnız bir boynuzu olan cesîmü'l-cüsse bir hayvandır ve derisi gayet kalındır. Ya'ni, "Ey tilki, bana hangi yüz ile geliyorsun, utanmıyor musun, senin yüzünün derisi o kadar kalındır ki, böyle kalın deri gergedan denilen hayvanın kaba etinde ve kaynaklarında bile yoktur."

2622. "Ben sana çemenzara kadar rehberim!" diye aşikâr olarak benim canımın kanına gitmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. "Ben sana çimenliğe kadar rehberim!" diye açıkça benim canımın kanına girmişsin!"

2623. "Nihayet Azrail'in yüzünü gördüm. Fen ve tesvili açık getirdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. "Nihayet Azrail'in yüzünü gördüm. Fen ve tesvili açık getirdim."

"Tesvîl", süslemek demektir. Yani "Bana rehber oldun, nihayet Azrail gibi canımı alacak olan arslanın yüzünü gördüm; hileyi ve kötü şeyi süsleme usulünü apaçık bir şekilde yaptın."

"Tesvîl", süslemek. Ya'ni "Bana rehber oldun, nihâyet Azrâîl gibi canımı alacak olan arslanın yüzünü gördüm; hîleyi ve fenâ şeyi süslemek usûlünü apaçık bir sûrette yaptın."

2624. "Gerçi ben eşeklerin nengiyim, yahud eşeğim. Canlıyım, can tutarım; bunu ne vakit alırım?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. "Gerçi ben eşeklerin nengiyim, yahud eşeğim. Canlıyım, can tutarım; bunu ne vakit alırım?"

Ben her ne kadar eşek zümresinin ayıbı ve lekesi veya sadece bir eşek isem de, canlıyım ve canım vardır. Bu sebeple gördüğüm heybeti unutup da senin bu aldatıcı sözlerini alır mıyım?

"Ben her ne kadar eşek zümresinin ayıbı ve lekesi veyâhud sâde bir eşek isem de, canlıyım ve canım vardır. Binâenaleyh gördüğüm heybeti unutup da senin bu aldatıcı sözlerini alır mıyım?"

2625. "O şeyi ki ben bî-amân heybetten gördüm, çocuk göreydi derhal ihtiyar olurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. "O şeyi ki ben amansız heybetten gördüm, çocuk göreydi derhal ihtiyar olurdu."

"Benim merhametsiz heybetten gördüğüm şeyi çocuk göreydi, saçları ağarıp korkudan derhal ihtiyar olurdu." Saç ve sakal ağarmasını şiddetli kor-

"Benim merhametsiz heybetten gördüğüm şeyi çocuk göreydi, saçları ağarıp korkudan derhal ihtiyar olurdu." Saç ve sakal ağarmasını şiddetli kor-

2621. Bana hangi yüz ile geliyorsun? Böyle deriyi gergedan tutmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2621. Bana hangi yüz ile geliyorsun? Böyle deriyi gergedan tutmaz!

"Seğrî", "sâğrî" kelimesinin kısaltılmışıdır; ve "sâğrî", Bahâr-ı Acem'in açıklamasına göre "kîmuht" dedikleri "deri" anlamındadır. Ve Heft Kulzüm'ün açıklamasına göre "kîmuht", özel bir şekilde tabaklanan atın ve eşeğin sağrılarının derisine denir. "Gergedan", burnu üzerinde yalnız bir boynuzu olan iri cüsseli bir hayvandır ve derisi çok kalındır. Yani, "Ey tilki, bana hangi yüz ile geliyorsun, utanmıyor musun, senin yüzünün derisi o kadar kalındır ki, böyle kalın deri gergedan denilen hayvanın kaba etinde ve sağrılarında bile yoktur."

"Seğrî", "sâğrî" kelimesinin muhaffefidir; ve “sâğrî", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "kîmuht" ta'bîr ettikleri "deri" ma'nâsınadır. Ve Heft Kulzüm'ün beyânına göre "kîmuht", husûsî sûrette dibâgat olunan atın ve eşeğin kaynaklarının derisine itlâk olunur. "Gergeden", burnu üzerinde yalnız bir boynuzu olan cesîmü'l-cüsse bir hayvandır ve derisi gayet kalındır. Ya'ni, "Ey tilki, bana hangi yüz ile geliyorsun, utanmıyor musun, senin yüzünün derisi o kadar kalındır ki, böyle kalın deri gergedan denilen hayvanın kaba etinde ve kaynaklarında bile yoktur."

2622. "Ben sana çemenzara kadar rehberim!" diye aşikâr olarak benim canımın kanına gitmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2622. "Ben sana çimenliğe kadar rehberim!" diye açıkça benim canımın kanına girmişsin!

2623. Nihayet Azrail'in yüzünü gördüm. Fen ve tesvili açık getirdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2623. Nihayet Azrail'in yüzünü gördüm. Fen ve tesvili açık getirdim.

"Tesvîl", süslemek demektir. Yani "Bana rehber oldun, nihayet Azrail gibi canımı alacak olan arslanın yüzünü gördüm; hileyi ve kötü şeyi süsleme usulünü apaçık bir şekilde yaptın."

"Tesvîl", süslemek. Ya'ni "Bana rehber oldun, nihâyet Azrâîl gibi canımı alacak olan arslanın yüzünü gördüm; hîleyi ve fenâ şeyi süslemek usûlünü apaçık bir sûrette yaptın."

2624. Gerçi ben eşeklerin nengiyim, yahud eşeğim. Canlıyım, can tutarım; bunu ne vakit alırım?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2624. Gerçi ben eşeklerin ayıbıyım, yahut eşeğim. Canlıyım, can tutarım; bunu ne zaman alırım?

"Ben her ne kadar eşek zümresinin ayıbı ve lekesi veya sadece bir eşek isem de, canlıyım ve canım vardır. Bu sebeple gördüğüm heybeti unutup da senin bu aldatıcı sözlerini alır mıyım?"

"Ben her ne kadar eşek zümresinin ayıbı ve lekesi veyâhud sâde bir eşek isem de, canlıyım ve canım vardır. Binâenaleyh gördüğüm heybeti unutup da senin bu aldatıcı sözlerini alır mıyım?"

2625. O şeyi ki ben bî-amân heybetten gördüm, çocuk göreydi derhal ihtiyar olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2625. O şeyi ki ben amansız heybetten gördüm, çocuk göreydi derhal ihtiyar olurdu.

"Benim merhametsiz heybetten gördüğüm şeyi çocuk göreydi, saçları ağarıp korkudan derhal ihtiyar olurdu." Saç ve sakal ağarmasının şiddetli korkunun ve elemin tesiri olduğu bu şerefli beyitten anlaşılır; ve ayet-i kerimede dahi Müzzemmil suresinde şöyle buyrulur: فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءِ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدَهُ مَفْعُولًا (Müzzemmil, 73/17-18) Yani "Ey müşrikler, eğer küfür üzerine kalırsanız kendinizi azaptan nasıl kurtarırsınız ki, o günde heybet ve şiddetten çocukların saçları ağarır, gök yarılıp Allah'ın vaadi işlenir."

"Benim merhametsiz heybetten gördüğüm şeyi çocuk göreydi, saçları ağarıp korkudan derhal ihtiyar olurdu." Saç ve sakal ağarmasını şiddetli kor- kunun ve elemin te'sîri olduğu bu beyt-i şerîfden anlaşılır; ve âyet-i kerîmede dahi sûre-i Müzzemmil'de şöyle buyrulur: فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءِ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدَهُ مَفْعُولًا (Müzzemmil, 73/17-18) Ya'ni "Ey müşrikler, eğer küfür üzerine kalırsanız kendinizi azâbdan nasıl kurtarırsınız ki, o günde heybet ve şiddetten çocukların saçları ağarır, gök yarılıp va'dullah işlenir".

2626. Gönülsüz ve cansız olarak o şükûhun nehibinden kendimi dağdan baş aşağı bıraktım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. Gönülsüz ve cansız olarak o heybetin korkusundan kendimi dağdan baş aşağı bıraktım.

"Şükûh", heybet ve azamet ve "şikûh" korku demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). "Nehîb", yağmalamak ve kapmak ve korku anlamında kullanılır (Ahteri). Şerefli beyitteki "şüküh" (شکوه) birinci şekil ve anlama, "nehîb" (نهیب) ise korku anlamınadır. Yani "O şükûhun, yani heybetin nehîbinden, yani korkusundan kalbi ve canı gitmiş bir hâlde olarak kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."

"Şükûh", heybet ve azamet ve "şikûh" korku demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). "Nehîb", yağmalamak ve kapmak ve havf ma'nâsında müsta'meldir. (Ahteri). Beyt-i şerîfdeki "şüküh" (شکوه) birinci şekil ve ma'nâya "nehib" (نهیب) korku ma'nâsınadır. Ya'ni "O şükûhun ya'ni heybetin nehîbinden ya'ni korkusundan kalbi ve canı gitmiş bir hâlde olarak kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."

2627. Vaktaki o hicabsız azabı gördüm, o demde korkudan ayağım bağlanmış oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. O perdesiz azabı gördüğümde, o an korkudan ayağım bağlanmış oldu.

"Nehîb", korku demektir. "Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur (uzatılarak okunmuş şeklidir). Yani, "Aslanın benim varlığımı ve benliğimi yok etmek için saldırıya hazırlanması azabını perdesiz ve örtüsüz, apaçık gördüğümde, o an korkudan dizlerimin bağı çözüldü ve yürüyemez bir hâle geldim."

"Nehîb", korku demektir. "Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, "Vaktâki arslanın benim varlığımı ve benliğimi mahvetmek için hücûma hazırlanması azabını perdesiz ve hicâbsız apaçık gördüm, o demde korkudan dizlerimin bağı çözüldü ve yürümeyecek bir hâle geldim."

2628. Hudâ'ya ahdettim, dedim ki: Ey ihsanlar sahibi, sen benim ayağımı bu bağlanmışlıktan aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. Allah'a ahdettim, dedim ki: Ey ihsanlar sahibi, sen benim ayağımı bu bağlanmışlıktan kurtar!

2629. Tâ ki bundan sonra kimsenin vesvesesini dinlemeyeyim, ey muîn, ahdettim ve nezrettim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. Bundan sonra kimsenin vesvesesini dinlemeyeyim diye, ey yardımcı, ahdettim ve nezrettim!

"Niyûşîden", "şenîden" masdarı gibi dinlemek ve işitmek anlamındadır.

"Niyûşîden", "şenîden" masdarı gibi dinlemek ve işitmek ma'nâsınadır.

2630. Hak o demde o duâmdan ve zârîmden ve îmâmdan ayağımı açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. Hak o anda o duamdan, yakarışımdan ve imanımdan ayağımı açtı.

Korkunun ve elemin etkisi olduğu bu şerefli beyitten anlaşılır; ve ayet-i kerimede dahi Müzzemmil suresinde şöyle buyrulur: فكيف تتقون إن كَفَرْتم يومًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شيباً السَّمَاءِ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدَهُ مَفْعُولًا (Müzzammil, 73/17-18) Yani "Ey müşrikler, eğer küfür üzere kalırsanız kendinizi azaptan nasıl kurtarırsınız ki, o günde heybet ve şiddetten çocukların saçları ağarır, gök yarılıp Allah'ın vaadi yerine gelir".

kunun ve elemin te'sîri olduğu bu beyt-i şerîfden anlaşılır; ve âyet-i kerîmede dahi sûre-i Müzzemmil'de şöyle buyrulur: فكيف تتقون إن كَفَرْتم يومًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شيباً السَّمَاءِ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدَهُ مَفْعُولًا (Müzzammil, 73/17-18) Ya'ni "Ey müşrikler, eğer küfür üzerine kalırsanız kendinizi azâbdan nasıl kurtarırsınız ki, o günde heybet ve şiddetten çocukların saçları ağarır, gök yarılıp va'dullah işlenir".

2626. "Gönülsüz ve cansız olarak o şükûhun nehibinden kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2626. "Gönülsüz ve cansız olarak o heybetin korkusundan kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."

"Şükûh", heybet ve azamet, "şikûh" ise korku demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). "Nehîb", yağmalamak ve kapmak ve korku anlamında kullanılır (Ahteri). Beyitteki "şükûh" (شکوه) birinci şekil ve anlama, "nehîb" (نهیب) ise korku anlamına gelir. Yani "O şükûhun, yani heybetin nehîbinden, yani korkusundan kalbi ve canı gitmiş bir hâlde olarak kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."

"Şükûh", heybet ve azamet ve "şikûh" korku demektir (Gıyâsü'l-Lügāt). "Nehîb", yağmalamak ve kapmak ve havf ma'nâsında müsta'meldir. (Ahteri). Beyt-i şerîfdeki "şüküh" (شکوه) birinci şekil ve ma'nâya "nehib" (نهیب) korku ma'nâsınadır. Ya'ni "O şükûhun ya'ni heybetin nehîbinden ya'ni korkusundan kalbi ve canı gitmiş bir hâlde olarak kendimi dağdan baş aşağı bıraktım."

2627. “Vaktaki o hicabsız azabı gördüm, o demde korkudan ayağım bağlanmış oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2627. “O perdesiz azabı gördüğümde, o anda korkudan ayağım bağlanmış oldu."

"Nehîb", korku demektir. "Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir. Yani, "Aslanın benim varlığımı ve benliğimi yok etmek için saldırıya hazırlanması azabını perdesiz ve açıkça gördüğümde, o anda korkudan dizlerimin bağı çözüldü ve yürüyemez bir hâle geldim."

"Nehîb", korku demektir. "Hicîb", "hicâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, "Vaktâki arslanın benim varlığımı ve benliğimi mahvetmek için hücûma hazırlanması azabını perdesiz ve hicâbsız apaçık gördüm, o demde korkudan dizlerimin bağı çözüldü ve yürümeyecek bir hâle geldim."

2628. "Huda'ya ahdettim, dedim ki: Ey ihsanlar sahibi, sen benim ayağımı bu bağlanmışlıktan aç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2628. "Allah'a ahdettim, dedim ki: Ey ihsanlar sahibi, sen benim ayağımı bu bağlanmışlıktan kurtar!"

2629. "Tâ ki bundan sonra kimsenin vesvesesini dinlemeyeyim, ey muîn, ahdettim ve nezrettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2629. "Bundan sonra kimsenin vesvesesini dinlemeyeyim diye, ey yardımcı, ahdettim ve nezrettim!"

"Niyûşîden" kelimesi, "şenîden" masdarı gibi dinlemek ve işitmek anlamındadır.

"Niyûşîden", "şenîden" masdarı gibi dinlemek ve işitmek ma'nâsınadır.

2630. "Hak o demde o duâmdan ve zârîmden ve îmâmdan ayağımı açtı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2630. "Hak o anda o duamdan, yakarışımdan ve imâmdan ayağımı açtı."

Yani, "O gördüğüm heybetten dolayı çok fazla korktum, ayaklarım yürüyemez ve dilim söyleyemez bir hâle geldi; içimden Hakk'a yalvardım, ağladım ve inledim. Yüce Allah benim imâ ve işaret ile meydana gelen niyazımı kabul buyurdu, ayaklarımı açtı ve kuvvet verdi, kaçtım."

Ya'ni, "O gördüğüm heybetten dolayı pek ziyâde korktum, ayaklarım yürüyemez ve dilim söyleyemez bir hâle geldi; bâtınımdan Hakk'a yalvardım ve ağladım ve inledim. Hak Teâlâ benim îmâ ve işâret ile vâki' olan niyâzımı kabûl buyurdu, ayaklarımı açtı ve kuvvet verdi, kaçtım."

2631. Ve yoksa erkek arslan bana erişirdi. Eşek, arslanın pençesi altında nasıl olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. Ve yoksa erkek aslan bana erişirdi. Eşek, aslanın pençesi altında nasıl olurdu?

Yani, "Aslanın pençesi altında bir eşeğin hâli nasıl olurdu?"

Ya'ni, "Arslanın pençesi altında bir eşeğin hali nasıl olurdu?"

2632. Ey fenâ arkadaş, o bağırıcı arslan mekrden dolayı tekrar seni benim tarafıma gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Ey kötü arkadaş, o kükreyen aslan, hileden dolayı seni tekrar benim tarafıma gönderdi.

"Gurîn", "gurîden" mastarından "yüksek sesle bağıran ve feryat eden" demektir. Yani, "Ey kötü arkadaş, o kükreyen ve bağıran aslan, beni kandırmak için tekrar seni benim tarafıma yolladı." Bazı nüshalarda "gurîn" (غرين) yerine "arîn" (عرين) geçmiştir; "orman ve ağaç dolu olan sahra" anlamındadır. Aslan da çoğunlukla böyle yerlerde dolaştığından bu anlam da uygundur.

"Gurîn", "gurîden" masdarından "yüksek sesle bağıran ve feryâd eden" demektir. Ya'ni, "Ey kötü arkadaş, o kükreyen ve bağıran arslan beni kandırmak için tekrar seni benim tarafıma yolladı." Ba'zı nüshalarda "gurîn" (غرين) yerine "arîn" (عرين) vâki' olmuştur; "orman ve ağaç dolu olan sahrâ" ma'nâsınadır. Arslan dahi ekseriyâ böyle yerlerde dolaştığından bu ma'nâ da münâsibdir.

2633. Samed olan Allah'ın zât-ı pâki hakkı için ki, kötü yılan kötü dosttan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Samed olan Allah'ın pak zâtı hakkı için ki, kötü yılan kötü dosttan iyidir.

Bütün yaratılmışların muhtaç olduğu Allah'ın pak zâtına yemin ederim ki, kötü yılan kötü dosttan daha iyidir. Nitekim hadis-i şerifte ایاکم و جليس السوء yani "Kötü arkadaştan sakınınız!" buyrulmuştur.

Cemî'-i mahlûkātın muhtaç olduğu Allâh'ın zât-ı pâkine yemîn ederim, fenâ yılan fenâ dosttan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfde ایاکم و جليس السوء ya'ni "Kötü celîsden sakınınız!" buyrulmuştur.

2634. Kötü yılan selîmden bir can alır. Kötü dost nâr-ı mukîm tarafına getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. Kötü yılan sağlamdan bir can alır. Kötü dost sürekli ateşe doğru getirir.

"Selîm", burada "yılan tarafından sokulmuş" anlamındadır. Yani, "Kötü yılanın kötü dosttan iyi olmasının sebebi şudur ki, kötü yılan sokulmuş bir kimsenin hayvani ruhunu yok edip bedenini harap eder. Fakat kötü dost ise onun insani ruhunu sokup onu manevi helake doğru götürür ve azabın, yani, 'O gördüğüm heybetten dolayı pek çok korktum, ayaklarım yürüyemez ve dilim söyleyemez bir hâle geldi; içimden Hakk'a yalvardım ve ağladım ve inledim. Yüce Allah benim ima ve işaret ile gerçekleşen niyazımı kabul buyurdu, ayaklarımı açtı ve kuvvet verdi, kaçtım.'"

"Selîm", burada "yılan tarafından sokulmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kötü yılanın kötü dosttan iyi olmasının sebebi budur ki, kötü yılan sokulmuş bir kimsenin rûh-ı hayvânîsini izâle edip cismini harâb eder. Fakat kötü dost ise onun rûh-ı insânîsini sokup onu helâk-i ma'nevî tarafına götürür ve azâb-ı Ya'ni, "O gördüğüm heybetten dolayı pek ziyâde korktum, ayaklarım yü- rüyemez ve dilim söyleyemez bir hâle geldi; bâtınımdan Hakk'a yalvardım ve ağladım ve inledim. Hak Teâlâ benim îmâ ve işâret ile vâki' olan niyâzımı ka- bûl buyurdu, ayaklarımı açtı ve kuvvet verdi, kaçtım."

2631. Ve yoksa erkek arslan bana erişirdi. Eşek, arslanın pençesi altında na- sıl olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2631. Ve yoksa erkek aslan bana erişirdi. Eşek, aslanın pençesi altında nasıl olurdu?

Yani, "Aslanın pençesi altında bir eşeğin hâli nasıl olurdu?"

Ya'ni, "Arslanın pençesi altında bir eşeğin hali nasıl olurdu?"

2632. Ey fenâ arkadaş, o bağırıcı arslan mekrden dolayı tekrar seni benim ta- rafıma gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2632. Ey kötü arkadaş, o kükreyen aslan hileden dolayı tekrar seni benim tarafıma gönderdi.

"Gurîn", "gurîden" mastarından "yüksek sesle bağıran ve feryat eden" demektir. Yani, "Ey kötü arkadaş, o kükreyen ve bağıran aslan beni kandırmak için tekrar seni benim tarafıma yolladı." Bazı nüshalarda "gurîn" (غرين) yerine "arin" (عرين) geçmiştir; "orman ve ağaç dolu olan sahra" anlamındadır. Aslan da çoğunlukla böyle yerlerde dolaştığından bu anlam da uygundur.

"Gurîn", "gurîden" masdarından "yüksek sesle bağıran ve feryâd eden" demektir. Ya'ni, "Ey kötü arkadaş, o kükreyen ve bağıran arslan beni kan- dırmak için tekrar seni benim tarafıma yolladı." Ba'zı nüshalarda "gurîn" (غرين) yerine "arin" (عرين) vâki' olmuştur; "orman ve ağaç dolu olan sahrâ" ma'nâsınadır. Arslan dahi ekseriyâ böyle yerlerde dolaştığından bu ma'nâ da münâsibdir.

2633. Samed olan Allah'ın zât-ı pâki hakkı için ki, kötü yılan kötü dosttan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2633. Samed olan Allah'ın pak zâtı hakkı için ki, kötü yılan kötü dosttan iyidir.

Bütün yaratılmışların muhtaç olduğu Allah'ın pak zâtına yemin ederim ki, kötü yılan kötü dosttan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfte "Kötü arkadaştan sakınınız!" buyrulmuştur.

Cemî'-i mahlûkātın muhtaç olduğu Allâh'ın zât-ı pâkine yemîn ederim, fe- nâ yılan fenâ dosttan daha iyidir. Nitekim hadîs-i şerîfde ایاکم و جليس السوء ya'ni "Kötü celîsden sakınınız!" buyrulmuştur.

2634. Kötü yılan selîmden bir can alır. Kötü dost nâr-ı mukîm tarafına ge- tirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2634. Kötü yılan, selimden bir can alır. Kötü dost, sürekli ateşe doğru götürür.

"Selîm", burada "yılan tarafından sokulmuş" anlamındadır. Yani, "Kötü yılanın kötü dosttan daha iyi olmasının sebebi şudur ki, kötü yılan sokulmuş bir kimsenin hayvansal ruhunu yok edip bedenini harap eder. Fakat kötü dost ise onun insani ruhunu sokup onu manevi helake doğru götürür ve sürekli azaba sevk eder." Bazı nüshalarda از سلیم yerine ای سلیم geçmektedir. Bu durumda "Ey selim nefisli kişi" demek olur.

"Selîm", burada "yılan tarafından sokulmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kötü yılanın kötü dosttan iyi olmasının sebebi budur ki, kötü yılan sokulmuş bir kimsenin rûh-ı hayvânîsini izâle edip cismini harâb eder. Fakat kötü dost ise onun rûh-ı insânîsini sokup onu helâk-i ma'nevî tarafına götürür ve azâb-ı mukîm tarafına sevk eder." Ba'zı nüshalarda از سلیم yerine ای سلیم vaki'dir. "Ey selîmü'n-nefs" demek olur.

2635. Karînden, onun kıyl ü kāli olmaksızın, kalb onun huyundan gizli huy kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Kalp, yakın arkadaşından, onun sözü ve dedikodusu olmaksızın, onun huyundan gizli huy kapar.

Maddî ve bedensel yakınlığın kalp üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu sebeple bir kimse, kendi yakın arkadaşı olan dostunun sözü ve dedikodusu olmaksızın, onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirayet eder. Bu sirayet, tabiat âleminde gizli bir hâldir. Eğer yakın arkadaş iyi olursa, onun güzel huyu ve ahlâkı insana bulaşır; ve eğer kötü olursa, onun kötü huyları, onun kalbine etki eder. Bunun için ayet-i kerimede وكونوا مع الصادقين (Tevbe, 9/119) yani "Doğrularla beraber olunuz!" buyrulmuştur.

Sûrî ve cismânî olan yakınlığın kalb üzerine mühim bir te'sîri vardır. Binâenaleyh bir kimse kendi karîni olan arkadaşının sözü ve kıyl ü kāli olmaksızın onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirâyet eder. Bu sereyân âlem-i tabîatta gizli bir hâldir. Eğer karîn iyi olursa onun güzel huyu ve ahlâkı insana sârî olur; ve eğer fenâ olursa onun fenâ huyları, onun kalbine müessir olur. Bunun için âyet-i kerîmede وكونوا مع الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olunuz!" buyrulmuştur.

2636. Vaktaki o senin üzerine sâye bırakır, o mâyesiz senden mâye çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. O senin üzerine gölge bıraktığı zaman, o mayasız senden maya çalar.

O kötü arkadaş senin üzerine fikir ve ahlâk gölgesini bıraktığı zaman, o asıl cevherden mahrum olan kişi, senin cevherini çalar ve senin kalbinin nurunu karanlığa çevirir.

O kötü arkadaş senin üzerine fikir ve ahlâk sâyesini bıraktığı vakit o cevher-i aslîden mahrûm olan, senin cevherini çalar ve senin kalbinin nûrunu zulmete kalbeder.

2637. Eğer senin aklın mest bir ejderha oldu ise, kötü dost bil ki, onun için zümrüddür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Eğer senin aklın mest bir ejderha oldu ise, kötü dost bil ki, onun için zümrüttür.

Ey kimse, benim aklım vardır, kötü arkadaşın kötülüklerini görür ve geri çeviririm. Bu sebeple onun kötü huyları bana bulaşamaz, deme! Çünkü farz edelim ki senin aklın mest ve azgın bir ejderha gibi olsa bile, kötü dostu zümrüt gibi bil! Zümrüdün özelliklerinden biri yılanın gözünü kör etmek olduğu gibi, kötü arkadaş da o senin ejderha gibi olan aklını zümrüt gibi kör eder. Bu sebeple aklının gözü kör olduktan sonra sen onun kötülüklerini ayırt edip göremez bir hâle gelirsin. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Hakk Yolcularının müzevvir (hilekâr) şeyhlerden kaçınmalarına işaret buyururlar. Çünkü müzevvir şeyhler Hakk Yolcusuna nur verememekle beraber onların nurunu yok ederler. "mukîm tarafına sevk eder." Bazı nüshalarda "از سلیم" yerine "ای سلیم" geçmektedir. Bu durumda "Ey selîmü'n-nefs (temiz ruhlu kişi)" demek olur.

Ey kimse, benim aklım vardır, kötü arkadaşın fenâlıklarını görür ve reddederim. Binâenaleyh onun fenâ huyları bana sirâyet edemez, deme! Zîrâ bilfarz senin aklın mest ve azgın bir ejderha mesâbesinde olsa bile kötü dostu zümrüt mesâbesinde bil! Zümrüdün havâssından birisi yılanın gözünü kör etmek olduğu gibi, kötü arkadaş da o senin ejderha mesâbesinde olan aklını zümrüt gibi kör eder. Binâenaleyh aklının gözü kör olduktan sonra sen onun fenâlıklarını temyîz edip göremez bir hâle gelirsin. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde sâliklerin müzevvir şeyhlerden ictinâb etmelerine işaret buyururlar. Zîrâ müzevvir şeyhler sâlike nûr verememekle beraber onların nûrunu izâle ederler. mukîm tarafına sevk eder." Ba'zı nüshalarda از سلیم yerine ای سلیم vaki'dir. "Ey selîmü'n-nefs" demek olur.

2635. Karînden, onun kıyl ü kāli olmaksızın, kalb onun huyundan gizli huy kapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2635. Kalp, yakın arkadaşından, onun sözü ve dedikodusu olmaksızın, onun huyundan gizli huy kapar.

Maddî ve bedensel yakınlığın kalp üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu sebeple bir kimse, kendi yakın arkadaşı olan dostunun sözü ve dedikodusu olmaksızın, onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirayet eder. Bu sirayet, tabiat âleminde gizli bir hâldir. Eğer yakın arkadaş iyi olursa, onun güzel huyu ve ahlâkı insana bulaşır; ve eğer kötü olursa, onun kötü huyları, onun kalbine etki eder. Bunun için ayet-i kerimede وكونوا مع الصادقين (Tevbe, 9/119) yani "Doğrularla beraber olunuz!" buyrulmuştur.

Sûrî ve cismânî olan yakınlığın kalb üzerine mühim bir te'sîri vardır. Binâenaleyh bir kimse kendi karîni olan arkadaşının sözü ve kıyl ü kāli olmaksızın onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirâyet eder. Bu sereyân âlem-i tabîatta gizli bir hâldir. Eğer karîn iyi olursa onun güzel huyu ve ahlâkı insana sârî olur; ve eğer fenâ olursa onun fenâ huyları, onun kalbine müessir olur. Bunun için âyet-i kerîmede وكونوا مع الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olunuz!" buyrulmuştur.

2636. Vaktaki o senin üzerine sâye bırakır, o mâyesiz senden mâye çalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2636. O senin üzerine gölge bıraktığı zaman, o mayasız senden maya çalar.

O kötü arkadaş senin üzerine fikir ve ahlâk gölgesini bıraktığı zaman, o asıl cevherden mahrum olan kişi, senin cevherini çalar ve senin kalbinin nurunu karanlığa çevirir.

O kötü arkadaş senin üzerine fikir ve ahlâk sâyesini bıraktığı vakit o cevher-i aslîden mahrûm olan, senin cevherini çalar ve senin kalbinin nûrunu zulmete kalbeder.

2637. Eğer senin aklın mest bir ejderha oldu ise, kötü dost bil ki, onun için zümrüddür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2637. Eğer senin aklın sarhoş bir ejderha oldu ise, kötü dostu bil ki, onun için zümrüttür.

Ey kişi, benim aklım vardır, kötü arkadaşın kötülüklerini görür ve reddederim. Bu sebeple onun kötü huyları bana bulaşamaz, deme! Çünkü farz edelim ki senin aklın sarhoş ve azgın bir ejderha seviyesinde olsa bile, kötü dostu zümrüt seviyesinde bil! Zümrüdün özelliklerinden biri yılanın gözünü kör etmek olduğu gibi, kötü arkadaş da o senin ejderha seviyesinde olan aklını zümrüt gibi kör eder. Bu sebeple aklının gözü kör olduktan sonra sen onun kötülüklerini ayırt edip göremez bir hâle gelirsin. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Hakk Yolcularının müzevvir şeyhlerden (hilekâr, aldatıcı şeyhler) sakınmalarına işaret buyururlar. Çünkü müzevvir şeyhler Hakk Yolcusuna nur verememekle beraber onların nurunu yok ederler.

Ey kimse, benim aklım vardır, kötü arkadaşın fenâlıklarını görür ve reddederim. Binâenaleyh onun fenâ huyları bana sirâyet edemez, deme! Zîrâ bilfarz senin aklın mest ve azgın bir ejderha mesâbesinde olsa bile kötü dostu zümrüt mesâbesinde bil! Zümrüdün havâssından birisi yılanın gözünü kör etmek olduğu gibi, kötü arkadaş da o senin ejderha mesâbesinde olan aklını zümrüt gibi kör eder. Binâenaleyh aklının gözü kör olduktan sonra sen onun fenâlıklarını temyîz edip göremez bir hâle gelirsin. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde sâliklerin müzevvir şeyhlerden ictinâb etmelerine işaret buyururlar. Zîrâ müzevvir şeyhler sâlike nûr verememekle beraber onların nûrunu izâle ederler.

2638. Senin aklının gözü onun sebebiyle dışarıya fırlar. Onun ta'nı seni tâûnun avucuna koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Senin aklının gözü onun sebebiyle dışarıya fırlar. Onun ta'nı seni tâûnun avucuna koyar.

"Ta'n", dürtmek ve saplamak anlamındadır. "Tâûn", saf veba hastalığının ismidir. Yani, senin ejderha gibi olan aklının gözü, o zümrüt gibi olan kötü dost sebebiyle dışarıya fırlar ve kör olur. Onun kötü fikirleriyle ve sözleriyle senin iç dünyanı dürtmesi ve onları mızrak gibi saplaması, seni tâûn (manevi helak) gibi olan manevi yıkımın avucuna koyar.

“Ta’n”, dürtmek ve saplamak ma’nâsınadır. “Tâûn”, sâfî olan vebâ hastalığının ismidir. Ya’ni, senin ejderhâ mesâbesinde olan aklının gözü o zümrüd mesâbesinde olan kötü dost sebebiyle dışarıya fırlar ve kör olur. Onun kötü fikirleriyle ve sözleriyle senin bâtınını dürtmesi ve onları mızrak gibi saplaması, seni tâûn mesâbesinde olan helâk-i ma’nevînin avucuna koyar.

## Tilkinin o eşeğe cevâb söylemesi

2639. Tilki dedi: “Bizim sâfımıza tortu yoktur. Fakat vehmî olan tahyîlât küçük değildir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. Tilki dedi: “Bizim safımızda tortu yoktur. Fakat vehmî olan tahayyüller küçük değildir.”

“Tilki”den kastedilenin, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) müridi olduğu yukarılarda açıklandı. Yani, “Bizim saf nefse sahip olan insân-ı kâmilimizde cismanî sıfatların tortusu yoktur. Fakat bu vehmî varlığa ait olan tahayyüller ve düşünceler küçük bir şey değildir. Kişi üzerinde pek etkilidir. Çünkü kesret (çokluk) âleminde hüküm süren fikirler hep kişinin vehmedilmiş varlığından kaynaklanır ve birbirini takip eder.”

“Tilki”den murâd, insân-ı kâmilin mürîdi olduğu yukarılarda îzâh olundu. Ya’ni, “Bizim nefs-i sâfiye sâhibi olan insân-ı kâmilimizde sıfât-ı cismâniyye tortusu yoktur. Fakat bu vücûd-ı vehmîye mensûb olan tahyîlât ve tefekkürât küçük bir şey değildir. Şahıs üzerinde pek müessirdir. Zîrâ âlem-i keserâtta hükümrân olan fikirler hep şahsın mevhûm olan varlığından neş’et ve teselsül eder.”

2640. “Ey sâde dil, bu hep senin vehmindir. Yoksa ben senin üzerine ne bir gış ne bir gıll tutarım.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. “Ey saf kalpli kişi, bu hep senin vehmindir. Yoksa ben senin üzerine ne bir karışıklık ne bir hıyanet beslerim.”

"Gış", saflıktan uzak ve karışık olmak; "gıll", hıyanet etmek demektir. Yani, "Ey saf kalpli ve ahmak kişi, bu gördüğün varlık suretleri (varlıkların dış görünüşleri) vehmîdir (sadece sanıda var olandır). Bu sebeple senin varlığına suikast fikri dahi senin vehminden kaynaklanmaktadır. Yoksa hakikatte ben senin üzerine karışıklık ve hıyanet ile tecavüz eden değilim!"

“Gış”, safvetten ârî ve karışık olmak; “gıll”, hıyânet etmek. Ya’ni, “Ey sâde-dil ve ahmak, bu gördüğün suver-i vücûdiyye vehmîdir. Binâenaleyh senin varlığına sûikast fikri dahi senin vehminden münbaisdir. Yoksa hakîkatte ben senin üzerine karışıklık ve hıyânet ile mütecâviz değilim!”

2638. Senin aklının gözü onun sebebiyle dışarıya fırlar. Onun ta'nı seni tâ-ûnun avucuna koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2638. Senin aklının gözü onun sebebiyle dışarıya fırlar. Onun kınaması seni vebanın avucuna koyar.

"Ta'n", dürtmek ve saplamak anlamındadır. "Tâûn", bulaşıcı veba hastalığının ismidir. Yani, senin ejderha değerinde olan aklının gözü o zümrüt değerinde olan kötü dost sebebiyle dışarıya fırlar ve kör olur. Onun kötü fikirleriyle ve sözleriyle senin iç dünyanı dürtmesi ve onları mızrak gibi saplaması, seni veba değerinde olan manevî helakın avucuna koyar.

"Ta'n", dürtmek ve saplamak ma'nâsınadır. "Tâûn", sârî olan vebâ hastalığının ismidir. Ya'ni, senin ejderha mesâbesinde olan aklının gözü o zümrüd mesâbesinde olan kötü dost sebebiyle dışarıya fırlar ve kör olur. Onun kötü fikirleriyle ve sözleriyle senin bâtınını dürtmesi ve onları mızrak gibi saplaması, seni tâûn mesâbesinde olan helâk-i ma'nevînin avucuna koyar.

## Tilkinin o eşeğe cevâb söylemesi

2639. Tilki dedi: "Bizim sâfîmize tortu yoktur. Fakat vehmî olan tahyîlât küçük değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2639. Tilki dedi: "Bizim safımıza tortu yoktur. Fakat vehmedilmiş olan tahayyüller küçük değildir."

"Tilki"den kastedilenin, insân-ı kâmilin müridi olduğu yukarılarda açıklandı. Yani, "Bizim nefs-i sâfiye sahibi olan insân-ı kâmilimizde bedensel sıfatların tortusu yoktur. Fakat bu vehmedilmiş varlığa ait olan tahayyüller ve düşünceler küçük bir şey değildir. Kişi üzerinde pek etkilidir. Çünkü kesret âleminde (çokluk âlemi) hüküm süren fikirler hep kişinin vehmedilmiş olan varlığından doğar ve birbirini takip eder."

"Tilki"den murâd, insân-ı kâmilin mürîdi olduğu yukarılarda îzâh olundu. Ya'ni, "Bizim nefs-i sâfiye sahibi olan insân-ı kâmilimizde sıfât-ı cismâniyye tortusu yoktur. Fakat bu vücûd-ı vehmîye mensûb olan tahyîlât ve tefekkürât küçük bir şey değildir. Şahıs üzerinde pek müessirdir. Zîrâ âlem-i keserâtta hükümrân olan fikirler hep şahsın mevhûm olan varlığından neş'et ve teselsül eder."

2640. "Ey sâde dil, bu hep senin vehmindir. Yoksa ben senin üzerine ne bir qış [2641] ne bir gill tutarım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2640. "Ey saf kalpli, bu hep senin vehmindir. Yoksa ben senin üzerine ne bir kin ne bir hıyanet beslerim."

"Gış", saflıktan uzak ve karışık olmak; "gıll", hıyanet etmek. Yani, "Ey saf kalpli ve ahmak, bu gördüğün varlık suretleri (varlığın dış görünüşleri) vehmîdir. Bu sebeple senin varlığına suikast fikri dahi senin vehminden kaynaklanmaktadır. Yoksa hakikatte ben senin üzerine karışıklık ve hıyanet ile tecavüz eden değilim!"

"Gış", safvetten ârî ve karışık olmak; "gıll", hıyânet etmek. Ya'ni, "Ey sâde-dil ve ahmak, bu gördüğün suver-i vücûdiyye vehmîdir. Binâenaleyh senin varlığına sûikasd fikri dahi senin vehminden münbaisdir. Yoksa hakikatte ben senin üzerine karışıklık ve hıyânet ile mütecâviz değilim!"

2641. Bana kendi kötü hayâlin cihetinden bakma! Muhibbler üzerine neden sû'-i zan edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. Bana kendi kötü hayâlin yönünden bakma! Sevenler hakkında neden kötü zan beslersin?

Her ne kadar safvet ehli (kalbi temiz) olan arkadaşlardan görünen fiillerde senin sanına göre cefa gelse de sen onlar hakkında iyi zan besle! O fiilin hakikatini derinlemesine inceleyip anla ve onlar hakkında iyi zan besle!

Her ne kadar ehl-i safvet olan arkadaşlardan sâdır olan ef'âl-i zâhirede senin vehmine göre cefâ gelir ise de sen onlara hüsn-i zan et! O fiilin hakîkatini ta'mîk edip anla ve onlara hüsn-i zan et!

2642. Her ne kadar onlardan zâhiren cefâ gelirse de ihvân-ı safâya hüsn-i zan et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. Her ne kadar onlardan dışarıdan cefa gelirse de, safa ehli kardeşlerine iyi zan besle!

Her ne kadar safa ehli olan arkadaşlardan ortaya çıkan dış fiillerde senin sanına göre cefa gelirse de, sen onlara iyi zan besle! O fiilin hakikatini derinlemesine inceleyip anla ve onlara iyi zan besle!

Her ne kadar ehl-i safvet olan arkadaşlardan sâdır olan ef'âl-i zâhirede senin vehmine göre cefâ gelir ise de sen onlara hüsn-i zan et! O fiilin hakîkatini ta'mîk edip anla ve onlara hüsn-i zan et!

2643. Vaktâki bu kötü hayâl ve vehim zâhir oldu, yüz binlerce dostu birbirin-den kesti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. Vaktâki bu kötü hayâl ve vehim ortaya çıktı, yüz binlerce dostu birbirinden ayırdı.

Kişinin vehminden (gerçek olmayan tahayyülünden) kaynaklanan hayalî düşünceler ortaya çıktığı zaman birçok dostu birbirinden ayırdı ve birbirine düşman etti.

Şahsın vehminden mütevellid olan efkâr-ı hayâliyye zuhûr ettiği vakit birçok dostları birbirinden ayırdı ve yekdiğerine karşı düşman yaptı.

2644. Husûsiyle kötü isimli olan ben kötü damarlı olmadım. Onu ki gördün kötü değil idi, o tılsım idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. Özellikle kötü isimli olan ben kötü damarlı olmadım. Onu ki gördün kötü değildi, o tılsımdı.

"Kötü isimli olmak"tan kasıt, kıssanın görünen anlamına göre tilkinin hilekârlık ile meşhur olmasıdır. Kıssanın bâtınî anlamına göre ise sülûkü (tasavvuf yolculuğu) eksik olan mürittir. "Kötü damarlı olmak"tan kasıt, ezelî bedbahtlık (şekâvet-i ezeliyye) sahibi olmaktır. Yani, "Ben her ne kadar nefse ait sıfatlardan kurtulmamış bir Hakk Yolcusu isem de, insân-ı kâmilin terbiyesinin gerekliliğini takdir ettiğim için ezelî bedbahtlık sahiplerinden değilim. Seni gördüğüm yerde, gördüğün aslan sureti dahi kötü bir şey değildi. Onun sureti bir tılsım sureti gibi vehmedilmişti." Bazı nüshalarda "rışt ism" yerine "rışt kısm" geçmektedir. Bu durumda "çirkin kısım ve taifeden olan ben" anlamına gelir.

“Kötü isimli olmak”tan murâd, kıssanın zâhirine göre tilkinin hîle-kârlık ile meşhûr olmasıdır. Kıssanın bâtınına göre sülûkü nâkıs olan mürîddir. “Kötü damarlı olmak”tan murâd, şekâvet-i ezeliyye sâhibi olmaktır. Ya'ni, “Ben her ne kadar sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış bir sâlik isem de insân-ı kâmilin lüzûm-i terbiyesini takdîr ettiğim cihetle şekâvet-i ezeliyye ashâbından değilim. Seni gördüğüm yerde, gördüğün arslan sûreti dahi kötü bir şey değildi. Onun sûreti bir tılsım sûreti gibi mevhûm idi.” Ba'zı nüshalarda رشت اسم yerine رشت قسم vâki'dir. “Çirkin kısım ve tâifeden olan ben” demek olur.

2645. Ve eğer o fikrin kadri kötü idiyse bile dostlar o hatâdan dolayı afv bu-yururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. Ve eğer o fikrin değeri kötü idiyse bile dostlar o hatadan dolayı affederler.

"Sigâliş", düşmanlık ve husumet etmek, fikir ve endişe etmek ve kötü söz söylemek anlamlarındadır. "Kadr", takdir ve miktar anlamları vardır, bu-

“Sigâliş”, düşmanlık ve husûmet etmek ve fikir ve endişe etmek ve kötü söz söylemek ma'nâlarınnadır. “Kadr”, takdîr ve mikdâr ma'nâları vardır, bu-

2641. "Bana kendi kötü hayalin cihetinden bakma! Muhibler üzerine neden sû'-i zan edersin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2641. "Bana kendi kötü hayalinin yönünden bakma! Sevenler hakkında neden kötü zan beslersin?"

2642. "Her ne kadar onlardan zahiren cefâ gelirse de ihvân-ı safâya hüsn-i zan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2642. "Her ne kadar onlardan görünen bir eziyet gelse de, safâ ehli kardeşlerine iyi zan besle!"

"Her ne kadar safâ ehli olan arkadaşlardan ortaya çıkan görünen fiillerde senin vehmine göre bir eziyet gelse de, sen onlara iyi zan besle! O fiilin hakikatini derinlemesine inceleyip anla ve onlara iyi zan besle!"

"Her ne kadar ehl-i safvet olan arkadaşlardan sâdır olan ef'âl-i zâhirede senin vehmine göre cefâ gelir ise de sen onlara hüsn-i zann et! O fiilin hakîkatini ta'mîk edip anla ve onlara hüsn-i zann et!"

2643. "Vaktaki bu kötü hayal ve vehim zahir oldu, yüz binlerce dostu birbirinden kesti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2643. "Vaktaki bu kötü hayal ve vehim zâhir oldu, yüz binlerce dostu birbirinden kesti."

Kişinin vehminden (sanısından) kaynaklanan hayalî düşünceler ortaya çıktığı zaman birçok dostu birbirinden ayırdı ve birbirine karşı düşman yaptı.

"Şahsın vehminden mütevellid olan efkâr-ı hayaliyye zuhûr ettiği vakit birçok dostları birbirinden ayırdı ve yekdiğerine karşı düşman yaptı."

2644. "Hususiyle kötü isimli olan ben kötü damarlı olmadım. Onu ki gördün kötü değil idi, o tılsım idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2644. "Özellikle kötü isimli olan ben kötü damarlı olmadım. Onu ki gördün kötü değildi, o tılsımdı."

"Kötü isimli olmak"tan kasıt, kıssanın görünen anlamına göre tilkinin hilekârlığıyla meşhur olmasıdır. Kıssanın bâtınî anlamına göre ise, tasavvuf yolunda ilerlemesi eksik olan mürittir. "Kötü damarlı olmak"tan kasıt, ezelî bedbahtlık (şekāvet-i ezeliyye: Allah katında ezelden kötü olarak yazılmış olma) sahibi olmaktır. Yani, "Ben her ne kadar nefsanî sıfatlardan kurtulmamış bir Hakk Yolcusu isem de, insân-ı kâmilin terbiyesinin gerekliliğini takdir ettiğim için ezelî bedbahtlık sahiplerinden değilim. Seni gördüğüm yerde, gördüğün aslan sureti de kötü bir şey değildi. Onun sureti bir tılsım sureti gibi vehmedilmişti." Bazı nüshalarda زشت اسم (kötü isimli) yerine زشت قسم (kötü kısım) geçmektedir. Bu da "Çirkin kısım ve taifeden olan ben" anlamına gelir.

"Kötü isimli olmak"tan murâd, kıssanın zâhirine göre tilkinin hîlekârlık ile meşhûr olmasıdır. Kıssanın bâtınına göre sülükü nâkıs olan mürîddir. "Kötü damarlı olmak"tan murâd, şekāvet-i ezeliyye sahibi olmaktır. Ya'ni, "Ben her ne kadar sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış bir sâlik isem de insân-ı kâmilin lüzûm-i terbiyesini takdîr ettiğim cihetle şekāvet-i ezeliyye ashâbından değilim. Seni gördüğüm yerde, gördüğün arslan sûreti dahi kötü bir şey değildi. Onun sûreti bir tılsım sûreti gibi mevhûm idi." Ba'zı nüshalarda زشت اسم yerine زشت قسم vâki'dir. “Çirkin kısım ve tâifeden olan ben" demek olur.

2645. "Ve eğer o fikrin kadri kötü idiyse bile dostlar o hatâdan dolayı afv buyururlar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2645. "Ve eğer o fikrin değeri kötü idiyse bile dostlar o hatadan dolayı affederler."

"Sigâliş", düşmanlık ve husumet etmek ve fikir ve endişe etmek ve kötü söz söylemek anlamlarındadır. "Kadr" kelimesinin takdir ve miktar anlamları vardır, burada "takdir" anlamı uygun olur. Yani, "Senin takdirin açısından o fikir kötü olsa ve benim sana karşı husumet ettiğimi zannetsen bile dostlar dostların hatasını affederler."

"Sigâliş", düşmanlık ve husûmet etmek ve fikir ve endîşe etmek ve kötü söz söylemek ma'nâlarınadır. "Kadr", takdîr ve mikdâr ma'nâları vardır, bu- rada "takdîr" ma'nâsı münasib olur. Ya'ni, "Senin takdîrin cihetinden o fikir kötü olsa ve benim sana karşı husûmet ettiğime zâhib olsan bile dostlar dostların hatâsını afv buyururlar."

2646. "Eğer bir müşfik cevr ve imtihan etse, akıl gerektir ki kötü zan edici olmaya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. "Eğer şefkatli bir dost eziyet ve imtihan etse, akıl gerektir ki kötü zan edici olmaya!"

Eğer şefkatli bir dost, görünüşte eziyet edip kendi dostunu imtihan ve tecrübe etse, akıl sahibi olan kişi kötü zan edici olmamalı ve onun yaptığı bu görünüşteki eziyetin altında bir fayda ve maksat olup olmadığını araştırabilmelidir.

"Eğer bir müşfik dost zâhiren cevredip kendi dostunu imtihan ve tecrübe etse, akıl sahibi lâzımdır ki, kötü zan edici olmasın ve onun yaptığı bu cevr-i zâhirînin zımnında bir fâide ve maksad olup olmadığını tedkîk edebilsin!"

2647. Vehim ve hayal ve tama' ve korku âlemi sâlike bir büyük seddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Sanı, hayâl, tamah ve korku âlemi Hakk Yolcusu için büyük bir engeldir.

Ey soğuk zühd sahibi, vehmedilmiş varlık ve bu vehmedilmiş varlığa dayanan hayâl ve varlığa uygun gelen şeylere tamah etmek ve varlığa uygun gelmeyen şeylerden korkmak hep ayrı ayrı birer âlemdir; ve bunların hepsi Hak yolunun sâlikleri için birer büyük engel ve settir. Hakk Yolcusu vehmedilmiş varlığından geçtikten sonra sanı, hayâl, tamah ve korku kalmaz. Nitekim âyet-i kerimede أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لَا خَوْفٌ عَليهم ولا هم يحزنون (Yûnus, 10/62) yani “Muhakkak ilâhî dostlar üzerine ne korku ne de hüzün yoktur!" buyrulur. Çünkü bunların hepsi Hakk Yolcusu kendisinde ve çevresinde varlık gördüğünden kaynaklanır.

Ey zühd-i bârid sahibi, vücûd-ı vehmî ve bu vücûd-ı vehmîye müstenid olan hayâl ve vücûda mülayim gelen eşyâya tama' ve vücûda mülayim gelmeyen eşyâdan korkmak hep ayrı ayrı birer âlemdir; ve bunların hepsi Hak yolunun sâlikleri için birer büyük mânia ve seddir. Sâlik vücûd-ı mevhûmundan geçtikten sonra vehim ve hayal ve tama' ve korku kalmaz. Nitekim âyet-i kerimede أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لَا خَوْفٌ عَليهم ولا هم يحزنون (Yûnus, 10/62) ya'ni “Muhakkak evliyâ-i ilâhî üzerine ne korku ve ne de hüzün yoktur!" buyrulur. Zîrâ bunların hepsi sâlik kendisinde ve muhîtinde varlık gördüğünden neş'et eder.

2648. Nakş bağışlayıcı olan bu hayalin nakışları bir Halil gibiye ki dağ idi, zarar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Nakış bağışlayıcı olan bu hayalin nakışları, dağ gibi olan bir Halil'e zarar oldu.

Yani, kalplerde nakış bağlayıcı olan bu hayal âleminin nakışları, peygamberliğe aday olup vahdet zevkinde bir dağ misali sabit olan Halil (a.s.) gibi şerefli bir zâta zarar verdi.

Ya'ni, kalblerde nakış bağlayıcı olan bu hayâl âleminin nakışları nübüvvete namzed olup zevk-i vahdette bir dağ misâli sabit olan Halîl (a.s.) gibi bir zât-ı şerîfe zarar oldu.

2649. Arif olan İbrahim "İşte bu benim Rabbimdir!" dedi. Çünkü vehim âlemine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Arif olan İbrahim "İşte bu benim Rabbimdir!" dedi. Çünkü sanı âlemine düştü.

"Râd", cömert, yiğit, kahraman, hikmet sahibi ve arif ve söz söyleyici anlamlarındadır. Burada "hikmet sahibi ve arif" anlamları uygundur. Yani, peygamberliğe "takdir" anlamı uygun olur. Yani, "Senin takdirin yönünden o fikir kötü olsa ve benim sana karşı düşmanlık ettiğimi zannetsen bile dostlar dostların hatasını affederler."

“Râd", kerîm, cömert, şecî', dilâver, hakîm ve ârif ve söz söyleyici ma'nâlarınadır. Burada "hakîm ve ârif" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, nübüvvete rada "takdîr" ma'nâsı münasib olur. Ya'ni, "Senin takdîrin cihetinden o fikir kötü olsa ve benim sana karşı husûmet ettiğime zâhib olsan bile dostlar dost-ların hatâsını afv buyururlar."

2646. "Eğer bir müşfik cevr ve imtihan etse, akıl gerektir ki kötü zan edici ol-maya!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2646. "Eğer şefkatli bir dost eziyet ve imtihan etse, akıl gerektir ki kötü zan edici olmasın!"

"Eğer şefkatli bir dost, görünüşte eziyet edip kendi dostunu imtihan ve tecrübe etse, akıl sahibi olan kişinin kötü zan edici olmaması ve onun yaptığı bu görünürdeki eziyetin altında bir fayda ve maksat olup olmadığını araştırabilmesi gerekir!"

"Eğer bir müşfik dost zâhiren cevredip kendi dostunu imtihan ve tecrübe etse, akıl sahibi lâzımdır ki, kötü zan edici olmasın ve onun yaptığı bu cevr-i zâhirînin zımnında bir fâide ve maksad olup olmadığını tedkîk edebilsin!"

2647. Vehim ve hayal ve tama' ve korku âlemi sâlike bir büyük seddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2647. Sanı, hayal, tamah ve korku âlemi Hakk yolcusuna büyük bir engeldir.

Ey soğuk zühd sahibi, vehmedilmiş varlık ve bu vehmedilmiş varlığa dayanan hayal ve varlığa uygun gelen şeylere tamah etmek ve varlığa uygun gelmeyen şeylerden korkmak, hepsi ayrı ayrı birer âlemdir; ve bunların hepsi Hakk yolunun sâlikleri için birer büyük engel ve settir. Hakk yolcusu vehmedilmiş varlığından geçtikten sonra sanı, hayal, tamah ve korku kalmaz. Nasıl ki ayet-i kerimede أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لَا خَوْفٌ عَليهم ولا هم يحزنون (Yûnus, 10/62) yani "Muhakkak ilahi dostlar üzerine ne korku ve ne de hüzün yoktur!" buyrulur. Çünkü bunların hepsi, Hakk yolcusunun kendisinde ve çevresinde varlık görmesinden kaynaklanır.

Ey zühd-i bârid sahibi, vücûd-ı vehmî ve bu vücûd-ı vehmîye müstenid olan hayâl ve vücûda mülayim gelen eşyâya tama' ve vücûda mülayim gelme-yen eşyâdan korkmak hep ayrı ayrı birer âlemdir; ve bunların hepsi Hak yolu-nun sâlikleri için birer büyük mânia ve seddir. Sâlik vücûd-ı mevhûmundan geçtikten sonra vehim ve hayal ve tama' ve korku kalmaz. Nitekim âyet-i ke-rimede أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لَا خَوْفٌ عَليهم ولا هم يحزنون (Yûnus, 10/62) ya'ni “Muhakkak evliyâ-i ilâhî üzerine ne korku ve ne de hüzün yoktur!" buyrulur. Zîrâ bunla-rın hepsi sâlik kendisinde ve muhîtinde varlık gördüğünden neş'et eder.

2648. Nakş bağışlayıcı olan bu hayalin nakışları bir Halil gibiye ki dağ idi, zarar oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2648. Nakış bağışlayıcı olan bu hayalin nakışları, dağ gibi olan bir Halil'e zarar oldu.

Yani, kalplerde nakış bağlayıcı olan bu hayal âleminin nakışları, peygamberliğe aday olup vahdet zevkinde bir dağ misali sabit olan Halil (a.s.) gibi şerefli bir zâta zarar verdi.

Ya'ni, kalblerde nakış bağlayıcı olan bu hayâl âleminin nakışları nübüv-vete namzed olup zevk-i vahdette bir dağ misâli sabit olan Halîl (a.s.) gibi bir zât-ı şerîfe zarar oldu.

2649. Arif olan İbrahim "İşte bu benim Rabbimdir!" dedi. Çünkü vehim âlemine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2649. Arif olan İbrahim "İşte bu benim Rabbimdir!" dedi. Çünkü vehim âlemine düştü.

"Râd", kerîm, cömert, şecî', dilâver, hakîm ve ârif ve söz söyleyici anlamlarındadır. Burada "hakîm ve ârif" anlamları uygundur. Yani, peygamberliğe aday olması itibarıyla fıtraten hakîm ve ârif olan İbrahim (a.s.) parlak yıldızı gördüğü zaman "İşte bu benim Rabbimdir!" (En'âm, 6/76) dedi. Çünkü vehim âlemine düştü. Bilinmeli ki, insan kendini ve çevresini idrak etmeye başladığı zaman bir varlık görür. Bu varlığın kaynağını ve yaratıcısını ve ortaya çıkış şeklini aramak ve anlamak merak ve azminde bulunanlar olduğu gibi bu meraka ve azme kayıtsız kalıp tabiatın hükümlerinin zevkiyle yaşamaya razı olanlar da vardır. İnsan kitlesinin büyük kısmı bu ikinci sınıftandır. Birinci sınıfın merakı ve azmi dahi dereceler üzerinedir. Bunların en yüksek derecede bulunanları fıtraten peygamber olmak üzere doğanlardır. Bunlar insan nefislerinin bütünlüğüne göre pek azdır. Bu yüce zatlar insanlar arasında ilahi vahiy ile ayrıcalıklı bir mevkide bulunup onlara imam olurlar. Şimdi bu varlığın kaynağını ve yaratıcısını ve ortaya çıkış şeklini ince bir bakış açısıyla ele alanlar elbette başlangıçta gördükleri şeylerden başlarlar. Halbuki gördükleri eşya gerçek varlık sahibi olmayıp, Hakk'ın gerçek varlığına bağıntılı olan birtakım varlıklardan ibarettir. Bu sebeple bu araştırmalar, akıl nurunun delaletiyle vehim âlemi içinde meydana gelir. Fakat aklın nuru farklıdır. Bir nur vardır ki güneş gibidir; bu nur vehim âleminin karanlıklarını yırtar. Nasıl ki bu cildin 460 [, 461, 462] numarasında şöyle buyrulmuş idi:

[Yani "Akıllar için yerden göğe kadar olan mertebelerde bu farklılığı iyi bil! Bir akıl vardır, güneş kursu gibi; bir akıl vardır Zühre ve şihâbdan daha aşağıdır. Bir akıl vardır, sarhoş çerağı gibidir; bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir."] İşte İbrahim (a.s.) dahi peygamberlikten önce gördüğü eşya arasında ve vehim âleminde kendi ve çevresindeki eşya varlıklarının yaratıcısını aradı. Zühre veya Müşteri gezegenini gördü. "Rabbim budur!" dedi; batınca beğenmedi, "Ben kaybolanları sevmem!" dedi. Ayı gördü, "Rabbim budur!" dedi. Batınca onu da beğenmedi. Güneş doğdu, "Bu hepsinden büyüktür, Rabbim budur!" dedi. Batınca onu da beğenmedi. "Ben yüzümü ihlas ile gökleri yaratan Zât-ı Hakk'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim!" dedi. Nasıl ki bu kıssa En'âm suresinde فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيل رأى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي ... (En'âm, 6/76) ["Gece karanlık basınca, bir yıldız gördü. "Bu Rabbimdir" dedi...] ayet-i kerimesi ile onu takip eden ayetlerde zikredilmiştir. Bu sebeple İbrahim (a.s.)'ı güneş gibi olan aklının nuru vehim âleminin karanlığını yırttı; ve eşyanın kalıcı olan gerçek varlık değil, aksine fani olan izafî varlık olduğunu anladı. İbrahim (a.s.) gibi şanlı bir peygambere vehim âleminin böyle tesiri olunca eksik akıl sahiplerinin halini var kıyas et!

“Râd", kerîm, cömert, şecî', dilâver, hakîm ve ârif ve söz söyleyici ma'nâ-larınadır. Burada "hakîm ve ârif" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, nübüvvete namzed olması i'tibariyle fıtraten hakîm ve ârif olan İbrâhim (a.s.) parlak yıldızı gördüğü vakit "İşte bu benim Rabbimdir!" (En'âm, 6/76) dedi. Çünkü vehim âlemine düştü. Ma'lûmdur ki, insan kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit bir varlık görür. Bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu aramak ve anlamak merâk ve azminde bulunanlar olduğu gibi bu merâka ve azme lâkayd kalıp tabîat ahkâmının zevkiyle yaşamağa râzı olanlar da vardır. Kitle-i beşerin kısm-ı a'zamı bu ikinci sınıftandır. Birinci sınıfın merâkı ve azmi dahi derecât üzerinedir. Bunların en yüksek derecede bulunanları fıtraten peygamber olmak üzere doğanlardır. Bunlar nüfûs-ı beşerin külliyetine nazaran pek azdır. Bu zevât-ı kirâm beşer arasında vahy-i ilâhî ile mümtâz bir mevki'de bulunup onlara imâm olurlar. İmdi bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu nazar-ı rakîka alanlar bittabi' ibtidâ gördükleri şeylerden başlarlar. Halbuki gördükleri eşyâ vücûdât-ı hakîkiyye sâhibi olmayıp, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olan birtakım varlıklardan ibârettir. Binâenaleyh bu taharriyât, akıl nûrunun delâletiyle âlem-i vehm içinde vâki' olur. Fakat aklın nûru mütefâvittir. Bir nûr vardır ki güneş gibidir; bu nûr âlem-i vehmin karanlıklarını yırtar. Nitekim bu cildin 460 [, 461, 462] numarasında şöyle buyrulmuş idi:

[Ya'ni "Akıllar için yerden göğe kadar olan merâtibde bu tefâvütü iyi bil! Bir akıl vardır, güneş kursu gibi; bir akıl vardır Zühre ve şihâbdan daha aşağıdır. Bir akıl vardır, sarhoş çerâğı gibidir; bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir."] İşte İbrâhim (a.s.) dahi bi'setten mukaddem meşhûdu olan eşyâ arasında ve âlem-i vehimde kendi ve muhîtindeki eşyâ varlıklarının mûcidini aradı. Zühre veyâ Müşterî seyyâresini gördü. "Rabbim budur!" dedi; gurûb edince beyenmedi, "Ben kaybolanları sevmem!" dedi. Ayı gördü, "Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. Güneş doğdu, "Bu hepsinden büyüktür, Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. "Ben yüzümü hulûs ile gökleri yaratan Zât-ı Hakk'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim!" dedi. Nitekim bu kıssa sûre-i En'âm'da فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيل رأى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي ... (En'âm, 6/76) ["Gece karanlık basınca, bir yıldız gördü. "Bu Rabbimdir" dedi...] âyet-i kerîmesi ile onu ta'kîb eden âyetlerde mezkûrdur. Binâenaleyh İb- namzed olması i'tibariyle fıtraten hakîm ve ârif olan İbrâhim (a.s.) parlak yıldızı gördüğü vakit "İşte bu benim Rabbimdir!" (En'âm, 6/76) dedi. Çünkü vehim âlemine düştü. Ma'lûmdur ki, insan kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit bir varlık görür. Bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu aramak ve anlamak merâk ve azminde bulunanlar olduğu gibi bu merâka ve azme lâkayd kalıp tabîat ahkâmının zevkiyle yaşamağa râzı olanlar da vardır. Kitle-i beşerin kısm-ı a'zamı bu ikinci sınıftandır. Birinci sınıfın merâkı ve azmi dahi derecât üzerinedir. Bunların en yüksek derecede bulunanları fıtraten peygamber olmak üzere doğanlardır. Bunlar nüfûs-ı beşerin külliyetine nazaran pek azdır. Bu zevât-ı kirâm beşer arasında vahy-i ilâhî ile mümtaz bir mevki'de bulunup onlara imâm olurlar. İmdi bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu nazar-ı rakîka alanlar bittabi' ibtidâ gördükleri şeylerden başlarlar. Halbuki gördükleri eşyâ vücûdât-ı hakîkiyye sâhibi olmayıp, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olan birtakım varlıklardan ibârettir. Binâenaleyh bu taharriyât, akıl nûrunun delâletiyle âlem-i vehm içinde vâki' olur. Fakat aklın nûru mütefävittir. Bir nûr vardır ki güneş gibidir; bu nûr âlem-i vehmin karanlıklarını yırtar. Nitekim bu cildin 460 [, 461, 462] numarasında şöyle buyrulmuş idi:

[Ya'ni "Akıllar için yerden göğe kadar olan merâtibde bu tefâvütü iyi bil! Bir akıl vardır, güneş kursu gibi; bir akıl vardır Zühre ve şihâbdan daha aşağıdır. Bir akıl vardır, sarhoş çerâğı gibidir; bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir."] İşte İbrâhim (a.s.) dahi bi'setten mukaddem meşhûdu olan eşyâ arasında ve âlem-i vehimde kendi ve muhîtindeki eşyâ varlıklarının mûcidini aradı. Zühre veyâ Müşterî seyyâresini gördü. "Rabbim budur!" dedi; gurûb edince beyenmedi, "Ben kaybolanları sevmem!" dedi. Ayı gördü, "Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. Güneş doğdu, "Bu hepsinden büyüktür, Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. "Ben yüzümü hulûs ile gökleri yaratan Zât-ı Hakk'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim!" dedi. Nitekim bu kıssa sûre-i En'âm'da فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيل رأى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي ... (En'âm, 6/76) ["Gece karanlık basınca, bir yıldız gördü. "Bu Rabbimdir" dedi...] âyet-i kerîmesi ile onu ta'kîb eden âyetlerde mezkûrdur. Binâenaleyh Ib- râhim (a.s.)ı güneş gibi olan aklının nûru âlem-i vehmin karanlığını yırttı; ve eşyânın bâkî olan vücûd-ı hakîkî değil, belki fânî olan vücûd-ı izâfî olduğunu anladı. İbrâhîm (a.s.) gibi bir nebî-i zîşâna âlem-i vehmin böyle te'sîri olunca ukûl-i nâkısa erbâbının hâlini var kıyâs et!

2650. Yıldızın zikrine öyle te'vîl söyledi, o bir kimse ki te'vîl gevherini deldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. Yıldızın zikrine öyle bir yorum getirdi ki, o kişi yorum cevherini deldi.

Yani, yıldızın "Rabbimdir!" diye meydana gelen zikrini, daha sonra onun batışı üzerine böyle yorumladı ve değiştirdi. İbrahim (a.s.) gibi o kişi, hayal âleminin akışına ve etkisine kapıldıktan sonra yorum cevherini bu şekilde deldi ve aklın nurunu delil olarak söylediği sözden geri döndü.

Ya'ni, yıldızın “Rabbimdir!” diye vâkı' olan zikrini ba'dehû onun gurûbu üzerine böyle te'vîl etti ve döndürdü. İbrâhîm (a.s.) gibi o bir kimse âlem-i hayâlin cereyânına ve te'sîrine kapıldıktan sonra te'vîl gevherini bu sûretle deldi ve nûr-ı aklı delîl olarak söylediği sözden rücû' etti.

2651. Göz bağlayıcı vehim ve hayâl âlemi öyle dağı kendi yerinden kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. Göz bağlayıcı vehim ve hayâl âlemi öyle dağı kendi yerinden kopardı.

2652. Tâ ki onun kavli: "İşte benim Rabbim budur!" geldi. O ahmağın ve eşeğin hâli ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Tâ ki onun sözü: "İşte benim Rabbim budur!" geldi. O ahmağın ve eşeğin hâli ne olur?

Yani, aklın gözünü bağlayan vehim (gerçek olmayan tahayyül) ve hayâl âlemi, İbrâhîm (a.s.) gibi akıl ve fetânette (anlayış ve zekâda) dağ mertebesinde olan şerefli bir zâtı, kendi fetânet ve dirâyet (anlayış ve kavrayış) makamından kopardı. Sonunda onun sözü, yıldızı görünce: “İşte benim Rabbim budur!” demek oldu. Acaba bu hayâl âlemi içinde o akılsız ahmağın ve eşek gibi idrâksiz bir şahsın hâli ne olur, var kıyas et!

Ya'ni, aklın gözünü bağlayıcı olan vehim ve hayâl âlemi, İbrâhîm (a.s.) gibi öyle akıl ve fetânette dağ mesâbesinde olan bir zât-ı şerîfi, kendi makâm-ı fetânet ve dirâyetinden kopardı. Nihâyet onun kelâmı, yıldızı görünce: “İşte benim Rabbim budur!” demek oldu. Acaba bu âlem-i hayâl içinde o akılsız ahmağın ve eşek gibi idrâksiz bir şahsın hâli ne olur, var kıyâs et!

2653. Dağlar gibi olan akıllar vehim denizlerinde ve hayâl girdâbında gark olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Dağlar gibi olan akıllar, vehim (gerçek olmayan tahayyül) denizlerinde ve hayâl girdabında boğulmuştur.

2654. Dağlara bu tûfandan fezâhatlar vardır. Nûh'un gemisinin gayrında bir emân nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. Dağlara bu tufandan rezillikler vardır. Nuh'un gemisinden başka bir emniyet nerede!

Dağlar gibi olan yüksek akıllara bu vehim ve hayal tufanından rezillikler vardır. Nuh'un gemisi hükmünde olan peygamberler ve evliya yolundan başka haz ve emniyet yoktur. Bu tufanın belasından korunmak isteyenler insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yoluna ve sohbetine bağlanmalıdırlar. İbrahim (a.s.)'ın güneş gibi olan aklının nuru vehim âleminin karanlığını yırttı; ve eşyanın kalıcı olan gerçek varlık değil, aksine fani olan izafî varlık olduğunu anladı. İbrahim (a.s.) gibi şanlı bir peygambere vehim âleminin böyle bir etkisi olunca, eksik akıl sahiplerinin hâlini sen kıyas et!

Dağlar gibi olan yüksek akıllara bu vehim ve hayâl tûfânından rüsvaylıklar vardır. Nûh'un gemisi mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ yolunun gayrında haz ve emân yoktur. Bu tûfânın belâsından mahfûz kalmak isteyenler insân-ı kâmilin tarîkine ve sohbetine intisâb etmelidirler. râhim (a.s.)ı güneş gibi olan aklının nûru âlem-i vehmin karanlığını yırttı; ve eşyânın bâkî olan vücûd-ı hakîkî değil, belki fânî olan vücûd-ı izâfî olduğunu anladı. İbrâhim (a.s.) gibi bir nebî-i zîşâna âlem-i vehmin böyle te'sîri olunca ukül-i nâkısa erbâbının hâlini var kıyâs et!

2650. Yıldızın zikrine öyle te'vil söyledi, o bir kimse ki te'vîl gevherini deldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2650. Yıldızın zikrine öyle bir yorum söyledi ki, o kişi yorum cevherini deldi.

Yani, yıldızın "Rabbimdir!" diye ortaya çıkan zikrini, daha sonra onun batması üzerine böyle yorumladı ve değiştirdi. İbrahim (a.s.) gibi o kişi, hayal âleminin akışına ve etkisine kapıldıktan sonra yorum cevherini bu şekilde deldi ve akıl nurunu delil olarak söylediği sözden geri döndü.

Ya'ni, yıldızın "Rabbimdir!" diye vâki' olan zikrini ba'dehû onun gurûbu üzerine böyle te'vîl etti ve döndürdü. İbrâhim (a.s.) gibi o bir kimse âlem-i hayâlin cereyânına ve te'sîrine kapıldıktan sonra te'vîl gevherini bu sûretle deldi ve nûr-ı aklı delîl olarak söylediği sözden rücû' etti.

2651. Göz bağlayıcı vehim ve hayal âlemi öyle dağı kendi yerinden kopardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2651. Göz bağlayıcı vehim (gerçek olmayan tahayyül) ve hayal âlemi öyle dağı kendi yerinden kopardı.

2652. Tâ ki onun kāli: "İşte benim Rabbim budur!" geldi. O ahmağın ve eşeğin hâli ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2652. Tâ ki onun sözü: "İşte benim Rabbim budur!" geldi. O ahmağın ve eşeğin hâli ne olur?

Yani, aklın gözünü bağlayan vehim ve hayâl âlemi, İbrahim (a.s.) gibi akıl ve zekâda dağ gibi olan şerefli bir zâtı, kendi zekâ ve anlayış makamından kopardı. Sonunda onun sözü, yıldızı görünce: "İşte benim Rabbim budur!" demek oldu. Acaba bu hayâl âlemi içinde o akılsız ahmağın ve eşek gibi idrâksiz bir şahsın hâli ne olur, var kıyas et!

Ya'ni, aklın gözünü bağlayıcı olan vehim ve hayâl âlemi, İbrâhim (a.s.) gibi öyle akıl ve fetânette dağ mesâbesinde olan bir zât-ı şerîfi, kendi makām-ı fetânet ve dirâyetinden kopardı. Nihâyet onun kelâmı, yıldızı görünce: "İşte benim Rabbim budur!" demek oldu. Acaba bu âlem-i hayâl içinde o akılsız ahmağın ve eşek gibi idrâksiz bir şahsın hâli ne olur, var kıyâs et!

2653. Dağlar gibi olan akıllar vehim denizlerinde ve hayal girdabında gark olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2653. Dağlar gibi olan akıllar, vehim (gerçek olmayan tahayyül) denizlerinde ve hayal girdabında boğulmuştur.

2654. Dağlara bu tufandan fezahatlar vardır. Nuh'un gemisinin gayrında bir emân nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2654. Dağlara bu tufandan rezillikler vardır. Nuh'un gemisinden başka bir güven nerede!

Dağlar gibi olan yüksek akıllara bu sanı ve hayâl tufanından rezillikler vardır. Nuh'un gemisi konumunda olan peygamberler ve evliya yolundan başka haz ve güven yoktur. Bu tufanın belasından korunmak isteyenler insân-ı kâmilin yoluna ve sohbetine bağlanmalıdırlar.

Dağlar gibi olan yüksek akıllara bu vehim ve hayâl tûfanından rüsvaylıklar vardır. Nuh'un gemisi mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ yolunun gayrında haz ve emân yoktur. Bu tûfânın belâsından mahfûz kalmak isteyenler insân-ı kâmilin tarîkıne ve sohbetine intisâb etmelidirler.

2655. Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Yakîn yolunun kesicisi olan bu hayâl yüzünden din ehli yetmiş iki millet oldu.

Bu şerefli beyitte "Yahudiler yetmiş bir fırka üzerine ayrıldı, Hristiyanlar yetmiş iki fırka üzerine ayrıldı ve benim ümmetim yetmiş üç fırka üzerine ayrıldı" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi vehimler ve hayâl yüzünden bâtıl inançlara saplandılar. Ancak bir fırkası sapkınlıktan yakasını kurtardı ki, onlar da peygamberin izine tâbi olanlardır. Bu yetmiş iki fırkanın inançları Milel ve Nihal adlı risalede ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerîfde افترقت اليهود على احدى و سبعين فرقة وتفرقت النصارى على اثنين وسبعين فرقة و تفرقت امتى على ثلاث وسبعين فرقة ya'ni "Yahudiler yetmiş bir fırka ve nasrânî-ler yetmiş iki fırka ve benim ümmetim yetmiş üç fırka üzerine müteferrik ol-du" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi evhâm ve hayâl yüzünden bâtıl i'tikādâta saplandılar. Ancak bir fırkası dalâletten yakasını kurtardı ki, onlar da peygamberin isrine tâbi' olanlardır. Bu yetmiş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede tafsîl olunmuştur.

2656. Îkān adamı vehimden ve hayalden kurtuldu. Kaşın kılına hilal demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. Yakîn sahibi kişi vehimden ve hayalden kurtuldu. Kaşın kılına hilal demez.

"Yakîn", bir şeyi araştırarak şüphesiz bilmek demektir. Yakîn mertebesine ulaşan kimse vehim ve hayal âleminden kurtulduğu için kaşından sarkan kıla hilal demez ve onu gökteki hilal sanmaz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) zamanında meydana gelen bu olay, ikinci cildin 112 numaralı beytinden itibaren açıklanmıştır. Sözün özü şudur ki: Hz. Ömer zamanında yaşlı bir adamın kaşının kılı gözüne sarkmış ve "Hilali görüyorum!" demiş. Hz. Ömer "Elini ıslat da kaşına sür!" demiş. Öyle yapmış, hilal görüşünden kaybolmuştur.

"Îkān", bir şeyi tahkîk üzre şübhesiz bilmek demektir. Mertebe-i yakîne vâsıl olan kimse vehim ve hayâl âleminden kurtulduğu için kaşından sarkan kıla hilâl demez ve onu gökteki hilâl zannetmez. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) za-mânında vâki' olan bu hâdise II. cildin 112 numaralı beytinden i'tibâren be-yân buyrulmuştur. Hülâsası budur ki: Hz. Ömer zamânında bir ihtiyarın ka-şının kılı gözüne sarkmış "Hilali görüyorum!" demiş. Hz.Ömer "Elini ıslat da kaşına sür!" demiş. Öyle yapmış, hilâl nazarından kaybolmuştur.

2657. O kimseye ki Hz. Ömer'in nûru sened olmaya, kaşın bir eğri kılı onun yolunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. O kimseye ki Hz. Ömer'in nuru dayanak olmaya, kaşın bir eğri kılı onun yolunu keser.

Hilal gördüğünü zanneden ihtiyara Hz. Ömer'in akıl ve idrak nuru dayanak olduğu gibi, bir kimseye Hz. Ömer gibi olan bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aklı ve idraki dayanak olmazsa, onun kaşının bir eğri kılı, yani vehim (gerçek olmayan tahayyül) kuvvetinden doğan bir fikir, onun yolunu keser ve onu vehim ve hayalde perişan eder.

Hilal gördüğünü zanneden ihtiyara Hz. Ömer'in nûr-i akl ve idrâki sened olduğu gibi, bir kimseye Hz. Ömer gibi olan bir insân-ı kâmilin akıl ve idrâki sened olmazsa onun kaşının bir eğri kılı ya'ni kuvve-i vâhimesinden müte-vellid olan bir fikir, onun yolunu vurur ve onu vehim ve hayalde berbâd eder.

2658. Yüz binlerce heybetli ve korkunç gemi vehim deryasında tahte tahte ol-muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Yüz binlerce heybetli ve korkunç gemi vehim (gerçek olmayan tahayyül) deryasında parça parça olmuştur.

"Sehm", Farsçada "korku" demektir. "Tahte tahte", parça parça olmaktan kinayedir. "Gemi"den maksat, kuvvet ve dış görünüşte ihtişam sahibi olan kimselerdir. Yani, bu âlemde birçok heybetli ve kendilerinden korkulan as-

"Sehm", Fârisî'de "korku" demektir. "Tahte tahte", parça parça olmak-tan kinâyedir. "Gemi"den murâd, kuvvet ve şevket-i zâhiriyye sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, bu âlemde birçok heybetli ve kendilerinden korkulan as-

2655. Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2655. Yakîn yolunun eşkıyası olan bu hayâl yüzünden din ehli yetmiş iki millet oldu.

Bu şerefli beyitte, "Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı ve benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrıldı" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi, vehimler ve hayâl yüzünden bâtıl inançlara saplandılar. Ancak bir fırkası sapkınlıktan yakasını kurtardı ki, onlar da peygamberin izine tâbi olanlardır. Bu yetmiş iki fırkanın inançları Milel ve Nihal adlı risalede ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Bu beyt-i şerîfde افترقت اليهود على احدى و سبعين فرقة وتفرقت النصارى على اثنين وسبعين فرقة و تفرقت امتى على ثلاث وسبعين فرقة ya'ni "Yahudiler yetmiş bir fırka ve nasrânî- ler yetmiş iki fırka ve benim ümmetim yetmiş üç fırka üzerine müteferrik ol- du" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi evhâm ve hayâl yüzünden bâtıl i'tikādâta saplandılar. Ancak bir fırkası dalâletten yakasını kurtardı ki, onlar da peygamberin isrine tâbi' olanlardır. Bu yetmiş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede tafsîl olunmuştur.

2656. Îkān adamı vehimden ve hayalden kurtuldu. Kaşın kılına hilal demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2656. İkan sahibi kişi vehimden ve hayalden kurtuldu. Kaşın kılına hilal demez.

"İkan", bir şeyi araştırarak şüphesiz bilmek demektir. Yakîn mertebesine ulaşan kimse vehim ve hayal âleminden kurtulduğu için kaşından sarkan kıla hilal demez ve onu gökteki hilal sanmaz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) zamanında meydana gelen bu olay, ikinci cildin 112 numaralı beytinden itibaren açıklanmıştır. Özeti şudur ki: Hz. Ömer zamanında bir yaşlının kaşının kılı gözüne sarkmış, "Hilali görüyorum!" demiş. Hz. Ömer "Elini ıslat da kaşına sür!" demiş. Öyle yapmış, hilal görüşünden kaybolmuştur.

"Îkān", bir şeyi tahkîk üzre şübhesiz bilmek demektir. Mertebe-i yakîne vâsıl olan kimse vehim ve hayâl âleminden kurtulduğu için kaşından sarkan kıla hilâl demez ve onu gökteki hilâl zannetmez. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) za- mânında vâki' olan bu hâdise II. cildin 112 numaralı beytinden i'tibâren be- yân buyrulmuştur. Hülâsası budur ki: Hz. Ömer zamânında bir ihtiyarın ka- şının kılı gözüne sarkmış "Hilali görüyorum!" demiş. Hz.Ömer "Elini ıslat da kaşına sür!" demiş. Öyle yapmış, hilâl nazarından kaybolmuştur.

2657. O kimseye ki Hz. Ömer'in nûru sened olmaya, kaşın bir eğri kılı onun yolunu vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2657. O kimseye ki Hz. Ömer'in nuru dayanak olmaya, kaşın bir eğri kılı onun yolunu keser.

Hilal gördüğünü zanneden ihtiyara Hz. Ömer'in akıl ve idrak nuru dayanak olduğu gibi, bir kimseye Hz. Ömer gibi olan bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) aklı ve idraki dayanak olmazsa, onun kaşının bir eğri kılı, yani vehim (gerçek olmayan tahayyül) kuvvetinden doğan bir fikir, onun yolunu keser ve onu vehim ve hayalde perişan eder.

Hilal gördüğünü zanneden ihtiyara Hz. Ömer'in nûr-i akl ve idrâki sened olduğu gibi, bir kimseye Hz. Ömer gibi olan bir insân-ı kâmilin akıl ve idrâki sened olmazsa onun kaşının bir eğri kılı ya'ni kuvve-i vâhimesinden müte- vellid olan bir fikir, onun yolunu vurur ve onu vehim ve hayalde berbâd eder.

2658. Yüz binlerce heybetli ve korkunç gemi vehim deryasında tahte tahte ol- muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2658. Yüz binlerce heybetli ve korkunç gemi vehim deryasında parça parça olmuştur.

"Sehm", Farsçada "korku" demektir. "Tahte tahte", parça parça olmaktan kinayedir. "Gemi"den maksat, kuvvet ve dışsal ihtişam sahibi olan kimselerdir. Yani, bu âlemde birçok heybetli ve kendilerinden korkulan kudret ve ihtişam sahipleri, vehim deryasında hayal tufanına yakalanıp parça parça olmuşlardır.

"Sehm", Fârisî'de "korku" demektir. "Tahte tahte", parça parça olmak- tan kinâyedir. "Gemi"den murâd, kuvvet ve şevket-i zâhiriyye sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, bu âlemde birçok heybetli ve kendilerinden korkulan as- hâb-ı kudret ve şevket vehim deryâsında tûfan-ı hayâle tutulup parça parça olmuşlardır.

2659. En aşağısı çalak ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ayı vehme mensub olan burçda husufdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. En aşağısı çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ayı vehme ait olan burçta tutulmuştur.

O heybetli ve korkunç gemilerin en aşağısı, saltanatını idare etmede çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ay gibi olan aklı, vehme (gerçek olmayan tahayyül) ait olan burçta tutulmuştur; ve vehim karanlığı onun akıl nuruna üstün gelmiştir. Firavun'un filozofluğunun bir örneğini Şeyh-i Ekber hazretleri, Musa Fass'ında şöyle açıklarlar: "و اما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الالهية فلم يكن عن جهل و انما كان عن اختيار حتى يرى جوابه مع دعواه الرسالة عن ربه و قد علم فرعون مرتبة المرسلين في العلم" Yani "Firavun'un Hz. Musa'ya ilahi mahiyetten sorusunun hikmetine gelince, bilgisizlikten kaynaklanmıyordu. Aksine, Rabbinden peygamberlik iddiasıyla birlikte onun cevabını görmek için bir imtihandan kaynaklanıyordu; ve Firavun peygamberlerin ilimdeki mertebesini biliyordu." Bu konudaki ayrıntılar adı geçen fassta (bölümde) bulunmaktadır.

O heybetli ve korkunç gemilerin en aşağısı idâre-i saltanatında çevik ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ay gibi olan aklı, vehme mensûb olan burçda husûftadır ve tutulmuştur; ve zulmet-i vehim onun nûr-ı aklına galib gelmiştir. Fir'avn'un feylesofluğunun bir numûnesini Fass-1 Mûsevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri şöyle beyan buyururlar: و اما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الالهية فلم يكن عن جهل و انما كان عن اختيار حتى يرى جوابه مع دعواه الرسالة عن ربه و قد علم فرعون مرتبة المرسلين في العلم Ya'ni "Fir'avn'un Hz. Mûsâ'ya mâhiyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince, cehilden nâşî değil idi. Belki Rabbinden risâlet da'vâsıyla beraber onun cevabını görmek için imtihandan nâşî idi; ve Fir'avn mürselînin ilimde mertebesini bilir idi." Bu bâbdaki tafsîlat mezkûr fasdadır.

2660. Kimse bilmez orospu kadın kimdir; ve o kimse bilir ki, kendisi üzerin-[2661] de ona şübhe yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. Kimse orospu kadının kim olduğunu bilmez; ve o kimse bilir ki, kendisi üzerinde ona şüphe yoktur.

Bu beyit, vehim sahibi ile yakin (kesin bilgi) sahibine örnektir. Yani, kadınlar arasında fahişe olan vardır. Fakat onun fuhşunu ancak onunla gayrimeşru ilişkide bulunan kimse kesin ve muhakkak bilir. İlişkide bulunmayanların bilişi vehmîdir (sadece sanıdan ibaret), kesin değildir. Çünkü bu fahişe kadınla ilişkide bulunan bir kimseye onun iffeti ve namusu hakkında bin delil getirilse, onun kesin bilgisine şüphe arız olmaz. Fakat ilişkide bulunmayanlar onun iffeti hakkında bir delil ile şüpheye düşüp fikirlerinden dönerler. Bunun gibi Firavun, "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Naziat, 79/24) iddiasında vehim sahibiydi ve hakikati idrak etmiş değildi. Fakat Hz. Mansur, "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) iddiasında hakikati idrak etmişti. Bu sebeple Firavun boğulma belasını görünce iddiasından döndü ve "Ben Müslümanlardanım!" (Yunus, 10/90) dedi. Fakat Hz. Mansur idam belasını gördü, iddiasından dönmedi.

Bu beyt sahib-i vehimle sahib-i yakîne misâldir. Ya'ni, kadınlar arasında fahişe olan vardır. Fakat onun fuhşunu ancak onunla münasebet-i gayr-ı meşrûada bulunan kimse yakînen ve muhakkakan bilir. Münasebette bulunmayanların bilişi vehmîdir, yakînî değildir. Zîrâ bu fahişe kadınla münasebette bulunan bir kimseye onun iffeti ve nâmûsu hakkında bin delîl getirse onun yakînine şek ârız olmaz. Fakat münasebette bulunmayanlar onun iffeti hakkında bir delîl ile şübheye düşüp fikirlerinden rücû' ederler. Bunun gibi Fir'avn أنا ربكم الأعلى (Nâziât, 79/24) "Ben sizin Rabb-i a'lânızım!" da'vâsında mütevehhim idi ve mütehakkık değil idi. Fakat Hz. Mansûr ene'l-Hak da'vâsında mütehakkık idi. Binâenaleyh Fir'avn belâ-yı garkı görünce da'vâsından rücû' etti ve أنا من المسلمين (Yûnus, 10/90) "Ben müslümanlardanım!" dedi. Fakat Hz. Mansûr belâ-yı i'dâmı gördü, da'vâsından rücû' etmedi.

2661. Mâdemki senin vehmin seni sersem tutar, neden başkasının vehmi etrafına dolaşırsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. Mademki senin vehmin seni sersem tutar, neden başkasının vehmi etrafında dolaşırsın?

Kudret ve şevket uykusu (Allah'ın kudret ve yüceliğinin tecellileri) vehim denizinde hayal tufanına tutulup parça parça olmuşlardır.

hâb-ı kudret ve şevket vehim deryâsında tûfan-ı hayale tutulup parça parça olmuşlardır.

2659. En aşağısı çalak ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ayı vehme mensub olan burçda husufdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2659. En aşağısı çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ayı vehme ait burçta tutulmuştur.

O heybetli ve korkunç gemilerin en aşağısı, saltanatını idare etmede çevik ve filozof olan Firavun'dur. Onun ay gibi olan aklı, vehme ait burçta tutulmuştur ve kararmıştır; vehim karanlığı onun akıl nuruna üstün gelmiştir. Firavun'un filozofluğunun bir örneğini Şeyh-i Ekber hazretleri Musa Fassı'nda şöyle beyan ederler: "و اما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الالهية فلم يكن عن جهل و انما كان عن اختيار حتى يرى جوابه مع دعواه الرسالة عن ربه و قد علم فرعون مرتبة المرسلين في العلم" Yani "Firavun'un Hz. Musa'ya ilahi mahiyetten sorusunun hikmetine gelince, bu cehaletten kaynaklanmıyordu. Aksine, Rabbinden peygamberlik iddiasıyla birlikte onun cevabını görmek için bir imtihandan kaynaklanıyordu; ve Firavun peygamberlerin ilimdeki mertebesini biliyordu." Bu konudaki ayrıntılar adı geçen fass'tadır.

O heybetli ve korkunç gemilerin en aşağısı idâre-i saltanatında çevik ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ay gibi olan aklı, vehme mensûb olan burç- da husûftadır ve tutulmuştur; ve zulmet-i vehim onun nûr-ı aklına galib gel- miştir. Fir'avn'un feylesofluğunun bir numûnesini Fass-1 Mûsevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri şöyle beyan buyururlar: و اما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الالهية فلم يكن عن جهل و انما كان عن اختيار حتى يرى جوابه مع دعواه الرسالة عن ربه و قد علم فرعون مرتبة المرسلين في العلم Ya'ni "Fir'avn'un Hz. Mûsâ'ya mâhiyet-i ilâhiyyeden suâli- nin hikmetine gelince, cehilden nâşî değil idi. Belki Rabbinden risâlet da'vâ- sıyla berâber onun cevabını görmek için imtihandan nâşî idi; ve Fir'avn mür- selînin ilimde mertebesini bilir idi." Bu bâbdaki tafsîlat mezkûr fasdadır.

2660. Kimse bilmez orospu kadın kimdir; ve o kimse bilir ki, kendisi üzerin- [2661] de ona şübhe yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2660. Kimse orospu kadının kim olduğunu bilmez; ve o kimse bilir ki, kendisi üzerinde ona şüphe yoktur.

Bu beyit, vehim sahibi ile yakin (kesin bilgi) sahibi kişiye örnektir. Yani, kadınlar arasında fahişe olan vardır. Fakat onun fuhşunu ancak onunla gayrimeşru ilişkide bulunan kimse kesin ve muhakkak bilir. İlişkide bulunmayanların bilişi vehmîdir, kesin değildir. Çünkü bu fahişe kadınla ilişkide bulunan bir kimseye onun iffeti ve namusu hakkında bin delil getirilse, onun kesin bilgisine şüphe arız olmaz. Fakat ilişkide bulunmayanlar onun iffeti hakkında bir delil ile şüpheye düşüp fikirlerinden dönerler. Bunun gibi Firavun, "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" (Nâziât, 79/24) iddiasında vehim sahibiydi ve hakikati idrak etmiş değildi. Fakat Hz. Mansur, "Ben Hakk'ım!" iddiasında hakikati idrak etmişti. Bu sebeple Firavun boğulma belasını görünce iddiasından döndü ve "Ben Müslümanlardanım!" (Yunus, 10/90) dedi. Fakat Hz. Mansur idam belasını gördü, iddiasından dönmedi.

Bu beyt sahib-i vehimle sahib-i yakîne misâldir. Ya'ni, kadınlar arasında fahişe olan vardır. Fakat onun fuhşunu ancak onunla münasebet-i gayr-ı meşrûada bulunan kimse yakînen ve muhakkakan bilir. Münasebette bulun- mayanların bilişi vehmîdir, yakînî değildir. Zîrâ bu fahişe kadınla münasebet- te bulunan bir kimseye onun iffeti ve nâmûsu hakkında bin delîl getirse onun yakînine şek ârız olmaz. Fakat münasebette bulunmayanlar onun iffeti hak- kında bir delîl ile şübheye düşüp fikirlerinden rücû' ederler. Bunun gibi Fir'avn أنا ربكم الأعلى (Nâziât, 79/24) "Ben sizin Rabb-i a'lânızım!" da'vâsında mütevehhim idi ve mütehakkık değil idi. Fakat Hz. Mansûr ene'l-Hak da'vâ- sında mütehakkık idi. Binâenaleyh Fir'avn belâ-yı garkı görünce da'vâsından rücû' etti ve أنا من المسلمين (Yûnus, 10/90) "Ben müslümanlardanım!" dedi. Fa- kat Hz. Mansûr belâ-yı i'dâmı gördü, da'vâsından rücû' etmedi.

2661. Mâdemki senin vehmin seni sersem tutar, neden başkasının vehmi et- rafına dolaşırsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2661. Mademki senin vehmin seni sersem tutar, neden başkasının vehmi etrafında dolaşırsın?

Mademki senin vehmedilmiş olan varlığın ve benliğin seni Hak'ın gerçek varlığı karşısında sersem bir halde tutuyor, neden kendin gibi benlik vehminden kurtulmamış olan yalancı mürşidlerin etrafında dolaşıp durursun? İki vehim sahibinin sohbetinden ne fayda elde edilir?

Mâdemki senin mevhûm olan varlığın ve enâniyetin seni vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde sersem bir hâlde tutuyor, neden kendin gibi vehm-i enâniyyetten kurtulmamış olan yalancı mürşidlerin etrafında dolaşıp durursun? İki vehim sâhibinin musâhebesinden ne fayda hâsıl olur?

2662. Ben kendimin benliğinden acizim. Benim önümde benlik dolu olarak ne oturdun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Ben kendimin benliğinden acizim. Benim önümde benlik dolu olarak ne oturdun?

Ey zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi), ben kendimin vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) benliğinden ve varlığından acizim ve ondan bıkmış durumdayım. Sen o vehmedilmiş benliğin duygusuyla dolu olarak benim karşımda niçin oturdun?

Ey zâhid, ben kendimin mevhûm olan benliğinden ve varlığından âcizim ve ondan bîzârım. Sen o mevhûm olan benliğin duygusuyla dolu olarak benim karşımda niçin oturdun?

2663. Bensizliği ve bizsizliği cân ile arıyorum, tâ ki ben o latîf çevgânın topu olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Bensizliği ve bizsizliği can ile arıyorum, tâ ki ben o latîf çevgânın topu olayım!

"Savlecân", cirit oynayanların top çeldikleri ucu eğri sopadır ki, "çevgân" da derler. Yani, ben bensizliği ve bizsizliği ve vehmedilmiş olan varlıktan geçmeyi arıyorum ve istiyorum. Tâ ki ben Hakk'ın latîf bir çevgân (ucu eğri sopa) mesabesinde olan kudret elinin çeldiği ve istediği gibi tasarruf ettiği bir top mesabesinde olayım!

"Savlecân", cirit oynayanların top çeldikleri ucu eğri sopadır ki, "çevgân" dahi derler. Ya'ni, ben bensizliği ve bizsizliği ve mevhûm olan varlıktan geçmeyi arıyorum ve istiyorum. Tâ ki ben Hakk'ın latîf bir çevgân mesâbesinde olan kudret elinin çeldiği ve istediği gibi tasarruf ettiği bir top mesâbesinde olayım!

2664. Her kim bensiz oldu, bütün benler ondadır. Vaktaki kendine dost değildir, cümlenin yâri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Her kim bensiz oldu, bütün benler ondadır. Vaktaki kendine dost değildir, cümlenin yâri oldu.

Her kim kendi vehmedilmiş varlığını terk etti ve kendi varlığını Hakk'ın varlığı bildi ise, bütün varlıkları kapsayan oldu. Vaktaki kendi nefsine olan dostluğu ve sevgiyi terk etti, herkesin dostu ve yâri oldu. Çünkü çevresini düşman görmek, kişinin kendi nefsine olan sevgisindendir.

Her kim kendinin vücûd-ı mevhûmunu terk etti ve kendi varlığını Hakk'ın varlığı bildi ise bütün varlıkları câmi' oldu. Vaktâki kendi nefsinin dostluğu ve muhabbetini terk etti, cümlenin dostu ve yâri oldu. Zîrâ muhîtini düşman görmek kişinin kendi nefsine olan muhabbetindendir.

2665. Ayna nakışsız oldu, baha bulur. Zîrâ ki bütün nakışları hikâye edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Ayna nakışsız oldu, değer bulur. Çünkü bütün nakışları anlatıcı oldu.

İnsanın kalbi, vehmedilmiş varlığına ait olan vehimler ve hayallerin nakışlarından temizlendiği zaman, kâinatın nakışları ona yansır. Nasıl ki ay- Mademki senin vehmedilmiş varlığın ve benliğin, seni Hakk'ın gerçek varlığı karşısında şaşkın bir hâlde tutuyor, neden kendin gibi benlik vehminden kurtulmamış olan yalancı mürşitlerin etrafında dolaşıp durursun? İki vehim sahibinin sohbetinden ne fayda elde edilir?

İnsanın kalbi vücûd-ı mevhûmuna taalluk eden evhâm ve hayâlât nakışlarından pâk olduğu vakit ona kâinâtın nakışları muntabi' olur. Nitekim ay- Mâdemki senin mevhûm olan varlığın ve enâniyetin seni vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde sersem bir hâlde tutuyor, neden kendin gibi vehm-i enâniyyetten kurtulmamış olan yalancı mürşidlerin etrafında dolaşıp durursun? İki vehim sâhibinin musâhebesinden ne fayda hâsıl olur?

2662. Ben kendimin benliğinden âcizim. Benim önümde benlik dolu olarak ne oturdun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2662. Ben kendimin benliğinden âcizim. Benim önümde benlik dolu olarak ne oturdun?

Ey zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi), ben kendimin vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) olan benliğinden ve varlığından âcizim ve ondan bîzârım (usanmışım). Sen o vehmedilmiş olan benliğin duygusuyla dolu olarak benim karşımda niçin oturdun?

Ey zâhid, ben kendimin mevhûm olan benliğinden ve varlığından âcizim ve ondan bîzârım. Sen o mevhûm olan benliğin duygusuyla dolu olarak benim karşımda niçin oturdun?

2663. Bensizliği ve bizsizliği cân ile arıyorum, tâ ki ben o latîf çevgânın topu olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2663. Bensizliği ve bizsizliği can ile arıyorum, tâ ki ben o latîf çevgânın topu olayım!

"Savlecân", cirit oynayanların top çeldikleri ucu eğri sopadır ki, "çevgân" da derler. Yani, ben bensizliği ve bizsizliği ve vehmedilmiş olan varlıktan geçmeyi arıyorum ve istiyorum. Tâ ki ben Hakk'ın latîf bir çevgân (ucu eğri sopa) mesabesinde olan kudret elinin çeldiği ve istediği gibi tasarruf ettiği bir top mesabesinde olayım!

"Savlecân", cirit oynayanların top çeldikleri ucu eğri sopadır ki, "çevgân" dahi derler. Ya'ni, ben bensizliği ve bizsizliği ve mevhûm olan varlıktan geçmeyi arıyorum ve istiyorum. Tâ ki ben Hakk'ın latîf bir çevgân mesâbesinde olan kudret elinin çeldiği ve istediği gibi tasarruf ettiği bir top mesâbesinde olayım!

2664. Her kim bensiz oldu, bütün benler ondadır. Vaktâki kendine dost değildir, cümlenin yâri oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2664. Her kim bensiz oldu, bütün benler ondadır. Vaktâki kendine dost değildir, cümlenin yâri oldu.

Her kim kendisinin vehmedilmiş varlığını terk etti ve kendi varlığını Hakk'ın varlığı bildi ise bütün varlıkları kapsayıcı oldu. Vaktâki kendi nefsinin dostluğunu ve sevgisini terk etti, herkesin dostu ve yâri oldu. Çünkü çevresini düşman görmek kişinin kendi nefsine olan sevgisindendir.

Her kim kendinin vücûd-ı mevhûmunu terk etti ve kendi varlığını Hakk'ın varlığı bildi ise bütün varlıkları câmi' oldu. Vaktâki kendi nefsinin dostluğu ve muhabbetini terk etti, cümlenin dostu ve yâri oldu. Zîrâ muhîtini düşman görmek kişinin kendi nefsine olan muhabbetindendir.

2665. Ayna nakışsız oldu, bahâ bulur. Zîrâ ki bütün nakışları hikâye edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2665. Ayna nakışsız oldu, değer bulur. Çünkü bütün nakışları hikâye edici oldu.

İnsanın kalbi, vehmedilmiş varlığına ait olan vehim ve hayal nakışlarından temizlendiği zaman, kâinatın nakışları ona yansır. Nasıl ki aynanın yüzü nakışsız ve parlak olursa güzellik bulur veya o ayna kıymetli olur. Çünkü saf ve parlak olan ayna, kendisine yansıyan nakışları gösterici ve hikâye edici olur. "Behâ", güzellik ve kıymet anlamlarına gelir, burada iki anlam da uygundur.

İnsanın kalbi vücûd-ı mevhûmuna taalluk eden evhâm ve hayâlât nakışlarından pâk olduğu vakit ona kâinâtın nakışları muntabi' olur. Nitekim ay- nanın yüzü nakışsız ve mücellâ olursa güzellik bulur veyâhud o ayna kıymetdâr olur. Zîrâ musaffâ ve mücellâ olan ayna kendisine mün'akis olan nakışları gösterici ve hikâye edici olur. "Behâ", güzellik ve kıymet ma'nâlarına gelir, burada iki ma'nâ dahi münasibdir.

## Şeyh Muhammed Serrezî-i Gaznevî (k.s.)nun hikâyesidir

2666. Gaznin'de ilimden meziyetli bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi Serrezî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Gaznin'de ilimden meziyetli bir zâhid vardı. Adı Muhammed ve künyesi Serrezî idi.

"Miz", bir şeyin diğer şey üzerine üstünlüğü, fazlalığı ve meziyeti demektir (Sarrâh). "Yâ" nispet içindir, "faziletli ve meziyetli" demek olur. Yani, Gaznin şehrinde ilim yönünden faziletli ve meziyetli hakiki bir zâhid vardı. Adı Muhammed ve künyesi de Serrezî idi.

"Miz", bir şeyin diğer şey üzerine fazlı ve ziyâdelik ve meziyet demektir (Sarrâh). "Yâ" nisbet içindir, "fazıllı ve meziyetli" demek olur. Ya'ni, Gaznin şehrinde ilim cihetinden fazıllı ve meziyetli hakîkî bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi de Serrezî idi.

2667. Her bir gece onun iftârı asma filizi idi. O yedi yıl bir matlabda idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. Her bir gece onun iftarı asma filizi idi. O yedi yıl bir istekte (matlab) idi.

nanın yüzü nakışsız ve parlak olursa güzellik bulur veya o ayna kıymetli olur. Çünkü saf ve parlak olan ayna kendisine yansıyan nakışları gösterici ve hikâye edici olur. "Behâ", güzellik ve kıymet anlamlarına gelir, burada iki anlam da uygundur.

nanın yüzü nakışsız ve mücellâ olursa güzellik bulur veyâhud o ayna kıymetdâr olur. Zîrâ musaffâ ve mücellâ olan ayna kendisine mün'akis olan nakışları gösterici ve hikâye edici olur. "Behâ", güzellik ve kıymet ma'nâlarına gelir, burada iki ma'nâ dahi münasibdir.

## Şeyh Muhammed Serrezî-i Gaznevî (k.s.)nun hikâyesidir

2666. Gaznin'de ilimden meziyetli bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi Serrezî idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2666. Gaznin'de ilimden meziyetli bir zâhid vardı. Adı Muhammed ve künyesi Serrezî idi.

"Miz", bir şeyin diğer şey üzerine üstünlüğü, fazlalığı ve meziyeti demektir (Sarrâh). "Yâ" nispet içindir, "faziletli ve meziyetli" demek olur. Yani, Gaznin şehrinde ilim yönünden faziletli ve meziyetli hakiki bir zâhid vardı. Adı Muhammed ve künyesi de Serrezî idi.

"Miz", bir şeyin diğer şey üzerine fazlı ve ziyâdelik ve meziyet demektir (Sarrâh). "Yâ" nisbet içindir, "fazıllı ve meziyetli" demek olur. Ya'ni, Gaznin şehrinde ilim cihetinden fazıllı ve meziyetli hakîkî bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi de Serrezî idi.

2667. Her bir gece onun iftârı asma filizi idi. O yedi yıl bir matlabda idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2667. Her bir gece onun iftarı asma filizi idi. O yedi yıl bir istek peşinde idi.

Yani, gündüzleri oruç tutar ve akşamları da asma filiziyle iftar ederdi. O şerefli zât yedi yıl bir maksadın gerçekleşmesini ister dururdu.

Ya'ni, gündüzleri oruç tutar ve akşamları da asma filiziyle iftâr ederdi. O zât-ı şerîf yedi yıl bir maksadın husûlünü ister dururdu.

2668. O cûd şâhından çok acîbeler gördü. Fakat onun maksûdu şâhın cemâli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. O cömertlik padişahından çok acayiplikler gördü. Fakat onun amacı padişahın güzelliği idi.

Şeyh Muhammed hazretleri, cömertlik ve kerem sahibi bir padişah olan Yüce Allah hazretlerinin birçok acayip tecellilerini (ilahi görünüşlerini) gördü. Fakat bunlar sıfatlara ve isimlere ait tecelliler olduğundan tatmin olmadı. Onun amacı zâta ait tecelliye mazhar olmak ve Hakk'ın güzelliğini müşahede etmek idi.

Şeyh Muhammed hazretleri cûd ve kerem sâhibi bir şâh olan Hak Teâlâ hazretlerinin birçok acîb tecelliyâtını gördü. Fakat bunlar tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyye olduğundan kanâat etmedi. Onun maksûdu tecellî-i zâtiye mazhar olmak ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede etmek idi.

2669. O kendinden doymuş dağ başına gitti, dedi: “Göster, yâhud ben aşağıya düştüm!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. O kendinden doymuş dağ başına gitti, dedi: “Göster, yâhud ben aşağıya düştüm!”

O, kendisinin vehmedilmiş varlığından doymuş, yani bıkmış ve usanmış olan Şeyh Muhammed hazretleri dağ başına gitti ve Yüce Allah'a hitaben dedi: “Ey benim maşukum olan Yüce Allah, ya kendini bana göster veyahut seni müşahede etmeme engel olan bu vehmedilmiş varlık perdesini ortadan kaldırmak için kendimi dağdan aşağıya atarım!”

O kendinin vücûd-ı mevhûmundan doymuş, ya'ni bıkmış ve usanmış olan Şeyh Muhammed hazretleri dağ başına gitti ve cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: “Ey benim ma'şûkum olan Hak Teâlâ, ya kendini bana göster veyâhud seni müşâhedeye mâni' olan bu vücûd-ı mevhûm perdesini izâle etmek için kendimi dağdan aşağıya atarım!”

2670. Dedi: “O mekrûmetin mühleti gelmedi ve eğer aşağıya düşsen ölmezsin seni öldürmem!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Dedi: “O keremin süresi gelmedi ve eğer aşağıya düşsen ölmezsin, seni öldürmem!”

Yüce Allah tarafından onun sırrına hitaben buyruldu ki: “O keremin zamanı gelmedi; ve eğer kendini dağdan aşağıya da atsan ölmezsin ve seni öldürmem. Çünkü senin sabit hakikatinin (Hak'ın ilmindeki varlık sureti) yatkınlığına göre bu dünya hayatında senden ortaya çıkması gereken haller vardır. “Mekrûmet”, izzet ve şeref ve kerem anlamlarındadır.

Cenâb-ı Hak tarafından onun sırrına hitâben buyruldu ki: “O keremin zamanı gelmedi; ve eğer kendini dağdan aşağıya da atsan ölmezsin ve seni öldürmem. Çünkü senin ayn-ı sâbitenin isti'dâdına göre bu hayât-ı dünyeviyede senden zuhûru îcâb eden ahvâl vardır. “Mekrûmet”, izzet ve şeref ve kerem ma'nâlarınadır.

2671. O muhabbetten nâşî kendisini aşağıya attı. O bir derin suyun içine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. O muhabbetten dolayı kendisini aşağıya attı. O, derin bir suyun içine düştü.

Şeyh Muhammed hazretleri, sırrına vâkıf olduğu ilâhî hitaba rağmen ayrılığa tahammül edemedi ve aşkın ve muhabbetin üstün gelmesinden dolayı kendisini dağdan aşağıya attı. Fakat derin bir suyun içine düştü ve helâk olmadı. Yani, gündüzleri oruç tutar ve akşamları da asma filiziyle iftar ederdi. O şerefli zât, yedi yıl boyunca bir maksadın gerçekleşmesini ister dururdu.

Şeyh Muhammed hazretleri sırrına vâkı' olan hitâb-ı ilâhîye rağmen fırkate tahammül edemedi ve aşkın ve muhabbetin galebesinden dolayı kendisini dağdan aşağıya attı. Fakat bir derin suyun içine düştü ve helâk olmadı. Ya'ni, gündüzleri oruç tutar ve akşamları da asma filiziyle iftâr ederdi. O zât-ı şerîf yedi yıl bir maksadın husûlünü ister dururdu.

2668. O cûd şahından çok acîbeler gördü. Fakat onun maksûdu şahın cemâli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2668. O cömertlik padişahından çok acayiplikler gördü. Fakat onun amacı padişahın güzelliği idi.

Şeyh Muhammed hazretleri, cömertlik ve kerem sahibi bir padişah olan Yüce Allah hazretlerinin birçok şaşırtıcı tecellisini (ilahi görünüşünü) gördü. Fakat bunlar sıfatlara ve isimlere ait tecelliler olduğundan yetinmedi. Onun amacı zâtî tecelliye (Allah'ın özüne ait görünüşe) mazhar olmak ve Hakk'ın güzelliğini müşahede etmek (gözlemlemek) idi.

Şeyh Muhammed hazretleri cûd ve kerem sâhibi bir şâh olan Hak Teâlâ hazretlerinin birçok acîb tecelliyâtını gördü. Fakat bunlar tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye olduğundan kanâat etmedi. Onun maksûdu tecellî-i zâtîye mazhar olmak ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede etmek idi.

2669. O kendinden doymuş dağ başına gitti, dedi: “Göster, yahud ben aşağıya düştüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2669. O kendinden doymuş dağ başına gitti, dedi: “Göster, yahud ben aşağıya düştüm!"

O kendisinin vehmedilmiş varlığından (sadece sanıda var olan varlık) doymuş, yani bıkmış ve usanmış olan Şeyh Muhammed hazretleri dağ başına gitti ve Yüce Allah'a hitaben dedi: "Ey benim maşukum olan Yüce Allah, ya kendini bana göster veyahut seni müşahede etmeme engel olan bu vehmedilmiş varlık perdesini ortadan kaldırmak için kendimi dağdan aşağıya atarım!”

O kendinin vücûd-ı mevhûmundan doymuş, ya'ni bıkmış ve usanmış olan Şeyh Muhammed hazretleri dağ başına gitti ve cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: "Ey benim ma'şûkum olan Hak Teâlâ, ya kendini bana göster veyâhud seni müşâhedeye mâni' olan bu vücûd-ı mevhûm perdesini izâle etmek için kendimi dağdan aşağıya atarım!”

2670. Dedi: "O mekrümetin mühleti gelmedi ve eğer aşağıya düşsen ölmezsin [2671] seni öldürmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2670. Dedi: "O keremin süresi gelmedi ve eğer aşağıya düşsen ölmezsin, seni öldürmem!"

Yüce Allah tarafından onun sırrına hitaben buyruldu ki: "O keremin zamanı gelmedi; ve eğer kendini dağdan aşağıya da atsan ölmezsin ve seni öldürmem. Çünkü senin sabit hakikatinin yatkınlığına göre bu dünya hayatında senden ortaya çıkması gereken haller vardır. "Mekrümet", izzet, şeref ve kerem anlamlarındadır.

Cenâb-ı Hak tarafından onun sırrına hitâben buyruldu ki: "O keremin za-mânı gelmedi; ve eğer kendini dağdan aşağıya da atsan ölmezsin ve seni öl-dürmem. Çünkü senin ayn-ı sâbitenin isti'dâdına göre bu hayât-ı dünyeviy-yede senden zuhûru îcâb eden ahvâl vardır. "Mekrümet", izzet ve şeref ve kerem ma'nâlarınadır.

2671. O muhabbetten nâşî kendisini aşağıya attı. O bir derin suyun içine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2671. O muhabbetten dolayı kendisini aşağıya attı. O, derin bir suyun içine düştü.

Şeyh Muhammed hazretleri, sırrına vâki' olan ilâhî hitaba rağmen ayrılığa tahammül edemedi ve aşkın ve muhabbetin üstün gelmesinden dolayı kendisini dağdan aşağıya attı. Fakat derin bir suyun içine düştü ve helâk olmadı.

Şeyh Muhammed hazretleri sırrına vâki' olan hitâb-ı ilâhîye rağmen firka-te tahammül edemedi ve aşkın ve muhabbetin galebesinden dolayı kendisini dağdan aşağıya attı. Fakat bir derin suyun içine düştü ve helâk olmadı.

2672. Vaktâki o canından doymuş olan adam neksten ölmedi, ölüm firâkından kendi üzerine teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. O canından doymuş adam, neksten ölmediği zaman, ölüm ayrılığından dolayı kendi üzerine yöneldi.

"Neks", baş aşağı etmek demektir. "Nüks" ise, iyileştikten sonra hastalığın geri dönmesi anlamına gelir. Yani, o canından doymuş ve bıkmış adam, kendisini baş aşağı etmekten ve dağdan baş aşağı yuvarlanmaktan ölmediği zaman, ölümden ayrıldığı ve bir an önce ölüme kavuşamadığı için kendi üzerine feryat edip ağladı.

“Neks”, baş aşağı etmek, “nüks”, sıhhat bulduktan sonra hastalık geri dönmek demektir. Ya’ni, vaktâki o canına doymuş ve bıkmış olan adam kendisini baş aşağı etmekten ve dağdan baş aşağı yuvarlanmaktan ölmedi, ölümden ayrıldığı ve bir an evvel ölüme kavuşamadığı için kendi üzerine feryâd edip ağladı.

2673. Zîrâ bu hayat ona bir ölüm gibi göründü. İş onun önünde ma’kûs olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Çünkü bu hayat ona bir ölüm gibi göründü. İş onun önünde tersine dönmüştü.

Onun dağdan aşağıya kendini atıp intihara kalkışmasının sebebi şuydu ki, bu dünyevî hayat ona bir ölüm gibi ve ölüm de hayat gibi görünmüştü. Bu hayat işi onun önünde tersine dönmüş ve tersine çevrilmişti. Yani dünyevî hayatı ölüm, ölümü de hayat olarak bilmişti. Bilinmelidir ki, intihar şeriatça kınanmıştır. Fakat ilâhî aşk ile kendinden geçenler bu fiillerinde mazurdurlar. Onların bu intiharları, gaflet ehlinin intiharları gibi değildir.

Onun dağdan aşağıya kendini atıp intihara tasaddî etmesinin sebebi bu idi ki, bu hayât-ı dünyeviyye ona bir ölüm gibi ve ölüm dahi hayat göründü. Bu hayat işi onun önünde tersine ve ma’kûs olmuş idi. Ya’ni hayât-ı dünyeviyyeyi ölüm ve ölümü de hayat bilmiş idi. Ma’lûmdur ki, intihar şer’an mezmûmdur. Fakat aşk-ı ilâhî ile kendinin kendiliğinden geçenler bu fiillerinde ma’zûrdurlar. Onların bu intiharları ehl-i gafletin intiharları gibi değildir.

2674. O, ölümü gaybdan dilenir idi. “Muhakkak benim hayâtım ölümümde-dir!” der idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. O, ölümü gaybdan dilerdi. "Muhakkak benim hayatım ölümümde-dir!" derdi.

"Gedî" ve "gedbe", dilenmek anlamındadır. Şeyh Muhammed hazretleri ölümü gayb tarafından diler ve temenni ederdi. Çünkü bilirdi ki, bu cisim Hakk'ın güzelliğinin perdesi ve engelidir; ve bu perde ölüm vasıtasıyla ortadan kalkar. Nasıl ki hadîs-i şerîfte انكم لن تروا ربكم عز و جل حتى تموتوا yani "Muhakkak sizler ölmedikçe Rabbiniz azze ve celle hazretlerini göremezsiniz" buyrulur. Bunun için o hazret, "Benim hayatım ölümümdedir!" derdi.

“Gedî” ve “gedbe”, dilenmek ma’nâsınadır. Şeyh Muhammed hazretleri ölümü cânib-i gaybdan dilenir ve temennî eder idi. Zîrâ bilirdi ki, bu cisim cemâl-i Hakk’ın perdesi ve hicâbıdır; ve bu perde ölüm vâsıtasıyla aradan kalkar. Nitekim hadîs-i şerîfde انكم لن تروا ربكم عز و جل حتى تموتوا ya’ni “Muhakkak sizler ölmedikçe Rabbiniz azze ve celle hazretlerini göremezsiniz” buyrulur. Bunun için o hazret, “Benim hayâtım ölümümdedir!” derdi.

2675. Ölümü dirilik gibi kabûl edici olmuş idi. Kendi canının helâki ile müttehid olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Ölümü dirilik gibi kabul edici olmuştu. Kendi canının helâki ile birleşmişti.

2672. Vaktaki o canından doymuş olan adam neksten ölmedi, ölüm firâkından kendi üzerine teveccüh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2672. O canından doymuş adam neksten ölmediği vakit, ölüm ayrılığından dolayı kendisine yöneldi.

"Neks", baş aşağı etmek demektir. "Nüks" ise, iyileştikten sonra hastalığın geri dönmesi anlamına gelir. Yani, o canına doymuş ve bıkmış adam, kendisini baş aşağı etmekten ve dağdan baş aşağı yuvarlanmaktan ölmediği vakit, ölümden ayrıldığı ve bir an önce ölüme kavuşamadığı için kendisine feryat edip ağladı.

"Neks", baş aşağı etmek, "nüks", sıhhat bulduktan sonra hastalık geri dönmek demektir. Ya'ni, vaktâki o canına doymuş ve bıkmış olan adam kendisini baş aşağı etmekten ve dağdan baş aşağı yuvarlanmaktan ölmedi, ölümden ayrıldığı ve bir an evvel ölüme kavuşamadığı için kendi üzerine feryâd edip ağladı.

2673. Zîra bu hayat ona bir ölüm gibi göründü. İş onun önünde ma'kûs olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2673. Çünkü bu hayat ona bir ölüm gibi göründü. İş onun önünde tersine dönmüştü.

Onun dağdan aşağıya kendini atıp intihara kalkışmasının sebebi şuydu ki, bu dünya hayatı ona bir ölüm gibi ve ölüm de hayat gibi görünmüştü. Bu hayat işi onun önünde tersine ve baş aşağı dönmüştü. Yani dünya hayatını ölüm ve ölümü de hayat bilmişti. Bilinmelidir ki, intihar şeriaten kınanmıştır. Fakat ilâhî aşk ile kendinden geçenler bu fiillerinde mazurdurlar. Onların bu intiharları, gaflet ehlinin intiharları gibi değildir.

Onun dağdan aşağıya kendini atıp intihara tasaddî etmesinin sebebi bu idi ki, bu hayât-ı dünyeviyye ona bir ölüm gibi ve ölüm dahi hayat göründü. Bu hayat işi onun önünde tersine ve ma'kûs olmuş idi. Ya'ni hayât-ı dünyeviy-yeyi ölüm ve ölümü de hayat bilmiş idi. Ma'lumdur ki, intihar şer'an mez-mûmdur. Fakat aşk-ı ilâhî ile kendinin kendiliğinden geçenler bu fiillerinde ma'zûrdurlar. Onların bu intiharları ehl-i gafletin intiharları gibi değildir.

2674. O, ölümü gaybdan dilenir idi. "Muhakkak benim hayatım ölümümde-dir!" der idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2674. O, ölümü gaybdan dilerdi. "Muhakkak benim hayatım ölümümde-dir!" derdi.

"Gedî" ve "gedbe", dilenmek anlamındadır. Şeyh Muhammed hazretleri ölümü gayb tarafından diler ve temenni ederdi. Çünkü bilirdi ki, bu cisim Hakk'ın cemâlinin perdesi ve engelidir; ve bu perde ölüm vasıtasıyla ortadan kalkar. Nitekim hadîs-i şerîfte انكم لن تروا ربكم عز و جل حتى تموتوا yani "Muhakkak sizler ölmedikçe Rabbiniz azze ve celle hazretlerini göremezsiniz" buyrulur. Bunun için o hazret, "Benim hayatım ölümümdedir!" derdi.

"Gedî" ve "gedbe", dilenmek ma'nâsınadır. Şeyh Muhammed hazretleri ölümü cânib-i gaybdan dilenir ve temennî eder idi. Zîrâ bilirdi ki, bu cisim ce-mâl-i Hakk'ın perdesi ve hicabıdır; ve bu perde ölüm vâsıtasıyla aradan kal-kar. Nitekim hadîs-i şerîfde انكم لن تروا ربكم عز و جل حتى تموتوا ya'ni "Muhakkak sizler ölmedikçe Rabbiniz azze ve celle hazretlerini göremezsiniz" buyrulur. Bunun için o hazret, "Benim hayatım ölümümdedir!" derdi.

2675. Ölümü dirilik gibi kabul edici olmuş idi. Kendi canının helâki ile müttehid olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2675. Ölümü dirilik gibi kabul edici olmuş idi. Kendi canının helâki ile birleşmiş idi.

Kendi canının helâki ile birleşmiş idi.

Kendi canının helâki ile müttehid olmuş idi.

2676. Kılıç ve hançer Ali gibi onun reyhânı idi. Nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Kılıç ve hançer Ali gibi onun reyhanı idi. Nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi.

Kılıç ve hançer, velayet şahı İmam Ali (k.A.v.) hazretlerine nasıl reyhan ve misk gibi kokan fesleğen mesabesinde olmuş idiyse, Şeyh Muhammed hazretlerine de öyle olmuş idi. Dünyevî hayatın zevk aldığı nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi. Ve dünyanın süslerinden asla zevk almaz bir hâle gelmiş idi.

Kılıç ve hançer şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerine nasıl reyhân ve misk gibi kokan fesleğen mesâbesinde olmuş idiyse, Şeyh Muhammed hazretlerine dahi öyle olmuş idi. Hayât-ı sürîyyenin zevk aldığı nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi. Ve dünyânın müzeyyenâtından asla zevk almaz bir hâle gelmiş idi.

2677. Sahrâdan “Şehir tarafına git!” diye ses geldi. Sırrın ve cehrin verâsından acîb ses!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Çölden "Şehir tarafına git!" diye ses geldi. Sırrın ve cehrin (açıkça söylenen sözün) ötesinden gelen acayip ses!

Şeyh Muhammed hazretleri bu hâl içinde iken, ilahi taraftan: "Çölden şehir tarafına git!" diye bir ses geldi. Fakat bu ses, bildiğimiz seslerden değildi. Görünen ve görünmeyen âlemin arkasından gelen acayip bir ses idi ki, ayırt edilmesi imkânsızdır. Ancak zevk yoluyla idrak edilir.

Şeyh Muhammed hazretleri bu hâl içinde iken taraf-ı ilâhîden: “Sahrâdan şehir tarafına git!” diye bir ses geldi. Fakat bu ses bildiğimiz seslerden değildi. Âlem-i zâhir ve bâtının arkasından gelen acîb bir ses idi ki, tefrîkı mümkin değildir. Ancak zevkan idrâk olunur.

2678. Dedi: “Ey benim sırrımı mû-be-mû bilici, şehirde hizmetten ne yapayım? Söyle!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Dedi: “Ey benim sırrımı inceden inceye bilici, şehirde hizmetten ne yapayım? Söyle!”

Şeyh Muhammed hazretleri bu hitaba cevaben dedi: “Ey benim sırrımı inceden inceye bilici olan Rabbim, şehre gittiğim zaman orada ne hizmet yapacağım ve görevim ne olacaktır, emret!”

Şeyh Muhammed hazretleri bu hitâba cevâben dedi: “Ey benim sırrımı inceden inceye bilici olan Rabbim, şehre gittiğim vakit orada ne hizmet yapacağım ve vazîfem ne olacaktır, emret!”

2679. Dedi: “Hizmet odur ki, nefsin züllü için sen kendini Abbâs-ı Debs gibi yapasın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Dedi: “Hizmet odur ki, nefsinin alçalması için sen kendini Abbâs-ı Debs gibi yapasın!”

“Abbâs-ı Debs”, dilencilikte çok usta olan bir dilencinin adıdır ki, etkili sözlerle halkı bazen ağlatır ve bazen de gülünç sözlerle güldürür ve herkesten para koparırdı. Onun çoğu latifeleri Câmiü’l-Hikâyât ismindeki kitapta anılmıştır. Yani, Şeyh Muhammed hazretlerine Yüce Allah tarafından buyruldu ki: “Şehre gittiğin zaman orada yapacağın hizmet, nefsini alçaltmak ve hor görmek için kendini Abbâs-ı Debs gibi dilenci bir hâle koyacaksın ve ısrarla dileneceksin!”

“Abbâs-ı Debs”, dilencilikte gâyet mâhir olan bir cerrâr kimsenin adıdır ki, müessir sözler ile halkı ba’zan ağlatır ve ba’zan de gülünç sözlerle güldürür ve herkesten para koparır idi. Onun ekser-i letâifi Câmiü’l-Hikâyât ismindeki kitâbda mezkûrdur. Ya’ni, Şeyh Muhammed hazretlerine cenâb-ı Hak tarafından buyruldu ki: “Şehre gittiğin vakit orada yapacağın hizmet, nefsini tezlîl ve tahkîr için kendini Abbâs-ı Debs gibi cerrâr bir dilenci hâline koyacaksın ve musırrâne dileneceksin!”

2676. Kılıç ve hançer Ali gibi onun reyhânı idi. Nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2676. Kılıç ve hançer Ali gibi onun reyhanı idi. Nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi.

Kılıç ve hançer, velayet şahı İmam Ali (k.A.v.) hazretlerine nasıl reyhan ve misk gibi kokan fesleğen derecesinde olmuş idiyse, Şeyh Muhammed hazretlerine de öyle olmuş idi. Zahirî hayatın zevk aldığı nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi. Ve dünyanın süslerinden asla zevk almaz bir hâle gelmiş idi.

Kılıç ve hançer şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerine nasıl reyhân ve misk gibi kokan fesleğen mesâbesinde olmuş idiyse, Şeyh Muhammed hazretlerine dahi öyle olmuş idi. Hayât-ı sûriyyenin zevk aldığı nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi. Ve dünyanın müzeyyenâtından asla zevk almaz bir hâle gelmiş idi.

2677. Sahrâdan "Şehir tarafına git!" diye ses geldi. Sırrın ve cehrin verâsından acîb ses!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2677. Çölden "Şehir tarafına git!" diye ses geldi. Sırrın ve cehrin (açıkça söylenen sözün) ötesinden gelen acayip ses!

Şeyh Muhammed hazretleri bu hâl içinde iken, İlahi taraftan: "Çölden şehir tarafına git!" diye bir ses geldi. Fakat bu ses, bildiğimiz seslerden değildi. Görünen ve görünmeyen âlemin arkasından gelen acayip bir ses idi ki, ayırt edilmesi mümkün değildir. Ancak zevk yoluyla idrak edilir.

Şeyh Muhammed hazretleri bu hâl içinde iken taraf-ı ilâhîden: "Sahrâdan şehir tarafına git!" diye bir ses geldi. Fakat bu ses bildiğimiz seslerden değildi. Âlem-i zâhir ve bâtının arkasından gelen acîb bir ses idi ki, tefrîkı mümkün değildir. Ancak zevkan idrâk olunur.

2678. Dedi: "Ey benim sırrımı mû-be-mû bilici, şehirde hizmetten ne yapayım? Söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2678. Dedi: "Ey benim sırrımı inceden inceye bilici, şehirde hizmetten ne yapayım? Söyle!"

Şeyh Muhammed hazretleri bu hitaba cevaben dedi: "Ey benim sırrımı inceden inceye bilici olan Rabbim, şehre gittiğim zaman orada ne hizmet yapacağım ve vazifem ne olacaktır, emret!"

Şeyh Muhammed hazretleri bu hitâba cevâben dedi: "Ey benim sırrımı inceden inceye bilici olan Rabbim, şehre gittiğim vakit orada ne hizmet yapacağım ve vazîfem ne olacaktır, emret!"

2679. Dedi: "Hizmet odur ki, nefsin züllü için sen kendini Abbâs-ı Debs gibi yapasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2679. Dedi: "Hizmet odur ki, nefsinin alçalması için sen kendini Abbâs-ı Debs gibi yapasın!"

"Abbâs-ı Debs", dilencilikte çok usta olan bir dilencinin adıdır ki, etkili sözlerle halkı bazen ağlatır ve bazen de gülünç sözlerle güldürür ve herkesten para koparırdı. Onun çoğu latifesi (güldürücü hikâyesi) Câmiü'l-Hikâyât isimli kitapta zikredilmiştir. Yani, Şeyh Muhammed hazretlerine Yüce Allah tarafından buyruldu ki: "Şehre gittiğin zaman orada yapacağın hizmet, nefsini alçaltmak ve hor görmek için kendini Abbâs-ı Debs gibi dilenci bir hâle koyacaksın ve ısrarla dileneceksin!"

"Abbâs-ı Debs", dilencilikte gâyet mâhir olan bir cerrâr kimsenin adıdır ki, müessir sözler ile halkı ba'zan ağlatır ve ba'zan de gülünç sözlerle güldürür ve herkesten para koparır idi. Onun ekser-i letâifi Câmiü'l-Hikâyât ismindeki kitâbda mezkûrdur. Ya'ni, Şeyh Muhammed hazretlerine cenâb-ı Hak tarafından buyruldu ki: "Şehre gittiğin vakit orada yapacağın hizmet, nefsini tezlîl ve tahkîr için kendini Abbâs-ı Debs gibi cerrâr bir dilenci hâline koyacaksın ve musırrâne dileneceksin!"

2680. Bir müddet zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere eriştir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. Bir süre zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere ulaştır!

2681. Birkaç vakte kadar senin hizmetin budur!" Dedi: "Ey cân-penah, sem'an ve taaten!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. "Birkaç vakte kadar senin hizmetin budur!" Dedi: "Ey canın sığınağı, işittik ve itaat ettik!"

"Birkaç süre zenginlerden dilendiğin paraları âciz olan fakirlere sadaka olarak ver! Sana başka bir emrim gelinceye kadar şehirdeki hizmetin budur!" Şeyh Muhammed hazretleri bu ilâhî emre karşı "Ey canın sığınağı olan Rabbim, emrini dinledim ve itaat ettim!" dedi.

"Birkaç müddet zenginlerden dilendiğin paraları âciz olan fakirlere tasadduk et! Sana diğer bir emrim gelinceye kadar şehirdeki hizmetin budur!" Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîye karşı "Ey canın ilticâgâhı olan Rabbim, emrini dinledim ve itâat ettim!" dedi.

2682. Çok sual ve çok cevab ve mâcerâ, zâhid ile Rabbü'l-verâ arasında oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Zâhid ile âlemlerin Rabbi arasında çok soru, çok cevap ve macera oldu.

Yani, Şeyh Muhammed hazretleri bu ilâhî emri aldığı sırada, kendisiyle yaratılmışların Rabbi arasında başka birtakım sorular ve cevaplar ve bazı ilâhî tecelliler de meydana geldi.

Ya'ni, Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîyi telakkî ettiği esnâda kendisiyle mahlûkātın Rabb'i arasında diğer birtakım suâller ve cevablar ve ba'zi tecelliyât-ı ilâhiyye dahi vâki' oldu.

2683. Öyle ki yer ve gök nûr dolu oldu, Makālât'ta o cümle mezkûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Öyle ki yer ve gök nur dolu oldu, Makâlât'ta o cümle anıldı.

Makâlât, içinde Şeyh Serrezî hazretlerinin halleri ve sözlerinin anıldığı bir kitabın adıdır. (Hint şârihlerinden Mîr Eyyüb ve Velî Muhammed Ekberâbâdî). Ben bu kitabı görmedim ve işitmedim. Aksine Hint şârihleri görmüş olacaklardır ki, şerhlerinde bundan bahsetmişlerdir. Yani, o soru ve cevap arasında öyle Hak tecellileri (Allah'ın görünüşleri) meydana geldi ki, yer ve gök nur ile doldu. Bu konudaki ayrıntılar Makâlât-ı Şeyh Serrezî ismindeki kitapta yer almaktadır.

Makālât bir kitabın ismidir ki, onda Şeyh Serrezî hazretlerinin ahvali ve makālâtı mezkûrdur. (Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb ve Velî Muhammed Ekberâbâdî). Fakir bu kitabı görmedim ve işitmedim. Fakat Hind şârihleri görmüş olacaklardır ki, şerhlerinde bundan bahsetmişlerdir. Ya'ni, o suâl ve cevâb arasında öyle tecelliyât-ı Hak vâki' oldu ki, yer ve gök nûr ile doldu. Bu bâbdaki tafsîlât Makālât-ı Şeyh Serrezî ismindeki kitabda münderiçdir.

2684. Fakat o sözü kısa yaptım, tâ ki her bir denî esrârı dinlemeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Fakat o sözü kısa yaptım, tâ ki her bir denî esrârı dinlemeye!

Fakat o Makālât'taki (sözler, makaleler) sözleri burada kısa kestim. Çünkü bu sözlerde birçok ilâhî sırlar ve Rabbanî hikmetler vardır. Bu sırların ehli olmayan, tabiatı alçak olan kimselere bunların açıklanması ve bolca verilmesi caiz değildir.

Fakat o Makālât'taki sözleri burada kısa kestim. Zîrâ bu sözlerde birçok esrâr-ı ilâhiyye ve hikmet-i rabbaniyye vardır. Bu esrârın ehli olmayan deniyyü't-tab' olanlara bunların ifşâsı ve ibzâli câiz değildir.

2680. "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere eriştir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2680. "Bir süre zenginlerden altın al, sonra aciz olan fakirlere ulaştır!"

2681. "Birkaç vakte kadar senin hizmetin budur!" Dedi: "Ey cân-penah, sem'an ve taaten!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2681. "Birkaç vakte kadar senin hizmetin budur!" Dedi: "Ey cân-penah, sem'an ve taaten!"

"Birkaç süre zenginlerden dilendiğin paraları âciz olan fakirlere sadaka olarak ver! Sana başka bir emrim gelinceye kadar şehirdeki hizmetin budur!" Şeyh Muhammed hazretleri bu ilâhî emre karşı "Ey canın sığınağı olan Rabbim, emrini dinledim ve itaat ettim!" dedi.

"Birkaç müddet zenginlerden dilendiğin paraları âciz olan fakirlere tasadduk et! Sana diğer bir emrim gelinceye kadar şehirdeki hizmetin budur!" Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîye karşı "Ey canın ilticâgâhı olan Rabbim, emrini dinledim ve itâat ettim!" dedi.

2682. Çok sual ve çok cevab ve mâcerâ, zâhid ile Rabbü'l-verâ arasında oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2682. Zâhid ile âlemlerin Rabbi arasında çok soru, çok cevap ve macera oldu.

Yani, Şeyh Muhammed hazretleri bu ilâhî emri aldığı sırada, kendisiyle yaratılmışların Rabbi arasında başka birtakım sorular ve cevaplar ve bazı ilâhî tecelliler de meydana geldi.

Ya'ni, Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîyi telakkî ettiği esnâda kendisiyle mahlûkātın Rabb'i arasında diğer birtakım suâller ve cevablar ve ba'zi tecelliyât-ı ilâhiyye dahi vâki' oldu.

2683. Öyle ki yer ve gök nûr dolu oldu, Makālāť'ta o cümle mezkûr oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2683. Öyle ki yer ve gök nurla doldu, Makālât'ta o cümle zikredildi.

Makālât, içinde Şeyh Serrezî hazretlerinin halleri ve sözlerinin zikredildiği bir kitabın adıdır. (Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb ve Velî Muhammed Ekberâbâdî). Fakir bu kitabı görmedim ve işitmedim. Fakat Hind şârihleri görmüş olacaklardır ki, şerhlerinde bundan bahsetmişlerdir. Yani, o soru ve cevap arasında öyle Hak tecellileri (Allah'ın görünüşleri) meydana geldi ki, yer ve gök nur ile doldu. Bu konudaki ayrıntılar Makālât-ı Şeyh Serrezî ismindeki kitapta yer almaktadır.

Makālât bir kitabın ismidir ki, onda Şeyh Serrezî hazretlerinin ahvali ve makālâtı mezkûrdur. (Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb ve Velî Muhammed Ekberâbâdî). Fakir bu kitabı görmedim ve işitmedim. Fakat Hind şârihleri görmüş olacaklardır ki, şerhlerinde bundan bahsetmişlerdir. Ya'ni, o suâl ve cevâb arasında öyle tecelliyât-ı Hak vâki' oldu ki, yer ve gök nûr ile doldu. Bu bâbdaki tafsîlât Makālât-ı Şeyh Serrezî ismindeki kitabda münderiçdir.

2684. Fakat o sözü kısa yaptım, tâ ki her bir denî esrârı dinlemeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2684. Fakat o sözü kısa yaptım, tâ ki her bir denî esrârı dinlemeye!

Fakat o Makālât'taki sözleri burada kısa kestim. Çünkü bu sözlerde birçok ilâhî sır ve rabbanî hikmet vardır. Bu sırların ehli olmayan, tabiatı alçak olan kimselere bunların açıklanması ve bolca verilmesi caiz değildir.

Fakat o Makālāťtaki sözleri burada kısa kestim. Zîrâ bu sözlerde birçok esrâr-ı ilâhiyye ve hikmet-i rabbaniyye vardır. Bu esrârın ehli olmayan deniyyü't-tab' olanlara bunların ifşâsı ve ibzâli câiz değildir.

## Şeyhin bu kadar yıldan sonra sahrâdan Gaznin şehrine gelmesi ve işâret-i gaybî ile zenbil döndürmesi ve toplanan şeyi işâret-i gaybî vefkı üzere fukarâya dağıtması.

2685. O emir kabul edici yüzü şehre getirdi. Gaznin şehri onun yüzünden nûr-lanıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. O emir kabul edici yüzü şehre getirdi. Gaznin şehri onun yüzünden nurlanıcı oldu.

O Hakk'ın emrini kabul eden Şeyh Muhammed hazretleri, çölden şehre yöneldi ve Gaznin şehri halkının kalbi onun kalbinin nurundan aydınlandı.

Şeyhin bu kadar yıldan sonra çölden Gaznin şehrine gelmesi ve gaybî işaretle (ilahi bir işaretle) zenbil (dilenmek için kullanılan sepet) döndürmesi ve toplanan şeyi gaybî işaretin uygunluğuna göre fakirlere dağıtması. Beyit: Her kime izzetinden "lebbeyk" (buyur, emrine amadeyim) cevabı gelen can varsa, mektup mektup üzerine ve haberci haberci üzerinedir. Nasıl ki evin penceresi açık olursa güneş ve ay aydınlığı ve yağmur ve mektup ve benzeri şeyler kesilmez.

Yani, Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerinin bu kadar sene sonra ilahi emirle çölden şehir tarafına gelmesi ve aynı şekilde ilahi emirle şehirde kapı kapı dolaşarak zenbilini tutup dilenmesi ve zenbiline paradan ve diğer şeylerden toplanan sadakaların gaybî işarete uygun olarak fakirlere dağıtılması beyanındadır. Şerhin başındaki beyit Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sinden alınmıştır. Yani, her kimin yakarışına Yüce Allah'ın "lebbeyk" hitabına nailiyet izzetinden beslenmiş canı var ise, ona Hak tarafından mektup mektup üzerine ve hizmetçi hizmetçi üzerine gelir. Çünkü onun kalp evinin penceresi açıktır. Nasıl ki bir evin penceresi açık olursa evin içine kesintisiz güneş ve ay aydınlığı ve yağmur gelir; ve dağıtıcı getirdiği mektubu içeriye atar.

O Hakk'ın emrini kabûl edici olan Şeyh Muhammed hazretleri, sahrâdan şehre müteveccih oldu ve Gaznin şehri ahâlîsinin kalbi onun kalbinin nûrun-dan nûrlandı.

Şeyhin bu kadar yıldan sonra sahrâdan Gaznin şehrine gelmesi ve işâret-i gaybî ile zenbil döndürmesi ve toplanan şeyi işâret-i gaybî vefkı üzere fukarâya dağıtması. Beyt: Her kime lebbeyk izzetinden can vardır, nâme, nâme üzerine ve peyk, peyk üzerinedir. Nitekim evin penceresi açık olursa güneş ve ay aydınlığı ve yağmur ve mektûb ve sâire munkatı' olmaz.

Ya'ni, Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerinin bu kadar sene sonra emr-i ilâhî ile sahrâdan şehir tarafına gelmesi ve kezâ emr-i ilâhî ile şehirde kapı kapı dolaşarak zenbilini tutup dilenmesi ve zenbiline paradan ve sâir şeylerden toplanan sadakaların işaret-i gaybîye tevfikan fukarâya dağıtması beyânındadır. Sürh-ı şerîfdeki beyit Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sinden muktebesdir. Ya'ni, her kimin münâcâtına Hak Teâlâ'nın lebbeyk hitâbına nâiliyet izzetinden beslenmiş canı var ise, ona Hak tarafından mektûb mektûb üzerine ve hâdim hâdim üzerine vârid olur. Zîrâ onun hâne-i kalbinin penceresi açıktır. Nitekim bir evin penceresi açık olursa ev içine lâ-yenkatı' güneş ve ay aydınlığı ve yağmur gelir; ve müvezzi' getirdiği mektûbu içeriye atar.

2685. O emir kabul edici yüzü şehre getirdi. Gaznin şehri onun yüzünden nûrlanıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2685. O, emri kabul eden yüzü şehre getirdi. Gazne şehri onun yüzünden nurlanıcı oldu.

O, Hakk'ın emrini kabul eden Şeyh Muhammed hazretleri, çölden şehre yöneldi ve Gazne şehri halkının kalbi onun kalbinin nurundan nurlandı.

O Hakk'ın emrini kabûl edici olan Şeyh Muhammed hazretleri, sahrâdan şehre müteveccih oldu ve Gaznin şehri ahâlîsinin kalbi onun kalbinin nûrundan nûrlandı.

2686. Birtakım halk ferahtan nâşî istikbale gitti. O çalınmış yoldan harâretle geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Birtakım halk sevinçten dolayı istikbale gitti. O çalınmış yoldan hararetle geldi.

Gazne şehrinin bir kısım halkı, Şeyh Muhammed hazretlerinin sahradan şehre doğru geldiğini duydular. Sevinçlerinden dolayı karşılamaya gittiler. Halbuki Hz. Şeyh, çalınmış, yani gizli yoldan acele ve hararetle şehre girdi.

Gaznin şehrinin bir kısım halkı Şeyh Muhammed hazretlerinin sahrâdan şehre müteveccih olduğunu duydular. Sevinçlerinden dolayı istikbâle ve karşılamağa gittiler. Halbuki Hz. Şeyh çalınmış, ya'ni gizli yoldan acele ve harâretle şehre girdi.

2687. Bütün a'yân ve büyükler kalktılar, onun için köşkler bezediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. Bütün sabit hakikatler ve büyükler kalktılar, onun için köşkler bezediler.

O vaktin halkında ahiret mutluluğuna erişme duygusu üstün geldiğinden, şehrin bütün sabit hakikatleri ve ileri gelenleri ile büyükleri bu haberden dolayı harekete geçtiler ve şeyh hazretleri için köşkler döşeyip hazırladılar. Gerek şeyhin gerekse müridlerinin istirahatlarını sağlamaya çalıştılar.

O vaktin ahâlisinde saâdet-i uhreviyyeye nâiliyet duygusu gālib olduğundan şehrin bütün a'yân ve eşrâfı ve büyükleri bu haberden dolayı harekete geldiler ve şeyh hazretleri için köşkler döşeyip hazırladılar. Gerek şeyhin ve gerek müridlerinin istirahatlarını te'mîne çalıştılar.

2688. Dedi: "Ben hod-nümâlıktan nâşî gelmedim. Zilletin ve dilenciliğin gayrı ile gelmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Dedi: "Ben kendini göstermekten dolayı gelmedim. Zilletten ve dilencilikten başka bir şeyle gelmedim!"

Hazret, halkın bu hazırlıklarını duyduğu zaman dedi ki: "Ben şehir halkına kendimi göstermek ve satmak için gelmedim. Benim şehre gelmem ancak hakirlik ve zillet ve dilencilik yapmak içindir. Şehirde bundan başka bir işim yoktur."

Hazret, halkın bu hazırlıklarını duyduğu vakit dedi ki: "Ben şehir halkına kendimi göstermek ve satmak için gelmedim. Benim şehre gelmem ancak hakîrlik ve zillet ve dilencilik yapmak içindir. Şehirde bundan başka bir işim yoktur."

2689. "Ben kāl ü kıyl azminde değilim. Ben elde zenbil derbeder olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. "Ben dedikodu etme niyetinde değilim. Ben elimde zenbil ile derbeder olurum!"

"Ben şehir halkına ilim ve fazilet göstermek için dedikodu etme niyetinde değilim. Benim görevim şehir içinde elimde zenbil olduğu hâlde kapı kapı dolaşarak dilenmektir."

"Ben şehir halkına ilim ve fazîlet göstermek için kāl ü kıyl azminde değilim. Benim vazîfem şehir içinde elimde zenbil olduğu hâlde kapı kapı dolaşarak dilenmektir."

2690. "Emir kuluyum, zîra Huda'dan emir vardır ki, dilenci olayım, dilenci olayım, dilenci!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. "Emir kuluyum, çünkü Allah'tan emir vardır ki, dilenci olayım, dilenci olayım, dilenci!"

2686. Birtakım halk ferahtan nâşî istikbale gitti. O çalınmış yoldan harâretle geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2686. Birtakım halk sevinçten dolayı istikbale gitti. O çalınmış yoldan hararetle geldi.

Gazne şehrinin bir kısım halkı, Şeyh Muhammed hazretlerinin sahradan şehre doğru geldiğini duydular. Sevinçlerinden dolayı karşılamaya gittiler. Halbuki Hz. Şeyh, çalınmış, yani gizli yoldan acele ve hararetle şehre girdi.

Gaznin şehrinin bir kısım halkı Şeyh Muhammed hazretlerinin sahrâdan şehre müteveccih olduğunu duydular. Sevinçlerinden dolayı istikbâle ve karşılamağa gittiler. Halbuki Hz. Şeyh çalınmış, ya'ni gizli yoldan acele ve harâretle şehre girdi.

2687. Bütün a'yân ve büyükler kalktılar, onun için köşkler bezediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2687. Bütün sabit hakikatler ve büyükler kalktılar, onun için köşkler bezediler.

O vaktin halkında ahiret mutluluğuna erişme duygusu üstün geldiğinden, şehrin bütün sabit hakikatleri ve ileri gelenleri ile büyükleri bu haberden dolayı harekete geçtiler ve şeyh hazretleri için köşkler döşeyip hazırladılar. Gerek şeyhin gerekse müridlerinin istirahatlarını sağlamaya çalıştılar.

O vaktin ahâlisinde saâdet-i uhreviyyeye nâiliyet duygusu gālib olduğundan şehrin bütün a'yân ve eşrâfı ve büyükleri bu haberden dolayı harekete geldiler ve şeyh hazretleri için köşkler döşeyip hazırladılar. Gerek şeyhin ve gerek müridlerinin istirahatlarını te'mîne çalıştılar.

2688. Dedi: "Ben hod-nümâlıktan nâşî gelmedim. Zilletin ve dilenciliğin gayrı ile gelmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2688. Dedi: "Ben kendini göstermekten dolayı gelmedim. Zilletten ve dilencilikten başka bir şeyle gelmedim!"

Hazret, halkın bu hazırlıklarını duyduğu zaman dedi ki: "Ben şehir halkına kendimi göstermek ve satmak için gelmedim. Benim şehre gelmem ancak hakirlik ve zillet ve dilencilik yapmak içindir. Şehirde bundan başka bir işim yoktur."

Hazret, halkın bu hazırlıklarını duyduğu vakit dedi ki: "Ben şehir halkına kendimi göstermek ve satmak için gelmedim. Benim şehre gelmem ancak hakîrlik ve zillet ve dilencilik yapmak içindir. Şehirde bundan başka bir işim yoktur."

2689. "Ben kāl ü kıyl azminde değilim. Ben elde zenbil derbeder olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2689. "Ben dedikodu etme niyetinde değilim. Ben elimde zenbil ile derbeder olurum!"

"Ben şehir halkına ilim ve fazilet göstermek için dedikodu etme niyetinde değilim. Benim görevim şehir içinde elimde zenbil olduğu hâlde kapı kapı dolaşarak dilenmektir."

"Ben şehir halkına ilim ve fazîlet göstermek için kāl ü kıyl azminde değilim. Benim vazîfem şehir içinde elimde zenbil olduğu hâlde kapı kapı dolaşarak dilenmektir."

2690. "Emir kuluyum, zîra Huda'dan emir vardır ki, dilenci olayım, dilenci olayım, dilenci!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2690. "Emir kuluyum, çünkü Allah'tan emir vardır ki, dilenci olayım, dilenci olayım, dilenci!"

2691. "Dilencilikte nâdir olan lafzı getirmem, denî dilencilerin yolundan başkasına gitmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. "Dilencilikte nadir olan sözü getirmem, aşağılık dilencilerin yolundan başkasına gitmem!"

"Nadir söz"den kasıt, sırlar ve hakikatlere ilişkin şaşırtıcı sözlerdir. "Süpürden" ve "süpürîden", vermek ve teslim etmek ve kanaat etmek (Bahâr-ı Acem). "Sipürden", emanet bırakmak. (Müzîlü'l-Ağlât). "Sîperden", katetmek ve yola gitmek ve ayaklar altına almak (Reşîdî). Medâr ve Keşf ve Müeyyidü'l-Fuzalâ sözlüklerinde "Süperden" ve Ferheng-i Cihangîr'de "Sipürden", Medâr'da "sepürden", "gitmek ve ayaklar altına almak" anlamındadır; ve Burhân'da "sipürden", bir şeyi bir kimsenin önüne emanet bırakmak ve kanaat etmek ve ayaklar altına almak; ve "sîperden" katetmek ve yola gitmek anlamındadır. Şerefli beyitte "yola gitmek" anlamı uygundur. Yani, "Ben dilencilik hâli içinde halka sırlar ve hakikatlere ilişkin şaşırtıcı sözler söylemem; ve ben zelil ve hakir dilencilerin takip ettikleri yoldan başka bir yola gitmem!"

"Lafz-ı nâdir"den murâd, esrâr ve hakâika mütaallik acîb sözler. "Süpürden" ve "süpürîden", vermek ve teslîm etmek ve kanâat etmek (Bahâr-ı Acem). "Sipürden", emânet bırakmak. (Müzîlü'l-Ağlât). "Sîperden", tayyetmek ve yola gitmek ve pâmâl etmek (Reşîdî). Medâr ve Keşf ve Müeyyidü'l-Fuzalâ lügatlerinde "Süperden" ve Ferheng-i Cihangîr'de "Sipürden" Medâr'da "sepürden", "gitmek ve pâmâl etmek" ma'nâsınadır; ve Burhân'da "sipürden", bir şeyi bir kimsenin önünde emânet bırakmak ve kanâat etmek ve pâmâl etmek; ve "sîperden" tayyetmek ve yola gitmek ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde "yola gitmek" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, "Ben dilencilik hâli içinde halka esrâr ve hakâika müteallik acîb sözler söylemem; ve ben zelîl ve hakîr dilencilerin ta'kîb ettikleri yoldan başka bir yola gitmem!"

2692. "Tâ ki ben tamâmen mezelletin garkı olayım! Tâ ki hâs ve âmmdan fenâ sözler işiteyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. "Tâ ki ben tamamen zilletin içine batayım! Tâ ki özel ve genel herkesten kötü sözler işiteyim!"

"Sakat", kötü mal, çirkin davranış ve kötü söz ile sövme anlamlarındadır. Burada "sövme ve ağzını bozma" anlamındadır. Yani, "Ben yüzsüz dilencilerin yöntemine göre hareket edeceğim. Tâ ki musallat olup kendilerinden dilendiğim halkın seçkinleri ve sıradan insanları bana sövsünler ve beni 'defol' diye kovsunlar! Ve ben de bu şekilde zillete ve hakarete tamamen maruz kalayım!"

"Sakat", fenâ metâ', çirkin muâmele ve fenâ söz ve sövme ma'nâlarınadır. Burada "sövme ve ağzını bozma" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben yüzsüz dilencilerin usûlüne göre hareket ediciyim. Tâ ki musallat olup kendilerinden dilendiğim havâs ve avâm-ı halk bana sövsünler ve beni defol diye kovsunlar! Ve ben de bu sûretle zillete ve hakârete tamâmen ma'rûz kalayım!"

2693. "Hakk'ın emri candır ve ben ona tâbiyim. O tama' emretti, tama' eden kimse zelîl oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. "Hakk'ın emri candır ve ben ona tâbiyim. O tama' emretti, tama' eden kimse zelîl oldu."

Yani, "Yüce Allah bana böyle emretti ve Hakk'ın emri can gibidir. Ruh nasıl bedenleri hareket ettirirse, Hakk'ın emri de öylece beni hareket ettirir. Yüce Allah bana tama' etmemi ve dilenmemi emretti. Ve `عز من قنع و ذل من طمع` yani "Kanaat eden aziz oldu, tama' eden kimse zelîl oldu" hadis-i şerifi gereğince, tama' eden kimse zelîl olacağından bana zilletle emretti. Bu sebeple bana görünüşte zillet ve tama' gerekli oldu."

Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri bana böyle emretti ve Hakk'ın emri ise can menzilesindedir. Rûh nasıl muharrik-i ecsâm ise, emr-i Hak dahi öylece benim muharrikimdir. Hak Teâlâ bana tama' edip dilenmemi emretti. Ve `عز من قنع و ذل من طمع` ya'ni "Kanâat eden azîz oldu, tama' eden kimse zelîl oldu" hadîs-i şerîfi mûcibince tama' eden kimse zelîl olacağından bana zilletle emretti. Binâenaleyh bana zâhirde zillet ve tama' lâzım geldi."

2691. Dilencilikte nadir olan lafzı getirmem, denî dilencilerin yolundan başkasına gitmem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2691. Dilencilikte nadir olan sözü getirmem, aşağılık dilencilerin yolundan başkasına gitmem!

"Lafz-ı nâdir"den kastedilen, sırlar ve hakikatlere ait şaşırtıcı sözlerdir. "Süpürden" ve "süpürîden", vermek ve teslim etmek ve kanaat etmek (Bahâr-ı Acem). "Sipürden", emanet bırakmak. (Müzîlü'l-Ağlât). "Siperden", katetmek ve yola gitmek ve ayaklar altına almak (Reşîdî). Medâr ve Keşf ve Müeyyidü'l-Fuzalâ sözlüklerinde "Süperden" ve Ferheng-i Cihangîrî'de "Sipürden" Medâr'da "sepürden", "gitmek ve ayaklar altına almak" anlamındadır; ve Burhân'da "sipürden", bir şeyi bir kimsenin önüne emanet bırakmak ve kanaat etmek ve ayaklar altına almak; ve "siperden" katetmek ve yola gitmek anlamındadır. Şerefli beyitte "yola gitmek" anlamı uygundur. Yani, "Ben dilencilik hâli içinde halka sırlar ve hakikatlere ait şaşırtıcı sözler söylemem; ve ben zelil ve hakir dilencilerin takip ettikleri yoldan başka bir yola gitmem!"

"Lafz-ı nâdir"den murâd, esrâr ve hakāika mütaallik acîb sözler. "Süpürden" ve "süpürîden", vermek ve teslim etmek ve kanâat etmek (Bahâr-ı Acem). "Sipürden", emânet bırakmak. (Müzîlü'l-Ağlât). "Siperden", tayyetmek ve yola gitmek ve pâmâl etmek (Reşîdî). Medâr ve Keşf ve Müeyyidü'l-Fuzalâ lügatlerinde "Süperden" ve Ferheng-i Cihangîrî'de "Sipürden" Medâr'da "sepürden", "gitmek ve pâmâl etmek" ma'nâsınadır; ve Burhân'da "sipürden", bir şeyi bir kimsenin önünde emânet bırakmak ve kanâat etmek ve pâmâl etmek; ve "siperden" tayyetmek ve yola gitmek ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde "yola gitmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Ben dilencilik hâli içinde halka esrâr ve hakāika müteallik acîb sözler söylemem; ve ben zelîl ve hakîr dilencilerin ta'kîb ettikleri yoldan başka bir yola gitmem!"

2692. Tâ ki ben tamâmen mezelletin garkı olayım! Tâ ki hâs ve âmmdan fenâ sözler işiteyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2692. Tâ ki ben tamamen zilletin içine batayım! Tâ ki özel ve genel kişilerden kötü sözler işiteyim!

"Sekat", kötü mal, çirkin muamele ve kötü söz ile sövme anlamlarındadır. Burada "sövme ve ağzını bozma" anlamındadır. Yani, "Ben yüzsüz dilencilerin usulüne göre hareket eden biriyim. Tâ ki musallat olup kendilerinden dilendiğim halkın seçkinleri ve avamı bana sövsünler ve beni defol diye kovsunlar! Ve ben de bu şekilde zillete ve hakarete tamamen maruz kalayım!"

"Sekat", fenâ metâ', çirkin muâmele ve fenâ söz ve sövme ma'nâlarınadır. Burada "sövme ve ağzını bozma" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben yüzsüz dilencilerin usûlüne göre hareket ediciyim. Tâ ki musallat olup kendilerinden dilendiğim havâs ve avâm-ı halk bana sövsünler ve beni defol diye kovsunlar! Ve ben de bu sûretle zillete ve hakārete tamâmen ma'rûz kalayım!"

2693. Hakk'ın emri candır ve ben ona tabiyim. O tama' emretti, tama' eden kimse zelîl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2693. Hakk'ın emri candır ve ben ona tabiyim. O tama' emretti, tama' eden kimse zelîl oldu.

Yani, "Yüce Allah hazretleri bana böyle emretti ve Hakk'ın emri ise can gibidir. Ruh nasıl bedenleri hareket ettirirse, Allah'ın emri de aynı şekilde benim hareket ettiricimdir. Yüce Allah bana tamah edip dilenmemi emretti. Ve "Kanâat eden azîz oldu, tama' eden kimse zelîl oldu" hadîs-i şerîfi gereğince tamah eden kimse zelîl olacağından bana zilletle emretti. Bu sebeple bana görünüşte zillet ve tamah gerekli oldu."

Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri bana böyle emretti ve Hakk'ın emri ise can menzilesindedir. Rûh nasıl muharrik-i ecsâm ise, emr-i Hak dahi öylece benim muharrikimdir. Hak Teâlâ bana tama' edip dilenmemi emretti. Ve عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden azîz oldu, tama' eden kimse zelîl oldu" hadîs-i şerîfi mûcibince tama' eden kimse zelîl olacağından bana zilletle emretti. Binâenaleyh bana zâhirde zillet ve tama' lâzım geldi."

2694. "Mâdemki dînin sultânı benden tama' ister, bundan sonra kanâatin ba-şına toprak olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. "Mademki dinin sultanı benden tamah ister, bundan sonra kanaatin başına toprak olsun!"

Dinin sultanı olan Yüce Allah, mademki tamah edip dilenmemi emir buyurdu, bundan sonra kanaat yere geçsin ve kanaatin başına topraklar saçılsın!

"Dînin sultânı olan Hak Teâlâ, mâdemki tama' edip dilenmemi emir buyur-du, bundan sonra kanâat yere geçsin ve kanâatin başına topraklar saçılsın!"

2695. "O mezellet istedi, ne vakit izzete iltifât ederim? O dilencilik istedi, ne vakit beylik ederim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. "O alçaklık istedi, ne zaman yüceliğe ilgi gösteririm? O dilencilik istedi, ne zaman beylik ederim?"

"Tenem", "tenîden" mastarındandır; ve "tenîden", burada yönelme ve ilgi gösterme anlamındadır.

"Tenem", "tenîden" masdarındandır; ve "tenîden", burada teveccüh ve il-tifât ma'nâsınadır.

2696. "Bundan sonra benim canım dilenmek ve mezellettir. Benim zenbilim-de yirmi Abbas vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. "Bundan sonra benim canım dilenmek ve alçalmaktır. Benim zenbilimde yirmi Abbas vardır."

Bundan sonra dilenmek ve halkın önünde zelil ve hakir olmak benim canımdır. Çünkü benim zenbilimin içinde yirmi tane yüzsüz ve arsız Abbas-ı Debs ismindeki dilenciler gizlidir. Halk bir Abbas'ın yüzsüzlüğünden şikâyetçi olursa, yirmi Abbas'a karşı ne hâle gelirler, kıyas edilsin!

"Bundan sonra dilenmek ve halkın önünde zelîl ve hakîr olmak benim ca-nımdır. Zîrâ benim zenbilimin içinde yirmi tâne yüzsüz ve arsız Abbâs-ı Debs ismindeki dilenciler gizlidir. Halk bir Abbâs'ın yüzsüzlüğünden müşteki olur-sa, yirmi Abbâs'a karşı ne hâle gelirler, kıyâs olunsun!"

2697. "Efendi, şey'e lillâh (şey'en lillâh), sana bir tevfîk var mıdır?" diye şeyh elde bir zenbil dolaşır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. "Efendi, Allah rızası için, sana bir ilahi yardım var mıdır?" diye şeyh elinde bir zenbille dolaşırdı.

Şeyh Muhammed hazretleri, şehirde büyük küçük kim olursa olsun, önüne gidip, "Efendi, Allah rızası için bir şey vermeye sana Hakk'ın ilahi yardımı var mıdır?" diyerek elinde bir zenbil olduğu hâlde dolaşıp dururdu.

Şeyh Muhammed hazretleri, şehirde büyük ve küçük her kim olursa önü-ne gidip, "Efendi, Allah rızâsı için bir şey vermeğe sana Hakk'ın tevfîki var mıdır?" diyerek elinde bir zenbil olduğu hâlde dolaşır durur idi.

2698. Onun esrârı kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Onun işi şey'en lillâh, şey'en lillâh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. Onun sırları kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Onun işi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" idi.

Hz. Şeyh'in iç âleme ait olan sırları ve halleri, yaratılmışlar âlemi olan kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Hâl böyleyken, onun dış âlemdeki halleri ve muamelesi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" diyerek halktan dilenmek idi.

Hz. Şeyh'in âlem-i bâtına âit olan esrârı ve ahvâli âlem-i halk olan kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Böyle iken onun âlem-i zâhirdeki ahvâli ve mu-âmelesi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" diyerek halktan dilenmek idi.

2694. Mâdemki dînin sultanı benden tama' ister, bundan sonra kanaatin başına toprak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2694. Mademki dinin sultanı benden tamah ister, bundan sonra kanaatin başına toprak olsun!

Dinin sultanı olan Yüce Allah, mademki tamah edip dilenmemi emretti, bundan sonra kanaat yere geçsin ve kanaatin başına topraklar saçılsın!

Dînin sultânı olan Hak Teâlâ, mâdemki tama' edip dilenmemi emir buyurdu, bundan sonra kanâat yere geçsin ve kanâatin başına topraklar saçılsın!

2695. O mezellet istedi, ne vakit izzete iltifat ederim? O dilencilik istedi, ne vakit beylik ederim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2695. O alçaklık istedi, ne zaman yüceliğe yönelirim? O dilencilik istedi, ne zaman beylik yaparım?

"Tenem", "tenîden" mastarındandır; ve "tenîden", burada yönelme ve iltifat etme anlamındadır.

"Tenem", "tenîden" masdarındandır; ve "tenîden", burada teveccüh ve iltifât ma'nâsınadır.

2696. Bundan sonra benim canım dilenmek ve mezellettir. Benim zenbilimde yirmi Abbas vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2696. Bundan sonra benim canım dilenmek ve alçalmaktır. Benim zenbilimde yirmi Abbas vardır.

Bundan sonra dilenmek ve halkın önünde alçalmak ve hor olmak benim canımdır. Çünkü benim zenbilimin içinde yirmi tane yüzsüz ve arsız Abbas-ı Debs ismindeki dilenciler gizlidir. Halk bir Abbas'ın yüzsüzlüğünden şikâyetçi olursa, yirmi Abbas'a karşı ne hâle gelirler, kıyas edilsin!

Bundan sonra dilenmek ve halkın önünde zelîl ve hakîr olmak benim canımdır. Zîrâ benim zenbilimin içinde yirmi tâne yüzsüz ve arsız Abbâs-ı Debs ismindeki dilenciler gizlidir. Halk bir Abbâs'ın yüzsüzlüğünden müştekî olursa, yirmi Abbâs'a karşı ne hâle gelirler, kıyâs olunsun!

2697. Efendi, şey'e lillâh (şey'en lillah), sana bir tevfik var mıdır?" diye şeyh elde bir zenbil dolaşır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2697. Efendi, Allah rızası için, sana bir tevfik (ilahi yardım) var mıdır?" diye şeyh elinde bir zenbil (hasır sepet) ile dolaşırdı.

Şeyh Muhammed hazretleri, şehirde büyük küçük kim olursa olsun, önüne gidip, "Efendi, Allah rızası için bir şey vermeye sana Hakk'ın ilahi yardımı var mıdır?" diyerek elinde bir zenbil olduğu hâlde dolaşıp dururdu.

Şeyh Muhammed hazretleri, şehirde büyük ve küçük her kim olursa önüne gidip, "Efendi, Allah rızâsı için bir şey vermeğe sana Hakk'ın tevfiki var mıdır?" diyerek elinde bir zenbil olduğu hâlde dolaşır durur idi.

2698. Onun esrârı kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Onun işi şey'en lillah, şey'en lillah idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2698. Onun sırları kürsü ve arştan daha yüksek idi. Onun işi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" idi.

Hz. Şeyh'in iç âleme ait olan sırları ve halleri, yaratılmışlar âlemi olan kürsü ve arştan daha yüksek idi. Böyleyken onun dış âlemdeki halleri ve muamelesi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" diyerek halktan dilenmek idi.

Hz. Şeyh'in âlem-i bâtına ait olan esrârı ve ahvâli âlem-i halk olan kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Böyle iken onun âlem-i zâhirdeki ahvâli ve muâmelesi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" diyerek halktan dilenmek idi.

2699. Enbiyanın her biri hep bu fenni vururlar. Halk müflistir, suâli onlar ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. Peygamberlerin her biri hep bu sanatı icra ederler. Halk müflistir, soruyu onlar sorarlar.

Yani, Şeyh hazretlerinin hâlleri peygamberlerin hâllerine benzer. Çünkü peygamberler türlü türlü harikalar ve mucizeler ile görünen âlemde tasarruf sahibi oldukları hâlde bu tasarruflarını terk edip geçim işinde fakirce bir hayatı tercih ettiler ve geçimlerini sağlamak için halktan borç para ve eşya aldılar ve her biri görünüşte birer sanat edindiler. Örneğin İdris (a.s.) dikiş diker ve Süleyman (a.s.) bu kadar tasarruf kudreti ile beraber zembil örer ve Davud (a.s.) zırh yapar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şundan bundan borç aldıkları ve sonra ganimet malından ödedikleri bilinmektedir. Onların bu tasarruf kudretlerine göre halk müflis iken, görünüşteki geçimlerinin temini konusunda bu zatlar o müflis olan halktan talepte bulundular. Şeyh Muhammed hazretleri de bu hâlde idi.

Ya'ni, Şeyh hazretlerinin ahvâli peygamberlerin ahvâline benzer. Çünkü peygamberler türlü türlü hârikalar ve mu'cizeler ile âlem-i zâhirde mutasarrıf oldukları hâlde bu tasarruflarını terk edip emr-i maîşette hayât-ı fakîrâneyi ihtiyâr buyurdular ve maîşetlerini temin için halktan borç para ve eşyâ aldılar ve her birisi zâhirde birer san'at ihtiyâr ettiler. Meselâ Idris (a.s.) dikiş diker ve Süleyman (a.s.) bu kadar kudret-i tasarruf ile beraber zenbil örer ve Dâvûd (a.s.) zırh yapar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şundan bundan istikrâz buyurdukları ve sonra mâl-i ganîmetten ödedikleri ma'lûmdur. Onların bu kudret-i tasarruflarına nazaran halk müflis iken zâhirî mâişetlerinin te'mîni hususunda bu hazretler o müflis olan halktan mutâlebede bulundular. Şeyh Muhammed hazretleri de bu hâlde idi.

2700. "Allah'a ikrâz edin! Allah'a ikrâz edin!" derler. Ma'kus olarak [2701] "Unsurullah!"a teveccüh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. "Allah'a borç verin! Allah'a borç verin!" derler. Tersine olarak [2701] "Allah'a yardım edin!"e yönelirler.

Peygamberler "Allah'a borç verin!" derler ve tersine olarak "Allah'a yardım edin!" şeklindeki ilâhî emrin yerine getirilmesine yönelir ve ilgi gösterirler. Bu şerefli beytin birinci mısraında Müzzemmil Suresi'nde bulunan وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) yani "Güzel bir borç olarak borç verin!" ayet-i kerimesine işaret edilir. Hakk'a borç vermekten maksadın ne olduğu bu cildin 146. numarasına denk gelen: اقْرضُوا الله قرض ده زین برگ تن تا بروید در عوض در دل چمن ["Allah'a borç verin, bu bedenin azığından borç ver! Tâ ki karşılığında gönülde çimen bitsin!"] beytinde geçti. Ve ikinci mısraında da Muhammed Suresi'nde geçen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهُ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) yani “Ey iman edenler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, size yardım eder" ayet-i kerimesine işaret edilir. Ve "Allah'a yardım etme"den maksadın da bu cildin 2347 numarasına denk gelen: یاریت در تو فزاید نه اندر او گفت حق ان تنصروا الله تنصروا [“Senin yardımın sende artar, O'nda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz"] beytinde geçti.

Peygamberler "Allah'a ikrâz edin!" derler ve ma'kûs olarak "Allah'a yardım edin!" sûretindeki emr-i ilâhînin icrâsına teveccüh ve iltifat ederler. Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Müzzemmil'de olan وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) ya'ni "Karz-ı hasen olarak karz verin!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Hakk'a borç vermekten murâd ne olduğu bu cildin 146. numarasına müsâdif olan: اقْرضُوا الله قرض ده زین برگ تن تا بروید در عوض در دل چمن ["Allâh'a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!"] beytinde geçti. Ve ikinci mısra'da dahi Sûre-i Muhammed'de vaki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهُ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) ya'ni “Ey mü'minler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, size yardım eder" âyet-i kerimesine işâret buyrulur. Ve "Allah'a yardım etme"den murâd dahi bu cildin 2347 numarasına müsâdif olan: یاریت در تو فزاید نه اندر او گفت حق ان تنصروا الله تنصروا [“Se-nin yârîliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz"] beytinde geçti.

2701. Bu Şeyh kapı kapı niyaz getiriyor. Felek üzerinde Şeyh için yüz kapı açıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. Bu Şeyh kapı kapı yalvarıyor. Felek üzerinde Şeyh için yüz kapı açıktır.

2699. Enbiyanın her biri hep bu fenni vururlar. Halk müflistir, suâli onlar ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2699. Peygamberlerin her biri hep bu sanatı icra ederler. Halk müflistir, soruyu onlar sorarlar.

Yani, Şeyh hazretlerinin hâlleri peygamberlerin hâllerine benzer. Çünkü peygamberler türlü türlü harikalar ve mucizeler ile görünen âlemde tasarruf sahibi oldukları hâlde bu tasarruflarını terk edip geçim işinde fakirce bir hayatı tercih ettiler ve geçimlerini sağlamak için halktan borç para ve eşya aldılar ve her biri görünüşte birer sanat edindiler. Örneğin İdris (a.s.) dikiş diker ve Süleyman (a.s.) bu kadar tasarruf kudreti ile beraber zembil örer ve Davud (a.s.) zırh yapar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şundan bundan borç aldıkları ve sonra ganimet malından ödedikleri bilinmektedir. Onların bu tasarruf kudretlerine göre halk müflis iken, görünüşteki geçimlerinin temini konusunda bu zatlar o müflis olan halktan talepte bulundular. Şeyh Muhammed hazretleri de bu hâlde idi.

Ya'ni, Şeyh hazretlerinin ahvâli peygamberlerin ahvâline benzer. Çünkü peygamberler türlü türlü hârikalar ve mu'cizeler ile âlem-i zâhirde mutasarrıf oldukları hâlde bu tasarruflarını terk edip emr-i maîşette hayât-ı fakîrâneyi ihtiyâr buyurdular ve maîşetlerini temin için halktan borç para ve eşyâ aldılar ve her birisi zâhirde birer san'at ihtiyâr ettiler. Meselâ Idris (a.s.) dikiş diker ve Süleyman (a.s.) bu kadar kudret-i tasarruf ile beraber zenbil örer ve Dâvûd (a.s.) zırh yapar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şundan bundan istikrâz buyurdukları ve sonra mâl-i ganîmetten ödedikleri ma'lûmdur. Onların bu kudret-i tasarruflarına nazaran halk müflis iken zâhirî mâişetlerinin te'mîni hususunda bu hazretler o müflis olan halktan mutâlebede bulundular. Şeyh Muhammed hazretleri de bu hâlde idi.

2700. "Allah'a ikrâz edin! Allah'a ikrâz edin!" derler. Ma'kus olarak [2701] "Unsurullah!"a teveccüh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2700. "Allah'a borç verin! Allah'a borç verin!" derler. Tersine olarak [2701] "Allah'a yardım edin!"e yönelirler.

Peygamberler "Allah'a borç verin!" derler ve tersine olarak "Allah'a yardım edin!" şeklindeki ilâhî emrin yerine getirilmesine yönelir ve ilgi gösterirler. Bu şerefli beytin birinci mısraında Müzzemmil Sûresi'nde bulunan وأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) yani "Güzel bir borç olarak borç verin!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hakk'a borç vermekten maksat ne olduğu bu cildin 146. numarasına denk gelen: اقْرضُوا الله قرض ده زین برگ تن تا بروید در عوض در دل چمن ["Allah'a borç verin, bu bedenin azığından borç ver! Tâ ki karşılığında gönülde çimen bitsin!"] beytinde geçti. Ve ikinci mısrada dahi Muhammed Sûresi'nde geçen يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهُ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) yani “Ey müminler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, size yardım eder" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve "Allah'a yardım etme"den maksat dahi bu cildin 2347 numarasına denk gelen: یاریت در تو فزاید نه اندر او گفت حق ان تنصروا الله تنصروا [Senin yardımın sende artar, O'nda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz"] beytinde geçti.

Peygamberler "Allah'a ikrâz edin!" derler ve ma'kûs olarak "Allah'a yardım edin!" sûretindeki emr-i ilâhînin icrâsına teveccüh ve iltifat ederler. Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Müzzemmil'de olan وأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) ya'ni "Karz-ı hasen olarak karz verin!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Hakk'a borç vermekten murâd ne olduğu bu cildin 146. numarasına müsâdif olan: اقْرضُوا الله قرض ده زین برگ تن تا بروید در عوض در دل چمن ["Allâh'a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!"] beytinde geçti. Ve ikinci mısra'da dahi Sûre-i Muhammed'de vaki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهُ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) ya'ni “Ey mü'minler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, size yardım eder" âyet-i kerimesine işâret buyrulur. Ve "Allah'a yardım etme"den murâd dahi bu cildin 2347 numarasına müsâdif olan: یاریت در تو فزاید نه اندر او گفت حق ان تنصروا الله تنصروا [Se nin yârîliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz"] beytinde geçti.

2701. Bu Şeyh kapı kapı niyaz getiriyor. Felek üzerinde Şeyh için yüz kapı açıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2701. Bu Şeyh kapı kapı niyaz getiriyor. Felek üzerinde Şeyh için yüz kapı açıktır.

Bu Şeyh Serrezî hazretleri için yüce felek üzerinde yüz kapı açık olduğu hâlde o kapılara başvurmuyor ve bu aşağı âlemde, hakikatte müflis (manen yoksul) olan halkın kapılarını çalıp yalvara yalvara onlardan dileniyordu.

Bu Şeyh Serrezî hazretleri için felek-i ulvî üzerinde yüz kapı açık olduğu hâlde o kapılara müracaat etmiyor ve bu âlem-i süflîde hakîkatte müflis olan halkın kapılarını çalıp yalvara yalvara onlardan tese'ül ediyor idi.

2702. Zîrâ o bir dilenciliği ki, o cidd ile ederdi, halk için idi, boğazı için değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. Çünkü o bir dilenciliği ki, o ciddiyetle yapardı, halk için idi, boğazı için değil!

2703. Ve eğer boğazından dolayı dahi istese idi, o boğaz nûr-ı Hak'tan gulüv tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. Ve eğer boğazından dolayı dahi isteseydi, o boğaz Hak nurundan aşırıya kaçar.

Çünkü Şeyh Muhammed hazretlerinin tam bir ciddiyet ve gayretle yaptığı dilencilik, Yüce Allah hazretlerinin emrinden kaynaklanıyordu. Yoksa kendi boğazını doyurmak ve nefsinin hırsını tatmin etmek için değildi; ve farz edelim ki bu talebi ve isteği kendi boğazının gıdasını sağlamak için yapmış olsaydı bile, onun boğazı Hak nurundan dolayı gıdaya hücum ettiği için, onun hakkında kınanmış olmaz. "Gulüv", haddi aşmak ve hücum etmek anlamlarındadır. Bilinmeli ki, gıda insân-ı kâmil için zararlı değildir. Çünkü her bir gıda onun vücudunda Hak nuruna dönüşür ve onun vücuduna giren gıda sureti manaya ve ilahi marifetler ve hakikatler nuruna inkılap eder. Nitekim birinci cildin 276 numarasına denk gelen beyitte şöyle buyrulmuştu: این خورد گردد پلیدی زو جدا و آن خورد گردد همه نور خدا [Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep Allah'ın nuru olur.] Yani, nefs ehli ve cismani olan kimseler, yerler ve içerler; ve onlardan manen ve maddeten murdarlık ortaya çıkar. Ve peygamberlerin ve evliyanın yediği ve içtiği ise Allah'ın nuru olup, halkı marifetler ve hakikatlerle aydınlatırlar. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "gulüv" (غلو) yerine "ulüv" (علو) geçmektedir. Bu durumda mana, "O boğaz Hak nurundan yükseklik tutar" demek olur.

Zîrâ Şeyh Muhammed hazretlerinin kemâl-i cidd ve sa'y ile yaptığı dilencilik Hâlık Teâlâ hazretlerinin emrinden nâşî idi. Yoksa kendi boğazını doyurmak ve nefsinin hırsını tatmîn etmek için değil idi; ve bilfarz bu mutâlebeyi ve suâli kendi boğazının gıdâsını te'min için yapmış olsa idi bile, onun boğazı nûr-ı Hak'tan dolayı gıdâya hücûm ettiği cihetle, onun hakkında mezmûm olmaz. "Gulüv", haddi tecavüz etmek ve hücum etmek ma'nâlarınadır. Ma'lûm olsun ki, gıdâ insân-ı kâmil için muzır değildir. Zîrâ her bir gıdâ onun vücudunda nûr-ı Hakk'a mübeddel olur ve onun vücuduna giren gıdâ sûreti ma'nâya ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye nûruna münkalib olur. Nitekim I. cildin 276 numarasına müsâdif beyitte şöyle buyrulmuş idi: این خورد گردد پلیدی زو جدا و آن خورد گردد همه نور خدا [Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep nûr-ı Hudâ olur."] Ya'ni, ehl-i nefs ve cismânî olan kimseler, yerler ve içerler; ve onlardan ma'nen ve maddeten murdarlık zuhûr eder. Ve enbiyâ ve evliyânın yediği ve içtiği ise nûr-ı Hudâ olup, halkı maarif ve hakāyık ile tenvîr ederler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da "gulüv" (غلو) yerine "ulüv" (علو) vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, "O boğaz nûr-ı Hak'tan yükseklik tutar" demek olur.

2704. Onun hakkında ekmek ve bal ve süt yemek, yüz fakîrin çilesinden ve üç günlük oruçtan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. Onun hakkında ekmek ve bal ve süt yemek, yüz fakîrin çilesinden ve üç günlük oruçtan iyidir.

İnsân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ekmek, bal ve süt yemesi, nefsiyle mücadele eden yüz dervişin çilesinden ve riyâzâtından (nefsî perhizler) ve üç günlük oruç tutmasından daha iyidir. Çünkü yediğini asla gafletle yemez ve yedikten sonra o gıdayı cansızlık ve hayvanlık mertebesinden kurtarıp ruhanîlik mertebesine getirir. Nefis ehli olanlar ise yediklerini maddeten pis ve manen dahi kötü ahlâk ve anlama dönüştürürler; ve onları daha aşağı mertebeye indirirler. Bu Şeyh Serrezî hazretleri için yüce felek üzerinde yüz kapı açık olduğu hâlde o kapılara başvurmaz ve bu aşağı âlemde hakikatte müflis olan halkın kapılarını çalıp yalvara yalvara onlardan dilenirdi.

İnsân-ı kâmilin ekmek ve bal ve süt yemesi, nefsiyle mücâhede eden yüz dervişin çilesinden ve riyâzetinden ve üç günlük oruç tutmasından daha iyidir.Çünkü yediğini aslâ gafletle yemez ve yedikten sonra o gıdâyı cemâdiyet ve hayvâniyet mertebesinden kurtarıp rûhâniyet mertebesine getirir. Ehl-i nefs olanlar ise yediklerini maddeten necis ve ma'nen dahi kötü ahlâk ve ma'nâya kalbederler; ve onları daha aşağı mertebeye tenzîl ederler. Bu Şeyh Serrezî hazretleri için felek-i ulvî üzerinde yüz kapı açık olduğu hâlde o kapılara müracaat etmiyor ve bu âlem-i süflîde hakîkatte müflis olan halkın kapılarını çalıp yalvara yalvara onlardan tese'ül ediyor idi.

2702. Zîrâ o bir dilenciliği ki, o cidd ile ederdi, halk için idi, boğazı için değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2702. Çünkü o bir dilenciliği ki, o ciddiyetle yapardı, halk için idi, boğazı için değil!

2703. Ve eğer boğazından dolayı dahi istese idi, o boğaz nûr-ı Hak'tan gulüv tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2703. Ve eğer boğazından dolayı dahi isteseydi, o boğaz Hak nurundan aşırıya kaçar.

Çünkü Şeyh Muhammed hazretlerinin tam bir ciddiyet ve gayretle yaptığı dilencilik, Yüce Yaratıcı hazretlerinin emrinden kaynaklanıyordu. Yoksa kendi boğazını doyurmak ve nefsinin hırsını tatmin etmek için değildi; ve farz edelim ki bu talebi ve isteği kendi boğazının gıdasını sağlamak için yapmış olsaydı bile, onun boğazı Hak nurundan dolayı gıdaya hücum ettiği için, onun hakkında kınanmış olmaz. "Gulüv", haddi aşmak ve hücum etmek anlamlarındadır.

Bilinmeli ki, gıda insân-ı kâmil için zararlı değildir. Çünkü her bir gıda onun vücudunda Hak nuruna dönüşür ve onun vücuduna giren gıda sureti manaya ve ilahi marifetler ve hakikatler nuruna inkılap eder. Nitekim I. cildin 276 numarasına denk gelen beyitte şöyle buyrulmuştu: این خورد گردد پلیدی زو جدا و آن خورد گردد همه نور خدا [Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep Allah'ın nuru olur."] Yani, nefs ehli ve cismani olan kimseler, yerler ve içerler; ve onlardan manen ve maddeten murdarlık ortaya çıkar. Ve peygamberlerin ve evliyanın yediği ve içtiği ise Allah'ın nuru olup, halkı marifetler ve hakikatlerle aydınlatırlar. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "gulüv" (aşırıya kaçma) yerine "ulüv" (yükseklik) geçmektedir. Bu durumda mana, "O boğaz Hak nurundan yükseklik tutar" demek olur.

Zîrâ Şeyh Muhammed hazretlerinin kemâl-i cidd ve sa'y ile yaptığı dilencilik Hâlık Teâlâ hazretlerinin emrinden nâşî idi. Yoksa kendi boğazını doyurmak ve nefsinin hırsını tatmîn etmek için değil idi; ve bilfarz bu mutâlebeyi ve suâli kendi boğazının gıdâsını te'min için yapmış olsa idi bile, onun boğazı nûr-ı Hak'tan dolayı gıdâya hücûm ettiği cihetle, onun hakkında mezmûm olmaz. "Gulüv", haddi tecavüz etmek ve hücum etmek ma'nâlarınadır.

Ma'lûm olsun ki, gıdâ insân-ı kâmil için muzır değildir. Zîrâ her bir gıdâ onun vücudunda nûr-ı Hakk'a mübeddel olur ve onun vücuduna giren gıdâ sûreti ma'nâya ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye nûruna münkalib olur. Nitekim I. cildin 276 numarasına müsâdif beyitte şöyle buyrulmuş idi: این خورد گردد پلیدی زو جدا و آن خورد گردد همه نور خدا [Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep nûr-ı Hudâ olur."] Ya'ni, ehl-i nefs ve cismânî olan kimseler, yerler ve içerler; ve onlardan ma'nen ve maddeten murdarlık zuhûr eder. Ve enbiyâ ve evliyânın yediği ve içtiği ise nûr-ı Hudâ olup, halkı maarif ve hakāyık ile tenvîr ederler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da "gulüv" (غلو) yerine "ulüv" (علو) vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, "O boğaz nûr-ı Hak'tan yükseklik tutar" demek olur.

2704. Onun hakkında ekmek ve bal ve süt yemek, yüz fakîrin çilesinden ve üç günlük oruçtan iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2704. Onun hakkında ekmek ve bal ve süt yemek, yüz fakirin çilesinden ve üç günlük oruçtan iyidir.

İnsân-ı kâmilin ekmek, bal ve süt yemesi, nefsiyle mücadele eden yüz dervişin çilesinden, riyâzâtından ve üç günlük oruç tutmasından daha iyidir. Çünkü yediğini asla gafletle yemez ve yedikten sonra o gıdayı cansızlık ve hayvanlık mertebesinden kurtarıp ruhanîlik mertebesine getirir. Nefis ehli olanlar ise yediklerini maddeten pis ve manen dahi kötü ahlak ve anlama dönüştürürler; ve onları daha aşağı mertebeye indirirler.

İnsân-ı kâmilin ekmek ve bal ve süt yemesi, nefsiyle mücâhede eden yüz dervişin çilesinden ve riyâzetinden ve üç günlük oruç tutmasından daha iyidir.Çünkü yediğini aslâ gafletle yemez ve yedikten sonra o gıdâyı cemâdiyet ve hayvâniyet mertebesinden kurtarıp rûhâniyet mertebesine getirir. Ehl-i nefs olanlar ise yediklerini maddeten necis ve ma'nen dahi kötü ahlâk ve ma'nâya kalbederler; ve onları daha aşağı mertebeye tenzîl ederler.

2705. Nûr yiyor! Ekmek yiyor, deme! Lâle ekiyor, sûrette otluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Nur yiyor! Ekmek yiyor, deme! Lale ekiyor, görünüşte otluyor.

O insân-ı kâmili ekmek yerken görürsen, ekmek yiyor deme! O, ekmeğin canını ve Hakk'ın ekmekte olan nur tecellîsini (ilahi nurun görünüşünü) yiyor ve yediği nuru da etrafına saçıyor. O, her ne kadar görünüşte otluyor ve yiyor ise de, şerefli isminden, beslendikten sonra ortaya çıkacak marifet ve hakikat lalelerini ekiyor.

O insân-ı kâmili ekmek yerken görürsen, ekmek yiyor deme! O ekmeğin canını ve Hakk'ın ekmekte olan nûr tecellîsini yiyor ve yediği nûru da etrâfına saçıyor. O her ne kadar sûrette otluyor ve yiyor ise de ism-i şerîfinden, ba'de't-tegaddî zuhûr edecek maârif ve hakāyık lâlelerini ekiyor.

2706. Bir şerâr gibi ki, o şem'den yağı yer, onun yemesinden cem' için nûr ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. Bir kıvılcım gibidir ki, o mumdan yağ yer, onun yemesinden toplananlar için nur artar.

"Şerâr", ateş parçası demektir ve Farsçada "kıvılcım" anlamında kullanılır. Burada kastedilen, "mumun alevi"dir. Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) maddî gıda yemesi, alevin mumu eritmesine benzer. Alev mumu yedikçe bir odada toplanmış olan halk için aydınlık artar. İnsân-ı kâmil de maddî gıdayı yedikçe cismi ve beyni kuvvet bulup etrafına toplanan kimseleri ilim ve irfan nuruyla aydınlatır.

"Şerâr", ateş parçası demektir ve Fârisî'de "kıvılcım" ma'nâsında isti'mâl olunur. (Gıyâsü'l-Lügat). Burada murâd, "mumun alevi"dir. Ya'ni, insân-ı kâmilin gıdâ-yı sûrî yemesi alevin mumu eritmesine benzer. Alev mumu yedikçe bir odada toplanmış olan halk için aydınlık ziyâde olur. İnsân-ı kâmil dahi gıdâ-yı sûrîyi yedikçe cismi ve dimâğı kuvvet bulup etrafına toplanan kimseleri ilim ve irfan nûruyla nûrlandırır.

2707. Ekmek yiyicilik için Hak "İsraf etmeyin!" dedi. Nûr yemek için "İktifâ edin!" dememiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. Ekmek yiyicilik için Yüce Allah "İsraf etmeyin!" dedi. Nûr yemek için "Yeterli görün!" dememiştir.

Yüce Allah maddî gıda hakkında "Yiyin ve için ve israf etmeyin!" (A'râf, 7/31) buyurdu. "Nûr yemek"ten kasıt, maddî gıdayı hayvansal şehvete dönüştürmeyip ilim ve irfana çevirmektir. Nasıl ki bu yüce ayet, bu cildin 582 numarasına denk gelen: پس کلوا از بهر دام شهوتست بعد از آن لا تسرفوا آن عفتست [İmdi "Yiyin!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "İsraf etmeyin!" o, iffettir.] beytinde de geçti ve orada açıklamalar verildi. Bu sebeple maddî gıda ilim ve irfan nuruna dönüşürse, bu nur için Yüce Allah tarafından "Yeterli görün!" buyrulmamıştır. Aksine âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) "Yâ Rab, bana ilmi artır!" buyurmuşlardır.

Hak Teâlâ gıdâ-yı sûrî hakkında وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ (A'râf, 7/31) ya'ni "Yiyin ve için ve israf etmeyin!" buyurdu. "Nûr yemek"ten murâd, gıdâ-yı sûrîyi şehvet-i hayvaniyyeye kalbetmeyip ilim ve irfâna tahvîl etmektir. Nitekim bu âyet-i kerîme bu cildin 582 numarasına müsâdif olan: پس کلوا از بهر دام شهوتست بعد از آن لا تسرفوا آن عفتست [İmdi "Külû!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" o, iffettir."] beytinde de geçti ve orada îzâhât verildi. Binâenaleyh gıdâ-yı sûrî ilim ve irfan nûruna mübeddel olursa, bu nûr için Hak tarafından "İktifâ edin!" buyrulmamıştır. Bilakis Server-i âlem Efendimiz رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا ya'ni "Yâ Rab, bana ilmi ziyâde et!" buyurmuşlardır.

2708. O boğaz ibtila idi; ve bu boğaz israfdan fâriğ ve gulüvden emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. O boğaz bir imtihandı; ve bu boğaz israftan uzak ve aşırılıktan emindir.

O cismanî olan kişinin boğazı, imtihan ve israf ile alışılmış olan bir boğazdır. Fakat bu ruhanî olan boğaz, israftan vazgeçmiş ve sınırı aşmaktan emin olmuş olan bir boğazdır.

O cismânî olan kimsenin boğazı ibtilâ ve isrâf ile me'lûf olan bir boğazdır. Fakat bu rûhânî olan boğaz isrâftan vazgeçmiş ve hadde tecavüzden emîn olmuş olan bir boğazdır.

2705. Nûr yiyor! Ekmek yiyor, deme! Lâle ekiyor, sûrette otluyor.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2705. Nur yiyor! Ekmek yiyor, deme! Lale ekiyor, görünüşte otluyor.

O insân-ı kâmili ekmek yerken görürsen, ekmek yiyor deme! O, ekmeğin canını ve Hakk'ın ekmekte olan nur tecellîsini (ilahi nurun görünüşünü) yiyor ve yediği nuru da etrafına saçıyor. O, her ne kadar görünüşte otluyor ve yiyor ise de, şerefli isminden, beslendikten sonra ortaya çıkacak marifet ve hakikat lalelerini ekiyor.

O insân-ı kâmili ekmek yerken görürsen, ekmek yiyor deme! O ekmeğin canını ve Hakk'ın ekmekte olan nûr tecellîsini yiyor ve yediği nûru da etrâfına saçıyor. O her ne kadar sûrette otluyor ve yiyor ise de ism-i şerîfinden, ba'de't-tegaddî zuhûr edecek maârif ve hakāyık lâlelerini ekiyor.

2706. Bir şerâr gibi ki, o şem'den yağı yer, onun yemesinden cem' için nûr ziyâde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2706. Bir kıvılcım gibidir ki, o mumdan yağ yer, onun yemesinden toplananlar için ışık artar.

"Şerâr", ateş parçası demektir ve Farsçada "kıvılcım" anlamında kullanılır. Burada kastedilen, "mumun alevi"dir. Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) maddî gıda yemesi, alevin mumu eritmesine benzer. Alev mumu yedikçe bir odada toplanmış olan halk için aydınlık artar. İnsân-ı kâmil de maddî gıdayı yedikçe bedeni ve zihni kuvvet bulup etrafına toplanan kimseleri ilim ve irfan ışığıyla aydınlatır.

“Şerâr”, ateş parçası demektir ve Fârisî’de “kıvılcım” ma’nâsında isti’mâl olunur. (Gıyâsü’l-Lügat). Burada murâd, “mumun alevi”dir. Ya’ni, insân-ı kâmilin gıdâ-yı sûrî yemesi alevin mumu eritmesine benzer. Alev mumu yedikçe bir odada toplanmış olan halk için aydınlık ziyâde olur. İnsân-ı kâmil dahi gıdâ-yı sûrîyi yedikçe cismi ve dimâğı kuvvet bulup etrafına toplanan kimseleri ilim ve irfan nûruyla nûrlandırır.

2707. Ekmek yiyicilik için Hak “İsraf etmeyin!” dedi. Nûr yemek için “İktifâ edin!” dememiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2707. Ekmek yiyicilik için Hak, “İsraf etmeyin!” dedi. Nûr yemek için “İktifâ edin!” dememiştir.

Yüce Allah, maddî gıda hakkında, "Yiyin ve için ve israf etmeyin!" (A'râf, 7/31) buyurdu. "Nûr yemek"ten kasıt, maddî gıdayı hayvani şehvete dönüştürmeyip ilim ve irfana çevirmektir. Nasıl ki bu yüce ayet, bu cildin 582 numarasına denk gelen, "İmdi 'Külû!' şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra 'Lâ tüsrifû!' o, iffettir." beytinde de geçti ve orada açıklamalar verildi. Bu sebeple, maddî gıda ilim ve irfan nuruna dönüşürse, bu nur için Hak tarafından "İktifâ edin!" buyrulmamıştır. Aksine, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz, "Yâ Rab, bana ilmi ziyâde et!" buyurmuşlardır.

Hak Teâlâ gıdâ-yı sûrî hakkında وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ (A’râf, 7/31) ya’ni “Yiyin ve için ve israf etmeyin!” buyurdu. “Nûr yemek”ten murâd, gıdâ-yı sûrîyi şehvet-i hayvaniyyeye kalbetmeyip ilim ve irfâna tahvîl etmektir. Nitekim bu âyet-i kerîme bu cildin 582 numarasına müsâdif olan: پس کلوا از بهر دام شهوتست بعد از آن لا تسرفوا آن عفتست ]Imdi “Külû!” şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra “Lâ tüsrifû!” o, iffettir.”] beytinde de geçti ve orada îzâhât verildi. Binâenaleyh gıdâ-yı sûrî ilim ve irfan nûruna mübeddel olursa, bu nûr için Hak tarafından “İktifâ edin!” buyrulmamıştır. Bilakis Server-i âlem Efendimiz رب زدنی علما ya’ni “Yâ Rab, bana ilmi ziyâde et!” buyurmuşlardır.

2708. O boğaz ibtila idi; ve bu boğaz israfdan fâriğ ve gulüvden emîndir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2708. O boğaz bir imtihandı; ve bu boğaz israftan uzak ve aşırılıktan emindir.

O cismanî olan kimsenin boğazı, imtihan ve israf ile alışılmış olan bir boğazdır. Fakat bu ruhanî olan boğaz, israftan vazgeçmiş ve sınırı aşmaktan emin olmuş olan bir boğazdır.

O cismânî olan kimsenin boğazı ibtilâ ve isrâf ile me’lûf olan bir boğazdır. Fakat bu rûhânî olan boğaz isrâftan vazgeçmiş ve hadde tecavüzden emîn olmuş olan bir boğazdır.

2709. Emir ve fermân idi, hırs ve tama' değil. Öyle can hırsa tabi' olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. Emir ve fermân idi, hırs ve tama' değil. Öyle can hırsa tabi' olmaz.

Sözün özü, Hz. Şeyh'in dilenmesi Hakk'ın emir ve fermânına dayanıyordu. Nefsinin hırsı ve tama'ı değildi. Çünkü öyle doğrudan doğruya Hak'tan emir kabul eden can, nefse ait hırsa uymaz.

Velhâsıl Hz. Şeyh'in dilenmesi Hakk'ın emir ve fermânına müstenid idi. Nefsinin hırsı ve tama'ı değil idi. Zîrâ öyle doğrudan doğruya Hak'tan emir telakkî eden can hırs-ı nefsânîye tabi' olmaz.

2710. Eğer kimya bakıra "Sen kendini bana ver!" derse, tama' ziyade olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. Eğer kimya bakıra "Sen kendini bana ver!" derse, tamah artmaz.

[2711] "Kimya", kimyagerlerin bakırı altına dönüştüren iksirdir. "Firih", fazla ve artmış anlamındadır (Burhan ve Şemsü'l-Lügat). Yani, örneğin iksir bakıra, "Sen kendini bana ver ve teslim et!" derse iksirin tamahı artmaz; ve bakırın ona kendisini teslim etmesinde iksire bir fayda olmaz. Aksine bakır altına dönüştüğü için bu teslimiyet bakırın kendisine faydalı olur. Bu sebeple bir kimse insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir şey verse ve ona hizmet etse, bunlardan o kimsenin kendisi faydalanır.

[2711] “Kîmya”, bakırı altına tahavvül eden kimyâgerlerin kullandıkları iksîrdir. "Firih", ziyâde ve efzûn ma'nâsınadır (Burhân ve Şemsü'l-Lügāt). Ya'ni, me- selâ iksîr bakıra, "Sen kendini bana ver ve teslîm et!" derse iksîrin tama'ı zi- yâde olmaz; ve bakırın ona kendisini teslîm etmesinde iksîre bir fayda olmaz. Belki bakır altına tebeddül ettiği için bu teslîmiyet bakırın nefsine faydalı olur. Binâenaleyh bir kimse insân-ı kâmile bir şey verse ve ona hizmet etse, bun- lardan o kimsenin kendisi müstefid olur.

2711. Toprağın yedi tabakasının hazînelerini, Hak Şeyh'in önüne arz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. Toprağın yedi tabakasının hazinelerini, Hak Şeyh'in önüne arz etti.

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-1 Memleketi'l-İnsâ- niyye isimli latif kitabının on yedinci bölümünde şöyle buyurur: و اما الارض فسبع طبقات ارض سوداء و ارض غبراء و ارض حمراء و ارض صفراء و ارض بيضاء و ارض زرقاء و ارض حضراء Yani "Yere gelince, yedi tabakadır ki: Kara, boz, kızıl, sarı, beyaz, mavi ve yeşil renklidir." Bu şerefli beyitteki tabakalardan maksat da bu tabakalardır. Bu tabakalardan her birinin birer özelliği ve sırları olduğundan, her biri bu sırlar ve özelliklerin hazineleridir. İşte Yüce Allah, Şeyh'in önüne bu tabakaların hazinelerini arz etti.

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-1 Memleketi'l-İnsâ- niyye ismindeki kitâb-ı latîfinin on yedinci bâbında şöyle buyurur: و اما الارض فسبع طبقات ارض سوداء و ارض غبراء و ارض حمراء و ارض صفراء و ارض بيضاء و ارض زرقاء و ارض حضراء Ya'ni "Arza gelince, yedi tabakadır ki: Kara, boz, kızıl, sarı, be- yaz, mâvi ve yeşil renklidir". Bu beyt-i şerîfdeki tabakalardan murâd dahi bu tabakalardır. Bu tabakalardan her birinin birer hâssası ve esrârı olduğundan her birisi bu esrâr ve havâssın hazîneleridir. İşte Hak Teâlâ hazretleri Şeyh'in önüne bu tabakaların hazînelerini arz etti.

2712. Şeyh dedi: "Ey Hâlık, ben âşıkım ve eğer senin gayrını istersem fa- sıkım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. Şeyh dedi: "Ey Yaratıcı, ben âşıkım ve eğer senin gayrını istersem fâsıkım!"

Hazret bu hazinelerden hiçbirine iltifat etmeyip dedi: "Ey oluş ve bozuluş âleminin yaratıcısı olan Rabbim, ben senin güzelliğine âşıkım ve eğer senin gayrın olan bu oluş ve bozuluş âlemini ister ve ona gönül bağlar isem aşk yolunun dışına çıkmış olurum."

Hazret bu hazînelerden hiçbirisine iltifat etmeyip dedi: "Ey âlem-i kev- nin hâlikı olan Rabbim, ben senin cemâline âşıkım ve eğer senin gayrın olan bu âlem-i kevni ister ve ona gönül bağlar isem aşk yolunun hâricine çıkmış olurum."

2709. Emir ve fermân idi, hırs ve tama' değil. Öyle can hırsa tabi' olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2709. Emir ve fermân idi, hırs ve tama' değil. Öyle can hırsa tabi' olmaz.

Sözün özü, Hz. Şeyh'in dilenmesi Hakk'ın emir ve fermânına dayanıyordu. Nefsinin hırsı ve tama'ı değildi. Çünkü öyle doğrudan doğruya Hak'tan emir kabul eden can, nefse ait hırsa uymaz.

Velhâsıl Hz. Şeyh'in dilenmesi Hakk'ın emir ve fermânına müstenid idi. Nefsinin hırsı ve tama'ı değil idi. Zîrâ öyle doğrudan doğruya Hak'tan emir telakkî eden can hırs-ı nefsânîye tabi' olmaz.

2710. Eğer kimya bakıra "Sen kendini bana ver!" derse, tama' ziyade olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2710. Eğer kimya bakıra "Sen kendini bana ver!" derse, tamah artmaz.

[2711] "Kimya", kimyagerlerin bakırı altına dönüştüren iksirdir. "Firih", fazla ve çok anlamındadır (Burhan ve Şemsü'l-Lügat). Yani, örneğin iksir bakıra, "Sen kendini bana ver ve teslim et!" derse iksirin tamahı artmaz; ve bakırın ona kendisini teslim etmesinde iksire bir fayda olmaz. Aksine bakır altına dönüştüğü için bu teslimiyet bakırın kendisine faydalı olur. Bu sebeple bir kimse insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir şey verse ve ona hizmet etse, bunlardan o kimsenin kendisi faydalanır.

[2711] “Kîmya”, bakırı altına tahavvül eden kimyâgerlerin kullandıkları iksîrdir. "Firih", ziyâde ve efzûn ma'nâsınadır (Burhân ve Şemsü'l-Lügāt). Ya'ni, meselâ iksîr bakıra, "Sen kendini bana ver ve teslîm et!" derse iksîrin tama'ı ziyâde olmaz; ve bakırın ona kendisini teslîm etmesinde iksîre bir fayda olmaz. Belki bakır altına tebeddül ettiği için bu teslîmiyet bakırın nefsine faydalı olur. Binâenaleyh bir kimse insân-ı kâmile bir şey verse ve ona hizmet etse, bunlardan o kimsenin kendisi müstefid olur.

2711. Toprağın yedi tabakasının hazînelerini, Hak Şeyh'in önüne arz etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2711. Toprağın yedi tabakasının hazinelerini, Hak Şeyh'in önüne arz etti.

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-1 Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki latif kitabının on yedinci bölümünde şöyle buyurur: و اما الارض فسبع طبقات ارض سوداء و ارض غبراء و ارض حمراء و ارض صفراء و ارض بيضاء و ارض زرقاء و ارض حضراء Yani "Arza gelince, yedi tabakadır ki: Kara, boz, kızıl, sarı, beyaz, mavi ve yeşil renklidir." Bu şerefli beyitteki tabakalardan maksat da bu tabakalardır. Bu tabakalardan her birinin birer özelliği ve sırrı olduğundan, her birisi bu sırlar ve özelliklerin hazineleridir. İşte Yüce Allah hazretleri Şeyh'in önüne bu tabakaların hazinelerini arz etti.

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-1 Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı latîfinin on yedinci bâbında şöyle buyurur: و اما الارض فسبع طبقات ارض سوداء و ارض غبراء و ارض حمراء و ارض صفراء و ارض بيضاء و ارض زرقاء و ارض حضراء Ya'ni "Arza gelince, yedi tabakadır ki: Kara, boz, kızıl, sarı, beyaz, mâvi ve yeşil renklidir". Bu beyt-i şerîfdeki tabakalardan murâd dahi bu tabakalardır. Bu tabakalardan her birinin birer hâssası ve esrârı olduğundan her birisi bu esrâr ve havâssın hazîneleridir. İşte Hak Teâlâ hazretleri Şeyh'in önüne bu tabakaların hazînelerini arz etti.

2712. Şeyh dedi: "Ey Hâlık, ben âşıkım ve eğer senin gayrını istersem fasıkım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2712. Şeyh dedi: "Ey Yaratıcı, ben âşıkım ve eğer senin gayrını istersem fasıkım!"

Hazret bu hazinelerden hiçbirine iltifat etmeyip dedi: "Ey oluş ve bozuluş âleminin yaratıcısı olan Rabbim, ben senin cemâline âşıkım ve eğer senin gayrın olan bu oluş ve bozuluş âlemini ister ve ona gönül bağlarsam aşk yolunun dışına çıkmış olurum."

Hazret bu hazînelerden hiçbirisine iltifat etmeyip dedi: "Ey âlem-i kevnin hâlikı olan Rabbim, ben senin cemâline âşıkım ve eğer senin gayrın olan bu âlem-i kevni ister ve ona gönül bağlar isem aşk yolunun hâricine çıkmış olurum."

2713. Eğer sekiz cenneti nazara getirir isem ve eğer ben cehennem korkusundan hizmet edersem;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Eğer sekiz cenneti göz önüne getirirsem ve eğer ben cehennem korkusundan hizmet edersem;

2714. Selâmet isteyici mü'min olurum. Zîrâ ki bu her iki, bedenin hazzı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. Selamet isteyici mümin olurum. Çünkü bu her iki durum da bedenin hazzı olur.

"Ey benim Rabbim, eğer ben sekiz cennetine muhabbet edip ilgi gösterdiğim için veya senin yedi kat olan cehenneminden korktuğum için hizmet eder ve sana kulluk etmeye çalışır isem, bedenimin ve kendi varlığımın selametini isteyen bir mümin olmuş olurum. Çünkü cennette nefsin lezzet alması vardır. Nitekim ayet-i kerimede `وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين` (Zuhruf, 43/71) yani "Ve sizin için cennette nefsinizin arzu ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şey vardır" buyrulur. Ve cehennem hakkında `وبئس المصير` (Âl-i İmrân, 3/162) yani "Ne kötü bir dönüş yeridir!" buyrulur. Buna göre cennet ve cehennem, bedenin hazzına ait şeyler olur. Yani cennete giden kimsenin nefsi haz aldığı gibi, cehennemden kurtulan kimsenin de nefsi haz alır.

"Ey benim Rabbim, eğer ben sekiz cennetine muhabbet edip iltifat eylediğim için veyâhud senin yedi tabaka olan cehenneminden korktuğum için hizmet eder ve sana kulluk etmeğe çalışır isem, cismimin ve kendi varlığının selâmetini isteyici bir mü'min olmuş olurum. Zîrâ cennette nefsin telezzüzü vardır. Nitekim âyet-i kerîmede `وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين` (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Ve sizin için cennette nefsinizin iştihâ ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şey vardır" buyrulur. Ve cehennem hakkında `وبئس المصير` (Âl-i İmrân, 3/162) ya'ni "Ne fenâ yerdir!" buyrulur. Binâenaleyh cennet ve cehennem cismin hazzına âit şeyler olur. Ya'ni cennete giden kimsenin nefsi mahzûz olduğu gibi cehennemden kurtulan kimsenin dahi nefsi mahzûz olur.

2715. Bir âşık ki Hâlik'ın aşkından gıda yer, onun önünde yüz beden dut yaprağına değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. Bir âşık ki Yaratıcı'nın aşkından beslenir, onun önünde yüz beden dut yaprağına değmez.

"Tere", genel anlamı itibarıyla yemek esnasında yenilen yeşilliklere denir. "Tût", bizim "dut" dediğimiz bilinen bir meyvedir (Burhan). "Tere-tût", dut yaprağı anlamına gelmesi uygun düşer. "Tere-tût" (تره توت) terkibinin müstakil bir anlama işaret ettiği sözlüklerde bulunamadı. Fakat Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde "Tere-tût", hıyârşenbe gibi bir çeşit ottur ki, Acem diyarlarında olur imiş" buyurduklarına göre bunun anlamını bir şekilde böyle araştırıp buldukları anlaşılır. Yani, Yaratıcı'nın aşkıyla beslenen bir âşığın yanında bedenin asla önemi yoktur. Onun kıymeti bir yeşillik yaprağına bile karşılık gelmez.

"Terre/Tere", ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle taâm esnasında yenilen yeşilliklere derler. "Tût", bizim "dut" dediğimiz ma'lûm bir meyvedir (Burhân). "Tere-tût", dut yaprağı ma'nâsına olmak münasibdir. "Tere-tût" (تره توت) terkîbinin müstakil bir ma'nâya delâlet ettiği lügatlerde bulunamadı. Fakat Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde "Tere-tût", hıyârşenbe gibi bir nevi' ottur ki, Acem diyarlarında olur imiş" buyurduklarına göre bunun ma'nâsını bir sûretle böyle tahkîk buyurdukları anlaşılır. Ya'ni, Hâlik'ın aşkıyla gıdâlanan bir âşığın indinde cismin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onun kıymeti bir yeşillik yaprağına bile tekabül etmez.

2716. O arif olan şeyhin tuttuğu bu beden başka şey oldu. Ona az beden ta'bîr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. O arif olan şeyhin tuttuğu bu beden başka bir şey oldu. Ona az beden de!

2713. Eğer sekiz cenneti nazara getirir isem ve eğer ben cehennem korkusundan hizmet edersem;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2713. Eğer sekiz cenneti göz önüne getirirsem ve eğer ben cehennem korkusundan hizmet edersem;

2714. Selâmet isteyici mü'min olurum. Zîrâ ki bu her iki, bedenin hazzı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2714. Selamet isteyici mümin olurum. Çünkü bu her iki durum da bedenin hazzı olur.

"Ey benim Rabbim, eğer ben sekiz cennetine muhabbet edip ilgi gösterdiğim için veya senin yedi kat olan cehenneminden korktuğum için hizmet eder ve sana kulluk etmeye çalışır isem, bedenimin ve kendi varlığımın selametini isteyen bir mümin olmuş olurum. Çünkü cennette nefsin lezzet alması vardır. Nitekim ayet-i kerimede `وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين` (Zuhruf, 43/71) yani "Ve sizin için cennette nefsinizin arzu ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şey vardır" buyrulur. Ve cehennem hakkında `وبئس المصير` (Âl-i İmrân, 3/162) yani "Ne kötü bir dönüş yeridir!" buyrulur. Buna göre cennet ve cehennem, bedenin hazzına ait şeyler olur. Yani cennete giden kimsenin nefsi haz aldığı gibi, cehennemden kurtulan kimsenin de nefsi haz alır.

"Ey benim Rabbim, eğer ben sekiz cennetine muhabbet edip iltifat eylediğim için veyâhud senin yedi tabaka olan cehenneminden korktuğum için hizmet eder ve sana kulluk etmeğe çalışır isem, cismimin ve kendi varlığının selâmetini isteyici bir mü'min olmuş olurum. Zîrâ cennette nefsin telezzüzü vardır. Nitekim âyet-i kerîmede `وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين` (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Ve sizin için cennette nefsinizin iştihâ ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şey vardır" buyrulur. Ve cehennem hakkında `وبئس المصير` (Âl-i İmrân, 3/162) ya'ni "Ne fenâ yerdir!" buyrulur. Binâenaleyh cennet ve cehennem cismin hazzına âit şeyler olur. Ya'ni cennete giden kimsenin nefsi mahzûz olduğu gibi cehennemden kurtulan kimsenin dahi nefsi mahzûz olur.

2715. Bir âşık ki Hâlik'ın aşkından gıda yer, onun önünde yüz beden dut yaprağına değmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2715. Bir âşık ki Yaratıcı'nın aşkından beslenir, onun önünde yüz beden dut yaprağına değmez.

"Tere", genel anlamı itibarıyla yemek esnasında yenilen yeşilliklere denir. "Tût", bizim "dut" dediğimiz bilinen bir meyvedir (Burhan). "Tere-tût", dut yaprağı anlamına gelmesi uygundur. "Tere-tût" (تره توت) terkibinin bağımsız bir anlama işaret ettiği sözlüklerde bulunamadı. Fakat Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde "Tere-tût", hıyârşenbe gibi bir çeşit ottur ki, Acem diyarlarında olurmuş" buyurduklarına göre bunun anlamını bir şekilde böyle araştırıp tespit ettikleri anlaşılır. Yani, Yaratıcı'nın aşkıyla beslenen bir âşığın yanında bedenin asla önemi yoktur. Onun değeri bir yeşillik yaprağına bile karşılık gelmez.

"Terre/Tere", ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle taâm esnâsında yenilen yeşilliklere derler. "Tût", bizim "dut" dediğimiz ma'lûm bir meyvedir (Burhân). "Tere-tût", dut yaprağı ma'nâsına olmak münasibdir. "Tere-tût" (تره توت) terkîbinin müstakil bir ma'nâya delâlet ettiği lügatlerde bulunamadı. Fakat Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde "Tere-tût", hıyârşenbe gibi bir nevi' ottur ki, Acem diyarlarında olur imiş" buyurduklarına göre bunun ma'nâsını bir sûretle böyle tahkîk buyurdukları anlaşılır. Ya'ni, Hâlik'ın aşkıyla gıdâlanan bir âşığın indinde cismin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onun kıymeti bir yeşillik yaprağına bile tekabül etmez.

2716. O arif olan şeyhin tuttuğu bu beden başka şey oldu. Ona az beden ta'bîr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2716. O arif olan şeyhin tuttuğu bu beden başka şey oldu. Ona az beden de!

"Fetan", zeki ve arif anlamındadır. Yani, o Şeyh Muhammed hazretlerinin cismi incelmiş ve yoğunluk halinden kurtulmuş olduğundan başka bir şey olmuştur. Buna göre sen artık onun belirli şekline az cisim de, yani belirli şekli diğer belirli cisimlere benzediği için cisim denilebilirse de, diğer cisimlerdeki yoğunluk ondan kaybolduğundan tam olarak cisim demek de mümkün değildir. Bunun için kâmiller "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim ruhlarımız cisimlerimiz ve cisimlerimiz de ruhlarımızdır" buyurmuşlardır. Bu itibarla onlarda vehmedilmiş olan varlık kalmamıştır.

"Fetan", zekî ve ârif ma'nâsınadır. Ya'ni, o Şeyh Muhammed hazretlerinin cismi telattuf etmiş ve hâl-i kesâfetten kurtulmuş olduğundan başka bir şey olmuştur. Binâenaleyh sen artık sûret-i müteayyinesine cisim ta'bîrini az yap, ya'ni sûret-i müteayyinesi sâir müteayyin olan ecsâma benzediği için cisim denilebilir ise de, sâir cisimlerdeki kesâfet ondan zâil olduğundan kâmilen cisim ta'bîr etmek de mümkin değildir. Bunun için kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız cisimlerimiz ve cisimlerimiz de ervâhımızdır" buyurmuşlardır. Bu i'tibâr ile onlarda mevhûm olan vücûd kalmamıştır.

2717. Aşk-ı Huda'nın âşıkı, sonra da ücret! Mü'temen olan Cebrail, sonra da hırsız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. Allah aşkının âşığı, sonra da ücret! Güvenilir olan Cebrail, sonra da hırsız!

Cennetin zevkine ulaşmak ve cehennemin acılarından kurtulmak arzusuyla Hak'ka itaat edip Hak'ka âşık olmak iddiasında bulunmak, Hak'ka ücretle âşık olmak anlamını içerdiğinden bu iddia yalandır. Hem âşıklık hem de ücret beklemek bir arada bulunmaz. Bu hâl, Cibrîl-i Emîn (güvenilir Cebrail) olmak iddiasıyla birlikte hırsız olmaya benzer. Hem güvenilirlik hem de hırsızlık mümkün değildir.

Cennetin zevkine nâil olmak ve cehennemin âlâmından kurtulmak emeliyle Hakk'a mutî' olup Hakk'a âşık olmak da'vâsında bulunmak Hakk'a ücretle âşık olmak ma'nâsını mutazammın olduğundan bu da'vâ kâzibdir. Hem âşıklık ve hem de ücret beklemek bir yerde ictimâ' etmez. Bu hâl Cibrîl-i Emîn olmak da'vâsıyla beraber hırsız olmaya benzer. Hem emînlik ve hem de hırsızlık mümkin değildir.

2718. O kör ve kebûd olan Leyla'nın âşıkı, onun önünde âlemin mülkü bir yaprak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. O kör ve kara Leyla'nın âşıkı için, onun önünde âlemin mülkü bir yaprak idi.

"Kûr u kebûd", kara gün, kötü hâl ve gam ile keder anlamına gelir (Bahâr-ı Acem). Burada "kötü ve çirkin" anlamı kastedilir. Yani, o çirkin olan Leyla'nın âşıkı olan Mecnun'un önünde âlemin mülkü bir yaprak kadar kıymetsiz bir şeydi. Yani Mecnun'a âlemin mülkünü verseler Leyla'yı feda edemezdi. Mecazî bir varlığın âşıkının fedakârlığı bu derecede olursa, Hakk'ın hakiki varlığının âşıkı nasıl olur? Onun gözünde kendi varlığının kıymeti kalır mı?

"Kûr u kebûd", kara gün, fenâ hâl ve gam ve enduh ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Burada "fenâ ve çirkin" ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni, o çirkin olan Leylâ'nın âşıkı bulunan Mecnûn'un önünde âlemin mülkü bir yaprak mesâbesinde kıymetsiz bir şeydi. Ya'ni Mecnûn'a âlemin mülkünü verseler Leyla'yı fedâ edemezdi. Bir vücûd-ı mecâzî âşıkının fedakarlığı bu derecede olursa vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın âşığı nasıl olur? Onun nazarında kendi vücûdunun kıymeti kalır mı?

2719. Onun önünde toprak ve altın beraber olmuş idi. Altın ne olur ki, canın hatırı yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Onun önünde toprak ve altın eşit olmuştu. Altın ne ki, canın bile değeri yoktu.

Leyla'nın aşığı olan Mecnun'un önünde değer bakımından toprak ve altın eşit olmuştu. Altından bahsetmek ne demek!? Mecnun'da kendi canının korkusu bile kalmamıştı. "Fetan", zeki ve ârif (bilgili) anlamınadır. Yani, o Şeyh Muhammed hazretlerinin cismi incelmiş ve yoğunluk hâlinden kurtulmuş olduğundan başka bir şey olmuştur. Bu sebeple sen artık onun belirli şekline cisim tabirini az kullan, yani belirli şekli diğer belirli cisimlere benzediği için cisim denilebilir ise de, diğer cisimlerdeki yoğunluk ondan kaybolduğundan tamamen cisim tabir etmek de mümkün değildir. Bunun için kâmiller (olgun insanlar) "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim ruhlarımız cisimlerimiz ve cisimlerimiz de ruhlarımızdır" buyurmuşlardır. Bu bakımdan onlarda vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) varlık kalmamıştır.

Leylâ'nın âşıkı olan Mecnûn'un önünde kıymetçe toprak ve altın beraber olmuş idi. Altından bahsetmek ne demek!? Mecnûn'da kendi canının korkusu bile kalmamış idi. "Fetan", zekî ve ârif ma'nâsınadır. Ya'ni, o Şeyh Muhammed hazretleri-nin cismi telattuf etmiş ve hâl-i kesâfetten kurtulmuş olduğundan başka bir şey olmuştur. Binâenaleyh sen artık sûret-i müteayyinesine cisim ta'bîrini az yap, ya'ni sûret-i müteayyinesi sâir müteayyin olan ecsâma benzediği için ci-sim denilebilir ise de, sâir cisimlerdeki kesâfet ondan zâil olduğundan kâmi-len cisim ta'bîr etmek de mümkin değildir. Bunun için kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız cisimlerimiz ve cisimlerimiz de ervâhımız-dır" buyurmuşlardır. Bu i'tibâr ile onlarda mevhûm olan vücûd kalmamıştır.

2717. Aşk-ı Huda'nın âşıkı, sonra da ücret! Mü'temen olan Cebrail, sonra da hırsız!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2717. Allah aşkının âşıkı, sonra da ücret! Güvenilir olan Cebrail, sonra da hırsız!

Cennetin zevkine ulaşmak ve cehennemin acılarından kurtulmak arzusuyla Allah'a itaat edip Allah'a âşık olma iddiasında bulunmak, Allah'a ücretle âşık olmak anlamını içerdiğinden, bu iddia yalandır. Hem âşıklık hem de ücret beklemek bir arada bulunmaz. Bu hâl, güvenilir Cebrail olma iddiasıyla birlikte hırsız olmaya benzer. Hem güvenilirlik hem de hırsızlık mümkün değildir.

Cennetin zevkine nâil olmak ve cehennemin âlâmından kurtulmak eme-liyle Hakk'a mutî' olup Hakk'a âşık olmak da'vâsında bulunmak Hakk'a üc-retle âşık olmak ma'nâsını mutazammın olduğundan bu da'vâ kâzibdir. Hem âşıklık ve hem de ücret beklemek bir yerde ictimâ' etmez. Bu hâl Cibrîl-i Emîn olmak da'vâsıyla beraber hırsız olmaya benzer. Hem emînlik ve hem de hır-sızlık mümkin değildir.

2718. O kör ve kebûd olan Leyla'nın âşıkı, onun önünde âlemin mülkü bir yaprak idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2718. O kör ve çirkin olan Leyla'nın âşığı için, onun önünde dünyanın mülkü bir yaprak gibiydi.

"Kûr u kebûd", kara gün, kötü hal ve gam ve keder anlamındadır (Ba-hâr-ı Acem). Burada "kötü ve çirkin" anlamı kastedilir. Yani, o çirkin olan Leyla'nın âşığı olan Mecnun'un önünde dünyanın mülkü bir yaprak kadar kıymetsiz bir şeydi. Yani Mecnun'a dünyanın mülkünü verseler Leyla'yı feda edemezdi. Mecazî bir varlığın âşığının fedakârlığı bu derecede olursa, Hakk'ın hakiki varlığının âşığı nasıl olur? Onun gözünde kendi varlığının kıymeti kalır mı?

"Kûr u kebûd", kara gün, fenâ hâl ve gam ve enduh ma'nâsınadır (Ba-hâr-ı Acem). Burada "fenâ ve çirkin" ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni, o çirkin olan Leylâ'nın âşıkı bulunan Mecnûn'un önünde âlemin mülkü bir yaprak mesâbesinde kıymetsiz bir şeydi. Ya'ni Mecnûn'a âlemin mülkünü verseler Leyla'yı fedâ edemezdi. Bir vücûd-ı mecâzî âşıkının fedakarlığı bu derecede olursa vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın âşığı nasıl olur? Onun nazarında kendi vücû-dunun kıymeti kalır mı?

2719. Onun önünde toprak ve altın beraber olmuş idi. Altın ne olur ki, canın hatırı yok idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2719. Onun önünde toprak ve altın eşit olmuştu. Altın ne olur ki, canın hatırı yoktu.

Leylâ'nın âşıkı olan Mecnûn'un önünde değerce toprak ve altın eşit olmuştu. Altından bahsetmek ne demek!? Mecnûn'da kendi canının korkusu bile kalmamıştı.

Leylâ'nın âşıkı olan Mecnûn'un önünde kıymetçe toprak ve altın beraber olmuş idi. Altından bahsetmek ne demek!? Mecnûn'da kendi canının korku-su bile kalmamış idi.

2720. Arslan ve kurt ve yırtıcı hayvanat ondan vakıf olmuş, akrabası gibi onun etrafına toplanmışlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Aslan, kurt ve yırtıcı hayvanlar ondan haberdar olmuş, akrabaları gibi onun etrafına toplanmışlardı.

Leyla'nın aşkı Mecnun'u o derece kendinden geçirmişti ki, dağlarda gezerdi ve aslan, kurt ve diğer yırtıcı hayvanlar onun hâline vakıf olduklarından (haberdar olduklarından) akrabaları gibi etrafına toplanırlar, ona asla bir zarar vermezlerdi.

Leylâ'nın aşkı Mecnûn'u o derece kendinden geçirmiş idi ki, dağlarda gezer ve arslan ve kurt ve sâir yırtıcı hayvanlar onun hâline vakıf olduklarından akrabâsı gibi etrafına toplanırlar, ona asla bir zarar îkā etmezler idi.

2721. Zîra bu hayvan huyundan pâkin paki olmuştur. Aşktan dolu ve onun eti ve yağı zehirli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Çünkü bu hayvan huyundan tamamen arınmıştır. Aşktan doludur ve onun eti ve yağı zehirli olmuştur.

Çünkü bu Mecnun mecazî aşka dalmış olduğundan onda zerre kadar hayvansal ahlak kalmamıştır ve o aşk denilen latif mana Mecnun'un vücudunun zerreciklerini tamamen kaplamış; bu sebeple onun eti ve yağı hayvanlar için zehirli olmuştur.

Zîrâ bu Mecnun aşk-ı mecâzîde müstağrak olduğundan onda zerre kadar ahlâk-ı hayvaniyye kalmamıştır ve o aşk denilen ma'nâ-yı latîf Mecnun'un zerrât-ı vücûdunu tamâmen kaplamış; ve binâenaleyh onun eti ve yağı hayvânât için zehirli olmuştur.

2722. Aklın şeker dökücüsü yırtıcılık zehri olur. Zîrâ ki her iyinin iyisi kötünün zıddı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. Aklın şeker dökücüsü, yırtıcılık zehri olur. Çünkü her iyinin iyisi, kötünün zıddı olur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin sebebidir. "Şeker-rîz", birleşik bir sıfattır ve "şeker-rîz-i hıred" terkîb-i izâfidir. "Aklın şeker dökücüsü" demek, akla şeker saçıcı, yani insana lezzet veren anlamı kastedilir; ve akla şeker saçan ve insana lezzet veren aşktır; ve "yırtıcı"dan kasıt, hayvanlar olduğu gibi, hayvanlık mertebesinde bulunan insanlardır. Yani, akla şeker saçıcı olan aşk, yırtıcılığın zehri olur. Niçin aşk yırtıcılığın zehri olur? Çünkü iyinin iyisi, yani iyide görünen iyi, kötünün zıddı olur. Örneğin, aşkın üstün gelmesi insanı ruhanîlik ve meleklik mertebesine çıkarır. Bu hâl, iyi insanda görünen bir iyiliktir; ve bu meleklik ve ruhanîliğin zıddı ise nefsaniyet ve hayvanlık mertebesidir. Bu mertebenin kötü ve aşağılık olduğu da açıktır. Buna göre, iyi kötünün ve kötü de iyinin zıddıdır; ve zıt, zıddın zehridir. Çünkü isimlerin hususiyetleri zıt ve karşılıklıdır. Örneğin, Nâfi' (fayda veren) ismi hükmünü icra ettiği yerde Dârr (zarar veren) isminin hükümleri ve Dârr isminin hükümleri geçerli olduğu yerde de Nâfi' isminin hükümleri gizli kalır. Çünkü iki zıt bir yerde birleşmez, biri diğerinin hükmünü iptal eden zehirdir. Bazı nüshalarda زهر دد yerine زهر دو geçmiştir. Bu durumda anlam "Akla şeker

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin illetidir. “Şeker-rîz", vasf-ı terkîbidir ve "şeker-rîz-i hıred" شکر ریز خرد terkîb-i izâfidir. "Aklın şeker dökücüsü" demek olur ki, akla şeker saçıcı, ya'ni insana lezzet bahşedici ma'nâsı murâd buyrulur; ve akla şeker saçan ve insana lezzet bahşeden aşktır; ve "yırtıcı"dan murâd, hayvânât olduğu gibi hayvanlık mertebesinde bulunan insanlardır. Ya'ni, akla şeker saçıcı olan aşk yırtıcılığın zehri olur. Niçin aşk yırtıcılığın zehri olur? Zîrâ iyinin iyisi ya'ni iyide zâhir olan iyi, kötünün zıddı olur. Meselâ aşkın galebesi insanı rûhâniyet ve melekiyet mertebesine çıkarır. Bu hâl iyi insanda zâhir olan bir iyidir; ve bu melekiyetin ve rûhaniyetin zıddı ise nefsâniyet ve hayvâniyet mertebesidir. Bu mertebenin kötü ve süflî olduğu da meydandadır. Binâenaleyh iyi kötünün ve kötü de iyinin zıddıdır; ve zıd, zıddın zehridir. Zîrâ hâssıyyet-i esmâ zıd ve mütekābildir. Meselâ Nâfi' ismi hükmünü icrâ ettiği yerde Dârr isminin ahkâmı ve Dârr isminin ahkâmı câri olduğu yerde dahi Nâfi' isminin ahkâmı mestûr kalır. Zîrâ iki zıd bir yerde müctemi' olmaz, biri dîğerinin hükmünü ibtâl eden zehirdir. Ba'zı nüshalarda زهر دد yerine زهر دو vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Akla şeker

2720. Arslan ve kurt ve yırtıcı hayvanat ondan vakıf olmuş, akrabası gibi onun etrafına toplanmışlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2720. Aslan, kurt ve yırtıcı hayvanlar ondan haberdar olmuş, akrabaları gibi onun etrafına toplanmışlardı.

Leyla'nın aşkı Mecnun'u o derece kendinden geçirmişti ki, dağlarda gezerdi ve aslan, kurt ve diğer yırtıcı hayvanlar onun hâline vakıf olduklarından (haberdar olduklarından) akrabaları gibi etrafına toplanırlar, ona asla bir zarar vermezlerdi.

Leylâ'nın aşkı Mecnûn'u o derece kendinden geçirmiş idi ki, dağlarda gezer ve arslan ve kurt ve sâir yırtıcı hayvanlar onun hâline vakıf olduklarından akrabâsı gibi etrafına toplanırlar, ona asla bir zarar îkā etmezler idi.

2721. Zîra bu hayvan huyundan pakin paki olmuştur. Aşktan dolu ve onun eti ve yağı zehirli olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2721. Çünkü bu hayvan huyundan pakın pakı olmuştur. Aşktan dolu ve onun eti ve yağı zehirli olmuştur.

Çünkü bu Mecnun, mecazî aşka dalmış olduğundan, onda zerre kadar hayvansal ahlâk kalmamıştır ve o aşk denilen latif anlam, Mecnun'un vücudunun zerrelerini tamamen kaplamış; bu sebeple onun eti ve yağı hayvanlar için zehirli olmuştur.

Zîrâ bu Mecnun aşk-ı mecâzîde müstağrak olduğundan onda zerre kadar ahlâk-ı hayvaniyye kalmamıştır ve o aşk denilen ma'nâ-yı latîf Mecnun'un zerrât-ı vücûdunu tamâmen kaplamış; ve binâenaleyh onun eti ve yağı hayvânât için zehirli olmuştur.

2722. Aklın şeker dökücüsü yırtıcılık zehri olur. Zîrâ ki her iyinin iyisi kötünün zıddı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2722. Aklın şeker dökücüsü, yırtıcılık zehri olur. Çünkü her iyinin iyisi, kötünün zıddı olur.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin sebebidir. "Şeker-rîz", birleşik bir sıfattır ve "şeker-rîz-i hıred" (شکر ریز خرد) izafet terkibidir. "Aklın şeker dökücüsü" demek, akla şeker saçan, yani insana lezzet veren anlamı kastedilir; ve akla şeker saçan ve insana lezzet veren aşktır; ve "yırtıcı"dan kasıt, hayvanlar olduğu gibi, hayvanlık mertebesinde bulunan insanlardır. Yani, akla şeker saçan aşk, yırtıcılığın zehri olur. Niçin aşk yırtıcılığın zehri olur? Çünkü iyinin iyisi, yani iyide görünen iyi, kötünün zıddı olur. Örneğin, aşkın üstün gelmesi insanı ruhanîlik ve meleklik mertebesine çıkarır. Bu hâl, iyi insanda görünen bir iyiliktir; ve bu meleklik ve ruhanîliğin zıddı ise nefsaniyet ve hayvanlık mertebesidir. Bu mertebenin kötü ve aşağılık olduğu da açıktır. Bu sebeple iyi kötünün, kötü de iyinin zıddıdır; ve zıt, zıddın zehridir. Çünkü isimlerin özellikleri zıt ve karşıttır. Örneğin, Nâfi' (fayda veren) isminin hükmünü icra ettiği yerde Dârr (zarar veren) isminin hükümleri ve Dârr isminin hükümleri geçerli olduğu yerde de Nâfi' isminin hükümleri gizli kalır. Çünkü iki zıt bir yerde birleşmez, biri diğerinin hükmünü iptal eden zehirdir. Bazı nüshalarda "zehr-i ded" (yırtıcılık zehri) yerine "zehr-i dü" (ikinin zehri) geçmiştir. Bu durumda anlam, "Akla şeker saçan aşk, her ikinin, yani aşk ile dolu olan etin ve yağın zehri olur" demektir.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin illetidir. “Şeker-rîz", vasf-ı terkîbidir ve "şeker-rîz-i hıred" شکر ریز خرد terkîb-i izâfidir. "Aklın şeker dökücüsü" demek olur ki, akla şeker saçıcı, ya'ni insana lezzet bahşedici ma'nâsı murâd buyrulur; ve akla şeker saçan ve insana lezzet bahşeden aşktır; ve "yırtıcı"dan murâd, hayvânât olduğu gibi hayvanlık mertebesinde bulunan insanlardır. Ya'ni, akla şeker saçıcı olan aşk yırtıcılığın zehri olur. Niçin aşk yırtıcılığın zehri olur? Zîrâ iyinin iyisi ya'ni iyide zâhir olan iyi, kötünün zıddı olur. Meselâ aşkın galebesi insanı rûhâniyet ve melekiyet mertebesine çıkarır. Bu hâl iyi insanda zâhir olan bir iyidir; ve bu melekiyetin ve rûhaniyetin zıddı ise nefsâniyet ve hayvâniyet mertebesidir. Bu mertebenin kötü ve süflî olduğu da meydandadır. Binâenaleyh iyi kötünün ve kötü de iyinin zıddıdır; ve zıd, zıddın zehridir. Zîrâ hâssıyyet-i esma zıd ve mütekābildir. Meselâ Nâfi' ismi hükmünü icrâ ettiği yerde Dârr isminin ahkâmı ve Dârr isminin ahkâmı câri olduğu yerde dahi Nâfi' isminin ahkâmı mestûr kalır. Zîrâ iki zıd bir yerde müctemi' olmaz, biri dîğerinin hükmünü ibtâl eden zehirdir. Ba'zı nüshalarda زهر دد yerine زهر دو vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Akla şeker saçıcı olan aşk, her ikinin ya'ni aşk ile dolu olan etin ve yağın zehri olur", demektir.

2723. Aşıkın etini yırtıcı yemeğe kādir olmaz. Aşk iyi ve kötü önünde ma'rufdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Âşığın etini yırtıcı yiyemez. Aşk iyi ve kötü önünde bilinir.

Burada "âşığın etini yemek", ona görünüşte ve anlamda tecavüz edip mağlup etmekten kinayedir. Yani, yırtıcı hayvan ve hayvanlık mertebesinde bulunan insan âşığa görünüşte ve anlamda tecavüz edip mağlup edemez. Çünkü aşk iyinin ve kötünün katında bilinir. Zira Sultan Veled hazretlerinin buyurdukları gibi bütün varlıklar, zâtî sevgiden var olmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudsîde "كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف" yani "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim, halkı bilinmem için yarattım" buyrulmuştur. Zâtî sevgi bütün eşyaya sirayet ettiği için aşkta müstağrak olan bir âşığa gerek görünüşte yırtıcı olan hayvanlar ve gerekse karakterde yırtıcı hayvan olan insanlar tecavüz edip zarar veremezler; ve tabiî sevk ile o âşığa boyun eğerler. Ancak iki tarafta da hayvaniyet olursa birbirlerine tecavüz edip güçlü olan zayıfı mağlup eder. Yırtıcı hayvanların Hakk'ın evliyasına itaati menkıbeleri çoktur.

Örneğin Nefehâtü'l-Üns'de şöyle bir menkıbe nakledilir: "İbrâhim b. Ahmed b. Mevlid es-Sûfi er-Rakkî (k.s.) nakleder ki: "Ben sülûkümün (tasavvuf yolculuğumun) başlangıcında Müslim Mağribî'nin ziyaretine yöneldim. Onun mescidine girdim, imamlık yapıyordu. Namaz esnasında Fâtiha'yı birçok yerde hatayla okudu. İçimden dedim ki: "Eyvah, ziyarete gelmek için çektiğim yol zahmeti boşa gitti!" O gece orada kaldım. Ertesi günü taharet için Fırat nehri kenarına kadar gittim. Bir aslanın yol üzerinde yattığını gördüm, geri döndüm. Bir aslan dahi arkamdan geliyordu. Aciz kalıp bağırdım. Müslim hazretleri tekkesinden dışarıya çıktı, aslanlar onu gördükleri vakit tevazu gösterdiler ve cenâb-ı Müslim onların kulaklarını tutup burdu da dedi ki: "Ey Yüce Allah'ın köpekleri, ben size demedim mi ki, benim misafirlerime saldırmayın!" Ondan sonra bana dedi: "Ey İbrahim, zâhirinizi (dış görünüşünüzü) doğrultmaya meşgul olduğunuz için mahlûkattan (yaratılmışlardan) korkarsınız; ve biz bâtınımızı (iç dünyamızı) doğrultmaya meşgul olduğumuz için mahlûkat bizden korkarlar."

Burada "âşıkın etini yemek", ona sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb etmekten kinâyedir. Ya'ni, yırtıcı hayvan ve hayvanlık mertebesinde bulunan insan âşıka sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb edemez. Zîrâ aşk iyinin ve kötünün indinde ma'rûfdur. Çünkü Sultan Veled hazretlerinin buyurdukları gibi bilcümle mevcûdât, hubb-i zâtîden vücûd bulmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeğe muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" buyrulmuştur. Hubb-i zâtî cemî'-i eşyâya sârî olduğu için aşkta müstağrak olan bir âşıka ge- rek sûrette yırtıcı olan hayvanlar ve gerek sîrette yırtıcı hayvan olan insanlar tecavüz edip zarar edemezler; ve sevk-i tabîi ile o âşıka serfürû ederler. Velâ- kin iki tarafda [da] hayvaniyet olursa yekdîğerine tecavüz edip kavî olan za- yıfı mağlûb eder. Yırtıcı hayvanların evliyâ-i Hakk'a itâatı menâkıbı çoktur.

Ezcümle Nefehâtü'l-Üns'de şöyle bir menkıbe naklolunur: “İbrâhim b. Ahmed b. Mevlid es-Sûfi er-Rakkî (k.s.) nakleder ki: "Ben sülükümün ibtida- sında Müslim Mağribî'nin ziyaretine teveccüh ettim. Onun mescidine girdim, imâmet ediyor idi. Namaz esnâsında Fâtiha'yı birçok yerde hatâ ile okudu. İçimden dedim ki: "Eyvah, ziyarete gelmek için çektiğim yol zahmeti boşa gitti!" O gece orada kaldım. Ertesi günü tahâret için Fırat nehri kenarına ka- dar gittim. Bir arslanın yol üzerinde yattığını gördüm, geri döndüm. Bir ars- lan dahi arkamdan geliyordu. Aciz kalıp bağırdım. Müslim hazretleri tekye- sinden dışarıya çıktı, arslanlar onu gördükleri vakit tevâzu' gösterdiler ve ce- nâb-ı Müslim onların kulaklarını tutup burdu da dedi ki: "Ey Hak Teâlâ'nın köpekleri, ben size demedim mi ki, benim misafirlerime taarruz etmeyin!" Ondan sonra bana dedi: "Yâ İbrahim, zâhirinizi doğrultmağa meşgül olduğu- nuz için mahlûkattan korkarsınız; ve biz bâtınımızı doğrultmağa meşgül ol- duğumuz için mahlûkāt bizden korkarlar."

2724. Ve eğer fi'l-mesel dâm ü ded onu yer ise dahi âşıkın eti zehir olur, onu öldürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. Ve eğer örneğin yırtıcı hayvan onu yerse dahi, âşıkın eti zehir olur, onu öldürür.

"Saçıcı olan aşk, her ikisinin, yani aşk ile dolu olan etin ve yağın zehri olur," demektir.

saçıcı olan aşk, her ikinin ya'ni aşk ile dolu olan etin ve yağın zehri olur", demektir.

2723. Aşıkın etini yırtıcı yemeğe kādir olmaz. Aşk iyi ve kötü önünde ma'rufdur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2723. Âşığın etini yırtıcı yiyemez. Aşk iyi ve kötü önünde bilinir.

Burada "âşığın etini yemek", ona görünüşte ve anlamda tecavüz edip mağlup etmekten kinayedir. Yani, yırtıcı hayvan ve hayvanlık mertebesinde bulunan insan âşığa görünüşte ve anlamda tecavüz edip mağlup edemez. Çünkü aşk iyinin ve kötünün katında bilinir. Zira Sultan Veled hazretlerinin buyurdukları gibi bütün varlıklar, zâtî sevgi (Allah'ın kendi zâtını sevmesi) ile var olmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudsîde كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف yani "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim, halkı bilinmem için yarattım" buyrulmuştur. Zâtî sevgi bütün eşyaya sirayet ettiği için aşkta müstağrak olan bir âşığa gerek görünüşte yırtıcı olan hayvanlar ve gerekse karakterde yırtıcı hayvan olan insanlar tecavüz edip zarar veremezler; ve doğal sevk ile o âşığa boyun eğerler. Ancak iki tarafta da hayvaniyet olursa birbirlerine tecavüz edip güçlü olan zayıfı mağlup eder. Yırtıcı hayvanların Hakk evliyasına itaati menkıbeleri çoktur.

Örneğin Nefehâtü'l-Üns'de şöyle bir menkıbe nakledilir: “İbrâhim b. Ahmed b. Mevlid es-Sûfi er-Rakkî (k.s.) nakleder ki: "Ben tasavvuf yolculuğumun başlangıcında Müslim Mağribî'yi ziyarete yöneldim. Onun mescidine girdim, imamlık yapıyordu. Namaz esnasında Fâtiha'yı birçok yerde hatayla okudu. İçimden dedim ki: "Eyvah, ziyarete gelmek için çektiğim yol zahmeti boşa gitti!" O gece orada kaldım. Ertesi günü abdest almak için Fırat nehri kenarına kadar gittim. Bir aslanın yol üzerinde yattığını gördüm, geri döndüm. Bir aslan dahi arkamdan geliyordu. Aciz kalıp bağırdım. Müslim hazretleri tekkesinden dışarıya çıktı, aslanlar onu gördükleri vakit tevazu gösterdiler ve cenâb-ı Müslim onların kulaklarını tutup burdu da dedi ki: "Ey Yüce Allah'ın köpekleri, ben size demedim mi ki, benim misafirlerime saldırmayın!" Ondan sonra bana dedi: "Ey İbrahim, dışınızı düzeltmekle meşgul olduğunuz için yaratıklardan korkarsınız; ve biz içimizi düzeltmekle meşgul olduğumuz için yaratıklar bizden korkarlar."

Burada "âşıkın etini yemek", ona sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb etmekten kinâyedir. Ya'ni, yırtıcı hayvan ve hayvanlık mertebesinde bulunan insan âşıka sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb edemez. Zîrâ aşk iyinin ve kötünün indinde ma'rûfdur. Çünkü Sultan Veled hazretlerinin buyurdukları gibi bilcümle mevcûdât, hubb-i zâtîden vücûd bulmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeğe muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" buyrulmuştur. Hubb-i zâtî cemî'-i eşyâya sârî olduğu için aşkta müstağrak olan bir âşıka gerek sûrette yırtıcı olan hayvanlar ve gerek sîrette yırtıcı hayvan olan insanlar tecavüz edip zarar edemezler; ve sevk-i tabîi ile o âşıka serfürû ederler. Velâkin iki tarafda [da] hayvaniyet olursa yekdîğerine tecavüz edip kavî olan zayıfı mağlûb eder. Yırtıcı hayvanların evliyâ-i Hakk'a itâatı menâkıbı çoktur.

Ezcümle Nefehâtü'l-Üns'de şöyle bir menkıbe naklolunur: “İbrâhim b. Ahmed b. Mevlid es-Sûfi er-Rakkî (k.s.) nakleder ki: "Ben sülükümün ibtidasında Müslim Mağribî'nin ziyaretine teveccüh ettim. Onun mescidine girdim, imâmet ediyor idi. Namaz esnâsında Fâtiha'yı birçok yerde hatâ ile okudu. İçimden dedim ki: "Eyvah, ziyarete gelmek için çektiğim yol zahmeti boşa gitti!" O gece orada kaldım. Ertesi günü tahâret için Fırat nehri kenarına kadar gittim. Bir arslanın yol üzerinde yattığını gördüm, geri döndüm. Bir arslan dahi arkamdan geliyordu. Aciz kalıp bağırdım. Müslim hazretleri tekyesinden dışarıya çıktı, arslanlar onu gördükleri vakit tevâzu' gösterdiler ve cenâb-ı Müslim onların kulaklarını tutup burdu da dedi ki: "Ey Hak Teâlâ'nın köpekleri, ben size demedim mi ki, benim misafirlerime taarruz etmeyin!" Ondan sonra bana dedi: "Yâ İbrahim, zâhirinizi doğrultmağa meşgûl olduğunuz için mahlûkattan korkarsınız; ve biz bâtınımızı doğrultmağa meşgûl olduğumuz için mahlûkāt bizden korkarlar."

2724. Ve eğer fi'l-mesel dâm ü ded onu yer ise dahi âşıkın eti zehir olur, onu öldürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2724. Ve eğer örneğin av hayvanı ve yırtıcı hayvan onu yerse dahi âşığın eti zehir olur, onu öldürür.

"Dâm", ceylan ve gazal gibi genellikle yırtıcı olmayan hayvanlar anlamına gelir; ve "ded", yırtıcı ve vahşi hayvanlar demektir. Buna göre "dâm", "ded" kelimesinin zıddı olan anlamı içerir. Yani faraza yırtıcı olmayan veya yırtıcı olan hayvanlar âşığın etini ve yağını yeseler, o et ve yağ onlara zehir olup öldürür; ve eğer hayvan tabiatında ve huyunda olan insanlar âşığa tecavüze ve haksızlığa kalkışsalar, kendileri zehirlenip ölür. Nitekim Reşehât'ta bu anlamı temsil eden şu menkıbe (evliya hikayesi) zikredilmiştir: "Nakşibendî büyüklerinden Mevlânâ Alaaddin hazretleri naklederler ki, bir gün Şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin şerefli meclislerine girdim. Meclislerinde Sâdât (Peygamber soyundan gelenler) ve meşâyih (şeyhler) ve ulemâ (âlimler) ve fukahâ-yı haremden (Harem-i Şerif'in fıkıh âlimlerinden) çok kimseler vardı; ve Şeyh hazretleri ilâhî marifetlerden söz söylüyorlardı. Ansızın ulemâ arasından kaba tabiatlı bir fakih (fıkıh âlimi) ki ehlullâha (Allah dostlarına) ve ehlullâhın sözüne karşı çıkan biriydi, itiraz ederek Şeyh'in sözlerine karıştı. Meclisin ileri gelenlerinden biri o fakihi, "Sus!" diye azarladı. Fakih dedi ki: "Eğer meşru olmayan ve akla uygun olmayan bir şey söylersem beni engelleyiniz! Eğer sözüm meşru ve akla uygun ise niçin engel olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Hz. Şeyh bana dönüp يا عجم خلصنى منه yani "Ey Acem, beni bundan kurtar!" buyurdular. Fakih dedi ki: "Acaba ben zulüm mü ediyorum ki kurtuluş istersiniz? Bir söz söylediniz, bana şüphe arız oldu, cevap isterim. Cevap vermek gerekir. Bu kadar abartının ne anlamı vardır?" Bunu takiben Hz. Şeyh'e gazap geldi ve o fakihe dönerek buyurdular: "Şüphen nedir, söyle!" Fakih söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri kalkıp odalarına gittiler, meclis dağıldı, o fakih baygın bir şekilde yüzü üstü düşmüş yatıyordu. Nihayet fakihi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz Şeyh hazretleri odalarından çıkmamış idi ki can verdi."

"Dâm", âhû ve gazâl gibi umûmen yırtıcı olmayan hayvanlar ma'nâsına-dır; ve "ded", yırtıcı ve vahşî hayvanlar demektir. Binâenaleyh "dâm", "ded" kelimesinin zıddı olan ma'nâyı mutazammındır. Ya'ni bilfarz yırtıcı olmayan veyâhud yırtıcı olan hayvanlar âşığın etini ve yağını yeseler, o et ve yağ on-lara zehir olup öldürür; ve eğer hayvan sîretinde ve tabîatında olan insanlar âşıka tecavüze ve taaddîye kasdetseler, kendileri zehirlenip ölür. Nitekim Re-şehâťda bu ma'nâyı temsil eden şu menkıbe mezkûrdur: "Sâdât-ı Nakşibendiyye'den Mevlânâ Alaaddin hazretleri naklederler ki, bir gün Şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîflerine dâhil oldum. Sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı haremden meclislerinde çok kimse-ler var idi; ve Şeyh hazretleri maârif-i ilâhiyyeden söz söylerler idi. Nâgâh ulemâ arasından galîzu't-tab' bir fakîh ki ehlullâha ve kelâm-ı ehlullâha münkir idi, i'tirâz vechi üzere Şeyh'in sözlerine dahleyledi. A'yân-ı meclisden biri ol fakîhi, "Sus!" diye tekdîr etti. Fakîh dedi ki: "Eğer nâ-meşrû' ve nâ-ma'kul söylersem beni men' eyleyiniz! Eğer sözüm meşrû' ve ma'kül ise ni-çin mâni' olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Hz. Şeyh bana müteveccih olup يا عجم خلصنى منه ya'ni "Yâ acem, beni bundan kurtar!" buyurdular. Fakîh dedi ki: "Acabâ ben zulüm mü ediyorum ki halâs istersiniz? Bir söz söyledi-niz, bana şübhe ârız oldu, cevâb isterim. Cevâb vermek gerek. Bu mertebe mübâlağanın ne ma'nâsı vardır?" Bunu müteakib Hz. Şeyh'e gazab târî olup o fakîhe müteveccih olarak buyurdular: “Şübhen nedir, söyle! Fakîh söyle-mek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri kalkıp odalarına gittiler, meclis dağıldı, o fakîh bî-hûş yüzü üstü düşmüş yatar idi. Nihâyet fakîhi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz Şeyh hazretleri odalarından çıkmamış idi ki can verdi."

2725. Aşkın gayrı olan her şey aşkın me'kûlü oldu. Aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. Aşkın dışındaki her şey aşkın yiyeceği oldu. Aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir.

"Nûl", kuşların gagası ve ağzın etrafı, lüle ve sürahi boynu anlamlarına gelir. Burada "tâne" karinesine göre "gaga" kastedilmiştir. Yani, aşk kendisinin dışındaki her şeyi yer ve yok eder. Bu sebeple aşk ankasının gagası önünde dünya ve ahiret bir yem tanesi gibidir. Hakk'a âşık olanlar ne dünyanın ne de ahiretin mülküne bakmazlar. Nitekim Rabia-i Adeviyye hazretleri Yüce Allah'a olan münacatında şöyle buyurur: الهى بعزتك وجلالك ما عبدتك خوفا من نارك ولا رغبة في جنتك بل لوجهك الكريم -yani Ey be “Dâm”, ceylan ve gazal gibi genellikle yırtıcı olmayan hayvanlar anlamındadır; ve "ded", yırtıcı ve vahşi hayvanlar demektir. Bu sebeple "dâm", "ded" kelimesinin zıddı olan anlamı içerir. Yani farz edelim ki yırtıcı olmayan veya yırtıcı olan hayvanlar âşığın etini ve yağını yeseler, o et ve yağ onlara zehir olup öldürür; ve eğer hayvan tabiatında olan insanlar âşığa tecavüze ve saldırıya kalkışsalar, kendileri zehirlenip ölür. Nitekim Reşehât'ta bu anlamı temsil eden şu menkıbe zikredilmiştir: "Nakşibendî büyüklerinden Mevlânâ Alaaddin hazretleri naklederler ki, bir gün Şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin şerefli meclislerine girdim. Meclislerinde haremden birçok büyükler, şeyhler, âlimler ve fakihler vardı; ve Şeyh hazretleri ilahi bilgilerden söz söylüyorlardı. Ansızın âlimler arasından kaba tabiatlı bir fakih ki ehlullaha ve ehlullahın sözlerine karşı çıkan biriydi, itiraz ederek Şeyh'in sözlerine karıştı. Meclisin ileri gelenlerinden biri o fakihi, "Sus!" diye azarladı. Fakih dedi ki: "Eğer meşru olmayan ve akla uygun olmayan şeyler söylersem beni engelleyiniz! Eğer sözüm meşru ve akla uygun ise niçin engel olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Hz. Şeyh bana dönerek يا عجم خلصنى منه yani "Ey acem, beni bundan kurtar!" buyurdular. Fakih dedi ki: "Acaba ben zulüm mü ediyorum ki kurtuluş istersiniz? Bir söz söylediniz, bana şüphe oluştu, cevap isterim. Cevap vermek gerekir. Bu kadar abartının ne anlamı vardır?" Bunu takiben Hz. Şeyh'e gazap gelip o fakihe dönerek buyurdular: “Şüphen nedir, söyle! Fakih söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri kalkıp odalarına gittiler, meclis dağıldı, o fakih baygın bir şekilde yüzü üstü düşmüş yatıyordu. Nihayet fakihi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz Şeyh hazretleri odalarından çıkmamış idi ki can verdi."

"Nûl", kuşların gagası ve ağzın etrafı, lüle ve sürâhi gerdeni ma'nâlarına-dır. Burada "tâne" karînesine nazaran "gaga" murâd buyrulur. Ya'ni, aşk kendisinin gayrı olan her şeyi yer ve izâle eder. Binâenaleyh aşk ankāsının gagası önünde dünyâ ve âhiret bir yem tânesi mesâbesindedir. Hakk'a âşık olanlar ne dünyânın ve ne de âhiretin mülküne nazar etmezler. Nitekim Râ-bia-i Adeviyye hazretleri cenâb-ı Hakk'a olan münâcâtında şöyle buyurur: الهى بعزتك وجلالك ما عبدتك خوفا من نارك ولا رغبة في جنتك بل لوجهك الكريم -yani Ey be “Dâm”, âhû ve gazâl gibi umûmen yırtıcı olmayan hayvanlar ma'nâsınadır; ve "ded", yırtıcı ve vahşî hayvanlar demektir. Binâenaleyh "dâm", "ded" kelimesinin zıddı olan ma'nâyı mutazammındır. Ya'ni bilfarz yırtıcı olmayan veyâhud yırtıcı olan hayvanlar âşığın etini ve yağını yeseler, o et ve yağ onlara zehir olup öldürür; ve eğer hayvan sîretinde ve tabîatında olan insanlar âşıka tecavüze ve taaddîye kasdetseler, kendileri zehirlenip ölür. Nitekim Reşehâťda bu ma'nâyı temsil eden şu menkıbe mezkûrdur: "Sâdât-ı Nakşibendiyye'den Mevlânâ Alaaddin hazretleri naklederler ki, bir gün Şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîflerine dâhil oldum. Sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı haremden meclislerinde çok kimseler var idi; ve Şeyh hazretleri maârif-i ilâhiyyeden söz söylerler idi. Nâgâh ulemâ arasından galîzu't-tab' bir fakîh ki ehlullâha ve kelâm-ı ehlullâha münkir idi, i'tirâz vechi üzere Şeyh'in sözlerine dahleyledi. A'yân-ı meclisden biri ol fakîhi, "Sus!" diye tekdîr etti. Fakîh dedi ki: "Eğer nâ-meşrû' ve nâma'kul söylersem beni men' eyleyiniz! Eğer sözüm meşrû' ve ma'kül ise niçin mâni' olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Hz. Şeyh bana müteveccih olup يا عجم خلصنى منه ya'ni "Yâ acem, beni bundan kurtar!" buyurdular. Fakîh dedi ki: "Acabâ ben zulüm mü ediyorum ki halâs istersiniz? Bir söz söylediniz, bana şübhe ârız oldu, cevâb isterim. Cevâb vermek gerek. Bu mertebe mübâlağanın ne ma'nâsı vardır?" Bunu müteakib Hz. Şeyh'e gazab târî olup o fakîhe müteveccih olarak buyurdular: “Şübhen nedir, söyle! Fakîh söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri kalkıp odalarına gittiler, meclis dağıldı, o fakîh bî-hûş yüzü üstü düşmüş yatar idi. Nihâyet fakîhi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz Şeyh hazretleri odalarından çıkmamış idi ki can verdi."

2725. Aşkın gayrı olan her şey aşkın me'kûlü oldu. Aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2725. Aşkın dışındaki her şey aşkın yiyeceği oldu. Aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir.

"Nûl", kuşların gagası ve ağzın etrafı, lüle ve sürahi boynu anlamlarındadır. Burada "tane" karinesine göre "gaga" kastedilmiştir. Yani, aşk kendisinin dışındaki her şeyi yer ve yok eder. Buna göre aşk ankasının gagası önünde dünya ve ahiret bir yem tanesi gibidir. Hakk'a âşık olanlar ne dünyanın ne de ahiretin mülküne bakmazlar. Nitekim Rabia-i Adeviyye hazretleri Yüce Allah'a olan münacatında şöyle buyurur: الهى بعزتك وجلالك ما عبدتك خوفا من نارك ولا رغبة في جنتك بل لوجهك الكريم yani "Ey benim Allah'ım, senin izzetine ve celâline yemin ederim ki ben senin cehenneminden korkarak ve cennetine rağbet ederek sana ibadet etmedim. Aksine sana kerim yüzün için taptım!" Aşk kelimesini "sarmaşık" anlamına gelen "aşaka" (عشقة)dan almışlardır. Sarmaşık bir ağaca sarıldığı zaman o ağacı kurutup ondaki yeşilliği yok eder ve ancak kendi yeşilliğini gösterir. Hak aşkı da bir kalbe hâkim olduğu zaman o kalpte olan bütün sevgileri yok edip ancak kendi kalır. Çünkü aşkı ancak diğer bir aşk yok eder. Nitekim bu cildin 2227 numaralı beytini takip eden şerh-i şerifte: نبرد عشق را جز عشق دیگر yani "Aşkı ancak diğer bir aşk götürür. Niçin ondan daha iyi bir dost tutmazsın?" buyrulmuştu.

"Nûl", kuşların gagası ve ağzın etrafı, lüle ve sürâhi gerdeni ma'nâlarınadır. Burada "tâne" karînesine nazaran "gaga" murâd buyrulur. Ya'ni, aşk kendisinin gayrı olan her şeyi yer ve izâle eder. Binâenaleyh aşk ankāsının gagası önünde dünyâ ve âhiret bir yem tânesi mesâbesindedir. Hakk'a âşık olanlar ne dünyânın ve ne de âhiretin mülküne nazar etmezler. Nitekim Râbia-i Adeviyye hazretleri cenâb-ı Hakk'a olan münâcâtında şöyle buyurur: الهى بعزتك وجلالك ما عبدتك خوفا من نارك ولا رغبة في جنتك بل لوجهك الكريم ya'ni "Ey be nim Allah'ım, senin izzetine ve celâline yemîn ederim ki ben senin cehenne-minden korkarak ve cennetine rağbet ederek sana ibâdet etmedim. Belki sa-na vech-i kerîmin için taptım!” Aşk kelimesinin “sarmaşık” ma'nâsına olan “aşaka” (عشقة)dan almışlardır. Sarmaşık bir ağaca sarıldığı vakit o ağacı ku-rutup ondaki yeşilliği mahveder ve ancak kendi yeşilliğini izhâr eder. Aşk-ı Hak dahi bir kalbe müstevlî olduğu vakit o kalbde olan muhabbetlerin hep-sini mahvedip ancak kendi kalır. Zîrâ aşkı ancak diğer bir aşk izâle eder. Ni-tekim bu cildin 2227 numaralı beytini ta'kîb eden şerh-i şerîfde: نبرد عشق را جز عشق دیگر ya'ni “Aşkı ancak diğer bir aşk götürür. Niçin ondan daha iyi bir dost tutmazsın?” buyrulmuş idi.

2726. Bir tâne, hiç kuşu yer mi? Samanlık atı hiç otlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Bir tane, hiç kuşu yer mi? Samanlık atı hiç otlar mı?

"Bir tane"den maksat, dünya ve ahiret; "kuş"tan maksat, Hakk âşığıdır. "Samanlık"tan maksat, dünya; "at"tan maksat, aşkın binek hayvanı olan âşığın varlığıdır. Yani, bir yem tanesi değerinde olan dünya ve ahiret sevgisi, Hakk âşığını mağlup eder mi? Ve samanlık değerinde olan dünya gösterişi, bir küheylan at değerindeki âşığı yutup mağlup edebilir mi?

“Bir tâne”den murâd, dünyâ ve âhiret, “kuş”tan murâd, âşık-ı Hak, “sa-manlık”tan murâd, dünyâ; “at”dan murâd, aşkın merkûbu olan âşıkın vücû-dudur. Ya'ni, bir yem tânesi mesâbesinde olan dünyâ ve âhiret muhabbeti Hak âşığını mağlûb eder mi ve samanlık mesâbesinde olan dünyâ âlâyişi bir küheylân at mesâbesinde âşıkı yutup mağlûb edebilir mi?

2727. Kulluk et, belki nihâyet âşık olasın! Bendelik kesbîdir, amele gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. Kulluk et, belki nihayet âşık olasın! Kulluk kazanımla elde edilir, amele bağlıdır.

"Lealle", Arapçada "harf-i tereccî"dir, yani "umulur ki" anlamında kullanılır. Yani, Allah'ın emrine uyarak ve yasaklarından kaçınarak kulluk et! Umulur ki, sonunda Allah seni sever ve O'nun sevgisi seni kendine çeker de, sen de Allah'a âşık olursun! Çünkü kulluk senin iradene bağlı olup amel etmek suretiyle kazanılır. Bu sebeple kulluk kazanımla elde edilir, fakat aşk vehbîdir (Allah vergisi), Allah'ın sana olan sevgisinden kaynaklanır. Bilinmeli ki, Allah'ın kuluna sevgisi ezelî bir lütuftur ve lütfun sebebi yoktur. Bunun için her kulluk eden kimse hakkında bu lütfun tecellisi mutlak olmadığından, Pîr efendimiz (Mevlânâ) bu beyt-i şerifte "harf-i tereccî"yi kullanmıştır. Yani her kulluk eden kimsede ezelî bir lütuf olan Allah'ın sevgisi ortaya çıkmaz. Fakat Allah'ın âşıkları kulluk edenler arasında bulunur. Her kulluk eden kimsede aşk ortaya çıkmamakla beraber, başka bir şekilde ilâhî ikram gerçekleşir ve kulluk eden her kimse mutlaka mükâfatlandırılır. Kalbinde ilâhî aşkın zuhuru, ilâhî sevgiye bağlıdır. Beyt-i Kuddûsî (k.s.) şöyle demiştir: "Allah'ım, senin izzetine ve celâline yemin ederim ki ben senin cehenneminden korkarak ve cennetine rağbet ederek sana ibadet etmedim. Aksine sana kerîm yüzün için taptım!" Aşk kelimesini "sarmaşık" anlamına gelen "asaka" (عشقة) kelimesinden almışlardır. Sarmaşık bir ağaca sarıldığı zaman o ağacı kurutup ondaki yeşilliği mahveder ve ancak kendi yeşilliğini gösterir. Allah aşkı da bir kalbe hâkim olduğu zaman o kalpte olan bütün sevgileri yok edip ancak kendisi kalır. Çünkü aşkı ancak başka bir aşk giderir. Nitekim bu cildin 2227 numaralı beytini takip eden şerhte şöyle buyrulmuştu: نبرد عشق را جز عشق دیگر چرا یاری نگیری زو نکوتر yani "Aşkı ancak başka bir aşk götürür. Niçin ondan daha iyi bir dost tutmazsın?"

“Lealle”, Arabî'de harf-i tereccîdir, “me'mûldür” ma'nâsında müsta'mel-dir. Ya'ni, Hakk'ın emrine ittibâ' ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle kulluk et! Me'mûldür ki, nihâyet Hak seni sevsin ve O'nun muhabbeti seni cezb et-sin de, sen dahi Hakk'a âşık olasın! Çünkü kulluk senin irâdene tâbi' olup amel etmek sûretiyle kazanılır. Binâenaleyh kulluk kesbîdir, fakat aşk vehbî-dir, Hakk'ın sana olan muhabbetinden münbaisdir. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kuluna muhabbeti bir inâyet-i ezeliyyedir ve inâyetin sebebi yoktur. Bunun için her kulluk eden kimse hakkında bu inâyetin tecellîsi mutlak olmadığın-dan cenâb-ı Pîr efendimiz beyt-i şerîfde harf-i tereccîyi isti'mâl buyurmuştur. Ya'ni her kulluk eden kimsede bir inâyet-i ezeliyye olan Hakk'ın muhabbeti zâhir olmaz. Fakat Hakk'ın âşıkları kulluk edenler arasında bulunur. Her kul-luk eden kimsede aşk zâhir olmamakla berâber diğer sûretle ikrâm-ı ilâhî vâ-ki' olur ve kulluk eden her kimse mutlaka me'cûr olur. Kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûru hubb-i ilâhîye mütevakkıfdır. Beyt-i Kuddûsî (k.s.): nim Allah'ım, senin izzetine ve celâline yemîn ederim ki ben senin cehenneminden korkarak ve cennetine rağbet ederek sana ibadet etmedim. Belki sana vech-i kerîmin için taptım!" Aşk kelimesinin "sarmaşık" ma'nâsına olan "asaka" (عشقة)dan almışlardır. Sarmaşık bir ağaca sarıldığı vakit o ağacı kurutup ondaki yeşilliği mahveder ve ancak kendi yeşilliğini izhar eder. Aşk-ı Hak dahi bir kalbe müstevlî olduğu vakit o kalbde olan muhabbetlerin hepsini mahvedip ancak kendi kalır. Zîrâ aşkı ancak diğer bir aşk izâle eder. Nitekim bu cildin 2227 numaralı beytini ta'kîb eden sürh-i şerîfde: نبرد عشق را جز عشق دیگر چرا یاری نگیری زو نکوتر ya'ni "Aşkı ancak diğer bir aşk götürür. Niçin ondan daha iyi bir dost tutmazsın?" buyrulmuş idi.

2726. Bir tâne, hiç kuşu yer mi? Samanlık atı hiç otlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2726. Bir tane, hiç kuşu yer mi? Samanlık atı hiç otlar mı?

"Bir tane"den kasıt, dünya ve ahiret; "kuş"tan kasıt, Hakk âşığı; "samanlık"tan kasıt, dünya; "at"tan kasıt, aşkın binek hayvanı olan âşığın vücududur. Yani, bir yem tanesi değerinde olan dünya ve ahiret sevgisi Hakk âşığını mağlup eder mi ve samanlık değerinde olan dünya gösterişi, bir küheylan at değerindeki âşığı yutup mağlup edebilir mi?

"Bir tâne"den murâd, dünyâ ve âhiret, "kuş"tan murâd, âşık-ı Hak, "samanlık"tan murâd, dünyâ; "at"dan murâd, aşkın merkûbu olan âşıkın vücûdudur. Ya'ni, bir yem tânesi mesâbesinde olan dünyâ ve âhiret muhabbeti Hak âşığını mağlûb eder mi ve samanlık mesâbesinde olan dünyâ âlâyişi bir küheylân at mesâbesinde âşıkı yutup mağlûb edebilir mi?

2727. Kulluk et, belki nihayet âşık olasın! Bendelik kesbîdir, amele gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2727. Kulluk et, aksine sonunda âşık olasın! Kulluk irâdî kazanım iledir, amelle elde edilir.

"Lealle", Arapçada bir dilek harfidir, "umulur ki" anlamında kullanılır. Yani, Hakk'ın emrine uyarak ve yasaklarından kaçınarak kulluk et! Umulur ki, sonunda Hak seni sever ve O'nun sevgisi seni çeker de, sen de Hakk'a âşık olursun! Çünkü kulluk senin irâdene bağlı olup amel etmek suretiyle kazanılır. Bu sebeple kulluk irâdî kazanım iledir, fakat aşk vehbîdir (Allah vergisi), Hakk'ın sana olan sevgisinden kaynaklanır. Bilinmeli ki, Hakk'ın kuluna sevgisi ezelî bir lütuftur ve lütfun sebebi yoktur. Bunun için her kulluk eden kimse hakkında bu lütfun tecellîsi mutlak olmadığından, Pîr efendimiz bu şerefli beyitte dilek harfini kullanmıştır. Yani her kulluk eden kimsede ezelî bir lütuf olan Hakk'ın sevgisi ortaya çıkmaz. Fakat Hakk'ın âşıkları kulluk edenler arasında bulunur. Her kulluk eden kimsede aşk ortaya çıkmamakla beraber, başka bir şekilde ilâhî ikram gerçekleşir ve kulluk eden her kimse mutlaka ödüllendirilir. Kalbinde ilâhî aşkın zuhûru, ilâhî sevgiye bağlıdır. Beyt-i Kuddûsî (k.s.):

"Lealle", Arabî'de harf-i tereccîdir, "me'mûldür" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, Hakk'ın emrine ittibâ' ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle kulluk et! Me'mûldür ki, nihâyet Hak seni sevsin ve O'nun muhabbeti seni cezb etsin de, sen dahi Hakk'a âşık olasın! Çünkü kulluk senin irâdene tâbi' olup amel etmek sûretiyle kazanılır. Binâenaleyh kulluk kesbîdir, fakat aşk vehbîdir, Hakk'ın sana olan muhabbetinden münbaisdir. Ma'lûm olsun ki, Hakk'ın kuluna muhabbeti bir inâyet-i ezeliyyedir ve inâyetin sebebi yoktur. Bunun için her kulluk eden kimse hakkında bu inâyetin tecellîsi mutlak olmadığından cenâb-ı Pîr efendimiz beyt-i şerîfde harf-i tereccîyi isti'mâl buyurmuştur. Ya'ni her kulluk eden kimsede bir inâyet-i ezeliyye olan Hakk'ın muhabbeti zâhir olmaz. Fakat Hakk'ın âşıkları kulluk edenler arasında bulunur. Her kulluk eden kimsede aşk zâhir olmamakla beraber diğer sûretle ikrâm-ı ilâhî vâki' olur ve kulluk eden her kimse mutlakā me'cûr olur. Kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûru hubb-i ilâhîye mütevakkıfdır. Beyt-i Kuddûsî (k.s.):

## İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca

2728. Kul sa'yden azadlık tama'ı tutar. Aşık ebede kadar azadlık istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Kul, çabadan kurtulma isteği taşır. Âşık, sonsuza dek kurtulmak istemez.

"Cedd" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "çaba ve gayret" anlamındadır. Yani, hizmetkâr kul ile âşık olan kul arasındaki fark şudur ki, hizmetçi olan kul, çabadan ve gayretten kurtulma ve azat olma isteği taşır ve efendisinin hizmeti ona ağır gelir. Bu sebeple kendi nefsinin rahatına ve hazzına eğilim gösterir. Âşık olan kul ise sonsuza dek efendisinin emir ve fermanına bağlı olarak kalmak ister. Hizmetçi kul, efendisinin zorlaması altında bulunduğunu düşünerek nefsi sıkıntıya düşer. Âşık kul ise maşukunun emrini canına minnet bildiğinden, zorlamayı düşünmekten ve bu düşüncenin sıkıntısından uzaktır. Nasıl ki I. cildin 1488 numaralı beytinde:

Yani "Cebir lafzı beni aşka sabırsız etti. Her kim ki âşık değildir, cebir onu hapsetti" buyrulur.

"Cedd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sa'y ve cehd" ma'nâsınadır. Ya'ni, hizmetkâr kul ile âşık olan kul arasındaki fark budur ki, hizmetçi olan kul sa'yden ve cehdden âzad olmak ve kurtulmak tama'ını tutar ve ona efendisinin hizmeti ağır gelir. Binâenaleyh kendi nefsinin râhatına ve hazzına mütemâyil olur. Aşık olan kul ise ebede kadar efendisinin emir ve fermânına tâbi' olarak kalmak ister. Hizmetçi kul efendisinin cebri altında bulunduğunu düşünerek nefsi muztarib olur. Aşık kul ise ma'şûkunun emrini canına minnet bildiğinden cebri düşünmekten ve bu düşüncenin ıztırabından uzaktır. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde:

Ya'ni "Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti. Her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti" buyrulur.

2729. Kul dâimâ hil'at ve idrar isteyicidir. Aşıkın hil'ati hep dostun dîdârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. Kul daima hil'at (özel elbise) ve idrar (sürekli ihsan) isteyicidir. Âşıkın hil'ati hep dostun yüzüdür.

"Hil'at", ikram için bir kimseye giydirilen dikilmiş elbise; "idrar", sürekli olan ihsan ve bağış demektir. Yani, kul hizmetine karşılık efendisinden hil'at ve sürekli olan bağış ve ihsan bekler. Fakat âşıkın nazarında hil'at ve ihsan, maşukun güzelliğini müşahede etmektir.

"Hil'at", ikrâm için bir kimseye giydirilen dikilmiş elbise; "idrâr", mütevâlî olan ihsân ve atâ demektir. Ya'ni, kul hizmetine mukābil efendisinden hil'at ve mütevâlî olan atâ ve ihsân bekler. Fakat âşıkın nazarında hil'at ve ihsân ma'şûkun cemâlini müşâhededir.

2730. Aşk güft ü şinîde sığmaz. Aşk bir deryadır, onun ka'rı na-bedîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Aşk söze ve işitmeye sığmaz. Aşk bir denizdir, onun dibi görünmezdir.

Kulundan Yaratıcısı hoşlanmayınca ibadet çokluğuna hiç itibar yoktur.

Ve Hz. Pîr efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. bölümünde şöyle açıklar: "Asıl olan ilahi lütuftur (inâyet). Sen bir emîrsin, iki kölen var. Birisi çok hizmet edip senin için birçok seferler yapar ve diğeri ise kölelik konusunda tembeldir. Sonunda görüyorum ki, senin o tembel olan köleye, o hizmet eden köleden daha fazla sevgin vardır. Önceki hizmetkârı da terk etmezsin. Bu böyle gerçekleşir. İlahi lütfa hükmetmemek mümkün değildir ilh..."

İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca

Ve Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh lerinin 59. faslında şöyle beyân buyururlar: "Aslolan inâyettir. Sen bir emîrsin, iki kölen var. Birisi çok hizmet edip senin için birçok seferler kılar ve dîğeri ise kölelik hususunda tembeldir. Sonunda görüyorum ki, senin o tembel olan köleye o hizmet eden bendeden ziyâde muhabbetin vardır. Evvelki hizmetkârı da metrûk bırakmazsın. Bu böyle vâki' olur. İnâyete hükmet[me]mek mümkin değildir ilh..."

2728. Kul sa'yden azadlık tama'ı tutar. Aşık ebede kadar azadlık istemez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2728. Kul, çabadan kurtulma isteği taşır. Âşık, sonsuza dek kurtulmak istemez.

"Cedd" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "çaba ve gayret" anlamındadır. Yani, hizmetkâr kul ile âşık olan kul arasındaki fark şudur ki, hizmetçi olan kul, çabadan ve gayretten kurtulma ve azat olma isteği taşır ve efendisinin hizmeti ona ağır gelir. Bu sebeple kendi nefsinin rahatına ve hazzına eğilim gösterir. Âşık olan kul ise sonsuza dek efendisinin emir ve fermanına bağlı olarak kalmak ister. Hizmetçi kul, efendisinin zorlaması altında bulunduğunu düşünerek nefsi sıkıntıya düşer. Âşık kul ise maşukunun emrini canına minnet bildiğinden, zorlamayı düşünmekten ve bu düşüncenin sıkıntısından uzaktır. Nasıl ki I. cildin 1488 numaralı beytinde:

Yani "Cebir lafzı beni aşka sabırsız etti. Her kim ki âşık değildir, cebir onu hapsetti" buyrulur.

"Cedd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "sa'y ve cehd" ma'nâsınadır. Ya'ni, hizmetkâr kul ile âşık olan kul arasındaki fark budur ki, hizmetçi olan kul sa'yden ve cehdden âzad olmak ve kurtulmak tama'ını tutar ve ona efendisinin hizmeti ağır gelir. Binâenaleyh kendi nefsinin râhatına ve hazzına mütemâyil olur. Aşık olan kul ise ebede kadar efendisinin emir ve fermânına tâbi' olarak kalmak ister. Hizmetçi kul efendisinin cebri altında bulunduğunu düşünerek nefsi muztarib olur. Aşık kul ise ma'şûkunun emrini canına minnet bildiğinden cebri düşünmekten ve bu düşüncenin ıztırabından uzaktır. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde:

Ya'ni "Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti. Her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti" buyrulur.

2729. Kul dâimâ hil'at ve idrar isteyicidir. Aşıkın hil'ati hep dostun dîdârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2729. Kul daima hil'at (özel elbise) ve idrar (sürekli ihsan) isteyicidir. Âşıkın hil'ati hep dostun yüzüdür.

"Hil'at", ikram için bir kimseye giydirilen dikilmiş elbise; "idrar", sürekli olan ihsan ve bağış demektir. Yani, kul hizmetine karşılık efendisinden hil'at ve sürekli olan bağış ve ihsan bekler. Fakat âşıkın nazarında hil'at ve ihsan, maşukun güzelliğini müşahede etmektir.

"Hil'at", ikrâm için bir kimseye giydirilen dikilmiş elbise; "idrâr", mütevâlî olan ihsân ve atâ demektir. Ya'ni, kul hizmetine mukābil efendisinden hil'at ve mütevâlî olan atâ ve ihsân bekler. Fakat âşıkın nazarında hil'at ve ihsân ma'şûkun cemâlini müşâhededir.

2730. Aşk güft ü şinîde sığmaz. Aşk bir deryadır, onun ka'rı na-bedîddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2730. Aşk, söz ve işitmeye sığmaz. Aşk bir deryadır, onun dibi görünmezdir.

Aşkın hâli, söylemekle ve dinlemekle anlaşılmaz. Çünkü harfler ve kelimeler dardır, aşkın anlamını kuşatamaz. Çünkü aşk, dibi ve kenarı bulunmayan bir deryadır.

Aşkın hâli, söylemekle ve dinlemekle anlaşılmaz. Zîrâ hurûf ve kelimât dardır, ma'nâ-yı aşkı istîâb edemez. Çünkü aşk dibi ve kenârı bulunmayan bir deryâdır.

2731. Denizin katrelerini saymak mümkin olmaz. Yedi derya, o deryanın önünde küçüktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Denizin damlalarını saymak mümkün olmaz. Yedi deniz, o denizin önünde küçüktür.

Örneğin, bu maddî denizin damlalarını saymak mümkün değildir. Hâlbuki bu maddî olan yedi deniz, o aşk denizinin önünde küçük bir şeydir. Onun damlaları ve dalgaları olan halleri ve tecellilerini (ilahi görünüşlerini) sayıp dökmek nasıl mümkün olur?

Meselâ, bu sûrî denizin katrelerini saymak mümkin değildir. Halbuki bu sûrî olan yedi deryâ o aşk deryâsının önünde küçük bir şeydir. Onun katreleri ve dalgaları olan ahvâli ve tecelliyâtı sayıp dökmek nasıl mümkin olur?

2732. Ey fülân, bu sözün nihayeti yoktur. Tekrar şeyh-i zamanın kıssasına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. Ey filan, bu sözün sonu yoktur. Tekrar zamanın şeyhinin kıssasına git!

Ey aşkı anlamak isteyen dinleyici, bu aşk sözünün sonu yoktur. Zamanın şeyhi olan Muhammed Serrezî hazretlerinin kıssasına dön!

Ey aşkı anlamak isteyen sâmi', bu aşk sözünün nihâyeti yoktur. Şeyh-i zamân olan Muhammed Serrezî hazretlerinin kıssasına rücû' et!

## در معنی لولاك لما خلقت الافلاك "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım!" hadîs-i kudsîsinin ma'nâsı hakkındadır

2733. Böyle bir şeyh mahalle mahalle dilenci oldu. Aşk lâübâlî geldi, sakının!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. Böyle bir şeyh mahalle mahalle dilenci oldu. Aşk kayıtsız geldi, sakının!

"Lâübâlî", Arapça bir terkip olup "çekinmem ve kayıtlı olmam" anlamındadır. Burada kayıtsız olmaktan kinayedir. Yani, Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri gibi bir ârif (Allah'ı bilen) ve kâmil (olgun) kişi mahalle mahalle dolaşıp dilenen bir dilenci oldu. Çünkü aşkta kayıtsızlık ve çekinmemezlik vardır. Eğer sizde aşkın bu hâline karşı tahammülsüzlük varsa aşktan sakının! Çünkü âşık olmak her yiğidin işi değildir. Bu sebeple kulluk ve hizmet ile yetinin! Aşkın hâli, söylemekle ve dinlemekle anlaşılmaz. Çünkü harfler ve kelimeler dardır, aşkın anlamını kuşatamaz. Çünkü aşk dibi ve kenarı bulunmayan bir deryadır.

"Lâübâlî", terkîb-i Arabî olup "çekinmem ve mukayyed olmam" ma'nâsınadır. Burada kayıdsız olmaktan kinâyedir. Ya'ni, Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri gibi bir ârif ve kâmil mahalle mahalle dolaşıp dilenen bir dilenci oldu. Zîrâ aşkta lâübâlîlik ve çekinmemezlik vardır. Eğer sizde aşkın bu hâline karşı adem-i tahammül varsa aşktan sakının! Çünkü âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Binâenaleyh kulluk ve hizmet ile iktifâ edin! Aşkın hâli, söylemekle ve dinlemekle anlaşılmaz. Zîrâ hurûf ve kelimât dardır, ma'nâ-yı aşkı istîâb edemez. Çünkü aşk dibi ve kenârı bulunmayan bir deryâdır.

2731. Denizin katrelerini saymak mümkin olmaz. Yedi derya, o deryanın önünde küçüktür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2731. Denizin damlalarını saymak mümkün olmaz. Yedi deniz, o denizin önünde küçüktür.

Örneğin, bu maddî denizin damlalarını saymak mümkün değildir. Hâlbuki bu maddî olan yedi deniz, o aşk denizinin önünde küçük bir şeydir. Onun damlaları ve dalgaları olan halleri ve tecellilerini (ilahi görünüşlerini) sayıp dökmek nasıl mümkün olur?

Meselâ, bu sûrî denizin katrelerini saymak mümkin değildir. Halbuki bu sûrî olan yedi deryâ o aşk deryâsının önünde küçük bir şeydir. Onun katreleri ve dalgaları olan ahvâli ve tecelliyâtı sayıp dökmek nasıl mümkin olur?

2732. Ey fülân, bu sözün nihayeti yoktur. Tekrar şeyh-i zamanın kıssasına git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2732. Ey filan, bu sözün sonu yoktur. Tekrar zamanın şeyhinin kıssasına git!

Ey aşkı anlamak isteyen dinleyici, bu aşk sözünün sonu yoktur. Zamanın şeyhi olan Muhammed Serrezî hazretlerinin kıssasına dön!

Ey aşkı anlamak isteyen sâmi', bu aşk sözünün nihâyeti yoktur. Şeyh-i zamân olan Muhammed Serrezî hazretlerinin kıssasına rücû' et!

## در معنی لولاك لما خلقت الافلاك / "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım!" hadîs-i kudsîsinin ma'nâsı hakkındadır

2733. Böyle bir şeyh mahalle mahalle dilenci oldu. Aşk lâübâlî geldi, sakının!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2733. Böyle bir şeyh mahalle mahalle dilenci oldu. Aşk kayıtsız geldi, sakının!

"Lâübâlî", Arapça bir terkip olup "çekinmem ve kayıtlı olmam" anlamındadır. Burada kayıtsız olmaktan kinayedir. Yani, Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri gibi bir ârif ve kâmil (Allah'ı bilen ve olgunlaşmış kişi) mahalle mahalle dolaşıp dilenen bir dilenci oldu. Çünkü aşkta kayıtsızlık ve çekinmemezlik vardır. Eğer sizde aşkın bu hâline karşı tahammülsüzlük varsa aşktan sakının! Çünkü âşık olmak her yiğidin işi değildir. Bu sebeple kulluk ve hizmet ile yetinin!

"Lâübâlî", terkîb-i Arabî olup "çekinmem ve mukayyed olmam" ma'nâsınadır. Burada kayıdsız olmaktan kinâyedir. Ya'ni, Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri gibi bir ârif ve kâmil mahalle mahalle dolaşıp dilenen bir dilenci oldu. Zîrâ aşkta lâübâlîlik ve çekinmemezlik vardır. Eğer sizde aşkın bu hâline karşı adem-i tahammül varsa aşktan sakının! Çünkü âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Binâenaleyh kulluk ve hizmet ile iktifâ edin!

2734. Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk dağı kum gibi ezer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk dağı kum gibi ezer.

Aşk, ilâhî sırlar ve bilgiler denizi olan bir insân-ı kâmili çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağ gibi sağlam ve temkin sahibi olan bir insân-ı kâmili kum gibi ezer ve onu türlü türlü hallere sokar.

Aşk esrâr ve maârif-i ilâhiyye deryâsı olan bir kâmili çömlek gibi kayna- tır. Aşk dağ gibi metîn ve temkîn sâhibi olan bir insân-ı kâmili kum gibi ezer ve onu türlü türlü hallere koyar.

2735. Aşk feleği yüz yarık ile yarar. Aşk yeryüzünü hesabsız titretir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. Aşk feleği yüz yarık ile yarar. Aşk yeryüzünü hesapsız titretir.

"Güzâf", burada "hadsiz ve hesapsız" anlamındadır. "Aşkın feleği yüz yarık ile yarması", "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bilinmem için halkı yarattım" kudsî hadisi gereğince, felekten ortaya çıkan bütün tezahürlerin zâtî sevgiden var olmalarıdır. "Felek"ten maksat, "esir feleği" olması uygundur. Nitekim Enbiyâ sûresinde geçen, "İnkâr edenler görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idiler, biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını da sudan yaptık, inanmıyorlar mı?" (Enbiyâ, 21/30) buyrulur. Ve ikinci mısrada da Hacc sûresinde olan, "Sen arzı kuru ve revnaksız görürsün. Ne zaman ki biz onun üzerine yağmur indiririz; titrer, şişer ve güzel olan her çiftten biter" (Hacc, 22/5) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Yani, ilâhî zuhur sevgisi fezada esir feleğini birçok yarıklarla yarar ve birçok güneş sistemi ortaya çıkarır. Aynı şekilde bu zuhur sevgisi yeryüzünü hadsiz ve hesapsız titretip çeşitli bitkileri meydana getirir.

“Güzâf”, burada “hadsiz ve hesabsız” ma'nâsınadır. “Aşkın feleği yüz ya- rık ile yarması” كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni “Ben bir giz- li hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı, bilinmekliğim için yarattım” hadîs-i kudsîsi mûcibince felekten zuhûr eden bilcümle mezâhirin hubb-i zâ- tîden mevcûd olmalarıdır. “Felek”ten murâd, “felek-i esîr” olmak münasibdir. Nitekim sûre-i Enbiyâ'da vâki' olan أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (Enbiyâ, 21/30) ya'ni “Münkirler gör- mezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idiler, biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını da sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” buyrulur. Ve ikinci mıs- ra'da dahi sûre-i Hacc'da olan وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهتزت وربت وأنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'ni “Sen arzı kuru ve revnaksız görürsün. Vak- tâki biz onun üzerine yağmur indiririz; titrer, şişer ve behîc olan her çiftten biter” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, hubb-i zuhûr-ı ilâhî fezâda fe- lek-i esîri birçok yarıklar ile yarar ve birçok manzûme-i şemsiyyeler izhâr eder. Kezâ bu hubb-i zuhûr yeryüzünün hadsiz ve hesabsız titretip envâ'-ı nebâtâtı peydâ eder.

2736. Aşk-ı pâk Muhammed ile çift oldu. Hudâ aşktan dolayı ona “Lev- lak!..” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. Temiz aşk Muhammed ile çift oldu. Allah aşktan dolayı ona "Sen olmasaydın..." dedi.

Yani zuhur etme sevgisinin kemali insân-ı kâmilin varlığıyla meydana gelir ve insân-ı kâmil asıl itibarıyla Hz. Muhammed'in yüce zâtı olduğundan, ilahi temiz aşk, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in şerefli varlığı ile ikiz ve çift oldu. Buna göre Yüce Allah bu temiz aşktan dolayı şerefli sırda (sırr-ı şerîfde) zikredilen "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" yani "Ey sevgilim, istenen senin varlığının zuhuru olmasaydı, felekleri yaratmazdım!" hadîs-i kudsîsi ile hitap buyurdu. Çünkü insân-ı

Ya'ni hubb-ı zuhûrun kemâli insân-ı kâmilin vücûduyla hâsıl ve insân-ı kâmil bi'l-asâle zât-ı muallâ-yı Hz. Muhammedî olduğundan aşk-ı pâk-i ilâ- hî, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in vücûd-ı şerîfi ile tev'em ve çift oldu. Binâ- enaleyh cenâb-ı Hak bu aşk-ı pâkden dolayı sürh-ı şerîfde mezkûr لو لاك لما خلقت الافلاك ya'ni “Ey mahbûbum, matlûb olan senin zuhûr-i vücudun olma- sa idi, felekleri yaratmazdım!” hadîs-i kudsîsi ile hitâb buyurdu. Zîrâ insân-ı

2734. Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk dağı kum gibi ezer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2734. Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk dağı kum gibi ezer.

Aşk, ilâhî sırlar ve bilgiler denizi olan bir kâmil insanı çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağ gibi sağlam ve ağırbaşlı olan bir insân-ı kâmili kum gibi ezer ve onu türlü türlü hallere sokar.

Aşk esrâr ve maârif-i ilâhiyye deryâsı olan bir kâmili çömlek gibi kaynatır. Aşk dağ gibi metîn ve temkîn sâhibi olan bir insân-ı kâmili kum gibi ezer ve onu türlü türlü hallere koyar.

2735. Aşk feleği yüz yarık ile yarar. Aşk yeryüzünü hesabsız titretir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2735. Aşk feleği yüz yarık ile yarar. Aşk yeryüzünü hesapsız titretir.

"Güzâf" kelimesi, burada "hadsiz ve hesapsız" anlamındadır. "Aşkın feleği yüz yarık ile yarması", "Ben bir gizli hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim, halkı, bilinmekliğim için yarattım" hadis-i kudsîsi gereğince felekten ortaya çıkan bütün tezahürlerin zâtî sevgiden var olmalarıdır. "Felek"ten maksat, "esir feleği" (esir maddesinden oluşan gök katmanı) olması uygundur.

Nitekim Enbiya Suresi'nde geçen "أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ" (Enbiya, 21/30) yani "İnkâr edenler görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idiler, biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını da sudan yaptık, inanmıyorlar mı?" buyrulur. Ve ikinci mısrada dahi Hac Suresi'nde olan "وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءِ اهتزت وربت وأنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ" (Hac, 22/5) yani "Sen arzı kuru ve revnaksız görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman; titrer, şişer ve güzel olan her çiftten biter" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, ilahi zuhur sevgisi fezada esir feleğini birçok yarıklar ile yarar ve birçok güneş sistemi ortaya çıkarır. Aynı şekilde bu zuhur sevgisi yeryüzünü hadsiz ve hesapsız titretip çeşitli bitkileri meydana getirir.

“Güzâf”, burada “hadsiz ve hesabsız” ma'nâsınadır. “Aşkın feleği yüz yarık ile yarması” كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni “Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı, bilinmekliğim için yarattım” hadîs-i kudsîsi mûcibince felekten zuhûr eden bilcümle mezâhirin hubb-i zâtîden mevcûd olmalarıdır. “Felek”ten murâd, “felek-i esîr” olmak münasibdir.

Nitekim sûre-i Enbiya'da vaki olan أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (Enbiya, 21/30) ya'ni “Münkirler görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idiler, biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını da sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” buyrulur. Ve ikinci mısra'da dahi sûre-i Hacc'da olan وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءِ اهتزت وربت وأنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'ni “Sen arzı kuru ve revnaksız görürsün. Vaktâki biz onun üzerine yağmur indiririz; titrer, şişer ve behîc olan her çiftten biter” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, hubb-i zuhûr-ı ilâhî fezâda felek-i esîri birçok yarıklar ile yarar ve birçok manzûme-i şemsiyyeler izhâr eder. Kezâ bu hubb-i zuhûr yeryüzünün hadsiz ve hesabsız titretip envâ'-1 nebâtâtı peydâ eder.

2736. Aşk-ı pâk Muhammed ile çift oldu. Hudâ aşktan dolayı ona “Levlak!...” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2736. Temiz aşk Muhammed ile çift oldu. Allah aşktan dolayı ona "Levlak!..." dedi.

Yani zuhur etme sevgisinin kemali insân-ı kâmilin varlığıyla meydana gelir ve insân-ı kâmil asıl olarak Hz. Muhammed'in yüce zâtı olduğundan, ilahi temiz aşk, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in şerefli varlığı ile ikiz ve çift oldu. Bu sebeple Yüce Allah, bu temiz aşktan dolayı, şerefli sırda zikredilen "Levlâke levlâke lemâ halaktü'l-eflâk" yani "Ey sevgilim, istenen senin varlığının ortaya çıkışı olmasaydı, felekleri yaratmazdım!" hadis-i kudsîsi ile hitap buyurdu. Çünkü insân-ı kâmil, ağaç mesabesinde olan halk âleminin meyvesi ve özüdür; ve bahçıvan ağacı meyvesinden dolayı dikip terbiye eder. Çünkü bahçıvanın aşkı ve muhabbeti meyvenin ortaya çıkmasınadır. Bu sebeple bu hadis-i kudsî, mirasları sebebiyle insân-ı kâmillerin hepsine de döner.

Ya'ni hubb-ı zuhûrun kemâli insân-ı kâmilin vücûduyla hâsıl ve insân-ı kâmil bi'l-asâle zât-ı muallâ-yı Hz. Muhammedî olduğundan aşk-ı pâk-i ilâhî, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in vücûd-ı şerîfi ile tev'em ve çift oldu. Binâenaleyh cenâb-ı Hak bu aşk-ı pâkden dolayı sürh-ı şerîfde mezkûr لو لاك لما خلقت الافلاك ya'ni “Ey mahbûbum, matlûb olan senin zuhûr-i vücudun olmasa idi, felekleri yaratmazdım!” hadîs-i kudsîsi ile hitâb buyurdu. Zîrâ insân-ı kâmil ağaç mesâbesinde olan âlem-i halkın meyvesi ve zübdesidir; ve bahçıvan ağacı meyvesinden dolayı dikip terbiye eder. Çünkü bahçıvanın aşkı ve muhabbeti meyvenin zuhûrunadır. Binâenaleyh bu hadîs-i kudsî verâsetleri hasebiyle insân-ı kâmillerin kâffesine de râci' olur.

2737. Mâdemki aşkta müntehî yalnız o idi, binâenaleyh enbiyâdan onu tahsîs etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Mademki aşkta son noktaya ulaşan yalnız o idi, bu sebeple peygamberler arasından onu özel kıldı.

Yani, Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) aşkta kâmil ve eşsiz idi ve aşkın nihayetine ulaşmıştı. Çünkü onun hakikati bütün kemalatı (olgunlukları) kapsar ve her mertebede onlarda aşkın kemali ortaya çıkmıştır; bu sebeple diğer peygamberler üzerine üstün kılınmıştır; ve onların faziletlerinden biridir ki, Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) her mertebede öncesiz olarak peygamberdirler. Diğer peygamberlerin nübüvvet (peygamberlik) ve velayetlerine (Allah dostluğu) onların yardımı ve feyz vermesi gerçekleşir; ve bütün peygamberler nübüvvet ve velayette o hazretin vekilidirler. Nasıl ki hadis-i şerifte "Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim" buyrulur. Bunun için Yüce Allah hazretleri "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" hadis-i kudsîsini özellikle Âlemlerin Efendisi'ne hitaben beyan buyurdu. Bu sebeple bu hitapta vekillikleri dolayısıyla diğer peygamberler ve mirasçılıkları dolayısıyla da evliya (Allah dostları) dahildirler.

Ya'ni, Server-i âlem Efendimiz aşkta kâmil ve münferid idi ve aşkın nihâyetine vâsıl olmuş idi. Zîrâ onun hakîkati bilcümle kemâlâtın câmi'idir ve her mertebede onlarda aşkın kemâli zâhir olmuştur; binâenaleyh bu sebeble sâir peygamberler üzerine tafdîl olunmuştur; ve onların fazlı cümlesindendir ki, Server-i enbiyâ Efendimiz her mertebede ezelden nebîdirler. Diğer peygamberlerin nübüvvet ve velâyetlerine onların imdâd ve îfâzası vâki' olur; ve bilcümle enbiyâ nübüvvet ve velâyette o hazretin nâibidirler. Nitekim hadîs-i şerîfde `كنت نبيا و آدم بين الماء و الطين` ya'ni “Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim” buyrulur. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri `لولاك لما خلقت الافلاك` hadîs-i kudsîsini bilhassa Server-i âlem Efendimiz'e hitâben beyân buyurdu. Binâenaleyh bu hitâbda niyâbetleri hasebiyle sâir enbiyâ ve verâsetleri hasebiyle de evliyâ dâhildirler.

2738. Eğer pâk olan aşktan dolayı olmaya idin, ne vakit eflâke bir vücûd verir idim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. Eğer pak olan aşktan dolayı olmasaydın, ne zaman göklere bir varlık verir idim?

Bu şerefli beyit, hadîs-i kudsînin tefsiridir. نبودی [: olmaya idin] kelimesindeki "yâ" harfi, hitap yâ'sı olduğuna göre anlam şudur: Yani, "Ey sevgilim, sen pak ve öncelikli olan zâtıma ait sevgimden dolayı var olmasaydın, göklere varlık ve vücut vermezdim. Göklere varlık vermem, senin ortaya çıkman için olmuştur." Eğer نبودی kelimesindeki "yâ" harfi, hikâye yâ'sı olursa anlam şöyle olur: "Ey sevgilim, senin ortaya çıkman benim zâtıma ait sevgimden dolayı olmasaydı, göklere varlık vermezdim!"

Bu beyt-i şerîf hadîs-i kudsînin tefsîridir. نبودی [: olmaya idin] deki “yâ”, yâ-yı hitâb olduğuna göre ma'nâ budur. Ya'ni, “Ey habîbim, sen pâk ve mukaddem olan hubb-i zâtımdan dolayı mevcûd olmaya idin, eflâke vücûd ve varlık vermez idim. Eflâke vücûd vermediğim senin zuhûrun için olmuştur.” Eğer نبودی'deki “yâ”, yâ-yı hikâye olursa ma'nâ böyle olur: “Ey habîbim, senin zuhûrun benim hubb-i zâtımdan dolayı olmasa idi, eflâke vücûd vermez idim!”

2739. Ben o sebeble yüksek olan feleği yükselttim, tâ ki aşkın yüksekliğini fehmedesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Ben o sebeple yüksek olan feleği yükselttim ki aşkın yüksekliğini anlayasın!

İnsân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), kâmil ağaç mesabesinde olan yaratılmışlar âleminin meyvesi ve özüdür; ve bahçıvan ağacı meyvesinden dolayı dikip terbiye eder. Çünkü bahçıvanın aşkı ve muhabbeti meyvenin ortaya çıkmasınadır. Bu sebeple bu kudsî hadis, mirasları sebebiyle bütün insân-ı kâmillere de aittir.

kâmil ağaç mesâbesinde olan âlem-i halkın meyvesi ve zübdesidir; ve bahçıvan ağacı meyvesinden dolayı dikip terbiye eder. Çünkü bahçıvanın aşkı ve muhabbeti meyvenin zuhûrunadır. Binâenaleyh bu hadîs-i kudsî verâsetleri hasebiyle insân-ı kâmillerin kâffesine de râci' olur.

2737. Mâdemki aşkta müntehî yalnız o idi, binâenaleyh enbiyadan onu tahsis etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2737. Mademki aşkta son noktaya ulaşan yalnız o idi, bu sebeple peygamberler arasından onu özel kıldı.

Yani, âlemlerin Efendisi Peygamberimiz aşkta kâmil ve tek idi ve aşkın nihayetine ulaşmış idi. Çünkü onun hakikati bütün kemalatı toplayıcıdır ve her mertebede onlarda aşkın kemali ortaya çıkmıştır; bu sebeple diğer peygamberler üzerine üstün kılınmıştır; ve onların faziletleri cümlesindendir ki, peygamberlerin Efendisi Peygamberimiz her mertebede öncesiz olarak peygamberdirler. Diğer peygamberlerin nübüvvet (peygamberlik) ve velayetlerine (Allah dostluğu) onların yardımı ve feyz vermesi gerçekleşir; ve bütün peygamberler nübüvvet ve velayette o hazretin vekilidirler. Nasıl ki hadis-i şerifte "Ben peygamber idim ve Âdem su ile çamur arasında idi" buyrulur. Bunun için Yüce Allah hazretleri "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" hadis-i kudsîsini özellikle âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'e hitaben beyan buyurdu. Bu sebeple bu hitapta vekillikleri sebebiyle diğer peygamberler ve mirasçılıkları sebebiyle de evliya dahildirler.

Ya'ni, Server-i âlem Efendimiz aşkta kâmil ve münferid idi ve aşkın nihâyetine vâsıl olmuş idi. Zîrâ onun hakîkati bilcümle kemâlâtın câmi'idir ve her mertebede onlarda aşkın kemâli zahir olmuştur; binâenaleyh bu sebeble sâir peygamberler üzerine tafdîl olunmuştur; ve onların fazlı cümlesindendir ki, Server-i enbiyâ Efendimiz her mertebede ezelden nebîdirler. Diğer peygamberlerin nübüvvet ve velâyetlerine onların imdâd ve ifāzası vâki' olur; ve bilcümle enbiyâ nübüvvet ve velâyette o hazretin nâibidirler. Nitekim hadîs-i şerîfde كنت نبیا و آدم بين الماء و الطين ya'ni "Adem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim" buyrulur. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri لولاك لما خلقت الافلاك hadîs-i kudsîsini bilhassa Server-i âlem Efendimiz'e hitâben beyân buyurdu. Binâenaleyh bu hitâbda niyâbetleri hasebiyle sâir enbiyâ ve verâsetleri hasebiyle de evliyâ dâhildirler.

2738. Eğer pâk olan aşktan dolayı olmaya idin, ne vakit eflâke bir vücud verir idim?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2738. Eğer pak olan aşktan dolayı olmasaydın, ne zaman göklere bir varlık verir idim?

Bu şerefli beyit, hadîs-i kudsînin tefsiridir. "نبودی"deki "yâ" hitap yâ'sı olduğuna göre anlam şudur: Yani, "Ey sevgilim, sen benim pak ve öncelikli olan zâtî sevgimden dolayı var olmasaydın, göklere varlık ve vücut vermezdim. Göklere varlık vermem senin ortaya çıkman içindir." Eğer "نبودی"deki "yâ" hikâye yâ'sı olursa anlam şöyle olur: "Ey sevgilim, senin ortaya çıkman benim zâtî sevgimden dolayı olmasaydı, göklere varlık vermezdim!"

Bu beyt-i şerîf hadîs-i kudsînin tefsiridir. نبودی [: olmaya idin] deki "yâ", yâ-yı hitâb olduğuna göre ma'nâ budur. Ya'ni, "Ey habîbim, sen pâk ve mukaddem olan hubb-i zâtîmden dolayı mevcud olmaya idin, eflâke vücûd ve varlık vermez idim. Eflâke vücûd vermekliğim senin zuhûrun için olmuştur." Eger نبودی deki "yâ", yâ-yı hikâye olursa ma'nâ böyle olur: "Ey habîbim, senin zuhûrun benim hubb-i zâtîmden dolayı olmasa idi, eflâke vücûd vermez idim!"

2739. Ben o sebeble yüksek olan feleği yükselttim, tâ ki aşkın yüksekliğini fehmedesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2739. Ben o sebeple yüksek olan feleği yükselttim, tâ ki aşkın yüksekliğini anlayasın!

Ben o pak olan aşk sebebiyle feleği yüksek inşa ettim, tâ ki aşkın neler doğurduğunu bilip o aşkın şanının yüksekliğini anlayasın! Bazı nüshalarda "fehmî" yerine "peydâ" kelimesi geçmiştir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Ben çarkı o aşk sebebiyle yükselttim ve sana varlık verdim, tâ ki aşkın anlamının yüksekliğini insanlık âleminde ortaya çıkarıp göstersin!"

Ben o pâk olan aşk sebebiyle feleği yüksek binâ ettim, tâ ki aşkın neler doğurduğunu bilip o aşkın şânının yüksekliğini anlayasın! Ba'zı nüshalarda فَهْمِى yerine پيدا vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ şöyle olur: “Ben çerhi o aşk sebebiyle yükselttim ve sana vücûd verdim, tâ ki ma'nâ-yı aşkın yüksekliğini âlem-i insâniyyette peydâ ve izhâr edesin!”

2740. Felekten başka menfaatler de gelir. O yumurta gibi, bu piliç gibi tâbi' gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. Felekten başka menfaatler de gelir. O yumurta gibi, bu piliç gibi tâbi' gelir.

"Felek"ten kasıt, güneş sistemimizin bütünlüğüdür. Yani, güneş sisteminin varlığından başka faydalar da ortaya çıkar. O felek yumurta gibi ve bu faydalar da bu yumurtaya bağlı olan piliç gibi belirir. Bu faydaların kimisi görünen, kimisi de görünmeyendir.

“Felek”ten murâd, manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmuâsıdır. Ya'ni, manzûme-i şemsiyyenin vücûdundan başka menfaatlar dahi zuhûra gelir. O felek yumurta gibi ve bu menfaatlar dahi bu yumurtaya tâbi' olan piliç gibi zâhir olur. Bu menfaatlerin kimi zâhirî ve kimi de bâtınîdir.

2741. Toprağı baştan ayağa kadar zelîl ettim, tâ ki âşıkların zilletinden bir koku alasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Toprağı baştan ayağa kadar zelil ettim, tâ ki âşıkların zilletinden bir koku alasın!

O manzûmede toprağı tamamen zelil ve mütevazı bir hâlde yarattım. Çiğnenir ve pislikleri örter; ve bir avuç toprak alıp havaya atsan aşağıya düşer; ve her ne ekilirse fazlasıyla geri verir. Bu, görünen faydasıdır. Bâtınî olan faydası ise şudur ki, akıllı kişiler keskin bakışlarıyla toprağın bu hâlinden ibret alıp âşıkların zillet mertebesini idrak ederler ve onların topraklık mertebesine tenezzülünü bilirler.

O manzûmede toprağı kâmilen zelîl ve mütevâzi' bir hâlde yarattım. Çiğnenir ve mülevvesâtı setreder; ve bir avuç toprak alıp havaya atsan aşağıya sukût eder; ve her ne ekilirse fazlasıyla iâde eder. Bu nef'-i zâhirîdir. Bâtınî olan nef'i budur ki, âkiller keskin nazarlarıyla toprağın bu hâlinden ibret alıp âşıkların mertebe-i zilletini idrâk ederler ve onların topraklık mertebesine tenezzülünü bilirler.

2742. Toprağa yeşillik ve yenilik verdik, tâ ki fakîrin tebdîlinden âgâh olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Toprağa yeşillik ve yenilik verdik, tâ ki fakirin değişiminden haberdar olasın!

Toprağın bu alçak gönüllülüğüne ve tevazuuna karşılık yeşillikler ve yenilikler verdik. Ondan türlü türlü çiçekler ortaya çıktı. Yeni yeni güzellikler belirdi. Bunlar görünen faydalardır; manevi fayda ise bu görünüşten anlama geçmektir. O da şudur ki, topraktan oluşan âşığın bedeni alçak gönüllülük ve tevazu içinde bulunduğu için onda türlü türlü değişimler meydana gelir ve her an içinde bir durumda bulunup Yüce Allah'ın tecellilerinin (ilahi sıfatların farklı şekillerde görünmesi) çeşitleri ortaya çıkar. Özellikle ilahi sırlar ve Rabbanî bilgiler çiçekleri gelişir. Ben o pak olan aşk sebebiyle feleği yüksek bina ettim, tâ ki aşkın neler doğurduğunu bilip o aşkın şanının yüksekliğini anlayasın! Bazı nüshalarda "fehmî" yerine "peydâ" geçmiştir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Ben feleği o aşk sebebiyle yükselttim ve sana varlık verdim, tâ ki aşkın anlamının yüksekliğini insanlık âleminde ortaya çıkarıp gösteresin!"

Toprağın bu zilletine ve tevâzu'una mukâbil yeşillikler ve yenilikler verdik. Ondan türlü türlü çiçekler zuhûr etti. Yeni yeni letâfetler peydâ oldu. Bunlar menâfi'-i sûriyyedir; ve nef'-i mânevî ise bu sûretten ma'nâya intikâldir. O da budur ki, topraktan tekevvün eden âşıkın cismi zillet ve tevâzu' içinde bulunduğu için onda türlü türlü tebeddülât vâki' olur ve her an içinde bir şe'nde bulunup tecelliyât-ı Hakk'ın envâ'ı zuhûr eder. Ezcümle esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye çiçekleri neşv ü nemâ bulur. Ben o pâk olan aşk sebebiyle feleği yüksek binâ ettim, tâ ki aşkın neler doğurduğunu bilip o aşkın şânının yüksekliğini anlayasın! Ba'zı nüshalarda فهمی yerine پیدا vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ şöyle olur: "Ben çerhi o aşk sebebiyle yükselttim ve sana vücûd verdim, tâ ki ma'nâ-yı aşkın yüksekliğini âlem-i insâniyyette peydâ ve ızhâr edesin!"

2740. Felekten başka menfaatler de gelir. O yumurta gibi, bu piliç gibi tâbi' gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2740. Felekten başka faydalar da gelir. O yumurta gibi, bu piliç gibi bağlı olarak gelir.

"Felek"ten kasıt, güneş sistemimizin bütünlüğüdür. Yani, güneş sisteminin varlığından başka faydalar da ortaya çıkar. O felek yumurta gibi ve bu faydalar da bu yumurtaya bağlı olan piliç gibi görünür. Bu faydaların kimisi görünen, kimisi de görünmeyendir.

"Felek"ten murâd, manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmuasıdır. Ya'ni, manzûme-i şemsiyyenin vücûdundan başka menfaatler dahi zuhûra gelir. O felek yumurta gibi ve bu menfaatler dahi bu yumurtaya tâbi' olan piliç gibi zâhir olur. Bu menfaatlerin kimi zâhirî ve kimi de bâtınîdir.

2741. Toprağı baştan ayağa kadar zelîl ettim, tâ ki âşıkların zilletinden bir koku alasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2741. Toprağı baştan ayağa kadar zelil ettim ki, âşıkların zilletinden bir koku alasın!

O manzûmede toprağı tamamen zelil ve mütevazı bir hâlde yarattım. Çiğnenir ve pislikleri örter; ve bir avuç toprak alıp havaya atsan aşağıya düşer; ve her ne ekilirse fazlasıyla geri verir. Bu, görünen faydasıdır. Gizli olan faydası ise şudur ki, akıllı kişiler keskin bakışlarıyla toprağın bu hâlinden ibret alıp âşıkların zillet mertebesini idrak ederler ve onların topraklık mertebesine tenezzülünü bilirler.

O manzûmede toprağı kâmilen zelîl ve mütevazi' bir hâlde yarattım. Çiğnenir ve mülevvesâtı setreder; ve bir avuç toprak alıp havaya atsan aşağıya sukūt eder; ve her ne ekilirse fazlasıyla iade eder. Bu nef'-i zâhirîdir. Bâtınî olan nef'i budur ki, âkiller keskin nazarlarıyla toprağın bu hâlinden ibret alıp âşıkların mertebe-i zilletini idrâk ederler ve onların topraklık mertebesine tenezzülünü bilirler.

2742. Toprağa yeşillik ve yenilik verdik, tâ ki fakîrin tebdilinden âgâh olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2742. Toprağa yeşillik ve yenilik verdik, tâ ki fakirin değişmesinden haberdar olasın!

Toprağın bu alçak gönüllülüğüne ve tevazuuna karşılık yeşillikler ve yenilikler verdik. Ondan türlü türlü çiçekler ortaya çıktı. Yeni yeni güzellikler belirdi. Bunlar görünen faydalardır; manevî fayda ise bu şekilden anlama geçmektir. O da şudur ki, topraktan oluşan âşıkın bedeni alçak gönüllülük ve tevazu içinde bulunduğu için onda türlü türlü değişimler meydana gelir ve her an içinde bir durumda bulunup Hakk'ın tecellilerinin (Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünmesi) çeşitleri ortaya çıkar. Özellikle ilahi sırlar ve rabbanî bilgiler çiçekleri gelişir.

Toprağın bu zilletine ve tevâzu'una mukābil yeşillikler ve yenilikler verdik. Ondan türlü türlü çiçekler zuhûr etti. Yeni yeni letâfetler peydâ oldu. Bunlar menâfi'-i sûriyyedir; ve nef'-i mânevî ise bu sûretten ma'nâya intikāldir. O da budur ki, topraktan tekevvün eden âşıkın cismi zillet ve tevâzu' içinde bulunduğu için onda türlü türlü tebeddülât vâki' olur ve her an içinde bir şe'nde bulunup tecelliyât-ı Hakk'ın envâ'ı zuhûr eder. Ezcümle esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye çiçekleri neşv ü nemâ bulur.

2743. Bu muhkem olan dağlar sebât içinde olan âşıkların hâlinin vasfını sana söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Bu sağlam dağlar, sebat içinde olan âşıkların hâlinin vasfını sana söyler.

Feleğin diğer faydalarından biri de şudur ki, sağlam ve güçlü dağların yerlerinde sebat etmesi de âşıkların aşk yolundaki sebatlarını hâl diliyle sana söyler; ve şiddetli yağmurlar, seller ve fırtınalardan kendilerine bir sarsıntı gelmediği gibi, âşıklar da maşukları olan Hakk'ın kendilerine yönelttiği türlü bela ve mihnetlerden asla sarsılmazlar ve asla şikâyet etmezler. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti: Aşk yolu belalıdır, her işi cefalıdır. Canından ümidini kes, canana ereyim dersen.

Feleğin dîğer menfaatlerinden birisi de budur ki, muhkem ve kavî olan dağların yerlerinde sebâtı da âşıkların tarîk-i aşktaki sebâtlarını lisân-ı hâl ile sana söyler; ve şiddetli yağmurlar ve sellerden ve fırtınalardan kendilerine tezelzül gelmediği gibi âşıklar dahi ma'şûkları olan Hakk'ın kendilerine tevcîh ettiği türlü belâ ve mihnetlerden asla mütezelzil olmazlar ve asla şikâyet etmezler. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Aşk yolu belâlıdır, her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes, cânâna erem dersen

2744. Ey oğul, senin fehmine pek yakın etmek için gerçi o ma'nadır, bu nakıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Ey oğul, senin anlayışına çok yaklaştırmak için gerçi o mânadır, bu nakıştır.

Ey oğul ve ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu, gerçi o âşık ve aşk mânadır ve bu toprak ise nakıştır ve surettir. Fakat bu toprak ve dağ örneği, o mânayı senin anlayışına yaklaştırmak için söylenmiştir.

Ey oğul ve ey mübtedî sâlik, gerçi o âşık ve aşk ma'nâdır ve bu toprak ise nakışdır ve sûrettir. Fakat bu toprak ve dağ misâli, o ma'nâyı senin anlayışına yaklaştırmak için söylenmiştir.

2745. Gussayı dikene teşbih ederler; o olmaz, fakat bir tenbîh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Üzüntüyü dikene benzetirler; o, diken olmaz, fakat bir uyarıda bulunurlar.

Yani, örnek, kendisine benzetilen şeyin aynısı olmaz. Nasıl ki üzüntüyü ve kederi dikene benzetirler. Hâlbuki bu benzetme ile üzüntü, dikenin aynısı olmaz. Fakat üzüntü insanın iç dünyasına, diken ise insanın bedenine acı ve ızdırap verdiği için bu acı ve ızdırabı uyarmak için bu benzetmeyi söylerler.

Ya'ni, misâl, kendisine benzetilen şeyin aynı olmaz. Nitekim gussayı ve gamı dikene benzetirler. Halbuki bu teşbîh ile gussa, dikenin aynı olmaz. Fakat gussa insanın bâtınına, diken ise insanın cismine acı ve iztırâb verdiği için bu acı ve ıztırâba tenbîh için bu teşbîhi söylerler.

2746. O kāsî olan kalb ki, ona taş ta'bîr ettiler, münasib olmayan bir misal üzerine sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. O katı olan kalbi, ona taş dediler, uygun olmayan bir örnek üzerine sürdüler.

O katı olan kalbi taşa benzetip katı kalpli bir kimseye "taş kalpli" dediler. Hâlbuki kalbin katılığı manevî bir iştir ve taş ise maddî bir surettir; ve şekil itibarıyla birisi et, diğeri taştır. Bu sebeple aralarında şekil itibarıyla hiçbir uygunluk yoktur. Fakat kalbin duygusuzluğunu akla yaklaştırıp anlatmak için bu örneği verdiler.

O katı olan kalbi taşa benzetip katı kalbli bir kimseye "taş kalbli" dediler. Halbuki kalbin katılığı emr-i ma'nevîdir ve taş ise bir madde-i sûrîdir; ve sûret i'tibariyle birisi et, dîğeri taştır. Binâenaleyh aralarında sûret i'tibariyle hiçbir münasebet yoktur. Fakat kalbin duygusuzluğunu akla takrîb edip anlatmak için bu misâli irâd ettiler.

2743. Bu muhkem olan dağlar sebât içinde olan âşıkların hâlinin vasfını sana söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2743. Bu sağlam dağlar, sebat içinde olan âşıkların hâlinin vasfını sana söyler.

Feleğin diğer faydalarından biri de şudur ki, sağlam ve güçlü dağların yerlerinde sebat etmesi de âşıkların aşk yolundaki sebatlarını hâl diliyle sana söyler; ve şiddetli yağmurlar, seller ve fırtınalardan kendilerine bir sarsıntı gelmediği gibi, âşıklar da maşukları olan Hakk'ın kendilerine yönelttiği türlü bela ve mihnetlerden asla sarsılmazlar ve asla şikâyet etmezler. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti: Aşk yolu belalıdır, her işi cefalıdır. Canından ümidini kes, canana ereyim dersen.

Feleğin dîğer menfaatlerinden birisi de budur ki, muhkem ve kavî olan dağların yerlerinde sebâtı da âşıkların tarîk-i aşktaki sebâtlarını lisân-ı hâl ile sana söyler; ve şiddetli yağmurlar ve sellerden ve fırtınalardan kendilerine tezelzül gelmediği gibi âşıklar dahi ma'şûkları olan Hakk'ın kendilerine tevcîh ettiği türlü belâ ve mihnetlerden asla mütezelzil olmazlar ve asla şikâyet etmezler. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Aşk yolu belâlıdır, her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes, cânâna erem dersen

2744. Ey oğul, senin fehmine pek yakın etmek için gerçi o ma'nadır, bu nakıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2744. Ey oğul, senin anlayışına çok yaklaştırmak için gerçi o mânadır, bu nakıştır.

Ey oğul ve ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu, gerçi o âşık ve aşk mânadır ve bu toprak ise nakıştır ve surettir. Fakat bu toprak ve dağ örneği, o mânayı senin anlayışına yaklaştırmak için söylenmiştir.

Ey oğul ve ey mübtedî sâlik, gerçi o âşık ve aşk ma'nâdır ve bu toprak ise nakışdır ve sûrettir. Fakat bu toprak ve dağ misâli, o ma'nâyı senin anlayışına yaklaştırmak için söylenmiştir.

2745. Gussayı dikene teşbih ederler; o olmaz, fakat bir tenbîh ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2745. Üzüntüyü dikene benzetirler; o, diken olmaz, fakat bir uyarıda bulunurlar.

Yani, örnek, kendisine benzetilen şeyin aynısı olmaz. Nasıl ki üzüntüyü ve kederi dikene benzetirler. Hâlbuki bu benzetme ile üzüntü, dikenin aynısı olmaz. Fakat üzüntü insanın iç dünyasına, diken ise insanın bedenine acı ve ızdırap verdiği için bu acı ve ızdırabı uyarmak için bu benzetmeyi söylerler.

Ya'ni, misâl, kendisine benzetilen şeyin aynı olmaz. Nitekim gussayı ve gamı dikene benzetirler. Halbuki bu teşbîh ile gussa, dikenin aynı olmaz. Fakat gussa insanın bâtınına, diken ise insanın cismine acı ve iztırâb verdiği için bu acı ve ıztırâba tenbîh için bu teşbîhi söylerler.

2746. O kāsî olan kalb ki, ona taş ta'bîr ettiler, münasib olmayan bir misal üzerine sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2746. O katı olan kalbi, ona taş dediler, uygun olmayan bir örnek üzerine sürdüler.

O katı olan kalbi taşa benzetip katı kalpli bir kimseye "taş kalpli" dediler. Hâlbuki kalbin katılığı manevî bir iştir ve taş ise maddî bir surettir; ve şekil itibarıyla birisi et, diğeri taştır. Bu sebeple aralarında şekil itibarıyla hiçbir uygunluk yoktur. Fakat kalbin duygusuzluğunu akla yaklaştırıp anlatmak için bu örneği verdiler.

O katı olan kalbi taşa benzetip katı kalbli bir kimseye "taş kalbli" dediler. Halbuki kalbin katılığı emr-i ma'nevîdir ve taş ise bir madde-i sûrîdir; ve sûret i'tibariyle birisi et, dîğeri taştır. Binâenaleyh aralarında sûret i'tibariyle hiçbir münasebet yoktur. Fakat kalbin duygusuzluğunu akla takrîb edip anlatmak için bu misâli irâd ettiler.

2747. Onun aynı tasavvura gelmez. Aybı tasvîr üzerine koy, onu menfî bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. Onun aynısı tasavvura gelmez. Kusuru tasvire yükle, onu olumsuz bilme!

Yani, bu konuda bu örnekler gibi âşığın zilletini toprağın zilletine ve onun yeşilliğini ve yeniliğini de toprağın yeşilliğine ve sebatını dahi toprağın sebatına benzettik. Akılla idrak edilenleri örnekle somutlaştırmak istedik. Fakat âşığın hâlinin tekil hakikati, tasavvurda toprağın ve dağın hâlinin tekil hakikati olmak gerekmez. Çünkü âşıkların sıfatları manadır. Dışarıda şekli yoktur. Eğer onların hallerini bu örnekler tamamıyla tasvir edemiyorsa, sen kusuru ve eksikliği tasvire bırak ve isnat et! Yoksa onların hallerini olumsuz bilme! Onların bu halleri hâlen ve zevken olumludur.

Ya'ni, bu bahiste bu misâller gibi âşıkın zilletini toprağın zilletine ve onun yeşilliğini ve yeniliğini de toprağın yeşilliğine ve sebâtını dahi toprağın sebâtına benzettik. Ma'kūlâtı misâl ile mahsüs etmek istedik. Fakat âşıkın hâlinin "ayn"ı, tasavvurda toprağın ve dağın hâlinin "ayn"ı olmak lâzım gelmez. Zîrâ âşıkların sıfatları ma'nâdır. Hâriçte sûreti yoktur. Eğer onların hallerini bu misâller tamâmıyle tasvîr edemiyorsa, sen aybı ve kusûru tasvîre bırak ve isnâd et! Yoksa onların hallerini menfi bilme! Onların bu halleri hâlen ve zevkan müsbettir.

## Bu Şeyh'in işâret-i gaybî sebebiyle bir beyin evine dilenmek için bir günde zenbil ile dört def'a gitmesi ve beyin o hayâsızlık sebebiyle itâb etmesi ve onun beye özür dilemesi.

2748. Şeyh bir günde fakîr gibi dört def'a, dilenmek için beyin köşküne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. Şeyh bir günde fakir gibi dört defa, dilenmek için beyin köşküne gitti.

Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri, dilenci bir fakir gibi dilenmek için bir günde dört defa bir beyin köşküne gidip kapısını çaldı.

Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri cerrâr bir dilenci gibi dilenmek için bir günde dört def'a bir beyin köşküne gidip kapısını çaldı.

2749. "Canın Hâlik'ı sizden bir aded ekmek istiyor!" diye, elde zenbil ve "Şey'en lillah!" vurucu olarak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. "Canın Yaratıcısı sizden bir adet ekmek istiyor!" diye, elinde zenbil ve "Allah için bir şey!" diyerek.

"Tay", elbise, adet, çiftin karşılığı olan tek, kâğıt yaprağı anlamlarındadır (Burhan, Gıyasü'l-Lügat, Şemsü'l-Lügat ve Bahar-ı Acem). Burada "adet" anlamı uygundur. Yani Hz. Şeyh beyin köşküne elinde zenbil ve "Allah

"Tây", libâs, aded, çift mukābili olan tek, kâğıt yaprağı ma'nâlarınadır (Burhân, Gıyâsü'l-Lügāt, Şemsü'l-Lügāt ve Bahar-ı Acem). Burada "aded" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni Hz. Şeyh beyin köşküne elinde zenbil ve "Allah

2747. Onun aynı tasavvura gelmez. Aybı tasvîr üzerine koy, onu menfî bilme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2747. Onun aynısı tasavvura gelmez. Kusuru tasvire yükle, onu olumsuz bilme!

Yani, bu konuda bu örnekler gibi âşığın zilletini toprağın zilletine ve onun yeşilliğini ve yeniliğini de toprağın yeşilliğine ve sebatını dahi toprağın sebatına benzettik. Akılla idrak edilenleri örnekle somutlaştırmak istedik. Fakat âşığın hâlinin tekil hakikati, tasavvurda toprağın ve dağın hâlinin tekil hakikati olmak gerekmez. Çünkü âşıkların sıfatları manadır. Dışarıda şekli yoktur. Eğer onların hallerini bu örnekler tamamıyla tasvir edemiyorsa, sen kusuru ve eksikliği tasvire bırak ve isnat et! Yoksa onların hallerini olumsuz bilme! Onların bu halleri hâlen ve zevken olumludur.

Ya'ni, bu bahiste bu misâller gibi âşıkın zilletini toprağın zilletine ve onun yeşilliğini ve yeniliğini de toprağın yeşilliğine ve sebâtını dahi toprağın sebâtına benzettik. Ma'kūlâtı misâl ile mahsüs etmek istedik. Fakat âşıkın hâlinin "ayn"ı, tasavvurda toprağın ve dağın hâlinin "ayn"ı olmak lâzım gelmez. Zîrâ âşıkların sıfatları ma'nâdır. Hâriçte sûreti yoktur. Eğer onların hallerini bu misâller tamâmıyle tasvîr edemiyorsa, sen aybı ve kusûru tasvîre bırak ve isnâd et! Yoksa onların hallerini menfi bilme! Onların bu halleri hâlen ve zevkan müsbettir.

## Bu Şeyh'in işâret-i gaybî sebebiyle bir beyin evine dilenmek için bir günde zenbil ile dört def'a gitmesi ve beyin o hayâsızlık sebebiyle itâb etmesi ve onun beye özür dilemesi.

2748. Şeyh bir günde fakîr gibi dört def'a, dilenmek için beyin köşküne gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2748. Şeyh bir günde fakir gibi dört defa, dilenmek için beyin köşküne gitti.

Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri, dilenci bir fakir gibi dilenmek için bir günde dört defa bir beyin köşküne gidip kapısını çaldı.

Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri cerrâr bir dilenci gibi dilenmek için bir günde dört def'a bir beyin köşküne gidip kapısını çaldı.

2749. “Canın Hâlik'ı sizden bir aded ekmek istiyor!” diye, elde zenbil ve “Şey'en lillah!” vurucu olarak.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2749. "Canın Yaratıcısı sizden bir adet ekmek istiyor!" diye, elinde zenbille ve "Allah rızası için bir şey verin!" diyerek.

"Tay" kelimesi; elbise, adet, çiftin karşıtı olan tek, kâğıt yaprağı anlamlarına gelir (Burhan, Gıyasü'l-Lügat, Şemsü'l-Lügat ve Bahar-ı Acem). Burada "adet" anlamı uygundur. Yani Hz. Şeyh'in köşküne elinde zenbille ve "Allah rızası için bir şey verin, çünkü canın Yaratıcısı olan Hak sizden bir adet ekmek istiyor!" diyerek bir günde dört defa gitti. "Canın Yaratıcısı ekmek istiyor" demek, Şeyh Muhammed Serrezî'nin vehmedilmiş olan bedensel varlığı ve benliği ortadan kalktı, onun yerine Hakk'ın varlığı kâim oldu, bu sebeple Serrezî'nin suretinde ve elbisesinde sizden ekmek isteyen Hak'tır, demek olur. Nasıl ki demir ateşte kızdığı zaman kıpkırmızı ateş olur ve onun demirliği ateşin hükmü altında mağlup ve gizli kalır.

“Tây”, libâs, aded, çift mukābili olan tek, kâğıt yaprağı ma'nâlarınadır (Burhân, Gıyâsü'l-Lügāt, Şemsü'l-Lügāt ve Bahar-ı Acem). Burada “aded” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni Hz. Şeyh beyin köşküne elinde zenbil ve “Allah rızâsı için bir şey verin, zîrâ canın Hâlik'ı olan Hak sizden bir aded ekmek istiyor!" diyerek bir günde dört def'a gitti. "Canın Hâlik'ı ekmek istiyor" demek, Şeyh Muhammed Serrezî'nin mevhûm olan vücûd-ı abdânîsi ve benliği kalktı, onun yerine vücûd-ı Hakkānî kāim oldu, binâenaleyh Serrezî'nin sûret ve libâsında sizden ekmek isteyen Hak'tır, demek olur. Nitekim demir ateşte kızdığı vakit kıpkırmızı ateş olur ve onun demirliği ateşin hükmü altında mağlûb ve mestûr kalır.

2750. Ey oğul, ters nallar vardır, akl-ı külliyi dahi hayran eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. Ey oğul, ters nallar vardır, küllî aklı bile hayran eder.

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk yolcusu, Hak'tan gelen varlıkla ayakta duran Şeyh Serrezî hazretlerinin mutlak zenginlik sahibi olması gerekirken, "Canın Yaratıcısı sizden ekmek istiyor!" diye, gerçekte yoksul olan halktan dilenmesi ters vurulmuş bir naldır ve tersine dönmüş bir iştir. Bu ters vurulmuş nalın sırrı, küllî aklı, yani insân-ı kâmili de hayrette bırakır.

Ey mübtedî olan sâlik, vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan Şeyh Serrezî hazretlerinin gınâ-yı mutlak sahibi dahi olması lâzım gelirken, "Canın Hâlik'ı sizden ekmek istiyor!" diye, hakîkatte müflis olan halktan dilenmesi ters vurulmuş bir naldır ve emr-i ma'kûsdur. Bu ters vurulmuş olan nalın sırrı, akl-ı küllîyi de ya'ni insân-ı kâmili de hayrette bırakır.

2751. Vaktaki bey onu gördü, ona dedi: "Ey hayâsız, eğer sana bir şey söylersem, benim adımı bahîl koyma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Bey onu gördüğü vakit, ona dedi ki: "Ey hayâsız, eğer sana bir şey söylersem, benim adımı cimri koyma!"

"Vekîh", hayâsız ve utanmaz demektir; "şehîh" ise cimri ve hasis demektir.

"Vekîh”, hayâsız ve utanmaz; "şehîh", bahîl ve hasîs demektir.

2752. "Bu ne kalın deri ve ne yüzdür ve ne iştir ki bir günde dört kerre gelirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. "Bu ne kalın deri ve ne yüzdür ve ne iştir ki bir günde dört kere gelirsin?"

2753. "Ey şeyh, burada senin kaydından kim vardır? Ben senin gibi iğrenç ve dilenci görmedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. "Ey şeyh, burada senin kaydından kim vardır? Ben senin gibi iğrenç ve dilenci görmedim."

"Ner", erkek ve iğrenç ve çirkin ve uyumsuz anlamlarına gelir. "Ner-gedâ", çirkin ve iğrenç dilenci demektir (Burhan). Yani, "Bizim köşkümüzde senin kaydında ve sana bağlı hiçbir kimse yoktur ki, bu kadar asılıp durdun. Ben senin gibi iğrenç ve çirkin dilenci görmedim."

"Ner", erkek ve kerîh ve çirkin ve nâ-hemvâr ma'nâlarına gelir. "Ner-gedâ", çirkin ve iğrenç dilenci demektir (Burhân). Ya'ni, "Bizim köşkümüzde senin kaydında ve sana müntesib hiçbir kimse yoktur ki, bu kadar asıldın durdun. Ben senin gibi iğrenç ve çirkin dilenci görmedim."

2754. "Dilencilerin hürmetini ve suyunu götürmüşsün. Bu ne çirkin Abbaslıktır ki getirmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. "Dilencilerin hürmetini ve suyunu götürmüşsün. Bu ne çirkin Abbaslıktır ki getirmişsin!"

rızası için bir şey verin, çünkü canın Yaratıcısı olan Hak sizden bir adet ekmek istiyor!" diyerek bir günde dört defa gitti. "Canın Yaratıcısı ekmek istiyor" demek, Şeyh Muhammed Serrezî'nin vehmedilmiş olan bedensel varlığı ve benliği kalktı, onun yerine Hakk'ın varlığı ayakta durdu, bu sebeple Serrezî'nin şeklinde ve giysisinde sizden ekmek isteyen Hak'tır, demek olur. Nasıl ki demir ateşte kızdığı zaman kıpkırmızı ateş olur ve onun demirliği ateşin hükmü altında mağlup ve örtülü kalır.

rızâsı için bir şey verin, zîrâ canın Hâlik'ı olan Hak sizden bir aded ekmek is- tiyor!" diyerek bir günde dört def'a gitti. "Canın Hâlik'ı ekmek istiyor" demek, Şeyh Muhammed Serrezî'nin mevhûm olan vücûd-ı abdânîsi ve benliği kalk- tı, onun yerine vücûd-ı Hakkānî kāim oldu, binâenaleyh Serrezî'nin sûret ve libâsında sizden ekmek isteyen Hak'tır, demek olur. Nitekim demir ateşte kız- dığı vakit kıpkırmızı ateş olur ve onun demirliği ateşin hükmü altında mağ- lûb ve mestûr kalır.

2750. Ey oğul, ters nallar vardır, akl-ı külliyi dahi hayran eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2750. Ey oğul, ters nallar vardır, küllî aklı bile hayran eder.

Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş Hakk Yolcusu, Hak'tan gelen varlıkla ayakta duran Şeyh Serrezî hazretlerinin mutlak zenginlik sahibi olması gerekirken, "Canın Yaratıcısı sizden ekmek istiyor!" diyerek, gerçekte yoksul olan halktan dilenmesi ters vurulmuş bir naldır ve ters bir iştir. Bu ters vurulmuş nalın sırrı, küllî aklı, yani insân-ı kâmili de hayrette bırakır.

Ey mübtedî olan sâlik, vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan Şeyh Serrezî haz- retlerinin gınâ-yı mutlak sahibi dahi olması lâzım gelirken, "Canın Hâlik'ı siz- den ekmek istiyor!" diye, hakîkatte müflis olan halktan dilenmesi ters vurul- muş bir naldır ve emr-i ma'kûsdur. Bu ters vurulmuş olan nalın sırrı, akl-ı küllîyi de ya'ni insân-ı kâmili de hayrette bırakır.

2751. Vaktaki bey onu gördü, ona dedi: "Ey hayâsız, eğer sana bir şey söyler- sem, benim adımı bahîl koyma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2751. Bey onu gördüğü vakit, ona dedi ki: "Ey hayâsız, eğer sana bir şey söylersem, benim adımı cimri koyma!"

"Vekîh", hayâsız ve utanmaz demektir; "şehîh" ise cimri ve hasis demektir.

"Vekîh”, hayâsız ve utanmaz; "şehîh", bahîl ve hasîs demektir.

2752. "Bu ne kalın deri ve ne yüzdür ve ne iştir ki bir günde dört kerre ge- lirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2752. "Bu ne kalın deri, ne yüz ve ne iştir ki bir günde dört kere gelirsin?"

2753. "Ey şeyh, burada senin kaydından kim vardır? Ben senin gibi iğrenç ve dilenci görmedim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2753. "Ey şeyh, burada senin kaydından kim vardır? Ben senin gibi iğrenç ve dilenci görmedim."

"Ner", erkek ve kerih (iğrenç) ve çirkin ve na-hemvar (uygunsuz) anlamlarına gelir. "Ner-ge-da", çirkin ve iğrenç dilenci demektir (Burhan). Yani, "Bizim köşkümüzde senin gibi ve sana bağlı hiçbir kimse yoktur ki, bu kadar asıldın durdun. Ben senin gibi iğrenç ve çirkin dilenci görmedim."

"Ner", erkek ve kerîh ve çirkin ve nâ-hemvâr ma'nâlarına gelir. "Ner-ge- dâ", çirkin ve iğrenç dilenci demektir (Burhân). Ya'ni, "Bizim köşkümüzde senin kaydında ve sana müntesib hiçbir kimse yoktur ki, bu kadar asıldın durdun. Ben senin gibi iğrenç ve çirkin dilenci görmedim."

2754. "Dilencilerin hürmetini ve suyunu götürmüşsün. Bu ne çirkin Abbas- lıktır ki getirmişsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2754. "Dilencilerin hürmetini ve suyunu götürmüşsün. Bu ne çirkin Abbas- lıktır ki getirmişsin!"

Cömert zenginlerde dilencilere karşı bir hürmet vardı. Sen o hürmeti ve dilencilerin yüzlerinin suyunu (itibarını) yok ettin. Bu yaptığın muamele, dilencilerin arsızı ve yüzsüzü olan Abbas-ı Debs'in muamelesidir ki sen o Abbas'ın dilenciliğini de çirkin olarak yaptın!

Cömert zenginlerde dilencilere karşı bir hürmet vardı. Sen o hürmeti ve dilencilerin yüzlerinin suyunu izâle ettin. Bu yaptığın muamele dilencilerin arsızı ve yüzsüzü olan Abbâs-ı Debs'in muâmelesidir ki sen o Abbâs'ın dilenciliğini de çirkin olarak yaptın!

2755. "Abbâs-ı Debs senin gāşiye-berdûşundur. Bu uğursuz nefis hiçbir mahalde olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. "Abbâs-ı Debs senin gāşiye-berdûşundur (at örtüsünü taşıyan hizmetkârın). Bu uğursuz nefis hiçbir yerde olmasın!"

"Gāşiye", atların sırtına örttükleri süslü örtüdür; Türkçede "haşa" derler ki, eski zamanlarda zenginler ata bindikleri zaman bu haşayı arkadan gelen uşaklar taşırlardı. Yani, "Abbâs-ı Debs ismindeki yüzsüz dilenci senin atının haşasını omzunda taşır. Senin bu uğursuz nefsin bâtıl mezhep sahiplerine bile olmasın!"

"Gāşiye", atların sırtına örttükleri süslü örtü; Türkçe'de "haşa" derler ki, zenginler ata bindikleri zaman eski zamanlarda bu haşayı arkadan gelen uşaklar taşırlar idi. Ya'ni, "Abbâs-ı Debs isimindeki yüzsüz dilenci senin atının haşasını omzunda taşır. Senin bu uğursuz nefsin bâtıl mezheb ashâbına bile olmasın!"

2756. Dedi: "Ey bey, ben emir kuluyum, sus! Benim ateşimden âgâh değilsin, bu kadar muztarib olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Dedi: "Ey bey, ben emir kuluyum, sus! Benim ateşimden haberdar değilsin, bu kadar ıstırap çekme!"

Şeyh Muhammed hazretleri emîrin bu azarlamasına cevap olarak dedi: "Ey bey, ben Hakk'ın emrinin kuluyum, artık sus, daha fazla söyleme! Çünkü benim içimde yanan ateşten haberdar değilsin. Benim görünen hâlimden etkilenip öfkelenme!"

Şeyh Muhammed hazretleri emîrin bu itâbına cevâben dedi: "Ey bey, Hakk'ın emrinin kuluyum, artık sus, daha ziyâde söyleme! Zîrâ benim içimde yanan ateşten âgâh değilsin. Benim zâhir hâlimden müteessir olup öfkelenme!"

2757. "Kendimde ekmek için bir hırs göreydim, ekmek isteyici olan karnımı yırtar idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. "Kendimde ekmek için bir hırs görseydim, ekmek isteyici olan karnımı yırtardım."

2758. "Yedi sene cisim pişirici olan aşkın harâretinden, ben sahrada asma filizi yemişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. "Yedi sene beden pişirici olan aşkın hararetinden, ben çölde asma filizi yemişim."

2759. "Kuru ve yaş yaprak yiyeliden beri benim cismimin rengi yeşil olmuştur." Yukarıda 2742 numaralı beyitte geçen tebdîle işaret buyrulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. "Kuru ve yaş yaprak yiyeliden beri benim cismimin rengi yeşil olmuştur." Yukarıda 2742 numaralı beyitte geçen değişime işaret buyrulur.

"Cömert zenginlerde dilencilere karşı bir hürmet vardı. Sen o hürmeti ve dilencilerin yüzlerinin suyunu giderdin. Bu yaptığın muamele dilencilerin arsızı ve yüzsüzü olan Abbâs-ı Debs'in muamelesidir ki sen o Abbâs'ın dilenciliğini de çirkin olarak yaptın!"

"Cömert zenginlerde dilencilere karşı bir hürmet vardı. Sen o hürmeti ve dilencilerin yüzlerinin suyunu izâle ettin. Bu yaptığın muamele dilencilerin arsızı ve yüzsüzü olan Abbâs-ı Debs'in muâmelesidir ki sen o Abbâs'ın dilenciliğini de çirkin olarak yaptın!"

2755. "Abbâs-ı Debs senin gāşiye-berdûşundur. Bu uğursuz nefis hiçbir mahalde olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2755. "Abbâs-ı Debs senin gāşiye-berdûşundur (at örtüsünü taşıyan hizmetkârın). Bu uğursuz nefis hiçbir yerde olmasın!"

"Gāşiye", atların sırtına örttükleri süslü örtüdür; Türkçede "haşa" derler ki, eski zamanlarda zenginler ata bindikleri zaman bu haşayı arkadan gelen uşaklar taşırlardı. Yani, "Abbâs-ı Debs ismindeki yüzsüz dilenci senin atının haşasını omzunda taşır. Senin bu uğursuz nefsin bâtıl mezhep sahiplerine bile olmasın!"

"Gāşiye", atların sırtına örttükleri süslü örtü; Türkçe'de "haşa" derler ki, zenginler ata bindikleri zaman eski zamanlarda bu haşayı arkadan gelen uşaklar taşırlar idi. Ya'ni, "Abbâs-ı Debs isimindeki yüzsüz dilenci senin atının haşasını omzunda taşır. Senin bu uğursuz nefsin bâtıl mezheb ashâbına bile olmasın!"

2756. Dedi: "Ey bey, ben emir kuluyum, sus! Benim ateşimden âgâh değilsin, bu kadar muztarib olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2756. Dedi: "Ey bey, ben emir kuluyum, sus! Benim ateşimden haberdar değilsin, bu kadar ıstırap çekme!"

Şeyh Muhammed hazretleri emîrin bu azarlamasına cevap olarak dedi: "Ey bey, ben Hakk'ın emrinin kuluyum, artık sus, daha fazla söyleme! Çünkü benim içimde yanan ateşten haberdar değilsin. Benim görünen hâlimden etkilenip öfkelenme!"

Şeyh Muhammed hazretleri emîrin bu itâbına cevâben dedi: "Ey bey, Hakk'ın emrinin kuluyum, artık sus, daha ziyâde söyleme! Zîrâ benim içimde yanan ateşten âgâh değilsin. Benim zâhir hâlimden müteessir olup öfkelenme!"

2757. "Kendimde ekmek için bir hırs göreydim, ekmek isteyici olan karnımı yırtar idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2757. "Kendimde ekmek için bir hırs görseydim, ekmek isteyici olan karnımı yırtardım."

2758. "Yedi sene cisim pişirici olan aşkın harâretinden, ben sahrada asma filizi yemişim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2758. "Yedi sene beden pişirici olan aşkın hararetinden, ben çölde asma filizi yemişim."

2759. "Kuru ve yaş yaprak yiyeliden beri benim cismimin rengi yeşil olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2759. "Kuru ve yaş yaprak yiyeliden beri benim cismimin rengi yeşil olmuştur."

Yukarıda 2742 numaralı beyitte geçen değişime işaret buyrulur.

Yukarıda 2742 numaralı beyitte geçen tebdîle işaret buyrulur.

2760. Sen bü'l-beşer hicabında oldukça âşıklara pek az serseri nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. Sen beşeriyet perdesinde oldukça âşıklara pek az serseri nazar et!

"Bü'l-beşer", beşerin babası olan ilk Âdem'dir. "Bü'l-beşerin hicabı"ndan kastedilen, beşerî suretin beşerî manaya perde olmasıdır ki, bu perde ilk defa İblis'e meydana gelmiştir. Çünkü İblis, Âdem'in suretini görüp, baş eğme ve secde etme emri verildiği vakit, "Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'raf, 7/12) yani "Ey Rabbim, beni latif olan ateşten ve onu da yoğun olan topraktan yarattın. Latif, yoğun olandan daha hayırlı ve yüce olduğu hâlde niçin bana secde etmemi emrettin?" dedi. Bu sebeple, insân-ı kâmilin suretini görüp manasından gafil olanlar, İblis'in bü'l-beşere karşı meydana gelen perdesi içinde kalmış olurlar. "Serseri", ihtimamsızlık ve kayıtsızlık ve düşüncesiz ve dikkatsiz anlamlarına da gelir. Burada "düşüncesiz ve dikkatsiz" anlamları uygundur. Yani, "Sen İblis'in bü'l-beşere karşı düştüğü perde içinde oldukça, âşıkların suretine pek az düşüncesiz ve dikkatsiz nazar et, yani onlara karşı olan bakışın çoğunlukla onların suretlerine değil, manalarına olsun!"

"Bü'l-beşer", beşerin babası olan ilk âdemdir. "Bü'l-beşerin hicab"ından murâd, sûret-i beşeriyyenin ma'nâ-yı beşere hicâb olmasıdır ki, bu hicâb ilk def'a İblîs'e vâki' olmuştur. Zîrâ İblîs Adem'in sûretini görüp, serfürû ve secdeyle emrolunduğu vakit خلقتني من نار وخلقته من طين (A'raf, 7/12) ya'ni “Yâ Rab, beni latîf olan ateşten ve onu da kesîf olan topraktan yarattın. Latîf, kesîften daha hayırlı ve âlî olduğu hâlde niçin bana secde ile emrettin?" dedi. Binâenaleyh insân-ı kâmilin sûretini görüp ma'nâsından gafil olanlar İblîs'in bü'lbeşere karşı vâki' olan hicabı içinde kalmış olurlar. "Serserî", ihtimamsızlık ve kayıdsızlık ve teemmülsüz ve mülâhazasız ve dikkatsiz ma'nâlarına da gelir. Burada "teemmülsüz ve dikkatsiz" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Sen İblîs'in bü'l-beşere karşı düştüğü hicâb içinde oldukça âşıkların sûretine pek az teemmülsüz ve dikkatsiz nazar et, ya'ni onlara karşı olan nazarın ekseriyâ onların sûretlerine değil ma'nâlarına olsun!"

2761. Zekiler ki kılları yardılar, ilm-i heyeti cân ile anladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. Zekiler ki kılları yardılar, ilm-i heyeti can ile anladılar.

Zekâ sahibi olan kimseler, uzayı gözlemlerle inceden inceye araştırıp çok derinlemesine incelediler ve astronomi ilmini canla başla anladılar; ve elde ettikleri bilgileri hâllerine sindirdiler.

Zekâvet sahibi olan kimseler fezâyı rasadât ile inceden inceye tedkîk edip kılları kırk yardılar ve ilm-i hey'eti cân ile anladılar; ve hâsıl ettikleri ma'lûmâtı hallerine sindirdiler.

2762. İlm-i nîrencâtı ve sihri ve felsefeyi gerçi hakk-ı ma'rifet ile tanımadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Nîrencât ilmini, sihri ve felsefeyi gerçi hakikati bilmekle tanımadılar.

Necmeddîn Kübrâ hazretleri Menâzilü'l-Hairîn adlı kitabında buyurur ki: "Sihir", sözlükte "batılı hakikat şeklinde göstermek"e denir. Meşhur olan sihir beş kısım üzerinedir: Tılsım, nîrenc yahut nîrencât, rukye, halkatîrât, şa'bededir. "Tılsım", yeryüzü bitkilerinin köklerinden elde edilen ilaçların tesiri ile semavî tesirleri bir araya getirmektir ki, bunlardan şaşırtıcı bir iş ortaya çıkar. طلسم harflerini ters çevirince مسلط ("musallat") kelimesi oluşur ki, tılsımın anlamı da ancak "musallat"tan ibarettir. "Nîrenc" yahut nîrencât buna ilm-i rîmyâda (simya ilmi) derler. Yeryüzü cevherlerinin kuvvetlerini birbiriyle karıştırırlar ve ondan şaşırtıcı ve garip eserler ortaya çıkar. "Rukye", buna "efsun" da derler. Sihir isabet eden

Necmeddîn Kübrâ hazretleri Menâzilü'l-Hairîn adlı kitabında buyurur ki: "Sihr", lügatte "bâtılı hak sûretinde göstermek"e derler. Meşhûr olan sihir beş kısım üzeredir: Tılsım, nîrenc yâhud nîrencât, rukye, halkatîrât, şa'bededir. "Tılsım", arzın nebâtâtının köklerinden olan ilaçların âsârı ile âsâr-ı semâviyyeyi cem' etmektir ki, bunlardan emr-i acîb zuhûr eder. طلسم harflerini kalbedince مسلط ("musallat") kelimesi hâsıl olur ki, tılsımın ma'nâsı da ancak "musallat"tan ibarettir. "Nîrenc" yâhud nîrencât buna ilm-i rîmyâda derler. Cevâhir-i arziyyenin kuvvetlerini birbiriyle imtizâc ettirirler ve ondan acîb ve garîb eserler zahir olur. "Rukye", buna "efsûn" dahi derler. Sihir isabet eden

2760. Sen bü'l-beşer hicabında oldukça âşıklara pek az serseri nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2760. Sen beşeriyet perdesinde oldukça âşıklara pek az dikkatsizce bak!

"Bü'l-beşer", insanın babası olan ilk Âdem'dir. "Bü'l-beşerin perdesi"nden kastedilen, beşeriyet suretinin beşeriyet manasına perde olmasıdır ki, bu perde ilk defa İblis'e gerçekleşmiştir. Çünkü İblis Âdem'in suretini görüp, baş eğme ve secde etme emri verildiği vakit `خلقتني من نار وخلقته من طين` yani "Ey Rabbim, beni latif olan ateşten ve onu da yoğun olan topraktan yarattın. Latif, yoğun olandan daha hayırlı ve yüce olduğu halde niçin bana secde etmemi emrettin?" dedi. Buna göre insân-ı kâmilin suretini görüp manasından gafil olanlar, İblis'in bü'l-beşere karşı gerçekleşen perdesi içinde kalmış olurlar. "Serseri", ihtimamsızlık ve kayıtsızlık ve düşüncesiz ve mülahazasız ve dikkatsiz anlamlarına da gelir. Burada "düşüncesiz ve dikkatsiz" anlamları uygundur. Yani, "Sen İblis'in bü'l-beşere karşı düştüğü perde içinde oldukça âşıkların suretine pek az düşüncesiz ve dikkatsiz bak, yani onlara karşı olan bakışın çoğunlukla onların suretlerine değil manalarına olsun!"

"Bü'l-beşer", beşerin babası olan ilk âdemdir. "Bü'l-beşerin hicab"ından murâd, sûret-i beşeriyyenin ma'nâ-yı beşere hicâb olmasıdır ki, bu hicâb ilk def'a İblîs'e vâki' olmuştur. Zîrâ İblîs Âdem'in sûretini görüp, serfürû ve secdeyle emrolunduğu vakit `خلقتني من نار وخلقته من طين` (A'râf, 7/12) ya'ni “Yâ Rab, beni latîf olan ateşten ve onu da kesîf olan topraktan yarattın. Latîf, kesîften daha hayırlı ve âlî olduğu hâlde niçin bana secde ile emrettin?” dedi. Binâenaleyh insân-ı kâmilin sûretini görüp ma'nâsından gafil olanlar İblîs'in bü'l-beşere karşı vâki' olan hicabı içinde kalmış olurlar. "Serserî", ihtimamsızlık ve kayıdsızlık ve teemmülsüz ve mülâhazasız ve dikkatsiz ma'nâlarına da gelir. Burada "teemmülsüz ve dikkatsiz" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Sen İblîs'in bü'l-beşere karşı düştüğü hicâb içinde oldukça âşıkların sûretine pek az teemmülsüz ve dikkatsiz nazar et, ya'ni onlara karşı olan nazarın ekseriyâ onların sûretlerine değil ma'nâlarına olsun!"

2761. Zekiler ki kılları yardılar, ilm-i heyeti cân ile anladılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2761. Zekiler ki kılları yardılar, ilm-i heyeti can ile anladılar.

Zekâ sahibi olan kimseler, uzayı gözlemlerle inceden inceye araştırıp çok derinlemesine incelediler ve astronomi ilmini canla başla anladılar; ve elde ettikleri bilgileri hâllerine sindirdiler.

Zekâvet sahibi olan kimseler fezâyı rasadât ile inceden inceye tedkîk edip kılları kırk yardılar ve ilm-i hey'eti cân ile anladılar; ve hâsıl ettikleri ma'lûmâtı hallerine sindirdiler.

2762. İlm-i nîrencâtı ve sihri ve felsefeyi gerçi hakk-ı ma'rifet ile tanımadılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2762. Büyü ilmini, sihri ve felsefeyi gerçi hakiki bilgiyle tanımadılar.

Necmeddîn Kübrâ hazretleri Menâzilü'l-Hâirîn adlı kitabında şöyle buyurur: "Sihir", sözlükte "batılı hakikat gibi göstermek"e denir. Meşhur olan sihir beş kısım üzerinedir: Tılsım, nîrenc yahut nîrencât, rukye, halkatîrât, şa'bededir. "Tılsım", toprağın bitkilerinin köklerinden elde edilen ilaçların tesirleriyle semavî tesirleri bir araya getirmektir ki, bunlardan şaşırtıcı bir iş ortaya çıkar. `طلسم` harflerini ters çevirince `مسلط` ("musallat") kelimesi oluşur ki, tılsımın anlamı da ancak "musallat"tan ibarettir. "Nîrenc" yahut nîrencât buna simya ilminde derler. Toprağa ait cevherlerin kuvvetlerini birbiriyle karıştırırlar ve ondan şaşırtıcı ve garip eserler ortaya çıkar. "Rukye", buna "efsun" da derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları bazı sözlerdir. Bu sözlerin bazıları "Fehleviyye" yani Mecusilerin dili, bazıları da anlamsız sözlerdir. "Halkatî-rât", üzerlerine bazı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garip şekiller ve dairelerdir. "Şa'bede", hokkabazların hızla gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, görünüşte âdetin üstünde görülür ve halk nezdinde sebebi bilinmediği için hayret edilir. "Felsefe" hakkında Seyyid Şerîf Cürcânî Ta'rîfât'ında şöyle buyurur: "Ebedî saadeti elde etmek için insan gücü nispetinde Allah'a benzemektir. Nitekim (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz تخلقوا باخلاق الله yani "İlahi ahlak ile ahlaklanınız!" buyurur ki, bilgilerle kuşatmada ve cismaniyetten arınmakla O'na benzeyiniz! demektir. Şimdi Pir efendimiz bu zikredilen ilimlerle meşgul olanların o ilimleri hakiki bilgiyle tanımadıklarını beyan buyururlar. Nitekim zamanımızda fen vasıtasıyla bu ilimler birbirleriyle karışarak peyderpey keşfedilmektedir; ve fakat bu keşfiyatın özleri ve esasları bunları keşfedenlerce de hakiki bilgiyle bilinememektedir. Örneğin elektrik, tesirleriyle hissedilir. Fakat mahiyeti nedir, bu bilinmemektedir. Diğerleri de buna kıyas edilir.

Necmeddîn Kübrâ hazretleri Menâzilü'l-Hâirîn adlı kitabında buyurur ki: "Sihr", lügatte "bâtılı hak sûretinde göstermek"e derler. Meşhûr olan sihir beş kısım üzeredir: Tılsım, nîrenc yâhud nîrencât, rukye, halkatîrât, şa'bededir. "Tılsım", arzın nebâtâtının köklerinden olan ilaçların âsârı ile âsâr-ı semâviyyeyi cem' etmektir ki, bunlardan emr-i acîb zuhûr eder. `طلسم` harflerini kalbedince `مسلط` ("musallat") kelimesi hâsıl olur ki, tılsımın ma'nâsı da ancak "musallat"tan ibarettir. "Nîrenc" yâhud nîrencât buna ilm-i rîmyâda derler. Cevâhir-i arziyyenin kuvvetlerini birbiriyle imtizâc ettirirler ve ondan acîb ve garîb eserler zâhir olur. "Rukye", buna "efsûn" dahi derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları ba'zı sözlerdir. Bu sözlerin ba'zıları "Fehleviyye" ya'ni mecûsîlerin lügati, ba'zıları da hezeyânâttır. "Halkatî-rât", üzerlerine ba'zı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garîb şekiller ve dairelerdir. "Şa'bede", hokkabazların sür'atle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, zâhirde âdet fevkınde görülür ve halk indinde sebebi meçhûl olduğu için hayret olunur. "Felsefe", hakkında Seyyid Şerîf Cürcânî Ta'rîfât'ında şöyle buyurur: "Saâdet-i ebediyye tahsîli için tâkat-i beşeriyye hasebince ilâha teşebbühdür. Nitekim (Sallallahü aleyhi ve selem) Efendimiz تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk ediniz!" buyurur ki, ma'lûmât ile ihâtada ve cismâniyetten tecerrüd ile ona benzeyiniz! demektir. İmdi cenâb-ı Pîr efendimiz bu zikrolunan ilimler ile meşgül olanların o ilimleri hakk-ı ma'rifet ile tanımadıklarını beyân buyururlar. Nitekim zamânımızda fen vâsıtasıyla bu ilimler yekdîğerleriyle mümtezic olarak peyderpey keşfolunmaktadır; ve fakat bu keşfiyâtın künhleri ve esasları bunları keşfedenlerce de hakk-ı ma'rifet ile bilinememektedir. Meselâ elektrik, âsârıyla mahsüsdür. Fakat mâhiyeti nedir, bu meçhûldür. Sâirleri de buna makıysdır.

2763. Fakat kendi imkânlarına kadar çalıştılar. Kendi akranlarının hepsinden ileri geçtiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. Fakat kendi imkânlarına kadar çalıştılar. Kendi akranlarının hepsinden ileri geçtiler.

Fakat bu âlimler, kendi güçlerinin ve yatkınlıklarının sınırına kadar çalıştılar, insanlık suretinde kendilerinin akranı ve benzeri olan insanların hepsinden ileri geçtiler; ve bu ilimlerde onlara imam oldular.

Fakat bu âlimler kendi kudretlerinin ve isti'dâdlarının haddine kadar çalıştılar, sûret-i beşeriyyede kendilerinin akrân ve emsâli olan insanların hepsinden ileri geçtiler; ve bu ilimlerde onlara imam oldular.

2764. Aşk gayret etti ve onlardan çekildi. Böyle bir güneş onlardan nâ-pedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. Aşk gayret etti ve onlardan çekildi. Böyle bir güneş onlardan kayboldu.

Yani, aşk bu âlimlerin Hakk'ın zâtına yönelmeyi bırakıp o Hakk'ın zâtından başka olan tabiat âlemine yönelmelerini gördü ve gayret etti. Onların kalplerine ilişmeyi uygun görmedi ve onlardan çekildi. Aşk gibi böyle parlak bir güneş onların kalp gözlerinden kayboldu ve görünmez oldu; ve hepsi bu tabiat âlemi ve denizin köpükleri üzerine birçok boş sözler söylediler ve hakikat sırlarından hiçbir şey anlamadan gittiler. Ömer Hayyâm'ın rubaisi: kimseye içirmek için su üzerine okudukları bazı sözlerdir. Bu sözlerin bazıları "Fehleviyye" yani mecûsîlerin dili, bazıları da hezeyanlardır. "Halkatîrât", üzerlerine bazı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garip şekiller ve dairelerdir. "Şa'bede", hokkabazların hızla gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, görünüşte âdetin üstünde görülür ve halk katında sebebi bilinmediği için hayret edilir. "Felsefe" hakkında Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta'rîfât adlı eserinde şöyle buyurur: "Ebedî saadeti elde etmek için insan gücü nispetinde Allah'a benzemektir." Nitekim (s.a.v.) Efendimiz "تخلقوا باخلاق الله" yani "İlahi ahlak ile ahlaklanınız!" buyurur ki, bilgilerle kuşatmada ve cismaniyetten arınmakla O'na benzeyiniz demektir. Şimdi Pir efendimiz, bu zikredilen ilimlerle meşgul olanların o ilimleri hakiki bilgiyle tanımadıklarını beyan buyururlar. Nitekim zamanımızda fen vasıtasıyla bu ilimler birbirleriyle karışarak peyderpey keşfedilmektedir; ve fakat bu keşfiyatın özleri ve esasları bunları keşfedenlerce de hakiki bilgiyle bilinememektedir. Mesela elektrik, tesirleriyle hissedilir. Fakat mahiyeti nedir, bu bilinmemektedir. Diğerleri de buna kıyas edilir.

Ya'ni, aşk bu âlimlerin zât-ı Hakk'a teveccühü bırakıp o zât-ı Hakk'ın gayrı olan âlem-i tabîata teveccühlerini gördü ve gayret etti. Onların kalblerine taalluku münasib görmedi ve onlardan çekildi. Aşk gibi böyle bir parlak güneş onların kalb gözlerinden nâ-pedîd ve gāib oldu; ve hepsi bu tabîat âlemi ve denizin köpükleri üzerine birçok boş sözler söylediler ve esrâr-ı hakîkatten hiçbir şey anlamadan gittiler. Ömer Hayyâm'ın rubâisi: kimseye içirmek için su üzerine okudukları ba'zı sözlerdir. Bu sözlerin ba'zıları "Fehleviyye" ya'ni mecûsîlerin lügati, ba'zıları da hezeyânâttır. "Halkatîrât", üzerlerine ba'zı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garîb şekiller ve dairelerdir. "Şa'bede", hokkabazların sür'atle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, zâhirde âdet fevkınde görülür ve halk indinde sebebi meçhûl olduğu için hayret olunur. "Felsefe", hakkında Seyyid Şerîf Cürcânî Ta'rîfâtında şöyle buyurur: "Saâdet-i ebediyye tahsîli için tâkat-i beşeriyye hasebince ilâha teşebbühdür. Nitekim (Sallallahü aleyhi ve selem) Efendimiz تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk ediniz!" buyurur ki, ma'lûmât ile ihâtada ve cismâniyetten tecerrüd ile ona benzeyiniz! demektir. İmdi cenâb-ı Pîr efendimiz bu zikrolunan ilimler ile meşgül olanların o ilimleri hakk-ı ma'rifet ile tanımadıklarını beyân buyururlar. Nitekim zamânımızda fen vâsıtasıyla bu ilimler yekdîğerleriyle mümtezic olarak peyderpey keşfolunmaktadır; ve fakat bu keşfiyâtın künhleri ve esasları bunları keşfedenlerce de hakk-ı ma'rifet ile bilinememektedir. Meselâ elektrik, âsânıyla mahsüsdür. Fakat mâhiyeti nedir, bu meçhûldür. Sâirleri de buna makıysdır.

2763. Fakat kendi imkânlarına kadar çalıştılar. Kendi akranlarının hepsinden ileri geçtiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2763. Fakat kendi imkânlarına kadar çalıştılar. Kendi akranlarının hepsinden ileri geçtiler.

Fakat bu âlimler, kendi güçlerinin ve yatkınlıklarının sınırına kadar çalıştılar, insanlık suretinde kendilerinin akranı ve benzeri olan insanların hepsinden ileri geçtiler; ve bu ilimlerde onlara imam oldular.

Fakat bu âlimler kendi kudretlerinin ve isti'dâdlarının haddine kadar çalıştılar, sûret-i beşeriyyede kendilerinin akrân ve emsâli olan insanların hepsinden ileri geçtiler; ve bu ilimlerde onlara imam oldular.

2764. Aşk gayret etti ve onlardan çekildi. Böyle bir güneş onlardan nâ-pedîd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2764. Aşk gayret etti ve onlardan çekildi. Böyle bir güneş onlardan kayboldu.

Yani, aşk bu âlimlerin Hak Zât'a yönelmeyi bırakıp o Hak Zât'tan başka olan tabiat âlemine yönelmelerini gördü ve gayret etti. Onların kalplerine ilişmeyi uygun görmedi ve onlardan çekildi. Aşk gibi böyle bir parlak güneş onların kalp gözlerinden kayboldu ve gizlendi; ve hepsi bu tabiat âlemi ve denizin köpükleri üzerine birçok boş sözler söylediler ve hakikat sırlarından hiçbir şey anlamadan gittiler. Ömer Hayyâm'ın rubaisi:

Ya'ni, aşk bu âlimlerin zât-ı Hakk'a teveccühü bırakıp o zât-ı Hakk'ın gayrı olan âlem-i tabîata teveccühlerini gördü ve gayret etti. Onların kalblerine taalluku münasib görmedi ve onlardan çekildi. Aşk gibi böyle bir parlak güneş onların kalb gözlerinden nâ-pedîd ve gāib oldu; ve hepsi bu tabîat âlemi ve denizin köpükleri üzerine birçok boş sözler söylediler ve esrâr-ı hakîkatten hiçbir şey anlamadan gittiler. Ömer Hayyâm'ın rubâisi:

2765. Bir gözün nûru ki gündüz yıldızı gördü. Bir güneş ondan nasıl yüz çekti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. Bir gözün nuru ki gündüz yıldızı gördü. Bir güneş ondan nasıl yüz çevirdi?

"Gündüz"den kasıt, hakiki varlık güneşinin nuruyla ortaya çıkan izafî varlık âlemidir; "yıldız"dan kasıt ise, tabiat sahasında oluşmuş olan tecellilerin fertleridir. Yani, bu âlimlerin akıl gözlerinin nuru, bu izafî varlık gündüzü içinde tabiat sahasında oluşmuş olan tecelli fertlerinin özelliklerini ve tesirlerini gördü. Böyleyken nasıl oldu da bunlar hakiki varlık güneşini göremediler ve bu güneş onlardan yüzünü perde altına çekti? Bu, şaşılacak bir durumdur. Bu sebeple bu zavallı âlimler nurun aslını bırakıp fer'i (ikincil olanı) ile meşgul oldular; ve bir kimse yönelmediği ve göremediği bir şeye âşık olamayacağından, ilahi aşk da bunların fer' ile meşgul olan kalplerine ait olmadı.

“Gündüz”den murâd, vücûd-ı hakîkî güneşinin nûruyla zâhir olan vücûd-ı izâfî âlemi; ve “yıldız”dan murâd, tabîat sâhasında mütekevvin olan mezâhirin efrâdıdır. Ya’ni, bu âlimlerin akıl gözlerinin nûru ki, bu vücûd-ı izâfî gündüzü içinde sâha-i tabîatta mütekevvin olan efrâd-ı mezâhirin havâssını ve te’sîrâtını gördü. Böyle iken nasıl oldu da bunlar vücûd-ı hakîkî güneşini göremediler ve bu güneş onlardan yüzünü nikâb altına çekti? Bu taaccüb olunacak bir hâldir. Binâenaleyh bu zavallı âlimler nûrun aslını bırakıp fer’i ile meşgul oldular; ve bir kimse müteveccih olamadığı ve göremediği bir şeye âşık olamayacağından aşk-ı ilâhî de bunların fer’ ile meşgul olan kalblerine taalluk etmedi.

2766. “Bundan geç, benim nasîhatimi kabûl et, âgâh ol, sen âşıkları aşk gözüyle gör!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. “Bundan geç, benim nasîhatimi kabûl et, âgâh ol, sen âşıkları aşk gözüyle gör!”

“Âşıklara serseri ve lâkayt (kayıtsız) gözüyle bakmaktan vazgeç! Benim sana bu yolda olan nasîhatimi kabûl et! Uyanık ol da âşıkları aşk gözüyle gör ve onların hâlini aşk ve muhabbet dairesinin dışarısında görme!”

“Âşıklara serseri ve lâkayd nazarıyla bakmaktan vazgeç! Benim sana bu yolda olan nasîhatimi kabûl et! Müteyakkız ol da âşıkları aşk gözüyle gör ve onların hâlini aşk ve muhabbet dâiresinin hâricinde görme!”

2767. “Vakit nâzik ve can rasadda olur, o demde sana kendi özrümü söylemek mümkün olmaz!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. “Vakit nazik ve can gözetlemede olur, o anda sana kendi özrümü söylemem mümkün olmaz!”

Benim içinde bulunduğum vakit naziktir ve canım dahi maşukum olan Hakk'ın Zât'ının benden görünen hallerini ve ilahi isimlerinin hükümlerini gözetlemededir ve beklemektedir. O an ve zaman içinde sana kendi sırrımı açıklayarak bu dilenme hâlimdeki mazeretimi söylemem mümkün olmaz!

“Benim içimde bulunduğum vakit nâziktir ve canım dahi ma’şûkum olan zât-ı Hakk’ın benden zâhir olan şe’nlerini ve ahkâm-ı esmâiyyesini rasaddadır ve gözetmektedir. O dem ve ân içinde sana kendi sırrımı fâş ederek bu hâl-i tese’ülümdeki ma’zereti söylemek mümkün olmaz!”

2765. Bir gözün nuru ki gündüz yıldızı gördü. Bir güneş ondan nasıl yüz çekti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2765. Bir gözün nuru ki gündüz yıldızı gördü. Bir güneş ondan nasıl yüz çevirdi?

"Gündüz"den kasıt, hakiki varlık güneşinin nuruyla ortaya çıkan izafî varlık âlemidir; "yıldız"dan kasıt ise, tabiat alanında oluşmuş tecellilerin fertleridir. Yani, bu âlimlerin akıl gözlerinin nuru ki, bu izafî varlık gündüzü içinde tabiat alanında oluşmuş tecellilerin fertlerinin özelliklerini ve tesirlerini gördü. Böyleyken nasıl oldu da bunlar hakiki varlık güneşini göremediler ve bu güneş onlardan yüzünü perde altına çekti? Bu şaşılacak bir durumdur. Bu sebeple bu zavallı âlimler nurun aslını bırakıp fer'i (ikincil olanı) ile meşgul oldular; ve bir kimse yönelmediği ve göremediği bir şeye âşık olamayacağından, ilahi aşk da bunların fer' ile meşgul olan kalplerine ilişmedi.

"Gündüz"den murâd, vücûd-ı hakîkî güneşinin nûruyla zâhir olan vücûd-ı izâfî âlemi; ve "yıldız"dan murâd, tabîat sahasında mütekevvin olan mezâhirin efrâdıdır. Ya'ni, bu âlimlerin akıl gözlerinin nûru ki, bu vücûd-ı izâfi gündüzü içinde sâha-i tabîatta mütekevvin olan efrâd-ı mezâhirin havâssını ve te'sîrâtını gördü. Böyle iken nasıl oldu da bunlar vücûd-ı hakîkî güneşini göremediler ve bu güneş onlardan yüzünü nikāb altına çekti? Bu taaccüb olunacak bir hâldir. Binâenaleyh bu zavallı âlimler nûrun aslını bırakıp fer'i ile meşgül oldular; ve bir kimse müteveccih olamadığı ve göremediği bir şeye âşık olamayacağından aşk-ı ilâhî de bunların fer' ile meşgül olan kalblerine taalluk etmedi.

2766. "Bundan geç, benim nasîhatimi kabul et, âgâh ol, sen âşıkları aşk gözüyle gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2766. "Bundan geç, benim nasîhatimi kabul et, âgâh ol, sen âşıkları aşk gözüyle gör!"

Âşıklara serseri ve lâkayt gözüyle bakmaktan vazgeç! Benim sana bu yolda olan nasihatimi kabul et! Uyanık ol da âşıkları aşk gözüyle gör ve onların hâlini aşk ve muhabbet dairesinin dışında görme!

"Âşıklara serseri ve lâkayd nazarıyla bakmaktan vazgeç! Benim sana bu yolda olan nasîhatimi kabûl et! Müteyakkız ol da âşıkları aşk gözüyle gör ve onların hâlini aşk ve muhabbet dâiresinin hâricinde görme!"

2767. "Vakit nazik ve can rasadda olur, o demde sana kendi özrümü söylemek mümkin olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2767. "Vakit nazik ve can rasatta olur, o zaman sana kendi özrümü söylemek mümkün olmaz!"

Benim içinde bulunduğum vakit naziktir ve canım dahi maşukum olan Yüce Allah'ın benden görünen hallerini ve isimlerine ait hükümleri rasatta (gözetimde) ve gözetmektedir. O an ve zaman içinde sana kendi sırrımı açıklayarak bu dilenme hâlimdeki mazereti söylemek mümkün olmaz!

"Benim içimde bulunduğum vakit nâziktir ve canım dahi ma'şûkum olan zât-ı Hakk'ın benden zâhir olan şe'nlerini ve ahkâm-ı esmâiyyesini rasaddadır ve gözetmektedir. O dem ve ân içinde sana kendi sırrımı fâş ederek bu hâl-i tese'ülümdeki ma'zereti söylemek mümkin olmaz!"

2768. "Fehm et, o söylemekliğe mevkûf olma! Âşıkların sînesini az tırmala!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. "Anla, o söylemeye bağlı olma! Âşıkların göğsünü az tırmala!"

Bu söylediğim sözlerden benim hâlimi anla! Hâlimin sırlarını anlamak için söylememi bekleme ve gaflet sebebiyle âşıkların ilâhî sırların hazinesi olan göğsünü ve kalbini az tırmala ve araştır!

Bu söylediğim sözlerden benim hâlimi anla! Esrâr-ı hâlimi anlamak için söylememi bekleme ve gaflet sâikasıyla âşıkların esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan sînesini ve kalbini az tırmala ve tefahhus et!"

2769. "Sen bu neşâttan bir şübhe götürmemişsin, hazmı bırakma ve ihtiyat et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. "Sen bu neşeden bir şüphe bile duymamışsın, hazmı bırakma ve ihtiyatlı ol!"

Sen, kâmillerin (olgun insanların) isimlerin topluluğuna mazhar olmalarından kaynaklanan sevinç ve neşeden, kesin bilgiyi şöyle bırak, bir şüphe bile edinmemişsin. Yani aksine, "belki böyle bir şey vardır" diye bir şüpheye ve zanna bile düşmemişsin. Fakat o kâmillerin hâline karşı hazmı bırakma ve ihtiyatlı ol! Hazm ve ihtiyat hakkında üçüncü cildin 2831 numarasına denk gelen: ["Hazm ne olur? İki tedbirde ihtiyatlı olmaktır; o ikiden kötü olandan uzak durasın!"] beytinde açıklamalar geçti.

Sen kâmillerin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetleri sürûr ve neşâtından, yakînî şöyle bırak, bir şübhe bile hâsıl etmemişsin. Ya'ni belki böyle bir şey vardır diye bir şübheye ve zanna bile düşmemişsin. Fakat o kâmillerin hâline karşı hazmı bırakma ve ihtiyat et!" Hazm ve ihtiyât hakkında III. cildin 2831 numarasına müsâdif olan: ["Hazm ne olur? İki tedbirde ihtiyâttır; o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde îzâhât geçti.

2770. "Vâcib vardır ve câiz ve müstahîl vardır. Ey dahledici, hazmde bu vasatı tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. "Vâcib vardır ve câiz ve müstahîl vardır. Ey karışan, hazımda bu ortayı tut!"

Ey âşıkların görünen hallerine bakıp onları ayıplayan kimse! Akıl katında her bir hal için üç ihtimal vardır: O hal ya vâcibdir, yani o halin ortaya çıkışı zorunludur veya câizdir, yani ortaya çıkışı mümkündür ve muhtemeldir veya müstahîldir, yani o halin ortaya çıkışına imkân yoktur. Bu üç hükmün ortası câizdir. Ve "hazım", iki tedbirde ihtiyat etmek demektir. Ve iki tedbir ise bir halin mutlaka olması veya mutlaka olmamasıdır. Buna göre hazımda ihtiyat, câiz hükmünü kabul etmek olur. Şu hale göre âşıkların görünen hallerini görüp onlara karışma! Hazımda orta bir hüküm olan câiz tarafına gidip "Onların aksine böyle yüce olan bâtınî halleri vardır" de!

Ey âşıkların zâhirî hallerine bakıp onları ta'yîb eden kimse! Akıl indinde her bir hâl için üç ihtimâl vardır: O hâl ya vâcibdir, ya'ni o hâlin zuhûru zarûrîdir veyâhud câizdir, ya'ni zuhûru mümkündür ve muhtemeldir veyâhud müstahîldir, ya'ni o hâlin zuhûruna imkân yoktur. Bu üç hükmün ortası câizdir. Ve "hazm", iki tedbîrde ihtiyat etmek demektir. Ve iki tedbîr ise bir hâlin mutlakā olması veyâhud mutlakā olmamasıdır. Binâenaleyh hazmde ihtiyat, câiz hükmünü kabûl etmek olur. Şu hâle göre âşıkların zâhirî hallerini görüp onlara dahletme! Hazmde vasat bir hüküm olan câiz tarafına gidip "Onların belki böyle âlî olan ahvâl-i bâtıneleri vardır" de!"

2768. "Fehm et, o söylemekliğe mevkūf olma! Aşıkların sînesini az tırmala!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2768. "Anla, o söylemeye bağlı olma! Âşıkların sinesini az tırmala!"

"Bu söylediğim sözlerden benim hâlimi anla! Hâlimin sırlarını anlamak için söylememi bekleme ve gafletin sürüklemesiyle âşıkların ilâhî sırlar hazinesi olan sinesini ve kalbini az tırmala ve araştır!"

"Bu söylediğim sözlerden benim hâlimi anla! Esrâr-ı hâlimi anlamak için söylememi bekleme ve gaflet sâikasıyla âşıkların esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan sînesini ve kalbini az tırmala ve tefahhus et!"

2769. "Sen bu neşattan bir şübhe götürmemişsin, hazmi bırakma ve ihtiyat et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2769. "Sen bu neşeden bir şüphe bile duymamışsın, hazmı bırakma ve ihtiyat et!"

"Sen, insân-ı kâmillerin (Allah'ın tüm isimlerinin tecelligâhı olan olgun insanlar) isimlerin topluluğuna mazhar olmalarının verdiği sevinç ve neşeden, kesin bilgiyi bir yana bırak, bir şüphe bile edinmemişsin. Yani belki böyle bir şey vardır diye bir şüpheye ve zanna bile düşmemişsin. Fakat o insân-ı kâmillerin hâline karşı hazmı bırakma ve ihtiyat et!" Hazm ve ihtiyat hakkında III. cildin 2831 numarasına denk gelen: حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط ["Hazm ne olur? İki tedbirde ihtiyattır; o ikiden karmaşadan uzak olanı tutasın!"] beytinde açıklamalar geçti.

"Sen kâmillerin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetleri sürür ve neşâtından, yakîni şöyle bırak, bir şübhe bile hâsıl etmemişsin. Ya'ni belki böyle bir şey vardır diye bir şübheye ve zanna bile düşmemişsin. Fakat o kâmillerin hâline karşı hazmi bırakma ve ihtiyat et!" Hazm ve ihtiyât hakkında III. cildin 2831 numarasına müsâdif olan: حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط ["Hazm ne olur? İki tedbîrde ihtiyâttır; o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde îzâhât geçti.

2770. "Vacib vardır ve câiz ve müstahil vardır. Ey dahledici, hazmde bu vasatı tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2770. "Vacip vardır ve caiz ve müstahil vardır. Ey karışan, hazımda bu ortayı tut!"

Ey âşıkların görünen hallerine bakıp onları ayıplayan kimse! Akıl katında her bir hal için üç ihtimal vardır: O hal ya vaciptir, yani o halin ortaya çıkışı zorunludur veya caizdir, yani ortaya çıkışı mümkündür ve muhtemeldir veya müstahildir, yani o halin ortaya çıkmasına imkân yoktur. Bu üç hükmün ortası caizdir. Ve "hazım", iki tedbirde ihtiyatlı davranmak demektir. Ve iki tedbir ise bir halin mutlaka olması veya mutlaka olmamasıdır. Buna göre hazımda ihtiyat, caiz hükmünü kabul etmek olur. Şu hale göre âşıkların görünen hallerini görüp onlara karışma! Hazımda orta bir hüküm olan caiz tarafına gidip "Onların aksine böyle yüce olan bâtınî halleri vardır" de!

"Ey âşıkların zâhirî hallerine bakıp onları ta'yîb eden kimse! Akıl indinde her bir hâl için üç ihtimâl vardır: O hâl ya vâcibdir, ya'ni o hâlin zuhûru zarûrîdir veyâhud câizdir, ya'ni zuhûru mümkindir ve muhtemeldir veyâhud müstahîldir, ya'ni o hâlin zuhûruna imkân yoktur. Bu üç hükmün ortası câizdir. Ve "hazm", iki tedbîrde ihtiyât etmek demektir. Ve iki tedbîr ise bir hâlin mutlakā olması veyâhud mutlakā olmamasıdır. Binâenaleyh hazmde ihtiyât, câiz hükmünü kabûl etmek olur. Şu hâle göre âşıkların zâhirî hallerini görüp onlara dahletme! Hazmde vasat bir hüküm olan câiz tarafına gidip "Onların belki böyle âlî olan ahvâl-i bâtıneleri vardır" de!"

## Şeyh'in nasîhatinden beyin ağlaması ve onun sıdkının aksi ve o küstahlıktan sonra hazîneyi îsâr etmesi ve Şeyh'in tehaffuzu kabûl etmemesi ve “Ben işâretsiz tasarruf etmeye kâdir değilim!” demesi

2771. Hz. Şeyh bu sözleri söyledi; çabuk çabuk ağlamada göz yaşı onun yanağında yer yer yuvarlanıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Hz. Şeyh bu sözleri söyledi; gözyaşı çabuk çabuk ağlamasıyla yanağında yer yer yuvarlanır oldu.

"Hay hay" kelimesi, çabuk çabuk ve pekiştirme ve acele ve musibetzedelerin ağlaması anlamlarına gelir (Burhan). Burada "çabuk çabuk ve musibetzedelerin ağlaması" anlamları uygundur. Yani, Şeyh Serrezî hazretleri beye bu sözleri söyledi, musibetzedelerin ağlaması tarzında çabuk çabuk ağlamaya başladı; gözyaşları da yanaklarının çeşitli yerlerinden yuvarlana yuvarlana akıcı oldu.

"Hay hay", çabuk çabuk ve te'kîd ve acele ve musîbet-zedelerin ağlaması (Burhân). Burada "çabuk çabuk ve musîbet-zedelerin ağlaması" ma'nâları münâsibdir. Ya'ni, Şeyh Serrezî hazretleri beye bu sözleri söyledi, musîbet-zedelerin ağlaması tarzında çabuk çabuk ağlamağa başladı; göz yaşları dahi yanaklarının muhtelif yerlerinden yuvarlana yuvarlana akıcı oldu.

2772. Onun sıdkı beyin zamîrine de vurdu; aşk her dem acîb bir çömlek pişirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Onun doğruluğu beyin kalbine de vurdu; aşk her zaman şaşırtıcı bir çömlek pişirir.

Hz. Şeyh'in temiz kalbinin doğruluğu beyin kalbine de yansıdı. Çünkü aşkta doğruluk olduğu zaman asla ikiyüzlülüğü kabul etmez. Bu sebeple aşk ateşi, her zaman bir kalp tenceresini ve çömleğini şaşırtıcı bir şekilde pişirir ve kaynatır.

Hz. Şeyh'in kalb-i şerîfinin doğruluğu beyin kalbine de aksetti. Zîrâ aşkta sıdk ve doğruluk olduğu vakit aslâ iki yüzlülüğü kabûl etmez. Binâenaleyh aşk ateşi bu sebebden her dem bir kalb tenceresini ve çömleğini acîb bir sûrette pişirir ve kaynatır.

2773. Âşıkın sıdkı cemâd üzerine de teveccüh eder. Eğer bir müdrikin kalbi üzerine aksederse ne acîbdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. Âşıkın samimiyeti cansız varlık üzerine de yönelir. Eğer idrak sahibi birinin kalbi üzerine yansırsa ne şaşılacak şeydir!

"Tenîden" masdarının çeşitli anlamları vardır. Burada "yönelmek" anlamı uygundur. Yani, âşıkın kalbindeki samimiyet ve doğruluk, canlı olmayan cansız varlıklar üzerine bile yönelip etkisini gösterir. Eğer canlı ve idrak sahibi olan bir insanın kalbi üzerine yansırsa buna şaşılır mı?

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "teveccüh etmek" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, âşıkın kalbindeki sıdk ve doğruluk zîrûh olmayan cemâdât üzerine bile teveccüh edip te'sîrini gösterir. Eğer zîrûh ve idrâk sâhibi olan bir insanın kalbi üzerine aksederse taaccüb olunur mu?

## Şeyh'in nasîhatinden beyin ağlaması ve onun sıdkının aksi ve o küstahlıktan sonra hazîneyi îsâr etmesi ve Şeyh'in tehaffuzu kabûl etmemesi ve "Ben işâretsiz tasarruf etmeye kādir değilim!" demesi

2771. Hz. Şeyh bu sözleri söyledi; çabuk çabuk ağlamada göz yaşı onun yanağında yer yer yuvarlanıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2771. Hz. Şeyh bu sözleri söyledi; gözyaşı çabuk çabuk ağlamasıyla yanağında yer yer yuvarlanıcı oldu.

"Hay hay", çabuk çabuk ve pekiştirme ve acele ve musibetzedelerin ağlaması (Burhan). Burada “çabuk çabuk ve musibetzedelerin ağlaması" anlamları uygundur. Yani, Şeyh Serrezî hazretleri beye bu sözleri söyledi, musibetzedelerin ağlaması tarzında çabuk çabuk ağlamaya başladı; gözyaşları da yanaklarının çeşitli yerlerinden yuvarlana yuvarlana akıcı oldu.

"Hay hay", çabuk çabuk ve te'kîd ve acele ve musîbet-zedelerin ağlaması (Burhân). Burada “çabuk çabuk ve musîbet-zedelerin ağlaması" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, Şeyh Serrezî hazretleri beye bu sözleri söyledi, musîbet-zedelerin ağlaması tarzında çabuk çabuk ağlamağa başladı; göz yaşları dahi yanaklarının muhtelif yerlerinden yuvarlana yuvarlana akıcı oldu.

2772. Onun sıdkı beyin zamîrine de vurdu; aşk her dem acib bir çömlek pişirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2772. Onun doğruluğu beyin gönlüne de vurdu; aşk her zaman şaşırtıcı bir çömlek pişirir.

Hz. Şeyh'in temiz kalbinin doğruluğu beyin kalbine de yansıdı. Çünkü aşkta doğruluk olduğu zaman asla ikiyüzlülüğü kabul etmez. Bu sebeple aşk ateşi, her zaman bir kalp tenceresini ve çömleğini şaşırtıcı bir şekilde pişirir ve kaynatır.

Hz. Şeyh'in kalb-i şerîfinin doğruluğu beyin kalbine de aksetti. Zîrâ aşkta sıdk ve doğruluk olduğu vakit asla iki yüzlülüğü kabûl etmez. Binâenaleyh aşk ateşi bu sebebden her dem bir kalb tenceresini ve çömleğini acîb bir sûrette pişirir ve kaynatır.

2773. Âşıkın sıdkı cemâd üzerine de teveccüh eder. Eğer bir müdrikin kalbi üzerine aksederse ne acibdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2773. Âşıkın doğruluğu cansız varlık üzerine de yönelir. Eğer idrak sahibi birinin kalbi üzerine yansırsa ne şaşılacak şeydir!

"Tenîden" masdarının çeşitli anlamları vardır. Burada "yönelmek" anlamı uygundur. Yani, âşıkın kalbindeki doğruluk, canlı olmayan cansız varlıklar üzerine bile yönelip etkisini gösterir. Eğer canlı ve idrak sahibi olan bir insanın kalbi üzerine yansırsa şaşılır mı?

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "teveccüh etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, âşıkın kalbindeki sıdk ve doğruluk zîrûh olmayan cemâdât üzerine bile teveccüh edip te'sîrini gösterir. Eğer zîrûh ve idrâk sahibi olan bir insanın kalbi üzerine aksederse taaccüb olunur mu?

2774. Mûsâ'nın sıdkı asâ ve dağ üzerine vurdu, belki pür-heybet olan deniz üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. Musa'nın doğruluğu asaya ve dağa vurdu, aksine heybetli deniz üzerine vurdu.

"Üşkûh" ve "şükûh", heybet ve azamet anlamındadır. Yani, Musa (a.s.)'ın bâtınî doğruluğu asaya yansıdı. Asa mucize olarak ejderha oldu ve Tur dağına yansıdı. Dağ üzerine ilâhî tecelliyi çekip parça parça oldu ve Kızıldeniz üzerine yansıdı. O heybetli ve azametli olan denizden on iki yol açıldı. İsrailoğulları o yollardan karşı yakaya geçti. Firavun'un takibinden kurtuldular.

“Üşkûh” ve “şükûh”, heybet ve azamet ma’nâsınadır. Ya’ni, Mûsâ (a.s.)ın sıdk-ı bâtını asâya mün’akis oldu. Asâ mu’cize olarak ejderhâ oldu ve Tûr dağına aksetti. Dağ üzerine tecellî-i ilâhîyi celbedip parça parça oldu ve Bahr-i Ahmer üzerine aksetti. O heybetli ve azametli olan denizden on iki yol açıldı. Benî-İsrâîl o yollardan karşı yakaya geçti. Fir’avn’un ta’kîbinden kurtuldular.

2775. Ahmed’in sıdkı ayın cemâli üzerine vurdu, belki parlayan güneş üzerine yol vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. Ahmed'in doğruluğu ayın güzelliği üzerine vurdu, aksine parlayan güneş üzerine yol vurdu.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in doğruluğu ayın güzelliği üzerine yansıdı; peygamberlik mucizesi olarak ay yarıldı. Bu mucizenin delili `اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ` (Kamer, 54/1) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" ayet-i kerimesidir. Bu yüce ayette müfessirler ve hadis âlimleri ittifak etmişlerdir ki, ay iki parça olduğu halde Hira dağı üzerinde görülmüştür. İkinci mısrada da Resûl-i Ekrem hazretlerinin güneşi geri döndürme emrinde meydana gelen mucizeleridir. Siyer âlimlerinin rivayetine göre bu mucize üç defa gerçekleşmiştir. Birini Esma binti Umeys (r.a.) rivayet eder. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem mübarek başını Hz. Ali'nin kucağına koyup kendisine gelen ilahi vahyi alırdı. Hz. Ali güneş battığı halde henüz ikindi namazını kılmamıştı. Resûl-i Ekrem "İkindi namazını kıldın mı, ey Ali?" buyurdu. Hz. Ali "Kılmadım!" dedi. Bunun üzerine cenab-ı Peygamber, "Ey benim Rabbim, Ali senin ve Resûlünün itaatindeyken namazı geçti, güneşi geri döndür!" diye dua etti. Hz. Esma diyor ki: "Güneşin battığını gördüm, fakat bu dua üzerine batı tarafından geri dönüp doğar gibi çıktı. Hatta dağlara, yerlere güneşin ışığı tekrar vurdu." İkinci mucize de Hendek gazvesinde Resûl-i Ekrem'in ikindi namazını kılmamış olduğu bir zamandadır. Güneşin hapsedilip durduğu hakkında sahih hadis rivayet ederler. Üçüncüsü de miraç gerçekleştiğinde olmuştur ki, bunların ayrıntısı siyer kitaplarında yer almaktadır.

Ahmed (a.s.) Efendimiz’in sıdkı ayın cemâli üzerine aksetti, mu’cize-i nebevîsi olmak üzere ay yarıldı. Bu mu’cizenin delîli `اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ` (Kamer, 54/1) Ya’ni “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı” âyet-i kerîmesidir. Bu âyet-i celîlede müfessirler ve ehl-i hadîs ittifâk etmişlerdir ki, ay iki parça olduğu hâlde Hırâ dağı üzerinde görülmüştür. İkinci mısrâ’da da Resûl-i Ekrem hazretlerinin güneşi geri döndürmek emrinde vâki’ olan mu’cizeleridir. Ehl-i siyerin rivâyetine nazaran bu mu’cize üç def’a vukû bulmuştur. Birisini Esmâ binti Umeys (r.a.) rivâyet eder. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem mübârek başını Hz. Ali’nin kucağına koyup kendilerine gelen vahy-i ilâhîyi alır idi. Hz. Ali güneş battığı hâlde henüz ikindi namazını kılmamış idi. Resûl-i Ekrem “İkindi namazını kıldın mı, yâ Ali?” buyurdu. Hz. Ali “Kılmadım!” dedi. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber, “Ey benim Rabbim, Ali senin ve Resûlünün itâatindeyken namazı geçti, güneşi geri döndür!” diye duâ etti. Hz. Esmâ diyor ki: “Güneşin battığını gördüm, fakat bu duâ üzerine mağrib tarafından geri dönüp doğar gibi çıktı. Hattâ dağlara, yerlere güneşin ziyâsı tekrar vurdu.” İkinci mu’cize dahi Hendek gazâsında Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılmamış olduğu bir zamandadır. Güneşin habsolunup durduğu hakkında hadîs-i sahîh rivâyet ederler. Üçüncü de mi’râc vukû’unda olmuştur ki, bunların tafsîli kütüb-i siyerde münderiçtir.

2776. Her ikisi nefîrde yüz yüze getirip hem bey ve hem de fakîr ağlayıcı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. Her ikisini nefîrde (savaş borusu sesi) yüz yüze getirip hem bey hem de fakir ağlayıcı olmuştur.

2774. Mûsa'nın sıdkı asâ ve dağ üzerine vurdu, belki pür-heybet olan deniz üzerine vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2774. Musa'nın doğruluğu asaya ve dağa vurdu, aksine heybetli deniz üzerine vurdu.

"Üşkûh" ve "şükûh", heybet ve azamet anlamındadır. Yani, Musa (a.s.)'ın bâtınî doğruluğu asaya yansıdı. Asa mucize olarak ejderha oldu ve Tur dağına yansıdı. Dağ üzerine ilahi tecelliyi çekip parça parça oldu ve Kızıldeniz üzerine yansıdı. O heybetli ve azametli olan denizden on iki yol açıldı. İsrailoğulları o yollardan karşı yakaya geçti. Firavun'un takibinden kurtuldular.

"Üşkûh" ve "şükûh", heybet ve azamet ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın sıdk-ı bâtını asâya mün'akis oldu. Asâ mu'cize olarak ejderha oldu ve Tûr dağına aksetti. Dağ üzerine tecellî-i ilâhîyi celbedip parça parça oldu ve Bahr-i Ahmer üzerine aksetti. O heybetli ve azametli olan denizden on iki yol açıldı. Benî-İsrâîl o yollardan karşı yakaya geçti. Fir'avn'un ta'kîbinden kurtuldular.

2775. Ahmed'in sıdkı ayın cemâli üzerine vurdu, belki parlayan güneş üzerine yol vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2775. Ahmed'in doğruluğu ayın güzelliği üzerine vurdu, aksine parlayan güneş üzerine yol vurdu.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in doğruluğu ayın güzelliği üzerine yansıdı, peygamberlik mucizesi olarak ay yarıldı. Bu mucizenin delili اقتربت الساعة وانشق الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) yani "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" ayet-i kerimesidir. Bu yüce ayette müfessirler ve hadis ehli ittifak etmişlerdir ki, ay iki parça olduğu halde Hira dağı üzerinde görülmüştür. İkinci mısrada da Resûl-i Ekrem hazretlerinin güneşi geri döndürme emrinde meydana gelen mucizeleridir. Siyer ehlinin rivayetine göre bu mucize üç defa gerçekleşmiştir. Birini Esma binti Umeys (r.a.) rivayet eder. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem mübarek başını Hz. Ali'nin kucağına koyup kendisine gelen ilahi vahyi alırdı. Hz. Ali güneş battığı halde henüz ikindi namazını kılmamıştı. Resûl-i Ekrem "İkindi namazını kıldın mı, ey Ali?" buyurdu. Hz. Ali "Kılmadım!" dedi. Bunun üzerine cenab-ı Peygamber, "Ey benim Rabbim, Ali senin ve Resûlünün itaatindeyken namazı geçti, güneşi geri döndür!" diye dua etti. Hz. Esma diyor ki: "Güneşin battığını gördüm, fakat bu dua üzerine batı tarafından geri dönüp doğar gibi çıktı. Hatta dağlara, yerlere güneşin ışığı tekrar vurdu." İkinci mucize de Hendek gazvesinde Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılmamış olduğu bir zamandadır. Güneşin hapsedilip durduğu hakkında sahih hadis rivayet ederler. Üçüncüsü de miraç gerçekleştiğinde olmuştur ki, bunların ayrıntısı siyer kitaplarında yer almaktadır.

Ahmed (a.s.) Efendimiz'in sıdkı ayın cemâli üzerine aksetti, mu'cize-i nebevîsi olmak üzere ay yarıldı. Bu mu'cizenin delili اقتربت الساعة وانشق الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) Ya'ni "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı" âyet-i kerîmesidir. Bu âyet-i celîlede müfessirler ve ehl-i hadîs ittifak etmişlerdir ki, ay iki parça olduğu hâlde Hirâ dağı üzerinde görülmüştür. İkinci mısra'da da Resûl-i Ekrem hazretlerinin güneşi geri döndürmek emrinde vâki' olan mu'cizeleridir. Ehl-i siyerin rivâyetine nazaran bu mu'cize üç def'a vukū bulmuştur. Birisini Esma binti Umeys (r.a.) rivayet eder. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem mübârek başını Hz. Ali'nin kucağına koyup kendilerine gelen vahy-i ilâhîyi alır idi. Hz. Ali güneş battığı hâlde henüz ikindi namazını kılmamış idi. Resûl-i Ekrem "İkindi namazını kıldın mı, yâ Ali?" buyurdu. Hz. Ali "Kılmadım!" dedi. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber, "Ey benim Rabbim, Ali senin ve Resûlünün itâatindeyken namazı geçti, güneşi geri döndür!" diye duâ etti. Hz. Esmâ diyor ki: "Güneşin battığını gördüm, fakat bu duâ üzerine mağrib tarafından geri dönüp doğar gibi çıktı. Hattâ dağlara, yerlere güneşin ziyâsı tekrar vurdu." İkinci mu'cize dahi Hendek gazâsında Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılmamış olduğu bir zamandadır. Güneşin habsolunup durduğu hakkında hadîs-i sahîh rivâyet ederler. Üçüncü de mi'râc vukū'unda olmuştur ki, bunların tafsîli kütüb-i siyerde münderiçtir.

2776. Her ikisi nefîrde yüz yüze getirip hem bey ve hem de fakîr ağlayıcı olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2776. Her ikisi de nefîrde (nefîr: tasavvufta Allah'a yöneliş ve yakarış) yüz yüze gelip hem bey hem de fakir ağlayıcı olmuştur.

Yani, Hz. Şeyh'in doğruluğu ve ağlaması beyin kalbine de etki ettiğinden, her ikisi de feryat etme konusunda karşı karşıya gelip hem bey hem de hakiki fakirlik mertebesinde bulunan Hz. Şeyh ağlayıcı olmuşlardır.

Ya'ni, Hz. Şeyh'in sıdkı ve ağlaması beyin kalbine de te'sîr ettiğinden, her ikisi de feryâd emrinde karşı karşıya gelip hem bey ve hem de fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan Hz. Şeyh ağlayıcı olmuşlardır.

2777. Vaktâki birçok müddet ağladılar, bey ona dedi ki: “Ey aziz, kalk!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. Birçok süre ağladıklarında, bey ona dedi ki: “Ey aziz, kalk!”

2778. “Her ne istersen hazîneden seç! Gerçi yüz böylesine istihkâkın vardır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. “Her ne istersen hazineden seç! Gerçi yüz böylesine istihkakın vardır!”

“Her ne almak istersen seni bu köşkün içinde serbest bıraktım. Hazineden seç, al! Gerçi sen böyle bir ikramın yüz misline müstahak bir haldesin. Fakat benim elimden bu kadarı gelebilir!”

“Her ne almak istersen seni bu köşkün içinde serbest bıraktım. Hazîneden seç, al! Gerçi sen böyle bir ikrâmın yüz misline müstahak bir hâldesin. Fakat benim elimden bu kadarı gelebilir!”

2779. “Ev senindir, senin her neye meylin varsa intihâb et! Muhakkak her iki âlem azdır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. “Ev senindir, senin her neye meylin varsa seç! Muhakkak her iki âlem azdır!”

Yani, “Bu köşkün içindeki mallar hep senindir. Her ne istersen seç, al! Bu köşkün mallarının ne kıymeti olur? Muhakkak dünya ve ahiret mülkü bile sana azdır!”

Ya'ni, “Bu köşkün içindeki emvâl hep senindir. Her ne istersen seç, al! Bu köşkün emvâlinin ne kıymeti olur? Muhakkak dünyâ ve âhiret mülkü bile sana azdır!”

2780. Dedi: “Bana böyle kendi elin ile bir şey seç diye izin vermediler.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. Dedi: “Bana böyle kendi elin ile bir şey seç diye izin vermediler.”

Hz. Şeyh, bu ikramına cevaben dedi: “Hayır, bana halkın mallarını böyle kendi elin ile seç de al diye izin vermediler. Bana Hak tarafından gelen ferman, dilenip halkın vereceği bir şeyi almaktan ibarettir.”

Hz. Şeyh beyin bu ikrâmına cevâben dedi: “Hayır, bana halkın mallarını böyle kendi elin ile seç de al diye izin vermediler. Bana cânib-i Hak'tan vâkı' olan fermân tese'ül edip halkın vereceği bir şeyi almaktan ibârettir.”

2781. “Ben kendimden bu taşkınlığı yapmağa kādir değilim ki, ben bu dahîlâ-ne duhûlü yapayım!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. “Ben kendimden bu taşkınlığı yapmaya kadir değilim ki, ben bu içten gelen girişi yapayım!”

“Dahîl”, kişinin içten dostuna ve sırdaşına denir ki, bütün sırlarına mahrem ve her işine karışır olsun (Kamus). Yani, “Ben ilahi emir olmaksızın kendimden senin evine dalıp malından seçtiğimi alamam ve bu taşkınlığı yapamam. Bende bu kudret yoktur ki, senin evine mahremâne bir şekilde gireyim!” Yani, Hz. Şeyh'in doğruluğu ve ağlaması beyin kalbine de tesir ettiğinden, her ikisi de feryat etme konusunda karşı karşıya gelip hem bey hem de hakiki fakirlik (tasavvufta: Allah'a muhtaç olma hâli) mertebesinde bulunan Hz. Şeyh ağlayıcı olmuşlardır.

“Dahîl”, kişinin derûnî dostuna ve hemdemine ıtlâk olunur ki, bilcümle se-râir-i umûruna mahrem ve her işine ihtilât eder ola (Kāmûs). Ya'ni, “Ben emr-i ilâhî olmaksızın kendimden senin evine dalıp malından intihâb ettiğimi alamam ve bu taşkınlığı yapamam. Bende bu kudret yoktur ki, senin evine mahremâne bir sûrette gireyim!” Ya'ni, Hz. Şeyh'in sıdkı ve ağlaması beyin kalbine de te'sîr ettiğinden, her ikisi de feryâd emrinde karşı karşıya gelip hem bey ve hem de fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan Hz. Şeyh ağlayıcı olmuşlardır.

2777. Vaktaki birçok müddet ağladılar, bey ona dedi ki: "Ey aziz, kalk!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2777. Birçok süre ağladıkları vakit, bey onlara dedi ki: "Ey aziz, kalk!"

2778. "Her ne istersen hazîneden seç! Gerçi yüz böylesine istihkākın vardır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2778. "Her ne istersen hazineden seç! Gerçi yüz böylesine istihkakın vardır!"

"Her ne almak istersen seni bu köşkün içinde serbest bıraktım. Hazineden seç, al! Gerçi sen böyle bir ikramın yüz misline müstahak bir haldesin. Fakat benim elimden bu kadarı gelebilir!"

"Her ne almak istersen seni bu köşkün içinde serbest bıraktım. Hazîneden seç, al! Gerçi sen böyle bir ikrâmın yüz misline müstahak bir hâldesin. Fakat benim elimden bu kadarı gelebilir!"

2779. "Ev senindir, senin her neye meylin varsa intihab et! Muhakkak her iki âlem azdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2779. "Ev senindir, senin her neye meylin varsa seç! Muhakkak her iki âlem azdır!"

Yani, "Bu köşkün içindeki mallar hep senindir. Her ne istersen seç, al! Bu köşkün mallarının ne kıymeti olur? Muhakkak dünya ve ahiret mülkü bile sana azdır!"

Ya'ni, "Bu köşkün içindeki emvâl hep senindir. Her ne istersen seç, al! Bu köşkün emvâlinin ne kıymeti olur? Muhakkak dünyâ ve âhiret mülkü bile sana azdır!"

2780. Dedi: "Bana böyle kendi elin ile bir şey seç diye izin vermediler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2780. Dedi: "Bana böyle kendi elin ile bir şey seç diye izin vermediler."

Hz. Şeyh, beyin bu ikramına karşılık olarak dedi: "Hayır, bana halkın mallarını böyle kendi elin ile seç de al diye izin vermediler. Bana Hak tarafından gelen emir, dilenip halkın vereceği bir şeyi almaktan ibarettir."

Hz. Şeyh beyin bu ikramına cevaben dedi: "Hayır, bana halkın mallarını böyle kendi elin ile seç de al diye izin vermediler. Bana cânib-i Hak'tan vâki' olan fermân tese'ül edip halkın vereceği bir şeyi almaktan ibârettir."

2781. "Ben kendimden bu taşkınlığı yapmağa kādir değilim ki, ben bu dahila-ne duhûlü yapayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2781. "Ben kendimden bu taşkınlığı yapmaya muktedir değilim ki, ben bu izinsiz girişi yapayım!"

"Dahîl", kişinin içten dostuna ve sırdaşına denir ki, bütün işlerinin sırlarına mahrem (sırdaş) ve her işine karışır olsun (Kamus). Yani, "Ben ilahi emir olmaksızın kendiliğimden senin evine girip malından seçtiğimi alamam ve bu taşkınlığı yapamam. Bende bu güç yoktur ki, senin evine gizlice bir şekilde gireyim!"

"Dahîl", kişinin derûnî dostuna ve hemdemine ıtlak olunur ki, bilcümle serâir-i umûruna mahrem ve her işine ihtilât eder ola (Kāmûs). Ya'ni, "Ben emr-i ilâhî olmaksızın kendimden senin evine dalıp malından intihâb ettiğimi alamam ve bu taşkınlığı yapamam. Bende bu kudret yoktur ki, senin evine mahremâne bir sûrette gireyim!"

2782. Bunu bahâne etti ve mühreyi kaptı. Mâni' o idi ki atâda sâdık değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Bunu bahane etti ve mühreyi kaptı. Engel o idi ki bağışta samimi değildi.

"Mühre", burada satranç oyununda kullanılan taşlar anlamındadır. "Mühreyi kapmak"tan kasıt, mat etmek ve mağlup etmekten kinayedir. Burada samimiyet imtihanı satranç oyununa benzetilmiş ve neticede bu samimiyet oyununda ve imtihanında Hz. Şeyh beyi mağlup etmiş ve bağışta samimi olmadığını ortaya çıkarmıştır. Yani, Hz. Şeyh beyin malından seçip alamayacağı bahanesini ortaya koydu ve böyle deyince bey kendiliğinden ona bir şey veremedi.

Çünkü beyin malından bir şey almağa engel olan hali, beyin bağışında ve ikramında samimi olmaması idi. Bu sebeple Şeyh hazretleri beyden bir şey almadı ve onun arızî olan kalbî bağışını bu şekilde sonuçsuz bırakarak mağlup etti. Gerçi bu da bir samimiyetti. Fakat asıl samimiyet değil, arızî samimiyetti.

“Mühre”, burada satranç oyununda müsta’mel taşlar ma’nâsınadır. “Mühreyi kapmak”tan murâd, mat ve mağlûb etmekten kinâyedir. Burada sıdk imtihânı satranç oyununa teşbîh buyrulmuş ve netîcede bu sıdk oyununda ve imtihânında Hz. Şeyh beyi mağlûb etmiş ve atâda sâdık olmadığını meydana çıkarmıştır. Ya’ni, Hz. Şeyh beyin malından seçip alamayacağı bahânesini ortaya koydu ve böyle deyince bey kendiliğinden ona bir şey veremedi.

Zîrâ beyin malından bir şey almağa mâni' olan hâli, beyin atâsında ve ikrâmında sâdık ve samîmî olmaması idi. Binâenaleyh Şeyh hazretleri beyden bir şey almadı ve onun ârızî olan atâ-yı kalbîsini bu sûretle akîm bırakarak mağlûb etti. Gerçi bu da bir sıdk idi. Fakat sıdk-ı aslî değil, sıdk-ı ârızî idi.

2783. Sâdık idi, zîrâ ki kinsiz ve öfkesiz idi. Her sıdk şeyhin gözüne gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. Sadıktı, çünkü kinden ve öfkeden uzaktı. Her sadakat şeyhin gözüne gelmedi.

Yani, bey, Şeyh'in bir günde dört defa kendisine başvurması üzerine öfkelenmiş ve ona kin beslemişti. Ne zaman ki Hz. Şeyh'in kemalini gördü, kalbindeki öfke ve kin yok oldu; ve bu sebeple Hz. Şeyh'e ikramda bulunmayı zorunlu saydı. Bu sebeple bu açıdan ikramında sadıktı ve söylediği sözler de ancak Hz. Şeyh'in sadakatinin onun kalbine yansıyan aksinden ibaretti. Fakat onun kalbi o sadakatin aksinden boş kaldığına bakılırsa sadık değildi. Fakat bu sadakat aslî sadakat değil, aksine ârızî (sonradan oluşan) sadakat olduğundan Hz. Şeyh buna itibar etmedi. Nasıl ki bazı Hakk Yolcularına kâmil şeyhlerinin nuru ve halleri yansır. Onlar o nuru ve halleri kendilerinden bilirse aldanmış olurlar ve Hakk Yolcuları bu hallerinde hem sadıktırlar hem de değildirler.

Sadıktırlar, çünkü bu aksin eseri kendi kalplerinde meydana geldiğinden onlar için de bir hal olur. Sadık değildirler, çünkü bu hal kendilerinden kaynaklanmayıp bir yansımadır ve ârızîdir; şeyhin teveccühü kesildiği zaman sona erer.

Ya’ni, bey Şeyh’in bir günde dört def’a kendisine mürâcaat etmesi üzerine öfkelenmiş ve ona buğz etmiş idi. Vaktâki Hz. Şeyh’in kemâlini gördü, kalbindeki öfke ve kîn zâil oldu; ve bu cihetle Hz. Şeyh’e ikrâmı zarûrî addedeyledi. Binâenaleyh bu i’tibâr ile ikrâmında sâdık idi ve söylediği sözler dahi ancak Hz. Şeyh’in sıdkının onun kalbine vâkı' olan aksinden idi. Fakat onun kalbi o sıdkın aksinden hâlî kaldığına nazarân sâdık değil idi. Fakat bu sıdk sıdk-ı aslî değil, belki sıdk-ı ârızî olduğundan Hz. Şeyh buna i’tibâr etmedi. Nitekim ba’zı sâliklere şeyh-i kâmillerinin nûru ve ahvâli akseder. Onlar o nûru ve ahvâli kendilerinden bilirlerse aldanmış olurlar ve sâlikler bu hallerinde hem sâdıkdırlar ve hem de değildirler.

Sâdıkdırlar, çünkü bu aksin eseri kendi kalblerinde vâkı' olduğundan onlar için de bir hâl olur. Sâdık değildirler, çünkü bu hâl kendilerinden münteşî olmayıp bir akistir ve ârızîdir; şeyhin teveccühü munkati' olduğu vakit kesilir.

2784. Dedi: “İlâh, “Git dilenciler gibi ekmek iste!” diye bana böyle fermân etti.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. Dedi: "İlâh, "Git dilenciler gibi ekmek iste!" diye bana böyle ferman etti."

2782. Bunu bahane etti ve mühreyi kaptı. Mâni' o idi ki atâda sadık değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2782. Bunu bahane etti ve mühreyi kaptı. Engel, onun bağışta samimi olmamasıydı.

"Mühre", burada satranç oyununda kullanılan taşlar anlamındadır. "Mühreyi kapmak"tan kasıt, mat etmek ve mağlup etmekten kinayedir. Burada samimiyet imtihanı satranç oyununa benzetilmiş ve neticede bu samimiyet oyununda ve imtihanında Hz. Şeyh, beyi mağlup etmiş ve onun bağışta samimi olmadığını ortaya çıkarmıştır. Yani, Hz. Şeyh, beyin malından seçip alamayacağı bahanesini öne sürdü ve böyle deyince bey kendiliğinden ona bir şey veremedi. Çünkü beyin malından bir şey almasına engel olan durum, beyin bağışında ve ikramında samimi olmamasıydı. Bu sebeple Şeyh hazretleri beyden bir şey almadı ve onun arızî olan kalbî bağışını bu şekilde sonuçsuz bırakarak mağlup etti. Gerçi bu da bir samimiyetti. Fakat asıl samimiyet değil, arızî samimiyetti.

"Mühre", burada satranç oyununda müsta'mel taşlar ma'nâsınadır. "Mühreyi kapmak"tan murâd, mat ve mağlûb etmekten kinâyedir. Burada sıdk imtihanı satranç oyununa teşbîh buyrulmuş ve netîcede bu sıdk oyununda ve imtihanında Hz. Şeyh beyi mağlûb etmiş ve atâda sâdık olmadığını meydana çıkarmıştır. Ya'ni, Hz. Şeyh beyin malından seçip alamayacağı bahânesini ortaya koydu ve böyle deyince bey kendiliğinden ona bir şey veremedi. Zîrâ beyin malından bir şey almağa mâni' olan hâli, beyin atâsında ve ikramında sadık ve samîmî olmaması idi. Binâenaleyh Şeyh hazretleri beyden bir şey almadı ve onun ârızî olan atâ-yı kalbîsini bu sûretle akîm bırakarak mağlûb etti. Gerçi bu da bir sıdk idi. Fakat sıdk-ı aslî değil, sıdk-ı ârızî idi.

2783. Sadık idi, zîrâ ki kinsiz ve öfkesiz idi. Her sıdk şeyhin gözüne gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2783. Sadıktı, çünkü kinden ve öfkeden uzaktı. Her sadakat şeyhin gözüne görünmedi.

Yani, bey, Şeyh'in bir günde dört defa kendisine başvurması üzerine öfkelenmiş ve ona kin beslemişti. Ne zaman ki Hz. Şeyh'in kemâlini gördü, kalbindeki öfke ve kin yok oldu; ve bu sebeple Hz. Şeyh'e ikramda bulunmayı zorunlu saydı. Bu sebeple, bu açıdan ikramında sadıktı ve söylediği sözler de ancak Hz. Şeyh'in sadakatinin onun kalbine yansımasından ibaretti. Fakat onun kalbi o sadakatin yansımasından uzak kaldığına göre sadık değildi. Fakat bu sadakat aslî sadakat değil, aksine ârızî (sonradan oluşan) sadakat olduğundan Hz. Şeyh buna itibar etmedi. Nasıl ki bazı sâliklere (Hakk yolcusu) kâmil şeyhlerinin nuru ve halleri yansır. Onlar o nuru ve halleri kendilerinden bilirse aldanmış olurlar ve sâlikler bu hallerinde hem sadıktırlar hem de değildirler. Sadıktırlar, çünkü bu yansımanın eseri kendi kalplerinde meydana geldiğinden onlar için de bir hal olur. Sadık değildirler, çünkü bu hal kendilerinden kaynaklanmayıp bir yansımadır ve ârızîdir; şeyhin teveccühü kesildiği zaman sona erer.

Ya'ni, bey Şeyh'in bir günde dört def'a kendisine müracaat etmesi üzerine öfkelenmiş ve ona buğz etmiş idi. Vaktāki Hz. Şeyh'in kemâlini gördü, kalbindeki öfke ve kîn zâil oldu; ve bu cihetle Hz. Şeyh'e ikramı zarûrî addeyledi. Binâenaleyh bu i'tibâr ile ikramında sâdık idi ve söylediği sözler dahi ancak Hz. Şeyh'in sıdkının onun kalbine vâki' olan aksinden idi. Fakat onun kalbi o sıdkın aksinden hâlî kaldığına nazaran sâdık değil idi. Fakat bu sıdk sıdk-ı aslî değil, belki sıdk-ı ârızî olduğundan Hz. Şeyh buna i'tibâr etmedi. Nitekim ba'zı sâliklere şeyh-i kâmillerinin nûru ve ahvâli akseder. Onlar o nûru ve ahvali kendilerinden bilirlerse aldanmış olurlar ve sâlikler bu hallerinde hem sâdıklardır ve hem de değildirler. Sâdıkdırlar, çünkü bu aksin eseri kendi kalblerinde vâki' olduğundan onlar için de bir hâl olur. Sâdık değildirler, çünkü bu hâl kendilerinden münteşî olmayıp bir akistir ve ârızîdir; şeyhin teveccühü munkati' olduğu vakit kesilir.

2784. Dedi: "İlâh, "Git dilenciler gibi ekmek iste!" diye bana böyle fermân etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2784. Dedi: "İlâh, "Git dilenciler gibi ekmek iste!" diye bana böyle ferman etti."

Hz. Şeyh nihayet beye: "Yüce Allah hazretleri "Bana git, dilenciler gibi halkın kapılarını çalıp ekmek iste!" diye ferman buyurdu. Yoksa bana "Halkın evlerine gelip beğendiğin malları seç de al!" diye emretmedi," dedi ve beyin yanından çıkıp gitti.

Şeyh'e gaybdan (görünmeyen âlemden) işaret gelmesidir ki, “Bu iki yıl bizim fermanımız ile aldın ve verdin. Bundan sonra ver ve alma, elini hasırın altına sok! Çünkü biz onu senin hakkında Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık, her ne istersen bulursun!" Ta ki âlemlere yakın olsun ki, bu âlemin ötesinde bir büyük âlem vardır ki, toprağı el ile tutsan altın olur. Ona ölü gelse diri olur; ona en büyük uğursuzluk (nahs-i ekber) gelse en büyük uğur (sa'd-i ekber) olur; ona küfür gelse iman olur; ona zehir gelse panzehir olur. Bu âlemin ne içindedir ne de bu âlemin dışındadır. Ne alt ne üst ne bitişik ne de ayrı, niteliksiz ve tanımlanamazdır. Her an ondan binlerce eser ve örnek ortaya çıkar. Nasıl ki elin sanatı, elin suretiyledir ve gözün gamzesi, gözün suretiyledir ve dilin fesahati, dilin suretiyledir. Ne içindedir ne de dışındadır ve ne bitişiktir ne de ayrıdır. Ve akıllıya işaret yeter.

Bu zillet ve tahkir olayından sonra Şeyh Serrezî hazretlerine gaybdan yani Yüce Allah tarafından böyle emir ve işaret geldi ve buyruldu ki: "Bu iki yıl bizim emrimiz ile dilenip halktan bazı şeyler aldın ve yine muhtaç olanlara dağıttın. Bundan sonra her muhtaç olan kimseye lazım olan şeyleri ver ve kimseden bir şey isteme ve alma! Elini oturduğun hasırın altına sok, her ne istersen orada mevcut bulursun. Çünkü biz o hasırı senin için Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık." "Halka şiddetli bir açlık gelmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri "Yanında bir şey var mıdır?" buyurdu. “Evet, dağarcığımda biraz hurma var!” dedim. Resûl-i Ekrem “Getir!” buyurdu. Getirdiğimde elini dağarcığa sokup biraz hurma çıkardı, hurmayı elinde istif edip dağarcıktaki hurmaya bereketle dua etti. Sonra "On kişi çağırınız!” diye emretti. Çağırdım, dağarcıktan hurma yiyip doydular. Sonra on kişi daha çağırdım, onlar da yiyip doydular. Bu suretle onar onar gelip yemek suretiyle halk tamamen doydu. Sonra Resûl-i Ekrem “Getirdiğin hurmayı bereketten hasıl olan fazlalık ile beraber alınız, şu kadar ki elinizi sokup hurmayı çıkarınız, fakat hurmanın altını üstüne çevirmeyiniz!” buyurdu. Evvelkinden fazla hurma çıkarıp hem kendim ve hem de başkaları yer idik."

Ey şeyh, senin bu hasır altından istediğini çıkarıp halka vermek suretiyle bu halka yakin (kesin bilgi) ve itminan (kalp rahatlığı) gelsin ki, bu âlem-i şehadetin (görünen âlemin) arkasında bir büyük âlem vardır ki, o âlemde toprağı el ile tutsan altın olur; ve o âlemde bu âlem-i şehadette fena olan her şey zıddı olan iyiye dönüşür. O âlem, bu âlem-i şehadetin ne içidir ne de dışıdır, ne altıdır ne de üstüdür; ve bu âleme ne bitişiktir ne de ayrıdır, nasıl ve ne suretle olduğu bu âlem-i şehadetin kelimeleriyle tarife sığmaz. Fakat her an o âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete binlerce eser ve numune ortaya çıkar. O âlem ile bu âlemin münasebeti bir dereceye kadar tarif olunmak istenilirse deriz ki: Elin sıfatı elin suretiyledir ve gözün gamzesi ve işareti gözün suretiyledir; ve dilin fesahati dilin suretiyle ortaya çıkar. Sıfat ve gamze ve fesahat, elin ve gözün ve dilin ne içindedir, ne de dışındadır, ne bitişiktir ne de ayrıdır. Akıl bu işaretten âlem-i gaybın âlem-i şehadet ile olan münasebetini anlayabilir.

Hz. Şeyh nihâyet beye: "Hak Teâlâ hazretleri "Bana git, dilenciler gibi halkın kapılarını çalıp ekmek iste!" diye fermân buyurdu. Yoksa bana "Halkın evlerine gelip beğendiğin malları seç de al!" diye emretmedi," dedi ve beyin nezdinden çıkıp gitti.

Şeyh'e gaybdan işâret gelmesidir ki, “Bu iki yıl bizim fermânımız ile aldın ve verdin. Bundan sonra ver ve alma, elini hasırın altına sok! Zîrâ onu senin hakkında Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık, her ne istersen bulursun!" Tâ âlemîlere yakın ola ki, bu âlemin verâsında bir büyük âlem vardır ki, toprağı el ile tutsan altın olur. Ona ölü gelse diri olur; ona nahs-i ekber gelse sa'd-i ekber olur; ona küfür gelse îmân olur; ona zehir gelse tiryak olur. Bu âlemin ne dâhilidir ve ne de bu âlemin hâricidir. Ne alt ne üst ne bitişik ne de ayrı, niteliksiz ve ta'rîfsizdir. Her dem ondan binlerce eser ve numûne zâhir olur. Nitekim elin san'atı, elin sûretiyledir ve gözün gamzesi, gözün sûretiyledir ve dilin fesâhati, dilin sûretiyledir. Ne dâhildir ve ne hâricdir ve ne bitişiktir ve ne de ayrıdır. Ve âkıle işaret yetişir

Bu hadise-i zillet ve tahkîrden sonra Şeyh Serrezî hazretlerine gaybdan ya'ni Hak Teâlâ cânibinden böyle emir ve işaret geldi ve buyruldu ki: "Bu iki Hz. Şeyh nihâyet beye: "Hak Teâlâ hazretleri "Bana git, dilenciler gibi halkın kapılarını çalıp ekmek iste!" diye fermân buyurdu. Yoksa bana "Halkın evlerine gelip beğendiğin malları seç de al!" diye emretmedi," dedi ve beyin nezdinden çıkıp gitti.

“Bu iki yıl bizim fermânımız ile aldın ve verdin. Bundan sonra ver ve alma, elini hasırın altına sok! Zîrâ onu senin hakkında Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık, her ne istersen bulursun!" Tâ âlemîlere yakın ola ki, bu âlemin verâsında bir büyük âlem vardır ki, toprağı el ile tutsan altın olur. Ona ölü gelse diri olur; ona nahs-i ekber gelse sa'd-i ekber olur; ona küfür gelse îmân olur; ona zehir gelse tiryak olur. Bu âlemin ne dâhilidir ve ne de bu âlemin hâricidir. Ne alt ne üst ne bitişik ne de ayrı, niteliksiz ve ta'rîfsizdir. Her dem ondan binlerce eser ve numûne zâhir olur. Nitekim elin san'atı, elin sûretiyledir ve gözün gamzesi, gözün sûretiyledir ve dilin fesâhati, dilin sûretiyledir. Ne dâhildir ve ne hâricdir ve ne bitişiktir ve ne de ayrıdır. Ve العاقل يكفيه الاشارة

Bu hadise-i zillet ve tahkîrden sonra Şeyh Serrezî hazretlerine gaybdan ya'ni Hak Teâlâ cânibinden böyle emir ve işaret geldi ve buyruldu ki: "Bu iki yıl bizim emrimiz ile tese'ül edip halktan ba'zı şeyler aldın ve yine muhtaç olanlara dağıttın. Bundan sonra her muhtaç olan kimseye lâzım olan şeyleri ver ve kimseden bir şey isteme ve alma! Elini oturduğun hasırın altına sok, her ne istersen orada mevcûd bulursun. Zîrâ biz o hasırı senin için Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık." "Nâsa şiddetle bir açlık gelmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri yanında bir şey var mıdır?, buyurdu. “Evet, dağarcığımda biraz hurma var!” dedim. Resûl-i Ekrem “Getir!” buyurdu. Getirdiğimde elini dağarcığa sokup biraz hurma çıkardı, hurmayı elinde istif edip dağarcıktaki hurmaya bereketle duâ etti. Sonra on kişi çağırınız!” diye emretti. Çağırdım, dağarcıktan hurma yiyip doydular. Sonra on kişi daha çağırdım, onlar da yiyip doydular. Bu sûretle onar onar gelip yemek sûretiyle halk kâmilen doydu. Sonra Resûl-i Ekrem “Getirdiğin hurmayı berekâttan hâsıl olan ziyâde ile berâber alınız, şu kadar ki elinizi sokup hurmayı çıkarınız, fakat hurmanın altını üstüne çevirmeyiniz!” buyurdu. Evvelkinden ziyâde hurma çıkarıp hem kendim ve hem de başkaları yer idik”."

Ey şeyh, senin bu hasır altından istediğini çıkarıp halka vermek sûretiyle bu halka yakîn ve itmi'nân gelsin ki, bu âlem-i şehâdetin arkasında bir büyük âlem vardır ki, o âlemde toprağı el ile tutsan altın olur; ve o âlemde bu âlem-i şehâdette fenâ olan her şey zıddı olan iyiye münkalib olur. O âlem, bu âlem-i şehâdetin ne içidir ve ne de dışıdır, ne altıdır ve ne de üstüdür; ve bu âleme ne muttasıldır ve ne de munfasıldır, nasıl ve ne sûretle olduğu bu âlem-i şehâdetin elfâzıyla ta'rîfe sığmaz. Fakat her dem o âlem-i gaybdan bu âlem-i şehâdete binlerce eser ve nümûne zâhir olur. O âlem ile bu âlemin münâsebeti bir dereceye kadar ta'rîf olunmak istenilirse deriz ki: Elin sıfatı elin sûretiyledir ve gözün gamzesi ve işâreti gözün sûretiyledir; ve dilin fesâhatı dilin sûretiyle zâhir olur. Sıfat ve gamze ve fesâhat, elin ve gözün ve dilin ne içindedir, ne de dışındadır, ne muttasıldır ve ne de munfasıldır. Akıl bu işâretten âlem-i gaybın âlem-i şehâdet ile olan münâsebetini anlayabilir.

## Şeyh'e gaybdan işâret gelmesidir ki,

2785. O iş adamı, iki yıla kadar ona emir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. O iş adamı, iki yıla kadar ona emir geldi.

Hakk'ın hizmetinde bulunan o insân-ı kâmil, iki yıla kadar bu dilenme işini yaptı. Ondan sonra Yüce Allah tarafından ona bir emir gelip yeni bir hizmet verildi. "İki yıl bizim emrimizle dilenip halktan bazı şeyler aldın ve yine muhtaç olanlara dağıttın. Bundan sonra her muhtaç olan kimseye gerekli olan şeyleri ver ve kimseden bir şey isteme ve alma! Elini oturduğun hasırın altına sok, her ne istersen orada mevcut bulursun. Çünkü biz o hasırı senin için Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık." Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet olunur ki: "İnsanlara şiddetli bir açlık gelmişti. Resûl-i Ekrem hazretleri 'Yanında bir şey var mıdır?' buyurdu. 'Evet, dağarcığımda biraz hurma var!' dedim. Resûl-i Ekrem 'Getir!' buyurdu. Getirdiğimde elini dağarcığa sokup biraz hurma çıkardı, hurmayı elinde toplayıp dağarcıktaki hurmaya bereketle dua etti. Sonra 'On kişi çağırınız!' diye emretti. Çağırdım, dağarcıktan hurma yiyip doydular. Sonra on kişi daha çağırdım, onlar da yiyip doydular. Bu şekilde onar onar gelip yemek suretiyle halk tamamen doydu. Sonra Resûl-i Ekrem 'Getirdiğin hurmayı bereketten hasıl olan fazlalıkla beraber alınız, şu kadar ki elinizi sokup hurmayı çıkarınız, fakat hurmanın altını üstüne çevirmeyiniz!' buyurdu. Öncekinden daha fazla hurma çıkarıp hem kendim hem de başkaları yer idik."

Ey şeyh, senin bu hasır altından istediğini çıkarıp halka vermek suretiyle bu halka kesin bilgi ve huzur gelsin ki, bu görünen âlemin arkasında büyük bir âlem vardır ki, o âlemde toprağı el ile tutsan altın olur; ve o âlemde bu görünen âlemde yok olan her şey zıddı olan iyiye dönüşür. O âlem, bu görünen âlemin ne içidir ne de dışıdır, ne altıdır ne de üstüdür; ve bu âleme ne bitişiktir ne de ayrıdır, nasıl ve ne şekilde olduğu bu görünen âlemin kelimeleriyle tarif etmeye sığmaz. Fakat her an o gayb âleminden bu görünen âleme binlerce eser ve örnek ortaya çıkar. O âlem ile bu âlemin münasebeti bir dereceye kadar tarif edilmek istenilirse deriz ki: Elin sıfatı elin suretiyledir ve gözün gamzesi (gözün işareti) ve işareti gözün suretiyledir; ve dilin fesahatı (açık ve güzel konuşması) dilin suretiyle zahir olur. Sıfat ve gamze ve fesahat, elin ve gözün ve dilin ne içindedir ne de dışındadır, ne bitişiktir ne de ayrıdır. Akıl bu işaretten gayb âleminin görünen âlem ile olan münasebetini anlayabilir.

Hakk'ın hizmetinde bulunan o insân-ı kâmil, iki yıla kadar bu dilenmek işini yaptı. Ondan sonra Hak Teâlâ cânibinden ona bir emir gelip yeni bir hizmet tevdî' buyruldu. yıl bizim emrimiz ile tese'ül edip halktan ba'zı şeyler aldın ve yine muhtaç olanlara dağıttın. Bundan sonra her muhtaç olan kimseye lâzım olan şeyleri ver ve kimseden bir şey isteme ve alma! Elini oturduğun hasırın altına sok, her ne istersen orada mevcûd bulursun. Zîrâ biz o hasırı senin için Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık." "Ebu Hureyre (r.a.)den rivâyet olunur ki: "Nâsa şiddetle bir açlık gelmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri yanında bir şey var mıdır?, buyurdu. "Evet, dağarcığımda biraz hurma var!" dedim. Resûl-i Ekrem "Getir!" buyurdu. Getirdiğimde elini dağarcığa sokup biraz hurma çıkardı, hurmayı elinde istif edip dağarcıktaki hurmaya bereketle duâ etti. Sonra on kişi çağırınız!" diye emretti. Çağırdım, dağarcıktan hurma yiyip doydular. Sonra on kişi daha çağırdım, onlar da yiyip doydular. Bu sûretle onar onar gelip yemek sûretiyle halk kâmilen doydu. Sonra Resûl-i Ekrem "Getirdiğin hurmayı berekâttan hâsıl olan ziyâde ile beraber alınız, şu kadar ki elinizi sokup hurmayı çıkarınız, fakat hurmanın altını üstüne çevirmeyiniz!" buyurdu. Evvelkinden ziyâde hurma çıkarıp hem kendim ve hem de başkaları yer idik".

Ey şeyh, senin bu hasır altından istediğini çıkarıp halka vermek sûretiyle bu halka yakîn ve itmi'nân gelsin ki, bu âlem-i şehadetin arkasında bir büyük âlem vardır ki, o âlemde toprağı el ile tutsan altın olur; ve o âlemde bu âlem-i şehadette fenâ olan her şey zıddı olan iyiye münkalib olur. O âlem, bu âlem-i şehadetin ne içidir ve ne de dışıdır, ne altıdır ve ne de üstüdür; ve bu âleme ne muttasıldır ve ne de munfasıldır, nasıl ve ne sûretle olduğu bu âlem-i şehadetin elfâzıyla ta'rîfe sığmaz. Fakat her dem o âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete binlerce eser ve nümûne zâhir olur. O âlem ile bu âlemin münasebeti bir dereceye kadar ta'rîf olunmak istenilirse deriz ki: Elin sıfatı elin sûretiyledir ve gözün gamzesi ve işareti gözün sûretiyledir; ve dilin fesâhatı dilin sûretiyle zahir olur. Sıfat ve gamze ve fesâhat, elin ve gözün ve dilin ne içindedir, ne de dışındadır, ne muttasıldır ve ne de munfasıldır. Akıl bu işâretten âlem-i gaybın âlem-i şehadet ile olan münasebetini anlayabilir.

2785. O iş adamı, iki yıla kadar bu işi yaptı. Ondan sonra Hak Teâlâ'dan ona emir geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2785. O iş adamı, iki yıla kadar bu işi yaptı. Ondan sonra Yüce Allah'tan ona emir geldi.

Hakk'ın hizmetinde bulunan o insân-ı kâmil, iki yıla kadar bu dilenme işini yaptı. Ondan sonra Yüce Allah tarafından ona bir emir gelip yeni bir hizmet tevdi' (emanet etme) buyruldu.

Hakk'ın hizmetinde bulunan o insân-ı kâmil, iki yıla kadar bu dilenmek işini yaptı. Ondan sonra Hak Teâlâ cânibinden ona bir emir gelip yeni bir hizmet tevdî' buyruldu.

2786. Bundan sonra ver, fakat kimseden isteme! Biz sana gaybdan bu dest-gâhı verdik&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. Bundan sonra ver, fakat kimseden isteme! Biz sana gaybdan bu dest-gâhı verdik

Yüce Allah'tan gelen emirde buyruldu ki: "Bundan sonra artık dilenmeyi bırak, kimseden bir şey isteme! Ancak ver, çünkü biz sana bu almadan verme imkân ve kudretini verdik." "Dest-gâh" (دستگاه) kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "imkân ve kudret" anlamı uygundur.

Cenâb-ı Hak'tan gelen emirde buyruldu ki: "Bundan sonra artık dilenmeyi bırak, kimseden bir şey isteme! Ancak ver, zîrâ biz sana bu almadan vermek imkân ve makderetini verdik." "Dest-gâh" (دستگاه), kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "imkân ve makderet" ma'nâsı münasibdir.

2787. Her kim senden birden bine kadar istese elini hasırın altına sok, çıkar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. Her kim senden birden bine kadar istese elini hasırın altına sok, çıkar!

"Herhangi bir muhtaç sana gelip ne miktarda bir şey isterse, çok olsun az olsun, elini oturduğun hasırın altına sok, onun muhtaç olduğu şey miktarını çıkarıp ona ver!"

"Herhangi muhtaç sana gelip her ne mikdârda bir şey isterse, çok olsun az olsun, elini oturduğun hasırın altına sok, onun muhtaç olduğu şey mikdârını çıkarıp ona ver!"

2788. Agâh ol, rahmet hazînesinden sayısız ver! Senin elinde toprak altın olur, ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. Bil ki, rahmet hazinesinden sayısız ver! Senin elinde toprak altın olur, ver!

"Mer", Fars dilinde elli sayısı anlamında kullanılır. Bu sebeple yüz sayısına "dü mer" derler; ve bazen mecazen "sayı" anlamında kullanılır. Ve bazen "hadsiz ve çok" anlamında olur (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "bî-mer", hadsiz ve sayısız demektir.

"Mer", lisân-ı Fârisî'de elli adedi ma'nâsında müsta'meldir. Bu sebeble yüz adedine "dü mer" derler; ve ba'zan mecâzen "sayı" ma'nâsında kullanılır. Ve ba'zan "hadsiz ve çok" ma'nâsında olur (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "bî-mer", hadsiz ve sayısız demek olur.

2789. Senden her ne isterlerse ver! Ondan dolayı düşünme, Hakk'ın atasını sen ziyâdeden ziyâde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. Senden her ne isterlerse ver! Ondan dolayı düşünme, Hakk'ın bağışını sen ziyadesiyle bil!

"Senden bir şey isterlerse yanımda bu mevcut değildir diye düşünüp sıkıntıya düşme! Çünkü Yaratıcı'nın bağış ve ihsanının sonu yoktur."

"Senden bir şey isterlerse nezdimde bu mevcûd değildir diye düşünüp muztarib olma! Zîrâ Hâlık'ın atâ ve ihsânının nihâyeti yoktur."

2790. Bizim atamızda ne dar tutmak ve ne noksan vardır. Ne de bu kerem-den dolayı peşîmanlık ve hasret vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. Bizim atamızda ne dar tutmak ve ne noksan vardır. Ne de bu keremden dolayı pişmanlık ve hasret vardır.

"Tahşîr", eksik etmek ve ehil ve aile fertleri üzerine nafakayı dar tutmak ve çok toplamak anlamlarına gelir. Burada "nafakayı dar tutmak" anlamı kastedilmiştir.

"Tahşîr", noksan etmek ve ehil ve ayâli üzerine nafakayı dar tutmak ve çok toplamak ma'nâlarına gelir. Burada "nafakayı dar tutmak" ma'nâsı mü-

2786. "Bundan sonra ver, fakat kimseden isteme! Biz sana gaybdan bu dest-gâhı verdik"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2786. "Bundan sonra ver, fakat kimseden isteme! Biz sana gaybdan bu dest-gâhı verdik"

Yüce Allah'tan gelen emirde buyruldu ki: "Bundan sonra artık dilenmeyi bırak, kimseden bir şey isteme! Ancak ver, çünkü biz sana bu almadan vermek imkân ve kudretini verdik." "Dest-gah" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "imkân ve kudret" anlamı uygundur.

Cenâb-ı Hak'tan gelen emirde buyruldu ki: "Bundan sonra artık dilenmeyi bırak, kimseden bir şey isteme! Ancak ver, zîrâ biz sana bu almadan vermek imkân ve makderetini verdik." "Dest-gah (دستگاه), kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "imkân ve makderet" ma'nâsı münasibdir.

2787. "Her kim senden birden bine kadar istese elini hasırın altına sok, çıkar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2787. "Her kim senden birden bine kadar istese elini hasırın altına sok, çıkar!"

Herhangi bir muhtaç sana gelip ne kadar bir şey isterse, çok olsun az olsun, elini oturduğun hasırın altına sok, onun muhtaç olduğu şey miktarını çıkarıp ona ver!

"Herhangi muhtaç sana gelip her ne mikdârda bir şey isterse, çok olsun az olsun, elini oturduğun hasırın altına sok, onun muhtaç olduğu şey mikdârını çıkarıp ona ver!"

2788. "Agâh ol, rahmet hazînesinden sayısız ver! Senin elinde toprak altın olur, ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2788. "Agâh ol, rahmet hazinesinden sayısız ver! Senin elinde toprak altın olur, ver!"

"Mer", Fars dilinde elli sayısı anlamında kullanılır. Bu sebeple yüz sayısına "dü mer" derler; ve bazen mecazen "sayı" anlamında kullanılır. Ve bazen "hadsiz ve çok" anlamında olur (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "bî-mer", hadsiz ve sayısız demek olur.

"Mer", lisân-ı Fârisî'de elli adedi ma'nâsında müsta'meldir. Bu sebeble yüz adedine "dü mer" derler; ve ba'zan mecâzen "sayı" ma'nâsında kullanılır. Ve ba'zan "hadsiz ve çok" ma'nâsında olur (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "bî-mer", hadsiz ve sayısız demek olur.

2789. "Senden her ne isterlerse ver! Ondan dolayı düşünme, Hakk'ın atasını sen ziyâdeden ziyâde bil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2789. "Senden her ne isterlerse ver! Ondan dolayı düşünme, Hakk'ın bağışını sen ziyadesiyle bil!"

"Senden bir şey isterlerse, 'yanımda bu mevcut değildir' diye düşünüp sıkıntıya düşme! Çünkü Yaratıcı'nın bağış ve ihsanının sonu yoktur."

"Senden bir şey isterlerse nezdimde bu mevcûd değildir diye düşünüp muztarib olma! Zîrâ Hâlık'ın atâ ve ihsânının nihâyeti yoktur."

2790. "Bizim atamızda ne dar tutmak ve ne noksan vardır. Ne de bu kerem-[2791] den dolayı peşîmanlık ve hasret vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2790. "Bizim bağışımızda ne dar tutma ve ne eksiklik vardır. Ne de bu cömertlikten dolayı pişmanlık ve üzüntü vardır."

"Tahşîr" kelimesi, eksik etmek, ehil ve aile üzerine nafakayı dar tutmak ve çok toplamak anlamlarına gelir. Burada "nafakayı dar tutmak" anlamı uygundur. Bununla birlikte, bazı nüshalarda bu kelimeler birkaç şekilde yazılmıştır. Bazısında "tahsir" (تخسير) şeklindedir ki, anlamı "helak etmek ve eksik etmek"tir. Bazısında (تحسير) şeklindedir ki "teessüf etmek ve gamlanmak" demektir. Bazısında (تحصير) şeklindedir ki, hapsetmek ve hasret bırakmaktır; ve bazısında "taksir" (تقصير) şeklindedir ki, "kısaltmak" demektir. Ben Ankaravî hazretlerinin nüshasını tercih ettim. Yani, Yüce Allah buyurur ki: "Bu bağışımızda ve ihsanımızda hesaplı vererek dar tutmak ve eksiltmek yoktur; ve cömertliğimizden dolayı keşke yapmasaydım, diye pişman olmak ve giden mala da üzüntü çekmek yoktur."

"Tahşîr", noksan etmek ve ehil ve ayâli üzerine nafakayı dar tutmak ve çok toplamak ma'nâlarına gelir. Burada "nafakayı dar tutmak" ma'nâsı mü- nâsibdir. Maahâzâ ba'zı nüshalarda bu kelimeler birkaç şekilde muharrerdir. Ba'zısında “tahsir” (تخسير) dir ki, ma'nâsı “helâk etmek ve noksan etmek”tir. Ba'zısında (تحسير) 'dir ki “teessüf etmek ve gamlanmak” demektir. Ba'zısında (تحصير) 'dir ki, habs ve hasretmektir; ve ba'zısında “taksir” (تقصير) 'dir ki, “kı- saltmak” demektir. Fakîr Ankaravî hazretlerinin nüshasını ihtiyâr ettim. Ya'ni, Hak Teâlâ buyurur ki: “Bu atâmızda ve ihsânımızda hesablı vererek dar tutmak ve eksiltmek yoktur; ve keremimizden dolayı keşke yapmayay- dım, diye pişman olmak ve giden mala da hasret çekmek yoktur.”

2791. "Ey mu'temed, kötü gözün yüz örtüsü için elini hasırın altına sok!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. "Ey güvenilir kişi, kötü gözün yüz örtüsü için elini hasırın altına sok!"

"Kötü göz"den kasıt, ilahi bağışları mutlak surette sebeplere bağlı bilenlerdir. Yani, "Ey doğruluğu güvenilir olan kulum, benim bağış ve ihsanımı sebeplere bağlı bilenlerin gözlerine karşı bir örtü ve perde olmak üzere elini hasırın altına sok! Onlar hasırın altında biriktirilmiş şeyler olduğunu zannetsinler. Yoksa ben hasırın altına el sokmaya da gerek olmaksızın her bağışımı ve ihsanımı ortaya çıkarabilirim. Bu sebep onlara örtü olsun ve onlar kendi vehimleri (gerçek olmayan tahayyülleri) dairesinde yaşasınlar." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Hakk'ın velileri, sebeplerin dışında kendiliğinden ortaya çıkan birtakım işler gördüler. Nasıl ki dağdan dişi deve çıktı ve Musa (a.s.)'ın asası büyük bir yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve aynı şekilde Mustafa (a.s.) ayı aletsiz bir işaret ile yardı; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve İsa (a.s.) babasız varlığa geldi; ve İbrahim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan meydana geldi; ve sonu gelmez böyle şeyler meydana geldi. Şimdi ne zaman ki bunu gördüler, bildiler ki sebepler bahanedir ve iş gören başkasıdır. Halkın meşguliyeti için sebepler bir perdeden başka bir şey değildir."

“Kötü göz”den murâd, atâyâ-yı ilâhiyyeyi mutlak sûrette esbâba bağlı bi- lenlerdir. Ya'ni, “Ey sıdkı mu'temed olan kulum, benim atâ ve ihsânımı es- bâba bağlı bilenlerin gözlerine karşı bir nikāb ve perde olmak üzere elini ha- sırın altına sok! Onlar hasırın altında biriktirilmiş şeyler olduğunu zannetsin- ler. Yoksa ben hasırın altına el sokmağa da hâcet olmaksızın her atâmı ve ih- sânımı ızhâr edebilirim. Bu sebeb onlara nikāb olsun ve onlar kendi vehim- leri dâiresinde yaşasınlar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. fas- lında şöyle buyururlar: “Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işler gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (a.s.) ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Âdem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûde geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peydâ oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vaktâki bunu gördüler, bildiler ki esbâb bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmın meşgûliyeti için esbâb bir nikāb-dan başka bir şey değildir.”

2792. "Sonra sen hasırın altından avucunu doldurup arkası kırılmış sâilin eli- ne ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. "Sonra sen hasırın altından avucunu doldurup arkası kırılmış dilencinin eline ver!"

"Püşt", arka ve penah anlamlarındadır. "Püşt-şikeste", görünür âlemde zarurete düşmüş, sığınacak yeri kalmamış olan kimseden kinayedir. Yani, "Hasırın altına elini sok, avucunu doldur, geçim işinde sığınacak yeri kalmamış olan fakire istediğini ver!" nasip olmuştur. Bununla birlikte bazı nüshalarda bu kelimeler birkaç şekilde yazılmıştır. Bazısında "tahsir" (تخسير) dir ki, anlamı "helak etmek ve noksan etmek"tir. Bazısında (تحسير) 'dir ki "teessüf etmek ve gamlanmak" demektir. Bazısında (تحصير) 'dir ki, hapsetmek ve hasret çekmektir; ve bazısında "taksir" (تقصير) 'dir ki, "kısaltmak" demektir. Fakir, Ankaravî hazretlerinin nüshasını tercih ettim. Yani, Yüce Allah buyurur ki: "Bu bağışımızda ve ihsanımızda hesaplı vererek dar tutmak ve eksiltmek yoktur; ve keremimizden dolayı keşke yapmayaydım, diye pişman olmak ve giden mala da hasret çekmek yoktur."

“Püşt”, arka ve penâh ma'nâlarınadır. “Püşt-şikeste”, âlem-i sûrette zarûrete düşmüş, ilticâ edecek yeri kalmamış olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, “Hasırın altına elini sok, avcunu doldur, emr-i maîşette ilticâgâhı kalmamış olan fakîre istediğini ver!” nâsibdir. Maahâzâ ba'zı nüshalarda bu kelimeler birkaç şekilde muharrerdir. Ba'zısında "tahsir" (تخسير) dir ki, ma'nâsı "helâk etmek ve noksan etmek"tir. Ba'zısında (تحسير) 'dir ki "teessüf etmek ve gamlanmak" demektir. Ba'zısında (تحصير) 'dir ki, habs ve hasretmektir; ve ba'zısında "taksir" (تقصير) 'dir ki, "kısaltmak" demektir. Fakîr Ankaravî hazretlerinin nüshasını ihtiyâr ettim. Ya'ni, Hak Teâlâ buyurur ki: "Bu atâmızda ve ihsânımızda hesablı vererek dar tutmak ve eksiltmek yoktur; ve keremimizden dolayı keşke yapmayaydım, diye pişman olmak ve giden mala da hasret çekmek yoktur."

2791. "Ey mu'temed, kötü gözün yüz örtüsü için elini hasırın altına sok!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2791. "Ey güvenilir kişi, kötü gözün yüz örtüsü için elini hasırın altına sok!"

"Kötü göz"den kasıt, ilâhî bağışları mutlak surette sebeplere bağlı bilenlerdir. Yani, "Ey doğruluğu güvenilir olan kulum, benim bağış ve ihsanımı sebeplere bağlı bilenlerin gözlerine karşı bir örtü ve perde olmak üzere elini hasırın altına sok! Onlar hasırın altında biriktirilmiş şeyler olduğunu zannetsinler. Yoksa ben hasırın altına el sokmaya da gerek olmaksızın her bağışımı ve ihsanımı ortaya çıkarabilirim. Bu sebep onlara örtü olsun ve onlar kendi sanıları dairesinde yaşasınlar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Hakk'ın velîleri, sebepler dışında açıkça ortaya çıkan birtakım işler gördüler. Nitekim dağdan dişi deve çıktı ve Musa (a.s.)'ın asâsı büyük bir yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve aynı şekilde Mustafa (a.s.) ayı araçsız bir işaret ile yardı; ve Âdem (a.s.) babasız ve anasız ve İsa (a.s.) babasız var oldu; ve İbrahim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan meydana geldi; ve sonsuza dek böyle şeyler meydana geldi. Şimdi ne zaman ki bunu gördüler, bildiler ki sebepler bahanedir ve iş gören başkasıdır. Halkın meşguliyeti için sebepler bir perdeden başka bir şey değildir."

"Kötü göz"den murâd, atâyâ-yı ilâhiyyeyi mutlak sûrette esbâba bağlı bilenlerdir. Ya'ni, "Ey sıdkı mu'temed olan kulum, benim atâ ve ihsânımı esbâba bağlı bilenlerin gözlerine karşı bir nikāb ve perde olmak üzere elini hasırın altına sok! Onlar hasırın altında biriktirilmiş şeyler olduğunu zannetsinler. Yoksa ben hasırın altına el sokmağa da hâcet olmaksızın her atâmı ve ihsânımı ızhâr edebilirim. Bu sebeb onlara nikāb olsun ve onlar kendi vehimleri dâiresinde yaşasınlar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işler gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (a.s.) ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Âdem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûde geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peydâ oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vaktâki bunu gördüler, bildiler ki esbâb bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmın meşgûliyeti için esbâb bir nikāb-dan başka bir şey değildir."

2792. "Sonra sen hasırın altından avucunu doldurup arkası kırılmış sâilin eline ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2792. "Sonra sen hasırın altından avucunu doldurup arkası kırılmış dilencinin eline ver!"

"Püşt", arka ve sığınak anlamlarındadır. "Püşt-şikeste", görünür âlemde zor duruma düşmüş, sığınacak yeri kalmamış olan kimseden kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, "Hasırın altına elini sok, avucunu doldur, geçim işlerinde sığınacak yeri kalmamış olan fakire istediğini ver!"

"Püşt", arka ve penâh ma'nâlarınadır. "Püşt-şikeste", âlem-i sûrette zarûrete düşmüş, ilticâ edecek yeri kalmamış olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, "Hasırın altına elini sok, avcunu doldur, emr-i maîşette ilticâgâhı kalmamış olan fakîre istediğini ver!"

2793. "Bundan sonra gayr-ı munkatı' olan ecirden ver! Her kim isterse mestûr olan cevheri ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. "Bundan sonra kesintisiz olan ecirden ver! Her kim isterse gizli olan cevheri ver!"

"Ecr", sözlükte müjde ve sevap anlamlarındadır. "Nâ-memnûn", minnetsiz ve arkası kesilmeksizin demektir. "Ecr-i nâ-memnûn", ardı arası kesilmeyen ecir demek olur. "Bundan sonra kimseden bir şey alma ve halka minnet etme! Bizim ardı arası kesilmeyen ecir ve ihsanımızdan fakirlere ver! Her kim isterse gayb hazinemizde gizli olan nimet cevherini ver!"

"Ecr", lügatte müjde ve sevâb ma'nâlarınadır. "Nâ-memnûn", minnetsiz ve arkası kesilmeksizin demektir. "Ecr-i nâ-memnûn", ardı arası kesilmeyen ecir demek olur. "Bundan sonra kimseden bir şey alma ve halka minnet etme! Bizim ardı arası kesilmeyen ecir ve ihsânımızdan fukarâya ver! Her kim isterse hazîne-i gaybımızda mestûr olan cevher-i ni'meti ver!"

2794. "Git, "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" sen ol! Hak eli gibi hesabsız rızık saç!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. "Git, "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" sen ol! Hak eli gibi hesapsız rızık saç!"

"Gizâf" ve "güzâf", boş, anlamsız, çok ve hesapsız, sınırsız anlamlarına gelir (Burhan). Burada "sınırsız ve hesapsız" anlamı uygundur. Yani, "Fetih Suresi'nde geçen إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) yani "Ey Resulüm, sana biat edenler ancak Allah'a biat ettiler. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, sahabeler Hz. Peygamber'in elini tutup biat ettikleri zaman, nasıl ki cenâb-ı Peygamber'in eli Hakk'ın eli konumunda idi ise, senin elin de bağış ve ihsanda bizim elimiz olsun! Bu sebeple Hakk'ın eli gibi muhtaçlara hesapsız ve sınırsız rızık saç!"

"Gizâf" ve "güzâf", beyhûde ve herze ve çok ve hesabsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada "hadsiz ve hesabsız" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Sûre-i Fetih'te vâki' إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey Resûlüm, sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ettiler. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, ashâb Hz. Peygamber'in elini tutup bîat ettikleri vakit, nasıl ki cenâb-ı Peygamber'in eli Hakk'ın eli mesâbesinde idi ise, senin elin dahi atâ ve ihsânda bizim elimiz olsun! Binâenaleyh Hakk'ın eli gibi muhtaçlara hesâbsız ve hadsiz rızık saç!"

2795. "Borçluları hakdan kurtar, cihanın ferşini yağmur gibi yeşil yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. "Borçluları haktan kurtar, cihanın döşeğini yağmur gibi yeşil yap!"

"Uhde", burada "hak" anlamındadır. Yani, "Borçluları alacaklıların hakkından kurtar. Cihanın zeminini yağmur gibi yeşillendir ve feyiz ver!"

"Uhde", burada "hak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Borçluları alacaklıların hakkından kurtar. Cihânın zemînini yağmur gibi yeşillendir ve feyz bahş et!"

2796. "Onun işi bir yıl dahi bu oldu ki, Rabb-i dînin kesesinden altın verirdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. "Onun işi bir yıl dahi bu oldu ki, Rabb-i dînin kesesinden altın verirdi."

Şeyh Muhammed hazretlerinin bir yıllık hizmeti dahi, dinin Rabbi olan Hakk'ın gayb hazinesi bulunan hasırın altından altın çıkarıp muhtaçlara vermek oldu.

Şeyh Muhammed hazretlerinin bir yıllık hizmeti dahi, Rabb-i dîn olan Hakk'ın gayb kesesi bulunan hasırın altından altın çıkarıp muhtaçlara vermek oldu.

2793. Bundan sonra gayr-ı munkatı' olan ecirden ver! Her kim isterse mestûr olan cevheri ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2793. Bundan sonra kesintisiz olan ecirden ver! Her kim isterse gizli olan cevheri ver!

"Ecr", sözlükte müjde ve sevap anlamlarındadır. "Nâ-memnûn", minnetsiz ve arkası kesilmeksizin demektir. "Ecr-i nâ-memnûn", ardı arası kesilmeyen ecir demek olur. "Bundan sonra kimseden bir şey alma ve halka minnet etme! Bizim ardı arası kesilmeyen ecir ve ihsanımızdan fakirlere ver! Her kim isterse gayb hazinemizde gizli olan nimet cevherini ver!"

"Ecr", lügatte müjde ve sevâb ma'nâlarınadır. "Nâ-memnûn”, minnetsiz ve arkası kesilmeksizin demektir. "Ecr-i nâ-memnûn", ardı arası kesilmeyen ecir demek olur. "Bundan sonra kimseden bir şey alma ve halka minnet et-me! Bizim ardı arası kesilmeyen ecir ve ihsânımızdan fukarâya ver! Her kim isterse hazîne-i gaybımızda mestûr olan cevher-i ni'meti ver!"

2794. Git, "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" sen ol! Hak eli gibi hesabsız rızık saç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2794. Git, "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" sen ol! Hak eli gibi hesapsız rızık saç!

"Gizâf" ve "güzâf", boş, saçma, çok, hesapsız ve sınırsız anlamlarına gelir (Burhan). Burada "sınırsız ve hesapsız" anlamı uygundur. Yani, Feth Sûresi'nde geçen "إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ" (Fetih, 48/10) yani "Ey Resûlüm, sana biat edenler ancak Allah'a biat ettiler. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, sahabeler Hz. Peygamber'in elini tutup biat ettikleri zaman, nasıl ki Cenab-ı Peygamber'in eli Hakk'ın eli mesabesinde (yerinde) idiyse, senin elin de bağış ve ihsanda bizim elimiz olsun! Bu sebeple Hakk'ın eli gibi muhtaçlara hesapsız ve sınırsız rızık saç!

"Gizâf" ve "güzâf", beyhûde ve herze ve çok ve hesabsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada "hadsiz ve hesabsız" ma'nâsı münasib-dir. Ya'ni, "Sûre-i Fetih'te vâki' إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey Resûlüm, sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ettiler. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" âyet-i kerîmesinde beyân buyruldu-ğu üzere, ashâb Hz. Peygamber'in elini tutup bîat ettikleri vakit, nasıl ki ce-nâb-ı Peygamber'in eli Hakk'ın eli mesâbesinde idi ise, senin elin dahi atâ ve ihsânda bizim elimiz olsun! Binâenaleyh Hakk'ın eli gibi muhtaçlara hesâb-sız ve hadsiz rızık saç!"

2795. Borçluları hakdan kurtar, cihanın ferşini yağmur gibi yeşil yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2795. Borçluları haktan kurtar, cihanın döşeğini yağmur gibi yeşil yap!

"Uhde", burada "hak" anlamındadır. Yani, "Borçluları alacaklıların hakkından kurtar. Cihanın zeminini yağmur gibi yeşillendir ve feyiz ver!"

"Uhde", burada "hak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Borçluları alacaklıların hak-kından kurtar. Cihânın zemînini yağmur gibi yeşillendir ve feyz bahş et!"

2796. Onun işi bir yıl dahi bu oldu ki, Rabb-i dînin kesesinden altın verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2796. Onun işi bir yıl dahi bu oldu ki, dinin Rabbi'nin kesesinden altın verirdi.

Şeyh Muhammed hazretlerinin bir yıllık hizmeti dahi, dinin Rabbi olan Hakk'ın gayb hazinesi bulunan hasırın altından altın çıkarıp muhtaçlara vermek oldu.

Şeyh Muhammed hazretlerinin bir yıllık hizmeti dahi, Rabb-i dîn olan Hakk'ın gayb kesesi bulunan hasırın altından altın çıkarıp muhtaçlara ver-mek oldu.

2797. Kara toprak onun elinde altın olurdu; Hâtem-i Tâyî onun safında bir dilenci idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. Kara toprak onun elinde altın olurdu; Hâtem-i Tâyî onun safında bir dilenci idi.

Hâtem-i Tâyî, Arap kabilelerinden Tay kabilesine mensup, çok cömert bir zattır. Yani, Şeyh hazretlerinin elinde kara toprak altın olurdu. Onun bu halka olan bağışı, gayb hazinesinden bitmez ve tükenmez bir bağış olduğundan, zahirî servetinden cömertlik eden Hâtem-i Tâyî, onun bağış ve ihsan safında bir dilenci konumunda kabul edilirdi. Bazı nüshalarda (در صفش) yerine (درگهش) geçmektedir. "Onun dergâhında" demek olur.

Dilenenin isteğini söylemeksizin bilmesi ve borçluların borçları miktarını söylemeksizin bilmesi ve bu, o "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadîs-i kudsîsinin nişanı olur demesi.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil, esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğünü taşır ve "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple, doğal olarak "Alîm" (her şeyi bilen) isminin de mazharı olur ve bu isme mazhariyet (tecelli yeri olma) sebebiyle onun ilmi, halkın görünen ve görünmeyen yönlerini kuşatır; ve böyle bir kâmilin hâli, "Benim halkıma sıfatım ile çık, seni gören muhakkak Beni gördü!" anlamında olan اخرج بصفاتي الى خلقى فمن رآك فقد رآني hadîs-i kudsîsinin nişanı olur.

Hâtem-i Tâyî kabâil-i Arab'dan Tay kabîlesine mensûb gāyet cömert bir zâttır. Ya'ni, Şeyh hazretlerinin elinde kara toprak altın olurdu. Onun bu halka olan atâsı gayb hazînesinden bitmez ve tükenmez bir atâ olduğundan servet-i zâhirîsinden cömertlik eden Hâtem-i Tâyî onun atâ ve ihsân safında bir dilenci mesâbesinde addolunur idi. Ba'zı nüshalarda (در صفش) yerine (درگهش) vâki'dir. "Onun dergâhında" demek olur.

Sâilin zamîrini söylemeksizin bilmesi ve borçluların borçları mikdârını söylemeksizin bilmesi ve bu o "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadîs-i kudsîsinin nişanı olur demesi

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Binâenaleyh bittabi" "Alîm" isminin dahi mazharı olur ve bu isme de mazhariyet hasebiyle onun ilmi halkın zâhir ve bâtınını muhît olur; ve böyle bir kâmilin hâli "Benim halkıma sıfatım ile çık, seni gören muhakkak Beni gördü!" ma'nâsında olan اخرج بصفاتي الى خلقى فمن رآك فقد رآني hadîs-i kudsîsinin nişanı olur.

2798. Eğer o fakir kendi hacetini söylemese idi, o verir idi ve zamîrini bilirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Eğer o fakir kendi ihtiyacını söylemese idi, o verir idi ve içindekini bilirdi.

Yani, Hz. Şeyh'in huzuruna gelen fakir eğer kendi ihtiyacını sözlü olarak söylemese bile Şeyh onun niyetini bilip muhtaç olduğu şeyi verir idi.

Ya'ni, Hz. Şeyhin huzuruna gelen fakîr eğer kendi ihtiyacını lisânen söylemese bile Şeyh onun niyetini bilip muhtaç olduğu şeyi verir idi.

2799. O arkası eğri, o şeyi ki kalbinde tutardı, ne ziyâde ne de eksik, o kadar verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. O kambur kişi, kalbinde tuttuğu şeyi ne fazla ne de eksik, tam o kadar verirdi.

2797. Kara toprak onun elinde altın olurdu; Hâtem-i Tâyî onun safında bir dilenci idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2797. Kara toprak onun elinde altın olurdu; Hâtem-i Tâyî onun safında bir dilenci idi.

Hâtem-i Tâyî, Arap kabilelerinden Tay kabilesine mensup, çok cömert bir zattır. Yani, Şeyh hazretlerinin elinde kara toprak altın olurdu. Onun bu halka olan bağışı, gayb hazinesinden bitmez ve tükenmez bir bağış olduğundan, zahirî servetinden cömertlik eden Hâtem-i Tâyî, onun bağış ve ihsan safında bir dilenci konumunda kabul edilirdi. Bazı nüshalarda (در صفش) yerine (درگهش) geçmektedir. "Onun dergâhında" demek olur.

Dilenenin isteğini söylemeksizin bilmesi ve borçluların borçları miktarını söylemeksizin bilmesi ve bu, o "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadîs-i kudsîsinin nişanı olur demesi.

Bilinmeli ki, insân-ı kâmil, esmâ-i ilâhiyyenin (Allah'ın isimlerinin) bütünlüğünü taşır ve "Allah" ism-i câmi'inin (tüm isimleri kapsayan ismin) mazharıdır (tecelli yeridir). Bu sebeple, doğal olarak "Alîm" (her şeyi bilen) isminin de mazharı olur ve bu isme mazhariyet (tecelli yeri olma) sebebiyle onun ilmi, halkın görünen ve görünmeyen yönlerini kuşatır; ve böyle bir kâmilin hâli, "Benim halkıma sıfatım ile çık, seni gören muhakkak Beni gördü!" anlamında olan اخرج بصفاتي الى خلقى فمن رآك فقد رآني hadîs-i kudsîsinin nişanı olur.

Hâtem-i Tâyî kabâil-i Arab'dan Tay kabîlesine mensûb gāyet cömert bir zâttır. Ya'ni, Şeyh hazretlerinin elinde kara toprak altın olurdu. Onun bu halka olan atâsı gayb hazînesinden bitmez ve tükenmez bir atâ olduğundan servet-i zâhirîsinden cömertlik eden Hâtem-i Tâyî onun atâ ve ihsân safında bir dilenci mesâbesinde addolunur idi. Ba'zı nüshalarda (در صفش) yerine (درگهش) vâki'dir. "Onun dergâhında" demek olur.

Sâilin zamîrini söylemeksizin bilmesi ve borçluların borçları mikdârını söylemeksizin bilmesi ve bu o "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadîs-i kudsîsinin nişanı olur demesi

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Binâenaleyh bittabi" "Alîm" isminin dahi mazharı olur ve bu isme de mazhariyet hasebiyle onun ilmi halkın zâhir ve bâtınını muhît olur; ve böyle bir kâmilin hâli "Benim halkıma sıfatım ile çık, seni gören muhakkak Beni gördü!" ma'nâsında olan اخرج بصفاتي الى خلقى فمن رآك فقد رآني hadîs-i kudsîsinin nişanı olur.

2798. Eğer o fakir kendi hacetini söylemese idi, o verir idi ve zamîrini bilirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2798. Eğer o fakir kendi ihtiyacını söylemese idi, o verir idi ve içindekini bilirdi.

Yani, Hz. Şeyh'in huzuruna gelen fakir eğer kendi ihtiyacını sözlü olarak söylemese bile Şeyh onun niyetini bilip muhtaç olduğu şeyi verir idi.

Ya'ni, Hz. Şeyhin huzuruna gelen fakîr eğer kendi ihtiyacını lisânen söylemese bile Şeyh onun niyetini bilip muhtaç olduğu şeyi verir idi.

2799. O arkası eğri, o şeyi ki kalbinde tutardı, ne ziyâde ne de eksik, o kadar verirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2799. O arkası eğri, kalbinde tuttuğu şeyi ne fazla ne de eksik, o kadar verirdi.

"Püşt-ham", yani "arkası eğri", mihnet (sıkıntı) yükünden belinin bükülmesinden kinayedir. Yani, sıkıntı ve zaruret yükünden beli bükülmüş olan fakirin kalbinde tuttuğu ihtiyaç miktarını bilir, o miktardan ne fazla ne de eksik vermezdi, tamamen ihtiyacı kadar verirdi.

"Püşt-ham", "arkası eğri", mihnet yükünden beli bükülmekten kinâyedir. Ya'ni, mihnet ve zarûret yükünden beli bükülmüş olan fakîrin kalbinde tuttuğu ihtiyaç mikdârını bilir, o mikdârdan ne ziyâde ve ne de eksik vermezdi, tamâmen ihtiyacı kadar verirdi.

2800. Binaenaleyh "Ey amca, onun bu kadar düşüncesi olduğunu ne bildin?" derlerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. Bu sebeple "Ey amca, onun bu kadar düşüncesi olduğunu ne bildin?" derlerdi?

Hz. Şeyh'in bu hâlini görenler, "Fakirin düşüncesini ve niyetini ne bildin de ona muhtaç olduğu miktarı verdin?" diye şaşırıp sorarlardı.

Hz. Şeyhin bu halini görenler, "Fakîrin düşüncesini ve niyetini ne bildin de ona muhtaç olduğu mikdârı verdin?" diye taaccüb edip sorarlar idi.

2801. O derdi: "Gönül evi tenhalıktır, tese'ülden hâlîdir, cennet gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. O derdi: "Gönül evi tenhalıktır, tese'ülden (soru sormaktan) hâlîdir, cennet gibidir."

Hz. Şeyh onların sorularına cevaben derdi ki: "Gönlümün evinde Hakk'ın dışındaki her şeyden tenhalık vardır. Cennette talep ve ihtiyaç olmadığı gibi benim gönlümde de talep ve ihtiyaç duygusu yoktur. Kalp aynası saf olduğu zaman ona halkın iç düşünceleri yansır."

Hz. Şeyh onların suâllerine cevâben derdi ki: "Gönlümün evinde Hakk'ın gayrından tenhâlık vardır. Cennette taleb ve ihtiyaç olmadığı gibi benim gönlümde de taleb ve ihtiyaç duygusu yoktur. Kalb aynası sâf olduğu vakit ona halkın zamâiri akseder."

2802. "Onda halkın aşkından başka iş yoktur. Onun vaslının hayalinden başka kimse yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. "Onda halkın aşkından başka iş yoktur. Onun vaslının hayalinden başka kimse yoktur."

"Deyyâr", "ev sahibi ve kimse" anlamındadır. Yani, "Kalbimin evinde Yaratıcımın aşk ve sevgisinden başka bir iş ve duygu yoktur. Onun vuslatının hayalinden başka kalbimin içinde dönüp dolaşan bir kimse yoktur. Tamamen Allah'tan gayrı şeylerden arınmıştır."

"Deyyâr", "ev sahibi ve kimse" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kalbimin evinde Hâlik'ımın aşk ve muhabbetinden başka bir iş ve duygu yoktur. Onun vaslının hayâlinden başka kalbimin içinde dönüp dolaşan bir kimse yoktur. Kâmilen mâsivâdan hâlîdir."

2803. "Ben evi iyiden ve kötüden süpürdüm. Benim evim Ahad'in aşkından doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. "Ben evi iyiden ve kötüden süpürdüm. Benim evim Ahad'in aşkından doludur."

"Ben kalbimi iyi ve kötü olan fikirlerden ve hatıralardan temizledim. Şimdi benim kalbim Ahad olan Yüce Allah hazretlerinin aşkından doldu." Şemsî-i Sivâsî'nin (k.s.) beyti: Sür çıkar gayrı gönülden, tâ tecellî ede Hak Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan. "Püşt-ham", "arkası eğri", mihnet yükünden beli bükülmekten kinayedir (üstü kapalı anlatım). Yani, mihnet ve zaruret yükünden beli bükülmüş olan fakirin kalbinde tuttuğu ihtiyaç miktarını bilir, o miktardan ne fazla ne de eksik vermezdi, tamamen ihtiyacı kadar verirdi.

"Ben kalbimi iyi ve kötü olan fikirlerden ve hâtıralardan temizledim. Şimdi benim kalbim Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkından doldu." Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.): Sür çıkar gayrı gönülden, tâ tecellî ede Hak Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan "Püşt-ham", "arkası eğri", mihnet yükünden beli bükülmekten kinâyedir. Ya'ni, mihnet ve zarûret yükünden beli bükülmüş olan fakîrin kalbinde tuttuğu ihtiyaç mikdârını bilir, o mikdârdan ne ziyâde ve ne de eksik vermezdi, tamâmen ihtiyacı kadar verirdi.

2800. Binaenaleyh "Ey amca, onun bu kadar düşüncesi olduğunu ne bildin?" derlerdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2800. Bu sebeple "Ey amca, onun bu kadar düşüncesi olduğunu ne bildin?" derlerdi?

Hz. Şeyh'in bu hâlini görenler, "Fakirin düşüncesini ve niyetini ne bildin de ona muhtaç olduğu miktarı verdin?" diye şaşırıp sorarlardı.

Hz. Şeyhin bu halini görenler, "Fakîrin düşüncesini ve niyetini ne bildin de ona muhtaç olduğu mikdârı verdin?" diye taaccüb edip sorarlar idi.

2801. O derdi: "Gönül evi tenhalıktır, tese'ülden hâlîdir, cennet gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2801. O derdi: "Gönül evi tenhalıktır, tese'ülden (soru sormaktan) hâlîdir, cennet gibidir."

Hz. Şeyh onların sorularına cevaben derdi ki: "Gönlümün evinde Hakk'ın dışındaki her şeyden tenhalık vardır. Cennette talep ve ihtiyaç olmadığı gibi benim gönlümde de talep ve ihtiyaç duygusu yoktur. Kalp aynası saf olduğu zaman ona halkın iç düşünceleri yansır."

Hz. Şeyh onların suâllerine cevâben derdi ki: "Gönlümün evinde Hakk'ın gayrından tenhâlık vardır. Cennette taleb ve ihtiyaç olmadığı gibi benim gönlümde de taleb ve ihtiyaç duygusu yoktur. Kalb aynası sâf olduğu vakit ona halkın zamâiri akseder."

2802. "Onda halkın aşkından başka iş yoktur. Onun vaslının hayalinden başka kimse yoktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2802. "Onda halkın aşkından başka iş yoktur. Onun vaslının hayalinden başka kimse yoktur."

"Deyyâr", "ev sahibi ve kimse" anlamındadır. Yani, "Kalbimin evinde Yaratıcımın aşk ve sevgisinden başka bir iş ve duygu yoktur. Onun vuslatının hayalinden başka kalbimin içinde dönüp dolaşan bir kimse yoktur. Tamamen Allah'tan gayrı şeylerden arınmıştır."

"Deyyâr", "ev sahibi ve kimse" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kalbimin evinde Hâlik'ımın aşk ve muhabbetinden başka bir iş ve duygu yoktur. Onun vaslının hayâlinden başka kalbimin içinde dönüp dolaşan bir kimse yoktur. Kâmilen mâsivâdan hâlîdir."

2803. "Ben evi iyiden ve kötüden süpürdüm. Benim evim Ahad'in aşkından doludur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2803. "Ben evi iyiden ve kötüden süpürdüm. Benim evim Ahad'in aşkından doludur."

"Ben kalbimi iyi ve kötü olan fikirlerden ve hatıralardan temizledim. Şimdi benim kalbim Ahad olan Yüce Allah hazretlerinin aşkından doldu." Şemsî-i Sivâsî (k.s.) beyti: Sür çıkar gayrı gönülden, tâ tecellî ede Hak Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

"Ben kalbimi iyi ve kötü olan fikirlerden ve hâtıralardan temizledim. Şimdi benim kalbim Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkından doldu." Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.): Sür çıkar gayrı gönülden, tâ tecellî ede Hak Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

2804. "Onda Huda'nın gayrı her neyi görür isem, benim olmaz, fakîrin olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. "Onda Allah'tan başka her neyi görürsem, benim olmaz, fakirin olur."

"Eğer kalbimde ilahi aşktan başka bir duygu bulursa o duygu ve fikir benim değildir. Aksine benim yanıma gelen fakirin fikrinin ve duygusunun yansımasıdır." Nasıl ki 2666 numaralı beytin başındaki şerifin açıklamasında bu yansıma hakkında Fîhi Mâ Fîh'ten naklen bir kıssa zikredilmişti.

"Eğer kalbimde aşk-ı ilâhînin gayrı bir duygu bulursa o duygu ve fikir benim değildir. Belki benim yanıma gelen fakîrin fikrinin ve duygusunun aksidir." Nitekim 2666 numaralı beytin başındaki sürh-ı şerîfin îzâhında bu akis hakkında Fihi Mâ Fih'den naklen bir kıssa zikredilmiş idi.

2805. Eğer bir suda kesilmiş budaklı hurma ağacı görünse dışarıda olan hurma ağacı aksinin gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Eğer bir suda kesilmiş budaklı hurma ağacı görünse, dışarıda olan hurma ağacı aksinin gayrı olmaz.

"Urcûn", hurma salkımının budağıdır. Bu salkım kesildikten sonra hilal gibi eğrilir, yani suda görünen şekil, dışarıda meydana gelen şeklin aksidir. Hurma ağacı bir örnektir.

"Urcûn", hurma salkımının budağıdır. Bu salkım kesildikten sonra hilal gibi eğrilir, ya'ni suda görünen sûret hâriçte vâki' olan sûretin aksidir. Hurma ağacı bir misâldir.

2806. Eğer suyun dibinde bir sûret görürsen, ey delikanlı, o nakış hâricin aksi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Eğer suyun dibinde bir şekil görürsen, ey delikanlı, o nakış dışarısının yansıması olur.

2807. Fakat su çör çöp[den] hâlî oluncaya kadar beden ırmağında tenkîh şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Fakat su, çör çöpten arınıncaya kadar beden ırmağında temizlemek şarttır.

"Kazî", su üstündeki çör çöp anlamındadır; "akzâ" (اقذاء) kelimesinin çoğuludur, "çör çöpler" demektir. "Tenkîh", temizlemek anlamındadır. Yani, ey insan, eğer sen de kalbine yansımaların meydana gelmesini istersen, kalbine nefse ait ve şeytanî vesvese çör çöplerini getiren beden ırmağını riyâzât ve mücâhedât ile temizlemen şarttır.

“Kazî", ["Kazâ], su üstündeki çör çöp ma'nâsına[dır]; [اقذاء (akzâ')] cem'idir, "çör çöpler" demek olur. "Tenkîh", temizlemek ma'nâsınadır. Ya'ni, ey kimse, eğer sen dahi kalbine akisler vâki' olmasını istersen kalbine havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyye çör çöplerini getiren beden ırmağını riyâzet ve mücâhedât ile temizlemen şarttır.

2808. Tâ ki onda bulanıklık ve çör çöp kalmasın! Tâ ki emîn olsun, yüzün aksini göstersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Tâ ki onda bulanıklık ve çör çöp kalmasın! Tâ ki emin olsun, yüzün aksini göstersin!

2809. Ey fakîr, senin cisminde çamurdan başkası nerede? Ey kalbin düşmanı, suyu çamurdan sâfî et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Ey fakir, senin bedeninde çamurdan başka ne var? Ey kalbin düşmanı, suyu çamurdan arındır!

2804. Onda Huda'nın gayrı her neyi görür isem, benim olmaz, fakîrin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2804. Onda Allah'tan başka her neyi görürsem, benim olmaz, fakirin olur.

"Eğer kalbimde ilahi aşktan başka bir duygu bulursa, o duygu ve düşünce benim değildir. Aksine, benim yanıma gelen fakirin düşüncesinin ve duygusunun yansımasıdır." Nasıl ki 2666 numaralı beytin başındaki şerhin açıklamasında bu yansıma hakkında Fîhi Mâ Fîh'ten naklen bir kıssa (hikâye) zikredilmişti.

"Eğer kalbimde aşk-ı ilâhînin gayrı bir duygu bulursa o duygu ve fikir benim değildir. Belki benim yanıma gelen fakîrin fikrinin ve duygusunun aksidir." Nitekim 2666 numaralı beytin başındaki sürh-ı şerîfin îzâhında bu akis hakkında Fihi Mâ Fih'den naklen bir kıssa zikredilmiş idi.

2805. Eğer bir suda kesilmiş budaklı hurma ağacı görünse dışarıda olan hurma ağacı aksinin gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2805. Eğer bir suda kesilmiş budaklı hurma ağacı görünse, dışarıda olan hurma ağacı aksinin gayrı olmaz.

"Urcûn", hurma salkımının budağıdır. Bu salkım kesildikten sonra hilal gibi eğrilir, yani suda görünen şekil, dışarıda meydana gelen şeklin aksidir. Hurma ağacı bir örnektir.

"Urcûn", hurma salkımının budağıdır. Bu salkım kesildikten sonra hilal gibi eğrilir, ya'ni suda görünen sûret hâriçte vâki' olan sûretin aksidir. Hurma ağacı bir misâldir.

2806. Eğer suyun dibinde bir sûret görürsen, ey delikanlı, o nakış hâricin aksi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2806. Eğer suyun dibinde bir şekil görürsen, ey delikanlı, o nakış dışarısının yansıması olur.

2807. Fakat su çör çöp[den] hâlî oluncaya kadar beden ırmağında tenkîh şarttır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2807. Fakat su, çör çöpten arınıncaya kadar beden ırmağında temizleme şarttır.

"Kazî", su üstündeki çör çöp anlamınadır; "akzâ" çoğuludur, "çör çöpler" demek olur. "Tenkîh", temizlemek anlamınadır. Yani, ey kimse, eğer sen de kalbine yansımalar (akisler) olmasını istersen, kalbine nefse ait ve şeytanî vesveseler (havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyye) çör çöplerini getiren beden ırmağını riyâzât ve mücâhedât ile temizlemen şarttır.

“Kazî", ["Kazâ], su üstündeki çör çöp ma'nâsına[dır]; [اقذاء akzâ'] cem'idir, "çör çöpler" demek olur. "Tenkîh", temizlemek ma'nâsınadır. Ya'ni, ey kimse, eğer sen dahi kalbine akisler vâki' olmasını istersen kalbine havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyye çör çöplerini getiren beden ırmağını riyâzet ve mücâhedât ile temizlemen şarttır.

2808. Tâ ki onda bulanıklık ve çör çöp kalmasın! Ta ki emîn olsun, yüzün aksini göstersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2808. Tâ ki onda bulanıklık ve çör çöp kalmasın! Ta ki emîn olsun, yüzün aksini göstersin!

2809. Ey fakîr, senin cisminde çamurdan başkası nerede? Ey kalbin düşmanı, suyu çamurdan sâfî et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2809. Ey fakir, senin bedeninde çamurdan başkası nerede? Ey kalbin düşmanı, suyu çamurdan arındır!

"Mükıl", fakir demektir; "gilâbe", çamur demektir. "Su"dan kasıt, insan ruhu, "çamur"dan kasıt ise unsurlardan oluşan bedendir. Ey insan ruhunun eserlerinden fakir olan kimse, senin bedeninde yemeden ve içmeden oluşan çamurdan ve yoğunluktan başkası yoktur. Sen bedeninin yoğunluğunu artırmakla kalbine ve ruhuna düşmanlık etmektesin. Ey kalbin ve ruhun düşmanı, ruhunu bedensellikten ve yoğunluktan riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile arındır!

"Mükıl", fakîr; "gilâbe", çamur demektir. "Su"dan murâd, rûh-ı insânî, "çamur"dan murâd, cism-i unsurîdir. Ey rûh-ı insânî âsârından fakîr olan kimse, senin cisminde yemeden ve içmeden hâsıl olan çamurdan ve kesâfetten başkası yoktur. Sen cisminin kesâfetini tezyîd etmekle kalb ve rûhuna düşmanlık etmektesin. Ey kalbin ve rûhun düşmanı, rûhunu cismâniyetten ve kesâfetten riyâzet ve mücâhede ile sâf et!

2810. Sen her dem onun üzerindesin ki, uykudan ve yemeden bu ırmak içinde pek ziyâde toprak dökersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Sen her an onun üzerindesin ki, uykudan ve yemeden bu ırmak içine pek çok toprak dökersin.

Sen her an yemek, içmek ve uykuyla meşgul olup bu ruhun hükümlerinin ve eserlerinin akacağı cisim ırmağı içine pek çok toprak dökersin ve onu bulandırmaktasın. Bu sebeple bu kadar yoğun ve bulanık olan kalp ve ruha artık dışarıdan hiçbir yansıma bekleme!

Sen her an yemek ve içme ve uykuyla meşgül olup bu rûhun ahkâm ve âsân cârî olacak olan cisim ırmağı içine pek ziyâde toprak dökersin ve onu bulandırmaktasın. Binâenaleyh bu kadar kesîf ve bulanık olan kalb ve rûha artık hâriçten hiçbir akis bekleme!

## Halkın zamîrlerini bilmenin sebebi

2811. Vaktaki o suyun içi bunlardan hâlîdir, yüzlerin aksi hariçten suya sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. O suyun içi bunlardan boş olduğu zaman, yüzlerin yansıması dışarıdan suya sıçradı.

Su gibi berrak olan ruhunun içi nefsanî, hayvanî ve şeytanî düşünce çer çöplerinden boş olduğu zaman, halkın kalplerinin yüzünün yansıması dışarıdan o ruha sıçrar ve kalp gözüyle halkın iç dünyaları ve düşünceleri görünür.

Vaktāki su gibi berrak olan rûhunun içi havâtır-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ve şeytâniyye çör çöplerinden hâlî olur, halkın kalblerinin yüzünün aksi hâriçten o rûha sıçrar ve kalb gözüyle halkın zamâiri ve fikirleri görünür.

2812. İmdi senin batının musaffâ olmamıştır. Ev şeytandan ve nesnâsdan ve yırtıcı hayvandan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Şimdi senin iç âlemin arınmamıştır. Ev şeytandan, nesnâstan ve yırtıcı hayvandan doludur.

Ey kişi, senin kalbin ve iç âlemin nefsanî sıfatlardan temizlenip arınmamıştır. Kalbinin evi, şeytanın sıfatı olan enaniyetten ve "nesnâs" denilen — "Mükıl", fakir; "gilâbe", çamur demektir. "Su"dan kasıt, insan ruhu, "çamur"dan kasıt, unsurlardan oluşan bedendir. Ey insan ruhunun eserlerinden fakir olan kişi, senin bedeninde yemeden ve içmeden oluşan çamurdan ve yoğunluktan başkası yoktur. Sen bedeninin yoğunluğunu artırmakla kalp ve ruhuna düşmanlık etmektesin. Ey kalbin ve ruhun düşmanı, ruhunu cismaniyetten ve yoğunluktan riyâzât ve mücâhedât ile arındır!

Ey kimse, senin kalbin ve bâtının sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenip musaffâ olmamıştır. Kalbinin evi sıfat-ı şeytan olan enâniyetten ve "nesnâs" deni- "Mükıl", fakîr; "gilâbe", çamur demektir. "Su"dan murâd, rûh-ı insânî, "çamur"dan murâd, cism-i unsurîdir. Ey rûh-ı insânî âsârından fakîr olan kimse, senin cisminde yemeden ve içmeden hâsıl olan çamurdan ve kesâfetten başkası yoktur. Sen cisminin kesâfetini tezyîd etmekle kalb ve rûhuna düşmanlık etmektesin. Ey kalbin ve rûhun düşmanı, rûhunu cismâniyetten ve kesâfetten riyâzet ve mücâhede ile sâf et!

2810. Sen her dem onun üzerindesin ki, uykudan ve yemeden bu ırmak içinde pek ziyâde toprak dökersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2810. Sen her an onun üzerindesin ki, uykudan ve yemeden bu ırmak içine pek çok toprak dökersin.

Sen her an yemek, içmek ve uykuyla meşgul olup bu ruhun hükümlerinin ve eserlerinin akacağı cisim ırmağı içine pek çok toprak dökersin ve onu bulandırmaktasın. Bu sebeple bu kadar yoğun ve bulanık olan kalp ve ruha artık dışarıdan hiçbir yansıma bekleme!

Sen her an yemek ve içme ve uykuyla meşgül olup bu rûhun ahkâm ve âsân cârî olacak olan cisim ırmağı içine pek ziyâde toprak dökersin ve onu bulandırmaktasın. Binâenaleyh bu kadar kesîf ve bulanık olan kalb ve rûha artık hâriçten hiçbir akis bekleme!

## Halkın zamîrlerini bilmenin sebebi

2811. Vaktaki o suyun içi bunlardan hâlîdir, yüzlerin aksi hariçten suya sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2811. O suyun içi bunlardan boş olduğu zaman, yüzlerin yansıması dışarıdan suya sıçradı.

Su gibi berrak olan ruhunun içi nefsanî, hayvanî ve şeytanî düşünce çer çöplerinden boş olduğu zaman, halkın kalplerinin yüzünün yansıması dışarıdan o ruha sıçrar ve kalp gözüyle halkın iç dünyaları ve düşünceleri görünür.

Vaktāki su gibi berrak olan rûhunun içi havâtır-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ve şeytâniyye çör çöplerinden hâlî olur, halkın kalblerinin yüzünün aksi hâriçten o rûha sıçrar ve kalb gözüyle halkın zamâiri ve fikirleri görünür.

2812. İmdi senin batının musaffâ olmamıştır. Ev şeytandan ve nesnâsdan ve yırtıcı hayvandan doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2812. Şimdi senin iç âlemin arınmamıştır. Ev şeytandan, nesnâstan ve yırtıcı hayvandan doludur.

Ey kişi, senin kalbin ve iç âlemin nefse ait sıfatlardan temizlenip arınmamıştır. Kalbinin evi, şeytanın sıfatı olan benlikten, "nesnâs" (insan suretinde bir cin türü) denilen bir tür maymunun sıfatı olan taklitten ve yırtıcı hayvanların sıfatlarından doludur. "Nesnâs" hakkında IV. cildin 764 numaralı beyt-i şerîfinin açıklamasında geçti: "Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın cânını tanıyanın gayrı değil."

Ey kimse, senin kalbin ve bâtının sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenip musaffâ olmamıştır. Kalbinin evi sıfat-ı şeytan olan enâniyetten ve "nesnâs" deni- len bir nevi' maymunun sıfatı olan taklîdden ve yırtıcı hayvânât sıfatlarından doludur. "Nesnâs" hakkında IV. cildin 764 numarasına müsadif olan : ليك گفتم ناس من نسناس نی ناس غیر جان جان اشناس نی "Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın cânını tanıyanın gayrı değil."] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.

2813. Ey inaddan dolayı eşeklikte kalmış olan bir eşek! Ne vakit Mesîh'e mensub ruhlardan koku götürürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Ey inattan dolayı eşeklikte kalmış olan bir eşek! Ne zaman Mesih'e ait ruhlardan koku alırsın?

Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'teki "eşek" tabirleri "hamâkat" (akılsızlık, ahmaklık) anlamındadır. Çünkü eşek, ârifler (bilenler) katında akılsızlığın sembolü sayılmıştır. Yani, ey benim de ilmim, aklım ve dirayetim vardır diyerek insân-ı kâmile karşı kibir ve inattan dolayı iblisî bir akılsızlık içinde kalmış olan bir ahmak, sen bu boş iddialar ile ne zaman Mesih (a.s.)'a mensup ruhları taşıyan insân-ı kâmillerden koku alır ve onları tanıyabilirsin? Sen bu akılsızlıkla onların sözlerinin feyzinden (manevî bereketinden) fayda bulabilir misin? Çünkü senin işin, akılsızlığın sürüklemesiyle onların hâllerine, fiillerine ve sözlerine itiraz etmekten ibarettir.

Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîfdeki "eşek" ta'bîrleri "hamâkat" ma'nâsınadır. Zîrâ eşek ârifler indinde timsâl-i hamâkat addedilmiştir. Ya'ni, ey benim de ilmim ve aklım ve dirâyetim vardır diyerek insân-ı kâmile karşı kibir ve inâddan dolayı hamâkat-i iblîsiyye içinde kalmış olan bir ahmak, sen bu boş da'vâlar ile ne vakit Mesih (a.s.)a mensûb rûhları hâiz olan insân-ı kâmillerden koku alır ve onları tanıyabilirsin? Sen bu hamâkat ile onların sözlerinin feyzinden fayda bulabilir misin? Zîrâ senin işin sâika-i hamâkat ile onların ahvâl ve efâl ve akvâline i'tirâz etmekten ibarettir.

2814. Eğer bir hayal zâhir olursa ne vakit tanırsın ki, hangi bir mekmenden başvurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Eğer bir hayal ortaya çıkarsa, hangi gizli yerden geldiğini ne zaman tanırsın?

Ey ahmak, eğer senin içinde bir hayal belirirse, o hayalin hangi perdeden ve pusudan baş gösterdiğini asla bilemezsin. Bilinmeli ki, kalbe gelen hayal ve hatıranın kaynağı dörttür. Nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânîdir. Nefsânî hatıranın alameti şudur ki, tabiat vasıtasıyla gelir ve bedenin şehvetlerine ait olur; ve kuvvetli olarak gelir ve zikrullah ile zayıf olmaz ve sabit bir halde bulunur, bu hatıra şerdir. Şeytânî hatıranın alameti şudur ki, kuvvetli olmaz ve tereddüde dayanır ve zikrullah ile zayıf olur, buna vesvese derler. Fâsıkı fısk'a (günaha) ve kâfiri küfre davet eder ve âbid ve zâhidin nefislerini tahrik ederek çoğunlukla onları günah işlemeye ve günahtan kaçınmada ısrarcı olanları dahi daha hayırlı olan amellerden kaçınmaya davet eder. Ayırt etmesi en güç olan hatıralar bunlardır ki hepsi şerdir. Melekî hatıranın alameti şudur ki, o hatıra hayra ait olur, ancak kuvvetli bir surette gelmez ve tereddüde dayanır. Rahmânî hatıranın alameti şudur ki, hayra ait olup kuvvetli bir surette gelir, buna "ilhâm" derler, bu hatıra sahibi bunun hükmünü yerine getirmedikçe rahat etmez. Bir nevi maymunun sıfatı olan taklitten ve yırtıcı hayvanların sıfatlarından doludur. "Nesnâs" hakkında IV. cildin 764 numarasına denk gelen: ["Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs canın canını tanıyanın gayrı değil."] şerefli beytin açıklamasında geçti.

Ey ahmak, eğer senin içinde bir hayâl peyda olursa o hayâlin hangi perdeden ve pusudan baş çıkardığını asla bilemezsin. Ma'lûm olsun ki, kalbe gelen hayâl ve hâtıranın menba'ı dörttür. Nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânîdir. Hâtıra-i nefsânînin alâmeti budur ki, tabîat vâsıtasıyla gelir ve cismin şehevâtına müteallık olur; ve kuvvetli olarak gelir ve zikrullah ile zayıf olmaz ve sâbit bir hâlde bulunur, bu hâtıra şerdir. Hâtıra-i şeytânînin alâmeti budur ki, kuvvetli olmaz ve tereddüde müstenid olur ve zikrullah ile zayıf olur, buna vesvese derler. Fâsıkı fıska ve kâfiri küfre da'vet eder ve âbid ve zâhidin nefislerini tahrîk ederek ekseriyâ onları günah işlemeye ve günahtan ictinâbda musırr olanları dahi daha hayırlı olan amellerden imtina'a da'vet eder. Tefrîkı en güç olan hâtıralar bunlardır ki hepsi şerdir. Hâtıra-i melekînin alâmeti budur ki, o hâtıra hayra müteallık olur, ancak kuvvetli bir sûrette vârid olmaz ve tereddüde müstenid bulunur. Hâtıra-i rahmânînin alâmeti budur ki, hayra müteallık olup kuvvetli bir sûrette vârid olur, buna "ilhâm" derler, bu hâtıra sâhibi bunun hükmünü icrâ etmedikçe müsterih olmaz. len bir nevi' maymunun sıfatı olan taklîdden ve yırtıcı hayvânât sıfatlarından doludur. "Nesnâs" hakkında IV. cildin 764 numarasına müsadif olan : ["Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın cânını tanıyanın gayrı değil."] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.

2813. Ey inaddan dolayı eşeklikte kalmış olan bir eşek! Ne vakit Mesîh'e mensub ruhlardan koku götürürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2813. Ey inattan dolayı eşeklikte kalmış olan bir eşek! Ne zaman Mesih'e ait ruhlardan koku alırsın?

Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîf'teki "eşek" tabirleri "hamâkat" (akılsızlık, ahmaklık) anlamındadır. Çünkü eşek, ârifler (bilenler) katında akılsızlığın sembolü sayılmıştır. Yani, ey benim de ilmim, aklım ve dirayetim vardır diyerek insân-ı kâmile karşı kibir ve inattan dolayı iblisî bir akılsızlık içinde kalmış olan bir ahmak, sen bu boş iddialar ile ne zaman Mesih (a.s.)'a mensup ruhları taşıyan insân-ı kâmillerden koku alır ve onları tanıyabilirsin? Sen bu akılsızlıkla onların sözlerinin feyzinden (manevî bereketinden) fayda bulabilir misin? Çünkü senin işin, akılsızlığın sürüklemesiyle onların hâllerine, fiillerine ve sözlerine itiraz etmekten ibarettir.

Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîfdeki "eşek" ta'bîrleri "hamâkat" ma'nâsınadır. Zîrâ eşek ârifler indinde timsâl-i hamâkat addedilmiştir. Ya'ni, ey benim de ilmim ve aklım ve dirâyetim vardır diyerek insân-ı kâmile karşı kibir ve inâddan dolayı hamâkat-i iblîsiyye içinde kalmış olan bir ahmak, sen bu boş da'vâlar ile ne vakit Mesih (a.s.)a mensûb rûhları hâiz olan insân-ı kâmillerden koku alır ve onları tanıyabilirsin? Sen bu hamâkat ile onların sözlerinin feyzinden fayda bulabilir misin? Zîrâ senin işin sâika-i hamâkat ile onların ahvâl ve efâl ve akvâline i'tirâz etmekten ibarettir.

2814. Eğer bir hayal zahir olursa ne vakit tanırsın ki, hangi bir mekmenden başvurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2814. Eğer bir hayal ortaya çıkarsa, ne zaman anlarsın ki, hangi gizli yerden kaynaklanıyor?

Ey ahmak, eğer senin içinde bir hayal belirirse, o hayalin hangi perdeden ve pusudan baş gösterdiğini asla bilemezsin. Bilinmeli ki, kalbe gelen hayal ve düşüncenin kaynağı dörttür. Nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânîdir. Nefsânî düşüncenin belirtisi şudur ki, tabiat vasıtasıyla gelir ve bedenin şehvetlerine ilişkindir; ve kuvvetli olarak gelir ve Allah'ı anmakla zayıflamaz ve sabit bir halde bulunur, bu düşünce şerdir. Şeytânî düşüncenin belirtisi şudur ki, kuvvetli olmaz ve tereddüde dayanır ve Allah'ı anmakla zayıflar, buna vesvese derler. Fâsıkı günaha ve kâfiri küfre davet eder ve ibadet eden ve zâhidin nefislerini tahrik ederek çoğunlukla onları günah işlemeye ve günahtan kaçınmakta ısrarcı olanları dahi daha hayırlı olan amellerden kaçınmaya davet eder. Ayırt etmesi en güç olan düşünceler bunlardır ki hepsi şerdir. Melekî düşüncenin belirtisi şudur ki, o düşünce hayra ilişkindir, ancak kuvvetli bir şekilde gelmez ve tereddüde dayanır. Rahmânî düşüncenin belirtisi şudur ki, hayra ilişkin olup kuvvetli bir şekilde gelir, buna "ilhâm" derler, bu düşünce sahibi bunun hükmünü yerine getirmedikçe rahat etmez.

Ey ahmak, eğer senin içinde bir hayâl peyda olursa o hayâlin hangi perdeden ve pusudan baş çıkardığını asla bilemezsin. Ma'lûm olsun ki, kalbe gelen hayâl ve hâtıranın menba'ı dörttür. Nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânîdir. Hâtıra-i nefsânînin alâmeti budur ki, tabîat vâsıtasıyla gelir ve cismin şehevâtına müteallık olur; ve kuvvetli olarak gelir ve zikrullah ile zayıf olmaz ve sâbit bir hâlde bulunur, bu hâtıra şerdir. Hâtıra-i şeytânînin alâmeti budur ki, kuvvetli olmaz ve tereddüde müstenid olur ve zikrullah ile zayıf olur, buna vesvese derler. Fâsıkı fıska ve kâfiri küfre da'vet eder ve âbid ve zâhidin nefislerini tahrîk ederek ekseriyâ onları günah işlemeye ve günahtan ictinâbda musırr olanları dahi daha hayırlı olan amellerden imtina'a da'vet eder. Tefrîkı en güç olan hâtıralar bunlardır ki hepsi şerdir. Hâtıra-i melekînin alâmeti budur ki, o hâtıra hayra müteallık olur, ancak kuvvetli bir sûrette vârid olmaz ve tereddüde müstenid bulunur. Hâtıra-i rahmânînin alâmeti budur ki, hayra müteallık olup kuvvetli bir sûrette vârid olur, buna "ilhâm" derler, bu hâtıra sâhibi bunun hükmünü icrâ etmedikçe müsterih olmaz.

2815. Bâtından hayâlât süpürülünceye kadar cisim, zühdden bir hayal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. İç âlemden hayaller süpürülünceye kadar beden, zühd sebebiyle bir hayal gibi olur.

Bu hayalleri kalpten süpürmek kolay bir şey değildir; büyük riyâzât ve mücâhedeler gereklidir. Çünkü kalpten bu hayaller süpürülünceye kadar, Hakk Yolcusu'nun bedeni, nefsanî ve şeytanî düşüncelerin perhizinden ve riyâzât ile mücâhedelerin şiddetinden eriyip bir hayal gibi olur.

Bu hayâlâtı kalbden süpürmek kolay bir şey değildir, azîm riyâzet ve mücâhede lâzımdır. Zîrâ kalbden bu hayâlât süpürülünceye kadar cism-i sâlik nefsânî ve şeytânî havâtırın perhîzinden ve riyâzet ve mücâhedenin şiddetinden eriyip bir hayal gibi olur.

## Eşeğin sakınması üzerine tilki mekrinin gālib olması

2816. Eşek birçok çalıştı ve ona def' söyledi. Fakat eşek ile cûu'l-kelb çift idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Eşek çok çalıştı ve ona defalarca söyledi. Fakat eşek ile köpek açlığı çift idi.

Yani, zühdün hakikatinden habersiz olan zâhid, hilekâr müride karşı çok çalıştı ve ona karşı deliller getirip sözünü çürüttü. Fakat kendisinde son derecede bir açlık vardı. Bilinmeli ki, bu arslan ve tilki ve eşek kıssasında iki yön olduğu yukarıda sırası geldikçe açıklanmıştı. Bir yönü bu idi ki; "arslan"dan kasıt, kutubdur. Nitekim 2339 numaraya denk gelen: قطب شير و صید کردن کار او باقیان این خلق باقی خوار او (Kutub arslandır ve avlanmak onun işidir. Bu halkın geri kalanları onun artığını yiyicidir.) beytinde açıkça belirtilmiştir. Ve "tilki"den kasıt, nefsanî olan mürid ve "eşek"ten kasıt dahi, zühdün hakikatinden habersiz olduğu hâlde zühd yolunu seçtiğini zanneden ahmak bir taklitçidir. İkinci yön dahi, "arslan"dan kasıt, kendi nefsine fayda sağlamak için halkı birtakım hilekâr mensupları vasıtasıyla avlamaya çalışan yalancı mürşidlerdir. Nitekim 2480 numaraya denk gelen آن مقلد صد دليل و صد بيان در زبان آرد ندارد هيچ جان (O taklitçi yüz delili ve yüz beyanı dile getirir, hiç can tutmaz.) beytinde bunların hâli beyan ve 2484 numaralı beytin üstündeki şerh başlığında da kâmil şeyhin davetiyle noksanların daveti arasındaki farkı açıklamışlardır. Bu sebeple bu kıssada Hakk Yolcularının irşadı için

Ya'ni, hakîkat-i zühdden bî-haber olan zâhid, mürid-i hîlekâra karşı çok çalıştı ve ona karşı delîller getirip sözünü cerh etti. Fakat kendinde son derecede bir açlık var idi. Ma'lûm olsun ki, bu arslan ve tilki ve eşek kıssasında iki vecih olduğu yukarıda sırası düşdükçe îzâh edilmiş idi. Bir vechi bu idi ki; "arslan"dan murâd, kutubdur. Nitekim 2339 numaraya müsâdif olan : قطب شير و صید کردن کار او باقیان این خلق باقی خوار او ["Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bâkîsini yiyicidir."] beytinde tasrîh buyrulmuştur. Ve "tilki"den murâd, nefsânî olan mürîd ve "eşek"ten murâd dahi, hakîkat-i zühdden bî-haber bulunduğu hâlde tarîk-ı zühdü ihtiyâr ettiğini zanneden bir ahmak mukalliddir. İkinci vecih dahi, "arslan"dan murâd, intifa'-ı nefsi için halkı birtakım hîlekâr olan mensûbları vasıtasıyla avlamağa sa'yeden yalancı mürşidlerdir. Nitekim 2480 numaraya müsadif olan آن مقلد صد دليل و صد بیان در زبان آرد ندارد هیچ جان ["O mukallid yüz delîli ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz."] beytinde bunların hâli beyân ve 2484 numaralı beytin üstündeki sürh-ı şerîfde de kâmil şeyhin da'vetiyle nâkısların da'veti arasındaki farkı îzâh buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu kıssada irşâd-ı sâlikîn için

2815. Bâtından hayâlât süpürülünceye kadar cisim, zühdden bir hayal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2815. İç âlemden hayaller süpürülünceye kadar beden, zühd sebebiyle bir hayal gibi olur.

Bu hayalleri kalpten süpürmek kolay bir şey değildir; büyük riyâzât ve mücâhedeler gereklidir. Çünkü kalpten bu hayaller süpürülünceye kadar, Hakk Yolcusu'nun bedeni, nefsanî ve şeytanî düşüncelerin perhizinden ve riyâzât ile mücâhedelerin şiddetinden eriyip bir hayal gibi olur.

Bu hayâlâtı kalbden süpürmek kolay bir şey değildir, azîm riyâzet ve mücâhede lâzımdır. Zîrâ kalbden bu hayâlât süpürülünceye kadar cism-i sâlik nefsânî ve şeytânî havâtırın perhîzinden ve riyâzet ve mücâhedenin şiddetinden eriyip bir hayal gibi olur.

## Eşeğin sakınması üzerine tilki mekrinin gālib olması

2816. Eşek birçok çalıştı ve ona def' söyledi. Fakat eşek ile cûu'l-kelb çift idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2816. Eşek çok çalıştı ve ona defalarca söz söyledi. Fakat eşek ile köpeğin açlığı bir aradaydı.

Yani, zühdün (dünya nimetlerinden el çekmenin) hakikatinden habersiz olan zahit, hilekâr müride karşı çok çalıştı ve ona karşı deliller getirip sözünü çürüttü. Fakat kendisinde son derecede bir açlık vardı. Bilinmeli ki, bu aslan, tilki ve eşek kıssasında iki yön olduğu yukarıda sırası geldikçe açıklanmıştı. Bir yönü şuydu ki; "aslan"dan maksat, kutubdur. Nitekim 2339 numaralı: قطب شير و صید کردن کار او باقیان این خلق باقی خوار او ["Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bâkîsini yiyicidir."] beytinde açıkça belirtilmiştir. Ve "tilki"den maksat, nefsanî olan mürid ve "eşek"ten maksat da, zühdün hakikatinden habersiz olduğu hâlde zühd yolunu seçtiğini zanneden ahmak bir taklitçidir.

İkinci yön de, "aslan"dan maksat, kendi nefsî çıkarı için halkı birtakım hilekâr mensupları vasıtasıyla avlamaya çalışan yalancı mürşidlerdir. Nitekim 2480 numaralı آن مقلد صد دليل و صد بیان در زبان آرد ندارد هیچ جان ["O mukallid yüz delîli ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz."] beytinde bunların hâli beyan edilmiş ve 2484 numaralı beytin üstündeki şerif başlıkta da kâmil şeyhin davetiyle noksanların daveti arasındaki farkı açıklamışlardır. Bu sebeple bu kıssada Hakk Yolcularının irşadı için iki yöne de işaret vardır. Bu şerif şerhte de bu ikinci yönün kötü sonucunu beyan ederler.

Ya'ni, hakîkat-i zühdden bî-haber olan zâhid, mürid-i hîlekâra karşı çok çalıştı ve ona karşı delîller getirip sözünü cerh etti. Fakat kendinde son derecede bir açlık var idi. Ma'lûm olsun ki, bu arslan ve tilki ve eşek kıssasında iki vecih olduğu yukarıda sırası düşdükçe îzâh edilmiş idi. Bir vechi bu idi ki; "arslan"dan murâd, kutubdur. Nitekim 2339 numaraya müsâdif olan : قطب شير و صید کردن کار او باقیان این خلق باقی خوار او ["Kutub arslandır ve sayd etmek onun işidir. Bu halkın bâkîleri onun bâkîsini yiyicidir."] beytinde tasrîh buyrulmuştur. Ve "tilki"den murâd, nefsânî olan mürîd ve "eşek"ten murâd dahi, hakîkat-i zühdden bî-haber bulunduğu hâlde tarîk-ı zühdü ihtiyâr ettiğini zanneden bir ahmak mukalliddir.

İkinci vecih dahi, "arslan"dan murâd, intifa'-ı nefsi için halkı birtakım hîlekâr olan mensûbları vasıtasıyla avlamağa sa'yeden yalancı mürşidlerdir. Nitekim 2480 numaraya müsadif olan آن مقلد صد دليل و صد بیان در زبان آرد ندارد هیچ جان ["O mukallid yüz delîli ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz."] beytinde bunların hâli beyân ve 2484 numaralı beytin üstündeki sürh-ı şerîfde de kâmil şeyhin da'vetiyle nâkısların da'veti arasındaki farkı îzâh buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu kıssada irşâd-ı sâlikîn için iki veche de işâret vardır. Bu şerh-i şerîfde de bu ikinci vechin fenâ netîcesini beyân buyururlar.

2817. Hırs galib geldi ve onun sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki ragîfin aşkı götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Hırs üstün geldi ve onun sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki ekmeğin aşkı götürür.

"Ragîf", ince pide anlamındadır, burada mutlak "gıda" kastedilir. Yani, eşeğe gıda bulmak ve yemek hırsı üstün geldi ve açlığa karşı sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki, yiyecek ve içecek aşkı ve hırsı onları helake sürükler.

"Ragîf", ince pide ma'nâsınadır, burada mutlak "gıdâ" murâd buyrulur. Ya'ni, eşeğe gıda bulmak ve yemek hırsı galib geldi ve açlığa karşı sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki, yiyecek ve içecek aşkı ve hırsı onları helâke sevk eder.

2818. O bir resûlden ki, ona hakāyık el verdi, fakr küfr olmaya yakın geldi, buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. O bir resûlden ki, ona hakikatler el verdi, fakirlik küfür olmaya yakın geldi, buyurdu.

Kendisine eşyanın hakikatleri (varlıkların gerçek mahiyetleri) açığa çıkan şanlı peygamber (a.s.) "Fakirlik, küfür olmaya yakın oldu" buyurdu; ve fakirliğin küfre yakın olmasında birçok yönler vardır. Örneğin fakir ve geçimini sağlamaktan âciz kalan kişinin kalbi sıkıntıya düşer, Allah'ın rızık vericiliği hakkında kötü zanna kapılır ve eline geçen geçimliğin helal veya haram olmasına dikkat etmez. Bu haller ise küfre yakın olan hallerdir. Çok kimseler vardır ki, imanlarıyla beraber geçimlerini sağlama hususunda günah işlerler ve bazen intihar da ederler.

Kendisine hakāyık-ı eşya münkeşif olan Resûl-i zîşan hazretleri كاد الفقر ان يكون كفراً ya'ni "Fakr, küfr olmaya yakın oldu" buyurdu; ve fakrın küfre yakın olmasında birçok vecihler vardır. Ezcümle fakîr ve tedarik-i nafakadan âciz kalan kimsenin kalbi ıztırâba düşüp Hakk'ın Rezzaklığı hakkında sû'-i zanna mübtelâ olur ve eline geçen nafakanın helâl ve harâm olmasına i'tinâ etmez. Bu haller ise küfre yakın olan hallerdir. Çok kimseler vardır, îmanlarıyla beraber tedarik-i nafaka husûsunda günahı mürtekib olurlar ve ba'zan intihar da ederler.

2819. O eşek açlığa esir olmuş idi. Dedi: "Eğer mekr ise de bir yol olmuş tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. O eşek açlığa esir olmuştu. Dedi: "Eğer tuzak ise de bir yol olmuş tut!"

"Yek-reh", "bir yol, bir mertebe, bir yönden" anlamına gelir. Eşek açlığa yakalandığından kendi kendine dedi ki: "Eğer tilkinin söylediği sözler hile ve tuzak olsa bile, bu açlık içinde her dakika ölmektense bir yönden kendini ölmüş say!"

"Yek-reh", "bir yol, bir mertebe, bir uğurdan" ma'nâsınadır. Eşek açlığa mübtelâ olduğundan kendi kendine dedi ki: "Eğer tilkinin söylediği sözler hîle ve mekr olsa bile bu açlık içinde her dakika ölmekten ise bir uğurdan kendini ölmüş farzet!"

2820. "Bâri bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu ise ben ölmüş olarak iyiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. "Bari bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu ise ben ölmüş olarak iyiyim!"

İki yöne de işaret vardır. Bu şerifte de bu ikinci yönün kötü sonucunu açıklarlar.

iki veche de işâret vardır. Bu sürh-ı şerîfde de bu ikinci vechin fenâ netîcesini beyân buyururlar.

2817. Hırs galib geldi ve onun sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki ragîfin aşkı götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2817. Hırs üstün geldi ve onun sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki ekmeğin aşkı götürür.

"Ragîf", ince pide anlamındadır, burada mutlak "gıda" kastedilir. Yani, eşeğe gıda bulmak ve yemek hırsı üstün geldi ve açlığa karşı sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki, yiyecek ve içecek aşkı ve hırsı onları helake sürükler.

"Ragîf", ince pide ma'nâsınadır, burada mutlak "gıdâ" murâd buyrulur. Ya'ni, eşeğe gıda bulmak ve yemek hırsı galib geldi ve açlığa karşı sabrı zayıf oldu. Çok boğazlar vardır ki, yiyecek ve içecek aşkı ve hırsı onları helâke sevk eder.

2818. O bir resûlden ki, ona hakāyık el verdi, fakr küfr olmaya yakın geldi, buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2818. O bir resûlden ki, ona hakikatler el verdi, fakirlik küfür olmaya yakın geldi, buyurdu.

Kendisine eşyanın hakikatleri açılan şanlı peygamber (a.s.) "Fakirlik küfür olmaya yakın oldu" buyurdu; ve fakirliğin küfre yakın olmasında birçok yön vardır. Örneğin fakir ve geçimini temin etmekten aciz kalan kimsenin kalbi sıkıntıya düşüp Allah'ın rızık vericiliği hakkında kötü zanna kapılır ve eline geçen geçimliğin helal veya haram olmasına dikkat etmez. Bu haller ise küfre yakın olan hallerdir. Çok kimseler vardır, imanlarıyla beraber geçim temini konusunda günah işlerler ve bazen intihar da ederler.

Kendisine hakāyık-ı eşya münkeşif olan Resûl-i zîşan hazretleri كاد الفقر ان يكون كفراً ya'ni Fakr, küfr olmaya yakın oldu" buyurdu; ve fakrın küfre yakın olmasında birçok vecihler vardır. Ezcümle fakîr ve tedarik-i nafakadan âciz kalan kimsenin kalbi ıztırâba düşüp Hakk'ın Rezzaklığı hakkında sû'-i zanna mübtelâ olur ve eline geçen nafakanın helâl ve harâm olmasına i'tinâ etmez. Bu haller ise küfre yakın olan hallerdir. Çok kimseler vardır, îmanlarıyla beraber tedarik-i nafaka husûsunda günahı mürtekib olurlar ve ba'zan intihar da ederler.

2819. O eşek açlığa esir olmuş idi. Dedi: "Eğer mekr ise de bir yol olmuş tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2819. O eşek açlığa esir olmuştu. Dedi: "Eğer tuzak ise de bir yol olmuş tut!"

"Yek-reh", "bir yol, bir mertebe, bir yönden" anlamına gelir. Eşek açlığa yakalandığından kendi kendine dedi ki: "Eğer tilkinin söylediği sözler hile ve tuzak olsa bile, bu açlık içinde her dakika ölmektense bir yönden kendini ölmüş say!"

"Yek-reh", "bir yol, bir mertebe, bir uğurdan" ma'nâsınadır. Eşek açlığa mübtelâ olduğundan kendi kendine dedi ki: "Eğer tilkinin söylediği sözler hîle ve mekr olsa bile bu açlık içinde her dakika ölmekten ise bir uğurdan kendini ölmüş farzet!"

2820. "Bâri bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu ise ben ölmüş ola-[2821] rak iyiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2820. "Bari bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu ise ben ölmüş olarak iyiyim!"

Yani, "Eğer tilki benim helakime kastetmiş ise bile giderim ve hiç olmazsa daima maruz kaldığım bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu açlık ise benim ölmem daha hayırlıdır!"

Ya'ni, “Eğer tilki benim helâkime kasdetmiş ise bile giderim ve hiç olmazsa dâimâ dûçâr olduğum bu açlık azâbından kurtulurum. Eğer hayat bu açlık ise benim ölmem daha hayırlıdır!”

2821. Gerçi eşek evvelâ tövbe ve yemîn etti, âkıbet yine eşeklikten bir habt etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Gerçi eşek önce tövbe ve yemin etti, sonunda yine eşeklikten bir hata etti.

"Habt", yanılmak ve unutmak ve vurup ağacın yaprağını dökmek ve bozmak anlamlarına gelir. Burada "unutmak" anlamı uygundur. Gerçekten de eşek önce gördüğü heybet ve dehşetten dolayı tövbe etti ve bir daha hilekârların sözüne kanmayacağına dair ahd ve yemin etti. Fakat sonunda eşeklikten ve ahmaklıktan dolayı daha önce aldanmış olduğunu ve gördüğü heybeti unuttu.

“Habt”, sehvetmek ve unutmak ve vurup ağacın yaprağını dökmek ve fesâda vermek ma’nâlarına gelir. Burada “unutmak” ma’nâsı münâsibdir. Vâkıa eşek evvelâ gördüğü heybet ve dehşetten dolayı tövbe etti ve bir daha hîlekârların sözüne kanmayacağına dâir ahd ve yemîn etti. Fakat âkıbet eşeklikten ve hamâkatten dolayı evvelce aldandığını ve gördüğü heybeti unuttu.

2822. Hırs kör ve ahmak ve câhil eder. Ölümü ahmaklar üzerine kolay yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. Hırs kör, ahmak ve cahil eder. Ölümü ahmaklar üzerine kolay yapar.

Nefsânî hırs insanı kör eder. Girişiminin vahim sonuçlarını göremez ve ahmak eder. Hırsın vahâmetini idrak edemez ve cahil eder, bildiklerini unutturur. Bu sebeple nefsânî hırsa tutulmuş olan ahmaklara ölüm kolay bir şey görünür ve nihayet intihar eder. Nasıl ki intiharların zamanımızda çoğalması ahmakların çoğalmasındandır.

Hırs-ı nefsânî insanı kör eder. Teşebbüsünün vahîm netîcelerini göremez ve ahmak eder. Hırsın vehâmetini idrâk edemez ve câhil eder, bildiklerini unutturur. Binâenaleyh hırs-ı nefsâniye mübtelâ olan ahmaklara ölüm kolay bir şey görünür ve nihâyet intihâr eder. Nitekim intiharların zamânımızda çoğalması ahmakların çoğalmasındandır.

2823. Eşeklerin canı üzerine ölüm kolay değildir. Zîrâ bâkî olan canın letâfetini tutmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Eşeklerin canı üzerine ölüm kolay değildir. Çünkü kalıcı olan canın inceliğini tutmazlar.

Hâlbuki ahmakların canına gelen ölüm kolay ve arzu edilir bir ölüm değildir. Çünkü onlar canlarını nefse ait sıfatların rengine boyadıkları ve yoğun bir hâle getirdikleri için, onlarda o canın asıl inceliği yoktur; ve bu yoğunluk hâliyle cisimden alakasını ölüm aracılığıyla kesen bir ruh, berzah âleminde daha büyük belalara tutulur.

Halbuki ahmakların canına gelen ölüm kolay ve temennî olunur bir ölüm değildir. Çünkü onlar canlarını sıfât-ı nefsâniyyeleri rengine boyadıkları ve kesîf bir hâle getirdikleri cihetle, onlarda o canın letâfet-i asliyyesi yoktur; ve bu hâl-i kesâfetle cisimden alâkasını ölüm vâsıtasıyla kesen bir rûh âlem-i berzahda daha büyük belâlara giriftâr olur.

2824. Mâdemki bâkî olan canı tutmaz, o şakîdir. Onun ecel üzerine cür’eti ahmaklıktandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. Mademki bâkî olan canı tutmaz, o şakîdir. Onun ecel üzerine cür'eti ahmaklıktandır.

"Câvid", daim ve bâkî anlamındadır. "Bâkî olan can"dan maksat, Hakk'a ulaşan ve Hak'la kendi arasında hiçbir perde bulunmayan candır. Yani, "Eğer tilki benim helakime kastetmiş ise bile giderim ve hiç olmazsa daima maruz kaldığım bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu açlık ise benim ölmem daha hayırlıdır!"

“Câvid”, dâim ve bâkî ma’nâsınadır. “Bâkî olan can”dan murâd, Hakk’a vâsıl olan ve Hak’la kendi arasında hiçbir hicâb bulunmayan candır. Ya’ni, Ya'ni, "Eğer tilki benim helâkime kasdetmiş ise bile giderim ve hiç olmaz- sa dâimâ dûçâr olduğum bu açlık azabından kurtulurum. Eğer hayat bu açlık ise benim ölmem daha hayırlıdır!"

2821. Gerçi eşek evvelâ tövbe ve yemîn etti, akıbet yine eşeklikten bir habt etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2821. Gerçi eşek önce tövbe ve yemin etti, sonunda yine eşekliğinden bir unutkanlık gösterdi.

"Habt", yanılmak ve unutmak ve vurup ağacın yaprağını dökmek ve fesada vermek anlamlarına gelir. Burada "unutmak" anlamı uygundur. Gerçekten de eşek önce gördüğü heybet ve dehşetten dolayı tövbe etti ve bir daha hilekârların sözüne kanmayacağına dair söz ve yemin etti. Fakat sonunda eşekliğinden ve ahmaklığından dolayı daha önce aldanmış olduğunu ve gördüğü heybeti unuttu.

"Habt", sehvetmek ve unutmak ve vurup ağacın yaprağını dökmek ve fe- sâda vermek ma'nâlarına gelir. Burada "unutmak" ma'nâsı münasibdir. Vâ- kıa eşek evvelâ gördüğü heybet ve dehşetten dolayı tövbe etti ve bir daha hî- lekârların sözüne kanmayacağına dair ahd ve yemîn etti. Fakat akıbet eşek- likten ve hamâkatten dolayı evvelce aldandığını ve gördüğü heybeti unuttu.

2822. Hırs kör ve ahmak ve câhil eder. Ölümü ahmaklar üzerine kolay yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2822. Hırs kör, ahmak ve cahil eder. Ölümü ahmaklar üzerine kolay yapar.

Nefsânî hırs insanı kör eder. Girişiminin vahim sonuçlarını göremez ve ahmak eder. Hırsın vahâmetini idrak edemez ve cahil eder, bildiklerini unutturur. Bu sebeple nefsânî hırsa tutulmuş ahmaklara ölüm kolay bir şey görünür ve nihayet intihar eder. Nasıl ki intiharların zamanımızda çoğalması ahmakların çoğalmasındandır.

Hırs-ı nefsânî insanı kör eder. Teşebbüsünün vahîm netîcelerini göremez ve ahmak eder. Hırsın vehâmetini idrak edemez ve câhil eder, bildiklerini unutturur. Binâenaleyh hırs-ı nefsânîye mübtelâ olan ahmaklara ölüm kolay bir şey görünür ve nihâyet intihar eder. Nitekim intiharların zamânımızda ço- ğalması ahmakların çoğalmasındandır.

2823. Eşeklerin canı üzerine ölüm kolay değildir. Zîrâ bâkî olan canin letafe- tini tutmazlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2823. Eşeklerin canı üzerine ölüm kolay değildir. Çünkü kalıcı olan canın inceliğini taşımazlar.

Hâlbuki ahmakların canına gelen ölüm kolay ve arzu edilen bir ölüm değildir. Çünkü onlar canlarını nefse ait sıfatların rengine boyadıkları ve yoğun bir hâle getirdikleri için, onlarda o canın asıl inceliği yoktur; ve bu yoğunluk hâliyle cisimden alâkasını ölüm vasıtasıyla kesen bir ruh, berzah âleminde (ölümden sonraki âlem) daha büyük belâlara tutulur.

Halbuki ahmakların canına gelen ölüm kolay ve temennî olunur bir ölüm değildir. Çünkü onlar canlarını sıfât-ı nefsâniyyeleri rengine boyadıkları ve kesîf bir hâle getirdikleri cihetle, onlarda o canın letâfet-i asliyyesi yoktur; ve bu hâl-i kesâfetle cisimden alâkasını ölüm vâsıtasıyla kesen bir rûh âlem-i berzahda daha büyük belâlara giriftâr olur.

2824. Mâdemki bâkî olan canı tutmaz, o şakîdir. Onun ecel üzerine cür'eti ahmaklıktandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2824. Mademki bâkî olan canı tutmaz, o şakîdir. Onun ecel üzerine cür'eti ahmaklıktandır.

"Câvîd", sürekli ve bâkî (kalıcı) anlamındadır. "Bâkî olan can"dan kasıt, Hakk'a ulaşan ve Hak ile kendi arasında hiçbir perde bulunmayan candır. Yani, Hakk'a ulaşmayan ve nefsin perdesi altında kalmış olan canın sahibi şakî (bedbaht) ve mutsuzdur. Çünkü böyle bir can sahibi ölümden sonra da Hak'tan perdelenmiş ve azap içinde bulunacağından, dünya hayatından sıkılıp da ölüme yönelme cür'eti onun ahmaklığındandır.

“Câvîd”, dâim ve bâkî ma'nâsınadır. “Bâkî olan can"dan murâd, Hakk'a vâsıl olan ve Hak'la kendi arasında hiçbir hicab bulunmayan candır. Ya'ni, Hakk'a vâsıl olmayan ve hicâb-ı nefsâniyyet altında kalmış olan canın sahibi şakîdir ve bedbahttır. Zîrâ böyle bir can sahibi ölümden sonra da Hak'tan hicâb ve azâb içinde bulunacağından hayât-ı dünyeviyyeden sıkılıp da ölüm tarafına meyl cür'eti onun ahmaklığındandır.

2825. Cehd et, tâ ki senin canın muhalled olsun, tâ ki ölüm gününde sana bir azık olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. Çabala ki, senin canın ebedîleşsin, tâ ki ölüm gününde sana bir azık olsun!

Ey Hakk Yolcusu, mücadele et ki, senin insanî ruhun, hayvanî ruhun şehvetleri ve nefsanî sıfatların perde ve engellerinden kurtulup bâkî olan Hakk'a ulaşsın ve engelsiz, sürekli ve bâkî bulunsun! Tâ ki ölüm gününde öyle bir ruh, ahiret hayatında sana azık ve faydalı olsun!

Ey sâlik, mücâhede et ki, senin rûh-ı insânîn rûh-ı hayvânînin şehevâtı ve nefsânî sıfat perde ve hicâblarından kurtulup bâkî olan Hakk'a vâsıl olsun ve hicâbsız dâim ve bâkî bulunsun! Tâ ki ölüm gününde öyle bir ruh hayât-ı uhreviyyede sana azık ve fâideli olsun!

2826. Onun Rezzâk'a dahi i'timâdı olmadı ki, onun üzerine gaybdan cûd saçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Onun Rezzâk'a dahi güveni olmadı ki, onun üzerine gaybdan cömertlik saçar.

O taklitçi zâhidin gerçek bir tevekkülü olmadığı gibi, rızık veren Yüce Allah'a dahi güveni olmadı ki, o gerçek rızık veren, onun üzerine zaman zaman gayb hazinesinden cömertlik ve kerem saçar.

O mukallid zâhidin hakîkî bir tevekkülü olmadığı gibi, Râzık olan Hak Teâlâ hazretlerine dahi i'timâdı olmadı ki, o Râzık-ı hakîkî onun üzerine vakit vakit gayb hazînesinden cûd ve kerem saçar.

2827. Şimdiye kadar onu fazl rızıksız tutmadı. Gerçi vakit vakit onun cismi üzerine açlık havâle etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Şimdiye kadar onu lütuf rızıksız tutmadı. Gerçi zaman zaman onun bedeni üzerine açlık havale etti.

O taklitçi zâhidi şimdiye kadar Hakk'ın lütfu ve keremi rızıksız bırakmadı. Her ne kadar ara sıra onun bedenine açlık hâlini havale ve musallat ettiyse de yine onun takdir edilmiş olan gıdasını verdi.

O mukallid zâhidi şimdiye kadar Hakk'ın fazlı ve keremi rızıksız bırakmadı. Her ne kadar ara sıra onun cismine açlık hâlini havâle ve musallat ettiyse de yine onun mukadder olan gıdâsını verdi.

2828. Eğer açlık olmasa diğer yüz maraz hazımsızlıktan dolayı senden baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Eğer açlık olmasa, diğer yüz hastalık hazımsızlıktan dolayı senden baş gösterir.

Yani, gerçi açlık bedenin bir hastalığıdır; fakat tokluk, hazımsızlıktan dolayı bedende diğer birçok hastalıklar meydana getirir. Tıpta mide bozukluğundan bedende oluşan birçok hastalık sayılmış ve çok ve çeşitli yemeklerin zararları açıklanmıştır. Hakk'a ulaşamayan ve nefsin perdesi (hicâb-ı nefsâniyyet) altında kalmış olan canın sahibi şakîdir ve bedbahttır. Çünkü böyle bir can sahibi ölümden sonra da Hak'tan uzaklık (hicâb) ve azap içinde bulunacağından, dünya hayatından sıkılıp da ölüme yönelme cesareti onun ahmaklığındandır.

Ya'ni, gerçi açlık cismin bir marazıdır; fakat tokluk, hazımsızlıktan dolayı cisimde diğer birçok marazlar tevlîd eder. Tabâbette mi'de fesâdından vücûdda husûle gelen birçok hastalıklar ta'dâd olunmuş ve çok ve mütenevvi' yemeklerin mazarratları îzâh edilmiştir. Hakk'a vâsıl olmayan ve hicâb-ı nefsâniyyet altında kalmış olan canın sahibi şakîdir ve bedbahttır. Zîrâ böyle bir can sahibi ölümden sonra da Hak'tan hicâb ve azâb içinde bulunacağından hayât-ı dünyeviyyeden sıkılıp da ölüm tarafına meyl cür'eti onun ahmaklığındandır.

2825. Cehd et, tâ ki senin canın muhalled olsun, tâ ki ölüm gününde sana bir azık olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2825. Çabala ki, senin canın ebedîleşsin, tâ ki ölüm gününde sana bir azık olsun!

Ey Hakk Yolcusu, mücadele et ki, senin insanî ruhun, hayvanî ruhun şehvetleri ve nefsanî sıfatların perde ve engellerinden kurtulup bâkî olan Hakk'a ulaşsın ve engelsiz, sürekli ve bâkî bulunsun! Tâ ki ölüm gününde öyle bir ruh, ahiret hayatında sana azık ve faydalı olsun!

Ey sâlik, mücâhede et ki, senin rûh-ı insânîn rûh-ı hayvânînin şehevâtı ve nefsânî sıfat perde ve hicâblarından kurtulup bâkî olan Hakk'a vâsıl olsun ve hicâbsız dâim ve bâkî bulunsun! Tâ ki ölüm gününde öyle bir ruh hayât-ı uhreviyyede sana azık ve fâideli olsun!

2826. Onun Rezzak'a dahi i'timâdı olmadı ki, onun üzerine gaybdan cûd saçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2826. Onun Rezzak'a dahi güveni olmadı ki, onun üzerine gaybdan cömertlik saçar.

O taklitçi zâhidin gerçek bir tevekkülü olmadığı gibi, rızık veren Yüce Allah hazretlerine dahi güveni olmadı ki, o gerçek rızık veren, onun üzerine zaman zaman gayb hazinesinden cömertlik ve kerem saçar.

O mukallid zâhidin hakîkî bir tevekkülü olmadığı gibi, Râzık olan Hak Teâlâ hazretlerine dahi i'timâdı olmadı ki, o Râzık-ı hakîkî onun üzerine vakit vakit gayb hazînesinden cûd ve kerem saçar.

2827. Şimdiye kadar onu fazl rızıksız tutmadı. Gerçi vakit vakit onun cismi üzerine açlık havale etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2827. Şimdiye kadar onu lütuf ve ihsanıyla rızıksız bırakmadı. Gerçi zaman zaman onun bedeni üzerine açlık hükmetti.

O taklitçi zâhidi şimdiye kadar Hakk'ın lütfu ve cömertliği rızıksız bırakmadı. Her ne kadar ara sıra onun bedenine açlık hâlini havale ve musallat ettiyse de yine onun takdir edilmiş olan gıdasını verdi.

O mukallid zâhidi şimdiye kadar Hakk'ın fazlı ve keremi rızıksız bırakmadı. Her ne kadar ara sıra onun cismine açlık hâlini havâle ve musallat ettiyse de yine onun mukadder olan gıdâsını verdi.

2828. Eğer açlık olmasa diğer yüz maraz hazımsızlıktan dolayı senden baş çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2828. Eğer açlık olmasa, hazımsızlıktan dolayı diğer yüz hastalık senden baş gösterir.

Yani, gerçi açlık bedenin bir hastalığıdır; fakat tokluk, hazımsızlıktan dolayı bedende diğer birçok hastalıklar meydana getirir. Tıpta mide bozukluğundan bedende oluşan birçok hastalık sayılmış ve çok ve çeşitli yemeklerin zararları açıklanmıştır.

Ya'ni, gerçi açlık cismin bir marazıdır; fakat tokluk, hazımsızlıktan dolayı cisimde diğer birçok marazlar tevlîd eder. Tabâbette mi'de fesâdından vücûdda husûle gelen birçok hastalıklar ta'dâd olunmuş ve çok ve mütenevvi' yemeklerin mazarratları îzâh edilmiştir.

2829. Halbuki açlık marazı hem letâfette hem hafiflikte ve hem amelde o illetlerden evlâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Hâlbuki açlık hastalığı hem incelikte hem hafiflikte hem de amelde o illetlerden daha iyi olur.

Açlık hastalığı ve zahmeti, tokluktan kaynaklanan hastalık ve zahmete birkaç yönden tercih edilir. Açlıkta incelik ve pislikle kirlenmekten temizlik vardır. Toklukta ise yoğunluk ve bağırsaklarda pislik yığını vardır; ve açlıkta vücutta hafiflik, toklukta ise ağırlık olur; ve açlıkta kalp incelir, nefse ait hazlar azalır ve iyi ameller ortaya çıkar. Toklukta ise kalpte katılık olur, nefse ait hazlar artar ve kötü ameller meydana gelir. Hint şârihlerinden Mîr Eyyüb buyurur: "Bir gün Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuşlardır: في قلة الاكل منافع كثيرة منها ان يكون الرجل اصح جسما و اجود حفظا و از کی فهما و اجلی قلبا و اخف نفسا و اقل نوما و احد نظرا و اسلم طبيعة و اقل مؤنة و اكرم خلقا و اوسع مواساة yani "Az yemekte çok faydalar vardır. Onlar da şunlardır ki, insan bedenen sağlıklı olur ve hafıza gücü iyi, anlayışı temiz, kalbi parlak, nefsi hafif, uykusu az, bakışı keskin, tabiatı sağlam ve selametli, masrafı az, ahlâkı cömert, müdârâsı (geçimi) ve telattufu (yumuşaklığı) geniş olur."

Açlık hastalık ve zahmeti, tokluktan tevellüd eden hastalık ve zahmete birkaç vech ile müraccahdır. Açlıkda letâfet ve necâsetle televvüsden nezâfet vardır. Toklukta ise kesâfet ve em'âda kütle-i necâset vardır; ve açlıkta vücûdda hafiflik ve toklukta ağırlık olur; ve açlıkta kalb rakîk olup şehevât-ı nefsâniyye azalır ve iyi ameller zuhûr eder. Toklukta ise kalbde kasvet olup şehevât-ı nefsâniyye ziyâde ve kötü ameller sâdır olur. Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb buyurur: "Bir gün Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuşlardır: في قلة الاكل منافع كثيرة منها ان يكون الرجل اصح جسما و اجود حفظا و از کی فهما و اجلی قلبا و اخف نفسا و اقل نوما و احد نظرا و اسلم طبيعة و اقل مؤنة و اكرم خلقا و اوسع مواساة ya'ni "Az yemekte çok faydalar vardır. Onlar da budur ki, insan cismen sıhhatte olur ve kuvve-i hâfızası iyi ve anlayışı temiz ve kalbi parlak ve nefsi hafif ve uykusu az ve nazarı keskin ve tabîatı sağ ve sâlim ve masrafı az ve ahlâkı kerîm müdârâsı ve telattufu geniş olur."

2830. Açlık zahmeti zahmetlerden daha latîftir. Hususiyle açlıkta yüz men[2831]faat ve hüner vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Açlık zahmeti, zahmetlerden daha latîftir (ince ve hoştur). Özellikle açlıkta yüz fayda ve hüner vardır.

## Açlığın ve perhîz etmenin fazîleti hakkındadır

2831. Açlık muhakkak ilaçların sultanıdır. Agah ol, açlığı cana koy onu böyle hakîr görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Açlık kesinlikle ilaçların sultanıdır. Uyanık ol, açlığı cana koy, onu böyle değersiz görme!

Bu şerefli beyitte "Perhiz, ilaçtan daha üstündür" ve aynı şekilde "Açlık, ölümden başka her hastalık için ilaçtır" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde الاحتماء افضل من الدواء ya'ni "Perhiz, ilaçtan efdaldir" ve keza الجوع دواء لكل داء سوى السام ya'ni "Açlık, ölümden gayri her bir hastalık için ilâçtır" hadîs-i şerîflerine işaret buyrulur.

2829. Halbuki açlık marazı hem letafette hem hafiflikte ve hem amelde o illetlerden evlâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2829. Oysa açlık hastalığı hem incelikte hem hafiflikte hem de amelde o illetlerden daha iyidir.

Açlık hastalığı ve zahmeti, tokluktan kaynaklanan hastalık ve zahmete birkaç yönden tercih edilir. Açlıkta incelik ve pislikle kirlenmekten temizlik vardır. Toklukta ise yoğunluk ve bağırsaklarda pislik yığını vardır; ve açlıkta vücutta hafiflik ve toklukta ağırlık olur; ve açlıkta kalp incelir, nefse ait hazlar azalır ve iyi ameller ortaya çıkar. Toklukta ise kalpte katılık olur, nefse ait hazlar artar ve kötü ameller meydana gelir. Hint şârihlerinden Mir Eyyüb şöyle buyurur: "Bir gün Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuşlardır: في قلة الاكل منافع كثيرة منها ان يكون الرجل اصح جسما و اجود حفظا و از کی فهما و اجلی قلبا و اخف نفسا و اقل نوما و احد نظرا و اسلم طبيعة و اقل مؤنة و اكرم خلقا و اوسع مواساة" yani "Az yemekte çok faydalar vardır. Onlar da şudur ki, insan bedenen sağlıklı olur ve hafıza gücü iyi, anlayışı temiz, kalbi parlak, nefsi hafif, uykusu az, bakışı keskin, tabiatı sağlam ve selametli, masrafı az, ahlakı cömert, hoşgörüsü ve nezaketi geniş olur."

Açlık hastalık ve zahmeti, tokluktan tevellüd eden hastalık ve zahmete birkaç vech ile müraccahdır. Açlıkda letâfet ve necâsetle televvüsden nezâfet vardır. Toklukta ise kesâfet ve em'âda kütle-i necâset vardır; ve açlıkta vücûdda hafiflik ve toklukta ağırlık olur; ve açlıkta kalb rakîk olup şehevât-ı nefsâniyye azalır ve iyi ameller zuhûr eder. Toklukta ise kalbde kasvet olup şehevât-ı nefsâniyye ziyâde ve kötü ameller sâdır olur. Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb buyurur: "Bir gün Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuşlardır: في قلة الاكل منافع كثيرة منها ان يكون الرجل اصح جسما و اجود حفظا و از کی فهما و اجلی قلبا و اخف نفسا و اقل نوما و احد نظرا و اسلم طبيعة و اقل مؤنة و اكرم خلقا و اوسع مواساة ya'ni "Az yemekte çok faydalar vardır. Onlar da budur ki, insan cismen sıhhatte olur ve kuvve-i hâfızası iyi ve anlayışı temiz ve kalbi parlak ve nefsi hafif ve uykusu az ve nazarı keskin ve tabîatı sağ ve sâlim ve masrafı az ve ahlâkı kerîm müdârâsı ve telattufu geniş olur."

2830. Açlık zahmeti zahmetlerden daha latîftir. Hususiyle açlıkta yüz men- [2831] faat ve hüner vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2830. Açlık zahmeti, zahmetlerden daha latîftir (ince ve hoştur). Özellikle açlıkta yüz fayda ve hüner vardır.

## Açlığın ve perhîz etmenin fazîleti hakkındadır

2831. Açlık muhakkak ilaçların sultanıdır. Agah ol, açlığı cana koy onu böyle hakîr görme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2831. Açlık kesinlikle ilaçların sultanıdır. Uyanık ol, açlığı cana koy, onu böyle değersiz görme!

Bu şerefli beyitte "Perhiz, ilaçtan daha üstündür" ve aynı şekilde "Açlık, ölümden başka her hastalık için ilaçtır" hadis-i şeriflerine işaret buyrulur.

Bu beyt-i şerîfde الاحتماء افضل من الدواء ya'ni "Perhiz, ilaçtan efdaldir" ve keza الجوع دواء لكل داء سوى السام ya'ni "Açlık, ölümden gayri her bir hastalık için ilâçtır" hadîs-i şerîflerine işaret buyrulur.

2832. O birisi kepek ekmeği yer idi. Sâil "Sana, buna hırs ne içindir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. O birisi kepek ekmeği yerdi. Soran kişi "Sana, buna hırs ne içindir?" dedi.

"Fahfere", buğday ununun kepeği ve ceviz unu anlamlarındadır. "Şereh", hırs anlamındadır (Burhân). Örneğin bir kimse buğday ununun kepeğinden yapılmış ekmeği yerdi. Soran kişilerden birisi çıkıp ona dedi ki: "Senin bu kepek ekmeğine olan şiddetli hırsın ne içindir?" Yani bu tür ekmek bu derece hırs ile yenir mi? Bazı nüshalarda (بدینستت yerine برین داری yazılmıştır. "Niçin buna hırsın vardır?" demek olur.

“Fahfere”, buğday ununun kepeği ve ceviz unu ma'nâlarınadır. “Şereh", hırs ma'nâsınadır (Burhân). Meselâ bir kimse buğday ununun kepeğinden yapılmış ekmeği yer idi. Suâlcinin birisi çıkıp ona dedi ki: "Senin bu kepek ekmeğine olan hırs-ı şedîdin ne içindir?" Ya'ni bu nevi' ekmek bu derece hırs ile yenir mi? Ba'zı nüshada (بدینستت yerine برین داری yazılmıştır. "Niçin buna hırsın vardır?" demek olur.

2833. Dedi: "Vaktaki açlık sabırdan iki kat olur, arpa ekmeği bizim indimizde helva olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. Dedi: "Vaktaki açlık sabırdan iki kat olur, arpa ekmeği bizim indimizde helva olur."

Yani, o iştah ile kepek ekmeğini yiyen kimse cevap olarak dedi: "Gıdaya sabretmek sebebiyle bizim açlığımız şiddetlenip iki kat olduğu zaman, kepek ekmeği ekmeklik mertebesinde kalır, arpa ekmeği de bizim yanımızda kepek ekmeği üzerine baklava ve börek gibi tatlı olur."

Ya'ni, o iştihâ ile kepek ekmeğini yiyen kimse cevâben dedi: "Gıdâya sabretmek sebebiyle bizim açlığımız şiddetlenip iki kat olduğu vakit, kepek ekmeği ekmeklik mertebesinde kalır, arpa ekmeği de bizim indimizde kepek ekmeği üzerine baklava ve börek gibi tatlı olur."

2834. "Binâenaleyh kādirim ki hep helva yiyeyim. Vaktaki azîm sabredeyim, şübhesiz sabûrum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. "Bu sebeple, hep helva yiyebilecek güçteyim. Ne zaman ki çok sabrederim, şüphesiz çok sabırlıyım!"

"Bu sebeple, çok sabrettiğim zaman hep helva yemeye gücüm yeter. Bu yüzden şüphesiz abartılı bir şekilde sabırlı olurum." Yani az acıktığım zaman yemek yersem o kadar tatlı ve lezzetli ve iştahlı yiyemem. Lezzet, yemeği doymak ve iştahla yemek içindir. Açlığa çok sabretmek gerekir. Bu sebeple açlık şiddetlenip iki kat olduğu zaman ne yesem tatlı gelir. Bu sebepten dolayı açlığa karşı şüphesiz pek sabırlı olurum. (Sabrî) kelimesindeki "yâ" harfi yüceltme içindir. "Çün kunem sabrî" birinci mısradaki "heme helva huram" ifadesinin sebebidir. Bazı nüshalarda "çün kunem sabr-ı zarûrî lâcerem" şeklinde yazılmıştır. Bu da "Zaruri sabır gösterdiğim zaman şüphesiz helva istemeye gücüm yeter" demek olur.

“Binâenaleyh azîm sabrettiğim vakit hep helva yemeğe kādirim. Bu sebebden şübhesiz mübâlağa ile sabredici olurum." Ya'ni az acıktığım vakit yemek yersem o kadar tatlı ve lezzetli ve iştihalı yiyemem. Lezzet taâmı doymak ve iştihâ ile yemek içindir. Açlığa çok sabretmek lazımdır. Binâenaleyh açlık şiddetlenip iki kat olduğu vakit her ne yesem tatlı gelir. Bu sebebden dolayı açlığa karşı şübhesiz pek sabırlı olurum. (صبری) 'deki “yâ” ta'zîm içindir. چون کنم صبری birinci mısra'daki همه حلوا خورم ibaresinin illetidir. Ba'zı nüshalarda چون کنم صبر ضروری لاجرم sûretinde yazılmıştır. "Sabr-ı zarûrî ettiğim vakit şübhesiz helva istemeğe kādirim" demek olur.

2835. Halbuki açlık her kimseye zebûn olmaz. Zîrâ bu ölçüden hâriç bir alefzârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Halbuki açlık her kişiye boyun eğmez. Çünkü bu, ölçünün dışında bir alev tarlasıdır.

2832. O birisi kepek ekmeği yer idi. Sâil "Sana, buna hırs ne içindir?" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2832. O birisi kepek ekmeği yerdi. Soran kişi "Sana, buna hırs ne içindir?" dedi.

"Fahfere", buğday ununun kepeği ve ceviz unu anlamlarındadır. "Şereh", hırs anlamındadır (Burhan). Örneğin bir kimse buğday ununun kepeğinden yapılmış ekmeği yerdi. Soran kişilerden birisi çıkıp ona dedi ki: "Senin bu kepek ekmeğine olan şiddetli hırsın ne içindir?" Yani bu tür ekmek bu derece hırs ile yenir mi? Bazı nüshalarda (بدینستت) yerine (برین داری) yazılmıştır. "Niçin buna hırsın vardır?" demek olur.

"Fahfere", buğday ununun kepeği ve ceviz unu ma'nâlarınadır. “Şereh", hırs ma'nâsınadır (Burhân). Meselâ bir kimse buğday ununun kepeğinden yapılmış ekmeği yer idi. Suâlcinin birisi çıkıp ona dedi ki: "Senin bu kepek ekmeğine olan hırs-ı şedîdin ne içindir?" Ya'ni bu nevi' ekmek bu derece hırs ile yenir mi? Ba'zı nüshada (بدینستت) yerine (برین داری) yazılmıştır. "Niçin buna hırsın vardır?" demek olur.

2833. Dedi: "Vaktaki açlık sabırdan iki kat olur, arpa ekmeği bizim indimizde helva olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2833. Dedi: "Vaktaki açlık sabırdan iki kat olur, arpa ekmeği bizim indimizde helva olur."

Yani, o iştah ile kepek ekmeğini yiyen kimse cevap olarak dedi: "Gıdaya sabretmek sebebiyle bizim açlığımız şiddetlenip iki kat olduğu zaman, kepek ekmeği ekmeklik mertebesinde kalır, arpa ekmeği de bizim yanımızda kepek ekmeği üzerine baklava ve börek gibi tatlı olur."

Ya'ni, o iştihâ ile kepek ekmeğini yiyen kimse cevâben dedi: "Gıdâya sabretmek sebebiyle bizim açlığımız şiddetlenip iki kat olduğu vakit, kepek ekmeği ekmeklik mertebesinde kalır, arpa ekmeği de bizim indimizde kepek ekmeği üzerine baklava ve börek gibi tatlı olur."

2834. "Binâenaleyh kādirim ki hep helva yiyeyim. Vaktaki azîm sabredeyim, şübhesiz sabûrum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2834. "Bu sebeple hep helva yemeye gücüm yeter. Ne zaman ki çok sabrederim, şüphesiz çok sabırlıyım!"

"Bu sebeple çok sabrettiğim zaman hep helva yemeye gücüm yeter. Bundan dolayı şüphesiz abartılı bir şekilde sabırlı olurum." Yani az acıktığım zaman yemek yersem o kadar tatlı ve lezzetli ve iştahlı yiyemem. Lezzet, yemeği doymak ve iştahla yemek içindir. Açlığa çok sabretmek gerekir. Bu sebeple açlık şiddetlenip iki kat olduğu zaman ne yesem tatlı gelir. Bundan dolayı açlığa karşı şüphesiz pek sabırlı olurum. (Sabrî) kelimesindeki "yâ" yüceltme içindir. چون کنم صبری (nasıl sabrederim) ifadesi, birinci mısradaki همه حلوا خورم (hep helva yerim) ibaresinin sebebidir. Bazı nüshalarda چون کنم صبر ضروری لاجرم (nasıl zorunlu sabrederim, kaçınılmaz olarak) şeklinde yazılmıştır. Bu da "Zorunlu sabır gösterdiğim zaman şüphesiz helva istemeye gücüm yeter" demektir.

"Binâenaleyh azîm sabrettiğim vakit hep helva yemeğe kādirim. Bu sebebden şübhesiz mübâlağa ile sabredici olurum." Ya'ni az acıktığım vakit yemek yersem o kadar tatlı ve lezzetli ve iştihalı yiyemem. Lezzet taâmı doymak ve iştihâ ile yemek içindir. Açlığa çok sabretmek lazımdır. Binâenaleyh açlık şiddetlenip iki kat olduğu vakit her ne yesem tatlı gelir. Bu sebebden dolayı açlığa karşı şübhesiz pek sabırlı olurum. (صبری) 'deki "yâ" ta'zîm içindir. چون کنم صبری birinci mısra'daki همه حلوا خورم ibaresinin illetidir. Ba'zı nüshalarda چون کنم صبر ضروری لاجرم sûretinde yazılmıştır. "Sabr-ı zarûrî ettiğim vakit şübhesiz helva istemeğe kādirim" demek olur.

2835. Halbuki açlık her kimseye zebûn olmaz. Zîrâ bu ölçüden hariç bir alefzârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2835. Halbuki açlık her kimseye boyun eğmez. Çünkü bu ölçünün dışında bir alefzârdır (çok geniş bir alandır).

Yani sözün özü, açlıkta birçok faziletler vardır. Fakat açlık her kimseye boyun eğmez ve mağlup olmaz; ve her kimse açlığa tahammül edip onun faziletlerine nail olamaz. Çünkü hadis-i şerifte الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين yani "Açlık, Allah'ın yeryüzünde yiyeceğidir. Onunla sıddîkların (doğruların) bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur. Bu sebeple açlığa tahammül etmek, ancak sıddîk olanların işidir. Sıddîk olmayanların nefisleri ise hayvanlık mertebesindedir. Bu dünya ise hayvanlara özgü olan yemler ve gıdalar ile doludur. Hayvanlık mertebesinde olan nefislerin bu yemlere ve gıdalara hücum edip açlıktan kaçmaları tabiidir.

Ya'ni velhâsıl açlıkta birçok fazîletler vardır. Fakat açlık her kimseye ze-bûn ve mağlub olmaz; ve her kimse açlığa tahammül edip onun fazîletlerine nâil olamaz. Çünkü hadis-i şerîfde الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين ya'ni "Açlık, Allah'ın yeryüzünde taâmıdır. Onunla sıddîkların bedenleri hayat bu-lur" buyrulmuştur. Binâenaleyh açlığa tahammül etmek, ancak sıddîk olan-ların kârıdır. Sıddîk olmayanların nefisleri ise mertebe-i hayvâniyyettedir. Bu dünyâ ise hayvanlara mahsûs olan yemler ve gıdalar ile doludur. Hayvâni-yet mertebesinde olan nefislerin bu yemlere ve gıdalara hücum edip açlıktan kaçmaları tabîîdir.

2836. Açlığı muhakkak Hakk'ın hâslarına vermişlerdir, tâ ki açlıktan kuv-vetli arslan olalar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Açlığı muhakkak Hakk'ın has kullarına vermişlerdir, tâ ki açlıktan kuvvetli aslanlar olsunlar!

Yani, açlıktan bedenin kuvveti ve nefsin sıfatı zayıfladığı ve ruhun kuvveti ortaya çıktığı için açlığı muhakkak Yüce Allah'ın has kullarına vermişlerdir. Bu açlıktan onların ruhları kuvvetlenip mana aslanı olurlar.

Ya'ni, açlıktan cismin kuvveti ve nefsin sıfatı zayıf ve rûhun kuvveti zâ-hir olduğu cihetle açlığı muhakkak Hak Teâlâ'nın hâs kullarına vermişlerdir. Bu açlıktan onların rûhları kuvvetlenip ma'nâ arslanı olurlar.

2837. Açlığı her alçak dilenciye ne vakit verirler? Mâdemki yem az değildir, onun önüne koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Açlığı her alçak dilenciye ne zaman verirler? Mademki yem az değildir, onun önüne koyarlar.

Tabiatı aşağı âleme meyilli olan her alçak dilenciye açlığı vermezler. Mademki onun hayvani nefsi aşağı âleme meyillidir ve yemlik olan bu dünyada da hayvanlara özgü yem az değildir. Bu dünyanın türlü türlü yiyeceklerini ve yemlerini onun önüne koyarlar. "Cilf", kaba tabiatlı kimse ve her şeyin parçası anlamındadır. Türkçede karşılığı "kopuk"tur. جلف گدا "kopuk dilenci" demektir.

Tabîatı âlem-i süflîye mâil olan her alçak dilenciye açlığı vermezler. Mâ-demki onun nefs-i hayvânîsi âlem-i süflîye mâildir ve alef-zâr olan bu dün-yâda da hayvanlara mahsûs olan yem az değildir. Bu dünyanın türlü türlü taâmlarını ve yemlerini onun önüne koyarlar. "Cilf", galîzü't-tab' olan kimse ve her şeyin parçası ma'nâsınadır. Türkçe'de muâdili "kopuk"tur. جلف گدا "kopuk dilenci" demek ma'nâsınadır.

2838. Derler ki: "Ye! Zîra buna da lâyıksın! Sen su kuşu değilsin, ekmeğe mensub kuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. Derler ki: "Ye! Çünkü buna da lâyıksın! Sen su kuşu değilsin, ekmeğe ait kuşsun!"

O kopuk dilenciye derler ki: "Mademki aşağı âleme meyil ve muhabbet ettin, aşağı âlemin türlü türlü yemlerini ve gıdalarını da ye! Çünkü senin hayvâniyetin bunlara da lâyıktır." Nasıl ki Hicr Sûresi'ndeki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) yani "Ey Resûlüm, onları bı- Yani sözün özü, açlıkta birçok faziletler vardır. Fakat açlık her kimseye esir ve mağlup olmaz; ve her kimse açlığa tahammül edip onun faziletlerine nail olamaz. Çünkü hadis-i şerifte الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين yani "Açlık, Allah'ın yeryüzünde yiyeceğidir. Onunla sıddıkların (doğruların) bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur. Bu sebeple açlığa tahammül etmek, ancak sıddık olanların işidir. Sıddık olmayanların nefisleri ise hayvanlık mertebesindedir. Bu dünya ise hayvanlara özgü olan yemler ve gıdalar ile doludur. Hayvâniyet mertebesinde olan nefislerin bu yemlere ve gıdalara hücum edip açlıktan kaçmaları tabiîdir.

O kopuk dilenciye derler ki: "Mâdemki âlem-i süflîye meyl ve muhabbet ettin, âlem-i süflînin türlü türlü yemlerini ve gıdalarını da ye! Zîrâ senin hay-vâniyetin bunlara da lâyıktır." Nitekim sûre-i Hicr'deki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'ni "Ey Resûlüm, onları bı- Ya'ni velhâsıl açlıkta birçok fazîletler vardır. Fakat açlık her kimseye zebûn ve mağlub olmaz; ve her kimse açlığa tahammül edip onun fazîletlerine nâil olamaz. Çünkü hadis-i şerîfde الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين ya'ni "Açlık, Allah'ın yeryüzünde taâmıdır. Onunla sıddîkların bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur. Binâenaleyh açlığa tahammül etmek, ancak sıddîk olanların kârıdır. Sıddîk olmayanların nefisleri ise mertebe-i hayvâniyyettedir. Bu dünyâ ise hayvanlara mahsûs olan yemler ve gıdalar ile doludur. Hayvâniyet mertebesinde olan nefislerin bu yemlere ve gıdalara hücum edip açlıktan kaçmaları tabîîdir.

2836. Açlığı muhakkak Hakk'ın hâslarına vermişlerdir, tâ ki açlıktan kuvvetli arslan olalar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2836. Açlığı muhakkak Hakk'ın has kullarına vermişlerdir, tâ ki açlıktan kuvvetli arslan olalar!

Yani, açlıktan bedenin kuvveti ve nefsin sıfatı zayıfladığı ve ruhun kuvveti ortaya çıktığı için açlığı muhakkak Yüce Allah'ın has kullarına vermişlerdir. Bu açlıktan onların ruhları kuvvetlenip mana arslanı olurlar.

Ya'ni, açlıktan cismin kuvveti ve nefsin sıfatı zayıf ve rûhun kuvveti zâhir olduğu cihetle açlığı muhakkak Hak Teâlâ'nın hâs kullarına vermişlerdir. Bu açlıktan onların rûhları kuvvetlenip ma'nâ arslanı olurlar.

2837. Açlığı her alçak dilenciye ne vakit verirler? Mâdemki yem az değildir, onun önüne koyarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2837. Açlığı her alçak dilenciye ne zaman verirler? Mademki yem az değildir, onun önüne koyarlar.

Tabiatı aşağı âleme (maddî dünyaya) meyilli olan her alçak dilenciye açlığı vermezler. Mademki onun hayvanî nefsi aşağı âleme meyillidir ve yem alanı olan bu dünyada da hayvanlara özgü yem az değildir. Bu dünyanın türlü türlü yiyeceklerini ve yemlerini onun önüne koyarlar. "Cilf", kaba tabiatlı kimse ve her şeyin parçası anlamındadır. Türkçede karşılığı "kopuk"tur. جلف گدا "kopuk dilenci" demek anlamındadır.

Tabîatı âlem-i süflîye mâil olan her alçak dilenciye açlığı vermezler. Mâdemki onun nefs-i hayvânîsi âlem-i süflîye mâildir ve alef-zâr olan bu dünyâda da hayvanlara mahsûs olan yem az değildir. Bu dünyânın türlü türlü taâmlarını ve yemlerini onun önüne koyarlar. "Cilf", galîzü't-tab' olan kimse ve her şeyin parçası ma'nâsınadır. Türkçe'de muâdili "kopuk"tur. جلف گدا "kopuk dilenci" demek ma'nâsınadır.

2838. Derler ki: "Ye! Zîra buna da lâyıksın! Sen su kuşu değilsin, ekmeğe mensub kuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2838. Derler ki: "Ye! Çünkü buna da lâyıksın! Sen su kuşu değilsin, ekmeğe mensup kuşsun!"

O kopuk dilenciye derler ki: "Mademki aşağı âleme meyil ve muhabbet ettin, aşağı âlemin türlü türlü yemlerini ve gıdalarını da ye! Çünkü senin hayvâniyetin bunlara da lâyıktır." Nasıl ki Hicr sûresindeki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) yani "Ey Resûlüm, onları bırak ki yesinler ve dünya hayatından istifade etsinler ve emel onları meşgul etsin, yakında bileceklerdir" buyrulur. Ey cismanî olan kimse, sen latif su gibi olan ruhanî gıdanın kuşu değilsin. Yoğun olan cismanî gıdanın kuşusun. Sana lâyık olan gıda ilahî bilgiler değildir, dünyanın türlü türlü lezzetleri ve hazlarıdır. Sen ancak buna lâyıksın!"

O kopuk dilenciye derler ki: "Mâdemki âlem-i süflîye meyl ve muhabbet ettin, âlem-i süflînin türlü türlü yemlerini ve gıdalarını da ye! Zîrâ senin hayvâniyetin bunlara da lâyıktır." Nitekim sûre-i Hicr'deki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'ni "Ey Resûlüm, onları bı- rak ki yesinler ve hayât-ı dünyeviyyeden istifade etsinler ve emel onları meşgül etsin, yakında bileceklerdir" buyrulur. Ey cismânî olan kimse, sen latîf su gibi olan gıdâ-yı rûhânînin kuşu değilsin. Kesîf olan gıdâ-yı cismânînin kuşusun. Sana lâyık olan gıdâ maârif-i ilâhiyye değildir, dünyânın türlü türlü lezzât ve huzûzâtıdır. Sen ancak buna lâyıksın!"

## Bir mürîdin hikâyesidir ki, şeyh onun hırsından ve zamîrinden haberdar olur. Ona dil ile nasîhat etti ve nasîhat zımnında ona Hakk'ın emriyle tevekkül kuvveti bağışladı

2839. Şeyh bir mürîd ile bila-tevakkuf bir şehir tarafına gitti; orada ekmek kıt idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Şeyh, bir müridiyle hiç durmadan bir şehir tarafına gitti; orada ekmek azdı.

2840. Gafletten nâşî mürîdin fikrinde açlık ve kıtlık korkusu her bir dem zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. Gafletten kaynaklanan bir şekilde, müridin zihninde açlık ve kıtlık korkusu her an ortaya çıktı.

2841. Şeyh âgâh ve zamîrden haberdar idi, ona dedi: "Ne kadar iztırab içinde olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. Şeyh uyanık ve iç dünyadan haberdar idi, ona dedi: "Ne kadar ıstırap içinde olursun!"

"Zahîr", feryat etmek ve iç ağrısı demektir, burada sıkıntı ve ıstıraptan kinayedir. Yani, şeyh müridlerin iç dünyalarına uyanık ve onların niyetlerinden ve fikirlerinden haberdar olan insân-ı kâmillerden olduğundan, o gittikleri şehirde ekmek bulamayıp aç kalmak korkusuyla ıstırap çeken müride dedi: "Sen ne kadar sıkıntı içindesin!"

"Zahîr", feryâd etmek ve iç ağrısı demektir, burada sıkıntı ve ıztırâbdan kinâyedir. Ya'ni, şeyh müridlerin bâtınlarına âgâh ve onların niyetlerinden ve fikirlerinden haberdar olan kâmillerden olduğundan, o gittikleri şehirde ekmek bulamayıp aç kalmak korkusuyla muztarip olan mürîde dedi: "Sen ne kadar sıkıntı içindesin!"

2842. "Ekmek gamından dolayı yandın! Sabır ve tevekkül gözünü diktin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. "Ekmek derdinden dolayı yandın! Sabır ve tevekkül gözünü diktin!"

ki yesinler ve dünya hayatından faydalansınlar ve emel onları meşgul etsin, yakında bileceklerdir” buyrulur. Ey cismanî olan kimse, sen latif su gibi olan ruhani gıdanın kuşu değilsin. Yoğun olan cismanî gıdanın kuşusun. Sana layık olan gıda ilahi bilgiler değildir, dünyanın türlü türlü lezzetleri ve nefse ait hazlarıdır. Sen ancak buna layıksın!

rak ki yesinler ve hayât-ı dünyeviyyeden istifade etsinler ve emel onları meşgül etsin, yakında bileceklerdir” buyrulur. Ey cismânî olan kimse, sen latîf su gibi olan gıdâ-yı rûhânînin kuşu değilsin. Kesîf olan gıdâ-yı cismânînin kuşusun. Sana lâyık olan gıdâ maârif-i ilâhiyye değildir, dünyânın türlü türlü lezzât ve huzûzâtıdır. Sen ancak buna lâyıksın!"

## Bir mürîdin hikâyesidir ki, şeyh onun hırsından ve zamîrinden haberdar olur. Ona dil ile nasîhat etti ve nasîhat zımnında ona Hakk'ın emriyle tevekkül kuvveti bağışladı

2839. Şeyh bir mürîd ile bila-tevakkuf bir şehir tarafına gitti; orada ekmek kıt idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2839. Şeyh, bir müridiyle hiç durmadan bir şehir tarafına gitti; orada ekmek azdı.

2840. Gafletten nâşî mürîdin fikrinde açlık ve kıtlık korkusu her bir dem zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2840. Gafletten kaynaklanan bir şekilde, müridin zihninde açlık ve kıtlık korkusu her an ortaya çıktı.

2841. Şeyh âgâh ve zamîrden haberdar idi, ona dedi: "Ne kadar ıztırab içinde olursun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2841. Şeyh, uyanık ve gönülden haberdar idi, ona dedi: "Ne kadar ıztırap içinde olursun!"

"Zahîr", feryat etmek ve iç ağrısı demektir, burada sıkıntı ve ıztıraptan kinayedir. Yani, şeyh müridlerin iç dünyalarına uyanık ve onların niyetlerinden ve fikirlerinden haberdar olan kâmil (olgun) insanlardan olduğundan, o gittikleri şehirde ekmek bulamayıp aç kalmak korkusuyla ıztırap çeken müride dedi: "Sen ne kadar sıkıntı içindesin!"

"Zahîr", feryâd etmek ve iç ağrısı demektir, burada sıkıntı ve ıztırâbdan kinâyedir. Ya'ni, şeyh müridlerin bâtınlarına âgâh ve onların niyetlerinden ve fikirlerinden haberdar olan kâmillerden olduğundan, o gittikleri şehirde ekmek bulamayıp aç kalmak korkusuyla muztarip olan mürîde dedi: "Sen ne kadar sıkıntı içindesin!"

2842. "Ekmek gamından dolayı yandın! Sabır ve tevekkül gözünü diktin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2842. "Ekmek gamından dolayı yandın! Sabır ve tevekkül gözünü diktin!"

Yiyecek bulamama derdinden dolayı yandın ve üzüldün. Açlığa karşı sabretmek ve Hakk'ın rızık verici olduğuna karşı da tevekkül etmek gerekirken, sabır ve tevekküle karşı gözünü diktin ve kapattın!

"Yiyecek bulamamak gamından dolayı yandın ve müteessir oldun. Açlığa karşı sabretmek ve Hakk'ın rızık vereciliğine karşı da mütevekkil olmak lâzım gelirken sabır ve tevekküle karşı gözünü diktin ve kapattın!"

2843. "Sen azîz olan nâzenînlerden değilsin ki, seni cevizsiz ve kuru üzümsüz tutsunlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. "Sen azîz olan nâzenînlerden değilsin ki, seni cevizsiz ve kuru üzümsüz tutsunlar!"

Ey mürîd (tasavvuf yoluna girmiş kişi), sen Hakk'ın azîz ve nâzenin kullarından değilsin. Aksine, çocuk mertebesinde bulunduğun için seni, çocukları memnun ettikleri ceviz ve kuru üzüm gibi olan, yüzeysel gıdasız bırakmazlar, yani seni aç bırakmazlar. Elbette bir yiyecek verirler!

Ey mürîd, sen Hakk'ın azîz ve nâzenin kullarından değilsin. Belki çocuk mertebesinde bulunduğun için seni, çocukları tatyîb ettikleri ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde olan gıdâ-yı sürfîsiz bırakmazlar, ya'ni seni aç bırakmazlar. Elbette bir yiyecek verirler!

2844. "Açlık Hakk'ın haslarının canının rızkıdır. Ne vakit senin gibi perîşân-hâtır dilencinin mağlûbudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. "Açlık, Hakk'ın has kullarının canının rızkıdır. Ne zaman senin gibi perişan gönüllü dilencinin mağlubudur."

"Gîc", perişan gönüllü, ahmak, sersem ve hayran, kendini öven, kendini beğenmişlik ve kibir sahibi anlamlarındadır. Burada "perişan gönüllü" anlamı uygundur. Yani, "Açlık, Hakk'ın has kullarının canına özgü olan rızıktır. Senin gibi kalbi ve gönlü perişan dilencinin mağlubu olmaz ve onun tasarrufuna girmez."

"Gîc", perîşân-hâtır, ahmak, sersem ve hayran, kendini medheden, ucûb ve tekebbür sâhibi ma'nâlarınadır. Burada "perîşân-hâtır" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, "Açlık Hakk'ın has kullarının canına mahsûs olan rızıktır. Senin gibi kalbi ve hâtırı perîşân dilencinin mağlûbu olmaz ve dest-i tasarrufuna girmez."

2845. "Fâriğ ol, sen onlardan değilsin ki, sen bu matbahta ekmeksiz yaşayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. "Vazgeç, sen onlardan değilsin ki, sen bu mutfakta ekmeksiz yaşayasın!"

Açlık derdinden vazgeç ve iç sıkıntısını bırak! Sen Yüce Allah'ın nazik ve değerli kullarından değilsin ki, sen bu dünya mutfağında ekmeksiz ve yemeksiz yaşayasın!

Açlık gamından fâriğ ol ve iç sıkıntısını bırak! Sen Hakk'ın nâzenîn olan azîz kullarından değilsin ki, sen bu dünyâ matbahında ekmeksiz ve yemeksiz yaşayasın!

2846. Bu avâm oburları için kâse, kâse üzerine ve ekmek, ekmek üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. Bu, avam oburları için kâse üstüne kâse ve ekmek üstüne ekmektir.

Bu dünyada nefsanî hazlarına düşkün olan avam oburlarına Yüce Allah, kâse üstüne kâse ve ekmek üstüne ekmek olmak üzere bol bol ve türlü türlü gıdalar ihsan eder. Görünen nimetlerden biri bitmeden diğerlerini verir. "Yiyecek bulamamak derdinden dolayı yandın ve üzüldün. Açlığa karşı sabretmek ve Hakk'ın rızık vericiliğine karşı da tevekkül etmek gerekirken, sabır ve tevekküle karşı gözünü diktin ve kapattın!"

Bu dünyâda hazz-ı nefsânîlerine meclûb olan avâm oburlarına Hak Teâlâ kâse kâse üzerine ve ekmek ekmek üzerine bol bol ve türlü türlü gıdâlar ihsân eder. Niam-ı zâhiriyyenin birisi bitmeden dîğerlerini verir. "Yiyecek bulamamak gamından dolayı yandın ve müteessir oldun. Açlığa karşı sabretmek ve Hakk'ın rızık vereciliğine karşı da mütevekkil olmak lâzım gelirken sabır ve tevekküle karşı gözünü diktin ve kapattın!"

2843. "Sen azîz olan nâzenînlerden değilsin ki, seni cevizsiz ve kuru üzümsüz tutsunlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2843. "Sen aziz olan nazeninlerden değilsin ki, seni cevizsiz ve kuru üzümsüz tutsunlar!"

Ey mürid (Hakk yolcusu), sen Hakk'ın aziz ve nazenin kullarından değilsin. Aksine, çocuk mertebesinde bulunduğun için seni, çocukları hoşnut ettikleri ceviz ve kuru üzüm hükmünde olan zahirî gıdasız bırakmazlar, yani seni aç bırakmazlar. Elbette bir yiyecek verirler!

"Ey mürîd, sen Hakk'ın azîz ve nâzenin kullarından değilsin. Belki çocuk mertebesinde bulunduğun için seni, çocukları tatyîb ettikleri ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîsiz bırakmazlar, ya'ni seni aç bırakmazlar. Elbette bir yiyecek verirler!"

2844. "Açlık Hakk'ın haslarının canının rızkıdır. Ne vakit senin gibi perîşân-hâtır dilencinin mağlûbudur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2844. "Açlık, Hakk'ın has kullarının canının rızkıdır. Ne zaman senin gibi perişan gönüllü dilencinin mağlûbudur."

"Gîc", perişan gönüllü, ahmak, sersem ve hayran, kendini öven, ucüb (kendini beğenme) ve tekebbür (büyüklenme) sahibi anlamlarındadır. Burada "perişan gönüllü" anlamı uygundur. Yani, "Açlık, Hakk'ın has kullarının canına özgü olan rızıktır. Senin gibi kalbi ve gönlü perişan dilencinin mağlûbu olmaz ve tasarrufuna girmez."

"Gîc", perişân-hâtır, ahmak, sersem ve hayran, kendini medheden, ucüb ve tekebbür sahibi ma'nâlarınadır. Burada "perîşân-hâtır" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, "Açlık Hakk'ın has kullarının canına mahsûs olan rızıktır. Senin gibi kalbi ve hâtırı perîşân dilencinin mağlûbu olmaz ve dest-i tasarrufuna girmez."

2845. "Fâriğ ol, sen onlardan değilsin ki, sen bu matbahta ekmeksiz yaşayasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2845. "Vazgeç, sen onlardan değilsin ki, sen bu mutfakta ekmeksiz yaşayasın!"

"Açlık derdinden vazgeç ve iç sıkıntısını bırak! Sen Hakk'ın nazik ve aziz kullarından değilsin ki, sen bu dünya mutfağında ekmeksiz ve yemeksiz yaşayasın!"

"Açlık gamından fâriğ ol ve iç sıkıntısını bırak! Sen Hakk'ın nâzenîn olan azîz kullarından değilsin ki, sen bu dünyâ matbahında ekmeksiz ve yemeksiz yaşayasın!"

2846. Bu avâm oburları için kâse, kâse üzerine ve ekmek, ekmek üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2846. Bu avam oburları için kâse, kâse üzerine ve ekmek, ekmek üzerinedir.

Bu dünyada nefse ait hazlarına düşkün olan avam oburlarına Yüce Allah kâse kâse üzerine ve ekmek ekmek üzerine bol bol ve türlü türlü yiyecekler ihsan eder. Görünen nimetlerden biri bitmeden diğerlerini verir.

Bu dünyâda hazz-ı nefsânîlerine meclûb olan avâm oburlarına Hak Teâlâ kâse kâse üzerine ve ekmek ekmek üzerine bol bol ve türlü türlü gıdalar ihsân eder. Niam-ı zâhiriyyenin birisi bitmeden dîğerlerini verir.

2847. Vaktaki ölür, ekmek ileri ileri gider, der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Vakti geldiğinde ölür, ekmek ileri ileri gider, der ki: "Ey gıdasızlık korkusundan kendisini öldüren!"

2848. "Ey kendisini iztirab içerisinde öldürmüş olan, sen gittin ekmek kaldı, kalk al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. "Ey kendisini ıstırap içinde öldürmüş olan, sen gittin ekmek kaldı, kalk al!"

O bol bol gıdalara nail olan avam (halktan kişi) öldüğü zaman, başından arta kalan o nimetler ileri ileri gidip hâl diliyle ona der ki: "Ey gıdasızlık korkusundan kendisini öldüren ve ıstırap içinde kendisini öldürecek derecede kıvranan zavallı, işte sen gittin, ekmek başından arta kaldı, haydi bakalım şimdi kalk da o gıdaları al ve ye!"

Vaktaki o bol bol gıdalara nâil olan avâm ölür, başından arta kalan o ni'metler ileri ileri gidip lisân-ı hâl ile ona der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren ve ıztırâb içinde kendisini öldürecek derecede kıvranan zavallı, işte sen gittin, ekmek başından arta kaldı, haydi bakalım şimdi kalk da o gıdaları al ve ye!"

2849. "Agâh ol, tevekkül et, elini ayağını titretme! Senin rızkın sana senden daha ziyade âşıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. "Uyanık ol, tevekkül et, elini ayağını titretme! Senin rızkın sana senden daha çok âşıktır."

Hz. Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 48. bölümündeki şu yüce açıklamaları bu beytin tamamıyla açıklaması olduğundan buraya eklenmesi uygun görüldü: لَقَدْ عَلِمْتُ وَ مَا الإِسْرَافُ مِن خَلْقِي إِنَّ الذي هو رِزْقِي سَوْفَ يَأْتِيني وَلَوْ جَلَسْتُ أَتَانِي لَا يُعنيني أسعى له فَيَعْنِينِي تَطَلُّبُهُ

"İsrafın benim ahlâkımdan olmadığı bilinmektedir. Rızkım olan şey muhakkak bana ulaşacaktır. Rızık için koşup aramak beni yorar. Eğer oturursam rızkım zahmetsizce bana gelir."

"Ben rızık kuralını muhakkak surette bilmişimdir, boş yere koşmak ve zaruret olmaksızın meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe, yiyecek ve giyeceğe ve şehvet yüküne ait olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi incitir, âciz ve zelil kılar; ve eğer sabredip bir yere oturursam meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Çünkü rızık da bana taliptir ve o beni çeker. Mademki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezbedemem ki arkasından gideyim. Sözün özü şudur ki, din işleriyle meşgul ol, tâ ki dünya senin arkandan koşsun; ve bu "oturmak"tan kasıt "din işleri üzerinde dur-

Hz. Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. faslındaki şu beyânât-ı aliyye-leri bu beytin tamamıyla şerhi olduğundan buraya derci münasib görüldü: لَقَدْ عَلِمْتُ وَ مَا الإِسْرَافُ مِن خَلْقِي إِنَّ الذي هو رِزْقِي سَوْفَ يَأْتِيني وَلَوْ جَلَسْتُ أَتَانِي لَا يُعنيني أسعى له فَيَعْنِينِي تَطَلُّبُهُ

"İsraf benim ahlâkımdan olmadığı ma'lûmdur. Rızkım olan şey muhakkak bana vâsıl olacaktır. Rızk için koşup aramak beni yorar. Eğer oturur isem rızkım bilâ-zahmet bana gelir."

"Ben kāide-i rızkı muhakkak sûrette bilmişimdir, boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallık olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yere oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim. Hâsıl-ı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgül ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun; ve bu "oturmak"tan murâd "dîn umûru üzerinde otur-

2847. Vaktaki ölür, ekmek ileri ileri gider, der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2847. Vakti geldiğinde ölür, ekmek ileri ileri gider, der ki: "Ey gıdasızlık korkusundan kendisini öldüren!"

2848. "Ey kendisini iztirab içerisinde öldürmüş olan, sen gittin ekmek kaldı, kalk al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2848. "Ey kendisini ıstırap içinde öldürmüş olan, sen gittin ekmek kaldı, kalk al!"

O bol bol gıdalara nail olan avam (halktan kişi) öldüğü zaman, başından arta kalan o nimetler ileri ileri gidip hâl diliyle ona der ki: "Ey gıdasızlık korkusundan kendisini öldüren ve ıstırap içinde kendisini öldürecek derecede kıvranan zavallı, işte sen gittin, ekmek başından arta kaldı, haydi bakalım şimdi kalk da o gıdaları al ve ye!"

Vaktaki o bol bol gıdalara nâil olan avâm ölür, başından arta kalan o ni'metler ileri ileri gidip lisân-ı hâl ile ona der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren ve ıztırâb içinde kendisini öldürecek derecede kıvranan zavallı, işte sen gittin, ekmek başından arta kaldı, haydi bakalım şimdi kalk da o gıdaları al ve ye!"

2849. "Agâh ol, tevekkül et, elini ayağını titretme! Senin rızkın sana senden daha ziyade âşıktır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2849. "Haberdar ol, tevekkül et, elini ayağını titretme! Senin rızkın sana senden daha fazla âşıktır."

Hz. Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 48. bölümündeki şu yüce açıklamaları bu beytin tamamıyla açıklaması olduğundan buraya eklenmesi uygun görüldü: لَقَدْ عَلِمْتُ وَ مَا الإِسْرَافُ مِن خَلْقِي إِنَّ الذي هو رِزْقِي سَوْفَ يَأْتِيني وَلَوْ جَلَسْتُ أَتَانِي لَا يُعنيني أسعى له فَيَعْنِينِي تَطَلُّبُهُ "İsrafın benim ahlâkımdan olmadığı bilinmektedir. Rızkım olan şey muhakkak bana ulaşacaktır. Rızık için koşup aramak beni yorar. Eğer oturursam rızkım zahmetsizce bana gelir."

"Ben rızık kuralını kesin bir şekilde bilmişimdir, boş yere koşmak ve zorunluluk olmadan meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe, yiyecek ve giyeceğe ve şehvet yüküne ilişkin olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi incitir, âciz ve zelil kılar; ve eğer sabredip bir yere oturursam meşakkatsiz ve zillet olmadan o bana gelir. Çünkü rızık da bana talipdir ve o beni çeker. Mademki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezbedemem ki arkasından gideyim. Sözün özü şudur ki, din işleriyle meşgul ol, ta ki dünya senin arkandan koşsun; ve bu "oturmak"tan maksat "din işleri üzerinde oturmak"tır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa din hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünya için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir ilh..." Bilinmeli ki, cenab-ı Pîr'in yüce maksadı çalışmayıp tembel tembel oturmak değildir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in birçok bahsinde sebeplere teşebbüsü tavsiye buyururlar. Yüce maksatları mal elde etmek için dini ve ahlâkı ayak altına alarak hırs saikasıyla kendisini harap etmemektir. Çünkü rızkın meydana gelmesini Yüce Allah sebeplere teşebbüse bağlamıştır. Çok hırslılar vardır ki, bin türlü sebebe teşebbüs edip türlü türlü hileler kullandıkları hâlde hiçbir fayda elde edememişler ve aksine mevcut olan servetlerini mahvetmişlerdir; ve kazananlar dahi istifade edemeksizin gitmişlerdir. Çünkü kazanmak istedikleri veya kazandıkları şey onların rızıkları değildir ki, ellerine geçsin veya istifade hâsıl olsun! Ve yine çok kimseler vardır ki az bir çabayla ümit etmedikleri servete nail olmuşlardır. Çünkü o servet onların rızkıdır ve kolaylıkla ellerine girmiştir.

Hz. Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. faslındaki şu beyânât-ı aliyyeleri bu beytin tamamıyla şerhi olduğundan buraya derci münasib görüldü: لَقَدْ عَلِمْتُ وَ مَا الإِسْرَافُ مِن خَلْقِي إِنَّ الذي هو رِزْقِي سَوْفَ يَأْتِيني وَلَوْ جَلَسْتُ أَتَانِي لَا يُعنيني أسعى له فَيَعْنِينِي تَطَلُّبُهُ "İsraf benim ahlâkımdan olmadığı ma'lûmdur. Rızkım olan şey muhakkak bana vâsıl olacaktır. Rızk için koşup aramak beni yorar. Eğer oturur isem rızkım bilâ-zahmet bana gelir."

"Ben kāide-i rızkı muhakkak sûrette bilmişimdir, boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallık olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yere oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim. Hâsıl-ı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgül ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun; ve bu "oturmak"tan murâd "dîn umûru üzerinde otur- mak"tır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa dîn husûsunda koşmuş olaca- ğından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir ilh..." Ma'lûm olsun ki, cenab-ı Pîrin murâd-ı âlîleri çalışmayıp tenbel tenbel oturmak değildir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in birçok bahislerinde esbaba teşebbü- sü tavsiye buyururlar. Maksad-ı âlîleri celb-i emvâl için dîni ve ahlâkı ayak altına alarak sâika-i hırs ile kendisini harâb etmemektir. Zîrâ rızkın husûlünü Cenâb-ı Hak esbâba teşebbüse bağlamıştır. Çok harîsler vardır ki, bin türlü es- bâba teşebbüs edip türlü türlü hîleler isti'mâl ettikleri hâlde hiçbir fâide elde edememişler ve bil'akis mevcûd olan servetlerini mahvetmişlerdir; ve kaza- nanlar dahi istifade edemeksizin gitmişlerdir. Çünkü kazanmak istedikleri ve- yâhud kazandıkları şey onların rızıkları değildir ki, ellerine geçsin veyâhud istifade hâsıl olsun! Ve yine çok kimseler vardır ki az bir mesâî ile ümîd et- medikleri servete nail olmuşlardır. Çünkü o servet onların rızkıdır ve kolay- lıkla ellerine girmiştir.

2850. Aşıktır ve "Ma'şûk, ma'şûk!" diye bağırır. Zîrâ ey fuzûl, senin sa- bırsızlığını bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. Âşıktır ve "Maşuk, maşuk!" diye bağırır. Çünkü ey fuzuli, senin sabırsızlığını bilir.

"Maşuk", burada "kadının maşuku" anlamındadır. Yani, rızık sana âşıktır ve sen de o rızkın maşukusun. O her zaman "Neredesin maşukum, maşukum!" diye bağırır. Çünkü ey rızık talebinde taşkınlık gösteren kimse, senin ona âşık olup bir an evvel kavuşmak için sabırsız olduğunu bilir.

"Mûl", burada "kadının ma'şûku" ma'nâsınadır. Ya'ni, rızık sana âşıktır ve sen de o rızkın ma'şûkusun. O her vakit "Neredesin ma'şûkum, ma'şû- kum!" diye bağırır. Zîrâ ey rızık talebinde taşkınlık gösteren kimse, senin ona âşık olup bir an evvel vâsıl olmak için sabırsız olduğunu bilir.

2851. Eğer senin bir sabrın olaydı, rızık gelirdi. Kendisini senin üzerine âşık- lar gibi çarpar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Eğer senin bir sabrın olaydı, rızık gelirdi. Kendisini senin üzerine âşıklar gibi çarpar idi.

Eğer senin bir sabrın olaydı, yani kalbinde sıkıntın olmasaydı, rızkın yine sana gelirdi. O rızık herhangi bir aracı ve sebep altında gelip kendisini sana âşıklar gibi çarpacaktı. Bu sebeple rızkından dolayı üzülmen boşunaydı.

Eğer senin bir sabrın olaydı, ya'ni kalbinde ıztırabın olmasa idi, rızkın yi- ne sana gelir idi. O rızık herhangi bir vâsıta ve sebeb tahtında gelip kendisi- ni sana âşıklar gibi çarpacak idi. Binâenaleyh rızkından dolayı üzülmen boş idi.

2852. Açlık korkusundan bu ıztırâb ve titreme nedir? Tevekkül içinde tok ola- rak yaşayabiliyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. Açlık korkusundan bu ıztırap ve titreme nedir? Tevekkül içinde tok olarak yaşayabiliyorlar.

"mak"tır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa din hususunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünya için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir ilh..." Bilinmeli ki, yüce Pîr'in (Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî) yüksek maksadı çalışmayıp tembel tembel oturmak değildir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in birçok bölümlerinde sebeplere teşebbüsü (çalışmayı) tavsiye ederler. Yüksek maksatları, mal kazanmak için dini ve ahlakı ayak altına alarak hırsın sürüklemesiyle kendisini harap etmemektir. Çünkü rızkın meydana gelmesini Yüce Allah sebeplere teşebbüse bağlamıştır. Çok hırslı kişiler vardır ki, bin türlü sebebe teşebbüs edip türlü türlü hileler kullandıkları hâlde hiçbir fayda elde edememişler ve aksine mevcut olan servetlerini mahvetmişlerdir; ve kazananlar dahi istifade edemeksizin gitmişlerdir. Çünkü kazanmak istedikleri veya kazandıkları şey onların rızıkları değildir ki, ellerine geçsin veya istifade hâsıl olsun! Ve yine çok kimseler vardır ki az bir çaba ile ümit etmedikleri servete nail olmuşlardır. Çünkü o servet onların rızkıdır ve kolaylıkla ellerine girmiştir.

mak"tır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa dîn husûsunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir ilh..." Ma'lûm olsun ki, cenab-ı Pîrin murâd-ı âlîleri çalışmayıp tenbel tenbel oturmak değildir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in birçok bahislerinde esbaba teşebbüsü tavsiye buyururlar. Maksad-ı âlîleri celb-i emvâl için dîni ve ahlâkı ayak altına alarak sâika-i hırs ile kendisini harâb etmemektir. Zîrâ rızkın husûlünü Cenâb-ı Hak esbâba teşebbüse bağlamıştır. Çok harîsler vardır ki, bin türlü esbâba teşebbüs edip türlü türlü hîleler isti'mâl ettikleri hâlde hiçbir fâide elde edememişler ve bil'akis mevcûd olan servetlerini mahvetmişlerdir; ve kazananlar dahi istifade edemeksizin gitmişlerdir. Çünkü kazanmak istedikleri veyâhud kazandıkları şey onların rızıkları değildir ki, ellerine geçsin veyâhud istifade hâsıl olsun! Ve yine çok kimseler vardır ki az bir mesâî ile ümîd etmedikleri servete nâil olmuşlardır. Çünkü o servet onların rızkıdır ve kolaylıkla ellerine girmiştir.

2850. Aşıktır ve "Ma'şûk, ma'şûk!" diye bağırır. Zîrâ ey fuzûl, senin sabırsızlığını bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2850. Âşıktır ve "Maşuk, maşuk!" diye bağırır. Çünkü ey fuzulî, senin sabırsızlığını bilir.

"Mûl", burada "kadının maşuku" anlamındadır. Yani, rızık sana âşıktır ve sen de o rızkın maşukusun. O her zaman "Neredesin maşukum, maşukum!" diye bağırır. Çünkü ey rızık talebinde taşkınlık gösteren kimse, senin ona âşık olup bir an önce kavuşmak için sabırsız olduğunu bilir.

"Mûl", burada "kadının ma'şûku" ma'nâsınadır. Ya'ni, rızık sana âşıktır ve sen de o rızkın ma'şûkusun. O her vakit "Neredesin ma'şûkum, ma'şûkum!" diye bağırır. Zîrâ ey rızık talebinde taşkınlık gösteren kimse, senin ona âşık olup bir an evvel vâsıl olmak için sabırsız olduğunu bilir.

2851. Eğer senin bir sabrın olaydı, rızık gelirdi. Kendisini senin üzerine âşıklar gibi çarpar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2851. Eğer senin bir sabrın olaydı, rızık gelirdi. Kendisini senin üzerine âşıklar gibi çarpar idi.

Eğer senin bir sabrın olaydı, yani kalbinde ıstırabın olmasa idi, rızkın yine sana gelir idi. O rızık herhangi bir vasıta ve sebep altında gelip kendisini sana âşıklar gibi çarpacak idi. Bu sebeple rızkından dolayı üzülmen boş idi.

Eğer senin bir sabrın olaydı, ya'ni kalbinde ıztırâbın olmasa idi, rızkın yine sana gelir idi. O rızık herhangi bir vâsıta ve sebeb tahtında gelip kendisini sana âşıklar gibi çarpacak idi. Binâenaleyh rızkından dolayı üzülmen boş idi.

2852. Açlık korkusundan bu ıztırâb ve titreme nedir? Tevekkül içinde tok olarak yaşayabiliyorlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2852. Açlık korkusundan bu ıztırap ve titreme nedir? Tevekkül içinde tok olarak yaşayabiliyorlar.

"Teb", burada ıztırap anlamındadır (Şemsü'l-Lügat). Yani, rızkın sana senden daha fazla âşık olduğu hâlde bu ıztırap ve çırpınmak ve aç kalırım korkusundan dolayı titremek nedir? Halbuki rızkın bu hâlini kesin olarak bilmiş kimseler, tevekkül içinde aç kalmak korkusu olmaksızın rahat rahat yaşayabiliyorlar. Bu hâlin insanlık âleminde binlerce örneği vardır, dikkat edilirse görülür.

"Teb", burada ıztırâb ma'nâsınadır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, rızkın sana senden daha ziyâde âşık olduğu hâlde bu ıztırâb ve çırpınmak ve aç kalırım korkusundan dolayı titremek nedir? Halbuki rızkın bu hâlini yakînen bilmiş kimseler, tevekkül içinde aç kalmak korkusu olmaksızın rahat rahat yaşayabiliyorlar. Bu hâlin âlem-i insâniyyette binlerce misâli vardır, dikkat olunursa görülür.

2853. Cihanda yeşil bir cezîre vardır. Onda yalnız mesrûr ağızlı bir öküz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Dünyada yeşil bir ada vardır. Onda yalnız neşeli ağızlı bir öküz vardır.

"Hoş", neşeli ve güzel demektir (Bahâr-ı Acem). "Hoş-dehân", neşeli ağızlı demek olur ki, bol bol ve lezzetli gıda yiyen ağızdan kinayedir. Yani, "Teb", burada ıstırap anlamındadır (Şemsü'l-Lügat). Yani, rızkın sana senden daha fazla âşık olduğu hâlde bu ıstırap ve çırpınmak ve aç kalırım korkusundan dolayı titremek nedir? Halbuki rızkın bu hâlini kesin olarak bilmiş kimseler, tevekkül içinde aç kalmak korkusu olmaksızın rahat rahat yaşayabiliyorlar. Bu hâlin insanlık âleminde binlerce örneği vardır, dikkat edilirse görülür.

"Hılâl" (خلال), diş temizlemek için kullanılan kürdan. "Alef", hayvanlara özgü olan yem ve gıda.

"Hoş", şâd ve güzel demektir (Bahâr-ı acem). "Hoş-dehân", mesrûr ağızlı demek olur ki, bol bol ve lezzetli gıda yiyen ağızdan kinâye olur. Ya'ni, "Teb", burada ıztırâb ma'nâsınadır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, rızkın sana senden daha ziyâde âşık olduğu hâlde bu ıztırâb ve çırpınmak ve aç kalırım korkusundan dolayı titremek nedir? Halbuki rızkın bu hâlini yakînen bilmiş kimseler, tevekkül içinde aç kalmak korkusu olmaksızın rahat rahat yaşayabiliyorlar. Bu hâlin âlem-i insâniyyette binlerce misâli vardır, dikkat olunursa görülür.

"Hılâl" (خلال), diş temizlemek için kullanılan kürdan. "Alef", hayvanlara mahsûs olan yem ve gıdâ.

2853. Cihanda yeşil bir cezîre vardır. Onda yalnız mesrûr ağızlı bir öküz vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2853. Cihanda yeşil bir ada vardır. Onda yalnız mesrûr ağızlı bir öküz vardır.

"Hoş", şâd ve güzel demektir (Bahâr-ı acem). "Hoş-dehân", mesrûr ağızlı demek olur ki, bol bol ve lezzetli gıda yiyen ağızdan kinaye olur. Yani, âlemde yemyeşil zümrüt gibi bitkiler ile dolu bir ada vardır. O ada içinde de tek başına bol bol ve lezzetli gıda yiyen bir öküz vardır.

"Hoş", şâd ve güzel demektir (Bahâr-ı acem). "Hoş-dehân", mesrûr ağızlı demek olur ki, bol bol ve lezzetli gıda yiyen ağızdan kinâye olur. Ya'ni, âlemde yemyeşil zümrüd gibi nebâtât ile dolu bir cezîre ve ada vardır. O ada içinde de tek başına bol bol ve lezzetli gıdâ yiyen bir öküz vardır.

2854. O geceye kadar bütün sahrayı otlar, nihayet iri ve azîm ve münteceb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. O geceye kadar bütün sahrayı otlar, nihayet iri ve azîm ve münteceb olur.

"Münteceb", hayvan hakkında "yedek ve seçme hayvan" demektir. Yani, öküz gece vaktine kadar adanın sahrasında biten bütün bitkileri otlar ve nihayet cismi iri ve azîm olur ve seçme hayvan mertebesine gelir.

“Münteceb”, hayvan hakkında “yedek ve seçme hayvan” demektir. Ya'ni, öküz gece vaktine kadar adanın sahrâsında biten bütün nebâtâtı otlar ve nihâyet cismi iri ve azîm olur ve seçme hayvan mertebesine gelir.

2855. Gece "Yarın ne yerim?" diye endîşeden, gamdan kıl teli gibi zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Gece "Yarın ne yerim?" diye endişeden, kederden kıl teli gibi zayıf olur.

2856. Sabah geldiği vakit sahrâ yeşil olur, bele kadar yeşil kasıl ve ekin bitmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. Sabah geldiği zaman ova yeşil olur, bele kadar yeşil kasıl ve ekin bitmiş olur.

"Kasîl", olgunlaşmış yeşil arpa başakları demektir.

“Kasîl”, kemâle ermiş yeşil arpa başakları demektir.

2857. Öküz cûu'l-bakara düşer, geceye kadar onu baştan başa otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Öküz, öküz açlığı hastalığına yakalanır, geceye kadar onu baştan başa otlar.

"Öküz açlığı", bir tür hastalığın adıdır ki, mide tok olduğu hâlde açlık hâli bütün organlarda ortaya çıkar (Gıyâsü'l-Lügāt).

“Cûu'l-bakar”, bir nevi' hastalığın adıdır ki, mi'de tok olduğu hâlde açlık hâli bilcümle a'zâda zâhir olur (Gıyâsü'l-Lügāt).

2858. Tekrar iri ve semiz ve kavî heykel olur. Onun cismi yağdan ve kuvvetten dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Tekrar iri, semiz ve kuvvetli bir heykel olur. Onun cismi yağdan ve kuvvetten dolu olur.

"Lemtür", semiz, etli ve kuvvetli heykel demektir.

“Lemtür”, semiz ve etli ve kavî heykel demektir.

2859. Tekrar gece korkudan ıztıraba düşer. Otlu yer korkusundan zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Tekrar gece korkudan ıstıraba düşer. Otlu yer korkusundan zayıf olur.

"Teb", ıstırap; "feza" korku; "münteca'", otlu yer ve otlak ve bitki mevzii demektir. Yani, o öküz yine gece olduğu vakit ertesi gün aç kalmak ve otlak bulamamak korkusundan ıstıraba düşer ve bu ıstırap ve elemin etkisiyle sabaha kadar uykusu kaçıp zayıf ve cılız hâle gelir. Âlemde yemyeşil zümrüt gibi bitkilerle dolu bir ada vardır. O ada içinde de tek başına bol bol ve lezzetli gıda yiyen bir öküz vardır.

“Teb”, ıztırâb; “feza” korku; “münteca'”, otlu yer ve otlak ve nebât mevzi'i demek olur. Ya'ni, o öküz yine gece olduğu vakit ertesi gün aç kalmak ve otlak bulamamak korkusundan ıztırâba düşer ve bu ıztırâb ve elemin te'sîri ile sabaha kadar uykusu kaçıp zayıf ve cılız hâle gelir. âlemde yemyeşil zümrüd gibi nebâtât ile dolu bir cezîre ve ada vardır. O ada içinde de tek başına bol bol ve lezzetli gıdâ yiyen bir öküz vardır.

2854. O geceye kadar bütün sahrayı otlar, nihayet iri ve azîm ve münteceb olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2854. O geceye kadar bütün sahrayı otlar, nihayet iri ve azîm ve münteceb olur.

"Münteceb", hayvan hakkında "yedek ve seçme hayvan" demektir. Yani, öküz gece vaktine kadar adanın sahrasında biten bütün bitkileri otlar ve nihayet cismi iri ve azîm olur ve seçme hayvan mertebesine gelir.

"Münteceb", hayvan hakkında "yedek ve seçme hayvan" demektir. Ya'ni, öküz gece vaktine kadar adanın sahrâsında biten bütün nebâtâtı otlar ve nihâyet cismi iri ve azîm olur ve seçme hayvan mertebesine gelir.

2855. Gece "Yarın ne yerim?" diye endîşeden, gamdan kıl teli gibi zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2855. Gece "Yarın ne yerim?" diye endişeden, kederden kıl teli gibi zayıf olur.

2856. Sabah geldiği vakit sahrâ yeşil olur, bele kadar yeşil kasıl ve ekin bitmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2856. Sabah geldiği zaman ova yeşil olur, bele kadar yeşil kasıl ve ekin bitmiş olur.

"Kasîl", olgunlaşmış yeşil arpa başakları demektir.

"Kasîl", kemâle ermiş yeşil arpa başakları demektir.

2857. Öküz cûu'l-bakara düşer, geceye kadar onu baştan başa otlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2857. Öküz, cûu'l-bakara yakalanır, geceye kadar onu baştan başa otlar.

"Cûu'l-bakar" (bir tür hastalık), midenin tok olduğu hâlde bütün organlarda açlık hâlinin ortaya çıkmasıdır (Gıyâsü'l-Lügāt).

"Cûu'l-bakar", bir nevi' hastalığın adıdır ki, mi'de tok olduğu hâlde açlık hâli bilcümle a'zâda zâhir olur (Gıyâsü'l-Lügāt).

2858. Tekrar iri ve semiz ve kavî heykel olur. Onun cismi yağdan ve kuvvetten dolu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2858. Tekrar iri ve semiz ve kuvvetli bir heykel olur. Onun cismi yağdan ve kuvvetten dolu olur.

"Lemtür", semiz ve etli ve kuvvetli heykel demektir.

"Lemtür", semiz ve etli ve kavî heykel demektir.

2859. Tekrar gece korkudan ıztıraba düşer. Otlu yer korkusundan zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2859. Tekrar gece korkudan ıztıraba düşer. Otlu yer korkusundan zayıf olur.

"Teb", ıztırap; "feza" korku; "münteca'", otlu yer ve otlak ve bitki mevzii demektir. Yani, o öküz yine gece olduğu vakit ertesi gün aç kalmak ve otlak bulamamak korkusundan ıztıraba düşer ve bu ıztırap ve elemin tesiri ile sabaha kadar uykusu kaçıp zayıf ve cılız hâle gelir.

"Teb", ıztırâb; "feza" korku; "münteca'", otlu yer ve otlak ve nebât mevzi'i demek olur. Ya'ni, o öküz yine gece olduğu vakit ertesi gün aç kalmak ve otlak bulamamak korkusundan ıztırâba düşer ve bu ıztırâb ve elemin te'sîri ile sabaha kadar uykusu kaçıp zayıf ve cılız hâle gelir.

2860. Der ki: "Yarın yemek vaktinde ne yiyeceğim?" O öküzün işi yıllarca budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Der ki: "Yarın yemek vaktinde ne yiyeceğim?" O öküzün işi yıllarca budur.

O öküz her gün otlağı yer ve ertesi gün onu yemyeşil bir hâlde bulur. Onun hâli yıllarca böyle olduğu ve hiçbir gün aç kalmadığı hâlde yine açlık korkusundan titrer durur.

O öküz her gün otlağı yer ve ertesi gün onu yemyeşil bir hâlde bulur. Onun hâli yıllarca böyle olduğu ve hiçbir gün aç kalmadığı hâlde yine açlık korkusundan titrer durur.

2861. Hiç düşünmez ki, "Bu kadar yıl ben bu yeşillikten ve bu çimenden yiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Hiç düşünmez ki, "Bu kadar yıl ben bu yeşillikten ve bu çimenden yiyorum."

2862. "Benim rızkım hiçbir gün eksik gelmez. Benim korkum ve gamım ve gönül yakıcılığım nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. "Benim rızkım hiçbir gün eksik gelmez. Benim korkum ve gamım ve gönül yakıcılığım nedir?"

2863. Yine gece olduğu vakit o iri öküz "Rızık gitti, kim getirir?" diye zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Yine gece olduğu vakit o iri öküz "Rızık gitti, kim getirir?" diye zayıf olur.

Bazı nüshalarda (آرد) yerine (آوه) yazılmıştır. Bu şekilde ikinci mısraın anlamı şöyle olur: "Eyvah rızık gitti, diye zayıf olur."

Ba'zı nüshalarda (آرد) yerine (آوه) yazılmıştır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "Eyvah rızık gitti, diye zayıf olur."

2864. Nefis o öküzdür ve o sahrâ bu dünyadır ki, o ekmek korkusundan zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Nefis o öküzdür ve o ova bu dünyadır ki, o ekmek korkusundan zayıf düşer.

İnsanın nefsi bu kıssada gösterilen öküz örneğidir. Öküzün otladığı ova da bu dünyadır. O insan nefsi, yıllarca bu dünya hayatında gıda bulup yediği ve asla aç kalmadığı hâlde, yine her gün aç kalma korkusundan kendisini üzüp durur. Bilinmeli ki, Cenâb-ı Pîr'in bu yüce açıklamaları Hakk'a ulaşmak isteyen Hakk Yolcuları içindir. Hakk'a ulaşma duygusundan pek uzak bulunan gaflet ehline değildir. Çünkü gaflet ehli bu dünya hayatını kendilerine cennet yapmak istediklerinden, onlar için karın doyurmak yeterli değildir. Onlara bu dünya hayatında mükellef meskenler ve süslü elbiseler ve otomobiller ve güzel kadınlar, kısacası dış yüzü nimetli ve iç yüzü acı veren bir hayat lazımdır. Çünkü bu hayat içinde bulunanların hiçbirisi kalp huzuruna sahip değildir.

İnsanın nefsi bu kıssada gösterilmiş öküz misâlidir. Öküzün otladığı sahrâ dahi bu dünyâdır. O nefs-i insânî yıllarca bu hayât-ı dünyeviyyede gıdâ bulup yediği ve aslâ aç kalmadığı hâlde, yine her gün aç kalmak korkusundan kendisini üzer durur. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr'in bu beyânât-ı aliyyeleri Hakk'a vâsıl olmak isteyen ehl-i sülûkedir. Hakk'a vusûl duygusundan pek uzak bulunan ehl-i gaflete değildir. Zîrâ ehl-i gaflet bu hayât-ı dünyeviyyeyi kendilerine cennet yapmak istediklerinden onlar için karın doyurmak kâfi değildir. Onlara bu hayat-ı dünyeviyyede mükellef meskenler ve süslü elbiseler ve otomobiller ve hasnâ kadınlar, velhâsıl dış yüzü naîm ve iç yüzü elîm olan hayât lazımdır. Zîrâ bu hayat içinde bulunanların hiçbirisi sükûnet-i kalbe mâ-

2860. Der ki: "Yarın yemek vaktinde ne yiyeceğim?" O öküzün işi yıllarca budur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2860. Der ki: "Yarın yemek vaktinde ne yiyeceğim?" O öküzün işi yıllarca budur.

O öküz her gün otlağı yer ve ertesi gün onu yemyeşil bir hâlde bulur. Onun hâli yıllarca böyle olduğu ve hiçbir gün aç kalmadığı hâlde yine açlık korkusundan titrer durur.

O öküz her gün otlağı yer ve ertesi gün onu yemyeşil bir hâlde bulur. Onun hâli yıllarca böyle olduğu ve hiçbir gün aç kalmadığı hâlde yine açlık korkusundan titrer durur.

2861. Hiç düşünmez ki, "Bu kadar yıl ben bu yeşillikten ve bu çimenden yiyorum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2861. Hiç düşünmez ki, "Bu kadar yıl ben bu yeşillikten ve bu çimenden yiyorum."

2862. "Benim rızkım hiçbir gün eksik gelmez. Benim korkum ve gamım ve gönül yakıcılığım nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2862. "Benim rızkım hiçbir gün eksik gelmez. Benim korkum ve gamım ve gönül yakıcılığım nedir?"

2863. Yine gece olduğu vakit o iri öküz "Rızık gitti, kim getirir?" diye zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2863. Yine gece olduğu vakit o iri öküz "Rızık gitti, kim getirir?" diye zayıf olur.

Bazı nüshalarda (آرد) yerine (آوه) yazılmıştır. Bu şekilde ikinci mısraın anlamı şöyle olur: "Eyvah rızık gitti, diye zayıf olur."

Ba'zı nüshalarda (آرد) yerine (آوه) yazılmıştır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "Eyvah rızık gitti, diye zayıf olur."

2864. Nefis o öküzdür ve o sahrâ bu dünyadır ki, o ekmek korkusundan zayıf olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2864. Nefis o öküzdür ve o sahra bu dünyadır ki, o ekmek korkusundan zayıf olur.

İnsanın nefsi bu kıssada gösterilmiş öküz örneğidir. Öküzün otladığı sahra da bu dünyadır. O insan nefsi, yıllarca bu dünya hayatında gıda bulup yediği ve asla aç kalmadığı hâlde, yine her gün aç kalma korkusundan kendisini üzüp durur. Bilinmeli ki, Cenâb-ı Pîr'in bu yüce açıklamaları, Hakk'a ulaşmak isteyen Hakk Yolcuları içindir. Hakk'a ulaşma duygusundan pek uzak bulunan gaflet ehline değildir. Çünkü gaflet ehli bu dünya hayatını kendilerine cennet yapmak istediklerinden, onlar için karın doyurmak yeterli değildir. Onlara bu dünya hayatında mükellef meskenler ve süslü elbiseler ve otomobiller ve güzel kadınlar, kısacası dış yüzü nimetli ve iç yüzü acı veren bir hayat lazımdır. Çünkü bu hayat içinde bulunanların hiçbirisi kalp huzuruna sahip değildir. Kimi, kadın yüzünden ve kimi, serveti idare etme ve artırma yüzünden kalp ıstırapları içindedirler. Danslarda ve balolarda ve içki âlemlerinde ve diğer eğlencelerde duydukları zevkler ve hazlar talaş alevi gibi çabuk yok olucudur. Dikkat olunur ve hâllerinden ibret alınırsa, ürünleri gam ve elemdir.

İnsanın nefsi bu kıssada gösterilmiş öküz misâlidir. Öküzün otladığı sahrâ dahi bu dünyâdır. O nefs-i insânî yıllarca bu hayât-ı dünyeviyyede gıdâ bulup yediği ve aslâ aç kalmadığı hâlde, yine her gün aç kalmak korkusundan kendisini üzer durur. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr'in bu beyânât-ı aliyyeleri Hakk'a vâsıl olmak isteyen ehl-i sülûkedir. Hakk'a vusûl duygusundan pek uzak bulunan ehl-i gaflete değildir. Zîrâ ehl-i gaflet bu hayât-ı dünyeviyyeyi kendilerine cennet yapmak istediklerinden onlar için karın doyurmak kâfi değildir. Onlara bu hayat-ı dünyeviyyede mükellef meskenler ve süslü elbiseler ve otomobiller ve hasnâ kadınlar, velhâsıl dış yüzü naîm ve iç yüzü elîm olan hayât lazımdır. Zîrâ bu hayat içinde bulunanların hiçbirisi sükûnet-i kalbe mâ- lik değildir. Kimi, kadın yüzünden ve kimi, idâre ve tezyîd-i servet yüzünden ıztırâbât-ı kalb içindedirler. Danslarda ve balolarda ve içki âlemlerinde ve sâir eğlencelerde duydukları ezvâk ve huzûzât talaş alevi gibi serîu'z-zevâldir. Dikkat olunur ve hallerinden ibret alınırsa mahsûlleri gam ve elemdir.

2865. Der ki: "Acabâ gelecek zamanda ne yiyeceğim? Yarının gıdâsını nereden taleb edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Der ki: "Acaba gelecek zamanda ne yiyeceğim? Yarının gıdasını nereden isteyeyim?"

2866. Yıllarca yedin ve sana yiyecekten eksik gelmedi. Gelecek zamânı bırak da geçmişe bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Yıllarca yedin ve sana yiyecekten eksik gelmedi. Gelecek zamanı bırak da geçmişe bak!

Ey Hakk Yolcusu, şimdiye kadar yıllarca gıdanı bulup yedin ve her gün sana doyacak kadar bir gıda geldi ve gıda eksikliğinden dolayı aç kalmadın. Bu sebeple gelecek zamanın dahi bu geçmiş zamanlar gibi olacaktır. Şu hâlde gelecek zaman düşüncesini bırak da biraz da geçmiş zamandaki hallerini düşün!

Ey tarîk-ı Hak sâliki, şimdiye kadar yıllarca gıdânı bulup yedin ve her gün sana doyacak kadar bir gıdâ geldi ve gıdâ eksikliğinden dolayı aç kalmadın. Binâenaleyh gelecek zamânın dahi bu geçmiş zamanların gibi olacaktır. Şu hâlde gelecek zaman düşüncesini bırak da biraz da geçmiş zamandaki hallerini düşün!

2867. Yenilmiş olan aksâm-ı gıdâyı da hatıra getir! Gelecek zamâna bakma da az zayıf ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Yenilmiş olan gıda çeşitlerini de hatırla! Gelecek zamana bakma da az zayıf ol!

"Lût", gıda; "pût", ciğer anlamlarındadır. Fakat "lût ü pût", yiyecek ve içecek çeşitleri anlamında kullanılır. "Gābir", geçmiş ve gelecek anlamında kullanılan zıt kelimelerdendir, burada "gelecek" demektir. Yani, ey sâlik (Hakk Yolcusu), geçmiş zamanda yenilmiş ve içilmiş olan türlü türlü gıdaları hatırına getir. Bu sebeple gelecek zamandaki gıdanı düşünerek kendini az üz ve zayıf ol! "Zâr", burada "zayıf" anlamınadır. Kimisi, kadın yüzünden ve kimisi, idare ve serveti artırma yüzünden kalp sıkıntıları içindedirler. Danslarda ve balolarda ve içki âlemlerinde ve diğer eğlencelerde duydukları zevkler ve nefse ait hazlar talaş alevi gibi çabuk yok olucudur. Dikkat olunur ve hâllerinden ibret alınırsa sonuçları gam ve elemdir.

“Lût”, gıdâ; “pût”, ciğer ma'nâlarınnadır. Fakat “lût ü pût”, aksâm-ı mat'ûmât ve meşrûbât ma'nâsında isti'mâl olunur. “Gābir”, mâzi ve müstakbel ma'nâsında kullanılan zıd lügatlerdendir, burada “müstakbel” demektir. Ya'ni, ey sâlik, geçmiş zamanda yenilmiş ve içilmiş olan türlü türlü gıdâları hatırına getir. Binâenaleyh gelecek zamandaki gıdânı düşünerek kendini az üz ve zayıf ol! “Zâr”, burada “zayıf” ma'nâsınadır. lik değildir. Kimi, kadın yüzünden ve kimi, idâre ve tezyîd-i servet yüzünden ıztırâbât-ı kalb içindedirler. Danslarda ve balolarda ve içki âlemlerinde ve sâir eğlencelerde duydukları ezvâk ve huzûzât talaş alevi gibi serîu'z-zevâldir. Dikkat olunur ve hallerinden ibret alınırsa mahsûlleri gam ve elemdir.

2865. Der ki: "Acabâ gelecek zamanda ne yiyeceğim? Yarının gıdâsını nereden taleb edeyim?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2865. Der ki: "Acaba gelecek zamanda ne yiyeceğim? Yarının gıdasını nereden isteyeyim?"

2866. Yıllarca yedin ve sana yiyecekten eksik gelmedi. Gelecek zamanı bırak da geçmişe bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2866. Yıllarca yedin ve sana yiyecekten eksik gelmedi. Gelecek zamanı bırak da geçmişe bak!

Ey Hakk Yolcusu, şimdiye kadar yıllarca gıdanı bulup yedin ve her gün sana doyacak kadar bir gıda geldi ve gıda eksikliğinden dolayı aç kalmadın. Bu sebeple gelecek zamanın dahi bu geçmiş zamanların gibi olacaktır. Şu hâlde gelecek zaman düşüncesini bırak da biraz da geçmiş zamandaki hâllerini düşün!

Ey tarîk-ı Hak sâliki, şimdiye kadar yıllarca gıdânı bulup yedin ve her gün sana doyacak kadar bir gıda geldi ve gıdâ eksikliğinden dolayı aç kalmadın. Binâenaleyh gelecek zamanın dahi bu geçmiş zamanların gibi olacaktır. Şu hâlde gelecek zaman düşüncesini bırak da biraz da geçmiş zamandaki hallerini düşün!

2867. Yenilmiş olan aksâm-ı gıdâyı da hatıra getir! Gelecek zamâna bakma da az zayıf ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2867. Yenilmiş olan gıda çeşitlerini de hatırına getir! Gelecek zamana bakma da az zayıf ol!

"Lût", gıda; "pût", ciğer anlamlarındadır. Fakat "lût ü pût", yiyecek ve içecek çeşitleri anlamında kullanılır. "Gābir", geçmiş ve gelecek anlamında kullanılan zıt kelimelerdendir, burada "gelecek" demektir. Yani, ey Hakk Yolcusu, geçmiş zamanda yenilmiş ve içilmiş olan türlü türlü gıdaları hatırına getir. Bu sebeple gelecek zamandaki gıdanı düşünerek kendini az üz ve zayıf ol! "Zâr", burada "zayıf" anlamındadır. Arslanın o eşeği avlaması ve arslanın çalışmaktan susamış olması; su içmek için çeşmeye gitmesi, arslan geri gelinceye kadar tilki pek latif olan ciğerini ve kalbini ve böbreğini yemiş idi. Arslan kalbi ve ciğeri ve böbreği istedi, bulmadı. Tilkiden “Ciğer ve yürek nerededir?” diye sordu. Tilki dedi: “Eğer onun yüreği ve ciğeri olaydı, öyle bir siyaseti ki, o gün görmüş idi ve bin hile ile canını kurtarmış idi, senin nezdine ne vakit tekrar gelir idi?” “Eğer biz işitir ve takip eder olaydık, cehennem ehli arasında olmaz idik!” (Mülk, 67/10)

Bu şerh-i şerîfte “arslan”dan maksat, noksan mürşittir ki, Hakk Yolcularını maddî ve manevî helake düşürür; ve “tilki”den maksat, o noksan mürşidin hilekâr mürididir ki, o noksan mürşide celbettiği Hakk Yolcularından faydalanma kastında bulunur. “Eşek”ten maksat dahi, zühd iddiasında bulunan idraki noksan adamdır ki, o hilekâr müridin teşvikiyle o noksan mürşidin yanına gider ve onda gördüğü uygunsuz hâlden ürkerek kaçar. Sonra tekrar o hilekâr müridin iğvası ve teşviki ile evvelki gördüğü uygunsuz hâli unutup ikinci defa o noksan mürşidin yanına gider ve maddî ve manevî helake uğrar. Nasıl ki zamanımızda bu noksan mürşidlerin yüzünden birtakım Hakk Yolcuları deli olup tımarhaneye giderek maddî helake düştükleri veya bâtıl inançlar ile manevî helake yakalandıkları görülmüştür. Şerh-i şerîfte zikredilen ayet-i kerîme Mülk Suresi’ndedir, maddî ve manevî helake uğrayan ahmakların dilinden söylenmiştir. Yani “Eğer biz kâmillerin sözünü can kulağıyla dinlemiş ve o sözlerin anlamını muhakeme ve akıl edip amel etmiş olsaydık, cehennem ve elem yeri ehli olmaz idik!” demek olur.

“Lût", gıdâ; “pût", ciğer ma'nâlarınadır. Fakat "lût ü pût", aksâm-ı mat'ûmât ve meşrûbat ma'nâsında isti'mâl olunur. "Gābir", mâzi ve müstakbel ma'nâsında kullanılan zıd lügatlerdendir, burada "müstakbel" demektir. Ya'ni, ey sâlik, geçmiş zamanda yenilmiş ve içilmiş olan türlü türlü gıdaları hatırına getir. Binâenaleyh gelecek zamandaki gıdânı düşünerek kendini az üz ve zayıf ol! "Zâr", burada "zayıf" ma'nâsınadır. Arslanın o eşeği avlaması ve arslanın çalışmaktan susamış olması; su içmek için çeşmeye gitmesi, arslan geri gelinceye kadar tilki pek latif olan ciğerini ve kalbini ve böbreğini yemiş idi. Arslan kalbi ve ciğeri ve böbreği istedi, bulmadı. Tilkiden “Ciğer ve yürek nerededir?” diye sordu. Tilki dedi: “Eğer onun yüreği ve ciğeri olaydı, öyle bir siyâseti ki, o gün görmüş idi ve bin hîle ile canını kurtarmış idi, senin nezdine ne vakit tekrar gelir idi?” “Eğer biz işitir ve ta’kîb eder olaydık, ashâb-ı saîr arasında olmaz idik!” (Mülk, 67/10)

Bu şerh-i şerîfde “arslan”dan murâd, mürşid-i nâkıstır ki, sâlikleri sûrî ve mânevî helâke düşürür; ve “tilki”den murâd, o nâkısın hîle-kâr mürîdidir ki, o nâkısa celbettiği sâliklerden intifâ’ kasdında bulunur. “Eşek”ten murâd dahi, zühd da’vâsında bulunan idrâki nâkıs adamdır ki, o hîle-kâr mürîdin teşvikiyle o nâkıs mürşidin nezdine gider ve onda gördüğü uygunsuz hâlden ürkerek kaçar. Sonra tekrar o hîle-kâr mürîdin iğvâsı ve teşviki ile evvelki gördüğü uygunsuz hâli unutup ikinci def’a o nâkısın nezdine gider ve sûrî ve ma’nevî helâke dûçâr olur. Nitekim zamânımızda bu nâkıs mürşidlerin yüzünden birtakım sâlikler deli olup tımarhâneye giderek helâk-i sûrîye düştükleri veyâhud bâtıl i’tikâdât ile helâk-i ma’nevîye giriftâr oldukları görülmüştür. Şerh-i şerîfde zikrolunan âyet-i kerîme sûre-i Mülk’tedir, sûrî ve ma’nevî helâke uğrayan ahmakların lisânından îrâd buyrulmuştur. Ya’nî “Eğer biz kâmillerin sözünü can kulağıyla dinlemiş ve o sözlerin ma’nâsını muhâkeme ve taakkul edip amel etmiş olsaydık, cehennem ve mahall-i elem ashâbından olmaz idik!” demek olur.

2868. Tilkicik eşeği arslanın önüne kadar götürdü. O şeci’ arslan onu parça parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Tilkicik eşeği aslanın önüne kadar götürdü. O cesur aslan onu parça parça etti.

2869. O yırtıcıların sultânı çalışmaktan susadı. Bir su içmek için pınar tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. O yırtıcıların sultanı çalışmaktan susadı. Bir su içmek için pınar tarafına gitti.

Arslanın o eşeği avlaması ve arslanın çalışmaktan susamış olması; su içmek için çeşmeye gitmesi, arslan geri gelinceye kadar tilki pek latîf olan ciğerini ve kalbini ve böbreğini yemiş idi. Arslan kalbi ve ciğeri ve böbreği istedi, bulamadı. Tilkiden "Ciğer ve yürek nerededir?" diye sordu. Tilki dedi: "Eğer onun yüreği ve ciğeri olaydı, öyle bir siyaseti ki, o gün görmüş idi ve bin hile ile canını kurtarmış idi, senin nezdine ne vakit tekrar gelir idi?" "Eğer biz işitir ve takip eder olaydık, لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (eğer dinleseydik veya akıl etseydik, cehennemliklerden olmazdık) ashâb-ı saîr (cehennem ehli) arasında olmaz idik!" (Mülk, 67/10)

Bu şerefli hikâyede "arslan"dan maksat, sâlikleri (Hakk Yolcularını) sûrî (zahiri) ve manevî helake düşüren nâkıs (eksik) mürşittir; ve "tilki"den maksat, o nâkısın hilekâr mürididir ki, o nâkısa celbettiği (çektiği) sâliklerden menfaat elde etme kastında bulunur. "Eşek"ten maksat ise, zühd (dünyadan el çekme) iddiasında bulunan idraki nâkıs (eksik) adamdır ki, o hilekâr müridin teşvikiyle (cesaretlendirmesiyle) o nâkıs mürşidin yanına gider ve onda gördüğü uygunsuz hâlden ürkerek kaçar. Sonra tekrar o hilekâr müridin iğvası (aldatması) ve teşviki ile evvelki gördüğü uygunsuz hâli unutup ikinci defa o nâkısın yanına gider ve sûrî (zahiri) ve manevî helake uğrar. Nitekim zamanımızda bu nâkıs mürşidlerin yüzünden birtakım sâlikler deli olup tımarhaneye giderek sûrî (zahiri) helake düştükleri veyahut bâtıl (yanlış) itikatlar ile manevî helake yakalandıkları görülmüştür. Şerefli hikâyede zikredilen ayet-i kerime Mülk suresindedir, sûrî (zahiri) ve manevî helake uğrayan ahmakların dilinden buyrulmuştur. Yani "Eğer biz kâmillerin (olgun insanların) sözünü can kulağıyla dinlemiş ve o sözlerin manasını muhakeme (akıl süzgecinden geçirip değerlendirme) ve taakkul (akıl ile kavrama) edip amel etmiş olsaydık, cehennem ve elem yeri ehli olmaz idik!" demek olur.

Arslanın o eşeği avlaması ve arslanın çalışmaktan susamış olması; su içmek için çeşmeye gitmesi, arslan geri gelinceye kadar tilki pek latîf olan ciğerini ve kalbini ve böbreğini yemiş idi. Arslan kalbi ve ciğeri ve böbreği istedi, bulmadı. Tilkiden "Ciğer ve yürek nerededir?" diye sordu. Tilki dedi: "Eğer onun yüreği ve ciğeri olaydı, öyle bir siyaseti ki, o gün görmüş idi ve bin hîle ile canını kurtarmış idi, senin nezdine ne vakit tekrar gelir idi?" "Eğer biz işitir ve ta'kîb eder olaydık, لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ ashâb-ı saîr arasında olmaz idik!" (Mülk, 67/10)

Bu sürh-ı şerîfde "arslan"dan murâd, mürşid-i nâkıstır ki, sâlikleri sûrî ve mânevî helâke düşürür; ve "tilki"den murâd, o nâkısın hîlekâr mürîdidir ki, o nâkısa celbettiği sâliklerden intifa' kasdında bulunur. "Eşek"ten murâd dahi, zühd da'vâsında bulunan idrâki nâkıs adamdır ki, o hîlekâr mürîdin teşvikiyle o nâkıs mürşidin nezdine gider ve onda gördüğü uygunsuz hâlden ürkerek kaçar. Sonra tekrar o hîlekâr müridin iğvâsı ve teşviki ile evvelki gördüğü uygunsuz hâli unutup ikinci def'a o nâkısın nezdine gider ve sûrî ve ma'nevî helâke dûçâr olur. Nitekim zamânımızda bu nâkıs mürşidlerin yüzünden birtakım sâlikler deli olup tımarhâneye giderek helâk-i sûrîye düştükleri veyâhud bâtıl i'tikādât ile helâk-i ma'nevîye giriftâr oldukları görülmüştür. Sürh-ı şerîfde zikrolunan âyet-i kerîme sûre-i Mülk'tedir, sûrî ve ma'nevî helâke uğrayan ahmakların lisânından îrâd buyrulmuştur. Ya'ni "Eğer biz kâmillerin sözünü can kulağıyla dinlemiş ve o sözlerin ma'nâsını muhâkeme ve taakkul edip amel etmiş olsaydık, cehennem ve mahall-i elem ashâbından olmaz idik!" demek olur.

2868. Tilkicik eşeği arslanın önüne kadar götürdü. O şecî arslan onu parça parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2868. Tilkicik eşeği aslanın önüne kadar götürdü. O cesur aslan onu parça parça etti.

2869. O yırtıcıların sultanı çalışmaktan susadı. Bir su içmek için pınar tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2869. O yırtıcıların sultanı çalışmaktan susadı. Bir su içmek için pınar tarafına gitti.

2870. Tilkicik o ciğer takımını ve onun yüreğini yedi. Çünkü ona o zaman fır- [2872] sat hâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. Tilkicik o ciğer takımını ve onun yüreğini yedi. Çünkü ona o zaman fırsat doğdu.

"Ciger-bend", ciğer takımı demektir. Yani aslan su içmeye gittiği zaman fırsat bulup parçalanan eşeğin ciğer takımını ve yüreğini yedi.

"Ciger-bend", ciğer takımı demektir. Ya'ni arslan su içmeğe gittiği vakit fırsat bulup parçalanan eşeğin ciğer takımını ve yüreğini yedi.

2871. Vaktaki arslan çeşmeden yemeğe avdet etti, eşekte yürek aradı, ne yürek ne ciğer var idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Aslan çeşmeden yemeğe döndüğünde, eşekte yürek aradı, ne yürek ne de ciğer vardı!

2872. Tilkiye dedi: "Ciğer hani, yürek ne oldu? Zîrâ canlıya bu ikiden müfa- rakat olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Tilkiye dedi: "Ciğer nerede, yürek ne oldu? Çünkü canlıdan bu ikisi ayrılmaz!"

"Büdd", Arapça bir kelime olup burada "ayrılık ve uzaklaşma" anlamındadır. Yani, aslan eşeğin ciğeriyle yüreğini aradı ve tilkiden bunların nerede olduğunu sorup dedi ki: "Her bir canlı varlıkta ciğer ve kalbin ayrılması ve bulunmaması mümkün değildir!"

"Büdd", Arabî bir kelime olup burada "firâk ve ayrılık" ma'nâsınadır. Ya'ni, arslan eşeğin ciğeriyle yüreğini aradı ve tilkiden bunların nerede oldu- ğunu sorup dedi ki: "Her bir canlı mahlûkta ciğer ve kalbin ayrılması ve bu- lunmaması mümkin değildir!"

2873. Dedi: "Eğer onun yüreği veyâ ciğeri olaydı, ne vakit diğer def'a buraya gelir idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. Dedi: "Eğer onun yüreği veya ciğeri olsaydı, ne zaman diğer defa buraya gelirdi?"

Tilki, aslana cevap olarak dedi: "Eğer o eşeğin kalbi ve ciğeri olsaydı, ikinci defa olarak buraya ve senin yanına gelir miydi?"

Tilki arslana cevâben dedi: "Eğer o eşeğin kalbi ve ciğeri olaydı, ikinci def'a olarak buraya ve senin nezdine gelir miydi?"

2874. "O kıyameti ve rüstahîzi ve o dağdan düşmeyi ve hevli ve kaçmayı gör- müş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. "O kıyameti ve rüstahîzi ve o dağdan düşmeyi ve dehşeti ve kaçmayı görmüş idi."

"Rüstahîz", Farsçada "kıyamet" anlamına gelir. Mesnevî-i Şerîf'te cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) güzel âdetleri şudur ki, bir kelimenin Arapçasını açıklamakla birlikte onun Farsçasını da peşinden getirirler. Bu şekilde okuyanlar sözlükten de faydalanmış olurlar. Nasıl ki bir beyt-i şerîfte de سخت گیری و تعصب خامی است ["Sıkı tutuculuk ve taassup hamlıktır"] buyurmuşlardı. سخت گیری Farsçada "sıkı tutuculuk" demektir, Arapçada karşılığı "taassup" kelimesidir.

“Rüstahîz", Fârisî'de "kıyâmet" ma'nâsınadır. Mesnevî-i Şerîf de cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri budur ki, bir kelimenin Arabî'sini beyân buyurmakla beraber onun Fârisî'sini de terdîf buyururlar. Bu süretle okuyan- lar lügatten de istifade etmiş olurlar. Nitekim bir beyt-i şerîfde de سخت گیری و تعصب خامی است ]"Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır"] buyurmuşlar idi. سخت گیری Farisî'de "sıkı tutuculuk" demektir, Arabî'de mukābili "taassub" kelime-

2870. Tilkicik o ciğer takımını ve onun yüreğini yedi. Çünkü ona o zaman fırsat hâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2870. Tilkicik o ciğer takımını ve onun yüreğini yedi. Çünkü ona o zaman fırsat doğdu.

"Ciger-bend", ciğer takımı demektir. Yani aslan su içmeye gittiği zaman fırsat bulup parçalanan eşeğin ciğer takımını ve yüreğini yedi.

"Ciger-bend", ciğer takımı demektir. Ya'ni arslan su içmeğe gittiği vakit fırsat bulup parçalanan eşeğin ciğer takımını ve yüreğini yedi.

2871. Vaktaki arslan çeşmeden yemeğe avdet etti, eşekte yürek aradı, ne yürek ne ciğer var idi!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2871. Aslan çeşmeden yemeğe döndüğünde, eşekte yürek aradı, ne yürek ne de ciğer vardı!

2872. Tilkiye dedi: "Ciğer hani, yürek ne oldu? Zîrâ canlıya bu ikiden müfarrakat olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2872. Tilkiye dedi: "Ciğer nerede, yürek ne oldu? Çünkü canlıdan bu ikisinin ayrılması olmaz!"

"Büdd", Arapça bir kelime olup burada "ayrılık" anlamındadır. Yani, aslan eşeğin ciğeriyle yüreğini aradı ve tilkiden bunların nerede olduğunu sorup dedi ki: "Her bir canlı yaratıkta ciğer ve kalbin ayrılması ve bulunmaması mümkün değildir!"

"Büdd", Arabî bir kelime olup burada "firâk ve ayrılık" ma'nâsınadır. Ya'ni, arslan eşeğin ciğeriyle yüreğini aradı ve tilkiden bunların nerede olduğunu sorup dedi ki: "Her bir canlı mahlûkta ciğer ve kalbin ayrılması ve bulunmaması mümkin değildir!"

2873. Dedi: "Eğer onun yüreği veyâ ciğeri olaydı, ne vakit diğer def'a buraya gelir idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2873. Dedi: "Eğer onun yüreği veya ciğeri olsaydı, ne zaman diğer defa buraya gelirdi?"

Tilki, aslana cevap olarak dedi: "Eğer o eşeğin kalbi ve ciğeri olsaydı, ikinci defa olarak buraya ve senin yanına gelir miydi?"

Tilki arslana cevâben dedi: "Eğer o eşeğin kalbi ve ciğeri olaydı, ikinci def'a olarak buraya ve senin nezdine gelir miydi?"

2874. "O kıyameti ve rüstahîzi ve o dağdan düşmeyi ve hevli ve kaçmayı görmüş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2874. "O kıyameti ve rüstahîzi ve o dağdan düşmeyi ve dehşeti ve kaçmayı görmüş idi."

"Rüstahîz", Farsçada "kıyamet" anlamındadır. Mesnevî-i Şerîf'te cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) güzel âdetleri şudur ki, bir kelimenin Arapçasını açıklamakla birlikte onun Farsçasını da peşinden getirirler. Bu şekilde okuyanlar sözlükten de faydalanmış olurlar. Nitekim bir şerefli beyitte de سخت گیری و تعصب خامی است ["Sıkı tutuculuk ve taassup hamlıktır"] buyurmuşlardı. سخت گیری Farsçada "sıkı tutuculuk" demektir, Arapçada karşılığı "taassup" kelimesidir. Yani, "O eşek evvelce kıyamet değerinde olan dehşeti gördü ve korkudan dolayı dağdan yuvarlanarak kaçtı."

“Rüstahîz", Fârisî'de "kıyâmet" ma'nâsınadır. Mesnevî-i Şerîf de cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri budur ki, bir kelimenin Arabî'sini beyân buyurmakla beraber onun Fârisî'sini de terdîf buyururlar. Bu süretle okuyanlar lügatten de istifade etmiş olurlar. Nitekim bir beyt-i şerîfde de سخت گیری و تعصب خامی است ["Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır"] buyurmuşlar idi. سخت گیری Fârisî'de "sıkı tutuculuk" demektir, Arabî'de mukābili "taassub" kelime- sidir. Ya'ni, "O eşek evvelce kıyamet mesâbesinde olan dehşeti gördü ve korkudan dolayı dağdan yuvarlanarak kaçtı."

2875. "Eğer onun ciğeri yahud yüreği olaydı, diğer def'a ne vakit senin nezdine gelir idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. "Eğer onun ciğeri yahut yüreği olaydı, diğer defa ne zaman senin yanına gelirdi?"

2876. Vaktaki kalbin nûru olmaya, o kalb değildir. Vaktāki rûh olmaya, o çamurun gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Kalbin nuru olmadığında, o kalp değildir. Ruh olmadığında, o çamurdan başka bir şey değildir.

İnsanın göğsünde kalp denilen et parçasına ait bir ilahi nur olmadığında, o kalp, ilahi maksat olan kalp değildir; aksine sadece bir et parçasından ibarettir. Nasıl ki Hakim Senâî hazretleri şöyle buyurur:

"Kalb, rabbânî olan bir seyir yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalp diyorsun? O senin mecazen kalp adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ve aynı şekilde, insanın bedenine ait insan ruhu olmadığında ve onun ruhu ancak damarlarda dolaşan kandan meydana gelmiş hayvani ruhtan ibaret olduğunda, öyle bir beden çamur yığınından ve unsurların maddelerinden oluşan bir kitleden başka bir şey değildir.

Vaktâki insanın göğsünde kalb denilen et parçasına taalluk eden bir nûr-ı ilâhî olmaya o kalb matlûb-ı ilâhî olan kalb değildir, belki et parçasından ibârettir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyurur:

"Kalb, rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ve kezâ vaktāki insanın cismine taalluk eden rûh-ı insânî olmaya ve onun rûhu ancak damarlarda deverân eden kandan husûle gelmiş rûh-i hayvânîden ibaret ola, öyle bir cisim çamur yığınından ve mevâdd-i unsuriyye kitlesinden başka bir şey değildir.

2877. O bir sırça ki, canın nûrunu tutmaz, sidik kārûresidir ve ona kandil deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. O öyle bir sırça ki, canın nurunu tutmaz, sidik şişesidir ve ona kandil deme!

"Bevl-i kārûre", tersten kurulmuş bir isim tamlamasıdır. Yani, tamlanan tamlayandan önce zikredilmiştir. Aslı "kārûre-i bevl"dir, "sidik şişesi" demektir; ve "kārûre", sidik muayenesi için kullanılan camdan yapılmış bir kap anlamındadır. Yani, sırça hükmünde olan bir kalp ki, ona insânî ve izafî ruhun nuru yansımamıştır, o kalp sidik şişesi hükmündedir. Çünkü o kalpte tabiat âleminde yansıyan karanlık fikirler ve duygular vardır ki, bunlar dahi sidik hükmünde murdar şeylerdir ve letafet âlemiyle hiçbir ilişkileri yoktur. Yani, "O eşek evvelce kıyamet hükmünde olan dehşeti gördü ve korkudan dolayı dağdan yuvarlanarak kaçtı."

"Bevl-i kārûre", maklûben terkîb-i izâfidir. Ya'ni, muzâfun-ileyh muzâfdan evvel zikrolunmuştur. Aslı "kārûre-i bevl"dir, "sidik kārûresi" demektir; ve "kārûre", sidik muayenesi için kullanılan camdan ma'mûl bir kap ma'nâsınadır. Ya'ni, sırça mesâbesinde olan bir kalb ki, ona rûh-ı insânî ve izâfinin nûru mün'akis değildir, o kalb sidik kārûresi mesâbesindedir. Zîrâ o kalbde âlem-i tabîatta mün'akis olan zulmânî fikirler ve duygular vardır ki, bunlar dahi sidik mesâbesinde murdar şeylerdir ve âlem-i letâfetle hiçbir münasebetleri yoktur. sidir. Ya'ni, "O eşek evvelce kıyamet mesâbesinde olan dehşeti gördü ve korkudan dolayı dağdan yuvarlanarak kaçtı."

2875. "Eğer onun ciğeri yahud yüreği olaydı, diğer def'a ne vakit senin nezdine gelir idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2875. "Eğer onun ciğeri yahut yüreği olaydı, diğer defa ne zaman senin yanına gelirdi?"

2876. Vaktaki kalbin nûru olmaya, o kalb değildir. Vaktâki rûh olmaya, o çamurun gayrı değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2876. Kalbin nuru olmadığında, o kalp değildir. Ruh olmadığında, o çamurdan başka bir şey değildir.

İnsanın göğsünde kalp denilen et parçasına ait bir ilahi nur olmadığında, o kalp, ilahi maksat olan kalp değildir; aksine sadece bir et parçasından ibarettir. Nasıl ki Hakim Senâî hazretleri şöyle buyurur: "Kalp, Rabbanî olan bir temaşa yeridir. Sen şeytanın evine niçin kalp diyorsun? O senin mecazen kalp adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Aynı şekilde, insanın bedenine ait insan ruhu olmadığında ve onun ruhu sadece damarlarda dolaşan kandan meydana gelmiş hayvani ruhtan ibaret olduğunda, öyle bir beden çamur yığınından ve unsurların maddelerinden oluşan bir kitleden başka bir şey değildir.

Vaktâki insanın göğsünde kalb denilen et parçasına taalluk eden bir nûr-ı ilâhî olmaya o kalb matlûb-ı ilâhî olan kalb değildir, belki et parçasından ibârettir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyurur: "Kalb, rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ve kezâ vaktāki insanın cismine taalluk eden rûh-ı insânî olmaya ve onun rûhu ancak damarlarda deverân eden kandan husûle gelmiş rûh-i hayvânîden ibaret ola, öyle bir cisim çamur yığınından ve mevâdd-i unsuriyye kitlesinden başka bir şey değildir.

2877. O bir sırça ki, canın nûrunu tutmaz, sidik kārûresidir ve ona kandil deme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2877. O öyle bir sırça ki, canın nurunu tutmaz, sidik şişesidir ve ona kandil deme!

"Bevl-i kārûre", ters çevrilmiş bir isim tamlamasıdır. Yani, tamlanan tamlayandan önce zikredilmiştir. Aslı "kārûre-i bevl"dir, "sidik şişesi" demektir; ve "kārûre", sidik muayenesi için kullanılan camdan yapılmış bir kap anlamındadır. Yani, sırça gibi olan bir kalp ki, ona insânî ve izafî ruhun nuru yansımamıştır, o kalp sidik şişesi gibidir. Çünkü o kalpte tabiat âleminde yansıyan karanlık fikirler ve duygular vardır ki, bunlar da sidik gibi murdar şeylerdir ve letafet âlemiyle hiçbir ilişkileri yoktur.

"Bevl-i kārûre", maklûben terkîb-i izâfidir. Ya'ni, muzâfun-ileyh muzâfdan evvel zikrolunmuştur. Aslı "kārûre-i bevl"dir, "sidik kārûresi" demektir; ve "kārûre", sidik muayenesi için kullanılan camdan ma'mûl bir kap ma'nâsınadır. Ya'ni, sırça mesâbesinde olan bir kalb ki, ona rûh-ı insânî ve izâfinin nûru mün'akis değildir, o kalb sidik kārûresi mesâbesindedir. Zîrâ o kalbde âlem-i tabîatta mün'akis olan zulmânî fikirler ve duygular vardır ki, bunlar dahi sidik mesâbesinde murdar şeylerdir ve âlem-i letâfetle hiçbir münâsebetleri yoktur.

2878. Mısbâhın nûru Zü'l-celâl'in atâsıdır. O şişe ve sifâl mahlûkun san'atıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. Kandilin ışığı Yüce Allah'ın bağışıdır. O şişe ve çanak yaratılmışın sanatıdır.

"Mısbâh", aydınlatma aracı ve ışık olan "kandil" demektir. "Sifâl", sin harfinin ötresi ve esresi ile "çanak ve çömlek" demektir. Yani, yanan kandil hükmünde olan kalbin nuru, celâl sahibi olan Yüce Allah'ın ihsanı ve bağışıdır. Bu nurun meydana gelmesinde yaratılmışın asla bir sanatı yoktur. Fakat şişe ve çanak çömlek hükmünde olan kalbin sureti, yaratılmışın fiilinden meydana gelir. Yani cisim ve cismin tâbi olduğu kalp ve ciğer ve diğer organlar, ana ve babanın birbiriyle birleşmesinden ve onların cinsel fiilinden oluşur. Ancak meydana getirdikleri bu cisme nur vermek onların elinde değildir.

"Mısbâh", âlet-i tenvîr ve ziyâ olan "çerağ" demektir. "Sifâl", sin'in zam-mı ve kesri ile "çanak ve çömlek". Ya'ni, yanan kandil mesâbesinde olan kal-bin nûru celâl sâhibi olan Allah Teâlâ hazretlerinin ihsânı ve atâsıdır. Bu nû-run husûlünde mahlûkun asla sun'u yoktur. Fakat şişe ve çanak çömlek me-sâbesinde olan kalbin sûreti mahlûkun fiilinden hâsıl olur. Ya'ni cisim ve cis-min tevâbi'i olan kalb ve ciğer ve sâir a'zâ ana ve babanın yekdiğeriyle icti-mâ'ından ve onların fiil-i cimâ'ından peydâ olur. Velâkin peydâ ettikleri bu cisme nûr vermek onların elinde değildir.

2879. Şübhesiz saymak zarfda olur. Leheblerde ittihâdın gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Şüphesiz saymak zarfta olur. Alevlerde birlikten başka bir şey olmaz.

"İ'tidâd", saymak demektir; "leheb", ateş alevi ve mumun alevi demektir. Burada "alevden hâsıl olan ışık" kastedilir. Yani, kandillerin şekillerini saymak mümkün olur, fakat kandillerden yayılan ışık arasında birleşme ve birlik olduğundan onları saymak mümkün değildir. Çünkü birbirine karışır. Bunun gibi cisimler ve şekiller çoğalır, fakat onlardaki insanî ve izafî ruh ki, bir ilâhî nurdur, onlarda birleşir. Cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 186 numarasında bu anlama uygun olarak şöyle buyurmuşlardı: `تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد` [Yani "Ayrılık hayvanî ruhta olur; insanî ruh ise tek bir nefis olur."] Ve aynı şekilde IV. cildin 411 numarasına denk gelen beyitte de: `مؤمنان معدود ليكن جان یکی` [yani "Müminler sayılabilirdir, fakat iman birdir; onların cisimleri sayılabilir, fakat can birdir"] buyurmuşlardı.

"İ'tidâd", saymak; "leheb", ateş alevi ve mumun alevi. Burada "alevden hâ-sıl olan ışık" murâd buyrulur. Ya'ni, kandillerin sûretlerini saymak mümkün olur ve fakat kandillerden intişâr eden ziyâ arasında birleşmek ve ittihâd olduğun-dan onları saymak mümkün değildir. Zîrâ birbirine karışır. Bunun gibi cisimler ve sûretler taaddüd eder, fakat onlardaki rûh-i insânî ve izâfî ki, bir nûr-ı ilâhî-dir, onlarda ittihâd olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 186 numarasında bu ma'nâya mutâbık olarak şöyle buyurmuşlar idi: `تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد` [Ya'ni "Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur"] Ve kezâ IV. cildin 411 numarasına müsâdif olan beyitte de: `مؤمنان معدود ليكن جان یکی` [ya'ni "Mü'minler ma'dûdûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyurmuşlar idi.

2880. Vaktâki altı kandilin nûrunu karıştırırlar, onların nûrunda saymak ve [2882] "Kaç?" yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Altı kandilin ışığını karıştırdıkları zaman, onların ışığında saymak ve "Kaç tane?" yoktur.

Kandillerin şekilleri sayılır, fakat onlardan yayılan ışık ve aydınlık birbirine karıştığı zaman bu ışığı saymak ve "Kaç tanedir?" diye sorup inceleyebilmek imkânsızdır. İşte insan ruhu da bu örneğe uygundur.

Kandillerin sûretleri sayılır, fakat onlardan münteşir olan nûr ve ziyâ bir-birine karıştığı vakit bu nûru saymak ve "Kaç tânedir?" diye sorup tedkîk edebilmek mümkün değildir. İşte rûh-i insânî dahi bu misâle mutâbıktır.

2881. O cühûd zarflardan müşrik olmuştur. O mü'min nûru gördü ve müdrik olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. O Yahudi, zarflardan (dış görünüşlerden) dolayı müşrik olmuştur. O mümin ise nuru gördü ve idrak eden olmuştur.

2878. Misbahın nuru Zü'l-celal'in atasıdır. O şişe ve sifal mahlukun san'atıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2878. Kandilin nuru, Celâl Sahibi'nin bağışıdır. O şişe ve çanak mahlukun sanatıdır.

"Kandil", aydınlatma aracı ve ışık veren "lamba" demektir. "Çanak", sin harfinin ötresi ve esresi ile "çanak ve çömlek" demektir. Yani, yanan kandil hükmünde olan kalbin nuru, Celâl sahibi olan Yüce Allah hazretlerinin ihsanı ve bağışıdır. Bu nurun meydana gelmesinde mahlukun asla bir sanatı yoktur. Fakat şişe ve çanak çömlek hükmünde olan kalbin şekli, mahlukun fiilinden meydana gelir. Yani cisim ve cismin tâbileri olan kalp ve ciğer ve diğer organlar, ana ve babanın birbiriyle birleşmesinden ve onların cinsel fiilinden oluşur. Ancak meydana getirdikleri bu cisme nur vermek onların elinde değildir.

"Misbah", âlet-i tenvîr ve ziyâ olan "çerağ" demektir. "Sifal", sin'in zammı ve kesri ile “çanak ve çömlek". Ya'ni, yanan kandil mesâbesinde olan kalbin nûru celâl sahibi olan Allah Teâlâ hazretlerinin ihsânı ve atâsıdır. Bu nûrun husûlünde mahlûkun asla sun'u yoktur. Fakat şişe ve çanak çömlek mesâbesinde olan kalbin sûreti mahlûkun fiilinden hâsıl olur. Ya'ni cisim ve cismin tevâbi'i olan kalb ve ciğer ve sâir a'zâ ana ve babanın yekdîğeriyle ictimâ'ından ve onların fiil-i cimâ'ından peyda olur. Velâkin peydâ ettikleri bu cisme nûr vermek onların elinde değildir.

2879. Şübhesiz saymak zarfda olur. Leheblerde ittihadın gayrı olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2879. Şüphesiz saymak zarfta olur. Alevlerde birleşmeden başka bir şey olmaz.

"İ'tidad", saymak; "leheb", ateş alevi ve mumun alevi. Burada "alevden meydana gelen ışık" kastedilir. Yani, kandillerin şekillerini saymak mümkün olur ve fakat kandillerden yayılan ışık arasında birleşme ve birlik olduğundan onları saymak mümkün değildir. Çünkü birbirine karışır. Bunun gibi cisimler ve şekiller çoğalır, fakat onlardaki insanî ve izafî ruh ki, bir ilâhî nurdur, onlarda birlik olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 186 numarasında bu anlama uygun olarak şöyle buyurmuşlardı: تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد .روح انسانی بود (Yani "Ayrılık hayvanî ruhta olur; insanî ruh ise tek bir nefis olur.") Ve aynı şekilde IV. cildin 411 numarasına denk gelen beyitte de: مؤمنان معدود ليك ایمان یکی جسمشان معدود لیکن جان یکی (yani "Müminler sayılabilirdir, fakat iman birdir; onların cisimleri sayılabilir, fakat can birdir") buyurmuşlardı.

"İ'tidad", saymak; "leheb", ateş alevi ve mumun alevi. Burada "alevden hâsıl olan ışık" murâd buyrulur. Ya'ni, kandillerin sûretlerini saymak mümkin olur ve fakat kandillerden intişâr eden ziyâ arasında birleşmek ve ittihâd olduğundan onları saymak mümkin değildir. Zîrâ birbirine karışır. Bunun gibi cisimler ve sûretler taaddüd eder, fakat onlardaki rûh-i insânî ve izâfi ki, bir nûr-ı ilâhîdir, onlarda ittihad olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 186 numarasında bu ma'nâya mutâbık olarak şöyle buyurmuşlar idi: تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد .روح انسانی بود [Ya'ni "Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] Ve kezâ IV. cildin 411 numarasına müsâdif olan beyitte de: مؤمنان معدود ليك ایمان یکی جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'ni "Mü'minler ma'dûddûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyurmuşlar idi.

2880. Vaktaki altı kandilin nûrunu karıştırırlar, onların nûrunda saymak ve [2882] "Kaç?" yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2880. Altı kandilin ışığını karıştırdıkları zaman, o ışıkta saymak ve "Kaç tane?" yoktur.

Kandillerin şekilleri sayılır, fakat onlardan yayılan ışık ve aydınlık birbirine karıştığı zaman bu ışığı saymak ve "Kaç tanedir?" diye sorup inceleyebilmek mümkün değildir. İşte insan ruhu da bu örneğe uygundur.

Kandillerin sûretleri sayılır, fakat onlardan münteşir olan nûr ve ziyâ birbirine karıştığı vakit bu nûru saymak ve "Kaç tânedir?" diye sorup tedkîk edebilmek mümkin değildir. İşte rûh-i insânî dahi bu misâle mutâbıktır.

2881. O cühûd zarflardan müşrik olmuştur. O mü'min nûru gördü ve müdrik olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2881. O Yahudi, zarflardan dolayı müşrik olmuştur. O mümin nuru gördü ve idrak edici olmuştur.

"Cühûd", kâfir ve inkârcı anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyaların inkârcısı olan kimse, çoğalan zarflardan ve cisim suretlerinden dolayı müşrik olmuştur. Yani nübüvvet veya velayet nuru, tek bir anlamdan ibaret olup çoğalmaz. Fakat peygamberlerin ve evliyaların cisimleri ve sıfatları çoğalır. Örneğin Musa (a.s.)'ın nübüvvetini kabul eden bir kimse, İsa (a.s.)'nın suretinin başkalığını görüp inkâr eder; ve aynı şekilde İsa (a.s.)'nın nübüvvetini kabul eden, Hatem-i Enbiya Efendimiz'in şerefli suretlerinin başka olduğunu görüp inkâr eder. Hâlbuki hepsi bir nuru taşır. Bu sebeple inkârcıların nazarı cisme ve surete olduğu için inkârcı ve müşrik olmuşlardır. Fakat mümin, hepsinde o çoğalmayan nübüvvet nurunu görmüş olduğu için vahdeti idrak edici olmuş, لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِه (Bakara, 2/285) yani "Biz Hakk'ın resûllerinden birinin arasını ayırmayız" demiştir.

“Cühûd”, kâfir ve münkir ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyânın ve evliyânın münkiri olan kimse taaddüd eden zarflardan ve cisim sûretlerinden dolayı müşrik olmuştur. Ya'ni nûr-ı nübüvvet veyâ velâyet ma'nâ-yı vâhidden ibâret olup taaddüd etmez. Fakat enbiyânın ve evliyânın cisimleri ve sıfatları taaddüd eder. Meselâ Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden bir kimse Îsâ (a.s.)nın sûretinin başkalığını görüp inkâr eder; ve kezâ Îsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in sûret-i şerîfelerinin başka olduğunu görüp inkâr eder. Halbuki hepsi bir nûru hâmildir. Binâenaleyh münkirlerin nazarı cisme ve sûrete olduğu için münkir ve müşrik olmuşlardır. Fakat mü'min hepsinde o taaddüd etmeyen nûr-ı nübüvveti görmüş olduğu için vahdeti müdrik olmuş لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِه (Bakara, 2/285) ya'ni "Biz Hakk'ın resûllerinden birinin arasını tefrîk etmeyiz" demiştir.

2882. Vaktâki nazar rûhun zarfı üzerine düşer, binâenaleyh Şîs'i ve Nûh'u iki görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Ne zaman ki bakış ruhun zarfı üzerine düşer, bu sebeple Şîs'i ve Nûh'u iki görür.

Ne zaman ki bir kimsenin bakışı ilâhî nur olan ruhun zarfı ve cismi üzerine düşer ve ruhu görmekten kör olur, bu şekilde Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.)ı iki ve ayrı görür. Halbuki ikisinin taşıdığı nur birdir.

Vaktâki bir kimsenin nazarı nûr-ı ilâhî olan rûhun zarfı ve cismi üzerine düşer ve rûhu görmekten kör olur, bu sûrette Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.)ı iki ve ayrı görür. Halbuki ikisinin hâmil olduğu nûr birdir.

2883. Mâdemki onun suyu vardır, muhakkak ırmak o olur. Âdemî odur ki onun canı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Mademki onun suyu vardır, muhakkak ırmak o olur. İnsan odur ki onun canı olur.

İnsanoğlu, kendisinde insan ruhu olan kimsedir. Hayvan ruhu ile yaşayan şekle insan denmez. Aksine ona insan şeklinde hayvan denir. Nasıl ki bir yatakta akan su olursa ona ırmak derler. Akan suyu olmayan yatağa ırmak demezler.

Benî-âdem kendisinde rûh-ı insânî olan kimsedir. Rûh-ı hayvânî ile yaşayan sûrete âdem denmez. Belki ona âdem sûretinde hayvan denir. Nitekim bir mecrâda akar su olursa ona ırmak derler. Akar suyu olmayan mecrâya ırmak demezler.

2884. Bunlar adam değildirler, bunlar sûrettirler. Ekmeğin ölmüşü ve şehvetin ölmüşüdürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Bunlar adam değildirler, bunlar sûrettirler. Ekmeğin ölmüşü ve şehvetin ölmüşüdürler.

İnsan suretinde gezen bu kişiler adam değildirler. Çünkü onlarda o ilahi nefha olan insani ruh yoktur. Onların hareket ettiricisi hayvani ruhtur. Bu sebeple bunlar ancak surette insandırlar ve anlamda hayvandırlar. Aksine hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü bu ruhu taşımak kabiliyeti varken onu zayi etmişlerdir. Onlar zahiri gıda ve nefsi şehvetler aşkı içinde ölmüşlerdir. "Cühûd", kâfir ve inkârcı anlamındadır. Yani, peygamberlerin ve evliyanın inkârcısı olan kimse, çoğalan zarflardan ve cisim suretlerinden dolayı müşrik olmuştur. Yani nübüvvet veya velayet nuru tek bir anlamdan ibaret olup çoğalmaz. Fakat peygamberlerin ve evliyanın cisimleri ve sıfatları çoğalır. Örneğin Musa (a.s.)'ın nübüvvetini kabul eden bir kimse, İsa (a.s.)'ın suretinin başkalığını görüp inkâr eder; ve aynı şekilde İsa (a.s.)'ın nübüvvetini kabul eden, Hatem-i Enbiya Efendimiz'in şerefli suretlerinin başka olduğunu görüp inkâr eder. Halbuki hepsi bir nuru taşır. Bu sebeple inkârcıların nazarı cisme ve surete olduğu için inkârcı ve müşrik olmuşlardır. Fakat mümin hepsinde o çoğalmayan nübüvvet nurunu görmüş olduğu için vahdeti idrak etmiş ve لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلُه (Bakara, 2/285) yani "Biz Hakk'ın resullerinden birinin arasını ayırmayız" demiştir.

Bu insan sûretinde gezenler adam değildirler. Çünkü onlarda o nefha-i ilâhî olan rûh-ı insânî yoktur. Onların muharriki rûh-ı hayvânîdir. Binâenaleyh bunlar ancak sûrette insandırlar ve ma'nâda hayvandırlar. Belki hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü bu rûhu hâmil olmak isti'dâdı varken zâyi' etmişlerdir. Onlar gıdâ-yı sûrî ve şehevât-i nefsânî aşkı içinde ölmüşlerdir. "Cühûd", kâfir ve münkir ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyânın ve evliyânın münkiri olan kimse taaddüd eden zarflardan ve cisim sûretlerinden dolayı müşrik olmuştur. Ya'ni nûr-ı nübüvvet veyâ velâyet ma'nâ-yı vâhidden ibâret olup taaddüd etmez. Fakat enbiyânın ve evliyânın cisimleri ve sıfatları taaddüd eder. Meselâ Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden bir kimse Îsâ (a.s.)nın sûretinin başkalığını görüp inkâr eder; ve kezâ Îsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in sûret-i şerîfelerinin başka olduğunu görüp inkâr eder. Halbuki hepsi bir nûru hâmildir. Binâenaleyh münkirlerin nazarı cisme ve sûrete olduğu için münkir ve müşrik olmuşlardır. Fakat mü'min hepsinde o taaddüd etmeyen nûr-ı nübüvveti görmüş olduğu için vahdeti müdrik olmuş لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلُه (Bakara, 2/285) ya'ni "Biz Hakk'ın resûllerinden birinin arasını tefrîk etmeyiz" demiştir.

2882. Vaktaki nazar rûhun zarfı üzerine düşer, binaenaleyh Şîs'i ve Nuh'u iki görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2882. Ne zaman ki bakış ruhun zarfı üzerine düşer, bu sebeple Şîs'i ve Nuh'u iki görür.

Ne zaman ki bir kimsenin bakışı ilâhî nur olan ruhun zarfı ve bedeni üzerine düşer ve ruhu görmekten kör olur, bu şekilde Şîs (a.s.) ile Nuh (a.s.)ı iki ve ayrı görür. Aksine ikisinin taşıdığı nur birdir.

Vaktâki bir kimsenin nazarı nûr-ı ilâhî olan rûhun zarfı ve cismi üzerine düşer ve rûhu görmekten kör olur, bu sûrette Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.)ı iki ve ayrı görür. Halbuki ikisinin hâmil olduğu nûr birdir.

2883. Mâdemki onun suyu vardır, muhakkak ırmak o olur. Ademî odur ki onun canı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2883. Mademki onun suyu vardır, muhakkak ırmak o olur. Âdemî odur ki onun canı olur.

İnsanoğlu, kendisinde insan ruhu olan kimsedir. Hayvanî ruh ile yaşayan şekle insan denmez. Aksine ona insan şeklinde hayvan denir. Nasıl ki bir yatakta akar su olursa ona ırmak derler. Akar suyu olmayan yatağa ırmak demezler.

Benî-âdem kendisinde rûh-ı insânî olan kimsedir. Rûh-ı hayvânî ile yaşayan sûrete âdem denmez. Belki ona âdem sûretinde hayvan denir. Nitekim bir mecrâda akar su olursa ona ırmak derler. Akar suyu olmayan mecrâya ırmak demezler.

2884. Bunlar adam değildirler, bunlar sûrettirler. Ekmeğin ölmüşü ve şehvetin ölmüşüdürler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2884. Bunlar adam değildirler, bunlar sûrettirler. Ekmeğin ölmüşü ve şehvetin ölmüşüdürler.

Bu insan şeklinde gezenler adam değildirler. Çünkü onlarda o ilâhî nefha (ilâhî üfleme) olan insan ruhu yoktur. Onların hareket ettiricisi hayvanî ruhtur. Bu sebeple bunlar ancak şekilde insandırlar ve anlamda hayvandırlar. Aksine hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü bu ruhu taşımak yatkınlığı varken onu zayi etmişlerdir. Onlar maddî gıda ve nefsanî şehvetler aşkı içinde ölmüşlerdir.

Bu insan sûretinde gezenler adam değildirler. Çünkü onlarda o nefha-i ilâhî olan rûh-ı insânî yoktur. Onların muharriki rûh-ı hayvânîdir. Binâenaleyh bunlar ancak sûrette insandırlar ve ma'nâda hayvandırlar. Belki hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü bu rûhu hâmil olmak isti'dâdı varken zâyi' etmişlerdir. Onlar gıdâ-yı sûrî ve şehevât-i nefsânî aşkı içinde ölmüşlerdir.

## O râhibin hikâyesidir ki, kendisine olan bir hâl cihetinden pazar ortasında gündüz çerâğ ile gezer idi

2885. O birisi gönlü aşk ve harâret dolu olduğu hâlde pazar etrâfında gündüz mum ile gezerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. O birisi, gönlü aşk ve hararet dolu olduğu hâlde, pazar etrafında gündüz mum ile gezerdi.

2886. Bir boşboğaz ona dedi ki: “Ey filân, âgâh ol, her dükkân tarafında ne arıyorsun?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Bir boşboğaz ona dedi ki: “Ey filân, uyanık ol, her dükkân tarafında ne arıyorsun?”

2887. “Âgâh ol, sen aydınlık gündüz ortasında çerâğ ile arayıcı olarak ne dolaşıyorsun, lâğ nedir?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. “Âgâh ol, sen aydınlık gündüz ortasında çerâğ ile arayıcı olarak ne dolaşıyorsun, lâğ nedir?”

“Lâğ”, oyun, hezl (şaka) ve zarâfet (incelik), mizâh ve şaka anlamlarındadır.

“Lâğ”, oyun, hezl ve zarâfet, mizâh ve şaka ma’nâlarınadır.

2888. Dedi: “Her tarafta bir adam arıyorum ki, o deme mensûb olan hayat-tan diri olsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Dedi: “Her tarafta bir adam arıyorum ki, o deme mensup olan hayattan diri olsun!”

Rahip dedi: نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) yani “Ben ona kendi ruhumdan nefhettim” ayet-i kerimesi gereğince kendisine üflenen o ilahi nefesle diri olan bir adam arıyorum ve bunu bulmak için her tarafı geziyorum.

Râhib dedi: نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) ya’ni “Ben ona kendi rûhum-dan nefhettim” âyet-i kerîmesi mûcibince kendisine nefholunan o dem-i ilâ-hîden diri olan bir adam arıyorum ve bunu bulmak için her tarafı geziyorum.

2889. “Bir adam var mıdır?” “Ey hür olan âlim, nihâyet bu pazar adamlar doludur!” dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. “Bir adam var mıdır?” “Ey hür olan âlim, nihayet bu pazar adamlarla doludur!” dedi.

Rahip “Böyle bir adam var mıdır?” diye sordu. Bü'l-füdûl (gereksiz işlere karışan) adam da cevap olarak dedi: “Ey nefsinin kaydından azade olan âlim, görmüyor musun, nihayet bu pazar adamlarla doludur! Adam aramak ne demektir?”

Râhib “Böyle bir adam var mıdır?” diye sordu. Bü’l-füdûl adam dahi ce-vâben dedi: “Ey nefsinin kaydından âzâde olan âlim, görmüyor musun, ni-hâyet bu pazar adamlar ile doludur! Adam aramak ne demektir?”

## O râhibin hikâyesidir ki, kendisine olan bir hâl cihetinden pazar ortasında gündüz çerâğ ile gezer idi

2885. O birisi gönlü aşk ve harâret dolu olduğu halde pazar etrafında gündüz mum ile gezerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2885. O birisi, gönlü aşk ve hararet dolu olduğu hâlde, gündüz vakti elinde mumla pazar etrafında gezerdi.

2886. Bir boşboğaz ona dedi ki: "Ey filân, âgâh ol, her dükkân tarafında ne arıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2886. Bir boşboğaz ona dedi ki: "Ey filân, uyanık ol, her dükkân tarafında ne arıyorsun?"

2887. "Agâh ol, sen aydınlık gündüz ortasında çerâğ ile arayıcı olarak ne dolaşıyorsun, lâğ nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2887. "Agâh ol, sen aydınlık gündüz ortasında çerâğ ile arayıcı olarak ne dolaşıyorsun, lâğ nedir?"

"Lâğ", oyun, hezl (şaka) ve zarafet, mizah ve şaka anlamlarındadır.

"Lâğ", oyun, hezl ve zarâfet, mizâh ve şaka ma'nâlarınadır.

2888. Dedi: "Her tarafta bir adam arıyorum ki, o deme mensub olan hayattan diri olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2888. Dedi: "Her tarafta bir adam arıyorum ki, o deme mensup olan hayattan diri olsun!"

Rahip dedi: نَفَحْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي (Hicr, 15/29) yani "Ben ona kendi ruhumdan üfledim" ayet-i kerimesi gereğince kendisine üflenen o ilahi nefesten diri olan bir adam arıyorum ve bunu bulmak için her tarafı geziyorum."

Râhib dedi: نَفَحْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben ona kendi rûhumdan nefhettim" âyet-i kerîmesi mûcibince kendisine nefholunan o dem-i ilâhîden diri olan bir adam arıyorum ve bunu bulmak için her tarafı geziyorum."

2889. "Bir adam var mıdır?" "Ey hür olan âlim, nihayet bu pazar adamlar doludur!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2889. "Bir adam var mıdır?" "Ey hür olan âlim, nihayet bu pazar adamlar doludur!" dedi.

Râhip "Böyle bir adam var mıdır?" diye sordu. Bü'l-füdül (faziletli, erdemli) adam da cevap olarak dedi: "Ey nefsine ait kayıtlardan kurtulmuş olan âlim, görmüyor musun, nihayet bu pazar adamlarla doludur! Adam aramak ne demektir?"

Râhib "Böyle bir adam var mıdır?" diye sordu. Bü'l-füdül adam dahi cevâben dedi: "Ey nefsinin kaydından âzâde olan âlim, görmüyor musun, nihâyet bu pazar adamlar ile doludur! Adam aramak ne demektir?"

2890. Dedi: "Ben iki yolun caddesi üzerinde adam isterim. Hışım yolunda ve hırs vaktinde!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. Dedi: "Ben iki yolun ana caddesi üzerinde adam isterim. Öfke yolunda ve hırs anında!"

Rahip dedi: "Benim aradığım adam, gazap ve şehvet yollarının ana caddesi üzerinde bulunan adamdır." "Şereh", şiddetli hırs ve şehvet anlamındadır. Yani "Gazabına ve şehvetine hâkim olan adam isterim!"

Râhib dedi: "Benim aradığım adam, gazab ve şehvet yollarının caddesi üzerinde bulunan adamdır." "Şereh", hırs-ı şedîd ve şehvet ma'nâsınadır. Ya'ni "Gazabına ve şehvetine hâkim olan adam isterim!"

2891. "Hışım vaktinde ve şehvet vaktinde adam hani? Bir adamın tâlibi ola- rak mahalle mahalle koşucuyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. "Hışım vaktinde ve şehvet vaktinde adam hani? Bir adamın tâlibi ola- rak mahalle mahalle koşucuyum."

"Öfkelendiği vakit öfkesini hazmeden ve şehveti, yani nefsinin gayrimeşru hazlara ve lezzetlere meyli vaktinde sabrı seçen adam nerededir? Ben böyle bir adamın talibi olarak mahalle mahalle koşup dolaşıyorum."

"Öfkelendiği vakit öfkesini hazmeden ve şehveti, ya'ni nefsinin gayr-ı meşrû' huzûz ve lezzâta meyli vaktinde sabrı ihtiyâr eden adam nerededir? Ben böyle bir adamın tâlibi olarak mahalle mahalle koşup dolaşıyorum."

2892. "Cihanda bu iki hâl içinde olan adam hani? Tâ ki bugün ona can fedâ edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. "Cihanda bu iki hâl içinde olan adam hani? Tâ ki bugün ona can fedâ edeyim!"

Yani, "Öfkelendiği zaman öfkesini yutan ve nefsinin meylettiği bütün gayrimeşru hazlara ve lezzetlere karşı göz yuman bir adam ve bir insân-ı kâmil nerededir ki bugün ona canımı feda edeyim!" Niyâzî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti:

Gazap, şehvet iki ayaktır onlar Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar

Ya'ni, "Öfkelendiği vakit öfkesini yutan ve nefsinin meylettiği bilcümle gayr-ı meşrû' huzûzât ve lezzâta karşı göz yuman bir adam ve bir insân-ı kâ- mil nerededir ki bugün ona canımı fedâ edeyim!" Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.):

Gazab, şehvet iki ayaktır onlar Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar

2893. Dedi: "Acîb şey istiyorsun, fakat sen kazânın hükmünden gâfilsin, iyi gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. Dedi: "Şaşılacak bir şey istiyorsun, fakat sen kazânın hükmünden habersizsin, iyi gör!"

O boşboğaz adam rahibe cevap olarak dedi: "Sen şaşılacak bir şey istiyor ve arıyorsun. Çünkü böyle bir adamın varlığı ilâhî kazâya bağlıdır. Çünkü bir kimsenin öfkelenmesi ve öfkelendiği zaman öfkesini yutması ve hırs ile şehvet duygusunun bir kimsenin kalbinde ortaya çıkması ve bu duyguya üstün gelmek ilâhî kazâya dayanır. Bu meselenin incelenmesi ve muhakemesi, kişinin kendi nefsini iyi görmesi ve bilmesi ile olur. Bu sebeple kendi nefsinin hâlini iyi gör!"

O boşboğaz olan adam râhibe cevâben dedi: "Sen acîb bir şey istiyor ve arıyorsun. Zîrâ böyle bir adamın vücûdu kazâ-yı ilâhîye bağlıdır. Çünkü bir kimsenin öfkelenmesi ve öfkelendiği vakit öfkesini yutması ve hırs ve şehvet duygusunun bir kimsenin kalbinde zuhûru ve bu duyguya galebe çalmak ka- zâ-yı ilâhîye müsteniddir. Bu mes'elenin tedkîk ve muhâkemesi kişi kendi nefsini iyi görmek ve bilmek ile olur. Binâenaleyh kendi nefsinin hâlini iyi gör!"

2890. Dedi: "Ben iki yolun caddesi üzerinde adam isterim. Hışım yolunda ve hırs vaktinde!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2890. Dedi: "Ben iki yolun ana caddesi üzerinde adam isterim. Öfke yolunda ve hırs anında!"

Rahip dedi: "Benim aradığım adam, gazap ve şehvet yollarının ana caddesi üzerinde bulunan adamdır." "Şereh", şiddetli hırs ve şehvet anlamındadır. Yani "Gazabına ve şehvetine hâkim olan adam isterim!"

Râhib dedi: "Benim aradığım adam, gazab ve şehvet yollarının caddesi üzerinde bulunan adamdır." "Şereh", hırs-ı şedîd ve şehvet ma'nâsınadır. Ya'ni "Gazabına ve şehvetine hâkim olan adam isterim!"

2891. "Hışım vaktinde ve şehvet vaktinde adam hani? Bir adamın talibi olarak mahalle mahalle koşucuyum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2891. "Hışım vaktinde ve şehvet vaktinde adam hani? Bir adamın talibi olarak mahalle mahalle koşucuyum."

"Öfkelendiği vakit öfkesini hazmeden ve şehveti, yani nefsinin gayrimeşru hazlara ve lezzetlere meyli vaktinde sabrı seçen adam nerededir? Ben böyle bir adamın talibi olarak mahalle mahalle koşup dolaşıyorum."

"Öfkelendiği vakit öfkesini hazmeden ve şehveti, ya'ni nefsinin gayr-ı meşrû' huzûz ve lezzâta meyli vaktinde sabrı ihtiyâr eden adam nerededir? Ben böyle bir adamın tâlibi olarak mahalle mahalle koşup dolaşıyorum."

2892. "Cihanda bu iki hal içinde olan adam hani? Tâ ki bugün ona can fedâ edeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2892. "Dünyada bu iki hâl içinde olan adam nerede? Tâ ki bugün ona can fedâ edeyim!"

Yani, "Öfkelendiği zaman öfkesini yutan ve nefsinin meylettiği bütün gayrimeşru hazlara ve lezzetlere karşı göz yuman bir adam ve bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) nerededir ki bugün ona canımı fedâ edeyim!" Niyâzî-i Mısrî'nin (k.s.) beyti: Gazap, şehvet iki ayaktır onlar / Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar

Ya'ni, "Öfkelendiği vakit öfkesini yutan ve nefsinin meylettiği bilcümle gayr-ı meşrû' huzûzât ve lezzâta karşı göz yuman bir adam ve bir insân-ı kâmil nerededir ki bugün ona canımı fedâ edeyim!" Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Gazab, şehvet iki ayaktır onlar Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar

2893. Dedi: "Acib şey istiyorsun, fakat sen kazanın hükmünden gafilsin, iyi gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2893. Dedi: "Acayip bir şey istiyorsun, fakat sen kazanın hükmünden habersizsin, iyi gör!"

O boşboğaz adam rahibe cevap olarak dedi: "Sen acayip bir şey istiyor ve arıyorsun. Çünkü böyle bir adamın varlığı ilâhî kazâya bağlıdır. Çünkü bir kimsenin öfkelenmesi ve öfkelendiği zaman öfkesini yutması ve hırs ile şehvet duygusunun bir kimsenin kalbinde ortaya çıkması ve bu duyguya üstün gelmek ilâhî kazâya dayanır. Bu meselenin incelenmesi ve muhakemesi, kişinin kendi nefsini iyi görmesi ve bilmesi ile olur. Bu sebeple kendi nefsinin hâlini iyi gör!"

O boşboğaz olan adam râhibe cevâben dedi: "Sen acîb bir şey istiyor ve arıyorsun. Zîrâ böyle bir adamın vücûdu kazâ-yı ilâhîye bağlıdır. Çünkü bir kimsenin öfkelenmesi ve öfkelendiği vakit öfkesini yutması ve hırs ve şehvet duygusunun bir kimsenin kalbinde zuhûru ve bu duyguya galebe çalmak kazâ-yı ilâhîye müsteniddir. Bu mes'elenin tedkîk ve muhakemesi kişi kendi nefsini iyi görmek ve bilmek ile olur. Binâenaleyh kendi nefsinin hâlini iyi gör!"

2894. Fer'e nazaran asıldan bîhabersin! Fer' biziz, aslolân ahkâm-ı kaderdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Fer'e göre asıldan habersizsin! Fer' biziz, asıl olan kaderin hükümleridir.

Sen gerçek varlığın fer'i (dalı) olan izafî varlığa bakıyorsun ve onlara göre hükmünü veriyorsun. Asıl olan gerçek varlıktan habersizsin. Fer' olan bizim izafî varlıklarımızdır. Asıl olan şey, gerçek varlığın izafî varlıklar hakkında verdiği hükümdür ki, bu ezelî hükümler bu izafî varlık âleminde an be an ortaya çıkar.

Sen vücûd-ı hakîkînin fer'i olan vücûd-ı izâfîye bakıyorsun ve onlara göre hükmünü veriyorsun. Asıl olan vücûd-ı hakîkîden bîhabersin. Fer' olan bizim izâfî olan vücûdlarımızdır. Asıl olan şey vücûd-ı hakîkînin vücûdât-ı izâfiyye hakkında verdiği hükümdür ki, bu ahkâm-ı ezeliyye bu vücûd-ı izâfî âleminde ânen-fe-ânen zuhûr eder.

2895. Kazâ dönücü olan feleği güm-râh eder. Yüz Utârid'i kazâ ahmak yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. Kazâ, dönen feleği yolundan saptırır. Yüz Utârid'i kazâ ahmak yapar.

İlâhî kazâ, dönen feleğin yolunu şaşırtır. Utârid gezegenine ait olan yüz akıllı ve zeki kişiyi ahmak yapar. "Utârid"den kasıt, Utârid'e mensup olan şahıslardır. Çünkü astroloji ilminde Utârid gezegeninin, zekâ ve insan fıtratının gelişimi üzerinde etkisi olduğu belirtilir.

Kazâ-yı ilâhî dönen feleğin yolunu şaşırtır. Utârid seyyâresine mensûb olan yüz âkıl ve zekî kimseyi ahmak yapar. “Utârid”den murâd, Utârid'e mensûb olan eşhâsdır. Zîrâ ilm-i nücûmda Utârid seyyâresinin, zekâ ve fıtrat-ı insâniyyenin neşv ü nemâsı hakkında te'sîri olduğu beyân olunur.

2896. Tedbîr âlemini dar eder, demiri ve katı taşı su yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. Tedbir âlemini dar eder, demiri ve katı taşı su yapar.

İlâhî kazâ, akıllı insanların tedbirlerini daraltır ve öyle olaylar ortaya çıkarır ki, akıl ve tedbir sahipleri, kendi isteklerinin gerçekleşmesine engel olan o olayların etkisini def etmekten âciz kalırlar; ve o ilâhî kazâ hükmünü uygulamak için demiri ve katı taşı su yapar. Onlardan beklenen hizmetleri işlevsiz bir hâle getirir. Kazâ konusu bu Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde geçti. Örneğin I. cildin 1257 numaralı beyt-i şerîfinde de: چون قضا آید شود دانش بخواب / آی و مه سیه گردد بگیرد آفتاب ["İlâhî kazâ geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur."] buyrulmuş idi. Ve ilâhî kazâ hakkındaki açıklamalar ve ayrıntılar da aynı şekilde I. cildin 625 numarasına denk gelen: این نه جبر این معنی: ذکر جباریست / ذکر جباری برای زاریست ["Bu cebir değildir; bu, cebrîlik anlamıdır. Cebrîliğin zikri yakarış içindir."] beyt-i şerîfinde geçmiştir ki, bu ayrıntılar ileride cebir hakkında gelecek beyitlerin açıklamasına da dahildir.

Kazâ-yı ilâhî âkıl insanların tedbîrlerini dar yapar ve öyle hâdiseler izhâr eder ki, ashâb-ı akıl ve tedbîr, kendi murâdlarının husûlüne mâni' olan o hâdiselerin te'sîrini def'den âciz kalırlar; ve o kazâ-yı ilâhî hükmünü infâz için demiri ve katı taşı su yapar. Onlardan beklenen hizmetleri muattal bir hâle getirir. Kazâ bahsi bu Mesnevî-i Şerîf'in muhtelif mahallerinde geçti. Ezcümle I. cildin 1257 numaralı beyt-i şerîfinde dahi: چون قضا آید شود دانش بخواب / آی و مه سیه گردد بگیرد آفتاب ["Kazâ-yı ilâhî geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur."] buyrulmuş idi. Ve kazâ-yı ilâhî hakkındaki îzâhât ve tafsîlât dahi kezâlik I. cildin 625 numarasına müsâdif olan: این نه جبر این معنی: ذکر جباریست / ذکر جباری برای زاریست ["Bu cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyet-tir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir."] beyt-i şerîfinde geçmiştir ki, bu tafsîlât âtîde cebir hakkında gelecek ebyâtın îzâhına da şâmildir.

2897. Ey adım adım yola karâr vermiş olan, hamın hamısın, hamın hamısın, Ham, ham!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Ey adım adım yola karar vermiş olan, hamın hamısın, hamın hamısın, ham, ham!

2894. Fer'e nazaran asıldan bîhabersin! Fer' biziz, aslolan ahkâm-ı kaderdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2894. Fer'e göre asıldan habersizsin! Fer' biziz, asıl olan kaderin hükümleridir.

Sen hakiki varlığın fer'i (dalı) olan izafî varlığa bakıyorsun ve hükmünü onlara göre veriyorsun. Asıl olan hakiki varlıktan habersizsin. Fer' olan, bizim izafî varlıklarımızdır. Asıl olan şey, hakiki varlığın izafî varlıklar hakkında verdiği hükümdür ki, bu ezelî hükümler bu izafî varlık âleminde an be an ortaya çıkar.

Sen vücûd-ı hakîkînin fer'i olan vücûd-i izâfîye bakıyorsun ve onlara göre hükmünü veriyorsun. Asıl olan vücûd-ı hakîkîden bîhabersin. Fer' olan bizim izâfi olan vücûdlarımızdır. Asıl olan şey vücûd-ı hakîkînin vücûdât-ı izâfiyye hakkında verdiği hükümdür ki, bu ahkâm-ı ezeliyye bu vücûd-ı izafi âleminde ânen-fe-ânen zuhûr eder.

2895. Kaza dönücü olan feleği güm-râh eder. Yüz Utarid'i kaza ahmak yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2895. Kazâ dönücü olan feleği yolunu şaşırtır. Yüz Utarid'i kazâ ahmak yapar.

İlâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) dönen feleğin yolunu şaşırtır. Utarid gezegenine mensup olan yüz akıllı ve zeki kimseyi ahmak yapar. "Utarid"den kasıt, Utarid'e mensup olan kişilerdir. Çünkü astroloji ilminde Utarid gezegeninin, insan zekâsının ve anlayışının gelişmesi üzerinde etkisi olduğu belirtilir.

Kazâ-yı ilâhî dönen feleğin yolunu şaşırtır. Utârid seyyâresine mensûb olan yüz akıl ve zekî kimseyi ahmak yapar. “Utârid”den murâd, Utârid’e mensûb olan eşhâsdır. Zîrâ ilm-i nücûmda Utârid seyyâresinin, zekâ ve fitnat-ı insaniyyenin neşv ü nemâsı hakkında te'sîri olduğu beyân olunur.

2896. Tedbîr âlemini dar eder, demiri ve katı taşı su yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2896. İlahi kaza, tedbir âlemini daraltır, demiri ve katı taşı su yapar.

İlahi kaza, akıllı insanların tedbirlerini daraltır ve öyle olaylar ortaya çıkarır ki, akıl ve tedbir sahipleri, kendi isteklerinin gerçekleşmesine engel olan o olayların etkisini def etmekten aciz kalırlar; ve o ilahi kaza, hükmünü uygulamak için demiri ve katı taşı su yapar. Onlardan beklenen hizmetleri işlevsiz bir hale getirir. Kaza bahsi bu Şerefli Mesnevî'nin çeşitli yerlerinde geçti. Örneğin, I. cildin 1257 numaralı şerefli beytinde de: چون قضا آید شود دانش بخواب مه سیه گردد بگیرد آفتاب ["İlahi kaza geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur."] buyrulmuştu. Ve ilahi kaza hakkındaki açıklamalar ve ayrıntılar da aynı şekilde I. cildin 625 numarasına denk gelen: این نه جبر این معنی جباریست ذکر جباری برای زاریست ["Bu cebir değildir; bu, cebrî olma anlamıdır. Cebrî olmanın zikri yakarış içindir."] şerefli beytinde geçmiştir ki, bu ayrıntılar ileride cebir hakkında gelecek beyitlerin açıklamasına da dahildir.

Kazâ-yı ilâhî âkıl insanların tedbîrlerini dar yapar ve öyle hadiseler ızhâr eder ki, ashâb-ı akıl ve tedbîr, kendi murâdlarının husûlüne mâni' olan o hâdiselerin te'sîrini def'den âciz kalırlar; ve o kazâ-yı ilâhî hükmünü infâz için demiri ve katı taşı su yapar. Onlardan beklenen hizmetleri muattal bir hâle getirir. Kazâ bahsi bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde geçti. Ezcümle I. cildin 1257 numaralı beyt-i şerîfinde dahi: چون قضا آید شود دانش بخواب مه سیه گردد بگیرد آفتاب ["Kaza-yı ilahi geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur."] buyrulmuş idi. Ve kazâ-yı ilâhî hakkındaki îzâhât ve tafsîlât dahi kezâlik I. cildin 625 numarasına müsadif olan: این نه جبر این معنی جباریست ذکر جباری برای زاریست ["Bu cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir."] beyt-i şerîfinde geçmiştir ki, bu tafsîlât âtîde cebir hakkında gelecek ebyâtın îzâhına da şâmildir.

2897. Ey adım adım yola karar vermiş olan, hamın hamısın, hamın hamısın. Ham, ham!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2897. Ey adım adım yola karar vermiş olan, hamın hamısın, hamın hamısın. Ham, ham!

Ey adım adım kendi isteğinin yoluna gitmeye ve yürümeye karar vermiş olan kimse, ilâhî kazâdan (Allah'ın küllî hükmü) gafil olduğun için hamın hamısın. Şerefli beyitte üç mertebe üzerine açıklanan hamlık, fiillerin birliği (tevhîd-i ef'âl), isimlerin ve sıfatların birliği (tevhîd-i esmâ ve sıfât) ve zâtın birliği (tevhîd-i zât) mertebelerindeki anlayışsızlığa işarettir. Çünkü tevhid, bu üç mertebeyi zevk yoluyla idrak etmekle tamamlanır. Henüz fiillerin birliği mertebesinde bulunan Hakk Yolcusu, isimlerin ve sıfatların birliği mertebesine göre hamdır; ve isimlerin ve sıfatların birliği mertebesinde bulunan Hakk Yolcusu, zâtın birliği mertebesine göre hamdır. Bunların hiçbirine uyanık olmayan kimse ise bu üç tevhid mertebesinde hamdır.

Ey adım adım kendi murâdının yoluna gitmeğe ve yürümeğe karar vermiş olan kimse, kazâ-yı ilâhîden gafil olduğun için hamın hamısın. Beyt-i şerîfde üç mertebe üzerine beyân buyrulan hamlık tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât mertebelerine vuküftaki gaflete işarettir. Zîrâ tevhîd bu üç mertebeyi zevkan idrâk etmekle kâmil olur. Henüz tevhîd-i ef'âl mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesine nazaran hamdır; ve tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i zât mertebesine nazaran hamdır. Bunların hiçbirisine âgâh olmayan kimse ise bu üç mertebe-i tevhîdde hamdır.

2898. Vaktaki değirmen taşının dönüşünü gördün, gel nihayet ırmağın suyunu da gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Değirmen taşının dönüşünü gördüğün zaman, gel nihayet ırmağın suyunu da gör!

Bu, ilâhî kazâ ile insanın iradesinin örneğidir. Yani, değirmen taşı kendi kendine dönmez, elbette onu döndüren bir şey vardır ki o da ırmağın suyudur. İlâhî kazâ ırmağın suyu gibidir ve senin hareketin ve dönüşün değirmen taşının hareketi ve dönüşü gibidir.

Kazâ-yı ilâhî ile irâde-i beşerin misâlidir. Ya'ni, değirmen taşı kendi kendine dönmez, elbette onu bir döndüren vardır ki o da ırmağın suyudur. Kazâ-yı ilâhî ırmağın suyu ve senin hareketin ve dönüşün değirmen taşının hareketi ve dönüşü gibidir.

2899. Toprağı gördün, hava üzerinde zâhir oldu. Toprak arasında havaya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Toprağı gördün, hava üzerinde ortaya çıktı. Toprak arasında havaya bak!

Örneğin bir kasırga ortaya çıkıp toprağı havaya kaldırır. Sen toprağa bakıp bu hareketi topraktan bilme! Onun hareket ettiricisi olan arasındaki havaya bak! İşte ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü), havaya ve senin varlığın dahi toprağa benzer.

Meselâ bir kasırga zuhûr edip toprağı havaya kaldırır. Sen toprağa bakıp bu hareketi topraktan bilme! Onun muharriki olan arasındaki havaya bak! İşte kazâ-yı ilâhî, havaya ve senin vücudun dahi toprağa benzer.

2900. Fikir tencerelerini kaynamada görürsün. Akıl ile ateşe de nazar et! [2902]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Fikir tencerelerini kaynamada görürsün. Akıl ile ateşe de bak! [2902]

Görünen tencereleri kaynatan ateş olduğu gibi, manevî tencereler olan fikirleri kaynatan ateşin de nasıl bir ateş olduğunu akıl gözüyle gör! Çünkü bir yerde toplanan birkaç kişinin fikirleri birbirine benzemez. Hepsini kaynatan ayrı ayrı ateşler vardır ve milyarlarca fikir arasından bir fikir gelip senin beynine yapışıp kaynamaya başlar. Acaba o milyarlarca fikir arasından o fikri ayırıp sana getirerek beyninde kaynatan ateş nedir? İşte o, ilâhî kazâdır ki, sen irâdeni onun gerçekleşmesine harcarsın. Ey adım adım kendi muradının yoluna gitmeye ve yürümeye karar vermiş olan kişi, ilâhî kazâdan gafil olduğun için hamın hamısın. Beyit-i şerifte üç mertebe üzerine beyan buyrulan hamlık, fiillerin birliği (tevhîd-i ef'âl), isimlerin ve sıfatların birliği (tevhîd-i esmâ ve sıfât) ve zâtın birliği (tevhîd-i zât) mertebelerini anlamadaki gaflete işarettir. Çünkü tevhîd, bu üç mertebeyi zevken idrak etmekle kâmil olur. Henüz fiillerin birliği mertebesinde bulunan sâlik, isimlerin ve sıfatların birliği mertebesine göre hamdır; ve isimlerin ve sıfatların birliği mertebesinde bulunan sâlik, zâtın birliği mertebesine göre hamdır. Bunların hiçbirine uyanık olmayan kişi ise bu üç tevhîd mertebesinde hamdır.

Zâhirî tencereleri kaynatan ateş olduğu gibi mânevî tencereler olan fikirleri kaynatan ateşin dahi nasıl bir ateş olduğunu akıl gözüyle gör! Zîrâ bir yerde toplanan birkaç kimsenin fikirleri birbirine benzemez. Hepsini kaynatan ayrı ayrı ateşler vardır ve milyarlarca fikirler arasından bir fikir gelip senin dimâğına yapışıp kaynamaya başlar. Acabâ o milyarlarca fikirlerin arasından o fikri ayırıp sana getirerek dimâğında kaynatan ateş nedir? İşte o kazâ-yı ilâhîdir ki, sen irâdeni onun husûlüne sarf edersin. Ey adım adım kendi murâdının yoluna gitmeğe ve yürümeğe karar vermiş olan kimse, kazâ-yı ilâhîden gafil olduğun için hamın hamısın. Beyt-i şerîfde üç mertebe üzerine beyân buyrulan hamlık tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât mertebelerine vuküftaki gaflete işarettir. Zîrâ tevhîd bu üç mertebeyi zevkan idrâk etmekle kâmil olur. Henüz tevhîd-i ef'âl mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesine nazaran hamdır; ve tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i zât mertebesine nazaran hamdır. Bunların hiçbirisine âgâh olmayan kimse ise bu üç mertebe-i tevhîdde hamdır.

2898. Vaktaki değirmen taşının dönüşünü gördün, gel nihayet ırmağın suyunu da gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2898. Değirmen taşının dönüşünü gördüğün zaman, gel nihayet ırmağın suyunu da gör!

Bu, ilâhî kazâ ile insanın iradesinin örneğidir. Yani, değirmen taşı kendi kendine dönmez, elbette onu döndüren bir şey vardır ki o da ırmağın suyudur. İlâhî kazâ ırmağın suyu gibidir ve senin hareketin ve dönüşün değirmen taşının hareketi ve dönüşü gibidir.

Kazâ-yı ilâhî ile irâde-i beşerin misâlidir. Ya'ni, değirmen taşı kendi kendine dönmez, elbette onu bir döndüren vardır ki o da ırmağın suyudur. Kazâ-yı ilâhî ırmağın suyu ve senin hareketin ve dönüşün değirmen taşının hareketi ve dönüşü gibidir.

2899. Toprağı gördün, hava üzerinde zâhir oldu. Toprak arasında havaya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2899. Toprağı gördün, hava üzerinde ortaya çıktı. Toprak arasında havaya bak!

Örneğin bir kasırga ortaya çıkıp toprağı havaya kaldırır. Sen toprağa bakıp bu hareketi topraktan bilme! Onun hareket ettiricisi olan arasındaki havaya bak! İşte ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü), havaya ve senin varlığın dahi toprağa benzer.

Meselâ bir kasırga zuhûr edip toprağı havaya kaldırır. Sen toprağa bakıp bu hareketi topraktan bilme! Onun muharriki olan arasındaki havaya bak! İşte kazâ-yı ilâhî, havaya ve senin vücudun dahi toprağa benzer.

2900. Fikir tencerelerini kaynamada görürsün. Akıl ile ateşe de nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2900. Fikir tencerelerini kaynamada görürsün. Akıl ile ateşe de bak!

Görünen tencereleri kaynatan ateş olduğu gibi, manevî tencereler olan fikirleri kaynatan ateşin dahi nasıl bir ateş olduğunu akıl gözüyle gör! Çünkü bir yerde toplanan birkaç kişinin fikirleri birbirine benzemez. Hepsini kaynatan ayrı ayrı ateşler vardır ve milyarlarca fikir arasından bir fikir gelip senin beynine yapışıp kaynamaya başlar. Acaba o milyarlarca fikir arasından o fikri ayırıp sana getirerek beyninde kaynatan ateş nedir? İşte o, ilâhî kazâdır (Allah'ın küllî hükmü, tüm varlığı kuşatan genel takdir) ki, sen iradeni onun gerçekleşmesine harcarsın.

Zâhirî tencereleri kaynatan ateş olduğu gibi mânevî tencereler olan fikirleri kaynatan ateşin dahi nasıl bir ateş olduğunu akıl gözüyle gör! Zîrâ bir yerde toplanan birkaç kimsenin fikirleri birbirine benzemez. Hepsini kaynatan ayrı ayrı ateşler vardır ve milyarlarca fikirler arasından bir fikir gelip senin dimâğına yapışıp kaynamaya başlar. Acabâ o milyarlarca fikirlerin arasından o fikri ayırıp sana getirerek dimâğında kaynatan ateş nedir? İşte o kazâ-yı ilâhîdir ki, sen irâdeni onun husûlüne sarf edersin.

2901. Hak Eyyûb'a mekrûmette buyurdu: "Ben senin her kılın için sana sabır verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. Yüce Allah Eyyûb'a lütufta bulunarak şöyle buyurdu: "Ben senin her kılın için sana sabır verdim."

Yüce Allah, zahirî bir hastalığa yakalanan Eyyûb (a.s.)a lütufta bulunup cömertlik ve kerem göstererek şöyle buyurdu: "Ey Eyyûb, ben yakalandığın bu hastalığa sabretmen için her bir kılın için özel olarak bir sabır verdim. Bu sebeple seni sabrın cisimleşmiş hâli yaptım."

Hak Teâlâ hazretleri sûrî illete mübtelâ olan Eyyûb (a.s.)a mekrûmette ve cûd ve kerem etmekte buyurdu ki: "Ey Eyyûb, ben mübtelâ olduğun bu illete sabretmen için her bir kılına mahsûs olarak bir sabır verdim. Binâenaleyh seni sabr-ı mücessem yaptım."

2902. "Âgâh ol, bu kadar kendi sabrına nazar etme! Sabrı gördün, sabır vermeğe de bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. "Uyanık ol, bu kadar kendi sabrına bakma! Sabrı gördün, sabır vermeye de bak!"

"Ey Eyyûb, kendine gel! 'Ben sabırlıyım' diye kendi sabrına bakma! Mademki kendinde bu kadar sağlam bir sabır gördün, sabrı verene de bak!"

"Ey Eyyûb, kendine gel! Ben sabırlıyım diye kendi sabrına bakma! Mâdemki kendinde bu kadar metin bir sabır gördün, sabrı verene de bak!"

2903. Ne zamâna kadar dolabın dönüşünü görürsün. Başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Ne zamana kadar dolabın dönüşünü görürsün. Başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!

Ne zamana kadar bu felek dolabının dönüşünü ve beşerî tedbirlerin görünen yüzünü görürsün. Bu perde olan görünen şeylerden başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk akan ilâhî kazâ suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah "Emri (Allah Teâlâ) tedbir eder" (Yûnus, 10/3) ayet-i kerimesinin anlamına vâkıf ol!

Ne zamâna kadar bu felek dolabının dönüşünü ve tedbîrât-ı beşeriyyenin zâhirini görürsün. Bu perde olan zevâhirden başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk çabuk akan kazâ-yı ilâhî suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah يُدَبِّرُ الْأَمْرَ (Yûnus, 10/3) ya'ni "Emri (Allah Teâlâ) tedbîr eder" âyet-i kerîmesinin ma'nâsına vâkıf ol!

2904. Sen diyorsun ki "Ben görüyorum!" Ve fakat onu görmenin çok iyi alâmetleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Sen "Ben görüyorum!" diyorsun. Ve fakat onu görmenin çok iyi alâmetleri vardır.

Ey görüneni gören, sen taklit ile "Ben aslı görüyorum!" dersin. Halbuki senin hâline bakılırsa aslı görmekten çok uzaksın. Çünkü aslı görmenin birçok iyi alâmetleri vardır. Örneğin, kâinatın bütün yapısı varlık işinde Hakk'ın cebbarlığı (her şeye hükmeden, dilediğini zorla yaptıran) altında mağlûptur; ve her fert mazhar olduğu (tecelli ettiği) bir ismin terbiyesi altındadır ki, o ilâhî isim onu alnından tutup kendi doğru yoluna çeker. Bu sebeple inkâr eden kişi "irâdî emir"e göre Hakk'a itaatkâr ise de "teklifî emir"e göre muhaliftir. Bu sebeple hakikatte mu-

Ey zâhir görücü, sen taklîd ile dersin ki: "Ben aslı görüyorum!" Halbuki senin hâline bakılırsa aslı görmekten çok uzaksın. Zîrâ aslı görmenin birçok iyi alâmetleri vardır. Ezcümle kâinâtın hey'et-i mecmuası emr-i vücûdda Hakk'ın cebbâriyeti altında mağlûbdur; ve her ferd mazhar olduğu bir ismin terbiyesi altındadır ki, o ism-i ilâhî onu nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmine çeker. Binâenaleyh münkir "emr-i irâdî"ye nazaran Hakk'a mutî' ise de "emr-i teklîfî"ye nazaran muhâliftir. Binâenaleyh hakîkatte mu-

2901. Hak Eyyub'a mekrümette buyurdu: "Ben senin her kılın için sana sabır verdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2901. Hak, Eyyub'a lütufta bulunarak buyurdu: "Ben senin her kılın için sana sabır verdim."

Yüce Allah, dış görünüşte hastalığa yakalanmış olan Eyyub'a (a.s.) lütufta bulunup cömertlik ve kerem göstererek buyurdu ki: "Ey Eyyub, ben yakalandığın bu hastalığa sabretmen için her bir kılın için özel olarak bir sabır verdim. Bu sebeple seni sabrın cisimleşmiş hâli yaptım."

Hak Teâlâ hazretleri sûrî illete mübtelâ olan Eyyüb (a.s.)a mekrümette ve cûd ve kerem etmekte buyurdu ki: "Ey Eyyûb, ben mübtelâ olduğun bu illete sabretmen için her bir kılına mahsûs olarak bir sabır verdim. Binâenaleyh seni sabr-ı mücessem yaptım."

2902. "Agâh ol, bu kadar kendi sabrına nazar etme! Sabrı gördün, sabır vermeğe de bak!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2902. "Haberdar ol, bu kadar kendi sabrına bakma! Sabrı gördün, sabır vermeye de bak!"

"Ey Eyyûb, kendine gel! Ben sabırlıyım diye kendi sabrına bakma! Mademki kendinde bu kadar sağlam bir sabır gördün, sabrı verene de bak!"

"Ey Eyyûb, kendine gel! Ben sabırlıyım diye kendi sabrına bakma! Mâdemki kendinde bu kadar metin bir sabır gördün, sabrı verene de bak!"

2903. Ne zamâna kadar dolabın dönüşünü görürsün. Başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2903. Ne zamana kadar dolabın dönüşünü görürsün. Başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!

Ne zamana kadar bu felek dolabının dönüşünü ve beşerî tedbirlerin görünen yüzünü görürsün. Bu perde olan görünen şeylerden başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk akan ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) yani "Emri (Yüce Allah) tedbir eder" ayet-i kerimesinin anlamına vâkıf ol!

Ne zamâna kadar bu felek dolabının dönüşünü ve tedbîrât-ı beşeriyyenin zâhirini görürsün. Bu perde olan zevâhirden başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk çabuk akan kazâ-yı ilâhî suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) ya'ni "Emri (Allah Teâlâ) tedbîr eder" âyet-i kerîmesinin ma'nâsına vâkıf ol!

2904. Sen diyorsun ki "Ben görüyorum!" Ve fakat onu görmenin çok iyi alâmetleri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2904. Sen "Ben görüyorum!" diyorsun. Ve fakat onu görmenin çok iyi alâmetleri vardır.

Ey görüneni gören, sen taklit ile "Ben aslı görüyorum!" dersin. Halbuki senin hâline bakılırsa aslı görmekten çok uzaksın. Çünkü aslı görmenin birçok iyi alâmetleri vardır. Örneğin, kâinatın bütün heyeti varlık işinde Hakk'ın cebbarlığı (her şeye hükmeden kudreti) altında mağlûptur; ve her fert mazhar olduğu bir ismin terbiyesi altındadır ki, o ilâhî isim onu alnından tutup kendi doğru yoluna çeker. Bu sebeple inkâr eden kişi "irâdî emir"e göre Hakk'a itaatkâr olsa da "teklifî emir"e (şeriat hükümlerine) göre muhaliftir. Bu sebeple hakikatte muhalefet yoktur, aksine birlik vardır. Muhalefet ancak görünen âlemde ve kesretler (çokluklar) sahasındadır. Eğer bu yakin ilmini (bilgiye dayalı kesin inanç) ayne'l-yakîne (gözle görerek elde edilen kesin bilgi) ve hakka'l-yakîne (bizzat yaşayarak elde edilen kesin bilgi) yükselttin ise, bütün insan fertlerini hâl ve fiillerinde mazur görüp onlara hakaret nazarıyla bakmazsın. Yapacağın vazife ancak bu kesretler âleminde gaflet ehlini yumuşak bir dil ile ilâhî şeriata ve salih amellere davet etmekle sınırlı kalır. Bu davetin faydası şudur ki, bir kimsenin sabit hakikati ezelde Hâdî (doğru yola ileten) isminin mazharı olur, fakat arızî olarak Mudıll (saptıran) isminin hükümlerine bulaşır. Onu bu bulaşıklıktan bu âlemde kurtarmak, berzahî hayatı (ölümden sonraki hayat) için pek faydalı olur; ve diğer faydaları da vardır ki, bunları ben, Fusûsu'l-Hikem'e yaptığım şerhin mukaddimesinde yaptım, burada sayılması uzun olur.

Ey zâhir görücü, sen taklîd ile dersin ki: "Ben aslı görüyorum!" Halbuki senin hâline bakılırsa aslı görmekten çok uzaksın. Zîrâ aslı görmenin birçok iyi alâmetleri vardır. Ezcümle kâinâtın hey'et-i mecmûası emr-i vücûdda Hakk'ın cebbâriyeti altında mağlûbdur; ve her ferd mazhar olduğu bir ismin terbiyesi altındadır ki, o ism-i ilâhî onu nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmine çeker. Binâenaleyh münkir "emr-i irâdî"ye nazaran Hakk'a mutî' ise de "emr-i teklîfî"ye nazaran muhâliftir. Binâenaleyh hakîkatte mu- halefet yoktur, belki ittihad vardır. Muhalefet ancak âlem-i zâhirde ve keserât sâhasındadır. Eğer bu ilm-i yakîni ayne'l-yakîne ve hakka'l-yakîne terakkî ettirdin ise, bütün efrâd-ı beşeriyyeyi ahvâl ve ef'âlinde ma'zûr görüp onlara nazar-ı hakāretle bakmazsın. Yapacağın vazîfe ancak bu âlem-i keserâtta ehl-i gafleti lisân-ı mülayim ile şer'-i ilâhîye ve amel-i sâlihaya da'vete münhasır kalır. Bu da'vetin fâidesi budur ki, bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin mazharı olur, fakat ârızî olarak ism-i Mudıll'in ahkâmına dolaşır. Onu bu bulaşıklıktan bu âlemde kurtarmak hayât-ı berzahiyyesi için pek fâideli olur; ve diğer fâideleri de vardır ki, bunları fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yaptığım şerhin mukaddimesinde yaptım, burada ta'dâdı uzun olur.

2905. Vaktaki muhtasar olarak köpüğün dönüşünü gördün, sana hayret lâzım ise deryaya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Köpüğün dönüşünü kısaca gördüğünde, sana hayret gerekirse denize bak!

"Köpük"ten maksat, bu izafî varlık âlemindeki eşyanın suretleridir. "Deniz"den maksat ise Hak'ın hakiki tek varlığıdır. Yani, ey zahire bakan kimse, sen kısa bakışınla bu izafî varlık âlemindeki eşyanın suretlerinin hareketlerini gördün ve bu çokluklar içinde hayrete düştün ve şaşırdın kaldın; senin bu hayretin kötülenmiş bir hayrettir. Çünkü kötülenmiş hayret, kısa bakıştan ve cehaletten kaynaklanan hayrettir. Sen ise kısa bakışınla fer'i (tali olanı) gördün, aslı görmedin. Eğer hayret gerekliyse, hakiki varlık denizine bak ki, sende övülmüş bir hayret meydana gelsin!

“Köpük”ten murâd, bu vücûd-ı izâfî âlemindeki suver-i eşyâdır. “Deryâ”dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, ey zâhir-bîn olan kimse, vaktāki sen kısa bakışın ile bu vücûd-ı izâfi âlemindeki suver-i eşyanın harekâtını gördün ve bu keserât içinde hayrete düştün ve şaşırdın kaldın, senin bu hayretin hayret-i mezmûmedir. Zîrâ hayret-i mezmûme kısa nazardan ve cehilden hâsıl olan hayrettir. Sen ise kısa nazarınla fer'i gördün, aslı görmedin. Eğer hayret lâzımsa vücûd-ı hakîkî deryâsına bak ki, sende hayret-i mahmûde peyda olsun!

2906. O kimse ki köpüğü gördü, sır söyleyici olur; ve o kimse ki deryayı gördü hayran olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. O kimse ki köpüğü gördü, sır söyleyici olur; ve o kimse ki denizi gördü hayran olur.

Bu âlemdeki çoklukları ve izafî varlıktaki belirlenmeleri gören kimse, dedikoduyu gerektiren bir âlemi görmüş olduğundan sır söyleyici olur. Yani bu niçin böyle olmuştur, o niçin öyledir diyerek sırlardan bahseder; ve cebir (zorunluluk) ve ihtiyar (seçme özgürlüğü) ile ilgili olan sırları söyleyici olur. Fakat hakikî varlık denizini gören kimse övülmüş hayrete (hayret-i mahmûde) dalmış olup dili boş sözlerden korunmuş olur. Bu övülmüş hayret hakkında âlemlerin Efendisi (s.a.v.) "رب زدنى فيك تحيرا" yani “Ey Rabbim, benim senin hakkındaki hayretimi artır!” buyurmuştur. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) mısraı: muhalefet yoktur, aksine birlik vardır. Muhalefet ancak görünen âlemde ve çokluklar sahasındadır. Eğer bu kesin bilgiyi (ilm-i yakîn) gözle görülen kesin bilgiye (ayne'l-yakîn) ve hakikatin kesin bilgisine (hakka'l-yakîn) yükselttin ise, bütün insan fertlerini hallerinde ve fiillerinde mazur görüp onlara hakaret nazarıyla bakmazsın. Yapacağın vazife ancak bu çokluklar âleminde gaflet ehlini yumuşak bir dille ilahî şeriata ve salih amellere davet etmeye sınırlı kalır. Bu davetin faydası şudur ki, bir kimsenin sabit hakikati ezelde Hâdî (doğru yola ileten) isminin mazharı olur, fakat arızî olarak Mudıll (saptıran) isminin hükümlerine bulaşır. Onu bu bulaşıklıktan bu âlemde kurtarmak berzahî hayatı için pek faydalı olur; ve diğer faydaları da vardır ki, bunları fakir, Fusûsu'l-Hikem'e yaptığım şerhin mukaddimesinde yaptım, burada sayılması uzun olur.

Bu keserât-ı âlemi ve vücûd-ı izâfideki taayyünâtı gören kimse, dedikoduyu îcâb eden bir âlemi görmüş olduğundan sır söyleyici olur. Ya'ni bu niçin böyle olmuştur, o niçin öyledir diyerek esrârdan bahseder; ve cebir ve ihtiyara müteallık olan sırları söyleyici olur. Fakat vücûd-ı hakîkî deryâsını gören kimse hayret-i mahmûdeye müstağrak olup dili kıyl ü kalden mahfüz olur. Bu hayret-i mahmûde hakkında Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni “Yâ Rab, benim senin hakkında olan hayretimi ziyâde et!” buyurmuştur. Mısra'-ı Mısrî Niyazî (k.s.): halefet yoktur, belki ittihad vardır. Muhalefet ancak âlem-i zâhirde ve keserât sâhasındadır. Eğer bu ilm-i yakîni ayne'l-yakîne ve hakka'l-yakîne terakkî ettirdin ise, bütün efrâd-ı beşeriyyeyi ahvâl ve ef'âlinde ma'zûr görüp onlara nazar-ı hakāretle bakmazsın. Yapacağın vazîfe ancak bu âlem-i keserâtta ehl-i gafleti lisân-ı mülayim ile şer'-i ilâhîye ve amel-i sâlihaya da'vete münhasır kalır. Bu da'vetin fâidesi budur ki, bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin mazharı olur, fakat ârızî olarak ism-i Mudıll'in ahkâmına dolaşır. Onu bu bulaşıklıktan bu âlemde kurtarmak hayât-ı berzahiyyesi için pek fâideli olur; ve diğer fâideleri de vardır ki, bunları fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yaptığım şerhin mukaddimesinde yaptım, burada ta'dâdı uzun olur.

2905. Vaktaki muhtasar olarak köpüğün dönüşünü gördün, sana hayret lâzım ise deryâya bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2905. Köpüğün dönüşünü kısa olarak gördüğünde, sana hayret gerekiyorsa denize bak!

"Köpük"ten maksat, bu izafî varlık âlemindeki eşyanın suretleridir. "Deniz"den maksat, Hakk'ın hakiki ve biricik varlığıdır. Yani, ey zahire bakan kişi, sen kısa bakışınla bu izafî varlık âlemindeki eşya suretlerinin hareketlerini gördün ve bu çokluklar içinde hayrete düştün ve şaşırdın kaldın; senin bu hayretin kötülenmiş bir hayrettir. Çünkü kötülenmiş hayret, kısa bakıştan ve bilgisizlikten kaynaklanan hayrettir. Sen ise kısa bakışınla fer'i (tali olanı) gördün, aslı görmedin. Eğer hayret gerekiyorsa, hakiki varlık denizine bak ki, sende övülmüş bir hayret meydana gelsin!

"Köpük"ten murâd, bu vücûd-ı izâfî âlemindeki suver-i eşyâdır. "Deryâ"dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak'tır. Ya'ni, ey zâhir-bîn olan kimse, vaktāki sen kısa bakışın ile bu vücûd-ı izâfî âlemindeki suver-i eşyanın harekâtını gördün ve bu keserât içinde hayrete düştün ve şaşırdın kaldın, senin bu hayretin hayret-i mezmûmedir. Zîrâ hayret-i mezmûme kısa nazardan ve cehilden hâsıl olan hayrettir. Sen ise kısa nazarınla fer'i gördün, aslı görmedin. Eğer hayret lâzımsa vücûd-ı hakîkî deryâsına bak ki, sende hayret-i mahmûde peyda olsun!

2906. O kimse ki köpüğü gördü, sır söyleyici olur; ve o kimse ki deryâyı gördü hayran olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2906. O kimse ki köpüğü gördü, sır söyleyici olur; ve o kimse ki denizi gördü hayran olur.

Bu âlemdeki çoklukları ve izafî varlıktaki belirginleşmeleri gören kimse, dedikoduyu gerektiren bir âlemi görmüş olduğundan sır söyleyici olur. Yani bu niçin böyle olmuştur, o niçin öyledir diyerek sırlardan bahseder; ve cebir (zorunluluk) ve ihtiyar (seçim) ile ilgili olan sırları söyleyici olur. Fakat hakiki varlık denizini gören kimse, övülmüş hayrete dalıp dili boş sözlerden korunmuş olur. Bu övülmüş hayret hakkında âlemlerin efendisi Efendimiz "رب زدنى فيك تحيرا" yani "Yâ Rab, benim senin hakkındaki hayretimi artır!" buyurmuştur. Mısrî Niyâzî'nin (k.s.) mısraı:

Bu keserât-ı âlemi ve vücûd-ı izâfîdeki taayyünâtı gören kimse, dedikoduyu îcâb eden bir âlemi görmüş olduğundan sır söyleyici olur. Ya'ni bu niçin böyle olmuştur, o niçin öyledir diyerek esrârdan bahseder; ve cebir ve ihtiyara müteallık olan sırları söyleyici olur. Fakat vücûd-ı hakîkî deryâsını gören kimse hayret-i mahmûdeye müstağrak olup dili kıyl ü kalden mahfûz olur. Bu hayret-i mahmûde hakkında Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Yâ Rab, benim senin hakkında olan hayretimi ziyâde et!" buyurmuştur. Mısra'-ı Mısrî Niyâzî (k.s.):

## Vahdet-i Hakk'ı duyanın dili lâldir aklı mat

2907. O kimse ki köpüğü gördü, niyetler eder; ve o kimse ki deryayı gördü, kalbini derya eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. O kimse ki köpüğü gördü, niyetler eder; ve o kimse ki denizi gördü, kalbini deniz eder.

Belirginleşmeleri (taayyünât) görüp onların hâlleriyle meşgul olan bir kimse, onlar ile ilişkilerini belirlemek için türlü türlü niyetler eder ve düşüncelerde bulunur. Fakat vahdet denizini gören kimsenin kalbi deniz gibi geniş olur. Çünkü gördüğünü ancak Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri görür.

Taayyünâtı görüp onların ahvâliyle meşgûl olan bir kimse onlar ile münâsebâtını ta'yîn için türlü türlü niyetler eder ve düşüncelerde bulunur. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kimsenin kalbi deryâ gibi geniş olur. Zîrâ gördüğünü ancak Hakk'ın tecelliyât-ı esmâsı ve sıfatı görür.

2908. O kimse ki köpüğü gördü, dönüş içinde olur; ve o kimse ki deryayı gördü, o küdüretsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. O kimse ki köpüğü gördü, dönüş içinde olur; ve o kimse ki deryayı gördü, o küdüretsiz olur.

Eşyanın çokluğunu gören kimse, düşünce bakışlarında dönüş içinde olur. Yani bir hâli görür, gördüğüne göre hükmünü verir ve o hâlin aksini görür, verdiği hükümden döner. Nasıl ki tabiat âlemini ve çoklukları akıl gözleriyle inceleyen filozofların hâlleri bu merkezdedir. Fakat vahdet deryasını gören insân-ı kâmilin görüşünden bu dönüş ve bulanıklık yoktur. Eşyayı hakikati üzere müşahede eder.

Keserât-ı eşyayı gören kimse enzâr-ı fikriyyesinde dönüş içinde olur. Ya'ni bir hâli görür, gördüğüne göre hükmünü verir ve o hâlin aksini görür, verdiği hükümden döner. Nitekim âlem-i tabîat ve keserâtı nazar-ı aklîleriyle tedkîk eden feylesofların halleri bu merkezdedir. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kâmilin görüşünden bu dönüş ve bulanıklık yoktur. Eşyayı hakîkati üzre müşâhede eder.

2909. O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryayı gördü ihtiyarsız olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryayı gördü ihtiyarsız olur.

Varlıkları vehmedilmiş olan eşyanın çokluğunu gören kimse, sayıda ve ikilik âleminde olur. Yani "Bir ben varım, bir de Allah vardır!" der. İki varlık sayar; ve aynı şekilde halkın varlıklarını sayıp onları iradelerinde bağımsız görür. Halbuki hakiki tek varlık deryasını gören kimse, وَمَا تَشاؤون إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ yani (Tekvir, 81/29) "Siz ancak Rabbü'l-âlemîn olan Allah'ın murad ettiğini murad edersiniz" ayet-i kerimesindeki hakikati görüp ihtiyarsız ve iradesiz olur. Çünkü irade, var olana ilişkindir; ve bütün iradeler Hakk'ın iradesi olunca, kendindeki cüz'î iradeyi Hakk'ın iradesi bilir.

Vücûdları mevhûm olan keserât-ı eşyayı gören kimse sayıda ve isneyniyyet âleminde olur. Ya'ni "Bir ben varım, bir de Allah vardır!" der. İki vücûd sayar; ve kezâ halkın vücûdlarını ta'dâd edip onları irâdelerinde müstakil görür. Halbuki vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsını gören kimse وَمَا تَشاؤون إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ya'ni (Tekvir, 81/29) "Siz ancak Rabbü'l-âlemîn olan Allah'ın murâd ettiğini murâd edersiniz" âyet-i kerîmesindeki hakîkati görüp ihtiyârsız ve irâdesiz olur. Zîrâ irâde mevcûda taalluk eder; ve bütün irâdeler Hakk'ın iradesi olunca kendindeki irâde-i cüzi'yyeyi Hakk'ın irâdesi bilir.

## Vahdet-i Hakk'ı duyanın dili lâldir aklı mat

2907. O kimse ki köpüğü gördü, niyetler eder; ve o kimse ki deryayı gördü, kalbini derya eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2907. O kimse ki köpüğü gördü, niyetler eder; ve o kimse ki denizi gördü, kalbini deniz eder.

Belirginleşmeleri (taayyünât) görüp onların hâlleriyle meşgul olan bir kimse, onlar ile ilişkilerini belirlemek için türlü türlü niyetler eder ve düşüncelerde bulunur. Fakat vahdet denizini gören kimsenin kalbi deniz gibi geniş olur. Çünkü gördüğünü ancak Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri görür.

Taayyünâtı görüp onların ahvâliyle meşgûl olan bir kimse onlar ile münâsebâtını ta'yîn için türlü türlü niyetler eder ve düşüncelerde bulunur. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kimsenin kalbi deryâ gibi geniş olur. Zîrâ gördüğünü ancak Hakk'ın tecelliyât-ı esmâsı ve sıfatı görür.

2908. O kimse ki köpüğü gördü, dönüş içinde olur; ve o kimse ki deryayı gördü, o küdüretsiz olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2908. O kimse ki köpüğü gördü, dönüş içinde olur; ve o kimse ki deryayı gördü, o küdüretsiz olur.

Eşyanın çokluğunu gören kimse, düşünce bakışlarında dönüş içinde olur. Yani bir hâli görür, gördüğüne göre hükmünü verir ve o hâlin aksini görür, verdiği hükümden döner. Nasıl ki tabiat âlemini ve çoklukları akıl gözleriyle inceleyen filozofların hâlleri bu merkezdedir. Fakat vahdet deryasını gören insân-ı kâmilin görüşünden bu dönüş ve bulanıklık yoktur. Eşyayı hakikati üzere müşahede eder.

Keserât-ı eşyayı gören kimse enzâr-ı fikriyyesinde dönüş içinde olur. Ya'ni bir hâli görür, gördüğüne göre hükmünü verir ve o hâlin aksini görür, verdiği hükümden döner. Nitekim âlem-i tabîat ve keserâtı nazar-ı aklîleriyle tedkîk eden feylesofların halleri bu merkezdedir. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kâmilin görüşünden bu dönüş ve bulanıklık yoktur. Eşyayı hakîkati üzre müşâhede eder.

2909. O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryayı gördü ihtiyarsız olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2909. O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki denizi gördü, iradesiz olur.

Varlıkları vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) olan eşyanın çokluğunu gören kimse, sayıda ve ikilik (ikilik âlemi) âleminde olur. Yani "Bir ben varım, bir de Allah vardır!" der. İki varlık sayar; ve aynı şekilde halkın varlıklarını sayıp onları iradelerinde bağımsız görür. Hâlbuki hakiki tek varlık denizini gören kimse, وَمَا تَشاؤون إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ yani (Tekvîr, 81/29) "Siz ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'ın murad ettiğini murad edersiniz" ayet-i kerimesindeki hakikati görüp iradesiz ve isteğe bağlı olmaksızın olur. Çünkü irade, var olana ilişkindir; ve bütün iradeler Hakk'ın iradesi olunca, kendindeki cüz'î iradeyi Hakk'ın iradesi bilir.

Vücûdları mevhûm olan keserât-ı eşyayı gören kimse sayıda ve isney-niyyet âleminde olur. Ya'ni "Bir ben varım, bir de Allah vardır!" der. İki vücûd sayar; ve kezâ halkın vücûdlarını ta'dâd edip onları irâdelerinde müstakil görür. Halbuki vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsını gören kimse وَمَا تَشاؤون إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ya'ni (Tekvîr, 81/29) "Siz ancak Rabbü'l-âlemîn olan Allah'ın murâd ettiğini murâd edersiniz" âyet-i kerîmesindeki hakîkati görüp ihtiyârsız ve irâdesiz olur. Zîrâ irâde mevcûda taalluk eder; ve bütün irâdeler Hakk'ın iradesi olunca kendindeki irâde-i cüzi'yyeyi Hakk'ın irâdesi bilir.

## Müslümanın mecûsîyi da'vet etmesi

2910. Bir adam mecûsiye dedi ki: "Ey filân, âgâh ol, müslüman ol, mü'min- [2912] lerden ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. Bir adam bir Mecusi'ye dedi ki: "Ey filan, uyan, Müslüman ol, müminlerden ol!"

Kesret âlemine (çokluk âlemi) ve bu çeşitli belirlenimlerin hallerine bakan bir Müslüman adam, Mecusi'ye dedi ki: "Kendine gel, Müslüman ol, Hakk'ın birliğine ve O'nun şanlı peygamberi olan Muhammed (a.s.)'a iman et!"

Âlem-i keserâta ve bu taayyünât-ı muhtelifenin ahvâline nazar eden bir müslüman adam mecûsîye dedi ki: "Kendine gel, müslüman ol, Hakk'ın vahdâniyetine ve O'nun nebî-i zîşânı olan Muhammed (a.s.)a îman et!"

2911. Dedi: "Eğer Hudâ isterse mü'min olurum ve eğer fazlı ziyade ederse mûkin dahi olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Dedi: "Eğer Allah isterse mümin olurum ve eğer lütfunu artırırsa mûkin (yakîn ehli) dahi olurum."

Mecusî, Müslümana cevap olarak dedi: Eğer Yüce Allah dilerse mümin olurum ve Mecusilikten çıkarım; ve eğer Hakk'ın lütfu ve yardımı hakkımda artarsa, mümin olmakla yetinmem, mûkin (yakîn ehli) dahi olurum, yani keşif ve vücud ehli (varlık birliğini müşahede edenler)nden olurum. Yakîn ehli, keşif ve vücud ehlidir; ve keşif ve vücud ehli o kimselerdir ki, onlar Hakk'ın biricik varlığının bütün eşyada ve kendi izafî varlıklarında yayılışını müşahede ederler ve müşahedeleri sebebiyle bütün eşyanın ve kendi varlıklarının terbiye edicisinin ancak Hakk'ın biricik varlığı olduğunu kesin olarak bilirler.

Mecûsî müslümana cevâben dedi: Eğer Hak Teâlâ dilerse mü'min olurum ve Mecûsîlik'ten çıkarım; ve eğer Hakk'ın fazl ve inâyeti hakkımda tezâyüd ederse mü'min olmakla iktifâ etmem, mûkin dahi olurum, ya'ni ehl-i keşf ve vücûddan olurum. Ehl-i yakîn, ehl-i keşf ve vücuddur; ve ehl-i keşf ve vücûd o kimselerdir ki, onlar vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın sereyânını cemî'-i eşyada ve kendi vücûd-ı izâfilerinde müşâhede ederler ve müşâhedeleri hasebiyle cemî'-i eşyanın ve kendi vücûdlarının mürebbîsi ancak vücûd-ı vâhid-i Hak olduğunu yakînen bilirler.

2912. Dedi: "Hudâ senin îmânını ister, tâ ki cehennemin elinden canını kurtarsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Dedi: "Allah senin imanını ister ki cehennemin elinden canını kurtarsın!"

2913. "Fakat bu uğursuz nefis ve çirkin şeytan seni küfrân ve âteşkede tarafına çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. "Fakat bu uğursuz nefis ve çirkin şeytan seni nankörlük ve ateşe tapılan yer tarafına çeker."

"Künişt", mecûsîlerin ateşe taptıkları ibadethâne.

"Künişt", mecûsîlerin ateşe taptıkları ibadethâne.

## Müslümanın mecûsîyi da'vet etmesi

2910. Bir adam mecûsiye dedi ki: "Ey filân, âgâh ol, müslüman ol, mü'min- [2912] lerden ol!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2910. Bir adam bir Mecusi'ye dedi ki: "Ey filan, uyan, Müslüman ol, müminlerden ol!"

Kesret âlemine (çokluk âlemi) ve bu çeşitli belirlenimlerin hallerine bakan bir Müslüman adam, Mecusi'ye dedi ki: "Kendine gel, Müslüman ol, Hakk'ın birliğine ve O'nun şanlı peygamberi olan Muhammed (a.s.)'a iman et!"

Âlem-i keserâta ve bu taayyünât-ı muhtelifenin ahvâline nazar eden bir müslüman adam mecûsîye dedi ki: "Kendine gel, müslüman ol, Hakk'ın vahdâniyetine ve O'nun nebî-i zîşânı olan Muhammed (a.s.)a îman et!"

2911. Dedi: "Eğer Huda isterse mü'min olurum ve eğer fazlı ziyade ederse mûkin dahi olurum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2911. Dedi: "Eğer Allah isterse mümin olurum ve eğer lütfunu artırırsa yakin sahibi de olurum."

Mecusi, Müslümana cevap olarak dedi: Eğer Yüce Allah dilerse mümin olurum ve Mecusilikten çıkarım; ve eğer Allah'ın lütfu ve yardımı hakkımda artarsa, mümin olmakla yetinmem, yakin sahibi de olurum, yani keşif ve varlık ehli (hakikatleri keşfeden ve varlığın birliğini idrak eden) kimselerden olurum. Yakin ehli, keşif ve varlık ehlidir; ve keşif ve varlık ehli o kimselerdir ki, onlar Hakk'ın bir olan varlığının bütün eşyada ve kendi izafî varlıklarında yayılışını gözlemlerler ve gözlemleri sebebiyle bütün eşyanın ve kendi varlıklarının terbiye edicisinin ancak Hakk'ın bir olan varlığı olduğunu kesin olarak bilirler.

Mecûsî müslümana cevâben dedi: Eğer Hak Teâlâ dilerse mü'min olurum ve Mecûsîlik'ten çıkarım; ve eğer Hakk'ın fazl ve inâyeti hakkımda tezâyüd ederse mü'min olmakla iktifa etmem, mûkin dahi olurum, ya'ni ehl-i keşf ve vücûddan olurum. Ehl-i yakîn, ehl-i keşf ve vücuddur; ve ehl-i keşf ve vücûd o kimselerdir ki, onlar vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın sereyânını cemî'-i eşyada ve kendi vücûd-ı izâfilerinde müşâhede ederler ve müşâhedeleri hasebiyle cemî'-i eşyanın ve kendi vücûdlarının mürebbîsi ancak vücûd-ı vâhid-i Hak olduğunu yakînen bilirler.

2912. Dedi: "Huda senin îmânını ister, tâ ki cehennemin elinden canını kurtarsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2912. Dedi: "Allah senin imanını ister ki canını cehennemin elinden kurtarsın!"

2913. "Fakat bu uğursuz nefis ve çirkin şeytan seni küfrân ve âteşkede tarafına çeker."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2913. "Fakat bu uğursuz nefis ve çirkin şeytan seni nankörlük ve ateşe tapılan yer tarafına çeker."

"Künişt", mecûsîlerin ateşe taptıkları ibadethâne.

"Künişt", mecûsîlerin ateşe taptıkları ibadethâne.

2914. Dedi: "Ey munsıf, mâdemki onlar gālibdirler, onun dostu olurum ki kuvvetli olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. Dedi: "Ey insaflı kişi, mademki onlar üstün geliyorlar, ben de kuvvetli olanın dostu olurum."

Mecusî, Müslümanın sözlerine cevap olarak dedi ki: "Ey muhakemesini insaf ile yapan Müslüman! Mademki nefis ve şeytan beni küfre ve Mecusilerin ibadethanesine çekiyor ve Hak ise benim imanımı istediği halde nefsin ve şeytanın muradına karşı gelemiyor, bu sebeple nefis ve şeytan Hakk'a galip gelmiş oluyorlar. Böyle olunca ben kuvvetli ve üstün gelen tarafın dostu olup küfürde ve Mecusilik'te kalırım."

Mecûsî müslümanın sözlerine cevâben dedi ki: "Ey muhakemesini insaf ile yapan müslüman! Mâdemki nefis ve şeytan beni küfre ve mecûsîlerin ibâdethânesine çekiyor ve Hak ise benim îmânımı istediği hâlde nefsin ve şeytanın murâdına karşı gelemiyor, binâenaleyh nefis ve şeytan Hakk'a galib gelmiş oluyorlar. Böyle olunca ben kuvvetli ve gālib tarafın dostu olup küfürde ve Mecûsilik'te kalırım."

2915. "Vaktaki Huda benden sıdk-ı azîm istedi, mâdemki ileriye gitmedi, onun istemesi ne fayda?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. "Vaktaki Huda benden sıdk-ı azîm istedi, mâdemki ileriye gitmedi, onun istemesi ne fayda?"

Yüce Allah benden büyük bir doğru iman istedi, hâlbuki onun bu isteğinin benim üzerimde bir etkisi olmadı. Şu hâlde onun istemesinde ne fayda vardır?

"Vaktâki Hak Teâlâ benden büyük doğru bir îman istedi, halbuki onun bu murâdının benim üzerimde bir te'sîri olmadı. Şu hâlde onun istemesinde ne fayda vardır?"

2916. "Nefis ve şeytan kendi iradesini ileri götürdü ve o inâyet kahr oldu ve kırıldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. "Nefis ve şeytan kendi iradesini ileri götürdü ve o inâyet (ilahi yardım) kahr oldu ve kırıldı."

"Hurd ü mürd", paramparça demektir. Tâcü'l-Masâdir'de "şikesten", yani kırılmak anlamına gösterilmiştir. Yani, "Hak murad etti ve nefis ve şeytan da murad etti. Fakat nefis ve şeytan kendi muradlarının hükmünü icra ettiler ve Hakk'ın muradı olan o inâyet mağlup oldu ve kırıldı ve hükümsüz kaldı."

"Hurd ü mürd", paramparça demektir. Tâcü'l-Masâdir'de "şikesten", ya'ni kırılmak ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, "Hak murâd etti ve nefis ve şeytan dahi murâd etti. Fakat nefis ve şeytan kendi murâdlarının hükmünü icrâ ettiler ve Hakk'ın murâdı olan o inâyet makhûr oldu ve kırıldı ve hükümsüz kaldı."

2917. Sen bir kasr ve ev yaptın. Onda yüz latîf nakış yükselttin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. Sen bir köşk ve ev yaptın. Onda yüz latif nakış yükselttin.

2918. İstedin ki, o mescid hayır yeri olsun! Bir diğeri geldi, onu kilise yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. İstedin ki, o mescit hayır yeri olsun! Bir diğeri geldi, onu kilise yaptı.

2919. Yahud sen bir bez dokudun, tâ ki giymek için latif bir kaba yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Yahut sen bir bez dokudun, tâ ki giymek için latif bir elbise yapasın!

2914. Dedi: "Ey munsıf, mâdemki onlar gālibdirler, onun dostu olurum ki kuvvetli olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2914. Dedi: "Ey insaflı kişi, mademki onlar üstün geliyorlar, ben de kuvvetli olanın dostu olurum."

Mecusî, Müslümanın sözlerine cevap olarak dedi ki: "Ey muhakemesini insaf ile yapan Müslüman! Mademki nefis ve şeytan beni küfre ve Mecusilerin ibadethanesine çekiyor ve Hak ise benim imanımı istediği halde nefsin ve şeytanın muradına karşı gelemiyor, bu sebeple nefis ve şeytan Hakk'a galip gelmiş oluyorlar. Böyle olunca ben kuvvetli ve üstün gelen tarafın dostu olup küfürde ve Mecusilik'te kalırım."

Mecûsî müslümanın sözlerine cevâben dedi ki: "Ey muhakemesini insaf ile yapan müslüman! Mâdemki nefis ve şeytan beni küfre ve mecûsîlerin ibâdethânesine çekiyor ve Hak ise benim îmânımı istediği hâlde nefsin ve şeytanın murâdına karşı gelemiyor, binâenaleyh nefis ve şeytan Hakk'a galib gelmiş oluyorlar. Böyle olunca ben kuvvetli ve gālib tarafın dostu olup küfürde ve Mecûsilik'te kalırım."

2915. "Vaktaki Huda benden sıdk-ı azîm istedi, mâdemki ileriye gitmedi, onun istemesi ne fayda?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2915. "Vaktaki Huda benden sıdk-ı azîm istedi, mâdemki ileriye gitmedi, onun istemesi ne fayda?"

Yüce Allah benden büyük bir doğru iman istedi, hâlbuki onun bu isteğinin benim üzerimde bir etkisi olmadı. Şu hâlde onun istemesinde ne fayda vardır?

"Vaktâki Hak Teâlâ benden büyük doğru bir îman istedi, halbuki onun bu murâdının benim üzerimde bir te'sîri olmadı. Şu hâlde onun istemesinde ne fayda vardır?"

2916. "Nefis ve şeytan kendi iradesini ileri götürdü ve o inâyet kahr oldu ve kırıldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2916. "Nefis ve şeytan kendi iradesini ileri götürdü ve o inâyet (ilahi yardım) kahr oldu ve kırıldı."

"Hurd ü mürd", paramparça demektir. Tâcü'l-Masâdir'de "şikesten", yani kırılmak anlamına gösterilmiştir. Yani, "Hak murad etti ve nefis ve şeytan da murad etti. Fakat nefis ve şeytan kendi muradlarının hükmünü icra ettiler ve Hakk'ın muradı olan o inâyet mağlup oldu ve kırıldı ve hükümsüz kaldı."

"Hurd ü mürd", paramparça demektir. Tâcü'l-Masâdir'de "şikesten", ya'ni kırılmak ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, "Hak murâd etti ve nefis ve şeytan dahi murâd etti. Fakat nefis ve şeytan kendi murâdlarının hükmünü icrâ ettiler ve Hakk'ın murâdı olan o inâyet makhûr oldu ve kırıldı ve hükümsüz kaldı."

2917. Sen bir kasr ve ev yaptın. Onda yüz latîf nakış yükselttin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2917. Sen bir köşk ve ev yaptın. Onda yüz latif nakış yükselttin.

2918. İstedin ki, o mescid hayır yeri olsun! Bir diğeri geldi, onu kilise yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2918. İstedin ki, o mescit hayır yeri olsun! Bir diğeri geldi, onu kilise yaptı.

2919. Yahud sen bir bez dokudun, tâ ki giymek için latif bir kaba yapasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2919. Yahut sen bir bez dokudun, tâ ki giymek için latif bir elbise yapasın!

2920. Sen kabâ yaptın. Hasmın inâddan dolayı sana muhâlif olarak şalvar yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Sen kaba yaptın. Rakibin inattan dolayı sana karşı çıkarak şalvar yaptı.

"Kaba", elbise, üst giysi demektir. Bu beyitlerde, birbirine karşıt olan iki isteğin birinin diğerine üstün gelmesi hakkındaki örnekler açıklanmıştır. "Rağm", toprağa bulanmış olmak, mekruh saymak, hakir olmak ve mecazen işi aksine yapmak anlamlarındadır. (Müntehabü'l-Lügât ve Gıyâsü'l-Lügât). Burada, mecazî anlamdadır.

“Kabâ”, libâs, üst kabı. Bu beyitlerde birbirine muhâlif olan iki istekten birinin diğerine gâlib gelmesi hakkındaki misâller beyân buyrulmuştur. “Rağm”, toprağa bulaşmış olmak ve mekrûh tutmak ve hakîr olmak ve mecâzen işi aksine yapmak ma’nâlarınadır. (Müntehabü’l-Lügât ve Gıyâsü’l-Lügât). Burada, ma’nâ-yı mecâzîdir.

2921. Benim canım, o gâlibin reyine mağlûb olmaktan başka, bezin çâresi nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Benim canım, o üstün gelenin görüşüne yenilmekten başka, bezin çaresi nedir?

Ey benim canım, ben bezi elbise yapmak istedim. Üstün gelen muhalif ise onu şalvar yaptı. Bu üstün gelme karşısında zavallı bezin çaresi nedir? Şalvar olmaktan yakasını kurtarabilir mi?

Ey benim canım, ben bezi elbise yapmak istedim. Gâlib olan muhâlif ise onu şalvar yaptı. Bu galebe karşısında zavallı bezin çaresi nedir? Şalvar olmaktan yakasını kurtarabilir mi?

2922. Vaktâki bir kimse onun murâdı olmaksızın onun üzerine sürdü, onun mülküne ve evine diken ağacı dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Bir kimse, onun isteği olmaksızın, onun üzerine sürdü, onun mülküne ve evine diken ağacı dikti.

Bu şerefli beyit de diğer bir örnektir. Yani, örneğin bir kimse, bir başkasının isteğine aykırı olarak gelip onun mülküne ve evine diken ağacı ekti ve hüküm sürdü ve o kimse de kendi iradesine aykırı olan bu tasarrufa sesini çıkaramadı.

Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir. Ya’ni, meselâ vaktâki bir kimse bir kimsenin murâdı hilâfında olarak gelip onun mülküne ve evine diken ağacı ekti ve hüküm sürdü ve o kimse de kendi irâdesine muhâlif olan bu tasarrufa sesini çıkaramadı.

2923. Ev sâhibi bu sebeble bir hakîr olur. Zîrâ onun üzerine böyle yumuşaklık gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Ev sahibi bu sebeple hakir olur. Çünkü onun üzerine böyle bir yumuşaklık gelir.

"Halâkat", "eskimişlik" anlamına geldiği gibi "yumuşaklık ve uysallık" anlamına da gelir. Burada ikinci anlam uygundur. Ev sahibi, kendi iradesine aykırı olan bu tasarruf fiilinin meydana gelmesi yüzünden hakir ve zelil olur. Çünkü onun üzerinde bu fiile karşı itiraz edememek ve yumuşaklık göstermek zorunluluğu oluşmuştur. Zira bir kimsenin istemediği bir şeye karşı susması ve yumuşaklık göstermesi, aciz ve hakir olmasından kaynaklanır.

“Halâkat”, “eskîlik” ma’nâsına geldiği gibi “yumuşaklık ve mülâyemet” ma’nâsına da gelir. Burada ikinci ma’nâ münâsibdir. Ev sâhibi kendi irâdesi hilâfında olan bu fiil-i tasarrufun vuku’u yüzünden hakîr ve zelîl olur. Zîrâ onun üzerinde bu fiile karşı i’tirâz edememek ve yumuşaklık etmek zarûreti hâsıl olmuştur. Çünkü bir kimsenin istemediği bir şeye karşı sükûtu ve yumuşaklık etmesi âciz ve hakîr olmasından neş’et eder.

2920. Sen kaba yaptın. Hasmın inaddan dolayı sana muhalif olarak şalvar yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2920. Sen kaba yaptın. Rakibin inattan dolayı sana karşı gelerek şalvar yaptı.

"Kaba", giysi, üst giysi demektir. Bu beyitlerde, birbirine karşıt olan iki isteğin birinin diğerine üstün gelmesi hakkındaki örnekler açıklanmıştır. "Rağm", toprağa bulanmış olmak, mekruh saymak, hakir olmak ve mecazen işi aksine yapmak anlamlarındadır. (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). Burada, mecazî anlamdadır.

"Kabâ", libâs, üst kabı. Bu beyitlerde birbirine muhâlif olan iki istekten birinin dîğerine galib gelmesi hakkındaki misäller beyân buyrulmuştur. "Rağm", toprağa bulaşmış olmak ve mekrûh tutmak ve hakîr olmak ve mecâzen işi aksine yapmak ma'nâlarınadır. (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). Burada, ma'nâ-yı mecâzîdir.

2921. Benim canım, o galibin reyine mağlub olmaktan başka, bezin çaresi nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2921. Benim canım, o galibin görüşüne mağlup olmaktan başka, bezin çaresi nedir?

Ey benim canım, ben bezi elbise yapmak istedim. Üstün gelen muhalif ise onu şalvar yaptı. Bu üstün gelme karşısında zavallı bezin çaresi nedir? Şalvar olmaktan yakasını kurtarabilir mi?

Ey benim canım, ben bezi elbise yapmak istedim. Galib olan muhâlif ise onu şalvar yaptı. Bu galebe karşısında zavallı bezin çaresi nedir? Şalvar olmaktan yakasını kurtarabilir mi?

2922. Vaktaki bir kimse onun muradı olmaksızın onun üzerine sürdü, onun mülküne ve evine diken ağacı dikti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2922. Bir kimse, onun isteği olmaksızın, onun üzerine sürdü, onun mülküne ve evine diken ağacı dikti.

Bu şerefli beyit de başka bir örnektir. Yani, örneğin bir kimse, başka bir kimsenin isteğine aykırı olarak gelip onun mülküne ve evine diken ağacı ekti ve hüküm sürdü ve o kimse de kendi iradesine aykırı olan bu tasarrufa sesini çıkaramadı.

Bu beyt-i şerîf dahi dîğer bir misâldir. Ya'ni, meselâ vaktāki bir kimse bir kimsenin murâdı hilafında olarak gelip onun mülküne ve evine diken ağacı ekti ve hüküm sürdü ve o kimse de kendi irâdesine muhâlif olan bu tasarrufa sesini çıkaramadı.

2923. Ev sahibi bu sebeble bir hakîr olur. Zîrâ onun üzerine böyle yumuşaklık gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2923. Ev sahibi bu sebeple bir hakir olur. Çünkü onun üzerine böyle yumuşaklık gider.

"Halakat" kelimesi, "eskilik" anlamına geldiği gibi "yumuşaklık ve mülâyemet" anlamına da gelir. Burada ikinci anlam uygundur. Ev sahibi, kendi iradesine aykırı olan bu tasarruf fiilinin meydana gelmesi yüzünden hakir ve zelil olur. Çünkü onun üzerinde bu fiile karşı itiraz edememek ve yumuşaklık göstermek zorunluluğu oluşmuştur. Çünkü bir kimsenin istemediği bir şeye karşı susması ve yumuşaklık göstermesi, aciz ve hakir olmasından kaynaklanır.

"Halakat", "eskilik" ma'nâsına geldiği gibi "yumuşaklık ve mülâyemet" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ev sahibi kendi irâdesi hilafında olan bu fiil-i tasarrufun vukü'u yüzünden hakîr ve zelîl olur. Zîrâ onun üzerinde bu fiile karşı i'tiraz edememek ve yumuşaklık etmek zarûreti hâsıl olmuştur. Çünkü bir kimsenin istemediği bir şeye karşı sükûtu ve yumşaklık etmesi aciz ve hakîr olmasından neş'et eder.

2924. Ben her ne kadar tâze ve yeni isem de eski olurum. Çünkü böylesinin yâri bir hakîr olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Ben her ne kadar taze ve yeni isem de eski olurum. Çünkü böylesinin yâri bir hakîr olurum.

Yani, mademki ben böyle benim üzerimde hüküm süren bir kimsenin dostu, bir hakîr ve âciz olurum, bu sebeple ben her ne kadar irademde yeni ve taze isem de eski ve pörsümüş bir hâlde olurum ve asla ses çıkarmam.

Ya'ni, mâdemki ben böyle benim üzerimde hüküm süren bir kimsenin dostu bir hakîr ve âciz olurum, binâenaleyh ben her ne kadar irâdemde yeni ve tâze isem de eski ve pörsümüş bir hâlde olurum ve aslâ ses çıkarmam.

2925. “Mâdemki nefsin murâdı müsteân geldi, “Allah hangi şeyi diledi ise oldu” istihzâ geldi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. “Mademki nefsin isteği yardım istenen hâle geldi, “Allah hangi şeyi diledi ise oldu” sözü alay etme hâline geldi.”

“Müsteân”, kendisinden yardım istenen kişidir. “Teshar”, anber vezninde “suhur” (سُخْر) kelimesinden türemiştir, “bir kimseyle alay etmek” demektir. “Eyş” (أَيْش), “eyyü şey’” (أَيُّ شَيْءٍ) yani “hangi şey?” anlamında olan Arapça terkibin kısaltılmışıdır. Yani, mademki nefsin isteği kuvvetlidir ve ondan yardım istenmiş olur, şu hâlde مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَ مَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ yani “Allah’ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı” sözü, haşa Yüce Allah’a karşı alay etmek olur.

“Müsteân”, kendisinden yardım taleb olunan kimse. “Teshar”, anber vezninde “suhur” (سُخْر)dan müştaktır, “bir kimseyi istihzâ etmek” demektir. “Eyş” (أَيْش), “eyyü şey’” (أَيُّ شَيْءٍ) “hangi şey?” ma’nâsında olan terkîb-i Arabî’nin muhaffefidir. Ya’ni, mâdemki nefsin murâdı kuvvetlidir ve ondan yardım taleb olunmuş olur, şu hâlde مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَ مَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ ya’ni “Allah’ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı” sözü, hâşâ Cenâb-ı Hakk’a karşı istihzâ etmek olur.

2926. “Ben her ne kadar mecûsîlerin ârı yâhud kâfir isem de, o değilim ki Hudâ üzerine o zannı götüreyim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. “Ben her ne kadar mecûsîlerin ayıbı yahut kâfir isem de, o değilim ki Allah üzerine o sanıyı götüreyim!”

“Ben her ne kadar mecûsîlerin ayıbı ve lekesi olacak kadar âdî ve hakîr veya yahut hak ve hakikatin inkârcısı isem de, herhâlde Yüce Allah hazretlerini nefis ve şeytana karşı âciz ve hakîr bir mevkide bırakacak bir sanı ve inançta değilim!”

“Ben her ne kadar mecûsîlerin ârı ve lekesi olacak kadar âdî ve hakîr veyâhud hak ve hakîkatin münķiri isem de, herhâlde Hak Teâlâ hazretlerini nefis ve şeytana karşı âciz ve hakîr bir mevki’de bırakacak bir zan ve i’tikâdda değilim!”

2927. “Ki bir kimse onun murâdı olmaksızın ve onun hilâfına onun mülkünde hüküm isteyici olsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. “Ki bir kimse onun muradı olmaksızın ve onun hilafına onun mülkünde hüküm isteyici olsun!”

Yani, “Ben demem ki, Hakk’ın muradı olmaksızın ve onun muradına aykırı olarak onun mülkünde bir kimse hüküm isteyici ve kendi iradesini uygulayıcı olur. Hak hakkında ben böyle bir zanda bulunmam!”

Ya’ni, “Ben demem ki, Hakk’ın murâdı olmaksızın ve onun murâdı hilâfına olarak onun mülkünde bir kimse hüküm isteyici ve kendi irâdesini infâz edici olur. Hak hakkında ben böyle bir zanda bulunmam!”

2924. Ben her ne kadar tâze ve yeni isem de eski olurum. Çünkü böylesinin yâri bir hakîr olurum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2924. Ben her ne kadar taze ve yeni isem de eski olurum. Çünkü böylesinin yâri bir hakîr olurum.

Yani, mademki ben böyle benim üzerimde hüküm süren bir kimsenin dostu, bir hakîr ve âciz olurum, bu sebeple ben her ne kadar irademde yeni ve taze isem de eski ve pörsümüş bir hâlde olurum ve asla ses çıkarmam.

Ya'ni, mâdemki ben böyle benim üzerimde hüküm süren bir kimsenin dostu bir hakîr ve âciz olurum, binâenaleyh ben her ne kadar irâdemde yeni ve tâze isem de eski ve pörsümüş bir hâlde olurum ve aslâ ses çıkarmam.

2925. "Mâdemki nefsin muradı müsteân geldi, “Allah hangi şeyi diledi ise oldu" istihzâ geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2925. "Mademki nefsin isteği kendisinden yardım istenen hâle geldi, “Allah hangi şeyi dilediyse oldu” sözü alay konusu oldu."

"Müsteân", kendisinden yardım istenen kişidir. "Teshar", anber vezninde "suhur" (سُخر) kelimesinden türemiştir, "bir kimseyle alay etmek" demektir. "Eys" (أيش), "eyyü şey" (اى شئ) yani "hangi şey?" anlamında olan Arapça terkibin kısaltılmış hâlidir. Yani, mademki nefsin isteği kuvvetlidir ve ondan yardım istenmiş olur, bu durumda ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن yani "Allah'ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı" sözü, haşa Yüce Allah'a karşı alay etmek olur.

"Müsteân", kendisinden yardım taleb olunan kimse. "Teshar", anber vezninde "suhur" (سُخر)dan müştaktır, "bir kimseyi istihzâ etmek" demektir. "Eys" (أيش) "eyyü şey" (اى شئ) "hangi şey?" ma'nâsında olan terkîb-i Arabî'nin muhaffefidir. Ya'ni, mâdemki nefsin murâdı kuvvetlidir ve ondan yardım taleb olunmuş olur, şu hâlde ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı" sözü, hâşâ Cenâb-ı Hakk'a karşı istihzâ etmek olur.

2926. "Ben her ne kadar mecûsîlerin arı yâhud kâfir isem de, o değilim ki Hudâ üzerine o zannı götüreyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2926. "Ben her ne kadar mecûsîlerin arı yahut kâfir isem de, o değilim ki Hudâ üzerine o zannı götüreyim!"

Ben her ne kadar mecûsîlerin ayıbı ve lekesi olacak kadar âdî ve hakir veya hak ve hakikatin inkârcısı isem de, herhâlde Yüce Allah hazretlerini nefis ve şeytana karşı âciz ve hakir bir mevkide bırakacak bir zan ve inançta değilim!

"Ben her ne kadar mecûsîlerin ârı ve lekesi olacak kadar âdî ve hakîr veyâhud hak ve hakîkatin münkiri isem de, herhâlde Hak Teâlâ hazretlerini nefis ve şeytana karşı âciz ve hakîr bir mevki'de bırakacak bir zan ve i'tikādda değilim!"

2927. "Ki bir kimse onun muradı olmaksızın ve onun hilafına onun mülkünde hüküm isteyici olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2927. "Ki bir kimse onun muradı olmaksızın ve onun hilafına onun mülkünde hüküm isteyici olsun!"

Yani, "Ben demem ki, Hakk'ın muradı olmaksızın ve onun muradına aykırı olarak onun mülkünde bir kimse hüküm isteyici ve kendi iradesini uygulayıcı olur. Hak hakkında ben böyle bir sanıda bulunmam!"

Ya'ni, "Ben demem ki, Hakk'ın murâdı olmaksızın ve onun murâdı hilâfına olarak onun mülkünde bir kimse hüküm isteyici ve kendi irâdesini infâz edici olur. Hak hakkında ben böyle bir zanda bulunmam!"

2928. "Onun mülkünü böyle aşağı tutsun ki, dem yaratıcı dem vurmağa kādir olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. "Onun mülkünü böyle aşağı tutsun ki, dem yaratıcı dem vurmaya kadir olmasın!"

"Ben öyle bir inançta değilim ki, Hakk'ın mülkünü bir kimse böyle aşağı bir mertebede tutsun da, sözleri ve nefesleri yaratan Yüce Allah o kimsenin tasarrufuna karşı söz söylemeye kadir olmasın!"

"Ben öyle i'tikādda değilim ki, Hakk'ın mülkünü bir kimse böyle aşağı bir mertebede tutsun da, kelâmları ve nefesleri yaratıcı olan Hak Teâlâ o kimsenin tasarrufuna karşı söz söylemeye kādir olmasın!"

2929. "Onun def'ini istesin ve ona lâzım olsun! Şeytan her dem ona gussa arttırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. "Onun def'ini istesin ve ona lâzım olsun! Şeytan her dem ona gussa arttırsın!"

"Ben o sanıda değilim ki, Yüce Allah şeytanın tasarrufunu def etmeyi istesin ve ona bu tasarrufu def etmek gerekli ve zorunlu olsun da def edemesin ve kendi iradesini yerine getiremediği için şeytan Yüce Allah hazretlerinin gamını ve kederini artırsın ve onu sıkıntıya düşürsün! Asla ben bu inançta değilim!"

"Ben o zanda değilim ki, Hak Teâlâ şeytanın tasarrufunu def'etmek istesin ve ona bu tasarrufu def etmek lâzım ve zarûrî olsun da def edemesin ve kendi iradesini infâz edemediği için şeytan Hak Teâlâ hazretlerinin gamı ve kederini artırsın ve onu sıkıntıya düşürsün! Hâşâ ben bu i'tikādda değilim!"

2930. "Bu şeytanın bendesi olmak lazım olur. Çünkü her encümende galib [2934] odur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. "Bu şeytanın kulu olmak gerekir. Çünkü her mecliste üstün gelen odur."

"Ey Müslüman, eğer Allah hakkında böyle inanılırsa, insan tasarruf sahibi olan bu şeytanın kulu ve kölesi olmak zorunda kalır. Çünkü her toplulukta üstün gelen bu şeytandır."

"Ey müslüman, eğer Hak hakkında böyle i'tikād olunursa insan sahib-i tasarruf olan bu şeytanın bendesi ve kulu olmak lâzım gelir. Çünkü her cemiyette galib olan bu şeytandır."

2931. "Tâ olmaya ki şeytan benden kîn çeksin! Binâenaleyh orada ihsanların sahibi elimi nasıl tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. "Ta ki şeytan benden kin beslemesin! Bu sebeple orada ihsanların sahibi elimi nasıl tutar?"

Yani, "Ben şeytana tâbi olmadığım için şeytan bana öfkelenip benden kin beslememek ve intikam almamak için elbette onun kulu olmalıyım. Eğer şeytana karşı gelmemden dolayı benden intikam almaya kalkarsa, o intikam yerinde ihsanların sahibi olan Yüce Allah benim elimi nasıl tutar ve beni şeytanın elinden nasıl kurtarır?"

Ya'ni, "Ben şaytana tâbi' olmadığımdan dolayı şeytan bana öfkelenip benden kin çekmemek ve intikam almamak için elbet onun bendesi olmalıyım. Eğer şeytana muhalefetimden dolayı benden intikam almaya kalkarsa o intikam mahallinde ihsânların sahibi olan Hak Teâlâ benim elimi nasıl tutar ve beni şeytanın elinden nasıl kurtarır?"

2932. "O kimse ki onun muradı olur, benim işim başka kimden iyi olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. "O kimse ki onun muradı olur, benim işim başka kimden iyi olur?"

2928. "Onun mülkünü böyle aşağı tutsun ki, dem yaratıcı dem vurmağa kādir olmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2928. "Onun mülkünü böyle aşağı tutsun ki, dem yaratıcı dem vurmaya kadir olmasın!"

"Ben öyle bir inançta değilim ki, Hakk'ın mülkünü bir kimse böyle aşağı bir mertebede tutsun da, sözleri ve nefesleri yaratan Yüce Allah o kimsenin tasarrufuna karşı söz söylemeye kadir olmasın!"

"Ben öyle i'tikādda değilim ki, Hakk'ın mülkünü bir kimse böyle aşağı bir mertebede tutsun da, kelâmları ve nefesleri yaratıcı olan Hak Teâlâ o kimsenin tasarrufuna karşı söz söylemeye kādir olmasın!"

2929. "Onun def'ini istesin ve ona lâzım olsun! Şeytan her dem ona gussa arttırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2929. "Onun def'ini istesin ve ona lâzım olsun! Şeytan her dem ona gussa arttırsın!"

Ben o düşüncede değilim ki, Yüce Allah şeytanın tasarrufunu def etmek istesin ve ona bu tasarrufu def etmek gerekli ve zorunlu olsun da def edemesin ve kendi iradesini yerine getiremediği için şeytan Yüce Allah hazretlerinin gamını ve kederini artırsın ve onu sıkıntıya düşürsün! Asla ben bu inançta değilim!

"Ben o zanda değilim ki, Hak Teâlâ şeytanın tasarrufunu def'etmek istesin ve ona bu tasarrufu def'etmek lâzım ve zarûrî olsun da def'edemesin ve kendi iradesini infâz edemediği için şeytan Hak Teâlâ hazretlerinin gamı ve kederini artırsın ve onu sıkıntıya düşürsün! Hâşâ ben bu i'tikādda değilim!"

2930. "Bu şeytanın bendesi olmak lazım olur. Çünkü her encümende galib [2934] odur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2930. "Bu şeytanın kulu olmak gerekir. Çünkü her mecliste üstün gelen odur."

"Ey Müslüman, eğer Allah hakkında böyle inanılırsa, insan tasarruf sahibi olan bu şeytanın kulu ve kölesi olmak zorunda kalır. Çünkü her toplulukta üstün gelen bu şeytandır."

"Ey müslüman, eğer Hak hakkında böyle i'tikād olunursa insan sahib-i tasarruf olan bu şeytanın bendesi ve kulu olmak lâzım gelir. Çünkü her cemiyette galib olan bu şeytandır."

2931. "Tâ olmaya ki şeytan benden kîn çeksin! Binâenaleyh orada ihsanların sahibi elimi nasıl tutar?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2931. "Ta ki şeytan benden kin beslemesin! Bu sebeple orada ihsanların sahibi elimi nasıl tutar?"

Yani, "Ben şeytana tâbi olmadığım için şeytan bana öfkelenip benden kin beslememek ve intikam almamak için elbette onun kulu olmalıyım. Eğer şeytana karşı gelmemden dolayı benden intikam almaya kalkarsa, o intikam yerinde ihsanların sahibi olan Yüce Allah benim elimi nasıl tutar ve beni şeytanın elinden nasıl kurtarır?"

Ya'ni, "Ben şaytana tâbi' olmadığımdan dolayı şeytan bana öfkelenip benden kin çekmemek ve intikam almamak için elbet onun bendesi olmalıyım. Eğer şeytana muhalefetimden dolayı benden intikam almaya kalkarsa o intikam mahallinde ihsânların sahibi olan Hak Teâlâ benim elimi nasıl tutar ve beni şeytanın elinden nasıl kurtarır?"

2932. "O kimse ki onun muradı olur, benim işim başka kimden iyi olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2932. "O kimse ki onun muradı olur, benim işim başka kimden iyi olur?"

Yani, "Benim işim ancak irâdesini yerine getiren kimseye tabi olmakla düzelir."

Ya'ni, "Benim işim ancak irâdesini infâz eden kimseye tabi' olmakla salâh bulur."

2933. Haşa lillah Allah hangi şeyi istediyse oldu. Mekânda ve la-mekânda hakim oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. Allah hangi şeyi istediyse oldu. Mekânda ve mekânsızlıkta hâkim oldu.

"Hâşe", tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) kelimesidir. "Eyş" kelimesinin anlamı 2925 numaralı beyitte geçti. Yani, "Allah'ı ayıptan, acizlikten ve noksanlıklardan tenzih ederim. Yüce Allah her neyi murat ettiyse o şey oldu ve varlığa geldi. Mekânda, kesret (çokluk) ve taayyünler (belirginleşmeler) âleminde ve mekânsızlıkta, gayb âleminde hâkim olan ancak Yüce Allah'tır.

"Hâşe", kelime-i tenzîhiyyedir. "Eyş" kelimesinin ma'nâsı 2925 numaralı beyitte geçti. Ya'ni, "Allah'ı ayıbdan ve aczden ve noksanlardan tenzîh ederim. Allah Teâlâ her neyi murâd ettiyse o şey oldu ve vücûda geldi. Mekânda ve âlem-i keserât ve taayyünâtta ve lâ-mekânda, âlem-i gaybda hâkim olan ancak Hak Teâlâ hazretleridir.

2934. Hiçbir kimse onun mülkünde onun emri olmaksızın bir kat kıl ucu ziyâde etmez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Hiçbir kimse O'nun mülkünde, O'nun emri olmaksızın bir kıl ucu kadar bile fazlalık yapamaz!

"Göklerin ve yerin mülkü Yüce Allah'ındır" (Âl-i İmrân, 3/189) ayet-i kerimesi gereğince, Hakk'ın mülkünde O'nun emri ve iradesi olmaksızın bir zerre bile ekleyip fazlalaştırılamaz!

وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Âl-i İmrân, 3/189) ya'ni "Göklerin ve yerin mülkü Allah Teâlâ'nındır" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın mülkünde O'nun emri ve irâdesi olmaksızın bir zerre bile ilave edip ziyâde edemez!

2935. Mülk onun mülküdür ve ferman onun fermanıdır. Kapıda en aşağı köpek onun şeytanıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. Mülk O'nun mülküdür ve ferman O'nun fermanıdır. Kapıda en aşağı köpek O'nun şeytanıdır.

Mülk ancak Hakk'ın mülküdür ve ferman ancak Hakk'ın fermanıdır. O'nun izzet ve azametinin kapısında en aşağı ve en hakir köpek, O'nun yarattığı şeytandır. Bu sebeple şeytan kim oluyor ki Hakk'ın iradesine karşı gelebilsin! Nefehâtü'l-Üns'te Aynü'l-Kudât Hemedânî (k.s.) hazretlerinden naklen şöyle beyan buyrulur: "Hak Teâlâ'dan başkasına ait gördüğün işi hakiki değil, mecazi bil! Hakiki faili Hak bil! قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ (Secde, 32/11) yani "Ey Resulüm de ki: Sizi ölüm meleği vefat ettirir" sözünü mecazi bil! Onun hakikati اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا (Zümer, 39/42) yani "Ölümü vaktinde nefsi Allah Teâlâ vefat ettirir" sözüdür; ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yol gösterdiğini mecazi bil! Ve İblis'in azdırdığını mecazi bil! فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ (İbrahim, 14/4) yani "Dilediğini saptırır ve dilediğine hidayet verir" sözünü hakikat bil! ilh..." Yani, "Benim işim ancak iradesini yerine getiren kimseye tabi olmakla düzelir."

"Mülk ancak Hakk'ın mülküdür ve ferman ancak Hakk'ın fermânıdır. Onun izzet ve azametinin kapısında en aşağı ve en hakir köpek onun yarattığı şeytandır. Binâenaleyh şeytan kim oluyor ki Hakk'ın iradesine muhâlefet edebilsin!" Nefehâtü'l-Üns'te Aynu'l-Kudât Hemedânî (k.s.) hazretlerinden naklen şöyle beyân buyrulur: "Hak Teâlâ'dan başkasına mensûb gördüğün işi hakîkî değil, mecâzî bil! Fâil-i hakîkîyi Hak bil! قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ (Secde, 32/11) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: Sizi melekü'l-mevt müteveffâ kılar" kelâmını mecâzî bil! Onun hakikati اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا (Zümer, 39/42) ya'ni "Ölümü vaktinde nefsi Allah Teâlâ müteveffâ kılar" kelâmıdır; ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yol gösterdiğini mecâzî bil! Ve İblîs'in azdırdığını mecâzî bil! فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ (İbrâhîm, 14/4) ya'ni "Dilediğini ıdlâl eder ve dilediğine hîdâyet verir" kelâmını hakîkat bil! ilh..." Ya'ni, "Benim işim ancak irâdesini infâz eden kimseye tabi' olmakla salâh bulur."

2933. "Haşa lillah Allah hangi şeyi istediyse oldu. Mekânda ve la-mekânda hakim oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2933. "Allah neyi istediyse oldu. Mekânda ve mekânsızlıkta hâkim oldu."

"Hâşe", tenzih kelimesidir. "Eyş" kelimesinin anlamı 2925 numaralı beyitte geçti. Yani, "Allah'ı ayıptan, acizlikten ve noksanlıklardan uzak tutarım. Yüce Allah her neyi dilediyse o şey oldu ve varlığa geldi. Mekânda, kesret (çokluk) ve taayyünât (belirginleşmeler) âleminde ve mekânsızlıkta, gayb âleminde hâkim olan ancak Yüce Allah'tır.

"Hâşe", kelime-i tenzîhiyyedir."Eyş" kelimesinin ma'nâsı 2925 numaralı beyitte geçti. Ya'ni, "Allah'ı ayıbdan ve aczden ve noksanlardan tenzîh ederim. Allah Teâlâ her neyi murâd ettiyse o şey oldu ve vücûda geldi. Mekânda ve âlem-i keserât ve taayyünâtta ve lâ-mekânda, âlem-i gaybda hâkim olan ancak Hak Teâlâ hazretleridir.

2934. "Hiçbir kimse onun mülkünde onun emri olmaksızın bir kat kıl ucu ziyâde etmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2934. Hiçbir kimse O'nun mülkünde O'nun emri olmaksızın bir kıl ucu kadar bile fazlalık yapamaz!

"Göklerin ve yerin mülkü Allah Teâlâ'nındır" (Âl-i İmrân, 3/189) ayet-i kerimesi gereğince, Hakk'ın mülkünde O'nun emri ve iradesi olmaksızın bir zerre bile ekleyip fazlalaştırılamaz!

`وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ` (Âl-i İmrân, 3/189) ya'ni "Göklerin ve yerin mülkü Allah Teâlâ'nındır" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın mülkünde O'nun emri ve irâdesi olmaksızın bir zerre bile ilave edip ziyâde edemez!"

2935. "Mülk onun mülküdür ve ferman onun fermanıdır. Kapıda en aşağı köpek onun şeytanıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2935. "Mülk onun mülküdür ve ferman onun fermanıdır. Kapıda en aşağı köpek onun şeytanıdır."

Mülk ancak Hakk'ın mülküdür ve ferman ancak Hakk'ın fermanıdır. Onun izzet ve azametinin kapısında en aşağı ve en hakir köpek, onun yarattığı şeytandır. Buna göre şeytan kim oluyor ki Hakk'ın iradesine muhalefet edebilsin! Nefehâtü'l-Üns'te Aynü'l-Kudât Hemedânî (k.s.) hazretlerinden naklen şöyle beyan buyrulur: "Hak Teâlâ'dan başkasına mensup gördüğün işi hakiki değil, mecazi bil! Hakiki faili Hak bil! `قُلْ يَتَوَفَّاكُم مِّلَكَ الْمَوْتِ` yani "Ey Resulüm de ki: Sizi melekü'l-mevt vefat ettirir" kelamını mecazi bil! Onun hakikati `اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا` yani "Ölümü vaktinde nefsi Allah Teâlâ vefat ettirir" kelamıdır; ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yol gösterdiğini mecazi bil! Ve İblis'in azdırdığını mecazi bil! `فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ` yani "Dilediğini saptırır ve dilediğine hidayet verir" kelamını hakikat bil! ilh..." Bilinmeli ki, cenab-ı Pir efendimiz yukarıda geçen 2907, 2908, 2909 numaralı beyitlerde "Köpüğü, yani çok sayıdaki taayyünleri (belirginleşmeleri) gören kimse niyetler eder ve dönüşler yapar ve sayıda olur. Fakat deryayı, yani vahdet-i vücudu (varlığın birliğini) görenler kalplerini derya eder ve kederden arınmış olur ve iradesiz olur" buyurmuşlardı. Bu beyitleri takip eden bahisler, çok sayıdaki taayyünleri görenlerin söz ve dedikodularına ait olur ki, bu vehmedilmiş olan çokluklara ve taayyünlere nazar eden Müslümanlar yetmiş iki fırka olmuşlardır ki, bunların itikatlarının tafsilatı Seyyid ve Sa'deddin hazretlerinin Mevakıf ve Makasıd isimli kitaplarında ve Abdülkerim Şehristani'nin Milel ve Nihal'lerinde beyan olunmuştur. Bu bahiste köpüğe nazar eden Cebrî (cebriyeci) tarafından deliller ile Kaderî (kaderiyeci) mezhebinin itikadı iptal olunmuştur. Cebir hakkındaki izahat I. cildin 625 numarasına denk gelen این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, ceberutluk (Allah'ın kudreti) manasıdır."] beyt-i şerifinin izahında geçti.

"Mülk ancak Hakk'ın mülküdür ve ferman ancak Hakk'ın fermânıdır. Onun izzet ve azametinin kapısında en aşağı ve en hakir köpek onun yarattığı şeytandır. Binâenaleyh şeytan kim oluyor ki Hakk'ın iradesine muhâlefet edebilsin!" Nefehâtü'l-Üns'te Aynu'l-Kudât Hemedânî (k.s.) hazretlerinden naklen şöyle beyân buyrulur: "Hak Teâlâ'dan başkasına mensûb gördüğün işi hakîkî değil, mecâzî bil! Fâil-i hakîkîyi Hak bil! `قُلْ يَتَوَفَّاكُم مِّلَكَ الْمَوْتِ` (Secde, 32/11) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: Sizi melekü'l-mevt müteveffâ kılar" kelâmını mecâzî bil! Onun hakikati `اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا` (Zümer, 39/42) ya'ni "Ölümü vaktinde nefsi Allah Teâlâ müteveffâ kılar" kelâmıdır; ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yol gösterdiğini mecâzî bil! Ve İblîs'in azdırdığını mecâzî bil! `فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ` (İbrâhîm, 14/4) ya'ni "Dilediğini ıdlâl eder ve dilediğine hîdâyet verir" kelâmını hakîkat bil! ilh..." Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen 2907, 2908, 2909 numaralı beyitlerde "Köpüğü, ya'ni taayyünât-ı kesîreyi gören kimse niyetler eder ve dönüşler yapar ve sayıda olur. Fakat deryâyı ya'ni vahdet-i vücûdu görenler kalblerini deryâ eder ve küdûretsiz olur ve ihtiyârsız olur" buyurmuşlar idi. Bu beyitleri ta'kîb eden bahisler taayyünât-ı kesîreyi görenlerin kıyl ü kāline ait olur ki, bu mevhûm olan keserâta ve taayyünâta nazar eden müslümanlar yetmiş iki fırka olmuşlardır ki, bunların tafsîl-i i'tikādları Seyyid ve Sa'deddin hazarâtının Mevakıf ve Makāsıd nâmındaki kitablarında ve Abdülkerîm Şehristânî'nin Milel ve Nihâl'lerinde beyân olunmuştur. Bu bahiste köpüğe nazar eden Cebrî tarafından delâil ile Kaderî mezhebinin i'tikādı ibtâl olunmuştur. Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir."] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.

## Rahmân'ın kapısında şeytanın meseli

2936. Eğer Türkman'ın kapısında bir köpek olursa, yüzünü ve başını onun kapısı üzerine koymuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Eğer Türkmen'in kapısında bir köpek olursa, yüzünü ve başını onun kapısı üzerine koymuş olur.

2937. Evin çocukları onun kuyruğunu çekerler. Çocukların elinde hakîr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Evin çocukları onun kuyruğunu çekerler. Çocukların elinde hakir olur.

2938. Eğer bir yabancı ubûr ederse onun üzerine erkek arslan gibi hücum eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Eğer bir yabancı geçerse onun üzerine erkek aslan gibi saldırır.

"Ma'ber", masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olup "ubûr" (geçmek) anlamına gelir. Yani, eğer o kapıdan bir yabancı kimse geçerse o köpek o kimse üzerine erkek aslan gibi saldırır. Bilinmeli ki, Pîr efendimiz yukarıda geçen 2907, 2908, 2909 numaralı beyitlerde "Köpüğü, yani çok sayıdaki taayyünâtı (belirginleşmeleri) gören kimse niyetler eder ve dönüşler yapar ve sayıda olur. Fakat deryayı yani vücudun birliğini görenler kalplerini derya eder ve kederden arınmış olur ve iradesiz olur" buyurmuşlardı. Bu beyitleri takip eden bahisler, çok sayıdaki taayyünâtı görenlerin dedikodularına ait olur ki, bu vehmedilmiş olan çokluklara ve taayyünâta bakan Müslümanlar yetmiş iki fırka olmuşlardır ki, bunların inançlarının ayrıntıları Seyyid ve Sa'deddin hazretlerinin Mevakıf ve Makāsıd adlı kitaplarında ve Abdülkerîm Şehristânî'nin Milel ve Nihâl'lerinde açıklanmıştır. Bu bahiste köpüğe bakan Cebrî (cebir inancına sahip olan) tarafından deliller ile Kaderî (kader inancına sahip olan) mezhebinin inancı iptal edilmiştir. Cebir hakkındaki açıklamalar I. cildin 625 numarasına denk gelen این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, cebrîlik anlamıdır."] şerefli beytinin açıklamasında geçti.

"Ma'ber", masdar-ı mîmî olup “ubûr" ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer o kapıdan bir yabancı kimse geçerse o köpek o kimse üzerine erkek arslan gibi hücûm eder. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen 2907, 2908, 2909 numaralı beyitlerde "Köpüğü, ya'ni taayyünât-ı kesîreyi gören kimse niyetler eder ve dönüşler yapar ve sayıda olur. Fakat deryâyı ya'ni vahdet-i vücûdu görenler kalblerini deryâ eder ve küdûretsiz olur ve ihtiyârsız olur" buyurmuşlar idi. Bu beyitleri ta'kîb eden bahisler taayyünât-ı kesîreyi görenlerin kıyl ü kāline ait olur ki, bu mevhûm olan keserâta ve taayyünâta nazar eden müslümanlar yetmiş iki fırka olmuşlardır ki, bunların tafsîl-i i'tikādları Seyyid ve Sa'deddin hazarâtının Mevakıf ve Makāsıd nâmındaki kitablarında ve Abdülkerîm Şehristânî'nin Milel ve Nihâl'lerinde beyân olunmuştur. Bu bahiste köpüğe nazar eden Cebrî tarafından delâil ile Kaderî mezhebinin i'tikādı ibtâl olunmuştur. Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست [“Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyet-tir.”] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.

## Rahmân'ın kapısında şeytanın meseli

2936. Eğer Türkman'ın kapısında bir köpek olursa, yüzünü ve başını onun kapısı üzerine koymuş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2936. Eğer Türkmen'in kapısında bir köpek olursa, yüzünü ve başını onun kapısı üzerine koymuş olur.

2937. Evin çocukları onun kuyruğunu çekerler. Çocukların elinde hakîr olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2937. Evin çocukları onun kuyruğunu çekerler. Çocukların elinde hakir olur.

2938. Eğer bir yabancı ubûr ederse onun üzerine erkek arslan gibi hücum eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2938. Eğer bir yabancı geçerse onun üzerine erkek aslan gibi hücum eder.

"Ma'ber", masdar-ı mîmî (mastar anlamı taşıyan isim) olup "ubûr" (geçmek) anlamındadır. Yani, eğer o kapıdan bir yabancı kimse geçerse o köpek o kimse üzerine erkek aslan gibi hücum eder.

“Ma'ber”, masdar-ı mîmî olup “ubûr” ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer o kapıdan bir yabancı kimse geçerse o köpek o kimse üzerine erkek arslan gibi hücûm eder.

2939. Zîra küffâr üzerine şedîdler oldu; dosta gül, düşmana diken gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Çünkü kâfirler üzerine şiddetli oldular; dosta gül, düşmana diken gibi oldu.

Bu şerhte, Hakk'ın İzzet dergâhı Türk'ün kapısına, şeytan o kapının köpeğine ve Hakk'ın samimi kulları da o kapının çocuklarına benzetilmiştir. Bu ayet-i kerime Fetih Suresi'nin sonunda yer alır. Yani, yüce sahabeler, İzzet dergâhının yabancıları olan kâfirlere karşı şiddetli oldukları gibi, İblis'in saldırısı da aynı şekilde o kapının yabancılarına karşı şiddetli oldu. Çünkü şeytan da hakikatte Hakk'a kulluk etmektedir. Fakat sahabelerin şiddetli olmaları Hâdî isminden, şeytanın şiddetli olması ise Mudill isminden kaynaklanır. Cenab-ı Pir efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 12. bölümünde şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakarsan, fâsık ve sâlih, âsî ve itaatkâr, şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Örneğin padişah, kölelerini birtakım sebeplerle imtihan etmek ister; ta ki sebatı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir ortaya çıksın! Ve iyi ahitli olan kötü ahitli olandan ayrılsın ve vefalı olan vefasızdan ayrılsın. Sebatları ortaya çıkması için onlara bir vesvese veren ve kışkırtan lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebatı nasıl ortaya çıkar. Şimdi o vesvese veren ve kışkırtan padişaha kulluk eder. Çünkü padişahın muradı onun böyle yapmasıdır; ve sabit olanı sabit olmayandan ayırmak ve sivrisinekler gidip onların dışındakiler kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi. Padişahın biri bir cariyeye "Süslen ve emanet ve hıyanetleri ortaya çıkması için kendini bendelerime arz et!" diye emretti. Cariyenin bu fiili her ne kadar zahiren masiyet görünür ise de hakikatte padişaha kulluk eder ilh..."

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, şeytan dahi İzzet dergâhının yabancılarına karşı şiddetlidir ve Hakk'ın dostlarına karşı gül, düşmanlarına karşı da dikendir. Çünkü şeytan قال فبعزتك لأغوينهم أجمعين إلا عبادك منهم المخلصين (Sad, 38/82-83) yani "Ya Rab, izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım! Ancak onlardan senin muhlas olan kulların müstesnadır" dedi. Muhlas olan kullar ise Hakk'ın dostlarıdır. İblis'in onlara karşı tasallutu (musallat olması) olamaz.

Bu sürh-ı şerîfde Hakk'ın dergâh-ı İzzet'i Türk'ün kapısına ve şeytan o kapının köpeğine ve Hakk'ın muhlis kulları da, o kapının çocuklarına teşbîh buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîme sûre-i Feth'in nihayetinde vâki'dir. Ya'ni ashâb-ı kirâm hazarâtı, dergâh-ı İzzet'in yabancıları olan küffâra karşı şedîd oldukları gibi İblîs'in hücûmu dahi, kezâlik o kapının yabancılarına karşı şedîd oldu. Çünkü şeytan dahi hakikatte Hakk'a kulluk etmektedir. Fakat ashâb-ı kirâmın şedîd olmaları ism-i Hâdî hazretinden ve şeytanın şedîd olması ism-i Mudill hazretinden vâki' olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakar isen fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ pâdişâh ister ki, kölelerini birtakım sebebler ile imtihan etsin; tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir meydana çıksın! Ve iyi ahidli fenâ ahidliden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın. Sebatları zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebâtı nasıl zâhir olur. İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır; ve sâbiti gayr-ı sâbitten ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi. Pâdişâhın biri bir câriyeye "Süslen ve emânet ve hıyânetleri zâhir olmak için kendini bendelerime arzet!" diye emretti. Câriyenin bu fiili her ne kadar zâhiren masiyet görünür ise de hakîkatte pâdişâha kulluk eder ilh..."

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, şeytan dahi dergâh-ı İzzet'in yabancılarına karşı şedîddir ve Hakk'ın dostlarına karşı gül ve düşmanlarına karşı da dikendir. Zîra şeytan قال فبعزتك لأغوينهم أجمعين إلا عبادك منهم المخلصين (Sad, 38/82-83) ya'ni "Yâ Rab, izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım! Ancak onlardan senin muhlas olan kulların müstesnâdır" dedi. Muhlas olan kullar ise Hakk'ın dostlarıdır. İblîs'in onlara karşı tasallutu olamaz.

2940. Tutmacın suyundan ki Türkmân ona verdi, öyle vefâ edici ve bekçi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Türkmân'ın ona verdiği tutmaç suyundan öyle vefalı ve bekçi olmuştur.

[2944] "Tutmaç", buğday unundan yapılan bir yemek adıdır (Şemsü'l-Lügat). Yani, Türkmân kapısındaki köpeğe tutmaç ismindeki yemeğin suyundan verdi ve köpek de bu lütfa karşılık öyle vefalı ve bekçi olmuştur.

[2944] "Tutmaç", buğday unundan yapılan bir yemek adıdır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, Türkmân kapısındaki köpeğe tutmaç ismindeki yemek suyundan verdi ve köpek dahi bu lutfa mukābil öyle vefâkâr ve bekçi olmuştur.

2939. Zîra küffâr üzerine şedîdler oldu; dosta gül, düşmana diken gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2939. Çünkü kâfirler üzerine şiddetli oldular; dosta gül, düşmana diken gibi oldu.

Bu şerif beyitte, Hakk'ın İzzet dergâhı Türk'ün kapısına, şeytan o kapının köpeğine ve Hakk'ın ihlaslı kulları da o kapının çocuklarına benzetilmiştir. Bu ayet-i kerime, Fetih Suresi'nin sonunda yer almaktadır. Yani, yüce sahabeler, İzzet dergâhının yabancıları olan kâfirlere karşı şiddetli oldukları gibi, İblis'in hücumu da aynı şekilde o kapının yabancılarına karşı şiddetli oldu. Çünkü şeytan da hakikatte Hakk'a kulluk etmektedir. Fakat yüce sahabelerin şiddetli olmaları Hâdî isminden (doğru yola ileten), şeytanın şiddetli olması ise Mudill isminden (saptıran) kaynaklanır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlamı Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 12. bölümünde şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakarsan, fâsık ve sâlih, âsî ve itaatkâr, şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Örneğin padişah ister ki, kölelerini birtakım sebeplerle imtihan etsin; ta ki sebatı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir ortaya çıksın! Ve iyi ahitli kötü ahitli olandan ayrılsın ve vefalı olan vefasızdan ayrılsın. Sebatları ortaya çıkması için onlara bir vesvese veren ve kışkırtan lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebatı nasıl ortaya çıkar. Şimdi o vesvese veren ve kışkırtan padişaha kulluk eder. Çünkü padişahın muradı onun böyle yapmasıdır; ve sabit olanı sabit olmayandan ayırmak ve sivrisinekler gidip onların dışındakiler kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi. Padişahın biri bir cariyeye 'Süslen ve emanet ve hıyanetleri ortaya çıkması için kendini bendelerime arz et!' diye emretti. Cariyenin bu fiili her ne kadar zahiren isyan görünse de hakikatte padişaha kulluk eder ilh..."

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, şeytan dahi İzzet dergâhının yabancılarına karşı şiddetlidir ve Hakk'ın dostlarına karşı gül, düşmanlarına karşı da dikendir. Zira şeytan, "Yâ Rab, izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım! Ancak onlardan senin ihlaslı kulların müstesnadır" (Sad, 38/82-83) dedi. İhlaslı kullar ise Hakk'ın dostlarıdır. İblis'in onlara karşı tasallutu (musallat olması) olamaz.

Bu sürh-ı şerîfde Hakk'ın dergâh-ı İzzet'i Türk'ün kapısına ve şeytan o kapının köpeğine ve Hakk'ın muhlis kulları da, o kapının çocuklarına teşbîh buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîme sûre-i Feth'in nihayetinde vâki'dir. Ya'ni ashâb-ı kirâm hazarâtı, dergâh-ı İzzet'in yabancıları olan küffâra karşı şedîd oldukları gibi İblîs'in hücûmu dahi, kezâlik o kapının yabancılarına karşı şedîd oldu. Çünkü şeytan dahi hakikatte Hakk'a kulluk etmektedir. Fakat ashâb-ı kirâmın şedîd olmaları ism-i Hâdî hazretinden ve şeytanın şedîd olması ism-i Mudill hazretinden vâki' olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakar isen fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ pâdişâh ister ki, kölelerini birtakım sebebler ile imtihan etsin; tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir meydana çıksın! Ve iyi ahidli fenâ ahidliden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın. Sebatları zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebâtı nasıl zâhir olur. İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır; ve sâbiti gayr-ı sâbitten ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi. Pâdişâhın biri bir câriyeye "Süslen ve emânet ve hıyânetleri zâhir olmak için kendini bendelerime arzet!" diye emretti. Câriyenin bu fiili her ne kadar zâhiren masiyet görünür ise de hakîkatte pâdişâha kulluk eder ilh..."

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, şeytan dahi dergâh-ı İzzet'in yabancılarına karşı şedîddir ve Hakk'ın dostlarına karşı gül ve düşmanlarına karşı da dikendir. Zira şeytan قال فبعزتك لأغوينهم أجمعين إلا عبادك منهم المخلصين (Sad, 38/82-83) ya'ni "Yâ Rab, izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım! Ancak onlardan senin muhlas olan kulların müstesnâdır" dedi. Muhlas olan kullar ise Hakk'ın dostlarıdır. İblîs'in onlara karşı tasallutu olamaz.

2940. Tutmacın suyundan ki Türkmân ona verdi, öyle vefâ edici ve bekçi olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2940. Türkmân'ın ona verdiği tutmaç suyundan öyle vefalı ve bekçi olmuştur.

[2944] "Tutmaç", buğday unundan yapılan bir yemek adıdır (Şemsü'l-Lügat). Yani, Türkmân kapısındaki köpeğe tutmaç ismindeki yemeğin suyundan verdi ve köpek de bu lütfa karşılık öyle vefalı ve bekçi olmuştur.

[2944] "Tutmaç", buğday unundan yapılan bir yemek adıdır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, Türkmân kapısındaki köpeğe tutmaç ismindeki yemek suyundan verdi ve köpek dahi bu lutfa mukābil öyle vefâkâr ve bekçi olmuştur.

2941. Binâenaleyh köpek şeytan ki Hak onu var eder, onda yüz fikir ve hîle izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Bu sebeple köpek şeytanı ki Hak onu var eder, onda yüz fikir ve hile ortaya çıkarır.

Bu sebeple Yüce Dergâh'ın köpeği olan şeytana Hak izafî varlık verir ve onda görevini yerine getirmesi için birçok fikir ve hile ortaya çıkarır. "Tenîden" masdarı burada "meydana getirmek" anlamındadır.

Binâenaleyh dergâh-ı İzzet'in köpeği olan şeytana Hak vücûd-ı izâfî verir ve onda îfâ-i vazîfe etmek üzere birçok fikirler ve hîleler izhar eder. "Tenîden", masdarı burada "peydâ etmek" ma'nâsınadır.

2942. Yüzlerin suyunu onun gıdâsı yapar. Hattâ o iyiden ve kötüden yüz suyu götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Yüzlerin suyunu onun gıdası yapar. Hatta o iyiden ve kötüden yüz suyu götürür.

"Ab-ı rû"dan, yani "yüz suyu"ndan kastedilen, insanlığa özgü olan vakar (ağırbaşlılık) ve haysiyettir ki, bu insani vakar ve haysiyet ancak ilahi emre itaat etmek ve ilahi yasaklardan kaçınmakla, hayvanlık mertebesine düşmemekle elde edilir. Yüce Allah, izzet dergâhının köpeği olan şeytanın gıdasını, kullarını imtihan etmek için insanların yüzlerinin suyu yapar. Hatta o şeytan, iyiden yani âlimden ve âbidden (ibadet edenden) ve kötüden yani fâsıktan (günahkârdan) ve cahilden, insanlığa özgü olan haysiyet ve namusu giderir.

"Ab-ı rû"dan, "yüz suyu"ndan murâd, insanlığa mahsûs olan vakār ve haysiyettir ki, bu vakār ve haysiyyet-i insâniyye ancak emr-i ilâhîye itâat ve neh-yi ilâhîden ictinâb edip hayvanlık mertebesine sukūt etmemekle hâsıl olur. Hak Teâlâ dergâh-ı İzzet'inin köpeği olan şeytanın gıdâsını kullarını imtihan için beşerin yüzlerinin suyu yapar. Hattâ o şeytan iyiden ya'ni âlimden ve âbidden ve kötüden [ya'ni] fâsıktan ve câhilden insanlığa mahsûs olan haysiyet ve nâmûsu izâle eder.

2943. Avâmın yüz suyu tutmaç suyudur ki, köpek şeytan ondan taâm bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Halkın yüz suyu, köpeğin şeytanın ondan yiyecek bulduğu tutmaç suyudur.

Yani, imanın hakikatini bulamayan halk tabakasından insanların insani namusları, Türkmen'in köpeğe verdiği tutmaç suyu gibidir ki, köpek şeytan insan bireylerinden bu namusu ve insani haysiyeti giderdikçe gıda bulur ve sevinip semizler.

Ya'ni, hakîkat-i îmânı bulamayan avâm-ı beşerin nâmûs-i insânîleri Türkmân'ın köpeğe verdiği tutmaç suyu mesâbesindedir ki, köpek şeytan efrâd-ı beşerden bu nâmûsu ve haysiyyet-i insâniyyeyi izâle ettikçe gıda bulur ve sevinip semizler.

2944. Onun canı hargah-ı kudretin kapısında niçin hükmü kurban olmasın, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Onun canı kudret otağının kapısında niçin hükme kurban olmasın, söyle!

"Hargâh", padişah veya vezir otağı demektir. Yani, mademki şeytanın varlığı ve hâli yukarıda açıklandığı gibidir, şu hâlde onun canı ilahi kudret otağının kapısında niçin ilahi hükme itaatkâr ve kurban olmasın? Söyle, bu mümkün mü? O bu hâlde iken nasıl olur da Hakk'a karşı gelir?

"Hargâh", padişah veyâ vezir otağı demektir. Ya'ni, mâdemki şeytanın vücûdu ve hâli yukarıda îzâh olunduğu vech iledir, şu hâlde onun canı kudret-i ilâhiyye otağının kapısında niçin hükm-i ilâhîye mutî' ve kurban olmasın? Söyle, bu mümkin mi? O bu hâlde iken nasıl olur da Hakk'a muhalefet eder?

2941. Binâenaleyh köpek şeytan ki Hak onu var eder, onda yüz fikir ve hîle izhar eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2941. Bu sebeple köpek şeytanı ki Hak onu var eder, onda yüz fikir ve hile ortaya çıkarır.

Bu sebeple Yüce Dergâh'ın köpeği olan şeytana Hak izafî varlık verir ve onda görevini yerine getirmesi için birçok fikir ve hile ortaya çıkarır. "Tenîden" masdarı burada "meydana getirmek" anlamındadır.

Binâenaleyh dergâh-ı İzzet'in köpeği olan şeytana Hak vücûd-ı izâfî verir ve onda îfâ-i vazîfe etmek üzere birçok fikirler ve hîleler izhar eder. "Tenîden", masdarı burada "peydâ etmek" ma'nâsınadır.

2942. Yüzlerin suyunu onun gıdâsı yapar. Hattâ o iyiden ve kötüden yüz suyu götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2942. Yüzlerin suyunu onun gıdası yapar. Hatta o iyiden ve kötüden yüz suyu götürür.

"Ab-ı rû"dan, yani "yüz suyu"ndan kastedilen, insanlığa özgü olan vakar (ağırbaşlılık) ve haysiyettir ki, bu insani vakar ve haysiyet ancak ilahi emre itaat etmek ve ilahi yasaklardan kaçınmakla, hayvanlık mertebesine düşmemekle elde edilir. Yüce Allah, izzet dergâhının köpeği olan şeytanın gıdasını, kullarını imtihan etmek için insanların yüzlerinin suyu yapar. Hatta o şeytan, iyiden yani âlimden ve âbidden (ibadet edenden) ve kötüden yani fâsıktan (günahkârdan) ve cahilden, insanlığa özgü olan haysiyet ve namusu giderir.

"Ab-ı rû"dan, "yüz suyu"ndan murâd, insanlığa mahsûs olan vakār ve haysiyettir ki, bu vakār ve haysiyyet-i insâniyye ancak emr-i ilâhîye itâat ve neh-yi ilâhîden ictinâb edip hayvanlık mertebesine sukūt etmemekle hâsıl olur. Hak Teâlâ dergâh-ı İzzet'inin köpeği olan şeytanın gıdâsını kullarını imtihan için beşerin yüzlerinin suyu yapar. Hattâ o şeytan iyiden ya'ni âlimden ve âbidden ve kötüden [ya'ni] fâsıktan ve câhilden insanlığa mahsûs olan haysiyet ve nâmûsu izâle eder.

2943. Avâmın yüz suyu tutmaç suyudur ki, köpek şeytan ondan taâm bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2943. Halkın yüz suyu, köpeğin şeytanın ondan yiyecek bulduğu tutmaç suyudur.

Yani, imanın hakikatini bulamayan halk tabakasından insanların insani namusları, Türkmen'in köpeğe verdiği tutmaç suyu gibidir ki, köpek şeytan insan bireylerinden bu namusu ve insani haysiyeti giderdikçe gıda bulur ve sevinip semizler.

Ya'ni, hakîkat-i îmânı bulamayan avâm-ı beşerin nâmûs-i insânîleri Türkmân'ın köpeğe verdiği tutmaç suyu mesâbesindedir ki, köpek şeytan efrâd-ı beşerden bu nâmûsu ve haysiyyet-i insâniyyeyi izâle ettikçe gıda bulur ve sevinip semizler.

2944. Onun canı hargâh-ı kudretin kapısında niçin hükmü kurban olmasın, söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2944. Onun canı kudret otağının kapısında niçin kurban hükmünde olmasın, söyle!

"Hargâh", padişah veya vezir otağı demektir. Yani, mademki şeytanın varlığı ve hâli yukarıda açıklandığı gibidir, şu hâlde onun canı ilâhî kudret otağının kapısında niçin ilâhî hükme itaatkâr ve kurban olmasın? Söyle, bu mümkün mü? O bu hâlde iken nasıl olur da Hakk'a karşı gelir?

"Hargâh", padişah veyâ vezir otağı demektir. Ya'ni, mâdemki şeytanın vücûdu ve hâli yukarıda îzâh olunduğu vech iledir, şu hâlde onun canı kudret-i ilâhiyye otağının kapısında niçin hükm-i ilâhîye mutî' ve kurban olmasın? Söyle, bu mümkin mi? O bu hâlde iken nasıl olur da Hakk'a muhalefet eder?

2945. Sürü sürü mürîdden ve merîdden kollarını eşiğe yayan köpek gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Sürü sürü müritten ve meritten, kollarını eşiğe yayan köpek gibi.

"Gelle/gele" (گله) şeddeli ve şeddesiz, koyun, deve, eşek ve öküz gibi evcil hayvan sürüsü demektir (Burhan). "Mürid", burada isteyen ve biat eden demektir ve "merid", kovulan demektir. İkinci mısrada Kehf suresinde geçen وَكَلْبُهُم باسط ذراعيه بالوصيد (Kehf, 18/18) yani "Ashab-ı Kehf'in köpeği iki kolunu onların mağarasının eşiğine yaymıştır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve bu mana, bu şerefli beyitte İzzet dergâhının ve kudret otağının önündeki bütün yaratılmışlara teşmil edilerek buyrulur ki, İzzet dergâhının kabul edilenleri ve kovulanları, Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi, sürü sürü kollarını o dergâhın eşiğine yaymış ve ilahi keremi beklemiştir.

"Gelle/gele" (گله) şeddeli ve şeddesiz, koyun, deve, eşek ve öküz gibi hayvânât-ı ehliyye sürüsü demektir (Burhân). "Mürîd", burada isteyen ve bî-at eden ve "merîd", kovulan demektir. İkinci mısra'da sûre-i Kehf'de vâki' olan وَكَلْبُهُم باسط ذراعيه بالوصيد (Kehf, 18/18) ya'ni "Ashâb-ı kehfin köpeği iki kollarını onların mağarasının eşiğine yayıcıdır" âyet-i kerîmesine işaret buy-rulur. Ve bu ma'nâ bu beyt-i şerîfde dergâh-ı İzzet'in ve hargâh-ı kudretin önündeki bilcümle mahlûkāta teşmîl edilerek buyrulur ki, dergâh-ı İzzet'in kabûl olunanları ve kovulanlan, ashâb-ı kehfin köpeği gibi, sürü sürü kolla-rını o dergâhın eşiğine yaymış ve kerem-i ilâhîye muntazır bulunmuştur.

2946. Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde köpek gibi zerre zerre emir iste-yici olarak damarı kalkmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. İlâhlık mağarasının kapısı üzerinde, emir isteyen bir köpek gibi, zerre zerre damarı kalkmıştır.

İlâhlık mağarasının kapısı üzerinde, Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi, o yaratılmışların hepsinin damarı zerre zerre emir isteyici olarak kalkmıştır ve hepsi "Acaba bize ne ilâhî emir meydana gelecektir?" diye beklemekte bulunmuştur.

Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde ashâb-ı kehfin köpeği gibi zerre zer-re emir isteyici olarak o mahlûkātın cümlesinin damarı kalkmıştır ve hepsi "Acaba bize ne emr-i ilâhî vâki' olacaktır?" diye beklemekte bulunmuştur.

2947. "Ey köpek şeytan, vaktāki bu halk bu yola ayak koyunca imtihan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. "Ey köpek şeytan, bu halk bu yola ayak basınca imtihan et!"

İlahi Zât tarafından şeytana böyle bir emir gelir ve şöyle buyrulur: "Ey azamet dergâhının köpeği olan şeytan, bu halk bana ulaşmak için benim gösterdiğim yola ayak basınca, sen onları imtihan et!"

Taraf-ı ulûhiyyetten şeytana böyle emir vârid olup buyrulur ki: "Ey der-gâh-ı azametin köpeği olan şeytan, vaktâki bu halk bana vâsıl olmak için be-nim gösterdiğim yola ayak basar, sen imtihan et!"

2948. "Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. "Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!

Onların kalplerine türlü türlü vesveselerle hücum et! Onları takip ettikleri yoldan engellemeye çalış! Sonuçta bak ki, sadakatte ve ihlasta hangisi kadın tabiatlıdır ve hangisi er kişidir. Çünkü Hakk yolunun sahiplerinden er kişi olanlar ne kadına ne mala ne riyasete ne de makama aldanmazlar. Onların bakışı ancak Hakk'ın zâtınadır. Fakat kadın tabiatlı olanlar kadın ve mal ve riyaset ile kolayca aldatılabilir; ve onlar nefse ait hazlarına çabuk kapılırlar.

"Onların kalblerine türlü türlü vesveselerle hücûm et! Onları sülûk ettikle-ri yoldan men' etmeye çalış! Netîcede bak ki, sadâkatte ve ihlâsta hangisi ka-dın meşrebindedir ve hangisi er kişidir. Zîrâ tarîk-ı Hak sahiblerinden er kişi olanlar ne kadına ne mala ve ne riyâsete ve ne de mansıba aldanmazlar. On-ların nazarı ancak Hakk'ın zâtınadır. Fakat kadın meşrebinde olanlar kadın ve mal ve riyâset ile kolayca aldatılabilir; ve onlar huzûzât-ı nefsâniyyeleri-ne çabuk meclûb olurlar.

2945. Sürü sürü mürîdden ve merîdden kollarını eşiğe yayan köpek gibi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2945. Sürü sürü müritten ve kovulmuşlardan, kollarını eşiğe yayan köpek gibi.

"Gelle/gele" (گله) seddeli ve seddesiz, koyun, deve, eşek ve öküz gibi evcil hayvan sürüsü demektir (Burhan). "Mürid", burada isteyen ve biat eden; "merid" ise kovulan demektir. İkinci mısrada Kehf Suresi'nde geçen وَكَلْبُهُم باسط ذراعيه بالوصيد (Kehf, 18/18) yani "Ashab-ı Kehf'in köpeği iki kollarını onların mağarasının eşiğine yayıcıdır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ve bu anlam, bu şerefli beyitte İzzet dergâhının (Allah'ın yüceliğinin kapısı) ve kudret otağının önündeki bütün yaratılmışlara teşmil edilerek buyrulur ki, İzzet dergâhının kabul edilenleri ve kovulanları, Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi, sürü sürü kollarını o dergâhın eşiğine yaymış ve ilahi keremi bekler durumda bulunmuştur.

"Gelle/gele" (گله) seddeli ve seddesiz, koyun, deve, eşek ve öküz gibi hayvânât-ı ehliyye sürüsü demektir (Burhân). "Mürîd", burada isteyen ve bî-at eden ve "merîd", kovulan demektir. İkinci mısra'da sûre-i Kehf'de vâki' olan وَكَلْبُهُم باسط ذراعيه بالوصيد (Kehf, 18/18) ya'ni "Ashâb-ı kehfin köpeği iki kollarını onların mağarasının eşiğine yayıcıdır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve bu ma'nâ bu beyt-i şerîfde dergâh-ı İzzet'in ve hargâh-ı kudretin önündeki bilcümle mahlûkāta teşmîl edilerek buyrulur ki, dergâh-ı İzzet'in kabûl olunanları ve kovulanları, ashâb-ı kehfin köpeği gibi, sürü sürü kollarını o dergâhın eşiğine yaymış ve kerem-i ilâhîye muntazır bulunmuştur.

2946. Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde köpek gibi zerre zerre emir isteyici olarak damarı kalkmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2946. İlâhlık mağarasının kapısı üzerinde köpek gibi zerre zerre emir isteyici olarak damarı kalkmıştır.

İlâhlık mağarasının kapısı üzerinde, Ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi, o yaratılmışların hepsinin damarı zerre zerre emir isteyici olarak kalkmıştır ve hepsi "Acaba bize ne ilâhî emir meydana gelecektir?" diye beklemekte bulunmuştur.

Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde ashâb-ı kehfin köpeği gibi zerre zerre emir isteyici olarak o mahlûkātın cümlesinin damarı kalkmıştır ve hepsi "Acaba bize ne emr-i ilâhî vâki' olacaktır?" diye beklemekte bulunmuştur.

2947. "Ey köpek şeytan, vaktāki bu halk bu yola ayak koyunca imtihan et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2947. "Ey köpek şeytan, bu halk bu yola ayak basınca imtihan et!"

İlahi Zât tarafından şeytana böyle bir emir gelir ve şöyle buyrulur: "Ey azamet dergâhının köpeği olan şeytan, bu halk bana ulaşmak için benim gösterdiğim yola ayak bastığında, sen onları imtihan et!"

Taraf-1 ulûhiyyetten şeytana böyle emir vârid olup buyrulur ki: "Ey dergâh-ı azametin köpeği olan şeytan, vaktâki bu halk bana vâsıl olmak için benim gösterdiğim yola ayak basar, sen imtihan et!"

2948. "Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2948. "Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!

Onların kalplerine türlü türlü vesveselerle hücum et! Onları sülûk ettikleri yoldan (tasavvuf yolunda ilerledikleri yoldan) men etmeye çalış! Neticede bak ki, sadakatte ve ihlasta hangisi kadın meşrebindedir ve hangisi er kişidir. Zira Hakk yolu sahiplerinden er kişi olanlar ne kadına ne mala ve ne riyasete (başkanlığa) ve ne de mansıba (makama) aldanmazlar. Onların nazarı ancak Hakk'ın zâtınadır. Fakat kadın meşrebinde olanlar kadın ve mal ve riyaset ile kolayca aldatılabilir; ve onlar nefse ait hazlarına çabuk kapılırlar.

"Onların kalblerine türlü türlü vesveselerle hücûm et! Onları sülûk ettikleri yoldan men' etmeye çalış! Netîcede bak ki, sadâkatte ve ihlâsta hangisi kadın meşrebindedir ve hangisi er kişidir. Zîrâ tarîk-ı Hak sahiblerinden er kişi olanlar ne kadına ne mala ve ne riyâsete ve ne de mansıba aldanmazlar. Onların nazarı ancak Hakk'ın zâtınadır. Fakat kadın meşrebinde olanlar kadın ve mal ve riyâset ile kolayca aldatılabilir; ve onlar huzûzât-ı nefsâniyyelerine çabuk meclûb olurlar.

2949. Mâdemki köpek tereffu' cihetinden hızlı koşucu olmuş ola, binâenaleyh "Eûzü!" neden dolayı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. Mademki köpek yükselme yönünden hızlı koşucu olmuş olsun, bu sebeple "Eûzü!" neden dolayı olur?

Bu şerefli beyit bir sorudur. Yani, sen kulların sadakatini imtihan etmek için köpek şeytanın yükselme ve üstün gelme yönünden hızlı koşucu ve etkili olduğunu belirttin. Şu halde "Kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım!" demenin ne faydası olur?

Bu beyt-i şerîf bir suâldir. Ya'ni, sen kulların sadâkatini imtihan etmek için köpek şeytanın tereffu' ve galebe cihetinden hızlı koşucu ve müessir olduğunu beyân ettin. Şu halde اعوذ بالله من الشيطان الرجيم ya'ni “Matrûd olan şeytandan Allah'a sığınırım!” demenin ne faydası olur?

2950. Bu "Eûzü!" odur ki, ey Hita'nın Türk'ü, köpeğe bağır ve yolu aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. Bu "Eûzü!" odur ki, ey Hita'nın Türk'ü, köpeğe bağır ve yolu aç!

Cevap olarak deriz ki: "Bu "Eûzü!" demek, Hita memleketi Türk'ünün evine yönelen misafirin, "Ey Hita'nın Türk'ü, köpeğine bağır ve onu zapt et ve yol aç ve onun hücumundan ve zararından sana sığınırım!" demesi türündendir.

Cevâben deriz ki: "Bu "Eûzü!" demek, Hitâ memleketi Türk'ünün evine teveccüh eden misafirin, "Ey Hıtâ'nın Türk'ü, köpeğine bağır ve onu zabt et ve yol aç ve onun hücumundan ve zararından sana sığınırım!" demesi kabîlindendir.

2951. “Tâ ki senin hargâhının kapısına geleyim! Senin cûdün ve câhından bir hâcet isteyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. "Tâ ki senin otağının kapısına geleyim! Senin cömertliğinden ve makamından bir ihtiyaç isteyeyim!"

Aynı şekilde "Eûzü!" demek, o misafirin, "Ey Türk, köpeğini saldırıdan men et ki, senin otağının kapısına geleyim ve senin cömertliğinden, kereminden ve makamından bir ihtiyaç isteyeyim!" demesi gibidir.

Ve kezâ "Eûzü!" demek, o misafirin, "Ey Türk, köpeğini hücûmdan men' et ki, senin otağın kapısına geleyim ve senin cûd ü kereminden ve mansıbından bir hâcet isteyeyim!" demesi kabîlindendir.

2952. Mâdemki Türk köpeğin satvetinden acizdir, bu "Eûzü!" ve efgān câiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Mademki Türk, köpeğin gücünden âcizdir, bu "Eûzü!" ve feryat etmek caiz değildir.

Mademki Türk, kapısındaki köpeğin gücü ve heybeti yüzünden onu zapt etmekten âcizdir; bu sebeple misafir olan yabancının köpeğin şerrinden Türk'e sığınması ve ona karşı feryat etmesi faydasız olduğundan caiz değildir.

Mâdemki Türk, kapısındaki köpeğin satvet ve heybetinden dolayı onu zabtetmekten âcizdir; binâenaleyh misafir olan yabancının köpeğin şerrinden Türk'e sığınması ve ona karşı feryad etmesi faydasız olduğundan câiz değildir.

2953. Türk dahi köpekten "Eûzü!" derse ki, "Ben dahi meskende köpekten aciz kalmışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Türk bile köpekten "Eûzü!" derse ki, "Ben bile evimde köpekten âciz kalmışım!"

Türk bile "Ben de evimde köpeğin şerrinden âciz kaldım, bu sebeple ondan sığınacak bir yer ararım!" derse;

Türk dahi "Ben de evimde köpeğin şerrinden aciz kaldım, binâenaleyh ondan sığınacak bir yer ararım!" derse;

2949. Mâdemki köpek tereffu' cihetinden hızlı koşucu olmuş ola, binâenaleyh "Eûzü!" neden dolayı olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2949. Mademki köpek yükselme yönünden hızlı koşucu olmuş olsun, bu sebeple "Eûzü!" neden dolayı olur?

Bu şerefli beyit bir sorudur. Yani, sen kulların sadakatini imtihan etmek için köpek şeytanın yükselme ve üstün gelme yönünden hızlı koşucu ve etkili olduğunu belirttin. Şu halde "Kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım!" demenin ne faydası olur?

Bu beyt-i şerîf bir suâldir. Ya'ni, sen kulların sadâkatini imtihan etmek için köpek şeytanın tereffu' ve galebe cihetinden hızlı koşucu ve müessir olduğunu beyân ettin. Şu halde اعوذ بالله من الشيطان الرجيم ya'ni "Matrûd olan şeytandan Allah'a sığınırım!" demenin ne faydası olur?

2950. Bu "Eûzü!" odur ki, ey Hita'nın Türk'ü, köpeğe bağır ve yolu aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2950. Bu "Eûzü!" odur ki, ey Hita'nın Türk'ü, köpeğe bağır ve yolu aç!

Cevap olarak deriz ki: "Bu "Eûzü!" demek, Hita memleketi Türk'ünün evine yönelen misafirin, "Ey Hita'nın Türk'ü, köpeğine bağır ve onu zapt et ve yol aç ve onun hücumundan ve zararından sana sığınırım!" demesi türündendir.

Cevâben deriz ki: "Bu "Eûzü!" demek, Hitâ memleketi Türk'ünün evine teveccüh eden misafirin, "Ey Hıtâ'nın Türk'ü, köpeğine bağır ve onu zabt et ve yol aç ve onun hücumundan ve zararından sana sığınırım!" demesi kabîlindendir.

2951. “Tâ ki senin hargâhının kapısına geleyim! Senin cûdün ve câhından bir hâcet isteyeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2951. "Tâ ki senin otağının kapısına geleyim! Senin cömertliğinden ve makamından bir ihtiyaç isteyeyim!"

Aynı şekilde "Eûzü!" demek, o misafirin, "Ey Türk, köpeğini saldırıdan men et ki, senin otağının kapısına geleyim ve senin cömertliğinden, kereminden ve makamından bir ihtiyaç isteyeyim!" demesi gibidir.

Ve kezâ "Eûzü!" demek, o misafirin, "Ey Türk, köpeğini hücûmdan men' et ki, senin otağın kapısına geleyim ve senin cûd ü kereminden ve mansıbından bir hâcet isteyeyim!" demesi kabîlindendir.

2952. Mâdemki Türk köpeğin satvetinden acizdir, bu "Eûzü!" ve efgān câiz değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2952. Mademki Türk, köpeğin gücünden âcizdir, bu "Eûzü!" ve feryat etmek caiz değildir.

Mademki Türk, kapısındaki köpeğin gücü ve heybeti yüzünden onu zapt etmekten âcizdir; bu sebeple misafir olan yabancının köpeğin şerrinden Türk'e sığınması ve ona karşı feryat etmesi faydasız olduğundan caiz değildir.

Mâdemki Türk, kapısındaki köpeğin satvet ve heybetinden dolayı onu zabtetmekten âcizdir; binâenaleyh misafir olan yabancının köpeğin şerrinden Türk'e sığınması ve ona karşı feryad etmesi faydasız olduğundan câiz değildir.

2953. Türk dahi köpekten "Eûzü!" derse ki, "Ben dahi meskende köpekten aciz kalmışım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2953. Türk bile köpekten "Eûzü!" derse ki, "Ben bile evimde köpekten âciz kalmışım!"

Türk bile "Ben de evimde köpeğin şerrinden âciz kaldım, bu sebeple ondan sığınacak bir yer ararım!" derse;

Türk dahi "Ben de evimde köpeğin şerrinden aciz kaldım, binâenaleyh ondan sığınacak bir yer ararım!" derse;

2954. "Sen bu kapıya gelmeğe kādir değilsin, ben de kapıdan dışarıya gitmeye kādir değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. "Sen bu kapıya gelmeye muktedir değilsin, ben de kapıdan dışarıya gitmeye muktedir değilim!"

Ve "Ey misafir, sen köpeğin şerrinden bu kapıya gelemiyorsun; ben de onun şerrinden kapıdan dışarıya çıkamıyorum!" derse.

Ve "Ey misafir, sen köpeğin şerrinden bu kapıya gelemiyorsun; ben de onun şerrinden kapıdan dışarıya çıkamıyorum!" derse.

2955. Şimdi Türk'ün ve misâfirin başına toprak ki, bir köpek her ikisinin boynunu bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Şimdi Türk'ün ve misafirin başına toprak ki, bir köpek her ikisinin boynunu bağlar.

"Konuk", Türkçe "misafir" demektir. Yani, bir köpeğin şerrinden ev sahibi olan Türk dışarıya çıkamıyor ve misafir de içeriye giremiyor. Vay ikisinin hâline!

“Konuk”, Türkçe “misâfir” demektir. Ya'ni, bir köpeğin şerrinden ev sâhibi olan Türk dışarıya çıkamıyor ve misâfir de içeriye giremiyor. Vay ikisinin haline!

2956. Hâşe lillâh Türk bir bağırsa köpek ne olur, erkek arslan kan kusar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Allah korusun, bir Türk bağırsa köpek ne olur, erkek aslan kan kusar!

Yüce Allah'ı bütün eksikliklerden uzak tutarım ki, eğer bir Türk bağırsa asla köpeğin hamle ve hücum etmeye gücü kalmaz. Hatta erkek aslan bile kan kusar!

Bilinmeli ki, bu benzetmeler Cebrî (cebriyeci) dilinden meydana gelmiş ve şeytanın isteğinin, Allah'ın iradesi karşısında asla bir kıymeti olmadığı açıklanmıştır.

Allah Teâlâ'yı bilcümle nakâisdan tenzîh ederim ki, eğer Türk bir bağırsa aslâ köpeğin hamle ve hücûma mecâli kalmaz. Hattâ erkek arslan bile kan kusar!

Ma'lûm olsun ki, bu temsîlat Cebrî lisânından vâki' olmuş ve şeytanın murâdının irâde-i Hak muvâcehesinde aslâ kıymeti olmadığı beyân buyrulmuştur.

2957. Ey kimse ki, kendine "Hâlık'ın arslanı" ta'bîr etmişsin, yıllar oldu ki bir köpekle âciz kalmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Ey kimse ki, kendine "Yaratıcının arslanı" demişsin, yıllar oldu ki bir köpekle âciz kalmışsın!

Bu şerefli beyit, mürşitlik (manevi rehberlik) iddiasında bulunan noksan kişilere Cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) hitabıdır. Yani, ey kendisine Hak yolunda "Yaratıcının arslanı" demiş olan kimse, senelerden beri bir köpek seviyesinde nefsinin ve şeytanın elinde âciz kalmış ve nefsine esir olmuşsun.

Bu beyt-i şerîf mürşidlik da'vâsında bulunan nâkıslara cenâb-ı Pîr efendimizin hitâbıdır. Ya'ni, ey kendisine tarîk-ı Hak'ta “Hâlık'ın arslanı” ta'bîr etmiş olan kimse, senelerden beri bir köpek mesâbesinde nefsinin ve şeytanın elinde âciz kalmış ve nefsine esîr olmuşsun.

2958. Mâdemki sen âşikâr olarak köpeğin şikârı oldun, bu köpek senin için nasıl şikâr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Mademki sen açıkça köpeğin avı oldun, bu köpek senin için nasıl avlanır?

2954. "Sen bu kapıya gelmeğe kādir değilsin, ben de kapıdan dışarıya gitmeye kādir değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2954. "Sen bu kapıya gelmeye muktedir değilsin, ben de kapıdan dışarıya gitmeye muktedir değilim!"

Ve "Ey misafir, sen köpeğin şerrinden bu kapıya gelemiyorsun; ben de onun şerrinden kapıdan dışarıya çıkamıyorum!" derse.

Ve "Ey misafir, sen köpeğin şerrinden bu kapıya gelemiyorsun; ben de onun şerrinden kapıdan dışarıya çıkamıyorum!" derse.

2955. Şimdi Türk'ün ve misafirin başına toprak ki, bir köpek her ikisinin boynunu bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2955. Şimdi Türk'ün ve misafirin başına toprak ki, bir köpek her ikisinin boynunu bağlar.

"Konuk", Türkçe "misafir" demektir. Yani, bir köpeğin şerrinden ev sahibi olan Türk dışarıya çıkamıyor ve misafir de içeriye giremiyor. Vay ikisinin hâline!

"Konuk", Türkçe "misafir" demektir. Ya'ni, bir köpeğin şerrinden ev sâhibi olan Türk dışarıya çıkamıyor ve misafir de içeriye giremiyor. Vay ikisinin haline!

2956. Hâșe lillah Türk bir bağırsa köpek ne olur, erkek arslan kan kusar!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2956. Allah korusun, Türk bir bağırsa köpek ne olur, erkek aslan kan kusar!

Yüce Allah'ı bütün eksikliklerden uzak tutarım ki, eğer Türk bir bağırsa asla köpeğin saldırı ve hücum etmeye gücü kalmaz. Hatta erkek aslan bile kan kusar!

Bilinmeli ki, bu benzetmeler Cebrî (cebrî: Allah'ın iradesi karşısında kulun iradesinin etkisizliğini savunan görüş) dilinden meydana gelmiş ve şeytanın isteğinin Hak'ın iradesi karşısında asla bir değeri olmadığı açıklanmıştır.

Allah Teâlâ'yı bilcümle nakāisdan tenzîh ederim ki, eğer Türk bir bağırsa aslâ köpeğin hamle ve hücûma mecâli kalmaz. Hattâ erkek arslan bile kan kusar!

Ma'lûm olsun ki, bu temsîlat Cebrî lisânından vâki' olmuş ve şeytanın murâdının irade-i Hak muvâcehesinde aslâ kıymeti olmadığı beyân buyrulmuştur.

2957. Ey kimse ki, kendine "Hâlik'ın arslanı" ta'bîr etmişsin, yıllar oldu ki bir köpekle aciz kalmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2957. Ey kimse ki, kendine "Yaratıcının arslanı" demişsin, yıllar oldu ki bir köpekle aciz kalmışsın!

Bu şerefli beyit, mürşitlik iddiasında bulunan noksan kişilere Pir efendimizin hitabıdır. Yani, ey kendisine Hakk yolunda "Yaratıcının arslanı" demiş olan kimse, senelerden beri bir köpek seviyesinde nefsinin ve şeytanın elinde aciz kalmış ve nefsine esir olmuşsun.

Bu beyt-i şerîf mürşidlik da'vâsında bulunan nâkıslara cenâb-ı Pîr efendimizin hitâbıdır. Ya'ni, ey kendisine tarîk-ı Hak'ta "Hâlik'ın arslanı" ta'bîr etmiş olan kimse, senelerden beri bir köpek mesâbesinde nefsinin ve şeytanın elinde âciz kalmış ve nefsine esîr olmuşsun.

2958. Mâdemki sen aşikâr olarak köpeğin şikârı oldun, bu köpek senin için nasıl şikâr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2958. Mademki sen aşikâr olarak köpeğin avı oldun, bu köpek senin için nasıl avlanır?

Mademki sen, dış hallerinden belli olduğu üzere, köpek nefsinin ve şeytanın avı ve esiri oldun, bununla beraber kemâl ve halkı irşâd etme iddiasındasın, bu sebeple böyle seni mağlup edip sana kendi sıfatlarını giydiren o köpek nefis nasıl başkalarını avlayıp sana boyun eğdirir?

Sünnî olan mü'minin Cebrî olan kâfire cevap vermesi ve kulun irâdesinin ispatında delil söylemesi. Sünnet, peygamberlerin (a.s.) ayaklarının çiğnediği bir yol olur. Onun sağ tarafı üzerinde cebir sahrası vardır ki, kişi kendisi için irâde görmez; ve emir ve nehyi inkâr eder ve te'vil eder; ve emir ve nehyi inkâr etmekten cenneti inkârı lazım gelir ki, cennet, emre itaat edenlerin cezası ve cehennem emre muhalefet edenlerin cezasıdır; başka şey söylemem. Mesele nereye varır? Çünkü akıllıya işaret yeterlidir. Ve o yolun sol tarafı üzerinde kader sahrası vardır ki, Yaratıcı'nın kudretini halkın kudretinin mağlubu bilir ve ondan o Cebrî olan mecûsînin saydığı fesatlar doğar. Bilinmeli ki, vahdetin hükümleri başka ve kesretin hükümleri başkadır. Vahdetin hükümlerine göre Hak'ın varlığından başka varlık olmadığından burada mahlûka ait hallerin hiçbirisi konu değildir. Fakat kesretin hükümlerine göre mahlûkun vücudu sabit olduğundan mahlûka ait haller dahi konu olur. Çünkü peygamberlerin şeriatleri kesret âlemi için ilahi bir vaziyettir. Bu sebeple sünnet, peygamberlerin (a.s.) çiğnediği ve geçtiği bir caddedir. Bu caddenin sağı ve solu vardır. Bu doğru yoldan sağa sapanlar cebir sahasına düşüp kendi vücutlarını görmekle beraber kendilerinde irâde ve ihtiyar görmezler; ve nefislerine hoş gelmeyen ilahi emir ve nehyi inkâr ederler ve te'vil ederler. Halbuki ilahi emir ve nehyi inkâr etmekle Hak'ın emrine itaat edenlerin mükâfat yeri olan cennetin vücudunu ve muhalefet edenlerin ceza yeri olan cehennemin vücudunu inkâr etmek lazım gelir. Cennet ve cehennemin vücutları ise Kur'an'ın açık metni ile sabittir. Bu sebeple cebir tarafına gidenlerin inançları nereye varacağını tasavvur et! Artık bundan başka bir şey söylenemez. Bu kötü inanç hakkında akıllı olanlara bu kadar işaret yeterlidir. Ve o ilahi vaziyet olan şeriat caddesinin sol tarafına sapanlar dahi kudret ve kader sahasına düşüp Yaratıcı'nın kudretini mahlûk kudretinin mağlubu bilirler ve derler ki: "Kul fiilinin yaratıcısıdır." Bu inançtan dahi yukarıda Cebrî olan mecûsînin saydığı fesatlar doğar ve Yüce Allah'ın yarattığı kullar üzerinde tasarruftan aciz olması lazım gelir. Sözün özü, Hak'ın hakiki varlığı karşısında kendi vücutlarını gören ve yakîn mertebesine ulaşamayan kimseler sünnet yolundan ayrılıp sağa ve sola saptıkları için yetmiş iki fırka oldu. Nitekim yukarıda geçen 2655 numaralı beyit-i şerifte: زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi. Bu yetmiş iki fırkanın inançları Milel ve Nihal adlı risalede zikredildiği gibi, onların reddi de kelam kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Fakat muhakkik sûfiler hem vahdet âleminin ve hem de kesret âleminin hükümlerini açıklamışlardır. Özellikle bu Mesnevî-i Şerif'te cenâb-ı Pîr efendimizin ve kendi şerefli eserlerinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerinin her iki âleme ait olarak beyan buyurmadıkları sırlar ve hakikatler kalmamıştır. Onların yüce beyanlarını anlayanlar arasında asla anlaşmazlık ve muhalefet yoktur. Muhalefet ancak bu hakikatleri idrak edemeyenler arasındadır. Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti:

Mâdemki sen ahvâl-i zâhiriyyenden belli olduğu üzere, köpek nefsinin ve şeytanın şikârı ve esîri oldun, bununla beraber kemâl ve irşâd-ı halk da'vâsındasın, binâenaleyh böyle seni mağlûb edip sana kendi sıfatlarını giydiren o köpek nefis nasıl başkalarını avlayıp sana münkâd eder? Sünnî olan mü'minin Cebrî olan kâfire cevâb vermesi ve kulun ihtiyârının isbâtında delîl söylemesi. Sünnet, enbiyâ (a.s.)ın ayaklarının çiğnenmişi olan bir yol olur. Onun sağ tarafı üzerinde cebir sahrâsı vardır ki, kişi kendisi için ihtiyâr görmez; ve emir ve nehyi münkir olur ve te'vîl eder; ve emir ve nehyi münkir olmaktan cenneti inkârı lâzım gelir ki, cennet, emre itâat edenlerin cezâsı ve cehennem emre muhâlefet edenlerin cezâsıdır; başka şey söylemem. Mes'ele nereye varır? Zîrâ âkile işâret kâfîdir. Ve o yolun sol tarafı üzerinde kader sahrâsı vardır ki, Hâlık'ın kudretini halkın kudretinin mağlûbu bilir ve ondan o Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar Ma'lûm olsun ki, ahkâm-ı vahdet başka ve ahkâm-ı keserât başkadır. Ahkâm-ı vahdete nazaran Hakk'ın varlığından başka varlık olmadığından burada mahlûka taalluk eden ahvâlin hiçbirisi mevzû'-ı bahs değildir. Fakat ahkâm-ı keserâta nazaran mahlûkun vücûdu sâbit olduğundan mahlûka taalluk eden ahvâl dahi mevzû'-ı bahs olur. Zîrâ şerâyi'-i enbiyâ âlem-i keserât için bir vaz'-ı ilâhîdir. Binâenaleyh sünnet, enbiyâ (a.s.)ın çiğnediği ve geçtiği bir caddedir. Bu caddenin sağı ve solu vardır. Bu doğru yoldan sağa sa- Mâdemki sen ahvâl-i zâhiriyyenden belli olduğu üzere, köpek nefsinin ve şeytanın şikârı ve esîri oldun, bununla beraber kemâl ve irşâd-ı halk da'vâ-sındasın, binâenaleyh böyle seni mağlûb edip sana kendi sıfatlarını giydiren o köpek nefis nasıl başkalarını avlayıp sana münkād eder?

Sünnî olan mü'minin Cebrî olan kâfire cevâb vermesi ve kulun ihtiyârının isbâtında delîl söylemesi. Sünnet, enbiyâ (a.s.)ın ayaklarının çiğnenmişi olan bir yol olur. Onun sağ tarafı üzerinde cebir sahrâsı vardır ki, kişi kendisi için ihtiyâr görmez; ve emir ve nehyi münkir olur ve te'vîl eder; ve emir ve nehyi münkir olmaktan cenneti inkârı lâzım gelir ki, cennet, emre itâat edenlerin cezâsı ve cehennem emre muhalefet edenlerin cezasıdır; başka şey söylemem. Mes'ele nereye varır? Zîrâ âkıle işaret kâfidir. Ve o yolun sol tarafı üzerinde kader sahrâsı vardır ki, Hâlik'ın kudretini halkın kudretinin mağlûbu bilir ve ondan o Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar

Ma'lûm olsun ki, ahkâm-ı vahdet başka ve ahkâm-ı keserât başkadır. Ahkâm-ı vahdete nazaran Hakk'ın varlığından başka varlık olmadığından burada mahlûka taalluk eden ahvâlin hiçbirisi mevzû'-ı bahs değildir. Fakat ahkâm-ı keserâta nazaran mahlûkun vücûdu sâbit olduğundan mahlûka taalluk eden ahvâl dahi mevzû'-ı bahs olur. Zîrâ şerâyi'-i enbiyâ âlem-i keserât için bir vaz'-ı ilâhîdir. Binâenaleyh sünnet, enbiyâ (a.s.)ın çiğnediği ve geçtiği bir caddedir. Bu caddenin sağı ve solu vardır. Bu doğru yoldan sağa sa- panlar cebir sahasına düşüp kendi vücûdlarını görmekle beraber kendilerinde irâde ve ihtiyar görmezler; ve nefislerine hoş gelmeyen emir ve nehy-i ilâhî-yi inkâr ederler ve te'vîl ederler. Halbuki emir ve nehy-i ilâhîyi inkâr etmek-le emr-i Hakk'a itâat edenlerin mahall-i mükâfâtı olan cennetin vücûdunu ve muhalefet edenlerin mahall-i mücâzâtı olan cehennemin vücudunu inkâr et-mek lâzım gelir. Cennet ve cehennemin vücûdları ise nass-1 Kur'ânî ile sâbit-tir. Binâenaleyh cebir tarafına gidenlerin i'tikādları nereye varacağını tasav-vur et! Artık bundan başka bir şey söylenemez. Bu kötü i'tikād hakkında âkil olanlara bu kadar işaret yetişir. Ve o vaz'-ı ilâhî olan şerîat caddesinin sol ta-rafına sapanlar dahi kudret ve kader sâhasına düşüp Hâlik'ın kudretini mah-lûk kudretinin mağlûbu bilirler ve derler ki: "Kul fiilinin hâlıkıdır." Bu i'tikāddan dahi yukarıda Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar ve Hak Teâlâ'nın yarattığı kullar üzerinde tasarruftan âciz olması lâzım gelir. Velhâ-sıl Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi karşısında kendi vücûdlarını gören ve mertebe-i yakîne vâsıl olamayan kimseler sünnet yolundan ayrılıp sağa ve sola saptık-ları için yetmiş iki fırka oldu. Nitekim yukarıda geçen 2655 numaralı beyt-i şerîfde: زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehze-ni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi. Bu yet-miş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede mezkûr olduğu gibi, on-ların reddi de kütüb-i kelâmiyyede tafsîl olunmuştur.

Fakat muhakkıkîn-i sûfiyye hem âlem-i vahdetin ve hem de âlem-i kes-retin ahkâmını tavzîh buyurmuşlardır. Husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf'de ce-nâb-ı Pîr efendimizin ve kendi âsâr-ı şerîfelerinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerinin her iki âleme âit olarak beyân buyurmadıkları esrâr ve hakāyık kalmamıştır. Onların beyânât-ı aliyyelerini anlayanlar arasında asla nizâ' ve muhalefet yoktur. Muhalefet ancak bu hakāyıkı idrak edeme-yenler arasındadır. Beyt-i Hâfız Şîrâzî (k.s.):

2959. Mü'min dedi: “Ey Cebrî hatâyı dinle, kendinin lâyıkını söyledin. İşte cevab getirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Mü'min dedi: “Ey Cebrî, hatayı dinle, kendinin lâyıkını söyledin. İşte cevap getirdim!"

Cebir sahasına düşüp kendi varlıklarını görmekle beraber kendilerinde irâde ve seçme görmeyenler; ve nefislerine hoş gelmeyen ilâhî emir ve yasakları inkâr ederler ve te'vil ederler. Halbuki ilâhî emir ve yasakları inkâr etmekle, Hakk'ın emrine itaat edenlerin mükâfat yeri olan cennetin varlığını ve muhalefet edenlerin ceza yeri olan cehennemin varlığını inkâr etmek gerekir. Cennet ve cehennemin varlıkları ise Kur'an'ın açık metniyle sabittir. Buna göre, cebir tarafına gidenlerin inançlarının nereye varacağını tasavvur et! Artık bundan başka bir şey söylenemez. Bu kötü inanç hakkında akıllı olanlara bu kadar işaret yeter. Ve o ilâhî düzenleme olan şeriat yolunun sol tarafına sapanlar dahi kudret ve kader sahasına düşüp Yaratıcı'nın kudretini yaratılmışın kudretinin mağlûbu bilirler ve derler ki: "Kul fiilinin yaratıcısıdır." Bu inançtan dahi yukarıda Cebrî olan Mecûsî'nin saydığı fesatlar doğar ve Yüce Allah'ın yarattığı kullar üzerinde tasarruftan âciz olması gerekir. Sözün özü, Hakk'ın hakikî varlığı karşısında kendi varlıklarını gören ve yakınlık mertebesine ulaşamayan kimseler sünnet yolundan ayrılıp sağa ve sola saptıkları için yetmiş iki fırka oldu. Nitekim yukarıda geçen 2655 numaralı şerefli beyitte: زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi. Bu yetmiş iki fırkanın inançları Milel ve Nihal adlı risalede zikredildiği gibi, onların reddi de kelâm kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Fakat muhakkik sûfîler hem vahdet âleminin hem de kesret âleminin hükümlerini açıklamışlardır. Özellikle bu Şerefli Mesnevî'de Pîr efendimizin ve kendi şerefli eserlerinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerinin her iki âleme ait olarak beyan buyurmadıkları sırlar ve hakikatler kalmamıştır. Onların yüce beyanlarını anlayanlar arasında asla anlaşmazlık ve muhalefet yoktur. Muhalefet ancak bu hakikatleri idrak edemeyenler arasındadır. Hafız Şîrâzî'nin (k.s.) beyti: "Yetmiş iki milletin kavgası vardır, hepsini mazur tut! Çünkü hakikati göremediler, efsane yoluna çarptılar."

panlar cebir sahasına düşüp kendi vücûdlarını görmekle beraber kendilerinde irâde ve ihtiyâr görmezler; ve nefislerine hoş gelmeyen emir ve nehy-i ilâhîyi inkâr ederler ve te'vîl ederler. Halbuki emir ve nehy-i ilâhîyi inkâr etmekle emr-i Hakk'a itâat edenlerin mahall-i mükâfâtı olan cennetin vücûdunu ve muhalefet edenlerin mahall-i mücâzâtı olan cehennemin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Cennet ve cehennemin vücûdları ise nass-ı Kur'ânî ile sâbittir. Binâenaleyh cebir tarafına gidenlerin i'tikādları nereye varacağını tasavvur et! Artık bundan başka bir şey söylenemez. Bu kötü i'tikād hakkında âkil olanlara bu kadar işaret yetişir. Ve o vaz'-ı ilâhî olan şerîat caddesinin sol tarafına sapanlar dahi kudret ve kader sâhasına düşüp Hâlik'ın kudretini mahlûk kudretinin mağlûbu bilirler ve derler ki: "Kul fiilinin hâlıkıdır." Bu i'tikāddan dahi yukarıda Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar ve Hak Teâlâ'nın yarattığı kullar üzerinde tasarruftan âciz olması lâzım gelir. Velhâsıl Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi karşısında kendi vücûdlarını gören ve mertebe-i yakîne vâsıl olamayan kimseler sünnet yolundan ayrılıp sağa ve sola saptıkları için yetmiş iki fırka oldu. Nitekim yukarıda geçen 2655 numaralı beyt-i şerîfde: زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi. Bu yetmiş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede mezkûr olduğu gibi, onların reddi de kütüb-i kelâmiyyede tafsîl olunmuştur.

Fakat muhakkıkîn-i sûfiyye hem âlem-i vahdetin ve hem de âlem-i kesretin ahkâmını tavzîh buyurmuşlardır. Husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf'de cenâb-ı Pîr efendimizin ve kendi âsâr-ı şerîfelerinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerinin her iki âleme âit olarak beyân buyurmadıkları esrâr ve hakāyık kalmamıştır. Onların beyânât-ı aliyyelerini anlayanlar arasında asla nizâ' ve muhalefet yoktur. Muhalefet ancak bu hakāyıkı idrak edemeyenler arasındadır. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Yetmiş iki milletin kavgası vardır, hepsini ma'zûr tut! Zîrâ hakîkati göremediler, efsane yoluna çarptılar."

2959. Mü'min dedi: “Ey Cebrî hatâyı dinle, kendinin lâyıkını söyledin. İşte cevab getirdim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2959. Mü'min dedi: “Ey Cebrî, hatayı dinle, kendinin lâyıkını söyledin. İşte cevabı getirdim!"

2960. "Ey satranç oynayan! Sen kendi oyununu gördün. Hasminin uzun uzadı olan oyununu da gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. "Ey satranç oynayan! Sen kendi oyununu gördün. Rakibinin uzun uzadı olan oyununu da gör!"

Bu şerefli beyitte izafî varlık âlemi satranç oyununa özgü olan tahtaya, yaratılmışların halleri de satranç taşlarına benzetilmiştir. Yani, "Ey bu izafî varlık âleminde insanların halleri ve düşünceleriyle oynayan kimse! Kendi hallerini ve düşüncelerini gördün. Rakibinin de bu oyundaki hallerini ve düşüncelerini gör!"

Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı izâfî âlemi satranç oyununa mahsûs olan tahtaya ve ahvâl-i mahlûkât dahi satranç taşlarına teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey bu vücûd-ı izâfî âleminde ahvâl ve efkâr-ı beşer ile oynayan kimse! Kendi ahvâl ve efkârını gördün. Hasminin dahi bu oyundaki ahvâl ve efkârını gör!"

2961. "Kendinin özür-nâmesini okudun, Sünnî'nin nâmesini oku, niçin kaldın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. "Kendinin özür-nâmesini okudun, Sünnî'nin nâmesini oku, niçin kaldın?"

Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan), inancın hakkında deliller getirerek kendi mazeretini okudun. Biz de dinledik. Şimdi de Sünnî olan müminin delillerini dinle ve bu delillere dayanan onun özür-nâmesini de oku! Niçin öyle kendi görüş dairende saplanıp kaldın?

"Ey Cebrî, i'tikadın hakkında deliller getirerek kendi ma'zeret-nâmeni okudun. Biz de dinledik. Şimdi de Sünnî olan mü'minin delillerini dinle ve bu delillere müstenid olan onun özür-nâmesini de oku! Niçin öyle kendi dâire-i rü'yetinde saplanıp kaldın?"

2962. "Kazâ hakkında Cebrîce nükte söyledin. Mâcerâda benden onun sırrını dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. "Kazâ hakkında Cebrîce ince bir söz söyledin. Mâcerâda benden onun sırrını dinle!"

"Nükte", anlayış ve kavrayışı akla ve inceliğe bağlı olan "ince anlam" demektir. Yani, "Ey Cebrî, ilâhî kazâ hakkında Cebrîlere özgü olan ince sözü söyledin. Fakat mâcerâda ve bu konuda benden onun iç yüzünü de dinle!"

"Nükte", fehim ve idrâki akıl ve zarâfete bağlı olan "ince ma'nâ" demektir. Ya'ni, "Ey Cebrî, kazâ-yı ilâhî hakkında Cebrîler'e mahsûs olan nükteyi söyledin. Fakat mâcerâda ve bu bahiste benden onun iç yüzünü de dinle!"

2963. Bizim için şübhesiz bir ihtiyâr vardır. Hissî münkir olamazsın, ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Bizim için şüphesiz bir irade vardır. Duyusal olarak inkâr edemezsin, açıkça belirdi.

Bu belirlenme âleminde şüphesiz bizim için duyusal olarak görülen bir irade ve seçme gücü vardır. Görünen gözle görülen bu duyusal şeyi inkâr edemezsin, çünkü bu açıkça ortada olan bir şeydir.

Bu taayyün âleminde şübhesiz bizim için hissen görülen bir ihtiyâr ve irâde vardır. Zâhir gözüyle görülen bu hissî inkâr edemezsin, çünkü bu meydanda olan bir şeydir.

2964. Hiçbir kimse taşa aslâ "Gel!" demez. Bir kimse bir kerpiçten nerede vefâ ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Hiçbir kimse taşa asla "Gel!" demez. Bir kimse bir kerpiçten nerede vefa ister?

Duyular âleminde görünen şudur ki, hiçbir kimse taşta irade ve seçme görmediği için "Ey taş, gel buraya!" demez; ve hiçbir kimse seçme sahibi olmayan bir kerpiçten de vefa beklemez.

Âlem-i hisde zâhir olan budur ki, hiçbir kimse taşta irâde ve ihtiyâr görmediği için "Ey taş, gel buraya!" demez; ve hiçbir kimse ihtiyâr sâhibi olmayan bir kerpiçten de vefâ beklemez.

2960. "Ey satranç oynayan! Sen kendi oyununu gördün. Hasmının uzun uza- [2964] dı olan oyununu da gör!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2960. "Ey satranç oynayan! Sen kendi oyununu gördün. Rakibinin uzun uzadıya olan oyununu da gör!"

Bu şerefli beyitte, izafî varlık âlemi satranç oyununa özgü tahtaya, yaratılmışların halleri de satranç taşlarına benzetilmiştir. Yani, "Ey bu izafî varlık âleminde insanların halleri ve düşünceleriyle oynayan kişi! Kendi hallerini ve düşüncelerini gördün. Rakibinin de bu oyundaki hallerini ve düşüncelerini gör!"

Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı izâfî âlemi satranç oyununa mahsûs olan tahta- ya ve ahvâl-i mahlûkāt dahi satranç taşlarına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Ey bu vücûd-ı izâfi âleminde ahvâl ve efkâr-ı beşer ile oynayan kimse! Kendi ah- vâl ve efkârını gördün. Hasmının dahi bu oyundaki ahvâl ve efkârını gör!"

2961. "Kendinin özür-nâmesini okudun, Sünnî'nin nâmesini oku, niçin kaldın?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2961. "Kendinin özür-nâmesini okudun, Sünnî'nin nâmesini oku, niçin kaldın?"

"Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan), inancın hakkında deliller getirerek kendi mazeretini okudun. Biz de dinledik. Şimdi de Sünnî olan müminin delillerini dinle ve bu delillere dayanan onun özür-nâmesini de oku! Niçin öyle kendi görüş dairende saplanıp kaldın?"

"Ey Cebrî, i'tikādın hakkında delîller getirerek kendi ma'zeret-nâmeni okudun. Biz de dinledik. Şimdi de Sünnî olan mü'minin delîllerini dinle ve bu delîllere müstenid olan onun özür-nâmesini de oku! Niçin öyle kendi dâire-i rü'yetinde saplanıp kaldın?"

2962. "Kazâ hakkında Cebrîce nükte söyledin. Mâcerâda benden onun sırrı- nı dinle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2962. "Kazâ hakkında Cebrîce ince bir anlam söyledin. Macerada benden onun sırrını dinle!"

"Nükte", anlayış ve idrakin akla ve zarafete bağlı olduğu "ince anlam" demektir. Yani, "Ey Cebrî, ilâhî kazâ hakkında Cebrîlere özgü olan ince anlamı söyledin. Fakat macerada ve bu konuda benden onun iç yüzünü de dinle!"

"Nükte", fehim ve idrāki akıl ve zarâfete bağlı olan "ince ma'nâ" demek- tir. Ya'ni, "Ey Cebrî, kazâ-yı ilâhî hakkında Cebrîler'e mahsûs olan nükteyi söyledin. Fakat mâcerâda ve bu bahiste benden onun iç yüzünü de dinle!"

2963. Bizim için şübhesiz bir ihtiyâr vardır. Hissi münkir olamazsın, ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2963. Bizim için şüphesiz bir seçme hürriyeti vardır. Duyguyu inkâr edemezsin, açıkça belirdi.

Bu belirlenme âleminde şüphesiz bizim için duygu yoluyla görülen bir seçme hürriyeti ve irâde vardır. Görünen gözle görülen bu duyguyu inkâr edemezsin, çünkü bu, meydanda olan bir şeydir.

Bu taayyün âleminde şübhesiz bizim için hissen görülen bir ihtiyâr ve irâ- de vardır. Zâhir gözüyle görülen bu hissi inkâr edemezsin, çünkü bu mey- danda olan bir şeydir.

2964. Hiçbir kimse taşa aslâ "Gel!" demez. Bir kimse bir kerpiçten nerede vefâ ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2964. Hiçbir kimse taşa asla "Gel!" demez. Bir kimse bir kerpiçten nerede vefa ister?

Duyular âleminde görünen şudur ki, hiçbir kimse taşta irade ve seçme görmediği için "Ey taş, gel buraya!" demez; ve hiçbir kimse seçme sahibi olmayan bir kerpiçten de vefa beklemez.

Âlem-i hisde zâhir olan budur ki, hiçbir kimse taşta irâde ve ihtiyâr gör- mediği için "Ey taş, gel buraya!" demez; ve hiçbir kimse ihtiyâr sahibi olma- yan bir kerpiçten de vefâ beklemez.

2965. Bir adama kimse "Âgâh ol, uç!", yâhud "Ey kör, bana bak!" demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. Hiç kimse bir adama "Uyanık ol, uç!" yahut "Ey kör, bana bak!" demez.

Yani, teklif, yatkınlık ve ehliyet sahibi olanlara gerçekleşir; ve kesret âleminde (çokluk âlemi) olan her bir yaratılmışın bir ehliyeti ve yatkınlığı vardır. Cansız varlık, bitkiye ve bitki hayvana ve hayvan insana benzemez. Duyular âleminde açıktır ki, bunlardan her birinin başka başka halleri vardır. Bu sebeple ehliyeti ve yatkınlığı olmayan bir yaratılmışa teklif yapılamaz. Örneğin bir adamda uçmak yatkınlığı olmadığı için "Uç!" denemez; ve körde görmek yatkınlığı olmadığı için "Bak!" denemez.

Ya'ni, teklîf, isti'dâd ve ehliyet sâhibi olanlara vâki' olur; ve âlem-i keserâtta olan her bir mahlûkun bir ehliyet ve isti'dâdı vardır. Cemâd, nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana benzemez. Âlem-i hisde zâhirdir ki, bunlardan her birinin başka başka ahvâli vardır. Binâenaleyh ehliyet ve isti'dâdı olmayan bir mahlûka teklîf olunamaz. Meselâ bir adamda uçmak isti'dâdı olmadığı için "Uç!" denemez; ve körde görmek isti'dâdı olmadığı için "Bak!" denemez.

2966. Hâlık "A'mâya zahmet yoktur!" buyurdu. Rabbü'l-ferec bir kimse üzerine ne vakit zahmet koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Yaratıcı, "Köre zahmet yoktur!" buyurdu. Sıkıntıları gideren Rab, bir kimse üzerine ne zaman zahmet koyar?

Yani, Yüce Allah Fetih Suresi'nde, لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) yani "Gözü kör olan kimselere zahmet ve meşakkat yoktur" buyurdu. Bu sebeple, görenlere yönelik ilahi yükümlülük körlere gerçekleşmedi. Çünkü onlarda o yükümlülüğü yerine getirmeye yatkınlık yoktur ve onların bu hususta seçme ve iradeleri yoktur. Kullarını darlıktan kurtaran Rab, bir kimse üzerine yatkınlığı ve iradesi hilafına zahmet ve meşakkat koyar mı?

Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni "Gözü kör olan kimselere zahmet ve meşakkat yoktur" buyurdu. Binâenaleyh gözlülere olan teklîf-i ilâhî körlere vâki' olmadı. Zîrâ onlarda o teklîfi icrâya isti'dâd yoktur ve onların bu husûsta ihtiyâr ve irâdeleri yoktur. Kullarını darlıktan halâs eden Rab bir kimse üzerine isti'dâdı ve irâdesi hilâfında zahmet ve meşakkat koyar mı?

2967. Kimse taşa: "Geç geldin!" yâhud "Ey sopa, niçin bana vurdun?" demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. Kimse taşa: "Geç geldin!" yahut "Ey sopa, niçin bana vurdun?" demez.

Yani, cansız varlıklarda irade ve teklife (sorumluluk yüklenmeye) yatkınlık olmadığı için akıllı olan hiçbir kimse, taşa hitap edip "Geç geldin!" ve "Ey sopa niçin bana vurdun?" diye hitap etmez.

Ya'ni, cemâdâtta irâde ve teklîfe isti'dâd olmadığı için âkıl olan hiçbir kimse, taşa hitâb edip "Geç geldin!" ve "Ey sopa niçin bana vurdun?" diye hitâb etmez.

2968. Böyle cüst ü cûları mecbûr için kimse söyler mi? Yâhud ma'zûra vurur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Böyle araştırmaları mecbûr için kimse söyler mi? Yahut ma'zûra vurur mu?

Ey Cebrî, mecbûr olan kimseler için böyle araştırmaları, yani "Niçin böyle yaptın ve niçin şöyle yaptın?" sözlerini kimse söyler mi? Yahut fiilinde ma'zûr olan bir kimseyi döver mi? Hatta insanlar, yaptıkları kanunlardan, cebir ve ikrah (zorlama ve baskı) ile meydana gelen fiilinden dolayı bir kimseye soru sorulamayacağını gösterirler.

Ey Cebrî, mecbûr olan kimseler için böyle araştırmaları ya'ni "Niçin böyle yaptın ve niçin şöyle yaptın?" sözlerini söyler mi? Yâhud fiilinde ma'zûr olan bir kimseyi döver mi? Hattâ insanlar yaptıkları kânûnlardan cebir ve ikrâh ile vâki' fiilinden dolayı bir kimseye suâl olamayacağını gösterirler.

2965. Bir adama kimse "Agâh ol, uç!", yahud "Ey kör, bana bak!" demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2965. Hiç kimse bir adama "Uyanık ol, uç!" yahut "Ey kör, bana bak!" demez.

Yani, teklif (ilahi emir ve yasaklar), istidat (yatkınlık) ve ehliyet sahibi olanlara gerçekleşir; ve kesret âleminde (çokluk âlemi, maddî dünya) olan her bir yaratılmışın bir ehliyet ve istidadı vardır. Cansız varlık, bitkiye; bitki hayvana ve hayvan insana benzemez. Duyular âleminde açıktır ki, bunlardan her birinin başka başka halleri vardır. Bu sebeple ehliyet ve istidadı olmayan bir yaratılmışa teklif edilemez. Örneğin, bir adamda uçma istidadı olmadığı için "Uç!" denemez; ve körde görme istidadı olmadığı için "Bak!" denemez.

Ya'ni, teklîf, isti'dâd ve ehliyet sahibi olanlara vâki' olur; ve âlem-i keserâtta olan her bir mahlûkun bir ehliyet ve isti'dâdı vardır. Cemâd, nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana benzemez. Âlem-i hisde zâhirdir ki, bunlardan her birinin başka başka ahvâli vardır. Binâenaleyh ehliyet ve isti'dâdı olmayan bir mahlûka teklif olunamaz. Meselâ bir adamda uçmak isti'dâdı olmadığı için "Uç!" denemez; ve körde görmek isti'dâdı olmadığı için "Bak!" denemez.

2966. Hâlık “A'mâya zahmet yoktur!" buyurdu. Rabbü'l-ferec bir kimse üzerine ne vakit zahmet koyar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2966. Yaratıcı, "Köre zahmet yoktur!" buyurdu. Sıkıntıları gideren Rab, bir kimse üzerine ne zaman zahmet koyar?

Yani, Yüce Allah Fetih Suresi'nde "لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ" (Fetih, 48/17) yani "Gözü kör olan kimselere zahmet ve meşakkat yoktur" buyurdu. Buna göre, görenlere yönelik ilahi yükümlülük körlere gerçekleşmedi. Çünkü onlarda o yükümlülüğü yerine getirmeye yatkınlık yoktur ve onların bu hususta seçme ve iradeleri yoktur. Kullarını darlıktan kurtaran Rab, bir kimse üzerine yatkınlığı ve iradesi hilafına zahmet ve meşakkat koyar mı?

Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni "Gözü kör olan kimselere zahmet ve meşakkat yoktur" buyurdu. Binâenaleyh gözlülere olan teklif-i ilâhî körlere vâki' olmadı. Zîrâ onlarda o teklifi icrâya isti'dâd yoktur ve onların bu husûsta ihtiyâr ve irâdeleri yoktur. Kullarını darlıktan halâs eden Rab bir kimse üzerine isti'dâdı ve irâdesi hilâfinda zahmet ve meşakkat koyar mı?

2967. Kimse taşa: "Geç geldin!" yahud "Ey sopa, niçin bana vurdun?" demez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2967. Kimse taşa: "Geç geldin!" yahut "Ey sopa, niçin bana vurdun?" demez.

Yani, cansız varlıklarda irade ve yükümlülüğe (teklif) yatkınlık olmadığı için akıl sahibi hiçbir kimse, taşa çıkışıp "Geç geldin!" ve "Ey sopa niçin bana vurdun?" diye seslenmez.

Ya'ni, cemâdâtta irâde ve teklîfe isti'dâd olmadığı için akıl olan hiçbir kimse, taşa itâb edip "Geç geldin!" ve "Ey sopa niçin bana vurdun?" diye hitâb etmez.

2968. Böyle cüst ü cûları mecbûr için kimse söyler mi? Yahud ma'zûra vurur mu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2968. Böyle araştırmaları mecbûr için kimse söyler mi? Yahut mâzur olana vurur mu?

Ey Cebrî, mecbûr olan kimseler için böyle araştırmaları, yani "Niçin böyle yaptın ve niçin şöyle yaptın?" sözlerini kimse söyler mi? Yahut fiilinde mâzur olan bir kimseyi döver mi? Hatta insanlar, yaptıkları kanunlardan cebir ve ikrah (zorlama ve tehdit) ile meydana gelen fiilinden dolayı bir kimseye soru sorulamayacağını gösterirler.

Ey Cebrî, mecbûr olan kimseler için böyle araştırmaları ya'ni "Niçin böyle yaptın ve niçin şöyle yaptın?" sözlerini söyler mi? Yâhud fiilinde ma'zûr olan bir kimseyi döver mi? Hattâ insanlar yaptıkları kānûnlardan cebir ve ikrah ile vâki' fiilinden dolayı bir kimseye suâl olamayacağını gösterirler.

2969. Ey cîbi pâk olan kimse, emir ve nehiy ve gazab ve taltîf ve itab muhtarın gayrına değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Ey kalbi temiz olan kimse, emir ve yasaklama, gazap ve taltif (ödüllendirme) ve azarlama, muhtar (irade sahibi) olandan başkasına ait değildir.

"İtîb", "itâb" kelimesinin imâle edilmiş (uzatılmış) şeklidir; "azarlamak, kınamak ve paylamak" anlamındadır. Yani, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yapma diye yasaklamak ve öfkelenmek ve birinin fiilini beğenip ikram etmek ve beğenmeyip azarlamak, ancak iradesi ve seçme hakkı olanlara karşı gerçekleşir. "Cîb", burada "kalp" anlamındadır. "Ey pâk-cîb", ey kalbi fesattan temiz olan kimse, demek olur.

“İtîb”, “itâb” kelimesinin imâle olunmuşudur; “azarlamak, tevbîh ve tekdîr etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yapma diye nehyetmek ve öfkelenmek ve birinin fiilini beğenip ikrâm etmek ve beğenmeyip azarlamak, ancak irâdesi ve ihtiyârı olanlara karşı vâki' olur. “Cîb”, burada “kalb” ma'nâsınadır. “Ey pâk-cîb”, ey kalbi fesâddan pâk olan kimse, demek olur.

2970. “Zulümde ve sitemde bir ihtiyar vardır. Ben bu şeytandan ve nefisten [2974] bunu murad ettim.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. “Zulümde ve sitemde bir irade vardır. Ben bu şeytandan ve nefisten [2974] bunu kastettim.”

Sünnî olan mümin, Cebrî'ye hitaben der ki: “Ey Cebrî, insan zulmü ve sitemi kendi iradesi ve seçimiyle yapar. Ben yukarıda sana, “Nefis ve şeytan seni Müslüman olmaya bırakmaz” dediğim vakit, “Şeytan ve nefis seni küfür yoluna sevk eder. Sen de onların gösterdiği bu kötü yolu seçersin” demeyi kastettim.” “Zulüm”, sözlükte bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. “Sitem”, Farsçada zulmün karşılığıdır. Cenâb-ı Pîr efendimizin (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) yüce mesleği, Mesnevî-i Şerîf'te Farsça ve Arapça kelimeleri karşılıklı ve eş anlamlı olarak zikretmektir. Bu usuldeki fayda açıklamaya muhtaç değildir.

Sünnî olan mü'min Čebrî'ye hitâben der ki: “Ey Cebrî, insan zulmü ve sitemi kendi irâdesi ve ihtiyârı ile yapar. Ben yukarıda sana, “Nefis ve şeytan seni müslüman olmağa bırakmaz dediğim vakit, şeytan ve nefis seni küfür yoluna sevk eder. Sen dahi onların gösterdiği bu fenâ yolu ihtiyâr edersin” demeyi murâd ettim.” “Zulüm”, lügatte bir şeyi kendi yerinin gayri olan bir yere koymaktır. “Sitem”, Fârisî'de zulmün mukābilidir. Cenâb-ı Pîr efendimizin meslek-i âlîleri Mesnevî-i Şerîf'de Fârisî ve Arabî kelimeleri mütekābilen ve müterâdifen zikretmektir. Bu usûldeki fâide muhtâc-ı îzâh değildir.

2971. İhtiyar senin içinde sâkindir. O bir Yûsuf'u görmedikçe elini yaralamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. İrade senin içinde sakindir. O, bir Yusuf'u görmedikçe elini yaralamadı.

Bu şerefli beyitte, "insanın iradesi ve seçimi", Yusuf (a.s.)'ın yüzünü gördükleri zaman ellerindeki meyveyi keserken ellerini kesen "kadınlar"a benzetilmiştir ve "insanın nefsine güzel ve sevgili görünen arzu edilen şey" de Yusuf'a benzetilmiştir. Yani, insanın iradesi içinde sakin bir hâlde bulunur. Ne zaman ki Yusuf mesabesinde olan kendi arzu ettiği şeyi ve sevgilisini görür, o zaman o tarafa yönelip Yusuf (a.s.)'ı görüp hayrete düşerek ellerini yaralayan kadınlar gibi kendinden geçer ve her türlü acıya müptela olur.

Bu beyt-i şerîfde, “insanın iradesi ve ihtiyârı” Yûsuf (a.s.)ın yüzünü gördükleri vakit ellerindeki meyveyi keserken ellerini kesen “kadınlar”a ve “insanın nefsine güzel ve mahbûb görünen matlûb” dahi Yûsuf'a teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, insanın ihtiyârı bâtınında sâkin bir hâlde bulunur. Vaktâki Yûsuf mesâbesinde olan kendi matlûbunu ve mahbûbunu görür, o vakit o tarafa meyledip Yûsuf (a.s.)ı görüp hayrete düşerek ellerini yaralayan kadınlar gibi kendisinden geçer ve her eleme mübtelâ olur.

2972. İhtiyar ve dâiye nefiste var idi. Onun yüzünü gördü, ondan sonra per ü bâl açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. İhtiyar ve davet edici nefiste vardı. Onun yüzünü gördü, ondan sonra kanat ve kol açtı.

2969. Ey cibi pâk olan kimse, emir ve nehiy ve gazab ve taltîf ve itab muhtarın gayrına değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2969. Ey kalbi temiz olan kimse, emir ve yasaklama ve gazap ve ikram ve azarlama, irade sahibi olandan başkasına yönelik değildir.

"İtîb", "itâb" kelimesinin imâle edilmiş hâlidir; "azarlamak, kınamak ve paylamak" anlamındadır. Yani, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yapma diye yasaklamak ve öfkelenmek ve birinin fiilini beğenip ikram etmek ve beğenmeyip azarlamak, ancak iradesi ve seçme hakkı olanlara karşı gerçekleşir. "Cîb", burada "kalp" anlamındadır. "Ey pâk-cîb", ey kalbi fesattan temiz olan kimse, demek olur.

"İtîb", "itâb" kelimesinin imâle olunmuşudur; "azarlamak, tevbîh ve tekdîr etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yapma diye nehyetmek ve öfkelenmek ve birinin fiilini beğenip ikrâm etmek ve beğenmeyip azarlamak, ancak irâdesi ve ihtiyârı olanlara karşı vâki' olur. "Cîb", burada "kalb" ma'nâsınadır. "Ey pâk-cîb", ey kalbi fesâddan pâk olan kimse, demek olur.

2970. "Zulümde ve sitemde bir ihtiyar vardır. Ben bu şeytandan ve nefisten [2974] bunu murad ettim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2970. "Zulümde ve sitemde bir seçme hakkı vardır. Ben bu şeytandan ve nefisten [2974] bunu kastettim."

Sünnî olan mümin, Cebrî'ye hitaben der ki: "Ey Cebrî, insan zulmü ve sitemi kendi iradesi ve seçme hakkı ile yapar. Ben yukarıda sana, 'Nefis ve şeytan seni Müslüman olmaya bırakmaz' dediğim zaman, 'Şeytan ve nefis seni küfür yoluna sevk eder. Sen de onların gösterdiği bu kötü yolu seçersin' demeyi kastettim." "Zulüm", sözlükte bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. "Sitem", Farsçada zulmün karşılığıdır. Cenab-ı Pîr efendimizin yüce mesleği, Mesnevî-i Şerîf'te Farsça ve Arapça kelimeleri karşılıklı ve eş anlamlı olarak zikretmektir. Bu usuldeki fayda açıklamaya muhtaç değildir.

Sünnî olan mü'min Čebrî'ye hitâben der ki: "Ey Cebrî, insan zulmü ve sitemi kendi irâdesi ve ihtiyârı ile yapar. Ben yukarıda sana, "Nefis ve şeytan seni müslüman olmağa bırakmaz dediğim vakit, şeytan ve nefis seni küfür yoluna sevk eder. Sen dahi onların gösterdiği bu fenâ yolu ihtiyâr edersin" demeyi murâd ettim." "Zulüm", lügatte bir şeyi kendi yerinin gayri olan bir yere koymaktır. "Sitem", Fârisî'de zulmün mukābilidir. Cenâb-ı Pîr efendimizin meslek-i âlîleri Mesnevî-i Şerîf'de Fârisî ve Arabî kelimeleri mütekābilen ve müterâdifen zikretmektir. Bu usûldeki fâide muhtâc-ı îzâh değildir.

2971. İhtiyar senin içinde sâkindir. O bir Yûsuf'u görmedikçe elini yaralamadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2971. İrade senin içinde sakindir. O, bir Yusuf'u görmedikçe elini yaralamadı.

Bu şerefli beyitte, "insanın iradesi ve seçimi", Yusuf (a.s.)'ın yüzünü gördükleri zaman ellerindeki meyveyi keserken ellerini kesen "kadınlar"a benzetilmiştir; "insanın nefsine güzel ve sevimli görünen arzu edilen şey" de Yusuf'a benzetilmiştir. Yani, insanın iradesi içinde sakin bir halde bulunur. Ne zaman ki Yusuf mesabesinde olan kendi arzu ettiği şeyi ve sevdiğini görür, o zaman o tarafa yönelir ve Yusuf (a.s.)'ı görüp hayrete düşerek ellerini yaralayan kadınlar gibi kendinden geçer ve her türlü acıya müptela olur.

Bu beyt-i şerîfde, "insanın iradesi ve ihtiyârı" Yûsuf (a.s.)ın yüzünü gördükleri vakit ellerindeki meyveyi keserken ellerini kesen "kadınlar"a ve "insanın nefsine güzel ve mahbûb görünen matlûb" dahi Yûsuf'a teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, insanın ihtiyârı bâtınında sâkin bir hâlde bulunur. Vaktâki Yûsuf mesâbesinde olan kendi matlûbunu ve mahbûbunu görür, o vakit o tarafa meyledip Yûsuf (a.s.)ı görüp hayrete düşerek ellerini yaralayan kadınlar gibi kendisinden geçer ve her eleme mübtelâ olur.

2972. İhtiyar ve dâiye nefiste var idi. Onun yüzünü gördü, ondan sonra per ü bâl açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2972. İrade ve istek nefiste vardı. Onun yüzünü gördü, ondan sonra kol ve kanat açtı.

Nefiste irade ve istek vardı. Yusuf makamında olan sevgilisinin ve istenen şeyin yüzünü görmeden önce irade ve istek kol ve kanat açmadı. Ne zaman ki istenen şeyin yüzünü gördü, nefiste sakin ve gizli olan o irade ve istek harekete geçti ve kol ve kanat açtı ve o istenen şeyin üzerine gitti.

Nefiste irâde ve istek var idi. Yûsuf mesâbesinde olan mahbubunun ve matlûbunun yüzünü görmezden evvel irâde ve istek kol ve kanat açmadı. Vaktâki matlûbunun yüzünü gördü, nefiste sâkin ve gizli olan o irâde ve istek harekete geldi ve kol ve kanat açtı ve o matlûbunun üzerine gitti.

2973. Köpek yatmış, onun ihtiyarı kaybolmuş. İşkenbeyi gördüğü vakit kuyruk salladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Köpek yatmış, onun iradesi kaybolmuş. İşkembe gördüğü zaman kuyruk salladı.

Örneğin, yatmış olan köpekte bir hareket yoktur. O hâl içinde onun iradeyle meydana gelen hareketi kaybolmuş ve gizli kalmıştır. Sevdiği işkembeyi gördüğü zaman iradesi harekete geçip kuyruk sallamaya başlar.

Meselâ yatmış olan köpekte bir hareket yoktur. O hâl içinde onun irâdeyle vâki' olan hareketi kaybolmuş ve mestûr kalmıştır. Mahbubu olan işkenbeyi gördüğü vakit irâdesi harekete gelip kuyruk sallamağa başlar.

2974. At dahi arpayı gördüğü vakit hav hav eder. At hareket ettiği vakit kedi mav etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. At dahi arpayı gördüğü vakit hav hav eder. At hareket ettiği vakit kedi mav etti.

"Hav hav", at sesi; "mev", kedi sesi. Bu şerefli beyit dahi diğer bir örnektir. Yani, hayvanı genel olarak "irâdesiyle hareket eden yaratık" diye tanımlarlar. Halbuki sakin bir hâlde iken onun irâdesi gizlidir. İsteği ortaya çıktığı vakit irâdesi meydana çıkar. Örneğin at arpayı gördüğü vakit kişner ve kedi eti gördüğü vakit miyav miyav diye bağırır.

"Hav hav", at sesi; "mev", kedi sesi. Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir. Ya'ni, hayvanı alelumûm “irâdesiyle hareket eden mahlûk"tur diye ta'rîf ederler. Halbuki sâkin bir hâlde iken onun irâdesi mestûrdur. Matlûbu zâhir olduğu vakit irâdesi meydana çıkar. Meselâ at arpayı gördüğü vakit kişner ve kedi eti gördüğü vakit mev mev diye bağırır.

2975. O ihtiyarın hareketi görmek geldi. Bir üflemek gibi ki ateşten kıvılcım koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. O ihtiyarın hareketi görmek geldi. Bir üflemek gibi ki ateşten kıvılcım koparır.

İnsan ve hayvan varlığında sakin duran o irâde ve ihtiyarın hareketi, onların kendi isteklerini görmelerinden kaynaklanır. Bu isteği görmek, ateşten kıvılcım çıkaran üflemeye benzer.

Vücûd-ı beşerde ve hayvanda sâkin duran o irâde ve ihtiyârın hareketi onların kendi matlûblarını görmekten neş'et eder. Bu matlûbu görmek, ateşten kıvılcım çıkaran üflemeye benzer.

2976. Vaktaki İblîs delâle olup sana Vis'in haberini getirir; binaenaleyh senin ihtiyarın hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. İblis kılavuz olup sana Vis'in haberini getirdiğinde; bu sebeple senin iraden harekete geçer.

"Delâle", kılavuz demektir; "Vis", Ramin ismindeki âşığın maşukasının ismidir. Yani, şeytan kılavuz olup sana Vis ismindeki maşuka hükmünde olan matlubunun (istediğin şeyin) ve mahbubunun (sevdiğin şeyin) haberini getirdiğinde ve seni nefsinin hazlarına yönelttiğinde— Nefiste irade ve istek vardı. Yusuf hükmünde olan mahbubunun ve matlubunun yüzünü görmeden önce irade ve istek kol kanat açmadı. Matlubunun yüzünü gördüğünde, nefiste sakin ve gizli olan o irade ve istek harekete geçti ve kol kanat açtı ve o matlubunun üzerine gitti.

"Delâle", kılavuz; "Vîs", Râmin ismindeki âşığın ma'şûkasının ismidir. Ya'ni, vaktāki şeytan kılavuz olup sana Vis ismindeki ma'şûka mesâbesinde olan matlûbunun ve mahbubunun haberini getirir ve seni nefsinin mütelez- Nefiste irâde ve istek var idi. Yûsuf mesâbesinde olan mahbubunun ve matlûbunun yüzünü görmezden evvel irâde ve istek kol ve kanat açmadı. Vaktâki matlûbunun yüzünü gördü, nefiste sâkin ve gizli olan o irâde ve istek harekete geldi ve kol ve kanat açtı ve o matlûbunun üzerine gitti.

2973. Köpek yatmış, onun ihtiyarı kaybolmuş. İşkenbeyi gördüğü vakit kuyruk salladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2973. Köpek yatmış, onun iradesi kaybolmuş. İşkembe gördüğü zaman kuyruk salladı.

Örneğin, yatmış olan köpekte bir hareket yoktur. O hâl içinde onun iradeyle meydana gelen hareketi kaybolmuş ve gizli kalmıştır. Sevdiği işkembeyi gördüğü zaman iradesi harekete geçip kuyruk sallamaya başlar.

Meselâ yatmış olan köpekte bir hareket yoktur. O hâl içinde onun irâdeyle vâki' olan hareketi kaybolmuş ve mestûr kalmıştır. Mahbubu olan işkenbeyi gördüğü vakit irâdesi harekete gelip kuyruk sallamağa başlar.

2974. At dahi arpayı gördüğü vakit hav hav eder. At hareket ettiği vakit kedi mav etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2974. At dahi arpayı gördüğü vakit hav hav eder. At hareket ettiği vakit kedi mav etti.

"Hav hav", at sesi; "mev", kedi sesi. Bu şerefli beyit dahi diğer bir örnektir. Yani, hayvanı genel olarak "irâdesiyle hareket eden yaratık" diye tanımlarlar. Halbuki sakin bir hâlde iken onun irâdesi gizlidir. İsteği ortaya çıktığı vakit irâdesi meydana çıkar. Örneğin at arpayı gördüğü vakit kişner ve kedi eti gördüğü vakit miyav miyav diye bağırır.

"Hav hav", at sesi; "mev", kedi sesi. Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir. Ya'ni, hayvanı alelumûm “irâdesiyle hareket eden mahlûk"tur diye ta'rîf ederler. Halbuki sâkin bir hâlde iken onun irâdesi mestûrdur. Matlûbu zâhir olduğu vakit irâdesi meydana çıkar. Meselâ at arpayı gördüğü vakit kişner ve kedi eti gördüğü vakit mev mev diye bağırır.

2975. O ihtiyarın hareketi görmek geldi. Bir üflemek gibi ki ateşten kıvılcım koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2975. O ihtiyarın hareketi görmek geldi. Bir üflemek gibi ki ateşten kıvılcım koparır.

İnsan ve hayvan varlığında sakin duran o irâde ve ihtiyarın hareketi, onların kendi isteklerini görmelerinden kaynaklanır. Bu isteği görmek, ateşten kıvılcım çıkaran üflemeye benzer.

Vücûd-ı beşerde ve hayvanda sâkin duran o irâde ve ihtiyârın hareketi onların kendi matlûblarını görmekten neş'et eder. Bu matlûbu görmek, ateşten kıvılcım çıkaran üflemeye benzer.

2976. Vaktaki İblîs delâle olup sana Vis'in haberini getirir; binaenaleyh senin ihtiyarın hareket eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2976. İblis kılavuz olup sana Vis'in haberini getirdiğinde; bu sebeple senin iraden harekete geçer.

"Delâle", kılavuz demektir; "Vis", Ramin ismindeki âşığın maşukasının ismidir. Yani, şeytan kılavuz olup sana Vis ismindeki maşuka konumunda olan matlubunun ve mahbubunun haberini getirdiğinde ve seni nefsinin lezzet aldığı ve haz duyduğu şeye teşvik ettiğinde. Sende de o lezzete ve hazzı bir an önce elde etme arzusu oluşur. Bunun üzerine sende gizli duran irade ve istek harekete geçer.

"Delâle", kılavuz; "Vîs", Râmin ismindeki âşığın ma'şûkasının ismidir. Ya'ni, vaktāki şeytan kılavuz olup sana Vis ismindeki ma'şûka mesâbesinde olan matlûbunun ve mahbubunun haberini getirir ve seni nefsinin mütelez- ziz ve mahzûz olduğu şey tarafına teşvik eder. Sende de o lezzete ve huzû- za bir an evvel kavuşmak iştihâsı hâsıl olur. Bunun üzerine sende gizli du- ran ihtiyâr ve irâde harekete gelir.

2977. Vaktaki bir matlûbu bu kimse üzerine arzetti, yatmış olan ihtiyar bükümünü açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. Vaktaki bir matlûbu bu kimse üzerine arzetti, yatmış olan ihtiyar bükümünü açar.

"Neverd" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Burada "büküm ve dürüm ve cenk ve husûmet" (savaş ve düşmanlık) anlamları uygundur. Bazı nüshalarda "cenk" anlamına gelen "neberd" (نبرد) geçmiştir. Yani, şeytan arzu edilen ve sevilen bir şeyi bir kimsenin nefsine arz ettiğinde, o kimsenin yatmış ve sakin bir hâlde bulunan ihtiyarı (iradesi) bükümünü ve kıvrıntısını açtı. Veyahut onun ihtiyarı, cenk ve husûmet açtı. Yani o arzu edilene ulaşmak için mücadeleye ve düşmanlığa başladı.

"Neverd", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "büküm ve dürüm ve cenk ve husûmet" ma'nâları münasibdir. Ba'zı nüshalarda "cenk" ma'nâsına olan "neberd" (نبرد) vâki' olmuştur. Ya'ni, vaktāki şeytan bir matlûb ve mahbub olan şeyi bir kimsenin nefsine arzetti, o kimsenin yatmış ve sâkit bir hâlde bulunmuş olan ihtiyârı bükümünü ve kıvrıntısını açtı. Veyâhud onun ihtiyârı, cenk ve husûmet açtı. Ya'ni o matlûba vusûl için cidâle ve husûmete başladı.

2978. Ve o melek şeytanın hilafına hayırları arz tutar, gönülde feryad eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Ve o melek, şeytanın aksine, hayırları arz eder, gönülde feryat eder.

Şeytan, insanın iç dünyasına, nefsine hoş görünen şerli şeyleri arz ettiği gibi, melek de şeytanın aksine olarak ruha hoş ve nefse çirkin görünen şeyleri arz eder; ve "Şeytanın vesveselerine kulak asma!" diye gönülde ve iç dünyada feryat eder.

Şeytan insanın batınına, nefsine hoş görünen şerli şeyleri arz ettiği gibi, melek dahi şeytanın hilafına olarak rûha hoş ve nefse çirkin görünen şeyleri arzeder; ve "Şeytanın vesveselerine kulak asma!" diye gönülde ve bâtında feryâd eder.

2979. Nihayet hayır olan ihtiyar hareket eder. Zîrâ ki arzdan evvel bu iki huy yatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. Sonunda hayır olan tercih hareket eder. Çünkü arzdan önce bu iki huy yatmıştır.

Sonunda bu meleğin ilhamı üzerine insanda hayır işleme tarafına olan tercih ve irade hareket eder. Çünkü gerek şeytanın vesvesesinden ve gerek meleğin ilhamından ve arz etmelerinden önce şer veya hayır işlemekten ibaret olan bu iki huy yatmış ve sakin bir halde bulunmuştur.

Nihâyet bu meleğin ilhâmı üzerine insanda hayır işlemek tarafına olan ihtiyâr ve irâde hareket eder. Zîrâ ki gerek şeytanın vesvesesinden ve gerek meleğin ilhâmından ve arz etmelerinden evvel şer veyâ hayır işlemekten ibâret olan bu iki huy yatmış ve sâkin bir hâlde bulunmuştur.

2980. İmdi melek ve şeytan ihtiyar damarlarını tahrîk için arz tutucu olmuştur. [2984]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Şimdi melek ve şeytan, irade damarlarını harekete geçirmek için arz tutucu olmuştur.

2981. İlhamlardan ve vesveseden senin hayrı ve şerri ihtiyarın on kimse kadar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. İlhamlardan ve vesveseden senin hayrı ve şerri seçme gücün on kişi kadar olur.

Aziz ve haz aldığı şey tarafına teşvik eder. Sende de o lezzete ve hazza bir an evvel kavuşma isteği oluşur. Bunun üzerine sende gizli duran seçme ve irade harekete geçer.

ziz ve mahzûz olduğu şey tarafına teşvik eder. Sende de o lezzete ve huzûza bir an evvel kavuşmak iştihâsı hâsıl olur. Bunun üzerine sende gizli duran ihtiyâr ve irâde harekete gelir.

2977. Vaktaki bir matlûbu bu kimse üzerine arzetti, yatmış olan ihtiyar bükümünü açar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2977. Vaktaki bir matlûbu bu kimse üzerine arzetti, yatmış olan ihtiyar bükümünü açar.

"Neverd" kelimesinin birden çok anlamı vardır. Burada "büküm ve dürüm ve cenk ve husûmet" (savaş ve düşmanlık) anlamları uygundur. Bazı nüshalarda "cenk" anlamına gelen "neberd" (نبرد) geçmiştir. Yani, şeytan bir matlûb (istenilen) ve mahbûb (sevilen) olan şeyi bir kimsenin nefsine arzettiği zaman, o kimsenin yatmış ve sakin bir hâlde bulunan ihtiyârı (iradesi) bükümünü ve kıvrıntısını açtı. Veyahut onun ihtiyârı, cenk ve husûmet açtı. Yani o matlûba ulaşmak için mücadeleye ve düşmanlığa başladı.

"Neverd", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "büküm ve dürüm ve cenk ve husûmet" ma'nâları münasibdir. Ba'zı nüshalarda "cenk" ma'nâsına olan "neberd" (نبرد) vâki' olmuştur. Ya'ni, vaktāki şeytan bir matlûb ve mahbûb olan şeyi bir kimsenin nefsine arzetti, o kimsenin yatmış ve sâkit bir hâlde bulunmuş olan ihtiyârı bükümünü ve kıvrıntısını açtı. Veyâhud onun ihtiyârı, cenk ve husûmet açtı. Ya'ni o matlûba vusûl için cidâle ve husûmete başladı.

2978. Ve o melek şeytanın hilafına hayırları arz tutar, gönülde feryad eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2978. Ve o melek, şeytanın aksine, hayırları arz eder, gönülde feryat eder.

Şeytan, insanın iç dünyasına, nefsine hoş görünen şerli şeyleri arz ettiği gibi, melek de şeytanın aksine olarak ruha hoş ve nefse çirkin görünen şeyleri arz eder; ve "Şeytanın vesveselerine kulak asma!" diye gönülde ve iç dünyada feryat eder.

Şeytan insanın batınına, nefsine hoş görünen şerli şeyleri arz ettiği gibi, melek dahi şeytanın hilafına olarak rûha hoş ve nefse çirkin görünen şeyleri arzeder; ve "Şeytanın vesveselerine kulak asma!" diye gönülde ve bâtında feryâd eder.

2979. Nihayet hayır olan ihtiyar hareket eder. Zîrâ ki arzdan evvel bu iki huy yatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2979. Sonunda hayır olan tercih hareket eder. Çünkü arzdan önce bu iki huy yatmıştır.

Sonunda bu meleğin ilhamı üzerine insanda hayır işleme tarafına olan tercih ve irade hareket eder. Çünkü gerek şeytanın vesvesesinden ve gerek meleğin ilhamından ve arz etmelerinden önce şer veya hayır işlemekten ibaret olan bu iki huy yatmış ve sakin bir halde bulunmuştur.

Nihâyet bu meleğin ilhâmı üzerine insanda hayır işlemek tarafına olan ihtiyâr ve irâde hareket eder. Zîrâ ki gerek şeytanın vesvesesinden ve gerek meleğin ilhâmından ve arz etmelerinden evvel şer veyâ hayır işlemekten ibâret olan bu iki huy yatmış ve sâkin bir hâlde bulunmuştur.

2980. İmdi melek ve şeytan ihtiyar damarlarını tahrîk için arz tutucu olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2980. Şimdi melek ve şeytan, irade damarlarını harekete geçirmek için arz tutucu olmuştur.

2981. [2984] İlhamlardan ve vesveseden senin hayrı ve şerri ihtiyarın on kimse kadar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2981. [2984] İlhamlardan ve vesveseden senin hayrı ve şerri seçmen on kişi kadar olur.

(Kise)deki miktar içindir. "Deh kese", on kişi miktarı demek olur; ve bundan maksat, hayır ve şer ilhamının ve vesveselerinin ardı ardına gelmesi ve çok olmasıdır. Yani, meleğin sürekli meydana gelen ilhamlarından ve şeytanın peş peşe meydana gelen vesveselerinden, senin hayrı ve şerri seçerek yaptığın fiillerin on kişinin fiillerine denk olur.

(كِسَه)deki mikdâr içindir. “Deh kese”, on kimse mikdârı demek olur; ve bundan murâd, hayır ve şer ilhâmı ve vesveselerinin tevâlîsi ve çok olmasıdır. Ya'ni, meleğin mütevâliyen vâki' ilhâmlarından ve şeytanın peyderpey vâki' olan vesveselerinden, senin hayrın ve şerri ihtiyâr ederek yaptığın ef'âlin kimsenin ef'âline muâdil olur.

2982. Ey letâfetli olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebebden meleğe selâm getirmek lâzımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Ey latif olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebeple meleğe selâm getirmek gereklidir.

"Tahlîl", namazdan çıkma; "nemek", tuz ve mecazen "letâfet" (incelik, güzellik) anlamındadır. Yani, ey içi latif olan mümin, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilham etmelerinden dolayı onlara "es-selâmu aleyküm ve rahmetullâh" diyerek selâm vermek gereklidir. Bu selâm şöyle demektir:

“Tahlîl” (تحلیل), namazdan çıkma; “nemek”, tuz ve mecâzen “letâfet” ma'nâsınadır. Ya'ni, ey bâtını letâfetli olan mü'min, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilhâm etmelerinden dolayı onlara السلام عليكم و رحمة الله diyerek selâm vermek lâzımdır. Bu selâm şöyle demektir:

2983. Ki, “Sizin güzel ilhâm ve da'vetinizden benim bu namazımın ihtiyârı revân oldu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Ki, “Sizin güzel ilham ve davetinizden benim bu namazımın tercihi ortaya çıktı.”

Yani, namazdan çıkarken selam vermek, “Ey melekler, sizin güzel ilham ve davetlerinizden dolayı bende bu namazı kılma tercihi harekete geçti. Allah'ın Selam ismiyle tecellisi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!” demektir.

Ya'ni, namazdan çıkarken selâm vermek, “Ey melekler, sizin güzel ilhâm ve da'vetlerinizden dolayı bende bu namazı kılmak ihtiyârı harekete geldi. Allah'ın ism-i Selâm ile tecellîsi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!” demektir.

2984. Günâhtan sonra dahi İblîs'e la'net edersin. Zîrâ ki ondan münhanîsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Günâhtan sonra dahi İblîs'e lânet edersin. Çünkü ondan eğilmişsin.

"İrâ", çünkü demektir; "münhanî", eğilen demektir. Yani, bir günahı işledikten sonra dahi İblîs'e lânet edip "Hay melun şeytan! Benim kalbime bu fesadı ilka etti ve nefsime uydurdu da ben günah işledim!" dersin. Çünkü bilirsin ki, o fesada o şeytanın vesvesesinden ve ilkaatından eğildin ve o günahı işlemeye meylettin.

“İrâ”, zîrâ demektir; “münhanî”, eğilen demektir. Ya'ni, bir günâhı işledikten sonra dahi İblîs'e la'net edip “Hay mel'un şeytan! Benim kalbime bu fesâdı ilkâ etti ve nefsime uydurdu da ben günâh işledim!” dersin. Zîrâ bilirsin ki, o fesâda o şeytanın vesvesesinden ve ilkââtından eğildin ve o günâhı işlemeğe meylettin.

2985. O iki zıd, gizli mükâlemeler içinde sana arzederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. O iki zıt, sana gizli konuşmalar içinde arz ederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.

"Sırâr", gizli konuşma demektir. Yani, birbirine zıt olan melek ve şeytan, gizli konuşmalar içinde sana biri hayrı, diğeri şerri arz eder. "Kese"deki "ha" miktar içindir. "Deh kese", on kimse miktarı demektir; ve bundan maksat, hayır ve şer ilhamı ve vesveselerinin ardı ardına gelmesi ve çok olmasıdır. Yani, meleğin sürekli meydana gelen ilhamlarından ve şeytanın peş peşe meydana gelen vesveselerinden, senin hayrı ve şerri seçerek yaptığın fiiller, on kimsenin fiillerine denk olur.

“Sırâr”, gizli mükâleme edişmek demektir. Ya'ni, birbirine zıd olan melek ve şeytan gizli mükâlemeler içinde sana biri hayrı diğeri şerri arzeder- )کسه( deki ha mikdar içindir. "Deh kese", on kimse mikdârı demek olur; ve bundan murâd, hayır ve şer ilhâmı ve vesveselerinin tevâlîsi ve çok olmasıdır. Ya'ni, meleğin mütevâliyen vâki' ilhâmlarından ve şeytanın peyderpey vâki' olan vesveselerinden, senin hayrı ve şerri ihtiyâr ederek yaptığın ef'âl on kimsenin ef'âline muâdil olur.

2982. Ey letâfetli olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebebden meleğe selâm getirmek lazımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2982. Ey latif olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebeple meleğe selâm getirmek gerekir.

"Tahlil" namazdan çıkma; "nemek", tuz ve mecazen "letâfet" (incelik, güzellik) anlamındadır. Yani, ey iç âlemi latif olan mümin, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilham etmelerinden dolayı onlara "es-selâmü aleyküm ve rahmetullâh" diyerek selâm vermek gerekir. Bu selâm şöyle demektir:

“Tahlil” (تحلیل) namazdan çıkma; “nemek”, tuz ve mecâzen “letâfet” ma'nâsınadır. Ya'ni, ey bâtını letâfetli olan mü'min, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilhâm etmelerinden dolayı onlara السلام عليكم ورحمة الله diyerek selâm vermek lazımdır. Bu selâm şöyle demektir:

2983. Ki, "Sizin güzel ilham ve da'vetinizden benim bu namazımın ihtiyârı revân oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2983. Ki, "Sizin güzel ilham ve davetinizden benim bu namazımın seçimi ortaya çıktı."

Yani, namazdan çıkarken selam vermek, "Ey melekler, sizin güzel ilham ve davetlerinizden dolayı bende bu namazı kılma seçimi harekete geçti. Allah'ın Selam ismiyle tecellisi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!" demektir.

Ya'ni, namazdan çıkarken selâm vermek, "Ey melekler, sizin güzel ilhâm ve da'vetlerinizden dolayı bende bu namazı kılmak ihtiyârı harekete geldi. Allah'ın ism-i Selâm ile tecellîsi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!" demektir.

2984. Günahtan sonra dahi İblîs'e la'net edersin. Zîrâ ki ondan münhanîsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2984. Günahtan sonra bile İblis'e lanet edersin. Çünkü ondan eğildin.

"Îrâ", çünkü demektir; "münhanî", eğilen demektir. Yani, bir günahı işledikten sonra bile İblis'e lanet edip "Ey lanetli şeytan! Benim kalbime bu fesadı ilka etti ve nefsime uydurdu da ben günah işledim!" dersin. Çünkü bilirsin ki, o fesada o şeytanın vesvesesinden ve ilkaatından eğildin ve o günahı işlemeye meylettin.

“Îrâ”, zîrâ demektir; "münhanî", eğilen demektir. Ya'ni, bir günâhı işledikten sonra dahi İblîs'e la'net edip "Hay mel'un şeytan! Benim kalbime bu fesâdı ilkā etti ve nefsime uydurdu da ben günah işledim!" dersin. Zîrâ bilirsin ki, o fesâda o şeytanın vesvesesinden ve ilkāâtından eğildin ve o günahı işlemeğe meylettin.

2985. O iki zıd, gizli mükâlemeler içinde sana arzederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2985. O iki zıt, gizli konuşmalar içinde sana arz ederler. Gayb perdesinde arz edici geldi.

"Sirâr", gizli konuşmak demektir. Yani, birbirine zıt olan melek ve şeytan, gizli konuşmalar içinde sana biri hayrı, diğeri şerri arz ederler. Onlar, gayb perdesi arkasında bu iki zıt fiilin icrasını arz edici olarak geldiler.

“Sirâr”, gizli mükâleme edişmek demektir. Ya'ni, birbirine zıd olan melek ve şeytan gizli mükâlemeler içinde sana biri hayrı dîğeri şerri arzederler. ler. Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıd fiilin icrâsını arz edici olarak geldiler.

2986. Vaktaki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Vakit ki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.

Bu şerefli beyitte Kaf Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وجاءت كل نَفْسٍ معها سائق وشَهِيدٌ لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) yani "Ahiret gününde her bir nefisle beraber sevk eden ve şahitlik eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kāf'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وجاءت كل نَفْسٍ معها سائق وشَهِيدٌ لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) ya'ni "Yevm-i âhirette her bir nefs ile beraber sevk eden ve şehadet eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

2987. Ve onları sözlerinden mâniasız açık tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. Ve onları sözlerinden engelsiz açıkça tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.

Gaybın perdesi olan bu yoğun cismin doğal ölüm vasıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün zaman, onları sözlerinden engelsiz olarak tanırsın ve bilirsin ki, dünya hayatında sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilhamlarda bulunan bu melek ve şeytan imiş.

Gaybın perdesi olan bu cism-i kesîfin mevt-i tabîî vâsıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün vakit onları sözlerinden mâniasız olarak tanırsın ve bilirsin ki, hayât-ı dünyeviyyede sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilkāatta bulunan bu melek ve şeytan imiş.

2988. Şeytan der: "Ey tab'ın ve cismin esîri, ben arzettim, zor etmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Şeytan der: "Ey tabiatın ve bedenin esiri, ben arz ettim, zorlamadım!"

Bu şerefli beyitte, İbrahim Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضي الأمر إن الله وعدكم وعد الحق ووعدتكم فأخلفتكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُم من سُلْطَان إلا أن دعوتكم فاستجبتم لي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم ما أنا بمصر حكم وما أنتم بمصرخي (İbrâhîm, 14/22) yani "Ahiret gününde ilahi emir yerine getirildiği zaman şeytan der ki: Muhakkak Yüce Allah size hak vaat ile vaat etti ve ben de size hilafet vaat ettim. Halbuki benim sizin üzerinize zorlama ve kuvvetim yoktu, ancak davet ettim. Siz de icabet ettiniz. Bu sebeple bana sitem etmeyin ve kendi nefislerinize sitem edin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrâhim'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضي الأمر إن الله وعدكم وعد الحق ووعدتكم فأخلفتكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُم من سُلْطَان إلا أن دعوتكم فاستجبتم لي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم ما أنا بمصر حكم وما أنتم بمصرخي (İbrâhîm, 14/22) ya'ni "Yevm-i âhirette emr-i ilâhî kazâ olunduğu vakit şeytan der ki: Muhakkak Allah Teâlâ size va'd-i Hak ile va'detti ve ben de size hilâfet va'dettim. Halbuki benim için sizin üzerinize cebir ve kuvvet yok idi, ancak da'vet ettim. Siz de icâbet ettiniz. Binâenaleyh bana levmetmeyin ve nefislerinize levmedin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz".

2989. Ve o melek sana der: "Ben sana dedim ki, bu şâdîden senin gamın ziyâde olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. Ve o melek sana der: "Ben sana dedim ki, bu sevinçten senin üzüntün artar."

Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıt fiilin icrasını arz edici olarak geldiler.

ler. Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıd fiilin icrâsını arz edici olarak geldiler.

2986. Vaktaki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2986. Vakit ki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.

Bu şerefli beyitte Kaf Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) yani "Ahiret gününde her bir nefisle beraber sevk eden ve şahitlik eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kāf'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) ya'ni "Yevm-i âhirette her bir nefs ile beraber sevk eden ve şehadet eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

2987. Ve onları sözlerinden mâniasız açık tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2987. Ve onları sözlerinden engelsiz açıkça tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.

Gaybın perdesi olan bu yoğun cismin doğal ölüm vasıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün zaman, onları sözlerinden engelsiz olarak tanırsın ve bilirsin ki, dünya hayatında sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilhamlarda bulunan bu melek ve şeytan imiş.

Gaybın perdesi olan bu cism-i kesîfin mevt-i tabîî vâsıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün vakit onları sözlerinden mâniasız olarak tanırsın ve bilirsin ki, hayât-ı dünyeviyyede sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilkāatta bulunan bu melek ve şeytan imiş.

2988. Şeytan der: "Ey tab'ın ve cismin esîri, ben arzettim, zor etmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2988. Şeytan der: "Ey tabiatın ve bedenin esiri, ben arz ettim, zorlamadım!"

Bu şerefli beyitte, İbrahim Suresi'nde bulunan şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلَّا أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُم بِمُصْرِخِي (İbrahim, 14/22) yani "Ahiret gününde ilahi emir yerine getirildiği zaman şeytan der ki: Şüphesiz Yüce Allah size hak vaat ile vaat etti ve ben de size hilafet vaat ettim. Hâlbuki benim sizin üzerinizde zorlama ve kuvvetim yoktu, ancak davet ettim. Siz de icabet ettiniz. Bu sebeple beni kınamayın ve nefislerinizi kınayın! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz."

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrâhîm'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلَّا أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُم بِمُصْرِخِي (İbrâhîm, 14/22) ya'ni "Yevm-i âhirette emr-i ilâhî kazâ olunduğu vakit şeytan der ki: Muhakkak Allah Teâlâ size va'd-i Hak ile va'detti ve ben de size hilâfet va'dettim. Halbuki benim için sizin üzerinize cebir ve kuvvet yok idi, ancak da'vet ettim. Siz de icâbet ettiniz. Binâenaleyh bana levmetmeyin ve nefislerinize levmedin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz".

2989. Ve o melek sana der: "Ben sana dedim ki, bu şâdîden senin gamın ziyâde olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2989. Ve o melek sana der: "Ben sana dedim ki, bu sevinçten senin üzüntün artar."

Ve ahiret gününde ortaya çıkan melek de sana der ki: "Ben dünya hayatında gizlice sana dedim ki, nefse ait bu hazdan meydana gelen sevinç ve neşeden ahiret hayatında üzüntün artar."

Ve yevm-i âhirette zâhir olan melek dahi sana der ki: "Ben hayât-ı dünyeviyyende gizlice sana dedim ki, bu hazz-ı nefsânîden hâsıl olan şâdîden ve sürûrdan hayât-ı uhreviyyede gamın ziyâde olur."

2990. O filân gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o [2994] tarafındandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. O filan gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o [2994] tarafındandır.

2991. Biz senin canının muhibbi ve revh artırıcısıyız. Senin babanın muhlis sacidleriyiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. Biz senin canının sevgilisi ve ruhunu artıranıyız. Senin babanın samimi secde edenleriyiz."

Yani, "Ey âdemoğlu, sana Hak'ın bağışladığı bir ruh ve bir mana vardır ki, biz onun sevgilisiyiz; ve senin o mananı severiz ve senin o mananı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Yüce Allah Mü'min suresinde bizim hakkımızda şöyle buyurur: الَّذِينَ يحملُونَ العرش ومن حوله يسبحون بحمد ربهم ويؤمنُونَ به ويستغفرون للذين آمنوا ربنا وسعت كل شيء رحمة وعلما فاغفر للذين تابوا واتبعوا سبيلك وقهم عذاب الجحيم (Mü'min, 40/7) yani "Arşı yüklenen ve onun etrafında olan melekler Rablerinin hamdiyle beraber onu eksikliklerden uzak tutar ve birliğini tasdik ederler ve müminler için mağfiret talep ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tabi olanları mağfiret et ve cehennem azabından koru!" Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Adem'in halis ve samimi secde edicileriyiz ve ilahi emir ile ona baş eğenleriz."

Ya'ni, "Ey âdemoğlu, sana Hakk'ın izâfe buyurduğu bir rûh ve bir ma'nâ vardır ki, biz onun muhibbiyiz; ve senin o ma'nânı severiz ve senin o ma'nânı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mü'min'de bizim hakkımızda şöyle buyurur: الَّذِينَ يحملُونَ العرش ومن حوله يسبحون بحمد ربهم ويؤمنُونَ به ويستغفرون للذين آمنوا ربنا وسعت كل شيء رحمة وعلما فاغفر للذين تابوا واتبعوا سبيلك وقهم عذاب الجحيم (Mü'min, 40/7) ya'ni "Arşı yüklenen ve onun etrâfında olan melekler Rablerinin hamdiyle beraber onu nakaisdan tenzîh ve vahdâniyetini tasdîk ederler ve mü'minler için mağfiret taleb ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi' olanları mağfiret et ve azâb-ı cahîmden sakla!" Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Adem'in hâlis ve muhlis secde edicileriyiz ve emr-i ilâhî ile ona serfürû edicileriz."

2992. Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Sana mahdûmluk tarafına salâ ederiz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Seni mahdûmluk tarafına davet ederiz."

"Mahdûm", hizmet edilmiş; "sala", fakirleri yemeğe davet etmek (Burhan). "Ey âdemoğlu, biz seni dünya hayatında hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi ahiret hayatında dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet edilmişlik tarafına davet ederiz." "Mahdûmî" kelimesindeki "yâ" harfi masdariyye (mastar eki) olduğuna göre, değerli şârihlere uyarak bu anlam verildi. Eğer "yâ" vahdet (birlik) için olursa, ikinci mısraın anlamı "Seni bir hizmet edilmiş tarafa davet ederiz" demek olur. Bundan murat dahi, Yüce Allah hazretleri olur. Yani "Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Yüce Allah hazretlerinin cemâlî tecellîsi (güzelliğinin görünümü) tarafına davet ederiz" demektir. Ve ahiret gününde ortaya çıkan melek dahi sana der ki: "Ben dünya hayatında gizlice sana dedim ki, bu nefsanî hazdan (nefse ait hazdan) hâsıl olan sevinçten ve sürurdan ahiret hayatında gamın ziyade olur."

"Mahdûm”, hizmet olunmuş; "sala", fukarâyı taâma da'vet etmek (Burhan). "Ey âdemoğlu, biz seni hayat-ı dünyeviyyende hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi hayât-ı uhreviyyende dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına da'vet ederiz." مخدومی'de "yâ" masdariyyet olduğuna göre şurrâh-ı kirâma tebean bu ma'nâ verildi. Eğer "yâ", vahdet için olursa ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Seni bir hizmet olunmuş tarafına da'vet ederiz" demek olur. Bundan murâd dahi, Hak Teâlâ hazretleri olur. Ya'ni "Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî-i cemâlîsi tarafına da'vet ederiz" demektir. Ve yevm-i âhirette zâhir olan melek dahi sana der ki: "Ben hayât-ı dünyeviyyende gizlice sana dedim ki, bu hazz-ı nefsânîden hâsıl olan şâdîden ve sürûrdan hayât-ı uhreviyyede gamın ziyâde olur."

2990. O filân gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o tarafındandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2990. O filan gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o taraftandır.

2991. Biz senin canının muhibbi ve revh artırıcısıyız. Senin babanın muhlis sacidleriyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2991. Biz senin canının sevgilisi ve ruhunu artıranıyız. Senin babanın samimi secde edenleriyiz.

Yani, "Ey insanoğlu, sana Hakk'ın isnat ettiği bir ruh ve bir mana vardır ki, biz onun sevgilisiyiz; ve senin o mananı severiz ve senin o mananı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nasıl ki Yüce Allah Mü'min suresinde bizim hakkımızda şöyle buyurur: الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (Mü'min, 40/7) yani "Arşı yüklenen ve onun etrafında olan melekler Rablerinin hamdiyle beraber onu eksikliklerden uzak tutar ve birliğini tasdik ederler ve müminler için bağışlanma talep ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!" Ey insanoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Adem'in halis ve samimi secde edicileriyiz ve ilahi emir ile ona baş eğenleriz."

Ya'ni, "Ey âdemoğlu, sana Hakk'ın izâfe buyurduğu bir rûh ve bir ma'nâ vardır ki, biz onun muhibbiyiz; ve senin o ma'nânı severiz ve senin o ma'nânı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mü'min'de bizim hakkımızda şöyle buyurur: الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (Mü'min, 40/7) ya'ni "Arşı yüklenen ve onun etrâfında olan melekler Râblerinin hamdiyle beraber onu nakaisdan tenzîh ve vahdâniyetini tasdîk ederler ve mü'minler için mağfiret taleb ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi' olanları mağfiret et ve azâb-ı cahîmden sakla!" Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Adem'in hâlis ve muhlis secde edicileriyiz ve emr-i ilâhî ile ona serfürû edicileriz."

2992. Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Sana mahdûmluk tarafına salâ ederiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2992. Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Seni hizmet olunmuşluk tarafına davet ederiz.

"Mahdûm", hizmet edilmiş demektir; "sala" ise fakirleri yemeğe davet etmek anlamına gelir (Burhan). "Ey âdemoğlu, biz seni dünya hayatında hayırlı işlere teşvik ettik, şimdi ahiret hayatında dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına davet ederiz." "Mahdûmî" kelimesindeki "yâ" harfi masdariyete (isim yapmaya) işaret ettiğine göre, değerli şarihlere uyarak bu anlam verilmiştir. Eğer "yâ" harfi vahdet (birlik) için olursa, ikinci mısraın anlamı "Seni bir hizmet olunmuş tarafına davet ederiz" demek olur. Bundan maksat dahi, Yüce Allah hazretleri olur. Yani "Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Yüce Allah hazretlerinin cemâlî tecellisi (güzelliğinin görünümü) tarafına davet ederiz" demektir.

"Mahdûm”, hizmet olunmuş; "sala", fukarâyı taâma da'vet etmek (Burhan). "Ey âdemoğlu, biz seni hayat-ı dünyeviyyende hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi hayât-ı uhreviyyende dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına da'vet ederiz." مخدومی'de "yâ" masdariyyet olduğuna göre şurrâh-ı kirâma tebean bu ma'nâ verildi. Eğer "yâ", vahdet için olursa ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Seni bir hizmet olunmuş tarafına da'vet ederiz" demek olur. Bundan murâd dahi, Hak Teâlâ hazretleri olur. Ya'ni "Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî-i cemâlîsi tarafına da'vet ederiz" demektir.

2993. "O taife senin babana düşmanlar olmuş idi. "Secde ediniz!" hitabında ibâ etmiş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. "O topluluk senin babana düşman olmuştu. "Secde edin!" emrine karşı gelmişti."

'Idâ (عدى) "adüvv" kelimesinin çoğuludur, "düşmanlar" demektir. Yani, "O şeytanlar topluluğu baban olan Hz. Adem'e düşman olmuşlardı. Yüce Allah tarafından gelen اسجدوا لآدم (Bakara 2/34) yani "Adem'e secde edin ve boyun eğin!" emrinde secdeden kaçınmışlardı."

'Idâ (عدى) "adüvv" kelimesinin cem'idir, "düşmanlar" demektir. Ya'ni, "O şeytanlar tâifesi baban olan Hz. Adem'e düşmanlar olmuş idiler. Hak Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olan اسجدوا لآدم (Bakara 2/34) ya'ni "Âdem'e secde ve serfürû ediniz!" hitâbında secdeden istinkâf etmiş idiler."

2994. "Onu tuttun, bizimkini attın, bizim hizmetlerimizin hakkını tanımadın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. "Onu tuttun, bizimkini attın, bizim hizmetlerimizin hakkını tanımadın."

"Ey dünya hayatında bizim hayırlı olan ilhamlarımıza kulak asmayan insanoğlu! Babanın düşmanı olan şeytanın şerre ilişkin telkinlerini ve vesveselerini tuttun ve kabul edip fiile geçirdin. Bizim hayırlı olan ilhamlarımızı attın. Bizim bu ahiret hayatın için meydana gelen hizmetlerimizin hakkını gözetmedin."

"Ey hayât-ı dünyeviyyesinde bizim hayırlı olan ilhamlarımıza kulak asmayan âdem oğlu! Babanın düşmanı olan şeytanı şerre müteallık olan ilkāâtını ve vesveselerini tuttun ve kabûl edip fiile getirdin. Bizim hayırlı olan ilhamlarımızı attın. Bizim bu hayât-ı uhreviyyen için vâki' olan hizmetlerimizin hakkını tutmadın."

2995. "Bu zamanda bize ve onlara âşikâr olarak bak! Lahn ve beyandan tanı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. "Bu zamanda bize ve onlara açıkça bak! Ses tonundan ve ifadeden tanı!"

"Dünya hayatında yoğun bedenin perde olup bizi ve şeytanları görmüyordun. Şimdi bu ahiret hayatında o yoğunluk kalmadı ve berzahî bedenin letafette onlara benzer oldu. Bu sebeple bizi ve o şeytanları apaçık gör! Seslerin ve sözlerin güzelliğinden ve çirkinliğinden her iki taraf arasındaki farkı tanı!"

"Hayât-ı dünyeviyyende cism-i kesîfin perde olup bizi ve şeytanları görmez idin. Şimdi bu hayât-ı uhreviyyende o kesâfet kalmadı ve cism-i berzahîn letâfette onlara mümâsil oldu. Binâenaleyh bizi ve o şeytanları apaçık gör! Sadâların ve sözlerin gözlüğünden ve çirkinliğinden her iki tâife arasındaki farkı tanı!"

2996. Vaktaki gece yarısı bir dosttan bir sır işitirsin. Seher vaktinde söz söylese bilirsin odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Gece yarısı bir dosttan bir sır işittiğinde, seher vaktinde söz söylese onun olduğunu bilirsin.

Bu açıklamamız şuna benzer: Bir dost gece karanlığında gelip senin kulağına gizlice bir şey söylese, sen de onun şahsını görmesen, seher vakti ortalık aydınlandığı zaman gece söylediği sözleri tekrar etse, bilirsin ki gece söyleyen de o imiş. Dünya karanlığında görünmeksizin gizli gizli söyleyip ahiret aydınlığında şahısları ortaya çıktığı hâlde söyleyen melekler de bu örneğe uygundur.

Bu beyânâtımız ona benzer ki, bir dost gece karanlığında gelip senin kulağına gizlice bir şey söylese, sen de onun şahsını görmesen, seher vakti ortalık aydınlandığı zaman gece söylediği sözleri tekrar etse, bilirsin ki gece söyleyen dahi o imiş. Dünyâ karanlığında görünmeksizin gizli gizli söyleyip âhiret aydınlığında şahısları zahir olduğu hâlde söyleyen melekler dahi bu misâle mutâbıktır.

2993. "O taife senin babana düşmanlar olmuş idi. "Secde ediniz!" hitabında ibâ etmiş idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2993. "O topluluk senin babana düşman olmuştu. "Secde edin!" emrinde direniş göstermişti."

'Idâ (عدى) "adüvv" kelimesinin çoğuludur, "düşmanlar" demektir. Yani, "O şeytanlar topluluğu, baban olan Hz. Adem'e düşman olmuşlardı. Yüce Allah tarafından gelen اسجدوا لآدم (Bakara 2/34) yani "Adem'e secde ve baş eğin!" emrinde secdeden kaçınmışlardı."

‘Idâ (عدى) “adüvv” kelimesinin cem‘idir, “düşmanlar” demektir. Ya‘ni, “O şeytanlar tâifesi baban olan Hz. Adem’e düşmanlar olmuş idiler. Hak Teâlâ hazretleri tarafından vâki‘ olan اسجدوا لآدم (Bakara 2/34) ya‘ni “Âdem’e secde ve serfürû ediniz!” hitâbında secdeden istinkâf etmiş idiler.”

2994. "Onu tuttun, bizimkini attın, bizim hizmetlerimizin hakkını tanımadın."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2994. "Onu tuttun, bizimkini attın, bizim hizmetlerimizin hakkını tanımadın."

"Ey dünya hayatında bizim hayırlı olan ilhamlarımıza kulak asmayan insanoğlu! Babanın düşmanı olan şeytanın şerre ait olan telkinlerini ve vesveselerini tuttun ve kabul edip fiile döktün. Bizim hayırlı olan ilhamlarımızı attın. Bizim bu ahiret hayatın için gerçekleşen hizmetlerimizin hakkını gözetmedin."

"Ey hayât-ı dünyeviyyesinde bizim hayırlı olan ilhamlarımıza kulak asmayan âdem oğlu! Babanın düşmanı olan şeytanı şerre müteallık olan ilkāâtını ve vesveselerini tuttun ve kabûl edip fiile getirdin. Bizim hayırlı olan ilhamlarımızı attın. Bizim bu hayât-ı uhreviyyen için vâki‘ olan hizmetlerimizin hakkını tutmadın."

2995. "Bu zamanda bize ve onlara âşikâr olarak bak! Lahn ve beyandan tanı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2995. "Bu zamanda bize ve onlara açıkça bak! Ses tonundan ve ifadeden tanı!"

"Dünya hayatında yoğun bedenin perde olup bizi ve şeytanları görmüyordun. Şimdi bu ahiret hayatında o yoğunluk kalmadı ve berzahî bedenin letafette onlara benzer oldu. Bu sebeple bizi ve o şeytanları apaçık gör! Seslerin ve sözlerin güzelliğinden ve çirkinliğinden her iki taraf arasındaki farkı tanı!"

"Hayât-ı dünyeviyyende cism-i kesîfin perde olup bizi ve şeytanları görmez idin. Şimdi bu hayât-ı uhreviyyende o kesâfet kalmadı ve cism-i berzahîn letâfette onlara mümâsil oldu. Binâenaleyh bizi ve o şeytanları apaçık gör! Sadâların ve sözlerin gözlüğünden ve çirkinliğinden her iki tâife arasındaki farkı tanı!"

2996. Vaktaki gece yarısı bir dosttan bir sır işitirsin. Seher vaktinde söz söylese bilirsin odur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2996. Gece yarısı bir dosttan bir sır işitirsin. Seher vaktinde söz söylese, onun o olduğunu bilirsin.

Bu açıklamamız şuna benzer: Bir dost gece karanlığında gelip senin kulağına gizlice bir şey söylese, sen de onun şahsını görmesen, seher vakti ortalık aydınlandığı zaman gece söylediği sözleri tekrar etse, bilirsin ki gece söyleyen de o imiş. Dünya karanlığında görünmeksizin gizli gizli söyleyip ahiret aydınlığında şahısları ortaya çıktığı hâlde söyleyen melekler de bu örneğe uygundur.

Bu beyânâtımız ona benzer ki, bir dost gece karanlığında gelip senin kulağına gizlice bir şey söylese, sen de onun şahsını görmesen, seher vakti ortalık aydınlandığı zaman gece söylediği sözleri tekrar etse, bilirsin ki gece söyleyen dahi o imiş. Dünyâ karanlığında görünmeksizin gizli gizli söyleyip âhiret aydınlığında şahısları zâhir olduğu hâlde söyleyen melekler dahi bu misâle mutâbıktır.

2997. Ve eğer iki kimse sana gecede haber getirse, gündüz söylemekten her ikisini tanırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Ve eğer iki kimse sana gecede haber getirse, gündüz söylemekten her ikisini tanırsın.

Aynı şekilde, gece karanlığında sana iki kimse gelip birer haber getirseler, sen de onların şahıslarını göremesen, gündüz aydınlığında sana söz söylemelerinden her bir haberi getirenin kimler olduğunu tanırsın. İşte dünya karanlığında melek ve şeytan tarafından gizli gizli söylenen iki türlü sözden hangisinin hangisine ait olduğunu ve hangisinin iyi ve hangisinin kötü olduğunu anlarsın.

Ve kezâ gece karanlığında sana iki kimse gelip birer haber getirseler, sen de onların şahıslarını göremesen, gündüz aydınlığında sana söz söylemelerinden her bir haberi getirenin kimler olduğunu tanırsın. İşte dünyâ karanlığında melek ve şeytan tarafından gizli gizli söylenen iki türlü sözlerden hangisinin hangisine âit olduğunu ve hangisinin iyi ve hangisinin kötü olduğunu anlarsın.

2998. Arslanın sesi ve köpeğin sesi gece vaktinde erişti. Her ikisinin sûreti karanlıktan dolayı görülmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Aslanın sesi ve köpeğin sesi gece vaktinde ulaştı. Her ikisinin şekli karanlıktan dolayı görülmedi.

2999. Gündüz oldu, yine feryâda geldiler. Binâenaleyh o âkıl olan kimse onları sesten tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Gündüz oldu, yine feryat etmeye geldiler. Bu sebeple o akıllı kimse onları sesten tanır.

Yani, gece karanlığında bağıran aslan ile köpeğin sesi işitilir ve kulak onları ayırt eder. Fakat her ikisinin şekillerini karanlık perde olduğu için göremez. Fakat gündüz olup yine bağırdıkları vakit hem sesleri hem de şekilleri beraberce görülür. Bunun gibi dünya kesâfeti (maddi yoğunluğu) ve karanlığı perde olduğu için melek ve şeytanın taayyünleri (belirginleşmeleri) görünmez. Fakat ahiret gündüzü olup dünya karanlığı kalktığı vakit onların şekilleri de görünür.

Ya'ni, gece karanlığında bağıran arslan ile köpeğin sesi işitilir ve kulak onları ayırt eder. Fakat her ikisinin sûretlerini karanlık perde olduğu için göremez. Fakat gündüz olup yine bağırdıkları vakit hem sesleri ve hem de sûretleri berâberce görülür. Bunun gibi dünyâ kesâfeti ve karanlığı perde olduğu için melek ve şeytanın taayyünleri görünmez. Fakat âhiret gündüzü olup dünyâ karanlığı kalktığı vakit onların sûretleri de görünür.

3000. Mahlas budur ki, arz tutucu olan şeytan ve rûh her ikisi ihtiyârın tetimmesindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Mahlas şudur ki, arz tutucu olan şeytan ve ruh, her ikisi de seçimin tamamlayıcısındandır.

Sözün özü şudur ki, "ihtiyar" kelimesi sözlükte "seçmek ve tercih etmek" demektir. Bu ise en az iki şeyin var olması sebebiyle gerçekleşir. Bu iki şey var olmadıkça seçme ve tercih etme fiili ortaya çıkmaz. Bu sebeple şeytanın ve ruhun, yani meleğin iki yolu göstermesi, seçim fiilinin tamamlayıcısındandır; ve insan her ikisinin gösterdiği yoldan birini seçip gitmek suretiyle seçim tamamlanır.

Sözün hulâsası budur ki, “ihtiyâr,” lügatte “seçmek ve intihâb etmek” demektir. Bu ise en az iki şeyin mevcûd olması sebebiyle vâki' olur. Bu iki şey mevcûd olmadıkça seçmek ve intihâb etmek fiili zuhûra gelmez. Binâenaleyh şeytanın ve rûhun ya'ni meleğin iki yolu göstermesi fiil-i ihtiyârın tetimmesindendir; ve insan her ikisinin gösterdiği yoldan birisini seçip gitmek sûretiyle ihtiyâr tamâm olur.

2997. Ve eğer iki kimse sana gecede haber getirse, gündüz söylemekten her ikisini tanırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2997. Ve eğer iki kimse sana gecede haber getirse, gündüz söylemekten her ikisini tanırsın.

Aynı şekilde gece karanlığında sana iki kimse gelip birer haber getirseler, sen de onların şahıslarını göremesen, gündüz aydınlığında sana söz söylemelerinden her bir haberi getirenin kimler olduğunu tanırsın. İşte dünya karanlığında melek ve şeytan tarafından gizli gizli söylenen iki türlü sözden hangisinin hangisine ait olduğunu ve hangisinin iyi ve hangisinin kötü olduğunu anlarsın.

Ve kezâ gece karanlığında sana iki kimse gelip birer haber getirseler, sen de onların şahıslarını göremesen, gündüz aydınlığında sana söz söylemelerinden her bir haberi getirenin kimler olduğunu tanırsın. İşte dünyâ karanlığında melek ve şeytan tarafından gizli gizli söylenen iki türlü sözlerden hangisinin hangisine ait olduğunu ve hangisinin iyi ve hangisinin kötü olduğunu anlarsın.

2998. Arslanın sesi ve köpeğin sesi gece vaktinde erişti. Her ikisinin sûreti karanlıktan dolayı görülmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2998. Aslanın sesi ve köpeğin sesi gece vaktinde ulaştı. Her ikisinin şekli karanlıktan dolayı görülmedi.

2999. Gündüz oldu, yine feryâda geldiler. Binâenaleyh o âkıl olan kimse onları sesten tanır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

2999. Gündüz oldu, yine feryada geldiler. Bu sebeple o akıllı kimse onları sesten tanır.

Yani, gece karanlığında bağıran aslan ile köpeğin sesi işitilir ve kulak onları ayırt eder. Fakat her ikisinin şekillerini karanlık perde olduğu için göremez. Fakat gündüz olup yine bağırdıkları vakit hem sesleri hem de şekilleri beraberce görülür. Bunun gibi dünya yoğunluğu ve karanlığı perde olduğu için melek ve şeytanın belirginleşmeleri görünmez. Fakat ahiret gündüzü olup dünya karanlığı kalktığı vakit onların şekilleri de görünür.

Ya'ni, gece karanlığında bağıran arslan ile köpeğin sesi işitilir ve kulak onları ayırt eder. Fakat her ikisinin sûretlerini karanlık perde olduğu için göremez. Fakat gündüz olup yine bağırdıkları vakit hem sesleri ve hem de sûretleri beraberce görülür. Bunun gibi dünyâ kesâfeti ve karanlığı perde olduğu için melek ve şeytanın taayyünleri görünmez. Fakat âhiret gündüzü olup dünyâ karanlığı kalktığı vakit onların sûretleri de görünür.

3000. Mahlas budur ki, arz tutucu olan şeytan ve rûh her ikisi ihtiyârın [3004] tetimmesindendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3000. Mahlas şudur ki, arz tutucu olan şeytan ve ruh her ikisi de ihtiyarın [3004] tamamlayıcısındandır.

Sözün özü şudur ki, "ihtiyar" (seçme), sözlükte "seçmek ve tercih etmek" demektir. Bu ise en az iki şeyin mevcut olması sebebiyle gerçekleşir. Bu iki şey mevcut olmadıkça seçmek ve tercih etmek fiili ortaya çıkmaz. Bu sebeple şeytanın ve ruhun, yani meleğin iki yolu göstermesi, seçme fiilinin tamamlayıcısındandır; ve insan her ikisinin gösterdiği yoldan birini seçip gitmek suretiyle seçme tamam olur.

Sözün hulâsası budur ki, "ihtiyâr," lügatte "seçmek ve intihâb etmek" demektir. Bu ise en az iki şeyin mevcûd olması sebebiyle vâki' olur. Bu iki şey mevcûd olmadıkça seçmek ve intihâb etmek fiili zuhûra gelmez. Binâenaleyh şeytanın ve rûhun ya'ni meleğin iki yolu göstermesi fiil-i ihtiyârın tetimmesindendir; ve insan her ikisinin gösterdiği yoldan birisini seçip gitmek sûretiyle ihtiyâr tamâm olur.

3001. Bizde görünmez bir ihtiyâr vardır. İki matlab görüldüğü vakit ziyâdeliğe gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Bizde görünmez bir irâde vardır. İki istek görüldüğü zaman artışa geçer.

Yani, bizde görünmeyen ve içimizde potansiyel olarak var olan bir irâde ve istek vardır. Bize iki istek ve maksat gösterildiği zaman, o potansiyel hâldeki irâde fiile geçmek suretiyle artar, çünkü henüz potansiyel hâlde olan şeyler eksiktir. Fiile geçtikleri zaman artar ve tamam olur.

Ya'ni, bizde görünmeyen ve bâtınımızda bilkuvve mevcûd olan bir ihtiyâr ve irâde vardır. Bize iki matlab ve maksad gösterildiği vakit o kuvvede olan ihtiyâr fiile gelmek sûretiyle ziyâde olur, zîrâ henüz kuvvede olan şeyler, nâkıstır. Fiile geldikleri vakit ziyâde ve tamâm olur.

3002. Üstâdlar çocukları döverler. O edebi kara taşa ne vakit yaparlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. Ustalar çocukları döverler. O terbiyeyi kara taşa ne zaman yaparlar?

İlim ve sanat ustaları ve öğretmenleri, terbiye etmek için öğrencileri olan çocukları döverler. Çünkü onlarda ilim ve sanat öğrenme yatkınlığı vardır. Bu terbiyeyi bir kara taşa yapmazlar. Çünkü onlarda bu yatkınlık yoktur; ve bu yatkınlığı olmadığı için onlarda mevcut olmayan iradeyi harekete geçirmek de mümkün değildir.

İlim ve san'at ustaları ve muallimleri te'dîb için talebesi olan çocukları döverler. Çünkü onlarda ilim ve san'at öğrenmek isti'dâdı vardır. Bu te'dîbi bir kara taşa yapmazlar. Çünkü onlarda bu isti'dâd yoktur; ve bu isti'dâdı olmadığı için onlarda mevcûd olmayan ihtiyârı tahrîk etmek de mümkün değildir.

3003. Hiç bir taşa “Yarın gel ve eğer gelmezsen ben fenâya cezâ veririm!” der misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Hiçbir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ben yok olmaya ceza veririm!" der misin?

Yani, taşta seçme ve irade olmadığı için sen bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ve sözünü tutmazsan bu itaatsizliğin cezasını veririm!" der misin?

Ya'ni, taşta ihtiyâr ve irâde olmadığı için sen bir taşa “Yarın gel ve eğer gelmezsen ve sözünü tutmazsan bu adem-i itâatin cezâsını veririm!” der misin?

3004. Hiçbir âkıl bir kerpice vurur mu? Hiçbir kimse bir taşa itâb etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. Hiçbir akıllı bir kerpice vurur mu? Hiçbir kimse bir taşa sitem etmez.

3005. Akılda cebir, kaderden daha rüsvâydır. Zîrâ ki Cebrî kendi hissini münkiridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Akılda cebir, kaderden daha rezildir. Çünkü Cebrî kendi hissini inkâr edendir.

Aklın bakış açısına göre cebir, yani "Bende irade ve seçme hakkı yoktur, ben Hakk'ın iradesinin taklitçisi ve mecburuyum!" demek, kaderden, yani "Bende irade ve seçme hakkı vardır ve ben fiilimin yaratıcısı ve mucidiyim!" demekten daha itibarsız ve alçak bir inançtır. Çünkü Cebrî, dış gözüyle gördü-

Aklın nazarında cebir, ya'ni “Bende irâde ve ihtiyâr yoktur, ben Hakk'ın irâdesinin mukallidi ve mecbûruyum!” demek, kaderden, ya'ni “Bende irâde ve ihtiyâr vardır ve ben fiilimin hâlıkı ve mûcidiyim!” demekten daha i'tibârsız ve zelîl bir i'tikâddır. Çünkü Cebrî zâhir gözüyle gördü-

3001. Bizde görünmez bir ihtiyar vardır. İki matlab görüldüğü vakit ziyadeliğe gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3001. Bizde görünmez bir irade vardır. İki istek görüldüğü zaman artışa geçer.

Yani, bizde görünmeyen ve içimizde potansiyel olarak var olan bir irade ve istek vardır. Bize iki istek ve amaç gösterildiği zaman, o potansiyel hâldeki irade fiile geçmek suretiyle artar, çünkü henüz potansiyel hâlde olan şeyler eksiktir. Fiile geçtikleri zaman artar ve tamamlanır.

Ya'ni, bizde görünmeyen ve bâtınımızda bilkuvve mevcûd olan bir ihtiyâr ve irâde vardır. Bize iki matlab ve maksad gösterildiği vakit o kuvvede olan ihtiyâr fiile gelmek sûretiyle ziyâde olur, zîrâ henüz kuvvede olan şeyler, nâkıstır. Fiile geldikleri vakit ziyâde ve tamâm olur.

3002. Üstadlar çocukları döverler. O edebi kara taşa ne vakit yaparlar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3002. Üstatlar çocukları döverler. O terbiyeyi kara taşa ne zaman yaparlar?

İlim ve sanat ustaları ve öğretmenleri, terbiye etmek için öğrencileri olan çocukları döverler. Çünkü onlarda ilim ve sanat öğrenme yatkınlığı vardır. Bu terbiyeyi bir kara taşa yapmazlar. Çünkü onlarda bu yatkınlık yoktur; ve bu yatkınlık olmadığı için onlarda mevcut olmayan iradeyi harekete geçirmek de mümkün değildir.

İlim ve san'at ustaları ve muallimleri te'dîb için talebesi olan çocukları döverler. Çünkü onlarda ilim ve san'at öğrenmek isti'dâdı vardır. Bu te'dîbi bir kara taşa yapmazlar. Çünkü onlarda bu isti'dâd yoktur; ve bu isti'dâd olmadığı için onlarda mevcûd olmayan ihtiyârı tahrîk etmek de mümkin değildir.

3003. Hiç bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ben fenâya ceza veririm!" der misin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3003. Hiçbir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ben fenâya ceza veririm!" der misin?

Yani, taşta seçme ve irade olmadığı için sen bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ve sözünü tutmazsan bu itaatsizliğin cezasını veririm!" der misin?

Ya'ni, taşta ihtiyâr ve irâde olmadığı için sen bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ve sözünü tutmazsan bu adem-i itâatin cezâsını veririm!" der misin?

3004. Hiçbir âkıl bir kerpice vurur mu? Hiçbir kimse bir taşa itâb etmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3004. Hiçbir akıllı bir kerpice vurur mu? Hiçbir kimse bir taşa sitem etmez.

3005. Akılda cebir, kaderden daha rüsvaydır. Zîra ki Cebrî kendi hissini münkirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3005. Akılda cebir, kaderden daha rezildir. Çünkü Cebriye mezhebinden olan kişi kendi hissini inkâr eder.

Aklın bakış açısına göre cebir, yani "Bende irade ve seçme hakkı yoktur, ben Hakk'ın iradesinin taklitçisi ve mecburuyum!" demek, kaderden, yani "Bende irade ve seçme hakkı vardır ve ben fiilimin yaratıcısı ve mucidiyim!" demekten daha itibarsız ve zelil bir inançtır. Çünkü Cebriye mezhebinden olan kişi, açıkça gördüğü kendi hissini inkâr eder. Özgü olan bir şeyi inkâr etmek ise en büyük ahmaklıktır.

Aklın nazarında cebir, ya'ni "Bende irâde ve ihtiyâr yoktur, ben Hakk'ın iradesinin mukallidi ve mecbûruyum!" demek, kaderden, ya'ni "Bende irâde ve ihtiyâr vardır ve ben fiilimin hâlikı ve mûcidiyim!" demekten daha i'tibarsız ve zelîl bir i'tikāddır. Çünkü Cebrî zâhir gözüyle gördü- ğu kendi hissini inkâr eder. Mahsûs olan bir şeyi inkâr etmek ise en büyük hamâkattir.

3006. O kader adamı hissin münkirî değildir. Ey oğul, Hakk'ın fiili hissî olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. O kaderci adam, hissin inkârcısı değildir. Ey oğul, Hakk'ın fiili hissî olmaz.

O kaderci olan ve "Kul fiilinin yaratıcısıdır" diyen adam der ki: "Bizim fiillerimiz, görünen gözle âlemde görülür. Hâlbuki Hakk'ın fiili, his âleminde görünen gözle görünmez. Bu sebeple kendi fiilimi ben icat ederim ve istediğimi yaparım, istemediğimi de yapmam. Örneğin bir kimseyi elimle dövsem ve birinin malını çalsam, bu fiiller hissen benim fiilim olduğu için, nasıl Hakk'ın fiilidir derim? Bu sebeple Hakk'ın emri ve yasağı, benim irâde ve ihtiyarımla icat ettiğim fiilime ilişkindir ve fiilimden sorumlu olurum. Cebirci ise, kulların fiillerini Hakk'ın fiili bildiği ve emir ile yasağı geçersiz kıldığı için, elbette onun inancı kadercinin inancından daha kötüdür. Bununla birlikte, kadercinin inancında dahi, وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffât, 37/96) yani 'Yüce Allah sizi yarattı ve işlediğiniz şeyi de yarattı' ayet-i kerimesine göre bir bozukluk vardır. Çünkü fiillerin yaratıcısı ve icat edicisi kul değil, Hak'tır. Bilinmeli ki, gerek cebircinin gerekse kadercinin inançlarının, hakikat ehlinin inançlarına temas eden yönleri vardır. Fakat hakikat ehlinin inancı ne budur ne de odur. Bu topluluk, yukarıda 2909 numaraya denk gelen: ['O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryayı gördü, ihtiyarsız olur.'] beytinde beyan buyrulduğu üzere, onlar köpük mesabesinde olan kendi varlıklarını ve eşyanın varlığını görmüşler ve derya mesabesinde olan Hakk'ın hakiki varlığını görmemişlerdir; ve o hakiki varlığın mertebelerini anlamamışlardır. Bu sebeple böyle dedikodulara düşmüşlerdir. Nasıl ki cebir hakkındaki beyanlar, I. cildin 625 numarasına denk gelen ['Bu, cebir değildir; bu, cebrîliğin anlamıdır'] beytinde geçti.

O Kaderî olan ve “Kul fiilinin mücididir” diyen adam der ki: “Bizim fiillerimiz zâhir gözüyle âlemde görülür. Halbuki Hakk’ın fiili his âleminde zâhir gözüyle görünmez. Binâenaleyh kendi fiilimi ben îcâd ederim ve istediğimi yaparım ve istemediğimi de yapmam. Meselâ bir kimseyi elimle dövsem ve birinin malını çalsam, bu fiiller hissen benim fiilim olduğu için, nasıl Hakk’ın fiilidir derim. Binâenaleyh Hakk’ın emri ve nehyi benim irâde ve ihtiyârım ile îcâd ettiğim fiilime taalluk eder ve fiilimden mes’ûl olurum. Cebrî ise ef’âl-i ibâdı Hakk’ın fiili bildiği ve emr ü nehyi ta’tîl eylediği cihetle elbette onun i’tikâdı Kaderî’nin i’tikâdından daha berbâddır. Maahâzâ Kaderî’nin i’tikâdında dahi وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffât, 37/96) ya’ni “Allah Teâlâ sizi yarattı ve işlediğiniz şeyi de yarattı” âyet-i kerîmesine nazaran fesâd vardır. Zîrâ fiillerin hâlıkı ve mücidi kul değil Hak’tır. Ma’lûm olsun ki, gerek Cebrî’nin ve gerek Kaderî’nin i’tikâdlarının ehl-i hakîkatin i’tikâdâtına temâs eden cihetleri vardır. Fakat ehl-i hakîkatin i’tikâdı ne budur ne de odur. Bu tâife yukarıda 2909 numaraya müsâdif olan: [“O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryâyı gördü, ihtiyârsız olur.”] beytinde beyân buyrulduğu üzere onlar köpük mesâbesinde olan kendi vücûdlarını ve eşyânın vücûdunu görmüşler ve deryâ mesâbesinde olan Hakk’ın vücûd-ı hakîkîsini görmemişlerdir; ve o vücûd-ı hakîkînin merâtibini anlamamışlardır. Binâenaleyh böyle dedikodulara düşmüşlerdir. Nitekim cebir hakkındaki beyânât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan [“Bu, cebir değildir; bu, ma’nâ-yı cebbâriyyettir”] beytinde geçti.

3007. Hudâvend-i celîlin fiilini münkir olan, delîlin medlûlüne inkârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Yüce Allah'ın fiilini inkâr eden, delilin işaret ettiğini inkâr etmiş olur.

"İşaret edilen"den kasıt, Allah'ın fiilidir. Çünkü o, duyularla algılanabilir değildir, akılla kavranabilir ve akılla kavranabilen şeylerin delili duyularla algılanabilenlerdir. Bu sebeple "delil"den kasıt da, kulun duyularla algılanabilen fiili olur. Yani, Kaderî (kaderi inkâr eden) kendi duyularla algılanabilen fiilini ispat ettiği hâlde kendi hissini inkâr eder. Duyularla algılanabilen bir şeyi inkâr etmek ise en büyük ahmaklıktır.

“Medlûl”den murâd, Hakk’ın fiilidir. Zîrâ mahsûs değildir, ma’kûldür ve ma’kûlâtın delîli mahsûsâttır. Binâenaleyh “delîl”den murâd dahi, kulun mahsûs olan fiili olur. Ya’ni, Kaderî kendi mahsûs olan fiilini isbât ettiği ğü kendi hissini inkâr eder. Mahsûs olan bir şeyi inkâr etmek ise en büyük hamâkattir.

3006. O kader adamı hissin münkiri değildir. Ey oğul, Hakk'ın fiili hissî olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3006. O kaderci adam hissin inkârcısı değildir. Ey oğul, Hakk'ın fiili duyularla algılanmaz.

O Kaderî olan ve "Kul fiilinin yaratıcısıdır" diyen adam der ki: "Bizim fiillerimiz dış gözle âlemde görülür. Halbuki Hakk'ın fiili duyular âleminde dış gözle görünmez. Bu sebeple kendi fiilimi ben yaratırım ve istediğimi yaparım ve istemediğimi de yapmam. Örneğin bir kimseyi elimle dövsem ve birinin malını çalsam, bu fiiller duyularla benim fiilim olduğu için, nasıl Hakk'ın fiilidir derim. Bu sebeple Hakk'ın emri ve yasağı benim irâde ve seçimim ile yarattığım fiilime ilişkindir ve fiilimden sorumlu olurum. Cebriye ise kulların fiillerini Hakk'ın fiili bildiği ve emir ile yasağı geçersiz kıldığı için elbette onun inancı Kaderî'nin inancından daha kötüdür. Bununla birlikte Kaderî'nin inancında dahi وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffât, 37/96) yani "Allah Teâlâ sizi yarattı ve işlediğiniz şeyi de yarattı" ayet-i kerimesine göre bozukluk vardır. Çünkü fiillerin yaratıcısı ve var edicisi kul değil Hak'tır. Bilinmeli ki, gerek Cebriye'nin ve gerek Kaderî'nin inançlarının hakikat ehlinin inançlarına temas eden yönleri vardır. Fakat hakikat ehlinin inancı ne budur ne de odur. Bu taife yukarıda 2909 numaraya denk gelen آنکه کفها دید باشد در شمار وانکه دریا دید شد بی اختیار ["O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryâyı gördü, ihtiyârsız olur."] beytinde beyan buyrulduğu üzere onlar köpük mesabesinde olan kendi varlıklarını ve eşyanın varlığını görmüşler ve deniz mesabesinde olan Hakk'ın hakiki varlığını görmemişlerdir; ve o hakiki varlığın mertebelerini anlamamışlardır. Bu sebeple böyle dedikodulara düşmüşlerdir. Nitekim cebir hakkındaki beyanlar I. cildin 625 numarasına denk gelen این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, cebrîlik anlamıdır"] beytinde geçti.

O Kaderî olan ve "Kul fiilinin mûcididir" diyen adam der ki: "Bizim fiille-rimiz zâhir gözüyle âlemde görülür. Halbuki Hakk'ın fiili his âleminde zâhir gözüyle görünmez. Binâenaleyh kendi fiilimi ben îcâd ederim ve istediğimi yaparım ve istemediğimi de yapmam. Meselâ bir kimseyi elimle dövsem ve birinin malını çalsam, bu fiiller hissen benim fiilim olduğu için, nasıl Hakk'ın fiilidir derim. Binâenaleyh Hakk'ın emri ve nehyi benim irâde ve ihtiyârım ile îcâd ettiğim fiilime taalluk eder ve fiilimden mes'ûl olurum. Cebrî ise ef'âl-i ibâdı Hakk'ın fiili bildiği ve emr ü nehyi ta'tîl eylediği cihetle elbette onun i'tikādı Kaderî'nin i'tikādından daha berbâddır. Maahâzâ Kaderî'nin i'tikadında dahi وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffât, 37/96) ya'ni "Allah Teâlâ sizi ya-rattı ve işlediğiniz şeyi de yarattı" âyet-i kerîmesine nazaran fesâd vardır. Zî-râ fiillerin hâlikı ve mûcidi kul değil Hak'tır. Ma'lûm olsun ki, gerek Cebrî'nin ve gerek Kaderî'nin i'tikādlarının ehl-i hakîkatin i'tikādâtına temâs eden ci-hetleri vardır. Fakat ehl-i hakîkatin i'tikādı ne budur ne de odur. Bu tâife yu-karıda 2909 numaraya müsâdif olan آنکه کفها دید باشد در شمار وانکه دریا دید شد بی اختیار ["O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryâyı gör-dü, ihtiyârsız olur."] beytinde beyân buyrulduğu üzere onlar köpük mesâbe-sinde olan kendi vücûdlarını ve eşyânın vücûdunu görmüşler ve deryâ me-sâbesinde olan Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsini görmemişlerdir; ve o vücûd-ı ha-kîkînin merâtibini anlamamışlardır. Binâenaleyh böyle dedikodulara düş-müşlerdir. Nitekim cebir hakkındaki beyânât I. cildin 625 numarasına mü-sadif olan این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriy-yettir"] beytinde geçti.

3007. Hudavend-i celîlin fiilini münkir olan, delîlin medlûlüne inkârdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3007. Yüce Rabbin fiilini inkâr eden, delilin işaret ettiğini inkâr etmiş olur.

"Medlûl"den kasıt, Hakk'ın fiilidir. Çünkü o, duyularla algılanabilir değildir, akılla kavranabilir ve akılla kavranabilen şeylerin delili duyularla algılanabilenlerdir. Buna göre "delil"den kasıt da, kulun duyularla algılanabilir fiili olur. Yani, Kaderî (kulun fiilini kendi iradesine bağlayan mezhep mensubu), kendi duyularla algılanabilir fiilini ispat ettiği halde, akılla kavranabilir olan Hakk'ın fiilini inkâr etmiş olur. Bu sebeple Kaderî, kulda iradeyi ispat etmede aşırıya kaçarken, Cebrî (kulun fiilini tamamen Allah'a bağlayan mezhep mensubu) ise kulun iradesini tamamen ortadan kaldırdığından eksiklik içindedir. Ehl-i sünnetin inancı Eş'arî mezhebi üzerinedir. Derler ki: "Fiilin yaratılması Hak'tandır, kesb (irâdî kazanım) kuldandır; ve kulun kazanan bir kudreti vardır, etkileyen bir kudreti değil. Bu sebeple bu inanç cebir ile kader arasında ve orta yoldadır." Ayrıntısı kelâm kitaplarında yer almaktadır. Buna göre, köpük mesabesinde olan bu kesretleri (çoklukları) ve taayyünâtı (belirginleşmeleri) görenlerin en doğru inancı budur. Fakat vahdet-i vücûd (varlığın birliği) deryasında gark olmuş ve her biri bir hakikat deryası olan Allah dostlarının inancı ise başka bir manevi haz içindedir.

"Medlûl"den murâd, Hakk'ın fiilidir. Zîrâ mahsüs değildir, ma'küldür ve ma'kūlâtın delîli mahsüsâttır. Binâenaleyh "delîl"den murâd dahi, kulun mahsüs olan fiili olur. Ya'ni, Kaderî kendi mahsüs olan fiilini isbât ettiği hâlde ma'kûl olan Hakk'ın fiilini inkâr etmiş olur. Binâenaleyh Kaderî, kul-da ihtiyâr isbâtında ifrât içinde, Cebrî ise kulun ihtiyârını kâmilen selbetti-ğinden tefrît içindedir. Ehl-i sünnetin i'tikâdı Eş'arî mezhebi üzeredir. Der-ler ki: "Fiilin halkı Hak'tandır, kesb kuldandır; ve kulun kudret-i kâsibesi vardır, kudret-i müessiresi değil. Binâenaleyh bu i'tikâd cebr ile kader or-tasında ve hadd-i i'tidâldedir." Tafsîli kütüb-i kelâmiyyede mündericdir. Bi-nâenaleyh köpük mesâbesinde olan bu keserâtı ve taayyünâtı görenlerin en doğru i'tikâdı budur. Fakat vahdet-i vücûd deryâsında müstağrak olup her biri bir hakîkat deryâsı olan evliyâullâhın i'tikâdı ise başka bir zevk içindedir.

3008. O der ki: "Duman var ve ateş yoktur." Bir şem'in nûru aydınlığa men-sûb olan şem'den değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. O der ki: "Duman var ve ateş yoktur." Bir mumun ışığı, aydınlığa ait olan mumdan değildir.

Yani, o Kaderî'nin (kaderi inkâr eden kimse) inancının açık örneği şudur ki: Duman vardır fakat ateş yoktur. Mum ışığı vardır, fakat aydınlık mumdan değildir. Bu sebeple ateşin delili olan dumanı his gözüyle görür ve onun delalet ettiği ateşi inkâr eder; aynı şekilde ışığı görür, onun delalet ettiği mumu inkâr eder.

Ya'ni, o Kaderî'nin i'tikâdının misâl-i zâhirîsi budur ki: Duman vardır fa-kat ateş yoktur. Mum ışığı vardır, fakat aydınlık mumdan değildir. Binâena-leyh ateşin delîli olan dumanı his gözüyle görür ve onun medlûlü olan ateşi inkâr eder; ve kezâ ışığı görür, onun medlûlü olan mumu inkâr eder.

3009. Ve bu muayyen olarak ateşi görür. İnkürdan dolayı, yoktur, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Ve bu kişi, belirli olarak ateşi görür. İnkarından dolayı, yoktur, der.

Halbuki bu kişi Cebriye mezhebinden ise, örneğin ateşi belirli ve apaçık görür. Fakat duyularla algılanan bu ateşi inkar edip, yoktur, der.

Halbuki bu Cebrî ise meselâ ateşi muayyen ve apaçık görür. Fakat mah-sûs olan bu ateşi inkâr edip, yoktur, der.

3010. Onun eteğini yakar, "Ateş yoktur!" der. Onun eteğini diker "İplik yoktur!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Onun eteğini yakar, "Ateş yoktur!" der. Onun eteğini diker "İplik yoktur!" der.

Ateş o Cebrî'nin (cebrî: her şeyi Allah'tan bilip kulun iradesini yok sayan) eteğini yaksa, "Hayır bu yakan ateş değildir!" der. Yahut bir iplik onun sökülmüş olan eteğini dikse, "Hayır bu diken iplik değildir!" der ve özgü olan şeyleri inkâr eder.

Ateş o Cebrî'nin eteğini yaksa, "Hayır bu yakan ateş değildir!" der. Veyâ-hud bir iplik onun sökülmüş olan eteğini dikse, "Hayır bu diken iplik değil-dir!" der ve mahsûs olan şeyleri inkâr eder.

3011. Böyle olunca bu cebrin ma'nâsı tefestut geldi. Şübhesiz bu cihetten kâ-firden daha kötüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Böyle olunca bu cebrin anlamı bozuk geldi. Şüphesiz bu yönden kâfirden daha kötüdür.

Hâlde makul olan, Hakk'ın fiilini inkâr etmiş olur. Bu sebeple Kaderî, kulda iradeyi ispat etmede aşırıya kaçmış, Cebrî ise kulun iradesini tamamen ortadan kaldırdığından eksik kalmıştır. Ehl-i sünnetin inancı Eş'arî mezhebi üzerinedir. Derler ki: "Fiilin yaratılması Hak'tandır, kesb (irâdî kazanım) kuldandır; ve kulun irâdî kazanım kudreti vardır, etkileyici kudreti değil. Bu sebeple bu inanç cebr ile kader arasında ve orta yoldadır." Ayrıntısı kelâm kitaplarında yazılıdır. Bu sebeple köpük mesafesinde olan bu kesretleri (çoklukları) ve taayyünleri (belirginleşmeleri) görenlerin en doğru inancı budur. Fakat vahdet-i vücûd (varlığın birliği) deryasında batmış olup her biri bir hakikat deryası olan Allah dostlarının inancı ise başka bir zevk içindedir.

hâlde ma'kūl olan Hakk'ın fiilini inkâr etmiş olur. Binâenaleyh Kaderî, kulda ihtiyâr isbâtında ifrât içinde, Cebrî ise kulun ihtiyârını kâmilen selbettiğinden tefrît içindedir. Ehl-i sünnetin i'tikādı Eş'arî mezhebi üzeredir. Derler ki: "Fiilin halkı Hak'tandır, kesb kuldandır; ve kulun kudret-i kâsibesi vardır, kudret-i müessiresi değil. Binâenaleyh bu i'tikād cebr ile kader ortasında ve hadd-i i'tidâldedir." Tafsîli kütüb-i kelâmiyyede mündericdir. Binâenaleyh köpük mesâbesinde olan bu keserâtı ve taayyünâtı görenlerin en doğru i'tikādı budur. Fakat vahdet-i vücûd deryâsında müstağrak olup her biri bir hakîkat deryâsı olan evliyâullâhın i'tikādı ise başka bir zevk içindedir.

3008. O der ki: "Duman var ve ateş yoktur." Bir şem'in nûru aydınlığa menşûb olan şem'den değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3008. O der ki: "Duman var ve ateş yoktur." Bir mumun ışığı, aydınlığa ait olan mumdan değildir.

Yani, o Kaderî'nin (kaderi inkâr eden kimse) inancının açık örneği şudur ki: Duman vardır fakat ateş yoktur. Mum ışığı vardır, fakat aydınlık mumdan değildir. Bu sebeple ateşin delili olan dumanı his gözüyle görür ve onun delalet ettiği ateşi inkâr eder; aynı şekilde ışığı görür, onun delalet ettiği mumu inkâr eder.

Ya'ni, o Kaderî'nin i'tikādının misâl-i zâhirîsi budur ki: Duman vardır fakat ateş yoktur. Mum ışığı vardır, fakat aydınlık mumdan değildir. Binâenaleyh ateşin delîli olan dumanı his gözüyle görür ve onun medlûlü olan ateşi inkâr eder; ve kezâ ışığı görür, onun medlûlü olan mumu inkâr eder.

3009. Ve bu muayyen olarak ateşi görür. İnkârdan dolayı, yoktur, der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3009. Ve bu, belirli olarak ateşi görür. İnkârdan dolayı, yoktur, der.

Hâlbuki bu Cebrî (insan iradesini inkâr eden fırka) ise, örneğin ateşi belirli ve apaçık görür. Fakat özgü olan bu ateşi inkâr edip, yoktur, der.

Halbuki bu Cebrî ise meselâ ateşi muayyen ve apaçık görür. Fakat mahsüs olan bu ateşi inkâr edip, yoktur, der.

3010. Onun eteğini yakar, "Ateş yoktur!" der. Onun eteğini diker "İplik [3014] yoktur!" der.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3010. Onun eteğini yakar, "Ateş yoktur!" der. Onun eteğini diker "İplik yoktur!" der.

Ateş o Cebri'nin (cebrî: her şeyi Allah'tan bilip kulun iradesini inkâr eden) eteğini yaksa, "Hayır bu yakan ateş değildir!" der. Veyahut bir iplik onun sökülmüş olan eteğini dikse, "Hayır bu diken iplik değildir!" der ve özel olan şeyleri inkâr eder.

Ateş o Cebrî'nin eteğini yaksa, "Hayır bu yakan ateş değildir!" der. Veyâhud bir iplik onun sökülmüş olan eteğini dikse, "Hayır bu diken iplik değildir!" der ve mahsüs olan şeyleri inkâr eder.

3011. Böyle olunca bu cebrin ma'nâsı tefestut geldi. Şübhesiz bu cihetten kafirden daha kötüdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3011. Böyle olunca bu cebrin anlamı sofistâîlik oldu. Şüphesiz bu yönden kâfirden daha kötüdür.

"Tefestut" (تفسطط) ve "tesefsut" (تسفسط) ve "tefestüt" (تفسط), "sofistâî olmak" demektir. Birinci cildin 556 numaralı ["Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim."] beytinde açıklandığı üzere, bu Yunan filozoflarından olan Sofistâiyye (gerçekliğin bilinemeyeceğini savunan felsefi akım) topluluğu üç fırkadır. Birincisi İnâdiyye'dir, bunlar eşyanın hakikatlerinin varlığını tamamen inkâr ederler. İkincisi İndiyye'dir, bunlar derler ki: Eşyanın hakikatleri vardır, ancak aklın itibarıyla vardır. Eğer akıl bir şeyi "cevher" kabul ederse cevherdir ve "araz" kabul ederse arazdır. Üçüncüsü Lâ-edriyye'dir. Bunlar da derler ki: Eşyanın varlığında ve yokluğunda şüphe ederiz; ve bu şüphemizde de şüphe ederiz. İşte Cebrîler'in de duyularla algılanan şeyleri inkârları bu Sofistâî topluluğundan İnâdiyye'nin hükmüne uygundur.

"Tefestut" (تفسطط) ve "tesefsut" (تسفسط) ve "tefestüt" (تفسط), "sofistâî olmak" demektir. I. cildin 556 numarasına müsadif olan ["Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim."] beytinde îzâh olunduğu üzere bu hükemâ-i Yunâniyân'dan olan Sofistâiyye tâifesi üç firkadır. Birincisi İnâdiyye'dir, bunlar hakāik-i eşyanın sübûtunu külliyen inkâr ederler. İkincisi İndiyye'dir, bunlar derler ki: Hakāik-ı eşyâ vardır, velâkin aklın i'tibâriyledir. Eğer akıl bir şeyi "cevher" i'tibâr ederse cevherdir ve "araz" i'tibâr ederse arazdır. Üçüncüsü Lâ-edriyye'dir. Bunlar da derler ki: Eşyânın sübûtunda ve adem-i sübûtunda şekk ederiz; ve bu şekkimizde de şekk ederiz. İşte Cebrîler'in dahi mahsüsâtı inkârları bu Sofistâî tâifesinden İnâdiyye'nin hükmüne muvâfıktır.

3012. Kâfir der ki: "Âlem vardır, Rab yoktur! "Yâ Rab!" der ki makbûl olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. Kâfir der ki: "Âlem vardır, Rab yoktur! 'Yâ Rab!' der ki makbûl olmaz."

İlâhlığı inkâr eden kimse der ki: "Âlem ve eşyanın çokluğu vardır. Fakat bu âlemin Rabbi ve sahibi yoktur. Çünkü ben âlemi duyularımla görüyorum. Fakat onun sahibini görmüyorum. Eğer bir kimse bir isteğinin gerçekleşmesi için 'Aman yâ Rabbi!' diye yalvarsa boşunadır. Bu dua kabul edilmez." Bu kâfir duyularla algılanan bir şeyi inkâr etmediği, Cebrî (cebriyeci, iradeyi tamamen reddeden) ise duyularla algılananı inkâr ettiği için bu yönden Cebrî, kâfirden daha kötü olur.

Münkir-i ulûhiyyet olan kimse der ki: "Âlem ve keserât-ı eşyâ vardır. Fakat bu âlemin Rabb'i ve sahibi yoktur. Çünkü ben âlemi hissen görüyorum. Fakat onun sahibini görmüyorum. Eğer bir kimse bir matlûbunun husûlü için "Aman yâ Rabbi!" diye yalvarsa boştur. Bu duâ makbûl değildir." Bu kâfir mahsüs olan bir şeyi inkâr etmediği, Cebrî ise mahsüsü inkâr ettiği için bu cihetten Cebrî kâfirden daha fenâ olur.

3013. Bu ise, "Âlem hiç yoktur!" der. Pek dolaşıklık içinde olan Sofistâîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Bu ise, "Âlem hiç yoktur!" der. Bu, çok dolaşıklık içinde olan Sofistâîdir.

Bu Cebrî ise, duyularla algılanan âlemi hiç yoktur der. Sofistâî topluluğu ise, hiç olmazsa eşyanın ve emir ile yasağın varlığının zorunluluğunu vehmedilmiş kabul edip makbul ve muteber tutar. Nasıl ki yukarıda açıklandı. Cebrî ise, cihanın amellerini ve fiillerini yok sayar ve emir ile yasağı boş ve hiçin hiçisi kabul eder. Böyle olunca Cebrî'nin inancı Sofistâiyye'den bile aşağı olur.

Bu Cebrî ise mahsüs olan âlemi, hiç yoktur der. Sofistâî tâifesi ise hiç olmazsa eşyânın ve emr ü nehyin sübût-ı vücûbunu vehmî addedip makbûl ve mu'teber tutar. Nitekim yukarıda îzah olundu. Cebrî ise a'mâl ve ef'âl-i cihanı ma'dûm ve emr ü nehyi boş ve hiçin hiçi addeder. Böyle olunca Cebrî'nin i'tikādı Sofistâiyye'den bile aşağı olur.

3014. Âlemin cümlesi ihtiyar hakkında emr ü nehyi ve "Bunu getirme, onu getir!" demeği ikrar edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Âlemin tamamı, irade konusunda emir ve nehyi ve "Bunu getirme, onu getir!" demeyi kabul edicidir.

"Tefestut", "tesefsut" ve "tefestüt", "sofistâî olmak" demektir. Birinci cildin 556 numarasına denk gelen از سبب سوزش من سودائی یم در خیالاتش چو سوفسطائی یم ["Ben O'nun yakıcılığı sebebiyle hayranım; ve onun hayallerinde de Sofistâîler gibiyim."] beytinde açıklandığı üzere, bu Yunan filozoflarından olan Sofistâiyye (gerçekliğin bilinemeyeceğini savunan felsefi akım) topluluğu üç fırkadır. Birincisi İnâdiyye'dir; bunlar eşyanın hakikatlerinin varlığını tamamen inkâr ederler. İkincisi İndiyye'dir; bunlar derler ki: Eşyanın hakikatleri vardır, ancak aklın itibarıyla (değerlendirmesiyle) vardır. Eğer akıl bir şeyi "cevher" (kendi başına var olan) kabul ederse cevherdir ve "araz" (başka bir şeye bağlı olarak var olan) kabul ederse arazdır. Üçüncüsü Lâ-edriyye'dir. Bunlar da derler ki: Eşyanın varlığında ve yokluğunda şüphe ederiz; ve bu şüphemizde de şüphe ederiz. İşte Cebrîler'in (insan iradesini tamamen reddedenler) de duyularla algılananları inkârları, bu Sofistâî topluluğundan İnâdiyye'nin hükmüne uygundur.

"Tefestut" (تفسطط) ve "tesefsut" (تسفسط) ve "tefestüt" (تفسط), "sofistâî olmak" demektir. I. cildin 556 numarasına müsadif olan از سبب سوزش من سودائی یم در خیالاتش چو سوفسطائی یم ["Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim."] beytinde îzâh olunduğu üzere bu hükemâ-i Yunâniyân'dan olan Sofistâiyye tâifesi üç firkadır. Birincisi İnâdiyye'dir, bunlar hakāik-i eşyânın sübûtunu külliyen inkâr ederler. İkincisi İndiyye'dir, bunlar derler ki: Hakāik-ı eşyâ vardır, velâkin aklın i'tibariyledir. Eğer akıl bir şeyi "cevher" i'tibâr ederse cevherdir ve "araz" i'tibâr ederse arazdır. Üçüncüsü Lâ-edriyye'dir. Bunlar da derler ki: Eşyânın sübûtunda ve adem-i sübûtunda şekk ederiz; ve bu şekkimizde de şekk ederiz. İşte Cebrîler'in dahi mahsüsâtı inkârları bu Sofistâî tâifesinden İnâdiyye'nin hükmüne muvâfıktır.

3012. Kâfir der ki: "Alem vardır, Rab yoktur! "Ya Rab!" der ki makbûl olmaz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3012. Kâfir der ki: "Âlem vardır, Rab yoktur! 'Ya Rab!' der ki makbul olmaz."

İlâhlığı inkâr eden kimse der ki: "Âlem ve eşyanın çokluğu vardır. Fakat bu âlemin Rabbi ve sahibi yoktur. Çünkü ben âlemi duyularımla görüyorum. Fakat onun sahibini görmüyorum. Eğer bir kimse bir isteğinin gerçekleşmesi için 'Aman ya Rabbi!' diye yalvarsa boştur. Bu dua kabul edilmez." Bu kâfir, duyularla algılanan bir şeyi inkâr etmediği, Cebriye (insanın iradesini yok sayan felsefi akım) ise duyularla algılananı inkâr ettiği için bu yönden Cebriye, kâfirden daha kötü olur.

Münkir-i ulûhiyyet olan kimse der ki: "Âlem ve keserât-ı eşyâ vardır. Fakat bu âlemin Rabb'i ve sahibi yoktur. Çünkü ben âlemi hissen görüyorum. Fakat onun sahibini görmüyorum. Eğer bir kimse bir matlûbunun husûlü için "Aman yâ Rabbi!" diye yalvarsa boştur. Bu duâ makbûl değildir." Bu kâfir mahsüs olan bir şeyi inkâr etmediği, Cebrî ise mahsüsü inkâr ettiği için bu cihetten Cebrî kâfirden daha fenâ olur.

3013. Bu ise, "Alem hiç yoktur!" der. Pek dolaşıklık içinde olan Sofistâî dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3013. Bu ise, "Âlem hiç yoktur!" der. Pek dolaşıklık içinde olan Sofistâî'dir.

Bu Cebrî ise, özgü olan âlemi hiç yoktur der. Sofistâî topluluğu ise, hiç olmazsa eşyanın ve emir ile yasağın sabit olma zorunluluğunu vehmedilmiş sayıp kabul edilebilir ve muteber tutar. Nasıl ki yukarıda açıklandı. Cebrî ise, cihanın işlerini ve fiillerini yok sayar ve emir ile yasağı boş ve hiçin hiçidir diye kabul eder. Böyle olunca Cebrî'nin inancı Sofistâiyye'den bile aşağı olur.

Bu Cebrî ise mahsüs olan âlemi, hiç yoktur der. Sofistâî tâifesi ise hiç olmazsa eşyânın ve emr ü nehyin sübût-ı vücûbunu vehmî addedip makbûl ve mu'teber tutar. Nitekim yukarıda îzah olundu. Cebrî ise a'mâl ve ef'âl-i cihânı ma'dûm ve emr ü nehyi boş ve hiçin hiçi addeder. Böyle olunca Cebrî'nin i'tikādı Sofistâiyye'den bile aşağı olur.

3014. Alemin cümlesi ihtiyar hakkında emr ü nehyi ve "Bunu getirme, onu getir!" demeği ikrar edicidir. İnsanların hepsi ihtiyâr ve irâdeye mâlik olduklarını ikrar ederler. Binâenaleyh hey'et-i ictimaiyyelerini idâre için emir ve nehyi hâvî kānûnlar yaparlar ve birbirine, "Bunu getirme, onu getir!" diye teklifler yaparlar. Bunların hepsi insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu ikrâr ve kabûl etmekten ibarettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3014. Âlemin tamamı, irâdî seçim konusunda emir ve yasaklamayı ve "Bunu yapma, onu yap!" demeyi kabul edicidir. İnsanların hepsi, irâdî seçime ve irâdeye sahip olduklarını kabul ederler. Bu sebeple, toplumsal yapılarını idare etmek için emir ve yasaklamayı içeren kanunlar yaparlar ve birbirlerine, "Bunu yapma, onu yap!" diye tekliflerde bulunurlar. Bunların hepsi, insanda irâde ve irâdî seçim olduğunu kabul etmekten ibarettir.

3015. O der ki: "Emir ve nehiy hiçtir, bir ihtiyar yoktur, bu cümle hatâdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. O der ki: "Emir ve nehiy hiçtir, bir ihtiyar yoktur, bu cümle hatâdır!"

O Cebrî (cebrîyeci, kaderci) ise der ki: "Emir ve nehiy boştur ve hiçtir. Çünkü bir irade yoktur. İradeye ilişkin tutulan şeylerin hepsi boştur!"

O Cebrî ise der ki: "Emir ve nehiy boştur ve hiçtir. Zîrâ bir ihtiyâr yoktur. İhtiyâra müteallik tutulan şeylerin hepsi boştur!"

3016. Ey arkadaş, hissi hayvan bile ikrar edicidir. Fakat delîlin idraki ince geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Ey arkadaş, hissi hayvan bile ikrar edicidir. Fakat delilin idraki ince geldi.

İnsanın iradesi ve hissi olduğunu hayvan bile hâliyle ve davranışlarıyla idrak eder. Fakat onun bu ikrarını ispat etmek için getirilecek delilin idraki incedir. Örneğin bir ev kedisi veya köpek, karnı acıktığı zaman gelip sahibine sürtünür ve yaltaklanır. Onun bu hâli "Ey insan, sende çalışıp para kazanmak ve kazandığın para ile istediğin gıdayı almak iradesi vardır. O aldığın gıda artıklarını bana ver!" demektir. Çünkü onun istediği verildiği zaman sürtünmesi ve yaltaklanması kesilir ve gider bir köşede uyur. Bu hâl ile hayvan kendisinde gizli ve örtülü bir irade ve his olduğunu gösterdiği gibi insandaki iradenin varlığını ikrar etmek olur.

İnsanın ihtiyârı ve hissi olduğunu hayvan bile hâliyle ve evzâ'ı ile idrâk eder. Fakat onun bu ikrârını isbât için getirilecek delîlin idrâki incedir. Meselâ bir ev kedisi veyâhud köpeği karnı acıktığı vakit gelip sahibine sürtünür ve yaltaklanır. Onun bu hâli "Ey insan, sende çalışıp para kazanmak ve kazandığın para ile istediğin gıdâyı almak ihtiyârı vardır. O aldığın gıda artıklarını bana ver!" demektir. Zîrâ onun istediği verildiği vakit sürtünmesi ve yaltaklanması kesilir ve gider bir köşede uyur. Bu hâl ile hayvan kendisinde mahfi ve mestûr bir ihtiyâr ve his olduğunu gösterdiği gibi insandaki ihtiyârın vücûdunu ikrâr etmek olur.

3017. Zîra ki bizim ihtiyarımız mahsüstür. Onun üzerine iş teklifi bize güzel gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Çünkü bizim irademiz belirgindir. Onun üzerine iş teklifi bize hoş gelir.

Hayvandaki irade gizli olsa da, biz insanlardaki irade belirgin olduğundan, o irade üzerine iş teklifi bize hoş ve uygun gelir. Bununla birlikte, eğitim ve terbiye ile hayvanlarda gizli olan iradeden dahi insanların faydalandıkları görülmektedir. Nasıl ki bazı köpekler ismiyle çağrıldığı zaman gelir ve kendisine verilen bir sepeti veya çantayı taşır ve eve kadar götürür; ve fillere, aslanlara, atlara, maymunlara ve köpeklere türlü türlü oyunlar öğretilerek emir verildiği zaman bu emri idrak edip oyunlarını icra ederler. İnsanların hepsi iradeye ve seçme özgürlüğüne sahip olduklarını kabul ederler. Bu sebeple, toplumsal yapılarını idare etmek için emir ve yasak içeren kanunlar yaparlar ve birbirine, "Bunu getirme, onu getir!" diye tekliflerde bulunurlar. Bunların hepsi insanda irade ve seçme özgürlüğü olduğunu kabul etmekten ibarettir.

Hayvandaki ihtiyâr mahfi ise de, biz insanlardaki ihtiyâr mahsüs olduğundan o ihtiyâr üzerine iş teklifi bize güzel ve münasib gelir. Maahâzâ ta'lîm ve terbiye ile hayvanlarda mahfi olan ihtiyârdan dahi insanların istifade ettikleri görülmektedir. Nitekim ba'zı köpekler ismiyle çağrıldığı vakit gelir ve kendisine verilen bir sepeti veyâ çantayı taşır ve eve kadar götürür; ve fillere ve arslanlara ve atlara, maymunlara ve köpeklere türlü türlü oyunlar ta'lîm edilerek emir verildiği vakit bu emri idrâk edip oyunlarını icrâ ederler. İnsanların hepsi ihtiyâr ve irâdeye mâlik olduklarını ikrar ederler. Binâ-enaleyh hey'et-i ictimaiyyelerini idâre için emir ve nehyi hâvî kānûnlar yaparlar ve birbirine, "Bunu getirme, onu getir!" diye teklifler yaparlar. Bunların hepsi insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu ikrâr ve kabûl etmekten ibarettir.

3015. O der ki: "Emir ve nehiy hiçtir, bir ihtiyar yoktur, bu cümle hatâdır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3015. O der ki: "Emir ve nehiy hiçtir, bir ihtiyar yoktur, bu cümle hatâdır!"

O Cebrî (cebrîyeci, kaderci) ise der ki: "Emir ve nehiy boştur ve hiçtir. Çünkü bir irade yoktur. İradeye ilişkin tutulan şeylerin hepsi boştur!"

O Cebrî ise der ki: "Emir ve nehiy boştur ve hiçtir. Zîrâ bir ihtiyâr yoktur. İhtiyâra müteallik tutulan şeylerin hepsi boştur!"

3016. Ey arkadaş, hissi hayvan bile ikrar edicidir. Fakat delîlin idraki ince geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3016. Ey arkadaş, hissi hayvan bile ikrar edicidir. Fakat delilin idraki ince geldi.

İnsanın iradesi ve hissi olduğunu hayvan bile hâliyle ve davranışlarıyla idrak eder. Fakat onun bu ikrarını ispat etmek için getirilecek delilin idraki incedir. Örneğin bir ev kedisi veya köpek, karnı acıktığı zaman gelip sahibine sürtünür ve yaltaklanır. Onun bu hâli "Ey insan, sende çalışıp para kazanmak ve kazandığın para ile istediğin gıdayı almak iradesi vardır. O aldığın gıda artıklarını bana ver!" demektir. Çünkü onun istediği verildiği zaman sürtünmesi ve yaltaklanması kesilir ve gider bir köşede uyur. Bu hâl ile hayvan kendisinde gizli ve örtülü bir irade ve his olduğunu gösterdiği gibi insandaki iradenin varlığını ikrar etmek olur.

İnsanın ihtiyârı ve hissi olduğunu hayvan bile hâliyle ve evzâ'ı ile idrâk eder. Fakat onun bu ikrârını isbât için getirilecek delîlin idrâki incedir. Meselâ bir ev kedisi veyâhud köpeği karnı acıktığı vakit gelip sahibine sürtünür ve yaltaklanır. Onun bu hâli "Ey insan, sende çalışıp para kazanmak ve kazandığın para ile istediğin gıdâyı almak ihtiyârı vardır. O aldığın gıda artıklarını bana ver!" demektir. Zîrâ onun istediği verildiği vakit sürtünmesi ve yaltaklanması kesilir ve gider bir köşede uyur. Bu hâl ile hayvan kendisinde mahfi ve mestûr bir ihtiyâr ve his olduğunu gösterdiği gibi insandaki ihtiyârın vücûdunu ikrâr etmek olur.

3017. Zîra ki bizim ihtiyarımız mahsüstür. Onun üzerine iş teklifi bize güzel gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3017. Çünkü bizim irademiz belirgindir. Onun üzerine iş teklifi bize hoş gelir.

Hayvandaki irade gizli olsa da, biz insanlardaki irade belirgin olduğundan, o irade üzerine iş teklifi bize hoş ve uygun gelir. Bununla birlikte, eğitim ve terbiye ile hayvanlarda gizli olan iradeden dahi insanların faydalandıkları görülmektedir. Nasıl ki bazı köpekler ismiyle çağrıldığı zaman gelir ve kendisine verilen bir sepeti veya çantayı taşır ve eve kadar götürür; ve fillere, aslanlara, atlara, maymunlara ve köpeklere türlü türlü oyunlar öğretilerek emir verildiği zaman bu emri idrak edip oyunlarını icra ederler. İrade ve zorunluluk, öfke ve sabretmek, tokluk ve açlık gibi vicdana ait olan idrak, his makamındadır. Çünkü sarıyı kırmızıdan bilir ve küçüğü büyükten ve acıyı tatlıdan ve miski gübreden ve dokunma hissiyle katıyı yumuşaktan ve sıcağı soğuktan ve yakıcıyı çok sıcaktan ve yaşı kurudan ve duvarı tutmayı ağacı tutmadan fark eder. Bu sebeple vicdanı inkâr eden, hissi inkâr eden ve daha da ileri giden olur. Çünkü vicdana ait olan pek açıktır. Çünkü hissi hissetmekten bağlamak ve men etmek mümkündür. Halbuki vicdaniyatın yolunu ve girişini bağlamak mümkün değildir.

"Nahar" (نا ناهار ile آهار) "nâ" ve "âhâr"dan oluşmuştur; ve "âhâr", yemek demektir; ve "nâ-âhâr" "yemeksiz" anlamında olsa da, sabahtan bir şey yememiş kimseler hakkında kullanılır. Lafzı hafifletmek için uzatma elifini düşürüp "nâhâr" (ناهار) derler (Gıyâsü'l-Lügāt).

Hayvandaki ihtiyâr mahfi ise de, biz insanlardaki ihtiyâr mahsüs olduğundan o ihtiyâr üzerine iş teklifi bize güzel ve münasib gelir. Maahâzâ ta'lîm ve terbiye ile hayvanlarda mahfi olan ihtiyârdan dahi insanların istifade ettikleri görülmektedir. Nitekim ba'zı köpekler ismiyle çağrıldığı vakit gelir ve kendisine verilen bir sepeti veyâ çantayı taşır ve eve kadar götürür; ve fillere ve arslanlara ve atlara, maymunlara ve köpeklere türlü türlü oyunlar ta'lîm edilerek emir verildiği vakit bu emri idrâk edip oyunlarını icrâ ederler. İhtiyâr ve ıztırâr ve gazab ve sabretmek ve tokluk ve açlık gibi vicdâna mensûb olan idrâk, his makāmındadır. Zîrâ sarıyı kırmızıdan bilir ve küçüğü büyükten ve acıyı tatlıdan ve miski gübreden ve dokunma hissiyle katıyı yumşaktan ve sıcağı soğuktan ve yakıcıyı çok sıcaktan ve yaşı kurudan ve duvarı tutmayı ağacı tutmadan fark eder. Binâenaleyh münkir-i vicdânî, hissin münkiri ve ziyâde olur. Zîrâ vicdânî olan pek zâhirdir. Çünkü hissi ihsâstan bağlamak ve men' etmek mümkindir. Halbuki vicdâniyâtın yolunu ve medhalini bağlamak mümkin değildir

"Nahar" (نا ناهار ile آهار)dan mürekkebdir; ve "âhâr", taâm demektir; ve “nâ-âhâr" "taâmsız" ma'nâsında ise de, sabahtan bir şey yememiş kimseler hakkında müsta'meldir. Tahfif-i lafz için elif-i memdûdeyi hazfedip "nâhâr" (ناهار) derler (Gıyâsü'l-Lügāt).

3018. Vicdana mensub olan idrak his yerinde olur. Ey amca, her ikisi bir cedvelde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Vicdana ait olan idrak, his yerinde olur. Ey amca, her ikisi bir yolda ilerler.

Yani, beşi görünen ve beşi görünmeyen olmak üzere insanda on his vardır. İçsel duyular vicdanî bir iştir ve vicdanî olan içsel duyular, dışsal duyular makamındadır. Çünkü her ikisi de akıl ve idrak yolunda cereyan ederler ve dışsal duyular dokunulan ve görülen şeyleri idrak edip birbirinden ayırt eder. İhtiyar (seçme) ve ıztırar (zorunluluk) ve gazap ve sabretmek ve tokluk ve açlık gibi vicdana ait olan idrak, his makamındadır. Çünkü sarıyı kırmızıdan bilir ve küçüğü büyükten ve acıyı tatlıdan ve miski gübreden ve dokunma hissiyle katıyı yumuşaktan ve sıcağı soğuktan ve yakıcıyı çok sıcaktan ve yaşı kurudan ve duvarı tutmayı ağacı tutmadan fark eder. Bu sebeple vicdanî olanı inkâr eden, hissi inkâr eden ve daha ileri giden olur. Çünkü vicdanî olan pek açıktır. Çünkü hissi hissetmekten bağlamak ve men etmek mümkündür. Halbuki vicdanî olan şeylerin yolunu ve girişini bağlamak mümkün değildir.

"Nahar" (نا ناهار ile آهار)dan oluşmuştur; ve "âhâr", yemek demektir; ve “nâ-âhâr" "yemeksiz" anlamında ise de, sabahtan bir şey yememiş kimseler hakkında kullanılır. Lafzı hafifletmek için uzatılmış elifi hazfedip "nâhâr" (ناهار) derler (Gıyâsü'l-Lügāt).

Ya'ni, beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere insanda on his vardır. Havâss-i bâtine emr-i vicdânîdir ve vicdânî olan havâss-i bâtine havâs-i zâhire makāmındadır. Çünkü her ikisi dahi akıl ve idrâk cedvelinde cereyân ederler ve havâss-i zâhire memsûsâtı ve meşhûdâtı idrâk edip birbirinden İhtiyâr ve ıztırâr ve gazab ve sabretmek ve tokluk ve açlık gibi vicdâna mensûb olan idrâk, his makāmındadır. Zîrâ sarıyı kırmızıdan bilir ve küçüğü büyükten ve acıyı tatlıdan ve miski gübreden ve dokunma hissiyle katıyı yumşaktan ve sıcağı soğuktan ve yakıcıyı çok sıcaktan ve yaşı kurudan ve duvarı tutmayı ağacı tutmadan fark eder. Binâenaleyh münkir-i vicdânî, hissin münkiri ve ziyâde olur. Zîrâ vicdânî olan pek zâhirdir. Çünkü hissi ihsâstan bağlamak ve men' etmek mümkindir. Halbuki vicdâniyâtın yolunu ve medhalini bağlamak mümkin değildir

"Nahar" (نا ناهار ile آهار)dan mürekkebdir; ve "âhâr", taâm demektir; ve “nâ-âhâr" "taâmsız" ma'nâsında ise de, sabahtan bir şey yememiş kimseler hakkında müsta'meldir. Tahfif-i lafz için elif-i memdûdeyi hazfedip "nâhâr" (ناهار) derler (Gıyâsü'l-Lügāt).

3018. Vicdana mensub olan idrak his yerinde olur. Ey amca, her ikisi bir cedvelde gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3018. Vicdana ait olan idrak, hissin yerinde olur. Ey amca, her ikisi aynı yolda ilerler.

Yani, insanda beşi görünen ve beşi görünmeyen olmak üzere on his vardır. Görünmeyen hisler vicdanî bir iştir ve vicdanî olan görünmeyen hisler, görünen hisler makamındadır. Çünkü her ikisi de akıl ve idrak yolunda cereyan ederler ve görünen hisler dokunulan ve görülen şeyleri idrak edip birbirinden ayırt ettiği gibi, görünmeyen hisler de akılla idrak edilenlerden olan ihtiyarı (seçme özgürlüğü) ve zorunluluğu, öfkeyi ve sabretmeyi, açlığı ve tokluğu idrak edip birbirinden ayırt eder. İnsanın akıl ve idrak yolu kuruyup akmaz bir hâle gelince, akılla idrak edilen şeyleri, örneğin öfkesini ve sabrını ve açlığı ve tokluğu idrak edemez bir hâle gelir. Nitekim delilerin hâli ortadadır. Görünen ve görünmeyen hisler hakkındaki açıklamalar birçok yerde geçtiğinden burada tekrarı fazladır. Bu sebeple akıl ve idrak yolu kurumamış ve akmakta bulunmuş olan bir kimse bu vicdanî olan işleri inkâr ederse, duyularla algılanan ve görülen şeyleri inkâr etmiş sayılır.

Ya'ni, beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere insanda on his vardır. Havâss-i bâtine emr-i vicdânîdir ve vicdânî olan havâss-i bâtine havâs-i zâhire makāmındadır. Çünkü her ikisi dahi akıl ve idrâk cedvelinde cereyân ederler ve havâss-i zâhire memsûsâtı ve meşhûdâtı idrâk edip birbirinden ayırt ettiği gibi havâss-i bâtıne de ma'kūlâttan olan ihtiyân ve ıztırârı ve öfkeyi ve sabretmeyi ve açlığı ve tokluğu idrâk edip birbirinden ayırt eder. İnsanın akıl ve idrâk cedveli kuruyup akmaz bir hâle gelince ma'kulâttan olan şeyleri meselâ öfkesini ve sabrını ve açlığı ve tokluğu idrâk edemez bir hâle gelir. Nitekim delilerin hâli meydandadır. Havâss-i zâhire ve bâtıne hakkındaki îzâhât birçok mahallerde geçtiğinden burada tekrân zâiddir. Binâenaleyh akıl ve idrak cedveli kurumamış ve akmakta bulunmuş olan bir kimse bu vicdânî olan emirleri inkâr ederse, mahsüsâtı ve meşhûdâtı inkâr etmiş sayılır.

3019. Onun üzerine "Yap!" ve "Yapma!" emir ve nehy ve maceralar ve söz latîf gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Onun üzerine "Yap!" ve "Yapma!" emir ve yasaklar ve maceralar ve sözler latîf gelir.

Mademki bu vicdanî olan içsel duyular, dışsal duyular makamındadır, bu vicdanî olan içsel duyular sahibine "Şunu yap!" diye emretmek ve "Şunu yapma!" diye yasaklamak ve dünya ve ahiret hayatında olan maceraları söylemek ve ona idrak ettiği oranda yükümlülükler (teklifler) vermek latîf ve yakışıklı bir iş olur.

Mädemki bu vicdânî olan havâss-i bâtıne, havâss-i zâhire makāmındadır, bu vicdânî olan havâss-i bâtıne sahibi üzerine "Şunu yap!" diye emretmek ve "Şunu yapma!" diye nehyetmek ve hayât-ı dünyeviyye ve uhreviyyede olan mâcerâları söylemek ve ona idrâki nisbetinde teklîfât yapmak latîf ve yakışıklı bir iş olur.

3020. Bu söz ki "Yarın bunu yapayım, yahud onu yapayım!" der. Ey sanem, [3024] bu ihtiyarın delîlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Bu söz ki "Yarın bunu yapayım, yahut onu yapayım!" der. Ey sanem, bu ihtiyarın delilidir.

Ey sûret (şekil) ve taayyün (belirginleşme) sahibi olan kimse, senin, "Yarın bunu yapayım yahut onu yapayım!" demen, senin ihtiyârının (seçme özgürlüğünün) ve irâdenin delilidir.

Ey sûret ve taayyün sahibi olan kimse, senin, "Yarın bunu yapayım yâhud onu yapayım!" demen, senin ihtiyârının ve irâdenin delîlidir.

3021. Ve o pişmanlık ki kötüden dolayı yedin, kendi ihtiyarından mühtedî oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Ve o pişmanlık ki kötüden dolayı yedin, kendi irâdenle doğru yolu buldun.

Yani, kötü bir iş yaptın ve ondan dolayı iç dünyanda bir pişmanlık duygusu hissettin ki, bu duygu vicdanî bir emirdir ve dışarıdan başkalarına özgü ve görünür değildir. Fakat senin nefsinde hissedilen ve görünen bir makamdadır. İşte sen nefsinde hissedilen ve görünen bu duygudan dolayı kendi irâdeni hatalı gördün ve bundan sonra bu kötü işi yine irâdenle terk etmeye karar verip doğru yolu buldun. ayırt ettiği gibi içsel duyular da akılla idrak edilenlerden olan irâdeyi ve zorunluluğu ve öfkeyi ve sabretmeyi ve açlığı ve tokluğu idrak edip birbirinden ayırt eder. İnsanın akıl ve idrak cetveli kuruyup akmaz bir hâle gelince akılla idrak edilen şeyleri, örneğin öfkesini ve sabrını ve açlığı ve tokluğu idrak edemez bir hâle gelir. Nasıl ki delilerin hâli ortadadır. Dışsal ve içsel duyular hakkındaki açıklamalar birçok yerde geçtiğinden burada tekrarı fazladır. Bu sebeple akıl ve idrak cetveli kurumamış ve akmakta bulunmuş olan bir kimse bu vicdanî olan emirleri inkâr ederse, hissedilenleri ve görünenleri inkâr etmiş sayılır.

Ya'ni, bir fenâ iş yaptın ve ondan dolayı bâtınında bir pişmanlık duygusu duydun ki, bu duygu emr-i vicdânîdir ve zâhirde başkalarına mahsüs ve meşhûd değildir. Fakat senin nefsinde mahsüs ve meşhûd makāmındadır. İşte sen nefsinde mahsüs ve meşhûd olan bu duygudan dolayı kendi ihtiyârını kabâhatli gördün ve ba'demâ bu fenâ işi yine ihtiyârınla terke karar verip mühtedî oldun. ayırt ettiği gibi havâss-i bâtıne de ma'kūlâttan olan ihtiyân ve ıztırârı ve öfkeyi ve sabretmeyi ve açlığı ve tokluğu idrâk edip birbirinden ayırt eder. İnsanın akıl ve idrâk cedveli kuruyup akmaz bir hâle gelince ma'kulâttan olan şeyleri meselâ öfkesini ve sabrını ve açlığı ve tokluğu idrâk edemez bir hâle gelir. Nitekim delilerin hâli meydandadır. Havâss-i zâhire ve bâtıne hakkındaki îzâhât birçok mahallerde geçtiğinden burada tekrân zâiddir. Binâenaleyh akıl ve idrak cedveli kurumamış ve akmakta bulunmuş olan bir kimse bu vicdânî olan emirleri inkâr ederse, mahsüsâtı ve meşhûdâtı inkâr etmiş sayılır.

3019. Onun üzerine "Yap!" ve "Yapma!" emir ve nehy ve maceralar ve söz latîf gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3019. Onun üzerine "Yap!" ve "Yapma!" emir ve yasaklar ve maceralar ve sözler latîf gelir.

Mademki bu vicdanî olan içsel duyular, dışsal duyular makamındadır, bu vicdanî olan içsel duyular sahibine "Şunu yap!" diye emretmek ve "Şunu yapma!" diye yasaklamak ve dünya ve ahiret hayatında olan maceraları söylemek ve ona idrak ettiği oranda yükümlülükler (teklifler) vermek latîf ve yakışıklı bir iş olur.

Mädemki bu vicdânî olan havâss-i bâtıne, havâss-i zâhire makāmındadır, bu vicdânî olan havâss-i bâtıne sahibi üzerine "Şunu yap!" diye emretmek ve "Şunu yapma!" diye nehyetmek ve hayât-ı dünyeviyye ve uhreviyyede olan mâcerâları söylemek ve ona idrâki nisbetinde teklîfât yapmak latîf ve yakışıklı bir iş olur.

3020. Bu söz ki "Yarın bunu yapayım, yahud onu yapayım!" der. Ey sanem, [3024] bu ihtiyarın delîlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3020. Bu söz ki "Yarın bunu yapayım, yahut onu yapayım!" der. Ey sanem, bu ihtiyarın delilidir.

Ey sûret (şekil) ve taayyün (belirginleşme) sahibi olan kimse, senin, "Yarın bunu yapayım yahut onu yapayım!" demen, senin ihtiyârının (seçme özgürlüğünün) ve irâdenin delilidir.

Ey sûret ve taayyün sahibi olan kimse, senin, "Yarın bunu yapayım yâhud onu yapayım!" demen, senin ihtiyârının ve irâdenin delîlidir.

3021. Ve o pişmanlık ki kötüden dolayı yedin, kendi ihtiyarından mühtedî oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3021. Ve o pişmanlık ki kötüden dolayı yedin, kendi irâdenle doğru yolu buldun.

Yani, kötü bir iş yaptın ve ondan dolayı içinde bir pişmanlık duygusu hissettin ki, bu duygu vicdanî bir emirdir ve dışarıdan başkalarına özgü ve görünür değildir. Fakat senin nefsinde hissedilen ve görünen bir makamdadır. İşte sen nefsinde hissedilen ve görünen bu duygudan dolayı kendi irâdeni hatalı gördün ve bundan sonra bu kötü işi yine irâdenle terk etmeye karar verip doğru yolu buldun.

Ya'ni, bir fenâ iş yaptın ve ondan dolayı bâtınında bir pişmanlık duygusu duydun ki, bu duygu emr-i vicdânîdir ve zâhirde başkalarına mahsüs ve meşhûd değildir. Fakat senin nefsinde mahsüs ve meşhûd makāmındadır. İşte sen nefsinde mahsüs ve meşhûd olan bu duygudan dolayı kendi ihtiyârını kabâhatli gördün ve ba'demâ bu fenâ işi yine ihtiyârınla terke karar verip mühtedî oldun.

3022. Cümle Kur'ân emir ve nehiydir ve vaîddir. Taşa ve mermere emretmeyi kim gördü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Bütün Kur'ân emir ve yasaktır ve tehdittir. Taşa ve mermere emretmeyi kim gördü?

Kur'ân-ı Kerîm baştan başa emir ve yasak ve ilâhî vaat ve tehdit ile doludur. Çünkü insan vicdanî olan içsel duyulara sahiptir. Bu duyular da akıl ve idrak çizgisinde akar. Bu duyudan mahrum olan taşa ve mermere emretmek görülmüş bir şey değildir.

Kur'ân-ı Kerîm baştan başa emir ve nehiy ve va'd ve vaîd-i ilâhî ile doludur. Çünkü insan vicdânî olan havâss-i bâtine sahibidir. Bu havâs dahi akıl ve idrâk cedvelinde akar. Bu hassadan mahrum olan taşa ve mermere emretmek görülmüş bir şey değildir.

3023. Hiç bir akil bunu yapar mı? Kerpice ve taşa öfkelenir de kîn tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Hiçbir akıllı kişi bunu yapar mı? Kerpice ve taşa öfkelenir de kin tutar mı?

3024. Der mi ki, "Ben dedim ki yap, ya öyle yap! Ey ölüler ve acizler niçin yapmadınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. "Ben size 'yapın' dedim, öyle yapın! Ey ölüler ve acizler, niçin yapmadınız?" der mi?

3025. Akıl bir sopa ve taş üzerine ne vakit bir hükümlüdür? Cenge mensub olan adam cenk nakşı üzerine ne vakit vurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. Akıl bir sopa ve taş üzerine ne zaman bir hükümlüdür? Savaşa ait olan adam savaş nakşı üzerine ne zaman vurur?

Akıl, dış ve iç duyuları olmayan bir sopa ve taş üzerine bir yükümlülük koyarak hükmeder mi? Yahut duvardaki savaş tasviri üzerine bir savaşçı kılıç çekip vurur mu?

Akıl, havâss-i zâhire ve bâtınesi olmayan bir sopa ve taş üzerine bir teklîf vaz'ıyle hükmeder mi? Veyâhud duvardaki muhârebe tasvîri üzerine bir muhârib kılıç çekip vurur mu?

3026. Der mi ki, "Ey eli bağlanmış ve ayağı kırılmış gulâm, mızrağı al cenk tarafına gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Der mi ki, "Ey eli bağlanmış ve ayağı kırılmış kul, mızrağı al savaş tarafına gel!"

O tasvire bakıp der mi ki, "Ey eli bağlı ve ayağı hareketten kalmış olan delikanlı, haydi eline mızrağı al, savaş ve kavga tarafına gel, seninle savaşa başlayalım!"

O tasvîre bakıp der mi ki, "Ey eli bağlı ve ayağı hareketten kalmış olan delikanlı, haydi eline mızrağı al, cenk ve gavgā tarafına gel, seninle cenge başlayalım!"

3027. Bir Halık ki yıldızları ve feleği yaratır, câhilâne olan emir ve nehyi nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Bir Yaratıcı ki yıldızları ve feleği yaratır, cahilce olan emir ve yasağı nasıl yapar?

Ey Cebriye inancına sahip kişi, sonsuz uzaydaki yıldızları ve âlemleri ve felekleri yaratan Yüce Allah hazretleri, eğer yarattığı insanlarda da seçme ve irade koymuş ol-

Ey Cebrî, fezâ-yı bî-nihâyedeki yıldızları ve avâlimi ve eflâki yaratan Hak Teâlâ hazretleri, eğer yarattığı insanlarda dahi ihtiyâr ve irâde vaz'etmiş ol-

3022. Cümle Kur'ân emir ve nehiydir ve vaîddir. Taşa ve mermere emretme- yi kim gördü?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3022. Bütün Kur'ân emir ve yasaktır ve tehdittir. Taşa ve mermere emretmeyi kim gördü?

Kur'ân-ı Kerîm baştan başa emir ve yasak ve ilâhî vaat ve tehdit ile doludur. Çünkü insan vicdanî olan içsel duyulara (havâss-i bâtine) sahiptir. Bu duyular da akıl ve idrak çizgisinde akar. Bu duyudan mahrum olan taşa ve mermere emretmek görülmüş bir şey değildir.

Kur'ân-ı Kerîm baştan başa emir ve nehiy ve va'd ve vaîd-i ilâhî ile doludur. Çünkü insan vicdânî olan havâss-i bâtine sahibidir. Bu havâs dahi akıl ve idrâk cedvelinde akar. Bu hassadan mahrum olan taşa ve mermere emretmek görülmüş bir şey değildir.

3023. Hiç bir akil bunu yapar mı? Kerpice ve taşa öfkelenir de kîn tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3023. Hiçbir akıllı kişi bunu yapar mı? Kerpice ve taşa öfkelenir de kin tutar mı?

3024. Der mi ki, "Ben dedim ki yap, ya öyle yap! Ey ölüler ve acizler niçin yapmadınız?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3024. "Ben size 'yapın' dedim, öyle yapın! Ey ölüler ve acizler, niçin yapmadınız?" der mi?

3025. Akıl bir sopa ve taş üzerine ne vakit bir hükümlüdür? Cenge mensub olan adam cenk nakşı üzerine ne vakit vurur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3025. Akıl bir sopa ve taş üzerine ne zaman bir hükümlüdür? Savaşa ait olan adam savaş nakşı üzerine ne zaman vurur?

Akıl, dış ve iç duyuları olmayan bir sopa ve taş üzerine bir yükümlülük koyarak hükmeder mi? Yahut duvardaki savaş tasviri üzerine bir savaşçı kılıç çekip vurur mu?

Akıl, havâss-i zâhire ve bâtınesi olmayan bir sopa ve taş üzerine bir teklîf vaz'ıyle hükmeder mi? Veyâhud duvardaki muhârebe tasvîri üzerine bir muhârib kılıç çekip vurur mu?

3026. Der mi ki, "Ey eli bağlanmış ve ayağı kırılmış gulâm, mızrağı al cenk tarafına gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3026. Der mi ki, "Ey eli bağlanmış ve ayağı kırılmış kul, mızrağı al savaş tarafına gel!"

O tasvire bakıp der mi ki, "Ey eli bağlı ve ayağı hareketten kalmış olan delikanlı, haydi eline mızrağı al, savaş ve kavga tarafına gel, seninle savaşa başlayalım!"

O tasvîre bakıp der mi ki, "Ey eli bağlı ve ayağı hareketten kalmış olan delikanlı, haydi eline mızrağı al, cenk ve gavgā tarafına gel, seninle cenge başlayalım!"

3027. Bir Halık ki yıldızları ve feleği yaratır, câhilâne olan emir ve nehyi nasıl yapar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3027. Bir Yaratıcı ki yıldızları ve gökleri yaratır, cahilce olan emir ve yasaklamayı nasıl yapar?

Ey Cebriye inancına sahip kişi, sonsuz uzaydaki yıldızları ve âlemleri ve gökleri yaratan Yüce Allah hazretleri, eğer yarattığı insanlara da seçme ve irade koymamış olsaydı, peygamberler gönderip cahilce ve faydasız emirler ve yasaklamalar yapar mıydı? İradesiz ve seçme hakkı olmayan insanlara bu gibi yükümlülüklerin ne faydası olurdu?

Ey Cebrî, fezâ-yı bî-nihâyedeki yıldızları ve avâlimi ve eflâki yaratan Hak Teâlâ hazretleri, eğer yarattığı insanlarda dahi ihtiyâr ve irâde vaz'etmiş ol- masa peygamberler gönderip câhilâne ve faydasız emirler ve nehiyler yapar mı idi? İrâdesiz ve ihtiyârsız insanlara bu gibi teklifin ne faydası olurdu?

3028. Acz ihtimâlini Hak'tan sürdün, ona câhil ve ahmak ve sefih ta'bîr ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Acizlik ihtimalini Hak'tan uzaklaştırdın, ona cahil, ahmak ve sefih dedin.

Ey Cebriye inancına sahip kişi, güya sen kendi aklınca bütün tasarrufu, iradeyi ve kudreti Allah'a havale edip insanlarda bunlardan hiçbir şey bırakmamak suretiyle acizlik ihtimalini Hak'tan uzaklaştırdın. Fakat bu hükmün içinde öyle bir hata ettin ki, haşa Allah'ı cahil, ahmak ve sefih yerine koydun. Çünkü cansız varlıklar (cemâd) seviyesinde olan şeylere, biraz aklı olan bir insan bile yükümlülükler (teklîfât) getirmeyi uygun görmezken, cansız ve bitki yerine koyduğun insanlara Allah'ın emir ve yasak getirmesini uygun gördün. Bu hükümden daha büyük bir ahmaklık olur mu?

Ey Cebrî, güyâ sen aklınca bilcümle tasarruf ve irâdeyi ve kudreti Hakk'a tefvîz edip insanlarda bunlardan hiçbir şey bırakmamak sûretiyle acz ihtimâlini Hak'tan nefyettin. Fakat bu hüküm zımnında öyle bir halt ettin ki, hâşâ Hakk'ı câhil ve ahmak ve sefih yerine koydun. Çünkü cemâd mesâbesinde olan şeylere, biraz aklı olan bir insan bile teklîfât icrâsını münâsib görmez iken cemâd ve nebât yerine koyduğun insanlara Hakk'ın emir ve nehiy yapmasını münâsib gördün. Bu hükümden daha büyük hamâkat olur mu?

3029. “Kader”den acz olmaz. Eğer olursa da câhilin âcizliğinden daha fenâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. Kaderden acizlik olmaz. Eğer olursa da cahilin acizliğinden daha kötü olur.

Kaderiye mezhebinden Allah'a acizlik isnat etmek gerekmez. Gelse bile, Allah'a cahillik isnat etmek, acizlik isnat etmekten daha kötüdür. Bilinmeli ki, Kaderiye mezhebinde bulunanlara "Mu'tezile" de derler. Bunlar yirmi bir fırkadır. Bunlardan her birinin inancı, Milel ve Nihal ismindeki kitapta yer almaktadır. Bir fırkası der ki: "Kul kendi fiilini yaratır ve şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır, Allah'ın onda bir müdahalesi yoktur. Kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şanına yakışmaz, çünkü Allah Alîm (her şeyi bilen) ve Hakîm'dir (her şeyi hikmetle yapandır)." Bu inanç ise, "Allah Alîm ve Hakîm'dir, her şeyi yerli yerinde yapar" dedikten sonra, "Şerrin hakkında müdahalesi yoktur!" demek, O'na acizlik isnat etmek demek olur ve Kur'an'da geçen وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ خَالِقُ اللَّهُ وَوَكِيلٌ (Zümer, 39/62) yani "Allah her şeyi yaratıcıdır" ayet-i kerimesine aykırı olur. Bu inancın özeti: "Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat acizdir, kudreti her şeye taalluk etmez" demek olur.

Cebriye'ye gelince, o da "İrade ve kudret tamamen Allah'ındır, kulun elinde bir şey yoktur. Kul cansız ve bitki konumundadır" derler. Bu durumda ilahi teklifler (emir ve yasaklar), cansız ve bitki seviyesinde olup asla seçme hakkı olmayan kullara yapılmış olur. Bunun özeti de: "Allah Teâlâ kadirdir (güçlüdür) ve muhtardır (seçme hakkı vardır), her istediğini yapar, fakat iradesiz kimselere teklifler yapacak derecede cahildir, ahmaktır ve sefihdir" demek olur. Peygamberler gönderip cahilce ve faydasız emirler ve nehiyler yapar mıydı? İradesiz ve seçme hakkı olmayan insanlara bu gibi teklifin ne faydası olurdu?

Kaderiye mezhebinden Hakk'a acz istinâdı lâzım gelmez. Gelse bile Hakk'a câhillik isnâdı, âcizlik isnâdından daha fenâdır. Ma'lûm olsun ki, Kaderiye mezhebinde bulunanlara “Mu'tezile” dahi derler. Bunlar yirmi bir fırkadır. Bunlardan her birinin i'tikâdı Milel ve Nihal ismindeki kitâbda münderiçtir. Bir fırkası der ki: “Kul kendi fiilini yaratır ve şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır, Hakk'ın onda medhali yoktur. Kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şânına yakışmaz, zîrâ Allah Alîm ve Hakîm'dir. Bu i'tikâd ise Allah Alîm ve Hakîm'dir, her şeyi yerli yerinde yapar dedikten sonra, “Şerrin hakkında medhali yoktur!” demek, O'na acz isnâdı demek olur, ve Kur'ân'da mezkûr olan وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ خَالِقُ اللَّهُ وَوَكِيلٌ (Zümer, 39/62) ya'ni “Allah her şeyi yaratıcıdır” âyet-i kerîmesine muhâlif olur. Bu i'tikâdın hulâsası: “Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat âcizdir, kudreti her şeye taalluk etmez” demek olur.

Cebrî'ye gelince, o da “İrâde ve kudret kâmilen Hakk'ındır, kulun elinde bir şey yoktur. Kul cemâd ve nebât menzilesindedir” derler. Bu hâlde teklîfât-ı ilâhiyye, cemâd ve nebât mesâbesinde olup aslâ ihtiyârı olmayan kullara olmuş olur. Bunun hulâsası da: “Allah Teâlâ kâdirdir ve muhtârdır, her istediğini yapar, fakat irâdesiz kimselere teklîfât yapacak derecede câhildir, ahmaktır ve sefihdir” demek olur. masa peygamberler gönderip câhilâne ve faydasız emirler ve nehiyler yapar mı idi? İrâdesiz ve ihtiyârsız insanlara bu gibi teklifin ne faydası olurdu?

3028. Acz ihtimalini Hak'tan sürdün, ona câhil ve ahmak ve sefih ta'bîr ettin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3028. Acizlik ihtimalini Hak'tan uzaklaştırdın, ona cahil, ahmak ve sefih dedin.

Ey Cebriye mezhebinden olan kişi, güya sen kendi aklınca bütün tasarrufu, iradeyi ve kudreti Allah'a havale edip insanlarda bunlardan hiçbir şey bırakmamak suretiyle acizlik ihtimalini Hak'tan uzaklaştırdın. Fakat bu hükmün içinde öyle bir hata ettin ki, haşa Allah'ı cahil, ahmak ve sefih yerine koydun. Çünkü cansız varlıklar (cemâd) seviyesinde olan şeylere, biraz aklı olan bir insan bile yükümlülükler (teklifât) getirmeyi uygun görmezken, cansız ve bitki yerine koyduğun insanlara Allah'ın emir ve yasak koymasını uygun gördün. Bu hükümden daha büyük bir ahmaklık olur mu?

Ey Cebrî, güyâ sen aklınca bilcümle tasarruf ve irâdeyi ve kudreti Hakk'a tefvîz edip insanlarda bunlardan hiçbir şey bırakmamak sûretiyle acz ihtimâlini Hak'tan nefyettin. Fakat bu hüküm zımnında öyle bir halt ettin ki, hâşâ Hakk'ı câhil ve ahmak ve sefih yerine koydun. Çünkü cemâd mesâbesinde olan şeylere, biraz aklı olan bir insan bile teklifât icrâsını münasib görmez iken cemâd ve nebât yerine koyduğun insanlara Hakk'ın emir ve nehiy yapmasını münasib gördün. Bu hükümden daha büyük hamâkat olur mu?

3029. "Kader"den acz olmaz. Eğer olursa da câhilin acizliğinden daha fenâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3029. "Kader"den acizlik olmaz. Eğer olursa da cahilin acizliğinden daha kötü olur.

Kaderiye mezhebinden Allah'a acizlik isnat etmek gerekmez. Gelse bile Allah'a cahillik isnat etmek, acizlik isnat etmekten daha kötüdür. Bilinmeli ki, Kaderiye mezhebinde bulunanlara "Mu'tezile" de derler. Bunlar yirmi bir fırkadır. Bunlardan her birinin inancı Milel ve Nihal ismindeki kitapta kayıtlıdır. Bir fırkası der ki: "Kul kendi fiilini yaratır ve şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır, Allah'ın onda bir müdahalesi yoktur. Kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şanına yakışmaz, çünkü Allah Alîm (her şeyi bilen) ve Hakîm'dir (hikmet sahibidir)". Bu inanç ise Allah Alîm ve Hakîm'dir, her şeyi yerli yerinde yapar dedikten sonra, "Şerrin yaratılmasında müdahalesi yoktur!" demek, O'na acizlik isnat etmek olur ve Kur'an'da zikredilen الله خالق كل شيء وهو على كل شيء وكيل (Zümer, 39/62) yani "Allah her şeyi yaratıcıdır" ayet-i kerimesine aykırı olur. Bu inancın özeti: "Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat acizdir, kudreti her şeye taalluk etmez" demek olur.

Cebrî'ye gelince, o da "İrade ve kudret tamamen Allah'ındır, kulun elinde bir şey yoktur. Kul cansız ve bitki konumundadır" derler. Bu hâlde ilahi teklifler (emir ve yasaklar), cansız ve bitki mesabesinde olup asla seçme hakkı olmayan kullara olmuş olur. Bunun özeti de: "Yüce Allah kadirdir (güçlüdür) ve muhtardır (seçme hakkı vardır), her istediğini yapar, fakat iradesiz kimselere teklifler yapacak derecede cahildir, ahmaktır ve sefihdir" demek olur. Görülüyor ki, bu iki taife yağmurdan kaçarken doluya tutulan adamlara benzerler. Gerçi bu inançların ikisi de bozuktur, fakat bu iki bozuk inanç birbiriyle karşılaştırılırsa Yüce Allah'ı, haşa, cahil ve ahmak ve sefih yerine koymak; Alîm ve Hakîm demekle beraber acizdir, demekten daha çirkin olur. Diğer taraftan Cebrî'nin inancını tevil etme imkanı olmakla beraber Kaderî'nin inancını tevil edip Allah'a acizlik isnat etmeyi reddetme imkanı da vardır. Şöyle ki:

Kaderiye mezhebinden Hakk'a acz istinadı lâzım gelmez. Gelse bile Hakk'a câhillik isnâdı, âcizlik isnâdından daha fenâdır. Ma'lûm olsun ki, Kaderiye mezhebinde bulunanlara "Mu'tezile" dahi derler. Bunlar yirmi bir firkadır. Bunlardan her birinin i'tikādı Milel ve Nihal ismindeki kitâbda münderiçtir. Bir fırkası der ki: "Kul kendi fiilini yaratır ve şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır, Hakk'ın onda medhali yoktur. Kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şânına yakışmaz, zîrâ Allah Alîm ve Hakîm'dir". Bu i'tikād ise Allah Alîm ve Hakîm'dir, her şeyi yerli yerinde yapar dedikten sonra, "Şerrin halkında medhali yoktur!" demek, O'na acz isnâdı demek olur, ve Kur'ân'da mezkûr olan الله خالق كل شيء وهو على كل شيء وكيل (Zümer, 39/62) ya'ni “Allah her şeyi yaratıcıdır" âyet-i kerîmesine muhâlif olur. Bu i'tikādın hulâsası: "Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat âcizdir, kudreti her şeye taalluk etmez" demek olur.

Cebrî'ye gelince, o da "İrâde ve kudret kâmilen Hakk'ındır, kulun elinde bir şey yoktur. Kul cemâd ve nebât menzilesindedir" derler. Bu hâlde teklîfât-ı ilâhiyye, cemâd ve nebât mesâbesinde olup aslâ ihtiyârı olmayan kullara olmuş olur. Bunun hulâsası da: “Allah Teâlâ kādirdir ve muhtârdır, her istediğini yapar, fakat irâdesiz kimselere teklîfât yapacak derecede câhildir, ahmaktır ve sefihdir" demek olur. Görülüyor ki, bu iki tâife yağmurdan kaçarken doluya tutulan adamlara benzerler. Gerçi bu i'tikâdların ikisi de fâsiddir, fakat bu iki fâsid birbiriyle mukāyese olunursa Hak Teâlâ'yı, hâşâ, câhil ve ahmak ve sefîh yerine koymak; Alîm ve Hakîm demekle beraber âcizdir, demekten daha şenî' olur. Dî-ğer taraftan Cebrî'nin i'tikâdını te'vîle imkân olmakla beraber Kaderî'nin i'tikâdını te'vîl edip Hakk'a acz isnâdını nefyetmek imkânı da vardır. şöyle ki:

3030. Türk kerem cihetinden misâfire der ki: “Kapım tarafına köpeksiz ve eski libâssız gel!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. Türk, cömertlik yönünden misafire der ki: "Kapım tarafına köpeksiz ve eski elbiseler giymeden gel!"

"Köpek"ten kasıt, nefis ve "eski elbise"den kasıt, cismaniyet (bedensellik) ve nefse ait sıfatlardır. Yani, Kaderiye (kaderi inkâr edenler) mezhebinin "Şerri ve sapkınlığı, nefis ve şeytan icat eder" demelerinden kasıtları, nefis ve şeytanın aldatmalarına karşı koyup şer fiili işlemekten sakın demek olabilir. Bu durumda Hakk'a acizlik isnat etmek de gerekmez. Onların sözleri bu örneğe uygun düşer: Örneğin cömertlik sahibi olan bir Türk, misafire ikram etmek için ona der ki: "Benim kapıma köpeksiz ve eski elbiseler giymeden gel!"

“Köpek”ten murâd, nefis ve “eski libâs”dan murâd, cismâniyet ve sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, Kaderiye'nin “Şerri ve dalâleti, nefis ve şeytan îcâd eder” demelerinden murâdları, nefis ve şeytanın iğvââtına mukābele edip fi-il-i şerri işlemekten sakın demek olabilir. Bu sûrette Hakk'a acz isnâdı da lâ-zım gelmez. Onların sözleri bu misâle mutâbık olur: Meselâ kerem sâhibi olan bir Türk misâfire ikrâm için ona der ki: “Benim kapıma köpeksiz ve eski li-bâssız olarak gel!”

3031. “Agâh ol, edeb eyle, falan taraftan içeriye gel. Tâ ki köpeğim senden di-şini ve dudağını bağlasın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. "Haberdar ol, edep göster, falan taraftan içeri gel. Tâ ki köpeğim senden dişini ve dudağını bağlasın!"

Burada "köpek"ten kastedilen şeytandır. Çünkü şeytan, Yüce Dergâh'ın bir köpeğidir ki, nâmahrem olanları Yüce Dergâh'a koymamaya çalışır. Bilinir ki, bir evin köpeği, başka bir köpekle beraber gelen veya eski püskü elbiseyle gelen kimselere saldırır. Hakk'ın Dergâhı'nın köpeği olan şeytan da nefsinin köpeğiyle beraber veya cismanî ve hayvanî sıfatlar elbisesiyle Hakk'a yönelenlere şiddetli saldırılar yapar ve onu kaçırmaya çalışır.

Burada “köpek”ten murâd, şeytandır. Zîrâ şeytan dergâh-ı İzzeť'e bir kö-peğidir ki, nâmahrem olanları dergâh-ı İzzeť'e koymamağa çalışır. Ma'lûmdur ki, bir evin köpeği köpekle beraber gelen veyâhud eski püskü elbise ile gelen kimselere hücûm eder. Dergâh-ı Hakk'ın köpeği olan şeytan dahi nefsinin kö-peğiyle beraber veyâhud sıfât-ı cismâniyye ve hayvâniyye libâsı ile Hakk'a müteveccih olanlara şiddetli hücûmlar yapar ve onu kaçırmağa çalışır.

3032. Sen onun aksini yaparsın, kapı üzerine gidersin. Şübhesiz köpeğin zah-minden mecrûh olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. Sen onun aksini yaparsın, kapı üzerine gidersin. Şüphesiz köpeğin yarasından yaralı olursun.

3033. Öyle git ki gulâmlar gitmişlerdir. Tâ ki onun köpeği halîm ve şefkatli olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. Öyle git ki köleler gitmişlerdir. Tâ ki onun köpeği halim ve şefkatli olsun.

Görülüyor ki, bu iki grup yağmurdan kaçarken doluya tutulan adamlara benzerler. Gerçi bu inançların ikisi de bozuktur, fakat bu iki bozuk inanç birbiriyle karşılaştırılırsa Yüce Allah'ı, hâşâ, cahil ve ahmak ve sefih yerine koymak; Alîm ve Hakîm demekle beraber âcizdir, demekten daha çirkin olur. Diğer taraftan Cebrî'nin inancını yorumlamaya imkân olmakla beraber Kaderî'nin inancını yorumlayıp Hakk'a acizlik isnadını reddetmek imkânı da vardır. Şöyle ki:

Görülüyor ki, bu iki tâife yağmurdan kaçarken doluya tutulan adamlara benzerler. Gerçi bu i'tikādların ikisi de fâsiddir, fakat bu iki fâsid birbiriyle mukāyese olunursa Hak Teâlâ'yı, hâşâ, câhil ve ahmak ve sefih yerine koymak; Alîm ve Hakîm demekle beraber âcizdir, demekten daha şenî' olur. Dîğer taraftan Cebrî'nin i'tikādını te'vîle imkân olmakla beraber Kaderî'nin i'tikādını te'vîl edip Hakk'a acz isnâdını nefyetmek imkânı da vardır. şöyle ki:

3030. Türk kerem cihetinden misafire der ki: "Kapım tarafına köpeksiz ve eski libâssız gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3030. Türk, cömertlik yönünden misafire der ki: "Kapım tarafına köpeksiz ve eski elbiseler giymeden gel!"

"Köpek"ten kasıt, nefis ve "eski elbise"den kasıt, cismaniyet (bedensellik) ve nefse ait sıfatlardır. Yani, Kaderiye mezhebinin "Şerri ve sapkınlığı, nefis ve şeytan icat eder" demelerinden kasıtları, nefis ve şeytanın ayartmalarına karşı koyup şer fiili işlemekten sakın demek olabilir. Bu durumda Allah'a acizlik isnat etmek de gerekmez. Onların sözleri bu örneğe uygun düşer: Örneğin cömert bir Türk, misafire ikram etmek için ona der ki: "Benim kapıma köpeksiz ve eski elbiseler giymeden gel!"

"Köpek"ten murâd, nefis ve "eski libâs"dan murâd, cismâniyet ve sıfat-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, Kaderiye'nin "Şerri ve dalâleti, nefis ve şeytan îcâd eder" demelerinden murâdları, nefis ve şeytanın iğvââtına mukābele edip fiil-i şerri işlemekten sakın demek olabilir. Bu sûrette Hakk'a acz isnâdı da lâzım gelmez. Onların sözleri bu misâle mutâbık olur: Meselâ kerem sahibi olan bir Türk misâfire ikrâm için ona der ki: "Benim kapıma köpeksiz ve eski libâssız olarak gel!"

3031. "Agâh ol, edeb eyle, falan taraftan içeriye gel. Ta ki köpeğim senden dişini ve dudağını bağlasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3031. "Uyanık ol, edep göster, falan taraftan içeriye gel. Ta ki köpeğim senden dişini ve dudağını bağlasın!"

Burada "köpek"ten kastedilen, şeytandır. Çünkü şeytan, İzzet Dergâhı'nın bir köpeğidir ki, nâmahrem olanları İzzet Dergâhı'na koymamaya çalışır. Bilinir ki, bir evin köpeği, köpekle beraber gelen veya eski püskü elbise ile gelen kimselere saldırır. Hakk Dergâhı'nın köpeği olan şeytan da nefsinin köpeğiyle beraber veya cismanî ve hayvanî sıfatlar elbisesi ile Hakk'a yönelenlere şiddetli saldırılar yapar ve onu kaçırmaya çalışır.

Burada "köpek"ten murâd, şeytandır. Zîrâ şeytan dergâh-ı İzzet'in bir köpeğidir ki, nâmahrem olanları dergâh-ı İzzet'e koymamağa çalışır. Ma'lûmdur ki, bir evin köpeği köpekle beraber gelen veyâhud eski püskü elbise ile gelen kimselere hücûm eder. Dergâh-ı Hakk'ın köpeği olan şeytan dahi nefsinin köpeğiyle beraber veyâhud sıfat-ı cismâniyye ve hayvâniyye libâsı ile Hakk'a müteveccih olanlara şiddetli hücûmlar yapar ve onu kaçırmağa çalışır.

3032. Sen onun aksini yaparsın, kapı üzerine gidersin. Şübhesiz köpeğin zahminden mecrûh olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3032. Sen onun aksini yaparsın, kapı üzerine gidersin. Şüphesiz köpeğin yarasından yaralanırsın.

3033. Öyle git ki gulamlar gitmişlerdir. Tâ ki onun köpeği halîm ve şefkatli olsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3033. Öyle git ki kullar gitmişlerdir. Tâ ki onun köpeği halîm ve şefkatli olsun.

Ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), sen kendinden irâde ve seçimi kaldırdın ve ilâhî teklifleri dahi hükümsüz bıraktın ve o köpek mesafesinde olan nefsinin arzularına uymayı Hakk'ın muradı bildin. Bununla beraber Hak kapısına bu köpek nefsin ile beraber gittin. Şüphesiz o dergâhın köpeği olan şeytan sana hücum edip ısırdı ve seni sapıklığa düşürdü. Fakat o kapıya Hakk'ın has kulları olan evliyanın gittiği gibi nefsinin köpeğini bırakarak ve cismaniyet (bedensellik) elbisesinden soyunarak yeni bir elbise giyip gitmiş olsaydın, o dergâhın köpeği sana karşı halîm ve zararsız olurdu. "Mihr-mend" (şefkatli) tabiri, zararsızlıktan kinayedir. Çünkü insanoğlunun ezelî düşmanı olan şeytanda insana karşı şefkat ve muhabbet olmadığı Kur'an ayetleriyle sabittir.

Ey Cebrî, sen kendinden irâde ve ihtiyârı nefyettin ve teklîfât-i ilâhiyyeyi dahi hükümsüz bıraktın ve o köpek mesâbesinde olan nefsinin arzularına tebaiyyeti Hakk'ın murâdı bildin. Bununla beraber Hak kapısına bu köpek nefsin ile beraber gittin. Şübhesiz o dergâhın köpeği olan şeytan sana hücûm edip ısırdı ve seni dalâlete düşürdü. Fakat o kapıya Hakk'ın has kulları olan evliyânın gittiği gibi nefsinin köpeğini bırakarak ve cismâniyet libâsından soyunarak yeni bir libâs giyip gitmiş olsa idin, o dergâhın köpeği sana karşı halîm ve zararsız olurdu. "Mihr-mend" ta'bîri, zararsızlıktan kinâyedir. Zîrâ benî-âdemin ezelî düşmanı olan şeytanda insana karşı şefkat ve muhabbet olmadığı âyât-ı kur'âniyye ile sâbittir.

3034. Sen bir köpeği yahud bir tilkiyi kendin ile götürürsen her bir otağın dibinden köpek fışkırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Sen bir köpeği yahut bir tilkiyi kendinle götürürsen, her bir otağın dibinden köpek fışkırır.

Sen, Yüce Allah'ın dergâhına köpek mesabesinde olan nefsini ve tilki mesabesinde olan hilekâr aklını da beraber götürürsün; bu sebeple geçtiğin her bir mertebe ve makamdan şeytan köpekleri fışkırır. Çeşitli ayartmalarla sana saldırırlar ve seni o İzzet dergâhına sokmazlar.

Sen dergâh-ı Hakk'a köpek mesâbesinde olan nefsini ve tilki mesâbesinde olan hîlekâr aklını da beraber götürürsün, binâenaleyh geçtiğin her bir mertebe ve makāmdan şeytan köpekleri fışkırır. Türlü iğvâât ile sana hücûm ederler ve seni o dergâh-ı İzzet'e sokmazlar.

3035. Eğer Hakk'ın gayrının ihtiyarı olmasa idi, kabahatli üzerine sana niçin öfke geliyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Eğer Hakk'ın dışındaki varlıkların iradesi olmasaydı, kabahatli üzerine sana niçin öfke geliyor?

3036. Sen niçin düşman üzerine diş çiğnersin? Niçin günahı, cürmü ondan görürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. Sen niçin düşman üzerine diş çiğnersin? Niçin günahı, cürmü ondan görürsün?

Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan kişi), Hakk'ın dışındaki kullarda seçme ve irâde olmasaydı, bir kabahat yapan kimseye senin öfkelenmemen gerekirdi. Hâlbuki kuldan seçme hakkını inkâr ettiğin hâlde suçluyu mazur görmeyip öfkelenirsin; aynı şekilde düşmanını da mazur ve mecbur görmeyip ona karşı öfkelenip dişlerini gıcırdatırsın. Eğer inancının eri isen o suçu ve günahı o düşmanından görmüyorsun. Bu sebeple inancın başka, amelin başka olur.

Ey Cebrî, Hakk'ın gayrı olan kullarda ihtiyâr ve irâde olmasa idi, bir kabâhat yapan kimseye senin öfkelenmemen lâzım idi. Halbuki kuldan ihtiyârı nefyettiğin hâlde suçluyu ma'zûr görmeyip öfkelenirsin; ve kezâ düşmanını da ma'zûr ve mecbûr görmeyip ona karşı öfkelenip dişlerini gıcırdatırsın. Eğer i'tikādının eri isen o suçu ve günâhı o düşmanından görmüyorsun. Binâenaleyh i'tikādın başka amelin başka olur.

3037. Eğer evin tavanından bir sırık kırılsa, senin üzerine düşse, seni pek mecrûh etse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Eğer evin tavanından bir sırık kırılsa, senin üzerine düşse, seni çok yaralasa.

Ey Cebriye mezhebinden olan kişi, sen kendinden irade ve seçme hürriyetini kaldırdın ve ilahi teklifleri (emir ve yasakları) dahi hükümsüz bıraktın ve o köpek mesabesindeki nefsinin arzularına uymayı Hakk'ın muradı bildin. Bununla beraber Hak kapısına bu köpek nefsin ile beraber gittin. Şüphesiz o dergâhın köpeği olan şeytan sana hücum edip ısırdı ve seni sapıklığa düşürdü. Fakat o kapıya Hakk'ın has kulları olan evliyanın gittiği gibi nefsinin köpeğini bırakarak ve cismaniyet elbisesinden soyunarak yeni bir elbise giyip gitmiş olsaydın, o dergâhın köpeği sana karşı uysal ve zararsız olurdu. "Mihr-mend" (şefkatli) tabiri, zararsızlıktan kinayedir. Çünkü insanoğlunun ezelî düşmanı olan şeytanda insana karşı şefkat ve muhabbet olmadığı Kur'an ayetleriyle sabittir.

Ey Cebrî, sen kendinden irâde ve ihtiyârı nefyettin ve teklîfât-i ilâhiyyeyi dahi hükümsüz bıraktın ve o köpek mesâbesinde olan nefsinin arzularına tebaiyyeti Hakk'ın murâdı bildin. Bununla beraber Hak kapısına bu köpek nefsin ile beraber gittin. Şübhesiz o dergâhın köpeği olan şeytan sana hücûm edip ısırdı ve seni dalâlete düşürdü. Fakat o kapıya Hakk'ın has kulları olan evliyânın gittiği gibi nefsinin köpeğini bırakarak ve cismâniyet libâsından soyunarak yeni bir libâs giyip gitmiş olsa idin, o dergâhın köpeği sana karşı halîm ve zararsız olurdu. "Mihr-mend" ta'bîri, zararsızlıktan kinâyedir. Zîrâ benî-âdemin ezelî düşmanı olan şeytanda insana karşı şefkat ve muhabbet olmadığı âyât-ı kur'âniyye ile sâbittir.

3034. Sen bir köpeği yahud bir tilkiyi kendin ile götürürsen her bir otağın dibinden köpek fışkırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3034. Sen bir köpeği yahut bir tilkiyi kendinle götürürsen, her bir otağın dibinden köpek fışkırır.

Sen, Yüce Allah'ın dergâhına köpek mesabesinde olan nefsini ve tilki mesabesinde olan hilekâr aklını da beraber götürürsün; bu sebeple geçtiğin her bir mertebe ve makamdan şeytan köpekleri fışkırır. Çeşitli ayartmalarla sana saldırırlar ve seni o İzzet dergâhına sokmazlar.

Sen dergâh-ı Hakk'a köpek mesâbesinde olan nefsini ve tilki mesâbesinde olan hîlekâr aklını da beraber götürürsün, binâenaleyh geçtiğin her bir mertebe ve makāmdan şeytan köpekleri fışkırır. Türlü iğvâât ile sana hücûm ederler ve seni o dergâh-ı İzzet'e sokmazlar.

3035. Eğer Hakk'ın gayrının ihtiyarı olmasa idi, kabahatli üzerine sana niçin öfke geliyor?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3035. Eğer Hakk'ın dışındaki varlıkların iradesi olmasaydı, kabahatli üzerine sana niçin öfke geliyor?

3036. Sen niçin düşman üzerine diş çiğnersin? Niçin günahı, cürmü ondan görürsün?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3036. Sen niçin düşman üzerine diş çiğnersin? Niçin günahı, cürmü ondan görürsün?

Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan kişi), Hakk'ın dışındaki kullarda seçme ve irâde olmasaydı, bir kabahat yapan kimseye senin öfkelenmemen gerekirdi. Hâlbuki kuldan seçme hakkını inkâr ettiğin hâlde suçluyu mazur görmeyip öfkelenirsin; aynı şekilde düşmanını da mazur ve mecbur görmeyip ona karşı öfkelenip dişlerini gıcırdatırsın. Eğer inancının eri isen o suçu ve günahı o düşmanından görmüyorsun. Bu sebeple inancın başka, amelin başka olur.

Ey Cebrî, Hakk'ın gayrı olan kullarda ihtiyâr ve irâde olmasa idi, bir kabâhat yapan kimseye senin öfkelenmemen lâzım idi. Halbuki kuldan ihtiyârı nefyettiğin hâlde suçluyu ma'zûr görmeyip öfkelenirsin; ve kezâ düşmanını da ma'zûr ve mecbûr görmeyip ona karşı öfkelenip dişlerini gıcırdatırsın. Eğer i'tikādının eri isen o suçu ve günâhı o düşmanından görmüyorsun. Binâenaleyh i'tikādın başka amelin başka olur.

3037. Eğer evin tavanından bir sırık kırılsa, senin üzerine düşse, seni pek mecrûh etse.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3037. Eğer evin tavanından bir sırık kırılsa, senin üzerine düşse, seni çok yaralasa.

3038. Hiç sana o tavanın sırığına bir öfke gelir mi? Hiç onun kînine vâkıf olur musun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Hiç sana o tavanın sırığına bir öfke gelir mi? Hiç onun kinine vâkıf olur musun?

Ey Cebrî, suçlu insana karşı öfkelenirsin. Fakat örneğin oturduğun evin tavanından eline bir sırık düşüp seni pek çok yaralasa, o sırığa karşı içinde bir öfke ortaya çıkar mı? Der misin ki, “Bu sırığın bana karşı bir düşmanlığı varmış, böyle koluma düşerek beni yaraladı!” Bunları demezsin. Senin bu hâlin, insanda irâde olduğu ve cansız varlıkta olmadığını kabul etmek olmaz mı?

Ey Cebrî, suçlu insana karşı öfkelenirsin. Fakat meselâ oturduğun evin tavanından eline bir sırık düşüp seni pek ziyâde yaralasa o sırığa karşı içinde bir öfke zâhir olur; der misin ki, “Bu sırığın bana karşı bir adâveti var imiş, böyle koluma düşerek beni yaraladı!” Bunları demezsin. Senin bu hâlin insanda ihtiyâr olduğu ve cemâdda olmadığını ikrâr etmek olmaz mı?

3039. Der misin ki, “Niçin bana vurdu, elimi kırdı, o benim canımın düşmanı olmuştur?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. Der misin ki, "Niçin bana vurdu, elimi kırdı, o benim canımın düşmanı olmuştur?"

O cansız olan sırık için der misin ki, "Niçin tavandan düştü de bana çarptı ve elimi kırdı; demek ki o benim canımın düşmanı olmuştur?"

O cemâd olan sırık için der misin ki, “Niçin tavandan düştü de bana çarptı ve elimi kırdı; demek ki o benim canımın düşmanı olmuştur?”

3040. Küçük çocukları niçin döversin? Büyükleri niçin münezzeh edersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. Küçük çocukları niçin döversin? Büyükleri niçin eksik ve değişimden uzak tutarsın?

Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan kişi), büyüklerden kötü bir fiil ve suç meydana geldiği zaman, onları o fiillerinde mazur görüp Allah'a isnat edersin ve onları iradeden uzak tutarsın. Fakat çocuklardan bir kabahat meydana geldiği zaman, terbiye etmek için onları niçin döversin?

Ey Cebrî, büyüklerden bir fenâ fiil ve suç sâdır olduğu vakit onları o fiillerinde ma’zûr görüp Hakk’a izâfe edersin ve onları ihtiyârdan münezzeh tutarsın. Fakat çocuklardan bir kabâhat sâdır olduğu vakit te’dîb için onları niçin döversin?

3041. O kimse ki senin malını çalar, “Tut nekîrde onun elini ayağını kes!” dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. O kimse ki senin malını çalar, “Tut, nekîrde onun elini ayağını kes!” dersin.

Senin malını çalan kimseyi mazur saymayıp zabıta memuruna: “Tut, onun fiilini inkâr hususunda şeriat-ı şerife uygun olarak elini ve ayağını kes!” dersin. “Nekîr”, inkâr ve kötü ve bilinmeyen şey anlamlarına gelir. Burada bir fiile inkâr ceza ile gerçekleştiğinden azap anlamı kastedilir. Bazı nüshalarda ikinci mısra' دست و پایش را ببر سازش اسیر yani “Onun elini ve ayağını kes, onu esir et!” şeklindedir. Bazı nüshada da سازش اسیر yerine اندر نفیر geçmiştir, “Onun elini, ayağını feryat içinde kes!” demek olur.

Senin malını çalan kimseyi ma’zûr addetmeyip zâbıta me’mûruna: “Tut, onun fiilini inkâr husûsunda ber-mûcib-i şer’-i şerîf elini ve ayağını kes!” dersin. “Nekîr”, inkâr ve fiil-i mekrûh ve meçhûl şey ma’nâlarına gelir. Burada bir fiile inkâr cezâ ile vâkı’ olduğundan azâb ma’nâsı murâd olunur. Ba’zı nüshalarda ikinci mısrâ’ دست و پایش را ببر سازش اسیر ya’ni “Onun elini ve ayağını kes, onu esir et!” sûretindedir. Ba’zı nüshada da سازش اسیر yerine اندر نفیر vâkı’ olmuştur, “Onun elini, ayağını feryâd içinde kes!” demek olur.

3038. Hiç sana o tavanın sırığına bir öfke gelir mi? Hiç onun kînine vakıf olur musun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3038. Hiç sana o tavanın sırığına bir öfke gelir mi? Hiç onun kinine vakıf olur musun?

Ey Cebrî (kaderci), suçlu insana karşı öfkelenirsin. Fakat örneğin oturduğun evin tavanından eline bir sırık düşüp seni pek çok yaralasa, o sırığa karşı içinde bir öfke ortaya çıkar mı; der misin ki, "Bu sırığın bana karşı bir düşmanlığı varmış, böyle koluma düşerek beni yaraladı!" Bunları demezsin. Senin bu hâlin, insanda irâde olduğu ve cansız varlıkta olmadığını kabul etmek olmaz mı?

Ey Cebrî, suçlu insana karşı öfkelenirsin. Fakat meselâ oturduğun evin tavanından eline bir sırık düşüp seni pek ziyâde yaralasa o sırığa karşı içinde bir öfke zahir olur; der misin ki, "Bu sırığın bana karşı bir adâveti var imiş, böyle koluma düşerek beni yaraladı!" Bunları demezsin. Senin bu hâlin insanda ihtiyâr olduğu ve cemâdda olmadığını ikrâr etmek olmaz mı?

3039. Der misin ki, "Niçin bana vurdu, elimi kırdı, o benim canımın düşmanı olmuştur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3039. "Niçin bana vurdu, elimi kırdı, o benim canımın düşmanı olmuştur?" der misin?

O cansız sırık için, "Niçin tavandan düştü de bana çarptı ve elimi kırdı; demek ki o benim canımın düşmanı olmuştur?" der misin?

O cemâd olan sırık için der misin ki, "Niçin tavandan düştü de bana çarptı ve elimi kırdı; demek ki o benim canımın düşmanı olmuştur?"

3040. Küçük çocukları niçin döversin? Büyükleri niçin münezzeh edersin? [3044]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3040. Küçük çocukları niçin döversin? Büyükleri niçin uzak tutarsın?

Ey Cebrî, büyüklerden kötü bir fiil ve suç meydana geldiği zaman onları o fiillerinde mazur görüp Allah'a isnat edersin ve onları iradeden uzak tutarsın. Fakat çocuklardan bir kabahat meydana geldiği zaman terbiye etmek için onları niçin döversin?

Ey Cebrî, büyüklerden bir fenâ fiil ve suç sâdır olduğu vakit onları o fiillerinde ma'zûr görüp Hakk'a izâfe edersin ve onları ihtiyârdan münezzeh tutarsın. Fakat çocuklardan bir kabâhat sâdır olduğu vakit te'dîb için onları niçin döversin?

3041. O kimse ki senin malını çalar, "Tut nekîrde onun elini ayağını kes!" dersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3041. O kimse ki senin malını çalar, "Tut, nekîrde onun elini ayağını kes!" dersin.

Senin malını çalan kimseyi mazur saymayıp zabıta memuruna: "Tut, onun fiilini inkâr hususunda şeriatın hükmüne göre elini ve ayağını kes!" dersin. "Nekîr", inkâr ve kötü ve bilinmeyen şey anlamlarına gelir. Burada fiile inkâr ceza ile meydana geldiğinden azap anlamı kastedilir. Bazı nüshalarda ikinci mısra' دست و پایش را ببر سازش اسیر yani "Onun elini ve ayağını kes, onu esir et!" şeklindedir. Bazı nüshada da سازش اسیر yerine اندر نفیر meydana gelmiştir, "Onun elini, ayağını feryat içinde kes!" demek olur.

Senin malını çalan kimseyi ma'zûr addetmeyip zabıta me'mûruna: "Tut, onun fiilini inkâr hususunda ber-mûcib-i şer'-i şerîf elini ve ayağını kes!" dersin. "Nekîr", inkâr ve fiil-i mekrûh ve meçhûl şey ma'nâlarına gelir. Burada fiile inkâr cezâ ile vâki' olduğundan azâb ma'nâsı murâd olunur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' دست و پایش را ببر سازش اسیر ya'ni "Onun elini ve ayağını kes, onu esîr et!" sûretindedir. Ba'zı nüshada da سازش اسیر yerine اندر نفیر vâki'olmuştur, "Onun elini, ayağını feryâd içinde kes!" demek olur.

3042. Ve o kimse ki senin avretine kasdeder, senden yüz binlerce öfke zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Ve o kimse ki senin avretine kasdeder, senden yüz binlerce öfke zahir olur.

Ey Cebrî, insanlardan irâdeyi almış ve onları fiillerinde mâzur görmüş iken, eğer bir kimse senin nikâhlı karına kasd ve tecavüz etse ona karşı sende çok şiddetli öfke ortaya çıkar ve onu o fiilinde mâzur görmezsin.

Ey Cebrî, insanlardan ihtiyârı selbetmiş ve onları fiillerinde ma'zûr görmüş iken, eğer bir kimse senin nikâhlı karına kasd ve tecavüz etse ona karşı sende gāyet şiddetli öfke zahir olur ve onu o fiilinde ma'zûr görmezsin.

3043. Ve eğer sel gelse, senin eşyanı götürse hiç akıl sele kîn getirir mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Ve eğer sel gelse, senin eşyanı götürse, hiç akıl sele kin besler mi?

3044. Ve eğer rüzgâr gelir ve senin sarığını kaparsa, kalb ne vakit rüzgâra bir öfke gösterir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. Ve eğer rüzgâr gelir ve senin sarığını kaparsa, kalp ne zaman rüzgâra bir öfke gösterir?

Çünkü ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), bilirsin ki, eşyanı götüren selde ve sarığını kapan rüzgârda irade ve seçme hakkı yoktur. Bu sebeple kalbinde bunlara karşı kin ve öfke oluşmaz. Fakat bu işleri yapan insan olursa onlara öfkelenirsin. Çünkü onlarda inkâr ettiğin iradeyi zevken ve vicdanen kabul edersin.

Zîrâ ey Cebrî bilirsin ki, eşyânı götüren selde ve sarığını kapan rüzgârda ihtiyâr ve irâde yoktur. Onun için kalbinde bunlara karşı kîn ve öfke hâsıl olmaz. Fakat bu işleri yapan insan olursa onlara öfkelenirsin. Çünkü onlarda inkâr ettiğin ihtiyârı zevkan ve vicdânen ikrar edersin.

3045. Öfke sende ihtiyarın beyânı oldu, tâ ki Cebrîce i'tizâr demeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Öfke sende iradenin beyanı oldu, tâ ki Cebrîce özür dilemeyesin!

İrade sahibi olan insanlara karşı içinde beliren öfke, onlardaki iradeyi sana açıkça gösterdi, tâ ki zevken ve vicdanen duyduğun bu iradenin varlığına karşı Cebrîce sözlü olarak özür beyan edemeyesin!

İhtiyâr sahibi olan insanlara karşı bâtınında peyda olan öfke, onlardaki ihtiyârı sana açıkça gösterdi, tâ ki zevkan ve vicdânen duyduğun bu ihtiyârın vücuduna karşı Cebrîce lisânen i'tizâr edemeyesin!

3046. Eğer deveci deveye vurursa, o deve vurana kasdeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Eğer deveci deveye vurursa, o deve vurana kasdeder.

Eğer deveci öfkelenip deveye bir sopayla vurursa, devede de bir öfke ortaya çıkar ve vuran deveciye kasıtlı olarak saldırır.

Eğer deveci öfkelenip deveye bir sopayla vursa devede dahi bir öfke peydâ olup vuran deveciye kasd ve hücûm eder.

3047. Devenin öfkesi onun sopasına değildir. İm­di deve muhtarlıktan koku götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Devenin öfkesi onun sopasına değildir. Şimdi deve, seçilmişlikten (muhtarlıktan) koku almıştır.

3042. Ve o kimse ki senin avretine kasdeder, senden yüz binlerce öfke zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3042. Ve o kimse ki senin avretine kasdeder, senden yüz binlerce öfke zahir olur.

Ey Cebrî, insanlardan irâdeyi almış ve onları fiillerinde mâzur görmüş iken, eğer bir kimse senin nikâhlı karına kasd ve tecavüz etse ona karşı sende çok şiddetli öfke ortaya çıkar ve onu o fiilinde mâzur görmezsin.

Ey Cebrî, insanlardan ihtiyârı selbetmiş ve onları fiillerinde ma'zûr görmüş iken, eğer bir kimse senin nikâhlı karına kasd ve tecavüz etse ona karşı sende gāyet şiddetli öfke zahir olur ve onu o fiilinde ma'zûr görmezsin.

3043. Ve eğer sel gelse, senin eşyanı götürse hiç akıl sele kîn getirir mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3043. Ve eğer sel gelse, senin eşyanı götürse, hiç akıl sele kin besler mi?

3044. Ve eğer rüzgâr gelir ve senin sarığını kaparsa, kalb ne vakit rüzgâra bir öfke gösterir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3044. Ve eğer rüzgâr gelir ve senin sarığını kaparsa, kalp ne zaman rüzgâra bir öfke gösterir?

Çünkü ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), bilirsin ki, eşyanı götüren selde ve sarığını kapan rüzgârda irade ve seçme hakkı yoktur. Bu sebeple kalbinde bunlara karşı kin ve öfke oluşmaz. Fakat bu işleri yapan insan olursa onlara öfkelenirsin. Çünkü onlarda inkâr ettiğin iradeyi zevken ve vicdanen kabul edersin.

Zîrâ ey Cebrî bilirsin ki, eşyânı götüren selde ve sarığını kapan rüzgârda ihtiyâr ve irâde yoktur. Onun için kalbinde bunlara karşı kîn ve öfke hâsıl olmaz. Fakat bu işleri yapan insan olursa onlara öfkelenirsin. Çünkü onlarda inkâr ettiğin ihtiyârı zevkan ve vicdânen ikrar edersin.

3045. Öfke sende ihtiyarın beyânı oldu, tâ ki Cebrîce i'tizâr demeyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3045. Öfke sende iradenin beyanı oldu, tâ ki Cebrîce özür dilemeyesin!

İrade sahibi olan insanlara karşı içinde beliren öfke, onlardaki iradeyi sana açıkça gösterdi, tâ ki zevken ve vicdanen duyduğun bu iradenin varlığına karşı Cebrîce sözlü olarak özür beyan edemeyesin!

İhtiyâr sahibi olan insanlara karşı bâtınında peyda olan öfke, onlardaki ihtiyârı sana açıkça gösterdi, tâ ki zevkan ve vicdânen duyduğun bu ihtiyârın vücuduna karşı Cebrîce lisânen i'tizâr edemeyesin!

3046. Eğer deveci deveye vurursa, o deve vurana kasdeder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3046. Eğer deveci deveye vurursa, o deve vurana kasdeder.

Eğer deveci öfkelenip deveye bir sopayla vurursa, devede de bir öfke ortaya çıkar ve vuran deveciye kasıtlı olarak saldırır.

Eğer deveci öfkelenip deveye bir sopayla vursa devede dahi bir öfke peydâ olup vuran deveciye kasd ve hücûm eder.

3047. Devenin öfkesi onun sopasına değildir. İmdi deve muhtarlıktan koku götürmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3047. Devenin öfkesi onun sopasına değildir. Şimdi deve, yetkili olmaktan koku almıştır.

Devenin öfkesi, kendisine dokunan ve cansız türünden olan sopaya değildir. Çünkü deve cansızda irâde ve seçme görmez. O irâde ve seçmeyi insanda hissettiği için deveciye öfkelenir. Bu sebeple hayvan bile insanın yetkili olduğunu hissetmiş iken ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), senin insandaki seçme hakkını ortadan kaldırman, hayvanlık mertebesinden aşağıya düşmek olur.

Devenin öfkesi, kendisine temâs eden ve cemâd nev'inden bulunan sopaya değildir. Zîrâ deve cemâdda irâde ve ihtiyâr görmez. O irâde ve ihtiyârı insanda hissettiği için deveciye öfkelenir. Binâenaleyh hayvan bile insanın muhtâr olduğunu hissetmiş iken ey Cebrî, senin insandaki ihtiyârı selb etmen mertebe-i hayvaniyyetten aşağıya düşmek olur.

3048. Köpek de böyledir, eğer ona bir taş vurursan o iki kat olur, senin üzerine hamle getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Köpek de böyledir, eğer ona bir taş vurursan o iki kat olur, senin üzerine hamle getirir.

"Münsenî", iki kat demektir ve baş aşağı gelmekten, alt ve üst olmaktan kinayedir. Yani, köpek dahi deve gibi insanı yetkili bilir. Nasıl ki köpeğe bir taş atsan derhal senin üzerine hücum eder ve öfkelenip altüst olur.

"Münsenî", iki kat demek olup sernigûn ve alt ve üst olmaktan kinâyedir. Ya'ni, köpek dahi deve gibi insanı muhtâr bilir. Nitekim köpeğe bir taş atsan derhal senin üzerine hücûm eder ve öfkelenip altüst olur.

3049. Eğer taşı tutarsa senin hışmındandır. Zîrâ sen uzaktasın ve senin üzerine el tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Eğer taşı tutarsa senin hışmındandır. Çünkü sen uzaktasın ve senin üzerine el tutmaz.

Eğer köpek senin attığın taşa saldırıp ısırırsa, onun o hâli sana olan öfkesindendir. Çünkü sen uzaktasın ve ısırmaya gücü yetmez. Sana olan öfkesini taştan alır.

Eğer köpek senin attığın taşa saldırıp ısırırsa, onun o hâli sana olan öfkesindendir. Zîrâ sen uzaktasın ve ısırmağa kudreti yetmez. Sana olan öfkesini taştan alır.

3050. Mâdemki aklı hayvânî ihtiyarı bildi, ey insanın aklı, bunu söyleme utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Mademki hayvanî akıl iradeyi bildi, ey insanın aklı, bunu söyleme utan!

Yani, deve ve köpek örneklerinden anlaşıldı ki, hayvana ait olan akıl bile insanda irade ve seçme olduğunu idrak etti ve bildi, bu sebeple ey insana ait olan akıl, artık insanda irade ve seçme yoktur deme, böyle bir saçmalığı söylemekten utan!

Ya'ni, deve ve köpek misâllerinden anlaşıldı ki, hayvana mensûb olan akıl bile insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu idrâk etti ve bildi, binâenaleyh ey insana mensûb olan akıl, artık insanda irâde ve ihtiyâr yoktur deme, böyle bir hezeyânı söylemekten utan!

3051. Bu rûşendir, fakat sahûr tama'ından o yiyici nûrdan gözünü bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. Bu apaçıktır, fakat sahur yemeği hırsından o yiyici, nurdan gözünü bağlar.

"Sahur", ramazan gecelerinde imsaktan önce yenilen yemek anlamındadır. Yani, insanda irade ve seçme hakkı olduğu apaçık bir şeydir. Fakat Cebriye mezhebinden olan kimse, kendi nefse ait hazlarına dalmakta, kendisini mazur göstermek için gündüzün aydınlığı gibi ortada olan bu seçme hakkını ve iradeyi görmek istemez. Devenin öfkesi, kendisine dokunan ve cansız türünden olan sopaya değildir. Çünkü deve cansızda irade ve seçme hakkı görmez. O irade ve seçme hakkını insanda hissettiği için deveciye öfkelenir. Buna göre hayvan bile insanın seçme hakkına sahip olduğunu hissetmişken ey Cebriye mezhebinden olan, senin insandaki seçme hakkını inkâr etmen hayvanlık mertebesinden aşağıya düşmek olur.

"Sahûr", ramazan gecelerinde imsâkten evvel yenilen taâm ma'nâsınadır. Ya'ni, insanda irâde ve ihtiyâr olduğu apaçık bir şeydir. Fakat Cebrî olan kimse kendi hazz-ı nefsânîsine dalmakta, kendisini ma'zûr göstermek için gündüzün aydınlığı gibi meydanda olan bu ihtiyârı ve irâdeyi görmek istemez. Devenin öfkesi, kendisine temâs eden ve cemâd nev'inden bulunan sopaya değildir. Zîrâ deve cemâdda irâde ve ihtiyâr görmez. O irâde ve ihtiyârı insanda hissettiği için deveciye öfkelenir. Binâenaleyh hayvan bile insanın muhtâr olduğunu hissetmiş iken ey Cebrî, senin insandaki ihtiyârı selb etmen mertebe-i hayvaniyyetten aşağıya düşmek olur.

3048. Köpek de böyledir, eğer ona bir taş vurursan o iki kat olur, senin üzerine hamle getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3048. Köpek de böyledir, eğer ona bir taş vurursan o iki kat olur, senin üzerine hamle getirir.

"Münsenî", iki kat demektir ve baş aşağı gelmekten, alt ve üst olmaktan kinayedir. Yani, köpek dahi deve gibi insanı yetkili bilir. Nasıl ki köpeğe bir taş atsan derhal senin üzerine hücum eder ve öfkelenip altüst olur.

"Münsenî", iki kat demek olup sernigûn ve alt ve üst olmaktan kinâyedir. Ya'ni, köpek dahi deve gibi insanı muhtâr bilir. Nitekim köpeğe bir taş atsan derhal senin üzerine hücûm eder ve öfkelenip altüst olur.

3049. Eğer taşı tutarsa senin hışmındandır. Zîrâ sen uzaktasın ve senin üzerine el tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3049. Eğer taşı tutarsa senin hışmındandır. Çünkü sen uzaktasın ve senin üzerine el tutmaz.

Eğer köpek senin attığın taşa saldırıp ısırırsa, onun o hâli sana olan öfkesindendir. Çünkü sen uzaktasın ve ısırmaya gücü yetmez. Sana olan öfkesini taştan alır.

Eğer köpek senin attığın taşa saldırıp ısırırsa, onun o hâli sana olan öfkesindendir. Zîrâ sen uzaktasın ve ısırmağa kudreti yetmez. Sana olan öfkesini taştan alır.

3050. Mâdemki aklı hayvânî ihtiyarı bildi, ey insanın aklı, bunu söyleme [3054] utan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3050. Mademki hayvanî akıl iradeyi bildi, ey insanın aklı, bunu söyleme, utan!

Yani, deve ve köpek örneklerinden anlaşıldı ki, hayvana ait olan akıl bile insanda irade ve seçme olduğunu idrak etti ve bildi, bu sebeple ey insana ait olan akıl, artık insanda irade ve seçme yoktur deme, böyle bir saçmalığı söylemekten utan!

Ya'ni, deve ve köpek misâllerinden anlaşıldı ki, hayvana mensûb olan akıl bile insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu idrâk etti ve bildi, binâenaleyh ey insana mensûb olan akıl, artık insanda irâde ve ihtiyâr yoktur deme, böyle bir hezeyânı söylemekten utan!

3051. Bu rûşendir, fakat sahûr tama'ından o yiyici nûrdan gözünü bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3051. Bu apaçıktır, fakat sahur yemeği hırsından o yiyici, nurdan gözünü bağlar.

"Sahur", ramazan gecelerinde imsaktan önce yenilen yemek anlamındadır. Yani, insanda irade ve seçme hakkı olduğu apaçık bir şeydir. Fakat Cebriye mezhebinden olan kimse, kendi nefse ait hazlarına dalmakta, kendisini mazur göstermek için gündüzün aydınlığı gibi ortada olan bu seçme hakkını ve iradeyi görmek istemez. Onun bu hâli, ramazan gecesi ortalık aydınlandığı ve sahur yemek zamanı geçtiği hâlde sahur yemeğe hırslı olan kimsenin, "Daha imsak vakti gelmemiştir!" diye ortalığın aydınlığına karşı gözünü bağlayan kimseye benzer.

"Sahûr", ramazan gecelerinde imsâkten evvel yenilen taâm ma'nâsınadır. Ya'ni, insanda irâde ve ihtiyâr olduğu apaçık bir şeydir. Fakat Cebrî olan kimse kendi hazz-ı nefsânîsine dalmakta, kendisini ma'zûr göstermek için gündüzün aydınlığı gibi meydanda olan bu ihtiyârı ve irâdeyi görmek istemez. Onun bu hâli, ramazan gecesi ortalık aydınlandığı ve sahûr yemek zamânı geçtiği hâlde sahûr yemeğe harîs olan kimsenin, “Daha imsâk vakti gelmemiştir!” diye ortalığın aydınlığına karşı gözünü bağlayan kimseye benzer.

3052. Çünkü onun kâmilen meyli ekmek yemekliğedir. “Gündüz değildir!” diye yüzünü karanlığa çevirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Çünkü onun tamamen meyli ekmek yemeyedir. "Gündüz değildir!" diye yüzünü karanlığa çevirir.

Çünkü o, sahur yemeği arzusunda bulunan kimsenin bütün meyli ve hevesi gıda hazzınadır. Bu hazzı elde etmek için "Daha gündüz olmadı!" diye yüzünü karanlığa çevirir. Cebriye (insanın iradesini inkâr eden fırka) mensubu da kendi nefse ait hazlarına yöneldiği için ve insanın iradesini ve seçimini inkâr etmek onun işine gelir. Bu hususta kendisine ne kadar delil getirilse, gündüzün aydınlığı mesabesinde olan o delilleri görmek istemez.

Çünkü o sahûr yemek tama’ında bulunan kimsenin bütün meyli ve hevesi gıdâ hazzınadır. Bu hazzı elde etmek için “Daha gündüz olmadı!” diye yüzünü karanlığa çevirir. Cebrî dahi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesine müteveccih olduğu için ve insanın irâdesini ve ihtiyârını nefyetmek onun işine gelir. Bu husûsta kendisine ne kadar delîl getirilse, gündüzün aydınlığı mesâbesinde olan o delîlleri görmek istemez.

3053. Mâdemki hırs güneşi gizler, eğer burhân üzerine arkasını dönerse ne acebdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Mademki hırs güneşi gizler, eğer delile arkasını dönerse ne şaşılacak şeydir!

Mademki sahur yemeği hırsı bir kimsenin gözünden güneşi gizliyor, eğer nefsine ait hazlara yenik düşen Cebriye mezhebinden olan kişi, insanda seçme ve irade olduğuna dair ne kadar delil ve kanıt getirilirse getirilsin, hepsine arkasını dönerse şaşırma. Çünkü hırs ve nefsin tamahı onu kendi bakış açısından çevirmez.

Bu şerhin ifadesi bazı nüshalarda şöyledir: حکایت دزد که با شحنه گفت که آنچه کردم تقدیر خدا بود و جواب شحنه و هم در بیان تقریر اختیار خلق و هم بیان آنکه تقدیر و قضا سبب کننده اختیارست و سلب کننده اختیار نیست yani "Hırsızın polise: Yaptığım şey, Allah'ın takdiriydi demesi ve polisin cevabı ve aynı zamanda kulun iradesinin açıklanması ve kader ile kazanın iradenin sebebi olduğu, iradeyi ortadan kaldırmadığı beyanı." Onun bu hâli, ramazan gecesi ortalık aydınlandığı ve sahur yeme zamanı geçtiği hâlde sahur yemeğe hırslı olan kimsenin, "Daha imsak vakti gelmemiştir!" diye ortalığın aydınlığına karşı gözünü bağlayan kimseye benzer.

Mâdemki sahûr yemek hırsı bir kimsenin gözünden güneşi gizliyor, eğer huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan Cebrî, insanda ihtiyâr ve irâde olduğuna dâir ne kadar burhân ve delîl getirilirse, hepsine arkasını dönerse taaccüb etme. Zîrâ hırs ve tama’-ı nefsânî onu kendi nokta-i nazarından çevirmez.

Bu sürhun ibâresi ba’zı nüshalarda şöyledir حکایت دزد که با شحنه گفت که آنچه کردم تقدیر خدا بود و جواب شحنه و هم در بیان تقریر اختیار خلق و هم بیان آنکه تقدیر و قضا سبب کننده اختیارست و سلب کننده اختیار نیست ya’ni “Hırsızın polise: Yaptığım şey, tak- Onun bu hâli, ramazan gecesi ortalık aydınlandığı ve sahûr yemek zamânı geçtiği hâlde sahûr yemeğe harîs olan kimsenin, "Daha imsak vakti gelmemiştir!" diye ortalığın aydınlığına karşı gözünü bağlayan kimseye benzer.

## Halkın takdîr ve ihtiyârının beyânı hakkında da hikâyedir; ve onun beyânındadır ki, takdîr ve kazâ ihtiyârı selbedici değildir

3052. Çünkü onun kâmilen meyli ekmek yemekliğedir. "Gündüz değildir!" diye yüzünü karanlığa çevirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3052. Çünkü onun meyli tamamen ekmek yemeyedir. "Gündüz değildir!" diye yüzünü karanlığa çevirir.

Çünkü o, sahur yemeği arzusunda olan kişinin bütün meyli ve hevesi gıda hazzınadır. Bu hazzı elde etmek için "Daha gündüz olmadı!" diye yüzünü karanlığa çevirir. Cebirci (insan iradesini inkâr eden) de kendi nefse ait hazlarına yöneldiği için ve insanın iradesini ve seçimini inkâr etmek onun işine gelir. Bu hususta kendisine ne kadar delil getirilse, gündüzün aydınlığı gibi olan o delilleri görmek istemez.

Çünkü o sahûr yemek tama'ında bulunan kimsenin bütün meyli ve hevesi gıdâ hazzınadır. Bu hazzı elde etmek için "Daha gündüz olmadı!" diye yüzünü karanlığa çevirir. Cebrî dahi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesine müteveccih olduğu için ve insanın iradesini ve ihtiyârını nefyetmek onun işine gelir. Bu husûsta kendisine ne kadar delîl getirilse, gündüzün aydınlığı mesâbesinde olan o delîlleri görmek istemez.

3053. Mâdemki hırs güneşi gizler, eğer burhân üzerine arkasını dönerse ne acebdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3053. Mademki hırs güneşi gizler, eğer delile arkasını dönerse ne şaşılacak şeydir!

Mademki sahur yemeği hırsı bir kimsenin gözünden güneşi gizliyor, eğer nefsine ait hazlara yenik düşen Cebriye mezhebinden olan kişiye, insanda seçme ve irade olduğuna dair ne kadar delil ve kanıt getirilirse getirilsin, hepsine arkasını dönerse şaşırma. Çünkü hırs ve nefsin tamahı onu kendi bakış açısından çevirmez. "Allah'ın emriydi" demesinin ve polisin cevabının hikâyesidir; ve halkın seçme hakkının açıklanmasında da, ve onun da açıklanmasında ki, takdir ve kaza seçme hakkının sebebini yapıcıdır ve seçme hakkını ortadan kaldırıcı değildir. Bilinmeli ki, kaza, ilahi ilimde kulun hakikatinin yatkınlık (isti'dâd) diliyle talebi üzerine gerçekleşen Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür; ve "kader" bu görünen âlemde o ilahi kazanın hükümlerinin an be an ortaya çıkışıdır. Şu halde "kader" kazanın ayrıntısı olur. Şimdi kul ezelde yatkınlık diliyle ne talep etmiş ise Hak onu vermiştir; ve bu görünen âlemde de kul, iradesini ve seçme hakkını bu yatkınlığının sevki ile fiilen yine onu talep etmiş ve Hak dahi onu yaratmıştır. Bu sebeple Hak tarafından zorlama yoktur. Zorlama ancak her mazharın kendi hakikatinden yine kendisine gerçekleşir. Bu sebeple ilahi kaza kulun seçme hakkını ortadan kaldırıcı değildir. Aksine onun seçme hakkını harekete geçiricidir. Bu hususta I. cildin 625 numaralı beytinde açıklamalar verildiği gibi bu beyti takip eden şerefli beyitlerde kulun zorunluluğuna ve seçme hakkına ilişkin beyanlar vardır.

Mâdemki sahûr yemek hırsı bir kimsenin gözünden güneşi gizliyor, eğer huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan Cebrî, insanda ihtiyâr ve irâde olduğuna dâir ne kadar burhân ve delîl getirilirse, hepsine arkasını dönerse taaccüb etme. Zîrâ hırs ve tama'-ı nefsânî onu kendi nokta-i nazarından çevirmez. dîr-i Hudâ idi, demesinin ve polisin cevabının hikâyesidir; ve ihtiyâr-ı halkın takrîrinin de beyânındadır ve onun dahi beyânındadır ki takdîr ve kazâ ihtiyârın sebebini yapıcıdır ve ihtiyârı selbedici değildir". Ma'lûm olsun ki, kazâ ilm-i ilâhîde abdin hakîkatinin lisân-ı isti'dâd ile talebi üzerine vâki' olan Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir; ve "kader" bu âlem-i şehadette o kazâ-yı ilâhî ahkâmının ânen-fe-ânen zuhûrudur. Şu hâlde "kader" kazânın tafsîli olur. İmdi kul ezelde lisân-ı isti'dâd ile ne taleb etmiş ise Hak onu vermiştir; ve bu âlem-i şehadette de kul, irâde ve ihtiyârını bu isti'dâdının sevki ile fiilen yine onu taleb etmiş ve Hak dahi onu halk etmiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden yine kendisine vâki' olur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî abdin ihtiyârını selbedici değildir. Belki onun ihtiyârını tahrîk edicidir. Bu husûsta I. cildin 625 numaralı beytinde îzâhât verildiği gibi bu beyti ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede kulun ıztırâr ve ihtiyârına müteallık beyânât vardır.

## Halkın takdîr ve ihtiyârının beyânı hakkında da hikâyedir; ve onun beyânındadır ki, takdîr ve kazâ ihtiyârı selbedici değildir

3054. Bir hırsız polise dedi: "Ey padişah, o şeyi ki ben yaptım, hükm-i ilah idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Bir hırsız polise dedi: "Ey padişah, o şeyi ki ben yaptım, ilahi hüküm idi!"

"Şıhne", şehirdeki zabıta memuru anlamındadır. Zamanımızda "polis" denen memurlardır. Şîn harfinin fethi ile telaffuzu yanlıştır. (Kāmûs, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt, Müzîlü'l-Ağlât ve Bahâr-ı Acem). Yani, bir zabıta memuru bir hırsızı yakaladı, hırsız o memura dedi: "Ey memuriyetinde hükümran olan kimse, bu benim yaptığım hırsızlık, Hakk'ın hükmü ve kazası ile meydana geldi!"

"Şıhne", şehirdeki zabıta me'mûru ma'nâsınadır. Zamânımızda "polis" denen me'mûrlardır. Şîn'in fethi ile telaffuzu galattır. (Kāmûs, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt, Müzîlü'l-Ağlât ve Bahâr-ı Acem). Ya'ni, bir zabıta me'mûru bir hırsızı yakaladı, hırsız o me'mûra dedi: "Ey me'mûriyetinde hükümrân olan kimse, bu benim yaptığım hırsızlık, Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oldu!"

3055. Polis dedi: "O şeyi ki ben dahi yapıyorum, Hakk'ın hükmüdür; ey benim iki parlak gözüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Polis dedi: "O şeyi ki ben dahi yapıyorum, Hakk'ın hükmüdür; ey benim iki parlak gözüm!"

Polis hırsıza cevap olarak dedi: "Mademki kulların fiilleri Hakk'ın hükmü ve kazâsı (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) ile meydana geliyor, ben dahi Hakk'ın kuluyum, bu sebeple bu seni tutup azaplandırmak fiilim dahi Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır!"

Polis hırsıza cevâben dedi: "Mâdemki kulların fiilleri Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oluyor, ben dahi Hakk'ın kuluyum, binâenaleyh bu seni tutup ta'zîb etmek fiilim dahi Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır!"

3056. "Eğer bir kimse bir dükkândan, "Bu Halık'ın hükmündendir!.. diye bir turp götürse,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. "Eğer bir kimse bir dükkândan, "Bu Yaratıcı'nın hükmündendir!" diye bir turp götürse,"

Allah'ın dükkânı idi, demesinin ve polisin cevabının hikâyesidir; ve halkın irâdesinin açıklanmasındadır ve onun da açıklanmasındadır ki takdir ve kazâ, irâdenin sebebini yapıcıdır ve irâdeyi ortadan kaldırıcı değildir.

Bilinmeli ki, kazâ, ilâhî ilimde kulun hakikatinin yatkınlık diliyle talebi üzerine meydana gelen Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür; ve "kader" bu görünen âlemde o ilâhî kazânın hükümlerinin an be an ortaya çıkışıdır. Şu hâlde "kader" kazânın ayrıntısı olur. Şimdi kul öncesiz olarak yatkınlık diliyle ne talep etmiş ise Hak onu vermiştir; ve bu görünen âlemde de kul, irâde ve ihtiyârını bu yatkınlığının sevki ile fiilen yine onu talep etmiş ve Hak da onu yaratmıştır. Bu sebeple Hak tarafından zorlama yoktur. Zorlama ancak her mazharın kendi hakikatinden yine kendisine meydana gelir. Bu sebeple ilâhî kazâ kulun irâdesini ortadan kaldırıcı değildir. Aksine onun irâdesini harekete geçiricidir. Bu hususta I. cildin 625 numaralı beytinde açıklamalar verildiği gibi bu beyti takip eden şerefli beyitlerde kulun zorunluluğuna ve irâdesine ilişkin beyanlar vardır.

dîr-i Hudâ idi, demesinin ve polisin cevabının hikâyesidir; ve ihtiyâr-ı halkın takrîrinin de beyânındadır ve onun dahi beyânındadır ki takdîr ve kazâ ihtiyârın sebebini yapıcıdır ve ihtiyârı selbedici değildir".

Ma'lûm olsun ki, kazâ ilm-i ilâhîde abdin hakîkatinin lisân-ı isti'dâd ile talebi üzerine vâki' olan Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir; ve "kader" bu âlem-i şehadette o kazâ-yı ilâhî ahkâmının ânen-fe-ânen zuhûrudur. Şu hâlde "kader" kazânın tafsîli olur. İmdi kul ezelde lisân-ı isti'dâd ile ne taleb etmiş ise Hak onu vermiştir; ve bu âlem-i şehadette de kul, irâde ve ihtiyârını bu isti'dâdının sevki ile fiilen yine onu taleb etmiş ve Hak dahi onu halk etmiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden yine kendisine vâki' olur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî abdin ihtiyârını selbedici değildir. Belki onun ihtiyârını tahrîk edicidir. Bu husûsta I. cildin 625 numaralı beytinde îzâhât verildiği gibi bu beyti ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede kulun ıztırâr ve ihtiyârına müteallık beyânât vardır.

3054. Bir hırsız polise dedi: "Ey padişah, o şeyi ki ben yaptım, hükm-i ilah idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3054. Bir hırsız polise dedi: "Ey padişah, o şeyi ki ben yaptım, ilahi hüküm idi!"

"Şıhne", şehirdeki zabıta memuru anlamındadır. Zamanımızda "polis" denen memurlardır. Şîn harfinin fethi ile telaffuzu yanlıştır. (Kāmûs, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt, Müzîlü'l-Ağlât ve Bahâr-ı Acem). Yani, bir zabıta memuru bir hırsızı yakaladı, hırsız o memura dedi: "Ey memuriyetinde hükümran olan kimse, bu benim yaptığım hırsızlık, Hakk'ın hükmü ve kazası ile meydana geldi!"

"Şıhne", şehirdeki zabıta me'mûru ma'nâsınadır. Zamânımızda "polis" denen me'mûrlardır. Şîn'in fethi ile telaffuzu galattır. (Kāmûs, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt, Müzîlü'l-Ağlât ve Bahâr-ı Acem). Ya'ni, bir zabıta me'mûru bir hırsızı yakaladı, hırsız o me'mûra dedi: "Ey me'mûriyetinde hükümrân olan kimse, bu benim yaptığım hırsızlık, Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oldu!"

3055. Polis dedi: "O şeyi ki ben dahi yapıyorum, Hakk'ın hükmüdür; ey benim iki parlak gözüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3055. Polis dedi: "O şeyi ki ben dahi yapıyorum, Hakk'ın hükmüdür; ey benim iki parlak gözüm!"

Polis hırsıza cevap olarak dedi: "Mademki kulların fiilleri Hakk'ın hükmü ve kazâsı (Allah'ın küllî hükmü, ezelî genel takdir) ile meydana geliyor, ben dahi Hakk'ın kuluyum, bu sebeple bu seni tutup azaplandırmak fiilim dahi Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır!"

Polis hırsıza cevâben dedi: "Mâdemki kulların fiilleri Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oluyor, ben dahi Hakk'ın kuluyum, binâenaleyh bu seni tutup ta'zîb etmek fiilim dahi Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır!"

3056. "Eğer bir kimse bir dükkândan, "Bu Halık'ın hükmündendir!.. diye bir turp götürse,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3056. "Eğer bir kimse bir dükkândan, "Bu Yaratıcı'nın hükmündendir!" diye bir turp götürse,"

3057. "Ey mekrûh, bu da Hakk'ın hükmüdür; tekrar buraya koy!" diye onun başına iki üç yumruk vurursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. "Ey kerih, bu da Hakk'ın hükmüdür; tekrar buraya koy!" diye onun başına iki üç yumruk vurursun."

"Kerih", "hacil" vezninde kerih ve mekruh anlamındadır.

"Kerih", "hacil" vezninde kerîh ve mekrûh ma'nâsındadır.

3058. "Ey fudûl, mâdemki bir tere hakkında bu özür bir bakkalın indinde makbûl değildir,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. "Ey haddini aşan kişi, mademki bir tere hakkında bu özür bir bakkal nezdinde makbul değildir,"

"Fudûl", vazifesinden dışarı çıkan; "terre", genellikle yemek esnasında yenilen yeşillik. Yani, "Ey haddini ve kulluk vazifesini aşan kimse, bu söylediğin özür, çaldığın bir tere ve turp hakkında bir bakkal nezdinde bile makbul değildir."

"Fudûl", vazîfesinden hârice çıkan; "terre", alel'umûm taâm esnasında yenilen yeşillik. Ya'ni, "Ey haddini ve vazîfe-i abdiyyetini tecavüz eden kimse, bu söylediğin özür, çaldığın bir tere ve turp hakkında bir bakkal indinde bile makbûl değildir."

3059. "Bu özür üzerine nasıl bir i'timâd ediyorsun? Bir ejderhânın etrafında dolaşıyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. "Bu özür üzerine nasıl bir güven duyuyorsun? Bir ejderhanın etrafında dolaşıyorsun."

Ejderhadan kasıt, cebir inancıdır. Yani, "Bir bakkalın bile kabul etmediği bu mecburiyet ve iradesizlik özrüne nasıl güvenip, Allah'ın tekliflerine karşı bu kabul edilemez özrü ileri sürüyorsun ve bilahare seni helak edecek olan bu cebir inancının etrafında dolaşıyorsun."

"Ejderha'dan murâd, i'tikād-ı cebrdir. Ya'ni, "Bir bakkalın bile kabûl etmediği bu mecbûriyet ve ihtiyârsızlık özrüne nasıl i'timâd edip teklîfât-ı Hakk'a karşı bu özr-i nâmakbûlü serd ediyorsun ve bil'âhare seni helâk edecek olan bu i'tikād-ı cebr etrafında dolaşıyorsun."

3060. "Ey akılsız bön, bu özürden dolayı kanı ve malı ve karıyı sebîl ettin!" [3064]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. "Ey akılsız bön, bu özürden dolayı kanı ve malı ve karıyı yağmalattın!"

"Selîm", ahmak ve bön ve yılan tarafından sokulmuş anlamlarındadır. "Nâ-nebîl", cahil ve akılsız; "sebîl", yağma ve vakıf demektir. Yani, "Ey cahil ve ahmak olan Cebriye mensubu, 'Kulda irade yoktur, fiillerinde mecburdur!' dediğinden dolayı, kanını ve malını ve karını yağmaya verdin ve kendi inancında olan fasıklara vakfettin." Çünkü bu inancına göre, eğer biri gelip seni öldürse yahut malını gasbetse veyahut karının ırzına ve namusuna tecavüz etse, mecbur ve mazur olduğundan bu fiilinden dolayı onu sorgulaman mümkün olamayacaktır.

"Selîm", ahmak ve bön ve yılan tarafından sokulmuş ma'nâlarınadır. "Nâ-nebîl", câhil ve akılsız; "sebîl", gāret ve vakıf demektir. Ya'ni, "Ey câhil ve ahmak olan Cebrî, "Kulda ihtiyâr yoktur, ef'âlinde mecburdur!" dediğinden dolayı, kanını ve malını ve karını yağmaya verdin ve kendi i'tikādında olan fâsıklara vakfettin." Zîrâ bu i'tikādına nazaran, eğer biri gelip seni öldürse yâhud malını gasbetse veyâhud karının ırzına ve nâmûsuna tecavüz etse, mecbûr ve ma'zûr olduğundan bu fiilinden dolayı onu muâheze etmen mümkün olamayacaktır.

3057. "Ey mekrûh, bu da Hakk'ın hükmüdür; tekrar buraya koy!" diye onun başına iki üç yumruk vurursun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3057. "Ey kerih, bu da Hakk'ın hükmüdür; tekrar buraya koy!" diye onun başına iki üç yumruk vurursun."

"Kerih", "hacil" vezninde kerih ve mekruh anlamındadır.

"Kerih", "hacil" vezninde kerîh ve mekrûh ma'nâsındadır.

3058. “Ey fudûl, mâdemki bir tere hakkında bu özür bir bakkalın indinde makbûl değildir,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3058. “Ey haddini aşan, mademki bir tere hakkında bu özür bir bakkal nezdinde makbul değildir,"

"Fudûl", vazifesinden dışarı çıkan; "tere", genellikle yemek esnasında yenilen yeşillik. Yani, "Ey haddini ve kulluk vazifesini aşan kimse, bu söylediğin özür, çaldığın bir tere ve turp hakkında bir bakkal nezdinde bile makbul değildir."

"Fudûl", vazîfesinden hârice çıkan; "terre", alel'umûm taâm esnasında yenilen yeşillik. Ya'ni, "Ey haddini ve vazîfe-i abdiyyetini tecavüz eden kimse, bu söylediğin özür, çaldığın bir tere ve turp hakkında bir bakkal indinde bile makbûl değildir."

3059. "Bu özür üzerine nasıl bir i'timâd ediyorsun? Bir ejderhânın etrafında dolaşıyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3059. "Bu özür üzerine nasıl bir güven duyuyorsun? Bir ejderhanın etrafında dolaşıyorsun."

Ejderhadan kasıt, cebir inancıdır. Yani, "Bir bakkalın bile kabul etmediği bu mecburiyet ve iradesizlik özrüne nasıl güvenip, Allah'ın tekliflerine karşı bu kabul edilemez özrü ileri sürüyorsun ve bilahare seni helak edecek olan bu cebir inancının etrafında dolaşıyorsun."

"Ejderha'dan murâd, i'tikād-ı cebrdir. Ya'ni, "Bir bakkalın bile kabûl etmediği bu mecbûriyet ve ihtiyârsızlık özrüne nasıl i'timâd edip teklîfât-ı Hakk'a karşı bu özr-i nâmakbûlü serd ediyorsun ve bil'âhare seni helâk edecek olan bu i'tikād-ı cebr etrafında dolaşıyorsun."

3060. "Ey akılsız bön, bu özürden dolayı kanı ve malı ve karıyı sebîl ettin!" [3064]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3060. "Ey akılsız bön, bu özürden dolayı kanı ve malı ve karıyı sebîl ettin!"

"Selîm", ahmak, bön ve yılan tarafından sokulmuş anlamlarındadır.

"Nâ-nebîl", cahil ve akılsız; "sebîl", yağma ve vakıf demektir. Yani, "Ey cahil ve ahmak olan Cebrî (cebrîye mezhebinden olan), 'Kulda irade yoktur, fiillerinde mecburdur!' dediğinden dolayı, kanını ve malını ve karını yağmaya verdin ve kendi inancında olan fasıklara vakfettin." Çünkü bu inancına göre, eğer biri gelip seni öldürse yahut malını gasbetse veya karının ırzına ve namusuna tecavüz etse, mecbur ve mazur olduğundan bu fiilinden dolayı onu sorgulaman mümkün olamayacaktır.

"Selîm", ahmak ve bön ve yılan tarafından sokulmuş ma'nâlarınadır.

"Nâ-nebîl", câhil ve akılsız; "sebîl", gāret ve vakıf demektir. Ya'ni, "Ey câhil ve ahmak olan Cebrî, "Kulda ihtiyâr yoktur, ef'âlinde mecburdur!" dediğinden dolayı, kanını ve malını ve karını yağmaya verdin ve kendi i'tikādında olan fâsıklara vakfettin." Zîrâ bu i'tikādına nazaran, eğer biri gelip seni öldürse yâhud malını gasbetse veyâhud karının ırzına ve nâmûsuna tecavüz etse, mecbûr ve ma'zûr olduğundan bu fiilinden dolayı onu muâheze etmen mümkün olamayacaktır.

3061. Binâenaleyh her bir kimse senin bıyığını koparır, özür getirir, kendisini muztar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Bu sebeple her bir kimse senin bıyığını koparır, özür beyan eder, kendisini çaresiz gösterir.

"Seblet kenden", bıyık koparmak, âciz üzerinde tasarruf etmekten kinayedir (mecazlı anlatım). "Ey Cebrî, bu inancına göre herkes seni iradesiz ve âciz görüp senin canında, malında ve namusunda tasarruf eder. Sonra 'bu fiilimde mazurum' diye kendisini çaresiz ve mecbur gösterir. Bu hâl içinde insan toplumunun ne şekle gireceğini bir düşün!"

“Seblet kenden”, bıyık koparmak, âciz üzerinde tasarruf etmekten kinâyedir. “Ey Cebrî, bu i’tikâdına nazaran herkes seni irâdesiz ve âciz görüp senin canında ve malında ve ırzında tasarruf eder. Sonra bu fiilimde ma’zûrum diye kendisini muztar ve mecbûr gösterir. Bu hâl içinde heyet-i ictimâiyye-i beşeriyyenin ne şekle gireceğini bir düşün!”

3062. Eğer Hakk’ın hükmü sana özür olmaya lâyık olursa, imdi bana öğret ve fetvâ ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Eğer Hakk’ın hükmü sana özür olmaya lâyık olursa, şimdi bana öğret ve fetvâ ver!

“Ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), gerçi ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) vardır, fakat senin dediğin gibi insanlardan irâdenin kaldırılmasına sebep değildir. Eğer Hakk’ın hükmü ve kazâsı senden irâdeyi kaldırdığına dair kuvvetli delillerin var ise, bana da öğret ve fetvâ ver, ben de ikna olayım!”

“Ey Cebrî, gerçi kazâ-yı ilâhî vardır, fakat senin dediğin gibi insanlardan ihtiyârın selbine sebeb değildir. Eğer Hakk’ın hükmü ve kazâsı senden ihtiyârı selbettiğine dâir kuvvetli delillerin var ise, bana da öğret ve fetvâ ver, ben de kâni’ olayım!”

3063. Zîrâ benim için yüz arzû ve şehvet vardır. Benim elim heybet korkusundan bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Çünkü benim için yüz arzu ve şehvet vardır. Benim elim heybet korkusundan bağlanmıştır.

Çünkü bende de nefis vardır ve bu dünya hayatında benim nefsimin de birçok arzuları ve istekleri vardır. Fakat karşımda ilâhî emir ve yasakları görüp onların heybeti korkusundan elim bağlanır. Hakk'ın yasakladığı nefsimin arzularını ve şehvetlerini yerine getiremiyorum.

“Zîrâ bende de nefis vardır ve bu hayât-ı dünyeviyyede benim nefsimin dahi birçok arzûları ve istekleri vardır. Fakat karşımda emir ve nehy-i ilâhîyi görüp onların heybeti korkusundan elim bağlanır. Hakk’ın nehyettiği nefsimin arzûlarını ve şehvetlerini icrâ edemiyorum.”

3064. Binâenaleyh kerem et, özür için ta’lîm ver, benim elimden ve ayağımdan düğümü aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Bu sebeple kerem et, özür için öğret, benim elimden ve ayağımdan düğümü çöz!

Bu beyitler, Sünnî olan mümin tarafından Cebrî'ye (insanın iradesini yok sayan kaderci görüş) alay yoluyla söylenmiştir. "Ey Cebrî, korkuyorum, nefsimin arzularını yapamıyorum; eğer ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) benden seçme hakkını ve iradeyi alıcı olduğuna dair delillerini getirip bana öğretirsen! Ben de kendimi mazur göreyim! Benim elimden ve

Bu beyitler Sünnî olan mü’min tarafından Cebrî’ye istihzâ tarîkıyla vâki’ olmuştur. “Ey Cebrî, korkuyorum, nefsimin arzularını yapamıyorum; eğer kazâ-yı ilâhî benden ihtiyârı ve irâdeyi selbedici olduğuna dâir delillerini getirip bana ta’lîmât ver! Ben de kendimi ma’zûr tutayım! Benim elimden ve

3061. Binâenaleyh her bir kimse senin bıyığını koparır, özür getirir, kendisini muztar yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3061. Bu sebeple her bir kimse senin bıyığını koparır, özür getirir, kendisini çaresiz kılar.

"Seblet kenden", yani bıyık koparmak, âciz bir kişi üzerinde tasarruf etmekten kinayedir. "Ey Cebrî, bu inancına göre herkes seni iradesiz ve âciz görüp senin canında, malında ve namusunda tasarruf eder. Sonra da 'Bu fiilimde mazurum' diye kendisini çaresiz ve mecbur gösterir. Bu hâl içinde insan topluluğunun ne şekle gireceğini bir düşün!"

"Seblet kenden", bıyık koparmak, âciz üzerinde tasarruf etmekten kinâyedir. "Ey Cebrî, bu i'tikâdına nazaran herkes seni irâdesiz ve âciz görüp senin canında ve malında ve ırzında tasarruf eder. Sonra bu fiilimde ma'zûrum diye kendisini muztar ve mecbûr gösterir. Bu hâl içinde heyet-i ictimâiyye-i beşeriyyenin ne şekle gireceğini bir düşün!"

3062. Eğer Hakk'ın hükmü sana özür olmaya lâyık olursa, imdi bana öğret ve fetvâ ver!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3062. Eğer Hakk'ın hükmü sana özür olmaya lâyık olursa, şimdi bana öğret ve fetvâ ver!

"Ey Cebrî (cebrîyye mezhebinden olan), gerçi ilâhî kazâ vardır, fakat senin dediğin gibi insanlardan irâdenin kaldırılmasına sebep değildir. Eğer Hakk'ın hükmü ve kazâsı senden irâdeyi kaldırdığına dair kuvvetli delillerin var ise, bana da öğret ve fetvâ ver, ben de ikna olayım!"

"Ey Cebrî, gerçi kazâ-yı ilâhî vardır, fakat senin dediğin gibi insanlardan ihtiyârın selbine sebeb değildir. Eğer Hakk'ın hükmü ve kazâsı senden ihtiyârı selbettiğine dâir kuvvetli delillerin var ise, bana da öğret ve fetvâ ver, ben de kâni' olayım!"

3063. Zîrâ benim için yüz arzû ve şehvet vardır. Benim elim heybet korkusundan bağlanmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3063. Çünkü benim için yüz arzu ve şehvet vardır. Benim elim heybet korkusundan bağlanmıştır.

Çünkü bende de nefis vardır ve bu dünya hayatında benim nefsimin de birçok arzuları ve istekleri vardır. Fakat karşımda ilahi emir ve yasakları görüp onların heybetinin korkusundan elim bağlanır. Hakk'ın yasakladığı nefsimin arzularını ve şehvetlerini yerine getiremiyorum.

"Zîrâ bende de nefis vardır ve bu hayât-ı dünyeviyyede benim nefsimin dahi birçok arzûları ve istekleri vardır. Fakat karşımda emir ve nehy-i ilâhîyi görüp onların heybeti korkusundan elim bağlanır. Hakk'ın nehyettiği nefsimin arzûlarını ve şehvetlerini icrâ edemiyorum."

3064. Binâenaleyh kerem et, özür için ta'lîm ver, benim elimden ve ayağımdan düğümü aç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3064. Bu sebeple kerem et, özür için öğret, benim elimden ve ayağımdan düğümü çöz!

Bu beyitler, Sünnî olan mümin tarafından Cebrî'ye (cebrîye mezhebinden olan kişiye) alay yoluyla söylenmiştir. "Ey Cebrî, korkuyorum, nefsimin arzularını yapamıyorum; eğer ilâhî kazâ benden seçme hakkını ve irâdeyi alıcı olduğuna dair delillerini getirip bana öğretirsen! Ben de kendimi mazur göreyim! Benim elimden ve ayağımdan ilâhî emir ve yasak düğümünü çöz! Bu dünya hayatında istediğimi yapayım ve keyfim dairesinde yaşayayım!"

Bu beyitler Sünnî olan mü'min tarafından Cebrî'ye istihzâ tarîkıyla vâki' olmuştur. "Ey Cebrî, korkuyorum, nefsimin arzularını yapamıyorum; eğer kazâ-yı ilâhî benden ihtiyârı ve irâdeyi selbedici olduğuna dâir delillerini getirip bana ta'lîmât ver! Ben de kendimi ma'zûr tutayım! Benim elimden ve ayağımdan emir ve nehy-i ilâhî düğümünü çöz! Bu hayât-ı dünyeviyyede istediğimi yapayım ve keyfim dâiresinde yaşayayım!"

3065. Bir ihtiyarım ve düşüncem vardır!" diye bir san'atı ihtiyar etmişsin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. Bir seçimim ve düşüncem vardır!" diye bir sanatı seçmişsin."

"Ey Cebrî, bu dünya hayatında geçim kaynağı olmak üzere mevcut olan sanatlar arasında bir sanatı seçip tercih etmişsin. Bu seçiş, "Benim bir seçimim ve iradem ve düşüncem var!" demektir."

"Ey Cebrî, bu hayât-ı dünyeviyyende medâr-ı maîşet olmak üzere mevcûd olan san'atlar arasında bir san'atı seçip ihtiyâr etmişsin. Bu seçiş, "Benim bir ihtiyârım ve irâdem ve düşüncem var!" demektir."

3066. Ve yoksa, ey kethüdâ, o san'atlar arasında nasıl o san'atı seçmişsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. "Ve yoksa, ey kethüdâ (ev sahibi, aile reisi), o sanatlar arasında nasıl o sanatı seçmişsin?"

"Kethüdâ", ev sahibi ve aile reisi demektir. Yani, "Eğer seçme hakkın yok ise, ey aile reisi olan Cebrî (cebrîye mezhebinden olan), geçimini sağlama konusunda o sanatı nasıl seçtin? Çünkü birçok çeşitli sanatların arasından birini seçmek, mutlaka bir isteğe ve iradeye bağlıdır. İradesi olmayan bir kimsede seçme ve tercih etme özelliği de olmaz."

"Ked-huda", ev sahibi ve âile reîsi demektir. Ya'ni, "Eğer ihtiyârın yok ise, ey âile reîsi olan Cebrî, te'mîn-i maîşet hususunda o san'atı nasıl seçtin? Zî-rã birçok mütenevvi' san'atların arasından birisini seçmek, mutlakā bir isteğe ve irâdeye mevkūftur. İrâdesi olmayan bir kimsede seçmek ve intihâb etmek hassası da olmaz."

3067. Vaktāki nefis ve hevânın nöbeti gelir, sana yirmi adamlık ihtiyar gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. Nefis ve hevanın sırası geldiğinde, sana yirmi adamlık irade gelir.

Ey Cebrail, ilahi emri yerine getirmemen konusunda kendini mecbur ve mazur görürsün; ve bu hususta kendinde asla irade ve seçme hakkı olduğunu kabul etmezsin. Fakat nefis ve hevanın arzularını yerine getirme sırası geldiği zaman kendinde yirmi adamın irade ve seçme hakkına denk bir seçme hakkı oluşur ve o arzularına ulaşmak için şiddetle hareket edersin.

"Ey Cebrî, emr-i ilâhîyi icra etmemen hususunda kendini mecbûr ve ma'zûr görürsün; ve bu husûsta kendinde asla ihtiyâr ve irâde isbât etmezsin. Fakat nefis ve hevânın arzûlarını icrâya nöbet geldiği vakit kendinde yirmi adamın irâde ve ihtiyârına mukābil bir ihtiyâr hâsıl olur ve o arzûlarına vusûl için şiddetle hareket edersin."

3068. Vaktaki dost senden bir habbe fayda götürür, senin canında niza' ihtiyarı açılır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. Vaktaki dost senden bir habbe fayda götürür, senin canında niza' ihtiyarı açılır.

Yani, "Bir dostun senin bir habbelik malını alsa ve senin bir maddi menfaatine dokunsa, senin iç dünyanda ona karşı bir çekişme ve kavga kapısı açılır ve onunla mücadeleye başlarsın."

Ya'ni, "Vaktāki bir dostun senin bir habbelik malını alsa ve senin bir maddî menfaatine dokunsa senin bâtınında ona karşı bir nizâ' ve kavga kapısı açılır ve onunla mücadeleye başlarsın."

3069. Vaktaki ni'metlerin şükrünün nöbeti gelir, senin ihtiyarın yoktur ve sen bir taştan aşağısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Nimetlerin şükrünün sırası geldiğinde, senin iraden yoktur ve sen bir taştan daha aşağısın.

"Ayağımdan ilahi emir ve yasak düğümünü çöz! Bu dünya hayatında istediğimi yapayım ve keyfime göre yaşayayım!"

ayağımdan emir ve nehy-i ilâhî düğümünü çöz! Bu hayât-ı dünyeviyyede istediğimi yapayım ve keyfim dâiresinde yaşayayım!"

3065. "Bir ihtiyarım ve düşüncem vardır!" diye bir san'atı ihtiyar etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3065. "Bir seçimim ve düşüncem vardır!" diye bir sanatı seçmişsin.

"Ey Cebrî, bu dünya hayatında geçim kaynağı olmak üzere var olan sanatlar arasında bir sanatı seçip tercih etmişsin. Bu seçiş, "Benim bir seçimim ve iradem ve düşüncem var!" demektir."

"Ey Cebrî, bu hayât-ı dünyeviyyende medâr-ı maîşet olmak üzere mevcûd olan san'atlar arasında bir san'atı seçip ihtiyâr etmişsin. Bu seçiş, "Benim bir ihtiyârım ve irâdem ve düşüncem var!" demektir."

3066. "Ve yoksa, ey kethüdâ, o san'atlar arasında nasıl o san'atı seçmişsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3066. "Ve yoksa, ey kethüdâ, o sanatlar arasında nasıl o sanatı seçmişsin?"

"Kethüdâ", ev sahibi ve aile reisi demektir. Yani, "Eğer seçme hakkın yok ise, ey aile reisi olan Cebri (cebrî görüşe sahip kişi), geçimini sağlama konusunda o sanatı nasıl seçtin? Çünkü birçok çeşitli sanatların arasından birini seçmek, mutlaka bir isteğe ve iradeye bağlıdır. İradesi olmayan bir kimsede seçme ve tercih etme özelliği de olmaz."

"Ked-huda", ev sahibi ve âile reîsi demektir. Ya'ni, "Eğer ihtiyârın yok ise, ey âile reîsi olan Cebrî, te'mîn-i maîşet hususunda o san'atı nasıl seçtin? Zîrâ birçok mütenevvi' san'atların arasından birisini seçmek, mutlakā bir isteğe ve irâdeye mevkūftur. İrâdesi olmayan bir kimsede seçmek ve intihâb etmek hassası da olmaz."

3067. "Vaktāki nefis ve hevânın nöbeti gelir, sana yirmi adamlık ihtiyar gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3067. "Nefis ve hevanın sırası geldiğinde, sana yirmi adamlık irade gelir."

Ey Cebrail, ilahi emri yerine getirmemen konusunda kendini mecbur ve mazur görürsün; ve bu hususta kendinde asla irade ve seçme hakkı olduğunu kabul etmezsin. Fakat nefis ve hevanın arzularını yerine getirme sırası geldiği zaman kendinde yirmi adamın irade ve seçme hakkına denk bir irade oluşur ve o arzularına ulaşmak için şiddetle hareket edersin.

"Ey Cebrî, emr-i ilâhîyi icra etmemen hususunda kendini mecbûr ve ma'zûr görürsün; ve bu husûsta kendinde asla ihtiyâr ve irâde isbât etmezsin. Fakat nefis ve hevânın arzûlarını icrâya nöbet geldiği vakit kendinde yirmi adamın irâde ve ihtiyârına mukābil bir ihtiyâr hâsıl olur ve o arzûlarına vusûl için şiddetle hareket edersin."

3068. "Vaktaki dost senden bir habbe fayda götürür, senin canında nizâ' ihtiyarı açılır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3068. "Vaktaki dost senden bir habbe fayda götürür, senin canında nizâ' ihtiyarı açılır."

Yani, "Bir dostun senin bir habbelik malını alsa ve senin bir maddi menfaatine dokunsa, senin içinde ona karşı bir çekişme ve kavga kapısı açılır ve onunla mücadeleye başlarsın."

Ya'ni, "Vaktāki bir dostun senin bir habbelik malını alsa ve senin bir maddî menfaatine dokunsa senin bâtınında ona karşı bir nizâ' ve kavga kapısı açılır ve onunla mücadeleye başlarsın."

3069. Vaktaki ni'metlerin şükrünün nöbeti gelir, senin ihtiyarın yoktur ve sen bir taştan aşağısın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3069. Nimetlerin şükrünün sırası geldiğinde, senin iraden yoktur ve sen bir taştan daha aşağısın.

Yine sana bir dostundan iyilik ve nimetler geldiğinde, o iyiliğin ve nimetlerin o dosta karşı şükrünü yerine getirmek gerektiğinde, bu hususta sen kendini irade sahibi görmezsin ve kendini bir taştan daha aşağı sayarsın. Buna göre sen, dostunun bir malını aldığı zaman, onunla kavga ve mücadele etmekte irade sahibisin. Fakat ondan sana bir nimet gelse, bu sana ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) neticesi olarak geldiği için iraden yoktur. Buna göre teşekküre bile ihtiyaç duymazsın. Bu nasıl bir mezheptir?

"Vaktâki yine sana bir dostundan iyilik ve ni'metler gelse o iyiliğin ve ni'metlerin o dosta karşı şükrünü ifa etmek lâzım gelse, bu husûsta sen kendini muhtâr görmezsin ve kendini bir taştan daha aşağı sayarsın. Binâenaleyh sen, dostun bir malını aldığı vakit, onunla kavga ve mücadele etmekte ihtiyâr sahibisin. Fakat ondan sana bir ni'met gelse, bu sana kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak geldiği için ihtiyârın yoktur. Binâenaleyh teşekküre bile hâcet görmezsin. Bu nasıl bir mezhebdir?"

3070. "Bu yakışta "Beni ma'zûr gör!" diye cehennemin özrü de sana muhakkak bu olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. "Bu yakışta "Beni mazur gör!" diye cehennemin özrü de sana muhakkak bu olur."

Ey Cebrî, muhakkaktır ki, yarın ahiret hayatında, cehennemin özrü dahi senin inancına göre muhakkak bu olup der ki: "Benim yakıcılığım ilâhî kazâdır, bu sebeple ben seni yakarsam, boşuna feryat etme, bu yakışta beni mazur gör!"

"Ey Cebrî, muhakkaktır ki, yarın hayât-ı uhreviyyede, cehennemin özrü dahi senin i'tikādına göre muhakkak bu olup der ki: "Benim yakıcılığım kazâ-yı ilâhîdir, binâenaleyh ben seni yakarsam, beyhûde feryâd etme, bu yakışta beni ma'zûr gör!""

3071. "Bu hüccet ile kimse seni ma'zûr tutmadı ve bu seni cellâdın elinden uzak tutmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. "Bu delil ile kimse seni mazur görmedi ve bu seni celladın elinden uzak tutmadı."

3072. “Çünkü cihân bu hüküm ile manzûm oldu. O âlemin hali dahi sana ma'lum oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. "Çünkü cihan bu hüküm ile düzenlendi. O âlemin hâli de sana malum oldu."

Ey Cebri, görüyorsun ki, getirdiğimiz örneklere göre bu dünya hayatında hiçbir kimse senin inancından dolayı seni mazur ve mecbur saymadı; ve "Yaptığım bu cinayette mazur ve mecburum!" demek seni celladın elinden ve siyasetten uzaklaştırmadı. Çünkü bu âlemin düzeni bu hüküm ile yani insanların elinde irade ve seçme hakkı bulunduğu esası üzerine kuruldu. Artık bu dünya âleminin hâlinden ahiret âleminin durumları da sana malum olmak lazım geldi. Bu âlemde senin inancın seni cellat elinden kurtaramadığı gibi ahirette bu özür ve inanç ile kendini ilahi azaptan kurtaramazsın. "Ne zaman ki yine sana bir dostundan iyilik ve nimetler gelse, o iyiliğin ve nimetlerin o dosta karşı şükrünü yerine getirmek lazım gelse, bu hususta sen kendini seçme hakkına sahip görmezsin ve kendini bir taştan daha aşağı sayarsın. Bu sebeple sen, dostun bir malını aldığı vakit, onunla kavga ve mücadele etmekte seçme hakkına sahipsin. Fakat ondan sana bir nimet gelse, bu sana ilahi kaza sonucu olarak geldiği için seçme hakkın yoktur. Bu sebeple teşekküre bile ihtiyaç görmezsin. Bu nasıl bir mezheptir?"

"Ey Cebrî, görüyorsun ki, getirdiğimiz misâllere göre bu hayât-ı dünyeviyyede hiçbir kimse senin i'tikādından dolayı seni ma'zûr ve mecbûr tutmadı; ve "Yaptığım bu cinâyette ma'zûr ve mecbûrum!" demek seni cellâdın elinden ve siyasetten uzaklaştırmadı. Çünkü bu âlemin nizâmı bu hükm ile ya'ni insanların elinde irâde ve ihtiyâr bulunduğu esâsı üzerine kuruldu. Artık bu dünyâ âleminin hâlinden âhiret âleminin ahvâli dahi sana ma'lûm olmak lazım geldi. Bu âlemde senin i'tikādın seni cellâd elinden kurtaramadığı gibi âhirette bu özür ve i'tikād ile kendini azâb-ı ilâhîden kurtaramazsın." "Vaktâki yine sana bir dostundan iyilik ve ni'metler gelse o iyiliğin ve ni'metlerin o dosta karşı şükrünü ifa etmek lâzım gelse, bu husûsta sen kendini muhtâr görmezsin ve kendini bir taştan daha aşağı sayarsın. Binâenaleyh sen, dostun bir malını aldığı vakit, onunla kavga ve mücadele etmekte ihtiyâr sahibisin. Fakat ondan sana bir ni'met gelse, bu sana kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak geldiği için ihtiyârın yoktur. Binâenaleyh teşekküre bile hâcet görmezsin. Bu nasıl bir mezhebdir?"

3070. Bu yakışta "Beni ma'zûr gör!" diye cehennemin özrü de sana muhakkak bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3070. Bu yakışta "Beni mazur gör!" diye cehennemin özrü de sana muhakkak bu olur.

Ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), muhakkaktır ki, yarın ahiret hayatında, cehennemin özrü dahi senin inancına göre muhakkak bu olup der ki: "Benim yakıcılığım ilâhî kazâdır (Allah'ın küllî hükmü), bu sebeple ben seni yakarsam, boşuna feryat etme, bu yakışta beni mazur gör!"

"Ey Cebrî, muhakkaktır ki, yarın hayât-ı uhreviyyede, cehennemin özrü dahi senin i'tikādına göre muhakkak bu olup der ki: "Benim yakıcılığım kazâ-yı ilâhîdir, binâenaleyh ben seni yakarsam, beyhûde feryâd etme, bu yakışta beni ma'zûr gör!""

3071. Bu hüccet ile kimse seni ma'zûr tutmadı ve bu seni cellâdın elinden uzak tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3071. Bu delil ile kimse seni mazur görmedi ve bu seni celladın elinden uzak tutmadı.

3072. "Çünkü cihân bu hüküm ile manzûm oldu. O âlemin hâli dahi sana ma'lûm oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3072. "Çünkü cihan bu hüküm ile düzenlendi. O âlemin hâli dahi sana malum oldu."

"Ey Cebrî (cebrî inanca sahip kişi), görüyorsun ki, getirdiğimiz örneklere göre bu dünya hayatında hiçbir kimse senin inancından dolayı seni mazur ve mecbur saymadı; ve "Yaptığım bu cinayette mazur ve mecburum!" demen seni celladın elinden ve cezadan uzaklaştırmadı. Çünkü bu âlemin düzeni bu hüküm ile, yani insanların elinde irade ve seçme özgürlüğü bulunduğu esası üzerine kuruldu. Artık bu dünya âleminin hâlinden ahiret âleminin durumları dahi sana malum olmak lazım geldi. Bu âlemde senin inancın seni cellat elinden kurtaramadığı gibi ahirette bu özür ve inanç ile kendini ilahi azaptan kurtaramazsın." Yine Cebrî'nin cevabı ve seçme özgürlüğünün ispatı ve emir ile yasağın geçerliliği hakkında hikâye ve onun beyanındadır ki, Cebrî'nin özrü hiçbir dinde kabul değildir ve yapmış olduğu o fiilin layık olduğu cezadan kurtulmayı gerektirmez. Nasıl ki Cebrî olan İblis "Sen beni azdırdın!" (Hicr, 15/39) demesi sebebiyle kurtulamadı. Ve az, çok üzerine delildir.

"Ey Cebrî, görüyorsun ki, getirdiğimiz misâllere göre bu hayât-ı dünyeviyyede hiçbir kimse senin i'tikādından dolayı seni ma'zûr ve mecbûr tutmadı; ve "Yaptığım bu cinâyette ma'zûr ve mecbûrum!" demek seni cellâdın elinden ve siyasetten uzaklaştırmadı. Çünkü bu âlemin nizâmı bu hükm ile ya'ni insanların elinde irâde ve ihtiyâr bulunduğu esâsı üzerine kuruldu. Artık bu dünyâ âleminin hâlinden âhiret âleminin ahvâli dahi sana ma'lûm olmak lazım geldi. Bu âlemde senin i'tikādın seni cellâd elinden kurtaramadığı gibi âhirette bu özür ve i'tikād ile kendini azâb-ı ilâhîden kurtaramazsın." Yine Cebrî'nin cevabı ve ihtiyârının isbâtı ve emr ü nehyin sıhhati hakkında hikâye ve onun beyânındadır ki, Cebrî'nin özrü hiçbir dînde makbûl değildir ve etmiş olduğu o fiilin lâyığından halâsı mûcib değildir. Nitekim Cebrî olan İblîs "Sen beni azdırdın!" (Hicr, 15/39) demesi sebebiyle halâs olmadı. Ve az, çok üzerine delîldir

3073. O bir kimse ağacın yukarısına gitti. O meyveyi hırsızca silkti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. O bir kimse ağacın yukarısına gitti. O meyveyi hırsızca silkti.

Bir kimse bir ağacın tepesine çıkıp sahibinin bilgisi olmaksızın ağacın yemişlerini hırsızca silkti.

Bir kimse bir ağacın tepesine çıkıp sahibinin ma'lûmâtı olmaksızın ağacın yemişlerini hırsızca silkti.

3074. Bağın sahibi geldi ve dedi: "Ey alçak, senin Hak'tan utanmaklığın hani, ne yapıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Bağın sahibi geldi ve dedi: "Ey alçak, senin Hak'tan utanman nerede, ne yapıyorsun?"

3075. Dedi: "Huda'nın bağından, Huda'nın kulu eğer Hakk'ın ona atâ ettiği hurmayı yerse..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Dedi: "Allah'ın bağından, Allah'ın kulu eğer Hakk'ın ona verdiği hurmayı yerse..."

3076. "Avâm gibi ne melamet ediyorsun? Ganî olan Hudavend'in sofrası üzerine buhül mü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. "Sıradan insanlar gibi niye kınıyorsun? Zengin olan Allah'ın sofrası üzerine cimrilik mi?"

Yani, ağaçtan izinsiz meyve koparan Cebrî (kulların fiillerinde iradesi olmadığını savunan) bağ sahibine cevaben "Bu bağ Allah'ın bağıdır, ben de Allah'ın kuluyum. Allah'ın kulu, Allah'ın bağından Hakk'ın ihsanı olan hurmaları yiyor, bundan sana ne? Bu hakikatten gafil ve cahil olan sıradan insanlar gibi beni niçin kınıyorsun? Bu bağ, zengin olan Yüce Allah'ın-

Yine Cebrî'nin cevabı ve iradesinin ispatı ve emir ile nehyin (yasaklamanın) geçerliliği hakkında bir hikâye ve onun açıklamasındadır ki, Cebrî'nin özrü hiçbir dinde kabul edilemez ve yapmış olduğu o fiilin layık görüldüğü cezadan kurtulmasını gerektirmez. Nitekim Cebrî olan İblis "Sen beni azdırdın!" (Hicr, 15/39) demesi sebebiyle kurtulamadı. Ve az, çok üzerine delildir.

Ya'ni, ağaçtan izinsiz meyve koparan Cebrî bağ sahibine cevâben "Bu bağ Allah'ın bağıdır, ben de Allah'ın kuluyum. Allah'ın kulu, Allah'ın bağından Hakk'ın ihsânı olan hurmaları yiyor, bundan sana ne? Bu hakîkatten gafil ve câhil olan avâm gibi beni niçin takbîh ediyorsun? Bu bağ, ganî olan Hak Te-

Yine Cebrî'nin cevabı ve ihtiyârının isbâtı ve emr ü nehyin sıhhati hakkında hikâye ve onun beyânındadır ki, Cebrî'nin özrü hiçbir dînde makbûl değildir ve etmiş olduğu o fiilin lâyığından halâsı mûcib değildir. Nitekim Cebrî olan İblîs "Sen beni azdırdın!" (Hicr, 15/39) demesi sebebiyle halâs olmadı. Ve az, çok üzerine delîldir

3073. O bir kimse ağacın yukarısına gitti. O meyveyi hırsızca silkti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3073. O bir kimse ağacın yukarısına gitti. O meyveyi hırsızca silkti.

Bir kimse bir ağacın tepesine çıkıp sahibinin bilgisi olmaksızın ağacın yemişlerini hırsızca silkti.

Bir kimse bir ağacın tepesine çıkıp sahibinin ma'lûmâtı olmaksızın ağacın yemişlerini hırsızca silkti.

3074. Bağın sahibi geldi ve dedi: "Ey alçak, senin Hak'tan utanmaklığın hani, ne yapıyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3074. Bağın sahibi geldi ve dedi: "Ey alçak, senin Hak'tan utanman nerede, ne yapıyorsun?"

3075. Dedi: "Huda'nın bağından, Huda'nın kulu eğer Hakk'ın ona atâ ettiği hurmayı yerse..."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3075. Dedi: "Allah'ın bağından, Allah'ın kulu eğer Hakk'ın ona verdiği hurmayı yerse..."

3076. "Avâm gibi ne melamet ediyorsun? Ganî olan Hudavend'in sofrası üzerine buhül mü?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3076. "Sıradan insanlar gibi niçin kınıyorsun? Zengin olan Allah'ın sofrası üzerine cimrilik mi?"

Yani, ağaçtan izinsiz meyve koparan Cebriye mezhebinden olan bağ sahibine cevaben (şöyle dedi): "Bu bağ Allah'ın bağıdır, ben de Allah'ın kuluyum. Allah'ın kulu, Allah'ın bağından Hakk'ın ihsanı olan hurmaları yiyor, bundan sana ne? Bu hakikatten gafil ve cahil olan sıradan insanlar gibi beni niçin kınıyorsun? Bu bağ, zengin olan Yüce Allah'ın nimet sofrasıdır. Hakk'ın kullarına karşı bu sofraya cimrilik mi ediyorsun?"

Ya'ni, ağaçtan izinsiz meyve koparan Cebrî bağ sahibine cevâben "Bu bağ Allah'ın bağıdır, ben de Allah'ın kuluyum. Allah'ın kulu, Allah'ın bağından Hakk'ın ihsânı olan hurmaları yiyor, bundan sana ne? Bu hakîkatten gafil ve câhil olan avâm gibi beni niçin takbîh ediyorsun? Bu bağ, ganî olan Hak Te- âlâ'nın sofra-i ni'metidir. Hakk'ın kullarına karşı bu sofraya buhül mü ediyorsun?"

3077. Dedi: "Aybek, o ipi getir, tâ ki ben en güzel cevabı vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. Dedi: "Aybek, o ipi getir, tâ ki ben en güzel cevabı vereyim!"

"Aybek", bağ sahibinin hizmetçisinin adıdır. Bağ sahibi Cebrî'den bu sözü işitince, yanında bulunan hizmetçisine hitaben: "Ey Aybek, şu ipi getir, tâ ki ben bu adama en güzel cevabı vereyim!"

"Aybek", bağ sahibinin hizmetçisinin adıdır. Bağ sahibi Cebrî'den bu sözü işitince yanında bulunan hizmetçisine hitâben: "Ey Aybek, şu ipi getir, tâ ki ben bu adama en güzel cevabı vereyim!"

3078. Sonra onu o demde ağaca sıkı bağladı ve onun arkasına ve bacağına şiddetle sopayı vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Sonra onu o anda ağaca sıkıca bağladı ve onun arkasına ve bacağına şiddetle sopayı vurdu.

Aybek ipi getirdikten sonra, bağ sahibi izinsiz yemiş koparan adamı sıkı sıkı ağaca bağladı ve arkasına ve bacaklarına şiddetle sopa vurdu.

Aybek ipi getirdikten sonra bağ sahibi izinsiz yemiş koparan adamı sıkı sıkı ağaca sardı ve arkasına ve bacaklarına şiddetle sopa vurdu.

3079. Dedi: "Artık Huda'dan bir haya tut! Bu suçsuzu ağlaya ağlaya öldürür müsün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Dedi: "Artık Allah'tan bir haya tut! Bu suçsuzu ağlaya ağlaya öldürür müsün?"

Dayak yiyen adam dedi: "Artık Allah'tan utan, benim ne kusurum var? Bu suçsuzu böyle bağırta bağırta öldürecek misin?"

Dayak yiyen adam dedi: "Artık Allah'tan utan, benim ne kusûrum var? Bu suçsuzu böyle bağırta bağırta öldürecek misin?"

3080. Dedi: "Eğer Huda'nın sopasını onun bir kulu diğer kulun arkasına hoş olarak vurursa,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. Dedi: "Eğer Allah'ın sopasını onun bir kulu diğer kulun arkasına hoş olarak vurursa,"

3081. "Hakk'ın sopasıdır; ve arka ve yan onun mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının bendesiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. "Hakk'ın sopasıdır; ve arka ve yan onun mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının bendesiyim!"

Bağ sahibi, dayak yerken bağıran hırsıza cevap olarak dedi: "Bu sopa Hakk'ın sopasıdır, ben de Hakk'ın kuluyum. Eğer Hakk'ın kulu, Hakk'ın sopasını diğer bir kulunun arkasına hoş ve lâyık olduğu şekilde vurursa, benim ne suçum vardır? Sopa Hakk'ın ve arka ve yan da Hakk'ın mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının kuluyum!" Yüce Allah'ın nimet sofrasıdır. Hakk'ın kullarına karşı bu sofraya cimrilik mi ediyorsun?"

Bağ sahibi dayak yerken bağıran hırsıza cevâben dedi: "Bu sopa Hakk'ın sopasıdır, ben de Hakk'ın kuluyum. Eğer Hakk'ın kulu, Hakk'ın sopasını diğer bir kulunun arkasına hoş ve lâyıkı vech ile vurursa, benim ne kabâhatim vardır? Sopa Hakk'ın ve arka ve yan dahi Hakk'ın mülküdür. Ben onun âletinin ve fermânının kuluyum!" âlâ'nın sofra-i ni'metidir. Hakk'ın kullarına karşı bu sofraya buhül mü ediyorsun?"

3077. Dedi: "Aybek, o ipi getir, tâ ki ben en güzel cevabı vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3077. Dedi: "Aybek, o ipi getir, tâ ki ben en güzel cevabı vereyim!"

"Aybek", bağ sahibinin hizmetçisinin adıdır. Bağ sahibi Cebrî'den bu sözü işitince, yanında bulunan hizmetçisine hitaben: "Ey Aybek, şu ipi getir, tâ ki ben bu adama en güzel cevabı vereyim!"

"Aybek", bağ sahibinin hizmetçisinin adıdır. Bağ sahibi Cebrî'den bu sözü işitince yanında bulunan hizmetçisine hitâben: "Ey Aybek, şu ipi getir, tâ ki ben bu adama en güzel cevabı vereyim!"

3078. Sonra onu o demde ağaca sıkı bağladı ve onun arkasına ve bacağına şiddetle sopayı vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3078. Sonra onu o anda ağaca sıkıca bağladı ve onun arkasına ve bacağına şiddetle sopayı vurdu.

Aybek ipi getirdikten sonra, bağ sahibi izinsiz yemiş koparan adamı sıkı sıkı ağaca bağladı ve arkasına ve bacaklarına şiddetle sopa vurdu.

Aybek ipi getirdikten sonra bağ sahibi izinsiz yemiş koparan adamı sıkı sıkı ağaca sardı ve arkasına ve bacaklarına şiddetle sopa vurdu.

3079. Dedi: "Artık Huda'dan bir haya tut! Bu suçsuzu ağlaya ağlaya öldürür müsün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3079. Dedi: "Artık Allah'tan bir haya tut! Bu suçsuzu ağlaya ağlaya öldürür müsün?"

Dayak yiyen adam dedi: "Artık Allah'tan utan, benim ne kusurum var? Bu suçsuzu böyle bağırta bağırta öldürecek misin?"

Dayak yiyen adam dedi: "Artık Allah'tan utan, benim ne kusûrum var? Bu suçsuzu böyle bağırta bağırta öldürecek misin?"

3080. Dedi: "Eğer Huda'nın sopasını onun bir kulu diğer kulun arkasına hoş olarak vurursa,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3080. Dedi: "Eğer Allah'ın sopasını onun bir kulu diğer kulun arkasına hoş olarak vurursa,"

3081. "Hakk'ın sopasıdır; ve arka ve yan onun mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının bendesiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3081. "Hak'ın sopasıdır; ve arka ve yan onun mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının kuluyum!"

Bağ sahibi, dayak yerken bağıran hırsıza cevap olarak dedi: "Bu sopa Hak'ın sopasıdır, ben de Hak'ın kuluyum. Eğer Hak'ın kulu, Hak'ın sopasını diğer bir kulunun arkasına hoş ve lâyık olduğu şekilde vurursa, benim ne suçum vardır? Sopa Hak'ın ve arka ve yan da Hak'ın mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının kuluyum!"

Bağ sahibi dayak yerken bağıran hırsıza cevâben dedi: "Bu sopa Hakk'ın sopasıdır, ben de Hakk'ın kuluyum. Eğer Hakk'ın kulu, Hakk'ın sopasını diğer bir kulunun arkasına hoş ve lâyıkı vech ile vurursa, benim ne kabâhatim vardır? Sopa Hakk'ın ve arka ve yan dahi Hakk'ın mülküdür. Ben onun âletinin ve fermânının kuluyum!"

3082. Dedi: "Ey ayyâr, cebirden tövbe ettim! İhtiyar vardır, ihtiyar vardır, ihtiyâr!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Dedi: "Ey ayyâr, cebirden tövbe ettim! İhtiyar vardır, ihtiyar vardır, ihtiyâr!"

"Ayyâr", hilekâr adam ve çok hareketli olan anlamlarındadır. Yani, Cebir inancına sahip kimse dedi ki: "Ey tedbir ve hile sahibi olan kimse, getirdiğin fiilî delil beni susturdu. Cebir inancından tövbe ettim. Anladım ki irade vardır, irade vardır, irade vardır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte üç defa iradeden bahsetmesinde şu işaret vardır ki; kul, Hak'tan istidat diliyle (yaratılışındaki kabiliyetle) isteyicidir. Bu sebeple bu mertebede seçme hakkı sabittir; ve ikinci mertebede ruhlar âleminde iradesi sabittir ve bu iradesiyle şehadet âleminde Hak'tan ilişki kuracak bir suret ister. Üçüncü mertebede şehadet âleminde seçme hakkına sahiptir ki, bu seçme hakkı yukarıdaki örneklerle açıkça sabit olmuştur.

"Ayyâr", hîlekâr adam ve kesîrü'l-hareke olan ma'nâlarınadır. Ya'ni, Cebrî kimse dedi ki: "Ey tedbîr ve hîle sahibi olan kimse, getirdiğin delîl-i fi'lî beni ilzâm etti. Cebir i'tikādından tövbe ettim. Anladım ki ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde üç def'a ihtiyârdan bahis buyurmasında şu işâret vardır ki; Abd Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile müriddir. Binâenaleyh bu mertebede muhtâriyeti sâbittir; ve ikinci mertebede âlem-i ervâhta irâdesi sâbittir ve bu irâdesiyle âlem-i şehadette Hak'tan taalluk edecek bir sûret ister. Üçüncü mertebede âlem-i şehadette muhtardır ki, bu muhtâriyet yukarıdaki misâller ile açıktan açığa sâbit olmuştur.

3083. Senin ihtiyarını onun ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı toz altında bir süvârî gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Senin iradeni O'nun iradesi var etti. O'nun iradesi toz altında bir süvari gibidir.

Yani, senin hakikatin Hakk'ın bir isminin ilimdeki suretidir; ve senin o ismin yatkınlık diliyle Hak'tan ilim mertebesinde ortaya çıkmayı talep etti; ve Hak da senin ortaya çıkmanı murad etti. Bu sebeple eğer Hakk'ın muradı olmasa, senin iradenin ve muradının etkisi olmazdı. Yüce Allah sana varlık verip senin ortaya çıkmanı murad etmekle varlık âleminde senin iradeni var etti ve sen bu yoğunluk âleminde ortaya çıktın. Latif olan Hakk'ın varlığı o yoğunluğun arkasında gizlendi. Bu sebeple O'nun iradesi, toz koparan bir süvarinin o kopardığı toz altında gizlenmesi gibidir.

Ya'ni, senin hakikatin Hakk'ın bir isminin sûret-i ilmiyyesidir; ve senin o ismin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan mertebe-i ilimde zuhûru taleb etti; ve Hak dahi senin zuhûrunu murâd etti. Binâenaleyh eğer Hakk'ın murâdı olmasa, senin ihtiyârının ve murâdının te'sîri olmaz idi. Hak Teâlâ sana vücûd verip senin ızhârını murâd etmekle âlem-i vücûdda senin ihtiyârını var etti ve sen bu âlem-i kesâfette zâhir oldun. Latif olan vücûd-ı Hak o kesâfet arkasında ihtifa etti. Binâenaleyh onun ihtiyârı, toz koparan bir süvârînin o kopardığı toz altında ihtifa etmesi gibidir.

3084. Onun ihtiyârı bizim ihtiyarımızı yapar. Emir bir ihtiyar üzerine müstenid olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Onun seçimi bizim seçimimizi yapar. Emir bir seçime dayanır.

Yukarıda açıklandığı üzere, Hakk'ın seçimi ve iradesi bizim seçimimizi ve irademizi yaratır; ve bu yoğunluk âleminde peygamber aracılığıyla bize tebliğ edilen ilahi emir bir seçime dayanır. Yahut Hak bizim seçimimizi yarattı. Bu sebeple, seçime dayalı emir bir seçime, yani Hakk'ın seçimine dayanır.

Yukarıda îzah olunduğu üzerine Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesi bizim ihtiyârımızı ve irâdemizi halkeder; ve bu âlem-i kesâfette peygamber vâsıtasıyla bize tebliğ olunan emr-i ilâhî bir ihtiyâr üzerine müstenid olur. Yahud Hak bizim ihtiyârımızı yarattı. Binâenaleyh emr-i ihtiyâr bir ihtiyâr üzerine ya'ni Hakk'ın ihtiyârına müstenid olur.

3082. Dedi: "Ey ayyâr, cebirden tövbe ettim! İhtiyar vardır, ihtiyar vardır, ihtiyâr!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3082. Dedi: "Ey ayyâr, cebirden tövbe ettim! İhtiyar vardır, ihtiyar vardır, ihtiyâr!"

"Ayyâr", hilekâr adam ve çok hareketli olan anlamlarındadır. Yani, Cebir inancına sahip kimse dedi ki: "Ey tedbir ve hile sahibi olan kimse, getirdiğin fiilî delil beni susturdu. Cebir inancından tövbe ettim. Anladım ki irade vardır, irade vardır, irade vardır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu şerefli beyitte üç defa iradeden bahsetmesinde şu işaret vardır ki; kul, Hak'tan istidat diliyle (yaratılışındaki kabiliyetle) isteyicidir. Bu sebeple bu mertebede seçme hakkı sabittir; ve ikinci mertebede ruhlar âleminde iradesi sabittir ve bu iradesiyle şehadet âleminde Hak'tan ilişki kuracak bir suret ister. Üçüncü mertebede şehadet âleminde seçme hakkına sahiptir ki, bu seçme hakkı yukarıdaki örneklerle açıkça sabit olmuştur.

"Ayyâr", hîlekâr adam ve kesîrü'l-hareke olan ma'nâlarınadır. Ya'ni, Cebrî kimse dedi ki: "Ey tedbîr ve hîle sahibi olan kimse, getirdiğin delîl-i fi'lî beni ilzâm etti. Cebir i'tikādından tövbe ettim. Anladım ki ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde üç def'a ihtiyârdan bahis buyurmasında şu işâret vardır ki; Abd Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile müriddir. Binâenaleyh bu mertebede muhtâriyeti sâbittir; ve ikinci mertebede âlem-i ervâhta irâdesi sâbittir ve bu irâdesiyle âlem-i şehadette Hak'tan taalluk edecek bir sûret ister. Üçüncü mertebede âlem-i şehadette muhtardır ki, bu muhtâriyet yukarıdaki misâller ile açıktan açığa sâbit olmuştur.

3083. Senin ihtiyarını onun ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı toz altında bir süvârî gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3083. Senin iradeni O'nun iradesi var etti. O'nun iradesi toz altında bir süvari gibidir.

Yani, senin hakikatin Hakk'ın bir isminin ilimdeki suretidir; ve senin o ismin yatkınlık diliyle Hak'tan ilim mertebesinde ortaya çıkmayı talep etti; ve Hak da senin ortaya çıkmanı murad etti. Bu sebeple eğer Hakk'ın muradı olmasa, senin iradenin ve muradının etkisi olmazdı. Yüce Allah sana varlık verip senin ortaya çıkmanı murad etmekle varlık âleminde senin iradeni var etti ve sen bu yoğunluk âleminde ortaya çıktın. Latif olan Hakk'ın varlığı o yoğunluğun arkasında gizlendi. Bu sebeple O'nun iradesi, toz koparan bir süvarinin o kopardığı toz altında gizlenmesi gibidir.

Ya'ni, senin hakikatin Hakk'ın bir isminin sûret-i ilmiyyesidir; ve senin o ismin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan mertebe-i ilimde zuhûru taleb etti; ve Hak dahi senin zuhûrunu murâd etti. Binâenaleyh eğer Hakk'ın murâdı olmasa, senin ihtiyârının ve murâdının te'sîri olmaz idi. Hak Teâlâ sana vücûd verip senin ızhârını murâd etmekle âlem-i vücûdda senin ihtiyârını var etti ve sen bu âlem-i kesâfette zâhir oldun. Latif olan vücûd-ı Hak o kesâfet arkasında ihtifa etti. Binâenaleyh onun ihtiyârı, toz koparan bir süvârînin o kopardığı toz altında ihtifa etmesi gibidir.

3084. Onun ihtiyârı bizim ihtiyarımızı yapar. Emir bir ihtiyar üzerine müstenid olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3084. Onun seçimi bizim seçimimizi yapar. Emir bir seçime dayanır.

Yukarıda açıklandığı üzere, Hakk'ın seçimi ve iradesi bizim seçimimizi ve irademizi yaratır; ve bu yoğunluk âleminde peygamber aracılığıyla bize tebliğ edilen ilahi emir bir seçime dayanır. Yahut Hak bizim seçimimizi yarattı. Bu sebeple, seçime dayalı emir bir seçime, yani Hakk'ın seçimine dayanır.

Yukarıda îzah olunduğu üzerine Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesi bizim ihtiyârımızı ve irâdemizi halkeder; ve bu âlem-i kesâfette peygamber vâsıtasıyla bize tebliğ olunan emr-i ilâhî bir ihtiyâr üzerine müstenid olur. Yahud Hak bizim ihtiyârımızı yarattı. Binâenaleyh emr-i ihtiyâr bir ihtiyâr üzerine ya'ni Hakk'ın ihtiyârına müstenid olur.

3085. İktidârda her mahlûkun ihtiyârsız sûret üzerinde hâkimliği vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Her yaratılmışın, iktidarda, iradesiz bir suret üzerinde hâkimiyeti vardır.

Yani, bilinir ki, her yaratılmış kendi kudretini kullanmak için iradesi ve seçimi olmayan bir suret üzerinde hükmeder. Örneğin, cansız varlıkta ve bitkide irade ve seçim yoktur. İrade sahibi olan insan, bunlar üzerinde kudretini kullanarak tasarruf eder; ve aynı şekilde hayvan veya esir olan insan her ne kadar irade sahibi olsalar da, bunların iradesi kendilerinin sahibi olan insanın iradesi altında ezildiğinden, sahiplerine karşı iradesiz ve seçimsiz bir halde kalırlar.

Ya'ni, ma'lûmdur ki, her mahlûk kendi kudretini kullanmak için irâdesi ve ihtiyârı olmayan bir sûret üzerinde hükmedicilik yapar. Meselâ cemâd ve nebât-ta irâde ve ihtiyâr yoktur. İrâde sâhibi olan insan bunlar üzerinde kudretini isti'mâl ederek tasarruf eder; ve kezâ hayvan veyâ esîr olan insan her ne kadar irâde sâhibi iseler de bunların irâdesi kendilerinin mâliki olan insanın irâdesi altında makhûr olduğundan mâliklerine karşı ihtiyârsız ve irâdesiz bir hâlde kalırlar.

3086. Tâ ki bir ihtiyârsız saydı çeker; tâ ki o Zeyd'in kulağını tutup götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. Öyle ki, iradesiz bir avı çeker; öyle ki, o Zeyd'in kulağını tutup götürür.

Hatta o kudret sahibi olan insan, iradesi mağlup olan avı, köpeği veya tuzağı veya silahı vasıtasıyla avlayıp kendi tarafına çeker; ve esiri olan Zeyd'in, yani insanlık fertlerinden bir ferdin kulağını tutup istediği tarafa ve hizmete götürür. İşte kudret sahibi olan bir mahlukun tasarruf hâli budur.

Hattâ o kudret sâhibi olan insan, irâdesi mağlûb olan avı, köpeği veyâ tuzağı veyâ silâhı vâsıtasıyla avlayıp kendi tarafına çeker; ve esîri olan Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin kulağını tutup istediği tarafa ve hizmete götürür. İşte bir kudret sâhibi olan bir mahlûkun hâl-i tasarrufu budur.

3087. Fakat Samed'in sun'u hiçbir âlet olmaksızın onun ihtiyârını onun kemendi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. Fakat Samed'in sanatı, hiçbir araç olmaksızın onun iradesini onun kemendi yapar.

Fakat Samed olan Yüce Allah'ın, irade sahibi olan insanı ilahi iradesiyle idare etmesi, görünüşte bir araç vasıtasıyla değildir. İnsanın iradesini onun kemendi ve av aracı yapar ve insanı kendi iradesiyle avlar. Bunun sırrı şudur ki, kulun öncesiz olarak yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği haller kendisinin bilmediği şeylerdir ve kendi kudretinin sırrına vakıf değildir. Onu ancak Yüce Allah bilir ve has kullarından bildirdiği kimseler bilir. Bu sebeple insan bu şekil âleminde cüz'î iradesini kendi yatkınlığının aksine olan yönlere harcamaya başlar. Yüce Allah küllî iradesiyle onu öncesiz olarak talep etmiş olduğu haller tarafına çeker. Fakat bu çekiş, kula, kendi hakikatinin haline ait bir fikir ilka olunarak kulun cüz'î iradesini o tarafa çevirmesi suretiyle gerçekleşir. يُّدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ yani (Ra'd, 13/2) “Yüce Allah işi tedbir eder ve ayetleri ayrıntılandırır” ayet-i kerimesinde bu anlama da işaret vardır. Bu sebeple hakikatte Hak tarafından kula zorlama yoktur. Zorlama ancak kulun kendi hakikatinden yine kendisinedir. Hakk'ın küllî iradesi ancak kulun zahirini...

Fakat Samed olan Hak Teâlâ'nın ihtiyâr sâhibi olan insanı irâde-i ilâhiyesi ile idâresi böyle zâhirde bir âlet vâsıtasıyla değildir. İnsanın irâdesini onun kemendi ve av âleti yapar ve insanı kendi ihtiyârı ve irâdesiyle avlar. Bunun sırrı budur ki, abdın ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği ahvâl kendisinin meçhûlüdür ve kendi kudretinin sırrına vâkıf değildir. Onu ancak Hak Teâlâ bilir ve has kullarından bildirdiği kimseler bilir. Binâenaleyh insan bu âlem-i sûrette irâde-i cüz'iyyesini kendi isti'dâdının hilâfında olan cihetlere sarfa başlar. Hak Teâlâ irâde-i külliyyesi ile onu ezelde taleb etmiş olduğu ahvâl tarafına çeker. Fakat bu çekiş abde, kendi hakîkatinin hâline âit bir fikir ilkâ olunarak abd irâde-i cüz'iyyesini o tarafa çevirmek sûretiyle vâkı' olur. يُّدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ ya'ni (Ra'd, 13/2) “Allah Teâlâ emri tedbîr ve âyâtı tafsîl eder” âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya da işâret vardır. Binâenaleyh hakîkatte Hak tarafından abde cebir yoktur. Cebir ancak abdın kendi hakîkatinden yine kendisinedir. Hakk'ın irâde-i külliyyesi ancak abdın zâhirini bâ-

3085. İktidarda her mahlukun ihtiyarsız sûret üzerinde hâkimliği vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3085. Her yaratılmışın iktidarda iradesiz bir suret üzerinde hâkimiyeti vardır.

Yani, bilinmeli ki, her yaratılmış kendi kudretini kullanmak için iradesi ve seçme hakkı olmayan bir suret üzerinde hükmedicilik yapar. Örneğin cansız varlıkta ve bitkide irade ve seçme hakkı yoktur. İrade sahibi olan insan bunlar üzerinde kudretini kullanarak tasarruf eder; ve aynı şekilde hayvan veya esir olan insan her ne kadar irade sahibi iseler de bunların iradesi kendilerinin sahibi olan insanın iradesi altında ezildiğinden sahiplerine karşı iradesiz ve seçme hakkı olmayan bir hâlde kalırlar.

Ya'ni, ma'lûmdur ki, her mahlûk kendi kudretini kullanmak için irâdesi ve ihtiyârı olmayan bir sûret üzerinde hükmedicilik yapar. Meselâ cemâd ve nebâtta irâde ve ihtiyâr yoktur. İrâde sahibi olan insan bunlar üzerinde kudretini isti'mâl ederek tasarruf eder; ve kezâ hayvan veyâ esîr olan insan her ne kadar irâde sâhibi iseler de bunların irâdesi kendilerinin mâliki olan insanın irâdesi altında makhûr olduğundan mâliklerine karşı ihtiyârsız ve irâdesiz bir hâlde kalırlar.

3086. Ta ki bir ihtiyarsız saydı çeker; tâ ki o Zeyd'in kulağını tutup götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3086. Ta ki iradesiz bir avı çeker; ta ki o Zeyd'in kulağını tutup götürür.

Hatta o kudret sahibi olan insan, iradesi mağlup olan avı, köpeği veya tuzağı veya silahı vasıtasıyla avlayıp kendi tarafına çeker; ve esiri olan Zeyd'in, yani insanlık fertlerinden bir ferdin kulağını tutup istediği tarafa ve hizmete götürür. İşte kudret sahibi olan bir yaratılmışın tasarruf hâli budur.

Hattâ o kudret sahibi olan insan, irâdesi mağlûb olan avı, köpeği veyâ tuzağı veyâ silâhı vasıtasıyla avlayıp kendi tarafına çeker; ve esîri olan Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin kulağını tutup istediği tarafa ve hizmete götürür. İşte bir kudret sahibi olan bir mahlûkun hâl-i tasarrufu budur.

3087. Fakat Samed'in sun'u hiçbir âlet olmaksızın onun ihtiyarını onun kemendi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3087. Fakat Samed'in sanatı, hiçbir araç olmaksızın, onun iradesini onun kemendi yapar.

Fakat Samed olan Yüce Allah'ın, irade sahibi olan insanı ilahi iradesiyle idare etmesi, böyle görünürde bir araç vasıtasıyla değildir. İnsanın iradesini onun kemendi ve av aracı yapar ve insanı kendi iradesiyle avlar. Bunun sırrı şudur ki, kulun öncesiz olarak yatkınlık diliyle Hak'tan talep ettiği haller kendisinin bilmediği şeylerdir ve kendi kudretinin sırrına vakıf değildir. Onu ancak Yüce Allah bilir ve has kullarından bildirdiği kimseler bilir. Bu sebeple insan bu şekil âleminde cüz'î iradesini kendi yatkınlığının aksine olan yönlere harcamaya başlar. Yüce Allah küllî iradesiyle onu öncesiz olarak talep etmiş olduğu haller tarafına çeker. Fakat bu çekiş kula, kendi hakikatinin haline ait bir fikir ilham edilerek kulun cüz'î iradesini o tarafa çevirmesi suretiyle gerçekleşir. يدبر الأمر يفصل الآيات yani (Rad, 13/2) "Yüce Allah işi tedbir eder ve ayetleri ayrıntılandırır" ayet-i kerimesinde bu anlama da işaret vardır. Bu sebeple hakikatte Hak tarafından kula zorlama yoktur. Zorlama ancak kulun kendi hakikatinden yine kendisinedir. Hakk'ın küllî iradesi ancak kulun zahirini batınına uygun hale getirme yönüne sarf olunur. Bu inançta ise asla zorlama ve sapkınlık yoktur. Bu konudaki sırlar ve hakikatler Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyrî Fassı, İsmailî Fassı, Hûdî Fassı, Salihî Fassı ve Yakubî Fassı'ndadır.

Fakat Samed olan Hak Teâlâ'nın ihtiyâr sahibi olan insanı irâde-i ilâhiyyesi ile idaresi böyle zâhirde bir âlet vâsıtasıyla değildir. İnsanın iradesini onun kemendi ve av âleti yapar ve insanı kendi ihtiyârı ve irâdesiyle avlar. Bunun sırrı budur ki, abdin ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği ahvâl kendisinin meçhûlüdür ve kendi kudretinin sırrına vakıf değildir. Onu ancak Hak Teâlâ bilir ve has kullarından bildirdiği kimseler bilir. Binâenaleyh insan bu âlem-i sûrette irâde-i cüz'iyyesini kendi isti'dâdının hilafında olan cihetlere sarfa başlar. Hak Teâlâ irâde-i külliyyesi ile onu ezelde taleb etmiş olduğu ahvâl tarafına çeker. Fakat bu çekiş abde, kendi hakîkatinin hâline âit bir fikir ilkā olunarak abd irâde-i cüziyyesini o tarafa çevirmek sûretiyle vâki olur. يدبر الأمر يفصل الآيات ya'ni (Rad, 13/2) “Allah Teâlâ emri tedbîr ve âyâtı tafsîl eder" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya da işâret vardır. Binâenaleyh hakîkatte Hak tarafından abde cebir yoktur. Cebir ancak abdin kendi hakîkatinden yine kendisinedir. Hakk'ın irade-i külliyyesi ancak abdin zâhirini bâ- tınına terfik cihetine masrûf olur. Bu i'tikâdda ise aslâ cebir ve dalâl yoktur. Bu bâbdaki esrâr ve hakâyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Uzeyrî ve Fass-ı İs-mâîlî ve Fass-ı Hûdî ve Fass-ı Sâlihî ve Fass-ı Ya'kûbî'dedir.

3088. Onun ihtiyârı Zeyd'i onun kaydı eder. Hak köpeksiz ve tuzaksız onu sayd eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. Onun iradesi Zeyd'i onun kaydı eder. Hak, köpeksiz ve tuzaksız onu avlar.

Zeyd'in, yani insanlık fertlerinden bir ferdin iradesi, o ferdi kendisinin kaydı ve bağı yapar. Buna göre, yukarıda açıklandığı üzere Yüce Allah o kulu köpeksiz ve tuzaksız, yani görünürde bir araç olmaksızın, onu kendi hakikatinin talebi tarafına çekip avlar.

Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin ihtiyârı, o ferdi kendisinin kaydı ve bağı yapar. Binâenaleyh yukanda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ o abdi köpeksiz ve tuzaksız ya'ni zâhirde bir âlet olmaksızın onu kendi hakî-katinin talebi tarafına çekip avlar.

3089. O dülger bir sırığın hâkimi olur; ve o musavvir bir güzelin hâkimi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. O dülger bir sırığın hâkimi olur; ve o musavvir bir güzelin hâkimi olur.

Yani, kudret sahibi olan yaratılmışlardan her biri ancak kendi sıfatının gerektirdiği bir madde üzerine hâkimdir. Örneğin dülger kerestenin hâkimi olur ve onu istediği gibi keser biçer; ve ressam dahi yapacağı güzel bir suretin hâkimi olup fırçasını o güzel sureti tasvir için istediği gibi kullanır.

Ya'ni, kudret sâhibi olan mahlûkâttan her biri ancak kendi sıfatının îcâb ettiği bir madde üzerine hâkimdir. Meselâ dülger kerestenin hâkimi olur ve onu istediği gibi keser biçer; ve resimci dahi yapacağı güzel bir sûretin hâki-mi olup fırçasını o güzel sûreti tasvîr için istediği gibi kullanır.

3090. Demirci demir üzerinde kayyımdır. Binâ yapan dahi âlet üzerine bir [3094] hâkimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. Demirci demir üzerinde kayyımdır. Bina yapan da alet üzerinde bir hâkimdir.

"Kayyım", ayakta duran, üstün gelen ve yetkili demektir; "bennâ" ise, anlamı pekiştirme ile fail ismi olup "bina yapıcı ve mimar" demektir; aynı şekilde demirci de, demir maddesi üzerinde kayyım, üstün gelen ve yetkilidir. Demiri istediği kalıba ve şekle sokar. Bina yapan mimar da elindeki çeşitli aletler üzerinde hâkimdir. Sözün özü, yaratılanın hâkimiyeti kendi sanatlarına sınırlı ve hudutludur.

“Kayyım”, kâim ve gâlib ve muhtâr; ve “bennâ”, mübâlağa ile ism-i fâil olup “binâ yapıcı ve mi'mâr” demektir; ve kezâ demirci de, demir maddesi üzerinde kayyım ve gâlib ve muhtârdır. Demiri istediği kalıba ve şekle sokar. Binâ yapan mi'mâr dahi elindeki muhtelif âletler üzerinde hâkimdir. Velhâsıl mahlûkun hâkimiyeti kendi san'atlarına münhasır ve mahdûddur.

3091. Acîb bu olur ki, bu kadar ihtiyâr onun ihtiyârına bendece sâciddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Şaşılacak şey şudur ki, bu kadar irade onun iradesine kulca secde eder.

Fakat şaşılacak olan şey şudur ki, bu kadar insan bireylerinin iradesi ve seçimi, Hakk'ın iradesine ve seçimine kulca boyun eğici ve secde edicidir. Ancak onların mutlak kudret sahibi Yüce Allah karşısında boyun eğmeleri, kendilerinde mevcut olan irade ve seçimin yokluğunu gerektirmez. Bilakis, bu durum, onların iradelerinin ve seçimlerinin, Hakk'ın iradesinin ve seçiminin kapsamına dâhil edilmesi yönüne yöneliktir. Bu inançta ise asla cebir (zorlama) ve sapkınlık yoktur. Bu konudaki sırlar ve hakikatler Fusûsu'l-Hikem'de Uzeyr Fassı, İsmail Fassı, Hud Fassı, Salih Fassı ve Yakup Fassı'ndadır.

Fakat acîb olmuş olan şey budur ki, bu kadar efrâd-ı insâniyyenin ihti-yârı ve irâdesi Hakk'ın irâdesine ve ihtiyârına kulca baş eğici ve secde edi-cidir. Velâkin onların kādir-i mutlak olan Hak Teâlâ muvâcehesinde baş eğ-meleri kendilerinde mevcûd olan irâde ve ihtiyârın nefyini müstelzim değil- tınına terfik cihetine masrûf olur. Bu i'tikādda ise aslâ cebir ve dalâl yoktur. Bu bâbdaki esrâr ve hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî ve Fass-1 İsmâîlî ve Fass-1 Hûdî ve Fass-1 Sâlihî ve Fass-1 Ya'kubî'dedir.

3088. Onun ihtiyarı Zeyd'i onun kaydı eder. Hak köpeksiz ve tuzaksız onu sayd eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3088. Onun iradesi Zeyd'i kendisinin kaydı yapar. Hak, köpeksiz ve tuzaksız onu avlar.

Zeyd'in, yani insan fertlerinden bir ferdin iradesi, o ferdi kendisinin kaydı ve bağı yapar. Buna göre, yukarıda açıklandığı üzere Yüce Allah o kulu köpeksiz ve tuzaksız, yani görünürde bir araç olmaksızın, onu kendi hakikatinin talebi tarafına çekip avlar.

Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin ihtiyârı, o ferdi kendisinin kaydı ve bağı yapar. Binâenaleyh yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ o abdi köpeksiz ve tuzaksız ya'ni zâhirde bir âlet olmaksızın onu kendi hakîkatinin talebi tarafına çekip avlar.

3089. O dülger bir sırığın hakimi olur; ve o musavvir bir güzelin hâkimi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3089. O dülger bir sırığın hâkimi olur; ve o musavvir bir güzelin hâkimi olur.

Yani, kudret sahibi olan yaratılmışlardan her biri ancak kendi sıfatının gerektirdiği bir madde üzerine hâkimdir. Örneğin dülger kerestenin hâkimi olur ve onu istediği gibi keser biçer; ve ressam dahi yapacağı güzel bir suretin hâkimi olup fırçasını o güzel sureti tasvir etmek için istediği gibi kullanır.

Ya'ni, kudret sahibi olan mahlûkāttan her biri ancak kendi sıfatının îcâb ettiği bir madde üzerine hâkimdir. Meselâ dülger kerestenin hâkimi olur ve onu istediği gibi keser biçer; ve resimci dahi yapacağı güzel bir sûretin hâkimi olup fırçasını o güzel sûreti tasvîr için istediği gibi kullanır.

3090. Demirci demir üzerinde kayyimdir. Bina yapan dahi âlet üzerine bir [3094] hâkimdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3090. Demirci demir üzerinde kayyımdır. Bina yapan da alet üzerine bir hâkimdir.

"Kayyım", kâim, gâlip ve muhtâr demektir; ve "bennâ" ise, mübâlağa ile ism-i fâil olup "bina yapan ve mimar" anlamına gelir; aynı şekilde demirci de, demir maddesi üzerinde kayyım, gâlip ve muhtârdır. Demiri istediği kalıba ve şekle sokar. Bina yapan mimar da elindeki çeşitli aletler üzerinde hâkimdir. Sözün özü, yaratılanın hâkimiyeti kendi sanatlarına sınırlı ve hudutludur.

"Kayyim", kāim ve galib ve muhtâr; ve "benna", mübâlağa ile ism-i fâil olup "binâ yapıcı ve mi'mâr" demektir; ve kezâ demirci de, demir maddesi üzerinde kayyim ve gālib ve muhtârdır. Demiri istediği kalıba ve şekle sokar. Binâ yapan mi'mâr dahi elindeki muhtelif âletler üzerinde hâkimdir. Velhâsıl mahlûkun hâkimiyeti kendi san'atlarına münhasır ve mahdûddur.

3091. Acib bu olur ki, bu kadar ihtiyar onun ihtiyarına bendece sâciddir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3091. Şaşılacak şey şudur ki, bu kadar irade onun iradesine kulca secde eder.

Fakat şaşılacak olan şey şudur ki, bu kadar insan bireylerinin iradesi ve seçimi, Hakk'ın iradesine ve seçimine kulca baş eğici ve secde edicidir. Ancak onların mutlak kudret sahibi Yüce Allah karşısında baş eğmeleri, kendilerinde mevcut olan irade ve seçimin yokluğunu gerektirmez. Hakk'ın iradesi ve tasarrufu onları kendi hakikatlerinin iradesi tarafına çeker.

Fakat acîb olmuş olan şey budur ki, bu kadar efrâd-ı insâniyyenin ihtiyârı ve irâdesi Hakk'ın iradesine ve ihtiyârına kulca baş eğici ve secde edicidir. Velâkin onların kadir-i mutlak olan Hak Teâlâ muvâcehesinde baş eğmeleri kendilerinde mevcûd olan irâde ve ihtiyârın nefyini müstelzim değil- dir. Hakk'ın irâdesi ve tasarrufu onları kendi hakîkatlerinin irâdesi tarafına câzibdir.

3092. Senin cemâdât üzerinde olan kudretin neberd cihetinden bunlardan cemâdlığı ne vakit nefyetti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Senin cansız varlıklar üzerindeki kudretin, üstün gelme yönünden bunlardan cansızlığı ne zaman ortadan kaldırdı?

"Neberd", savaş ve mücadele demektir. Burada üstün gelmekten kinayedir. Yani, ey insan, nasıl ki senin cansız varlıklar üzerindeki kudretin, üstün gelme yönünden, yani onlar üzerinde galip gelme ve istediğin gibi tasarruf etme yönünden, bunlardan cansızlığı ortadan kaldırmaz. Bunun gibi, Hakk'ın (Allah'ın) seçme ve irade etme gücünün, senin seçme ve irade etme gücün üzerindeki kudreti ve hâkimiyeti de sendeki seçme gücünün ortadan kalkmasını gerektirmez.

“Neberd”, cenk ve savaş demektir. Burada gâlebeden kinâyedir. Ya'ni, nitekim ey insan, senin cemâd üzerindeki kudretin neberd cihetinden ya'ni onlar üzerinde galebe ve istediğin gibi tasarruf cihetinden bunlardan cemâdlığı nefyetmez. Bunun gibi Hakk'ın ihtiyârının ve irâdesinin, senin ihtiyârın ve irâden üzerindeki kudreti ve hâkimiyeti dahi sendeki ihtiyârın nefyini istilzâm etmez.

3093. Onun irâdeler üzerinde olan kudreti ondan bir ihtiyârı öylece nefyetmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. Onun iradeler üzerindeki kudreti, ondan bir seçimi öylece ortadan kaldırmaz.

Hakk'ın insan iradeleri ve seçimleri üzerindeki kudreti, yukarıdaki örneğe uygun olarak insandan bir seçimi öylece ortadan kaldırmaz. Aksine, onun iradesi her insan ferdinin iradesini kendi hakikatine doğru yönlendirmek için harcanır.

Hakk'ın irâdât ve ihtiyârât-ı insâniyye üzerinde olan kudreti insandan bir ihtiyârı yukarıdaki misâle mutâbık olarak öylece nefyetmez. Belki onun irâdesi her ferd-i insânînin irâdesini kendi hakîkati tarafına sevk için masrûf olur.

3094. Onun irâdesini kemâl-i vech üzere söyle ki, cebir ve dalâl nisbeti olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Onun irâdesini tam bir şekilde söyle ki, cebir ve sapkınlık isnadı olmasın!

Bu sebeple ey Cebriyeci (kulların fiillerinde iradeleri olmadığını savunan), Hakk'ın irâdesini yukarıdaki açıklamalara uygun olarak tam bir şekilde söyle ki sözünde cebir ve sapkınlık isnadı olmasın!

Binâenaleyh ey Cebrî, Hakk'ın irâdesini yukarıdaki îzâhâta mutâbık olarak vech-i kemâl üzere söyle ki sözünde cebir ve dalâlet nisbeti olmasın!

3095. Vaktâki “Benim küfrüm onun irâdesidir!” dedin, yine kendi irâdeni dahi bil, vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. Ne zaman ki "Benim küfrüm O'nun iradesidir!" dedin, yine kendi iradeni de bil ki vardır.

Ey Cebriye mezhebinden olan kişi, ne zaman ki "Hak benim küfrümü murad etti ve ben de O'nun iradesine tabi olarak kafir oldum!" dedin, bu sözden senin de irade ettiğin anlaşılır. Yani bu söz "Ben Hakk'ın murad ettiğini irade ettim" demek olur.

Ey Cebrî, vaktâki “Hak benim küfrümü murâd etti ve ben de onun irâdesine tâbi' olarak kâfir oldum!” dedin, bu sözden senin de irâde ettiğin anlaşılır. Ya'ni bu söz “Ben Hakk'ın murâd ettiğini irâde ettim” demek olur.

3096. Zîrâ ki, senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir. İsteksiz olan küfür tenâkuz söylemektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Çünkü senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir. İsteksiz olan küfür, çelişki söylemektir.

Hakk'ın iradesi ve tasarrufu onları kendi hakikatlerinin iradesi tarafına çekicidir.

dir. Hakk'ın iradesi ve tasarrufu onları kendi hakîkatlerinin irâdesi tarafına câzibdir.

3092. Senin cemâdât üzerinde olan kudretin neberd cihetinden bunlardan cemâdlığı ne vakit nefyetti?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3092. Senin cansız varlıklar üzerindeki kudretin, savaş yönünden bunlardan cansızlığı ne zaman ortadan kaldırdı?

"Neberd", cenk ve savaş demektir. Burada üstün gelmekten kinayedir. Yani, nasıl ki ey insan, senin cansız varlık üzerindeki kudretin, savaş yönünden, yani onlar üzerinde üstün gelmen ve istediğin gibi tasarruf etmen yönünden, bunlardan cansızlığı ortadan kaldırmaz. Bunun gibi, Hakk'ın (Allah'ın) seçme ve irade etmesinin, senin seçmen ve irade etmen üzerindeki kudreti ve hâkimiyeti de sendeki seçme yeteneğinin ortadan kalkmasını gerektirmez.

"Neberd", cenk ve savaş demektir. Burada galebeden kinâyedir. Ya'ni, nitekim ey insan, senin cemâd üzerindeki kudretin neberd cihetinden ya'ni onlar üzerinde galebe ve istediğin gibi tasarruf cihetinden bunlardan cemâdlığı nefyetmez. Bunun gibi Hakk'ın ihtiyârının ve irâdesinin, senin ihtiyârın ve irâden üzerindeki kudreti ve hâkimiyeti dahi sendeki ihtiyârın nefyini istilzâm etmez.

3093. Onun irâdeler üzerinde olan kudreti ondan bir ihtiyarı öylece nefyetmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3093. Onun iradeler üzerindeki kudreti, ondan bir seçimi öylece ortadan kaldırmaz.

Hakk'ın insan iradeleri ve seçimleri üzerindeki kudreti, insandan bir seçimi yukarıdaki örneğe uygun olarak öylece ortadan kaldırmaz. Aksine, onun iradesi her bir insan ferdinin iradesini kendi hakikati tarafına yöneltmek için harcanır.

Hakk'ın irâdât ve ihtiyârât-ı insaniyye üzerinde olan kudreti insandan bir ihtiyârı yukarıdaki misâle mutâbık olarak öylece nefyetmez. Belki onun irâdesi her ferd-i insânînin iradesini kendi hakîkati tarafına sevk için masrûf olur.

3094. Onun iradesini kemâl-i vech üzere söyle ki, cebir ve dalâl nisbeti olmasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3094. Onun iradesini tam bir mükemmellikle söyle ki, cebir ve sapkınlık isnadı olmasın!

Bu sebeple ey Cebriye mezhebinden olan kişi, Hakk'ın iradesini yukarıdaki açıklamalara uygun olarak, tam bir mükemmellikle söyle ki sözünde cebir ve sapkınlık isnadı olmasın!

Binâenaleyh ey Cebrî, Hakk'ın iradesini yukarıdaki îzâhâta mutâbık olarak vech-i kemâl üzere söyle ki sözünde cebir ve dalâlet nisbeti olmasın!

3095. Vaktaki "Benim küfrüm onun iradesidir!" dedin, yine kendi iradeni dahi bil, vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3095. Ne zaman ki "Benim küfrüm onun iradesidir!" dedin, yine kendi iradeni de bil, vardır.

Ey Cebri (kulların iradesini inkâr eden kişi), ne zaman ki "Hak benim küfrümü murat etti ve ben de onun iradesine tabi olarak kâfir oldum!" dedin, bu sözden senin de irade ettiğin anlaşılır. Yani bu söz "Ben Hakk'ın murat ettiğini irade ettim" demek olur.

Ey Cebrî, vaktâki "Hak benim küfrümü murâd etti ve ben de onun irâdesine tâbi' olarak kâfır oldum!" dedin, bu sözden senin de irâde ettiğin anlaşılır. Ya'ni bu söz "Ben Hakk'ın murâd ettiğini irâde ettim" demek olur.

3096. Zîrâ ki, senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir. İsteksiz olan küfür tenâkuz söylemektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3096. Çünkü senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir. İsteksiz olan küfür, çelişki söylemektir.

Çünkü küfrü seçmek için öncelikle kişinin iç dünyasında bir istek ortaya çıkar. Sonra da o küfür dış dünyasında belirir. Eğer kişinin iç dünyasında bir istek ve irade olmasa, muhakkak o küfür değildir. Aksine bu hâl, bir gücün ve zorlayıcının seni küfre zorlaması ve mecbur etmesi olur; ve zorlama ve mecburiyet ile meydana gelen küfür ise küfür değildir. Nasıl ki Nahl suresinde buyrulur: من كَفَرَ بِاللهِ مِن بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (Nahl, 16/106) yani “İmandan sonra Allah'a küfreden kimse, kalbi imana mutmain olduğu hâlde zorlanırsa müstesnadır. Velakin kalbi küfür ile açılmış olan kimseler üzerine Allah'ın gazabı ve onlar için büyük azap vardır." Bu sebeple, kişinin iç dünyasında küfre meyil ve istek olmadığı hâlde dışarıda küfrünü söylemek çelişkidir ve dışı ile içini bozmaktır.

Zîrâ küfrü ihtiyâr için evvelâ bâtınında bir istek zuhûr eder. Sonra da o küfür zâhirinde peyda olur. Eğer bâtınında bir istek ve irâde olmasa muhakkak o küfür değildir. Bil'akis bu hâl bir kādirin ve mücbirin seni küfre ikrâhı ve icbârı olur; ve cebir ve ikrah ile vâki' olan küfür ise küfür değildir. Nitekim sure-i Nahl'de buyrulur من كَفَرَ بِاللهِ مِن بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (Nahl, 16/106) ya'ni “Îmandan sonra Allah'a küfreden kimse, kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh olunursa müstesnâdır. Velâkin kalbi küfür ile açılmış olan kimseler üzerine Allah'ın gazabı ve onlar için büyük azab vardır". Binâenaleyh bâtınında küfre meyil ve istek olmadığı hâlde zâhirde küfrünü söylemek tenâkuzdur ve zâhiri ile bâtını bozmaktır.

3097. Acize olan emir kabîhtir ve mezmûmdur. Gazab pek fenâdır, hususiyle rahîm olan Rab'den.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3097. Aciz olana emir çirkindir ve kınanmıştır. Gazap çok kötüdür, özellikle rahmet sahibi Rab'den.

Çünkü mecbur ve mağlup olan acize emretmek ve bu emri yerine getirmediği için öfkelenmek, özünde çirkin ve kötü bir şeydir. Bunu insanlar bile yapmaz. Kullarına rahmet sahibi olan Yüce Allah, böyle bir kulunu zorla kâfir yapsın, sonra da "Niçin kâfir oldun?" diye de gazap etsin! Bu, akıl ve mantığa sığan bir şey değildir. Yüce Allah, kulların yapmadığı böyle çirkin ve kötü işi yapar mı?

Zîrâ mecbûr ve mağlub olan âcize emretmek ve bu emri icra etmediği için öfkelenmek hadd-i zâtında çirkin ve kötü bir şeydir. Bunu insanlar bile yapmaz. Kullarına rahîm olan Hak Teâlâ böyle bir kulunu cebren kâfir yapsın, sonra da "Niçin kâfir oldun?" diye de gazab etsin! Bu akıl ve mantığa sığar bir şey değildir. Hak Teâlâ kulların yapmadığı böyle çirkin ve kötü işi yapar mı?

3098. Eğer öküz boyunduruğu tutmazsa vururlar. Uçmayan bir öküze hiç vururlar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3098. Eğer öküz boyunduruğu tutmazsa vururlar. Uçmayan bir öküze hiç vururlar mı?

Öküzde boyunduruğa girmek yatkınlığı vardır. Eğer boyunduruğu tutmazsa döverler. Fakat uçmak yatkınlığı yoktur. Niçin uçmuyorsun diye kızıp öküze vurmazlar. Sözün özü, teklif, emir ve yasak, yatkınlığa ve seçme özgürlüğüne bağlıdır.

Öküzde boyunduruğa girmek isti'dâdı vardır. Eğer boyunduruğu tutmazsa döverler. Fakat uçmak isti'dâdı yoktur. Niçin uçmuyorsun diye kızıp öküze vurmazlar. Velhâsıl teklîf ve emir ve nehiy isti'dâda ve ihtiyâra bağlıdır.

3099. Mâdemki öküz fuzûlde ma'zûr olmaz, öküzün sahibi neden ma'zûr ve hayasızdır?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3099. Mademki öküz, vazifesi dışına çıktığında mazur görülmez, öküzün sahibi neden mazur ve hayasızdır?

"Fuzûl", vazifesi dışına çıkmaktır; "Dûl" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "hayasız ve şatah (zahirî şeriata aykırı söz) söyleyen kimse" demektir; ve "şatah", tasavvuf terimlerinde zahirî şeriata aykırı söz söylemek demektir. Yani, öküzün vazifesi boyunduruğu kabul edip çalışmak iken boyunduruğa girmediği zaman mazur görülmeyip dövülür. Öküzün sahibi, ilahi emir ve yasakları kabul etmezse neden bu hususta mazur olsun ve hayasız olsun ve zahirî şeriatın aksine olarak "Ben yetkili değilim!" desin?

"Fuzûl", vazîfesi hâricine çıkmak; "Dûl" müteaddid ma'nâları vardır. Burada "hayâsız ve şatah söyleyen kimse" demektir; ve "şatah", ıstılâhât-ı sûfiyyede zâhir-i şer'e muhâlif söz söylemek demektir. Ya'ni, öküzün vazîfesi boyunduruğu kabûl edip çalışmak iken boyunduruğa girmediği vakit ma'zûr görülmeyip dövülür. Öküzün sâhibi emir ve nehy-i ilâhîyi kabûl etmezse neden bu husûsta ma'zûr olsun ve hayâsız olsun ve zâhir-i şer'in hilâfına olarak "Ben muhtâr değilim!" desin?

3100. Mâdemki hasta değilsin başını bağlama! Senin ihtiyârın vardır, bıyığına gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. Mademki hasta değilsin, başını bağlama! Senin iraden vardır, bıyığına gülme!

Ey Cebriye inanan kişi, mademki hasta değilsin, başını bağlama ve iradeni ve seçme hürriyetini durdurma! Çünkü "cebr", sözlükte "kırık bir uzvu bağlamak" demektir. Nitekim Birinci cildin 1089 numaralı beytinde: `جبر چه بود بستن اشکسته / یا پیوستن رگ بگسسته را` Yani "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yahut kopmuş damarı bitiştirmek demektir" buyrulmuştu. Bu sebeple ey Cebriye inanan kişi, senin iraden ve seçme hürriyetin vardır, bıyığına gülme ve kendini rezil etme!

Ey Cebrî, mâdemki hasta değilsin başını bağlama ve irâde ve ihtiyârını sekteye düşürme! Zîrâ “cebr”, lügatte “kırık bir uzvu bağlamak” demektir. Nitekim I. cildin 1089 numarasına müsâdif olan beyitte: `جبر چه بود بستن اشکسته / یا پیوستن رگ بگسسته را` Ya’ni “Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yâhud kopmuş damarı bitiştirmek demektir” buyrulmuş idi. Binâenaleyh ey Cebrî, senin irâden ve ihtiyârın vardır, bıyığına gülme ve kendini rezil etme!

3101. Çalış ki Hakk’ın kadehinden yenilik bulasın! O vakit bî-hod ve ihtiyârsız olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. Çalış ki Hakk’ın kadehinden yenilik bulasın! O vakit kendinden geçmiş ve irâdesiz olasın!

Ey kişi, kendi irâdenle mücâhede (nefisle mücadele) yoluna ayak bas! Bu varlığın ilâhî dönüşüme yatkın ve hâl zevki ile cezbe (ilâhî çekim) şarabıyla irâdesiz olsun! Bu sebeple o hâl ve cezbenin hükmü ile sana irâdesiz demek mümkün olur ve senden her ne ortaya çıkarsa kötü gelmez. Çünkü o hâl ve cezbenin gereğidir. (Sultan Veled'in şerhi -sırrı kutsal olsun-)

Ey kimse, kendi ihtiyârın ile mücâhede yoluna ayak bas! Bu vücûdun tebdîl-i ilâhîye müstaid ve zevk-ı hâl ve şarâb-ı cezbe ile ihtiyârsız olsun! Binâenaleyh o hâl ve cezbe hükmü ile sana ihtiyârsız demek mümkün olur ve senden her ne zuhûr ederse fenâ gelmez. Zîrâ o hâl ve cezbenin muktezâsıdır. (Şerh-i Sultan Veled-kuddise sırruhu-)

3102. O vakit bütün ihtiyâr o mey’in olur. Sen sarhoş gibi ma’zûr-i mutlak olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. O zaman bütün irade o içkinin olur. Sen sarhoş gibi tamamen mazur olursun.

Yani, cezbe şarabıyla kulun varlığı Hakk'ın varlığına dönüştüğü zaman, senin iraden tamamen o cezbe şarabının olur. Sen de rakıdan ve zahirî şaraptan sarhoş olanlar gibi tamamen mazur olursun.

Ya’ni, şarâb-ı cezbe ile vücûd-ı abdânın vücûd-ı Hakkânîye mübeddel olduğu vakit senin ihtiyârın kâmilen o şarâb-ı cezbenin olur. Sen de rakıdan ve şarâb-ı zâhirîden sarhoş olanlar gibi ma’zûr-i mutlak olursun.

3103. Her ne söylersen o mey’in sözü olur. Her neyi süpürürsen o mey’in süpürüşü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. Her ne söylersen o mey'in sözü olur. Her neyi süpürürsen o mey'in süpürüşü olur.

Boyunduruğu kabul edip çalışmak iken, boyunduruğa girmediği zaman mazur görülmeyip dövülür. Öküzün sahibi, ilâhî emir ve yasakları kabul etmezse neden bu hususta mazur olsun ve hayâsız olsun ve görünen şeriatın aksine olarak "Ben seçilmiş değilim!" desin?

boyunduruğu kabûl edip çalışmak iken boyunduruğa girmediği vakit ma'zûr görülmeyip dövülür. Öküzün sahibi emir ve nehy-i ilâhîyi kabûl etmezse neden bu husûsta ma'zûr olsun ve hayâsız olsun ve zâhir-i şer'in hilafına olarak "Ben muhtâr değilim!" desin?

3100. Mâdemki hasta değilsin başını bağlama! Senin ihtiyarın vardır, bıyığına gülme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3100. Mademki hasta değilsin başını bağlama! Senin iraden vardır, bıyığına gülme!

Ey Cebriye inancına sahip kişi (cebrî), mademki hasta değilsin başını bağlama ve iradeni ve seçme hakkını (ihtiyar) engelleme! Çünkü "cebr", sözlükte "kırık bir uzvu bağlamak" demektir. Nasıl ki Birinci cildin 1089 numaralı beytinde: جبر چه بود بستن اشکسته را یا بپیوستن رگ بگسسته را Yani "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yahut kopmuş damarı bitiştirmek demektir" buyrulmuştu. Bu sebeple ey Cebriye inancına sahip kişi, senin iraden ve seçme hakkın vardır, bıyığına gülme ve kendini rezil etme!

Ey Cebrî, mâdemki hasta değilsin başını bağlama ve irâde ve ihtiyârını sekteye düşürme! Zîrâ "cebr", lügatte "kırık bir uzvu bağlamak" demektir. Nitekim I. cildin 1089 numarasına müsâdif olan beyitte: جبر چه بود بستن اشکسته را یا بپیوستن رگ بگسسته را Ya'ni "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yâhud kopmuş damarı bitiştirmek demektir" buyrulmuş idi. Binâenaleyh ey Cebrî, senin irâden ve ihtiyârın vardır, bıyığına gülme ve kendini rezil etme!

3101. Çalış ki Hakk'ın kadehinden yenilik bulasın! O vakit bî-hod ve ihtiyarsız olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3101. Çalış ki Hakk'ın kadehinden yenilik bulasın! O zaman kendinden geçmiş ve iradesiz olasın!

Ey kişi, kendi iradenle mücâhede (nefisle mücadele) yoluna ayak bas! Bu varlığın ilâhî değişime yatkın ve hâl zevki ve cezbe (ilâhî çekim) şarabıyla iradesiz olsun! Bu sebeple o hâl ve cezbenin hükmüyle sana iradesiz demek mümkün olur ve senden her ne ortaya çıkarsa kötü gelmez. Çünkü o hâl ve cezbenin gereğidir. (Sultan Veled'in şerhi -sırrı kutsal olsun-)

Ey kimse, kendi ihtiyârın ile mücâhede yoluna ayak bas! Bu vücûdun tebdîl-i ilâhîye müstaid ve zevk-ı hâl ve şarâb-ı cezbe ile ihtiyârsız olsun! Binâenaleyh o hâl ve cezbe hükmü ile sana ihtiyârsız demek mümkin olur ve senden her ne zuhûr ederse fenâ gelmez. Zîrâ o hâl ve cezbenin muktezâsıdır. (Şerh-i Sultan Veled-kuddise sırruhu-)

3102. O vakit bütün ihtiyar o meyin olur. Sen sarhoş gibi ma'zûr-i mutlak olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3102. O vakit bütün irade o şarabın olur. Sen sarhoş gibi tamamen mazur olursun.

Yani, cezbe şarabıyla kulun varlığı Hakk'ın varlığına dönüştüğü vakit, senin iraden tamamen o cezbe şarabının olur. Sen de rakıdan ve zahirî şaraptan sarhoş olanlar gibi tamamen mazur olursun.

Ya'ni, şarâb-ı cezbe ile vücûd-ı abdânîn vücûd-ı Hakkānîye mübeddel olduğu vakit senin ihtiyârın kâmilen o şarâb-ı cezbenin olur. Sen de rakıdan ve şarâb-ı zâhirîden sarhoş olanlar gibi ma'zûr-i mutlak olursun.

3103. Her ne söylersen o meyin sözü olur. Her neyi süpürürsen o meyin süpürüşü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3103. Her ne söylersen, o, o şeyin sözü olur. Her neyi süpürürsen, o, o şeyin süpürüşü olur.

3104. O sarhoş ne vakit adl ve savâbın gayrını yapar ki? O Hakk'ın kadehinden şarâb çekmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. O sarhoş ne zaman adalet ve doğruluktan başkasını yapar ki? O, Hakk'ın kadehinden şarap içmiştir.

Bu ilâhî cezbe şarabının sarhoşundan çıkan fiiller, adalet ve doğruluktan başka olmaz. Çünkü o sarhoş, muhabbet kadehinden şarap içmiştir. Söylediği sözler hezeyan değil, hakikattir. Fiilleri ve halleri baştan başa isabetlidir ve adaletin ta kendisidir.

Bu cezbe-i ilâhî şarâbının sarhoşundan sâdır olan ef'âl adl ve savâbdan başka olmaz. Zîrâ o sarhoş kadeh-i muhabbetten şarâb çekmiştir. Söylediği sözler hezeyân değil hakîkattir. Ef'âli ve ahvâli baştan başa musîbdir ve ayn-ı adâlettir.

3105. Sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Dur! Sarhoşa el ve ayak pervâsı yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Dur! Sarhoşa el ve ayak pervası yoktur!"

"Bîst" kelimesi, yirmi anlamına geldiği gibi, "istâden" masdarının şimdiki zaman emir kipi olan "bâyist" kelimesinin kısaltılmış hâli de olabilir. Bu durumda anlam, sihirbazlar Fir'avn'a "Yirmi kere" dediler; yahut "Dur!" dediler, demek olur. Fakat "dur" anlamı daha hoş olur. Yani Musa (a.s.)'a karşı koymak üzere Fir'avn'ın getirttiği sihirbazlar, asa mucizesini gördükleri zaman Musa (a.s.)'a iman ettiler. Fir'avn da onlara kızdı ve ellerini ve ayaklarını kesip asmakla tehdit etti. Bu sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Ey Fir'avn, dur, telaş etme. Biz şanlı peygamberin mucizesini görmekle ilahi cezbe şarabının sarhoşu olduk ve sarhoşlara el ve ayak gitmesinden korku olmaz." Bu şerefli beyitte, Şuarâ Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimelere işaret buyrulur: فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) yani "Fir'avn sihirbazlara dedi: Sizin zıt yönlerden ellerinizi ve ayaklarınızı keseyim ve sizi hurma dallarına asayım." لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Sihirbazlar Fir'avn'a dediler: Bize zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz!"

“Bîst”, yirmi ma'nâsına geldiği gibi, “istâden” masdarının emr-i hâzırı olan “bâyist” (بایست) kelimesinin muhaffefi de olabilir. Bu sûrette ma'nâ sihirbazlar Fir'avn'a “Yirmi kere” dediler; veyâhud “Dur!” dediler, demek olur. Fakat “dur” ma'nâsı daha zevk-âver olur. Ya'ni Mûsâ (a.s.)a mukâbele etmek üzere Fir'avn'un celbettiği sihirbazlar asâ mu'cizesini gördükleri vakit Mûsâ (a.s.)a îman ettiler. Fir'avn da onlara kızdı ve ellerini ve ayaklarını kesip asmakla tehdîd etti. Bu sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: “Ey Fir'avn, dur, telâş etme. Biz nebiyy-i zîşânın mu'cizesini görmekle cezbe-i ilâhî şarâbının sarhoşu olduk ve sarhoşlara el ve ayak gitmesinden korku olmaz.” Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuarâ'da vâki' olan şu âyet-i kerîmelere işâret buyrulur: فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) ya'ni “Fir'avn sâhirler'e dedi: Sizin hilâf cihetinden ellerinizi ve ayaklarınızı keseyim ve sizi hurma dallarına asayım”. لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni “Sâhirler Fir'avn'a dediler: Bize zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz!”

3106. "Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid'in meyidir. Zâhir olan el gölgedir ve kâsiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. "Bizim elimiz ve ayağımız o Tek olanın meyvesidir. Görünen el gölgedir ve eksiktir."

Görünen sarhoşların sözü içtikleri rakı ve şarabın hükmü olduğu gibi, sen de her ne söylersen o cezbe (ilahi aşkın coşkusu) şarabının sözü olur. Beşerî sıfatlarından her neyi süpürürsen o cezbe şarabının süpürüşü olur.

Zâhirî sarhoşların sözü içtikleri rakı ve şarabın hükmü olduğu gibi, sen de her ne söylersen o cezbe şarabının sözü olur. Sıfât-ı beşeriyyenden her neyi süpürür isen o cezbe şarabının süpürüşü olur.

3104. O sarhoş ne vakit adl ve savabın gayrını yapar ki? O Hakk'ın kadehinden şarab çekmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3104. O sarhoş ne zaman adalet ve doğruluktan başka bir şey yapar ki? O, Hakk'ın kadehinden şarap içmiştir.

Bu ilâhî cezbe şarabının sarhoşundan çıkan fiiller, adalet ve doğruluktan başka olmaz. Çünkü o sarhoş, muhabbet kadehinden şarap içmiştir. Söylediği sözler hezeyan değil, hakikattir. Fiilleri ve halleri baştan başa isabetlidir ve adaletin ta kendisidir.

Bu cezbe-i ilâhî şarabının sarhoşundan sâdır olan efâl adl ve savabdan başka olmaz. Zîrâ o sarhoş kadeh-i muhabbetten şarâb çekmiştir. Söylediği sözler hezeyân değil hakîkattir. Ef'âli ve ahvali baştan başa musîbdir ve ayn-ı adâlettir.

3105. Sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Dur! Sarhoşa el ve ayak pervâsı yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3105. Sihirbazlar Firavun'a dediler ki: "Dur! Sarhoşa el ve ayak korkusu yoktur!"

"Bîst" kelimesi yirmi anlamına geldiği gibi, "îstâden" masdarının şimdiki zaman emir kipi olan "bâyist" kelimesinin kısaltılmışı da olabilir. Bu durumda anlam, sihirbazların Firavun'a "Yirmi kere" dedikleri; veya "Dur!" dedikleri demek olur. Fakat "dur" anlamı daha zevkli olur. Yani Musa (a.s.)'a karşı koymak üzere Firavun'un çağırdığı sihirbazlar, asa mucizesini gördükleri zaman Musa (a.s.)'a iman ettiler. Firavun da onlara kızdı ve ellerini ve ayaklarını kesip asmakla tehdit etti. Bu sihirbazlar Firavun'a dediler ki: "Ey Firavun, dur, telaş etme. Biz şanlı peygamberin mucizesini görmekle ilahi cezbe (Allah'ın çekim gücü) şarabının sarhoşu olduk ve sarhoşlara el ve ayak gitmesinden korku olmaz." Bu şerefli beyitte Şuara Suresi'nde geçen şu ayet-i kerimelere işaret buyrulur: فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) yani "Firavun sihirbazlara dedi: Sizin zıt yönlerden ellerinizi ve ayaklarınızı keseyim ve sizi hurma dallarına asayım". لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Sihirbazlar Firavun'a dediler: Bize zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz!"

“Bîst”, yirmi ma'nâsına geldiği gibi, “îstâden” masdarının emr-i hâzırı olan “bâyist” (بایست) kelimesinin muhaffefi de olabilir. Bu sûrette ma'nâ sihirbazlar Fir'avn'a “Yirmi kere” dediler; veyâhud “Dur!” dediler, demek olur. Fakat “dur” ma'nâsı daha zevk-âver olur. Ya'ni Mûsâ (a.s.)a mukābele etmek üzere Fir'avn'un celbettiği sihirbazlar asâ mu'cizesini gördükleri vakit Mûsâ (a.s.)a îman ettiler. Fir'avn da onlara kızdı ve ellerini ve ayaklarını kesip asmakla tehdid etti. Bu sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: “Ey Fir'avn, dur, telâş etme. Biz nebiyy-i zîşânın mu'cizesini görmekle cezbe-i ilâhî şarabının sarhoşu olduk ve sarhoşlara el ve ayak gitmesinden korku olmaz.” Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmelere işâret buyrulur: فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ (Tâhâ, 20/71) ya'ni “Fir'avn sâhirlere dedi: Sizin hilaf cihetinden ellerinizi ve ayaklarınızı keseyim ve sizi hurma dallarına asayım”. لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni “Sâhirler Fir'avn'a dediler: Bize zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz!”

3106. "Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid'in meyidir. Zâhir olan el gölgedir ve kâsiddir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3106. "Bizim elimiz ve ayağımız o Tek olanın meyvesidir. Görünen el gölgedir ve eksiktir."

Bizim elimiz ve ayağımız o Tek olan Hakk'ın meyvesidir. Yani, Hakk'ın varlığından meydana gelmiştir. Bu görünen unsurlardan oluşan el, o Hakk'ın varlığının gölgesidir ve gölge ise eksiktir ve muteber değildir.

معنى ما شاء الله كان يعنى خواست خواست اوست و رضای او جویید. از خشم دیگران و رد دیگران دل تنگ مباشید ، کان اگر چه لفظ ماضى است ليك در فعل خدا ماضی و مستقبل نباشد ليس عند الله صباح و لا مساء

"Allah'ın dilediği şey oldu" sözünün anlamı: Yani, irade ve dileme O'nun irade ve dilemesidir; ve O'nun rızasını isteyiniz! Başkalarının öfkesinden ve başkalarının reddinden gönlünüz daralmasın! "كان" (oldu) kelimesi her ne kadar geçmiş zaman kipinde olsa da, Allah'ın fiilinde geçmiş ve gelecek zaman olmaz. Allah katında sabah ve akşam yoktur.

Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid olan Hakk'ın meyidir. Ya'ni, vücûd-ı Hakkanîsinden mütehassıldır. Bu zâhir olan unsurî el o vücûd-ı Hakkanînin gölgesidir ve gölge ise kâsiddir ve mu'teber değildir.

معنى ما شاء الله كان يعنى خواست خواست اوست و رضای او جویید. از خشم دیگران و رد دیگران دل تنگ مباشید ، کان اگر چه لفظ ماضى است ليك در فعل خدا ماضی و مستقبل نباشد ليس عند الله صباح و لا مساء

"Allah'ın dilediği şey oldu" kelâmının ma'nâsı: Ya'ni, irâde ve meşiyyet onun irâde ve meşiyyetidir; ve onun rızâsını isteyiniz! Başkalarının öfkesinden ve başkalarının reddinden dil-teng olmayınız! كان [kane] lafzı eğerçi mâzîdir, fakat Hudâ'nın fiilinde mâzî ve müstakbel olmaz. Allah indinde sabah ve akşam yoktur

3107. Bendenin "Allah hangi şeyi istediyse oldu" sözü onun için olmaz ki onda tenbel et.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. Kulun "Allah hangi şeyi istediyse oldu" sözü, onun için "onda tembellik et" anlamına gelmez.

"Eys" (ایش), "eyyü şey" (أى شيئ) Arapça terkibinin kısaltılmışıdır. Yani kulun "Allah hangi şeyi murad ettiyse oldu" demesi, "Hakk'ın murad ettiği hususta kendini tembel et ve çabayı bırak!" anlamından dolayı değildir. Bu şerefli beyitte "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

"Kul"dan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Zira onlar mutlak kulluk makamındadır. Nitekim ayet-i kerimelerde "kul" tabiri çoktur. Örneğin "Allah kuluna kâfi değil midir?" (Zümer, 39/36) ve "Allah kuluna vahyettiği şeyi vahyetti" (Necm, 53/10) buyrulmuştur. Şu halde anlam böyle olur: Mutlak kul makamında olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" buyurması, "Hakk'ın muradı olan şeyde kendini tembel et!" anlamında değildir. Bizim elimiz ve ayağımız o Tek olan Hakk'ın meyvesidir. Yani, Hak'tan gelen varlıktan meydana gelmiştir. Bu görünen unsurlardan oluşan el, o Hak'tan gelen varlığın gölgesidir ve gölge ise geçicidir ve muteber değildir.

"Allah'ın dilediği şey oldu" sözünün anlamı: Yani, irade ve dileme onun irade ve dilemesidir; ve onun rızasını isteyiniz! Başkalarının öfkesinden ve başkalarının reddinden gönlünüz daralmasın! "Kane" (كان) lafzı her ne kadar geçmiş zaman olsa da, Allah'ın fiilinde geçmiş ve gelecek zaman olmaz. Allah katında sabah ve akşam yoktur.

"Eys" (ایش) "eyyü şey" (أى شيئ) terkib-i Arabî'sinin muhaffefidir. Ya'ni kulun اى شيئ شاء الله كان ya'ni "Allah hangi şeyi murâd etti ise oldu" demesi, "Hakk'ın murad ettiği husûsta kendini tembel et ve sa'yi bırak!" ma'nâsından dolayı değildir. Bu beyt-i şerifde ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

"Bende"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Zîrâ onlar abdiyyet-i mahza makāmındadır. Nitekim âyet-i kerîmelerde "abd" ta'bîri müteaddiddir. Ezcümle أليسَ اللَّهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni “Allah abdine kâfî değil midir?" ve فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ya'ni "Allah abdine vahyettiği şeyi vahyetti" buyrulmuştur. Şu hâlde ma'nâ böyle olur. Abd-i mahz makāmında olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن buyurması "Hakk'ın murâdı olan şeyde kendini tenbel et!" ma'nâsında değildir. Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid olan Hakk'ın meyidir. Ya'ni, vücûd-ı Hakkanîsinden mütehassıldır. Bu zâhir olan unsurî el o vücûd-ı Hakkanînin gölgesidir ve gölge ise kâsiddir ve mu'teber değildir."

"Allah'ın dilediği şey oldu" kelâmının ma'nâsı: Ya'ni, irâde ve meşiyyet onun irâde ve meşiyyetidir; ve onun rızâsını isteyiniz! Başkalarının öfkesinden ve başkalarının reddinden dil-teng olmayınız! كان [kane] lafzı eğerçi mâzîdir, fakat Hudâ'nın fiilinde mâzî ve müstakbel olmaz. Allah indinde sabah ve akşam yoktur

3107. Bendenin "Allah hangi şeyi istediyse oldu" sözü onun için olmaz ki onda tenbel et.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3107. Kulun "Allah hangi şeyi istediyse oldu" sözü, onda tembellik etmesi için değildir.

"Eyş" (ایش), "eyyü şey" (أى شيئ) Arapça terkibinin kısaltılmışıdır. Yani kulun "Allah hangi şeyi murad ettiyse oldu" demesi, "Hakk'ın murad ettiği hususta kendini tembel et ve çabayı bırak!" anlamından dolayı değildir. Bu şerefli beyitte "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Kul"dan kasıt, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Çünkü onlar mutlak kulluk makamındadır. Nitekim ayet-i kerimelerde "kul" tabiri çoktur. Örneğin "Allah kuluna kâfi değil midir?" (Zümer, 39/36) ve "Allah kuluna vahyettiği şeyi vahyetti" (Necm, 53/10) buyrulmuştur. Şu halde anlam böyle olur: Mutlak kul makamında olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" buyurması, "Hakk'ın muradı olan şeyde kendini tembel et!" anlamında değildir.

"Eys" (ایش) "eyyü şey" (أى شيئ) terkib-i Arabî'sinin muhaffefidir. Ya'ni kulun اى شيئ شاء الله كان ya'ni "Allah hangi şeyi murâd etti ise oldu" demesi, "Hakk'ın murad ettiği husûsta kendini tembel et ve sa'yi bırak!" ma'nâsından dolayı değildir. Bu beyt-i şerifde ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Bende"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Zîrâ onlar abdiyyet-i mahza makāmındadır. Nitekim âyet-i kerîmelerde "abd" ta'bîri müteaddiddir. Ez-cümle أليسَ اللَّهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni “Allah abdine kâfî değil midir?" ve فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ya'ni "Allah abdine vahyettiği şeyi vahyetti" buyrulmuştur. Şu hâlde ma'nâ böyle olur. Abd-i mahz makāmında olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن buyurması "Hakk'ın murâdı olan şeyde kendini tenbel et!" ma'nâsında değildir.

3108. Belki "O hizmette ziyâde ve müstaid ol!" diye ihlâs ve sa'y üzerine teşviktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. Aksine, "O hizmette daha fazla ve yatkın ol!" diye ihlâs ve çaba üzerine teşviktir.

Bu hadis-i şeriften kastedilen anlam, "Hakk'ın murat ettiği hizmeti çok yap ve o hizmeti yapmaya yatkın ol!" diyerek Hakk'ın beğendiği amelde ihlâsa (samimiyete) ve çabaya teşviktir.

Bu hadîs-i şerîfden maksûd olan ma'nâ, "Hakk'ın murâd ettiği hizmeti çok yap ve o hizmeti yapmağa müstaid ol!" diyerek Hakk'ın beğendiği amelde ihlâsa ve sa'ye teşviktir.

3109. Eğer sen civânmerd, o şeyi ki istiyorsun, murâd-ı hasbî üzerine iş senindir deseler;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. Eğer sen civânmert (cömert, yiğit kişi), o şeyi ki istiyorsun, "iş senindir" deseler, muradın kendiliğinden gerçekleşmesi üzerine;

3110. Ondan sonra kendini tenbel etmen câiz olur. Zîrâ o şeyi ki istersin ve o şeyi ki söylersin, o olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. Ondan sonra kendini tembel etmen caiz olur. Çünkü istediğin şeyi ve söylediğin şeyi, o olur.

Ey Cebri, eğer sana "Sen bu dünya hayatında ne istersen kendi isteğin ve arzun üzerine onu yap. Çünkü iş ve amel senin beğenip yaptığın şeydir!" deselerdi ve Allah'ın muradını ortaya koymasalardı, o zaman ilahi emir ve yasakta kendini tembel etmen caiz olurdu. Çünkü senin istediğin ve söylediğin şey muteber ve makbul oluyor.

Ey Cebrî, eğer sana "Sen bu hayât-ı dünyeviyyende ne istersen kendi murâdın ve arzûn üzerine o şeyi yap. Zîrâ iş ve amel senin beğenip yaptığın şeydir!" deseler idi ve Allah'ın murâdını ortaya koymasalar idi o vakit emir ve nehy-i ilâhîde kendini tenbel etmen câiz olurdu. Çünkü senin istediğin ve söylediğin şey mu'teber ve makbûl oluyor.

3111. Mâdemki "Allah her neyi dilerse oldu, ebedî olan hükm-i mutlak onun hükmüdür!" diyorlar;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Mademki "Allah her neyi dilerse oldu, ebedî olan mutlak hüküm O'nun hükmüdür!" diyorlar;

3112. O hâlde niçin yüz adam kadar onun vazîfesinde onun etrâfında bendegâne dolaşmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. O hâlde niçin yüz adam kadar onun vazifesinde onun etrafında kullukla dolaşmazsın?

Yani, ey Cebrî (cebrî: iradesi olmadığını, her şeyin Allah'tan geldiğini savunan kişi), mademki seni isteğinde serbest bırakmadılar ve ortaya Hakk'ın isteğini sürdüler ve hüküm, senin amellerine göre Hakk'ın vereceği hükümdür ve o ne isterse o olur dediler, o hâlde niçin Hakk'ın itaat vazifesinde yüz adamın çabası ve gayreti kadar çalışmazsın? Ve kullara layık olan bir şekilde Hakk'ın rızasının etrafını dolaşmazsın?

Ya'ni, ey Cebrî, mâdemki seni murâdında serbest bırakmadılar ve ortaya Hakk'ın murâdını sürdüler ve hüküm, senin amellerine göre Hakk'ın vereceği hükümdür ve o ne isterse o olur dediler, o hâlde niçin Hakk'ın vazîfe-i tâatında yüz adamın sa'yi ve himmeti kadar çalışmazsın? Ve kullara lâyık olan bir sûrette Hakk'ın rızâsının etrâfını dolaşmazsın?

3113. Eğer derlerse, "O şeyi ki vezîr ister, cenkte irâde onun lâyıkıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. Eğer derlerse, "Vezirin istediği şeyde, savaşta irade ona layıktır."

3108. Belki "O hizmette ziyade ve müstaid ol!" diye ihlas ve sa'y üzerine teşviktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3108. Aksine, "O hizmette daha fazla ve yetenekli ol!" diye ihlas ve çaba üzerine teşviktir.

Bu hadis-i şeriften kastedilen anlam, "Hakk'ın murad ettiği hizmeti çok yap ve o hizmeti yapmaya yetenekli ol!" diyerek Hakk'ın beğendiği amelde ihlasa ve çabaya teşviktir.

Bu hadîs-i şerîfden maksûd olan ma'nâ, “Hakk'ın murâd ettiği hizmeti çok yap ve o hizmeti yapmağa müstaid ol!" diyerek Hakk'ın beğendiği amelde ihlâsa ve sa'ye teşvîktir.

3109. Eğer sen civânmerd, o şeyi ki istiyorsun, murad-ı hasbî üzerine iş senin işindir deseler;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3109. Eğer sen civanmert isen, o şeyi ki istiyorsun, "iş senin işindir" deseler de, muradın sadece Allah'ın rızası üzerine olsun;

3110. Ondan sonra kendini tenbel etmen câiz olur. Zîrâ o şeyi ki istersin ve o şeyi ki söylersin, o olur. [3114]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3110. Ondan sonra kendini tembel etmen caiz olur. Çünkü istediğin şeyi ve söylediğin şeyi, o olur.

Ey Cebri (cebrî: iradesi olmadığını düşünen kişi), eğer sana "Sen bu dünya hayatında ne istersen kendi isteğin ve arzun üzerine o şeyi yap. Çünkü iş ve amel senin beğenip yaptığın şeydir!" deseler idi ve Allah'ın muradını ortaya koymasalar idi, o vakit ilahi emir ve yasakta kendini tembel etmen caiz olurdu. Çünkü senin istediğin ve söylediğin şey muteber ve makbul oluyor.

Ey Cebrî, eğer sana "Sen bu hayât-ı dünyeviyyende ne istersen kendi murâdın ve arzûn üzerine o şeyi yap. Zîrâ iş ve amel senin beğenip yaptığın şeydir!" deseler idi ve Allah'ın murâdını ortaya koymasalar idi o vakit emir ve nehy-i ilâhîde kendini tenbel etmen câiz olurdu. Çünkü senin istediğin ve söylediğin şey mu'teber ve makbûl oluyor.

3111. Mâdemki "Allah her neyi dilerse oldu, ebedî olan hükm-i mutlak onun hükmüdür!" diyorlar;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3111. Mademki "Allah her neyi dilerse oldu, ebedî olan mutlak hüküm O'nun hükmüdür!" diyorlar;

3112. O hâlde niçin yüz adam kadar onun vazifesinde onun etrafında bendegâne dolaşmazsın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3112. O hâlde niçin yüz adam kadar onun vazifesinde onun etrafında kullukla dolaşmazsın?

Yani, ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), mademki seni isteğinde serbest bırakmadılar ve ortaya Hakk'ın isteğini sürdüler ve hüküm, senin amellerine göre Hakk'ın vereceği hükümdür ve o ne isterse o olur dediler, o hâlde niçin Hakk'ın itaat vazifesinde yüz adamın çabası ve gayreti kadar çalışmazsın? Ve kullara layık olan bir şekilde Hakk'ın rızasının etrafında dolaşmazsın?

Ya'ni, ey Cebrî, mâdemki seni murâdında serbest bırakmadılar ve ortaya Hakk'ın murâdını sürdüler ve hüküm, senin amellerine göre Hakk'ın vereceği hükümdür ve o ne isterse o olur dediler, o hâlde niçin Hakk'ın vazîfe-i tâatında yüz adamın sa'yi ve himmeti kadar çalışmazsın? Ve kullara lâyık olan bir sûrette Hakk'ın rızâsının etrafını dolaşmazsın?

3113. Eğer derlerse, “O şeyi ki vezîr ister, cenkte irâde onun layıkıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3113. Eğer derlerse, "Vezirin istediği şeyi savaşta irade etmesi ona layıktır."

Örneğin, "Hüküm ve irade padişahın vezirinindir. Emri ve yasağı yapan odur. Hükümet işlerinde ve savaşta hüküm ve irade ancak ona özgüdür" deseler;

Meselâ, “Hüküm ve irâde pâdişâhın vezîrinindir. Emri ve nehyi yapan odur. Emr-i hükûmette ve cenkte hüküm ve irâde ancak ona mahsûstur” deseler;

3114. Senin başına ihsân ve cûd dökmek için, acele onun etrâfını yüz adamlık kadar dolaşıcı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Senin başına ihsan ve cömertlik dökmek için, acele onun etrafını yüz adamlık kadar dolaşıcı olursun.

Bu sözü işittiğin zaman vezirin gözüne girmek ve onun yanında makbul olmak için o vezirin emrine ve yasağına itaat ederek onun etrafını yüz adamın göstereceği gayret dairesinde dolaşır ve onun ihsan ve keremine beklersin.

Bu sözü işittiğin vakit vezîrin gözüne girmek ve onun indinde makbûl olmak için o vezîrin emrine ve nehyine itâat ederek onun etrâfını yüz adamın göstereceği gayret dâiresinde dolaşır ve onun ihsân ve keremine muntazır olursun.

3115. Yâhud vezîrden ve onun köşkünden kaçar mısın? Bu onun yardımı araştırılmaksızın olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. Yahut vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Bu, onun yardımı araştırılmaksızın olmaz.

Yoksa emir ve nehiy sahibi olan o vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Hiç şüphe yok ki kaçmaz ve onun hizmetini yerine getirmeye gayret edersin. Çünkü bu ihsan ve kereme nailiyet, o vezirin yardımı aranılmaksızın mümkün olmaz.

Yoksa emir ve nehiy sâhibi olan o vezîrden ve onun köşkünden kaçar mısın? Hiç şübhe yok ki kaçmaz ve onun hizmetini îfâya gayret edersin. Zîrâ bu ihsân ve kereme nâiliyet o vezîrin yardımı aranılmaksızın mümkün olmaz.

3116. Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdrâki ve hatırı mün’akis geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Aksine, bu sözden tembel oldun. Anlayışın ve düşüncen tersine döndü.

Ey Cebri (kaderci), sen "Allah her neyi murad ederse oldu" sözünden aksine tembel oldun ve dedin ki: "Mademki Yüce Allah ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise, bu dünya âleminde de ondan ancak o hükmün eserleri ortaya çıkar; örneğin, ilâhî kazâ benim küfrüme ilişkin ise, dünyada benden asla iman ortaya çıkmaz. Ve imana ilişkin ise küfür eseri belirmez. Bu sebeple eğer ilâhî kazâ imana ilişkin ise amel etsem de etmesem de müminim; ve eğer küfrüme ilişkin ise aynı şekilde amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Bu sebeple bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan anlayış ve düşünce ile şer'î teklifleri (dinî yükümlülükleri) geçersiz kılmaya cüret ettin. Halbuki bu sözün anlamı o değildir:

Bilinmeli ki, hakikat anlamdır; ve şeriat şekildir. Anlam ile şekil arasında mertebe itibarıyla bir farklılık olsa da, varlığın birliği itibarıyla güçlü bir bağlantı vardır. Örneğin insanın ruhu anlamdır ve cismi şekildir. Mertebe- Örneğin, "Hüküm ve irade padişahın vezirinindir. Emri ve nehyi yapan odur. Hükümet işlerinde ve savaşta hüküm ve irade ancak ona özgüdür" deseler;

Ey Cebrî, sen كَانَ اللّٰهُ شَىْءٍ اى ya'ni “Allah her neyi murâd ederse oldu” sözünden sen tersine olarak tenbel oldun ve dedin ki: “Mâdemki Hak Teâlâ ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu âlem-i dünyâda da ondan ancak o hüküm âsârı zâhir olur; ve meselâ, kazâ-yı ilâhî benim küfrüme taalluk etmiş ise, dünyâda benden aslâ îmân zâhir olmaz. Ve îmâna taalluk etmiş ise eser-i küfür peydâ olmaz. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî îmâna taalluk etmiş ise amel etsem de etmesem de mü’minim; ve eğer küfrüme taalluk etmiş ise kezâ amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Binâenaleyh bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz.” İşte bu tersine olan idrâk ve hâtıra ile teklîfât-ı şer’iyyeyi ta’tîle mütecâsir oldun. Halbuki bu sözün ma’nâsı o değildir:

Ma’lûm olsun ki, hakîkat ma’nâ; ve şerîat sûrettir. Ma’nâ ile sûret arasında mertebe i’tibâriyle muhâlefet var ise de, vücûdun vahdeti i’tibâriyle irtibât-ı kavî vardır. Meselâ insanın rûhu ma’nâdır ve cismi sûrettir. Mertebe- Meselâ, “Hüküm ve irâde pâdişâhın vezîrinindir. Emri ve nehyi yapan odur. Emr-i hükûmette ve cenkte hüküm ve irâde ancak ona mahsûstur" deseler;

3114. Senin başına ihsân ve cûd dökmek için, acele onun etrafını yüz adamlık kadar dolaşıcı olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3114. Senin başına ihsan ve cömertlik dökmek için, acele onun etrafını yüz adamlık kadar dolaşıcı olursun.

Bu sözü işittiğin zaman vezirin gözüne girmek ve onun yanında makbul olmak için o vezirin emrine ve yasağına itaat ederek onun etrafını yüz adamın göstereceği gayret dairesinde dolaşır ve onun ihsan ve keremine (cömertliğine) beklersin.

Bu sözü işittiğin vakit vezîrin gözüne girmek ve onun indinde makbûl olmak için o vezîrin emrine ve nehyine itâat ederek onun etrafını yüz adamın göstereceği gayret dâiresinde dolaşır ve onun ihsân ve keremine muntazır olursun.

3115. Yahud vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Bu onun yardımı araştırılmaksızın olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3115. Yoksa vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Bu, onun yardımı araştırılmaksızın olmaz.

Yoksa emir ve yasak sahibi olan o vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Hiç şüphe yok ki kaçmaz ve onun hizmetini yerine getirmeye gayret edersin. Çünkü bu ihsan ve kereme ulaşmak o vezirin yardımı aranılmaksızın mümkün olmaz.

Yoksa emir ve nehiy sahibi olan o vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Hiç şübhe yok ki kaçmaz ve onun hizmetini îfâya gayret edersin. Zîrâ bu ihsân ve kereme nâiliyet o vezîrin yardımı aranılmaksızın mümkin olmaz.

3116. Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3116. Tersine olarak bu sözden tembel oldun. İdrakin ve hatırın tersine döndü.

Ey Cebri, sen اى شئ شاء الله كان yani "Allah her neyi murad ederse oldu" sözünden sen tersine olarak tembel oldun ve dedin ki: "Mademki Yüce Allah ezelen kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu oluş ve bozuluş âleminde de ondan ancak o hükmün tesirleri ortaya çıkar; ve örneğin, ilâhî kazâ benim küfrümü ilişkilendirmiş ise, dünyada benden asla iman ortaya çıkmaz. Ve imana ilişkilendirmiş ise küfür eseri belirmez. Buna göre eğer ilâhî kazâ imana ilişkilendirmiş ise amel etsem de etmesem de müminim; ve eğer küfrüme ilişkilendirmiş ise aynı şekilde amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Buna göre bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan idrak ve hatıra ile şer'î yükümlülükleri geçersiz kılmaya cüretkâr oldun. Halbuki bu sözün anlamı o değildir:

Bilinmeli ki, hakikat anlam; ve şeriat şekildir. Anlam ile şekil arasında mertebe itibarıyla muhalefet varsa da, varlığın birliği itibarıyla güçlü bir bağlantı vardır. Örneğin insanın ruhu anlamdır ve cismi şekildir. Mertebeleri itibarıyla ruh cisme ve cisim ruha benzemez. Fakat ruh ile cisim arasındaki bağlantı inkâr olunamaz; ve ruh ile cisimden meydana gelen insan bir varlık birliği sahibidir. İşte hakikat âlemi ile şekil âlemi de böyledir ve aralarında güçlü bir bağlantı vardır; ve bu bağlantı yönünden hakikat ile şeriat arasında asla muhalefet yoktur. Muhalefet görenler bu bağlantıyı idrak edemedikleri için görürler. Buna göre bu bağlantı hakkında toplu açıklamalar vermek burada faydalı olur.

Hakikat ehlinin beyan buyurduğu tecelli ilmine göre varlık, ancak Hakk'ın mutlak varlığından ibarettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenab-ı Pîr efendimiz: ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fani gösterici bir mutlak varlıksın."] buyurmuşlardı. Bu varlık, hakiki varlıktır; o varlığın zâtında gizli ve saklı, sıfatlar ve isimler vardır. Yatkınlık dili ile biricik zâttan zuhur talep ederler. Örneğin insanda kelam sıfatı vardır. Kendisinde kelam sıfatı olan insan hayatının sonuna kadar, bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zira insanın zâtında gizli olan bu sıfatlar "Bizi çıkar ve azat et ve harf ve ses ile yahut yazı nakışları ile maddi âlemde ortaya çıkalım!" diye çırpınır dururlar. İnsan dahi isteği ve iradesi ilişki kurmaksızın onları aksırık ve öksürük gibi ortaya çıkarır; ve sıfatlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insandan dışarıda bir levha çizimini talep eder. Buna göre anlam âleminde talep ve istek evvela sıfatlarındır, zâtın değildir. Zira zâtın zâtiyeti yönünden zuhura ihtiyacı yoktur. Nitekim insan kelam ve ressamlık sıfatlarını ortaya çıkarmasa da yine insandır; ve insan olmak için bunları ortaya çıkarmaya muhtaç değildir. Zât, ilâhlık mertebesinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhurunu murad eder. Sıfatlar âlemi anlam âlemidir; ve bu sıfatların yoğun tecellileri o anlamların gölgeleri ve şekilleridir. Sıfatlar âleminde irade ve istek olunca bu irade ve isteğin şekil âleminde bağlantısı doğal olur. Örneğin insanın iradesi evvela anlamından ve içinden belirir. Sonra cisminde fiil ve harekete sebep olur. İşte sıfat ve isimlerin tecellileri olan âlemlerin fertlerinin gerek anlam âlemindeki ve gerek şekil âlemindeki halleri de bu misale uygundur. Buna göre insan kendi hakikati olan sıfatın o anlam âlemindeki talebinden itibaren seçme hakkına sahiptir ve irade sahibidir; ve bu şekil âleminde dahi talepten ve iradeden soyutlanmış değildir.

Kul istedi Hak verdi. Ayet-i kerimede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يَسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) yani "Yüce Allah işlediği şeyden sorumlu değildir ve onlar sorumludurlar". Zira Allah kullarına istediklerini verdi. "Niçin benim istediğimi verdin?" diye bir ihsan ve kerem sahibine soru sorulmaz. Fakat "Yüce bir şey dururken niçin süfli bir şeyi istedin?" diye bir kimseye soru sormak uygun olur. Şimdi hakikat ve anlam âleminde sabit olan taleplerin şekil ve maddi âlemde zuhuru o anlamların kemalleridir. Fakat ilâhî sıfatlardan bazıları şekil âleminde razı olunan ve bazıları gazap olunan sıfatlardır. Razı olunan sıfatların tecellilerinin doğru yolu kendilerini lezzet ve nimet yerine ve gazap olunan sıfatların tecellilerinin doğru yolu dahi kendilerini elem ve intikam yerine götürür. Buna göre bu maddi âlemde, şekilde birbirine benzeyen ve anlamda birbirinden ayrı olan bu sıfatın tecellileri bulunan kulların ayırt edilmesi ve ayırt etmek için dahi emir ve nehyi içeren şeriat lazımdır. Zira her bir kula anlam âleminde kendi hakikatinin talep ettiği hal ve şan meçhuldür. Bu kesret âleminin perdesi içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın razı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim icap eder. Bu muallimler de her devirde kulların zamana ait yatkınlıklarına göre birer şeriatle gelen peygamberlerdir. Bu davet üzerine kullar hidayet ve dalalet taraflarından birini kabul etmekte seçme hakkına sahiptirler; ve bu suretle razı olunan ve gazap olunan sıfatların tecellilerinin anlamdan ibaret olan talep ve ezelî iradeleri bu şekil ve maddi âlemde gerçekleşmiş ve onlara karşı Hak için kesin delil sabit olmuş olur. `قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ` (En'am, 6/149) yani ["De ki:] Allah için kesin delil sabittir; ve eğer cenab-ı Hak murad etseydi sizin hepinize hidayet ederdi" ayet-i kerimesi ve diğer benzeri ayetler bu anlamı beyan buyurur. Zira Hakk'ın iradesi ilmine tabidir. Çünkü bilinmeyen şey murad olunmaz; ve ilim dahi bilinen şeye tabidir. Çünkü bilinen bir şey olmayınca ilim nispetinin ilişki kuracağı yer bulunmaz; ve bilinen şey ise sıfatların zuhura olan meyil ve iradeleridir. Fakat tecellilerin bağlı bulundukları sıfatların özellikleri çeşitli olup hepsinde hidayete yatkınlık olmadığı için Hak ancak onların talep ve murad ettiği şeyi murad eder; ve onların murad etmediği hidayete zorlamaz; ve aynı şekilde onların murad etmediği dalalete de zorlamaz. `وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) yani "Biz onlara zulmetmedik, velakin onlar kendi nefislerine zulmettiler" ayet-i kerimesi bu anlamın şahididir.

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, kesret âleminde ve Hakk'ın varlığında başkalık elbisesi ile oluşmuş olan tecellilerin ezel âleminden beri talep ve seçme hakkı vardır. Şimdi bir kimse ki bu kesret âleminde kendini ve eşyayı hal ve zevk olarak Hakk'ın varlığının gayrı görürse o kimseye, kendi seçme hakkını ve iradesini asla inkâr edememek gerekir; ve bir kimse ki kendini ve eşyayı hal ve zevk olarak hakiki biricik varlıkta müstağrak görürse, o kimse kendi seçme hakkını ve iradesini dahi Hakk'ın iradesinde müstağrak görür.

Cebri kendinin hali ve zevki hilafında olarak kendisinden seçme hakkını aldığı için reddedilmiştir. Zira o derya mesabesinde olan hakiki varlığı görmez. Onun köpüğü mesabesinde olan kesretin hükümlerinde müstağraktır. Nitekim köpük ve derya misalleri ve açıklamaları yukarıda 2905 ve 2906 ve 2907 ve 2908 ve 2909 numaralı beyitlerde geçti.

Fakir şunu da arz edeyim ki, zikredilen açıklamaları idrak havsalasına sindirmek için cenab-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi (k.s.) hazretlerinin Fususu'l-Hikem'de beyan buyurduğu hakikatleri anlamak; ve sindirmek için dahi bir insân-ı kâmilin nazarına rastlamak icap eder. Zira asıl olan bu nazara rastlamaktır. Nitekim cenab-ı Pîr efendimiz bu Mesnevi-i Şeriflerinin birçok yerlerinde bu lüzumu izah buyurmuşlardır. Örneğin III. cildin 2538 numaralı beytinde: نفس از درهاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن ["Nefis yüzlerce gücü kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile bir ejderhadır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüddür."] buyurmuşlardır; ve bu cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu anlamlar geçti.

Beytin özeti: Ey Cebri, sen ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن yani "Allah'ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı" hadis-i şerifini tersine anladın; ve bu kelamdan kendinde irade ve seçme hakkı olmadığını zannettin ve ilâhî emir ve nehy'e karşı tembel oldun. Anlayışını ve hatırını ters ve dönmüş yaptın.

Ey Cebri, sen اى شئ شاء الله كان ya'ni "Allah her neyi murâd ederse oldu" sözünden sen tersine olarak tenbel oldun ve dedin ki: "Mâdemki Hak Teâlâ ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu âlem-i dünyâda da ondan ancak o hüküm âsârı zâhir olur; ve meselâ, kazâ-yı ilâhî benim küfrümü taalluk etmiş ise, dünyâda benden aslâ îmân zâhir olmaz. Ve îmâna taalluk etmiş ise eser-i küfür peydâ olmaz. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî îmâna taalluk etmiş ise amel etsem de etmesem de mü'minim; ve eğer küfrüme taalluk etmiş ise kezâ amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Binâenaleyh bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan idrâk ve hâtıra ile teklifât-ı şer'iyyeyi ta'tîle mütecâsir oldun. Halbuki bu sözün ma'nâsı o değildir:

Ma'lûm olsun ki, hakîkat ma'nâ; ve şerîat sûrettir. Ma'nâ ile sûret arasında mertebe i'tibariyle muhalefet var ise de, vücûdun vahdeti i'tibariyle irtibât-ı kavî vardır. Meselâ insanın rûhu ma'nâdır ve cismi sûrettir. Mertebe- leri i'tibâriyle rûh cisme ve cisim rûha benzemez. Fakat rûh ile cisim arasındaki irtibât inkâr olunamaz; ve rûh ile cisimden mürekkeb olan insan bir vahdet-i vücûd sâhibidir. İşte âlem-i hakîkat ile âlem-i sûret dahi böyle olup aralarında irtibât-ı kavî vardır; ve bu irtibât cihetinden hakîkat ile şerîat arasında aslâ muhâlefet yoktur. Muhâlefet görenler bu irtibâtı idrâk edemedikleri için görürler. Binâenaleyh bu irtibât hakkında îzâhât-ı mücmele vermek burada faydalı olur.

Ehl-i hakîkatin beyân buyurduğu ilm-i tecellîye göre vücûd, ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakından ibârettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz: ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlak-sın."] buyurmuşlar idi. Bu vücûd, vücûd-ı hakîkîdir; o vücûdun zâtında müstecin ve mahfî, sıfât ve esmâ vardır. Lisân-ı isti'dâd ile zât-ı ahadiyyeden zuhûr taleb ederler. Meselâ insanda sıfat-ı kelâm vardır. Kendisinde sıfat-ı kelâm olan insan hayâtının sonuna kadar, bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zîrâ insanın zâtında mündemiç olan bu sıfat “Bizi çıkar ve âzâd et ve harf ve savt ile veyâhud yazı nakışları ile âlem-i kesâfette zâhir olalım!” diye çırpınır dururlar. İnsan dahi meşiyyeti ve irâdesi taalluk etmeksizin onları aksırık ve öksürük gibi izhâr eder; ve sıfatlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insandan hâriçte bir levha tersîmini taleb eder. Binâenaleyh âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ sıfatlarındır, zâtın değildir. Zîrâ zâtın zâtiyeti cihetinden zuhûra ihtiyâcı yoktur. Nitekim insan kelâm ve ressamiyet sıfatlarını izhâr etmese de yine insandır; ve insan olmak için bunları izhâr etmeye muhtaç değildir. Zât, mertebe-i ulûhiyyetinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfât âlem-i ma'nâdır; ve bu sıfatların mezâhir-i kesîfesi o ma'nâların zılleri ve sûretleridir. Âlem-i sıfâtta irâde ve istek olunca bu irâde ve isteğin âlem-i sûrette irtibâtı tabîî olur. Meselâ insanın irâdesi evvelâ ma'nâsından ve bâtınından peydâ olur. Sonra cisminde fiil ve harekete sebeb olur. İşte mezâhir-i sıfât ve esmâ olan efrâd-ı avâlimin gerek âlem-i ma'nâdaki ve gerek âlem-i sûretteki ahvâli de bu misâle mutâbıktır. Binâenaleyh insan kendi hakîkati olan sıfatın o âlem-i ma'nâdaki talebinden i'tibâren muhtârdır ve mürîddir; ve bu âlem-i sûrette dahi talebten ve irâdeden mücerred değildir.

Kul istedi Hak verdi. Âyet-i kerîmede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يَسْأَلُونَ (Enbiyâ, 21/23) ya'ni “Allah Teâlâ işlediği şeyden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler”. Zîrâ Allah kullarına istediklerini verdi. “Niçin benim istediğimi verdin?” leri i'tibariyle rûh cisme ve cisim rûha benzemez. Fakat rûh ile cisim arasındaki irtibât inkâr olunamaz; ve rûh ile cisimden mürekkeb olan insan bir vahdet-i vücûd sahibidir. İşte âlem-i hakîkat ile âlem-i sûret dahi böyle olup aralarında irtibât-ı kavî vardır; ve bu irtibât cihetinden hakîkat ile şerîat arasında aslâ muhalefet yoktur. Muhalefet görenler bu irtibâtı idrâk edemedikleri için görürler. Binâenaleyh bu irtibât hakkında îzâhât-ı mücmele vermek burada faydalı olur.

Ehl-i hakîkatin beyân buyurduğu ilm-i tecellîye göre vücûd, ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakından ibarettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz : ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın."] buyurmuşlar idi. Bu vücûd, vücûd-ı hakîkîdir; o vücudun zâtında müstecin ve mahfi, sıfât ve esmâ vardır. Lisân-ı isti'dâd ile zât-ı ahadiyyeden zuhûr taleb ederler. Meselâ insanda sıfat-ı kelâm vardır. Kendisinde sıfat-ı kelâm olan insan hayatının sonuna kadar, bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zîrâ insanın zâtında mündemiç olan bu sıfât "Bizi çıkar ve âzâd et ve harf ve savt ile veyâhud yazı nakışları ile âlem-i kesâfette zâhir olalım!" diye çırpınır dururlar. İnsan dahi meşiyyeti ve irâdesi taalluk etmeksizin onları aksırık ve öksürük gibi izhar eder; ve sıfatlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insandan hâriçte bir levha tersîmini taleb eder. Binâenaleyh âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ sıfatlarındır, zâtın değildir. Zîrâ zâtın zâtiyeti cihetinden zuhûra ihtiyacı yoktur. Nitekim insan kelâm ve ressâmiyet sıfatlarını ızhâr etmese de yine insandır; ve insan olmak için bunları ızhâr etmeye muhtaç değildir. Zât, mertebe-i ulûhiyyetinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfât âlem-i ma'nâdır; ve bu sıfatların mezâhir-i kesîfesi o ma'nâların zılleri ve sûretleridir. Âlem-i sıfâtta irâde ve istek olunca bu irâde ve isteğin âlem-i sûrette irtibâtı tabîî olur. Meselâ insanın irâdesi evvelâ ma'nâsından ve bâtınından peyda olur. Sonra cisminde fiil ve harekete sebeb olur. İşte mezâhir-i sıfat ve esmâ olan efrâd-ı avâlimin gerek âlem-i ma'nâdaki ve gerek âlem-i sûretteki ahvâli de bu misâle mutâbıktır. Binâenaleyh insan kendi hakîkati olan sıfatın o âlem-i ma'nâdaki talebinden i'tibâren muhtârdır ve mürîddir; ve bu âlem-i sûrette dahi talebten ve irâdeden mücerred değildir.

Kul istedi Hak verdi. Ayet-i kerîmede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) ya'ni "Allah Teâlâ işlediği şeyden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler". Zîrâ Allah kullarına istediklerini verdi. "Niçin benim istediğimi verdin?" diye bir ihsân ve kerem sâhibine suâl vâki' olmaz. Fakat “Âlî bir şey dururken niçin süflî bir şeyi istedin?” diye bir kimseye suâl etmek münâsib olur. İm- di âlem-i hakîkatte ve ma'nâda sâbit olan taleblerin âlem-i sûret ve kesâfette zuhûru o ma'nâların kemâlleridir. Fakat sıfât-ı ilâhiyyeden ba'zıları âlem-i sûrette marzî ve ba'zıları mağzûbdur. Sıfât-ı marziyye mezâhirinin sırât-ı müstakîmi kendilerini mahall-i lezzet ve in'âma ve sıfât-ı mağzûbe mezâhirinin sı- rât-ı müstakîmi dahi kendilerini mahall-i elem ve intikâma götürür. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfette, sûrette yekdiğerine müşâbih ve ma'nâda yekdiğerinden ayrı olan bu sıfâtın mezâhiri bulunan kulların temyîzi ve temyîz için dahi emir ve nehyi hâvî olan şerîat lâzımdır. Zîrâ her bir kula âlem-i ma'nâda kendi hakîkatinin taleb ettiği hâl ve şan meçhûldür. Bu âlem-i keserâtın hicâbı içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim îcâb eder. Bu muallimler de her devirde kulların isti'dâdât-ı zamâniyyelerine göre birer şerîatle gelen peygamberlerdir. Bu da'vet üzerine kullar hidâyet ve dalâlet taraflarından birini kabûl etmekte muhtârdırlar; ve bu sûretle sıfât-ı marziyye ve mağzûbe mezâhirinin ma'nâdan ibâret olan taleb ve irâde-i ezelîleri bu âlem-i sûrette ve kesâfette tahakkuk etmiş ve onlara karşı Hak için hüccet-i bâliğa sâbit olmuş olur. `قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ` (En'âm, 6/149) ya'ni ["De ki:] Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer cenâb-ı Hak murâd edeydi sizin mecmû'unuza hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ve dîğer emsâli âyetler bu ma'nâyı beyân buyurur. Zîrâ Hakk'ın irâdesi ilmine tâbi'dir. Çünkü bilinmeyen şey murâd olunmaz; ve ilim dahi ma'lûma tâbi'dir. Çünkü ma'lûm olan bir şey olmayınca ilim nisbetinin taalluk edeceği mahal bulunmaz; ve ma'lûm olan şey ise sıfâtın zuhûra olan meyil ve irâdeleridir. Fakat mezâhirin merbût bulundukları sıfatların hâssaları muhtelif olup cümlesinde hidâyete isti'dâd olmadığı için Hak ancak onların taleb ve murâd ettiği şeyi murâd eder; ve onların murâd etmediği hidâyete cebretmez; ve kezâ onların murâd etmediği dalâlete de cebretmez. `وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" âyet-i kerîmesi bu ma'nânın şâhididir.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, âlem-i keserâtta ve vücûd-ı Hak'ta gayriyet libâsı ile mütekevvîn olan mezâhirin âlem-i ezelden beri taleb ve ihtiyârı vardır. İm- di bir kimse ki bu âlem-i keserâtta kendini ve eşyâyı hâlen ve zevkan Hakk'ın vücûdunun gayrı görürse o kimseye, kendi ihtiyârını ve irâdesini aslâ inkâr edememek iktizâ eder; ve bir kimse ki kendini ve eşyâyı hâlen ve diye bir ihsân ve kerem sâhibine suâl vâki' olmaz. Fakat "Alî bir şey dururken niçin süflî bir şeyi istedin?" diye bir kimseye suâl etmek münasib olur. İmdi âlem-i hakîkatte ve ma'nâda sabit olan taleblerin âlem-i sûret ve kesâfette zuhûru o ma'nâların kemâlleridir. Fakat sıfat-ı ilâhiyyeden ba'zıları âlem-i sûrette marzî ve ba'zıları mağzûbdur. Sıfat-ı marziyye mezâhirinin sırât-ı müstakîmi kendilerini mahall-i lezzet ve in'âma ve sıfât-ı mağzûbe mezâhirinin sırât-ı müstakîmi dahi kendilerini mahall-i elem ve intikāma götürür. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfette, sûrette yekdîğerine müşâbih ve ma'nâda yekdiğerinden ayrı olan bu sıfatın mezâhiri bulunan kulların temyîzi ve temyîz için dahi emir ve nehyi hâvî olan şerîat lâzımdır. Zîrâ her bir kula âlem-i ma'nâda kendi hakîkatinin taleb ettiği hâl ve şan meçhûldür. Bu âlem-i keserâtın hicâbı içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim îcâb eder. Bu muallimler de her devirde kulların isti'dâdât-ı zamâniyyelerine göre birer şerîatle gelen peygamberlerdir. Bu da'vet üzerine kullar hidâyet ve dalâlet taraflarından birini kabûl etmekte muhtardırlar; ve bu sûretle sıfât-ı marzıyye ve mağzûbe mezâhirinin ma'nâdan ibaret olan taleb ve irâde-i ezelîleri bu âlem-i sûrette ve kesâfette tahakkuk etmiş ve onlara karşı Hak için hüccet-i bâliğa sabit olmuş olur. `قُلِ اللَّهُ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ` (En'âm, 6/149) ya'ni ["De ki:] Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer cenâb-ı Hak murâd edeydi sizin mecmû'unuza hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ve diğer emsâli âyetler bu ma'nâyı beyân buyurur. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine tâbi'dir. Çünkü bilinmeyen şey murâd olunmaz; ve ilim dahi ma'lûma tâbi'dir. Çünkü ma'lûm olan bir şey olmayınca ilim nisbetinin taalluk edeceği mahal bulunmaz; ve ma'lûm olan şey ise sıfatın zuhûra olan meyil ve irâdeleridir. Fakat mezâhirin merbût bulundukları sıfatların hâssaları muhtelif olup cümlesinde hidâyete isti'dâd olmadığı için Hak ancak onların taleb ve murâd ettiği şeyi murâd eder; ve onların murâd etmediği hidâyete cebretmez; ve kezâ onların murâd etmediği dalâlete de cebretmez. `وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ` (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" âyet-i kerîmesi bu ma'nânın şâhididir.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, âlem-i keserâtta ve vücûd-ı Hak'ta gayriyet libâsı ile mütekevvin olan mezâhirin âlem-i ezelden beri taleb ve ihtiyârı vardır. İmdi bir kimse ki bu âlem-i keserâtta kendini ve eşyayı hâlen ve zevkan Hakk'ın vücûdunun gayrı görürse o kimseye, kendi ihtiyârını ve irâdesini aslâ inkâr edememek iktizâ eder; ve bir kimse ki kendini ve eşyayı hâlen ve zevkan vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müstağrak görürse, o kimse kendi ihtiyârı-nı ve irâdesini dahi Hakk'ın iradesinde müstağrak görür.

Cebrî kendinin hâli ve zevkı hilafında olarak kendisinden ihtiyârı selbetti-ği için merdûddur. Zîrâ o deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkîyi görmez. Onun köpüğü mesâbesinde olan keserâtın ahkâmında müstağraktır. Nitekim köpük ve deryâ misâlleri ve îzâhâtı yukarıda 2905 ve 2906 ve 2907 ve 2908 ve 2909 numaralı beyitlerde geçti.

Fakîr şunu da arzedeyim ki, îzâhât-ı mezkûreyi havsala-i idrâke sindir-mek için cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de beyân buyurduğu hakäyıkı anlamak; ve sindirmek için dahi bir in-sân-ı kâmilin nazarına müsâdif olmak îcâb eder. Zîrâ asıl olan bu nazara mü-sâdif olmaktır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinin birçok mahallerinde bu lüzumu îzâh buyurmuşlardır. Ezcümle III. cildin 2538 nu-maralı beytinde: نفس از درهاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن ["Nefis yüzlerce gücü kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile bir ejderhâdır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüddür."] buyurmuşlardır; ve bu cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâlar geçti.

Hulâsa-i beyt: Ey Cebrî, sen ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın di-lediği oldu ve dilemediği olmadı" hadîs-i şerîfini tersine anladın; ve bu kelâm-dan kendinde irâde ve ihtiyâr olmadığını zannettin ve emir ve nehy-i ilâhîye karşı tenbel oldun. Anlayışını ve hatırını ters ve mün'akis yaptın.

3117. "Agâh ol, emir, o filân efendinin emridir!" Nedir? Ya'ni onun gayrı ile pek az otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. "Uyanık ol, emir, o filan efendinin emridir!" Nedir? Yani onun dışındakiyle pek az otur!

Ey Cebrî (cebrî görüşe sahip kişi), "Uyanık ol, emir ancak o filan efendinin emridir!" denilse, bu ne demektir? Bunun anlamı "Ancak o efendinin emrine uy ve onun emrinin dışındakine pek az kulak ver!" demek olur. "Kemter" (pek az) ifadesiyle, emir ve yasak dışında kalan mübah (yapılması veya yapılmaması serbest olan) şeylere işaret edilir. Yani "Mübah şeylerle çok meşgul olma!" demektir.

Ey Cebrî, "Agâh ol, emir ancak o filân efendinin emridir!" derlese, bu ne demektir? Bunun ma'nâsı "Ancak o efendinin emrine tâbi' ol ve onun emri-nin gayrına pek az kulak as!" demek olur. "Kemter" ta'bîriyle, emir ve nehiy hâricinde olan mubâhâta işâret buyrulur. Ya'ni "Mubâhât ile çok meşgül ol-ma!" demektir.

3118. Mâdemki emir onun layıkıdır, efendinin etrafını dolaş! Zîra o düşma-nı öldürür, dostun canını kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Mademki emir onun layıkıdır, efendinin etrafını dolaş! Çünkü o düşmanı öldürür, dostun canını kurtarır.

Mademki emir Hak'ın layıkıdır ve razı olduğu ve olmadığı fiilleri bildirmiştir, bu sebeple efendilerin efendisi olan Hak'ın rızasının etrafını dolaş. Bir kimse, kendisini zevkan (manevi olarak) hakiki tek varlıkta (vücûd-ı vâhid-i hakîkî) müstağrak (tamamen batmış) görürse, o kimse kendi ihtiyârını (seçimini) ve iradesini dahi Hak'ın iradesinde müstağrak görür. Cebrî (cebriyeci), kendisinin hali ve zevkı hilafına (aykırı olarak) kendisinden ihtiyârı selbettiği (seçme hakkını aldığı) için merduddur (reddedilmiştir). Çünkü o, derya mesabesinde (deniz gibi) olan hakiki varlığı görmez. Onun köpüğü mesabesinde (gibi) olan kesretlerin (çoklukların) hükümlerinde müstağraktır. Nitekim köpük ve derya misalleri ve izahatı yukarıda 2905 ve 2906 ve 2907 ve 2908 ve 2909 numaralı beyitlerde geçti. Fakir (ben) şunu da arz edeyim ki, zikredilen izahatı idrak havsalasına (anlayış kapasitesine) sindirmek için Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de beyan buyurduğu hakikatleri anlamak; ve sindirmek için dahi bir insân-ı kâmilin nazarına (bakışına) müsâdif olmak (rastlamak) icap eder. Çünkü asıl olan bu nazara müsâdif olmaktır. Nitekim Pir efendimiz bu Mesnevî-i Şeriflerinin birçok yerinde bu lüzumu (gerekliliği) izah buyurmuşlardır. Örneğin III. cildin 2538 numaralı beytinde: نفس از درهاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن ["Nefis yüzlerce gücü kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile bir ejderhadır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüttür."] buyurmuşlardır; ve bu cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu manalar geçti. Beytin özeti: Ey Cebrî, sen ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن yani "Allah'ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı" hadis-i şerifini tersine anladın; ve bu kelamdan kendinde irade ve ihtiyâr olmadığını zannettin ve ilahi emir ve nehy'e (yasaklamaya) karşı tembel oldun. Anlayışını ve hatırını ters ve mün'akis (tersine dönmüş) yaptın.

Mâdemki emir Hakk'ın lâyıkıdır ve râzı olduğu ve olmadığı ef'âli bildir-miştir, binâenaleyh efendilerin efendisi olan Hakk'ın rızâsının etrafını dolaş zevkan vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müstağrak görürse, o kimse kendi ihtiyârı- nı ve irâdesini dahi Hakk'ın iradesinde müstağrak görür. Cebrî kendinin hâli ve zevkı hilafında olarak kendisinden ihtiyârı selbetti- ği için merdûddur. Zîrâ o deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkîyi görmez. Onun köpüğü mesâbesinde olan keserâtın ahkâmında müstağraktır. Nitekim köpük ve deryâ misâlleri ve îzâhâtı yukarıda 2905 ve 2906 ve 2907 ve 2908 ve 2909 numaralı beyitlerde geçti. Fakîr şunu da arzedeyim ki, îzâhât-ı mezkûreyi havsala-i idrâke sindir- mek için cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l- Hikem'de beyân buyurduğu hakäyıkı anlamak; ve sindirmek için dahi bir in- sân-ı kâmilin nazarına müsâdif olmak îcâb eder. Zîrâ asıl olan bu nazara mü- sâdif olmaktır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinin birçok mahallerinde bu lüzumu îzâh buyurmuşlardır. Ezcümle III. cildin 2538 nu- maralı beytinde: نفس از درهاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن ["Nefis yüzlerce gücü kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile bir ejderhâdır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüddür."] buyurmuşlardır; ve bu cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâlar geçti. Hulâsa-i beyt: Ey Cebrî, sen ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın di- lediği oldu ve dilemediği olmadı" hadîs-i şerîfini tersine anladın; ve bu kelâm- dan kendinde irâde ve ihtiyâr olmadığını zannettin ve emir ve nehy-i ilâhîye karşı tenbel oldun. Anlayışını ve hatırını ters ve mün'akis yaptın.

3117. "Agâh ol, emir, o filân efendinin emridir!" Nedir? Ya'ni onun gayrı ile pek az otur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3117. "Uyanık ol, emir, o filan efendinin emridir!" Nedir? Yani onun dışındakiyle pek az otur!

Ey Cebrî (cebrîye mezhebinden olan kişi), "Uyanık ol, emir ancak o filan efendinin emridir!" denilse, bu ne demektir? Bunun anlamı "Ancak o efendinin emrine tabi ol ve onun emrinin dışındakine pek az kulak ver!" demek olur. "Kemter" (pek az) ifadesiyle, emir ve yasak dışında kalan mübah (yapılması veya yapılmaması serbest olan) şeylere işaret edilir. Yani "Mübah şeylerle çok meşgul olma!" demektir.

Ey Cebrî, "Agâh ol, emir ancak o filân efendinin emridir!" derlese, bu ne demektir? Bunun ma'nâsı "Ancak o efendinin emrine tâbi' ol ve onun emri- nin gayrına pek az kulak as!" demek olur. "Kemter" ta'bîriyle, emir ve nehiy hâricinde olan mubâhâta işâret buyrulur. Ya'ni "Mubâhât ile çok meşgül ol- ma!" demektir.

3118. Mâdemki emir onun layıkıdır, efendinin etrafını dolaş! Zîra o düşma- nı öldürür, dostun canını kurtarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3118. Mademki emir onun layıkıdır, efendinin etrafını dolaş! Çünkü o düşmanı öldürür, dostun canını kurtarır.

Mademki emir Yüce Allah'ın layıkıdır ve razı olduğu ve olmadığı fiilleri bildirmiştir, bu sebeple efendilerin efendisi olan Yüce Allah'ın rızasının etrafını dolaş ve idrakini ve iradeni onun razı olduğu fiillere harca! Çünkü o Yüce Allah, seni onun rızasına aykırı fiillere sevk eden nefis ve şeytan düşmanlarını öldürür ve senin canını acı azaptan kurtarır.

Mâdemki emir Hakk'ın lâyıkıdır ve râzı olduğu ve olmadığı ef'âli bildir- miştir, binâenaleyh efendilerin efendisi olan Hakk'ın rızâsının etrafını dolaş ve idrâki ve ihtiyârını onun râzı olduğu ef'âle sarfet! Zîrâ o Hak seni onun rı-zâsı hilafındaki ef'âle sevkeden nefis ve şeytan düşmanlarını öldürür ve se-nin canını azâb-ı elîmden kurtarır.

3119. O her neyi isterse muhakkak ancak onu bulursun. Boşuna az git, onun hizmetini ihtiyar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. O her neyi isterse muhakkak ancak onu bulursun. Boşuna az git, onun hizmetini seç!

Yüce Allah rızasına ilişkin olarak her neyi isterse, sen onu yerine getirdiğin zaman, muhakkak Hakk'ın o fiiline karşı olan vaadini bulursun. Bu da lütuf ve ihsandır; ve bu lütuf ve ihsan senin tabiatına uygundur. Eğer ona karşı gelirsen boşuna çabalamış olursun. Çünkü karşı gelmenin karşılığı kahırdır; ve kahır senin isteğine uygun gelmez. Bu sebeple Hakk'ın hizmetini ve emrini seç!

Hak Teâlâ rızâsına müteallık olarak her neyi isterse sen onu icrâ ettiğin vakit, muhakkak Hakk'ın o fiiline karşı olan va'dini bulursun. Bu da lütuf ve in'âmdır; ve bu lütuf ve in'âm senin tab'ına mülayimdir. Eğer ona muhalefet edersen boşuna sa'yetmiş olursun. Zîrâ muhalefetin mukābili kahırdır; ve ka-hır senin talebine mülayim gelmez. Binâenaleyh Hakk'ın hizmetini ve emri-ni ihtiyâr et!

3120. Yahud mâdemki hakim odur, onun tarafını dolaşma! Nihayet kara yüz-[3124] lü ve sarı yüzlü olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. Yahut mademki hükmeden O'dur, O'nun tarafını dolaşma! Sonunda kara yüzlü ve sarı yüzlü olursun.

Yahut hükmeden Allah iken sen nefsin ve şeytanın vesveselerine kapılıp da O'nun lütuf kapısının etrafını ve kapısını dolaşma! Bu durumda sonunda kara yüzlü ve şaki (bedbaht) ve sarı yüzlü ve ahirette mahcup olursun. İşte sana iki yol, tercihini bu iki yoldan birine harca! Dayanma gücün varsa emir sahibi olan Hakk'a muhalefet et!

Yahud hâkim Hak iken sen nefis ve şeytanın vesveselerine kapılıp da onun bâb-ı lütfunun etrafını ve kapısını dolaşma! Bu sûrette âkıbet kara yüz-lü ve şakî ve sarı yüzlü ve âhirette hacîl olursun. İşte sana iki yol, ihtiyârını bu iki yoldan birine sarfet! Tahammülün varsa emir sahibi olan Hakk'a mu-halefet et!

3121. Hak olur te'vîl ki o seni harâretli eder; seni pür ümîd ve çevik ve hayalı eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Hak te'vil odur ki o seni hararetli eder; seni ümit dolu, çevik ve hayalı eder.

Bu gibi şerefli hadislerin ve Kur'an ayetlerinin hak ve doğru olan te'vili, seni ilahi emre itaat etme hususunda hararetli eden bir te'vildir; ve böyle bir te'vil seni ilahi lütuf ve kereme karşı ümit dolu, çevik ve haya sahibi eder.

Bu gibi ahâdîs-i şerîfe ve âyât-ı kur'âniyyenin hak ve doğru olan te'vîli, seni emr-i ilâhîye itâat hususunda harâretli eden bir te'vîldir; ve böyle bir te'vîl seni lütuf ve kerem-i ilâhîye karşı pür-ümîd ve çevik ve hayâ sâhibi eder.

3122. Ve eğer seni gevşek ederse, hakikatte bunu bil ki, o tebdildir ve te'vîl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Ve eğer seni gevşek ederse, hakikatte bunu bil ki, o tebdildir ve te'vîl değildir.

Ve eğer te'vîl (bir metni yorumlama) adına çıkardığın anlam, seni zâhirî amellerde gevşek ve tembel ederse, bunu bil ki, o çıkardığın anlam hakikatte tebdildir (değiştirme, başkalaştırma) ve asıl ve idrakini ve iradeni onun razı olduğu fiillere sarf et! Çünkü o Hak, seni onun rızasına aykırı fiillere sevk eden nefis ve şeytan düşmanlarını öldürür ve senin canını acı azaptan kurtarır.

Ve eğer te'vîl nâmına çıkardığın ma'nâ, seni a'mâl-i zâhiriyyede gevşek ve tenbel ederse bunu bil ki, o çıkardığın ma'nâ hakîkatte tebdîldir ve asıl ve idrâki ve ihtiyârını onun râzı olduğu ef'âle sarfet! Zîrâ o Hak seni onun rızâsı hilafındaki ef'âle sevkeden nefis ve şeytan düşmanlarını öldürür ve senin canını azâb-ı elîmden kurtarır.

3119. O her neyi isterse muhakkak ancak onu bulursun. Boşuna az git, onun hizmetini ihtiyar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3119. O her neyi isterse muhakkak ancak onu bulursun. Boşuna az git, onun hizmetini seç!

Yüce Allah rızasına ilişkin olarak her neyi isterse, sen onu yerine getirdiğin zaman, muhakkak Hakk'ın o fiiline karşı olan vaadini bulursun. Bu da lütuf ve ihsandır; ve bu lütuf ve ihsan senin tabiatına uygundur. Eğer ona karşı gelirsen boşuna çabalamış olursun. Çünkü karşı gelmenin karşılığı kahırdır; ve kahır senin isteğine uygun gelmez. Bu sebeple Hakk'ın hizmetini ve emrini seç!

Hak Teâlâ rızâsına müteallık olarak her neyi isterse sen onu icrâ ettiğin vakit, muhakkak Hakk'ın o fiiline karşı olan va'dini bulursun. Bu da lütuf ve in'âmdır; ve bu lütuf ve in'âm senin tab'ına mülayimdir. Eğer ona muhalefet edersen boşuna sa'yetmiş olursun. Zîrâ muhalefetin mukābili kahırdır; ve kahır senin talebine mülayim gelmez. Binâenaleyh Hakk'ın hizmetini ve emrini ihtiyar et!

3120. Yahud mâdemki hakim odur, onun tarafını dolaşma! Nihayet kara yüz[3124]lü ve sarı yüzlü olursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3120. Yahut mademki hükmeden O'dur, O'nun tarafını dolaşma! Sonunda kara yüzlü ve sarı yüzlü olursun.

Yahut hükmeden Yüce Allah iken sen nefsin ve şeytanın vesveselerine kapılıp da O'nun lütuf kapısının etrafını ve kapısını dolaşma! Bu şekilde sonunda kara yüzlü, şakî (bahtsız) ve sarı yüzlü olursun ve ahirette utanır, mahcup olursun. İşte sana iki yol, seçimini bu iki yoldan birine harca! Tahammülün varsa emir sahibi olan Hakk'a muhalefet et!

Yahud hâkim Hak iken sen nefis ve şeytanın vesveselerine kapılıp da onun bâb-ı lütfunun etrafını ve kapısını dolaşma! Bu sûrette âkıbet kara yüzlü ve şakî ve sarı yüzlü ve âhirette hacîl olursun. İşte sana iki yol, ihtiyârını bu iki yoldan birine sarfet! Tahammülün varsa emir sahibi olan Hakk'a muhalefet et!

3121. Hak olur te'vîl ki o seni harâretli eder; seni pür ümîd ve çevik ve hayalı eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3121. Hak te'vil odur ki o seni hararetli eder; seni ümit dolu, çevik ve hayalı eder.

Bu gibi şerefli hadislerin ve Kur'an ayetlerinin hak ve doğru olan te'vili, seni ilahi emre itaat etme hususunda hararetli eden bir te'vildir; ve böyle bir te'vil seni ilahi lütuf ve kereme karşı ümit dolu, çevik ve haya sahibi eder.

Bu gibi ahâdîs-i şerîfe ve âyât-ı kur'âniyyenin hak ve doğru olan te'vîli, seni emr-i ilâhîye itâat hususunda harâretli eden bir te'vîldir; ve böyle bir te'vîl seni lütuf ve kerem-i ilâhîye karşı pür-ümîd ve çevik ve hayâ sâhibi eder.

3122. Ve eğer seni gevşek ederse, hakikatte bunu bil ki, o tebdildir ve te'vîl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3122. Ve eğer seni gevşek ederse, hakikatte bunu bil ki, o değiştirmedir ve yorumlama değildir.

Ve eğer yorumlama adına çıkardığın anlam, seni zahirî amellerde gevşek ve tembel ederse bunu bil ki, o çıkardığın anlam hakikatte değiştirmedir ve asıl olan anlamı değiştirmektir. Yoksa yorumlama değildir. Çünkü yorumlama, şeriat teriminde lafzı zahirî anlamından Kitap ve Sünnet'e uygun olan anlama çevirmektir. Örneğin يَخْرُجُ الْحَيُّ مِنَ الْمَيِّتِ (Rûm, 30/19) yani “Ölüden diri çıkarır” ayet-i kerimesine, “Kâfirden mümin ve cahilden âlim çıkarır” anlamı verilirse “yorum” olur. Ve مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُن hadis-i şerifine Cebriyecilerin anladığı anlamı vermek yukarıda açıklandığı üzere hakikatleri değiştirmek olur, yorumlama olmaz. Çünkü Cebriyecilerin verdiği anlam ilahi emre uyma ve ilahi yasaktan kaçınma hususunda kendilerini tembel ve gevşek etmiştir.

Ve eğer te'vîl nâmına çıkardığın ma'nâ, seni a'mâl-i zâhiriyyede gevşek ve tenbel ederse bunu bil ki, o çıkardığın ma'nâ hakîkatte tebdîldir ve asıl olan ma'nâyı değiştirmektir. Yoksa te'vîl değildir. Zîrâ te'vîl ıstılâh-ı şer'îde lafzı ma'nâ-yı zâhirinden Kitâb ve Sünnet'e muvâfık olan ma'nâya çevirmektir. Meselâ يَخْرُجُ الْحَيُّ مِنَ الْمَيِّتِ (Rûm, 30/19) ya'ni “Ölüden diri çıkarır” âyet-i kerîmesine, “Kâfirden mü'min ve câhilden âlim çıkarır” ma'nâsı verilirse “te'vîl” olur. Ve مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُن hadîs-i şerîfine Cebrîler'in anladığı ma'nâyı vermek yukarıda îzâh olunduğu üzere hakâyıkı tebdîl olur, te'vîl olmaz. Çünkü Cebrîler'in verdiği ma'nâ emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâb husûsunda kendilerini tenbel ve gevşek etmiştir.

3123. Bu harâretli etmek için gelmiştir, tâ ki ümîdsizlerin iki elini tuta!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Bu, ümitsizlerin iki elini tutmak için onları gayretli kılmak üzere gelmiştir!

Bu "Allah ne dilerse o olur, dilemediği olmaz" hadis-i şerifi, ilahi emre itaat etme konusunda kulları gayretli ve istekli kılmak için gelmiştir. Nasıl ki yukarıdaki örneklerde, "Emir ancak filan efendinin emridir, onun istediği olur, istemediği olmaz!" denilmişti. Bu söz, o efendinin emrini yerine getirmeye teşvik içindir. Çünkü o efendinin emri yerine getirilirse, sonunda tabiata uygun gelen mükâfata erişme vardır; ve eğer onun isteğine karşı çıkılırsa, o efendi isterse affedip ceza vermez ve isterse ceza verir. Bu sebeple bu söz, ümitsizlere ümit vermek ve onların elinden tutmak için söylenmiştir.

Bu مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُن hadîs-i şerîfi emr-i ilâhîye itâat etmek husûsunda kulları harâretli ve gayretli etmek için gelmiştir. Nitekim yukarıdaki misâllerde, “Emir ancak filân efendinin emridir, onun istediği olur, istemediği olmaz!” denilmiş idi. Bu söz o efendinin emrini icrâya teşvîk içindir. Zîrâ o efendinin emri icrâ olunursa sonunda tab'a mülâyim gelen mükâfâta nâiliyet vardır; ve eğer onun murâdına muhâlefet olursa o efendi isterse affedip cezâ etmez ve isterse cezâ eder. Binâenaleyh bu söz ümîdsizlere ümîd vermek ve onların elinden tutmak için söylenmiştir.

3124. Kur'ân'ın ma'nâsını ancak Kur'ân'dan sor! Ve bir kimseden ki hevese ateş vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Kur'ân'ın anlamını ancak Kur'ân'dan sor! Ve bir kimseden ki hevese ateş vurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in anlamını te'vil (yorum) yoluyla anlamak istersen, o anlamın yorumunu ancak yine Kur'ân'dan sor! Ve nefsine ait heveslerine ilâhî aşk ateşini vurup yakmış olan insân-ı kâmilden sor! Çünkü "İnsan ve Kur'ân ikizdir" buyrulmuştur. Çünkü insân-ı kâmil ilimde köklü ve güçlüdür. Nasıl ki âyet-i kerîmede "Kur'ân'ın müteşâbih (benzeşen, birden çok anlamı olan) âyetlerinin yorumunu ancak Yüce Allah ve ilimde köklü olanlar bilir" (Âl-i İmrân, 3/7) buyrulmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını te'vîl tarîkıyle anlamak istersen o ma'nâyı te'vîli ancak yine Kur'ân'dan sor! Ve hevesât-ı nefsâniyyesine aşk-ı ilâhî ateşini vurup yakmış olan insân-ı kâmilden sor! Zîrâ الْإِنْسَانُ وَ الْقُرْآنُ تَوْأَمَانِ ya'ni “İnsân ve Kur'ân tev'emdir ve ikizdir” buyrulmuştur. Çünkü insân-ı kâmil ilimde râsihtir ve kavîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ (Al-i İmrân, 3/7) ya'ni “Müteşâbihât-ı kur'âniyyenin te'vîlini ancak Allah Teâlâ ve ilimde râsihûn olanlar bilir” buyrulmuştur.

3125. Kur'ân önünde bir kurban ve zelîl oldu. Hattâ ki onun rûhunun aynı Kur'ân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. Kur'ân önünde bir kurban ve zelil oldu. Hatta ki onun ruhunun aynısı Kur'ân olmuştur.

olan anlamı değiştirmektir. Yoksa te'vil (bir metni yorumlama) değildir. Zira te'vil, şer'î ıstılahta (dinî terim olarak) lafzı (sözü) zahirî (açık) anlamından Kitap ve Sünnet'e uygun olan anlama çevirmektir. Örneğin, يخرج الحي من الميت (Rûm, 30/19) yani “Ölüden diri çıkarır” ayet-i kerimesine, “Kafirden mümin ve cahilden alim çıkarır” anlamı verilirse “te'vil” olur. Ve ما شاء الله كان hadis-i şerifine Cebriyecilerin (insanın iradesini yok sayan bir mezhep) anladığı anlamı vermek, yukarıda açıklandığı üzere hakikatleri değiştirmek olur, te'vil olmaz. Çünkü Cebriyecilerin verdiği anlam, ilahi emre uyma ve ilahi yasaktan kaçınma konusunda kendilerini tembel ve gevşek etmiştir.

olan ma'nâyı değiştirmektir. Yoksa te'vîl değildir. Zîrâ te'vîl ıstılâh-ı şer'îde lafzı ma'nâ-yı zâhirinden Kitâb ve Sünnet'e muvâfik olan ma'nâya çevirmektir. Meselâ يخرج الحي من الميت (Rûm, 30/19) ya'ni “Ölüden diri çıkarır” âyet-i kerîmesine, “Kâfirden mü'min ve câhilden âlim çıkarır” ma'nâsı verilirse “te'vîl” olur. Ve ما شاء الله كان hadîs-i şerîfine Cebrîler'in anladığı ma'nâyı vermek yukarıda îzâh olunduğu üzere hakāyıkı tebdîl olur, te'vîl olmaz. Çünkü Cebrîler'in verdiği ma'nâ emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâb husûsunda kendilerini tenbel ve gevşek etmiştir.

3123. Bu harâretli etmek için gelmiştir, tâ ki ümidsizlerin iki elini tuta!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3123. Bu, ümitsizlerin iki elini tutmak için onları hararetli kılmak üzere gelmiştir!

Bu "Allah ne dilerse o olur, ne dilemezse o olmaz" hadis-i şerifi, ilahi emre itaat etme konusunda kulları hararetli ve gayretli kılmak için gelmiştir. Nasıl ki yukarıdaki örneklerde, "Emir ancak filan efendinin emridir, onun istediği olur, istemediği olmaz!" denilmişti. Bu söz, o efendinin emrini yerine getirmeye teşvik içindir. Çünkü o efendinin emri yerine getirilirse sonunda tabiata uygun gelen mükâfata (ödüle) ulaşma vardır; ve eğer onun isteğine karşı çıkılırsa o efendi isterse affedip ceza vermez ve isterse ceza verir. Bu sebeple bu söz, ümitsizlere ümit vermek ve onların elinden tutmak için söylenmiştir.

Bu ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن hadîs-i şerîfi emr-i ilâhîye itâat etmek husûsunda kulları harâretli ve gayretli etmek için gelmiştir. Nitekim yukarıdaki misâllerde, “Emir ancak filân efendinin emridir, onun istediği olur, istemediği olmaz!” denilmiş idi. Bu söz o efendinin emrini icrâya teşvîk içindir. Zîrâ o efendinin emri icrâ olunursa sonunda tab'a mülayim gelen mükâfâta nâiliyet vardır; ve eğer onun murâdına muhalefet olursa o efendi isterse affedip cezâ etmez ve isterse cezâ eder. Binâenaleyh bu söz ümidsizlere ümîd vermek ve onların elinden tutmak için söylenmiştir.

3124. Kur'ân'ın ma'nâsını ancak Kur'ân'dan sor! Ve bir kimseden ki hevese ateş vurmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3124. Kur'ân'ın anlamını ancak Kur'ân'dan sor! Ve bir kimseden ki hevese ateş vurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in anlamını te'vil (yorum) yoluyla anlamak istersen, o te'vilî anlamı ancak yine Kur'ân'dan sor! Ve nefsine ait heveslerine ilâhî aşk ateşini vurup yakmış olan insân-ı kâmilden sor! Zira الانسان و القرآن توأمان yani “İnsan ve Kur'ân ikizdir” buyrulmuştur. Çünkü insân-ı kâmil ilimde köklü ve kuvvetlidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْم (Âl-i İmrân, 3/7) yani “Kur'ân'ın müteşâbih (benzeşen, birden çok anlamı olan) âyetlerinin te'vilini ancak Yüce Allah ve ilimde köklü olanlar bilir” buyrulmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını te'vîl tarîkıyle anlamak istersen o ma'nâ-yı te'vîli ancak yine Kur'ân'dan sor! Ve hevesât-ı nefsâniyyesine aşk-ı ilâhî ateşini vurup yakmış olan insân-ı kâmilden sor! Zira الانسان و القرآن توأمان ya'ni “İnsan ve Kur'ân tev'emdir ve ikizdir” buyrulmuştur. Çünkü insân-ı kâmil ilimde râsihtir ve kavîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْم (Al-i İmrân, 3/7) ya'ni “Müteşâbihât-ı kur'âniyyenin te'vîlini ancak Allah Teâlâ ve ilimde râsihûn olanlar bilir” buyrulmuştur.

3125. Kur'ân önünde bir kurban ve zelîl oldu. Hattâ ki onun ruhunun aynı Kur'ân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3125. Kur'ân önünde bir kurban ve zelîl oldu. Hatta ki onun ruhunun aynısı Kur'ân olmuştur.

Çünkü ilimde köklü olan insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Kur'ân önünde bir kurban ve zelîl olmuş ve kendinden geçmiştir; öyle bir hâlde ki onun ruhunun tekil hakikati Kur'ân olmuştur. Bu sebeple onun sözleri de bu Mesnevî-i Şerîf gibi Kur'ân'ın özü olur. Kur'ân'dan anlaşılmayan anlam, o kâmillerin sözünden açıklığa kavuşur.

Zîrâ ilimde râsih olan insân-ı kâmil Kur'ân önünde bir kurbân ve zelîl olmuş ve kendinin kendiliğinden geçmiştir; bir hâlde ki onun rûhunun "ayn"ı Kur'ân olmuştur. Binâenaleyh onun sözleri de bu Mesnevî-i Şerîf gibi lübb-i Kur'ân olur. Kur'ân'dan anlaşılmayan ma'nâ o kâmillerin sözünden tavazzuh eder.

3126. Bir yağ ki o külliyet ile gülün fedâsı olur, sen ister yağı ister gülü kokla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Bir yağ ki o, bütünlüğüyle gülün fedası olur, sen ister yağı ister gülü kokla!

Yani, insân-ı kâmilin beşerî sureti yağ gibidir ve Kur'ân gül gibidir. Nasıl ki yağ tamamen gülde erirse, onun gülün kokusundan farkı olmaz. İster yağı kokla, ister gülü kokla, ikisi eşittir. Bunun gibi sen de ister Kur'ân'ın anlamıyla doğrudan doğruya meşgul ol, ister insân-ı kâmilin huzurunda bulunup onun sözlerini dinle, ikisi de birdir.

و همچنین قَدْ جَفَّ الْقَلَمُ یعنى جَفَ الْقَلَمُ وَ كَتَبَ لَا يَسْتَوِي الطاعَةُ وَ الْمَعْصِيَةُ و لا يَسْتَوِي الأَمَانَةُ و السِّرْقَةُ ، جَفَّ القَلَمُ أَنْ لَا يَسْتَوِي الشكر و الكُفْرُ ، جَفَّ الْقَلَمُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ

Ve "Ceffe'l-kalem" yani "Kalem kurudu" da böyledir. Yani "Kalem kurudu" ve yazdı ki itaat ve isyan eşit olmaz ve emanet ve hırsızlık eşit olmaz. Kalem kurudu, şükür ve küfür eşit olmaz. "Kalem kurudu"; "Muhakkak Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez!" (Tevbe, 9/120)

Bu şerh-i şerifte Ebû Hureyre hazretlerinin rivayet buyurduğu جف القلم بما انت لاق yani "Senin karşılaşacağın şeyde kalem kurudu" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Diğer rivayette جف القلم بما هو كائن yani "Kalem, olan şeyi yazdı ve kurudu" buyrulmuştur. Ashâb-ı kirâm bunu işittikleri vakit Resûl-i Ekrem'e sordular ki "Şu halde amel ne şey hakkında?" (فقيم العمل) Âlemlerin Efendisi Efendimiz cevaben buyurdular ki: كل ميسر لما خلق له yani "Her bir kişi ne için yaratılmış ise o ona kolay gelir". Yani bir kişinin mana aleminde meydana gelen ta- Çünkü ilimde köklü olan insân-ı kâmil Kur'ân önünde bir kurban ve zelil olmuş ve kendinin kendiliğinden geçmiştir; bir halde ki onun ruhunun "ayn"ı (tekil hakikati) Kur'ân olmuştur. Bu sebeple onun sözleri de bu Mesnevî-i Şerîf gibi Kur'ân'ın özü olur. Kur'ân'dan anlaşılmayan mana o kâmillerin sözünden açıklık kazanır.

Ya'ni, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi yağ ve Kur'ân gül gibidir. Nitekim yağ kâmilen gülde müstağrak olursa, onun gülün kokusundan farkı olmaz. İster yağı kokla, ister gülü kokla müsâvîdir. Bunun gibi sen dahi ister Kur'ân'ın ma'nâsıyla doğrudan doğruya meşgül, ister insân-ı kâmilin huzûrunda bulunup onun sözlerini dinle ikisi de birdir.

و همچنین قَدْ جَفَّ الْقَلَمُ یعنى جَفَ الْقَلَمُ وَ كَتَبَ لَا يَسْتَوِي الطاعَةُ وَ الْمَعْصِيَةُ و لا يَسْتَوِي الأَمَانَةُ و السِّرْقَةُ ، جَفَّ القَلَمُ أَنْ لَا يَسْتَوِي الشكر و الكُفْرُ ، جَفَّ الْقَلَمُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ

Ve "Ceffe'l-kalem" ya'ni "Kalem kurudu" da böyledir. Ya'ni "Kalem kurudu" ve yazdı ki tâat ve ma'siyet müsâvî olmaz ve emânet ve sirkat müsâvî olmaz. Kalem kurudu, şükür ve küfür müsâvî olmaz. "Kalem kurudu"; "Muhakkak Allah muhsinlerin ecrini zâyi etmez!" (Tevbe, 9/120)

Bu sürh-ı şerîfde Ebû Hureyre hazretlerinin rivâyet buyurduğu جف القلم بما انت لاق ya'ni Senin mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Diğer rivayette جف القلم بما هو كائن ya'ni "Kalem, olan şeyi yazdı ve kurudu" buyrulmuştur. Ashâb-ı kirâm bunu işittikleri vakit Resûl-i Ekrem'e sordular ki "Şu hâlde amel ne şey hakkında?" (فقيم العمل) Server-i âlem Efendimiz cevâben buyurdular ki: كل ميسر لما خلق له ya'ni "Her bir kişi ne için yaratılmış ise o ona kolay gelir". Ya'ni bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan ta- Zîrâ ilimde râsih olan insân-ı kâmil Kur'ân önünde bir kurbân ve zelîl olmuş ve kendinin kendiliğinden geçmiştir; bir hâlde ki onun rûhunun "ayn"ı Kur'ân olmuştur. Binâenaleyh onun sözleri de bu Mesnevî-i Şerîf gibi lübb-i Kur'ân olur. Kur'ân'dan anlaşılmayan ma'nâ o kâmillerin sözünden tavazzuh eder.

3126. Bir yağ ki o külliyet ile gülün fedâsı olur, sen ister yağı ister gülü kokla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3126. Bir yağ ki o, bütünlüğüyle gülün fedası olur, sen ister yağı ister gülü kokla!

Yani, insân-ı kâmilin beşerî sureti yağ gibidir ve Kur'ân gül gibidir. Nasıl ki yağ tamamen gülde erirse, onun gülün kokusundan farkı olmaz. İster yağı kokla, ister gülü kokla, ikisi eşittir. Bunun gibi sen de ister Kur'ân'ın anlamıyla doğrudan doğruya meşgul ol, ister insân-ı kâmilin huzurunda bulunup onun sözlerini dinle, ikisi de birdir.

و همچنین قَدْ جَفَّ الْقَلَمُ یعنى جَفَ الْقَلَمُ وَ كَتَبَ لَا يَسْتَوِي الطاعَةُ وَ الْمَعْصِيَةُ و لا يَسْتَوِي الأَمَانَةُ و السِّرْقَةُ ، جَفَّ القَلَمُ أَنْ لَا يَسْتَوِي الشكر و الكُفْرُ ، جَفَّ الْقَلَمُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ Ve "Kalem kurudu" da böyledir. Yani "Kalem kurudu" ve yazdı ki itaat ve isyan eşit olmaz ve emanet ve hırsızlık eşit olmaz. Kalem kurudu, şükür ve küfür eşit olmaz. "Kalem kurudu"; "Muhakkak Allah iyilik yapanların karşılığını zayi etmez!" (Tevbe, 9/120)

Bu şerh-i şerifte Ebû Hureyre (a.s.) hazretlerinin rivayet buyurduğu جف القلم بما انت لاق yani "Senin karşılaşacağın şeyde kalem kurudu" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Diğer rivayette جف القلم بما هو كائن yani "Kalem, olan şeyi yazdı ve kurudu" buyrulmuştur. Ashab-ı kiram bunu işittikleri vakit Resûl-i Ekrem'e sordular ki "Şu halde amel ne hakkında?" (فقيم العمل) Âlemlerin Efendisi cevaben buyurdular ki: كل ميسر لما خلق له yani "Her bir kişi ne için yaratılmış ise o ona kolay gelir". Yani bir kişinin manevi âlemde meydana gelen talebi neyse, bu suret âleminde onun iradesi oraya yönelir ve o amel ona kolay gelir. Nasıl ki bu konudaki açıklamalar 3118 numaralı beyitte ayrıntılı olarak geçti. Bilinmeli ki, bir kişinin manevi âlemde meydana gelen talebi kader sırrıdır ve kader sırrı her fert için bilinmezdir. Bu âlemde bilinen bir şey var ise Allah'ın emri ve yasağıdır. Bu sebeple kul, kendince bilinmez olan kader sırrını keşfetmiş gibi hareket ederek tembel olması caiz değildir. Aklı olan kimse bilinen haller dairesinde yürür. Zira Yüce Allah levh-i mahfuza itaatle isyanın beraber olmadığını ve emanet ile hırsızlığın eşit olmadığını ve şükür ile küfrün beraber olmadığını da yazdı ve kalem kurudu. Bu sebeple bu suret âleminde bilinen yolu takip eden kimse saadet ehli olur ve bu yola muhalefet eden kimse de şekavet ehli olur. “Ceffe'l-kalem” hakkında IV. cildin 3289 numarasına denk gelen beyit-i şerifte de: `راز پنهان باچنین طبل و علم آب جوشان گشته از جف القلم` ["Gizli sır, “Yazılan yazıldı, kalem de kurudu” kaynağından bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"] buyrulmuş idi.

Ya'ni, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi yağ ve Kur'ân gül gibidir. Nitekim yağ kâmilen gülde müstağrak olursa, onun gülün kokusundan farkı olmaz. İster yağı kokla, ister gülü kokla müsâvîdir. Bunun gibi sen dahi ister Kur'ân'ın ma'nâsıyla doğrudan doğruya meşgül, ister insân-ı kâmilin huzûrunda bulunup onun sözlerini dinle ikisi de birdir.

و همچنین قَدْ جَفَّ الْقَلَمُ یعنى جَفَ الْقَلَمُ وَ كَتَبَ لَا يَسْتَوِي الطاعَةُ وَ الْمَعْصِيَةُ و لا يَسْتَوِي الأَمَانَةُ و السِّرْقَةُ ، جَفَّ القَلَمُ أَنْ لَا يَسْتَوِي الشكر و الكُفْرُ ، جَفَّ الْقَلَمُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ Ve "Ceffe'l-kalem" ya'ni "Kalem kurudu" da böyledir. Ya'ni "Kalem kurudu" ve yazdı ki tâat ve ma'siyet müsâvî olmaz ve emânet ve sirkat müsâvî olmaz. Kalem kurudu, şükür ve küfür müsâvî olmaz. "Kalem kurudu"; "Muhakkak Allah muhsinlerin ecrini zâyi etmez!" (Tevbe, 9/120)

Bu sürh-ı şerîfde Ebû Hureyre hazretlerinin rivâyet buyurduğu جف القلم بما انت لاق ya'ni "Senin mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Diğer rivayette جف القلم بما هو كائن ya'ni "Kalem, olan şeyi yazdı ve kurudu" buyrulmuştur. Ashâb-ı kirâm bunu işittikleri vakit Resûl-i Ekrem'e sordular ki "Şu hâlde amel ne şey hakkında?" (فقيم العمل) Server-i âlem Efendimiz cevâben buyurdular ki: كل ميسر لما خلق له ya'ni "Her bir kişi ne için yaratılmış ise o ona kolay gelir". Ya'ni bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan ta- lebi neyse bu âlem-i sûrette onun irâdesi oraya masrûf olup o amel ona kolay gelir. Nitekim bu babdaki îzâhât 3118 numaralı beyitte mufassalan geçti. Ma'lûm olsun ki, bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan talebi sırr-ı kaderdir ve sırr-ı kader her ferd için meçhûldür. Bu âlemde ma'lûm olan bir şey var ise Hakk'ın emri ve nehyidir. Binâenaleyh abd kendince meçhûl olan sırr-ı kaderi keşfetmiş gibi hareket ederek tenbel olmak câiz değildir. Aklı olan kimse ma'lûm olan ahvâl dâiresinde yürür. Zîrâ Hak Teâlâ levh-i mahfûza tâatle ma'siyetin berâber olmadığını ve emânet ile hırsızlığın müsâvî olmadığını ve şükür ile küfrün berâber olmadığını da yazdı ve kalem kurudu. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette ma'lûm olan yolu ta'kîb eden kimse ehl-i saâdet ve bu yola muhâlefet eden kimse de ehl-i şekâvet olur. “Ceffe'l-kalem” hakkında IV. cildin 3289 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde de: `راز پنهان باچنین طبل و علم آب جوشان گشته از جف القلم` ["Gizli sır, “Yazılan yazıldı, kalem de kurudu” kaynağın-dan bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"] buyrulmuş idi.

3127. “Kad ceffe'l-kalem”in te'vîli de böyledir. Ehem olan şuğl üzerine teş-vîk içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. "Kalem kurudu" sözünün yorumu da böyledir. Önemli olan, meşguliyet üzerine teşvik içindir.

"Allah ne dilerse olur, dilemediği olmaz" hadis-i şerifinin yorumu da, hadis-i şerifin açıkladığımız yorumu gibidir. Bu görünen âlemde önemli olan meşguliyet ve amel üzerine teşvik içindir. Çünkü ilâhî kazâ kalemi, günah ile ibadetin eşit olmadığını yazmıştır; ve günah ile ibadet bu âlemde bilinen şeylerdir. Bu sebeple bir kimse, çaba ve mücadele ile nefsine hoş gelen günah yolunu terk edip kendisine ibadet yolunda yürümeyi kolaylaştırırsa, o kimsenin ibadet için yaratıldığı sabit olur.

`ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن` hadîs-i şerîfinin te'vîli de hadîs-i şerîfinin îzâh ettiğimiz te'vîli gibidir. Bu âlem-i sûrette ehemm olan şuğl ve amel üzerine teşvîk içindir. Zîrâ kalem-i kazâ-yı ilâhî ma'siyet ile tâatin müsâvî olmadığını yazmıştır; ve ma'siyet ile tâat bu âlemde ma'lûmdur. Binâenaleyh bir kimse sa'y ve mücâhede ile nefsine hoş gelen ma'siyet yolunu terk edip kendisine tâat yolunda yürümeyi kolaylaştırırsa, o kimsenin tâat için halkolunduğu sâbit olur.

3128. Binâenaleyh kalem yazdı ki, her amel için onun lâyıkı olan te'sîr ve ce-zâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Bu sebeple kalem yazdı ki, her amel için onun lâyıkı olan tesir ve ceza vardır.

İlâhî kazâ kalemi, itaat için mükâfat; ve isyan ve karşı çıkma için de ceza yazdı.

Kazâ-yı ilâhî kalemi tâat için mükâfat; ve ma'siyet ve muhâlefet için de ukûbet yazdı.

3129. Eğri gidersen ceffe'l-kalem sana eğri gelir; doğruluk getirirsen sana sa-âdet doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Eğri gidersen, kalem sana eğri gelir; doğruluk getirirsen sana saadet doğar.

Onun isteği ne ise, bu suret âleminde onun iradesi oraya yönelir ve o amel ona kolay gelir. Nitekim bu konudaki açıklamalar 3118 numaralı beyitte ayrıntılı olarak geçti. Bilinmeli ki, bir kişinin mana âleminde meydana gelen isteği kader sırrıdır ve kader sırrı her fert için bilinmezdir. Bu âlemde bilinen bir şey var ise, o da Hakk'ın emri ve yasağıdır. Bu sebeple kul, kendince bilinmez olan kader sırrını keşfetmiş gibi hareket ederek tembel olması caiz değildir. Aklı olan kimse, bilinen haller dairesinde yürür. Çünkü Yüce Allah, levh-i mahfûza (kaderin yazılı olduğu levha) itaat ile isyanın beraber olmadığını ve emanet ile hırsızlığın eşit olmadığını ve şükür ile küfrün beraber olmadığını da yazdı ve kalem kurudu. Bu sebeple bu suret âleminde bilinen yolu takip eden kimse saadet ehli olur ve bu yola muhalefet eden kimse de şekavet (mutsuzluk) ehli olur. "Ceffe'l-kalem" (kalem kurudu) hakkında dördüncü cildin 3289 numarasına denk gelen şerefli beyitte de: راز پنهان با چنین طبل و علم آب جوشان گشته از جف القلم ["Gizli sır, "Yazılan yazıldı, kalem de kurudu" kaynağından bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"] buyrulmuş idi.

lebi neyse bu âlem-i sûrette onun irâdesi oraya masrûf olup o amel ona kolay gelir. Nitekim bu babdaki îzâhât 3118 numaralı beyitte mufassalan geçti. Ma'lûm olsun ki, bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan talebi sırr-ı kader-dir ve sırr-ı kader her ferd için meçhûldür. Bu âlemde ma'lûm olan bir şey var ise Hakk'ın emri ve nehyidir. Binâenaleyh abd kendince meçhûl olan sırr-ı ka-deri keşfetmiş gibi hareket ederek tenbel olmak câiz değildir. Aklı olan kimse ma'lum olan ahvâl dâiresinde yürür. Zîrâ Hak Teâlâ levh-i mahfûza tâatle ma'siyetin beraber olmadığını ve emânet ile hırsızlığın müsâvî olmadığını ve şükür ile küfrün beraber olmadığını da yazdı ve kalem kurudu. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette ma'lûm olan yolu ta'kîb eden kimse ehl-i saâdet ve bu yola muhalefet eden kimse de ehl-i şekāvet olur. "Ceffe'l-kalem" hakkında IV. cil-din 3289 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde de: راز پنهان با چنین طبل و علم آب جوشان گشته از جف القلم ["Gizli sır, "Yazılan yazıldı, kalem de kurudu" kaynağın-dan bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"] buyrulmuş idi.

3127. "Kad ceffe'l-kalem'"'in te'vîli de böyledir. Ehemm olan şuğl üzerine teş-vîk içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3127. "Kalem kurudu" sözünün yorumu da böyledir. Önemli olan işe teşvik etmek içindir.

"Allah ne dilerse o olur, dilemediği olmaz" hadis-i şerifinin yorumu da "Senin başına gelecek olan şeyle kalem kurudu" hadis-i şerifinin açıkladığımız yorumu gibidir. Bu görünen âlemde önemli olan iş ve amel üzerine teşvik etmek içindir. Çünkü ilâhî kazâ kalemi, günah ile ibadetin eşit olmadığını yazmıştır; ve günah ile ibadet bu âlemde bilinen şeylerdir. Bu sebeple bir kimse çaba ve mücadele ile nefsine hoş gelen günah yolunu terk edip kendisine ibadet yolunda yürümeyi kolaylaştırırsa, o kimsenin ibadet için yaratıldığı sabit olur.

ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن hadis-i serîfinin te'vili de قد جف القلم بما انت لاق hadîs-i şerîfinin îzâh ettiğimiz te'vîli gibidir. Bu âlem-i sûrette ehemm olan şuğl ve amel üzerine teşvîk içindir. Zîrâ kalem-i kazâ-yı ilâhî ma'siyet ile tâ-atin müsâvî olmadığını yazmıştır; ve ma'siyet ile tâat bu âlemde ma'lumdur. Binâenaleyh bir kimse sa'y ve mücâhede ile nefsine hoş gelen ma'siyet yo-lunu terk edip kendisine tâat yolunda yürümeyi kolaylaştırırsa, o kimsenin tâat için halkolunduğu sâbit olur.

3128. Binâenaleyh kalem yazdı ki, her amel için onun lâyıkı olan te'sîr ve ce-zâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3128. Bu sebeple kalem yazdı ki, her amel için onun lâyıkı olan tesir ve ceza vardır.

İlahi kaza kalemi, itaat için mükâfat; ve isyan ve muhalefet için de ceza yazdı.

Kazâ-yı ilâhî kalemi tâat için mükâfat; ve ma'siyet ve muhalefet için de ukūbet yazdı.

3129. Eğri gidersen ceffe'l-kalem sana eğri gelir; doğruluk getirirsen sana sa-âdet doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3129. Eğri gidersen kalem kurudu, sana eğri gelir; doğruluk getirirsen sana saadet doğar.

Yani, peygamberlerin getirdiği hükümlere aykırı hareket edersen ilâhî kazâ da sana eğri, yani isteğine uygun olmayan bir ceza ile gelir. Doğru hareket eder ve itaat edersen yine ilâhî kazâ tarafından sana saadet doğar.

Ya'ni, enbiyânın getirdiği ahkâma muhalif hareket edersen kazâ-yı ilâhî dahi sana eğri ya'ni talebine mülayim olmayan bir cezâ ile gelir. Doğru hareket eder ve itâat eyler isen yine kazâ-yı ilâhî cânibinden sana saâdet doğar.

3130. Eğer zulüm getirir isen ceffe'l-kalemin müdbirisin. Adl getirir isen ceffe'l-kalemin meyvesini yersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Eğer zulüm getirirsen, ceffe'l-kalemin (kalemin yazıp kuruduğu hükmün) bedbahtısın. Adalet getirirsen, ceffe'l-kalemin meyvesini yersin.

"Müdbir", bedbaht ve şakî (talihsiz) demektir. Bu fiiller âleminde zulmedersen, ilâhî kazânın bedbahtısın ve adalet edersen, ceffe'l-kalemin saadetlisin. "Berhûrden", meyve yemek ve faydalanmak demektir, saadetliden kinayedir. "Müdbirî" ve "berhûrî" kelimelerindeki "yâ" harfine Ankaravî hazretleri masdarlık (eylem adı) anlamını da vermiştir. Bu durumda anlam: "Eğer zulmedersen, kalem bedbahtlık ve şakîlik yazdı ve kurudu; ve eğer adalet edersen, kalem saadet yazdı ve kurudu" demek olur.

"Müdbir", bedbaht ve şakî demektir. Bu âlem-i efâlde zulmedersen kazâ-yı ilâhînin bedbahtısın ve adâlet edersen ceffe'l-kalemin saîdisin. "Berhûrden", meyve yemek ve müntefi' olmak demektir, saîdden kinâyedir. مدبری ve برخوری kelimelerindeki ya'ya Ankaravî hazretleri masdariyet ma'nâsını da vermiştir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer zulmedersen kalem müdbirlik ve şakîlik yazdı ve kurudu; ve eğer adâlet edersen kalem saîdlik yazdı ve kurudu" demek olur.

3131. Vaktaki çaldın el gitti, kalem kurudu. Şarab içmiş olan sarhoş oldu, kalem kurudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. Vaktaki çaldın el gitti, kalem kurudu. Şarab içmiş olan sarhoş oldu, kalem kurudu.

Bu suret âleminde hırsızlık ettiğin zaman, ilâhî kazâ elinin kesilmesini yazdı ve kalem kurudu; ve şarap içmiş olan kimsenin de sarhoş olduğunu ilâhî kazâ yazdı ve kalem kurudu.

Vaktāki bu âlem-i sûrette hırsızlık ettin, kazâ-yı ilâhî elin kesilmesini yazdı ve kalem kurudu; ve şarab içmiş olan kimsenin de sarhoş olduğunu kazâ-yı ilâhî yazdı ve kalem kurudu.

3132. Sen revâ tutar mısın? Revâ olur mu ki, Hak hükm-i sebaktan ma'zûl gibi gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Sen uygun görür müsün? Uygun olur mu ki, Hak, ezelî hükmünden azledilmiş gibi gelsin?

3133. (Desin) ki, "İş benim elimden dışarıya gitmiştir. Benim huzuruma bu kadar gelme, bu kadar tazarru' etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. (Desin) ki, "İş benim elimden dışarıya gitmiştir. Benim huzuruma bu kadar gelme, bu kadar yalvarma!"

Yani, ey Cebri (kulların iradesini yok sayan kaderci görüş), sen caiz görür müsün ve caiz olur mu ki, Yüce Allah ezeldeki önceki hükmünden dolayı bu dünyada tasarrufundan ve Rab oluşundan azledilmiş gibi gelmiş olsun ve desin ki: "Ey kulum, ben bir kere hükmümü verdim, artık benim elimde tasarruf etme işinden bir şey kalmamış ve iş benim elimden çıkmıştır." Yani, peygamberlerin getirdiği hükümlere aykırı hareket edersen ilâhî kaza da sana eğri, yani isteğine uygun olmayan bir ceza ile gelir. Doğru hareket eder ve itaat edersen yine ilâhî kaza tarafından sana saadet doğar.

Ya'ni, ey Cebrî sen câiz görür müsün ve câiz olur mu ki, Hak Teâlâ ezeldeki hükm-i sâbıkından dolayı bu dünyâda tasarrufundan ve rubûbiyetinden ma'zûl gibi gelmiş olsun ve desin ki: "Ey kulum, ben bir kere hükmümü verdim, artık benim elimde emr-i tasarrufdan bir şey kalmamış ve iş benim elim- Ya'ni, enbiyânın getirdiği ahkâma muhalif hareket edersen kazâ-yı ilâhî dahi sana eğri ya'ni talebine mülayim olmayan bir cezâ ile gelir. Doğru hareket eder ve itâat eyler isen yine kazâ-yı ilâhî cânibinden sana saâdet doğar.

3130. Eğer zulüm getirir isen ceffe'l-kalemin müdbirisin. Adl getirir isen ceffe'l-kalemin meyvesini yersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3130. Eğer zulüm getirirsen, ceffe'l-kalemin (kalemin yazıp kuruduğu hükmün) bedbahtısın. Adalet getirirsen, ceffe'l-kalemin meyvesini yersin.

"Müdbir", bedbaht ve şakî (talihsiz) demektir. Bu fiiller âleminde zulmedersen, ilâhî kazânın bedbahtısın ve adalet edersen, ceffe'l-kalemin saadetlisin. "Berhûrden", meyve yemek ve faydalanmak demektir, saadetliden kinayedir. "Müdbirî" ve "berhûrî" kelimelerindeki "yâ" harfine Ankaravî hazretleri masdarlık (eylem adı) anlamını da vermiştir. Bu durumda anlam: "Eğer zulmedersen, kalem bedbahtlık ve şakîlik yazdı ve kurudu; ve eğer adalet edersen, kalem saadet yazdı ve kurudu" demek olur.

"Müdbir", bedbaht ve şakî demektir. Bu âlem-i efâlde zulmedersen kazâ-yı ilâhînin bedbahtısın ve adâlet edersen ceffe'l-kalemin saîdisin. "Berhûrden", meyve yemek ve müntefi' olmak demektir, saîdden kinâyedir. مدبری ve برخوری kelimelerindeki ya'ya Ankaravî hazretleri masdariyet ma'nâsını da vermiştir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer zulmedersen kalem müdbirlik ve şakîlik yazdı ve kurudu; ve eğer adâlet edersen kalem saîdlik yazdı ve kurudu" demek olur.

3131. Vaktaki çaldın el gitti, kalem kurudu. Şarab içmiş olan sarhoş oldu, kalem kurudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3131. Vaktaki çaldın el gitti, kalem kurudu. Şarab içmiş olan sarhoş oldu, kalem kurudu.

Bu suret âleminde hırsızlık ettiğin zaman, ilâhî kazâ elinin kesilmesini yazdı ve kalem kurudu; ve şarap içmiş olan kimsenin de sarhoş olduğunu ilâhî kazâ yazdı ve kalem kurudu.

Vaktāki bu âlem-i sûrette hırsızlık ettin, kazâ-yı ilâhî elin kesilmesini yazdı ve kalem kurudu; ve şarab içmiş olan kimsenin de sarhoş olduğunu kazâ-yı ilâhî yazdı ve kalem kurudu.

3132. Sen revâ tutar mısın? Revâ olur mu ki, Hak hükm-i sebaktan ma'zûl gibi gelsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3132. Sen uygun görür müsün? Uygun olur mu ki, Hak, ezelî hükmünden azledilmiş gibi gelsin?

3133. (Desin) ki, "İş benim elimden dışarıya gitmiştir. Benim huzuruma bu kadar gelme, bu kadar tazarru' etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3133. (Desin) ki, "İş benim elimden dışarıya gitmiştir. Benim huzuruma bu kadar gelme, bu kadar tazarru' etme!"

Yani, ey Cebri (kaderci), sen caiz görür müsün ve caiz olur mu ki, Yüce Allah ezeldeki önceki hükmünden dolayı bu dünyada tasarrufundan ve rablığından azledilmiş gibi gelmiş olsun ve desin ki: "Ey kulum, ben bir kere hükmümü verdim, artık benim elimde tasarruf etme işinden bir şey kalmamış ve iş benim elimden çıkmıştır. Bu sebeple artık 'Ey Rabbim, şunu yap, bunu yap!' diye benim huzuruma gelme ve bana bu kadar münacatta bulunma!" Yüce Allah hakkında böyle bir inanç caiz değildir. Bilinmeli ki, ezeldeki ilahi kaza toplu/icmali külli hükümdür; ve kader bu külli hükmün ayrıntısıdır. Kaza bir zaman ile sınırlı olmadığı halde kader, zamanlardan bir zamanda her bir sabit hakikatin özel sebepler altında bütün mertebelerde ortaya çıkacak hallerini takdir etmekten ibarettir. Örneğin hayvan cinsinin açlığı kazadır; bu bir toplu/icmali külli hükümdür. Bu açlık hayvan cinsinin zati gerekliliğidir. Bu cins bu zati yatkınlığı ile kendisine açlık ile hükmetti. Gayb hazinesinden an be an hayvanlık fertlerinin ortaya çıkışı ve fertlerden her birinin yaşadığı müddetçe çeşitli zamanlardaki açlığı kaderdir. Aynı şekilde onların böylece tokluğu da kaza ve kaderdir; ve kaderin zuhur yeri oluş ve bozuluş âlemidir. Şimdi her hayvanın tek tek çeşitli zamanlardaki açlıklarına, çeşitli zamanlardaki toklukları karşılık geldiğinden, kader, kader ile geri çevrilir. Bunun gibi soğuk sıcak ile ve mekr mekr ile geri çevrilir. Bu sebeple kaderi def etme hususunda kulun seçimi sabittir. Zira "kaza" sabit hakikatlerin yapılmamış/verilmemiş istidadına ilişkin olduğu gibi, "kader" dahi her bir tekil hakikatin bütün mertebelerde ortaya çıkacak kılınmış yatkınlığına ilişkindir; ve kılınmış yatkınlık kulun kesbine ve seçimine bağlıdır. Şu halde kader sırrı her bir "tekil hakikat"in varlıkta zaten ve sıfaten ve fiilen ancak asıl kabiliyetinin ve zati yatkınlığının özelliği miktarınca ortaya çıkışı keyfiyetinden ibarettir.

Kader sırrının sırrı dahi budur ki, sabit hakikatler İlahi Zât'tan ayrı olarak dışarıda görünen işlerden değildirler. Aksine Yüce Allah'ın nispetler ve zâta ait hallerinin suretleridir; ve Yüce Allah'ın nispetler ve zâta ait halleri ise, öncesiz olarak ve sonsuza dek değişimden ve başka bir hale geçmeden uzaktır. Bu sebeple sabit hakikatler dahi değişmesi imkansız olanlardır.

Bu açıklamalardan anlaşılır ki, "kaza" hakiki varlığın vitriyet (tek olma) mertebesinde sabit ve onun ayrıntısı olan "kader" yine o varlığın şef'iyyet (çift olma) mertebesinde geçerlidir; ve kaderde kulun iradesi ve seçimi etkilidir; ve şeriat dahi şef'iyyet ve isneyniyyet (ikilik) mertebesine özgü olup kulun seçimine ve iradesine bağlıdır. Vitriyet ve şef'iyyet hakiki varlığın mertebeleri olduğundan Hak bu mertebelerin hepsinde tasarruf sahibidir. Cebriye (kaderci) mezhebi mensupları varlığın vitriyet tarafını görüp şef'iyyet mertebesinin hükümlerini geçersiz sayarlar; ve Kaderiye (iradeci) mezhebi mensupları ise şef'iyyet mertebesini görüp vitriyet tarafının hükümlerinden gafildirler. Hakikat ehli ise her iki tarafı görüp bu tarafların hükmünü korurlar.

Ya'ni, ey Cebrî sen câiz görür müsün ve câiz olur mu ki, Hak Teâlâ ezeldeki hükm-i sâbıkından dolayı bu dünyâda tasarrufundan ve rubûbiyetinden ma'zûl gibi gelmiş olsun ve desin ki: "Ey kulum, ben bir kere hükmümü verdim, artık benim elimde emr-i tasarrufdan bir şey kalmamış ve iş benim elim- den çıkmıştır. Binâenaleyh artık “Yâ Rab, şunu yap, bunu yap!” diye benim huzûruma gelme ve bana bu kadar münâcâtta bulunma!” Hak Teâlâ hazretleri hakkında böyle i’tikâd câiz değildir. Ma’lûm olsun ki, ezeldeki kazâ-yı ilâhî hükm-i küllî-i icmâlîdir; ve kader bu hükm-i küllînin tafsîlidir. Kazâ bir vakit ile mukayyed olmadığı hâlde kader vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin esbâb-ı mahsûsa tahtında cemî’-i merâtibde zuhûr edecek ahvâlini takdîrden ibârettir. Meselâ hayvan cinsinin açlığı kazâdır; bu bir hükm-i küllî-i icmâlîdir. Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-i zâtiyyesidir. Bu cins bu isti’dâd-ı zâtîsi ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Hazîne-i gaybdan ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvâniyyenin zuhûru ve efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı kaderdir. Kezâlik onların böylece tokluğu da kazâ ve kaderdir; ve kaderin ma-hall-i zuhûru âlem-i kevndir. İmdi her hayvanın ale’l-infrâd ezmine-i muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekâbül ettiğinden, kader, kader ile reddolunur. Bunun gibi soğuk sıcak ile ve mekr mekr ile reddolunur. Binâenaleyh redd-i kader husûsunda abdin ihtiyârı sâbittir. Zîrâ “kazâ” a’yân-ı sâbitenin isti’dâd-ı gayr-i mec’ûlüne taalluk ettiği gibi, “kader” dahi her bir aynın cemî’-i merâtibde zuhûr edecek isti’dâd-ı mec’ûlüne taalluk eyler; ve isti’dâd-ı mec’ûl abdin kesbine ve ihtiyârına mevkûftur. Şu hâlde sırr-ı kader her bir “ayn”ın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kâbiliyet-i asliyyesinin ve isti’dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir.

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a’yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridir; ve Hak Teâlâ’nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise, ezelen ve ebeden tagayyürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a’yân-ı sâbite dahi mümteniu’t-tagayyürdürler.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, “kazâ” vücûd-i hakîkînin vitriyet mertebesinde sâbit ve onun tafsîli olan “kader” yine o vücûdun şef’iyyet mertebesinde cârîdir; ve kaderde abdin irâdesi ve ihtiyârı müessirdir; ve şerîat dahi şef’iyyet ve isneyniyyet mertebesine mahsûs olup abdin ihtiyârına ve irâdesine mevkûfdur. Vitriyet ve şef’iyyet vücûd-i hakîkînin merâtibi olduğundan Hak bu merâtibin cümlesinde mutasarrıfdır. Cebrîler vücûdun vitriyet tarafını görüp şef’iyyet mertebesinin ahkâmını ta’tîl ederler; ve Kaderîler ise şef’iyyet mertebesini görüp vitriyet tarafının ahkâmından gâfildirler. Ehl-i hakîkat ise her iki tarafı görüp bu tarafların hükmünü hıfzederler. den çıkmıştır. Binâenaleyh artık "Yâ Rab, şunu yap, bunu yap!" diye benim huzûruma gelme ve bana bu kadar münâcâtta bulunma!" Hak Teâlâ hazretleri hakkında böyle i'tikād câiz değildir. Ma'lûm olsun ki, ezeldeki kazâ-yı ilâhî hükm-i küllî-i icmâlîdir; ve kader bu hükm-i küllînin tafsîlidir. Kazâ bir vakit ile mukayyed olmadığı hâlde kader vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin esbâb-ı mahsûsa tahtında cemî'-i merâtibde zuhûr edecek ahvâlini takdîrden ibarettir. Meselâ hayvan cinsinin açlığı kazâdır; bu bir hükm-i küllî-i icmâlîdir. Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-i zâtiyyesidir. Bu cins bu isti'dâd-ı zâtîsi ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Hazîne-i gaybdan ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvaniyyenin zuhûru ve efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı kaderdir. Kezâlik onların böylece tokluğu da kazâ ve kaderdir; ve kaderin mahall-i zuhûru âlem-i kevndir. İmdi her hayvanın ale'l-infirâd ezmine-i muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekabül ettiğinden, kader, kader ile reddolunur. Bunun gibi soğuk sıcak ile ve mekr mekr ile reddolunur. Binâenaleyh redd-i kader hususunda abdin ihtiyârı sâbittir. Zîrâ "kazâ" a'yân-ı sabitenin isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlüne taalluk ettiği gibi, “kader" dahi her bir aynın cemî'-i merâtibde zuhûr edecek isti'dâd-ı mec'ûlüne taalluk eyler; ve isti'dâd-ı mec'ûl abdin kesbine ve ihtiyârına mevkūftur. Şu hâlde sırr-ı kader her bir "ayn"ın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir.

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridir; ve Hak Teâlâ'nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise, ezelen ve ebeden tağayyürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbite dahi mümteniu't-tağayyürdürler.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, “kazâ" vücûd-i hakîkînin vitriyet mertebesinde sâbit ve onun tafsîli olan "kader" yine o vücudun şef'iyyet mertebesinde cârîdir; ve kaderde abdin irâdesi ve ihtiyârı müessirdir; ve şerîat dahi şef'iyyet ve isneyniyyet mertebesine mahsûs olup abdin ihtiyârına ve irâdesine mevkūfdur. Vitriyet ve şef'iyyet vücûd-ı hakîkînin merâtibi olduğundan Hak bu merâtibin cümlesinde mutasarrıfdır. Cebrîler vücûdun vitriyet tarafını görüp şef'iyyet mertebesinin ahkâmını ta'til ederler; ve Kaderîler ise şefiyyet mertebesini görüp vitriyet tarafının ahkâmından gāfildirler. Ehl-i hakîkat ise her iki tarafı görüp bu tarafların hükmünü hıfzederler.

3134. Belki ceffe'l-kalemin ma'nâsı o olur: "Adl ve zulüm benim indimde müsâvî değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Aksine, "kalem kurudu" sözünün anlamı şudur: "Adalet ve zulüm benim katımda eşit değildir!"

"Ceffe'l-kalem" (kalem kurudu) hadis-i şerifinin anlamı, Cebriye mezhebinin anladığı gibi değildir. Aksine, onun anlamı şudur: "Adaletin ve zulmün varlığını takdir ettim. Fakat benim katımda bunlar eşit değildir. Adaleti severim ve adalet edene mükâfat veririm; zulmü sevmem ve zulmeden kullarıma ceza ve azap ederim!" demektir. Çünkü bunlar, toplu/icmâlî küllî hükümdür.

"Ceffe'l-kalem" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı, Cebrî'nin anladığı gibi değildir. Belki onun ma'nâsı "Adlin ve zulmün vücûdunu kazâ ettim. Fakat benim indimde bunlar müsâvî değildir. Adli severim ve adâlet edene mükâfat ederim; ve zulmü sevmem ve zulmeden kullarıma cezâ ve ikâb ederim!" demektir. Zîrâ bunlar hükm-i küllî-i icmâlîdir.

3135. Hayır ve şer arasında fark koydum. Kötüden ve en kötüden dahi fark koydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. Hayır ve şer arasında fark koydum. Kötüden ve en kötüden dahi fark koydum.

Yani, toptan ve genel olarak hayır ve şerrin varlığını kazâ ettim; ve kötünün ve en kötünün ortaya çıkışlarının gerekliliğine hükmettim. Fakat bunların aralarını ayırdım. Bu sebeple benim katımda hayır, şer gibi ve kötü, en kötü gibi değildir. Ey kulum, görünüş âleminde bunları seçmeyi ve yapmayı senin irâdene ve seçimine bıraktım. Beğendiğini yap ve amelinin karşılığını da gör!

Ya'ni, küllen ve icmâlen hayır ve şerrin vücûdunu kazâ ettim; ve kötünün ve en kötünün zuhûrları lüzûmuna hükmettim. Fakat bunların aralarını ayırdım. Binâenaleyh benim indimde hayır, şer gibi ve kötü, en kötü gibi değildir. Ey kulum, âlem-i sûrette bunları intihâb ve icrâyı senin irâdene ve ihtiyârına bıraktım. Beğendiğini icrâ et ve amelinin mukâbilini de gör!

3136. Eğer sende, bir zerre senin yârinden edeb ziyâdeliği olsa, Rabbin fazlı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. Eğer sende, yârinden bir zerre kadar edeb fazlalığı olsa, Rabbin fazlı bilir.

Ey Cebrî, eğer sende bu sûret âleminde mümin arkadaşından bir zerre miktarı ilâhî emre uyma hususunda edeb fazlalığı olsa, bütün varlık mertebelerinde senin hakikatinin terbiye edicisi olan Yüce Allah'ın fazlı ve keremi, o zerre kadar olan fazlalığı bilir.

Ey Cebrî, eğer sende bu âlem-i sûrette mü'min arkadaşından bir zerre mikdârı emr-i ilâhîye ittibâ' husûsunda edeb ziyâdeliği olsa, bilcümle merâtib-i vücûdda senin hakîkatinin mürebbîsi olan Hak Teâlâ'nın fazlı ve keremi, o zerre kadar olan ziyâdeliği bilir.

3137. O zerre mikdârını sana ziyâde verir. Zerre bir dağ gibi ayağı dışarıya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. O, zerre miktarı fazlalığı sana verir. Zerre, bir dağ gibi ayağını dışarıya koyar.

İlâhî emre uyma konusunda yaptığın o zerre miktarı fazlalığın karşılığını sana fazla olarak verir. O zerre, bir dağ gibi görünerek ayağını dışarıya koyar. Nitekim ayet-i kerimede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) yani "Kim ki zerre ağırlığında hayır yaparsa, onun karşılığını görür" buyrulur.

Emr-i ilâhîye ittibâ' husûsunda yaptığın o zerre mikdârı ziyâdeliğin mukâbilini sana ziyâde olarak verir. O zerre bir dağ gibi zâhir olarak ayağını dışarıya koyar. Nitekim âyet-i kerîmede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) ya'ni "Kim ki zerre ağırlığında hayır yaparsa, onun mukâbilini görür" buyrulur.

3134. Belki ceffe'l-kalemin ma'nâsı o olur: "Adl ve zulüm benim indimde müsâvî değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3134. Aksine, "kalem kurudu" sözünün anlamı şudur: "Adalet ve zulüm benim katımda eşit değildir!"

"Kalem kurudu" hadis-i şerifinin anlamı, Cebriye mezhebinin anladığı gibi değildir. Aksine, onun anlamı "Adaletin ve zulmün varlığını takdir ettim. Fakat benim katımda bunlar eşit değildir. Adaleti severim ve adalet edene mükâfat veririm; zulmü sevmem ve zulmeden kullarıma ceza ve azap ederim!" demektir. Çünkü bunlar toplu/icmâlî küllî hükümdür.

"Ceffe'l-kalem" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı, Cebrî'nin anladığı gibi değildir. Belki onun ma'nâsı "Adlin ve zulmün vücudunu kazâ ettim. Fakat benim indimde bunlar müsâvî değildir. Adli severim ve adâlet edene mükâfat ederim; ve zulmü sevmem ve zulmeden kullarıma cezâ ve ikāb ederim!" demektir. Zî-râ bunlar hükm-i küllî-i icmâlîdir.

3135. Hayır ve şer arasında fark koydum. Kötüden ve en kötüden dahi fark koydum.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3135. Hayır ve şer arasında fark koydum. Kötüden ve en kötüden dahi fark koydum.

Yani, toptan ve genel olarak hayır ve şerrin varlığını kazâ ettim; ve kötünün ve en kötünün ortaya çıkmalarının gerekliliğine hükmettim. Fakat bunların aralarını ayırdım. Bu sebeple benim katımda hayır, şer gibi değildir ve kötü, en kötü gibi değildir. Ey kulum, dış âlemde bunları seçmeyi ve yapmayı senin irâdene ve seçimine bıraktım. Beğendiğini yap ve amelinin karşılığını da gör!

Ya'ni, küllen ve icmâlen hayır ve şerrin vücudunu kazâ ettim; ve kötünün ve en kötünün zuhûrları lüzûmuna hükmettim. Fakat bunların aralarını ayırdım. Binâenaleyh benim indimde hayır, şer gibi ve kötü, en kötü gibi değildir. Ey kulum, âlem-i sûrette bunları intihâb ve icrâyı senin irâdene ve ihtiyârına bıraktım. Beğendiğini icrâ et ve amelinin mukābilini de gör!

3136. Eğer sende, bir zerre senin yârinden edeb ziyâdeliği olsa, Rabbin fazlı bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3136. Eğer sende, bir zerre senin yârinden edeb ziyâdeliği olsa, Rabbin fazlı bilir.

Ey Cebrî, eğer sende bu görünen âlemde mümin arkadaşından bir zerre miktarı ilahi emre uyma konusunda edep fazlalığı olsa, bütün varlık mertebelerinde senin hakikatinin terbiye edicisi olan Yüce Allah'ın lütfu ve keremi, o zerre kadar olan fazlalığı bilir.

Ey Cebrî, eğer sende bu âlem-i sûrette mü'min arkadaşından bir zerre mikdârı emr-i ilâhîye ittiba' hususunda edeb ziyâdeliği olsa, bilcümle merâtib-i vücûdda senin hakikatinin mürebbîsi olan Hak Teâlâ'nın fazlı ve keremi, o zerre kadar olan ziyâdeliği bilir.

3137. O zerre mikdarını sana ziyade verir. Zerre bir dağ gibi ayağı dışarıya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3137. O, zerre miktarını sana fazla verir. Zerre, bir dağ gibi ayağını dışarıya koyar.

İlahi emre uyma konusunda yaptığın o zerre miktarı fazlalığın karşılığını sana fazla olarak verir. O zerre, bir dağ gibi açıkça ayağını dışarıya koyar. Nitekim ayet-i kerimede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) yani "Kim ki zerre ağırlığında hayır yaparsa, onun karşılığını görür" buyrulur.

Emr-i ilâhiye ittibâ' hususunda yaptığın o zerre mikdârı ziyâdeliğin mukābilini sana ziyâde olarak verir. O zerre bir dağ gibi zâhir olarak ayağını dışarıya koyar. Nitekim âyet-i kerîmede فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) ya'ni "Kim ki zerre ağırlığında hayır yaparsa, onun mukābilini görür" buyrulur.

3138. Bir pâdişâh ki onun tahtı önünde, emînden ve zulm isteyiciden fark ol- maya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Bir padişah ki onun tahtı önünde, emin olandan ve zulüm isteyenden fark olmasın.

3139. O kimse ki, onun reddi korkusundan titrer; o kimse ki, onun büyüklüğü- ne ta'ne vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. O kimse ki, onun reddi korkusundan titrer; o kimse ki, onun büyüklüğüne dil uzatır.

3140. Onun indinde fark olmaya, her ikisi bir ola! Şâh olmaz, kara toprak onun başına olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Onun katında fark olmasın, her ikisi bir olsun! Şah olmaz, kara toprak onun başına olsun!

Yani, tahtının önünde güvenilir ve zalim olan kimselerin ve reddedilme korkusundan titreyen ile ona söven ve ayıplayan kimsenin farkı olmayan ve katında bunların her ikisi eşit olan padişah, padişah değildir. Eğer böyle bir padişah olursa onun başına kara toprak saçılsın!

Ya'ni, tahtının önünde emîn ve zâlim olan kimselerin ve reddi korkusun- dan titreyen ile ona söven ve ta'n eden kimsenin farkı olmayan ve indinde bunların her ikisi müsâvî olan pâdişâh, pâdişâh değildir. Eğer böyle bir pâdi- şâh olursa onun başına kara toprak saçılsın!

3141. Eğer senin bir zerre cehdin ziyâde olsa Hakk'ın terâzisinde tartılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. Eğer senin bir zerre çaban fazla olsa Hakk'ın terazisinde tartılmış olur.

Eğer senin bu suret âlemi olan dünyada Hak yolunda zerre kadar bir gayretin ve çaban fazla olsa Hakk'ın adalet terazisinde tartılmış ve onun karşılığı verilmiş olur.

Eğer senin bu âlem-i sûret olan dünyâda Hak yolunda zerre kadar bir sa'yin ve cehdin ziyâde olsa Hakk'ın adâlet terâzisinde tartılmış ve onun mukâbili verilmiş olur.

3142. Bu şâhların önünde dâimâ can çekişirsin. Onlar açık olan gadrden ha- bersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Bu şahların önünde daima can çekişirsin. Onlar açık olan gaddarlıktan habersizdir.

"Rûşen", belli, apaçık, aşikâr, parlak ve ışıklı demektir; "yâ" nispet içindir. Ve "rûşenî" "gadr"in sıfatıdır. Yani, bu dünyevî ve görünürdeki padişahların huzurunda, onların gözüne girip lütuflarına nail olmak için canını feda edercesine hizmet edersin. Halbuki onlar senin kendilerine karşı açık ve aşikâr olan gaddarlığından ve hıyanetinden habersizdirler; ve senin hallerine vakıf değildirler. Bazı nüshalarda gadr ile rûşenî arasında atıf vavı vardır. Bu durumda rûşenî, "gadr"in zıttı olan ihlastan kinaye olur. Yani padişahlar senin gaddarlığını ve ihlasını bilemezler, demek olur.

“Rûşen”, belli, bedîhî ve âşikâr ve revnaklı ve ziyâdârdır demektir; “yâ” nis- bet içindir. Ve “rûşenî” “gadr”in sıfatıdır. Ya'ni, bu sûrî ve dünyevî olan pâ- dişâhların huzurunda onların gözüne girip lütuflarına nâil olmak için can fe- dâ edercesine hizmet edersin. Halbuki onlar senin kendilerine karşı açık ve rûşen olan gadrinden ve hıyânetinden habersizdirler; ve senin ahvâline vâkıf değildirler. Ba'zı nüshalarda غدر ile روشنی arasında vav-ı âtıfa vardır. Bu sû- rette روشنی “gadr”in muhâlifi olan ihlâstan kinâye olur. Ya'ni pâdişâhlar se- nin gadrini ve ihlâsını bilemezler, demek olur.

3138. Bir padişah ki onun tahtı önünde, emînden ve zulm isteyiciden fark ol-maya.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3138. Bir padişah ki onun tahtı önünde, emniyetli olan ile zulüm isteyen arasında fark olmasın.

3139. O kimse ki, onun reddi korkusundan titrer; o kimse ki, onun büyüklüğü-ne ta'ne vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3139. O kimse ki, onun reddedilme korkusundan titrer; o kimse ki, onun büyüklüğüne dil uzatır.

3140. Onun indinde fark olmaya, her ikisi bir ola! Şah olmaz, kara toprak [3144] onun başına olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3140. Onun katında fark olmasın, her ikisi bir olsun! Padişah olmaz, kara toprak onun başına olsun!

Yani, tahtının önünde emin ve zalim olan kimselerin ve reddedilme korkusundan titreyen ile ona söven ve ayıplayan kimsenin farkı olmayan ve katında bunların her ikisi eşit olan padişah, padişah değildir. Eğer böyle bir padişah olursa onun başına kara toprak saçılsın!

Ya'ni, tahtının önünde emîn ve zâlim olan kimselerin ve reddi korkusun-dan titreyen ile ona söven ve ta'n eden kimsenin farkı olmayan ve indinde bunların her ikisi müsâvî olan pâdişâh, pâdişâh değildir. Eğer böyle bir pâdi-şâh olursa onun başına kara toprak saçılsın!

3141. Eğer senin bir zerre cehdin ziyâde olsa Hakk'ın terazisinde tartılmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3141. Eğer senin bir zerre çaban fazla olsa Hakk'ın terazisinde tartılmış olur.

Eğer senin bu şekil âlemi olan dünyada Hak yolunda zerre kadar bir gayretin ve çaban fazla olsa Hakk'ın adalet terazisinde tartılmış ve onun karşılığı verilmiş olur.

Eğer senin bu âlem-i sûret olan dünyâda Hak yolunda zerre kadar bir sa'yin ve cehdin ziyâde olsa Hakk'ın adâlet terâzisinde tartılmış ve onun mukābili verilmiş olur.

3142. Bu şahların önünde dâimâ can çekişirsin. Onlar açık olan gadrden ha-bersizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3142. Bu şahların önünde daima can çekişirsin. Onlar açık olan gadrden habersizdir.

"Rûşen", belli, apaçık, aşikâr, parlak ve ışıklı demektir; "ya" nispet içindir. Ve "rûşenî" "gadr"in sıfatıdır. Yani, bu zahirî ve dünyevî olan padişahların huzurunda onların gözüne girip lütuflarına nail olmak için can feda edercesine hizmet edersin. Halbuki onlar senin kendilerine karşı açık ve aşikâr olan gadrinden (hıyanetinden) ve hıyanetinden habersizdirler; ve senin hallerine vakıf değildirler. Bazı nüshalarda غدر ile روشنی arasında atıf vavı vardır. Bu durumda روشنی gadrin zıddı olan ihlastan kinaye olur. Yani padişahlar senin gadrini ve ihlasını bilemezler, demek olur.

"Rûşen", belli, bedîhî ve âşikâr ve revnaklı ve ziyâdâr demektir; "ya” nis-bet içindir. Ve "rûşenî" "gadr"in sıfatıdır. Ya'ni, bu sûrî ve dünyevî olan pâ-dişâhların huzurunda onların gözüne girip lütuflarına nail olmak için can fe-dâ edercesine hizmet edersin. Halbuki onlar senin kendilerine karşı açık ve rûşen olan gadrinden ve hıyânetinden habersizdirler; ve senin ahvâline vakıf değildirler. Ba'zı nüshalarda غدر ile روشنی arasında vav-ı âtıfa vardır. Bu sû-rette روشنی gadr"in muhâlifi olan ihlâstan kinâye olur. Ya'ni pâdişâhlar se-nin gadrini ve ihlâsını bilemezler, demek olur.

3143. Bir gammazın sözü ki, sana kötü söyler, senin senelerce olan hizmetini zâyi' getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. Bir gammazın sözü ki, sana kötü söyler, senin senelerce olan hizmetini zâyi' getirir.

Senin hakkında padişaha "Filan kimse sana kötü söyler ve seni kınar" diye olan bir gammazın sözü padişahı öfkelendirir. Senin ona karşı senelerce yaptığın güzel hizmeti boşa çıkarıp seni lütfa erişmekten mahrum eder ve aksine padişahın gazabına uğratır.

Senin hakkında pâdişâha "Filân kimse sana kötü söyler ve seni zemmeder" diye olan bir gammâzın sözü pâdişâhı öfkelendirir. Senin ona karşı senelerce yaptığın hüsn-i hizmeti zâyi' edip seni lütfa nâiliyetten mahrûm eder ve bilakis pâdişâhın kahrına uğratır.

3144. Bir şahın huzurunda ki, işiticidir ve görücüdür, gammazların sözü yer tutucu olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. Bir şahın huzurunda ki, işiticidir ve görücüdür, gammazların sözü yer tutucu olmaz.

Daima işitici ve görücü bir şah olan Hakk'ın huzurunda gammazların sözünün etkisi yoktur. "Gammaz", insanın ayıplarını ve kusurlarını araştırıp ortaya çıkararak şikâyet eden kimse demektir. Yani dünya padişahları gammazın sözüne kapılıp gazap ederler. Halbuki Yüce Allah kullarının içsel ve dışsal olan sözlerini işitici ve onların içini ve dışını görücü olduğundan, İlahi Zât katında O'nun rızası ve gazabı şunun bunun ihbarı üzerine değildir.

Dâimâ işitici ve görücü bir şâh olan Hakk'ın huzûrunda gammazların sözünün te'sîri yoktur. "Gammâz", insanın ayıplarını ve kusûrlarını araştırıp meydana çıkararak şikâyet eden kimse demektir. Ya'ni dünyâ pâdişâhları gammazın sözüne kapılıp gazab ederler. Halbuki Hak Teâlâ kullarının bâtınî ve zâhirî olan sözlerini işitici ve onların içini ve dışını görücü olduğundan nezd-i ulûhiyyetinde onun rızâsı ve gazabı şunun bunun ihbârı üzerine değildir.

3145. Bütün gammazlar ondan me'yûs olurlar, bizim tarafımıza gelirler. Bağı ziyade ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. Bütün gammazlar ondan ümitlerini keserler, bizim tarafımıza gelirler. Bağı ziyade ederler.

Yani, gammazların fiili, hâlin hakikatinden habersiz olanlara karşı etkilidir. Yüce Allah ise kullarının görünen ve görünmeyen hâllerine karşı Alîm (her şeyi bilen), Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Semî' (her şeyi işiten) olduğundan, gammazlar, fiillerinin Hakk'a karşı etkili olamamasından dolayı ümitlerini keserler. Fakat bizim gibi cahiller tarafına gelirler ve gammazlıklarıyla bizim kalplerimizin elem ve üzüntü bağını artırır ve kuvvetlendirirler.

Ya'ni, gammazların fiili hakikat-i hâlden bî-haber olanlara karşı müessirdir. Hak Teâlâ hazretleri ise kullarının ahvâl-i zâhire ve bâtınelerine karşı Alîm ve Habîr ve Semî' olduğundan, gammâzlar, fiillerinin Hakk'a karşı müessir olamamasından dolayı me'yûs olurlar. Fakat bizim gibi câhiller tarafına gelirler ve gammazlıklarıyla bizim kalblerimizin elem ve teessür bağını ziyâde ederler ve kuvvetleştirirler.

3146. Binâenaleyh bizim yanımızda şah için cefâ söylerler. Derler ki: "Kalem kurudu vefâyı az yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. Bu sebeple bizim yanımızda şah için cefa söylerler. Derler ki: "Kalem kurudu, vefayı az yap!"

"Cefa", zulüm ve haksızlık demektir. "Gammâz"dan kasıt, Cebrîler'dir (cebrîye: insanın fiillerinde hür iradesi olmadığını savunan mezhep). "Şâh"tan kasıt Hak'tır. "Cefa"dan kasıt, Hakk'ın kulları hakkındaki kötü kazâsıdır. Yani, gammaz olan Cebrîler bizim yanımızda hakiki şah olan

"Cefa", zulüm ve taaddî demektir. "Gammâz"dan murâd, Cebrîler'dir. "Şâh"tan murâd Hak'tır. "Cefa"dan murâd, Hakk'ın kulları hakkındaki sû-i kazâsıdır. Ya'ni, gammaz olan Cebrîler bizim yanımızda şâh-ı hakîkî olan

3143. Bir gammazın sözü ki, sana kötü söyler, senin senelerce olan hizmetini zâyi' getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3143. Bir gammazın sözü ki, sana kötü söyler, senin senelerce olan hizmetini zâyi' getirir.

Senin hakkında padişaha "Falan kimse sana kötü söyler ve seni kötüler" diye olan bir gammazın sözü padişahı öfkelendirir. Senin ona karşı senelerce yaptığın güzel hizmeti boşa çıkarıp seni lütfa erişmekten mahrum eder ve aksine padişahın gazabına uğratır.

Senin hakkında pâdişâha "Filân kimse sana kötü söyler ve seni zemme- der" diye olan bir gammâzın sözü pâdişâhı öfkelendirir. Senin ona karşı se- nelerce yaptığın hüsn-i hizmeti zâyi' edip seni lütfa nâiliyetten mahrûm eder ve bilakis pâdişâhın kahrına uğratır.

3144. Bir şahın huzurunda ki, işiticidir ve görücüdür, gammazların sözü yer tutucu olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3144. Bir şahın huzurunda ki, işiticidir ve görücüdür, gammazların sözü yer tutucu olmaz.

Daima işitici ve görücü bir şah olan Hakk'ın huzurunda gammazların sözünün etkisi yoktur. "Gammaz", insanın ayıplarını ve kusurlarını araştırıp ortaya çıkararak şikâyet eden kimse demektir. Yani dünya padişahları gammazın sözüne kapılıp gazap ederler. Halbuki Hak Teâlâ kullarının bâtınî (içsel) ve zâhirî (dışsal) olan sözlerini işitici ve onların içini ve dışını görücü olduğundan, İlahi Zât katında O'nun rızası ve gazabı şunun bunun ihbarı üzerine değildir.

Dâimâ işitici ve görücü bir şâh olan Hakk'ın huzûrunda gammazların sözü- nün te'sîri yoktur. "Gammâz", insanın ayıplarını ve kusûrlarını araştırıp mey- dana çıkararak şikâyet eden kimse demektir. Ya'ni dünyâ pâdişâhları gamma- zın sözüne kapılıp gazab ederler. Halbuki Hak Teâlâ kullarının bâtınî ve zâhirî olan sözlerini işitici ve onların içini ve dışını görücü olduğundan nezd-i ulûhiy- yetinde onun rızâsı ve gazabı şunun bunun ihbârı üzerine değildir.

3145. Bütün gammazlar ondan me'yûs olurlar, bizim tarafımıza gelirler. Ba- ğı ziyade ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3145. Bütün gammazlar ondan ümitlerini keserler, bizim tarafımıza gelirler. Bağı daha da artırırlar.

Yani, gammazların fiili, hâlin hakikatinden habersiz olanlara karşı etkilidir. Yüce Allah ise kullarının görünen ve görünmeyen hâllerine karşı Alîm (her şeyi bilen), Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Semî' (her şeyi işiten) olduğundan, gammazlar, fiillerinin Hakk'a karşı etkili olamamasından dolayı ümitlerini keserler. Fakat bizim gibi cahiller tarafına gelirler ve gammazlıklarıyla bizim kalplerimizin elem ve üzüntü bağını artırırlar ve kuvvetlendirirler.

Ya'ni, gammazların fiili hakikat-i hâlden bî-haber olanlara karşı müessir- dir. Hak Teâlâ hazretleri ise kullarının ahvâl-i zâhire ve bâtınelerine karşı Alîm ve Habîr ve Semî' olduğundan, gammâzlar, fiillerinin Hakk'a karşı mü- essir olamamasından dolayı me'yûs olurlar. Fakat bizim gibi câhiller tarafına gelirler ve gammazlıklarıyla bizim kalblerimizin elem ve teessür bağını ziyâ- de ederler ve kuvvetleştirirler.

3146. Binâenaleyh bizim yanımızda şah için cefâ söylerler. Derler ki: "Ka- lem kurudu vefâyı az yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3146. Bu sebeple bizim yanımızda şah için cefa söylerler. Derler ki: "Kalem kurudu, vefayı az yap!"

"Cefa", zulüm ve haksızlık demektir. "Gammâz"dan kasıt, Cebrîler'dir (kaderin zorunluluğuna inananlar). "Şah"tan kasıt Yüce Allah'tır. "Cefa"dan kasıt, Allah'ın kulları hakkındaki kötü kazasıdır. Yani, gammaz olan Cebrîler bizim yanımızda hakiki şah olan Allah'ın cefasından ve zulmünden bahsedip derler ki: "Allah bizim hakkımızda ezelde hükmünü vermiştir ve şaki (bahtsız) isek bahtsızlığımızı yazmıştır. Bu sebeple ne yazmış ise o olmuştur ve kalem kurumuştur. Böyle olunca onun emir ve yasaklarına karşı vefa gösterme hususunda çok çalışma!"

“Cefa”, zulüm ve taaddî demektir. “Gammâz”dan murâd, Cebrîler'dir. “Şâh”tan murâd Hak'tır. “Cefa”dan murâd, Hakk'ın kulları hakkındaki sû-i kazâsıdır. Ya'ni, gammaz olan Cebrîler bizim yanımızda şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cefâsından ve zulmünden bahsedip derler ki: "Hak bizim hakkımızda ezelde hükmünü vermiştir ve şakî isek şekāvetimizi yazmıştır. Binâenaleyh ne yazmış ise o olmuştur ve kalem kurumuştur. Böyle olunca onun emir ve nehyine karşı vefâ etmek hususunda çok çalışma!"

3147. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı ne vakit o olur ki, cefâlar vefâlar ile beraber ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Kalem kurudu sözünün anlamı ne zaman ki cefalar ve vefalar ile beraber olur!

Ey kişi, eğer sen gammazın (dedikoducunun) sözüne aldanıp Allah'ın emrine itaat ve ilahi yasaklardan sakınma konusunda tembel olursan, bil ki, Hak yolunda cefa ve haksızlık etmiş olursun. Halbuki "kalem kurudu" hadis-i şerifinin anlamı cefa ile vefanın beraber olması anlamına değildir.

Ey kimse, eğer sen gammâzın sözüne aldanıp emr-i Hakk'a itaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb hususunda tenbel olursan, bil ki, Hak yolunda cefâ ve taaddî etmiş olursun. Halbuki "ceffe'l-kalem", hadis-i şerîfinin ma'nâsı cefâ ile vefânın beraber olması ma'nâsına değildir.

3148. Belki cefâ için de kalem cefâ yazdı; ve o vefâ için de kalem vefâ yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Aksine, cefa için de kalem cefa yazdı; ve o vefa için de kalem vefa yazdı.

Aksine, ilahi kaza kalemi cefa için dahi cefa ve vefa için de vefa yazdı ve kurudu. Çünkü "kaza" toplu/icmâlî küllî hükümdür. İyiliğe karşı iyilik yazdı. Nasıl ki مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشر أمثالها ومن جاء بالسيئة فلا يجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ yani "Kim ki iyilik ile geldi onun için o iyiliğin on misli vardır" (En'âm, 6/160) ve kötülüğe karşı da kötülük yazdı. Nasıl ki ayet-i kerimede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا yani "Kötülüğün cezası onun misli bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyrulur. Aziz b. Muhammed en-Nesefî hazretleri kaza ve kader hakkında yazdığı risalede şöyle buyurur:

"Bilinmeli ki, gökler ve yıldızlar Allah'ın levh-i mahfuzu (korunmuş levhası) ve kitabıdır; ve ne var idiyse ve olan mevcuttur ve olacaktır, hepsi bu levh-i mahfuzda ve Allah'ın kitabında yazılmıştır ve kalem kurumuştu. فَرَغَ الرَّبُّ مِنَ الْخَلْقِ وَالرِّزْقِ وَالْأَجَلِ yani "Rab yaratmaktan ve rızıktan ve ecelden fariğ oldu" ve Allah'ın kitabında yazılmamış hiçbir şey yoktur وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) Ve her şey ki, Allah'ın levh-i mahfuzunda ve kitabında mevcuttur, hiçbir kimsenin ona bilgisi yoktur. Bu söz üzerine iki soru sorarlar, biri budur: "Eğer bütün eşya Allah'ın kitabında yazılmış ve kalem kurumuş ise Allah'ın kitabında yazılmış olan her şey bu aşağı âlemde ortaya çıkacaktır. Bu sebeple biz meşakkat ve rahatlıkta ve saadet ve şekavette ve hayır ve şerde mecbur oluruz. Şimdi eğer mecbur isek, bizim çabamız ve gayretimiz ve perhizimiz ve ihtiyatımız nedendir? Ve peygamberlerin daveti ve evliyanın terbiyesi ne içindir? Ve akıllıların tedbiri ve hekimlerin tedavilerinin ne faydası vardır?"" Hakk'ın cefasından ve zulmünden bahsedip derler ki: "Hak bizim hakkımızda öncesiz olarak hükmünü vermiştir ve şaki isek şekavetimizi yazmıştır. Bu sebeple ne yazmış ise o olmuştur ve kalem kurumuştu. Böyle olunca onun emir ve nehyine karşı vefa etmek hususunda çok çalışma!"

Belki kazâ-yı ilâhî kalemi cefâ için dahi cefâ ve vefâ için de vefâ yazdı ve kurudu. Zîrâ “kazâ” hükm-i küllî-i icmâlîdir. İyiliğe karşı iyilik yazdı. Nitekim مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشر أمثالها ومن جاء بالسيئة فلا يجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ya'ni “Kim ki iyilik ile geldi onun için o iyiliğin on misli vardır" (En'âm, 6/160) ve kötülüğe karşı da kötülük yazdı. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا ya'ni "Kötülüğün cezası onun misli bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyrulur. Aziz b. Muhammed en-Nesefî hazretleri kazâ ve kader hakkında yazdığı risâlede şöyle buyurur:

"Ma'lum olsun ki, eflâk ve encüm Hudâ'nın levh-i mahfûzu ve kitâbıdır; ve her ne ki var idi ve olan mevcûddur ve olacaktır, cümlesi bu levh-i mahfûzda ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur. فَرَغَ الرَّبُّ مِنَ الْخَلْقِ وَالرِّزْقِ وَالْأَجَلِ ya'ni "Rab halkdan ve rızıktan ve ecelden fâriğ oldu" ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmamış hiçbir şey yoktur وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) Ve her şey ki, Hudâ'nın levh-i mahfuzunda ve kitabında mevcuddur, hiçbir kimsenin ona ıttılâ'ı yoktur. Bu söz üzerine iki suâl ederler, biri budur: "Eğer bilcümle eşya kitâb-ı Hudâ'da yazılmış ve kalem kurumuş ise kitâb-ı Hudâ'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Binâenaleyh biz meşakkat ve râhatta ve saâdet ve şekāvette ve hayır ve şerde mecbur oluruz. Şimdi eğer mecbûr isek, bizim sa'y ve gayretimiz ve perhîz ve ihtiyâtımız nedendir? Ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ ne içindir? Ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemânın ne fâidesi vardır?"" Hakk'ın cefâsından ve zulmünden bahsedip derler ki: "Hak bizim hakkımızda ezelde hükmünü vermiştir ve şakî isek şekāvetimizi yazmıştır. Binâenaleyh ne yazmış ise o olmuştur ve kalem kurumuştur. Böyle olunca onun emir ve nehyine karşı vefâ etmek hususunda çok çalışma!"

3147. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı ne vakit o olur ki, cefâlar vefâlar ile beraber ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3147. Kalem kurudu sözünün anlamı ne zaman ki cefalar ve vefalar ile beraber olur!

Ey kişi, eğer sen gammazın (dedikoducunun) sözüne aldanıp Allah'ın emrine itaat ve ilahi yasaklardan sakınma konusunda tembel olursan, bil ki, Hak yolunda cefa ve haksızlık etmiş olursun. Halbuki "kalem kurudu" hadis-i şerifinin anlamı cefa ile vefanın beraber olması anlamına değildir.

Ey kimse, eğer sen gammâzın sözüne aldanıp emr-i Hakk'a itaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb hususunda tenbel olursan, bil ki, Hak yolunda cefâ ve taaddî etmiş olursun. Halbuki "ceffe'l-kalem", hadis-i şerîfinin ma'nâsı cefâ ile vefânın beraber olması ma'nâsına değildir.

3148. Belki cefâ için de kalem cefâ yazdı; ve o vefâ için de kalem vefâ yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3148. Aksine, kalem cefa için de cefa yazdı; ve o vefa için de vefa yazdı.

Aksine, ilâhî kazâ kalemi cefa için dahi cefa ve vefa için de vefa yazdı ve kurudu. Çünkü "kazâ" toplu/icmâlî küllî hükümdür. İyiliğe karşı iyilik yazdı. Nasıl ki مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشر أمثالها ومن جاء بالسيئة فلا يجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ yani "Kim ki iyilik ile geldi onun için o iyiliğin on misli vardır" (En'âm, 6/160) ve kötülüğe karşı da kötülük yazdı. Nasıl ki âyet-i kerîmede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا yani "Kötülüğün cezası onun misli bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyrulur. Aziz b. Muhammed en-Nesefî hazretleri kazâ ve kader hakkında yazdığı risâlede şöyle buyurur:

"Bilinmeli ki, felekler ve yıldızlar Allah'ın levh-i mahfûzu (korunmuş levha) ve kitabıdır; ve her ne ki var idi ve var oldu ve olacaktır, hepsi bu levh-i mahfûzda ve Allah'ın kitabında yazılmıştır ve kalem kurumuş (yazma işi bitmiş)tur. فَرَغَ الرَّبُّ مِنَ الْخَلْقِ وَالرِّزْقِ وَالْأَجَلِ yani "Rab yaratmaktan ve rızıktan ve ecelden fâriğ oldu" ve Allah'ın kitabında yazılmamış hiçbir şey yoktur وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) Ve her şey ki, Allah'ın levh-i mahfuzunda ve kitabında mevcuttur, hiçbir kimsenin ona bilgisi yoktur. Bu söz üzerine iki soru sorarlar, biri budur: "Eğer bütün eşya Allah'ın kitabında yazılmış ve kalem kurumuş ise Allah'ın kitabında yazılmış olan her şey bu aşağı âlemde ortaya çıkacaktır. Bu sebeple biz meşakkat ve rahatta ve saadet ve şekavette ve hayır ve şerde mecbur oluruz. Şimdi eğer mecbur isek, bizim çabamız ve gayretimiz ve perhizimiz ve ihtiyatımız nedendir? Ve peygamberlerin daveti ve evliyanın terbiyesi ne içindir? Ve akıllıların tedbiri ve hekimlerin tedavilerinin ne faydası vardır?"" Ve diğeri budur ki: "Eğer bütün eşya Allah'ın kitabında yazılmış ve Allah'ın kitabında yazılmış olan her şey ortaya çıkacak ise bu aşağı âlemde ortaya çıkan işlerden bazısı zulüm ve zorbalık ve haksız yere kan dökmek ve benzerleri gibi düzensiz ve intizamsız ortaya çıkıyor. Lazım idi ki, bütün işler bu aşağı âlemde düzen ve intizam üzere olmalı idi. Çünkü Allah'ın kitabında hiçbir şey düzensiz ve intizamsız yazılmamıştır."

Cevap: Bilinmeli ki, şüphe yoktur ki felekler ve yıldızlar Allah'ın kitabıdır; ve her ne ki var idi ve var oldu ve olacaktır; hepsi Allah'ın kitabında yazılmıştır ve kalem kurumuş (yazma işi bitmiş)tur; ve Allah'ın kitabında yazılmış olan her şey bu aşağı âlemde ortaya çıkacaktır. Lakin bil ki; hekimler derler ki: Felekler ve yıldızlarda yazılmış olan hükümler cüz'î (parçalı, tekil) değildir; ve bu aşağı âlemde feleklerin ve yıldızların hareketlerinden ortaya çıkan eserler cüz'î bir şekilde değil, küllî (bütünsel) bir şekilde ortaya çıkar. Bu sebeple bizim için seçme hakkı vardır; ve istediğimiz şeyin elde edilmesi ve istemediğimiz şeyin def edilmesi bizim çabamıza ve gayretimize bağlıdır; ve eğer öyle olsa idi ki, felekler ve yıldızlarda cüz'î hükümler yazılmış olsa idi ve âlemde feleklerden ve yıldızlardan ortaya çıkan eserler cüz'î bir şekilde ortaya çıksaydı, bizim hiçbir şeyde seçme hakkımız olmaz idi; ve çabamız ve gayretimiz zayi olur idi; ve peygamberlerin daveti ve evliyanın terbiyesi abes (boşuna) olur idi; ve akıllıların tedbiri ve hekimlerin tedavileri faydasız olur idi. Güneş ortaya çıktığı vakit herkes üzerine eşit bir şekilde ışık saçar ve bazısına ışık vermeye ve bazısına ışık vermemeye seçme hakkı yoktur. Lakin bazısını mamur eder ve bazısını yakar. Bu dahi güneşin seçme hakkı ile değildir. Bu aşağı âlemde bazı işlerin düzensiz ve intizamsız cereyan ettiğini o kimse o cihetten söylüyor ki, aşağı âlemin idarecileri olan felekler ve yıldızlar seçme hakkına sahip değildirler. Onların işi odur ki, daima bu âlemde cüz'î bir yolla değil, küllî bir yolla zahmet ve rahat ekerler; ve saadet ve şekavet saçarlar, ta ki herkesin nasibi ne ise gelsin! Birine mal ve makam gelir ve diğerinin mal ve makamı gider. İşte felekler ve yıldızlarda yazılmış olan şeyler Allah'ın kazâsıdır. Aşağı âlemde ortaya çıkan şeyler dahi Allah'ın kaderidir. Hükmü def etmek ve kazâyı def etmek mümkün değildir; lakin kaderi def etmek mümkündür. Ey derviş, küllîyi def etmek mümkün değildir, fakat cüz'îyi def etmek mümkündür; ve mümkün olan cüz'îyi def etmek akıl iledir; ve bazıları derler ki dua ve sadaka iledir. Bir kere kaderi def etmek mümkün olunca her ne şekilde kadir iseler def ederler. Ey derviş, kaderi def etmek kaderle mümkün olur; çünkü demir, demir ile def edilir. Yani soğuk, felekler ve yıldızlarda yazılmıştır ve bu âlemde ortaya çıkar. Bu sebeple soğuğun def edilmesi sıcak ile ve sıcağın def edilmesi soğuk ile mümkün olur; ve soğukluk sıcaklık ile ve sıcaklık soğukluk ile ve mekr mekr ile ve asker asker ile def edilebilir.

Belki kazâ-yı ilâhî kalemi cefâ için dahi cefâ ve vefâ için de vefâ yazdı ve kurudu. Zîrâ “kazâ” hükm-i küllî-i icmâlîdir. İyiliğe karşı iyilik yazdı. Nitekim مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشر أمثالها ومن جاء بالسيئة فلا يجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ya'ni “Kim ki iyilik ile geldi onun için o iyiliğin on misli vardır" (En'âm, 6/160) ve kötülüğe karşı da kötülük yazdı. Nitekim âyet-i kerîmede وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا ya'ni "Kötülüğün cezası onun misli bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyrulur. Aziz b. Muhammed en-Nesefî hazretleri kazâ ve kader hakkında yazdığı risâlede şöyle buyurur:

"Ma'lum olsun ki, eflâk ve encüm Hudâ'nın levh-i mahfûzu ve kitâbıdır; ve her ne ki var idi ve olan mevcûddur ve olacaktır, cümlesi bu levh-i mahfûzda ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur. فَرَغَ الرَّبُّ مِنَ الْخَلْقِ وَالرِّزْقِ وَالْأَجَلِ ya'ni "Rab halkdan ve rızıktan ve ecelden fâriğ oldu" ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmamış hiçbir şey yoktur وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (En'âm, 6/59) Ve her şey ki, Hudâ'nın levh-i mahfuzunda ve kitabında mevcuddur, hiçbir kimsenin ona ıttılâ'ı yoktur. Bu söz üzerine iki suâl ederler, biri budur: "Eğer bilcümle eşya kitâb-ı Hudâ'da yazılmış ve kalem kurumuş ise kitâb-ı Hudâ'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Binâenaleyh biz meşakkat ve râhatta ve saâdet ve şekāvette ve hayır ve şerde mecbur oluruz. Şimdi eğer mecbûr isek, bizim sa'y ve gayretimiz ve perhîz ve ihtiyâtımız nedendir? Ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ ne içindir? Ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemânın ne fâidesi vardır?"" Ve dîğeri budur ki: "Eğer cümle eşyâ kitâb-ı Huda'da yazılmış ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmış olan her şey zâhir olacak ise bu âlem-i süflîde zuhûr eden umûrdan ba'zısı zulüm ve tagallüb ve nâhak yere kan dökmek ve emsâli gibi tertîbsiz ve bî-nesak zâhir oluyor. Lâzım idi ki, cümle umûr bu âlem-i süflîde tertîb ve nesak üzere olmalı idi. Zîrâ kitâb-ı Huda'da hiçbir şey tertîbsiz ve bînesak yazılmamıştır."

Cevâb: Ma'lûmun olsun ki, şek yoktur ki eflâk ve encüm kitâb-ı Huda'dır; ve her ne ki var idi ve mevcûd oldu ve olacaktır; hepsi kitâb-ı Huda'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur; ve kitâb-ı Huda'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Velâkin bil ki; hükemâ derler ki: Eflâk ve encümde yazılmış olan ahkâm-ı cüz'iyye değildir; ve bu âlem-i süflîde harekât-ı eflâk ve encümden zâhir olan eserler vech-i cüz'î üzere değil, vech-i küllî üzere zahir olur. Bu sebeble bizim için ihtiyâr vardır; ve istediğimiz şeyin tahsîli ve istemediğimiz şeyin def'i bizim sa'y ve kûşişimize muallaktır; ve eğer öyle olsa idi ki, eflâk ve encümde ahkâm-ı cüz'iyye yazılmış olsa idi ve âlemde eflâk ve encümden zahir olan eserler vech-i cüz'î üzere zahir olaydı, bizim hiçbir şeyde ihtiyârımız olmaz idi; ve sa'y ve kûşişimiz zâyi' olur idi; ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ abes olur idi; ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemâ fâidesiz olur idi. Güneş zâhir olduğu vakit herkes üzerine müsâvâten şu'le-bâr olur ve ba'zısına ziyâ vermeye ve ba'zısına ziyâ vermemeye ihtiyârı yoktur. Lâkin ba'zısını ma'mûr eder ve ba'zısını yakar. Bu dahi güneşin ihtiyârı ile değildir. Bu âlem-i süflîde ba'zı umûrun tertibsiz ve bî-nesak cereyân ettiğini o kimse o cihetten söylüyor ki, âlem-i süflînin müdebbirleri olan eflâk ve encüm ihtiyâra mâlik değildirler. Onların işi odur ki, dâimâ bu âlemde tarîk-ı cüz'î ile değil, tarîk-ı küllî ile renc ve râhat ekerler; ve saâdet ve şekāvet saçarlar, tâ ki herkesin nasîbi ne ise gele! Birine mal ve câh gelir ve dîğerinin mal ve câhı gider. İşte eflâk ve encümde yazılmış olan şeyler kazâ-yı Hudâ'dır. Alem-i süflîde zahir olan şeyler dahi kader-i Huda'dır. Redd-i hükm ve redd-i kazâ mümkin değildir; velâkin redd-i kader mümkindir. Ey derviş, redd-i külli mümkün değildir, fakat redd-i cüz'î mümkindir; ve mümkin olan redd-i cüz'î akıl iledir; ve ba'zıları derler ki duâ ve sadaka iledir. Bir kerre redd-i kader mümkin olunca her ne vech ile kadir iseler reddederler. Ey derviş, redd-i kader kaderle mümkin olur; zîrâ demir, demir ile reddolunur. Ya'ni soğuk, eflâk ve encümde yazılmıştır ve bu âlemde zahir olur. Binâenaleyh soğuğun reddi sıcak ile ve sıcağın reddi soğuk ile mümkin olur; ve soğukluk sıcaklık ile ve sıcaklık soğukluk ile ve mekr mekr ile ve asker asker ile reddolunabilir." Ve dîğeri budur ki: "Eğer cümle eşyâ kitâb-ı Huda'da yazılmış ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmış olan her şey zâhir olacak ise bu âlem-i süflîde zuhûr eden umûrdan ba'zısı zulüm ve tagallüb ve nâhak yere kan dökmek ve emsâli gibi tertîbsiz ve bî-nesak zâhir oluyor. Lâzım idi ki, cümle umûr bu âlem-i süflîde tertîb ve nesak üzere olmalı idi. Zîrâ kitâb-ı Huda'da hiçbir şey tertîbsiz ve bînesak yazılmamıştır."

Cevâb: Ma'lûmun olsun ki, şek yoktur ki eflâk ve encüm kitâb-ı Huda'dır; ve her ne ki var idi ve mevcûd oldu ve olacaktır; hepsi kitâb-ı Huda'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur; ve kitâb-ı Huda'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Velâkin bil ki; hükemâ derler ki: Eflâk ve encümde yazılmış olan ahkâm-ı cüz'iyye değildir; ve bu âlem-i süflîde harekât-ı eflâk ve encümden zâhir olan eserler vech-i cüz'î üzere değil, vech-i küllî üzere zahir olur. Bu sebeble bizim için ihtiyâr vardır; ve istediğimiz şeyin tahsîli ve istemediğimiz şeyin def'i bizim sa'y ve kûşişimize muallaktır; ve eğer öyle olsa idi ki, eflâk ve encümde ahkâm-ı cüz'iyye yazılmış olsa idi ve âlemde eflâk ve encümden zahir olan eserler vech-i cüz'î üzere zahir olaydı, bizim hiçbir şeyde ihtiyârımız olmaz idi; ve sa'y ve kûşişimiz zâyi' olur idi; ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ abes olur idi; ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemâ fâidesiz olur idi. Güneş zâhir olduğu vakit herkes üzerine müsâvâten şu'le-bâr olur ve ba'zısına ziyâ vermeye ve ba'zısına ziyâ vermemeye ihtiyârı yoktur. Lâkin ba'zısını ma'mûr eder ve ba'zısını yakar. Bu dahi güneşin ihtiyârı ile değildir. Bu âlem-i süflîde ba'zı umûrun tertibsiz ve bî-nesak cereyân ettiğini o kimse o cihetten söylüyor ki, âlem-i süflînin müdebbirleri olan eflâk ve encüm ihtiyâra mâlik değildirler. Onların işi odur ki, dâimâ bu âlemde tarîk-ı cüz'î ile değil, tarîk-ı küllî ile renc ve râhat ekerler; ve saâdet ve şekāvet saçarlar, tâ ki herkesin nasîbi ne ise gele! Birine mal ve câh gelir ve dîğerinin mal ve câhı gider. İşte eflâk ve encümde yazılmış olan şeyler kazâ-yı Hudâ'dır. Alem-i süflîde zahir olan şeyler dahi kader-i Huda'dır. Redd-i hükm ve redd-i kazâ mümkün değildir; velâkin redd-i kader mümkindir. Ey derviş, redd-i külli mümkün değildir, fakat redd-i cüz'î mümkindir; ve mümkin olan redd-i cüz'î akıl iledir; ve ba'zıları derler ki duâ ve sadaka iledir. Bir kerre redd-i kader mümkin olunca her ne vech ile kadir iseler reddederler. Ey derviş, redd-i kader kaderle mümkin olur; zîrâ demir, demir ile reddolunur. Ya'ni soğuk, eflâk ve encümde yazılmıştır ve bu âlemde zahir olur. Binâenaleyh soğuğun reddi sıcak ile ve sıcağın reddi soğuk ile mümkin olur; ve soğukluk sıcaklık ile ve sıcaklık soğukluk ile ve mekr mekr ile ve asker asker ile reddolunabilir.

3149. Afv olur, fakat hani o ümîdin feri ki, bende takvâdan ak yüzlü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. Af olur, fakat o ümidin debdebesi ve haşmeti nerede ki, bende takvadan ak yüzlü olur.

"Fer", burada "debdebe ve haşmet" demektir. Yani, gerçi ilâhî kazâ kalemi cefaya cefa ve vefaya da vefa yazdı. Fakat قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey benim Resûlüm de ki: Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmayın! Muhakkak Yüce Allah bütün günahları bağışlar. O muhakkak Rahîm olan Gafûrdur" ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah kullarının fenalığına karşı iyilikle karşılık verip onları affeder. Fakat kulun takvadan ak yüzlü olması sebebiyle nail olacağı manevî debdebe ve haşmet ümidi nerede! Günahkâr olan kul affa mazhar olur, fakat takva sahibi olan kulların elde ettiği makamdan mahrumdur.

"Fer", burada "debdebe ve haşmet" demektir. Ya'ni, gerçi kazâ-yı ilâhî ka- lemi cefâya cefâ ve vefâya da vefâ yazdı. Fakat قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey benim Resûlüm de ki: Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayın! Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder. O muhakkak Rahîm olan Gafûrdur" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak Teâlâ kullarının fenâlığına karşı iyilikle mukâbele buyurup onları affeder. Fakat kulun takvâdan ak yüzlü olması sebebiyle nâil olacağı debdebe ve haşmet-i ma'nevî ümîdi nerede! Günahkâr olan kul affa mazhar olur, fakat takvâ sâhibi olan kulların ihrâz ettiği makâmdan mahrûmdur.

3150. Eğer hırsız için afv olursa can götürür. Ne vakit vezîr ve mahzenin hâzini olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Eğer hırsız için af olursa canını kurtarır. Ne zaman vezir ve mahzenin hazinedarı olur?

Örneğin, dünyada hükümet başkanı eğer bir hırsızı affederse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur. Padişahın veziri ve devlet hazinesinin hazinedarı ve denetleyicisi olamaz. Bunun gibi, dünya hayatında isyana ve günaha batmışken ahiret hayatına intikal eden bir kimse dahi affa mazhar olur. Ancak ahiret sultanlarının yakını olamaz. Fakat dünya hayatında isyandan tövbe edip takvaya dönen kimselerin halleri bunlara kıyas edilemez.

Meselâ, dünyâda reis-i hükûmet eğer bir hırsızı affederse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur. Pâdişâhın vezîri ve hazîne-i devletin hâzini ve nâzırı olamaz. Bunun gibi hayât-ı dünyeviyyede isyâna ve günâha müstağrak iken hayât-ı uhreviyyeye intikâl eden bir kimse dahi mazhar-ı afv olur. Velâkin âhiret sultanlarının karîni olamaz. Fakat hayât-ı dünyeviyyede isyândan tövbe edip takvâya rücû' eden kimselerin halleri bunlara makıyas değildir.

3151. Ey rabbânî olan dînin emîni, gel! Zîrâ her taç ve bayrak emânetten bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. Ey ilâhî dine ait olanın emini, gel! Çünkü her taç ve bayrak emanetten oluştu.

"Dinin emini"nden kasıt, her takva sahibi mümindir. Yani, ey ilâhî ve rabbânî takva sahibi mümin, gel; ilâhî emrin yerine getirilmesinde ve ilâhî yasaktan kaçınmada sağlam adımlı ol! Çünkü her saadet tacı ve her selamet bayrağı, gerçek sultan olan Hak katında emin olmak sebebiyle elde edildi.

"Dînin emîni"nden murâd, her takvâ sâhibi olan mü'mindir. Ya'ni, ey rabbânî ve ilâhî olan takvâ sâhibi mü'min gel, emr-i ilâhînin icrâsında ve nehy-i ilâhîden ictinâbda sâbit kadem ol! Zîrâ her saâdet tâcı ve her selâmet bayrağı sultân-ı hakîkî olan Hak indinde emîn olmak sebebiyle hâsıl oldu.

3152. Eğer sultânın oğlu onun üzerine hâin olursa, onun o başı o sebeble tenden ayrı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Eğer sultanın oğlu ona hain olursa, o başı o sebeple bedenden ayrı olur.

Nasıl ki dünya sultanının oğlu babasına karşı hain olursa, o ihanet fikrini taşıyan başı bedeninden ayrılır ve kesilir.

Nitekim eğer dünyâ sultânının oğlu babasına karşı hâin olursa, o hıyânet fikrini taşıyan başı cisminden ayrılır ve kesilir.

3149. Afv olur, fakat hani o ümîdin feri ki, bende takvadan ak yüzlü olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3149. Af olur, fakat o ümidin debdebe ve haşmeti nerede ki, bende takvadan ak yüzlü olur.

"Fer", burada "debdebe ve haşmet" demektir. Yani, gerçi ilâhî kazâ kalemi cefaya cefa ve vefaya da vefa yazdı. Fakat قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّه إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani “Ey benim Resûlüm de ki: Ey nefisleri üzerine israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümitsiz olmayın! Muhakkak Yüce Allah bütün günahları bağışlar. O muhakkak Rahîm olan Gafûrdur" ayet-i kerimesi gereğince Yüce Allah kullarının kötülüğüne karşı iyilikle karşılık verip onları affeder. Fakat kulun takvadan ak yüzlü olması sebebiyle nail olacağı manevî debdebe ve haşmet ümidi nerede! Günahkâr olan kul affa mazhar olur, fakat takva sahibi olan kulların elde ettiği makamdan mahrumdur.

"Fer", burada "debdebe ve haşmet" demektir. Ya'ni, gerçi kazâ-yı ilâhî kalemi cefâya cefâ ve vefâya da vefâ yazdı. Fakat قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّه إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni “Ey benim Resûlüm de ki: Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayın! Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder. O muhakkak Rahîm olan Gafûrdur" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak Teâlâ kullarının fenâlığına karşı iyilikle mukābele buyurup onları affeder. Fakat kulun takvâdan ak yüzlü olması sebebiyle nâil olacağı debdebe ve haşmet-i ma'nevî ümîdi nerede! Günahkâr olan kul affa mazhar olur, fakat takvâ sâhibi olan kulların ihrâz ettiği makāmdan mahrûmdur.

3150. Eğer hırsız için afv olursa can götürür. Ne vakit vezîr ve mahzenin hâ- [3154] zini olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3150. Eğer hırsız için af olursa can götürür. Ne zaman vezir ve mahzenin hazinedarı olur?

Örneğin, dünyada bir hükümet başkanı eğer bir hırsızı affederse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur. Padişahın veziri ve devlet hazinesinin hazinedarı ve denetleyicisi olamaz. Bunun gibi, dünya hayatında isyana ve günaha batmışken ahiret hayatına intikal eden bir kimse dahi affa mazhar olur. Ancak ahiret sultanlarının yakını olamaz. Fakat dünya hayatında isyandan tövbe edip takvaya dönen kimselerin halleri bunlara kıyaslanamaz.

Meselâ, dünyâda reîs-i hükûmet eğer bir hırsızı affederse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur. Pâdişâhın vezîri ve hazîne-i devletin hâzini ve nâzırı olamaz. Bunun gibi hayât-ı dünyeviyyede isyâna ve günâha müstağrak iken hayât-ı uhreviyyeye intikal eden bir kimse dahi mazhar-ı afv olur. Velâkin âhiret sultanlarının karîni olamaz. Fakat hayât-ı dünyeviyyede isyândan tövbe edip takvâya rücû' eden kimselerin halleri bunlara makıys değildir.

3151. Ey rabbânî olan dînin emîni, gel! Zîrâ her taç ve bayrak emânetten bitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3151. Ey rabbânî olan dînin emîni, gel! Çünkü her taç ve bayrak emanetten bitti.

"Dînin emîni"nden kasıt, her takva sahibi mü'mindir. Yani, ey rabbânî ve ilâhî olan takva sahibi mü'min gel, ilâhî emrin yerine getirilmesinde ve ilâhî yasaktan kaçınmada sabit kadem ol! Çünkü her saadet tacı ve her selamet bayrağı, gerçek sultan olan Hak katında emin olmak sebebiyle elde edildi.

"Dînin emîni"nden murâd, her takvâ sâhibi olan mü'mindir. Ya'ni, ey rabbânî ve ilâhî olan takvâ sâhibi mü'min gel, emr-i ilâhînin icrâsında ve nehy-i ilâhîden ictinâbda sabit kadem ol! Zîrâ her saâdet tâcı ve her selâmet bayrağı sultân-ı hakîkî olan Hak indinde emîn olmak sebebiyle hâsıl oldu.

3152. Eğer sultanın oğlu onun üzerine hâin olursa, onun o başı o sebeble tenden ayrı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3152. Eğer sultanın oğlu ona hainlik ederse, o başı bu sebeple bedenden ayrılır.

Nasıl ki dünya sultanının oğlu babasına karşı hainlik ederse, o ihanet sebebiyle, o ihanet fikrini taşıyan başı bedeninden ayrılır ve kesilir.

Nitekim eğer dünyâ sultânının oğlu babasına karşı hâin olursa, o hıyânet sebebiyle onun o hıyânet fikrini taşıyan başı cisminden ayrılır ve kesilir.

3153. Ve eğer bir Hindû olan gulâm vefâ getirirse, devlet ona tâl-i bekâ vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. Ve eğer bir Hintli köle vefa gösterirse, devlet ona sonsuzluk mührünü vurur.

Ve eğer kara renkli bir köle sultana karşı vefakâr olursa, devlet ve saadet ona hâl diliyle "Selametinin ve saadetinin kalıcılığı uzun sürsün!" diye seslenir. Bu sebeple hıyanet ile vefakârlık eşit değildir. Çünkü hıyanet oğlunu sultandan uzaklaştırır; ve emanet, sultana pek uzak olan kara köleyi yaklaştırır.

Ve eğer kara renkli bir köle sultâna karşı vefâkâr olursa devlet ve saâdet, ona lisân-ı hâl ile “Selâmetinin ve saâdetinin bâkîliği uzasın!” diye bağırır. Bînâenaleyh hıyânet ile vefâkârlık müsâvî değildir. Zîrâ hıyânet oğlunu sultan-dan uzaklaştırır; ve emânet sultâna pek uzak olan kara köleyi yaklaştırır.

3154. Gulâm nedir! Eğer bir kapı üzerinde köpek vefâlı olursa sâlârın kalbin-de onun için yüz rızâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. Kul nedir! Eğer bir kapı üzerinde köpek vefalı olursa, evin sahibinin kalbinde onun için yüz rıza vardır.

"Sâlâr", burada "ev sahibi ve aile reisi" demektir. Yani, vefa konusunda kara yüzlü kulun makbuliyeti şöyle dursun, eğer bir evin kapısında duran köpekte bile vefa olsa, o evin sahibinin ve aile reisinin kalbinde o köpeğe karşı rıza ve muhabbet hissi şiddetle yer tutar.

“Sâlâr”, burada “ev sâhibi ve reîs-i âile” demektir. Ya’ni, vefâ husûsunda kara yüzlü gulâmın makbûliyeti şöyle dursun, eğer bir evin kapısında duran köpekte bile vefâ olsa, o evin sâhibinin ve âile reîsinin kalbinde o köpeğe kar-şı rızâ ve muhabbet hissi şiddetle yer tutar.

3155. Bu sebebden vaktâki onun ağzına bir bûse verir, eğer bir arslan olsa ona ne zafer verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. Bu sebeple, ne zaman ki onun ağzına bir öpücük verir, eğer bir aslan olsa ona ne zafer verir?

Yani, ne zaman ki kapının sahibi, köpekte gördüğü vefakârlıktan dolayı ona iltifat ediyor ve ağzını öpüyor; eğer o vefakârlık bir aslandan ortaya çıkarsa ona karşı ne muamele edeceğini var kıyas et! Bu şerefli beyitte "köpek"ten maksat, günah işlemekten tövbe edip Hakk'ın emrine uyan kimse ve "aslan"dan maksat, günah işlemekten kaçınan takva sahibi kimsedir. Yani günahtan tövbe edip cefadan vefaya dönen kimse hakkında Hak lütuf ve ikram ile muamele buyurursa, takva sahibi olan din aslanları hakkında ne gibi zaferler ve inayetler edeceğini açıklamaya gerek yoktur. Nasıl ki sonraki beyitlerde bu anlam beyan buyrulur:

Ya’ni, vaktâki kapının sâhibi köpekte gördüğü vefâkârlıktan dolayı ona il-tifât ediyor ve ağzını öpüyor; eğer o vefâkârlık bir arslandan zâhir olursa ona karşı ne muâmele edeceğini var kıyâs et! Bu beyt-i şerîfde “köpek”ten mu-râd, ma’siyetten tövbe edip Hakk’ın emrine ittibâ’ eden kimse ve “arslan”dan murâd, ma’siyetten müctenib olan ehl-i takvâdır. Ya’ni günâhtan tövbe edip cefâdan vefâya rücû’ eden kimse hakkında Hak lütuf ve ikrâm ile muâmele buyurur ise ehl-i takvâ olan dîn arslanları hakkında ne gibi zaferler ve inâ-yetler edeceğini îzâha hâcet yoktur. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu ma’nâ be-yân buyrulur:

3156. Ancak bir hırsız ki, hizmetler eder, onun sıdkı cefâların göğünü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. Ancak bir hırsız ki, hizmetler eder, onun doğruluğu cefaların göğünü koparır.

Bu beyit yukarıdaki 3150 numaralı beyte bağlıdır. Yani, eğer hırsız affa mazhar olursa canını kurtarır. Sultanın veziri ve hazinenin emini olamaz. Fakat hırsız tövbe edip "Günâhtan tövbe eden kimse günâh yapmamış olan kimse gibidir" hadis-i şerifi gereğince isyandan

Bu beyit yukandaki 3150 numaralı beyte merbûttur. Ya’ni, eğer hırsız af-fa mahzar olursa canını kurtarır. Sultânın vezîri ve hazînenin emîni olamaz. Fakat hırsız tövbe edip مَنِ الذَّنْبِ لَا ذَنْبَ لَهُ ya’ni “Günâhtan tövbe eden kimse günâh yapmamış olan kimse gibidir” hadîs-i şerîfi mûcibince isyandan

3153. Ve eğer bir Hindu olan gulâm vefâ getirirse, devlet ona tâl-i bekā vurur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3153. Ve eğer bir Hindu köle vefa gösterirse, devlet ona sonsuzluk talihi verir.

Ve eğer kara renkli bir köle sultana karşı vefalı olursa, devlet ve saadet ona hâl diliyle "Selametinin ve saadetinin kalıcılığı uzasın!" diye seslenir. Bu sebeple ihanet ile vefakârlık eşit değildir. Çünkü ihanet oğlunu sultandan uzaklaştırır; ve emanet, sultana pek uzak olan kara köleyi yaklaştırır.

Ve eğer kara renkli bir köle sultâna karşı vefâkâr olursa devlet ve saâdet, ona lisân-ı hâl ile "Selâmetinin ve saâdetinin bâkîliği uzasın!" diye bağırır. Binâenaleyh hıyânet ile vefâkârlık müsâvî değildir. Zîrâ hıyânet oğlunu sultandan uzaklaştırır; ve emânet sultâna pek uzak olan kara köleyi yaklaştırır.

3154. Gulâm nedir! Eğer bir kapı üzerinde köpek vefâlı olursa sâlârın kalbinde onun için yüz rıza vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3154. Kul nedir! Eğer bir kapı üzerinde köpek vefalı olursa, ev sahibinin kalbinde onun için yüz rıza vardır.

"Sâlâr", burada "ev sahibi ve aile reisi" demektir. Yani, vefa hususunda kara yüzlü kulun makbuliyeti şöyle dursun, eğer bir evin kapısında duran köpekte bile vefa olsa, o evin sahibinin ve aile reisinin kalbinde o köpeğe karşı rıza ve muhabbet hissi şiddetle yer tutar.

"Sâlâr", burada "ev sahibi ve reîs-i âile" demektir. Ya'ni, vefâ hususunda kara yüzlü gulâmın makbûliyeti şöyle dursun, eğer bir evin kapısında duran köpekte bile vefâ olsa, o evin sâhibinin ve âile reîsinin kalbinde o köpeğe karşı rızâ ve muhabbet hissi şiddetle yer tutar.

3155. Bu sebebden vaktāki onun ağzına bir bûse verir, eğer bir arslan olsa ona ne zafer verir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3155. Bu sebeple, ne zaman ki onun ağzına bir öpücük verir, eğer bir aslan olsa ona ne zafer verir?

Yani, ne zaman ki kapının sahibi köpekte gördüğü vefakârlıktan dolayı ona iltifat ediyor ve ağzını öpüyor; eğer o vefakârlık bir aslandan ortaya çıkarsa ona karşı nasıl muamele edeceğini var kıyas et! Bu şerefli beyitte "köpek"ten kasıt, günahtan tövbe edip Hakk'ın emrine uyan kimse ve "aslan"dan kasıt, günahtan sakınan takva sahibi kimsedir. Yani günahtan tövbe edip cefadan vefaya dönen kimse hakkında Hak lütuf ve ikram ile muamele buyurursa, takva sahibi din aslanları hakkında ne gibi zaferler ve yardımlar edeceğini açıklamaya gerek yoktur. Nitekim sonraki beyitlerde bu anlam açıklanır:

Ya'ni, vaktāki kapının sahibi köpekte gördüğü vefâkârlıktan dolayı ona iltifat ediyor ve ağzını öpüyor; eğer o vefâkârlık bir arslandan zâhir olursa ona karşı ne muâmele edeceğini var kıyâs et! Bu beyt-i şerîfde "köpek"ten murâd, ma'siyetten tövbe edip Hakk'ın emrine ittibâ' eden kimse ve "arslan"dan murâd, ma'siyetten müctenib olan ehl-i takvâdır. Ya'ni günahtan tövbe edip cefâdan vefâya rücû' eden kimse hakkında Hak lütuf ve ikrâm ile muâmele buyurur ise ehl-i takva olan dîn arslanları hakkında ne gibi zaferler ve inâyetler edeceğini îzâha hâcet yoktur. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu ma'nâ beyân buyrulur:

3156. Ancak bir hırsız ki, hizmetler eder, onun sıdkı cefaların göğünü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3156. Ancak bir hırsız ki, hizmetler eder, onun doğruluğu cefaların göğünü koparır.

Bu beyit, yukarıdaki 3150 numaralı beyte bağlıdır. Yani, eğer hırsız affa mazhar olursa canını kurtarır. Sultanın veziri ve hazinenin emini olamaz. Fakat hırsız tövbe edip التائب من الذنب مكن لا ذنب له yani "Günahtan tövbe eden kimse günah yapmamış olan kimse gibidir" hadis-i şerifi gereğince isyandan temizlenip tam bir ihlas ile salih amel işlerse, onun kalbindeki doğruluk ve ihlas, cefaların ve kötülüklerin kökünü koparır.

Bu beyit yukarıdaki 3150 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, eğer hırsız affa mahzar olursa canını kurtarır. Sultânın vezîri ve hazînenin emîni olamaz. Fakat hırsız tövbe edip التائب من الذنب مكن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden kimse günah yapmamış olan kimse gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince isyandan temizlenip kemâl-i ihlâs ile amel-i sâlih işler ise, onun kalbindeki sıdk ve ihlâs cefâların ve fenâlıkların kökünü koparır.

3157. Rehzen olan bir Fudayl gibi ki, doğru oynadı, zîrâ ki on adam kadar tövbe tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Yol kesici olan bir Fudayl gibi ki, doğru oynadı, çünkü on adam kadar tövbe tarafına koştu.

Nasıl ki eşkıya taifesinden olup kervanları soyan Fudayl b. Iyâz bilahare Hak yolundaki oyununu doğru oynadı. Çünkü o, yol kesicilikten vazgeçip on adamın tövbesi kadar bir tövbe etti ve büyük evliyalardan oldu. Fudayl b. Iyâz hazretlerinin halleri Nefehâtü'l-Üns'te geçtiği gibi Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri de Tezkiretü'l-Evliyâ'sında onun tövbesinin sebebi hakkında şöyle buyururlar:

"Fudayl b. Iyaz başlangıç halinde bir kadına âşık idi ve eşkıyalık yaparak eline her ne geçirse ona verir idi; ve daima vakitli vakitsiz o kadının aşkından duvarlar üzerinde olurdu ve ağlardı. Bir gece kervan geçiyor idi; ve o kervan arasında bir kimse Kur'ân okuyor idi. Fudayl'ın kulağına bu ayet erişti: ألَمْ يَأْنِ للذين آمنوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لذكر الله (Hadid, 57/16) yani "İman edenlerin kalplerinin Allah'ı anmakla ve inen hakikatle saygı ile ürperme vakti gelmedi mi?" Bu ayet sanki bir ok idi ki, onun canına geldi. Fudayl derhal duvardan aşağıya düştü ve dedi: "Vakit geldi ve vakit geçti bile!" Şaşkın, hayran, utangaç ve kararsız bir halde yüzünü harabeye çevirdi, bütün gün giderdi ve ağlardı; ve düşmanlarını razı ederdi. Ve Allah'a itaat ile meşgul olup büyük evliyalardan oldu."

Nitekim eşkıyâ tâifesinden olup kervanları soyan Fudayl b. Iyâz bilâhare Hak yolundaki oyununu doğru oynadı. Zîrâ o yol kesicilikten vazgeçip on adamın tövbesi kadar bir tövbe etti ve ekâbir-i evliyâdan oldu. Fudayl b. Iyâz hazretlerinin ahvali Nefehâtü'l-Üns'te münderic olduğu gibi Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri dahi Tezkiretü'l-Evliyâ'sında onun tövbesinin sebebi hakkında şöyle buyururlar:

"Fudayl b. Iyaz ibtidâ-i hâlinde bir kadına âşık idi ve şakîlikten eline her ne geçirse ona verir idi; ve dâimâ vakitli vakitsiz o kadının aşkından duvarlar üzerinde olurdu ve ağlardı. Bir gece kervan geçiyor idi; ve o kervan arasında bir kimse Kur'ân okuyor idi. Fudayl'ın kulağına bu âyet erişti ألَمْ يَأْنِ للذين آمنوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لذكر الله (Hadid, 57/16) ya'ni "Acaba sizin uyumuş kalbinizin uyanmak vakti gelmedi mi?" Bu âyet sanki bir ok idi ki, onun canına geldi. Fudayl derhal duvardan aşağıya düştü ve dedi: "Vakit geldi ve vakit geçti bile! Sersem ve hayrân ve hacîl ve kararsız bir hâlde yüzünü harâbeye çevirdi, bütün gün giderdi ve ağlardı; ve düşmanlarını râzı ederdi. Ve tâat-ı Hak ile meşgül olup kibâr-ı evliyâdan oldu."

3158. Ve onun gibi ki, sihirbazlar Fir'avn'u sabır ve vefâ cihetinden kara yüzlü ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Ve tıpkı sihirbazların Firavun'u sabır ve vefa yönünden kara yüzlü etmeleri gibi.

Yani, Musa'nın (a.s.) mucizesini gördükten sonra Hakk'a iman eden ve Firavun'a karşı çıkan sihirbazların tövbeleri de, Fudayl b. İyaz hazretlerinin tövbesi gibi kuvvetli bir tövbe idi. Firavun onları kesip biçmek ve asmakla tehdit etti. Onlar ise Taha suresinde buyrulduğu üzere فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضِ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا yani "Ey Firavun, sen hükmedici olduğun şeyi hükmet, sen ancak dünya hayatında hükmedersin" diye bu tehdide cevap verdiler; ve Firavun'un yapacağı azap ve işkenceye sabretmek ve Hakk'a karşı vefa göstermek yönünden Firavun'u kara yüzlü ettiler. Çünkü bir kafirin yanında, müminden ölümle intikam almak zevkli bir şeydir. Fakat o temizlenip tam bir ihlas ile salih amel işlerse, onun kalbindeki doğruluk ve ihlas, cefaların ve kötülüklerin kökünü koparır.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesini gördükten sonra Hakk'a îman ve Fir'avn'a muhalefet eden sihirbazların tövbeleri dahi, Fudayl b. Iyâz hazretlerinin tövbesi gibi kuvvetli bir tövbe idi. Fir'avn onları kesip biçmek ve asmak ile tehdîd etti. Onlarsa sûre-i Tâhâ'da beyân buyrulduğu üzere فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضِ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (Taha, 20/72) ya'ni "Ey Fir'avn, sen hükmedici olduğun şeyi hükmet, sen ancak hayât-ı dünyâda hükmedersin" diye bu tehdîde cevab verdiler; ve Fir'avn'un yapacağı azâb ve işkenceye sabretmek ve Hakk'a karşı vefâ göstermek cihetinden Fir'avn'u kara yüzlü ettiler. Zîrâ bir kâfirin indinde, mü'minden ölüm ile intikām almak zevkli bir şeydir. Fakat o temizlenip kemâl-i ihlâs ile amel-i sâlih işler ise, onun kalbindeki sıdk ve ihlâs cefâların ve fenâlıkların kökünü koparır.

3157. Rehzen olan bir Fudayl gibi ki, doğru oynadı, zîrâ ki on adam kadar tövbe tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3157. Yol kesen bir Fudayl gibi ki, doğru oynadı, çünkü on adam kadar tövbe tarafına koştu.

Nitekim eşkıya taifesinden olup kervanları soyan Fudayl b. Iyâz bilahare Hak yolundaki oyununu doğru oynadı. Çünkü o, yol kesicilikten vazgeçip on adamın tövbesi kadar bir tövbe etti ve büyük evliyalardan oldu. Fudayl b. Iyâz hazretlerinin halleri Nefehâtü'l-Üns'te yazılı olduğu gibi, Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri de Tezkiretü'l-Evliyâ'sında onun tövbesinin sebebi hakkında şöyle buyurur: "Fudayl b. Iyaz başlangıç halinde bir kadına âşık idi ve eşkıyalıkla eline her ne geçirse ona verir idi; ve daima vakitli vakitsiz o kadının aşkından duvarlar üzerinde olurdu ve ağlardı. Bir gece kervan geçiyor idi; ve o kervan arasında bir kimse Kur'ân okuyor idi. Fudayl'ın kulağına bu ayet erişti: ألَمْ يَأْن للذين آمنوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لذكر الله (Hadid, 57/16) yani "Acaba sizin uyumuş kalbinizin uyanmak vakti gelmedi mi?" Bu ayet sanki bir ok idi ki, onun canına geldi. Fudayl derhal duvardan aşağıya düştü ve dedi: "Vakit geldi ve vakit geçti bile!" Sersem ve hayran ve mahcup ve kararsız bir halde yüzünü harabeye çevirdi, bütün gün giderdi ve ağlardı; ve düşmanlarını razı ederdi. Ve Allah'a itaat ile meşgul olup büyük evliyalardan oldu."

Nitekim eşkıyâ tâifesinden olup kervanları soyan Fudayl b. Iyâz bilâhare Hak yolundaki oyununu doğru oynadı. Zîrâ o yol kesicilikten vazgeçip on adamın tövbesi kadar bir tövbe etti ve ekâbir-i evliyâdan oldu. Fudayl b. Iyâz hazretlerinin ahvali Nefehâtü'l-Üns'te münderic olduğu gibi Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri dahi Tezkiretü'l-Evliyâ'sında onun tövbesinin sebebi hakkında şöyle buyururlar: "Fudayl b. Iyaz ibtidâ-i hâlinde bir kadına âşık idi ve şakîlikten eline her ne geçirse ona verir idi; ve dâimâ vakitli vakitsiz o kadının aşkından duvarlar üzerinde olurdu ve ağlardı. Bir gece kervan geçiyor idi; ve o kervan arasında bir kimse Kur'ân okuyor idi. Fudayl'ın kulağına bu âyet erişti ألَمْ يَأْن للذين آمنوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لذكر الله (Hadid, 57/16) ya'ni "Acaba sizin uyumuş kalbinizin uyanmak vakti gelmedi mi?" Bu âyet sanki bir ok idi ki, onun canına geldi. Fudayl derhal duvardan aşağıya düştü ve dedi: "Vakit geldi ve vakit geçti bile! Sersem ve hayrân ve hacîl ve kararsız bir hâlde yüzünü harâbeye çevirdi, bütün gün giderdi ve ağlardı; ve düşmanlarını râzı ederdi. Ve tâat-ı Hak ile meşgül olup kibâr-ı evliyâdan oldu."

3158. Ve onun gibi ki, sihirbazlar Fir'avn'u sabır ve vefâ cihetinden kara yüzlü ettiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3158. Ve onun gibi ki, sihirbazlar Firavun'u sabır ve vefa yönünden kara yüzlü ettiler.

Yani, Musa (a.s.)'ın mucizesini gördükten sonra Hakk'a iman eden ve Firavun'a karşı çıkan sihirbazların tövbeleri dahi, Fudayl b. İyaz hazretlerinin tövbesi gibi kuvvetli bir tövbe idi. Firavun onları kesip biçmek ve asmak ile tehdit etti. Onlar ise Tâhâ suresinde beyan buyrulduğu üzere فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضِ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (Tâhâ, 20/72) yani "Ey Firavun, sen hükmedici olduğun şeyi hükmet, sen ancak dünya hayatında hükmedersin" diye bu tehdide cevap verdiler; ve Firavun'un yapacağı azap ve işkenceye sabretmek ve Hakk'a karşı vefa göstermek yönünden Firavun'u kara yüzlü ettiler. Çünkü bir kafirin yanında, müminden ölüm ile intikam almak zevkli bir şeydir. Fakat o mümin onun intikam ve azabından etkilenmediğini beyan ederse, o kafire karşı hakaret üzerine hakaret olur; ve o kafirin gazap ve intikam hissi şiddetlenmekle beraber artık o mümine karşı yapacağı başka bir zulüm ve fenalık kalmaz. Bundan dolayı kara yüzlü ve zelil olur.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesini gördükten sonra Hakk'a îman ve Fir'avn'a muhalefet eden sihirbazların tövbeleri dahi, Fudayl b. Iyâz hazretlerinin tövbesi gibi kuvvetli bir tövbe idi. Fir'avn onları kesip biçmek ve asmak ile tehdîd etti. Onlarsa sûre-i Tâhâ'da beyân buyrulduğu üzere فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضِ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (Tâhâ, 20/72) ya'ni "Ey Fir'avn, sen hükmedici olduğun şeyi hükmet, sen ancak hayât-ı dünyâda hükmedersin" diye bu tehdîde cevab verdiler; ve Fir'avn'un yapacağı azâb ve işkenceye sabretmek ve Hakk'a karşı vefâ göstermek cihetinden Fir'avn'u kara yüzlü ettiler. Zîrâ bir kâfirin indinde, mü'minden ölüm ile intikām almak zevkli bir şeydir. Fakat o mü'min onun intikām ve azabından müteessir olmadığını beyân ederse, o kâfire karşı hakāret üzerine hakāret olur; ve o kâfirin hiss-i gazab ve intikāmı şiddetlenmekle beraber artık o mü'mine karşı yapacağı başka bir zulüm ve fenâlık kalmaz. Bundan dolayı kara yüzlü ve zelîl olur.

3159. Kısas cürmünde el ve ayak verdiler. O yüz yıllık ibadet ile ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Kısas suçunda el ve ayak verdiler. O yüz yıllık ibadet ile ne zaman olur?

"Kaved", kısas anlamınadır. "Cürüm"den maksat, sihirbazların tartışmanın başlangıcında Musa (a.s.) gibi şanlı bir peygamberin mucizesine karşı koyma cüretinde bulunmalarıdır ki, onların kesilmeleri ve asılmaları bu suçlarına kısas olarak meydana geldi. Fakat görünüşte Firavun'un gazabından kaynaklandı. Bununla birlikte onlar bu kısasa karşı sabrettiler ve Hak yolunda vefa gösterdiler. Onların bu sabrı ve vefası yüz yıllık ibadet ile bile bir kimseye nasip olmaz.

"Kaved", kısâs ma'nâsınadır. “Cürüm"den murâd, sihirbazların bidâyet-i münâzaada Mûsâ (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın mu'cizesine karşı mukābele cür'etinde bulunmalarıdır ki, onların kesilmeleri ve asılmaları bu cürümlerine kısâs olarak vâki' oldu. Fakat zâhirde Fir'avn'un gazabından neş'et etti. Maahâzâ onlar bu kısâsa karşı sabrettiler ve Hak yolunda vefâ ettiler. Onların bu sabrı ve vefâsı yüz yıllık ibâdet ile bile bir kimseye nasîb olmaz.

3160. Sen ki elli yıl hizmet etmişsin, ne vakit böyle bir sıdk ele getirmişsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. Sen ki elli yıl hizmet etmişsin, ne zaman böyle bir doğruluk elde etmişsin?

Ey Müslüman efendi, sen ki elli yıl Hakk'a itaat ve ibadet etmişsin, Fudayl hazretlerinin ve Firavun'un sihirbazlarının gösterdiği böyle bir doğruluğu Hakk'a karşı gösterebildin mi? Aksine, can korkusundan her yasak şeye karşı sustun ve kâfirlerin ve günahkârların her teklifini kabul ettin; ve şeriaten kendini çaresiz ve mecbur görmekle teselli buldun. Mümin, onun intikam ve azabından etkilenmediğini belirtirse, o kâfire karşı hakaret üzerine hakaret olur; ve o kâfirin gazap ve intikam hissi şiddetlenmekle beraber artık o mümine karşı yapacağı başka bir zulüm ve kötülük kalmaz. Bu sebeple kara yüzlü ve zelil olur.

Ey müslüman efendi, sen ki elli yıl Hakk'a tâat ve ibâdet etmişsin, Fudayl hazretlerinin ve Fir'avn'un sihirbazlarının gösterdiği böyle bir sıdkı Hakk'a karşı gösterebildin mi? Belki can korkusundan her menhiyâta karşı sükût ettin ve kefere ve fecerenin her bir teklifini kabûl ettin; ve şer'an kendini muztar ve mecbûr görmekle mütesellî oldun. mü'min onun intikām ve azabından müteessir olmadığını beyân ederse, o kâfire karşı hakāret üzerine hakāret olur; ve o kâfirin hiss-i gazab ve intikāmı şiddetlenmekle beraber artık o mü'mine karşı yapacağı başka bir zulüm ve fenâlık kalmaz. Bundan dolayı kara yüzlü ve zelîl olur.

3159. Kısas cürmünde el ve ayak verdiler. O yüz yıllık ibadet ile ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3159. Kısas suçunda el ve ayak verdiler. O yüz yıllık ibadet ile ne zaman olur?

"Kaved", kısas anlamındadır. "Suç"tan kasıt, sihirbazların tartışmanın başlangıcında Musa (a.s.) gibi şanlı bir peygamberin mucizesine karşı koyma cüretinde bulunmalarıdır ki, onların kesilmeleri ve asılmaları bu suçlarına kısas olarak gerçekleşti. Fakat görünüşte Firavun'un gazabından kaynaklandı. Bununla birlikte onlar bu kısasa karşı sabrettiler ve Hak yolunda vefa gösterdiler. Onların bu sabrı ve vefası yüz yıllık ibadet ile bile bir kimseye nasip olmaz.

“Kaved”, kısâs ma'nâsınadır. “Cürüm"den murâd, sihirbazların bidâyet-i münâzaada Mûsâ (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın mu'cizesine karşı mukābele cür'etinde bulunmalarıdır ki, onların kesilmeleri ve asılmaları bu cürümlerine kısâs olarak vâki' oldu. Fakat zâhirde Fir'avn'un gazabından neş'et etti. Maahâzâ onlar bu kısâsa karşı sabrettiler ve Hak yolunda vefâ ettiler. Onların bu sabrı ve vefâsı yüz yıllık ibâdet ile bile bir kimseye nasîb olmaz.

3160. Sen ki elli yıl hizmet etmişsin, ne vakit böyle bir sıdk ele getirmişsin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3160. Sen ki elli yıl hizmet etmişsin, ne zaman böyle bir doğruluk elde ettin?

Ey Müslüman efendi, sen ki elli yıl Allah'a itaat ve ibadet etmişsin, Fudayl hazretlerinin ve Firavun'un sihirbazlarının gösterdiği böyle bir doğruluğu Allah'a karşı gösterebildin mi? Aksine, can korkusundan her yasak şeye karşı sustun ve kâfirlerin ve günahkârların her teklifini kabul ettin; ve şeriaten kendini çaresiz ve mecbur görmekle teselli buldun.

O fakirin hikâyesidir ki, Herat'ta Horasan defterdarının kullarını süslü ve Arap atları üzerinde sırmalı elbiselerle ve mücevherlere batmış külahlarla ve benzerleriyle gördü. "Bunlar hangi beylerdir ve ne şahlardır?" diye sordu. Ona dediler ki: "Bunlar beyler değildirler, bunlar Horasan defterdarının kullarıdır!" Yüzünü göğe çevirip dedi ki: "Ey Allah'ım, kul beslemesini defterdardan öğren!" Orada müstevfiye "amîd" derler.

"Amîd", her kavmin büyüğüne ve reisine ve vergi tahsil eden kimseye denir. Herat halkının ıstılahında (teriminde) Araplar nezdinde beytü'l-mal hesabına tahsile memur olup "müstevfi" denilen kimse demektir ki, bizde "defterdar" derler.

Ey müslüman efendi, sen ki elli yıl Hakk'a tâat ve ibâdet etmişsin, Fudayl hazretlerinin ve Fir'avn'un sihirbazlarının gösterdiği böyle bir sıdkı Hakk'a karşı gösterebildin mi? Belki can korkusundan her menhiyâta karşı sükût ettin ve kefere ve fecerenin her bir teklifini kabûl ettin; ve şer'an kendini muztar ve mecbûr görmekle mütesellî oldun.

O fakîrin hikâyesidir ki, Herat'ta Horasan defterdârının kullarını süslü ve Arab atları üzerinde sırmalı elbiseler ile ve cevherlere batmış külâhlar ile ve sâire ile gördü. "Bunlar hangi beylerdir ve ne şâhlardır?" diye sordu. Ona dediler ki: “Bunlar beyler değildirler, bunlar Horasan defterdârının kullarıdır!” Yüzünü göğe tutup dedi ki: “Ey Hudâ, kul beslemesini defterdardan öğren!” Orada müstevfîye “amîd” derler

“Amîd”, her kavmin büyüğüne ve reîsine ve vergi tahsîl eden kimseye derler. Herat ahâlîsinin ıstılâhında Araplar indinde beytü’l-mâl hesâbına tahsîle me’mûr olup “müstevfî” denilen kimse demektir ki, bizde “defterdar” derler.

3161. O bir küstah gidici Herat şehrinde vaktâki bir büyüğün kölelerini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. O küstah bir kişi, Herat şehrinde bir büyüğün kölelerini gördü.

3162. Atlas elbiseli, altın kemerli gidici olarak. Yüzünü göğün kıblesi tarafı-na çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Atlas elbiseli, altın kemerli gidici olarak. Yüzünü göğün kıblesi tarafına çevirdi.

"Güstâh-rû", edepsiz mizaçlı demektir. "Herî", Herat isminin kısaltılıp sonra eğik okunuş şeklidir. İkinci beytin birinci mısraı kölelerin sıfatıdır. Yani, edepsiz mizaçlı bir fakir, Herat şehrinde o şehrin büyüklerinden birinin kölelerini atlas elbise giymiş ve bellerine sırmalı kemerler bağlamış olduğu hâlde şehir içinde gidici olarak gördü. Bunların kim olduklarını sordu. "Defterdarın köleleri!" cevabını alınca yüzünü göğün kıblesi olan Hakk'a çevirdi, dedi:

“Güstâh-rû”, bîedeb meşrebli demektir. “Herî”, Herât isminin terhîm olunduktan sonra imâle olunmuş şeklidir. İkinci beytin birinci mısrâ’ı kölelerin sıfatıdır. Ya’ni, bir bîedeb meşrebli olan fakîr, vaktâki Herat şehrinde o şehrin büyüklerinden birinin kölelerini atlas elbise giymiş ve bellerine sırmalı kemerler bağlamış olduğu hâlde şehir içinde gidici olarak gördü. Bunların kim olduklarını sordu. “Defterdarın köleleri!” cevâbını alınca yüzünü göğün kıblesi olan Hakk’a çevirdi, dedi:

3163. Ki: “Ey Hudâ, niçin ihsânlar sâhibi olan efendiden kul tutmayı öğren-mezsin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Ki: "Ey Allah'ım, niçin ihsanlar sahibi olan efendiden kul tutmayı öğrenmezsin?"

"Ey Rabbim, şu ihsan sahibi olan defterdara bak, kendi kullarını nasıl giydirip kuşatmış! Bense senin kulun olduğum hâlde çıplak ve fakir bir hâldeyim. Sen dahi niçin bu ihsanlar sahibi efendiye bakıp kulun nasıl idare olunacağını öğrenmezsin?"

“Yâ Rab, şu ihsân sâhibi olan defterdar bak, kendi kullarını nasıl giydirip kuşatmış! Bense senin kulun olduğum hâlde çıplak ve fakîr bir hâldeyim. Sen dahi niçin bu ihsânlar sâhibi efendiye bakıp kulun nasıl idâre olunacağını öğ-renmezsin?”

3164. “Ey Hudâ, kul beslemeyi bu reîsden ve şehrimizin ihtiyârından öğren!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. “Ey Allah’ım, kul beslemeyi bu reisten ve şehrimizin yaşlısından öğren!”

diye sordu. Ona dediler ki: “Bunlar beyler değildirler, bunlar Horasan defterdarının kullarıdır!” Yüzünü göğe çevirip dedi ki: “Ey Allah’ım, kul beslemesini defterdardan öğren!” Orada müstevfiye “amîd” derler.

“Amîd”, her kavmin büyüğüne ve reisine ve vergi tahsil eden kimseye derler. Herat halkının ıstılahında (teriminde) Araplar nezdinde beytü’l-mâl (devlet hazinesi) hesabına tahsile memur olup “müstevfi” denilen kimse demektir ki, bizde “defterdar” derler.

sordu. Ona dediler ki: “Bunlar beyler değildirler, bunlar Horasan defterdârının kullarıdır!” Yüzünü göğe tutup dedi ki: “Ey Hudâ, kul beslemesini defterdardan öğren!” Orada müstevfîye “amîd” derler.

“Amîd”, her kavmin büyüğüne ve reîsine ve vergi tahsîl eden kimseye derler. Herat ahâlîsinin ıstılâhında Araplar indinde beytü’l-mâl hesâbına tahsîle me’mûr olup “müstevfî” denilen kimse demektir ki, bizde “defterdar” derler.

3161. O bir küstah gidici Herat şehrinde vaktâki bir büyüğün kölelerini gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3161. O küstah bir kişi, Herat şehrinde bir büyüğün kölelerini gördü.

3162. Atlas elbiseli, altın kemerli gidici olarak. Yüzünü göğün kıblesi tarafına çevirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3162. Atlas elbiseli, altın kemerli gidici olarak. Yüzünü göğün kıblesi tarafına çevirdi.

"Güstâh-rû", edepsiz tabiatlı demektir. "Herî", Herat isminin kısaltılıp eğik okunmuş şeklidir. İkinci beytin birinci mısraı kölelerin sıfatıdır. Yani, edepsiz tabiatlı bir fakir, Herat şehrinde o şehrin büyüklerinden birinin kölelerini atlas elbise giymiş ve bellerine sırmalı kemerler bağlamış olduğu hâlde şehir içinde gidici olarak gördü. Bunların kim olduklarını sordu. "Defterdarın köleleri!" cevabını alınca yüzünü göğün kıblesi olan Hakk'a çevirdi, dedi:

“Güstâh-rû”, bîedeb meşrebli demektir. “Herî”, Herât isminin terhîm olunduktan sonra imâle olunmuş şeklidir. İkinci beytin birinci mısrâ’ı kölelerin sıfatıdır. Ya’ni, bir bîedeb meşrebli olan fakîr, vaktâki Herat şehrinde o şehrin büyüklerinden birinin kölelerini atlas elbise giymiş ve bellerine sırmalı kemerler bağlamış olduğu hâlde şehir içinde gidici olarak gördü. Bunların kim olduklarını sordu. “Defterdarın köleleri!” cevâbını alınca yüzünü göğün kıblesi olan Hakk’a çevirdi, dedi:

3163. Ki: “Ey Hudâ, niçin ihsânlar sâhibi olan efendiden kul tutmayı öğrenmezsin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3163. Ki: “Ey Allah, niçin ihsanlar sahibi olan efendiden kul tutmayı öğrenmezsin?”

“Ey Rabbim, şu ihsan sahibi olan defterdara bak, kendi kullarını nasıl giydirip kuşatmış! Bense senin kulun olduğum hâlde çıplak ve fakir bir durumdayım. Sen de niçin bu ihsanlar sahibi efendiye bakıp kulun nasıl idare edileceğini öğrenmezsin?”

“Yâ Rab, şu ihsân sâhibi olan defterdar bak, kendi kullarını nasıl giydirip kuşatmış! Bense senin kulun olduğum hâlde çıplak ve fakir bir hâldeyim. Sen dahi niçin bu ihsânlar sâhibi efendiye bakıp kulun nasıl idâre olunacağını öğrenmezsin?”

3164. “Ey Hudâ, kul beslemeyi bu reîsden ve şehrimizin ihtiyârından öğren!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3164. "Ey Tanrı, kul beslemeyi bu reisten ve şehrimizin yaşlısından öğren!"

3165. Muhtaç ve çıplak ve azıksız kışta havadan çok titreyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. Muhtaç, çıplak ve azıksız, kışta havadan çok titreyici idi.

Bu edebe aykırı sözü söyleyen fakir, muhtaç, çıplak ve gıdasız, kış mevsiminde soğuk havada tir tir titreyici idi.

Bu bîedebâne sözü söyleyen fakîr, muhtaç ve çıplak ve gıdâsız ve kış mevsiminde soğuk havada tırtır titreyici idi.

3166. Kendinden kesilmekten dolayı bir inbisât etti. Şişkinliğinden dolayı o bir cür'et etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Kendinden kesilmekten dolayı bir genişleme meydana geldi. Şişkinliğinden dolayı o bir cüret etti.

Bu fakir, kendi benlik vehminden ve varlığından kesilmiş ve Hakk'ın varlığından şişmiş ve kuvvetlenmiş idi. İşte bu kendinden kesilmekten dolayı bir pervasızlık ve küstahlık etti; ve bu şişkinliğinden dolayı bu sözleri söylemeye cüret etti.

Bu fakîr, kendi vehm-i enâniyyetinden ve varlığından kesilmiş ve Hakk'ın varlığından şişmiş ve kavî olmuş idi. İşte bu kendinden kesilmekten dolayı bir bîpervâlık ve küstahlık etti; ve bu şişkinliğinden dolayı bu sözleri söylemeye cür'et etti.

3167. Onun i'timâdı binlerce mevhibe üzerine idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet Hakk'ın nedîmi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Onun güveni binlerce bağış üzerineydi. Çünkü marifet ehli Hakk'ın nedimi oldu.

Bu fakirin Hakk'ın binlerce bağışı ve ihsanları üzerine güveni vardı ve bu güven ona Hak marifetinden hâsıl olmuştu. Çünkü marifet ehli, bâtından Hakk'ın nedimi (yakın dostu) ve musahibi (sohbet arkadaşı) olmuştur; ve onlar Hak'la mübâseta (samimi sohbet) hâlinde bu lâübâliyâne (çekinmeden, pervasızca) münâcâtta (yalvarışta) bulunurlar. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî hazretleri bir zattan naklen şöyle buyurur: "Ben çocuktum. İpek böceklerine dut ağacının yaprağını toplamak için bir yerde ağaca çıkmıştım. Tesadüfen Şeyh Ebu'l-Fazl hazretleri oradan geçiyordu. Beni ağaçta görmedi ve benim hiç şüphem yoktu ki, Şeyh kendinden geçmişti. İnbişât (neşelenme, açılma) hâli içinde başını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Hudâ, bir yıldan fazla oldu ki, bana para vermedin ki saçlarımı tıraş ettireyim, dostlar ile böyle mi muamele ederler?" Bunu müteakiben gördüm ki, o ağacın dalları, budakları ve yaprakları bütün altın oldu. O hazret bunu görünce dedi ki: "Acayip! Meğer sana inbisât cihetinden söz söylemek olmaz imiş!" Sözün özü, evliya menkıbelerinde bunun benzeri çoktur. "İnbisât", lügatte açık yüzlü olmak ve şad olmak ve küstah olmak anlamlarındadır.

Bu fakîrin Hakk'ın binlerce mevhibesi ve ihsânları üzerine i'timâdı var idi ve bu i'timâd ona ma'rifet-i Hak'tan hâsıl olmuş idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet bâtından Hakk'ın nedîmi ve musâhibi olmuştur; ve onlar Hak'la mübâseta hâlinde bu lâübâliyâne münâcâtta bulunurlar. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî hazretleri bir zâttan naklen şöyle buyurur: "Ben çocuk idim. İpek böceklerine dut ağacının yaprağını toplamak için bir yerde ağaca çıkmış idim. Tesâdüfen Şeyh Ebu'l-Fazl hazretleri oradan geçiyor idi. Beni ağaçta görmedi ve benim hiç şübhem yok idi ki, Şeyh kendinden geçmiş idi. İnbişât hâli içinde başını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Hudâ, bir yıldan ziyâde vardır ki, bana para vermedin ki saçlarımı tıraş ettireyim, dostlar ile böyle mi muâmele ederler?" Bunu müteâkib gördüm ki, o ağacın dalları, budakları ve yaprakları bütün altın oldu. O hazret bunu görünce dedi ki: "Acâib! Meğer sana inbisât cihetinden söz söylemek olmaz imiş!" Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bunun emsâli çoktur. "İnbisât", lügatte açık yüzlü olmak ve şâd olmak ve küstah olmak ma'nâlarınadır.

3168. Eğer şâhın nedîmi bir küstahlık ederse, sen onu yapma ki o i'timâdı tutmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. Eğer şahın nedimi bir küstahlık ederse, sen onu yapma ki o güveni tutmazsın.

3165. Muhtaç ve çıplak ve azıksız kışta havadan çok titreyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3165. Muhtaç, çıplak ve azıksız, kışta havadan çok titreyici idi.

Bu edebe aykırı sözü söyleyen fakir, muhtaç, çıplak ve gıdasız, kış mevsiminde soğuk havada tir tir titreyici idi.

Bu bîedebâne sözü söyleyen fakîr, muhtaç ve çıplak ve gıdâsız ve kış mevsiminde soğuk havada tirtir titreyici idi.

3166. Kendinden kesilmekten dolayı bir inbisat etti. Şişkinliğinden dolayı o bir cür'et etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3166. Kendinden kesilmekten dolayı bir genişleme yaşadı. Şişkinliğinden dolayı o bir cüret etti.

Bu fakir, kendi benlik vehminden ve varlığından kesilmiş ve Hakk'ın varlığından şişmiş ve kuvvetlenmiş idi. İşte bu kendinden kesilmekten dolayı bir pervasızlık ve küstahlık etti; ve bu şişkinliğinden dolayı bu sözleri söylemeye cüret etti.

Bu fakîr, kendi vehm-i enâniyyetinden ve varlığından kesilmiş ve Hakk'ın varlığından şişmiş ve kavî olmuş idi. İşte bu kendinden kesilmekten dolayı bir bîpervâlık ve küstahlık etti; ve bu şişkinliğinden dolayı bu sözleri söylemeye cür'et etti.

3167. Onun i'timâdı binlerce mevhibe üzerine idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet Hakk'ın nedîmi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3167. Onun güveni binlerce bağış üzerineydi. Çünkü marifet ehli Hakk'ın nedimi oldu.

Bu fakirin Hakk'ın binlerce bağışı ve ihsanları üzerine güveni vardı ve bu güven ona Hak marifetinden (Allah'ı bilmekten) hâsıl olmuştu. Çünkü marifet ehli, iç âlemde Hakk'ın nedimi (yakın dostu) ve musahibi (sohbet arkadaşı) olmuştur; ve onlar Hak ile samimiyet hâlinde bu laubaliyane (çekinmeden, pervasızca) münacatta (dua ve niyazda) bulunurlar. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî hazretleri bir zattan naklen şöyle buyurur: "Ben çocuktum. İpek böceklerine dut ağacının yaprağını toplamak için bir yerde ağaca çıkmıştım. Tesadüfen Şeyh Ebu'l-Fazl hazretleri oradan geçiyordu. Beni ağaçta görmedi ve benim hiç şüphem yoktu ki, Şeyh kendinden geçmişti. İnbişat (samimiyet, rahatlık) hâli içinde başını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Hudâ, bir yıldan fazla vardır ki, bana para vermedin ki saçlarımı tıraş ettireyim, dostlar ile böyle mi muamele ederler?" Bunu müteakip gördüm ki, o ağacın dalları, budakları ve yaprakları bütün altın oldu. O hazret bunu görünce dedi ki: "Acayip! Meğer sana inbişat cihetinden söz söylemek olmaz imiş!" Sözün özü, evliya menkıbelerinde bunun benzeri çoktur. "İnbişat", lügatte açık yüzlü olmak ve şad olmak ve küstah olmak anlamlarındadır.

Bu fakîrin Hakk'ın binlerce mevhibesi ve ihsânları üzerine i'timâdı var idi ve bu i'timâd ona ma'rifet-i Hak'tan hâsıl olmuş idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet bâtında Hakk'ın nedîmi ve musâhibi olmuştur; ve onlar Hak'la mübâseta hâlinde bu lâübâliyâne münâcâtta bulunurlar. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî hazretleri bir zâttan naklen şöyle buyurur: "Ben çocuk idim. İpek böceklerine dut ağacının yaprağını toplamak için bir yerde ağaca çıkmış idim. Tesadüfen Şeyh Ebu'l-Fazl hazretleri oradan geçiyor idi. Beni ağaçta görmedi ve benim hiç şübhem yok idi ki, Şeyh kendinden geçmiş idi. İnbisât hâli içinde başını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Hudâ, bir yıldan ziyâde vardır ki, bana para vermedin ki saçlarımı tıraş ettireyim, dostlar ile böyle mi muâmele ederler?" Bunu müteakib gördüm ki, o ağacın dalları, budakları ve yaprakları bütün altın oldu. O hazret bunu görünce dedi ki: "Acâib! Meğer sana inbisât cihetinden söz söylemek olmaz imiş!" Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bunun emsâli çoktur. "İnbisât", lügatte açık yüzlü olmak ve şâd olmak ve küstah olmak ma'nâlarınadır.

3168. Eğer şahın nedîmi bir küstahlık ederse, sen onu yapma ki o i'timâdı tutmazsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3168. Eğer şahın nedîmi bir küstahlık ederse, sen onu yapma ki o güveni tutmazsın.

Ey gafil, eğer şahın nedîmi (yakın arkadaşı) ve musahibi (sohbet arkadaşı) olan ehl-i marifetten (Allah'ı bilenlerden) birisi Hakk'a karşı küstahlık edip laubalice sözler söylerse sakın onu örnek alarak sen o rahatlığı ve küstahlığı yapma! Çünkü sen o şah nedîminin derecesindeki güvene sahip değilsin. Sen hakiki şah olan Hakk'ın bağışına ve ihsanına karşı şüphe içindesin. Nasıl ki dünya şahlarının nedîmleri dahi bazen şaha karşı nazlanırlar ve kafa tutarlar. Padişah dahi onların nazını çeker. Fakat yabancılardan birisi o küstahlığı yaparsa padişah ona gazap edip terbiye eder.

Ey gāfil, eğer şâhın nedîmi ve musâhibi olan ehl-i ma'rifetten birisi Hakk'a karşı küstahlık edip lâübâliyâne sözler söylerse sakın onu nümûne ittihâz ederek sen o inbisâtı ve küstahlığı yapma! Zîrâ sen o nedîm-i şâhın derecesindeki i'timâda mâlik değilsin. Sen şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın mevhibesine ve ihsânına karşı şübhe içindesin. Nitekim dünya şâhlarının nedîmleri dahi ba'zan şâha karşı nazlanırlar ve kafa tutarlar. Pâdişâh dahi onların nâzını çeker. Fakat yabancılardan birisi o küstahlığı yaparsa pâdişâh ona gazab edip te'dîb eyler.

3169. Hak bel verdi ve bel kemerden iyidir. Eğer bir kimse bir kimseye taç verdiyse o baş verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Hak bel verdi ve bel kemerden iyidir. Eğer bir kimse bir kimseye taç verdiyse o baş verdi.

Yani, halkın ihsanı Hakk'ın ihsanı yanında hiçbir şeydir. Çünkü Hak, insanın vücuduna sağlam ve sağlıklı bir bel verdi ki, o bel insanı ayakta tutar ve gezdirir; ve halkın ihsanı sana bele bağlanacak bir kemer olursa şüphe yok ki, bel kemerden daha üstündür; ve Yüce Allah vücudunun başını ihsan etti ki, onda birçok lezzet uzuvları mevcuttur. Halk ise sana bu başa giyilecek taç verir. Senin başın hastalıklı olursa elmaslı ve altınlı taç neye yarar?

Ya'ni, halkın ihsânı Hakk'ın ihsânı yanında lâ-şeydir. Zîrâ Hak insanın vücuduna sağ ve sâlim bir bel verdi ki, o bel insanı ayakta tutar ve gezdirir; ve halkın ihsânı sana bele bağlanacak bir kemer olursa şübhe yok ki, bel kemerden daha a'lâdır; ve Hak Teâlâ vücudunun başını ihsân etti ki, onda birçok lezzet uzuvları mevcuddur. Halk ise sana bu başa giyilecek taç verir. Senin başın ma'lûl olursa elmaslı ve altınlı taç neye yarar?

3170. Nihayet bir gün padişah o efendiyi müttehem etti; ve onun elini ve aya- [3174] ğını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Sonunda bir gün padişah o efendiyi suçladı; ve onun elini ve ayağını bağladı.

Sonunda bir gün Herat ülkesinin padişahı o defterdarı suçladı ve onu suçlu buldu. Hapsedip tutukladı ve elini ve ayağını bağladı.

Nihâyet bir gün Herat mülkünün padişahı o defterdârı müttehem etti ve onu suçlu gördü. Habs ve tevkîf edip elini ve ayağını bağladı.

3171. Şâh o kölelere işkence gösterdi. Dedi ki: "Çabuk efendinin defterini gösteriniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. Şah o kölelere işkence gösterdi. Dedi ki: "Çabuk efendinin defterini gösteriniz!"

Şah, defterdarı hapsettiği ve tutukladığı gibi, onun o süslü kölelerini de tutukladı. Onları işkence ve eziyet ile zorlayarak dedi ki: "Çabuk efendinizin mallarını ve paralarını sakladığı yeri gösteriniz!"

Şâh defterdârı habs ve tevkîf ettiği gibi, onun o süslü kölelerini tevkîf etti. Onları işkence ve eziyet ile tazyîk ederek dedi ki: "Çabuk efendinizin mallarını ve nüküdunu sakladığı yeri gösteriniz!"

3172. "Ey alçaklar, onun sırrını bana söyleyiniz! Ve yoksa sizin boğazınızı ve dilinizi keserim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. "Ey alçaklar, onun sırrını bana söyleyiniz! Yoksa sizin boğazınızı ve dilinizi keserim!"

Ey gafil, eğer şahın nedimi ve musahibi olan marifet ehli kişilerden birisi Hakk'a karşı küstahlık edip laubali sözler söylerse, sakın onu örnek alarak sen o rahatlığı ve küstahlığı yapma! Çünkü sen o şahın nediminin derecesindeki güvene sahip değilsin. Sen hakiki şah olan Hakk'ın bağışına ve ihsanına karşı şüphe içindesin. Nasıl ki dünya şahlarının nedimleri dahi bazen şaha karşı nazlanırlar ve kafa tutarlar. Padişah dahi onların nazını çeker. Fakat yabancılardan birisi o küstahlığı yaparsa, padişah ona gazap edip terbiye eder.

Ey gāfil, eğer şâhın nedîmi ve musâhibi olan ehl-i ma'rifetten birisi Hakk'a karşı küstahlık edip lâübâliyâne sözler söylerse sakın onu nümûne ittihâz ederek sen o inbisâtı ve küstahlığı yapma! Zîrâ sen o nedîm-i şâhın derecesindeki i'timâda mâlik değilsin. Sen şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın mevhibesine ve ihsânına karşı şübhe içindesin. Nitekim dünya şâhlarının nedîmleri dahi ba'zan şâha karşı nazlanırlar ve kafa tutarlar. Pâdişâh dahi onların nâzını çeker. Fakat yabancılardan birisi o küstahlığı yaparsa pâdişâh ona gazab edip te'dîb eyler.

3169. Hak bel verdi ve bel kemerden iyidir. Eğer bir kimse bir kimseye taç verdiyse o baş verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3169. Hak bel verdi ve bel kemerden iyidir. Eğer bir kimse bir kimseye taç verdiyse o baş verdi.

Yani, halkın ihsanı Hakk'ın ihsanı yanında hiçbir şeydir. Çünkü Hak, insanın vücuduna sağlam ve sağlıklı bir bel verdi ki, o bel insanı ayakta tutar ve gezdirir; ve halkın ihsanı sana bele bağlanacak bir kemer olursa şüphe yok ki, bel kemerden daha üstündür; ve Yüce Allah vücudunun başını ihsan etti ki, onda birçok lezzet uzuvları mevcuttur. Halk ise sana bu başa giyilecek taç verir. Senin başın hastalıklı olursa elmaslı ve altınlı taç neye yarar?

Ya'ni, halkın ihsânı Hakk'ın ihsânı yanında lâ-şeydir. Zîrâ Hak insanın vücuduna sağ ve sâlim bir bel verdi ki, o bel insanı ayakta tutar ve gezdirir; ve halkın ihsânı sana bele bağlanacak bir kemer olursa şübhe yok ki, bel kemerden daha a'lâdır; ve Hak Teâlâ vücudunun başını ihsân etti ki, onda birçok lezzet uzuvları mevcuddur. Halk ise sana bu başa giyilecek taç verir. Senin başın ma'lûl olursa elmaslı ve altınlı taç neye yarar?

3170. Nihayet bir gün padişah o efendiyi müttehem etti; ve onun elini ve aya- [3174] ğını bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3170. Sonunda bir gün padişah o efendiyi suçladı; ve onun elini ve ayağını bağladı.

Sonunda bir gün Herat ülkesinin padişahı o defterdarı suçladı ve onu suçlu buldu. Hapsedip tutukladı ve elini ve ayağını bağladı.

Nihâyet bir gün Herat mülkünün padişahı o defterdârı müttehem etti ve onu suçlu gördü. Habs ve tevkîf edip elini ve ayağını bağladı.

3171. Şâh o kölelere işkence gösterdi. Dedi ki: "Çabuk efendinin defterini gösteriniz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3171. Şah o kölelere işkence gösterdi. Dedi ki: "Çabuk efendinin defterini gösteriniz!"

Şah, defterdarı hapsettiği ve tutukladığı gibi, onun o süslü kölelerini de tutukladı. Onları işkence ve eziyet ile zorlayarak dedi ki: "Çabuk efendinizin mallarını ve paralarını sakladığı yeri gösteriniz!"

Şâh defterdârı habs ve tevkîf ettiği gibi, onun o süslü kölelerini tevkîf etti. Onları işkence ve eziyet ile tazyîk ederek dedi ki: "Çabuk efendinizin mallarını ve nüküdunu sakladığı yeri gösteriniz!"

3172. "Ey alçaklar, onun sırrını bana söyleyiniz! Ve yoksa sizin boğazınızı ve dilinizi keserim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3172. "Ey alçaklar, onun sırrını bana söyleyiniz! Yoksa sizin boğazınızı ve dilinizi keserim!"

3173. Bir ay müddet onları işkence ve tazyîk ve derd ile ta'zîb etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Bir ay süreyle onları işkence, baskı ve dert ile azaplandırdı.

3174. Onları parça parça etti; ve bir gün ihtimâmdan dolayı efendinin sırrını ifşâ etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. Onları parça parça etti; ve bir gün ihtimamdan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

"İhtimam", kasıt ve gayret etmek ve mahzun ve gamlı olmak anlamlarındadır, burada ikinci anlam uygundur. Yani, padişah onları parça parça etti; ve bir köle bu işkence ve eziyetten gamlı olduğundan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

“İhtimâm”, kasd ve ikdâm etmek ve mahzûn ve gamnâk olmak ma'nâlarınadır, burada ikinci ma'nâ münâsibdir. Ya'ni, pâdişâh onları parça parça etti; ve bir köle bu işkence ve ta'zîbden gamnâk olduğundan dolayı efendinin sırrını ifşâ etmedi.

3175. Ona rü’yâsında hâtif dedi ki: “Ey büyük, sen de kul olmayı öğren ve gel!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. Ona rüyasında görünmeyen bir ses dedi ki: “Ey büyük, sen de kul olmayı öğren ve gel!”

“Hâtif”, “görünmeyen yerden seslenen” demektir. Yani, o fakire rüyasında görünmeyen yerden bir ses gelip dedi ki: “Ey marifet yolunda mertebe sahibi olmuş olan büyük, sen de defterdarın kullarına bak ve onlardaki sadakati ve vefayı gör de kul olmayı öğren!”

“Hâtif”, “gāibden nidâ eden” demektir. Ya'ni, o fakîre rü'yâsında gāibden bir nidâ gelip dedi ki: “Ey tarîk-ı ma'rifette mertebe sâhibi olmuş olan büyük, sen de defterdârın kullarına bak ve onlardaki sadâkati ve vefâyı gör de kul olmayı öğren!”

3176. Ey Yûsufların postunu yırtmış olan, eğer seni kurt yırtarsa onu kendin-den bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Ey Yusufların postunu yırtmış olan, eğer seni kurt yırtarsa onu kendinden bil!

"Yusuflar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. "Post derîden" (post yırtmak), kınamak, kötülemek, gıybet etmek ve ayıp bulmaktan kinayedir. Yani, ey insân-ı kâmilleri kınamış ve kötülemiş olan kişi, eğer kurt tabiatında biri çıkıp seni yırtar ve sana eziyet ederse, onu kendi ahlâkının yansıması bil! Nasıl ki Birinci ciltte [beyit 216]: "این جهان کوهست فعل ما ندا" yani "Bu dünya dağdır, bizim fiillerimiz nidâdır. Nidâlar bizim tarafımıza sadâlar getirir" ve İkinci ciltte de [beyit 2174]: "این جهان کوهست گفت و گوی تو / از صدا هم باز آید سوی تو" yani "Bu dünya dağdır ve senin dedikodun, sadâdan yine de senin tarafına gelir" buyrulmuştu.

“Yûsuflar”dan murâd, kâmillerdir. “Post derîden”, ta'n etmek ve zemmetmek ve gıybet etmek ve ayıp tutmaktan kinâyedir. Ya'ni, ey kâmilleri ta'n ve zemmetmiş olan kimse, eğer kurt meşrebinde birisi çıkıp seni yırtar ve seni ta'zîb ederse, onu kendi ahlâkının aksi bil! Nitekim I. ciltte [b. 216]: `این جهان کوهست فعل ما ندا` ya'ni “Bu cihân dağdır, bizim fiillerimiz nidâdır. Nidâlar bizim tarafımıza sadâlar getirir” ve II. ciltte de [b. 2174]: `این جهان کوهست گفت و گوی تو / از صدا هم باز آید سوی تو` ya'ni “Bu cihân dağdır ve senin dedikodun, sadâdan yine de senin tarafına gelir” buyrulmuş idi.

3177. Bütün sene dokuduğun şeyden giy, bütün sene aldığın şeyden ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. Bütün sene dokuduğun şeyden giy, bütün sene aldığın şeyden ye!

3173. Bir ay müddet onları işkence ve tazyîk ve derd ile ta'zib etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3173. Bir ay süreyle onları işkence, baskı ve dert ile azaplandırdı.

3174. Onları parça parça etti; ve bir gün ihtimâmdan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3174. Onları parça parça etti; ve bir gün ihtimamdan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

"İhtimam", kasdetmek ve gayret etmek ve mahzun ve gamlı olmak anlamlarındadır, burada ikinci anlam uygundur. Yani, padişah onları parça parça etti; ve bir köle bu işkence ve eziyetten gamlı olduğundan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

"İhtimâm", kasd ve ikdâm etmek ve mahzûn ve gamnak olmak ma'nâlarınadır, burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, pâdişâh onları parça parça etti; ve bir köle bu işkence ve ta'zîbden gamnak olduğundan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

3175. Ona rü'yasında hatif dedi ki: "Ey büyük, sen de kul olmayı öğren ve gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3175. Ona rüyasında gaipten bir ses dedi ki: "Ey büyük, sen de kul olmayı öğren ve gel!"

"Hâtif", "gaipten seslenen" demektir. Yani, o fakire rüyasında gaipten bir ses gelip dedi ki: "Ey marifet yolunda mertebe sahibi olmuş olan büyük, sen de defterdarın kullarına bak ve onlardaki sadakati ve vefayı gör de kul olmayı öğren!"

"Hâtif", "gāibden nidâ eden" demektir. Ya'ni, o fakîre rü'yâsında gāibden bir nidâ gelip dedi ki: "Ey tarîk-ı ma'rifette mertebe sahibi olmuş olan büyük, sen de defterdârın kullarına bak ve onlardaki sadâkati ve vefâyı gör de kul olmayı öğren!"

3176. Ey Yûsufların postunu yırtmış olan, eğer seni kurt yırtarsa onu kendinden bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3176. Ey Yusufların postunu yırtmış olan, eğer seni kurt yırtarsa onu kendinden bil!

"Yusuflar"dan kasıt, insân-ı kâmillerdir. "Post derîden" (postu yırtmak), kınamak, kötülemek, gıybet etmek ve ayıp bulmaktan kinayedir. Yani, ey insân-ı kâmilleri kınamış ve kötülemiş olan kimse, eğer kurt tabiatında biri çıkıp seni yırtar ve sana eziyet ederse, onu kendi ahlâkının yansıması bil! Nitekim birinci ciltte [beyit 216]: این جهان کوهست فعل ما ندا yani "Bu cihan dağdır, bizim fiillerimiz nidâdır. Nidalar bizim tarafımıza sadâlar getirir" ve ikinci ciltte de [beyit 2174]: این جهان کوهست گفت و گوی تو از صدا هم باز آید سوی تو yani "Bu cihan dağdır ve senin dedikodun, sadâdan yine de senin tarafına gelir" buyrulmuştu.

"Yûsuflar"dan murâd, kâmillerdir. "Post derîden", ta'n etmek ve zemmetmek ve gıybet etmek ve ayıp tutmaktan kinâyedir. Ya'ni, ey kâmilleri ta'n ve zemmetmiş olan kimse, eğer kurt meşrebinde birisi çıkıp seni yırtar ve seni ta'zîb ederse, onu kendi ahlâkının aksi bil! Nitekim I. ciltte [b. 216]: این جهان کوهست فعل ما ندا ya'ni "Bu cihân dağdır, bizim fiillerimiz nidâdır. Nidalar bizim tarafımıza sadâlar getirir" ve II. ciltte de [b. 2174]: این جهان کوهست گفت و گوی تو از صدا هم باز آید سوی تو ya'ni "Bu cihan dağdır ve senin dedikodun, sadâdan yine de senin tarafına gelir" buyrulmuş idi.

3177. Bütün sene dokuduğun şeyden giy, bütün sene aldığın şeyden ye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3177. Bütün sene dokuduğun şeyden giy, bütün sene aldığın şeyden ye!

3178. Bu dembedem olan gussalar senin fiilindir. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. Bu an be an olan üzüntüler senin fiilindir. "Kalem kurudu" sözünün anlamı bu olur.

Bu zaman zaman senin kalbine yerleşen kederler ve üzüntüler, senin kötü fiilinin yansımasındandır. İşte جف القلم بما انت لاق yani "Kavuşacağın şeyde kalem kurudu" hadis-i şerifinin anlamı budur. Çünkü kişinin ektiğini biçmesi, Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür.

Bu vakit vakit senin kalbine müstevlî olan gamlar ve gussalar senin kötü fiilinin aksindendir. İşte جف القلم بما انت لاق ya'ni “Mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu” hadîs-i şerîfinin ma'nâsı budur. Zîrâ kişi ektiğini biçmek Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlisidir.

3179. Zîrâ sünnetimiz doğru yoldan dönmez. İyiye iyilik, kötüye kötülük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Çünkü sünnetimiz doğru yoldan dönmez. İyiye iyilik, kötüye kötülük olur.

Çünkü bizim âdetimiz ve ilâhî sünnetimiz kendi istikametinden ve doğru yolundan dönmez. Bizim kazâ kalemimiz iyiye iyilik ve kötüye de kötülük yazmış ve kalem de kurumuş olduğundan bir hükmün değişmesi ihtimali yoktur. Yukarıda zikredilen af ve mağfiret hâli müstesnadır. Bu anlam, Ahzâb Sûresi'nde geçen وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/62) yani “Sen Yüce Allah'ın sünnetini değişir bulmazsın” âyet-i kerîmesinde ve benzeri âyetlerde belirtilmiştir.

Zîrâ bizim âdet ve sünnet-i ilâhiyyemiz kendi istikâmetinden ve doğru yolundan dönmez. Bizim kazâ kalemimiz iyiye iyilik ve kötüye de kötülük yazmış ve kalem dahi kurumuş olduğundan bir hükmün değişmesi ihtimâli yoktur. Yukarıda zikrolunan afv ve mağfiret hâli müstesnâdır. Bu ma'nâ sûre-i Ahzâb'da vâki' وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/62) ya'ni “Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın” âyet-i kerîmesinde ve emsâli âyetlerde mezkûrdur.

3180. İş yap, zîrâ Süleyman diridir. Sen ifrît oldukça onun kılıcı kesicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. İş yap, çünkü Süleyman diridir. Sen ifrit oldukça onun kılıcı kesicidir.

"Süleyman"dan kastedilen, tasarruf sahibi olan insân-ı kâmildir. "Dîv"den kastedilen ise, bozuk inanç sahibi kişilerdir. Yani, zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmil diridir ve faaliyettedir. Ey nefsine düşkün olan kimse, sen ifrit ve şeytan gibi sapkınlık tarafında faal oldukça, onun hidayet kılıcı senin nefsinin fesatlarını ve sapkınlıklarını kesicidir. Bu genel anlam içinde, Cenab-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ) kendi şerefli zatlarına da işaret buyururlar. Çünkü Hz. Pîr efendimiz, şerefli zamanlarında ve dünya hayatlarında ve bu Mesnevî-i Şerîf ile ruhaniyetleriyle de her asırda sapkınlık ehline karşı hidayet kılıcı çekmiştir.

“Süleyman”dan murâd, tasarruf sâhibi olan insân-ı kâmildir. “Dîv”den murâd, i'tikâd-ı fâsık sâhibleridir. Ya'ni, vaktin Süleyman'ı olan insân-ı kâmil diridir ve faâliyyettedir. Ey nefsânî olan kimse, sen ifrît ve şeytan gibi dalâlet tarafında faâl oldukça onun hidâyet kılıcı senin nefsinin fesâdlarını ve dalâletlerini kesicidir. Bu umûmî ma'nâ zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine de işâret buyururlar. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde ve hayat-ı dünyeviyyelerinde ve bu Mesnevî-i Şerîf ile rûhâniyetleri ile de her asırda ehl-i dalâlete karşı hidâyet kılıcı çekmiştir.

3181. Vaktâki melek oldu, kılıçtan emîndir, Süleyman'dan ona hiç korku yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Vaktâki melek oldu, kılıçtan emîndir, Süleyman'dan ona hiç korku yoktur!

Vaktâki bir kimse nefsinin sıfatlarından kurtulup, ruhanî sıfatlarla vasıflanıp meleklik mertebesine erişti, o kimse artık Süleyman'ın kı-

Vaktâki bir kimse nefsinin sıfatlarından kurtulup, sıfât-ı rûhâniyye ile muttasif oldu ve melekiyet mertebesine erişti, o kimse artık Süleyman'ın kı-

3178. Bu dembedem olan gussalar senin fiilindir. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı bu olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3178. Bu an be an olan üzüntüler senin fiilindir. "Kalem kurudu" sözünün anlamı bu olur.

Bu vakit vakit senin kalbine yerleşen kederler ve üzüntüler, senin kötü fiilinin yansımasındandır. İşte "Mülakî olduğun şeyde kalem kurudu" hadis-i şerifinin anlamı budur. Çünkü kişi ektiğini biçmek, Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür.

Bu vakit vakit senin kalbine müstevlî olan gamlar ve gussalar senin kötü fiilinin aksindendir. İşte جف القلم بما انت لاق ya'ni "Mülakî olduğun şeyde kalem kurudu" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı budur. Zîrâ kişi ektiğini biçmek Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir.

3179. Zîra sünnetimiz doğru yoldan dönmez. İyiye iyilik, kötüye kötülük olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3179. Çünkü sünnetimiz doğru yoldan dönmez. İyiye iyilik, kötüye kötülük olur.

Çünkü bizim ilahi âdetimiz ve sünnetimiz kendi istikametinden ve doğru yolundan dönmez. Bizim kaza kalemimiz iyiye iyilik ve kötüye de kötülük yazmış ve kalem de kurumuş olduğundan bir hükmün değişmesi ihtimali yoktur. Yukarıda zikredilen af ve mağfiret hâli istisnadır. Bu anlam, Ahzab Suresi'nde geçen وَلَن تَجدَ السُّنَّة الله تبديلا (Ahzab, 33/62) yani "Sen Yüce Allah'ın sünnetini değişir bulmazsın" ayet-i kerimesinde ve benzeri ayetlerde belirtilmiştir.

Zîrâ bizim âdet ve sünnet-i ilâhiyyemiz kendi istikāmetinden ve doğru yolundan dönmez. Bizim kazā kalemimiz iyiye iyilik ve kötüye de kötülük yazmış ve kalem dahi kurumuş olduğundan bir hükmün değişmesi ihtimali yoktur. Yukarıda zikrolunan afv ve mağfiret hâli müstesnâdır. Bu ma'nâ sûre-i Ahzab'da vaki وَلَن تَجدَ السُّنَّة الله تبديلا (Ahzab, 33/62) ya'ni "Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın" âyet-i kerîmesinde ve emsâli âyetlerde mezkûrdur.

3180. İş yap, zîrâ Süleyman diridir. Sen ifrît oldukça onun kılıcı kesicidir. [3184]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3180. İş yap, çünkü Süleyman diridir. Sen ifrît oldukça onun kılıcı kesicidir. [3184]

"Süleyman"dan kasıt, tasarruf sahibi olan insân-ı kâmildir. "Dîv"den kasıt, bozuk inanç sahibi kişilerdir. Yani, zamanın Süleyman'ı olan insân-ı kâmil diridir ve faaliyettedir. Ey nefsine düşkün olan kimse, sen ifrît ve şeytan gibi sapkınlık tarafında faal oldukça onun hidayet kılıcı senin nefsinin fesatlarını ve sapkınlıklarını kesicidir. Bu genel anlam içinde, Pîr efendimiz (Mevlânâ) kendi şerefli zâtına da işaret buyururlar. Çünkü Hz. Pîr efendimiz şerefli zamanlarında ve dünya hayatlarında ve bu Mesnevî-i Şerîf ile ruhanî tesirleriyle de her asırda sapkınlık ehline karşı hidayet kılıcı çekmiştir.

"Süleyman"dan murâd, tasarruf sahibi olan insân-ı kâmildir. "Dîv"den murâd, i'tikād-ı fâsık sahibleridir. Ya'ni, vaktin Süleyman'ı olan insân-ı kâmil diridir ve faaliyettedir. Ey nefsânî olan kimse, sen ifrît ve şeytan gibi dalâlet tarafında faâl oldukça onun hidâyet kılıcı senin nefsinin fesâdlarını ve dalâletlerini kesicidir. Bu umûmî ma'nâ zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine de işâret buyururlar. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde ve hayat-ı dünyeviyyelerinde ve bu Mesnevî-i Şerîf ile rûhâniyetleri ile de her asırda ehl-i dalâlete karşı hidâyet kılıcı çekmiştir.

3181. Vaktāki melek oldu, kılıçtan emîndir, Süleyman'dan ona hiç korku yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3181. Vaktaki melek oldu, kılıçtan emindir, Süleyman'dan ona hiç korku yoktur!

Vaktaki bir kimse nefsinin sıfatlarından kurtulup, ruhanî sıfatlarla nitelenmiş oldu ve meleklik mertebesine erişti, o kimse artık Süleyman'ın kılıcından emin olur ve zamanın Süleyman'ından ona hiç korku olmaz. Çünkü o kimsenin zamanın Süleyman'ına muhalefeti kalmaz. Her hususta onunla birleşmiş olur.

Vaktāki bir kimse nefsinin sıfatlarından kurtulup, sıfât-ı rûhâniyye ile muttasıf oldu ve melekiyet mertebesine erişti, o kimse artık Süleyman'ın kı- lıcından emîn olur ve Süleymân-ı zamandan ona hiç korku olmaz. Zîrâ o kimsenin Süleymân-ı zamâna muhâlefeti kalmaz. Her husûsta onunla müt-tehid olur.

3182. Onun hükmü şeytan üzerine olur, melek üzerine değil! Renç toprak üzerine-dir, feleğin yukarısı üzerine değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Onun hükmü şeytan üzerine olur, melek üzerine değil! Eziyet toprak üzerinedir, feleğin yukarısı üzerine değil!

"Toprak"tan kasıt, cismaniyet (bedensellik) ve "feleğin fevki"nden kasıt, ruhanîyet (ruhsal âlem)tir. Yani, zamanın Süleyman'ının hükmü nefis ifritinin ve vehim (sanı) şeytanının üzerinde geçerlidir, melek üzerinde geçerli değildir; ve insân-ı kâmilin tasarrufu ve riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) meşakkatlerinin yüklenilmesi sâlikin (Hakk Yolcusu) cismaniyeti üzerinedir, ruhanîyeti üzerine değildir.

"Toprak"tan murâd, cismâniyet ve "feleğin fevki"nden murâd, rûhâniyet-tir. Ya'ni, Süleymân-ı zamânın hükmü nefis ifrîtinin ve vehim şeytanının üzerinde cârîdir, melek üzerinde cârî değildir; ve insân-ı kâmilin tasarrufu ve riyâzet ve mücâhede meşakkatlerinin tahmîli sâlikin cismâniyeti üzerinedir, rûhâniyeti üzerine değildir.

3183. Bu cebri terk et ki çok boştur, tâ bilesin ki, cebrin sırrının sırrı nedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Bu cebri terk et ki çok boştur, tâ bilesin ki, cebrin sırrının sırrı nedir!

Ey sapıklıkta kalan Cebirci, bu cebir inancını bırak! Çünkü bu inanç boş bir inançtır; ve bozuk inanç, hakikati idrak etmenin perdesidir. Eğer bunu terk edersen, cebrin sırrının sırrını ve hakikatini anlarsın. Örneğin, sirke dolu olan bir kaba, boşaltılıp yıkanılmadıkça şerbet ve şurup konulmaz.

Bilinmeli ki, cebrin hakikati kader sırrına dayanır; ve kader sırrı, sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin varlıkta, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle ancak asıl kabiliyetinin ve zâtî yatkınlığının özelliği miktarınca ortaya çıkması keyfiyetinden ibarettir. Ve kader sırrının sırrı da budur ki, sabit hakikatler İlahi Zât'tan ayrı olarak dışarıda görünen işlerden değildirler. Aksine, Yüce Allah hazretlerinin nispetler ve zâta ait hallerinin suretleridirler; ve Yüce Allah'ın nispetler ve zâta ait halleri ise öncesiz olarak ve sonsuza dek değişimden ve başka bir hale geçmeden uzaktır. Bu sebeple sabit hakikatlerin değişimi de imkânsızdır. Ve cebir hakkında Birinci cildin 625 numarasına denk gelen [این نه جبر این معنی جباریست "Bu, cebir değildir; bu, cebrîlik anlamıdır."] beytinde geçti. Ve bu cildde bu Cebirci bahsinde de birçok açıklamalar verildi.

Ey dalâlette kalan Cebrî, bu cebir i'tikâdını bırak! Zîrâ bu i'tikâd boş bir i'tikâddır; ve fâsık i'tikâd idrâk-i hakîkatin hicâbıdır. Eğer bunu terk edersen cebrin sırrının sırrını ve hakîkatini anlarsın. Meselâ sirke dolu olan bir kaba, boşaltılıp yıkanılmadıkça şerbet ve şurup konulmaz.

Ma'lûm olsun ki, cebrin hakîkati sırr-ı kadere müsteniddir; ve sırr-ı kader a'yân-ı sâbiteden her bir "ayn"ın vücûdda, zâten ve sıfaten ve fiilen an-cak kabiliyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zu-hûru keyfiyetinden ibârettir. Ve sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sâ-bite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridirler; ve Hak Teâlâ'nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden tagay-yürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin tagay-yürü dahi mümteni'dir. Ve cebir hakkında I. cildin 625 numarasına müsâ-dif olan [این نه جبر این معنی جباریست "Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriy-yettir."] beytinde geçti. Ve bu cildde bu Cebrîlik bahsinde de birçok îzâhât verildi.

3184. Tembeller cem'inin bu cebrini terk et, tâ ki o can gibi olan cebirden haber bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. Tembeller topluluğunun bu cebir anlayışını terk et ki, o can gibi olan cebirden (ilahi zorunluluktan) haber bulasın!

lıcılığından emin olur ve zamanın Süleyman'ından ona hiçbir korku olmaz. Çünkü o kimsenin zamanın Süleyman'ına karşı muhalefeti kalmaz. Her hususta onunla birleşir.

lıcından emîn olur ve Süleymân-ı zamandan ona hiç korku olmaz. Zîrâ o kimsenin Süleymân-ı zamâna muhalefeti kalmaz. Her husûsta onunla müttehid olur.

3182. Onun hükmü şeytan üzerine olur, melek üzerine değil! Renc toprak üzerinedir, feleğin yukarısı üzerine değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3182. Onun hükmü şeytan üzerine olur, melek üzerine değil! Eziyet toprak üzerinedir, feleğin yukarısı üzerine değil!

"Toprak"tan kastedilen, cismaniyet (bedensellik) ve "feleğin fevkı"ndan (feleğin yukarısından) kastedilen, ruhanîyettir (maneviyattır). Yani, zamanın Süleyman'ının hükmü nefis ifritinin ve vehim (sanı) şeytanının üzerinde geçerlidir, melek üzerinde geçerli değildir; ve insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tasarrufu ve riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) meşakkatlerinin yüklenmesi sâlikin (Hakk Yolcusu) cismaniyeti üzerinedir, ruhanîyeti üzerine değildir.

"Toprak"tan murâd, cismâniyet ve "feleğin fevkı"nden murâd, rûhâniyettir. Ya'ni, Süleymân-ı zamânın hükmü nefis ifrîtinin ve vehim şeytanının üzerinde cârîdir, melek üzerinde cârî değildir; ve insân-ı kâmilin tasarrufu ve riyâzet ve mücâhede meşakkatlerinin tahmîli sâlikin cismâniyeti üzerinedir, rûhâniyeti üzerine değildir.

3183. Bu cebri terk et ki çok boştur, tâ bilesin ki, cebrin sırrının sırrı nedir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3183. Bu cebri terk et ki çok boştur, tâ bilesin ki, cebrin sırrının sırrı nedir!

Ey sapıklıkta kalan Cebirci, bu cebir inancını bırak! Çünkü bu inanç boş bir inançtır; ve yanlış inanç, hakikati idrak etmenin perdesidir. Eğer bunu terk edersen, cebrin sırrının sırrını ve hakikatini anlarsın. Örneğin, sirke dolu olan bir kaba, boşaltılıp yıkanmadıkça şerbet ve şurup konulmaz.

Bilinmeli ki, cebrin hakikati kader sırrına dayanır; ve kader sırrı, sabit hakikatlerden her bir tekil hakikatin varlık âleminde, zât itibariyle, sıfat itibariyle ve fiil itibariyle ancak asıl kabiliyetinin ve zâtî yatkınlığının özelliği kadar ortaya çıkması keyfiyetinden ibarettir. Ve kader sırrının sırrı da şudur ki, sabit hakikatler İlahi Zât'tan başka olarak dışarıda görünen işlerden değildirler. Aksine Yüce Allah hazretlerinin nispetler ve zâta ait hallerinin suretleridirler; ve Yüce Allah'ın nispetler ve zâta ait halleri ise öncesiz olarak ve sonsuza dek değişimden ve başka bir hale geçmeden uzaktır. Bu sebeple sabit hakikatlerin değişimi de imkânsızdır. Ve cebir hakkında birinci cildin 625 numarasına denk gelen "این نه جبر این معنی جباریست" ["Bu, cebir değildir; bu, cebrin anlamıdır."] beytinde geçti. Ve bu cildde bu Cebirilik bahsinde de birçok açıklamalar verildi.

Ey dalâlette kalan Cebrî, bu cebir i'tikādını bırak! Zîrâ bu i'tikād boş bir i'tikāddır; ve fâsık i'tikād idrâk-i hakîkatin hicâbıdır. Eğer bunu terk edersen cebrin sırrının sırrını ve hakîkatini anlarsın. Meselâ sirke dolu olan bir kaba, boşaltılıp yıkanılmadıkça şerbet ve şurup konulmaz.

Ma'lûm olsun ki, cebrin hakîkati sırr-ı kadere müsteniddir; ve sırr-ı kader a'yân-ı sâbiteden her bir "ayn"ın vücûdda, zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kabiliyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-1 zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibarettir. Ve sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zahir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridirler; ve Hak Teâlâ'nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden tagayyürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin tagayyürü dahi mümteni'dir. Ve cebir hakkında I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir."] beytinde geçti. Ve bu cildde bu Cebrilik bahsinde de birçok îzâhât verildi.

3184. Tenbeller cem'inin bu cebrini terk et, tâ ki o can gibi olan cebirden haber bulasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3184. Tembeller topluluğunun bu cebrini terk et ki, o can gibi olan cebirden haber bulasın!

Hakk'ın emirlerini bu izafî varlık âleminde yerine getirmekte tembel olan bir kısım halkın benimsediği bu cebir (kulların fiillerinde hür iradelerinin olmadığı inancı) inancını bırak ki, o can gibi hem görünen hem de gizli olan cebir hakikatinden haberdar olasın!

Hakk'ın emirlerini bu vücûd-ı izâfî âleminde icrâda tenbel olan bir kısım halkın ihtiyâr ettiği bu cebir i'tikādını bırak, tâ ki o can gibi hem zâhir ve hem de mahfi olan cebrin hakîkatinden haberdar olasın!

3185. Ma'şûkluğu bırak ve âşıklık et, ey güzel ve fâik olduğunu zannetmiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Maşukluğu bırak ve aşıklık et, ey güzel ve üstün olduğunu zannetmiş olan!

Ey kendini Hak katında güzel ve makbul, diğer kullara üstün olduğunu zanneden kişi, maşukluğu ve nazlanmayı bırak da aşıklık et, yani niyaz ehli ol! Çünkü sen henüz hakikat deryasının köpüğü mesabesinde olan nefsini ve diğer şeyleri görüp onların hüküm ve etkisi altındasın. Deryada boğulmuş değilsin ki naz ehli olasın!

Ey kendini Hak indinde güzel ve makbûl ve sâir kullara fâik olduğunu zanneden kimse, ma'şûkluğu ve nazlanmayı bırak da âşıklık et, ya'ni ehl-i niyâz ol! Zîrâ sen henüz deryâ-yı hakîkatin köpüğü mesâbesinde olan nefsini ve eşyâ-yı sâireyi görüp onların hüküm ve te'sîri altındasın. Deryâda müstağrak değilsin ki nâz ehli olasın!

3186. Ey sen ki, ma'nâda geceden daha sâkitsin, kendi sözüne nice bir müşteri istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. Ey sen ki, anlamda geceden daha sessizsin, kendi sözüne ne kadar bir müşteri istersin?

Ey olgunluk ve doğru yolu bulma iddiasında bulunan kişi, sen anlam âleminde karanlık geceden daha suskun ve sessiz kalmış bir hâldesin. Söylediğin sözlerin anlam âlemiyle bir bağlantısı yoktur. Onlar senin kendi sanı ve tahminlerinden ibarettir. Bu sebeple bu gibi sözlerine ne zamana kadar müşteri ve dinleyici ister ve ararsın?

Ey kâmillik ve reşâdet da'vâsında bulunan kimse, sen ma'nâ âleminde karanlık geceden daha susmuş ve sâkit kalmış bir hâldesin. Söylediğin sözlerin ma'nâ âlemiyle münâsebeti yoktur. Onlar senin kendi zan ve tahminlerinden ibarettir. Binâenaleyh bu gibi sözlerine ne vakte kadar müşteri ve sâmi' ister ve ararsın?

3187. Senin huzurunda senin için baş sallarlar. Senin dehrin onların sevdâsında gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. Senin huzurunda senin için baş sallarlar. Senin ömrün onların sevdâsında geçti.

Senin kendine çektiğin müşteriler, hakikat ehlinin sözlerinden ezberleyip onlara sattığın sözlere başlarını sallarlar ve hiçbirinin kalbinde o sözlerin etkisi ve feyzi olmaz. Sen de onların baş sallamalarına bakıp "Beni beğendiler!" diye övünürsün. Bu sebeple senin ömrün ve hayatının zamanı onların sevdâsında geçti ve "Onları Hakk'a davet ediyorum!" diyerek kendine davet ettin.

Senin celbettiğin müşteriler ehl-i hakîkatin kelâmından ezberleyip onlara sattığın sözlere başlarını sallarlar ve hiçbirisinin kalbinde o sözlerin te'sîri ve feyzi olmaz. Sen de onların baş sallamalarına bakıp "Beni beğendiler!" diye tefahur edersin. Binâenaleyh senin dehrin ve ömrünün zamânı onların sevdâsında geçti ve "Onları Hakk'a da'vet ediyorum!" diyerek kendine da'vet ettin.

3188. Sen benim için hasede sarılma dersin. Bir kimse hiçin fevti üzerine ne hased getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Sen benim için hasede sarılma dersin. Bir kimse hiçin yok olması üzerine ne haset getirir?

Hakk'ın emirlerini bu izafî varlık âleminde uygulamakta tembel olan bir kısım halkın benimsediği bu cebir (kulun iradesinin olmadığını savunan görüş) inancını bırak ki, o can gibi hem görünen hem de gizli olan cebir hakikatinden haberdar olasın!

Hakk'ın emirlerini bu vücûd-ı izâfî âleminde icrâda tenbel olan bir kısım halkın ihtiyâr ettiği bu cebir i'tikādını bırak, tâ ki o can gibi hem zâhir ve hem de mahfi olan cebrin hakîkatinden haberdar olasın!

3185. Ma'şûkluğu bırak ve âşıklık et, ey güzel ve fâik olduğunu zannetmiş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3185. Maşukluğu bırak ve aşıklık et, ey güzel ve üstün olduğunu zannetmiş olan!

Ey kendini Hak katında güzel ve makbul, diğer kullara üstün olduğunu zanneden kişi, maşukluğu ve nazlanmayı bırak da aşıklık et, yani niyaz ehli ol! Çünkü sen henüz hakikat deryasının köpüğü mesabesinde olan nefsini ve diğer şeyleri görüp onların hüküm ve etkisi altındasın. Deryada boğulmuş değilsin ki naz ehli olasın!

Ey kendini Hak indinde güzel ve makbûl ve sâir kullara fâik olduğunu zanneden kimse, ma'şûkluğu ve nazlanmayı bırak da âşıklık et, ya'ni ehl-i niyâz ol! Zîrâ sen henüz deryâ-yı hakîkatin köpüğü mesâbesinde olan nefsini ve eşyâ-yı sâireyi görüp onların hüküm ve te'sîri altındasın. Deryâda müstağrak değilsin ki nâz ehli olasın!

3186. Ey sen ki, ma'nâda geceden daha sâkitsin, kendi sözüne nice bir müşteri istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3186. Ey sen ki, anlamda geceden daha sessizsin, kendi sözüne ne zamana kadar müşteri istersin?

Ey olgunluk ve doğru yolda olma iddiasında bulunan kimse, sen anlam âleminde karanlık geceden daha suskun ve sessiz kalmış bir haldesin. Söylediğin sözlerin anlam âlemiyle bağlantısı yoktur. Onlar senin kendi sanı ve tahminlerinden ibarettir. Bu sebeple bu gibi sözlerine ne zamana kadar müşteri ve dinleyici ister ve ararsın?

Ey kâmillik ve reşâdet da'vâsında bulunan kimse, sen ma'nâ âleminde karanlık geceden daha susmuş ve sâkit kalmış bir hâldesin. Söylediğin sözlerin ma'nâ âlemiyle münasebeti yoktur. Onlar senin kendi zan ve tahminlerinden ibarettir. Binâenaleyh bu gibi sözlerine ne vakte kadar müşteri ve sâmi' ister ve ararsın?

3187. Senin huzurunda senin için baş sallarlar. Senin dehrin onların sevdasında gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3187. Senin huzurunda senin için baş sallarlar. Senin ömrün onların sevdasıyla geçti.

Senin cezbettiğin müşteriler, hakikat ehlinin sözlerinden ezberleyip onlara sattığın sözlere başlarını sallarlar ve hiçbirinin kalbinde o sözlerin etkisi ve feyzi olmaz. Sen de onların baş sallamalarına bakıp "Beni beğendiler!" diye övünürsün. Bu sebeple senin ömrün ve hayatının zamanı onların sevdasıyla geçti ve "Onları Hakk'a davet ediyorum!" diyerek kendine davet ettin.

Senin celbettiğin müşteriler ehl-i hakîkatin kelâmından ezberleyip onlara sattığın sözlere başlarını sallarlar ve hiçbirisinin kalbinde o sözlerin te'sîri ve feyzi olmaz. Sen de onların baş sallamalarına bakıp "Beni beğendiler!" diye tefahur edersin. Binâenaleyh senin dehrin ve ömrünün zamânı onların sevdasında geçti ve "Onları Hakk'a da'vet ediyorum!" diyerek kendine da'vet ettin.

3188. Sen benim için hasede sarılma dersin. Bir kimse hiçin fevti üzerine ne hased getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3188. Sen benim için hasede sarılma dersin. Bir kimse hiçin yok olması üzerine ne haset getirir?

Sana olgun kişilerden biri "Halkın kabulünden vazgeç de Hakk'a yönel!" diye nasihat etse ona: "Halkın bana olan teveccüh ve saygıma haset etme!" dersin. Sende ne şeref var ki bir kimse ona haset etsin? Bir kimse hiçin yok olması üzerine haset eder mi?

Sana ehl-i kemâlden birisi “Halkın kabûlünden geç de Hakk’a teveccüh et!” diye nasîhat etse ona: “Halkın bana olan teveccüh ve ta’zîmime hased etme!” dersin. Sende ne şeref var ki bir kimse ona hased etsin? Bir kimse hiçin fevti üzerine hased eder mi?

3189. Ey küstah, alçaklara ta’lîm, kerpiç üzerine ince nakış etmek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. Ey küstah, alçaklara öğretmek, kerpiç üzerine ince nakış yapmak gibidir.

"Çeşm-i şûh", cüretkâr ve hayâsız olan kimsedir ki, burada hakikat ehlinin sözünü ezberleyip aşağılık kimselere ve avama söyleyen kişi kastedilir. Yani, ey Hak'tan, peygamberden ve Hak evliyasından utanmayan kimse! Hakikat ehlinin sözlerini, kendine müşteri çekmek için önüne gelen avama öğretirsin. O yüksek anlamları onlar idrak edebilir mi? Onlara böyle ince anlamları öğretmek, tuğla ve kerpiç üzerine küçük ve ince nakışlar yapmaya benzer. Kerpiç üzerindeki ince nakışların kalıcılığı olur mu? Biraz suya ve havaya maruz kalsa bozulur gider. Bazı nüshalarda "çeşm-i şûh" yerine "bâr-ı şûh" (بار شوخ) ve "nakş-ı hurd" (نقش خرد) yerine de "nakş-ı hûb" (نقش خوب) geçmiştir. Yani "Ey hakikat ehlinin sözünü ezberlemekte derin bilgi sahibi olan kimse! Aşağılık kimselere öğretmek, kerpiç üzerine güzel nakış yapmak gibidir!" demek olur.

“Çeşm-i şûh”, cür’etkâr ve hayâsız olan kimse ki, burada ehl-i hakîkatin kelâmını ezberleyip edâniye ve avâma söyleyen şahıs murâd olunur. Ya’ni, ey Hak’tan ve peygamberden ve evliyâ-i Hak’tan utanmayan kimse! Ehl-i hakîkatin sözlerini, kendine müşteri celbetmek için önüne gelen avâma ta’lîm edersin. O yüksek ma’nâları onlar idrâk edebilir mi? Onlara böyle ince ma’nâları ta’lîm etmek, tuğla ve kerpiç üzerine küçük ve ince nakışlar yapmağa benzer. Kerpiç üzerindeki ince nakışların sebâtı olur mu? Biraz suya ve havaya ma’rûz kalsa bozulur gider. Ba’zı nüshalarda “çeşm-i şûh” yerine “bâr-ı şûh” (بار شوخ) ve “nakş-ı hurd” (نقش خرد) yerine de “nakş-ı hûb” (نقش خوب) vâki’ olmuştur. Ya’ni “Ey ehl-i hakîkatin kelâmını ezberlemekte rüsûh sâhibi olan kimse! Edâniye ta’lîm kerpiç üzerine güzel nakış yapmak gibidir!” demek olur.

3190. Kendine aşk ve nazar ta’lîm et ki o, taşın cirmi üzerine nakşetmek gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Kendine aşkı ve bakışı öğret ki o, taşın hacmi üzerine nakşetmek gibi olur.

Gerçek âriflerin bilgilerini ezberleyip halka öğretmeye ve onları kendine çekmeye çalışacağına, kendine ilâhî aşkı ve kalp gözüyle bakmayı öğret! Çünkü o ilâhî aşk ile ve kalp gözüyle bakma yoluyla elde edilen bilgiler ve hakikatler, taşın hacmi üzerine nakşetmek gibi sağlam bir şekilde yerleşir. Yunus Emre hazretleri buyurur:

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana, bandım verdim özünü

Yani kendi zevkimden uzak olan evliya bilgilerini bedenimin kazanına koydum. Aşksız ve poyraz gibi soğuk esen nefsim ile kaynatmaya çabaladım. "Bu sözlerin açıklaması nedir?" diye soranlara, bu soğuk nefsimle açıklamaya çalıştım demek olur. Sana olgun kişilerden biri "Halkın kabulünden vazgeç de Hakk'a yönel!" diye nasihat etse ona: "Halkın bana olan teveccüh ve saygısına haset etme!" dersin. Sende ne şeref var ki bir kimse ona haset etsin? Bir kimse hiçliğin yok olması üzerine haset eder mi?

Muhakkıkların maârifini ezberleyip avâma ta’lîm ve onları kendine celbe çalışacağına, kendine aşk-ı ilâhîyi ve kalb gözüyle nazar etmeyi ta’lîm et! Zîrâ o aşk-ı ilâhî ile ve kalb gözüyle nazar sûretiyle tahsîl olunan maârif ve hakâyık, taşın cirmi üzerine nakşetmek gibi esaslı bir sûrette yerleşir. Yûnus Emre hazretleri buyurur:

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana, bandım verdim özünü

Ya’ni kendi zevkimden uzak olan maârif-i evliyâyı cismimin kazanına koydum. Aşksız ve poyraz gibi soğuk esen nefsim ile kaynatmağa çabaladım. “Bu sözlerin şerhi nedir?” diye soranlara, bu soğuk nefsimle îzâha çalıştım demek olur. Sana ehl-i kemâlden birisi "Halkın kabûlünden geç de Hakk'a teveccüh et!" diye nasîhat etse ona: "Halkın bana olan teveccüh ve ta'zîmine hased etme!" dersin. Sende ne şeref var ki bir kimse ona hased etsin? Bir kimse hiçin fevti üzerine hased eder mi?

3189. Ey küstah, alçaklara ta'lîm, kerpiç üzerine ince nakış etmek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3189. Ey küstah, alçaklara öğretmek, kerpiç üzerine ince nakış yapmak gibidir.

"Çeşm-i şûh" (cüretkâr göz), cüretkâr ve hayâsız olan kimsedir ki, burada hakikat ehlinin sözünü ezberleyip aşağı tabakadan insanlara ve avama söyleyen kişi kastedilir. Yani, ey Hak'tan, peygamberden ve Hak dostlarından utanmayan kimse! Hakikat ehlinin sözlerini, kendine müşteri çekmek için önüne gelen avama öğretirsin. O yüksek anlamları onlar idrak edebilir mi? Onlara böyle ince anlamları öğretmek, tuğla ve kerpiç üzerine küçük ve ince nakışlar yapmaya benzer. Kerpiç üzerindeki ince nakışların kalıcılığı olur mu? Biraz suya ve havaya maruz kalsa bozulur gider. Bazı nüshalarda "çeşm-i şûh" yerine "bâr-ı suh" (söz yükü) ve "nakş-ı hurd" (küçük nakış) yerine de "nakş-ı hûb" (güzel nakış) geçmiştir. Yani "Ey hakikat ehlinin sözünü ezberlemekte derin bilgi sahibi olan kimse! Aşağı tabakadan insanlara öğretmek, kerpiç üzerine güzel nakış yapmak gibidir!" demek olur.

"Çeşm-i şûh", cür'etkâr ve hayâsız olan kimse ki, burada ehl-i hakikatin kelâmını ezberleyip edânîye ve avâma söyleyen şahıs murâd olunur. Ya'ni, ey Hak'tan ve peygamberden ve evliyâ-i Hak'tan utanmayan kimse! Ehl-i hakîkatin sözlerini, kendine müşteri celbetmek için önüne gelen avâma ta'lîm edersin. O yüksek ma'nâları onlar idrâk edebilir mi? Onlara böyle ince ma'nâları ta'lim etmek, tuğla ve kerpiç üzerine küçük ve ince nakışlar yapmağa benzer. Kerpiç üzerindeki ince nakışların sebâtı olur mu? Biraz suya ve havaya ma'rûz kalsa bozulur gider. Ba'zı nüshalarda “çeşm-i şûh" yerine "bâr-ı suh" (بار سوخ) ve "nakş-ı hurd" (نقش خرد) yerine de "nakş-ı hûb" (نقش خوب) vâki' olmuştur. Ya'ni "Ey ehl-i hakîkatin kelâmını ezberlemekte rüsûh sâhibi olan kimse! Edânîye ta'lîm kerpiç üzerine güzel nakış yapmak gibidir!" demek olur.

3190. Kendine aşk ve nazar ta'lîm et ki o, taşın cirmi üzerine nakşetmek gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3190. Kendine aşkı ve bakışı öğret ki o, taşın cismi üzerine nakşetmek gibi olur.

Gerçek âriflerin bilgilerini ezberleyip halka öğretmeye ve onları kendine çekmeye çalışacağına, kendine ilâhî aşkı ve kalp gözüyle bakmayı öğret! Çünkü o ilâhî aşk ile ve kalp gözüyle bakma yoluyla elde edilen bilgiler ve hakikatler, taşın cismi üzerine nakşetmek gibi sağlam bir şekilde yerleşir. Yûnus Emre hazretleri şöyle buyurur:

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana, bandım verdim özünü

Yani kendi zevkimden uzak olan evliyâ bilgilerini bedenimin kazanına koydum. Aşksız ve poyraz gibi soğuk esen nefsim ile kaynatmaya çabaladım. "Bu sözlerin açıklaması nedir?" diye soranlara, bu soğuk nefsimle açıklamaya çalıştım demek olur.

Muhakkıkların maârifini ezberleyip avâma ta'lîm ve onları kendine celbe çalışacağına, kendine aşk-ı ilâhîyi ve kalb gözüyle nazar etmeyi ta'lîm et! Zîrâ o aşk-ı ilâhî ile ve kalb gözüyle nazar sûretiyle tahsil olunan maârif ve hakāyık, taşın cirmi üzerine nakşetmek gibi esaslı bir sûrette yerleşir. Yûnus Emre hazretleri buyurur:

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana, bandım verdim özünü

Ya'ni kendi zevkimden uzak olan maârif-i evliyâyı cismimin kazanına koydum. Aşksız ve poyraz gibi soğuk esen nefsim ile kaynatmağa çabaladım. "Bu sözlerin şerhi nedir?" diye soranlara, bu soğuk nefsimle îzâha çalıştım demek olur.

3191. Senin nefsin sana vefâ şakirdidir. Gayr, fânî oldu. Nerede ararsın, nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Senin nefsin sana vefa öğrencisidir. Başkası fani oldu. Nerede ararsın, nerede!

Eğer vefa öğretmek istersen senin nefsin bu hususta sana öğrencidir. Başkası ile meşgul olma! Çünkü başkasının başkalık sureti fanidir ve yok olucudur. O başkasını nerede ararsın, nerede!

Eğer vefâ öğretmek istersen senin nefsin bu husûsta sana şâkirddir. Gayr ile meşgül olma! Zîrâ gayrın sûret-i gayriyyeti fânîdir ve zâildir. O gayn nerede arasın, nerede!

3192. Tâ ki gayrıyı âlim ve âlî edesin! Kendini kötü huylu ve boş ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Tâ ki başkasını âlim ve yüce edesin! Kendini kötü huylu ve boş ediyorsun.

"Hıbr", âlim demektir (Sıhâh ve Sarrâh sözlüklerine göre). "Senî", yüce demektir. Yani, irşat davasında bulunan kimse, sen henüz kendi nefsine ait sıfatlardan kurtulmamışken başkalarını âlim ve yüce etmeye çalışma! Çünkü halkın teveccühünden senin nefsin etkilenir ve gurur duyar ve bu şekilde kendini kötü huylu yaparsın; ve kötü huylu olduğun kadar da Rabbanî feyizlerden boş kalırsın ve ezberleyip söylediğin marifetler biter.

“Hıbr”, âlim (Sıhâh ve Sarrâh). "Senî”, âlî demektir. Ya'ni, irşâd da'vâsında bulunan kimse, sen henüz kendi sıfât-ı nefsâniyyenden kurtulmamış iken başkalarını âlim ve âlî etmeye çalışma! Zîrâ halkın teveccühünden senin nefsin müteessir olup gurûr duyar ve bu sûretle kendini kötü huylu yaparsın; ve kötü huylu olduğun kadar da füyûzât-ı rabbâniyyeden hâlî kalırsın ve ezberleyip söylediğin maârif biter.

3193. Vaktaki senin kalbin Aden'e muttasıl oldu, âgâh ol, söyle, hâlî olmaktan korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Kalbin Aden'e bağlandığı zaman, uyanık ol, konuş, boş kalmaktan korkma!

"Aden", Yemen'de Bâbü'l-Mendeb boğazı yakınında, deniz kenarında meşhur bir şehrin adıdır. Bu şehirde güzel akik taşları çıkarılır. Burada "Aden"den kastedilen, hakikat deryasının kenarı olan ruhanîlik mertebesidir. Çünkü "ikilik" mertebesi ruhlar âleminden başlar; ve Allah ile kul arasında bir berzahtır (geçiş noktasıdır). Bu sebeple ilahi ilham ruha gelir. Yani, ey fenâfillah (Allah'ta yok olma) ve bekābillah (Allah ile var olma) mertebesine ulaşmadan halkı doğru yola iletmeye kalkan kimse! Kalbin, hakiki varlık deryasının kenarı olan ruhanîlik Aden'ine bağlandığı zaman hâlinden haberdar ol ve halka öğretmek ve doğru yolu göstermek için konuş! Bu mertebede kalbin ilahi bilgilerden boşalmasından korkma! Çünkü bu mertebede ilahi bilgiler ve sırlar akikleri asla bitmez ve tükenmez.

"Aden", Yemen'de Bâbü'l-Mendeb boğazı civârında deniz kenarında meşhûr bir şehrin ismidir. Bu şehirde güzel akîk taşları çıkarılır. Burada "Aden"den murâd, deryâ-yı hakîkatin kenârı olan mertebe-i rûhâniyyettir. Zîrâ "ikilik" mertebesi âlem-i ervâhdan başlar; ve Hak ile abd arasında bir berzahdır. Binâenaleyh ilhâm-ı ilâhî rûha gelir. Ya'ni, ey fenâfillah ve bekābillah mertebesine vâsıl olmadan halkı irşâda kıyâm eden kimse! Senin kalbin vücûd-ı hakîkî deryâsının kenârı olan rûhâniyet Aden'ine muttasıl olduğu vakit hâlinden âgâh ol ve halka ta'lîm ve irşâd için söyle! Bu mertebede kalbin maârif-i ilâhiyyeden boşalmasından korkma! Zîrâ bu mertebede maârif ve esrâr-ı ilâhiyye akîkleri asla bitmez ve tükenmez.

3194. "Söyle!" emri, ey doğruya mensub olan, bu deryâdır, eksik olmayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. "Söyle!" emri, ey doğruya mensup olan, bu denizdir, eksik olmayacaktır.

"Söyle!" diye bu sebeple geldi.

"Söyle!" diye bundan dolayı geldi.

3191. Senin nefsin sana vefâ şakirdidir. Gayr, fânî oldu. Nerede ararsın, nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3191. Senin nefsin sana vefa öğrencisidir. Başkası fani oldu. Nerede ararsın, nerede!

Eğer vefa öğretmek istersen senin nefsin bu hususta sana öğrencidir. Başkası ile meşgul olma! Çünkü başkasının başkalık sureti fanidir ve yok olucudur. O başkasını nerede ararsın, nerede!

Eğer vefâ öğretmek istersen senin nefsin bu husûsta sana şâkirddir. Gayr ile meşgül olma! Zîrâ gayrın sûret-i gayriyyeti fânîdir ve zâildir. O gayn nerede arasın, nerede!

3192. Tâ ki gayrıyı âlim ve âlî edesin! Kendini kötü huylu ve boş ediyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3192. Tâ ki başkasını âlim ve yüce edesin! Kendini kötü huylu ve boş ediyorsun.

"Hıbr", âlim demektir (Sıhâh ve Sarrâh sözlüklerine göre). "Senî", yüce demektir. Yani, irşat davasında bulunan kimse, sen henüz kendi nefsine ait sıfatlardan kurtulmamışken başkalarını âlim ve yüce etmeye çalışma! Çünkü halkın teveccühünden senin nefsin etkilenir ve gurur duyar ve bu şekilde kendini kötü huylu yaparsın; ve kötü huylu olduğun kadar da Rabbanî feyizlerden boş kalırsın ve ezberleyip söylediğin marifetler biter.

“Hıbr”, âlim (Sıhâh ve Sarrâh). "Senî”, âlî demektir. Ya'ni, irşâd da'vâsında bulunan kimse, sen henüz kendi sıfât-ı nefsâniyyenden kurtulmamış iken başkalarını âlim ve âlî etmeye çalışma! Zîrâ halkın teveccühünden senin nefsin müteessir olup gurûr duyar ve bu sûretle kendini kötü huylu yaparsın; ve kötü huylu olduğun kadar da füyûzât-ı rabbâniyyeden hâlî kalırsın ve ezberleyip söylediğin maârif biter.

3193. Vaktaki senin kalbin Aden'e muttasıl oldu, âgâh ol, söyle, hâlî olmaktan korkma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3193. Kalbin Aden'e bağlandığı zaman, uyanık ol, konuş, boş kalmaktan korkma!

"Aden", Yemen'de Bâbü'l-Mendeb boğazı yakınında, deniz kenarında meşhur bir şehrin adıdır. Bu şehirde güzel akik taşları çıkarılır. Burada "Aden"den kastedilen, hakikat deryasının kenarı olan ruhanîlik mertebesidir. Çünkü "ikilik" mertebesi ruhlar âleminden başlar; ve Allah ile kul arasında bir berzahtır (geçiş noktasıdır). Bu sebeple ilahi ilham ruha gelir. Yani, ey fenâfillah (Allah'ta yok olma) ve bekābillah (Allah ile var olma) mertebesine ulaşmadan halkı doğru yola iletmeye kalkan kimse! Kalbin, hakiki varlık deryasının kenarı olan ruhanîlik Aden'ine bağlandığı zaman hâlinden haberdar ol ve halka öğretmek ve doğru yolu göstermek için konuş! Bu mertebede kalbin ilahi bilgilerden boşalmasından korkma! Çünkü bu mertebede ilahi bilgiler ve sırlar akikleri asla bitmez ve tükenmez.

"Aden", Yemen'de Bâbü'l-Mendeb boğazı civârında deniz kenarında meşhûr bir şehrin ismidir. Bu şehirde güzel akîk taşları çıkarılır. Burada "Aden"den murâd, deryâ-yı hakîkatin kenârı olan mertebe-i rûhâniyyettir. Zîrâ "ikilik" mertebesi âlem-i ervâhdan başlar; ve Hak ile abd arasında bir berzahdır. Binâenaleyh ilhâm-ı ilâhî rûha gelir. Ya'ni, ey fenâfillah ve bekābillah mertebesine vâsıl olmadan halkı irşâda kıyâm eden kimse! Senin kalbin vücûd-ı hakîkî deryâsının kenârı olan rûhâniyet Aden'ine muttasıl olduğu vakit hâlinden âgâh ol ve halka ta'lîm ve irşâd için söyle! Bu mertebede kalbin maârif-i ilâhiyyeden boşalmasından korkma! Zîrâ bu mertebede maârif ve esrâr-ı ilâhiyye akîkleri asla bitmez ve tükenmez.

3194. "Söyle!" emri, ey doğruya mensub olan, bu deryâdır, eksik olmayacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3194. "Söyle!" emri, ey doğruya mensup olan, bu deryadır, eksik olmayacaktır.

"Söyle!" diye bu sebeple geldi. Yani, Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerine Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde meydana gelen "Kul!" yani "Söyle!" hitabı: "Ey doğruya ve hidayete mensup olan Resulüm, bu ulaştığın ruhanîlik mertebesinin hakikat deryasına bağlantısı vardır. Hakikatler ve marifet incileri ve akikleri bitmez ve tükenmez. İstediğin kadar söyle!" demek manasını açıklamak için geldi. Muhammedî mirasları sebebiyle bu "Kul!" emri insân-ı kâmillere (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi kapsar.

"Söyle!" diye bundan dolayı geldi. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerine Kur'ân-ı Kerîm'de birçok mahallerde vâ-ki' olan "Kul!" ya'ni "Söyle!" hitâbı: "Ey doğruya ve hidâyete mensûb olan Resûlüm, bu vâsıl olduğun rûhâniyet mertebesinin deryâ-yı hakîkate ittisâli vardır. Hakāyık ve maârif incileri ve akîkleri bitmez ve tükenmez. İstediğin kadar söyle!" demek ma'nâsını beyân için geldi. Verâset-i muhammediyyeleri hasebiyle bu "Kul!" emri insân-ı kâmillere dahi şamil olur.

3195. Susunuz, ya'ni ki suyunu lâğ ile, az telef et! Zîrâ bâğ kuru dudaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Susunuz, yani suyunu lağım ile az telef et! Çünkü bağ kuru dudaklıdır.

Yani, ey evliya sözünü ezberleyip şuna buna söyleyen kimse! Sen henüz nefse ait sıfatlardan kurtulup ruhanî Aden'e (manevî cennet) ulaşmadın. Bu sebeple hakikat deryasından ilahi sırlar incilerini ve ruhanî Aden'den Rabbanî bilgiler akiklerini çıkaracak bir hâlde değilsin. Böyle olunca sus ve âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) değerinde olan evliya bilgilerini şuna buna az söyle! Çünkü senin kalbinin bağı kurudur. O ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) suyu ile kendi bağını sula!

Ya'ni, ey kelâm-ı evliyâyı ezberleyip şuna buna söyleyen kimse! Sen henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup rûhâniyet Aden'ine muttasıl olmadın. Binâenaleyh hakîkat deryâsından esrâr-ı ilâhiyye incilerini ve rûhâniyet Aden'inden maarif-i rabbâniyye akîklerini çıkaracak bir hâlde değilsin. Böyle olunca sus ve âb-ı hayât mesâbesinde olan maârif-i evliyâyı şuna buna az söyle! Zîrâ senin kalbinin bâğı kurudur. O ulûm-ı ledünniyye suyu ile kendi bağını sula!

3196. Ey baba, bu sözün nihayeti yoktur. Bu sözü terk et, nihayete nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Ey baba, bu sözün sonu yoktur. Bu sözü bırak, sona bak!

Ey güzel konuşma ile halka söz söyleyen ve sözlerini halka beğendirmeye çalışan baba! Bu söz dediğimiz şeyin sonu yoktur. İstediğini istediğin kadar söyleyebilirsin. Bu görünen sözleri ve halkı bırak! Sona ve dönüş yerin olan Hakk'a bak! Nasıl ki kutsal ayette وَأَن إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) ["Sonunda varış Rabbine olacaktır"] buyrulur.

Ey fesâhat ile halka söz söyleyen ve sözlerini halka beğendirmeğe çalışan baba! Bu söz dediğimiz şeyin nihâyeti yoktur. İstediğini istediğin kadar söyleyebilirsin. Bu elfâz-i zâhiriyyeyi ve halkı terk et! Nihayete ve merci'in olan Hakk'a nazar et! Nitekim ayet-i kerîmede وَأَن إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) ["Sonunda varış Rabbine olacaktır"] buyrulur.

3197. Bana gayret gelmez ki, senin önünde dururlar, sana gülerler, âşık değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Bana gayret gelmez ki, senin önünde dururlar, sana gülerler, âşık değildirler.

"Gayret", sözlükte "ilerlemek, kıskanmak ve şan ile namusa zarar verecek şeylerden sakınmak" demektir. "Kıskanmak ve haset etmek" anlamına göre beytin anlamı şöyle olur: "Ey yalancı şeyh, halkın senin önünde durup sözlerini dinlemelerinden dolayı bana haset gelmez. Çünkü o halk sana gülerler, sana âşık değildirler. Aksine, senden görmeyi umdukları zahirî menfaatin âşığıdırlar." Bazı nüshalarda (غير تم ناید) yerine (غير تم آید) geçmektedir. Bu durumda anlam şöyledir: "Ey yalancı şeyh, sen halka ezberlediğin, yani Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretlerine Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde geçen "Kul!" yani "Söyle!" hitabı: "Ey doğruya ve hidayete mensup olan Resulüm, bu ulaştığın ruhanîlik mertebesinin hakikat deryasına bağlantısı vardır. Hakikatler ve marifet incileri ve akikleri bitmez ve tükenmez. İstediğin kadar söyle!" anlamını açıklamak için geldi. Muhammedî mirasları sebebiyle bu "Kul!" emri insân-ı kâmillere de şamil olur.

"Gayret", lügatte "ikdâm etmek ve kıskanmak ve nâm ve nâmûsa halel verecek şeylerden sakınmak" demektir. "Kıskanmak ve hased etmek" ma'nâsına göre beytin ma'nâsı şöyle olur: "Ey yalancı şeyh, halkın senin önünde durup sözlerini dinlemelerinden dolayı bana hased gelmez. Zîrâ o halk sana gülerler, çünkü sana âşık değildirler. Belki senden görmek ümîdinde oldukları zâhirî menfaatin âşıkıdırlar." Ba'zı nüshalarda (غير تم ناید yerine (غير تم آید) vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Ey şeyh-i kâzib, sen halka ezberlediğin Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerine Kur'ân-ı Kerîm'de birçok mahallerde vâ-ki' olan "Kul!" ya'ni "Söyle!" hitâbı: "Ey doğruya ve hidâyete mensûb olan Resûlüm, bu vâsıl olduğun rûhâniyet mertebesinin deryâ-yı hakîkate ittisâli vardır. Hakāyık ve maârif incileri ve akîkleri bitmez ve tükenmez. İstediğin kadar söyle!" demek ma'nâsını beyân için geldi. Verâset-i muhammediyyeleri hasebiyle bu "Kul!" emri insân-ı kâmillere dahi şamil olur.

3195. Susunuz, ya'ni ki suyunu lâğ ile, az telef et! Zîrâ bâğ kuru dudaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3195. Susunuz, yani suyunu lağım ile az telef et! Çünkü bağ kuru dudaklıdır.

Yani, ey evliya sözünü ezberleyip şuna buna söyleyen kimse! Sen henüz nefse ait sıfatlardan kurtulup ruhanî Aden'e (manevî cennet) ulaşmadın. Bu sebeple hakikat deryasından ilahi sırlar incilerini ve ruhanî Aden'den Rabbanî bilgiler akiklerini çıkaracak bir hâlde değilsin. Böyle olunca sus ve âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) değerinde olan evliya bilgilerini şuna buna az söyle! Çünkü senin kalbinin bağı kurudur. O ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli bilgiler) suyu ile kendi bağını sula!

Ya'ni, ey kelâm-ı evliyâyı ezberleyip şuna buna söyleyen kimse! Sen henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup rûhâniyet Aden'ine muttasıl olmadın. Binâenaleyh hakîkat deryâsından esrâr-ı ilâhiyye incilerini ve rûhâniyet Aden'inden maarif-i rabbâniyye akîklerini çıkaracak bir hâlde değilsin. Böyle olunca sus ve âb-ı hayât mesâbesinde olan maârif-i evliyâyı şuna buna az söyle! Zîrâ senin kalbinin bâğı kurudur. O ulûm-ı ledünniyye suyu ile kendi bağını sula!

3196. Ey baba, bu sözün nihayeti yoktur. Bu sözü terk et, nihayete nazar et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3196. Ey baba, bu sözün sonu yoktur. Bu sözü bırak, sona bak!

Ey fesahat ile halka söz söyleyen ve sözlerini halka beğendirmeye çalışan baba! Bu söz dediğimiz şeyin sonu yoktur. İstediğini istediğin kadar söyleyebilirsin. Bu görünen sözleri ve halkı bırak! Sona ve dönüş yerin olan Hakk'a bak! Nasıl ki ayet-i kerîmede `وأن إِلَى رَبِّكَ المنتهى` (Necm, 53/42) ["Sonunda varış Rabbine olacaktır"] buyrulur.

Ey fesâhat ile halka söz söyleyen ve sözlerini halka beğendirmeğe çalışan baba! Bu söz dediğimiz şeyin nihâyeti yoktur. İstediğini istediğin kadar söyleyebilirsin. Bu elfâz-ı zâhiriyyeyi ve halkı terk et! Nihayete ve merci'in olan Hakk'a nazar et! Nitekim ayet-i kerîmede `وأن إِلَى رَبِّكَ المنتهى` (Necm, 53/42) ["Sonunda varış Rabbine olacaktır"] buyrulur.

3197. Bana gayret gelmez ki, senin önünde dururlar, sana gülerler, âşık değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3197. Bana gayret gelmez ki, senin önünde dururlar, sana gülerler, âşık değildirler.

"Gayret", sözlükte "ilerlemek, kıskanmak ve şan ile namusa zarar verecek şeylerden sakınmak" demektir. "Kıskanmak ve haset etmek" anlamına göre beytin anlamı şöyle olur: "Ey yalancı şeyh, halkın senin önünde durup sözlerini dinlemelerinden dolayı bana haset gelmez. Çünkü o halk sana gülerler, zira sana âşık değildirler. Aksine senden görmek ümidinde oldukları zahirî menfaatin âşığıdırlar." Bazı nüshalarda (`غير تم ناید` yerine `غير تم آید`) geçmektedir. Bu durumda anlam: "Ey yalancı şeyh, sen halka ezberlediğin ilahi bilgileri söylediğin zaman onların kürsüsünün önünde dolanıp seni dinlemelerinden dolayı, bana evliyaya özgü olan gayret gelir. Çünkü o evliya bilgilerini avamın akılları idrak etmedikleri için gülerler ve senin âşığın olmadıkları için, onların alaylarına da sebep olursun. Bana bundan dolayı gayret gelir." demek olur.

"Gayret", lügatte "ikdâm etmek ve kıskanmak ve nâm ve nâmûsa halel verecek şeylerden sakınmak" demektir. "Kıskanmak ve hased etmek" ma'nâsına göre beytin ma'nâsı şöyle olur: "Ey yalancı şeyh, halkın senin önünde durup sözlerini dinlemelerinden dolayı bana hased gelmez. Zîrâ o halk sana gülerler, çünkü sana âşık değildirler. Belki senden görmek ümîdin-de oldukları zâhirî menfaatin âşıkıdırlar." Ba'zı nüshalarda (`غير تم ناید` yerine `غير تم آید`) vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ: "Ey şeyh-i kâzib, sen halka ezberlediğin" maârif-i ilâhiyyeyi söylediğin vakit onların kürsüsünün önünde dolanıp seni dinlemelerinden dolayı, bana evliyâya mahsûs olan gayret gelir. Zîrâ o ma-ârif-i evliyâyı avâmın akılları idrâk etmedikleri için gülerler ve senin âşığın ol-madıkları için, onların istihzâlarına da sebeb olursun. Bana bundan dolayı gayret gelir.” demek olur.

3198. Senin âşıkların kerem perdesinin arkasındadır. Senin için na’ra vuruculardır, gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Senin âşıkların kerem perdesinin arkasındadır. Senin için na'ra vuruculardır, gör!

Senin âşıkların, senden bekledikleri menfaat perdesinin arkasındadırlar. Senin tekkenizde yerler, içerler ve yatarlar; ve bu kerem ve menfaatin devamı ümidiyle senin için na'ra vurucudurlar. Onlar senin zâtının âşığı değil, kereminin âşığıdırlar, bunu böyle gör!

Senin âşıkların senden bekledikleri menfaat perdesinin arkasındadırlar. Senin tekyende yerler ve içerler ve yatarlar; ve bu kerem ve menfaatin devâmı ümîdiyle senin için na’ra vurucudurlar. Onlar senin zâtının âşığı değil, kereminin âşığıdırlar, bunu böyle gör!

3199. O gaybın âşıklarının âşığı ol! Beş günlük âşıkları az yont!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. O gaybın âşıklarının âşığı ol! Beş günlük âşıkları az yont!

Bu sebeple avamın âşığı olup onlara müşteri olma ve onları çekmeye çalışma. Aksine o gayb âleminin âşıkları olan ihlas ehlinin âşığı ol! Böyle beş günlük fani hayata gönül bağlayan ve maddi menfaat âşıkları olan avamın ıslahına az yönel ve onları az yont!

Binâenaleyh avâmın âşığı olup onlara müşteri olma ve onları celbe çalışma. Belki o âlem-i gaybın âşıkları olan ehl-i ihlâsın âşığı ol! Böyle beş günlük hayât-ı fâniyeye gönül bağlayan ve maddî menfaat âşıkları olan avâmın ıslâhına az müteveccih ol ve onları az yont!

3200. Zîrâ seni bir cezbenin hud’asından yerler. Nice yıllardır ki onlardan bir habbe görmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Çünkü seni bir cezbenin hilesinden yerler. Nice yıllardır ki onlardan bir zerre görmedin.

Çünkü senin kıymetli ömrünü o beş günlük âşıklar cezbenin hilesinden yerler. Yani, onlar senin sözlerinden, kendilerine ilahi bir cezbe (Allah'a yöneliş) oluşmuş gibi gösterirler. Bu şekilde sana karşı cezbe hilesini kullanırlar ve sende onların iç hallerini keşfedecek güç olmadığından, "Benim bu sözlerim bunlara etki ediyor ve ilerliyorlar" zannında bulunursun; ve kendi zannınca onların eğitimi ve terbiyeleri ile meşgul olup durursun. Halbuki nice yıllar vardır ki, onlardan bir zerre doğruluk ve irşad faydası görmedin. Hepsi kendi nefislerinin hevasındadırlar.

Zîrâ senin kıymetli ömrünü o beş günlük âşıklar cezbenin hud’asından yerler. Ya’ni, onlar senin sözlerinden, kendilerine bir cezbe-i ilâhî hâsıl olmuş gibi gösterirler. Bu sûretle sana karşı cezbe hîlesini kullanırlar ve sende onların ahvâl-i bâtınelerini keşfedecek kudret olmadığından, “Benim bu sözlerim bunlara te’sîr ediyor ve terakkî ediyorlar” zannında bulunursun; ve kendi zu’münce onların ta’lîm ve terbiyeleri ile meşgul olup durursun. Halbuki nice yıllar vardır ki, onlardan bir habbe sıdk ve fâide-i irşâd görmedin. Hepsi kendi nefislerinin hevâsındadırlar.

3201. Avâmın yolu üzerine nice bir hengâme koyarsın? Adımını hasta ettin, hiç murâd zâhir olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Halkın yolu üzerine daha ne kadar kargaşa koyarsın? Adımını hasta ettin, hiçbir istek ortaya çıkmadı.

"İlahi bilgileri söylediğin zaman, onların kürsünün önünde dolaşıp seni dinlemelerinden dolayı, bana evliyaya özgü olan gayret gelir. Çünkü o evliya bilgilerini halkın akılları idrak etmedikleri için gülerler ve senin âşığın olmadıkları için, onların alay etmelerine de sebep olursun. Bana bundan dolayı gayret gelir." demek olur.

maârif-i ilâhiyyeyi söylediğin vakit onların kürsünün önünde dolanıp seni dinlemelerinden dolayı, bana evliyâya mahsûs olan gayret gelir. Zîrâ o maârif-i evliyâyı avâmın akılları idrâk etmedikleri için gülerler ve senin âşığın olmadıkları için, onların istihzâlarına da sebeb olursun. Bana bundan dolayı gayret gelir." demek olur.

3198. Senin âşıkların kerem perdesinin arkasındadır. Senin için na'ra vuruculardır, gör!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3198. Senin âşıkların kerem perdesinin arkasındadır. Senin için na'ra vuruculardır, gör!

Senin âşıkların, senden bekledikleri menfaat perdesinin arkasındadırlar. Senin tekkende yerler, içerler ve yatarlar; ve bu kerem ve menfaatin devamı ümidiyle senin için na'ra atarlar. Onlar senin zâtının âşığı değil, kereminin âşığıdırlar, bunu böyle bil!

Senin âşıkların senden bekledikleri menfaat perdesinin arkasındadırlar. Senin tekyende yerler ve içerler ve yatarlar; ve bu kerem ve menfaatin devâmı ümîdiyle senin için na'ra vurucudurlar. Onlar senin zâtının âşığı değil, kereminin âşığıdırlar, bunu böyle gör!

3199. O gaybın âşıklarının âşığı ol! Beş günlük âşıkları az yont!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3199. O gaybın âşıklarının âşığı ol! Beş günlük âşıkları az yont!

Bu sebeple avamın âşığı olup onlara müşteri olma ve onları çekmeye çalışma. Aksine o gayb âleminin âşıkları olan ihlas ehlinin âşığı ol! Böyle beş günlük fani hayata gönül bağlayan ve maddi menfaat âşıkları olan avamın ıslahına az yönel ve onları az yont!

Binâenaleyh avâmın âşığı olup onlara müşteri olma ve onları celbe çalışma. Belki o âlem-i gaybın âşıkları olan ehl-i ihlâsın âşığı ol! Böyle beş günlük hayât-ı fâniyeye gönül bağlayan ve maddî menfaat âşıkları olan avâmın ıslahına az müteveccih ol ve onları az yont!

3200. Zîrâ seni bir cezbenin hud'asından yerler. Nice yıllardır ki onlardan bir [3204] habbe görmedin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3200. Çünkü seni bir cezbenin aldatmacasından yerler. Nice yıllardır ki onlardan bir [3204] zerre görmedin.

Çünkü senin kıymetli ömrünü o beş günlük âşıklar cezbenin aldatmacasından yerler. Yani, onlar senin sözlerinden, kendilerine ilahi bir cezbe (Allah'a yöneliş hali) meydana gelmiş gibi gösterirler. Bu şekilde sana karşı cezbe hilesini kullanırlar ve sende onların iç hallerini keşfedecek güç olmadığından, "Benim bu sözlerim bunlara etki ediyor ve ilerliyorlar" zannında bulunursun; ve kendi zannınca onların eğitimi ve terbiyeleri ile meşgul olup durursun. Halbuki nice yıllar vardır ki, onlardan bir zerre doğruluk ve irşad (doğru yolu gösterme) faydası görmedin. Hepsi kendi nefislerinin hevesindedirler.

Zîrâ senin kıymetli ömrünü o beş günlük âşıklar cezbenin hud'asından yerler. Ya'ni, onlar senin sözlerinden, kendilerine bir cezbe-i ilâhî hâsıl olmuş gibi gösterirler. Bu sûretle sana karşı cezbe hîlesini kullanırlar ve sende onların ahvâl-i bâtınelerini keşfedecek kudret olmadığından, "Benim bu sözlerim bunlara te'sîr ediyor ve terakkî ediyorlar" zannında bulunursun; ve kendi zu'münce onların ta'lîm ve terbiyeleri ile meşgül olup durursun. Halbuki nice yıllar vardır ki, onlardan bir habbe sıdk ve fâide-i irşad görmedin. Hepsi kendi nefislerinin hevâsındadırlar.

3201. Avâmın yolu üzerine nice bir hengâme koyarsın? Adımını hasta ettin, hiç murad zahir olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3201. Avamın yolu üzerine daha ne kadar kalabalık toplarsın? Adımını hasta ettin, hiçbir istek ortaya çıkmadı.

"Hengâme" kelimesinin çeşitli anlamları vardır; burada "topluluk ve insanların bir araya gelmesi" anlamındadır. Yani, hâl böyleyken avamın yolu üzerine daha ne kadar bir topluluk kurarsın ve onları başına toplarsın. Hak yolundaki adımını hasta ve zayıf düşürdün. Senin böyle avamı başına toplamandan hiçbir hidayet isteği ve saadet maksadı hâsıl olmadı.

“Hengâme”, müteaddid ma’nâları vardır, burada “mecma’ ve adamların cem’iyyeti” ma’nâsınadır. Ya’ni, hâl böyle iken avâmın yolu üzerine nice bir cem’iyyet kurarsın ve onları başına toplarsın. Hak yolundaki adımını hasta ve alîl ettin. Senin böyle avâmı başına toplamandan hiçbir murâd-ı hidâyet ve maksûd-ı saâdet hâsıl olmadı.

3202. Sıhhat vaktinde cümle yâr ve arkadaştırlar. Derd ve gam vaktinde Hak’tan gayrı enîs hani!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Sağlık vaktinde herkes dost ve arkadaştır. Dert ve keder vaktinde Hak'tan başka dost nerede!

Başına topladığın o sıradan insanlar, sağlığın vaktinde hep sana dost ve yakın arkadaş olurlar. Fakat bir derde ve kedere tutulduğun zaman hepsi etrafından dağılırlar. O zaman sana Hak'tan başka bir dost ve arkadaş kalmaz.

O başına topladığın avâm sıhhatin vaktinde hep sana yâr ve mahrem arkadaş olurlar. Fakat bir derde ve gama mübtelâ olduğun vakit hepsi etrâfından dağılırlar. O vakit sana Hak’tan başka bir elif ve enîs kalmaz.

3203. Göz ve diş ağrısı vaktinde hiçbir kimse, feryâda erişiciden başkası elini tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Göz ve diş ağrısı vaktinde hiçbir kimse, feryada yetişenden başkası elini tutar mı?

Örneğin göz ve diş ağrısı gibi vücuduna birtakım ağrılar ve hastalıklar arız olduğu vakit, feryada yetişen Hak'tan başkası senin elini tutar mı? Gerçi "feryada yetişen"den kasıt, hastalıkları tedavi etmeye yetkili olan tabipler de anlaşılabilirse de, tabipler eliyle gerçekleşen şifalar da Hakk'ın Şâfî (şifa veren) ismiyle gerçekleşen tecellisindendir (ortaya çıkışından). Eğer Hak, Şâfî ismiyle tecelli buyurmazsa, tabipler de hastalıkların tedavisinden aciz kalırlar.

Meselâ göz ve diş ağrısı gibi vücûduna birtakım evcâ’ ve emrâz ârız olduğu vakit feryâda erişici olan Hak’tan başkası senin elini tutar mı? Gerçi “feryâd-res”den murâd, ilel ve emrâzı tedâviye salâhiyetdâr olan tabîbler dahi anlaşılablirse de, etıbbâ yediyle vâki’ olan şifâlar dahi Hakk’ın Şâfî ismiyle vâki’ olan tecellîsindendir. Eğer Hak Şâfî ismiyle tecellî buyurmazsa etıbbâ dahi ilel ve emrâzın tedâvisinden âciz kalırlar.

3204. Binâenaleyh hemân derdi ve marazı yâd tut! Ayaz gibi postînden ibret al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Bu sebeple hemen derdi ve hastalığı hatırında tut! Ayaz gibi posttan ibret al!

Yani, ey halktan vefa uman kimse, ancak acı ve hastalık zamanlarını hatırında tut! Nasıl ki Sultan Mahmud'un yakın adamı olan Ayaz, köylülüğü zamanında giydiği postunu ve çarığını bir odada saklayıp, iktidarı zamanında onları ziyaret eder ve acizlik ve zillet hâlini daima hatırında tutardı ve onlardan ibret alırdı. Sen de öyle yap!

Ya’ni, ey halktan vefâ uman kimse, ancak evcâ’ ve emrâz zamanlarını hatırında tut! Nitekim Sultan Mahmûd’un mukarrebî olan Ayaz köylülüğü zamânında giydiği postunu ve çarığını bir odada hıfzedip ikbâli zamânında onları ziyâret eder ve hâl-i acz ve zilletini dâimâ hatırında tutardı ve onlardan ibret alırdı. Sen de öyle yap!

3205. Postîn o senin derdinin hâlidir ki, o Ayaz onu elde tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Post, senin derdinin hâlidir ki, Ayaz onu elde tutmuştur.

"Hengâme"nin birçok anlamı vardır, burada "topluluk ve insanların bir araya gelmesi" anlamındadır. Yani, hâl böyleyken avamın yolu üzerine nasıl bir topluluk kurarsın ve onları başına toplarsın? Hak yolundaki adımını hasta ve zayıf ettin. Senin böyle avamı başına toplamanla hiçbir hidayet amacı ve saadet maksadı gerçekleşmedi.

"Hengâme", müteaddid ma'nâları vardır, burada "mecma' ve adamların cem'iyyeti" ma'nâsınadır. Ya'ni, hâl böyle iken avâmın yolu üzerine nice bir cem'iyyet kurarsın ve onları başına toplarsın. Hak yolundaki adımını hasta ve alîl ettin. Senin böyle avâmı başına toplamandan hiçbir murâd-ı hidâyet ve maksûd-ı saâdet hâsıl olmadı.

3202. Sıhhat vaktinde cümle yâr ve arkadaştırlar. Derd ve gam vaktinde Hak'tan gayrı enîs hani!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3202. Sağlık vaktinde herkes dost ve arkadaştır. Dert ve keder vaktinde Hak'tan başka dost nerede!

O etrafına topladığın sıradan insanlar, sağlığın vaktinde hep sana dost ve yakın arkadaş olurlar. Fakat bir derde ve kedere yakalandığın zaman hepsi etrafından dağılırlar. O zaman sana Hak'tan başka bir dost ve arkadaş kalmaz.

O başına topladığın avâm sıhhatin vaktinde hep sana yâr ve mahrem arkadaş olurlar. Fakat bir derde ve gama mübtelâ olduğun vakit hepsi etrâfından dağılırlar. O vakit sana Hak'tan başka bir elîf ve enîs kalmaz.

3203. Göz ve diş ağrısı vaktinde hiçbir kimse, feryâda erişiciden başkası elini tutar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3203. Göz ve diş ağrısı vaktinde hiçbir kimse, feryada yetişenden başkası elini tutar mı?

Örneğin göz ve diş ağrısı gibi bedenine birtakım ağrılar ve hastalıklar geldiği zaman, feryada yetişen Hak'tan başkası senin elini tutar mı? Gerçi "feryada yetişen"den kasıt, hastalıkları tedavi etmeye yetkili olan tabipler de anlaşılabilirse de, tabipler eliyle gerçekleşen şifalar da Hakk'ın Şâfî (şifa veren) ismiyle gerçekleşen tecellisindendir (ortaya çıkışından). Eğer Hak, Şâfî ismiyle tecelli buyurmazsa, tabipler de hastalıkların tedavisinden aciz kalırlar.

Meselâ göz ve diş ağrısı gibi vücûduna birtakım evcâ' ve emrâz ârız olduğu vakit feryâda erişici olan Hak'tan başkası senin elini tutar mı? Gerçi "feryâd-res"den murâd, ilel ve emrâzı tedaviye salâhiyetdâr olan tabîbler dahi anlaşılabılırse de, etıbbâ yediyle vâki' olan şifalar dahi Hakk'ın Şâfî ismiyle vâki' olan tecellîsindendir. Eğer Hak Şâfî ismiyle tecellî buyurmazsa etıbbâ dahi ilel ve emrâzın tedavisinden âciz kalırlar.

3204. Binâenaleyh hemân derdi ve marazı yâd tut! Ayaz gibi postînden ibret al!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3204. Bu sebeple hemen derdi ve hastalığı hatırında tut! Ayaz gibi posttan ibret al!

Yani, ey halktan vefa uman kimse, ancak ağrı ve hastalık zamanlarını hatırında tut! Nasıl ki Sultan Mahmud'un yakın adamı olan Ayaz, köylülük zamanında giydiği postunu ve çarığını bir odada saklayıp yükseliş zamanında onları ziyaret eder ve acizlik ve zillet hâlini daima hatırında tutardı ve onlardan ibret alırdı. Sen de öyle yap!

Ya'ni, ey halktan vefâ uman kimse, ancak evcâ' ve emrâz zamanlarını hatırında tut! Nitekim Sultan Mahmûd'un mukarrebi olan Ayaz köylülüğü zamânında giydiği postunu ve çarığını bir odada hıfzedip ikbâli zamânında onları ziyaret eder ve hâl-i acz ve zilletini dâimâ hatırında tutardı ve onlardan ibret alırdı. Sen de öyle yap!

3205. Postîn o senin derdinin hâlidir ki, o Ayaz onu elde tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3205. Postîn o senin derdinin hâlidir ki, o Ayaz onu elde tutmuştur.

O senin ağrılar ve hastalıklar zamanındaki hâlin ve aczin ve zayıflığın, Ayaz'ın köylülüğü zamanında giydiği posteki ve çarık karşılığıdır; ve sıhhat ve kuvvet hâlin ise Sultan Mahmud'un Ayaz'a ihsan etmiş olduğu güzel elbiselerin ve hil'atlerin benzeridir. Bu sebeple kendi izafî varlığını idrak eden kulun asıl hâli acizlik ve zayıflık ve Hakk'ın emrine boyun eğmektir ve itaat etmektir.

Cebrî olan kâfirin, kendisini İslâm'a davet eden ve cebir inancını terk etmeye çağıran o Sünnî'ye tekrar cevap söylemesidir; ve iki taraftan münazaranın uzamasıdır. Çünkü işkâl ve cevap maddesini ancak hakiki aşk götürür ki, onun için ona aldırmaz. ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediği kula verir.

Yani, Sünnî olan mümin, yukarıda geçtiği şekilde Cebrî'yi İslâm'a davet etti; ve Cebrî o davete karşı özür diledi ve Sünnî'yi susturmak için birtakım deliller getirdi. Sünnî de ona cevaplar verdi; ve ikisinin arasındaki münazara ve tartışma uzadı durdu. Çünkü müşkil görünen meselelerin ve onların cevaplarının düşünülmesini ancak hakiki aşk ve Allah sevgisi ortadan kaldırır. Çünkü bu hakiki aşkın, bu gibi soruları ve cevapları kalplerden ve zihinlerden silip süpürmek hususunda asla aldırmazlığı yoktur. Çünkü aşk hangi bir kalbe girerse ancak kendisi kalır, kendinden başkasını yok eder. Bu ilahi aşk ise Yüce Allah'ın fazlı ve inayetidir, onu dilediği kuluna ihsan eder. Hz. Pîr'in beyti:

“Aklımı ve gönlümü manalar aşkının Burak'ı götürdü. Bana sor ki, nereye götürdü? O tarafa götürdü ki sen bilemezsin!” O senin ağrılar ve hastalıklar zamanındaki hâlin ve aczin ve zayıflığın, Ayaz'ın köylülüğü zamanında giydiği posteki ve çarık karşılığıdır; ve sıhhat ve kuvvet hâlin ise Sultan Mahmud'un Ayaz'a ihsan etmiş olduğu güzel elbiselerin ve hil'atlerin benzeridir. Bu sebeple kendi izafî varlığını idrak eden kulun asıl hâli acizlik ve zayıflık ve Hakk'ın emrine boyun eğmektir ve itaat etmektir.

باز جواب گفتن آن کافر جبری آن سنی را که به اسلامش دعوت می کرد و به ترك اعتقاد جبرش دعوت میکرد و دراز شدن مناظره از طرفین که ماده اشکال و جواب را نبرد الا عشق حقیقی که او را پروای آن نماند ، ذلك فضل الله يُؤْتِيهِ مَنْ يشاء Cebrî olan kâfirin o Sünnî'ye tekrar cevap söylemesidir ki, kendisini İslâm'a davet ederdi ve o cebir inancının terkine davet ederdi; ve iki taraftan münazaranın uzamasıdır. Çünkü işkâl ve cevap maddesini ancak hakiki aşk götürür ki, onun için ona aldırmaz. Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediği kula verir.

Yani, Sünnî olan mümin, yukarıda geçtiği şekilde Cebrî'yi İslâm'a davet etti; ve Cebrî o davete karşı özür diledi ve Sünnî'yi susturmak için birtakım deliller getirdi. Sünnî de ona cevaplar verdi; ve ikisinin arasındaki münazara ve tartışma uzadı durdu. Çünkü müşkil görünen meselelerin ve onların cevaplarının düşünülmesini ancak hakiki aşk ve Allah sevgisi ortadan kaldırır. Çünkü bu hakiki aşkın bu gibi soruları ve cevapları kalplerden ve zihinlerden silip süpürmek hususunda asla aldırmazlığı yoktur. Çünkü aşk hangi bir kalbe girerse ancak kendisi kalır, kendinden başkasını yok eder. Bu ilahi aşk ise Yüce Allah'ın fazlı ve inayetidir, onu dilediği kuluna ihsan eder. Hz. Pîr'in beyti:

"Aklımı ve gönlümü manalar aşkının Burak'ı götürdü. Bana sor ki, nereye götürdü? O tarafa götürdü ki sen bilemezsin!"

O senin ağrılar ve hastalıklar zamânındaki hâlin ve aczin ve mezelletin Ayaz'ın köylülüğü zamânında giydiği posteki ve çarık mukâbilidir; ve sıhhat ve kuvvet hâlin ise Sultan Mahmûd'un Ayaz'a ihsân etmiş olduğu güzel elbiselerin ve hil'atlerin nazîridir. Binâenaleyh kendi vücûd-ı izâfîsini müdrik olan abdın hâl-i aslîsi acz ve mezellet ve emr-i Hakk'a boyun eğmektir ve itâat etmektir.

Cebrî olan kâfirin o Sünnî'ye tekrar cevab söylemesidir ki, kendisini İslâm'a da'vet ederdi; ve o cebir i'tikâdının terkine da'vet ederdi; ve iki taraftan münâzaranın uzamasıdır. Zîrâ işkâl ve cevâb maddesini ancak aşk-ı hakîkî götürür ki, onun için ona pervâ olmaz. ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediği kula verir.

Ya'ni, Sünnî olan mü'min tafsîli yukarıda geçtiği vech ile Cebrî'yi İslâm'a da'vet etti; ve Cebrî o da'vete karşı i'tizâr etti ve Sünnî'yi iskât için birtakım delîller getirdi. Sünnî de ona cevâblar verdi; ve ikisinin arasındaki münâzara ve mübâhase uzadı durdu. Zîrâ müşkil görünen mes'elelerin ve onların cevâblarının tefekkürünü ancak aşk-ı hakîkî [ve] muhabbetullah izâle eder. Zîrâ bu aşk-ı hakîkînin bu gibi suâlleri ve cevâbları kalblerden ve dîmâğlardan silip süpürmek husûsunda aslâ pervâsı yoktur. Çünkü aşk hangi bir kalbe girerse ancak kendisi kalır, kendinin gayrını mahveder. Bu aşk-ı ilâhî ise cenâb-ı Hakk'ın fazlı ve inâyetidir, onu dilediği kuluna ihsân eder. Beyt-i Hz. Pîr:

“Aklımı ve gönlümü ma'nâlar aşkının burâkı götürdü. Bana sor ki, nereye götürdü? O tarafa götürdü ki sen bilemezsin!” O senin ağrılar ve hastalıklar zamânındaki hâlin ve aczin ve mezelletin Ayaz'ın köylülüğü zamânında giydiği posteki ve çarık mukābilidir; ve sıhhat ve kuvvet hâlin ise Sultan Mahmûd'un Ayaz'a ihsân etmiş olduğu güzel elbiselerin ve hil'atlerin nazîridir. Binâenaleyh kendi vücûd-ı izâfisini müdrik olan abdin hâl-i aslîsi acz ve mezellet ve emr-i Hakk'a boyun eğmektir ve itâat etmektir.

باز جواب گفتن آن کافر جبری آن سنی را که به اسلامش دعوت می کرد و به ترك اعتقاد جبرش دعوت میکرد و دراز شدن مناظره از طرفین که ماده اشکال و جواب را نبرد الا عشق حقیقی که او را پروای آن نماند ، ذلك فضل الله يُؤْتِيهِ مَنْ يشاء Cebrî olan kâfirin o Sünnî'ye tekrar cevab söylemesidir ki, kendisini İslâm'a da'vet ederdi ve o cebir i'tikādının terkine da'vet ederdi; ve iki taraftan münâzaranın uzamasıdır. Zîrâ işkâl ve cevâb maddesini ancak aşk-ı hakîkî götürür ki, onun için ona pervâ olmaz. Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediği kula verir

Ya'ni, Sünnî olan mü'min tafsîli yukarıda geçtiği vech ile Cebrî'yi İslâm'a da'vet etti; ve Cebrî o da'vete karşı i'tizâr etti ve Sünnî'yi iskât için birtakım delîller getirdi. Sünnî de ona cevablar verdi; ve ikisinin arasındaki münâzara ve mübahase uzadı durdu. Zîrâ müşkil görünen mes'elelerin ve onların cevâblarının tefekkürünü ancak aşk-ı hakîkî [ve] muhabbetullah izâle eder. Zîrâ bu aşk-ı hakîkînin bu gibi suâlleri ve cevabları kalblerden ve dimâğlardan silip süpürmek hususunda aslâ pervâsı yoktur. Çünkü aşk hangi bir kalbe girerse ancak kendisi kalır, kendinin gayrını mahveder. Bu aşk-ı ilâhî ise cenâb-ı Hakk'ın fazlı ve inâyetidir, onu dilediği kuluna ihsân eder. Beyt-i Hz. Pîr:

"Aklımı ve gönlümü ma'nâlar aşkının burâkı götürdü. Bana sor ki, nereye götürdü? O tarafa götürdü ki sen bilemezsin!"

3206. Kâfir Cebrî cevaba başladı ki, o çok söyleyici adam ondan hayran oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Kaderci kâfir cevap vermeye başladı ki, o çok konuşan adam ondan hayran kaldı.

İnsanlardaki iradeyi inkâr eden kaderci, kendi inancını güçlendirmek için Sünnî'ye karşı birtakım cevaplar vermeye başladı. O çok konuşan ve insanın iradesini ispat etmek için deliller getiren Sünnî adam, kadercinin cevaplarından hayran kaldı. "Mıntık", çok konuşan ve iyi söz söyleyen anlamındadır.

Beşerdeki ihtiyârı münkir olan Cebrî kendi i'tikādını takviye için Sünnî'ye karşı birtakım cevablara başladı. O çok söyleyici ve beşerin ihtiyârını isbât için delîller getirici olan o Sünnî adam, Cebrî'nin cevâblarından hayrân oldu. "Mintıyk", çok söyleyici ve iyi söz söyleyici ma'nâsınadır.

3207. Fakat ben o cevabları ve suâlleri kâmilen tekrar söylersem bu makālden kalırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Fakat ben o cevapları ve soruları eksiksiz tekrar söylersem bu makaleden geri kalırım.

Ben bu Mesnevî-i Şerîf'te iki tarafın sorularını ve cevaplarını birer birer tekrar edip söylersem, anlatacağım hakikatleri açıklamaktan geri kalırım.

Ben bu Mesnevî-i Şerîf de iki tarafın suâllerini ve cevablarını birer birer tekrar edip söylersem anlatacağım hakāyıkı beyândan geri kalırım.

3208. Ondan bizlere pek mühim söylemeklikler vardır ki, senin anlayışın ona nişân bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Ondan bizlere pek önemli söyleyişler vardır ki, senin anlayışın ona işaret bulur.

"مایان را" (mâyân râ) takdirindedir ki "bizlere" demek olur. Bizlere onların sorularından ve cevaplarından daha önemli sözler söyleyişler vardır ki, o sözlerden senin anlayışın o soru ve cevaba işaret bulur. Onların birbirlerine ne dedikleri anlaşılır.

)مایان را (مان takdîrindedir ki "bizlere" demek olur. Bizlere onların suâllerinden ve cevâblarından daha mühim sözler söylemeklikler vardır ki, o sözlerden senin anlayışın o suâl ve cevâba nişan bulur. Onların birbirlerine ne dedikleri anlaşılır.

3209. Ey nâdân, o bahisten biraz söyledik. Birazdan küllün kanunu zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Ey cahil, o tartışmadan biraz bahsettik. Birazdan bütünün kanunu ortaya çıkar.

"Utül", hayrı engelleyen, faydasız, yontulmamış, cahil, katı yürekli ve kaba (Kamus). Yani, ey cebir (kulların fiillerinde iradesi olmadığını savunan görüş) tarafına eğilimli olan cahil, biz soru ve cevap konusundan yukarıda biraz bahsettik. Bu biraz söylenen sözden o cebir mezhebinin bütün yapısının aslı ve esası ortaya çıkar.

"Utül", hayrı men' eden, menfaatsiz, nâ-tıraş, nâdân, katı yürekli ve galîz (Kāmûs). Ya'ni, ey cebir tarafına mütemâyil olan câhil, biz suâl ve cevâb bahsinden yukarıda biraz söyledik. Bu biraz söylenen sözden o mezheb-i cebrin hey'et-i mecmûasının aslı ve esâsı zâhir olur.

3210. Cebrî ve ehl-i kader arasında beşerin haşrine kadar böyle bahis vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Cebrî ve kader ehli arasında, insanların haşrine kadar böyle bir tartışma vardır.

[3214] Cebrî ve Kaderî mezhepleri hakkındaki açıklamalar yukarıda geçti. Bu iki mezhep mensuplarının tartışması kıyamete kadar devam eder. Her iki taraf birbirine karşı Kur'an'dan ve hadisten deliller getirip kendi mezheplerinin hak olduğunu iddia eder.

[3214] Cebrî ve Kaderî mezhebleri hakkında îzâhât yukarıda geçti. Bu iki mezheb erbâbının mubâhasesi kıyâmete kadar devam eder. Her iki taraf birbirine karşı Kur'ân'dan ve hadîsden delîller getirip kendi mezheblerinin hak olduğunu

3206. Kâfir Cebrî cevaba başladı ki, o çok söyleyici adam ondan hayran oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3206. Kaderci kâfir cevap vermeye başladı ki, o çok konuşan adam ondan hayran kaldı.

İnsanlardaki iradeyi inkâr eden kaderci, kendi inancını güçlendirmek için Sünnî'ye karşı birtakım cevaplar vermeye başladı. O çok konuşan ve insanın iradesini ispat etmek için deliller getiren Sünnî adam, kadercinin cevaplarından hayran kaldı. "Mıntık", çok konuşan ve iyi söz söyleyen anlamındadır.

Beşerdeki ihtiyârı münkir olan Cebrî kendi i'tikādını takviye için Sünnî'ye karşı birtakım cevablara başladı. O çok söyleyici ve beşerin ihtiyârını isbât için delîller getirici olan o Sünnî adam, Cebrî'nin cevâblarından hayrân oldu. "Mintıyk", çok söyleyici ve iyi söz söyleyici ma'nâsınadır.

3207. Fakat ben o cevabları ve suâlleri kâmilen tekrar söylersem bu makālden kalırım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3207. Fakat ben o cevapları ve soruları eksiksiz tekrar söylersem bu makaleden geri kalırım.

Ben bu Mesnevî-i Şerîf'te iki tarafın sorularını ve cevaplarını birer birer tekrar edip söylersem anlatacağım hakikatleri açıklamaktan geri kalırım.

Ben bu Mesnevî-i Şerîf'de iki tarafın suâllerini ve cevablarını birer birer tekrar edip söylersem anlatacağım hakāyıkı beyândan geri kalırım.

3208. Ondan bizlere pek mühim söylemeklikler vardır ki, senin anlayışın ona nişân bulur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3208. Ondan bizlere pek önemli söyleyişler vardır ki, senin anlayışın ona işaret bulur.

"مایان را" (mâyân râ) takdirindedir ki "bizlere" demek olur. Bizlere onların sorularından ve cevaplarından daha önemli sözler söyleyişler vardır ki, o sözlerden senin anlayışın o soru ve cevaba işaret bulur. Onların birbirlerine ne dedikleri anlaşılır.

)مایان را (مان takdîrindedir ki "bizlere" demek olur. Bizlere onların suâllerinden ve cevâblarından daha mühim sözler söylemeklikler vardır ki, o sözlerden senin anlayışın o suâl ve cevâba nişan bulur. Onların birbirlerine ne dedikleri anlaşılır.

3209. Ey nâdân, o bahisten biraz söyledik. Birazdan küllün kanunu zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3209. Ey cahil, o tartışmadan biraz bahsettik. Birazdan bütünün kanunu ortaya çıkar.

"Utül", hayrı engelleyen, faydasız, yontulmamış, cahil, katı yürekli ve kaba (Kamus). Yani, ey cebir (kulların fiillerinde iradesi olmadığını savunan görüş) tarafına eğilimli olan cahil, biz soru ve cevap konusundan yukarıda biraz bahsettik. Bu biraz söylenen sözden o cebir mezhebinin bütün yapısının aslı ve esası ortaya çıkar.

"Utül", hayrı men' eden, menfaatsiz, nâ-tıraş, nâdân, katı yürekli ve galîz (Kāmûs). Ya'ni, ey cebir tarafına mütemâyil olan câhil, biz suâl ve cevâb bahsinden yukarıda biraz söyledik. Bu biraz söylenen sözden o mezheb-i cebrin hey'et-i mecmûasının aslı ve esâsı zâhir olur.

3210. Cebrî ve ehl-i kader arasında beşerin haşrine kadar böyle bahis vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3210. Cebriye ve Kaderiye mezhepleri arasında, insanların haşrine kadar böyle bir tartışma vardır.

Cebriye ve Kaderiye mezhepleri hakkındaki açıklamalar yukarıda geçti. Bu iki mezhep mensuplarının tartışması kıyamete kadar devam eder. Her iki taraf birbirine karşı Kur'an'dan ve hadisten deliller getirip kendi mezheplerinin hak olduğunu ispatlamaya çalışırlar. Her biri diğerinin getirdiği delili yine Kur'an ve hadis ile reddeder; ve onların bu ardışık soru ve cevaplarının sonu gelmez.

[3214] Cebrî ve Kaderî mezhebleri hakkında îzâhât yukarıda geçti. Bu iki mezheb erbâbının mubâhasesi kıyâmete kadar devam eder. Her iki taraf birbirine karşı Kur'ân'dan ve hadîsden delîller getirip kendi mezheblerinin hak olduğunu isbâta çalışırlar. Her biri diğerinin getirdiği delîli yine Kur'ân ve hadîs ile reddeder; ve onların bu müteselsil suâl ve cevâblarının nihâyeti gelmez.

3211. Eğer kendi hasmının def'inden âciz kalsa idi, onların mezhebi önden düşer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Eğer kendi düşmanının defedilmesinden âciz kalsaydı, onların mezhebi önden düşerdi.

Eğer bu tartışmada Cebriyecilerden (insanın iradesi olmadığını savunanlar) her biri, kendi muhalifinin birtakım deliller vasıtasıyla defedilmesinden âciz kalsaydı, onların mezhepleri itibardan düşer ve rağbet eden olmazdı. Biri kendi mezhebini güçlendirmek için bir delil getirirse diğeri getirdiği delil ile onu reddeder; ve düşmanı da diğer bir delil ile onun bu delilini geçersiz kılar; ve bu hâl böylece zincirleme devam eder.

Eğer bu mubâhase Cebrîler'den her biri, kendi muhâlifinin birtakım delîller vâsıtasıyla def'inden âciz kalsa idi, onların mezhebleri i'tibârdan sâkıt olur ve rağbet eden olmaz idi. Biri kendi mezhebini takviye için bir delîl getirirse diğeri getirdiği delîl ile onu reddeder; ve hasmı da diğer bir delîl ile onun bu delîlini ibtâl eder; ve bu hâl böyle müteselsilen gider.

3212. Eğer cevâbda onların mahlası olmasa idi, o tebâb yolunda ürkerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Eğer cevapta onların kurtuluşu olmasaydı, o helâk yolunda ürkerlerdi.

"Birûn-şev", dışarıda olma, kurtuluş bulma ve kurtuluş demektir. "Tebâb", helâk ve zarar anlamındadır. Yani, her iki tarafın birbirlerine karşı cevap verme hususunda bir kurtuluşları olmasaydı, her ikisi de o zarar ve hüsran yolundan ürkerler ve o görüşü terk ederlerdi.

“Birûn-şev”, dışarı olma ve necât bulma ve mahlas demektir. “Tebâb”, helâk ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, her iki tarafın birbirlerine karşı cevâb vermek husûsunda onların bir kurtuluş ve mahlası olmasa idi her ikisi de o ziyân ve hüsrân yolundan ürkerler ve o mezhebi terk ederler idi.

3213. Mâdemki o revîşin devâmı makzû oldu, onlara delâil cihetinden perveriş verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Mademki o gidişatın devamı hükmedilmiş oldu, onlara deliller yönünden destek verir.

"Makzû", ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç); ve "hükmolunmuş" demektir, "kazâ eseri" kastedilir. Yani, mademki Cebriyecilerin ve Kaderiyecilerin gidişlerinin devamı hükmedilmiş ve ilâhî kazânın eseri oldu, bu ilâhî kazânın uygulanması ve kesret âleminde (çokluk âleminde) cereyan etmesi için Yüce Allah her iki tarafa da kendi mezheplerinin ve gidişlerinin güçlenmesi için gerekli olan deliller yönünden onlara destek verir ve onlara delil bulmak konusunda kudret ihsan eder. Kazâ ve makzû hakkında III. cildin 1362 numarasına denk gelen: ["Ona dedim ki: "Bu küfür hükmedilmiştir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru, kazâ eseridir."] beytinde ve onu takip eden beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

“Makzû”, ism-i mef'ûldür; ve “hükmolunmuş” demek olup “eser-i kazâ” murâd olunur. Ya'ni, mâdemki Cebrîler'in ve Kaderîler'in gidişlerinin devâmı makzû ve kazâ-yı ilâhî eseri oldu, bu kazâ-yı ilâhînin infâzı ve âlem-i keserâtta cereyânı için Hak Teâlâ her iki tarafa da kendi mezheblerinin ve revîşlerinin takviyesi için lâzım olan delîller cihetinden onlara perveriş verir ve onlara delîl bulmak husûsunda kudret ihsân eder. Kazâ ve makzû hakkında III. cildin 1362 numarasına müsâdif olan: [“Ona dedim ki: “Bu küfür makzûdır; kazâ değildir. Bu küfür, doğru, âsâr-ı kazâdır.”] beytinde ve onu ta'kîb eden beyitlerde mufassalen îzâh olmuştur.

3214. Tâ ki hasmın işkâlinden mülzem olmaya, tâ ki hasmın ikbâlinden mahcûb ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. Tâ ki düşmanın itirazından yenilmesin, tâ ki düşmanın üstün gelmesinden mahcup olmasın!

ispat etmeye çalışırlar. Her biri diğerinin getirdiği delili yine Kur'ân ve hadîs ile reddeder; ve onların bu ardışık soru ve cevaplarının sonu gelmez.

isbâta çalışırlar. Her biri dîğerinin getirdiği delîli yine Kur'ân ve hadîs ile reddeder; ve onların bu müteselsil sual ve cevâblarının nihâyeti gelmez.

3211. Eğer kendi hasmının def'inden aciz kalsa idi, onların mezhebi önden düşer idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3211. Eğer kendi düşmanının defedilmesinden aciz kalsaydı, onların mezhebi önden düşerdi.

Eğer bu tartışmada Cebriyecilerden her biri, kendi muhalifinin birtakım deliller vasıtasıyla defedilmesinden aciz kalsaydı, onların mezhepleri itibardan düşer ve rağbet eden olmazdı. Biri kendi mezhebini güçlendirmek için bir delil getirirse diğeri getirdiği delil ile onu reddeder; ve düşmanı da diğer bir delil ile onun bu delilini geçersiz kılar; ve bu hâl böylece zincirleme devam eder.

Eğer bu mubâhase Cebrîler'den her biri, kendi muhâlifinin birtakım delîller vâsıtasıyla def'inden âciz kalsa idi, onların mezhebleri i'tibârdan sâkıt olur ve rağbet eden olmaz idi. Biri kendi mezhebini takviye için bir delîl getirirse dîğeri getirdiği delîl ile onu reddeder; ve hasmı da dîğer bir delîl ile onun bu delîlini ibtâl eder; ve bu hâl böyle müteselsilen gider.

3212. Eğer cevabda onların mahlası olmasa idi, o tebab yolunda ürkerler idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3212. Eğer cevapta onların kurtuluşu olmasaydı, o helâk yolunda ürkerlerdi.

"Birûn-şev", dışarıda olma, kurtuluş bulma ve kurtuluş demektir. "Tebab", helâk ve zarar anlamındadır. Yani, her iki tarafın birbirlerine karşı cevap verme konusunda bir kurtuluşu olmasaydı, her ikisi de o zarar ve hüsran yolundan ürkerler ve o görüşü terk ederlerdi.

"Birûn-şev", dışarı olma ve necât bulma ve mahlas demektir. "Tebab", helâk ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, her iki tarafın birbirlerine karşı cevâb vermek husûsunda onların bir kurtuluş ve mahlası olmasa idi her ikisi de o ziyân ve hüsrân yolundan ürkerler ve o mezhebi terk ederler idi.

3213. Mâdemki o revişin devamı makzî oldu, onlara delâil cihetinden perveriş verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3213. Mademki o gidişatın devamı hükmolunmuş oldu, onlara deliller yönünden destek verir.

"Makzî", ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç); ve "hükmolunmuş" demek olup "kazanın eseri" kastedilir. Yani, mademki Cebriyecilerin ve Kaderiyecilerin gidişatlarının devamı hükmolunmuş ve ilâhî kazanın eseri oldu, bu ilâhî kazanın uygulanması ve kesret âleminde (çokluk âleminde) akıp gitmesi için Yüce Allah her iki tarafa da kendi mezheplerinin ve gidişatlarının güçlenmesi için gerekli olan deliller yönünden onlara destek verir ve onlara delil bulma konusunda kudret ihsan eder. Kaza ve makzî hakkında III. cildin 1362 numarasına denk gelen: گفتمش این کفر مقضی نی قضاست هست آثار قضا این کفر راست ["Ona dedim ki: "Bu küfür makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru, âsâr-ı kazâdır."] beytinde ve onu takip eden beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

"Makzî", ism-i mef'ûldür; ve "hükmolunmuş” demek olup "eser-i kaza" murâd olunur. Ya'ni, mâdemki Cebrîler'in ve Kaderîler'in gidişlerinin devamı makzî ve kazâ-yı ilâhî eseri oldu, bu kazâ-yı ilâhînin infâzı ve âlem-i keserậtta cereyânı için Hak Teâlâ her iki tarafa da kendi mezheblerinin ve revişlerinin takviyesi için lâzım olan delîller cihetinden onlara perveriş verir ve onlara delîl bulmak hususunda kudret ihsân eder. Kazâ ve makzî hakkında III. cildin 1362 numarasına müsâdif olan : گفتمش این کفر مقضی نی قضاست هست آثار قضا این کفر راست ["Ona dedim ki: "Bu küfür makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru, âsâr-ı kazâdır."] beytinde ve onu ta'kîb eden beyitlerde mufassalen îzâh olmuştur.

3214. Tâ ki hasmın işkâlinden mülzem olmaya, tâ ki hasmın ikbâlinden mahcûb ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3214. Tâ ki düşmanın zorlamasından yenilmesin, tâ ki düşmanın yönelişinden mahcup olmasın!

"İşkâl", burada şüpheli ve karışık olmak anlamındadır; ve "ikbal", bir şeye yönelmektir. Yani, Yüce Allah, kazâ eserinin ortaya çıkması için iki tarafın delillerine gelişim ve kuvvet verir. Tâ ki Cebriye inancına sahip olan kişi, kendi inancına şüpheli ve karışık gelen delillerini getirdiği zaman, Kaderiye inancına sahip olan kişi de onları geçersiz kılan delillerini getirsin de Cebriye inancına sahip olana yenilmesin ve mağlup olmasın! Ve tâ ki Cebriye inancına sahip olanın yönelişinden ve yöneldiği anlamdan utanç duysun ve onun idrak ettiği anlamı idrak edemesin! Her ikisinin baktığı anlamlar birbirine zıt olsun. Nasıl ki III. cildin 1254 numarasına denk gelen beyitte: از نظرگاهست اختلاف مؤمن و گبر و یهود ای مغز وجود yani "Ey varlığın özü, müminin, mecûsînin ve yahudinin ihtilafı bakış açısından kaynaklanır" buyrulmuştu.

"İşkâl", burada müştebih ve mültebis olmak ma'nâsınadır; ve "ikbal", bir şeye teveccüh etmektir. Ya'ni, Hak Teâlâ eser-i kazânın zuhûru için iki tarafın delîllerine perveriş ve kuvvet verir. Tâ ki Cebrî kendi i'tikādına müştebih ve mültebis olan delîllerini getirdiği vakit, Kaderî dahi onları ibtâl eden delîllerini getirsin de Cebrî'ye mülzem ve mağlûb olmasın! Ve tâ ki Cebrî'nin ikbâlinden ve teveccüh ettiği ma'nâdan hicâba düşsün ve onun idrâk ettiği ma'nâyı idrâk edemesin! Her ikisinin nazar ettiği ma'nâlar birbirine muhalif olsun. Nitekim III. cildin 1254 numarasına müsâdif olan beyitte: از نظرگاهست اختلاف مؤمن و گبر و یهود ای مغز وجود ya'ni "Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafi nazargâhdandır" buyrulmuş idi.

3215. Tâ ki bu yetmiş iki millet, kıyamet gününe kadar cihanda daim kala!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. Bu yetmiş iki millet, kıyamet gününe kadar dünyada sürekli var olsun!

Yani, bu yoğun ve karanlık olan suretler âlemi, ilahi isimlerin tecelli yerleridir; ve ilahi isimler Hâdî (doğru yolu gösteren) ve Mudill (saptıran) ve Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren) gibi birbirine zıttır; ve bu yetmiş iki millet de bu zıt isimlerin tecelli yerleridir. Bu sebeple, bu isimlerin eserleri ve hükümleri kıyamete kadar, yani bu yoğun suretler âleminin bozulması zamanına kadar devam etmesi gerekir.

Ya'ni, bu kesîf ve zulmânî olan âlem-i sûret esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr ilh... gibi mütekābîldir; ve bu yetmiş iki millet dahi bu esmâ-i mütekābilenin mezâhiridir. Binâenaleyh bu esmânın âsârı ve ahkâmı kıyâmete kadar ya'ni bu âlem-i kesîf sûretinin bozulması zamânına kadar devâm etmek lazımdır.

3216. Mâdemki bu, zulmet ve gayb cihanıdır, gölge için zemîn gerekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Mademki bu, karanlık ve gayb dünyasıdır, gölge için zemin gereklidir.

Mademki bu dünya ve yoğunluk âlemi karanlık ve gayb âlemidir ve bu karanlık âlemde eşyanın hakikatleri örtülüdür ve gizlidir; ve bu âlemin karanlık ve gayb dünyası olmasının sebebi şudur ki, ilahi isimlerin gölgelerinin düşmesi için zemin lazımdır ve gölgenin düşeceği bir yer olmazsa elbette gölge ortaya çıkmaz. Çünkü gölgenin duyuda var olması için üç şart lazımdır. Birincisi, gölgenin ortaya çıktığı yer. İkincisi, gölgenin sahibi. Üçüncüsü, gölgenin ortaya çıkmasını gerektiren nurdur. Şimdi âlem dediğimiz şey ilahi gölgedir ve onun ortaya çıktığı yer sabit hakikatlerdir (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) yani âlemin suretleridir; ve bu gölge bu sabit hakikatler üzerine uzanmıştır. Buna göre Yüce Hakk'ın mutlak varlığının gölgesi, üzerinde uzadığı suret âlemi itibarıyla idrak olunur ki, bunlar da zuhur yerleridir; ve bu idrak "Nur" ismiyle gerçekleşir ve "Nur" ilahi zâta ait isimlerdendir. İzafî varlığa ve ilme ve ışığa da denir. Çünkü bunlardan her biri eşyayı ortaya çıkarır. Nasıl ki izafî varlık olmasaydı, âlemin sabit hakikatleri yani eşyanın hakikatleri yokluk perdesinde kalırdı; ve eğer âlem olmasaydı hiçbir "İşkâl", burada şüpheli ve karışık olmak anlamındadır; ve "ikbal", bir şeye yönelmektir. Yani, Yüce Allah kaza eserinin ortaya çıkması için iki tarafın delillerine gelişim ve kuvvet verir. Ta ki Cebriye inancına sahip olan kişi kendi inancına şüpheli ve karışık olan delillerini getirdiği zaman, Kaderiye inancına sahip olan kişi de onları geçersiz kılan delillerini getirsin de Cebriye inancına sahip olan kişiye mağlup olmasın! Ve ta ki Cebriye inancına sahip olan kişinin yönelişinden ve yöneldiği anlamdan perdelenmesin ve onun idrak ettiği anlamı idrak edemesin! Her ikisinin baktığı anlamlar birbirine zıt olsun. Nasıl ki III. cildin 1254 numarasına denk gelen beyitte: از نظرگاهست اختلاف مؤمن و گبر و یهود ای مغز وجود yani "Ey varlığın özü, müminin ve mecûsînin ve yahudinin ihtilafı bakış açısından kaynaklanır" buyrulmuştu.

Mâdemki bu dünyâ ve kesâfet âlemi zulmet ve gayb âlemidir ve bu karanlık âlemde hakāyık-ı eşyâ mestûrdur ve gizlidir; ve bu âlemin karanlık ve gayb cihânı olmasının sebebi budur ki, esmâ-i ilâhiyye gölgelerinin düşmesi için zemîn lâzımdır ve gölgenin düşeceği bir mahal olmazsa bittabi' gölge zâhir olmaz. Zîrâ gölgenin histe mevcûd olması için üç şart lazımdır. Birincisi, gölgenin zahir olduğu mahal. İkincisi, gölgenin sahibi. Üçüncüsü, zıllin zuhûrunu îcâb eden nûrdur. İmdi âlem dediğimiz şey zıll-i ilâhîdir ve onun zuhûr ettiği mahal a'yân-ı mümkinâttır ya'ni suver-i âlemdir; ve bu gölge bu a'yân-ı mümkinât üzerine uzamıştır. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın zılli, üzerinde uzadığı âlem-i sûret i'tibâriyle idrâk olunur ki, bunlar da mezâhirdir; ve bu idrâk "nûr" ismiyle vâki' olur ve "Nûr" esmâ-i zâtiyye-i ilâhiyyedendir. Vücûd-ı izâfiye ve ilme ve ziyâya da itlâk olunur. Zîrâ bunlardan her birisi eşyayı ızhâr eder. Nitekim vücûd-ı izâfi olmasa idi, a'yân-ı âlem ya'ni hakāyık-ı eşyâ ketm-i ademde kalır idi; ve eğer âlem olmasa idi hiçbir "İşkâl", burada müştebih ve mültebis olmak ma'nâsınadır; ve "ikbal", bir şeye teveccüh etmektir. Ya'ni, Hak Teâlâ eser-i kazânın zuhûru için iki tarafın delîllerine perveriş ve kuvvet verir. Tâ ki Cebrî kendi i'tikādına müştebih ve mültebis olan delîllerini getirdiği vakit, Kaderî dahi onları ibtâl eden delîllerini getirsin de Cebrî'ye mülzem ve mağlûb olmasın! Ve tâ ki Cebrî'nin ikbâlinden ve teveccüh ettiği ma'nâdan hicâba düşsün ve onun idrâk ettiği ma'nâyı idrâk edemesin! Her ikisinin nazar ettiği ma'nâlar birbirine muhalif olsun. Nitekim III. cildin 1254 numarasına müsâdif olan beyitte: از نظرگاهست اختلاف مؤمن و گبر و یهود ای مغز وجود ya'ni "Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafi nazargâhdandır" buyrulmuş idi.

3215. Tâ ki bu yetmiş iki millet, kıyamet gününe kadar cihanda daim kala!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3215. Bu yetmiş iki millet, kıyamet gününe kadar dünyada sürekli var olsun!

Yani, bu yoğun ve karanlık olan suretler âlemi, ilahi isimlerin tecelli yerleridir; ve ilahi isimler Hâdî (doğru yola ileten) ve Mudill (saptıran) ve Nâfi' (fayda veren) ve Dârr (zarar veren) gibi birbirine zıttır; ve bu yetmiş iki millet de bu zıt isimlerin tecelli yerleridir. Bu sebeple bu isimlerin eserleri ve hükümleri kıyamete kadar, yani bu yoğun suretler âleminin bozulması zamanına kadar devam etmesi gerekir.

Ya'ni, bu kesîf ve zulmânî olan âlem-i sûret esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr ilh... gibi mütekābildir; ve bu yetmiş iki millet dahi bu esmâ-i mütekābilenin mezâhiridir. Binâenaleyh bu esmânın âsârı ve ahkâmı kıyâmete kadar ya'ni bu âlem-i kesîf sûretinin bozulması zamânına kadar devâm etmek lazımdır.

3216. Mâdemki bu, zulmet ve gayb cihanıdır, gölge için zemîn gerekdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3216. Mademki bu, karanlık ve gayb dünyasıdır, gölge için zemin gereklidir.

Mademki bu dünya ve yoğunluk âlemi karanlık ve gayb âlemidir ve bu karanlık âlemde eşyanın hakikatleri örtülüdür ve gizlidir; ve bu âlemin karanlık ve gayb dünyası olmasının sebebi şudur ki, ilahi isimlerin gölgelerinin düşmesi için zemin lazımdır ve gölgenin düşeceği bir yer olmazsa elbette gölge ortaya çıkmaz. Çünkü gölgenin duyularla var olması için üç şart lazımdır. Birincisi, gölgenin ortaya çıktığı yer. İkincisi, gölgenin sahibi. Üçüncüsü, gölgenin ortaya çıkmasını gerektiren nurdur. Şimdi âlem dediğimiz şey ilahi gölgedir ve onun ortaya çıktığı yer mümkün varlıkların sabit hakikatleridir yani âlemin suretleridir; ve bu gölge bu mümkün varlıkların sabit hakikatleri üzerine uzanmıştır. Buna göre Hak'ın mutlak varlığının gölgesi, üzerinde uzadığı suret âlemi itibarıyla idrak olunur ki, bunlar da mazharlardır; ve bu idrak "nur" ismiyle meydana gelir ve "Nur" ilahi zâta ait hallerdendir. İzafî varlığa ve ilme ve ışığa da denir. Çünkü bunlardan her biri eşyayı ortaya çıkarır. Nitekim izafî varlık olmasaydı, âlemin sabit hakikatleri yani eşyanın hakikatleri yokluk perdesinde kalırdı; ve eğer âlem olmasaydı hiçbir şey idrak olunamazdı; ve ışık olmasaydı varlıkların sabit hakikatleri her şeyi kaplayan karanlık içinde kalırdı. Buna göre izafî varlık ile Mutlak Hak'ın varlığı idrak olunur. Yani mazharlar ilahi isimlerin gölgeleridir; ve bu isimlerle adlandırılan Hak'ın varlığı idrak olunur. "Gölge" hakkındaki diğer ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusufiyye'dedir.

Mâdemki bu dünyâ ve kesâfet âlemi zulmet ve gayb âlemidir ve bu karanlık âlemde hakāyık-ı eşyâ mestûrdur ve gizlidir; ve bu âlemin karanlık ve gayb cihânı olmasının sebebi budur ki, esmâ-i ilâhiyye gölgelerinin düşmesi için zemîn lâzımdır ve gölgenin düşeceği bir mahal olmazsa bittabi' gölge zâhir olmaz. Zîrâ gölgenin histe mevcûd olması için üç şart lazımdır. Birincisi, gölgenin zahir olduğu mahal. İkincisi, gölgenin sahibi. Üçüncüsü, zıllin zuhûrunu îcâb eden nûrdur. İmdi âlem dediğimiz şey zıll-i ilâhîdir ve onun zuhûr ettiği mahal a'yân-ı mümkinâttır ya'ni suver-i âlemdir; ve bu gölge bu a'yân-ı mümkinât üzerine uzamıştır. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın zılli, üzerinde uzadığı âlem-i sûret i'tibâriyle idrâk olunur ki, bunlar da mezâhirdir; ve bu idrâk "nûr" ismiyle vâki' olur ve "Nûr" esmâ-i zâtiyye-i ilâhiyyedendir. Vücûd-ı izâfiye ve ilme ve ziyâya da itlâk olunur. Zîrâ bunlardan her birisi eşyayı ızhâr eder. Nitekim vücûd-ı izâfi olmasa idi, a'yân-ı âlem ya'ni hakāyık-ı eşyâ ketm-i ademde kalır idi; ve eğer âlem olmasa idi hiçbir şey idrâk olunamaz idi; ve ziyâ olmasa idi a'yân-ı vücûdiyye zulmet-i sâtire içinde kalır idi. Binâenaleyh vücûd-ı izâfî ile vücûd-ı Hakk-ı Mutlak idrâk olunur. Ya'ni mezâhir esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir; ve bu esmâ ile müsemmâ olan Hakk'ın vücûdu idrâk olunur. “Zıll”, hakkındaki tafsîlât-ı sâire Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yûsufiyye'dedir.

3217. Tâ ki kıyâmete kadar bu yetmiş iki kala, mübtedî' için güft ü gû eksik gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. Tâ ki kıyamete kadar bu yetmiş iki fırka, tasavvuf yoluna yeni giren için dedikodu eksik gelmesin!

"Mübtedî'", hakikat ehline karşı çıkan fırkalardır ki, bunlar inançlarını kendi akıllarının hükmü ile oluştururlar. Kur'an'ın ve şerefli hadislerin açık beyanlarını kendi akli saçmalıklarıyla yorumlarlar. Bununla birlikte kendilerini Ehl-i Sünnet ve Cemaat'ten sayarlar; ve bu şekilde hakikat ehlinin beyanlarına itiraz ederler ve onların beyanlarını geçersiz kılmak için kendi akıllarınca türlü türlü yorumlar getirirler. Cebriyeciler ve Kaderiyeciler bunların örneğidir; ve bunların sayısı yetmiş ikiye ulaşır. İsimleri ve inançları Milel ve Nihal isimli kitapta zikredilmiştir. Burada bunların zikri uzun olur. Her bir fırka kendi aklına göre oluşturduğu inancın güçlendirilmesi için deliller getirir; ve Yüce Allah dahi çok sayıdaki isimlerinin hükümlerinin ve gölgelerinin kıyamete kadar devamı için onlara destek verir; ve bu çokluk âleminde dedikodu da eksik olmaz. Gerçi bunlara karşılık kelam ilmi ehli çıkıp onların inançlarını geçersiz kılmaya çalışmışlarsa da, istidlali ilimlerden olan bu kelam ilmi dahi onları susturamamıştır. Çünkü onlar kelam ehlinin getirdikleri delilleri de geçersiz kılacak deliller getirmişlerdir. Nitekim İmam Gazâlî hazretleri el-Munkızü mine'd-Dalâl isimli kitabında kelam ilminin, kendi amacına hizmet etmediğini beyan etmiştir.

“Mübtedî'”, ehl-i hakîkate muhâlefet eden fırkalardır ki, bunlar i'tikâdlarını kendi akıllarının hükmü ile îcâd ederler. Kur'ân'ın ve ahâdîs-i şerîfenin açık olan beyânâtını kendi müzahrafât-ı akliyyeleri ile te'vîl ederler. Bununla berâber kendilerini ehl-i sünnet ve cemâatten addederler; ve bu sûretle ehl-i hakîkatin beyânâtına i'tiraz ederler ve onların beyânâtını ibtâl için kendi akıllarınca türlü türlü te'vîller getirirler. Cebrîler ve Kaderîler bunların nümûnesidir; ve bunların adedi yetmiş ikiye bâliğ olur. İsimleri ve i'tikâdları Milel ve Nihal isimdeki kitabda mezkûrdur. Burada bunların zikri uzun olur. Her bir fırka kendi aklına göre îcâd ettiği i'tikâdın takviyesi için deliller getirir; ve Hak Teâlâ dahi esmâ-i müteaddidesi ahkâmının ve gölgelerinin kıyâmete kadar devâmı için onlara perveriş verir; ve bu âlem-i keserâtta dedikodu da eksik olmaz. Gerçi bunlara mukâbil ilm-i kelâm ehli çıkıp onların i'tikâdlarını ibtâle çalışmışlar ise de ulûm-ı istidlâliyyeden olan bu ilm-i kelâm dahi onları iskât edememiştir. Zîrâ onlar ehl-i kelâmın getirdikleri delilleri de ibtâl edecek deliller getirmişlerdir. Nitekim İmâm-ı Gazâlî hazretleri el-Munkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitabında ilm-i kelâmın, kendi maksadına hâdim olmadığını beyân etmiştir.

3218. Mahzenin bahâda izzeti olur ki, onun üzerinde kilitler ziyâde ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Mahzenin değeri, üzerindeki kilitlerin çokluğuyla artar!

Yani, bir hazinenin üzerinde ne kadar çok kilit olursa, o kilitlerin çokluğu o hazinenin kıymetindeki yüceliğine ve büyüklüğüne delil olur. Bunun gibi, bu çeşitli fırkaların akli çıkarımlarla getirdikleri deliller, hakikat hazinesinin kilitleri gibidir; ve bunların çokluğu o hazinenin çok kıymetli olduğunun delilidir. şey idrak olunamazdı; ve ışık olmasaydı, varlıksal hakikatler (a'yân-ı vücûdiyye) örten karanlık içinde kalırdı. Bu sebeple, izafî varlık ile Mutlak Hak'kın varlığı idrak olunur. Yani, mazharlar (tecelliler) ilahi isimlerin gölgeleridir; ve bu isimlerle isimlendirilen Hakk'ın varlığı idrak olunur. "Zıll" (gölge) hakkındaki diğer ayrıntılar Fusûsu'l-Hikem'de, Yusuf Fassı'ndadır.

Ya'ni, bir hazînenin üzerinde ne kadar kilit çok olursa o hazînenin kıymet-teki izzetine ve büyüklüğüne o kilitlerin çokluğu delil olur. Bunun gibi bu muhtelif fırkaların istidlâlât-ı akliyye ile getirdikleri deliller hakîkat hazînesinin kilitleri mesâbesindedir; ve bunların çokluğu o hazînenin pek kıymetli olduğunun delîlidir. şey idrak olunamaz idi; ve ziyâ olmasa idi a'yân-ı vücûdiyye zulmet-i sâtire içinde kalır idi. Binâenaleyh vücûd-ı izâfî ile vücûd-ı Hakk-ı Mutlak idrak olunur. Ya'ni mezâhir esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir; ve bu esmâ ile müsemmâ olan Hakk'ın vücûdu idrâk olunur. “Zıll”, hakkındaki tafsîlât-ı sâire Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusûfiyye'dedir.

3217. Ta ki kıyamete kadar bu yetmiş iki kala, mübtedi' için güft ü gû eksik gelmeye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3217. Kıyamete kadar bu yetmiş iki fırka, tasavvuf yoluna yeni giren için dedikodu eksik etmesin!

"Mübtedi", hakikat ehline karşı çıkan fırkalardır ki, bunlar inançlarını kendi akıllarının hükmüyle oluştururlar. Kur'an'ın ve şerefli hadislerin açık beyanlarını kendi akıl karışıklıklarıyla yorumlarlar. Bununla birlikte kendilerini Ehl-i Sünnet ve Cemaat'ten sayarlar; ve bu şekilde hakikat ehlinin beyanlarına itiraz ederler ve onların beyanlarını geçersiz kılmak için kendi akıllarınca türlü türlü yorumlar getirirler. Cebriyeciler ve Kaderiyeciler bunların örneğidir; ve bunların sayısı yetmiş ikiye ulaşır. İsimleri ve inançları Milel ve Nihal isimli kitapta zikredilmiştir. Burada bunların zikri uzun olur.

Her bir fırka kendi aklına göre oluşturduğu inancın güçlendirilmesi için deliller getirir; ve Yüce Allah da zıt isimlerinin hükümlerinin ve gölgelerinin kıyamete kadar devamı için onlara destek verir; ve bu çokluk âleminde dedikodu da eksik olmaz. Gerçi bunlara karşılık kelam ilmi ehli çıkıp onların inançlarını geçersiz kılmaya çalışmışlarsa da, istidlali ilimlerden olan bu kelam ilmi dahi onları susturamamıştır. Çünkü onlar kelam ehlinin getirdikleri delilleri de geçersiz kılacak deliller getirmişlerdir. Nitekim İmam Gazali hazretleri el-Munkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitabında kelam ilminin, kendi amacına hizmet etmediğini beyan etmiştir.

“Mübtedi”, ehl-i hakikate muhalefet eden fırkalardır ki, bunlar i'tikādlarını kendi akıllarının hükmü ile îcâd ederler. Kur'ân'ın ve ahâdîs-i şerîfenin açık olan beyânâtını kendi müzahrafât-ı akliyyeleri ile te'vîl ederler. Bununla beraber kendilerini ehl-i sünnet ve cemâatten addederler; ve bu sûretle ehl-i hakîkatin beyânâtına i'tiraz ederler ve onların beyânâtını ibtâl için kendi akıllarınca türlü türlü te'vîller getirirler. Cebrîler ve Kaderîler bunların nümûnesidir; ve bunların adedi yetmiş ikiye bâliğ olur. İsimleri ve i'tikādları Milel ve Nihal isimdeki kitâbda mezkûrdur. Burada bunların zikri uzun olur.

Her bir fırka kendi aklına göre îcâd ettiği i'tikādın takviyesi için delîller getirir; ve Hak Teâlâ dahi esmâ-i mütezâddesi ahkâmının ve gölgelerinin kıyâmete kadar devâmı için onlara perveriş verir; ve bu âlem-i keserâtta dedikodu da eksik olmaz. Gerçi bunlara mukābil ilm-i kelâm ehli çıkıp onların i'tikādlarını ibtâle çalışmışlar ise de ulûm-ı istidlâliyyeden olan bu ilm-i kelâm dahi onları iskât edememiştir. Zîrâ onlar ehl-i kelâmın getirdikleri delîlleri de ibtâl edecek delîller getirmişlerdir. Nitekim İmâm-ı Gazâlî hazretleri el-Munkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitabında ilm-i kelâmın, kendi maksadına hâdim olmadığını beyân etmiştir.

3218. Mahzenin bahada izzeti olur ki, onun üzerinde kilitler ziyade ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3218. Mahzenin değerdeki yüceliği, üzerinde kilitlerin çok olmasıyla olur!

Yani, bir hazinenin üzerinde ne kadar çok kilit olursa, o kilitlerin çokluğu o hazinenin değerdeki yüceliğine ve büyüklüğüne delil olur. Bunun gibi, bu çeşitli fırkaların akli çıkarımlarla getirdikleri deliller, hakikat hazinesinin kilitleri gibidir; ve bunların çokluğu o hazinenin çok kıymetli olduğunun delilidir.

Ya'ni, bir hazînenin üzerinde ne kadar kilit çok olursa o hazînenin kıymetteki izzetine ve büyüklüğüne o kilitlerin çokluğu delîl olur. Bunun gibi bu muhtelif fırkaların istidlâlât-ı akliyye ile getirdikleri delîller hakîkat hazînesinin kilitleri mesâbesindedir; ve bunların çokluğu o hazînenin pek kıymetli olduğunun delîlidir.

3219. Ey imtihan olunmuş kimse, yolun pek dolaşığı ve ukbesi ve yol vurucusu maksadın izzeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Ey imtihan olunmuş kimse, yolun pek dolaşığı ve ukbesi ve yol vurucusu maksadın izzeti olur.

Ey hakikat yolunu bulmak için imtihana çekilmiş olan kimse, o hakikat yolunun pek dolaşık olması ve yüksekliği ve alçaklığı arasındaki mesafesi ve yol vurucusunun bulunması o hakiki maksadın izzeti ve büyüklüğü olur. "Ukbe", yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafe demektir. Nitekim "ukbetü't-tâir" derler ki, kuşun yüksekliği ve alçaklığı arasındaki mesafesi kastedilir; ve burada her bir fırka inancının hakiki maksada yakınlığı ve uzaklığı kastedilir. Örneğin Cebrîler ancak Hakk'ın seçme hakkını ve iradesini ispat ederler. Bu inanç hakikate yakındır. Fakat kulun seçme hakkını inkâr ederler. Bu inanç ise hakikatten uzaktır; ve aynı şekilde Kaderîler, "Kul fiilinin yaratıcısıdır" deyip kulun seçme hakkını ispat ederler. Bu inanç hakikate yakındır, fakat Hakk'ın seçme hakkını inkâr ederler. Bu da hakikate uzaktır. Ve "rehzen"den (yol kesen) kastedilen, yine hayaldir. Nitekim bu cildin 2655 numaralı beytinde: گشت هفتاد و زین خیال رهزن اهل يقين دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi.

Ey hakîkat yolunu bulmak için imtihana çekilmiş olan kimse, o hakîkat yolunun pek dolaşık olması ve yüksekliği ve alçaklığı arasının mesafesi ve yol vurucusunun bulunması o maksad-ı hakîkînin izzeti ve büyüklüğü olur. "Ukbe", yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafe demektir. Nitekim "ukbetü't-tâir" derler ki, kuşun yükseklik ve alçaklığı arasındaki mesafesi murâd olunur; ve burada her bir fırka i'tikādının maksad-ı hakîkîye yakınlığı ve uzaklığı murâd buyrulur. Meselâ Cebrîler ancak Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesini isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır. Fakat kulun ihtiyârını nefyederler. Bu i'tikād ise hakîkatten uzaktır; ve kezâ Kaderîler, "Kul fiilinin hâlikıdır" deyip kulun ihtiyârını isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır, fakat Hakk'ın ihtiyârını nefyederler. Bu da hakîkate uzaktır. Ve "rehzen"den murâd, dahi hayâldir. Nitekim bu cildin 2655 numaralı beytinde: گشت هفتاد و زین خیال رهزن اهل يقين دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi.

3220. Arablar'ın yol vuruculuğu ve bâdiyenin uzunluğu Ka'be'nin ve o nadi- [3224] yenin izzeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. Arapların yol kesiciliği ve çölün uzunluğu Kâbe'nin ve o meclisin izzeti olur.

"Nâdiye", halkın toplanıp danıştığı meclis demektir. "A'rab" çöllerde yaşayan bedevîlerdir. "Bâdiye", çöl ve sahra demektir. Yani, bedevî Arapların yol kesiciliği ve çöl ile sahranın uzunluğu, Kâbe'nin ve orada toplanan hacıların izzeti olur. Çünkü bu kadar zorluğu göze alıp Kâbe'ye ve Kâbe'deki topluluğa ulaşmak kolay bir şey değildir. Bu şerefli beyitten anlaşıldığına göre Hicaz yolunda bedevîlerin hacılara yönelik saldırıları çok eski zamandan beri devam etmekte imiş.

"Nâdiye", halkın toplanıp müşavere ettiği meclis demektir. “A'rab” çöllerde sâkin olan bedevîlerdir. "Bâdiye", çöl ve sahrâ demektir. Ya'ni, bedevî Araplar'ın yol vuruculuğu ve çöl ve sahrânın uzunluğu, Ka'be'nin ve orada toplanan hüccâcın izzeti olur. Zîrâ bu kadar müşkilatı iktıhâm edip Ka'be'ye ve Ka'be'deki cem'iyyete vusûl kolay bir şey değildir. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre Hicaz yolunda bedevîlerin huccâca vâki' olan tasallutları pek eski zamandan beri devâm etmekte imiş.

3221. Her reviş, her yol ki, o mahmûd değildir, bir akabe ve bir mâni' ve bir rehzen vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Her gidiş, her yol ki, o övülmüş değildir, bir yokuş ve bir engel ve bir yol kesici vardır.

Her gidiş ve mezhep ve her yol ki, hakikat ehlinin mezhebine ve yoluna göre övülmüş ve kabul edilmiş değildir, o mezhepte bir iniş ve çıkış ve bir engel vardır.

Her reviş ve mezheb ve her yol ki, ehl-i hakîkatin mezhebine ve yoluna nazaran mahmûd ve makbûl değildir, o mezhebde bir iniş ve çıkış ve bir mâ-

3219. Ey imtihan olunmuş kimse, yolun pek dolaşığı ve ukbesi ve yol vurucusu maksadın izzeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3219. Ey imtihan olunmuş kimse, yolun pek dolaşığı ve ukbesi ve yol vurucusu maksadın izzeti olur.

Ey hakikat yolunu bulmak için imtihana çekilmiş olan kimse, o hakikat yolunun pek dolaşık olması ve yüksekliği ve alçaklığı arasındaki mesafesi ve yol vurucusunun bulunması o hakiki maksadın izzeti ve büyüklüğü olur. "Ukbe", yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafe demektir. Nitekim "ukbetü't-tâir" derler ki, kuşun yüksekliği ve alçaklığı arasındaki mesafesi kastedilir; ve burada her bir fırka inancının hakiki maksada yakınlığı ve uzaklığı kastedilir. Örneğin Cebrîler ancak Hakk'ın seçme hakkını ve iradesini ispat ederler. Bu inanç hakikate yakındır. Fakat kulun seçme hakkını inkâr ederler. Bu inanç ise hakikatten uzaktır; ve aynı şekilde Kaderîler, "Kul fiilinin yaratıcısıdır" deyip kulun seçme hakkını ispat ederler. Bu inanç hakikate yakındır, fakat Hakk'ın seçme hakkını inkâr ederler. Bu da hakikate uzaktır. Ve "rehzen"den (yol kesen) kastedilen, yine hayaldir. Nitekim bu cildin 2655 numaralı beytinde: گشت هفتاد و زین خیال رهزن اهل يقين دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi.

Ey hakîkat yolunu bulmak için imtihana çekilmiş olan kimse, o hakîkat yolunun pek dolaşık olması ve yüksekliği ve alçaklığı arasının mesafesi ve yol vurucusunun bulunması o maksad-ı hakîkînin izzeti ve büyüklüğü olur. "Ukbe", yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafe demektir. Nitekim "ukbetü't-tâir" derler ki, kuşun yükseklik ve alçaklığı arasındaki mesafesi murâd olunur; ve burada her bir fırka i'tikādının maksad-ı hakîkîye yakınlığı ve uzaklığı murâd buyrulur. Meselâ Cebrîler ancak Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesini isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır. Fakat kulun ihtiyârını nefyederler. Bu i'tikād ise hakîkatten uzaktır; ve kezâ Kaderîler, "Kul fiilinin hâlikıdır" deyip kulun ihtiyârını isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır, fakat Hakk'ın ihtiyârını nefyederler. Bu da hakîkate uzaktır. Ve "rehzen"den murâd, dahi hayâldir. Nitekim bu cildin 2655 numaralı beytinde: گشت هفتاد و زین خیال رهزن اهل يقين دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi.

3220. Arablar'ın yol vuruculuğu ve bâdiyenin uzunluğu Ka'be'nin ve o nadiyenin izzeti olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3220. Arapların yol kesiciliği ve çölün uzunluğu Kâbe'nin ve o meclisin izzeti olur.

"Nâdiye", halkın toplanıp danıştığı meclis demektir. "A'rab" çöllerde yaşayan bedevîlerdir. "Bâdiye", çöl ve sahra demektir. Yani, bedevî Arapların yol kesiciliği ve çöl ile sahranın uzunluğu, Kâbe'nin ve orada toplanan hacıların izzeti olur. Çünkü bu kadar zorluğu göze alıp Kâbe'ye ve Kâbe'deki topluluğa ulaşmak kolay bir şey değildir. Bu şerefli beyitten anlaşıldığına göre Hicaz yolunda bedevîlerin hacılara yönelik saldırıları çok eski zamandan beri devam etmekte imiş.

"Nâdiye", halkın toplanıp müşavere ettiği meclis demektir. “A'rab” çöllerde sâkin olan bedevîlerdir. "Bâdiye", çöl ve sahrâ demektir. Ya'ni, bedevî Araplar'ın yol vuruculuğu ve çöl ve sahrânın uzunluğu, Ka'be'nin ve orada toplanan hüccâcın izzeti olur. Zîrâ bu kadar müşkilatı iktıhâm edip Ka'be'ye ve Ka'be'deki cem'iyyete vusûl kolay bir şey değildir. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre Hicaz yolunda bedevîlerin huccâca vâki' olan tasallutları pek eski zamandan beri devam etmekte imiş.

3221. Her reviş, her yol ki, o mahmûd değildir, bir akabe ve bir mâni' ve bir rehzen vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3221. Her gidiş, her yol ki, o beğenilmiş değildir, bir yokuş ve bir engel ve bir yol kesici vardır.

Her gidiş ve mezhep ve her yol ki, hakikat ehlinin mezhebine ve yoluna göre beğenilmiş ve kabul edilmiş değildir, o mezhepte bir iniş ve çıkış ve bir engel ve yol kesici bir vehim vardır. Örneğin Cebriye ve Kaderiye mezheplerinin birer tarafları hakikat ehlinin yoluna doğru çıkar; ve diğer tarafı dahi o yoldan aşağı düşer; ve her birinin mezhebi aleyhinde bir delil ve engel vardır; ve hakikate çıkan yolu kesen bir vehim vardır.

Her reviş ve mezheb ve her yol ki, ehl-i hakîkatin mezhebine ve yoluna nazaran mahmûd ve makbûl değildir, o mezhebde bir iniş ve çıkış ve bir mâ- ni' ve yol vurucu hayâl vardır. Meselâ Cebrî ve Kaderî mezheblerinin birer tarafları ehl-i hakîkat yoluna doğru çıkar; ve dîğer tarafı dahi o yoldan aşağı sukût eder; ve her birinin mezhebi aleyhinde bir delîl ve mâni' vardır; ve hakîkate çıkan yolu vurucu bir hayâl vardır.

3222. Bu reviş onun hasmı ve hukûdu olmuş. Nihâyet ortada mukallid hayrân olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Bu gidişat onun düşmanı ve sınırları olmuş. Sonunda taklitçi ortada şaşkın kalmıştır.

Bu grubun gidişatı ve mezhebi, o grubun düşmanı ve kini olmuştur; ve düşünce üretmekten âciz olan taklitçi de her iki tarafın getirdikleri delillere bakarak ortada şaşkın kalmıştır.

Bu tâifenin revişi ve mezhebi o tâifenin hasmı ve kîni olmuştur; ve i'mâl-i fikirden âciz olan mukallid dahi her iki tarafın getirdikleri delîllere bakarak ortada hayran kalmıştır.

3223. Revişde her iki zıddın sıdkını görür; her bir ferîk kendi yolunda hoş bîatlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Gidişatta her iki zıddın doğruluğunu görür; her bir taraf kendi yolunda hoş tabiatlıdır.

Taklitçi olan kişi, birbirine zıt olan her iki mezhep sahibinin kendi mezheplerindeki doğruluğunu ve her bir grubun kendi yolunda memnun ve hoş tabiatlı olduğunu görür ve bu sebeple hayrete düşer.

Mukallid olan kimse birbirine zıd olan her iki mezheb sâhibinin kendi mezheblerindeki sıdkını ve her bir tâifenin kendi yolunda memnûn ve hoş tabîatlı olduğunu görür ve bu sebeble hayrete düşer.

3224. Eğer onun cevâbı olmazsa yine o söz üzerine kıyâmet gününe kadar inâd bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Eğer onun cevabı olmazsa, yine o söz üzerine kıyamet gününe kadar inat bağlar.

Bu bâtıl mezhebe (yanlış inanç sistemine) bağlı olanlardan birinin inancına karşı bir delil getirilip geçersiz kılınırsa, kendi söylediği sözde ısrar eder ve onun inadı kıyamete kadar devam eder. Hiç insaf edip demez ki: "Bana karşı ileri sürülen itirazın cevabını veremedim ve yapılan itiraz da makuldür. Bu sebeple benim bu inancımda bir bozukluk vardır, ıslah edeyim!"

Bu bâtıl mezhebe sâlik olanlardan birinin i'tikâdına karşı bir delîl getirilip ibtâl olunursa kendi söylediği sözde ısrâr eder ve onun inâdı kıyâmete kadar devâm eder. Hiç insaf edip demez ki “Bana karşı dermeyân olunan i'tirâzın cevâbını veremedim ve yapılan i'tirâz dahi ma'kûldür. Binâenaleyh benim bu i'tikâdımda bir bozukluk vardır, ıslâh edeyim!”

3225. Der ki: “Her ne kadar vech-i savâb bizden gizli oldu ise de, bu cevâbı bizim büyüklerimiz bilirler.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Der ki: “Her ne kadar doğru olan yön bizden gizli kaldıysa da, bu cevabı bizim büyüklerimiz bilirler.”

O susturulmuş ve yenilmiş bâtıl inanç sahiplerinden biri cevap bulamayınca der ki: “Her ne kadar biz sana cevap veremedik ve doğru olan yön bizden gizli kaldıysa da, senin itirazına karşı verilecek cevabı bizim inancımızın ve mezhebimizin büyükleri ve müctehidleri bilir.” ve yol kesici hayal vardır. Örneğin Cebrî ve Kaderî mezheplerinin birer tarafları hakikat ehlinin yoluna doğru çıkar; ve diğer tarafı da o yoldan aşağı düşer; ve her birinin mezhebi aleyhinde bir delil ve engel vardır; ve hakikate çıkan yolu kesen bir hayal vardır.

O mülzem ve mağlûb olan akâid-i bâtıle ashâbından birisi cevâb bulamayınca der ki: “Her ne kadar biz sana cevâb veremedik ve vech-i savâb bizden mestûr kaldı ise de, senin i'tirâzına karşı verilecek cevâbı bizim i'tikâdımızın ve mezhebimizin büyükleri ve müctehidleri bilir.” ni' ve yol vurucu hayâl vardır. Meselâ Cebrî ve Kaderî mezheblerinin birer tarafları ehl-i hakikat yoluna doğru çıkar; ve diğer tarafı dahi o yoldan aşağı sukūt eder; ve her birinin mezhebi aleyhinde bir delîl ve mâni' vardır; ve hakîkate çıkan yolu vurucu bir hayâl vardır.

3222. Bu reviş onun hasmı ve hukūdu olmuş. Nihayet ortada mukallid hayran olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3222. Bu gidişat onun düşmanı ve kini olmuş. Sonunda taklitçi şaşkın kalmıştır.

Bu grubun gidişatı ve mezhebi, o grubun düşmanı ve kini olmuştur; düşünmekten aciz olan taklitçi de her iki tarafın getirdiği delillere bakarak ortada şaşkın kalmıştır.

Bu tâifenin revişi ve mezhebi o tâifenin hasmı ve kîni olmuştur; ve i'mâl-i fikirden âciz olan mukallid dahi her iki tarafın getirdikleri delîllere bakarak ortada hayran kalmıştır.

3223. Revişde her iki zıddın sıdkını görür; her bir ferîk kendi yolunda hoş tabîatlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3223. Gidişatta her iki zıddın doğruluğunu görür; her bir taraf kendi yolunda hoş tabiatlıdır.

Taklitçi olan kimse, birbirine zıt olan her iki mezhep sahibinin kendi mezheplerindeki doğruluğunu ve her bir grubun kendi yolunda memnun ve hoş tabiatlı olduğunu görür ve bu sebeple hayrete düşer.

Mukallid olan kimse birbirine zıd olan her iki mezheb sahibinin kendi mezheblerindeki sıdkını ve her bir tâifenin kendi yolunda memnûn ve hoş tabîatlı olduğunu görür ve bu sebeble hayrete düşer.

3224. Eğer onun cevabı olmazsa yine o söz üzerine kıyamet gününe kadar inad bağlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3224. Eğer onun cevabı olmazsa yine o söz üzerine kıyamet gününe kadar inad bağlar.

Bu bâtıl mezhebe (yanlış inanç sistemine) bağlı olanlardan birinin inancına karşı bir delil getirilip geçersiz kılınırsa, kendi söylediği sözde ısrar eder ve onun inadı kıyamete kadar devam eder. Hiç insaf edip demez ki "Bana karşı ileri sürülen itirazın cevabını veremedim ve yapılan itiraz da akla uygundur. Bu sebeple benim bu inancımda bir bozukluk vardır, düzelteyim!"

Bu bâtıl mezhebe sâlik olanlardan birinin i'tikādına karşı bir delîl getirilip ibtâl olunursa kendi söylediği sözde ısrar eder ve onun inâdı kıyâmete kadar devam eder. Hiç insaf edip demez ki "Bana karşı dermeyân olunan i'tirâzın cevabını veremedim ve yapılan i'tirâz dahi ma'küldür. Binâenaleyh benim bu i'tikādımda bir bozukluk vardır, ıslah edeyim!"

3225. Der ki: "Her ne kadar vech-i savab bizden gizli oldu ise de, bu cevabı bizim büyüklerimiz bilirler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3225. Der ki: "Her ne kadar doğru olan yön bizden gizli kaldıysa da, bu cevabı bizim büyüklerimiz bilirler."

O susturulmuş ve yenilmiş bâtıl inanç sahiplerinden biri cevap bulamayınca der ki: "Her ne kadar biz sana cevap veremedik ve doğru olan yön bizden gizli kaldıysa da, senin itirazına karşı verilecek cevabı bizim inancımızın ve mezhebimizin büyükleri ve müçtehitleri bilir."

O mülzem ve mağlûb olan akāid-i bâtıle ashâbından birisi cevâb bulamayınca der ki: "Her ne kadar biz sana cevâb veremedik ve vech-i savâb bizden mestûr kaldı ise de, senin i'tirâzına karşı verilecek cevabı bizim i'tikādımızın ve mezhebimizin büyükleri ve müctehidleri bilir."

3226. Vesvesenin ağzını bağlayıcı ancak aşktır; ve yoksa vesvâsı bir kimse ne vakit bağlamıştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Vesvesenin ağzını bağlayıcı ancak aşktır; yoksa vesvese veren bir kimseyi ne zaman bağlamıştır!

"Pûz", ağzın etrafı; "pûz-bend" birleşik bir sıfattır, "ağzın etrafını bağlayıcı" demektir ve anasının sütünü emmemesi için buzağının ağız bağına da "pûz-bend" derler. "Vesvese", kuruntu ve şüphe. "Vesvâs", müvesvis (vesvese veren) anlamında olup "nefis ve şeytan" kastedilir. Yani, kalbe gelen kuruntu ve şüphenin ağzını bağlayıcı olan ancak ilâhî aşktır; yoksa vesvese veren nefsi ve şeytanı bu ilâhî aşk olmaksızın hiçbir kimse bağlayamaz.

“Pûz”, ağzın etrâfı; “pûz-bend” vasf-ı terkîbidir, “ağzın etrâfını bağlayıcı” demek olur ve anasının sütünü emmemek için buzağının ağız bağına da “pûz-bend” derler. “Vesvese”, kuruntu ve şübhe. “Vesvâs”, müvesvis ma’nâsına olup “nefis ve şeytan” murâd buyrulur. Ya’ni, kalbe vârîd olan kuruntu ve şübhenin ağzını bağlayıcı olan ancak aşk-ı ilâhîdir; ve yoksa müvesvis olan nefsi ve şeytanı bu aşk-ı ilâhî olmaksızın hiçbir kimse bağlayamaz.

3227. Bir âşık ol, güzel bir mahbûb iste! Nehir nehir bir su kuşunu sayd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. Bir âşık ol, güzel bir sevgili iste! Nehir nehir bir su kuşunu avla!

"Güzel bir sevgili"den kasıt, Yüce Allah'tır; "su"dan kasıt, ledün ilimleridir (Allah katından gelen gizli ilimler); ve "su kuşu"ndan kasıt ise, ledün ilimlerine sahip olan, kâmil ve mükemmel mürşittir. "Cû-be-cû", yani "nehir nehir" ifadesinden kasıt ise, yine pirler hazretlerinin çeşitli tarikatlarıdır. Yani, kalbe gelen kuruntu ve şüphelerden kaynaklanan dedikoduların arkası kesilmez. Bunları ancak ilahi aşk keser. Bu sebeple bir ilahi âşık ol ve latif bir sevgili olan Hakk'ı iste ve Hakk'ın aşkına ulaşmak için pirler hazretlerinin çeşitli tarikatlarında ledün ilimlerine sahip olan bir insân-ı kâmili avlamaya ve onun terbiyesi altına girmeye çalış!

“Güzel bir mahbûb”dan murâd, Hak Teâlâ, “su”dan murâd, ulûm-ı ledünniyye ve “su kuşu”ndan murâd, ulûm-ı ledünniyye sâhibi olan kâmil ve mükemmil olan mürşid. “Cû-be-cû”, “nehir nehir” ta’bîrinden murâd, dahi pîrân hazarâtının turuk-ı muhtelifesidir. Ya’ni, kalbe gelen kuruntu ve şübhelerden hâsıl olan dedikoduların arkası kesilmez. Bunları ancak aşk-ı ilâhî kat’eder. Binâenaleyh bir âşık-ı ilâhî ol ve bir mahbûb-ı latîf olan Hakk’ı iste ve aşk-ı Hakk’a vusûl için pîrân hazarâtının muhtelif tarîklerinde ulûm-ı ledünniyye sâhibi olan bir insân-ı kâmili avlamağa ve onun terbiyesi altına girmeğe çalış!

3228. O sudan ne vakit götürürsün ki, o su seni götürür. Ondan ne vakit anlarsın ki o senin anlayışını yer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. O sudan ne zaman götürürsün ki, o su seni götürür. Ondan ne zaman anlarsın ki o senin anlayışını yer!

Birinci "su"dan kasıt bâtınî ve ledünnî ilim (Allah tarafından doğrudan verilen ilim)dir; ikinci "su"dan kasıt ise zâhirî ve istidlâlî ilim (akıl yürütmeyle elde edilen ilim)dir. "Anlayış"tan kasıt, cüz'î akıl (sınırlı insan aklı) ile olan anlayıştır. Yani, sen o zâhirî ve istidlâlî ilimle ne zaman bâtınî ilmi elde edebilirsin ki, o bâtınî ilim senin zâhirî ilmini götürür; ve sen o bâtınî ilimden ne zaman anlayabilirsin ki, o bâtınî ilim senin bu cüz'î akıl ile olan anlayışını götürür ve yok eder. Çünkü zâhirî ilim senin cüz'î aklının akıl yürütmelerine dayanır; bâtınî ilim ise hakikî ve şühûdî (gözlem ve tecrübeye dayalı) ilimdir; ve müşâhedeler (gözlemler) vehmedilen şeyleri yok eder.

Birinci “âb”dan murâd ilm-i bâtın ve ledünnî ve ikinci “âb”dan murâd, ilm-i zâhirî ve istidlâlîdir. “Fehm”den murâd, akl-ı cüz’î ile olan anlayıştır. Ya’ni, sen o ilm-i zâhirî ve istidlâlî ile ne vakit ilm-i bâtınî tahsîl edebilirsin ki, o ilm-i bâtınî senin ilm-i zâhirînî götürür; ve sen o ilm-i bâtından ne vakit anlayabilirsin ki, o ilm-i bâtın senin bu akl-ı cüz’î ile olan anlayışını götürür ve izâle eder. Zîrâ ilm-i zâhirî senin akl-ı cüz’înin istidlâlâtına müsteniddir ve ilm-i bâtın ise ilm-i hakîkî ve şühûdîdir; ve müşâhedât muhayyelâtı izâle eder.

3226. Vesvesenin ağzını bağlayıcı ancak aşktır; ve yoksa vesvâsı bir kimse ne vakit bağlamıştır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3226. Vesvesenin ağzını bağlayıcı ancak aşktır; yoksa vesvese veren bir kimseyi ne zaman bağlamıştır!

"Pûz", ağzın etrafı; "pûz-bend" birleşik bir sıfattır, "ağzın etrafını bağlayıcı" demektir ve anasının sütünü emmemesi için buzağının ağız bağına da "pûz-bend" derler. "Vesvese", kuruntu ve şüphe. "Vesvâs", vesvese veren anlamında olup "nefis ve şeytan" kastedilir. Yani, kalbe gelen kuruntu ve şüphenin ağzını bağlayıcı olan ancak ilâhî aşktır; yoksa vesvese veren nefsi ve şeytanı bu ilâhî aşk olmaksızın hiçbir kimse bağlayamaz.

"Pûz", ağzın etrâfi; "pûz-bend" vasf-ı terkîbidir, “ağzın etrafını bağlayıcı" demek olur ve anasının sütünü emmemek için buzağının ağız bağına da "pûz-bend" derler. "Vesvese", kuruntu ve şübhe. "Vesvâs", müvesvis ma'nâsına olup "nefis ve şeytan" murâd buyrulur. Ya'ni, kalbe vârid olan kuruntu ve şübhenin ağzını bağlayıcı olan ancak aşk-ı ilâhîdir; ve yoksa müvesvis olan nefsi ve şeytanı bu aşk-ı ilâhî olmaksızın hiçbir kimse bağlayamaz.

3227. Bir âşık ol, güzel bir mahbub iste! Nehir nehir bir su kuşunu sayd et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3227. Bir âşık ol, güzel bir sevgili iste! Nehir nehir bir su kuşunu avla!

"Güzel bir sevgili"den kasıt Yüce Allah, "su"dan kasıt ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) ve "su kuşu"ndan kasıt ledün ilimleri sahibi olan kâmil ve mükemmel mürşittir. "Cû-be-cû", yani "nehir nehir" ifadesinden kasıt, aynı zamanda pirler hazretlerinin çeşitli tarikatlarıdır. Yani, kalbe gelen kuruntu ve şüphelerden kaynaklanan dedikoduların arkası kesilmez. Bunları ancak ilahi aşk keser. Bu sebeple bir ilahi âşık ol ve latif bir sevgili olan Hakk'ı iste ve Hakk'ın aşkına ulaşmak için pirler hazretlerinin çeşitli tarikatlarında ledün ilimleri sahibi olan bir insân-ı kâmili avlamaya ve onun terbiyesi altına girmeye çalış!

"Güzel bir mahbûb"dan murâd, Hak Teâlâ, “su”dan murâd, ulûm-ı ledünniyye ve "su kuşu"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyye sahibi olan kâmil ve mükemmil olan mürşid. "Cû-be-cû", "nehir nehir" ta'bîrinden murâd, dahi pîrân hazarâtının turuk-ı muhtelifesidir. Ya'ni, kalbe gelen kuruntu ve şübhelerden hâsıl olan dedikoduların arkası kesilmez. Bunları ancak aşk-ı ilâhî kat'eder. Binâenaleyh bir âşık-ı ilâhî ol ve bir mahbûb-ı latîf olan Hakk'ı iste ve aşk-ı Hakk'a vusûl için pîrân hazarâtının muhtelif tarîklerinde ulûm-ı ledünniyye sahibi olan bir insân-ı kâmili avlamağa ve onun terbiyesi altına girmeğe çalış!

3228. O sudan ne vakit götürürsün ki, o su seni götürür. Ondan ne vakit anlarsın ki o senin anlayışını yer!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3228. O sudan ne zaman götürürsün ki, o su seni götürür. Ondan ne zaman anlarsın ki o senin anlayışını yer!

Birinci "su"dan kasıt bâtınî ve ledünnî ilim (Allah tarafından doğrudan verilen ilim)dir; ikinci "su"dan kasıt ise zâhirî ve istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) ilimdir. "Anlayış"tan kasıt, cüz'î akıl (sınırlı insan aklı) ile olan anlayıştır. Yani, sen o zâhirî ve istidlâlî ilim ile ne zaman bâtınî ilmi elde edebilirsin ki, o bâtınî ilim senin zâhirî ilmini götürür; ve sen o bâtınî ilimden ne zaman anlayabilirsin ki, o bâtınî ilim senin bu cüz'î akıl ile olan anlayışını götürür ve ortadan kaldırır. Çünkü zâhirî ilim senin cüz'î aklının akıl yürütmelerine dayanır; bâtınî ilim ise hakikî ve şühûdî (gözlem ve tecrübeye dayalı) ilimdir; ve müşâhedeler (gözlemler) hayalî olanları ortadan kaldırır.

Birinci "âb"dan murâd ilm-i bâtın ve ledünnî ve ikinci "âb"dan murâd, ilm-i zâhirî ve istidlâlîdir. "Fehm"den murâd, akl-ı cüz'î ile olan anlayıştır. Ya'ni, sen o ilm-i zâhirî ve istidlâlî ile ne vakit ilm-i bâtınî tahsîl edebilirsin ki, o ilm-i bâtınî senin ilm-i zâhirîni götürür; ve sen o ilm-i bâtından ne vakit anlayabilirsin ki, o ilm-i bâtın senin bu akl-ı cüz'î ile olan anlayışını götürür ve izâle eder. Zîrâ ilm-i zâhirî senin akl-ı cüz'înin istidlâlâtına müsteniddir ve ilm-i bâtın ise ilm-i hakîkî ve şühûdîdir; ve müşâhedât muhayyelâtı izâle eder.

3229. Bu ma'küllerin gayrı olan ma'kūlleri aşkta ferli ve bahalı bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Bu akılla idrak edilenlerin dışındaki akılla idrak edilenleri aşkta parlak ve değerli bulursun.

Bu fikrî ve istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) idrak edilenlerin dışında keşfî (sezgiye dayalı) ve şühûdî (görmeye dayalı) idrak edilenler vardır ki, sen o keşfî idrak edilenleri aşk âleminde parlak, kıymetli ve latif bir hâlde bulur ve görürsün. Bu sebeple o fikrî idrak edilenleri ve istidlâlî ilimleri, o keşfî idrak edilenlerin ve ledünnî (Allah katından gelen) ilimlerin yanında pek parlak olmayan bir hâlde görüp terk edersin.

Bu ma'kulât-ı fikriyyeden ve istidlâliyyeden gayrı ma'kūlât-ı keşfiyye ve şühûdiyye vardır ki, sen o ma'kūlât-ı keşfiyyeyi aşk âleminde revnaklı ve kıymetli ve letâfetli bir hâlde bulursun ve görürsün. Binâenaleyh o ma'kūlât-ı fikriyyeyi ve ulûm-ı istidlâliyyeyi o ma'kūlât-ı keşfiyyenin ve ulûm-ı ledünniyyenin yanında pek revnaksız bir hâlde görüp terk edersin.

3230. Senin bu aklının gayrı, Hakk'ın akılları vardır ki onunla esbâb-ı semânın tedbîri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Senin bu aklının dışında, Hakk'ın akılları vardır ki onunla göğün sebeplerinin idaresi vardır.

"Göğün sebepleri"nden kasıt, yağmurlar, karlar, rüzgârlar, sıcaklık ve ışık ve elektrik gibi görünen hayatın devamına hizmet eden sebeplerdir. "Bu akıl"dan kasıt, geçim aklıdır ki, insan bu akıl ile iyiyi ve kötüyü ve dostu ve düşmanı ayırt eder; ve dostuna karşı lütuf sebeplerini ve düşmanına karşı da kahır sebeplerini hazırlar; ve bu görünen hayatta bedeninin ayakta kalmasına lazım olan sebepleri ve rızıkları elde eder. "Bu aklın dışında olan akıllar"dan kasıt, melekî akıllardır ki, onlar ilâhî emir dairesinde göğün sebeplerini idare ederler. İnsanda bu melekî aklın benzeri ahiret aklıdır ki, bu akıl ile ruhun ebedî hayatına lazım olan güzel ahlak ve iyi ameller ilâhî emir dairesinde yerine getirilir. Geçim aklının şanı nefsin şehvetlerine hizmet ve Hakk'ın emrine muhalefettir; ve ahiret aklının şanı nefse muhalefet ve Hakk'ın emrine itaattir. Sözün özü, geçim aklı insanın hayvanî yönünün idarecisi ve ahiret aklı ise ruhanî yönünün idarecisidir.

"Semânın esbâb"ından murâd, yağmurlar, karlar, rüzgârlar, harâret ve ziyâ ve elektrik ilh... gibi hayât-ı sûriyyenin devâmına hâdim olan esbâbdır. "Bu akıl”dan murâd, akl-ı maâşdır ki, insan bu akıl ile iyiyi ve kötüyü ve dostu ve düşmanı tefrîk eder; ve dostuna karşı esbâb-ı lütufları ve düşmanına karşı da esbâb-ı kahrı ihzâr eder; ve bu hayât-ı sûriyyede cisminin kıvâmına lâzım olan esbâbı ve erzâkı tahsîl eder. "Bu aklın gayrı olan akıllar"dan murâd, ukūl-i melekiyyedir ki, onlar emr-i ilâhî dâiresinde esbâb-ı semâyı tedbîr ederler. Beşerde bu akl-ı melekînin nazîri akl-ı maâddir ki, bu akıl ile rûhun hayât-ı ebediyyesine lâzım olan ahlâk-ı hamîde ve a'mâl-i hasene emr-i ilâhî dâiresinde icrâ olunur. Akl-ı maâşın şânı nefsin şehevâtına hizmet ve emr-i Hakk'a muhalefettir; ve akl-ı maâdın şânı nefse muhalefet ve emr-i Hakk'a itaattir. Velhâsıl akl-ı maâş insanın hayvâniyetinin müdebbiri ve akl-ı maâd ise rûhâniyetinin müdebbiridir.

3231. Zîrâ bu akıl ile rızıkları getirirsin. O diğerden etbakı müferreş edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Çünkü bu akıl ile rızıkları getirirsin. O diğerinden tabakaları döşersin.

"Bu akıl"dan kasıt, geçim aklı (akl-ı maâş) ve "o diğer"den kasıt ise ahiret aklıdır (akl-ı maâd). "Tabakalar"dan kasıt, varlık mertebelerinin tabakalarıdır ki, onlar da şehadet (görünen âlem), misâl (misal âlemi) ve ruh tabakalarıdır. Yani, bu geçim aklı ile bedenine ait rızıkları elde edersin ve o diğer ahiret aklı ile de varlık mertebelerini aşarsın.

"Bu akıl"dan murâd, akl-ı maâş ve "o dîğer"den murâd akl-ı maâddir. "Etbâk"dan murâd, tabakāt-ı merâtib-i vücuddur ki, onlar da şehadet, misâl, rûh tabakalarıdır. Ya'ni, bu akl-ı maâş ile cismine âit rızıkları tahsîl edersin ve o diğer akl-ı maâd ile de merâtib-i vücûdu kat'edersin.

3232. Vaktaki aklı Samed'in aşkında fedâ edersin, sana on yahud yedi yüz mislini verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Ne zaman ki aklını Samed'in aşkında feda edersin, sana on veya yedi yüz katını verir.

3229. Bu ma'küllerin gayrı olan ma'kūlleri aşkta ferli ve bahalı bulursun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3229. Bu akılla idrak edilenlerin dışındaki akılla idrak edilenleri aşkta parlak ve değerli bulursun.

Bu fikrî ve istidlâlî (akıl yürütmeye dayalı) idrak edilenlerin dışında keşfî (sezgiye dayalı) ve şühûdî (görmeye dayalı) idrak edilenler vardır ki, sen o keşfî idrak edilenleri aşk âleminde parlak, kıymetli ve latif bir hâlde bulur ve görürsün. Bu sebeple o fikrî idrak edilenleri ve istidlâlî ilimleri, o keşfî idrak edilenlerin ve ledünnî (Allah katından gelen) ilimlerin yanında pek parlak olmayan bir hâlde görüp terk edersin.

Bu ma'kulât-ı fikriyyeden ve istidlâliyyeden gayrı ma'kūlât-ı keşfiyye ve şühûdiyye vardır ki, sen o ma'kūlât-ı keşfiyyeyi aşk âleminde revnaklı ve kıymetli ve letâfetli bir hâlde bulursun ve görürsün. Binâenaleyh o ma'kūlât-ı fikriyyeyi ve ulûm-ı istidlâliyyeyi o ma'kūlât-ı keşfiyyenin ve ulûm-ı ledünniyyenin yanında pek revnaksız bir hâlde görüp terk edersin.

3230. Senin bu aklının gayrı, Hakk'ın akılları vardır ki onunla esbâb-ı semânın tedbîri vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3230. Senin bu aklının dışında, Hakk'ın akılları vardır ki, onunla göğün sebeplerinin idaresi vardır.

"Göğün sebepleri"nden kastedilen, yağmurlar, karlar, rüzgârlar, sıcaklık ve ışık ve elektrik gibi, zahirî hayatın devamına hizmet eden sebeplerdir. "Bu akıl"dan kastedilen, geçim aklıdır ki, insan bu akıl ile iyiyi ve kötüyü ve dostu ve düşmanı ayırt eder; ve dostuna karşı lütuf sebeplerini ve düşmanına karşı da kahır sebeplerini hazırlar; ve bu zahirî hayatta cisminin ayakta kalmasına lazım olan sebepleri ve rızıkları elde eder. "Bu aklın dışında olan akıllar"dan kastedilen, melekî akıllardır ki, onlar ilâhî emir dairesinde göğün sebeplerini idare ederler. İnsanda bu melekî aklın benzeri ahiret aklıdır ki, bu akıl ile ruhun ebedî hayatına lazım olan güzel ahlâk ve iyi ameller ilâhî emir dairesinde icra olunur. Geçim aklının özelliği nefsin şehvetlerine hizmet ve Hakk'ın emrine karşı gelmektir; ve ahiret aklının özelliği nefse karşı gelmek ve Hakk'ın emrine itaat etmektir. Sözün özü, geçim aklı insanın hayvaniyetinin idarecisidir ve ahiret aklı ise ruhanîliğinin idarecisidir.

“Semânın esbâb”ından murâd, yağmurlar, karlar, rüzgârlar, harâret ve ziyâ ve elektrik ilh... gibi hayât-ı sûriyyenin devamına hâdim olan esbâbdır. “Bu akıl”dan murâd, akl-ı maâşdır ki, insan bu akıl ile iyiyi ve kötüyü ve dostu ve düşmanı tefrîk eder; ve dostuna karşı esbâb-ı lütufları ve düşmanına karşı da esbâb-ı kahrı ihzâr eder; ve bu hayât-ı sûriyyede cisminin kıvâmına lâzım olan esbâbı ve erzâkı tahsîl eder. “Bu aklın gayrı olan akıllar”dan murâd, ukūl-i melekiyyedir ki, onlar emr-i ilâhî dâiresinde esbâb-ı semâyı tedbîr ederler. Beşerde bu akl-ı melekînin nazîri akl-ı maâddir ki, bu akıl ile rûhun hayât-ı ebediyyesine lâzım olan ahlâk-ı hamîde ve a'mâl-i hasene emr-i ilâhî dâiresinde icra olunur. Akl-ı maaşın şânı nefsin şehevâtına hizmet ve emr-i Hakk'a muhalefettir; ve akl-ı maâdın şânı nefse muhalefet ve emr-i Hakk'a itaattir. Velhâsıl akl-ı maâş insanın hayvaniyetinin müdebbiri ve akl-ı maâd ise rûhâniyetinin müdebbiridir.

3231. Zîrâ bu akıl ile rızıkları getirirsin. O diğerden etbakı müferreş edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3231. Çünkü bu akıl ile rızıkları getirirsin. O diğerinden tabakaları döşersin.

"Bu akıl"dan kasıt, geçim aklı (akl-ı maâş) ve "o diğer"den kasıt ahiret aklı (akl-ı maâd)dır. "Tabakalar"dan kasıt ise, varlığın mertebeleri tabakalarıdır ki, onlar da şehadet (görünen âlem), misâl (misâl âlemi), ruh tabakalarıdır. Yani, bu geçim aklı ile bedenine ait rızıkları elde edersin ve o diğer ahiret aklı ile de varlık mertebelerini aşarsın.

“Bu akıl”dan murâd, akl-ı maâş ve “o dîğer”den murâd akl-ı maâddir. “Etbâk”dan murâd, tabakāt-ı merâtib-i vücuddur ki, onlar da şehadet, misâl, rûh tabakalarıdır. Ya'ni, bu akl-ı maâş ile cismine âit rızıkları tahsîl edersin ve o diğer akl-ı maâd ile de merâtib-i vücûdu kat'edersin.

3232. Vaktaki aklı Samed'in aşkında fedâ edersin, sana on yahud yedi yüz mislini verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3232. Vaktaki aklı Samed'in aşkında fedâ edersin, sana on yahud yedi yüz mislini verir.

Ne zaman ki geçim sağlayan aklı, Samed olan Yüce Allah'ın aşkında feda edersin, Yüce Allah sana o feda ettiğin geçim sağlayan akıl karşılığında onun on mislini veya yedi yüz mislini verir. İkinci mısrada, En'âm Suresi'nde bulunan `مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالَهَا` (En'âm, 6/160) yani "İyilik yapan kimse için onun on misli mükâfat vardır" ayet-i kerimesi ile, Bakara Suresi'nde bulunan `مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ` (Bakara, 2/261) yani "Allah yolunda mallarını infak edenlerin misali, her bir başağında yüz tane olarak yedi başak bitiren bir tohumun misalidir" ayeti ve `كُلُّ عَمَلِ بَنِي آدَمَ يُجْزَى بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ` yani "Her bir Âdemoğlunun ameli, onun misliyle yedi yüz katına kadar mükâfatlandırılır" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Vaktâki akl-ı maaşı Samed olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkında fedâ edersin, Hak Teâlâ sana o fedâ ettiğin akl-ı maâş mukābilinde onun on mislini veyâhud yedi yüz mislini verir. İkinci mısra'da sûre-i En'âm'da olan `مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالَهَا` (En'âm, 6/160) ya'ni "İyilik yapan kimse için onun on misli mükâfat vardır" âyet-i kerîmesi ile, sûre-i Bakara'da olan `مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ` (Bakara, 2/261) ya'ni "Allah yolunda emvâlini infâk edenlerin meseli her bir başağında yüz habbe olarak yedi başak bitiren bir habbe meselidir", ve `كُلُّ عَمَلِ بَنِي آدَمَ يُجْزَى بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ` ya'ni "Her bir benî-âdemin ameli onun misliyle yedi yüz zı'fına kadar mükâfat olunur" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

3233. Vaktaki o kadınlar akıllarını fedâ ettiler, Yûsuf'un aşkının revakı üzerine koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. O kadınlar akıllarını feda ettiklerinde, Yusuf'un aşkının revakı üzerine koştular.

"Revak", "rivak", "ruvak" kelimeleri, evin önü, evin ikinci katındaki divanhane, sofa, kemer ve kubbe anlamlarına gelir (Akrebü'l-Mevârid). Züleyha'nın daveti üzerine Mısır'ın ileri gelen kadınları Yusuf (a.s.)'ın güzelliğini seyrettiklerinde, "فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ" (Yusuf, 12/31) yani "Onu gördükleri vakit yücelttiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler" ayet-i kerimesi gereğince Hz. Yusuf'un güzelliğine hayran olup akıllarını kaybettiler. Her birinin kalbine Hz. Yusuf'un aşkı hâkim oldu ve Yusuf'un aşkının kubbesi üzerine koştular.

"Revâk", "rivâk”, “ruvâk”, evin önü ve evin ikinci katında olan dîvânhâne ve sofa ve kemer ve kubbe ma'nâlarınadır (Akrebü'l-Mevârid). Vaktâki Züleyhâ'nın da'veti üzerine Mısır'ın ekâbir-i nisvânı Yûsuf (a.s.)ın cemâlini temâşa ettiler, `فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ` (Yûsuf, 12/31) ya'ni "Onu gördükleri vakit iclâl ve i'zâm ettiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler" âyet-i kerîmesi mûcibince Hz. Yûsuf'un cemâlinde hayrân olup akıllarını oynattılar. Her birinin kalbine cenâb-ı Yûsuf'un aşkı müstevlî oldu ve Yûsuf'un aşkının kubbesi üstüne koştular.

3234. Ömrün sâkîsi onların akıllarını bir dem aldı. Ömrün bâkîsinde akıldan tok oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Ömrün sâkîsi onların akıllarını bir anlığına aldı. Ömrün geri kalanında akıldan tok oldular.

"Ömrün sâkîsi" olan güzellik, onlara aşk şarabını içirdi ve akıllarını bir anlığına aldı. Ömürlerinin geri kalanında da geçim aklının (dünyevî işleri idare etme aklı) gerekliliklerinden tok oldular. Yani kadınlardaki geçim aklının gereği şuydu ki, Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ'yı ayıplayıp bu akılları gereğince dediler ki: "Züleyha büyük bir adamın karısı olduğu hâlde, yazık ki, âdî bir kölesine sefilce bir şekilde gönül verdi!" Ne zaman ki Hz. Yûsuf'un güzelliğini gördüler, onun aşkı bunların kalplerine hâkim oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ayıplamadan ömürlerinin geri kalanında vazgeçtiler. "Meğer Züleyhâ'nın hakkı varmış!" dediler. Ne zaman ki geçim aklını Samed olan Yüce Allah hazretlerinin aşkında feda edersin, Yüce Allah sana o feda ettiğin geçim aklı karşılığında onun on mislini veya yedi yüz mislini verir. İkinci mısrada En'âm sûresinde olan `مَن جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا` (En'âm, 6/160) yani "İyilik yapan kimse için onun on misli mükâfat vardır" âyet-i kerîmesi ile, Bakara sûresinde olan `مَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّائَةُ حَبَّةٍ` (Bakara, 2/261) yani "Allah yolunda mallarını infak edenlerin misali, her bir başağında yüz tane olarak yedi başak bitiren bir tohumun misalidir", ve `كُلُّ عَمَلِ بَنِي آدَمَ يُجْزَى بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ` yani "Her bir âdemoğlunun ameli onun misliyle yedi yüz katına kadar mükâfatlandırılır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

"Ömrün sâkîsi" olan cemâl, onlara aşk şarabını içirdi ve akıllarını bir dem aldı. Ömürlerinin mütebâkîsinde de akl-ı maâşın îcâbâtından tok oldular. Ya'ni kadınlardaki akl-ı maâşın îcâbı bu idi ki, Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ'yı ta'yîb edip bu akılları muktezâsınca dediler ki: "Züleyha bir büyük adamın karısı olduğu hâlde teessüf olunur ki, bir âdî kölesine sefîlâne bir sûrette gönül verdi!" Vaktâki Hz. Yûsuf'un cemâlini gördüler, onun aşkı bunların kalblerine müstevlî oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ta'yîbden ömürlerinin bâkîsinde vazgeçtiler. "Meğer Züleyhâ'nın hakkı var imiş!" dediler. Vaktâki akl-ı maâşı Samed olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkında fedâ edersin, Hak Teâlâ sana o fedâ ettiğin akl-ı maâş mukābilinde onun on mislini veyâhud yedi yüz mislini verir. İkinci mısra'da sûre-i En'âm'da olan `مَن جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا` (En'âm, 6/160) ya'ni "İyilik yapan kimse için onun on misli mükâfat vardır" âyet-i kerîmesi ile, sûre-i Bakara'da olan `مَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّائَةُ حَبَّةٍ` (Bakara, 2/261) ya'ni "Allah yolunda emvâlini infâk edenlerin meseli her bir başağında yüz habbe olarak yedi başak bitiren bir habbe meselidir", ve `كُلُّ عَمَلِ بَنِي آدَمَ يُجْزَى بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ` ya'ni "Her bir benî-âdemin ameli onun misliyle yedi yüz zı'fına kadar mükâfat olunur" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3233. Vaktaki o kadınlar akıllarını fedâ ettiler, Yûsuf'un aşkının revakı üzerine koştular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3233. O kadınlar akıllarını feda ettiklerinde, Yusuf'un aşkının revakı üzerine koştular.

"Revak", "rivak", "ruvak" kelimeleri, evin önü, evin ikinci katındaki divanhane, sofa, kemer ve kubbe anlamlarına gelir (Akrebü'l-Mevârid). Züleyha'nın daveti üzerine Mısır'ın ileri gelen kadınları Yusuf (a.s.)'ın güzelliğini seyrettiklerinde, "فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ" (Yusuf, 12/31) yani "Onu gördükleri vakit yücelttiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler" ayet-i kerimesi gereğince Hz. Yusuf'un güzelliğine hayran olup akıllarını kaybettiler. Her birinin kalbine Hz. Yusuf'un aşkı hâkim oldu ve Yusuf'un aşkının kubbesi üzerine koştular.

"Revâk", "rivâk”, “ruvâk”, evin önü ve evin ikinci katında olan dîvânhâne ve sofa ve kemer ve kubbe ma'nâlarınadır (Akrebü'l-Mevârid). Vaktâki Züleyhâ'nın da'veti üzerine Mısır'ın ekâbir-i nisvânı Yûsuf (a.s.)ın cemâlini temâşa ettiler, `فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ` (Yûsuf, 12/31) ya'ni "Onu gördükleri vakit iclâl ve i'zâm ettiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler" âyet-i kerîmesi mûcibince Hz. Yûsuf'un cemâlinde hayrân olup akıllarını oynattılar. Her birinin kalbine cenâb-ı Yûsuf'un aşkı müstevlî oldu ve Yûsuf'un aşkının kubbesi üstüne koştular.

3234. Ömrün sâkîsi onların akıllarını bir dem aldı. Ömrün bâkîsinde akıldan tok oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3234. Ömrün sâkîsi onların akıllarını bir anlığına aldı. Ömrün geri kalanında akıldan tok oldular.

"Ömrün sâkîsi" olan güzellik, onlara aşk şarabını içirdi ve akıllarını bir anlığına aldı. Ömürlerinin geri kalanında da geçim aklının (akl-ı maâş) gerekliliklerinden tok oldular. Yani kadınlardaki geçim aklının gereği şuydu ki, Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ'yı ayıplayıp bu akılları gereğince dediler ki: "Züleyha büyük bir adamın karısı olduğu hâlde, yazık ki, âdî bir kölesine sefilce bir şekilde gönül verdi!" Ne zaman ki Hz. Yûsuf'un güzelliğini gördüler, onun aşkı bunların kalplerine hâkim oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ayıplamadan ömürlerinin geri kalanında vazgeçtiler. "Meğer Züleyhâ'nın hakkı varmış!" dediler.

"Ömrün sâkîsi" olan cemâl, onlara aşk şarabını içirdi ve akıllarını bir dem aldı. Ömürlerinin mütebâkîsinde de akl-ı maâşın îcâbâtından tok oldular. Ya'ni kadınlardaki akl-ı maâşın îcâbı bu idi ki, Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ'yı ta'yîb edip bu akılları muktezâsınca dediler ki: "Züleyha bir büyük adamın karısı olduğu hâlde teessüf olunur ki, bir âdî kölesine sefîlâne bir sûrette gönül verdi!" Vaktâki Hz. Yûsuf'un cemâlini gördüler, onun aşkı bunların kalblerine müstevlî oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ta'yîbden ömürlerinin bâkîsinde vazgeçtiler. "Meğer Züleyhâ'nın hakkı var imiş!" dediler.

3235. Yüz Yūsuf'un aslı Zülcelal'in cemâlidir. Ey kadından nakis, o cemâle fedâ ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. Yüz Yusuf'un aslı, Yüce Allah'ın cemâlidir. Ey kadından daha eksik olan, o cemâle fedâ ol!

Yusuf (a.s.)'ın cemâli ve güzelliği gibi birçok cemâlin aslı, Yüce Allah olan Hak Teâlâ hazretlerinin mutlak cemâlidir; ve bu suretler âleminde görülen her bir güzellik, o mutlak cemâlin çeşitli tecellilerinden ibarettir. Bu sebeple ey kadından daha eksik olan kimse, o mutlak Hak cemâline fedâ ol ve onun karşısında geçim aklının kaydından kurtul! Bilinmeli ki, cemâl sahibi olan bir kadının veya erkeğin şahsiyetinden vazgeçip onda görünen mutlak cemâlin tecellisini görerek âşık olmak, vehmedilmiş varlıktan kurtulmamış olanlar için çok zordur. Böyle bir aşk, ilâhî bir bağıştır. Vehmedilmiş varlık ile kayıtlı olanlar, cemâl sahibinin şahsiyetinde boğulduklarından mutlak cemâlden perdelidirler. Zuhûr yerlerinde mutlak cemâlin âşığı olan yüce evliyaların aşkını da kendi aşklarına kıyas ederler. Bunun için Pîr efendimiz bir gazelinde şöyle buyurur:

صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن

"İnsanlar katında sabit oldu ki, muhakkak ben âşığım, ancak aşkımın kime olduğunu bilmediler!"

Yûsuf (a.s.)ın cemâli ve güzelliği gibi birçok cemâllerin aslı Zülcelâl olan Hak Teâlâ hazretlerinin cemâl-i mutlakıdır; ve bu âlem-i sûrette görülen her bir güzellik o cemâl-i mutlakın tecelliyât-ı muhtelifesinden ibarettir. Binâenaleyh ey kadından daha nâkıs olan kimse, o cemâl-i mutlak-ı Hakk'a fedâ ol ve onun muvâcehesinde akl-ı maaşın kaydından kurtul! Ma'lum olsun ki, cemâl sahibi olan bir kadının veyâ erkeğin şahsiyetinden sarf-ı nazar edip onda zahir olan cemâl-i mutlakın tecellîsini görerek âşık olmak, vücûd-ı vehmîden kurtulmamış olanlar için gayet müşkildir. Böyle bir aşk vehb-i ilâhîdir. Vücûd-ı vehmî ile mukayyed olanlar sahib-i cemâlin şahsiyetinde müstağrak olduklarından cemâl-i mutlakdan hicab içindedirler. Mezâhirde cemâl-i mutlakın âşıkı olan evliyâ-i kirâmın aşkını da kendi aşklarına kıyâs ederler. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar:

صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن

"Nâs indinde sabit oldu ki, muhakkak ben âşığım, şu kadar ki aşkımın kime olduğunu bilmediler!"

3236. Ey can, bahsi ancak aşk götürür. Zîrâ güft ü gûdan feryad-res olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Ey can, bahsi ancak aşk götürür. Çünkü dedikodudan feryada erişir.

Ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu) olan can, inançlardaki bahsi ve münazarayı ilahi bir bağış olan aşk götürür ve ortadan kaldırır. Çünkü hakiki aşk, dedikodudan feryada erişir. Dedikodu sahiplerini gördüğün zaman anla ki onlarda bu hakiki aşk yoktur.

Ey Hak yolunun sâliki olan can, i'tikādâttaki bahsi ve münâzarayı bir vehb-i ilâhî olan aşk götürür ve izâle eder. Zîrâ aşk-ı hakîkî dedikodudan feryâda erişici olur. Kıyl ü kal sahiblerini gördüğün vakit anla ki onlarda bu aşk-ı hakîkî yoktur.

3237. O nutka aşktan bir hayret gelir. Mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. O söze aşktan bir şaşkınlık gelir. O, macera anlatmaya güç yetiremez!

Hak aşkı ihsan edildiği zaman, o aşktan konuşma gücüne bir şaşkınlık ve bir durgunluk gelir. Artık dedikoduya ve "şu şöyle demiş, bu böyle demiştir, hâlbuki bunların bu sözleri şu delillere göre geçersizdir" tarzında macera anlatmaya gücü kalmaz. Çünkü o âşığa vahdet sırrı (birliğin gizemi) açılır. Bu sebeple çoklukların dedikoduları onun nazarından silinir. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti:

Aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit, o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret ve bir durgunluk gelir. Artık dedikoduya ve şu şöyle demiş, bu böyle demiştir, halbuki bunların bu sözleri şu delîllere nazaran bâtıldır, tarzında mâcerâdan bahsetmeğe mecâli kalmaz. Zîrâ o âşığa sırr-ı vahdet inkişaf eder. Binâenaleyh keserâtın güft ü gûları nazarından silinir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.):

3235. Yüz Yûsuf'un aslı Zülcelâl'in cemâlidir. Ey kadından nâkıs, o cemâle fedâ ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3235. Yüz Yusuf'un aslı, Celâl Sahibi'nin güzelliğidir. Ey kadından eksik olan, o güzelliğe feda ol!

Yusuf (a.s.)'ın güzelliği ve benzeri birçok güzelliğin aslı, Celâl Sahibi olan Yüce Allah'ın mutlak güzelliğidir; ve bu suretler âleminde görülen her bir güzellik, o mutlak güzelliğin çeşitli tecellilerinden ibarettir. Bu sebeple ey kadından daha eksik olan kimse, o Hakk'ın mutlak güzelliğine feda ol ve onun karşısında geçim aklının kaydından kurtul! Bilinmeli ki, güzellik sahibi bir kadının veya erkeğin şahsiyetinden vazgeçip onda görünen mutlak güzelliğin tecellisini görerek âşık olmak, vehmedilmiş varlıktan kurtulmamış olanlar için çok zordur. Böyle bir aşk ilahi bir bağıştır. Vehmedilmiş varlık ile kayıtlı olanlar, güzellik sahibinin şahsiyetinde boğuldukları için mutlak güzellikten perdelidirler. Zuhur yerlerinde mutlak güzelliğin âşığı olan yüce evliyanın aşkını da kendi aşklarına kıyas ederler. Bunun için Cenab-ı Pir efendimiz bir gazelinde şöyle buyururlar: صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن "İnsanlar katında sabit oldu ki, muhakkak ben âşığım, ancak aşkımın kime olduğunu bilmediler!"

Yûsuf (a.s.)ın cemâli ve güzelliği gibi birçok cemâllerin aslı Zülcelâl olan Hak Teâlâ hazretlerinin cemâl-i mutlakıdır; ve bu âlem-i sûrette görülen her bir güzellik o cemâl-i mutlakın tecelliyât-ı muhtelifesinden ibarettir. Binâenaleyh ey kadından daha nâkıs olan kimse, o cemâl-i mutlak-ı Hakk'a fedâ ol ve onun muvâcehesinde akl-ı maaşın kaydından kurtul! Ma'lûm olsun ki, cemâl sahibi olan bir kadının veyâ erkeğin şahsiyetinden sarf-ı nazar edip onda zahir olan cemâl-i mutlakın tecellîsini görerek âşık olmak, vücûd-ı vehmîden kurtulmamış olanlar için gayet müşkildir. Böyle bir aşk vehb-i ilâhîdir. Vücûd-ı vehmî ile mukayyed olanlar sahib-i cemâlin şahsiyetinde müstağrak olduklarından cemâl-i mutlakdan hicab içindedirler. Mezâhirde cemâl-i mutlakın âşıkı olan evliyâ-i kirâmın aşkını da kendi aşklarına kıyâs ederler. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: صح عند الناس اني عاشق غير ان لم يعرفوا عشقى لمن “Nâs indinde sâbit oldu ki, muhakkak ben âşığım, şu kadar ki aşkımın kime olduğunu bilmediler!”

3236. Ey can, bahsi ancak aşk götürür. Zîrâ güft ü gûdan feryâd-res olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3236. Ey can, bahsi ancak aşk götürür. Çünkü dedikodudan feryada erişir.

Ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu) olan can, inançlardaki bahsi ve tartışmayı ilahi bir bağış olan aşk götürür ve ortadan kaldırır. Çünkü hakiki aşk, dedikodudan feryada erişici olur. Dedikodu sahiplerini gördüğün zaman anla ki onlarda bu hakiki aşk yoktur.

Ey Hak yolunun sâliki olan can, i'tikādâttaki bahsi ve münâzarayı bir vehb-i ilâhî olan aşk götürür ve izâle eder. Zîrâ aşk-ı hakîkî dedikodudan feryâda erişici olur. Kıyl ü kal sahiblerini gördüğün vakit anla ki onlarda bu aşk-ı hakîkî yoktur.

3237. O nutka aşktan bir hayret gelir. Mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3237. O söze aşktan bir şaşkınlık gelir. O, macera anlatmaya güç yetiremez!

Hak aşkı ihsan edildiği zaman, o aşktan konuşma gücüne bir şaşkınlık ve bir durgunluk gelir. Artık dedikoduya ve "şu şöyle demiş, bu böyle demiştir, hâlbuki bunların bu sözleri şu delillere göre geçersizdir" tarzında macera anlatmaya gücü kalmaz. Çünkü o âşığa vahdet sırrı (birliğin gizemi) açılır. Bu sebeple çoklukların dedikoduları onun nazarından silinir. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti:

Aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit, o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret ve bir durgunluk gelir. Artık dedikoduya ve şu şöyle demiş, bu böyle demiştir, halbuki bunların bu sözleri şu delîllere nazaran bâtıldır, tarzında mâcerâdan bahsetmeğe mecâli kalmaz. Zîrâ o âşığa sırr-ı vahdet inkişaf eder. Binâenaleyh keserâtın güft ü gûları nazarından silinir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.):

3238. Zîrâ eğer bir cevab verirse korkar ki, bir gevher onun hazînesinden dışarıya sıçraya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Çünkü eğer bir cevap verirse, korkar ki, bir cevher onun hazinesinden dışarıya sıçraya!

"Genc", hazine demektir ve ilahi sırların hazinesi olan kâmil kalp kastedilir. Bazı nüshalarda "genc" yerine "lünc" geçmektedir, bu da "dudak ve avurt" anlamındadır. Yani, Hak aşkına dalmış olan kâmil kişi, eğer dedikodu sahiplerine açık bir cevap verirse, korkar ki, onun ilahi sırlar hazinesi olan kalbinden veya dudağından vahdet sırrına ait bir cevher dışarıya çıkıp ehil olmayanların eline geçer.

"Genc", hazîne demek olup esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalb-i kâmil murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda "genc" yerine "lünc" vâki'dir, "dudak ve avurt" ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı Hak'ta müstağrak olan kâmil eğer kıyl ü kāl sâhiblerine açık bir cevab verirse korkar ki, onun esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalbinden veyâhud dudağından sırr-ı vahdete ait bir gevher dışarıya çıkıp nâehiller eline geçer.

3239. O hayırdan ve şerden dudağını sıkı bağlar, tâ olmaya ki ağızdan gevher düşsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. O, hayırdan ve şerden dudağını sıkı bağlar ki ağızdan cevher düşmesin!

"Hayır"dan kasıt, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ve "şer"den kasıt ise makzî (kazâya uğrayan, hükmedilen şey)dir. "Kazâ"nın hayır olması şudur ki, onda nefsanî kötülük ve tabiatî çirkinlik yoktur. Bu sebeple ilâhî kazânın sureti güzeldir. Fakat küfür ve fısk gibi kötü haller bizim nefsanî kötülüğümüzden kaynaklandığı için, makzî olması itibarıyla çirkindir. Çünkü onun sıfatı kuldur. Örneğin, çok mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini aslına uygun bir şekilde çizse, bu tasvire sanat itibarıyla çok güzel deriz. Fakat surete de pek çirkin deriz. Bu sebeple tasvir güzel, suret ise çirkindir. Yani insân-ı kâmil, ağzından vahdet sırrına dair bir cevher ve latif bir söz düşmemesi için kazâdan ve makzîden ağzını sıkı sıkı kapar.

"Hayır"dan murâd, kazâ-yı ilâhî ve "şer"den murâd, makzîdir. "Kaza"nın hayır olması budur ki, onda habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-i tab'âniyye yoktur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî sûreti hasendir. Fakat küfür ve fisk gibi ahvâl-i mezmûme bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan makzî olması i'tibariyle kabîhdir. Zîrâ sıfatı abddir. Meselâ gāyet mâhir bir ressam pek çirkin bir şahsın resmini aslına mutâbık bir sûrette tersîm etse bu tasvîre san'at i'tibariyle gāyet güzeldir deriz. Fakat sûrete de pek çirkin deriz. Binâenaleyh tasvîr hasen ve sûret kabîhdir. Ya'ni kâmil ağzından sırr-ı vahdete dâir bir gevher ve bir kelâm-ı latîf düşmemek için kazâdan ve makzîden ağzını sıkı sıkı kapar.

3240. Nitekim o Resûl'ün yarı buyurdu: "Nebî bize fazıllardan okuduğu [3244] vakit,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Nitekim o Resûl'ün yarı buyurdu: "Peygamber bize faziletlerden okuduğu [3244] zaman,"

3241. "O Resûl-i müctebâ nisar vaktinde bizden huzûr ve yüz vakār ister idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. O seçilmiş Resul, savaş zamanında bizden huzur ve vakar isterdi.

3238. Zîrâ eğer bir cevab verirse korkar ki, bir gevher onun hazînesinden dışarıya sıçraya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3238. Çünkü eğer bir cevap verirse, korkar ki, bir cevher onun hazinesinden dışarıya sıçraya!

"Genc", hazine demektir ve ilahi sırların hazinesi olan kâmil kalp kastedilir. Bazı nüshalarda "genc" yerine "lünc" geçmektedir, bu da "dudak ve avurt" anlamındadır. Yani, Hak aşkına dalmış olan kâmil kişi, eğer dedikodu sahiplerine açık bir cevap verirse, korkar ki, onun ilahi sırlar hazinesi olan kalbinden veya dudağından vahdet sırrına ait bir cevher dışarıya çıkıp ehil olmayanların eline geçer.

"Genc", hazîne demek olup esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalb-i kâmil murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda "genc" yerine "lünc" vâki'dir, "dudak ve avurt" ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı Hak'ta müstağrak olan kâmil eğer kıyl ü kāl sâhiblerine açık bir cevab verirse korkar ki, onun esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalbinden veyâhud dudağından sırr-ı vahdete ait bir gevher dışarıya çıkıp nâehiller eline geçer.

3239. O hayırdan ve şerden dudağını sıkı bağlar, tâ olmaya ki ağızdan gevher düşsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3239. O, hayırdan ve şerden dudağını sıkı bağlar ki ağızdan cevher düşmesin!

"Hayır"dan kasıt, ilâhî kazâ (Allah'ın küllî hükmü) ve "şer"den kasıt ise makzî (kazâya uğrayan, hükmedilen şey)dir. "Kazâ"nın hayır olması şudur ki, onda nefsanî kötülük ve tabiatî çirkinlik yoktur. Bu sebeple ilâhî kazânın sureti güzeldir. Fakat küfür ve fısk gibi kötü haller bizim nefsanî kötülüğümüzden kaynaklandığı için, makzî olması itibarıyla çirkindir. Çünkü onun sıfatı kuldur. Örneğin, çok mahir bir ressam, pek çirkin bir şahsın resmini aslına uygun bir şekilde çizse, bu tasvire sanat itibarıyla çok güzel deriz. Fakat surete de pek çirkin deriz. Bu sebeple tasvir güzel, suret ise çirkindir. Yani insân-ı kâmil, ağzından vahdet sırrına dair bir cevher ve latif bir söz düşmemesi için kazâdan ve makzîden ağzını sıkı sıkı kapar.

"Hayır"dan murâd, kazâ-yı ilâhî ve "şer"den murâd, makzîdir. "Kaza"nın hayır olması budur ki, onda habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-i tab'âniyye yoktur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî sûreti hasendir. Fakat küfür ve fisk gibi ahvâl-i mezmûme bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan makzî olması i'tibariyle kabîhdir. Zîrâ sıfatı abddir. Meselâ gāyet mâhir bir ressam pek çirkin bir şahsın resmini aslına mutâbık bir sûrette tersîm etse bu tasvîre san'at i'tibariyle gāyet güzeldir deriz. Fakat sûrete de pek çirkin deriz. Binâenaleyh tasvîr hasen ve sûret kabîhdir. Ya'ni kâmil ağzından sırr-ı vahdete dâir bir gevher ve bir kelâm-ı latîf düşmemek için kazâdan ve makzîden ağzını sıkı sıkı kapar.

3240. Nitekim o Resûl'ün yarı buyurdu: "Nebî bize fazıllardan okuduğu [3244] vakit,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3240. Nitekim o Resûl'ün yarı buyurdu: "Peygamber bize faziletlerden okuduğu [3244] zaman,"

3241. "O Resûl-i müctebâ nisar vaktinde bizden huzûr ve yüz vakār ister idi." Bu beyitlerde insân-ı kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşadan ihtiraz etmesinin sebebi beyân buyrulur. Zîrâ insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söz söylerken dinleyenlerin kalblerinde huzûr-ı tâm bulunmasını ister ki, o maârif ve hakāyık onların kalblerinde takarrur edebilsin! Binâenaleyh kalbleri efkâr-ı muhtelife ile müşevveş olanlara ve oraya buraya bakarak evzâ'ında hiffet gösterenlere karşı bu esrâr cevherlerini saçmak istemezler. Zîrâ böyle huzûr-ı tâm sâhibi olmayanlardan söz kesmek gibi terbiyesizlikler ve hafiflikler zuhûr edebilir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretleri buyurmuşlardır ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in esrârını ve havâssını beyân ederek maârif cevherlerini saçtığı vakit, bizden huzûr-i tâm ve evzâ'ımızdan vakār ve sükûnet isterlerdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3241. "O seçilmiş Resul, saçtığı vakit bizden huzur ve vakar isterdi."

Bu beyitlerde insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ilahi sırları açıklamamaya özen göstermesinin sebebi açıklanır. Çünkü insân-ı kâmil, ilahi sırlara ve Rabbanî bilgilere dair söz söylerken dinleyenlerin kalplerinde tam bir huzur bulunmasını ister ki, o bilgiler ve hakikatler onların kalplerinde yerleşebilsin! Bu sebeple, kalpleri çeşitli düşüncelerle karışık olanlara ve oraya buraya bakarak tavırlarında hafiflik gösterenlere karşı bu sır cevherlerini saçmak istemezler. Çünkü böyle tam bir huzur sahibi olmayanlardan söz kesmek gibi terbiyesizlikler ve hafiflikler ortaya çıkabilir. Nasıl ki, yüce sahabelerden Enes b. Mâlik hazretleri buyurmuşlardır ki: "Resûl-i Ekrem (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'in sırlarını ve özelliklerini açıklayarak bilgiler cevherlerini saçtığı vakit, bizden tam bir huzur ve tavırlarımızdan vakar ve sükûnet isterlerdi."

3242. Öyle ki senin başının üzerinde bir kuş olur ki, onun fevtinden senin canın titreyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. Öyle ki senin başının üzerinde bir kuş olur ki, onun uçup gitmesinden senin canın titrer.

Bedenin duruşundaki ağırbaşlılık ve dinginlik ve kalpteki huzur öyle olmalıdır ki, örneğin senin başına bir kuş konmuş olsa ki, onun uçup gitmesinden ve kaçmasından canın ve için titrer.

Cismin vaziyetindeki vakār ve sükûnet ve kalbdeki huzûr öyle olmalıdır ki, meselâ senin başına bir kuş konmuş olsa ki, onun fevtinden ve uçup kaçmasından canın ve için titreyici olur.

3243. Binâenaleyh hiç yerinden kımıldamazsın, tâ ki senin güzel kuşun hava tutmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Bu sebeple hiç yerinden kımıldamazsın, tâ ki senin güzel kuşun havayı tutmaya!

O güzel kuş havaya uçmamak için asla yerinden kımıldamaz.

O güzel kuş havaya uçmamak için aslâ yerinden kımıldamaz.

3244. Nefes alamazsın, öksürüğü bağlarsın, tâ olmaya ki o hümâ uçmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Nefes alamazsın, öksürüğü bağlarsın, tâ ki o hümâ uçmasın!

"Sürfe", öksürük demektir; "hümâ", kemik yiyen bir kuşun ismidir. Burada mutlaka kuş kastedilir. Yani, öyle tam bir huzur içinde bulunursun ki, o güzel kuş uçmasın diye nefes bile alamazsın ve öksürüğün gelse kendini sıkıp öksürmemeye gayret edersin. İşte insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ilahi sırları açıkladığı sırada sâlikin (Hakk Yolcusu) vaziyeti onun huzurunda böyle olması gerekir.

"Sürfe", öksürük; "hümâ", kemik yiyen bir kuşun ismidir. Burada mutlaka kuş murâd buyrulur. Ya'ni, öyle bir huzûr-ı tâm içinde bulunursun ki, o güzel kuş uçmamak için nefes bile alamazsın ve öksürüğün gelse kendini tazyîk edip öksürmemeğe gayret edersin. İşte insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeyi beyân ettiği sırada sâlikin vaziyeti onun huzûrunda böyle olmak lâzım gelir.

3245. Ve eğer bir kimse sana tatlı veya acı söylese dudak üzerine bir parmak koyarsın. Ya'ni, "Sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Ve eğer bir kimse sana tatlı veya acı söylese, dudak üzerine bir parmak koyarsın. Yani, "Sus!"

Bu beyitlerde insân-ı kâmilin ilâhî sırları açığa vurmaktan sakınmasının sebebi açıklanır. Çünkü insân-ı kâmil, ilâhî sırlara ve Rabbanî bilgilere dair söz söylerken, dinleyenlerin kalplerinde tam bir huzur bulunmasını ister ki, o bilgiler ve hakikatler onların kalplerinde yerleşebilsin! Bu sebeple, kalpleri çeşitli düşüncelerle karışık olanlara ve oraya buraya bakarak tavırlarında hafiflik gösterenlere karşı bu sır cevherlerini saçmak istemezler. Çünkü böyle tam bir huzura sahip olmayanlardan söz kesmek gibi terbiyesizlikler ve hafiflikler ortaya çıkabilir. Nitekim yüce sahabelerden Enes b. Mâlik (r.a.) buyurmuşlardır ki: "Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Kur'ân-ı Kerîm'in sırlarını ve özelliklerini açıklayarak bilgi cevherlerini saçtığı zaman, bizden tam bir huzur ve tavırlarımızda vakar ve sükûnet isterlerdi."

Bu beyitlerde insân-ı kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşadan ihtiraz etmesinin sebebi beyân buyrulur. Zîrâ insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söz söylerken dinleyenlerin kalblerinde huzûr-ı tâm bulunmasını ister ki, o maârif ve hakāyık onların kalblerinde takarrur edebilsin! Binâenaleyh kalbleri efkâr-ı muhtelife ile müşevveş olanlara ve oraya buraya bakarak evzâ'ında hiffet gösterenlere karşı bu esrâr cevherlerini saçmak istemezler. Zîrâ böyle huzûr-ı tâm sâhibi olmayanlardan söz kesmek gibi terbiyesizlikler ve hafiflikler zuhûr edebilir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretleri buyurmuşlardır ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in esrârını ve havâssını beyân ederek maârif cevherlerini saçtığı vakit, bizden huzûr-ı tâm ve evzâ'ımızdan vakār ve sükûnet isterlerdi."

3242. Öyle ki senin başının üzerinde bir kuş olur ki, onun fevtinden senin canın titreyici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3242. Öyle ki senin başının üzerinde bir kuş olur ki, onun uçup gitmesinden senin canın titrer.

Bedenin duruşundaki ağırbaşlılık ve dinginlik ve kalpteki huzur öyle olmalıdır ki, örneğin senin başına bir kuş konmuş olsa ki, onun uçup gitmesinden ve kaçmasından canın ve için titrer.

Cismin vaziyetindeki vakār ve sükûnet ve kalbdeki huzûr öyle olmalıdır ki, meselâ senin başına bir kuş konmuş olsa ki, onun fevtinden ve uçup kaçmasından canın ve için titreyici olur.

3243. Binâenaleyh hiç yerinden kımıldamazsın, tâ ki senin güzel kuşun hava tutmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3243. Bu sebeple hiç yerinden kımıldamazsın, tâ ki senin güzel kuşun havayı tutmaya!

O güzel kuş havaya uçmamak için asla yerinden kımıldamaz.

O güzel kuş havaya uçmamak için aslâ yerinden kımıldamaz.

3244. Nefes alamazsın, öksürüğü bağlarsın, tâ olmaya ki o hümâ uçmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3244. Nefes alamazsın, öksürüğü bağlarsın, tâ ki o hümâ uçmasın!

"Sürfe", öksürük demektir; "hümâ", kemik yiyen bir kuşun ismidir. Burada mutlaka kuş kastedilir. Yani, öyle tam bir huzur içinde bulunursun ki, o güzel kuş uçmasın diye nefes bile alamazsın ve öksürüğün gelse kendini sıkıp öksürmemeye gayret edersin. İşte insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ilahi sırları açıkladığı sırada sâlikin (Hakk Yolcusu) vaziyeti onun huzurunda böyle olması gerekir.

"Sürfe", öksürük; "hümâ", kemik yiyen bir kuşun ismidir. Burada mutlaka kuş murâd buyrulur. Ya'ni, öyle bir huzûr-ı tâm içinde bulunursun ki, o güzel kuş uçmamak için nefes bile alamazsın ve öksürüğün gelse kendini tazyîk edip öksürmemeğe gayret edersin. İşte insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeyi beyân ettiği sırada sâlikin vaziyeti onun huzûrunda böyle olmak lâzım gelir.

3245. Ve eğer bir kimse sana tatlı veya acı söylese dudak üzerine bir parmak koyarsın. Ya'ni, "Sus!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3245. Ve eğer bir kimse sana tatlı veya acı söylese dudak üzerine bir parmak koyarsın. Yani, "Sus!"

Yani, sen o tam huzur içinde iken eğer birisi gelip sana tatlı veya acı sözler söylese, dinlediğin hakikatler ve irfan cevherleri kaybolmasın diye dudağına parmağını koyup o kimseye işaretle “Sus!” dersin.

Ya'ni, sen o huzûr-ı tâm içinde iken eğer birisi gelip sana tatlı veyâ acı sözler söylese dinlediğin hakâyık ve maârif cevherleri fevt olmamak için dudağına parmağını koyup o kimseye işâretle “Sus!” dersin.

3246. Hayret, o kuştur, seni susturur. Çöplüğün başını kapar ve seni pür-cûş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Hayret, o kuştur, seni susturur. Çöplüğün başını kapar ve seni pür-cûş eder.

Bu beyit, yukarıdaki 3237 numaralı beyite bağlıdır. Orada "Hak aşkı ihsan edildiği zaman, o aşktan konuşma kuvvetine bir hayret gelir, macera yaşamaya gücü kalmaz!" denilmişti. Burada da insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) beyan ettiği sırlar ve hakikatlerden sende Hak aşkı ortaya çıkar ve seni hayrete düşürür. İşte bu hayret, o kuş gibidir ki, seni susturur ve konuşma kuvvetine durgunluk verir. Bu sebeple, düşünceler çöplüğü olan kalbin başı olan ağzını kapar. Fakat seni içinden kaynatır ve artık dedikodudan kurtulursun.

Bu beyit yukarıdaki 3237 numaralı beyite merbûttur. Orada “aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret gelir, mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!” buyrulmuş idi. Burada da insân-ı kâmilin beyân buyurduğu esrâr ve hakâyıktan sende aşk-ı Hak zuhûr eder ve seni hayrete düşürür. İşte bu hayret o kuş mesâbesindedir ki, seni susturur ve kuvve-i nutkıyyene durgunluk verir. Binâenaleyh efkâr çöplüğü olan kalbin başı olan ağzını kapar. Fakat seni içinden kaynatır ve artık dedikodudan kurtulursun.

## Pâdişâhın Ayaz’ı söze getirmek için “Cemâd olan çarığa ve postekiyye bu kadar gamı ve şâdîyi ne söylersin?” diye Ayaz’a kasden sorması

3247. “Ey Ayaz, nihâyet puta bir âşık gibi bir çarığa bu muhabbetler nedir?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. “Ey Ayaz, nihayet puta âşık gibi bir çarığa bu sevgiler nedir?”

Yani, sen o tam huzur içinde iken eğer birisi gelip sana tatlı veya acı sözler söylese, dinlediğin hakikatler ve marifet cevherleri (ilahi bilgi ve sırları) kaybolmasın diye dudağına parmağını koyup o kimseye işaretle "Sus!" dersin.

Ya'ni, sen o huzûr-ı tâm içinde iken eğer birisi gelip sana tatlı veyâ acı sözler söylese dinlediğin hakāyık ve maârif cevherleri fevt olmamak için dudağına parmağını koyup o kimseye işaretle "Sus!" dersin.

3246. Hayret, o kuştur, seni susturur. Çöplüğün başını kapar ve seni pür-cûş eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3246. Hayret, o kuştur, seni susturur. Çöplüğün başını kapar ve seni pür-cûş eder.

Bu beyit, yukarıdaki 3237 numaralı beyitle bağlantılıdır. Orada "Hak aşkı ihsan edildiği zaman, o aşktan konuşma kuvvetine bir hayret gelir, macera etmeye gücü kalmaz!" denilmişti. Burada da insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) beyan ettiği sırlar ve hakikatlerden sende Hak aşkı ortaya çıkar ve seni hayrete düşürür. İşte bu hayret, o kuş gibidir ki, seni susturur ve konuşma kuvvetine durgunluk verir. Bu sebeple, düşünceler çöplüğü olan kalbin başı olan ağzını kapar. Fakat seni içinden kaynatır ve artık dedikodudan kurtulursun.

Sultan Mahmud Gaznevî'nin nedimi olan Ayaz'ın çarığı ve postu kıssası, bu cildin 1857 numaralı beytinden itibaren zikredildiğinden burada tekrar ayrıntısına gerek yoktur. Sultan Mahmud, Ayaz'a huzurunda söz söyleme yetkisi verdiğine işaret olmak üzere ona kasten şu soruyu sordu: "Ey Ayaz, cansız ve hitaba elverişli olmayan postekiye ve çarığa bu kadar gamı, yani zillet hâlini ve şadlığı, yani devlet hâlini neden dolayı söylersin?"

Bu beyit yukarıdaki 3237 numaralı beyite merbûttur. Orada "aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret gelir, mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!" buyrulmuş idi. Burada da insân-ı kâmilin beyân buyurduğu esrâr ve hakāyıktan sende aşk-ı Hak zuhûr eder ve seni hayrete düşürür. İşte bu hayret o kuş mesâbesindedir ki, seni susturur ve kuvve-i nutkıyyene durgunluk verir. Binâenaleyh efkâr çöplüğü olan kalbin başı olan ağzını kapar. Fakat seni içinden kaynatır ve artık dedikodudan kurtulursun.

Sultan Mahmûd Gaznevî'nin nedîmi olan Ayaz'ın çarığı ve postu kıssası bu cildin 1857 numaralı beytinden i'tibâren zikr edildiğinden burada tekrar tafsîline lüzum yoktur. Sultan Mahmud Ayaz'a huzûrunda söz söylemek salâhiyetini verdiğine işaret olmak üzre ona kasden şu suâli sordu: “Ey Ayaz, cemâd ve gayr-i kābil-i hitâb olan postekiye ve çarığa bu kadar gamı, ya'ni hâl-i zilletini ve şâdîyi, ya'ni hal-i devletini neden dolayı söylersin?"

## Pâdişâhın Ayaz'ı söze getirmek için "Cemâd olan çarığa ve postekiye bu kadar gamı ve şâdîyi ne söylersin?" diye Ayaz'a kasden sorması

3247. "Ey Ayaz, nihayet puta bir âşık gibi bir çarığa bu muhabbetler nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3247. "Ey Ayaz, sonunda puta âşık gibi bir çarığa bu sevgiler nedir?"

3248. Kendi Leylâ'sının yüzünden Mecnûn gibi sen bir çarığı dîn ve mez-heb etmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Kendi Leylâ'sının yüzünden Mecnûn gibi sen bir çarığı din ve mezhep edinmişsin!

3249. İki eskiye can muhabbeti karıştırmışsın. Her ikisini bir odaya as-mışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. İki eskiye can muhabbeti karıştırmışsın. Her ikisini bir odaya asmışsın!

"İki eskiye, yani çarık ile postekiye canının muhabbetini karıştırmışsın ve bunların her ikisini de bir odaya asıp saklamışsın!"

“İki eskiye, ya’ni çarık ile postekiye canının muhabbetini karıştırmışsın ve bunlann her ikisini de bir odaya asıp saklamışsın!”

3250. İki eskiye nice bir yeni sözü söylersin, bir cemâda eski sırrı üflersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. İki eskiye nasıl bir yeni söz söylersin, bir cansıza eski sırrı üflersin?

"Eski çarık ile eski postekiye nasıl şimdi ağzından çıkan sözleri söylersin. Cansızdan ibaret olan ve söz anlamak kabiliyetinde bulunmayan bu çarık ile postekiye senin eski sırrın olan zillet hâlini üfler ve söylersin?" Bazı nüshalarda "nev-sühan" yerine "tü sühan" geçmektedir. "İki eskiye nasıl bir sen söylersin?" demek olur.

“Eski çarık ile eski postekiye nice bir şimdi ağzından çıkan sözleri söyler-sin. Cemâddan ibâret olan ve söz anlamak kabiliyetinde bulunmayan bu ça-rık ile postekiye senin eski sırrın olan hâl-i zilleti üfler ve söylersin?” Ba’zı nüshalarda “nev-sühan” yerine “tü sühan” vâki’dir. “İki eskiye nice bir sen söylersin?” demek olur.

3251. Ey Ayaz, aşktan dolayı Arab gibi menzile ve harâbeye sözünü uzun çekersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. Ey Ayaz, aşktan dolayı Arap gibi menzile ve harabeye sözünü uzun çekersin!

"Reb'" (ربع), menzil ve ev ve tarla; "atlâl", "talel"in çoğuludur ve "talel", harap evlerin nişanı ve harabe demektir. Yani, "Arap şairlerinin ve âşıklarının, sevgililerinin evlerine ve bazı harabelere hitaben söz ve şiir söylemek âdetleridir. Sen de onlar gibi eski ve harap çarıkların ile postekine uzun sözler ve hitaplar yaparsın!"

“Reb’” (ربع), menzil ve hâne ve tarla; “atlâl”, “talel”in cem’idir ve “talel”, harâb evlerin nişânı ve harâbe demektir. Ya’ni, “Arab şâirlerinin ve âşıkları-nın ma’şûklarının evlerine ve ba’zı harâbelere hitâben söz ve şiir söylemek âdetleridir. Sen de onlar gibi eski ve harâb çarığın ile postekine uzun sözler ve hitâblar yaparsın!”

3252. Senin çarığın hangi Âsaf’ın menzilidir? Postun gûyâ Yûsuf’un göm-leğidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Senin çarığın hangi Âsaf'ın menzilidir? Postun sanki Yusuf'un gömleğidir!

"Âsaf", Süleyman (a.s.)ın vezirinin ismidir. Burada mutlaka "vezir" anlamı kastedilir. Yani, "Ey Ayaz, senin çarığın hangi vezirin köşkünün harabesidir ki, Araplar gibi ona hitaben söz söylersin. Postun sanki

“Âsaf”, Süleyman (a.s.)ın vezîrinin ismidir. Burada mutlaka “vezîr” ma’nâsı murâd buyrulur. Ya’ni, “Ey Ayaz, senin çarığın hangi vezîrin köşkü-nün harâbesidir ki, Arablar gibi ona hitâben söz söylersin. Postun gûyâ

3248. Kendi Leyla'sının yüzünden Mecnun gibi sen bir çarığı dîn ve mezheb etmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3248. Kendi Leyla'sının yüzünden Mecnun gibi sen bir çarığı din ve mezhep edinmişsin!

3249. İki eskiye can muhabbeti karıştırmışsın. Her ikisini bir odaya asmışsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3249. İki eskiye can muhabbeti karıştırmışsın. Her ikisini bir odaya asmışsın!

İki eskiye, yani çarık ile postekiye canının muhabbetini karıştırmışsın ve bunların her ikisini de bir odaya asıp saklamışsın!

"İki eskiye, ya'ni çarık ile postekiye canının muhabbetini karıştırmışsın ve bunların her ikisini de bir odaya asıp saklamışsın!"

3250. İki eskiye nice bir yeni sözü söylersin, bir cemâda eski sırrı üflersin? [3254]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3250. İki eskiye nasıl yeni bir söz söylersin, bir cansıza eski sırrı üflersin?

"Eski çarık ile eski postu nasıl şimdi ağzından çıkan sözleri söylersin? Cansızdan ibaret olan ve söz anlama kabiliyetinde bulunmayan bu çarık ile postuya senin eski sırrın olan zillet hâlini üfler ve söylersin?" Bazı nüshalarda "nev-sühan" yerine "tü sühan" geçmektedir. "İki eskiye nasıl sen söylersin?" demek olur.

"Eski çarık ile eski postekiye nice bir şimdi ağzından çıkan sözleri söylersin. Cemâddan ibaret olan ve söz anlamak kābiliyetinde bulunmayan bu çarık ile postekiye senin eski sırrın olan hâl-i zilleti üfler ve söylersin?" Ba'zı nüshalarda "nev-sühan" yerine "tü sühan" vâki'dir. "İki eskiye nice bir sen söylersin?" demek olur.

3251. Ey Ayaz, aşktan dolayı Arab gibi menzile ve harabeye sözünü uzun çekersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3251. Ey Ayaz, aşktan dolayı Arap gibi menzile ve harabeye sözünü uzun çekersin!

"Reb", menzil ve ev ve tarla; "atlal", "talel"in çoğuludur ve "talel", harap evlerin nişanı ve harabe demektir. Yani, "Arap şairlerinin ve âşıklarının, sevgililerinin evlerine ve bazı harabelere hitaben söz ve şiir söylemek âdetleridir. Sen de onlar gibi eski ve harap çarıkların ile postekine uzun sözler ve hitaplar yaparsın!"

"Reb" (ربع), menzil ve hâne ve tarla; "atlal", "talel"in cem'idir ve "talel", harâb evlerin nişânı ve harâbe demektir. Ya'ni, "Arab şairlerinin ve âşıklarının ma'şûklarının evlerine ve ba'zı harâbelere hitâben söz ve şiir söylemek âdetleridir. Sen de onlar gibi eski ve harâb çarığın ile postekine uzun sözler ve hitâblar yaparsın!"

3252. Senin çarığın hangi Asaf'ın menzilidir? Postun gûya Yûsuf'un gömleğidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3252. Senin çarığın hangi Asaf'ın menzilidir? Postun sanki Yusuf'un gömleğidir!

"Asaf", Süleyman (a.s.)'ın vezirinin ismidir. Burada mutlak olarak "vezir" anlamı kastedilir. Yani, "Ey Ayaz, senin çarığın hangi vezirin köşkünün harabesidir ki, Araplar gibi ona hitaben söz söylersin. Postun sanki" Yani, "Ey Ayaz, senin eski çark ile postekiye olan hitabın, kabahatlerden ve kabahatlerin affından habersiz olan papazlara, bir Hristiyan'ın, bir yıllık türlü türlü günahlarını affettirmek için birer birer söylemesine benzer. Halbuki papaz o suç sahibinin ne günahlarını bilir ne de o günahların affı onun elindedir. Bununla beraber o zavallı suçlu, papazın affını Allah'ın affı bilir. Bunun ne kadar boş bir şey olduğu aklıselim (sağduyu) sahipleri katında sabit olduğu halde ne yapalım ki, bir şeye karşı olan aşk ve muhabbet ve inanç çok sihirbazdır." Bir şeyin makul ve gayrimakul olduğunun muhakemesine engel olur. İnancın insanlar üzerindeki etkisi bugün tıbben dahi sabit olmuş bir şeydir.

"Asaf", Süleyman (a.s.)ın vezîrinin ismidir. Burada mutlakan "vezîr" ma'nâsı murâd buyrulur. Ya'ni, "Ey Ayaz, senin çarığın hangi vezîrin köşkünün harâbesidir ki, Arablar gibi ona hitâben söz söylersin. Postun gûyâ Ya'ni, "Ey Ayaz, senin eski çark ile postekiye olan hitâbın kabâhatlerden ve kabâhatlerin affından bîhaber olan papazlara, bir hıristiyanın, bir yıllık türlü türlü günahlarını affettirmek için birer birer söylemesine benzer. Halbu-ki papaz o cürüm sâhibinin ne günahlarını bilir ve ne de o günahların affı onun elindedir. Bununla beraber o zavallı kabâhatli papazın affını Allah'ın affı bilir. Bunun ne kadar boş bir şey olduğu akl-ı selîm indinde sâbit olduğu hâlde ne yapalım ki, bir şeye karşı olan aşk ve muhabbet ve i'tikâd çok sihirbazdır." Bir şeyin ma'kûl ve gayr-i ma'kûl olduğunun muhâkemesine mâ-ni' olur. İ'tikâdın insanlar üzerindeki te'sîri bugün tıbben dahi sâbit olmuş bir şeydir.

3253. "Nasrânî gibi ki, papaza bir yıllık zinâ ve gıll ü gış cürmünü sayar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. "Hristiyan gibi ki, papaza bir yıllık zina ve hile suçunu sayar."

3254. "Tâ ki papaz ondan o günâhı affede! Onun affını ilâhtan afv bilir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. "Tâ ki papaz ondan o günahı affetsin! Onun affını ilâhtan af bilir."

3255. "O papaz cürümden ve atâdan âgâh değildir. Fakat aşk ve i'tikâd çok sihirbazdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. "O papaz suçtan ve günahtan haberdar değildir. Fakat aşk ve inanç çok sihirbazdır."

3256. Dostluk ve vehim yüz Yûsuf peydâ eder. Muhakkak Hârût ve Mâ-rût'tan daha sihir edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Dostluk ve vehim yüzlerce Yusuf ortaya çıkarır. Muhakkak ki Harut ve Marut'tan daha sihirleyicidir.

"Tenîden" masdarının çeşitli anlamları vardır, burada "ortaya çıkarmak" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügât). "Yusuf"tan kasıt, sevilen şeydir. "Harut ve Marut", iki meleğin ismidir ki, kıssaları I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde geçti. Yani, insan bir şeye muhabbet ettiği zaman o şey kötü dahi olsa onun gözünde iyi ve güzel görünür; ve örneğin gönül bir çirkin kadına bağlanmış olsa onu Hz. Yusuf gibi güzel görür. Aynı şekilde düşmanlık da böyledir. Bir kimse en güzel bir şeye karşı düşman olsa onu gayet çirkin görür ve vehim kuvveti o çirkinde olmayan bir güzelliği veyahut güzelde olmayan bir çirkinliği icat eder. Çünkü vehim kuvveti, Yakup (a.s.)'a gönderilen Yusuf (a.s.)'ın gömleğidir ki, ona karşı canının muhabbetini karıştırırsın.

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "peydâ etmek" ma'nâsındadır (Gıyâsü'l-Lügât). "Yûsuf"tan murâd, mahbûb olan şeydir. "Hârût ve Mârût", iki meleğin ismidir ki, kıssaları I. cildin 3361 ve 3385 nu-maralı beyitlerinde geçti. Ya'ni, insan bir şeye muhabbet ettiği vakit o şey fe-nâ dahi olsa onun nazarında iyi ve güzel görünür; ve meselâ gönül bir çirkin kadına bağlanmış olsa onu Hz. Yûsuf gibi güzel görür. Kezâ adâvet dahi böy-ledir. Bir kimse en güzel bir şeye karşı düşman olsa onu gâyet çirkin görür ve kuvve-i vâhi-me o çirkinde olmayan bir güzelliği veyâhûd güzelde olmayan bir çirkinliği îcâd eder. Zîrâ kuvve-i vâhimeni Ya'kūb (a.s.)a gönderilen Yûsuf (a.s.)ın gömleğidir ki, ona karşı canının muhabbetini karıştırırsın."

3253. Nasrânî gibi ki, papaza bir yıllık zinâ ve gıll ü qış cürmünü sayar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3253. Hristiyan gibi ki, papaza bir yıllık zina ve hile ile kin suçunu sayar.

3254. Tâ ki papaz ondan o günahı affede! Onun affını ilâhtan afv bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3254. Tâ ki papaz ondan o günahı affede! Onun affını ilâhtan af bilir.

3255. O papaz cürümden ve atâdan âgâh değildir. Fakat aşk ve i'tikād çok sihirbazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3255. O papaz suçtan ve bağışlamadan habersiz değildir. Fakat aşk ve inanç çok sihirbazdır.

Yani, "Ey Ayaz, senin eski çarık ile postekiye olan hitabın, suçlardan ve suçların affından habersiz olan papazlara, bir Hristiyan'ın, bir yıllık türlü türlü günahlarını affettirmek için birer birer söylemesine benzer. Halbuki papaz o suç sahibinin ne günahlarını bilir ne de o günahların affı onun elindedir. Bununla beraber o zavallı suçlu, papazın affını Allah'ın affı bilir. Bunun ne kadar boş bir şey olduğu sağduyu sahibi akıl katında sabit olduğu halde ne yapalım ki, bir şeye karşı olan aşk ve muhabbet ve inanç çok sihirbazdır." Bir şeyin akla uygun olup olmadığının muhakemesine engel olur. İnancın insanlar üzerindeki etkisi bugün tıbben dahi sabit olmuş bir şeydir.

Ya'ni, "Ey Ayaz, senin eski çarık ile postekiye olan hitâbın kabahatlerden ve kabahatlerin affından bîhaber olan papazlara, bir hıristiyanın, bir yıllık türlü türlü günahlarını affettirmek için birer birer söylemesine benzer. Halbuki papaz o cürüm sahibinin ne günahlarını bilir ve ne de o günahların affi onun elindedir. Bununla beraber o zavallı kabahatli papazın affını Allah'ın affı bilir. Bunun ne kadar boş bir şey olduğu akl-ı selîm indinde sabit olduğu hâlde ne yapalım ki, bir şeye karşı olan aşk ve muhabbet ve i'tikād çok sihirbazdır." Bir şeyin ma'kül ve gayr-i ma'kül olduğunun muhâkemesine mâni' olur. İ'tikādın insanlar üzerindeki te'sîri bugün tıbben dahi sâbit olmuş bir şeydir.

3256. Dostluk ve vehim yüz Yûsuf peydâ eder. Muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha sihir edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3256. Dostluk ve vehim yüz Yusuf ortaya çıkarır. Muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha sihir edicidir.

"Tenîden" masdarının çeşitli anlamları vardır, burada "ortaya çıkarmak" anlamındadır (Gıyâsü'l-Lügat). "Yusuf"tan kastedilen, sevilen şeydir. "Hârût ve Mârût", iki meleğin ismidir ki, kıssaları I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde geçti. Yani, insan bir şeye muhabbet ettiği zaman o şey kötü dahi olsa onun gözünde iyi ve güzel görünür; ve örneğin gönül bir çirkin kadına bağlanmış olsa onu Hz. Yusuf gibi güzel görür. Aynı şekilde düşmanlık da böyledir. Bir kimse en güzel bir şeye karşı düşman olsa onu çok çirkin görür ve vehim kuvveti o çirkinde olmayan bir güzelliği veya güzelde olmayan bir çirkinliği icat eder. Çünkü vehim kuvvetinin özelliği, olmayanı var ve var olanı yok göstermek gibi hallerdir. Bu sebeple dostluk ve vehim kuvveti muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha fazla sihirbazdır; ve hadis-i şerifte "Senin bir şeyi sevmen gözünü kör ve kulağını sağır eder" buyrulur.

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "peydâ etmek" ma'nâsındadır (Gıyâsü'l-Lügat). "Yûsuf"tan murâd, mahbûb olan şeydir. "Hârût ve Mârût", iki meleğin ismidir ki, kıssaları I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde geçti. Ya'ni, insan bir şeye muhabbet ettiği vakit o şey fenâ dahi olsa onun nazarında iyi ve güzel görünür; ve meselâ gönül bir çirkin kadına bağlanmış olsa onu Hz. Yûsuf gibi güzel görür. Kezâ adâvet dahi böyledir. Bir kimse en güzel bir şeye karşı düşman olsa onu gāyet çirkin görür ve kuvve-i vâhime o çirkinde olmayan bir güzelliği veyâhud güzelde olmayan bir çirkinliği îcâd eder. Zîrâ kuvve-i vâhimenin şânı ma'dûmu mevcûd ve mevcûdu ma'dûm göstermek gibi ahvâldir. Binâenaleyh dostluk ve kuvve-i vâhime muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha ziyâde sihirbazdır; ve hadîs-i şerîfde حبك الشئ يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeyi sevmen gözünü kör ve kulağını sağır eder" buyrulur.

3257. Onun yadı üzerine bir sûret peyda eder. Sûretin cezbi seni güft ü gûya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. Onun anısı üzerine bir şekil ortaya çıkarır. Şeklin çekimi seni konuşmaya getirir.

Âşık, sevdiği şeyi anarak sanısında güzel bir şekil ortaya çıkarır. İşte bu hayalî şekil seni kendisine karşı söze getirir.

Âşık muhabbet ettiği şeyi zikrederek vehminde güzel bir sûret peydâ eder. İşte bu sûret-i hayâliyye seni kendisine karşı söze getirir.

3258. Sûret önünde yüz bin sır söylersin, nasıl ki dost dostun önünde söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Hayalî suret önünde yüz bin sır söylersin, nasıl ki dost dostun önünde söyler.

O hayalî suret önünde, bir dostun bir dosta söylediği gibi birçok sırlar söylersin.

O sûret-i hayâliyye önünde bir dostun bir dosta söylediği gibi birçok sırlar söylersin.

3259. Onda ne bir sûret ne de bir heykel vardır. Ondan yüz "Elest" ve yüz "Belâ!" doğmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Onda ne bir şekil ne de bir heykel vardır. Ondan yüz "Elest" ve yüz "Belâ!" doğmuştur.

"Şekil"den kasıt, dışarıda nakşedilmiş olan şekil ve "heykel"den kasıt, cisimleşmiş olan şekildir. "Elest" ifadesiyle soruya ve "Belâ!" ifadesiyle cevaba işaret buyrulur. Yani, âşık sevdiği bir şeyin hayalî olan şeklini zihninde oluşturur. Halbuki onun ne dışarıda nakşedilmiş bir şekli ne de cisimleşmiş bir şekli yoktur. Böyle olduğu halde o hayalî olan şekilden yüz soru ve yüz cevap doğar, yani âşık o hayalî şekliyle konuşur.

"Sûret"ten murâd, hâriçte münakkaş olan sûret ve "heykel"den murâd, mücessem olan sûrettir. "Elest", ta'bîriyle suâle ve "Belâ!" ta'bîriyle cevâba işâret buyrulur. Ya'ni, âşık sevdiği bir şeyin hayâlî olan sûretini dimâğında peydâ eder. Halbuki onun ne hâriçte bir sûret-i menkûşesi ve ne de bir sûret-i mücessemesi yoktur. Böyle olduğu hâlde o hayâlî olan sûretten yüz suâl ve yüz cevâb doğar, ya'ni âşık o sûret-i hayâliyyesi ile konuşur.

3260. Nitekim gönlü götürülmüş bir ana, yeni ölmüş yavrusunun mezarı önünde;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. Nasıl ki gönlü alınmış bir anne, yeni ölmüş yavrusunun mezarı önünde;

3261. Cidd ve ictihâd ile sırlar söyler. O cemâd ona diri görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Ciddiyet ve gayret ile sırlar söyler. O cansız varlık ona diri görünür.

3262. O, o toprağı diri ve kāim bilir. O hâşâki bir göz ve kulak bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. O, o toprağı diri ve kâim bilir. O, haşa, bir göz ve kulak bilir.

Mevcudu yok göstermek gibi hallerdir. Bu sebeple dostluk ve vehim kuvveti (gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi gösteren içsel güç) muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha fazla sihirbazdır; ve hadis-i şerifte "Senin bir şeyi sevmen gözünü kör ve kulağını sağır eder" buyrulur.

mevcûdu ma'dûm göstermek gibi ahvâldir. Binâenaleyh dostluk ve kuvve-i vâhime muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha ziyâde sihirbazdır; ve hadîs-i şerîfde حبك الشئ يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeyi sevmen gözünü kör ve kulağını sağır eder" buyrulur.

3257. Onun yadı üzerine bir sûret peyda eder. Sûretin cezbi seni güft ü gûya getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3257. Onun anısı üzerine bir şekil ortaya çıkarır. Şeklin çekimi seni konuşmaya getirir.

Âşık, sevdiği şeyi anarak sanısında güzel bir şekil ortaya çıkarır. İşte bu hayalî şekil seni kendisine karşı söze getirir.

Âşık muhabbet ettiği şeyi zikrederek vehminde güzel bir sûret peydâ eder. İşte bu sûret-i hayâliyye seni kendisine karşı söze getirir.

3258. Sûret önünde yüz bin sır söylersin, nasıl ki dost dostun önünde söyler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3258. Hayalî suret önünde yüz bin sır söylersin, nasıl ki dost dostun önünde söyler.

O hayalî suret önünde, bir dostun bir dosta söylediği gibi birçok sırlar söylersin.

O sûret-i hayâliyye önünde bir dostun bir dosta söylediği gibi birçok sırlar söylersin.

3259. Onda ne bir sûret ne de bir heykel vardır. Ondan yüz "Elest" ve yüz "Belâ!" doğmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3259. Onda ne bir şekil ne de bir heykel vardır. Ondan yüz "Elest" ve yüz "Belâ!" doğmuştur.

"Şekil"den kasıt, dışarıda nakşedilmiş olan şekil ve "heykel"den kasıt, cisimleşmiş olan şekildir. "Elest" ifadesiyle soruya ve "Belâ!" ifadesiyle cevaba işaret buyrulur. Yani, âşık sevdiği bir şeyin hayalî olan şeklini zihninde oluşturur. Halbuki onun ne dışarıda nakşedilmiş bir şekli ne de cisimleşmiş bir şekli yoktur. Böyle olduğu halde o hayalî olan şekilden yüz soru ve yüz cevap doğar, yani âşık o hayalî şekliyle konuşur.

"Sûret"ten murâd, hâriçte münakkaş olan sûret ve "heykel"den murâd, mücessem olan sûrettir. "Elest", ta'bîriyle suâle ve "Belâ!" ta'bîriyle cevâba işâret buyrulur. Ya'ni, âşık sevdiği bir şeyin hayâlî olan sûretini dimâğında peydâ eder. Halbuki onun ne hâriçte bir sûret-i menküşesi ve ne de bir sûret-i mücessemesi yoktur. Böyle olduğu hâlde o hayâlî olan sûretten yüz suâl ve yüz cevâb doğar, ya'ni âşık o sûret-i hayâliyyesi ile konuşur.

3260. Nitekim gönlü götürülmüş bir ana, yeni ölmüş yavrusunun mezarı önünde;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3260. Nasıl ki gönlü alınmış bir anne, yeni ölmüş yavrusunun mezarı önünde;

3261. Cidd ve ictihâd ile sırlar söyler. O cemâd ona diri görünür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3261. Ciddiyet ve gayret ile sırlar söyler. O cansız varlık ona diri görünür.

3262. O, o toprağı diri ve kāim bilir. O hâşâki bir göz ve kulak bilir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3262. O, o toprağı diri ve ayakta duran bilir. O, asla bir göz ve kulak bilir.

O hayalî suret ile konuşmanın görünen örnekleri pek çoktur. Örneğin, çocuğuna âşık olup gönlü elinden gitmiş olan bir anne, yeni ölmüş olan çocuğunun mezarı önünde büyük bir gayret ve çabayla türlü türlü sırlar söyler. O cansız olan çocuk veya mezar ona diri ve söz anlar bir halde görünür. O biçare anne o toprağı hayalinde diri ve insan gibi ayakta durucu bilir. O, asla görücü ve işitici bilir.

O sûret-i hayâliyye ile konuşmanın misâl-i zâhirîsi pek çoktur. Ezcümle çocuğunun âşıkı olup gönlü elinden gitmiş olan bir ana, yeni ölmüş olan bir çocuğunun mezarı önünde kemâl-i gayret ve sa'y ile türlü türlü sırlar söyler. O cemâd olan çocuk veyâ mezar ona diri ve söz anlar bir hâlde görünür. O bîçâre ana o toprağı hayalinde diri ve insân gibi ayakta durucu bilir. O hâşâ-ki görücü ve işitici bilir.

3263. Onun önünde o mezarın toprağının her bir zerresi, şûr vaktinde kulak tutar ve akıl tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Onun önünde o mezarın toprağının her bir zerresi, şûr (danışma) vaktinde kulak verir ve akıl yürütür.

O ananın hayalinde o mezarın cansız olan toprağının her bir zerresi, musîbet vaktinde kulak ve akıl sahibidir.

O ananın hayalinde o mezarın cemâd olan toprağının her bir zerresi, musîbet vaktinde kulak ve akıl sahibidir.

3264. O toprağı cidd ile dinleyici bilir. Sahir-nak olan aşka iyi bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. O toprağı ciddiyetle dinleyici bilir. Sihirbaz gibi olan aşka iyi bak!

"Sâhir", sihirbaz; "nâk", aidiyet edatı, "sihirbaza ait olan" demektir. Yani, o musibetzede anne, iç karışıklığı zamanında, "Bu toprak cansızdır, ona söz söylemek caiz değildir!" demez. Hayalinde o toprağı ciddiyetle diri ve dinleyici bilir. İşte sihirbazların özelliğine ait olan bu aşka iyi bak ve aşığın halini de ona göre kıyasla!

"Sâhir", sihredici; "nâk", edât-ı nisbet, "sihrediciye mensûb olan" demektir. Ya'ni, o musîbet-zede olan ana, içinin karışıklığı zamanında, “Bu toprak cemâddır, ona söz söylemek câiz değildir!" demez. Hayâlinde o toprağı cidd ile diri ve dinleyici bilir. İşte sihirbazların şânına mensûb olan şu aşka iyi bak ve âşıkın hâlini de ona göre kıyâs et!

3265. O, tâze mezarın toprağı üzerine yüzünü, göz yaşı ile beraber dembedem öyle hoş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. O, taze mezarın toprağı üzerine yüzünü, gözyaşı ile beraber an be an öyle hoş koyar.

O anda, bir taraftan o toprağa hitap eder ve bir taraftan da o yeni mezarın toprağı üzerine ağlayarak yüzünü sürer.

O ana, bir taraftan o toprağa hitâb eder ve bir taraftan da o yeni mezarın toprağı üzerine ağlayarak yüzünü sürer.

3266. Ki, dirilik vaktinde can gibi olan oğlu üzerine asla öyle yüz koymamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Ki, dirilik vaktinde can gibi olan oğlu üzerine asla öyle yüz koymamıştır.

"Ki", yukarıdaki beyte bağlı olan açıklama edatıdır. Yani, o anne oğlu diriyken yapmadığını öldükten sonra mezarına karşı yapar.

"Ki", yukarıki beyte merbût olan edât-ı beyandır. Ya'ni, o ana oğlu diriyken yapmadığını öldükten sonra mezarına karşı yapar.

3267. Vaktaki mâtemden birkaç gün geçer, onun o aşkının ateşi sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Vakit ki matemden birkaç gün geçer, onun o aşkının ateşi sakin olur.

O hayalî suret ile konuşmanın açık örnekleri pek çoktur. Örneğin, çocuğuna âşık olup gönlü elinden gitmiş olan bir anne, yeni ölmüş olan çocuğunun mezarı önünde tam bir gayret ve çaba ile türlü türlü sırlar söyler. O cansız olan çocuk veya mezar ona diri ve söz anlar bir halde görünür. O biçare anne o toprağı hayalinde diri ve insan gibi ayakta durucu bilir. O, haşa ki, görücü ve işitici bilir.

O sûret-i hayâliyye ile konuşmanın misâl-i zâhirîsi pek çoktur. Ezcümle çocuğunun âşıkı olup gönlü elinden gitmiş olan bir ana, yeni ölmüş olan bir çocuğunun mezarı önünde kemâl-i gayret ve sa'y ile türlü türlü sırlar söyler. O cemâd olan çocuk veyâ mezar ona diri ve söz anlar bir hâlde görünür. O bîçâre ana o toprağı hayalinde diri ve insân gibi ayakta durucu bilir. O hâşâ-ki görücü ve işitici bilir.

3263. Onun önünde o mezarın toprağının her bir zerresi, şûr vaktinde kulak tutar ve akıl tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3263. Onun önünde o mezarın toprağının her bir zerresi, şûr (danışma) vaktinde kulak verir ve akıl yürütür.

O ananın hayalinde o mezarın cansız olan toprağının her bir zerresi, musîbet vaktinde kulak ve akıl sahibidir.

O ananın hayalinde o mezarın cemâd olan toprağının her bir zerresi, musîbet vaktinde kulak ve akıl sahibidir.

3264. O toprağı cidd ile dinleyici bilir. Sahir-nak olan aşka iyi bak!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3264. O toprağı ciddiyetle dinleyici bilir. Sihirbaz gibi olan aşka iyi bak!

"Sâhir", sihirbaz; "nâk", aidiyet edatı, "sihirbaza ait olan" demektir. Yani, o musibetzede anne, iç karışıklığı zamanında, "Bu toprak cansızdır, ona söz söylemek caiz değildir!" demez. Hayalinde o toprağı ciddiyetle diri ve dinleyici bilir. İşte sihirbazların özelliğine ait olan bu aşka iyi bak ve aşığın halini de ona göre kıyasla!

"Sâhir", sihredici; "nâk", edât-ı nisbet, "sihrediciye mensûb olan" demektir. Ya'ni, o musîbet-zede olan ana, içinin karışıklığı zamanında, “Bu toprak cemâddır, ona söz söylemek câiz değildir!" demez. Hayâlinde o toprağı cidd ile diri ve dinleyici bilir. İşte sihirbazların şânına mensûb olan şu aşka iyi bak ve âşıkın hâlini de ona göre kıyâs et!

3265. O, tâze mezarın toprağı üzerine yüzünü, göz yaşı ile beraber dembedem öyle hoş koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3265. O, taze mezarın toprağı üzerine yüzünü, gözyaşı ile beraber an be an öyle hoş koyar.

O anda, bir taraftan o toprağa hitap eder ve bir taraftan da o yeni mezarın toprağı üzerine ağlayarak yüzünü sürer.

O ana, bir taraftan o toprağa hitâb eder ve bir taraftan da o yeni mezarın toprağı üzerine ağlayarak yüzünü sürer.

3266. Ki, dirilik vaktinde can gibi olan oğlu üzerine asla öyle yüz koymamıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3266. Ki, dirilik vaktinde can gibi olan oğlu üzerine asla öyle yüz koymamıştır.

"Ki", yukarıdaki beyte bağlı olan açıklama edatıdır. Yani, o anne oğlu diriyken yapmadığını öldükten sonra mezarına karşı yapar.

"Ki", yukarıki beyte merbût olan edât-ı beyandır. Ya'ni, o ana oğlu diriyken yapmadığını öldükten sonra mezarına karşı yapar.

3267. Vaktaki mâtemden birkaç gün geçer, onun o aşkının ateşi sakin olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3267. Vaktaki matemden birkaç gün geçer, onun o aşkının ateşi sakin olur.

"Azâ", sıkıntı senesi ve musibete sabretmek ve şiddet ve matem anlamlarındadır. Şedde ile ["'azza"] dahi telaffuz olunur.

"Azâ", sıkıntı senesi ve musîbete sabretmek ve şiddet ve mâtem ma'nâlarına-dır. Teşdîd [ile] ["'azza"] dahi telaffuz olunur.

3268. Ölü üzerine olan aşk pâyidar olmaz. Aşkı can artırıcı olan diri üzerine tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Ölü üzerine olan aşk kalıcı olmaz. Aşkı can artırıcı olan diri üzerine tut!

"Ölü"den kasıt, yaratılmışlardır. "Cana kuvvet verici diri"den kasıt, Yaratıcı'dır. Yani, yaratılmış fânidir ve fâni olan yaratılmış üzerine olan aşk kalıcı ve sabit olmaz. Çünkü ölür ve onun ancak hayali kalır. Bu sebeple aşk onun hayaline intikal eder; ve hayal ise zamanın geçmesiyle yok olur. Cana kuvvet verici olan Yüce Allah hazretlerine olan aşk ise bâkidir.

"Mürde"den murâd, mahlûkāttır. "Hayy-i cân-efzâ"dan murâd, Hâlık'tır. Ya'ni, mahlûk fânîdir ve fânî olan mahlûk üzerine olan aşk pâyidâr ve sabit olmaz. Zîrâ ölür ve onun ancak hayali kalır. Binâenaleyh aşk onun hayâline intikāl eder; ve hayâl ise mürûr-ı zamân ile zâil olur. Cana kuvvet verici olan Hâlık Teâlâ hazretlerine olan aşk ise bâkîdir.

3269. Ondan sonra o mezardan muhakkak ona uyku gelir. Cemâdlıktan yine cemâd doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Ondan sonra o mezardan muhakkak ona uyku gelir. Cansızlıktan yine cansızlık doğar.

"Uyku"dan kasıt, gaflettir. Yani, ölünün mezarına karşı olan ah ve inlemeden sonra zamanın geçmesiyle o mezara yönelmekten gaflet gelir ve o aşk donuk bir hâle gelir. Çünkü cansızlıktan yine cansızlık doğar.

"Hab"dan murâd, gaflettir. Ya'ni, ölünün mezarına karşı olan âh ve enîn-den sonra mürûr-ı zamân ile o mezara teveccühden gaflet gelir ve o aşk müncemid bir hâle gelir. Zîrâ cemâdlıktan yine cemâdlık doğar.

3270. Zîrâ ki aşk kendi efsûnunu kaptı ve gitti. Vaktâki ateş acele gitti, kül [3274] kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Çünkü aşk kendi büyüsünü kaptı ve gitti. Ateş acele gittiği zaman kül kaldı.

Çünkü, büyüleyici olan aşk kendi sihrini ve büyüsünü o cansız, ruhsuz bedenden kaptı ve gitti; bu hâl ateşin hızla yanıp geçmesine benzer. Ateş hızla yakıp geçtiği zaman nasıl kül kalırsa, bedenden de aşkı çeken ruh geçip gider. O beden ateşin külü gibi kalır.

Zîrâ ki, sâhir-nâk olan aşk kendi sihrini ve efsûnunu o cemâd olan rûhsuz cesedden kaptı ve gitti, bu hâl ateşin sür'atle yanıp geçmesine benzer. Ateş sür'atle yakıp geçtiği vakit nasıl kül kalırsa cesedden dahi câlib-i aşk olan rûh geçip gider. O cesed ateşin külü mesâbesinde kalır.

3271. O şeyi ki o genç aynada görür, pîr onun hepsini kerpiçte görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. O şeyi ki o genç aynada görür, yaşlı onun hepsini kerpiçte görür.

"Yaşlı"dan kasıt, aşk olduğu aşağıdaki beyitte açıklanır. "Genç"ten kasıt ise, Allah en iyi bilendir, akıldır. Çünkü aşkın hâlleri aklın ötesindedir ve aklın idrak edemediği zevki aşk idrak eder. Nasıl ki gencin idrak edemediği hâlleri tecrübeleriyle bir ihtiyar idrak eder. Yani, aklın parlak bir aynada gördüğü hayalleri, aşk yoğun olan bir kerpiçte dahi görür. Nasıl ki çocuğu ölen bir "Azâ" (sıkıntı senesi ve musibete sabretmek ve şiddet ve matem anlamlarına gelir), şiddetle ["'azza"] dahi telaffuz olunur.

"Pîr"den murâd, aşk olduğu aşağıdaki beyitte beyân buyrulur. "Civan"dan murâd dahi, Allâhü a'lem, akıldır. Zîrâ ahvâl-i aşk aklın verâsındadır ve aklın idrâk edemediği zevki aşk idrak eder. Nitekim gencin idrâk edemediği ahvâli tecrübeleriyle bir ihtiyar idrak eder. Ya'ni, aklın mücellâ bir aynada gördüğü hayâlâtı, aşk kesîf olan bir kerpiçte dahi görür. Nitekim çocuğu ölen bir "Azâ", sıkıntı senesi ve musîbete sabretmek ve şiddet ve mâtem ma'nâlarına-dır. Teşdîd [ile] ["'azza"] dahi telaffuz olunur.

3268. Ölü üzerine olan aşk pâyidâr olmaz. Aşkı can artırıcı olan diri üzerine tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3268. Ölü üzerine olan aşk kalıcı olmaz. Aşkı can artırıcı olan diri üzerine tut!

"Ölü"den kasıt, yaratılmışlardır. "Cana kuvvet veren diri"den kasıt, Yaratıcı'dır. Yani, yaratılmış fânidir ve fâni olan yaratılmış üzerine olan aşk kalıcı ve sabit olmaz. Çünkü ölür ve onun ancak hayali kalır. Bu sebeple aşk onun hayaline intikal eder; ve hayal ise zamanla yok olur. Cana kuvvet verici olan Yüce Allah hazretlerine olan aşk ise kalıcıdır.

"Mürde"den murâd, mahlûkāttır. "Hayy-i cân-efzâ"dan murâd, Hâlık'tır. Ya'ni, mahlûk fânîdir ve fânî olan mahlûk üzerine olan aşk pâyidâr ve sabit olmaz. Zîrâ ölür ve onun ancak hayali kalır. Binâenaleyh aşk onun hayâline intikāl eder; ve hayâl ise mürûr-ı zamân ile zâil olur. Cana kuvvet verici olan Hâlık Teâlâ hazretlerine olan aşk ise bâkîdir.

3269. Ondan sonra o mezardan muhakkak ona uyku gelir. Cemâdlıktan yine cemâd doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3269. Ondan sonra o mezardan muhakkak ona uyku gelir. Cansızlıktan yine cansızlık doğar.

"Uyku"dan kasıt, gaflettir. Yani, ölünün mezarına karşı olan ah ve inlemeden sonra zamanın geçmesiyle o mezara yönelmekten gaflet gelir ve o aşk donuk bir hâle gelir. Çünkü cansızlıktan yine cansızlık doğar.

"Hab"dan murâd, gaflettir. Ya'ni, ölünün mezarına karşı olan âh ve enîn-den sonra mürûr-ı zamân ile o mezara teveccühden gaflet gelir ve o aşk müncemid bir hâle gelir. Zîrâ cemâdlıktan yine cemâdlık doğar.

3270. Zîrâ ki aşk kendi efsûnunu kaptı ve gitti. Vaktâki ateş acele gitti, kül [3274] kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3270. Çünkü aşk kendi büyüsünü kaptı ve gitti. Ateş acele gittiği zaman kül kaldı.

Çünkü, büyüleyici olan aşk kendi sihrini ve büyüsünü o cansız, ruhsuz bedenden kaptı ve gitti; bu hâl ateşin hızla yanıp geçmesine benzer. Ateş hızla yakıp geçtiği zaman nasıl kül kalırsa, bedenden de aşkı çeken ruh geçip gider. O beden ateşin külü gibi kalır.

Zîrâ ki, sâhir-nâk olan aşk kendi sihrini ve efsûnunu o cemâd olan rûhsuz cesedden kaptı ve gitti, bu hâl ateşin sür'atle yanıp geçmesine benzer. Ateş sür'atle yakıp geçtiği vakit nasıl kül kalırsa cesedden dahi câlib-i aşk olan rûh geçip gider. O cesed ateşin külü mesâbesinde kalır.

3271. O şeyi ki o genç aynada görür, pîr onun hepsini kerpiçte görür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3271. O şeyi ki o genç aynada görür, yaşlı kişi onun hepsini kerpiçte görür.

"Yaşlı kişi"den maksat, aşk olduğu aşağıdaki beyitte açıklanır. "Genç"ten maksat ise, Allah en iyi bilendir, akıldır. Çünkü aşkın halleri aklın ötesindedir ve aklın idrak edemediği zevki aşk idrak eder. Nasıl ki gencin idrak edemediği halleri tecrübeleriyle bir yaşlı kişi idrak eder. Yani, aklın parlak bir aynada gördüğü hayalleri, aşk yoğun olan bir kerpiçte dahi görür. Nasıl ki çocuğu ölen bir annenin o çocuğa olan aşkı, onun hayalini kuru toprak üzerinde görüp ah ve inilti ettiği yukarıda açıklanmıştı.

"Pîr"den murâd, aşk olduğu aşağıdaki beyitte beyân buyrulur. "Civan"dan murâd dahi, Allâhü a'lem, akıldır. Zîrâ ahvâl-i aşk aklın verâsındadır ve aklın idrâk edemediği zevki aşk idrak eder. Nitekim gencin idrâk edemediği ahvâli tecrübeleriyle bir ihtiyar idrak eder. Ya'ni, aklın mücellâ bir aynada gördüğü hayâlâtı, aşk kesîf olan bir kerpiçte dahi görür. Nitekim çocuğu ölen bir ananın o çocuğa olan aşkı onun hayâlini kuru toprak üzerinde görüp âh ve enîn ettiği yukarıda beyân buyruldu.

3272. Pîr senin aşkındır, ak sakal değil! Yüz binlerce ümîdsizin elini tutucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Pîr senin aşkındır, ak sakal değil! Yüz binlerce ümîdsizin elini tutucudur.

Yani, yukarıdaki beyitte dediğimiz pîr senin aşkındır. Yoksa biz "pîr" tabiriyle ak sakalı kastetmedik. O aşk yüz binlerce ümîdsizin imdadına yetişip elini tutucudur.

Bilinmeli ki, aşk genel olarak iki çeşittir. Birisi hakiki aşk ve diğeri mecazi aşktır. Hakiki aşk Yaratıcı'ya olan aşktır. Mecazi aşk yaratılana olan aşktır. Aşk, gerek hakiki ve gerek mecazi olsun, aşığı ümit zevki içinde yaşatır. Fakat ikisinin arasında büyük fark vardır. Yaratılana olan aşk 3368 numaralı şerefli beyitte beyan buyrulduğu üzere kalıcı olmaz. Çünkü aşkın ait olduğu yer fanidir. Yaratıcı'ya olan aşk ise bakidir. Çünkü aşkın ait olduğu yer ebedidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. bölümünde bu iki çeşit aşk hakkında şöyle buyururlar: "Aşk, hataya düşürücü hayal ile olduğu zaman dahi vecd (coşku) sebebi olsa da, bu vecd Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Basîr (her şeyi gören) olan hakiki maşuka aşık olan aşığın vecdi gibi değildir. O aşığın hali karanlıkta maşuk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikayet eden kimseye benzer. Bunun lezzetleri Hayy (diri) ve Habîr olan maşukun boynuna sarılmaya benzer mi?"

İşte batıl dinlere sâlik olanların ibadetleri sırasındaki vecd ve ağlamaları dahi bu kabildendir. Nasıl ki 3354 numaralı beyitte bir Hristiyan'ın papaza günah çıkartması beyan buyrulmuş idi.

Ya'ni, yukarıki beyitte dediğimiz pîr senin aşkındır. Yoksa biz “pîr” ta'bî-riyle ak sakalı murâd etmedik. O aşk yüz binlerce ümîdsizin imdâdına yetişip elini tutucudur.

Ma'lûm olsun ki, aşk umûmiyet i'tibâriyle iki nevi'dir. Birisi aşk-ı hakîkî ve diğeri aşk-ı mecâzîdir. Aşk-ı hakîkî Hâlik'a olan aşktır. Aşk-ı mecâzî mah-lûka olan aşktır. Aşk, gerek hakîkî ve gerek mecâzî olsun, âşıkı zevk-i ümîd içinde yaşatır. Fakat ikisinin arasında büyük fark vardır. Mahlûka olan aşk 3368 numaralı beyt-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere pâyidâr olmaz. Zîrâ aş-kın taalluk ettiği mahal fânîdir. Hâlik'a olan aşk ise bâkîdir. Zîrâ aşkın taal-luk ettiği mahal lâ-yezâldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında bu iki nevi' aşk hakkında şöyle buyururlar: “Aşk, galata ve hatâya düşürü-cü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olursa da, bu vecd Habîr ve Ba-sîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşıkın vecdi gibi değildir. O âşıkın hâli karanlıkta ma'şûk zannı ile direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kim-seye benzer. Bunun lezezâtı Hayy ve Habîr olan ma'şûkun boynuna sarılma-ya benzer mi?”

İşte edyân-ı bâtıleye sâlik olanların esnâ-yı ibâdetlerindeki vecd ve bükâ-ları dahi bu kabîldendir. Nitekim 3354 numaralı beyitte bir hıristiyanın papa-za günah çıkartması beyân buyrulmuş idi.

3273. Aşk firâkta sûretler düzer, vakt-i telâkta nâ-musavver zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Aşk, ayrılıkta suretler düzenler, kavuşma vaktinde suretsiz olarak ortaya çıkar.

Aşk, suretsiz olan Hak'tan ayrılık vaktinde, suret âşıkları için birtakım suretler düzenler ve ortaya çıkarır. Fakat o mecazi âşık ve o suret âşığı, ilahi bir cezbe (ilahi çekim) ile karşılaştığı zaman, o âşığa suretsiz olan Hak ortaya çıkar. Nasıl ki, birinci cildin 111 numaralı beytinde: عاشقى گر زين سرست عاقبت مارا بدان سورهبرست ["Âşıklık, gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir."] buyrulmuştu ki, aşk hakkında orada faydalı açıklamalar geçti. Annenin o çocuğa olan aşkı, onun hayalini kuru toprak üzerinde görüp ah ve inilti ettiği yukarıda beyan buyruldu.

Aşk sûretsiz olan Hak'tan firâk ve ayrılık vaktinde sûret âşıkları için bir takım sûretler düzer ve peydâ eder. Fakat o âşık-ı mecâzî ve o sûret âşıkı bir cezbe-i ilâhîye mülâkî olduğu vakit o âşıka musavver olmayan Hak zâhir olur. Nitekim I. cildin 111 numarasına müsâdif olan beyitte: عاشقى گر زين سرست عاقبت مارا بدان سورهبرست ["Âşıklık, gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir."] buyrulmuş idi ki, aşk hakkında orada müfîd îzâhât geçti. ananın o çocuğa olan aşkı onun hayalini kuru toprak üzerinde görüp âh ve enîn ettiği yukarıda beyân buyruldu.

3272. Pîr senin aşkındır, ak sakal değil! Yüz binlerce ümidsizin elini tutucudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3272. Pîr senin aşkındır, ak sakal değil! Yüz binlerce ümitsizin elini tutucudur.

Yani, yukarıdaki beyitte dediğimiz pîr senin aşkındır. Yoksa biz "pîr" tabiriyle ak sakalı kastetmedik. O aşk yüz binlerce ümitsizin imdadına yetişip elini tutucudur.

Bilinmeli ki, aşk genel olarak iki çeşittir. Birisi hakiki aşk ve diğeri mecazi aşktır. Hakiki aşk Yaratıcı'ya olan aşktır. Mecazi aşk yaratılmışa olan aşktır. Aşk, gerek hakiki ve gerek mecazi olsun, aşığı ümit zevki içinde yaşatır. Fakat ikisinin arasında büyük fark vardır. Yaratılmışa olan aşk 3368 numaralı şerefli beyitte açıklandığı üzere kalıcı olmaz. Çünkü aşkın ait olduğu yer fanidir. Yaratıcı'ya olan aşk ise bakidir. Çünkü aşkın ait olduğu yer sonsuzdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. bölümünde bu iki çeşit aşk hakkında şöyle buyururlar: "Aşk, yanılgıya ve hataya düşürücü hayal ile olduğu vakit dahi vecd (coşku) verse de, bu vecd Habîr (her şeyden haberdar olan) ve Basîr (her şeyi gören) olan hakiki maşuka aşık olan aşığın vecdi gibi değildir. O aşığın hali karanlıkta maşuk zannıyla direği kucaklayıp ağlayan ve şikayet eden kimseye benzer. Bunun lezzetleri Hayy (diri) ve Habîr olan maşukun boynuna sarılmaya benzer mi?"

İşte batıl dinlere (yanlış inançlara) mensup olanların ibadetleri sırasındaki vecd ve ağlamaları dahi bu türdendir. Nasıl ki 3354 numaralı beyitte bir Hristiyan'ın papaza günah çıkarması açıklanmış idi.

Ya'ni, yukarıki beyitte dediğimiz pîr senin aşkındır. Yoksa biz "pîr" ta'bîriyle ak sakalı murâd etmedik. O aşk yüz binlerce ümidsizin imdadına yetişip elini tutucudur.

Ma'lûm olsun ki, aşk umûmiyet i'tibariyle iki nevi'dir. Birisi aşk-ı hakîkî ve dîğeri aşk-ı mecâzîdir. Aşk-ı hakîkî Hâlik'a olan aşktır. Aşk-ı mecâzî mahlûka olan aşktır. Aşk, gerek hakîkî ve gerek mecâzî olsun, âşıkı zevk-i ümîd içinde yaşatır. Fakat ikisinin arasında büyük fark vardır. Mahlûka olan aşk 3368 numaralı beyt-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere pâyidâr olmaz. Zîrâ aşkın taalluk ettiği mahal fânîdir. Hâlik'a olan aşk ise bâkîdir. Zîrâ aşkın taalluk ettiği mahal lâ-yezâldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 42. faslında bu iki nevi' aşk hakkında şöyle buyururlar: "Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olursa da, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşıkın vecdi gibi değildir. O âşıkın hâli karanlıkta ma'şûk zannı ile direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezezâtı Hayy ve Habîr olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzer mi?"

İşte edyân-ı bâtıleye sâlik olanların esnâ-yı ibadetlerindeki vecd ve bükâları dahi bu kabîldendir. Nitekim 3354 numaralı beyitte bir hıristiyanın papaza günah çıkartması beyân buyrulmuş idi.

3273. Aşk firâkta sûretler düzer, vakt-i telâkta nâ-musavver zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3273. Aşk, ayrılıkta suretler oluşturur, kavuşma vaktinde suretsiz olarak ortaya çıkar.

Aşk, suretsiz olan Hak'tan ayrılık vaktinde, suret âşıkları için birtakım suretler oluşturur ve meydana getirir. Fakat o mecazi âşık ve o suret âşığı ilahi bir cezbe (ilahi çekim) ile karşılaştığı zaman, o âşığa suretsiz olan Hak ortaya çıkar. Nasıl ki Birinci cildin 111 numarasına denk gelen beyitte: عاشقی گرزین سر و گرزان سرست عاقبت ما را بدان سو رهبرست ["Aşıklık, gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir."] buyrulmuştu ki, aşk hakkında orada faydalı açıklamalar geçmişti.

Aşk sûretsiz olan Hak'tan firâk ve ayrılık vaktinde sûret âşıkları için birtakım sûretler düzer ve peyda eder. Fakat o âşık-ı mecâzî ve o sûret âşıkı bir cezbe-i ilâhîye mülâkî olduğu vakit o âşıka musavver olmayan Hak zâhir olur. Nitekim I. cildin 111 numarasına müsâdif olan beyitte: عاشقی گرزین سر و گرزان سرست عاقبت ما را بدان سو رهبرست ["Aşıklık, gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir."] buyrulmuş idi ki, aşk hakkında orada müfid îzâhât geçti.

3274. Der ki: "O sarhoş olan aklın aslının aslı benim! Sûret üzerinde o güzellik bizim aksimiz olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. Der ki: "O sarhoş olan aklın aslının aslı benim! Sûret üzerinde o güzellik bizim aksimiz olmuştur."

Yani, sûret âşıkına ilâhî cezbe (ilâhî çekim) erişip sûretten münezzeh olan Hak ortaya çıktığı vakit der ki: "Senin sûrete düşkün olup sarhoş olan aklının aslının aslı benim! O senin gördüğün sûret üzerindeki güzellik, bizim mutlak güzelliğimizden bir ışığın aksidir."

Ya'ni, sûret âşıkına cezbe-i ilâhî erişip sûretten münezzeh olan Hak zâhir olduğu vakit der ki: "Senin sûrete mübtelâ olup sarhoş olan aklının aslının aslı benim! O senin gördüğün sûret üzerindeki güzellik, bizim cemâl-i mutlakımızdan bir pertevin aksidir."

3275. "Şimdi perdeleri kaldırdım, güzelliği vâsıtasız yükselttim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. "Şimdi perdeleri kaldırdım, güzelliği aracısız yükselttim!"

"Şimdi ilahi cezbe (çekim gücüm) ile senin duyularının perdelerini kaldırdım ve kalbinin ve ruhunun gözü önünde mutlak güzelliğimi yoğun bir suret aracısı olmaksızın yükselttim!" Yani o mutlak güzelliğimin parıltısını, süflî mertebe olan suretten, ulvî mertebe olan mana âlemine kaldırdım.

"Şimdi cezbe-i ilâhiyyem ile senin havâssinin perdelerini kaldırdım ve kalbinin ve ruhunun gözü önünde cemâl-i mutlakımı sûret-i kesîfe vâsıtası olmaksızın yükselttim!" Ya'ni o cemâl-i mutlakımın pertevini mertebe-i süfliyyet olan sûretten mertebe-i ulviyyet olan âlem-i ma'nâya kaldırdım.

3276. "Zîrâ ki benim aksim ile çok dokundun. Zâtımın tecrîdi kuvvetini buldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. "Çünkü benim yansımam ile çok dokundun. Zâtımın tecrit kuvvetini buldun."

"Der bâften" kelimesi, dokumak ve dokunmak anlamlarına gelir. Burada "ihtilât etmek" (karışmak, içli dışlı olmak) anlamı kastedilmiştir. Bazı nüshalarda "der bâhtî" (oynadın) şeklindedir. Yani, "Ey suret aşığı, benim suretlerdeki mutlak güzelliğimin yansıması ve parıltısı ile çok içli dışlı oldun veya çok oynadın. İşte sonunda zâtımın o suretlerden tecerrüdü (soyutlanması) ve ayrılması kuvvetini buldun. Yani beni, cezbetmem sayesinde suretlerden soyutlanmış olarak buldun ve bu suretle mecazî aşktan hakikî aşka yükseldin."

"Der bâften", dokumak ve dokunmak ma'nâlarınadır. Burada "ihtilât etmek" ma'nâsı murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda “der bâhtî", "oynadın" vâki'dir. Ya'ni, "Ey âşık-ı sûret, benim sûretlerde olan cemâl-i mutlakımın aks-i pertevi ile çok ihtilât ettin veyâhud çok oynadın. İşte nihâyet zâtımın o sûretlerden tecerrüdü ve soyunması kuvvetini buldun. Ya'ni beni, cezbem sâyesinde sûretlerden mücerred olarak buldun ve bu sûretle aşk-ı mecâzîden aşk-ı hakîkîye terakkî ettin."

3277. "Vaktaki bu taraftan benim cezbem gidici oldu, o, ortada rahibi görmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. "Vaktaki bu taraftan benim cezbem gidici oldu, o, ortada rahibi görmez!"

Bu şerefli beyit, 3254 numaralı şerefli beyte bağlıdır. "Bir Hristiyan'a bu yönden benim cezbem (ilahi çekim) ulaştığında, artık o Hristiyan ortada günah affedici olarak bir rahibin suretini ve varlığını görmez."

Bu beyt-i şerîf 3254 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. "Vaktâki bir hıristiyana bu sûret tarafından benim cezbem gidici oldu, artık o hıristiyan ortada günah affedici olarak bir râhibin sûretini ve vücudunu görmez."

3278. "Cürüm ve hatâdan dolayı o perdenin arkasından Hudâ'nın lütfundan mağfiret ister."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. "Suç ve hatadan dolayı o perdenin arkasından Allah'ın lütfundan bağışlanma diler."

3274. Der ki: "O sarhoş olan aklın aslının aslı benim! Sûret üzerinde o güzellik bizim aksimiz olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3274. Der ki: "O sarhoş olan aklın aslının aslı benim! Sûret üzerinde o güzellik bizim aksimiz olmuştur."

Yani, sûret âşıkına ilâhî cezbe (ilâhî çekim) erişip sûretten münezzeh olan Hak ortaya çıktığı vakit der ki: "Senin sûrete düşkün olup sarhoş olan aklının aslının aslı benim! O senin gördüğün sûret üzerindeki güzellik, bizim mutlak güzelliğimizden bir ışığın aksidir."

Ya'ni, sûret âşıkına cezbe-i ilâhî erişip sûretten münezzeh olan Hak zâhir olduğu vakit der ki: "Senin sûrete mübtelâ olup sarhoş olan aklının aslının aslı benim! O senin gördüğün sûret üzerindeki güzellik, bizim cemâl-i mutlakımızdan bir pertevin aksidir."

3275. "Şimdi perdeleri kaldırdım, güzelliği vâsıtasız yükselttim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3275. "Şimdi perdeleri kaldırdım, güzelliği aracısız yükselttim!"

"Şimdi ilahi cezbe (çekim gücüm) ile senin duyularının perdelerini kaldırdım ve kalbinin ve ruhunun gözü önünde mutlak güzelliğimi yoğun bir suret aracısı olmaksızın yükselttim!" Yani o mutlak güzelliğimin parıltısını, süflî mertebe olan suretten, ulvî mertebe olan mana âlemine kaldırdım.

"Şimdi cezbe-i ilâhiyyem ile senin havâssinin perdelerini kaldırdım ve kalbinin ve ruhunun gözü önünde cemâl-i mutlakımı sûret-i kesîfe vâsıtası olmaksızın yükselttim!" Ya'ni o cemâl-i mutlakımın pertevini mertebe-i süfliyyet olan sûretten mertebe-i ulviyyet olan âlem-i ma'nâya kaldırdım.

3276. "Zîrâ ki benim aksim ile çok dokundun. Zâtımın tecrîdi kuvvetini buldun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3276. "Çünkü benim yansımam ile çok dokundun. Zâtımın tecrit kuvvetini buldun."

"Der bâften" kelimesi, dokumak ve dokunmak anlamlarına gelir. Burada "ihtilât etmek" (karışmak, içli dışlı olmak) anlamı kastedilmiştir. Bazı nüshalarda "der bâhtî" (oynadın) şeklindedir. Yani, "Ey suret aşığı, benim suretlerdeki mutlak güzelliğimin yansıması ve parıltısı ile çok içli dışlı oldun veya çok oynadın. İşte sonunda zâtımın o suretlerden tecerrüdü (soyutlanması) ve ayrılması kuvvetini buldun. Yani beni, cezbetmem sayesinde suretlerden soyutlanmış olarak buldun ve bu suretle mecazî aşktan hakikî aşka yükseldin."

"Der bâften", dokumak ve dokunmak ma'nâlarınadır. Burada "ihtilât etmek" ma'nâsı murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda “der bâhtî", "oynadın" vâki'dir. Ya'ni, "Ey âşık-ı sûret, benim sûretlerde olan cemâl-i mutlakımın aks-i pertevi ile çok ihtilât ettin veyâhud çok oynadın. İşte nihâyet zâtımın o sûretlerden tecerrüdü ve soyunması kuvvetini buldun. Ya'ni beni, cezbem sâyesinde sûretlerden mücerred olarak buldun ve bu sûretle aşk-ı mecâzîden aşk-ı hakîkîye terakkî ettin."

3277. "Vaktaki bu taraftan benim cezbem gidici oldu, o, ortada rahibi görmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3277. "Vaktaki bu taraftan benim cezbem gidici oldu, o, ortada rahibi görmez!"

Bu şerefli beyit, 3254 numaralı şerefli beyte bağlıdır. "Bir Hristiyan'a bu yönden benim cezbem (ilahi çekim) ulaştığında, artık o Hristiyan ortada günah affedici olarak bir rahibin suretini ve varlığını görmez."

Bu beyt-i şerîf 3254 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. "Vaktâki bir hıristiyana bu sûret tarafından benim cezbem gidici oldu, artık o hıristiyan ortada günah affedici olarak bir râhibin sûretini ve vücudunu görmez."

3278. “Cürüm ve hatâdan dolayı o perdenin arkasından Hudâ'nın lütfundan mağfiret ister."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3278. "Suç ve hatadan dolayı o perdenin arkasından Allah'ın lütfundan bağışlanma ister."

Yani, "O cezbe (ilahi çekim) hâline erişen Hristiyan anlar ki, suç ve hatasından dolayı o rahibin sureti perdesinin arkasından ancak Allah'ın lütfundan bağışlanma istiyor. Asıl af ve bağışlanma Hakk'ın lütfundandır. Kendisi şaşkınlık edip bir perdeye yapışmış ve af ve bağışlanmayı o perdeden bilmiştir. Bu cezbe içinde artık papaza arkasını çevirir."

Ya'ni, "O cezbeye erişen nasrânî anlar ki, cürüm ve hatâsından dolayı o râhibin sûreti perdesinin arkasından ancak Hudâ'nın lütfundan mağfiret istiyor. Asıl afv ve mağfiret Hakk'ın lütfundandır. Kendisi şaşkınlık edip bir perdeye yapışmış ve afv ve mağfireti o perdeden bilmiştir. Bu cezbe içinde artık papaza arkasını çevirir."

3279. Vaktaki bir taştan akıcı bir çeşme ola, taş o çeşmede mütevârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Bir taştan akıcı bir çeşme olduğu zaman, taş o çeşmede gizlenmiş olur.

Örneğin bir taştan bir pınar kaynayıp aktığı zaman taşın şekli o pınarda gizli kalır. "Mütevârî", bir şeyin arkasına gizlenmiş olan demektir. Vezin zorunluluğundan dolayı "mütvârî" okunması gerekir. Yani, taşın şekli akan pınarın şekli arkasında gizlenmiş olur ve artık taş görünmez. Bunun gibi Hakk'ın (Allah'ın) bağışlayıcılığı ortaya çıktığında taş hükmünde olan rahibin şekli o Hristiyan'ın gözünde gizli kalır.

Meselâ bir taştan bir pınar kaynayıp aktığı vakit taşın sûreti o pınarda mestûr kalır. "Mütevârî”, bir şeyin arkasına gizlenmiş olan demektir. Zarûret-i vezinden dolayı "mütvârî" okunmak icâb eder. Ya'ni, taşın sûreti akan pınarın sûreti arkasında gizlenmiş olur ve artık taş görünmez. Bunun gibi Hakk'ın gaffâriyeti zâhir olunca taş mesâbesinde olan râhibin sûreti o nasrânînin nazarında mestûr kalır.

3280. Ondan sonra kimse ona taş ta'bîr etmez. Zîrâ ki o taştan o gevher akıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Ondan sonra kimse ona taş demez. Çünkü o taştan o cevher akıcı oldu.

O taştan pınar aktıktan sonra artık kimse ona taş demez, pınar der. Çünkü o taştan o su cevheri akıcı oldu. Bu beyitlerde "taş" ile eşyanın yoğun suretlerine ve "pınar" ile de Hakk'ın isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin tecellilerine işaret buyrulur.

O taştan pınar aktıktan sonra artık kimse ona taş demez, pınar der. Zîrâ ki o taştan o su gevheri akıcı oldu. Bu beyitlerde "taş" ile eşyanın suver-i kesîfesine ve "pınar" ile de Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyyesine ve sıfatıyyesine ve ef'âline işaret buyrulur.

3281. Bu sûretleri kaseler bil! Ve onun içine o şeyi ki Hak döker, onunla ulüvv tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Bu suretleri kaseler bil! Ve onun içine Hak ne dökerse, onunla yücelik kazanır.

Bu görünen âlemin suretlerini kaseler hükmünde bil! Yüce Allah o kaselere isim ve sıfatlarının eserlerini döker ve o suretler de bu eserler, ilahi isimler ve sıfatlar ile yücelik kazanır. Bu sebeple insanların o suretlere yönelmesi ve aşık olması, onlarda bulunan ilahi isim ve sıfatların yansımasından kaynaklanır. Fakat cahiller bu hakikatten habersiz olduklarından, onlar o surete aşık olduklarını sanırlar. Sultan Veled hazretleri bu anlamı aşağıdaki beyitlerinde açıklarlar: Yani, “O cezbe hâline erişen Hristiyan anlar ki, günah ve hatasından dolayı o rahibin sureti perdesinin arkasından ancak Allah’ın lütfundan mağfiret istiyor. Asıl af ve mağfiret Hakk’ın lütfundandır. Kendisi şaşkınlık edip bir perdeye yapışmış ve af ve mağfireti o perdeden bilmiştir. Bu cezbe içinde artık papaza arkasını çevirir.”

Bu âlem-i şehadetin sûretlerini kâseler mesâbesinde bil! Hak Teâlâ o kâselere esmâ ve sıfatının âsârını döker ve o sûretler dahi bu âsâr ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ile ulviyet peydâ eder. Binâenaleyh insanların o sûretlere teveccühü ve taaşşuku onlarda olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin pertevinden nâşî olur. Fakat câhiller bu hakikatten gâfil olduklarından onlar o sûrete sanılırlar. Sultan Veled hazretleri bu ma'nâyı âtîdeki beyitlerinde îzâh buyururlar: Ya'ni, “O cezbe-ye erişen nasrânî anlar ki, cürüm ve hatâsından dolayı o râhibin sûreti perdesinin arkasından ancak Hudâ’nın lütfundan mağfiret istiyor. Asıl afv ve mağfiret Hakk’ın lütfundandır. Kendisi şaşkınlık edip bir perdeye yapışmış ve afv ve mağfireti o perdeden bilmiştir. Bu cezbe içinde artık papaza arkasını çevirir.”

3279. Vaktâki bir taştan akıcı bir çeşme ola, taş o çeşmede mütevârî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3279. Bir taştan akıcı bir çeşme olduğunda, taş o çeşmede gizlenir.

Örneğin, bir taştan bir pınar kaynayıp aktığı zaman taşın şekli o pınarda gizli kalır. "Mütevârî", bir şeyin arkasına gizlenmiş olan demektir. Vezin gereği "mütvârî" okunması gerekir. Yani, taşın şekli akan pınarın şeklinin arkasında gizlenmiş olur ve artık taş görünmez. Bunun gibi, Hakk'ın bağışlayıcılığı ortaya çıktığında, taş hükmünde olan rahibin şekli o Hristiyan'ın gözünde gizli kalır.

Meselâ bir taştan bir pınar kaynayıp aktığı vakit taşın sûreti o pınarda mestûr kalır. “Mütevârî”, bir şeyin arkasına gizlenmiş olan demektir. Zarûret-i vezinden dolayı “mütvârî” okunmak icâb eder. Ya’ni, taşın sûreti akan pınarın sûreti arkasında gizlenmiş olur ve artık taş görünmez. Bunun gibi Hakk’ın gaffâriyeti zâhir olunca taş mesâbesinde olan râhibin sûreti o nasrânînin nazarında mestûr kalır.

3280. Ondan sonra kimse ona taş ta’bîr etmez. Zîrâ ki o taştan o gevher akıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3280. Ondan sonra kimse ona taş demez. Çünkü o taştan o cevher akıcı oldu.

O taştan pınar aktıktan sonra artık kimse ona taş demez, pınar der. Çünkü o taştan o su cevheri akıcı oldu. Bu beyitlerde “taş” ile eşyanın keşfedilmiş suretlerine ve “pınar” ile de Hakk’ın isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine ait tecellilerine (ilahi isim ve sıfatların görünür hâle gelmesi) işaret buyrulur.

O taştan pınar aktıktan sonra artık kimse ona taş demez, pınar der. Zîrâ ki o taştan o su gevheri akıcı oldu. Bu beyitlerde “taş” ile eşyânın suver-i keşîfesine ve “pınar” ile de Hakk’ın tecelliyât-ı esmâiyyesine ve sıfâtiyyesine ve ef’âline işâret buyrulur.

3281. Bu sûretleri kâseler bil! Ve onun içine o şeyi ki Hak döker, onunla ulüvv tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3281. Bu suretleri kâseler bil! Ve onun içine Hak'ın döktüğü şeyle yücelik kazanır.

Bu görünen âlemin suretlerini kâseler yerinde bil! Yüce Allah o kâselere isim ve sıfatlarının eserlerini döker ve o suretler de bu eserler, ilahi isimler ve sıfatlar ile yücelik kazanır. Bu sebeple insanların o suretlere yönelmesi ve onlara âşık olması, onlarda bulunan ilahi isim ve sıfatların parıltısından kaynaklanır. Fakat cahiller bu hakikatten habersiz olduklarından, onlar o surete sarılırlar. Sultan Veled hazretleri bu anlamı aşağıdaki beyitlerinde açıklarlar:

Bu âlem-i şehâdetin sûretlerini kâseler mesâbesinde bil! Hak Teâlâ o kâselere esmâ ve sıfâtının âsârını döker ve o sûretler dahi bu âsâr ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ile ulviyet peydâ eder. Binâenaleyh insanların o sûretlere teveccühü ve taaşşuku onlarda olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin pertevinden nâşî olur. Fakat câhiller bu hakîkatten gâfil olduklarından onlar o sûrete sarılırlar. Sultan Veled hazretleri bu ma’nâyı âtıdeki beyitlerinde îzâh buyururlar:

3282. Ahmaklar cehilden Mecnun'a dediler: "Leyla'nın hüsnü o kadar değildir, ehemmiyetsizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. Ahmaklar, bilgisizliklerinden Mecnun'a dediler: "Leyla'nın güzelliği o kadar değildir, önemsizdir."

"Sehl", sözlükte "kolay ve yumuşak ve iniş ve çukur yer" demektir. Burada "önemsiz" olmaktan kinayedir. Mecnun, Leyla ismindeki kızın âşığının ismidir ve kıssaları meşhurdur.

"Sehl", lügatte "kolay ve yumuşak ve iniş ve çukur yer" demektir. Burada "ehemmiyetsiz" olmaktan kinâyedir. Mecnûn, Leylâ ismindeki kızın âşı-ğının ismidir ve kıssaları meşhûrdur.

3282. Ahmaklar cehilden Mecnun'a dediler: "Leyla'nın hüsnü o kadar değildir, ehemmiyetsizdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3282. Ahmaklar, bilgisizliklerinden dolayı Mecnun'a dediler: "Leyla'nın güzelliği o kadar değildir, önemsizdir."

"Sehl", sözlükte "kolay ve yumuşak ve iniş ve çukur yer" demektir. Burada "önemsiz" olmaktan kinayedir (dolaylı anlatım). Mecnun, Leyla ismindeki kızın âşığının adıdır ve hikâyeleri meşhurdur.

"Sehl", lügatte "kolay ve yumuşak ve iniş ve çukur yer" demektir. Burada "ehemmiyetsiz" olmaktan kinâyedir. Mecnûn, Leylâ ismindeki kızın âşığının ismidir ve kıssaları meşhûrdur.

3283. Bizim şehrimizde ondan daha iyi, ay gibi yüzlerce dil-rûbâ vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. Bizim şehrimizde ondan daha iyi, ay gibi yüzlerce gönül çalan güzel vardır.

3284. Dedi: “Sûret bardaktır ve güzellik şarâbdır. Onun nakşından bana şarâbı Hudâ verir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Dedi: “Sûret bardaktır ve güzellik şarâbdır. Onun nakşından bana şarâbı Hudâ verir.”

Mecnun o cahillere cevap olarak dedi: “Bu cismanî olan suretler birer bardak ve kadeh gibidir ve onlarda görünen güzellikler de kadehteki şaraba benzerler. Leyla’nın cismanî suretinin kadehinden bana güzellik şarabını veren ve içiren Yüce Allah hazretleridir.”

Mecnûn o câhillere cevâben dedi: “Bu cismânî olan sûretler birer bardak ve kadeh mesâbesindedir ve onlarda zâhir olan güzellikler dahi kadehte şarâba benzerler. Leylâ’nın sûret-i cismâniyyesi kadehinden bana güzellik şarâbını veren ve içiren Hak Teâlâ hazretleridir.”

3285. Onun aşkı sizin kulağınızı çekici olmamak için, onun bardağından size sirke verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. Onun aşkı sizin kulağınızı çekici olmamak için, onun bardağından size sirke verdi.

"Sirke"den kasıt, çirkinliktir. Yani, "Yüce Allah Leylâ'nın suretinden bana güzellik gösterip aşk şarabını içirdi; ve sizin Leylâ'ya âşık olmamanız için onun suretinden size çirkinlik sirkesini içirdi, böylece nefret ettiniz."

“Sirke”den murâd, çirkinliktir. Ya’ni, “Hak Teâlâ Leylâ’nın sûretinden bana güzellik gösterip aşk şarâbını içirdi; ve sizin Leylâ’ya âşık olmamanız için onun sûretinden size çirkinlik sirkesini içirdi, müteneffir oldunuz.”

3286. Azîz ve celîl olan Hakk’ın eli her birine bir bardaktan zehir ve bal verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Yüce ve ulu Hakk'ın eli her birine bir bardaktan zehir ve bal verir.

Hakk'ın kudret eli, maddî bir şekil bardağından birine bal ve diğerine zehir verir; ve Yüce Allah birine güzelliğiyle ve diğerine celâliyle tecelli eder.

Hakk’ın kudret eli bir sûret-i cismâniyye bardağından birine bal ve diğerine zehir verir; ve Hak Teâlâ birine cemâl ve diğerine celâli ile tecellî buyurur.

3287. Bardağı görürsün ve fakat nâ-savâbın gözüne o şarâb yüz göstermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Bardağı görürsün ve fakat yanlışın gözüne o şarap yüz göstermez.

"Nâ-savâb"dan kasıt, ehil olmayan ve mahrem olmayan kimsedir. Ey hakikate mahrem olmayan kimse, sen bardak hükmünde olan cismanî sureti görürsün ve fakat bakışında müşâhedeye (gözlemlemeye) ehliyet olmadığı için, o suret bardağındaki cemalî tecellî (güzelliğin görünümü) şarabı sana yüz göstermez.

“Nâ-savâb”dan murâd, nâ-ehil ve nâ-mahremdir. Ey hakîkate nâ-mahrem olan kimse, sen bardak mesâbesinde olan cismânî sûreti görürsün ve fakat nazarında müşâhedeye ehliyet olmadığı için, o sûret bardağındaki tecellî-i cemâlî şarâbı sana yüz göstermez.

3288. Canın zevki kāsırâtu’t-tarftır. Kendinin hasmından gayriye nişan göstermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Canın zevki, gözlerini haramdan sakınan eşlerdir. Kendisinin düşmanından başkasına nişan göstermez.

3283. "Bizim şehrimizde ondan daha iyi, ay gibi yüzlerce dil-rübâ vardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3283. "Bizim şehrimizde ondan daha iyi, ay gibi yüzlerce gönül çalan güzel vardır."

3284. Dedi: "Sûret bardaktır ve güzellik şarabdır. Onun nakşından bana şarabı Hudâ verir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3284. Dedi: "Suret bardaktır ve güzellik şaraptır. Onun nakşından bana şarabı Allah verir."

Mecnun o cahillere cevap olarak dedi: "Bu cismani olan suretler birer bardak ve kadeh gibidir ve onlarda görünen güzellikler de kadehteki şaraba benzerler. Leyla'nın cismani suretinin kadehinden bana güzellik şarabını veren ve içiren Yüce Allah'tır."

Mecnûn o câhillere cevâben dedi: "Bu cismânî olan sûretler birer bardak ve kadeh mesâbesindedir ve onlarda zâhir olan güzellikler dahi kadehte şarâba benzerler. Leylâ'nın sûret-i cismâniyyesi kadehinden bana güzellik şarâbını veren ve içiren Hak Teâlâ hazretleridir."

3285. "Onun aşkı sizin kulağınızı çekici olmamak için, onun bardağından size sirke verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3285. "Onun aşkı sizin kulağınızı çekici olmamak için, onun bardağından size sirke verdi."

"Sirke"den kasıt, çirkinliktir. Yani, "Yüce Allah Leylâ'nın suretinden bana güzellik gösterip aşk şarabını içirdi; ve sizin Leylâ'ya âşık olmamanız için onun suretinden size çirkinlik sirkesini içirdi, nefret ettiniz."

"Sirke"den murâd, çirkinliktir. Ya'ni, "Hak Teâlâ Leylâ'nın sûretinden bana güzellik gösterip aşk şarabını içirdi; ve sizin Leylâ'ya âşık olmamanız için onun sûretinden size çirkinlik sirkesini içirdi, müteneffir oldunuz."

3286. Azîz ve celîl olan Hakk'ın eli her birine bir bardaktan zehir ve bal verir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3286. Yüce ve ulu Hakk'ın eli her birine bir bardaktan zehir ve bal verir.

Hakk'ın kudret eli, cismânî bir sûret bardağından birine bal ve diğerine zehir verir; ve Yüce Allah birine cemâli (güzelliği) ile, diğerine celâli (haşmeti) ile tecelli eder.

Hakk'ın kudret eli bir sûret-i cismâniyye bardağından birine bal ve dîğerine zehir verir; ve Hak Teâlâ birine cemâl ve dîğerine celâli ile tecellî buyurur.

3287. Bardağı görürsün ve fakat nâ-savabın gözüne o şarab yüz göstermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3287. Bardağı görürsün ama nâ-savabın (hakikate ehil olmayanın) gözüne o şarap yüz göstermez.

"Nâ-savab"dan kasıt, ehil olmayan ve mahrem olmayan kişidir. Ey hakikate mahrem olmayan kişi, sen bardak hükmünde olan cismanî sureti görürsün ama bakışında müşahedeye (gözlemlemeye) ehliyet olmadığı için, o suret bardağındaki cemalî tecelli (güzelliğin görünümü) şarabı sana yüz göstermez.

"Nâ-savâb"dan murâd, nâ-ehil ve nâ-mahremdir. Ey hakîkate nâ-mahrem olan kimse, sen bardak mesâbesinde olan cismânî sûreti görürsün ve fakat nazarında müşâhedeye ehliyet olmadığı için, o sûret bardağındaki tecellî-i cemâlî şarabı sana yüz göstermez.

3288. Canın zevki kāsırâtu't-tarftır. Kendinin hasmından gayriye nişan göstermez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3288. Canın zevki, bakışı kısa olanlardır. Kendisinin düşmanından başkasına nişan göstermez.

"Kāsırâtu't-tarf", "bakışı kısa olanlar" demektir. Rahman Suresi'nde geçen "فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسَ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌ" (Rahman, 55/56) yani "Cennette huriler vardır ki bakışlarını kısa tutarlar, yani eşlerinden başkasına bakmazlar. Onlara eşlerinden önce bir insan ve bir cin dokunmadı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Şerefli beyitte canın zevki, bakışı kısa olmakta bu hurilere benzetilmiştir. Yani, can zevkinin bakışı ancak hakikate mahrem olanlara yönelir. Nâ-ehiller (ehil olmayanlar) hakkında bakışı kısa olanlardır, asla onlara iltifat etmez demek olur.

"Kāsırâtu't-tarf", "bakışı kısa olanlar” demektir. Sûre-i Rahmân'da olan فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسَ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌ (Rahman, 55/56) ya'ni “Cennette hû-rîler vardır ki bakışlarını kısa yapıcıdırlar, ya'ni zevclerinden başkasına bak-mazlar. Onlara zevclerinden evvel bir insan ve bir cin dokunmadı" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Beyt-i şerîfde canın zevki kısa nazarlı olmakta bu hûrîlere teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, can zevkinin nazarı ancak hakîkate mahrem olanlara ma'tûf olur. Nâ-ehiller hakkında kāsırâtü't-tarfdır, aslâ onlara iltifat etmez demek olur.

3289. O şarab kāsırâtü't-tarf geldi; ve bu zarfların hicabı çadırlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. O şarap, bakışları kısa olan hûrîler gibi geldi; ve bu zarfların perdesi çadırlar gibidir.

Bu şerefli beyitte yine Rahmân Sûresi'nde geçen حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ (Rahmân, 55/72) yani "Çadırlarda bakışları kısa olan hûrîler vardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hakk'ın zâtî güzelliği şarabı hûrîlere ve cismanî olan suret perdeleri çadırlara benzetilmiştir. Yani Hakk'ın zâtî güzelliği şarabı hûrîler gibi olup cismanî suret çadırlarında gizli ve örtülüdür. O şarap, kendi mahreminden başkasına kendisini teslim etmez.

Bu beyt-i şerîfde yine sûre-i Rahman'da olan حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ (Rahmân, 55/72) ya'ni "Çadırlarda bakışları kısa olan hûrîler vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîlere ve cismânî olan sûret perdeleri çadırlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîler gibi olup cismânî sûret çadırlarında gizli ve mestûrdur. O şarâb kendi mahreminden başkasına kendisini teslîm etmez.

3290. Deryâ bir haymedir. Onda hayat kaz içindir. Lâkin kargalar için [3294] ölümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Deniz bir çadırdır. Onda hayat kaz içindir. Lâkin kargalar için ölümdür.

"Kelâğ", kuzgun ve yaban kargası demektir. Yani, bir suretten iki zıt tecelli nasıl ortaya çıkar dersen, misali şudur ki, deniz kendisinde olan bu iki zıt tecellinin bir çadırıdır. Onda bir hayat vardır. Fakat bu hayat kazlara özgüdür. Çünkü kaz denize düşerse yüzer ve zevk alır. Yine o denizde hayatın zıddı olan ölüm de gizlidir. Bu ölüm de kargalara özgüdür. Çünkü karga denize düşerse boğulur ve ölür.

"Kelâğ", kuzgun ve yaban kargası demektir. Ya'ni, bir sûretten iki zıd tecellî nasıl zâhir olur dersen, misâli budur ki, deniz kendisinde olan bu iki zıd tecellînin bir çadırıdır. Onda bir hayat vardır. Fakat bu hayat kazlara mahsûstur. Zîrâ kaz denize düşerse yüzer ve zevk alır. Yine o denizde hayâtın zıddı olan ölüm de gizlidir. Bu ölüm de kargalara mahsûstur. Zîrâ karga denize düşerse boğulur ve ölür.

3291. Zehir dahi yılan için gıda ve azık olur; onun gayrına onun zehri derd ve ölümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. Zehir bile yılan için gıda ve azık olur; ondan başkasına ise o zehir dert ve ölümdür.

Bir suretten iki zıt halin ortaya çıkmasına bir başka örnek de zehirdir. Zehir yılana gıda ve hayat iken, yılandan başkasına da o zehir ağrılar ve ölümdür. "Kāsırâtu't-tarf", "bakışı kısa olanlar" demektir. Rahman Suresi'nde geçen فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسَ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌ (Rahmân, 55/56) yani "Cennette huriler vardır ki bakışlarını kısa tutarlar, yani eşlerinden başkasına bakmazlar. Onlara eşlerinden önce bir insan ve bir cin dokunmadı" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Şerefli beyitte canın zevki, kısa nazarlı olmakta bu hurilere benzetilmiştir. Yani, can zevkinin nazarı ancak hakikate mahrem olanlara yönelir. Ehil olmayanlar hakkında kāsırâtü't-tarftır, asla onlara iltifat etmez demek olur.

Bir sûretten iki zıd hâlin zuhûruna bir misâl-i dîğer dahi zehirdir. Zehir yılana gıda ve hayat ve yılandan başkasına da onun o zehri evcâ' ve ölümdür. "Kāsırâtu't-tarf", "bakışı kısa olanlar” demektir. Sûre-i Rahmân'da olan فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسَ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌ (Rahmân, 55/56) ya'ni “Cennette hûrîler vardır ki bakışlarını kısa yapıcıdırlar, ya'ni zevclerinden başkasına bakmazlar. Onlara zevclerinden evvel bir insan ve bir cin dokunmadı" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Beyt-i şerîfde canın zevki kısa nazarlı olmakta bu hûrîlere teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, can zevkinin nazarı ancak hakîkate mahrem olanlara ma'tûf olur. Nâ-ehiller hakkında kāsırâtü't-tarfdır, asla onlara iltifat etmez demek olur.

3289. O şarab kāsırâtü't-tarf geldi; ve bu zarfların hicabı çadırlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3289. O şarap, bakışları kısa olan (sadece eşine bakan) kadınlar gibi geldi; ve bu zarfların perdesi çadırlar gibidir.

Bu şerefli beyitte yine Rahmân Suresi'nde bulunan حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ (Rahmân, 55/72) yani "Çadırlarda bakışları kısa olan hûrîler vardır" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Hakk'ın zâtî güzelliği şarabı hûrîlere ve cismanî olan suret perdeleri çadırlara benzetilmiştir. Yani Hakk'ın zâtî güzelliği şarabı hûrîler gibi olup cismanî suret çadırlarında gizli ve örtülüdür. O şarap, kendi mahreminden başkasına kendisini teslim etmez.

Bu beyt-i şerîfde yine sûre-i Rahmân'da olan حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ (Rahmân, 55/72) ya'ni "Çadırlarda bakışları kısa olan hûrîler vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîlere ve cismânî olan sûret perdeleri çadırlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîler gibi olup cismânî sûret çadırlarında gizli ve mestûrdur. O şarâb kendi mahreminden başkasına kendisini teslîm etmez.

3290. Derya bir haymedir. Onda hayat kaz içindir. Lâkin kargalar için [3294] ölümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3290. Deniz bir çadırdır. Onda hayat kaz içindir. Lâkin kargalar için ölümdür.

"Kelâğ", kuzgun ve yaban kargası demektir. Yani, bir suretten iki zıt tecellî nasıl ortaya çıkar dersen, misali budur ki, deniz kendisinde olan bu iki zıt tecellînin bir çadırıdır. Onda bir hayat vardır. Fakat bu hayat kazlara özgüdür. Çünkü kaz denize düşerse yüzer ve zevk alır. Yine o denizde hayatın zıddı olan ölüm de gizlidir. Bu ölüm de kargalara özgüdür. Çünkü karga denize düşerse boğulur ve ölür.

"Kelâğ", kuzgun ve yaban kargası demektir. Ya'ni, bir sûretten iki zıd tecellî nasıl zâhir olur dersen, misâli budur ki, deniz kendisinde olan bu iki zıd tecellînin bir çadırıdır. Onda bir hayat vardır. Fakat bu hayat kazlara mahsûstur. Zîrâ kaz denize düşerse yüzer ve zevk alır. Yine o denizde hayâtın zıddı olan ölüm de gizlidir. Bu ölüm de kargalara mahsûstur. Zîrâ karga denize düşerse boğulur ve ölür.

3291. Zehir dahi yılan için gıda ve azık olur; onun gayrına onun zehri derd ve ölümdür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3291. Zehir dahi yılan için gıda ve azık olur; onun gayrına onun zehri dert ve ölümdür.

Bir suretten iki zıt hâlin ortaya çıkmasına bir diğer örnek de zehirdir. Zehir yılana gıda ve hayat, yılandan başkasına da onun o zehri ağrılar ve ölümdür.

Bir sûretten iki zıd hâlin zuhûruna bir misâl-i dîğer dahi zehirdir. Zehir yılana gıda ve hayat ve yılandan başkasına da onun o zehri evcâ' ve ölümdür.

3292. Her bir ni'metin ve mihnetin sûreti buna cehennemdir ve ona cennettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. Her bir nimetin ve mihnetin sureti, birine cehennemdir, diğerine cennettir.

Bu görünen âlemde her bir nimetin sureti, bazı kimselere cehennem gibi elem ve azap verir. Bazı kimselere de cennet gibi zevk ve rahat verir. Aynı şekilde her bir mihnetin sureti de böyledir. Kimine cehennem gibi azap ve kimine cennet gibi zevk ve rahat olur. Sözün özü, nimet ve mihnet kişilere göre değişir.

Bu âlem-i şehadette her bir ni'metin sûreti ba'zı kimseye cehennem gibi elem ve azâb verir. Ba'zı kimseye de cennet gibi zevk ve râhat verir. Ve kezâ her bir mihnetin sûreti de böyledir. Kimine cehennem gibi azâb ve kimine cennet gibi zevk ve rahat olur. Velhâsıl ni'met ve mihnet eşhâsa göre değişir.

3293. İmdi bütün ecsâm ve eşya görünürler. Halbuki onda gıda ve zehir vardır, görmezsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. Şimdi bütün cisimler ve eşyalar görünürler. Halbuki onda gıda ve zehir vardır, görmezsiniz.

Şimdi bu dünyada bütün cisimler ve eşyalar duyu organlarıyla görünürler. Halbuki o cisimlerin ve eşyaların her birinde hayat sebebi olan gıda ve ölüm sebebi olan zehir vardır. Bunları duyu organlarıyla göremezsiniz. Bazı nüshalarda birinci mısrada "yübsarûn" "tübsırûn" şeklinde geçmektedir, "görürsünüz" demektir. Yani "Şimdi bütün cisimleri ve eşyayı duyu organlarıyla görürsünüz, fakat onlarda olan gıdayı ve zehri görmezsiniz" demek olur.

İmdi bu dünyada bütün ecsâm ve eşyâ his gözüyle görünürler. Halbuki o ecsâm ve eşyânın her birinde sebeb-i hayât olan gıdâ ve sebeb-i memât olan zehir vardır. Bunları his gözüyle göremezsiniz. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'da "yübsarûn" "tübsırûn" sûretinde vâki'dir, "görürsünüz" demektir. Ya'ni “İmdi bütün ecsâmı ve eşyayı his gözüyle görürsünüz, fakat onlarda olan gıdayı ve zehri görmezsiniz" demek olur.

3294. Her bir cisim bir kase ve bardak gibidir. Onda hem gıda ve hem dil-sûzluk vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. Her bir cisim bir kâse ve bardak gibidir. Onda hem gıda hem de gönül yakıcılık vardır.

3295. Kâse zahir, onda ni'met gizlidir. Onun taimi bilir ki ondan ne yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. Kâse görünür, onda nimet gizlidir. Onu tadan bilir ki ondan ne yer.

"Rağad", geçim genişliği ve nimet demektir. "Tâ'im" yiyen ve tadan demektir. Yani, suret kâsesi duyu organına görünürdür. Fakat onda nimet gizlidir. Ancak o suret kâsesinden tadan kimse ondan ne yediğini bilir. Tatmayan bilmez.

"Rağad", maîşet genişliği ve ni'met demektir. "Tâ'im" yiyici ve tadıcı demektir. Ya'ni, sûret kâsesi his gözüne zâhirdir. Fakat onda ni'met gizlidir. Ancak o sûret kâsesinden tadıcı olan kimse ondan ne yediğini bilir. Tatmayan bilmez.

3296. Yûsuf'un sûreti bir güzel kadeh gibi idi. Babası ondan yüz bâde-i tarûb içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. Yûsuf'un sûreti bir güzel kadeh gibi idi. Babası ondan yüz bâde-i tarûb (neşe veren şarap) içti.

Yûsuf (a.s.)'ın bedensel şekli bir güzel kadeh gibi idi. Babası olan Ya'kub (a.s.) o kadehten birçok neşe veren şarap ve şevk şarabı içti.

Yûsuf (a.s.)ın sûret-i cismâniyyesi bir güzel kadeh gibi idi. Babası olan Ya'kub (a.s.) o kadehten birçok şevkler bâdesini ve şarabını içti.

3292. Her bir ni'metin ve mihnetin sûreti buna cehennemdir ve ona cennettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3292. Her bir nimetin ve mihnetin sureti, birine cehennemdir, diğerine cennettir.

Bu görünen âlemde her bir nimetin sureti, bazı kimselere cehennem gibi elem ve azap verir. Bazı kimselere de cennet gibi zevk ve rahat verir. Aynı şekilde her bir mihnetin sureti de böyledir. Kimine cehennem gibi azap ve kimine cennet gibi zevk ve rahat olur. Sözün özü, nimet ve mihnet kişilere göre değişir.

Bu âlem-i şehadette her bir ni'metin sûreti ba'zı kimseye cehennem gibi elem ve azâb verir. Ba'zı kimseye de cennet gibi zevk ve râhat verir. Ve kezâ her bir mihnetin sûreti de böyledir. Kimine cehennem gibi azâb ve kimine cennet gibi zevk ve rahat olur. Velhâsıl ni'met ve mihnet eşhâsa göre değişir.

3293. İmdi bütün ecsâm ve eşya görünürler. Halbuki onda gıda ve zehir vardır, görmezsiniz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3293. Şimdi bütün cisimler ve eşyalar görünürler. Halbuki onda gıda ve zehir vardır, görmezsiniz.

Şimdi bu dünyada bütün cisimler ve eşyalar duyu organlarıyla görünürler. Halbuki o cisimlerin ve eşyaların her birinde hayat sebebi olan gıda ve ölüm sebebi olan zehir vardır. Bunları duyu organlarıyla göremezsiniz. Bazı nüshalarda birinci mısrada "yübsarûn" "tübsırûn" şeklinde geçmektedir, "görürsünüz" demektir. Yani “Şimdi bütün cisimleri ve eşyaları duyu organlarıyla görürsünüz, fakat onlarda olan gıdayı ve zehri görmezsiniz" demek olur.

İmdi bu dünyada bütün ecsâm ve eşyâ his gözüyle görünürler. Halbuki o ecsâm ve eşyânın her birinde sebeb-i hayât olan gıdâ ve sebeb-i memât olan zehir vardır. Bunları his gözüyle göremezsiniz. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'da "yübsarûn" "tübsırûn" sûretinde vâki'dir, "görürsünüz" demektir. Ya'ni “İmdi bütün ecsâmı ve eşyayı his gözüyle görürsünüz, fakat onlarda olan gıdâyı ve zehri görmezsiniz" demek olur.

3294. Her bir cisim bir kase ve bardak gibidir. Onda hem gıda ve hem dil-sûzluk vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3294. Her bir cisim bir kâse ve bardak gibidir. Onda hem gıda hem de gönül yakıcılık vardır.

3295. Kâse zahir, onda ni'met gizlidir. Onun taimi bilir ki ondan ne yer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3295. Kâse görünür, onda nimet gizlidir. Onu tadan bilir ki ondan ne yer.

"Rağad", geçim genişliği ve nimet demektir. "Tâ'im" yiyen ve tadan demektir. Yani, suret kâsesi duyu organına görünürdür. Fakat onda nimet gizlidir. Ancak o suret kâsesinden tadan kimse ondan ne yediğini bilir. Tatmayan bilmez.

"Rağad", maîşet genişliği ve ni'met demektir. "Tâ'im" yiyici ve tadıcı demektir. Ya'ni, sûret kâsesi his gözüne zâhirdir. Fakat onda ni'met gizlidir. Ancak o sûret kâsesinden tadıcı olan kimse ondan ne yediğini bilir. Tatmayan bilmez.

3296. Yûsuf'un sûreti bir güzel kadeh gibi idi. Babası ondan yüz bâde-i tarûb içti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3296. Yûsuf'un sûreti bir güzel kadeh gibi idi. Babası ondan yüz bâde-i tarûb (neşe veren şarap) içti.

Yûsuf (a.s.)'ın bedensel şekli bir güzel kadeh gibi idi. Babası olan Ya'kub (a.s.) o kadehten birçok neşe veren şarap ve şevk şarabı içti.

Yûsuf (a.s.)ın sûret-i cismâniyyesi bir güzel kadeh gibi idi. Babası olan Ya'kub (a.s.) o kadehten birçok şevkler bâdesini ve şarabını içti.

3297. Kardeşlerine de ondan zehr-âb var idi. Zîrâ onlarda kîn zehrini artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. Kardeşlerine de ondan zehirli su vardı. Çünkü onlarda kin zehrini artırdı.

Yine o Hz. Yusuf'un suret kadehinden kardeşlerine zehir gibi acı ve murdar su meydana geldi. Çünkü Yüce Yusuf'un kardeşlerinde o zâtî güzellik şarabı kin ve haset zehrini artırdı.

Yine o Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden kardeşlerine zehir gibi acı ve murdar su hâsıl oldu. Zîrâ cenâb-ı Yûsuf'un kardeşlerinde o cemâl-i zâtî şarâbı kîn ve hased zehrini artırdı.

3298. Yine ondan Züleyhâ'ya şeker olup aşktan dîğer bir afyon çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. Yine ondan Züleyhâ'ya şeker olup aşktan başka bir afyon çekti.

Yine Hz. Yûsuf'un sûreti (görünen şekli) kadehinden Mısır azîzinin eşi olan Züleyhâ'ya şeker meydana geldi ve ondan oluşan aşktan Züleyhâ, başkalarının o sûretten çektiği afyondan başka bir afyon çekti. "Afyon", haşhaştan oluşan uyuşturucu bir maddedir ve "panzehir" anlamına da gelir. Yani Hz. Yûsuf'un cisim kadehi bir iken, her bir kimse ondan farklı şeyler içtiler.

Yine Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden Mısır azîzinin zevcesi olan Züleyhâ'ya şeker hâsıl oldu ve ondan husûle gelen aşktan Züleyhâ başkalarının o sûretten çektiği afyondan başka bir afyon çekti. “Afyon”, haşhaştan hâsıl olan uyuşturucu bir maddedir ve “panzehir” ma'nâsına da gelir. Ya'ni Hz. Yûsuf'un kadeh-i cismi bir iken her bir kimse ondan muhtelif şeyler içtiler.

3299. Ya'kûb'a olan şeyin gayrı o güzele Yûsuf'tan gıdâ idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. Yakup'a olan şeyin dışında, o güzele Yusuf'tan gıda idi.

Yani, Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)'ın suret kadehinin ayrılığından gam şerbetini içti. O güzel Züleyha ise yine Yusuf (a.s.)'ın suret kadehinden ruhun gıdası olan aşk şarabını çekti. Bu iki şey birbirinin dışındaydı. Bu sebeple aynı kadehten farklı kimseler başka başka şeyler içti.

Ya'ni, Ya'kûb (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinin firâkından gam şerbetini içti. O güzel Züleyhâ ise yine Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinden rûhun gıdâsı olan aşk şarâbını çekti. Bu iki şey birbirinin gayrı idi. Binâenaleyh aynı kadehten muhtelif kimseler başka başka şeyler içti.

3300. Şerbet türlü türlü ve bardak bir, tâ ki gaybın şarâbında sana bir şek kalmaya!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Şerbet türlü türlü ve bardak bir, tâ ki gaybın şarabında sana bir şüphe kalmasın!

Bu örneklerden ortaya çıktı ki, bir kadehten türlü türlü şerbetler içilebiliyor. İşte bu haller, gayb âleminin türlü türlü şarapları olduğunda şüphe etmemek içindir. Çünkü duyu organıyla görülen bir suretten bir kimsenin nasibinin ne mahiyette olduğu bilinmez.

Bu misâllerden zâhir oldu ki, bir kadehten türlü türlü şerbetler içilebiliyor. İşte bu haller âlem-i gaybın türlü türlü şarâbları olduğunda şübhe etmemek içindir. Zîrâ his gözüyle görülen bir sûretten bir kimsenin nasîbi ne mâhiyette olduğu meçhûldür.

3301. Bâde gaybdandır, bardak bu cihandandır. Bardak zâhir, bâde onda çok gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Şarap gaybdandır, bardak bu cihandandır. Bardak görünür, şarap onda çok gizlidir.

Kadeh şeklinden içilecek olan şarap gayb âlemindendir, ortaya çıkmasından önce bilinemez. O cismanî şekilli kadeh ise bu yoğunluk âlemindendir. Buna göre,

Sûret kadehinden içilecek olan şarâb âlem-i gaybdandır, zuhûrundan evvel bilinemez. O sûret-i cismânî kadehi ise bu âlem-i kesâfettendir. Binâena-

3297. Kardeşlerine de ondan zehr-ab var idi. Zîra onlarda kîn zehrini artırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3297. Kardeşlerine de ondan zehirli su vardı. Çünkü onlarda kin zehrini artırdı.

Yine o Hz. Yûsuf'un sureti kadehinden kardeşlerine zehir gibi acı ve murdar su meydana geldi. Çünkü Yûsuf (a.s.)'ın kardeşlerinde o zâtî güzellik şarabı kin ve haset zehrini artırdı.

Yine o Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden kardeşlerine zehir gibi acı ve murdar su hâsıl oldu. Zîrâ cenâb-ı Yûsuf'un kardeşlerinde o cemâl-i zâtî şarabı kîn ve hased zehrini artırdı.

3298. Yine ondan Züleyha'ya şeker olup aşktan diğer bir afyon çekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3298. Yine ondan Züleyha'ya şeker olup aşktan diğer bir afyon çekti.

Yine Hz. Yusuf'un sureti kadehinden Mısır azizinin eşi olan Züleyha'ya şeker meydana geldi ve ondan meydana gelen aşktan Züleyha, başkalarının o suretten çektiği afyondan başka bir afyon çekti. "Afyon", haşhaştan meydana gelen uyuşturucu bir maddedir ve "panzehir" anlamına da gelir. Yani Hz. Yusuf'un cisim kadehi bir iken her bir kimse ondan çeşitli şeyler içtiler.

Yine Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden Mısır azîzinin zevcesi olan Züleyhâ'ya şeker hâsıl oldu ve ondan husûle gelen aşktan Züleyha başkalarının o sûretten çektiği afyondan başka bir afyon çekti. "Afyon", haşhaştan hâsıl olan uyuşturucu bir maddedir ve "panzehir" ma'nâsına da gelir. Ya'ni Hz. Yûsuf'un kadeh-i cismi bir iken her bir kimse ondan muhtelif şeyler içtiler.

3299. Ya'kūb'a olan şeyin gayrı o güzele Yūsuf'tan gıda idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3299. Yakup'a olan şeyin dışında, o güzele Yusuf'tan gıda idi.

Yani, Yakup (a.s.) Yusuf (a.s.)ın suret kadehinin ayrılığından gam şerbetini içti. O güzel Züleyha ise yine Yusuf (a.s.)ın suret kadehinden ruhun gıdası olan aşk şarabını içti. Bu iki şey birbirinden farklı idi. Bu sebeple aynı kadehten farklı kimseler başka başka şeyler içti.

Ya'ni, Ya'kub (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinin firâkından gam şerbetini içti. O güzel Züleyha ise yine Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinden rûhun gıdâsı olan aşk şarabını çekti. Bu iki şey birbirinin gayrı idi. Binâenaleyh aynı kadehten muhtelif kimseler başka başka şeyler içti.

3300. Şerbet türlü türlü ve bardak bir, ta ki gaybın şarabında sana bir şek kalmaya! [3304]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3300. Şerbet türlü türlü ve bardak bir, ta ki gaybın şarabında sana bir şek kalmaya! [3304]

Bu örneklerden açıkça ortaya çıktı ki, bir kadehten türlü türlü şerbetler içilebiliyor. İşte bu haller, gayb âleminin türlü türlü şarapları olduğunda şüphe etmemek içindir. Çünkü his gözüyle görülen bir suretten bir kimsenin nasibinin ne mahiyette olduğu bilinmez.

Bu misâllerden zahir oldu ki, bir kadehten türlü türlü şerbetler içilebiliyor. İşte bu haller âlem-i gaybın türlü türlü şarâbları olduğunda şübhe etmemek içindir. Zîrâ his gözüyle görülen bir sûretten bir kimsenin nasîbi ne mâhiyette olduğu meçhûldür.

3301. Bâde gaybdandır, bardak bu cihandandır. Bardak zahir, bâde onda çok gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3301. Bâde gaybdandır, bardak bu cihandandır. Bardak zâhir, bâde onda çok gizlidir.

Şekil kadehinden içilecek olan şarap, gayb âlemindendir; ortaya çıkmadan önce bilinemez. O cismanî şekil kadehi ise bu yoğunluk âlemindendir. Bu sebeple duyu organlarıyla görülür. Bu duyu organlarıyla görülen şekil kadehinde ne tür şarap olduğu çok gizlidir.

Sûret kadehinden içilecek olan şarâb âlem-i gaybdandır, zuhûrundan evvel bilinemez. O sûret-i cismânî kadehi ise bu âlem-i kesâfettendir. Binâena- leyh his gözüyle görülür. Bu his gözüyle görülen sûret kadehinde ne türlü şarâb olduğu çok gizlidir.

3302. Nâ-mahremlerin gözünden çok gizli, fakat mahreme âşikâr ve açıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Nâ-mahremlerin gözünden çok gizli, fakat mahreme âşikâr ve açıktır.

Yani, bu suret kadehinde neler bulunduğu, hakikate ve kader sırrına nâ-mahrem (sırra vâkıf olmayan) olanlardan çok gizlidir. Fakat kader sırrı kendilerine açılmış olan mahremlere ve yüce evliyaya aşikâr ve apaçıktır.

Ya'ni, bu sûret kadehinde neler bulunduğu hakîkate ve sırr-ı kadere nâ-mahrem olanlardan çok gizlidir. Fakat sırr-ı kader kendilerine mekşûf olan mahremlere ve evliyâ-i kirâma âşikâr ve apaçıktır.

3303. "Ey benim Allah'ım, bizim basarlarımız sarhoş kılındı. Bizden afv eyle, bizim yüklerimiz ağır oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. "Ey benim Allah'ım, bizim gözlerimiz sarhoş edildi. Bizden af dile, bizim yüklerimiz ağır oldu!"

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) kendi şerefli zâtını da gaflet ehli arasına katarak münâcât (Allah'a yakarış) buyurdu. Bu, bize öğretmek içindir. Yani, "Ey benim Allah'ım, bu yoğunluk âleminde çeşitli suretlerde görünen ilâhî oluşlarınla bizim gözlerimiz kamaştırıldı ve sarhoşların bakışları gibi bakıyoruz. Seni görmüyoruz, o suretleri görüyoruz. Bizden bu gizli şirki affet! Çünkü bizim yüklerimiz ve bu şirk sebebiyle günahlarımız ağır oldu!"

Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr zât-ı şerîflerini de ehl-i gaflet arasına katarak münâcât buyurdular. Bu bize ta'lîm içindir. Ya'ni, "Ey benim Allah'ım, bu âlem-i kesâfette suver-i muhtelifede zâhir olan şüûnât-ı ilâhiyyen ile bizim gözlerimiz kamaştırıldı ve sarhoşların bakışları gibi bakıyoruz. Seni görmüyoruz, o sûretleri görüyoruz. Bizden bu şirk-i hafîyi affeyle! Zîrâ bizim yüklerimiz ve bu şirk sebebiyle günahlarımız ağır oldu!"

3304. "Ey gizli olan, sen muhakkak iki hâfıka doldun. İki maşrıkın nûru fevkine yükseldin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. "Ey gizli olan, sen muhakkak iki ufka doldun. İki doğunun nurunun üzerine yükseldin."

"Hâfık", batı demektir. "Hâfıkayn", yani "iki ufuk", batı ve doğu anlamında kullanılır. Çünkü astronomi ilminin gereğince, yeryüzünün bir tarafı için batı olan yer, aynı zamanda diğer tarafı için doğu olur. Bu sebeple "hâfıkayn", batı ve doğu anlamında kullanılır. "İki doğu"dan kasıt, birisi güneşin ve diğeri ayın doğusudur. Yani, "Ey latif zâtı duyusal bakışlardan gizli olan Yüce Allah, sen وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Doğu ve batı Allah'ındır. Ne tarafa yönelirseniz Allah'ın vechi oradadır" ayet-i kerimesinde beyan buyurduğun üzere batıya ve doğuya doldun. İki doğunun nurunun üzerinde yükseldin. Çünkü gerçek varlık senindir. İki doğunun nuru senin varlığından ortaya çıkmıştır."

"Hâfık", mağrib demektir. "Hâfıkayn", ya'ni "iki hâfık", mağrib ve maşrık ma'nâsında müsta'meldir. Zîrâ ilm-i hey'et iktizâsınca arzın bir tarafı için mağrib olan mahal aynı zamanda diğer tarafı için maşrık olur. Bu sebeble "hâfıkayn", mağrib ve maşrık ma'nâsında kullanılır. "İki maşrık"tan murâd, birisi güneşin ve diğeri ayın maşrıkıdır. Ya'ni, "Ey zât-ı latîfi enzâr-ı hissiyyeden gizli olan Hak Teâlâ, sen وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Maşrık ve mağrib Allah'ındır. Ne tarafa teveccüh edersen Allah'ın vechi vâkı'dır" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun üzere mağribe ve maşrıka doldun. İki maşrıkın nûrunun üzerinde yükseldin. Zîrâ vücûd-ı hakîkî senindir. İki maşrıkın nûru senin vücûdundan zâhir olmuştur."

3305. "Sen bizim sırlarımızı keşfedici bir sırısın! Sen bizim nehirlerimizi ifcâr edici bir fecrsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. "Sen bizim sırlarımızı keşfedici bir sırsın! Sen bizim nehirlerimizi fışkırtan bir fecirsin!"

Bu sebeple his gözüyle görülür. Bu his gözüyle görülen suret kadehinde ne tür şarap olduğu çok gizlidir.

leyh his gözüyle görülür. Bu his gözüyle görülen sûret kadehinde ne türlü şa- râb olduğu çok gizlidir.

3302. Nâ-mahremlerin gözünden çok gizli, fakat mahreme âşikâr ve açıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3302. Nâ-mahremlerin gözünden çok gizli, fakat mahreme âşikâr ve açıktır.

Yani, bu suret kadehlerinde neler bulunduğu, hakikate ve kader sırrına nâ-mahrem olanlardan çok gizlidir. Fakat kader sırrı kendilerine açılmış olan mahremlere ve evliyâ-i kirâma (Allah dostlarına) âşikâr ve apaçıktır.

Ya'ni, bu sûret kadehlerinde neler bulunduğu hakîkate ve sırr-ı kadere nâ- mahrem olanlardan çok gizlidir. Fakat sırr-ı kader kendilerine mekşûf olan mahremlere ve evliyâ-i kirâma âşikâr ve apaçıktır.

3303. "Ey benim Allah'ım, bizim basarlarımız sarhoş kılındı. Bizden afv ey- le, bizim yüklerimiz ağır oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3303. "Ey benim Allah'ım, bizim gözlerimiz sarhoş edildi. Bizden af dile, bizim yüklerimiz ağır oldu!"

Bu şerefli beyitte Hz. Pîr, şerefli zâtlarını da gaflet ehli arasına katarak münâcâtta bulundu. Bu, bize öğretmek içindir. Yani, "Ey benim Allah'ım, bu yoğunluk âleminde çeşitli suretlerde görünen ilâhî hallerinle bizim gözlerimiz kamaştırıldı ve sarhoşların bakışları gibi bakıyoruz. Seni görmüyoruz, o suretleri görüyoruz. Bizden bu gizli şirki affet! Çünkü bizim yüklerimiz ve bu şirk sebebiyle günahlarımız ağır oldu!"

Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr zât-ı şerîflerini de ehl-i gaflet arasına katarak münâcât buyurdular. Bu bize ta'lîm içindir. Ya'ni, "Ey benim Allah'ım, bu âlem-i kesâfette suver-i muhtelifede zâhir olan şuûnât-ı ilâhiyyen ile bizim gözlerimiz kamaştırıldı ve sarhoşların bakışları gibi bakıyoruz. Seni görmü- yoruz, o sûretleri görüyoruz. Bizden bu şirk-i hafiyi affeyle! Zîrâ bizim yük- lerimiz ve bu şirk sebebiyle günahlarımız ağır oldu!"

3304. "Ey gizli olan, sen muhakkak iki hâfıka doldun. İki maşrıkın nûru fev- kine yükseldin."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3304. "Ey gizli olan, sen muhakkak iki ufka doldun. İki doğunun nurunun üzerine yükseldin."

"Hâfik", batı demektir. "Hâfıkayn", yani "iki ufuk", batı ve doğu anlamında kullanılır. Çünkü astronomi ilminin gereğince, yeryüzünün bir tarafı için batı olan yer, aynı zamanda diğer tarafı için doğu olur. Bu sebeple "hâfikayn", batı ve doğu anlamında kullanılır. "İki doğu"dan kasıt, birisi güneşin ve diğeri ayın doğusudur. Yani, "Ey latif zâtı duyusal bakışlardan gizli olan Yüce Allah, sen وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani “Doğu ve batı Allah'ındır. Ne tarafa yönelirseniz Allah'ın vechi oradadır" ayet-i kerimesinde beyan buyurduğun üzere batıya ve doğuya doldun. İki doğunun nurunun üzerinde yükseldin. Çünkü gerçek varlık senindir. İki doğunun nuru senin varlığından ortaya çıkmıştır."

"Hâfik", mağrib demektir. "Hâfıkayn", ya'ni "iki hâfik", mağrib ve maş- rık ma'nâsında müsta'meldir. Zîrâ ilm-i hey'et iktizâsınca arzın bir tarafı için mağrib olan mahal aynı zamanda diğer tarafı için maşrık olur. Bu sebeble "hâfikayn", mağrib ve maşrık ma'nâsında kullanılır. "İki maşrık"tan murâd, birisi güneşin ve diğeri ayın maşrıkıdır. Ya'ni, "Ey zât-ı latîfi enzâr-ı hissiy- yeden gizli olan Hak Teâlâ, sen وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni “Maşrık ve mağrib Allah'ındır. Ne tarafa teveccüh edersen Al- lah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun üzere mağribe ve maşrıka doldun. İki maşrıkın nûrunun üzerinde yükseldin. Zîrâ vücûd-ı hakîkî senindir. İki maşrıkın nûru senin vücudundan zâhir olmuştur."

3305. "Sen bizim sırlarımızı keşfedici bir sırsın! Sen bizim nehirlerimizi ifcâr edici bir fecrsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3305. "Sen bizim sırlarımızı keşfedici bir sırsın! Sen bizim nehirlerimizi ifcâr edici bir fecrsin!"

"Sır"dan kasıt, Hakk'ın mutlak varlığıdır; "esrâr"dan kasıt ise, mutlak varlıkta gizli olan sıfatlar ve isimlerdir. "Fecr", lügatte aslen "bir şeyi geniş bir şekilde yarmak" demektir ve "fâil" (yapan) anlamında da kullanılır. Yani, "yarıcı ve ayıran" demektir. "Mefcer", su akması için yarılan yer demektir. Bundan kasıt, cismanî olan izafî varlıklarımızdır. "Enhâr", geniş su yatağı anlamına gelen "nehr" kelimesinin çoğuludur. Bundan kasıt ise, ilahî isimlerin ilmî suretlerinden ibaret olan sabit hakikatlerdir. Yani, "Ey Allah'ım, sen bizim duyularımızdan gizli olan mutlak varlıksın. Bizim sırlarımız ve hakikatlerimiz olan ilahî sıfatlarını ve isimlerini mutlak zâtından keşfeden ve ortaya çıkaransın. Sen bizim nehirler mesabesinde olan sabit hakikatlerimizin mefceri (yarılan yeri) olan bu cisimleri tabiat âlemini yararak çıkaransın ve yaratansın. Bu cismanî suretimizden sabit hakikatlerimizin hükümleri akar."

"Sır"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak; "esrâr"dan murâd, vücûd-ı mutlakta mahfî olan sıfât ve esmâdır. "Fecr", asl-ı lügatte, "bir şeyi geniş sûrette yarmak" demektir ve "fâil" ma'nâsında da müsta'meldir. Ya'ni, "yarıcı ve şakkedici" demektir. "Mefcer", su akmak için yarılan mahal demektir. Bundan murâd cismânî olan vücûdât-ı izâfiyyemizdir. "Enhâr", geniş su mecrâsı ma'nâsına olan "nehr"in cem'idir. Bundan murâd dahi esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyesinden ibâret olan a'yân-ı sâbitedir. Ya'ni, "Ey Allah'ım, sen bizim havâssımızdan gizli olan vücûd-ı mutlaksın. Bizim sırlarımız ve hakîkatlerimiz olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeni zât-ı mutlakından keşf ve izhâr edicisin. Sen bizim nehirler mesâbesinde olan a'yân-ı sâbitemizin mefceri olan bu cisimleri âlem-i tabîatı yarıp çıkarıcı ve halk edicisin. Bu sûret-i cismâniyyemizden a'yân-ı sâbitemizin ahkâmı cârî olur."

3306. "Ey zâtı gizli, atâsı mahsûs! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. "Ey zâtı gizli, bağışı özel! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!"

"Rehâ", değirmen demektir. "Ey zâtının inceliği gizli olduğu hâlde bu şekil âleminde isimlerine ait bağışları özel olan gerçek varlık, senin mutlak varlığın suya benzer ve bizim izafî ve yoğun varlıklarımız da değirmen gibidir. Su değirmeni nasıl döndürürse senin mutlak varlığın da bu izafî varlıklar âlemini öyle döndürür!"

"Rehâ", değirmen demektir. "Ey zât-ı latîfi gizli olduğu hâlde bu âlem-i sûrette atâyâ-yı esmâiyyesi mahsûs olan vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı mutlakın suya benzer ve bizim vücûdât-ı izâfiyye ve kesîfemiz dahi değirmen gibidir. Su değirmeni nasıl döndürürse senin vücûd-ı mutlakın dahi bu vücûdât-ı izâfiyye âlemini öyle döndürür!"

3307. "Sen rüzgâr gibisin ve biz toz gibiyiz. Rüzgâr gizli olur ve onun tozu âşikârdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. "Sen rüzgâr gibisin ve biz toz gibiyiz. Rüzgâr gizli olur ve onun tozu âşikârdır."

Senin latif mutlak varlığın rüzgâr gibi ve bizim yoğun varlıklarımız rüzgârın kaldırdığı toz gibidir. Havaya kalkan tozda rüzgâr gizli ve tozun karaltısı açıktır. Bu beytin benzerleri, birinci cildin 610 numarasına denk gelen: مَا عَدَمْهَا بِيَمٍ وَ هَسْتِيهَاىِ مَا تَو وُجُودِ مُطْلَقِ فَانِى نَمَا ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın"] beytiyle 611 numarasına denk gelen: مَا هَمَه شِيرَان ولى شيرِ عَلَم حَمْلَه شَان از باد باشد دَمبِدَم ["Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur"] beytinde geçti.

"Senin vücûd-ı mutlak-ı latîfin rüzgâr gibi ve bizim vücûdât-ı kesîfemiz rüzgârın kaldırdığı toz gibidir. Havaya kalkan tozda rüzgâr gizli ve tozun karaltısı âşikârdır." Bu beytin nazîrleri I. cildin 610 numarasına müsâdif olan: مَا عَدَمْهَا بِيَمٍ وَ هَسْتِيهَاىِ مَا تَو وُجُودِ مُطْلَقِ فَانِى نَمَا ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytiyle 611 numarasına müsâdif olan: مَا هَمَه شِيرَان ولى شيرِ عَلَم حَمْلَه شَان از باد باشد دَمبِدَم ["Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur"] beytinde geçti.

3308. "Sen bir baharsın, biz yeşil bâğ gibi hoşuz. O gizli ve onun bahşişi âşikârdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. "Sen bir baharsın, biz yeşil bahçe gibi hoşuz. O gizli ve onun bağışı açıktır."

"Sır"dan kasıt, Hakk'ın mutlak varlığıdır; "esrar"dan kasıt ise, mutlak varlıkta gizli olan sıfatlar ve isimlerdir. "Fecr", lügatin aslına göre, "bir şeyi geniş bir şekilde yarmak" demektir ve "fail" (yapan) anlamında da kullanılır. Yani, "yarıcı ve ayıran" demektir. "Mefcer", su akması için yarılan yer demektir. Bundan kasıt, cismani olan izafî varlıklarımızdır. "Enhâr", geniş su yolu anlamına gelen "nehr"in çoğuludur. Bundan kasıt ise, ilahi isimlerin ilmi suretlerinden ibaret olan sabit hakikatlerdir. Yani, "Ey Allah'ım, sen bizim duyularımızdan gizli olan mutlak varlıksın. Sen bizim sırlarımız ve hakikatlerimiz olan ilahi sıfatlarını ve isimlerini mutlak zâtından keşfeden ve açığa çıkaransın. Sen bizim nehirler mesabesinde olan sabit hakikatlerimizin mefceri olan bu cisimleri tabiat âlemini yararak çıkaran ve yaradansın. Bu cismani suretimizden sabit hakikatlerimizin hükümleri akar."

"Sır"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak; "esrâr"dan murâd, vücûd-ı mutlakta mahfi olan sıfat ve esmâdır. "Fecr", asl-ı lügatte, "bir şeyi geniş sûrette yarmak" demektir ve "fail" ma'nâsında da müsta'meldir. Ya'ni, “yarıcı ve şakkedici" demektir. "Mefcer", su akmak için yarılan mahal demektir. Bundan murâd cismânî olan vücûdât-ı izâfiyyemizdir. "Enhâr", geniş su mecrâsı ma'nâsına olan "nehr"in cem'idir. Bundan murâd dahi esmâ-i ilahiyyenin suver-i ilmiyyesinden ibaret olan a'yân-ı sâbitedir. Ya'ni, "Ey Allah'ım, sen bizim havâssimizden gizli olan vücûd-ı mutlaksın. Bizim sırlarımız ve hakîkatlerimiz olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeni zât-ı mutlakından keşf ve ızhâr edicisin. Sen bizim nehirler mesâbesinde olan a'yân-ı sâbitemizin mefceri olan bu cisimleri âlem-i tabîatı yarıp çıkarıcı ve halk edicisin. Bu sûret-i cismâniyyemizden a'yân-ı sâbitemizin ahkâmı cârî olur."

3306. “Ey zâtı gizli, atası mahsüs! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3306. “Ey zâtı gizli, atası mahsüs! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!"

"Reha", değirmen demektir. "Ey latif zâtı gizli olduğu hâlde bu suret âleminde isimlerine ait bağışları (atâyâ-yı esmâiyye) açıkça beliren (mahsûs) gerçek varlık (vücûd-ı hakîkî), senin mutlak varlığın suya benzer ve bizim izafî ve yoğun (kesîfe) varlıklarımız da değirmen gibidir. Su değirmeni nasıl döndürürse, senin mutlak varlığın da bu izafî varlıklar âlemini öyle döndürür!"

"Reha", değirmen demektir. "Ey zât-ı latîfi gizli olduğu hâlde bu âlem-i sûrette atâyâ-yı esmâiyyesi mahsüs olan vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı mutlakın suya benzer ve bizim vücûdât-ı izâfiyye ve kesîfemiz dahi değirmen gibidir. Su değirmeni nasıl döndürürse senin vücûd-ı mutlakın dahi bu vücûdât-ı izâfiyye âlemini öyle döndürür!"

3307. "Sen rüzgâr gibisin ve biz toz gibiyiz. Rüzgâr gizli olur ve onun tozu aşikardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3307. "Sen rüzgâr gibisin ve biz toz gibiyiz. Rüzgâr gizli olur ve onun tozu aşikardır."

Senin latîf (ince, görünmez) mutlak varlığın rüzgâr gibi ve bizim kesîf (yoğun, maddî) varlıklarımız rüzgârın kaldırdığı toz gibidir. Havaya kalkan tozda rüzgâr gizli ve tozun karaltısı aşikardır. Bu beytin benzerleri, birinci cildin 610 numaralı "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir mutlak varlıksın" beytiyle 611 numaralı "Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur" beytinde geçti.

"Senin vücûd-ı mutlak-ı latîfin rüzgâr gibi ve bizim vücûdât-ı kesîfemiz rüzgârın kaldırdığı toz gibidir. Havaya kalkan tozda rüzgâr gizli ve tozun karaltısı aşikardır." Bu beytin nazîrleri I. cildin 610 numarasına müsâdif olan: `ما عدمها ییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما` ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytiyle 611 numarasına müsadif olan : `ما همه شیران ولی شیر علم حمله شان از باد باشد دمبدم` ["Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur"] beytinde geçti.

3308. "Sen bir baharsın, biz yeşil bağ gibi hoşuz. O gizli ve onun bahşişi âşikardır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3308. "Sen bir baharsın, biz yeşil bağ gibi hoşuz. O gizli ve onun bahşişi âşikardır."

"İlâhî, senin latif varlığın bir bahar gibidir. Bizim izafî varlıklarımız o bahardan yeşillenmiş bir bağ gibi latif ve güzeldir. Senin o varlık baharın gizli ve onun zâta ait ve isimlere ait bağışları âşikârdır." Bu ve sonraki beyitlerde yoğun teşbihlerden latif teşbihlere yükselme buyrulmuştur.

“İlâhî, senin vücûd-ı latîfin bir bahar gibidir. Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz o bahardan yeşillenmiş bir bâğ gibi latîfdir ve güzeldir. Senin o bahâr-ı vücûdun gizli ve onun atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyesi âşikârdır.” Bu ve âtîdeki beyitlerde teşbihât-ı kesîfeden teşbihât-ı latîfeye terakkî buyrulmuştur.

3309. “Sen can gibisin, biz el ve ayak gibiyiz. Elin kabzı ve bastı candan revâ oldu.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. “Sen can gibisin, biz el ve ayak gibiyiz. Elin kabzı ve bastı candan revâ oldu.”

“Ey İlâhî, sen bu izafî varlık (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık) âleminin latif olan canı gibisin. Bizim yoğun varlıklarımız ise el ve ayak gibidir. Elin açılıp kapanması candan olduğu gibi, bizim bütün hareketlerimiz de senin Hayat sıfatından ortaya çıktı.” Nitekim ayet-i kerimede لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ (Kehf, 18/39) yani “Kuvvet ancak Allah iledir” buyrulur.

“İlâhî, sen bu vücûd-ı izâfî âleminin latîf olan cânı gibisin. Bizim vücûdât-ı kesîfemiz ise el ve ayak gibidir. Elin açılıp kapanması candan olduğu gibi bizim bilcümle harekâtımız dahi senin sıfat-ı Hayât’ından zâhir oldu.” Nitekim âyet-i kerîmede لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ (Kehf, 18/39) ya’ni “Kuvvet ancak Allah iledir” buyrulur.

3310. “Sen akıl gibisin, biz dil misâliyiz. Bu dil bu beyânı akıldan tutar.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. “Sen akıl gibisin, biz dil misâliyiz. Bu dil bu beyânı akıldan tutar.”

“İlâhî, senin latîf varlığın akıl gibi gizli ve bizim varlığımız dil gibi görünürdür. Fakat bu görünür olan dil, bu açıklamaları ve sözleri aklın yardımıyla ortaya çıkarır. Aklın yardımı olmazsa dil ancak suskun bir et parçasından ibaret kalır.”

“İlâhî, senin vücûd-ı latîfin akıl gibi gizli ve bizim vücûdumuz dil gibi zâhirdir. Fakat bu zâhir olan dil bu beyânât ve elfâzı aklın imdâdıyla izhâr eder. Aklın imdâdı olmazsa dil ancak sâkit bir et parçasından ibâret kalır.”

3311. Sen şâdı misâlisin ve biz gülmeyiz ki, mübârek olan şâdînin netîcesiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. Sen sevincin misâlisin ve biz gülmeyiz ki, mübarek olan sevincin sonucuyuz.

"İlahi, sen kalplere hâkim olan sevinç ve neşe gibisin ve biz de gülme gibiyiz ki, o gülme mübarek olan sevinç ve neşenin sonucudur."

“İlâhî sen kalblere müstevlî olan sürûr ve şâdî gibisin ve biz dahi gülme gibiyiz ki, o gülme mübârek olan sürûr ve şâdînin netîcesidir.”

3312. “Bizim hareketimiz her bir dem muhakkak eşheddir ki, sermed olan celâl sâhibi zâtın şâhididir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. “Bizim hareketimiz her an kesinlikle şahittir ki, sonsuz olan celâl sahibi zâtın şahididir.”

"Eşhedü" kelimesi, muzari fiilinin birinci tekil şahıs kipinde olmasına göre "Ben şehadet ederim!" anlamına gelir. Bu durumda şerefli beytin anlamı: "Bizim izafî varlığımızın hareketi her an 'Ben Hakk'ın varlığına şehadet ederim!' diyerek celâl sahibi ve ebedî olan Hakk'ın latif zâtının varlığının fiilen şahididir" demek olur. İsmi tafdil [=eşhed] olduğuna göre "En ziyade şehadet edici" anlamında olup bu durumda şerefli beytin anlamı: "Ey İlâhî, senin latif varlığın bir bahar gibidir. Bizim izafî varlıklarımız o bahardan yeşermiş bir bağ gibi latif ve güzeldir. Senin o varlık baharın gizli ve onun zâtî ve isimsel bağışları aşikârdır." Bu ve sonraki beyitlerde yoğun teşbihlerden latif teşbihlere yükselme buyrulmuştur.

“Eşhedü”, kelimesi fi’l-i muzârî sîgasının nefs-i mütekellim vahde olmasına göre “Ben şehâdet ederim!” ma’nâsına gelir. Bu sûrette beyt-i şerîfin ma’nâsı: “Bizim vücûd-ı izâfîmizin hareketi her anda “Ben Hakk’ın varlığına şehâdet ederim!” diyerek celâl sâhibi ve ebedî olan zât-ı latîf-i Hakk’ın vücûdunun fiilen şâhididir” demek olur. İsm-i tafdîl [=eşhed] olduğuna göre “En ziyâde şehâdet edici” ma’nâsında olup bu sûrette beyt-i şerîfin ma’nâsı: “Bi- İlâhî, senin vücûd-ı latîfin bir bahar gibidir. Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz o bahardan yeşillenmiş bir bâğ gibi latîfdir ve güzeldir. Senin o bahar-ı vücûdun gizli ve onun atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyesi âşikârdır." Bu ve âtîdeki beyitlerde teşbîhât-ı kesîfeden teşbîhât-ı latîfeye terakkî buyrulmuştur.

3309. Sen can gibisin, biz el ve ayak gibiyiz. Elin kabzı ve bastı candan revâ oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3309. Sen can gibisin, biz el ve ayak gibiyiz. Elin kabzı ve bastı candan revâ oldu.

İlâhî, sen bu izafî varlık âleminin latif olan canı gibisin. Bizim yoğun varlıklarımız ise el ve ayak gibidir. Elin açılıp kapanması candan olduğu gibi, bizim bütün hareketlerimiz de senin Hayat sıfatından ortaya çıktı. Nasıl ki ayet-i kerimede "Kuvvet ancak Allah iledir" (Kehf, 18/39) buyrulur.

“İlâhî, sen bu vücûd-ı izâfi âleminin latîf olan cânı gibisin. Bizim vücûdât-ı kesîfemiz ise el ve ayak gibidir. Elin açılıp kapanması candan olduğu gibi bizim bilcümle harekâtımız dahi senin sıfat-ı Hayat'ından zahir oldu." Nitekim âyet-i kerimede `لا قوة إلا بالله` (Kehf, 18/39) ya'ni "Kuvvet ancak Allah iledir" buyrulur.

3310. Sen akıl gibisin, biz dil misaliyiz. Bu dil bu beyânı akıldan tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3310. Sen akıl gibisin, biz dil misaliyiz. Bu dil bu beyânı akıldan tutar.

[3314] İlâhî, senin latîf varlığın akıl gibi gizlidir ve bizim varlığımız dil gibi görünürdür. Fakat bu görünen dil, bu açıklamaları ve sözleri aklın yardımıyla ortaya çıkarır. Aklın yardımı olmazsa dil ancak suskun bir et parçasından ibaret kalır.

[3314] “İlâhî, senin vücûd-ı latîfin akıl gibi gizli ve bizim vücudumuz dil gibi zâhirdir. Fakat bu zâhir olan dil bu beyânât ve elfâzı aklın imdadıyla ızhâr eder. Aklın imdâdı olmazsa dil ancak sakit bir et parçasından ibaret kalır."

3311. Sen şâdî misalisin ve biz gülmeyiz ki, mübarek olan şâdînin neticesiyiz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3311. Sen neşe misalisin ve biz gülmeyiz ki, mübarek olan neşenin sonucuyuz.

"İlahi sen kalplere hâkim olan sevinç ve neşe gibisin ve biz de gülme gibiyiz ki, o gülme mübarek olan sevinç ve neşenin sonucudur."

"İlâhî sen kalblere müstevlî olan sürür ve şâdî gibisin ve biz dahi gülme gibiyiz ki, o gülme mübarek olan sürür ve şâdînin netîcesidir."

3312. Bizim hareketimiz her bir dem muhakkak eşheddir ki, sermed olan celâl sahibi zâtın şahididir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3312. Bizim hareketimiz her an kesinlikle şahittir ki, sonsuz olan celâl sahibi zâtın şahididir.

"Eşhedü" kelimesi, muzari fiilin nefs-i mütekellim vahde (birinci tekil şahıs) kipinde olmasına göre "Ben şehadet ederim!" anlamına gelir. Bu durumda beytin anlamı: "Bizim izafî varlığımızın hareketi her anda 'Ben Hakk'ın varlığına şehadet ederim!' diyerek celâl sahibi ve ebedî olan Hakk'ın latîf zâtının varlığının fiilen şahididir" demektir. İsmi tafdil [=eşhed] olduğuna göre "En ziyade şehadet edici" anlamında olup bu durumda beytin anlamı: "Bizim izafî varlığımızın hareketi her bir anda en çok şehadet edicidir ki, ebedî olan Zü'l-celâl'in fiilen şahididir."

"Eşhedü", kelimesi fi'l-i muzârî sîgasının nefs-i mütekellim vahde olmasına göre "Ben şehadet ederim!" ma'nâsına gelir. Bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsı: "Bizim vücûd-ı izâfîmizin hareketi her anda "Ben Hakk'ın varlığına şehadet ederim!" diyerek celâl sâhibi ve ebedî olan zât-ı latîf-i Hakk'ın vücûdunun fiilen şâhididir" demek olur. İsm-i tafdîl [=eşhed] olduğuna göre "En ziyâde şehadet edici" ma'nâsında olup bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsı: "Bi- zim vücûd-ı izâfimizin hareketi her bir demde en çok şehadet edicidir ki, ebedî olan Zü'l-celâlin fiilen şâhididir."

3313. Değirmen taşının ıztırab içinde dönüşü su ırmağının vücudu üzerine eşhed geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Değirmen taşının ıstırap içinde dönüşü su ırmağının varlığı üzerine en çok şahitlik etti.

Nasıl ki değirmen taşının çarpınma içinde dönüşü su ırmağının varlığı ve mevcudiyeti üzerine en çok şahitlik edici geldi. Buraya kadar şerefli beyitlerde yoğun ve latif benzetmeler zikredilmiştir. Gelecek şerefli beyitte ise özel tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) konu edilmiştir.

"Nitekim değirmen taşının çarpınma içinde dönüşü su ırmağının vücûdu ve varlığı üzerine en ziyâde şehadet edici geldi." Buraya kadar ebyât-ı şerîfde teşbîhât-ı kesîfe ve latîfe zikredilmiştir. Atîdeki beyt-i şerîfde ise tenzîh-i husûsî mevzû'-ı bahsdir.

3314. Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden hariç, toprak benim farkım ve temsîlim üzerine olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Ey benim vehmimden ve sözlerimden dışarıda olan, toprak benim farkım ve temsîlim üzerine olsun!

"Fark", başın tepesi ve iki şeyi birbirinden zihnen veya fiilen ayırmak anlamlarındadır. Burada bu iki anlama göre de bir yön vardır. Birinci anlama göre olan yön: Yani, "Ey benim vehmimden ve söz âlemindeki sözlerimden dışarıda ve münezzeh olan, Hak'ın mutlak zâtı, benim senin hakiki varlığın ile yoğun ve latif şeyler arasında yaptığım benzetmelerime ve temsillerime ve benim başımın tepesine helak toprağı saçılsın! Çünkü bu benzetmelerin senin latif zâtın ile hiçbir ilgisi yoktur!" İkinci anlama göre yön: "Ey benim vehmimden ve sözlerimden münezzeh ve dışarıda olan latif zât, benim iki varlık ispat edip ikisinin arasını zihnen ve fiilen ayırarak birini Sen ve birini de Senin gayrın sayarak yaptığım benzetmelerime ve temsillerime ve bu farkıma toprak saçılsın! Çünkü varlıkta Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın ancak sensin! Senin varlığın karşısında ne vardır ki, sen ona benzemiş olasın! Nitekim sen şerefli kelamında هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) yani "Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" buyurdun. Fakat ne yapalım ki senin isim ve sıfatlarınla beraber Hakk'ın zâtının yine zâtına zuhurundan ibaret olan bu kesret âleminde vehmedilmiş bir fark ve başkalık meydana gelmiştir; ve bu sebeple rububiyet (Rablık) ve ubudiyet (kulluk) bağıntıları görünürdür."

"Fark", başın tepesi ve iki şeyi birbirinden zihnen veyâ fiilen ayırmak ma'nâlarınadır. Burada bu iki ma'nâya göre de vecih vardır. Birinci ma'nâya göre olan vecih: Ya'ni, "Ey benim vehmimden ve âlem-i elfâzdaki kıyl ü kālimden hâriç ve münezzeh olan, zât-ı mutlak-ı Hak, benim senin vücûd-ı hakîkîn ile eşyâ-yı kesîfe ve latîfe arasında yaptığım teşbîhâtıma ve temsîlâtıma ve benim başımın tepesine helâk toprağı saçılsın! Zîrâ bu teşbîhâtın zât-ı latîfin ile hiçbir münasebeti yoktur!" İkinci ma'nâya göre vecih: "Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden münezzeh ve hâriç olan zât-ı latîf, benim iki varlık ispat ve ikisinin arasını zihnen ve fiilen ayırıp birini Sen ve birini de Senin gayrın addederek yaptığım teşbîhât ve temsîlâtıma ve bu farkıma toprak saçılsın! Zîrâ vücûdda Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın ancak sensin! Senin varlığın muvâcehesinde ne vardır ki, sen ona benzemiş olasın! Nitekim sen kelam-ı şerîfinde هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) ya'ni "Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" buyurdun. Fakat ne yapalım ki senin esmâ ve sıfâtınla beraber zât-ı Hakk'ının yine zâtına zuhûrundan ibaret olan bu âlem-i keserâtta mevhûm bir fark ve gayriyet hâsıldır; ve bu sebeble rubûbiyet ve ubûdiyet nisbetleri zâhirdir."

3315. Bende senin hoş olan tasvirinden sabretmez. Her bir dem sana der ki: "Canım senin mefreşindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Bende senin hoş olan tasvirinden sabretmez. Her bir dem sana der ki: "Canım senin mefreşindir!"

İzafî varlığımızın hareketi her an en çok şahitlik edicidir ki, ebedî olan Yüce Allah'ın fiilen şahididir.

zim vücûd-ı izâfimizin hareketi her bir demde en çok şehadet edicidir ki, ebedî olan Zü'l-celâlin fiilen şâhididir."

3313. Değirmen taşının ıztırab içinde dönüşü su ırmağının vücudu üzerine eşhed geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3313. Değirmen taşının ıstırap içinde dönüşü su ırmağının varlığı üzerine en çok şahitlik etti.

Nasıl ki değirmen taşının çarpınma içinde dönüşü su ırmağının varlığı ve mevcudiyeti üzerine en çok şahitlik edici geldi.

Buraya kadar şerefli beyitlerde çok ve latif teşbihler zikredilmiştir. Gelecek şerefli beyitte ise özel bir tenzih (Allah'ı eksikliklerden arındırma) konu edilmiştir.

"Nitekim değirmen taşının çarpınma içinde dönüşü su ırmağının vücûdu ve varlığı üzerine en ziyâde şehadet edici geldi."

Buraya kadar ebyât-ı şerîf-de teşbîhât-ı kesîfe ve latîfe zikredilmiştir. Atîdeki beyt-i şerîfde ise tenzîh-i husûsî mevzû'-ı bahsdir.

3314. Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden hariç, toprak benim farkım ve temsîlim üzerine olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3314. Ey benim sanımdan ve sözlerimden dışarıda olan, toprak benim ayrımıma ve benzetmeme olsun!"

"Fark", başın tepesi ve iki şeyi birbirinden zihnen veya fiilen ayırmak anlamlarındadır. Burada bu iki anlama göre de bir yön vardır. Birinci anlama göre olan yön: Yani, "Ey benim sanımdan ve söz âlemindeki sözlerimden dışarıda ve arınmış olan, mutlak Hak Zâtı, benim senin hakiki varlığın ile yoğun ve latif şeyler arasında yaptığım benzetmelerime ve temsillerime ve benim başımın tepesine helak toprağı saçılsın! Çünkü bu benzetmelerin senin latif zâtın ile hiçbir ilgisi yoktur!"

İkinci anlama göre yön: "Ey benim sanımdan ve sözlerimden arınmış ve dışarıda olan latif zât, benim iki varlık ispat edip ikisinin arasını zihnen ve fiilen ayırarak birini Sen ve birini de Senin gayrın sayarak yaptığım benzetmelerime ve temsillerime ve bu ayrımıma toprak saçılsın! Çünkü varlıkta Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın ancak sensin! Senin varlığın karşısında ne vardır ki, sen ona benzemiş olasın! Nitekim sen şerefli kelamında هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) yani "Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" buyurdun. Fakat ne yapalım ki senin isim ve sıfatlarınla beraber Hak Zâtı'nın yine zâtına zuhurundan ibaret olan bu kesret (çokluk) âleminde vehmedilmiş bir ayrım ve başkalık meydana gelmiştir; ve bu sebeple rububiyet (Rablık) ve ubudiyet (kulluk) bağıntıları görünürdür."

"Fark", başın tepesi ve iki şeyi birbirinden zihnen veyâ fiilen ayırmak ma'nâlarınadır. Burada bu iki ma'nâya göre de vecih vardır. Birinci ma'nâya göre olan vecih: Ya'ni, "Ey benim vehmimden ve âlem-i elfâzdaki kıyl ü kālimden hâriç ve münezzeh olan, zât-ı mutlak-ı Hak, benim senin vücûd-1 hakîkîn ile eşyâ-yı kesîfe ve latîfe arasında yaptığım teşbîhâtıma ve temsîlâtıma ve benim başımın tepesine helâk toprağı saçılsın! Zîrâ bu teşbîhâtın zât-ı latîfin ile hiçbir münasebeti yoktur!"

İkinci ma'nâya göre vecih: "Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden münezzeh ve hâriç olan zât-ı latîf, benim iki varlık ispat ve ikisinin arasını zihnen ve fiilen ayırıp birini Sen ve birini de Senin gayrın addederek yaptığım teşbîhât ve temsîlâtıma ve bu farkıma toprak saçılsın! Zîrâ vücûdda Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın ancak sensin! Senin varlığın muvâcehesinde ne vardır ki, sen ona benzemiş olasın! Nitekim sen kelam-ı şerîfinde هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın O'dur" buyurdun. Fakat ne yapalım ki senin esmâ ve sıfâtınla beraber zât-ı Hakk'ının yine zâtına zuhûrundan ibaret olan bu âlem-i keserâtta mevhûm bir fark ve gayriyet hâsıldır; ve bu sebeble rubûbiyet ve ubûdiyet nisbetleri zâhirdir."

3315. Bende senin hoş olan tasvirinden sabretmez. Her bir dem sana der ki: "Canım senin mefreşindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3315. Bende senin hoş olan tasvirinden sabretmez. Her bir an sana der ki: "Canım senin döşeğindir!"

Bu sebeple kul kendi mertebesinde senin hoş olan tasvirinden vazgeçmez ve alışık olduğu temsillerden ve benzetmelerden vazgeçmez. Bu sebeple seni temsiller ve benzetmeler ile bilme sabırsızlığına tutulmuştur. Halbuki sen ancak yine seninle bilinirsin. Nasıl ki evliyanın seçkinleri "Rabbimi Rabbim ile bildim" buyurmuştur. Bu sabırsız kul senin senliğini ve kendinin kendiliğini ispat edip der ki: "Benim canım senin döşeğindir ve senin kudret ayağının çiğnediği yerdir."

Binâenaleyh kul kendi mertebesinde senin hoş olan tasvîrinden fâriğ olmaz ve alışık olduğu temsîlât ve teşbîhâttan vazgeçmez. Binâenaleyh seni temsîlât ve teşbîhât ile bilmek sabırsızlığına mübtelâdır. Halbuki sen ancak yine seninle bilinirsin. Nitekim havâss-ı evliyân عَرَفْتُ رَبِّي بِرَبِّي ya'ni “Ben rabbimi Rabbim ile bildim” buyurmuştur. Bu sabırsız kul senin senliğini ve kendinin kendiliğini isbât edip der ki: “Benim canım senin mefreşindir ve senin kudret ayağının çiğnediği mahaldir.”

3316. “O çoban gibi ki derdi: “Ey Hudâ, kendi çobanının ve muhibbinin önüne gel!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. “O çoban gibi ki derdi: “Ey Allah, kendi çobanının ve seveninin önüne gel!”

3317. “Tâ ki ben senin gömleğinden bit arayayım! Senin çarığını dikeyim ve eteğini öpeyim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. "Tâ ki ben senin gömleğinden bit arayayım! Senin çarığını dikeyim ve eteğini öpeyim!"

Aşkın sevk etmesiyle kulun Sana karşı söylediği sözler, Musa (a.s.) zamanındaki çobanın söylediği sözlere benzer. O derdi ki: "Ey benim sevgili Allah'ım, bu çobanının ve seveninin yanına gel ki, senin gömleğindeki bitleri ayıklayayım. Çarığın sökülmüş ise dikeyim ve senin eteğini öpeyim!" Bu çoban kıssası, ikinci cildin 1707 numaralı beytinden itibaren o ciltte ayrıntılı olarak zikredilmiştir.

“Sâika-i aşk ile kulun Sana karşı söylediği sözler Mûsâ (a.s.) zamânındaki çobanın söylediği sözlere benzer. O derdi ki: “Ey benim sevgili Hudâ’m, bu çobanının ve muhibbinin yanına gel ki, senin gömleğindeki bitleri ayıklayayım. Çarığın sökülmüş ise dikeyim ve senin eteğini öpeyim!” Bu çoban kıssası II. cildin 1707 numaralı beyt-i şerîfinden i’tibâren o cildde mufassalan mezkûrdur.

3318. “Hevâda ve aşkta kimse ona eş olmadı. Fakat tesbîhde ve sözde kāsır idi.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. "Hevâda ve aşkta kimse ona eş olmadı. Fakat tesbihte ve sözde kusurlu idi."

"Hevâ" (kalbin haz aldığı şeye yönelmesi) ve "aşk" (âşığın kalbine düşen yakıcı bir hâl) hususunda kimse o çobanın eşi ve benzeri olmadı. Fakat o çoban, Hakk'ın latif Zât'ını tenzih etmede ve ilâhlık şanına yakışan sözleri söylemede kusurlu ve âciz idi. Bununla birlikte kalbi ilâhî aşk ile yanıp tutuşuyordu.

“Hevâ”, elifin kasrıyla kalbin mütelezziz olduğu şeye meyletmesi. “Aşk”, âşıkın kalbine vâki’ olan bir keyfiyyet-i muhrıkadır. Ya’ni, “Muhabbette ve aşkta kimse o çobanın eşi ve nazîri olmadı. Fakat o çoban zât-ı latîf-i Hakk’ı tenzîhde ve âlem-i kelâmda şân-ı ulûhiyyete lâyık olan sözlerde kāsır ve âciz idi. Bununla berâber kalbi aşk-ı ilâhî ile yanar tutuşur idi.”

3319. Onun aşkı, otağı felek üzerine kurmuş, can o çobanın otağının köpeği olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Onun aşkı, otağını felek üzerine kurmuş, can o çobanın otağının köpeği olmuş idi.

Bu sebeple kul, kendi mertebesinde senin hoş olan tasvirinden vazgeçmez ve alışık olduğu temsil ve teşbihlerden (benzetmelerden) vazgeçmez. Bu sebeple seni temsil ve teşbihlerle bilme sabırsızlığına tutulmuştur. Halbuki sen ancak yine seninle bilinirsin. Nasıl ki evliyanın seçkinleri "عرفت ربی بربی" yani "Ben Rabbimi Rabbim ile bildim" buyurmuştur. Bu sabırsız kul senin senliğini ve kendinin kendiliğini ispat edip der ki: "Benim canım senin döşeğindir ve senin kudret ayağının çiğnediği yerdir."

Binâenaleyh kul kendi mertebesinde senin hoş olan tasvîrinden fâriğ olmaz ve alışık olduğu temsîlât ve teşbîhâttan vazgeçmez. Binâenaleyh seni temsîlât ve teşbîhât ile bilmek sabırsızlığına mübtelâdır. Halbuki sen ancak yine seninle bilinirsin. Nitekim havâss-ı evliyân عرفت ربی بربی ya'ni "Ben rabbimi Rabbim ile bildim" buyurmuştur. Bu sabırsız kul senin senliğini ve kendinin kendiliğini isbât edip der ki: "Benim canım senin mefreşindir ve senin kudret ayağının çiğnediği mahaldir."

3316. O çoban gibi ki derdi: "Ey Huda, kendi çobanının ve muhibbinin önüne gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3316. O çoban gibi ki şöyle derdi: "Ey Allah'ım, kendi çobanının ve seveninin önüne gel!"

3317. Tâ ki ben senin gömleğinden bit arayayım! Senin çarığını dikeyim ve eteğini öpeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3317. Tâ ki ben senin gömleğinden bit arayayım! Senin çarığını dikeyim ve eteğini öpeyim!"

Aşkın sürüklemesiyle kulun Sana karşı söylediği sözler, Musa (a.s.) zamanındaki çobanın söylediği sözlere benzer. O derdi ki: "Ey benim sevgili Hüdâ'm, bu çobanının ve seveninin yanına gel ki, senin gömleğindeki bitleri ayıklayayım. Çarığın sökülmüş ise dikeyim ve senin eteğini öpeyim!" Bu çoban kıssası, ikinci cildin 1707 numaralı şerefli beytinden itibaren o ciltte ayrıntılı olarak zikredilmiştir.

Sâika-i aşk ile kulun Sana karşı söylediği sözler Mûsâ (a.s.) zamânındaki çobanın söylediği sözlere benzer. O derdi ki: "Ey benim sevgili Hudâ'm, bu çobanının ve muhibbinin yanına gel ki, senin gömleğindeki bitleri ayıklayayım. Çarığın sökülmüş ise dikeyim ve senin eteğini öpeyim!" Bu çoban kıssası II. cildin 1707 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren o cildde mufassalan mezkûrdur.

3318. Hevâda ve aşkta kimse ona eş olmadı. Fakat tesbihde ve sözde kāsır idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3318. Hevâda ve aşkta kimse ona eş olmadı. Fakat tesbihde ve sözde kusurlu idi.

"Hevâ", elifin kasrıyla (kısa okunmasıyla) kalbin lezzet aldığı şeye yönelmesidir. "Aşk", âşığın kalbine gelen yakıcı bir niteliktir. Yani, "Muhabbette ve aşkta kimse o çobanın eşi ve benzeri olmadı. Fakat o çoban, Hakk'ın latîf zâtını tenzih etmede ve ilâhlık şanına lâyık olan sözleri söylemede kusurlu ve âciz idi. Bununla birlikte kalbi ilâhî aşk ile yanıp tutuşuyordu."

"Hevâ", elifin kasrıyla kalbin mütelezziz olduğu şeye meyletmesi. "Aşk", âşıkın kalbine vâki' olan bir keyfiyyet-i muhrikadır. Ya'ni, "Muhabbette ve aşkta kimse o çobanın eşi ve nazîri olmadı. Fakat o çoban zât-ı latîf-i Hakk'ı tenzîhde ve âlem-i kelâmda şân-ı ulûhiyyete lâyık olan sözlerde kāsır ve âciz idi. Bununla beraber kalbi aşk-ı ilâhî ile yanar tutuşur idi."

3319. Onun aşkı, otağı felek üzerine kurmuş, can o çobanın otağının köpeği olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3319. Onun aşkı, otağı felek üzerine kurmuş, can o çobanın otağının köpeği olmuş idi.

Yani, o çobanın öyle bir aşkı vardı ki, otağını felek üzerine, yani suret âlemini geçip mana âlemi üzerine kurmuş ve hayvanî ruhu o çobanın otağının köpeği olmuş idi. "Hargâh", padişah ve vezir otağı ve çadırı demektir; ve "can"dan kasıt, çobanın hayvanî ruhudur. Çünkü Hakk âşığının hayvanî ruhu, aşkın ve âşığın hükmüne itaatkâr ve boyun eğicidir.

Ya'ni, o çobanın öyle bir aşkı var idi ki, otağını felek üzerine ya'ni âlem-i sûreti geçip âlem-i ma'nâ üzerine kurmuş ve rûh-ı hayvânîsi o çobanın otağının köpeği olmuş idi. "Hargâh", pâdişâh ve vezir otağı ve çadırı; ve "can"dan murâd, çobanın rûh-ı hayvânîsidir. Zîrâ âşık-ı Hakk'ın rûh-ı hayvânîsi aşkın ve âşığın hükmüne mutî' ve münkāddır.

3320. Vaktaki Halik'ın aşkı deryası cûş vurdu, onun kalbine vurdu, senin kulağına vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Yaratıcı'nın aşk deryası coştuğu vakit, onun kalbine vurdu, senin kulağına vurdu.

Yüce Yaratıcı hazretlerinin aşkının deryası kaynayıp dalgalandığı zaman, bu deryanın dalgası doğrudan doğruya o çobanın kalbine çarptı. Bundan dolayı o çoban şaşkına döndü ve onun hayvani ruhu ile nefsi bu dalganın etkisi altında zayıf kaldı. Fakat ey dinleyici, o dalga senin kulağına vurdu ve sen yalnız o aşk kıssasını dinlemekle kaldın; ve dinlemekten hâsıl olan etki ne derece olursa, senin ilahi aşktan nasibin de o kadar oldu. Beyit:

"Cûhâ" ve "Cuhî" ve "Cuhâ", Arap kabilelerinden Fezâre kabilesinden Ebu'l-Gusn künyesiyle ahmaklıkta Araplar arasında atasözü olmuş bir kişinin ismidir. Arapça ve Farsça olarak birçok hikayeleri yazılmıştır. Hikayeleri Hoca Nasreddin Efendi'nin (Allah rahmet eylesin) hikayelerinden çoktur. Yani, o çobanın öyle bir aşkı vardı ki, otağını felek üzerine, yani suret âlemini geçip mana âlemi üzerine kurmuştu ve hayvani ruhu o çobanın otağının köpeği olmuştu. "Hargâh", padişah ve vezir otağı ve çadırı; ve "can"dan kasıt, çobanın hayvani ruhudur. Çünkü Hakk âşığının hayvani ruhu, aşkın ve âşığın hükmüne itaatkâr ve boyun eğicidir.

Hâlık Teâlâ hazretlerinin aşkının deryâsı kaynadığı ve dalgalandığı vakit bu deryânın dalgası doğrudan doğruya o çobanın kalbine çarptı. Ondan dolayı o çoban şûrîde oldu ve onun rûh-i hayvânîsi ve nefsi bu dalganın te'sîri altında zebûn kaldı. Fakat ey sâmi', o dalga senin kulağına vurdu ve sen yalnız o aşk kıssasını dinlemekle kaldın; ve dinlemekten hâsıl olan te'sîr ne derece olursa senin aşk-ı ilâhîden nasîbin dahi o kadar oldu. Beyt:

"Cûhâ" ve "Cuhî" ve "Cuhâ" kabâil-i Arab'dan Fezâre kabîlesinden Ebu'l-Gusn künyesiyle hamâkatte beyne'l-Arab mesel olmuş bir kimsenin ismidir. Arabî ve Fârisî olarak birçok hikâyeleri yazılmıştır. Hikâyeleri Hoca Nasreddin Efendi (rahmetullahi aleyh) in hikâyelerinden çoktur. Ya'ni, o çobanın öyle bir aşkı var idi ki, otağını felek üzerine ya'ni âlem-i sûreti geçip âlem-i ma'nâ üzerine kurmuş ve rûh-ı hayvânîsi o çobanın otağının köpeği olmuş idi. "Hargâh", pâdişâh ve vezir otağı ve çadırı; ve "can"dan murâd, çobanın rûh-ı hayvânîsidir. Zîrâ âşık-ı Hakk'ın rûh-ı hayvânîsi aşkın ve âşığın hükmüne mutî' ve münkāddır.

## Cuhâ'nın hikâyesidir ki, çarşaf örttü ve vaazda kadınlar arasında oturdu ve bir hareket yaptı. Bir kadın onun erkek olduğunu tanıdı, bir na'ra vurdu.

3320. Vaktaki Halik'ın aşkı deryası cûş vurdu, onun kalbine vurdu, senin kulağına vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3320. Yaratıcının aşkının denizi coştuğu zaman, onun kalbine vurdu, senin kulağına vurdu.

Yüce Yaratıcı hazretlerinin aşkının denizi kaynayıp dalgalandığı zaman, bu denizin dalgası doğrudan doğruya o çobanın kalbine çarptı. Bu sebeple o çoban şaşkına döndü ve onun hayvansal ruhu ve nefsi bu dalganın etkisi altında zayıf düştü. Fakat ey dinleyici, o dalga senin kulağına vurdu ve sen yalnız o aşk kıssasını dinlemekle kaldın; ve dinlemekten hâsıl olan etki ne kadar olursa, senin ilâhî aşktan nasibin de o kadar oldu. Beyit:

"Cûhâ" ve "Cuhî" ve "Cuhâ", Arap kabilelerinden Fezâre kabilesinden Ebu'l-Gusn künyesiyle, ahmaklıkta Araplar arasında örnek olmuş bir kişinin ismidir. Arapça ve Farsça olarak birçok hikâyesi yazılmıştır. Hikâyeleri Hoca Nasreddin Efendi (Allah rahmet eylesin)nin hikâyelerinden çoktur.

Hâlık Teâlâ hazretlerinin aşkının deryâsı kaynadığı ve dalgalandığı vakit bu deryânın dalgası doğrudan doğruya o çobanın kalbine çarptı. Ondan dolayı o çoban şûrîde oldu ve onun rûh-i hayvânîsi ve nefsi bu dalganın te'sîri altında zebûn kaldı. Fakat ey sâmi', o dalga senin kulağına vurdu ve sen yalnız o aşk kıssasını dinlemekle kaldın; ve dinlemekten hâsıl olan te'sîr ne derece olursa senin aşk-ı ilâhîden nasîbin dahi o kadar oldu. Beyt:

"Cûhâ" ve "Cuhî" ve "Cuhâ" kabâil-i Arab'dan Fezâre kabîlesinden Ebu'l-Gusn künyesiyle hamâkatte beyne'l-Arab mesel olmuş bir kimsenin ismidir. Arabî ve Fârisî olarak birçok hikâyeleri yazılmıştır. Hikâyeleri Hoca Nasreddin Efendi (rahmetullahi aleyh) in hikâyelerinden çoktur.

## Cuhâ'nın hikâyesidir ki, çarşaf örttü ve vaazda kadınlar arasında oturdu ve bir hareket yaptı. Bir kadın onun erkek olduğunu tanıdı, bir na'ra vurdu.

3321. Beyanda çok güzîde bir vaiz var idi. Kürsî altında erkekler ve kadınlar cem'iyyeti var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Beyanda çok seçkin bir vaiz vardı. Kürsünün altında erkekler ve kadınlar topluluğu vardı.

Anlatım ve açıklamada çok seçkin bir vaiz vardı ki, onun kürsüsünün altında da onun anlatımına hayran olan birçok erkek ve kadın toplanmıştı.

Beyân ve takrîrde çok seçilmiş bir vâiz var idi ki, onun kürsîsi altında da onun takrîrine meftûn olan birçok erkek ve kadın toplanmış idi.

3322. Cuha gitti, çarşaf ve peçe yaptı; o kadınların arasında tanınmaz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Cuha gitti, çarşaf ve peçe yaptı; o kadınların arasında tanınmaz oldu.

Yani, Cuha gitti, kadınlara özgü olan çarşafı ve peçeyi tedarik etti ve çarşafı başına, peçeyi yüzüne örttü. O vaizin meclisine giderek kadınların arasına girdi ve o kadınlar arasında da erkek olduğu tanınmaz oldu.

Ya'ni, Cuhâ gitti, kadınlara mahsûs olan çarşafı ve peçeyi tedarik etti ve çarşafı başına, peçeyi yüzüne örttü. O vâizin meclisine giderek kadınların arasına girdi ve o kadınlar arasında da erkek olduğu tanınmaz oldu.

3323. Bir sualci vâize râz ile sordu: "Kasık kılı namaza noksan mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Bir soru soran, vâize gizlice sordu: "Kasık kılı namaza eksiklik midir?"

Yani, bir soru soran kişi "Kasıkta biten kıllar namaza eksiklik ve kerahat verir mi?" diye bir pusula yazıp gizlice vâize sordu.

Ya'ni, bir suâlci "Kasıkta biten kıllar namaza noksan ve kerâhat verir mi?" diye bir pusula yazıp gizlice vâize sordu.

3324. Vâiz dedi: “Vaktaki âne uzun ola, binâenaleyh ondan namaza kerâhat olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Vaiz dedi: "Vakit ki kasık uzun ola, bu sebeple ondan namaza kerahat olur."

"Âne", "kasık" demektir ki, mecazen "kasık kılı" kastedilir. Yani, vaiz aldığı bu pusula üzerine tüm cemaatin faydalanması için açıkça dedi ki: "Kasık kılı uzun olduğu zaman o kıldan namaza kerahat olur."

"Âne", "kasık" demektir ki, mecâzen "kasık kılı" murâd olunur. Ya'ni, vâiz aldığı bu pusula üzerine umûm cemâatin istifadesi için âşikâre olarak dedi ki: "Kasık kılı uzun olduğu vakit o kıldan namaza kerâhat olur."

3325. "Ya od ile yahud ustura ile tıraş et! Tâ ki namazın güzel ve latif olarak kamil gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. "Ya ot ile yahut ustura ile tıraş et! Tâ ki namazın güzel ve latif olarak tamamlansın!"

"Âhek", kireç ile zırnıktan oluşmuş bir çamurdur ki, ona Türkçede "ot" derler ve hamamlarda kasık kıllarını dökmek için kullanılır. İhyâ sahibi (İmam Gazali) taharet (temizlik) kitabında şöyle buyurur: "Kasık kıllarını ya tıraş ederek yahut ot kullanmak suretiyle gidermek müstehaptır. Kırk günden sonraya bırakmak caiz değildir."

"Âhek", kireç ile zırnıktan mürekkeb bir çamurdur ki, ona Türkçe'de "ot" (اود) derler ve hamamlarda kasık kıllarını düşürmek için kullanılır. Sahib-i İhyâ tahâret kitabında şöyle buyururlar: "Kasık kıllarını ya tıraş ile veyâhud od tutunmak sûretiyle izâle etmek müstehabdır. Kırk günden sonraya bırakmak câiz değildir.

3321. Beyanda çok güzîde bir vaiz var idi. Kürsî altında erkekler ve kadınlar cem'iyyeti var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3321. Beyanda çok seçkin bir vaiz vardı. Kürsünün altında erkekler ve kadınlar topluluğu vardı.

Anlatım ve açıklamada çok seçkin bir vaiz vardı ki, onun kürsüsünün altında da onun anlatımına hayran olan birçok erkek ve kadın toplanmıştı.

Beyân ve takrîrde çok seçilmiş bir vâiz var idi ki, onun kürsîsi altında da onun takrîrine meftûn olan birçok erkek ve kadın toplanmış idi.

3322. Cuha gitti, çarşaf ve peçe yaptı; o kadınların arasında tanınmaz oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3322. Cuha gitti, çarşaf ve peçe yaptı; o kadınların arasında tanınmaz oldu.

Yani, Cuha gitti, kadınlara özgü olan çarşafı ve peçeyi tedarik etti ve çarşafı başına, peçeyi yüzüne örttü. O vaizin meclisine giderek kadınların arasına girdi ve o kadınlar arasında da erkek olduğu tanınmaz oldu.

Ya'ni, Cuhâ gitti, kadınlara mahsûs olan çarşafı ve peçeyi tedarik etti ve çarşafı başına, peçeyi yüzüne örttü. O vâizin meclisine giderek kadınların arasına girdi ve o kadınlar arasında da erkek olduğu tanınmaz oldu.

3323. Bir sualci vâize râz ile sordu: "Kasık kılı namaza noksan mıdır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3323. Bir soru soran, vâize gizlice sordu: "Kasık kılı namaza eksiklik midir?"

Yani, bir soru soran kişi "Kasıkta biten kıllar namaza eksiklik ve kerahat verir mi?" diye bir pusula yazıp gizlice vâize sordu.

Ya'ni, bir suâlci "Kasıkta biten kıllar namaza noksan ve kerâhat verir mi?" diye bir pusula yazıp gizlice vâize sordu.

3324. Vâiz dedi: “Vaktaki âne uzun ola, binâenaleyh ondan namaza kerâhat olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3324. Vaiz dedi: "Vakit ki kasık uzun ola, bu sebeple ondan namaza kerahat olur."

"Âne", "kasık" demektir ki, mecazen "kasık kılı" kastedilir. Yani, vaiz aldığı bu pusula üzerine tüm cemaatin faydalanması için açıkça dedi ki: "Kasık kılı uzun olduğu zaman o kıldan namaza kerahat olur."

"Âne", "kasık" demektir ki, mecâzen "kasık kılı" murâd olunur. Ya'ni, vâiz aldığı bu pusula üzerine umûm cemâatin istifadesi için âşikâre olarak dedi ki: "Kasık kılı uzun olduğu vakit o kıldan namaza kerâhat olur."

3325. "Ya od ile yahud ustura ile tıraş et! Tâ ki namazın güzel ve latif olarak kamil gelsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3325. "Ya ot ile yahut ustura ile tıraş et! Tâ ki namazın güzel ve latif olarak kâmil gelsin!"

"Âhek", kireç ile zırnıktan oluşmuş bir çamurdur ki, ona Türkçede "ot" derler ve hamamlarda kasık kıllarını düşürmek için kullanılır. İhyâ'nın sahibi (İmam Gazali) taharet (temizlik) kitabında şöyle buyurur: "Kasık kıllarını ya tıraş ile veyahut ot kullanmak suretiyle gidermek müstehaptır. Kırk günden sonraya bırakmak caiz değildir.

"Âhek", kireç ile zırnıktan mürekkeb bir çamurdur ki, ona Türkçe'de "ot" (اود) derler ve hamamlarda kasık kıllarını düşürmek için kullanılır. Sâhib-i İhyâ tahâret kitabında şöyle buyururlar: "Kasık kıllarını ya tıraş ile veyâhud od tutunmak sûretiyle izâle etmek müstehabdır. Kırk günden sonraya bırakmak câiz değildir.

3326. Sualci dedi: "Namazın noksan olmak için o uzunluk ne hadde kadar şart olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Soru soran dedi: "Namazın noksan olması için o uzunluk ne dereceye kadar şart olur?"

Cemaat arasındaki soru soran, vaize tekrar sorup dedi ki: "Namazın doğruluğuna zarar vermesi için o kasık kılının uzunluğu ne kadar olması şarttır?"

Cemâat arasındaki sorucu tekrar vâize sorup dedi ki: "Namazın doğruluğuna zararı olmak için o kasık kılının uzunluğu ne kadar olmak şarttır?"

3327. (Vâiz) dedi: "Ey sorucu, uzunlukta bir arpa kadar olursa müteakiben tıraş etmek farz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. (Vâiz) dedi: "Ey sorucu, uzunlukta bir arpa kadar olursa müteakiben tıraş etmek farz olur."

Vâiz cevap olarak dedi ki: "Kasık kılı bir arpa boyunda olursa tıraş etmek müstehaptır. Fakat bundan fazla uzun olursa tıraş etmek farzdır."

Vâiz cevâben dedi ki: "Kasık kılı bir arpa boyunda olursa tıraş etmek müstehabdır. Fakat bundan fazla uzun olursa tıraş etmek farzdır."

3328. Cuhâ dedi: "Ey kız kardeş, gör, benim kasığım böyle olmuş mudur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Cuhâ dedi: "Ey kız kardeş, bak, benim kasığım böyle olmuş mudur?"

3329. "Hak rızası için elini önüme getir ki o kerâhat mikdârına gelmiş midir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. "Hak rızası için elini önüme getir ki o kerâhat miktarına gelmiş midir?"

Çarşaflanıp kadın kıyafetine girmiş olan Cuhâ, yanındaki kadınlardan birine dedi ki: "Ey kız kardeş, Allah rızası için elini benim önüme getir de bir bak ki, benim kasığımın kılları hoca efendinin dediği gibi benim namazımı mekruh yapacak kadar uzamış mıdır?"

Çarşaflanıp kadın kıyafetine girmiş olan Cuhâ yanındaki kadınlardan birine dedi ki: "Ey kız kardeş, Allah rızâsı için elini benim önüme getir de bir bak ki, benim kasığımın kılları hoca efendinin dediği gibi benim namazımı mekrûh yapacak kadar uzamış mıdır?"

3330. Kadın elini erkeğin şalvarı içine soktu. Onun zekeri kadının eline dokundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. Kadın elini erkeğin şalvarı içine soktu. Onun zekeri kadının eline dokundu.

Kadın, Cuhâ'yı da kadın zannedip elini o erkek olan Cuhâ'nın şalvarı içine soktu ve eli Cuhâ'nın zekerine dokundu.

Kadın Cuhâ'yı da kadın zannedip elini o erkek olan Cuhâ'nın şalvarı içine soktu ve eli Cuhâ'nın zekerine dokundu.

3331. Kadın derhal şiddetli bir na'ra vurdu. Vâiz dedi: "Benim sözüm onun kalbine vurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Kadın derhal şiddetli bir nara attı. Vaiz dedi: "Benim sözüm onun kalbine vurdu!"

Kadının eli dokunur dokunmaz "Aaa!" diye bir haykırdı. Vaiz efendi de kendi kendine: "Benim tam bir fesahat ve belagat ile söylediğim sözler bu

Kadının eli dokunur dokunmaz "Aaa!" diye bir haykırdı. Vâiz efendi de kendi kendine: "Benim kemâl-i fesâhat ve belâğat ile söylediğim sözler bu

3326. Sualci dedi: "Namazın noksan olmak için o uzunluk ne hadde kadar şart olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3326. Soru soran dedi: "Namazın noksan olması için o uzunluk ne dereceye kadar şart olur?"

Cemaat arasındaki soru soran, vaize tekrar sorup dedi ki: "Namazın doğruluğuna zarar vermesi için o kasık kılının uzunluğu ne kadar olması şarttır?"

Cemâat arasındaki sorucu tekrar vâize sorup dedi ki: "Namazın doğruluğuna zararı olmak için o kasık kılının uzunluğu ne kadar olmak şarttır?"

3327. (Vâiz) dedi: "Ey sorucu, uzunlukta bir arpa kadar olursa müteakiben tıraş etmek farz olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3327. (Vâiz) dedi: "Ey sorucu, uzunlukta bir arpa kadar olursa müteakiben tıraş etmek farz olur."

Vâiz cevap olarak dedi ki: "Kasık kılı bir arpa boyunda olursa tıraş etmek müstehaptır. Fakat bundan fazla uzun olursa tıraş etmek farzdır."

Vâiz cevâben dedi ki: "Kasık kılı bir arpa boyunda olursa tıraş etmek müstehabdır. Fakat bundan fazla uzun olursa tıraş etmek farzdır."

3328. Cuhâ dedi: "Ey kız kardeş, gör, benim kasığım böyle olmuş mudur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3328. Cuhâ dedi: "Ey kız kardeş, bak, benim kasığım böyle olmuş mudur?"

3329. "Hak rızası için elini önüme getir ki o kerâhat mikdârına gelmiş midir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3329. "Hak rızası için elini önüme getir ki o kerâhat miktarına gelmiş midir?"

Çarşaflanıp kadın kıyafetine girmiş olan Cuhâ, yanındaki kadınlardan birine dedi ki: "Ey kız kardeş, Allah rızası için elini benim önüme getir de bir bak ki, benim kasığımın kılları hoca efendinin dediği gibi benim namazımı mekruh yapacak kadar uzamış mıdır?"

Çarşaflanıp kadın kıyâfetine girmiş olan Cuhâ yanındaki kadınlardan birine dedi ki: "Ey kız kardeş, Allah rızâsı için elini benim önüme getir de bir bak ki, benim kasığımın kılları hoca efendinin dediği gibi benim namazımı mekrûh yapacak kadar uzamış mıdır?"

3330. Kadın elini erkeğin şalvarı içine soktu. Onun zekeri kadının eline dokundu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3330. Kadın elini erkeğin şalvarı içine soktu. Onun zekeri kadının eline dokundu.

Kadın, Cuhâ'yı da kadın zannedip elini o erkek olan Cuhâ'nın şalvarı içine soktu ve eli Cuhâ'nın zekerine dokundu.

Kadın Cuhâ'yı da kadın zannedip elini o erkek olan Cuhâ'nın şalvarı içine soktu ve eli Cuhâ'nın zekerine dokundu.

3331. Kadın derhal şiddetli bir na'ra vurdu. Vâiz dedi: "Benim sözüm onun kalbine vurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3331. Kadın derhal şiddetli bir çığlık attı. Vaiz dedi: "Benim sözüm onun kalbine vurdu!"

Kadının eli dokunur dokunmaz "Aaa!" diye bir haykırdı. Vaiz efendi de kendi kendine: "Benim tam bir fesahat (düzgün ve açık söz söyleme) ve belagat (güzel söz söyleme sanatı) ile söylediğim sözler bu kadının kalbine etki edip cezbeden (çeken) sebeple çığlık attı!" diye sevindi ve bu fikrini de cemaate anlattı.

Kadının eli dokunur dokunmaz "Aaa!" diye bir haykırdı. Vâiz efendi de kendi kendine: "Benim kemâl-i fesâhat ve belâğat ile söylediğim sözler bu kadının kalbine te'sîr edip cezbeden nâşî na'ra vurdu!" diye mahzûz oldu ve bu fikrini de cemâate anlattı.

3332. Dedi: "Hayır, kalbine vurmadı, eline vurdu. Ey akıllı, eğer onun diline vursaydı vay haline!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Dedi: "Hayır, kalbine vurmadı, eline vurdu. Ey akıllı, eğer onun diline vursaydı vay haline!"

Cuhâ, vâizin bu fikrine cevap olarak dedi: "Hayır, ey aklı çok olan vâiz efendi, kalbine vurmadı, eline vurdu; ve eğer onun diline, yani cisminin içine vursaydı, kemâl-i zevkinden (tam zevkinden) ne hâle geleceğini var kıyas et!" Bu beyit, yukarıdaki 3321 numaralı şerefli beyte bağlıdır. Çünkü orada buyrulmuştu ki: "İlâhî aşk çobanın kalbine vurdu ve senin kulağına."

Cuhâ vâizin bu fikrine cevâben dedi: "Hayır, ey aklı çok olan vâiz efendi, kalbine vurmadı, eline vurdu; ve eğer onun diline ya'ni cisminin içine vuraydı kemâl-i zevkinden ne hâle geleceğini var kıyâs et!" Bu beyit yukarıdaki 3321 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Zîrâ orada buyrulmuş idi ki: "Aşk-ı ilâhî çobanın kalbine vurdu ve senin kulağına."

3333. O sâhirlerin kalbine biraz vurdu. Asâ ve el onlara bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. O sihirbazların kalbine biraz vurdu. Asa ve el onlara bir oldu.

İlahi aşk, o Firavun'un sihirbazlarının kalbine biraz çarptı ve bu az çarpmanın neticesi olarak, sihir için yaptıkları değnekler ile bedenlerinin elleri arasında fark kalmadı; ve ikisini de cansız varlık mertebesinde gördüler. Bu sebeple Firavun'un ellerini ve ayaklarını keseceği tehdidine karşı asla önem vermediler ve zahiri hayata karşı kayıtsız kaldılar.

Aşk-ı ilâhî o Fir'avn'un sihirbazlarının kalbine biraz çarptı ve bu az çarpmanın netîcesi olarak, sihir için yaptıkları deynekler ile cisimlerinin elleri arasında fark kalmadı; ve ikisini de cemâd mertebesinde gördüler. Binâenaleyh Fir'avn'un ellerini ve ayaklarını keseceği tehdîdine karşı asla ehemmiyet vermediler ve hayat-ı sûriyyeye karşı lâkayd kaldılar.

3334. Eğer bir ihtiyardan asâyı alır isen ey şâh, o gürûhun elden ve ayaktan incindiğinden ziyâde incinir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Eğer bir ihtiyardan asâyı alır isen ey şâh, o gürûhun elden ve ayaktan incindiğinden ziyâde incinir.

Halbuki hayat-ı sûriyesine (dış görünüşteki hayatına) sarılmış olan bir ihtiyarın elinden dayandığı asâyı alırsan, ey mana şahı olan kimse, o sihirbazların elleri ve ayakları kesilmesinden incindiklerinden daha fazla incinir ve rahatsız olur. O sihirbazlar kalplerine etki eden ilahi aşk sebebiyle Firavun'un siyasetinden etkilenmediler.

Halbuki hayat-ı sûriyesine sarılmış olan bir ihtiyarın elinden dayandığı asâyı alırsan, ey ma'nâ şâhı olan kimse, o sihirbazların elleri ve ayakları kesilmesinden incindiklerinden ziyâde incinir ve rahatsız olur. O sihirbazlar kalblerine müessir olan aşk-ı ilâhî sebebiyle Fir'avn'un siyâsetinden müteessir olmadılar.

3335. "Lâ dayra!" na'rası feleğin üzerine erişti. Âgâh ol, kes ki can çekişmekten kurtuldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. "Zararı yok!" feryadı feleğin üzerine ulaştı. Uyanık ol, bil ki can çekişmekten kurtuldu!

Yani, sihirbazların Firavun'a karşı söylediği قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Bize zarar yoktur. Biz Rabbimize döneriz!" feryadı, kadının kalbine etki edip onu cezbeden bir feryat olarak ortaya çıktı!" diye sevindi ve bu düşüncesini de topluluğa anlattı.

Ya'ni, sâhirlerin Fir'avn'a karşı vurduğu قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" na'rası fe- kadının kalbine te'sîr edip cezbeden nâşî na'ra vurdu!" diye mahzûz oldu ve bu fikrini de cemâate anlattı.

3332. Dedi: "Hayır, kalbine vurmadı, eline vurdu. Ey akıllı, eğer onun diline vuraydı vay haline!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3332. Dedi: "Hayır, kalbine vurmadı, eline vurdu. Ey akıllı, eğer onun diline vuraydı vay hâline!"

Cuhâ, vâizin bu fikrine cevap olarak dedi: "Hayır, ey aklı çok olan vâiz efendi, kalbine vurmadı, eline vurdu; ve eğer onun diline, yani cisminin içine vuraydı, kemâl-i zevkinden (tam zevkinden) ne hâle geleceğini var kıyas et!" Bu beyit, yukarıdaki 3321 numaralı şerefli beyte bağlıdır. Çünkü orada buyrulmuştu ki: "İlâhî aşk çobanın kalbine vurdu ve senin kulağına."

Cuhâ vâizin bu fikrine cevâben dedi: "Hayır, ey aklı çok olan vâiz efendi, kalbine vurmadı, eline vurdu; ve eğer onun diline ya'ni cisminin içine vuraydı kemâl-i zevkinden ne hâle geleceğini var kıyâs et!" Bu beyit yukarıdaki 3321 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Zîrâ orada buyrulmuş idi ki: "Aşk-ı ilâhî çobanın kalbine vurdu ve senin kulağına."

3333. O sâhirlerin kalbine biraz vurdu. Asâ ve el onlara bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3333. O sihirbazların kalbine biraz vurdu. Asa ve el onlara bir oldu.

İlahi aşk, o Firavun'un sihirbazlarının kalbine biraz çarptı ve bu az çarpmanın neticesi olarak, sihir için yaptıkları değnekler ile bedenlerinin elleri arasında fark kalmadı; ve ikisini de cansız varlık mertebesinde gördüler. Bu sebeple Firavun'un ellerini ve ayaklarını keseceği tehdidine karşı asla önem vermediler ve zahiri hayata karşı kayıtsız kaldılar.

Aşk-ı ilâhî o Fir'avn'un sihirbazlarının kalbine biraz çarptı ve bu az çarpmanın netîcesi olarak, sihir için yaptıkları deynekler ile cisimlerinin elleri arasında fark kalmadı; ve ikisini de cemâd mertebesinde gördüler. Binâenaleyh Fir'avn'un ellerini ve ayaklarını keseceği tehdîdine karşı asla ehemmiyet vermediler ve hayat-ı sûriyyeye karşı lâkayd kaldılar.

3334. Eğer bir ihtiyardan asayı alır isen ey şâh, o gürûhun elden ve ayaktan incindiğinden ziyade incinir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3334. Eğer bir ihtiyardan asayı alırsan ey şah, o topluluk elden ve ayaktan incindiğinden daha çok incinir.

Hâlbuki zahirî hayatına sarılmış olan bir ihtiyarın elinden dayandığı asayı alırsan, ey mana şahı olan kimse, o sihirbazların elleri ve ayakları kesilmesinden incindiklerinden daha çok incinir ve rahatsız olur. O sihirbazlar kalplerine etki eden ilahi aşk sebebiyle Firavun'un siyasetinden etkilenmediler.

Halbuki hayat-ı sûriyyesine sarılmış olan bir ihtiyarın elinden dayandığı asâyı alırsan, ey ma'nâ şâhı olan kimse, o sihirbazların elleri ve ayakları kesilmesinden incindiklerinden ziyâde incinir ve rahatsız olur. O sihirbazlar kalblerine müessir olan aşk-ı ilâhî sebebiyle Fir'avn'un siyasetinden müteessir olmadılar.

3335. "Lâ dayra!" na'rası feleğin üzerine erişti. Agâh ol, kes ki can çekişmekten kurtuldu!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3335. "Zararı yok!" feryadı feleğe ulaştı. Uyanık ol, çünkü can çekişmekten kurtuldu!

Yani, sihirbazların Firavun'a karşı söyledikleri قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Bize zarar yoktur. Biz Rabbimize döneceğiz!" feryadı feleğe ulaştı. Onlar dediler ki فَاقْضِ مَا أَنتَ قاض (Tâhâ, 20/72) yani "Sen hükmedeceğin şeyi yap!" Yani "Uyanık ol, mademki elimizi ve ayağımızı kesmek istiyorsun, kes! Çünkü bizim insanî ruhumuz, hayvanî ruhumuzla çekişmekten ve can çekişmekten ibaret olan bu zahirî hayattan kurtulsun!"

Ya'ni, sâhirlerin Fir'avn'a karşı vurduğu قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" na'rası fe- leğe erişti. Onlar dediler ki فَاقْضِ مَا أَنتَ قاض (Tâhâ, 20/72) ya'ni "Sen hükmedeceğin şeyi et!" Ya'ni "Agâh ol, mâdemki elimizi ve ayağımızı kesmek istiyorsun, kes! Zîrâ bi[zim] rûh-i insânîmiz rûh-i hayvânîmiz ile münâzaa etmekten ve can çekişmekten ibaret olan bu hayât-ı sûriyyeden kurtulsun!"

3336. "Biz bildik ki, biz bu ten değiliz; tenin verâsında Hâlık ile diriyiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. "Biz bildik ki, biz bu ten değiliz; tenin ötesinde Yaratıcı ile diriyiz!"

"Ey Firavun, biz zevk ve hâl olarak bildik ki, biz bu unsurlardan oluşan bedenden ibaret değiliz. Bu bedenin ötesinde ve arkasında, Hakk'ın Hayat sıfatı ile ayakta duran izafî ve insânî bir ruh vardır. Bu sebeple biz şimdi Yaratıcı ile diriyiz, hayvani ruh ile değil!"

"Ey Fir'avn, biz zevkan ve hâlen bildik ki, biz bu cism-i unsurîden ibâret değiliz. Bu cismin verâsında ve arkasında bir rûh-i izâfî ve insânî vardır ki, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile kāimdir. Binâenaleyh biz şimdi Hâlık ile diriyiz, rûh-i hayvânî ile değil!"

3337. Ey saâdet o kimseye ki zâtını tanıdı. Ebedî olan emn içinde bir köşk yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Ey ne mutlu o kişiye ki kendi özünü tanıdı. Sonsuz güvenlik içinde bir köşk inşa etti.

Bu şerefli beyit, sihirbazların dilinden değildir; Hz. Pîr tarafından bir irşattır (doğru yolu göstermedir). Gerçek mutluluk, kendi özünü ve hakikatini zevken (yaşayarak) ve hâlen (hâl olarak) tanıyan kişiye nasip olmuştur; ve bu tanıma sayesinde sonsuz bir eminlik ve korkusuzluk içinde kendisine bir varlık köşkü düzenlemiştir. Bilinmeli ki, bütün yaratılmışlar "ruh" ile "nefs"in sonucudur; ve "nefis" ruhun sonucudur ve ruh "emir"in sonucudur. Çünkü Yüce Allah ruhu hiçbir sebeple değil, ancak kendi zâtının zâtîliği ile ortaya çıkarmıştır. "Emir" ile işaret olunması bu sebepledir. Şimdi bir kimse kendi "öz"ünü ve "hakikat"ini tanırsa, Hakk'ı tanımış ve Hakk'ın sonsuz varlığında korkusuz ve tam bir güvenlik içinde kendisine bir varlık yapmış olur. Fakat bu tanıma, ilmen tanıma değildir. Çünkü ilim mertebesinde şüphe vardır, fakat zevk ve hâlde şüphe yoktur. Bu sebeple hakka'l-yakîn (gerçek kesin bilgi) ile tanımak gerekir. Bu da ilâhî aşk ile mümkün olur.

Bu beyt-i şerîf sâhirlerin lisânından değildir, Hz. Pîr tarafından irşâddır. Saâdet-i hakîkiyye bu kimseye nasîb olmuştur ki, kendi zâtını ve hakîkatini zevkan ve hâlen tanıdı; ve bu tanıma yüzünden ebedî eminlik ve korkusuzluk içinde kendisine bir vücûd köşkü tertîb etti. Ma'lûm olsun ki, kâffe-i mahlûkāt "rûh” ile "nefs"in netîcesi; ve "nefis" rûhun neticesi ve rûh "emr"in netîcesidir. Zîrâ Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyyeti ile izhâr eyledi. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. İmdi bir kimse kendi “zât"ını ve "hakîkat"ini tanırsa Hakk'ı tanımış ve Hakk'ın ebedî olan varlığında korkusuz ve emniyet-i kâmile içinde kendisine bir varlık yapmış olur. Fakat bu tanıma ilmen tanıma değildir. Zîrâ ilim mertebesinde şekk vardır, fakat zevk ve hâlde şekk yoktur. Binâenaleyh hakka'l-yakîn ile tanımak lazımdır. Bu da aşk-ı ilâhî ile müyesserdir.

3338. Bir çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Akılin önünde o çok ehemmiyetsiz şey olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Bir çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Akıl sahibi birinin önünde o, çok önemsiz bir şey olur.

3339. Kalbin önünde cesed ceviz ve kuru üzüm geldi. Çocuk adamların âlemine ne vakit erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Kalbin önüne ceset ceviz ve kuru üzüm geldi. Çocuk adamların âlemine ne zaman erişir?

leğe erişti. Onlar dediler ki فَاقْضِ مَا أَنتَ قاض yani "Sen hükmedeceğin şeyi et!" Yani "Agâh ol, mademki elimizi ve ayağımızı kesmek istiyorsun, kes! Çünkü bizim insanî ruhumuz, hayvanî ruhumuz ile çekişmekten ve can çekişmekten ibaret olan bu zahirî hayattan kurtulsun!"

leğe erişti. Onlar dediler ki فَاقْضِ مَا أَنتَ قاض (Tâhâ, 20/72) ya'ni "Sen hükmedeceğin şeyi et!" Ya'ni "Agâh ol, mâdemki elimizi ve ayağımızı kesmek istiyorsun, kes! Zîrâ bi[zim] rûh-i insânîmiz rûh-i hayvânîmiz ile münâzaa etmekten ve can çekişmekten ibaret olan bu hayât-ı sûriyyeden kurtulsun!"

3336. "Biz bildik ki, biz bu ten değiliz; tenin verâsında Hâlık ile diriyiz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3336. "Biz bildik ki, biz bu ten değiliz; tenin ötesinde Yaratıcı ile diriyiz!"

"Ey Firavun, biz zevk ve hâl olarak bildik ki, biz bu unsurlardan oluşan bedenden ibaret değiliz. Bu bedenin ötesinde ve arkasında, Hakk'ın Hayat sıfatı ile ayakta duran izafî ve insânî bir ruh vardır. Bu sebeple biz şimdi Yaratıcı ile diriyiz, hayvani ruh ile değil!"

"Ey Fir'avn, biz zevkan ve hâlen bildik ki, biz bu cism-i unsurîden ibâret değiliz. Bu cismin verâsında ve arkasında bir rûh-i izâfî ve insânî vardır ki, Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile kāimdir. Binâenaleyh biz şimdi Hâlık ile diriyiz, rûh-i hayvânî ile değil!"

3337. Ey saâdet o kimseye ki zâtını tanıdı. Ebedî olan emn içinde bir köşk yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3337. Ey ne mutlu o kimseye ki kendi özünü tanıdı. Ebedî olan güven içinde bir köşk yaptı.

Bu şerefli beyit, sihirbazların dilinden değildir, Hz. Pîr tarafından bir irşattır (doğru yolu göstermedir). Gerçek mutluluk, kendi özünü ve hakikatini zevken (manevi tecrübe ile) ve hâlen (yaşayarak) tanıyan kimseye nasip olmuştur; ve bu tanıma sayesinde ebedî güven ve korkusuzluk içinde kendisine bir varlık köşkü düzenlemiştir. Bilinmeli ki, bütün yaratılmışlar "ruh" ile "nefs"in sonucudur; ve "nefis" ruhun sonucudur ve ruh "emir"in sonucudur. Çünkü Yüce Allah ruhu hiçbir sebeple değil, ancak kendi zâtının zâtîliği ile ortaya çıkarmıştır. "Emir" ile işaret olunması bu sebepledir. Şimdi bir kimse kendi "öz"ünü ve "hakikat"ini tanırsa, Hakk'ı tanımış ve Hakk'ın ebedî olan varlığında korkusuz ve tam bir emniyet içinde kendisine bir varlık yapmış olur. Fakat bu tanıma, ilmen tanıma değildir. Çünkü ilim mertebesinde şüphe vardır, fakat zevk ve hâlde şüphe yoktur. Bu sebeple hakka'l-yakîn (gerçek kesin bilgi) ile tanımak lazımdır. Bu da ilâhî aşk ile mümkün olur.

Bu beyt-i şerîf sâhirlerin lisânından değildir, Hz. Pîr tarafından irşâddır. Saâdet-i hakîkiyye bu kimseye nasîb olmuştur ki, kendi zâtını ve hakîkatini zevkan ve hâlen tanıdı; ve bu tanıma yüzünden ebedî eminlik ve korkusuz- luk içinde kendisine bir vücûd köşkü tertîb etti. Ma'lûm olsun ki, kâffe-i mahlûkāt "rûh” ile "nefs"in netîcesi; ve "nefis" rûhun neticesi ve rûh "emr"in ne- tîcesidir. Zîrâ Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyyeti ile izhâr eyledi. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. İmdi bir kimse kendi “zât"ını ve "hakîkat"ini tanırsa Hakk'ı tanımış ve Hakk'ın ebedî olan varlı- ğında korkusuz ve emniyet-i kâmile içinde kendisine bir varlık yapmış olur. Fakat bu tanıma ilmen tanıma değildir. Zîrâ ilim mertebesinde şekk vardır, fa- kat zevk ve hâlde şekk yoktur. Binâenaleyh hakka'l-yakîn ile tanımak lazım- dır. Bu da aşk-ı ilâhî ile müyesserdir.

3338. Bir çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Akılin önünde o çok ehem- miyetsiz şey olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3338. Bir çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Akıl sahibi birinin önünde o, çok önemsiz bir şey olur.

3339. Kalbin önünde cesed ceviz ve kuru üzüm geldi. Çocuk adamların âlemi- ne ne vakit erişir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3339. Kalbin önünde beden ceviz ve kuru üzüm gibi kaldı. Çocuk, adamların âlemine ne zaman erişir?

"Kalp"ten maksat, kâmil ârifin kalbidir; ve "çocuk"tan maksat, gafil olan kimselerdir. Hakk'ın tecellilerinin (ilahi görünüşlerinin) ortaya çıktığı yer olan kâmil kalbin önünde, çocukları eğlendiren ceviz ve kuru üzüm hükmünde bulunan bedenin hiçbir değeri yoktur. Bu bedene değer verenler, hâlin hakikatinden gafil olanlardır. Bu sebeple gafiller mazur görülürler. Hiçbir çocuk büyük adamların ilim mertebesine erişemez.

"Kalb"den murâd, ârif-i kâmilin kalbidir; ve “çocuk"tan murâd, gāfil olan kimselerdir. Tecelliyât-ı Hakk'ın mazharı olan kalb-i kâmilin önünde çocukları eğlendiren ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde bulunan cesedin hiçbir kıymeti yoktur. Bu cesede kıymet verenler hakîkat-i hâlden gāfil olanlardır. Binâenaleyh gäfiller ma'zûrdurlar. Hiçbir çocuk büyük adamların ilmi mertebesine erişemez.

3340. Her kim mahcûbdur, o muhakkak çocuktur. Adam o olur ki şekten hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. Her kim mahcuptur, o muhakkak çocuktur. Adam o olur ki şüpheden uzaktır.

Her kim ki kendi hakikatinden perde içindedir ve cisim perdesi arkasında kalmıştır, o kimse her ne kadar saçlı sakallı bir adam ise de yine çocuk hükmündedir. Bu hususta yalnız Allah dostlarının beyanlarından tahmini bir bilgi edinmesi onu çocukluk hükmünden kurtaramaz. Çünkü o kimse henüz yakin (şüphesiz ve kesin bilgi) mertebesine ulaşmamıştır. Şüphe ve tereddüt içindedir. İlahi er o kimsedir ki, yakin mertebesine ulaşmış ve şüphe ve tereddüt dairesinden dışarıya çıkmıştır. Çünkü bilgi mertebesinde bulunan kimseler "Acaba bu mesele dedikleri gibi midir?" vesvesesinden kurtulamaz.

Her kim ki kendi hakîkatinden hicâb içindedir ve cisim perdesi arkasında kalmıştır, o kimse her ne kadar saçlı sakallı bir adam ise de yine çocuk hükmündedir. Bu husûsta yalnız evliyâullahın beyânâtından tahmînî bir ilim istihsâli onu çocukluk hükmünden kurtaramaz. Zîrâ o kimse henüz mertebe-i yakîne vâsıl olmamıştır. Şekk ve acabâ içindedir. Merd-i ilâhî o kimsedir ki, mertebe-i yakîne vâsıl olmuş ve şekk ve acabâ dâiresinden dışarıya çıkmıştır. Zîrâ ilim mertebesinde bulunan kimseler "Acaba bu mesele dedikleri gibi midir?" vesvesesinden kurtulamaz.

3341. Eğer bir kimse sakal ve haya ile erkek olaydı, her bir keçinin çokluk sakalı ve kılı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. Eğer bir kimse sakal ve haya ile erkek olsaydı, her bir keçinin çok sakalı ve kılı olur.

Yani, erkeklik sakal ve üreme organı ile değildir. Eğer sakal ile adam olmak gerekseydi, keçide de uzun sakal ve haya vardır; onlar da erkek bir adam olurdu. Bu şerefli beyitte, kendisine uzun sakal ve büyük sarık yapıp mürşitlik (manevi rehberlik) iddiasında bulunan sahtekârlara dokundurma vardır.

Ya'ni, erkeklik sakal ve âlet-i tenâsül ile değildir. Eğer sakal ile adam olmak lazım gelse, keçide de uzun sakal ve haya vardır; onlar da erkek bir adam olurdu. Bu beyt-i şerîfde kendisine uzun sakal ve koca kavuk yapıp mürşidlik da'vâsında bulunan müzevvirlere ta'rîz vardır.

3342. O keçi fenâ kılavuz olur. Ashâbını acele kasabın önüne götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. O keçi kötü kılavuz olur. Arkadaşlarını acele kasabın önüne götürür.

Görünüşte sakallı ve hayalı olan kösemen keçi kötü bir kılavuz olup kendi arkadaşlarını kasabın önüne götürdüğü gibi, yalancı mürşid (manevî rehber) dahi kötü bir kılavuz olup kendi müridlerini manevî kasap olan nefis ve şeytanın önüne götürür. "Kalp"ten maksat, kâmil ârifin kalbidir; ve "çocuk"tan maksat, gafil olan kimselerdir. Hak Teâlâ'nın tecellilerinin (yansımalarının) zuhur yeri olan kâmil kalbin önünde çocukları eğlendiren ceviz ve kuru üzüm hükmünde bulunan bedenin hiçbir kıymeti yoktur. Bu bedene kıymet verenler hakikatin hâlinden gafil olanlardır. Bu sebeple gafiller mazurdurlar. Hiçbir çocuk büyük adamların ilim mertebesine erişemez.

Sûrette sakallı ve hayâlı olan kösemen keçi fenâ bir kılavuz olup kendi arkadaşlarını kasabın önüne götürdüğü gibi, yalancı mürşid dahi fenâ bir kılavuz olup kendi müridlerini kasab-ı ma'nevî olan nefis ve şeytanın önüne götürür. "Kalb"den murâd, ârif-i kâmilin kalbidir; ve “çocuk"tan murâd, gāfil olan kimselerdir. Tecelliyât-ı Hakk'ın mazharı olan kalb-i kâmilin önünde çocukları eğlendiren ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde bulunan cesedin hiçbir kıymeti yoktur. Bu cesede kıymet verenler hakîkat-i hâlden gäfil olanlardır. Binâenaleyh gäfiller ma'zûrdurlar. Hiçbir çocuk büyük adamların ilmi mertebesine erişemez.

3340. Her kim mahcûbdur, o muhakkak çocuktur. Adam o olur ki şekten hariçtir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3340. Her kim mahcuptur, o muhakkak çocuktur. Adam o olur ki şüpheden uzaktır.

Her kim ki kendi hakikatinden perde içindedir ve cisim perdesi arkasında kalmıştır, o kimse her ne kadar saçlı sakallı bir adam ise de yine çocuk hükmündedir. Bu hususta yalnız evliyâullahın (Allah dostlarının) beyanlarından tahmini bir bilgi edinmesi onu çocukluk hükmünden kurtaramaz. Çünkü o kimse henüz yakin (kesin bilgi) mertebesine ulaşmamıştır. Şüphe ve tereddüt içindedir. İlahi er o kimsedir ki, yakin mertebesine ulaşmış ve şüphe ve tereddüt dairesinden dışarıya çıkmıştır. Çünkü bilgi mertebesinde bulunan kimseler "Acaba bu mesele dedikleri gibi midir?" vesvesesinden kurtulamaz.

Her kim ki kendi hakîkatinden hicâb içindedir ve cisim perdesi arkasında kalmıştır, o kimse her ne kadar saçlı sakallı bir adam ise de yine çocuk hükmündedir. Bu husûsta yalnız evliyâullahın beyânâtından tahmînî bir ilim istihsâli onu çocukluk hükmünden kurtaramaz. Zîrâ o kimse henüz mertebe-i yakîne vâsıl olmamıştır. Şekk ve acabâ içindedir. Merd-i ilâhî o kimsedir ki, mertebe-i yakîne vâsıl olmuş ve şekk ve acabâ dâiresinden dışarıya çıkmıştır. Zîrâ ilim mertebesinde bulunan kimseler "Acabâ bu mesele dedikleri gibi midir?" vesvesesinden kurtulamaz.

3341. Eğer bir kimse sakal ve haya ile erkek olaydı, her bir keçinin çokluk sakalı ve kılı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3341. Eğer bir kimse sakal ve haya ile erkek olsaydı, her bir keçinin çok sakalı ve kılı olur.

Yani, erkeklik sakal ve üreme organı ile değildir. Eğer sakal ile adam olmak gerekseydi, keçide de uzun sakal ve haya vardır; onlar da erkek bir adam olurdu. Bu şerefli beyitte, kendisine uzun sakal ve büyük sarık yapıp mürşitlik (manevi rehberlik) iddiasında bulunan sahtekârlara dokundurma vardır.

Ya'ni, erkeklik sakal ve âlet-i tenâsül ile değildir. Eğer sakal ile adam olmak lazım gelse, keçide de uzun sakal ve haya vardır; onlar da erkek bir adam olurdu. Bu beyt-i şerîfde kendisine uzun sakal ve koca kavuk yapıp mürşidlik da'vâsında bulunan müzevvirlere ta'rîz vardır.

3342. O keçi fenâ kılavuz olur. Ashâbını acele kasabın önüne götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3342. O keçi kötü bir kılavuz olur. Arkadaşlarından acele edenleri kasabın önüne götürür.

Görünüşte sakallı ve hayalı olan kösemen keçi, kötü bir kılavuz olup kendi arkadaşlarını kasabın önüne götürdüğü gibi, yalancı mürşit de kötü bir kılavuz olup kendi müridlerini manevî kasap olan nefis ve şeytanın önüne götürür.

Sûrette sakallı ve hayâlı olan kösemen keçi fenâ bir kılavuz olup kendi arkadaşlarını kasabın önüne götürdüğü gibi, yalancı mürşid dahi fenâ bir kılavuz olup kendi müridlerini kasab-ı ma'nevî olan nefis ve şeytanın önüne götürür.

3343. Ben sabıkım diye sakalını taramış; sabıksın fakat ölüm ve gam tarafına!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Ben öndeyim diye sakalını taramış; öndesin fakat ölüm ve gam tarafına!

O yalancı şeyh efendi, ben önde rehberim ve öndeyim diyerek sakalını tarayıp kendisine çeki düzen vermiş ve müridlerin önünde azamet ve vakar ile yürür. Ey şeyh efendi, evet, öndesin ve kılavuzsun fakat nereye? Manevî helak ve ebedî gam tarafına!

O yalancı şeyh efendi ben önde rehberim ve sabıkım diyerek sakalını tarayıp kendisine çeki ve düzen vermiş ve müridlerin önünde azamet ve vakār ile yürür. Ey şeyh efendi, evet, sâbıksın ve kılavuzsun fakat nereye? Helâk-i ma'nevî ve gamm-1 ebedî tarafına!

3344. Agah ol, reviş ihtiyâr et ve sakalı bırak! Bu bizliği ve benliği ve teşvîşi terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. Bilgilen, yol seç ve sakalı bırak! Bu bizliği, benliği ve karışıklığı terk et!

Ey hakikatten habersiz şeyh efendi, kendine gel, hakikat ehlinin yolunu seç; ve sakalı, dış görünüşü ve kıyafeti düzmeyi bırak! Bu bizliği ve benliği, yani kendini beğenmeyi ve karışık fikirleri terk et! Mısrî Niyazî'nin (k.s.) gazeli: Gel ey sûfi, çıkar sofunu, insaf et. Dış görünüşü düzmeyi bırak, içini temizle. Riyâ ile bu nazik ömrü daha ne kadar harcayıp israf edersin? Bu âlemi kuru bir iddia mı sandın sen? Eşraf bu yola böyle mi gittiler? Daha bir kâmilin nişanı bu mu? Sana derviş olsun etraf ve köşeler. Vallahi mürşidlik bu resme değil, kemâl ehline bu vasıflar yakışmaz. Kalbini erit, temizle, hâlis kıl. Anla ki sarraf böyle kalbi beğenmez.

Ey hakikatten gafil olan şeyh efendi, kendine gel, ehl-i hakîkatin kendisini ihtiyâr et; ve sakalı ve sûret ve kıyafet düzmeyi bırak! Bu bizliği ve benliği ya'ni kendini görmeyi ve karışık fikirleri terk et! Gazel-i Mısrî Niyazî (k.s.): Gel ey sûfi, çıkar sof'u, kıl insaf Ko sûret düzmeği, kıl içini sâf Riyâ ile bu ömr-i nâzenîni Nice bir sarfedip edersin isrâf Kuru da'vâ mı sandın sen bu âlemi? Bu yola böyle mi gittiler eşrâf? Dahi bir kâmilin bu mu nişânı? Sana derviş ola etrâf ve eknâf Değil vallâhi mürşidlik, bu resme Kemâl ehline yakışmaz bu evsâf Erit pâk eyle kalbin eyle hâlis Beğenmez böyle kalbi anla, sarrâf

3345. Tâ ki gül kokusu gibi, âşıklar ile beraber gülistanın kılavuzu ve yol göstericisi olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Tâ ki gül kokusu gibi, âşıklar ile beraber gülistanın kılavuzu ve yol göstericisi olasın!

Yani, sûretten (dış görünüşten) geç ve mânâ tarafına gel ki, gül kokusu nasıl gülistan tarafına rehberlik ederse sen de sana tâbi olan âşıklar ile ilâhî bilgiler ve rabbânî hikmetler gülistanı tarafına kılavuz ve rehber olasın!

Ya'ni, sûretten geç ve ma'nâ tarafına gel ki, gül kokusu nasıl gülistan tarafına rehberlik ederse sen de sana tâbi' olan âşıklar ile maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye gülistanı tarafına kılavuz ve rehber olasın!

3343. Ben sabıkım diye sakalını taramış; sabıksın fakat ölüm ve gam tarafına!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3343. Ben öndeyim diye sakalını taramış; öndesin fakat ölüm ve gam tarafına!

O yalancı şeyh efendi, ben önde rehberim ve öndeyim diyerek sakalını tarayıp kendisine çeki düzen vermiş ve müridlerin önünde azamet ve vakar ile yürür. Ey şeyh efendi, evet, öndesin ve kılavuzsun fakat nereye? Manevî helak ve ebedî gam tarafına!

O yalancı şeyh efendi ben önde rehberim ve sabıkım diyerek sakalını tarayıp kendisine çeki ve düzen vermiş ve müridlerin önünde azamet ve vakār ile yürür. Ey şeyh efendi, evet, sâbıksın ve kılavuzsun fakat nereye? Helâk-i ma'nevî ve gamm-1 ebedî tarafına!

3344. Agah ol, reviş ihtiyâr et ve sakalı bırak! Bu bizliği ve benliği ve teşvîşi terk et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3344. Bilgilen, yol seç ve sakalı bırak! Bu bizliği, benliği ve karışıklığı terk et!

Ey hakikatten habersiz şeyh efendi, kendine gel, hakikat ehlinin yolunu seç; ve sakalı, dış görünüşü ve kıyafeti düzmeyi bırak! Bu bizliği ve benliği, yani kendini beğenmeyi ve karışık fikirleri terk et! Mısrî Niyazî'nin (k.s.) gazeli: Gel ey sûfi, çıkar sofunu, insaf et. Dış görünüşü düzmeyi bırak, içini temizle. Riyâ ile bu nazik ömrü daha ne kadar harcayıp israf edersin? Bu âlemi kuru bir iddia mı sandın sen? Eşraf bu yola böyle mi gittiler? Daha bir kâmilin nişanı bu mu? Sana derviş olsun etraf ve köşeler. Vallahi mürşidlik bu resme değil, kemâl ehline bu vasıflar yakışmaz. Kalbini erit, temizle, hâlis kıl. Anla ki sarraf böyle kalbi beğenmez.

Ey hakikatten gafil olan şeyh efendi, kendine gel, ehl-i hakîkatin kendisini ihtiyâr et; ve sakalı ve sûret ve kıyafet düzmeyi bırak! Bu bizliği ve benliği ya'ni kendini görmeyi ve karışık fikirleri terk et! Gazel-i Mısrî Niyazî (k.s.): Gel ey sûfi, çıkar sof'u, kıl insaf Ko sûret düzmeği, kıl içini sâf Riyâ ile bu ömr-i nâzenîni Nice bir sarfedip edersin isrâf Kuru da'vâ mı sandın sen bu âlemi? Bu yola böyle mi gittiler eşrâf? Dahi bir kâmilin bu mu nişânı? Sana derviş ola etrâf ve eknâf Değil vallâhi mürşidlik, bu resme Kemâl ehline yakışmaz bu evsâf Erit pâk eyle kalbin eyle hâlis Beğenmez böyle kalbi anla, sarrâf

3345. Tâ ki gül kokusu gibi, âşıklar ile beraber gülistanın kılavuzu ve yol göstericisi olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3345. Tâ ki gül kokusu gibi, âşıklar ile beraber gülistanın kılavuzu ve yol göstericisi olasın!

Yani, sûretten (dış görünüşten) geç ve mânâ tarafına gel ki, gül kokusu nasıl gülistan tarafına rehberlik ederse sen de sana tâbi olan âşıklar ile ilâhî bilgiler ve rabbânî hikmetler gülistanı tarafına kılavuz ve rehber olasın!

Ya'ni, sûretten geç ve ma'nâ tarafına gel ki, gül kokusu nasıl gülistan tarafına rehberlik ederse sen de sana tâbi' olan âşıklar ile maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye gülistanı tarafına kılavuz ve rehber olasın!

3346. Gül kokusu kimdir? Aklın ve hıredin demidir. Ebed bağının yolunun hoş kılavuzudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Gül kokusu kimdir? Aklın ve idrakin nefesidir. Sonsuzluk bahçesinin yolunun güzel kılavuzudur.

"Akıl"dan kasıt, küllî akıldır; ve "hıred"den kasıt, maâd (ahiret) aklıdır; ve "gül"den kasıt, Hak'ın zâtıdır. Yani, gül kokusu kimdir bilir misin? Küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmilin ve maâd aklının nefesidir ki, bu kokudan Hak'ın zâtını kendi içinde idrak edersin. Çünkü bu koku, sonsuzluk bahçesinin yolunun güzel kılavuzudur.

Şahın Ayaz'a "Çarığının ve postunun açıklamasını açıkça söyle ki, senin kapı yoldaşların ondan öğüt işaretini alsınlar ve vaaz bulsunlar! Çünkü din nasihattir!" diye tekrar emretmesidir.

Kırmızı renkteki الدين النصيحة ifadesi, sahâbeden Temîm-i Dârî hazretlerinin rivayet ettiği şerefli hadistir. "Nush", sözlükte bir şeyi saf ve temiz yapmak demektir. Şu halde "nasihat", bir kimsenin ahlakındaki kötülüğü temizleyip saf hale getirmek için söylenen söz demek olur ki, "din" de ancak bundan ibarettir. Çünkü din, insanın hayvani sıfatlarını insani sıfatlara dönüştüren ilahi öğretilerdir; ve dini ve nasihati kabul etmeyenler, hayvani sıfatlar içinde yaşamayı ve insanlık sıfatlarından uzaklaşmayı hoş görenlerdir.

“Akıl”dan murâd, akl-ı küldür; ve “hıred”den murâd, akl-ı maâddır; ve “gül”den murâd, zât-ı Hak’tır. Ya’ni, gül kokusu kimdir bilir misin? Akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin ve akl-ı maâdın nefhasıdır ki, bu kokudan zât-ı Hakk’ı nefsinde idrâk edersin. Zîrâ bu koku ebed bâğının yolunun hoş kılavuzudur.

Şâhın Ayaz’a “Çarığın ve postun şerhini açık söyle, tâ ki senin kapı yoldaşların ondan nasîhat işâretini tutsunlar ve mev’ıza bulsunlar! Zîrâ dîn nasîhattir!” diye tekrar emretmesidir

Sürh-ı şerîfdeki الدين النصيحة ibâresi ashâb-ı kirâmdan Temîm-i Dârî hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfdir. “Nush”, lügatte bir şeyi hâlis yapmak demektir. Şu hâlde “nasîhat” bir kimsenin ahlâkındaki fenâlığı temizleyip hâlis yapmak için söylenen söz demek olur ki, “dîn” dahi ancak bundan ibârettir. Zîrâ dîn beşerin sıfat-ı hayvâniyyesini sıfat-ı insâniyyeye tebdîl eden ta’lîmât-ı ilâhiyyedir; ve dîni ve nasîhatı kabûl etmeyenler sıfat-ı hayvâniyye içinde yaşamayı ve insanlık sıfatlarından uzaklaşmayı hoş görenlerdir.

3347. “Ey Ayaz, çarığın sırrını beyân et! Çarığın önünde bu kadar niyâz nedir?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. “Ey Ayaz, çarığın sırrını açıkla! Çarığın önünde bu kadar yalvarma nedir?”

Sultan Mahmud Ayaz’a dedi ki: “Ey Ayaz, eski çarığını ve postunu bir odaya niçin kapattın da ara sıra gidip ziyaret ettin ve onların önünde niçin bu kadar yalvarmalarda ve yakarmalarda bulundun, bunun sırrını açıkla!”

Sultan Mahmûd Ayaz’a dedi ki: “Ey Ayaz, eski çarığını ve postekini bir odaya niçin kapadın da ara sıra gidip ziyâret ettin ve onların önünde niçin bu kadar niyâzlarda ve tazarrû’larda bulundun, bunun sırrını beyân et!”

3346. Gül kokusu kimdir? Aklın ve hıredin demidir. Ebed bağının yolunun hoş kılavuzudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3346. Gül kokusu kimdir? Aklın ve idrakin nefesidir. Sonsuzluk bahçesinin yolunun güzel kılavuzudur.

"Akıl"dan kasıt, küllî akıldır; ve "hıred"den kasıt, maâdî akıldır (ahiret aklı); ve "gül"den kasıt, Hak'ın zâtıdır. Yani, gül kokusu kimdir bilir misin? Küllî aklın tecelli ettiği insân-ı kâmilin ve maâdî aklın nefesidir ki, bu kokudan Hak'ın zâtını kendi içinde idrak edersin. Çünkü bu koku, sonsuzluk bahçesinin yolunun güzel kılavuzudur.

Şerhin başındaki الدين النصيحة ifadesi, yüce sahâbelerden Temîm-i Dârî hazretlerinin rivayet ettiği şerefli hadistir. "Nush", sözlükte bir şeyi halis yapmak demektir. Şu halde "nasîhat", bir kimsenin ahlakındaki kötülüğü temizleyip halis yapmak için söylenen söz demektir ki, "din" de ancak bundan ibarettir. Çünkü din, insanın hayvani sıfatlarını insani sıfatlara dönüştüren ilahi öğretilerdir; ve dini ve nasihati kabul etmeyenler, hayvani sıfatlar içinde yaşamayı ve insanlık sıfatlarından uzaklaşmayı hoş görenlerdir.

"Akıl"dan murâd, akl-ı küldür; ve "hıred"den murâd, akl-ı maâddir; ve "gül"den murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, gül kokusu kimdir bilir misin? Akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin ve akl-ı maâdin nefhasıdır ki, bu kokudan zât-ı Hakk'ı nefsinde idrâk edersin. Zîrâ bu koku ebed bâğının yolunun hoş kılavuzudur.

Sürh-ı şerîfdeki الدين النصيحة ibaresi ashâb-ı kirâmdan Temîm-i Dârî hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfdir. "Nush", lügatte bir şeyi hâlis yapmak demektir. Şu hâlde "nasîhat" bir kimsenin ahlâkındaki fenâlığı temizleyip hâlis yapmak için söylenen söz demek olur ki, "dîn" dahi ancak bundan ibarettir. Zîrâ dîn beşerin sıfat-ı hayvaniyyesini sıfat-ı insaniyyeye tebdîl eden ta'lîmât-ı ilâhiyyedir; ve dîni ve nasîhati kabûl etmeyenler sıfat-ı hayvaniyye içinde yaşamayı ve insanlık sıfatlarından uzaklaşmayı hoş görenlerdir.

## Şahın Ayaz'a "Çarığın ve postun şerhini açık söyle, tâ ki senin kapı yoldaşların ondan nasîhat işaretini tutsunlar ve mev'ıza bulsunlar! Zîrâ dîn nasîhattir!" diye tekrar emretmesidir

3347. "Ey Ayaz, çarığın sırrını beyan et! Çarığın önünde bu kadar niyaz nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3347. "Ey Ayaz, çarığın sırrını beyan et! Çarığın önünde bu kadar niyaz nedir?"

Sultan Mahmud, Ayaz'a şöyle dedi: "Ey Ayaz, eski çarığını ve postunu bir odaya niçin kapattın da ara sıra gidip ziyaret ettin ve onların önünde niçin bu kadar yalvarışlarda ve yakarışlarda bulundun, bunun sırrını açıkla!"

Sultan Mahmûd Ayaz'a dedi ki: "Ey Ayaz, eski çarığını ve postekini bir odaya niçin kapadın da ara sıra gidip ziyaret ettin ve onların önünde niçin bu kadar niyazlarda ve tazarru'larda bulundun, bunun sırrını beyân et!"

3348. "Ta ki senin Sungur'un ve Bekbaruk'un senin postunun ve çarığının sırrının sırrını işitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. "Ta ki senin Sungur'un ve Bekbaruk'un senin postunun ve çarığının sırrının sırrını işitsin!"

"Sungur", aslında bir kuş ismidir. Fakat Türkler bu ismi insanlara koymuştur; ve Sultan Mahmûd'un ümerâsından (emirlerinden, komutanlarından) birisinin adıdır. "Bekbaruk", bu da aynı şekilde ümerâdan birinin adıdır. Birinci "sır"dan kasıt, çarığın ve postun oda içinde saklanmasıdır; ve ikinci "sır"dan kasıt, bunların saklanmasının sırrı ve hikmetidir. Yani, "Ey Ayaz, bu çarığı ve postu saklamaktaki sırrı ve hikmeti açıkça söyle ki, senin maiyetinde bulunan bizim ümerâmızdan Sungur ve Bekbaruk ismindeki beyler, o sırrı ve hikmeti dinlesinler de samimiyetin ve saflığın ne demek olduğunu anlasınlar!"

"Sungur", aslında bir kuş ismidir. Fakat Türkler bu ismi insanlara koymuştur; ve Sultan Mahmûd'un ümerâsından birisinin adıdır. "Bekbaruk", bu da kezâlik ümerâdan birinin adıdır. Birinci "sır”dan murâd, çarığın ve postun oda içinde saklanması; ve ikinci "sır”dan murâd, bunların saklanmasının sırrı ve hikmetidir. Ya'ni, "Ey Ayaz, bu çarığı ve postu saklamaktaki sırrı ve hikmeti açıkça söyle ki, senin maiyetinde bulunan bizim ümerâmızdan Sungur ve Bekbaruk ismindeki beyler, o sırrı ve hikmeti dinlesinler de hulûsun ve safvetin ne demek olduğunu anlasınlar!"

3349. "Ey Ayaz, senden bendelik nûr buldu. Senin nûrun aşağılıktan felek tarafına koştu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. "Ey Ayaz, senden kulluk nur buldu. Senin nurun aşağılıktan felek tarafına koştu!"

"Ey Ayaz, senin samimiyetinden kulluğun anlamı ve ruhu nur bulup gelişti ve senin bu ihlasın, aşağılık olan maddi istifade ve menfaatlerden arınıp yüce olan fikir ve idrak tarafına acele etti ve koştu!" Ve bu beyitte insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Allah'a olan kulluğunun, Allah'ın ihsanına ve nimetlerine olan kalbî bağlılıktan dolayı olmayıp, sırf O'nun zâtına olan aşk ve muhabbete dayandığına işaret buyrulur.

"Ey Ayaz, senin hulûsundan bendeliğin ma'nâsı ve rûhu nûr bulup inkişâf etti ve senin bu ihlâsın süflî olan maddî istifade ve menfaatlerden tecerrüd edip ulvî olan fikir ve idrak tarafına acele etti ve koştu!" Ve bu beyitte insân-ı kâmilin Hakk'a olan kulluğu Hakk'ın ihsânına ve ni'metlerine olan râbıta-i kalbiyyeden dolayı olmayıp mahza zâtına olan aşk ve muhabbete müstenid bulunduğuna işâret buyrulur.

3350. "Vaktaki sen bendeliğe dirilik verdin, bendelik âzâdelerin hasreti oldu." [3354]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. "Sen kulluğa hayat verdiğinde, kulluk özgürlerin hasreti oldu." [3354]

"Özgürler"den kasıt, ihlasa ve vefaya karşı ilgisiz olanlardır. Yani, "Ey Ayaz, sen fiillerinle kulluğu ve köleliği canlandırdın. Senin hâllerini ve fiillerini gören ve ihlasa ve vefaya karşı ilgisiz olan kimseler, senin gibi bir kul ve köle olmaya hasret çektiler."

"Azâdeler"den murâd, ihlâs ve vefâya karşı lâkayd olanlardır. Ya'ni, "Ey Ayaz, sen ef'âlin ile bendeliği ve kulluğu canlandırdın. Senin ahvâlini ve ef'âlini gören ve ihlâsa ve vefâya karşı lâkayd olan kimseler, senin gibi bir kul ve bende olmağa hasret çektiler."

3351. Mü'min o olur ki, cezr ve medd içinde kâfir onun îmânından hasret yiye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. Mümin o olur ki, gelgit içinde kâfir onun imanından hayıflansın!

"Cezr", denizin suyunun geriye çekilmesi ve "medd", onun zıddı olarak denizin suyunun kenara doğru uzaması demektir. Bu şerefli beyitte "cezr" ile kabza (manevi sıkıntı) ve kahredici tecelli (Allah'ın celal sıfatıyla tecellisi) ve "medd" ile basta (manevi genişlik) ve lütfedici tecelli (Allah'ın cemal sıfatıyla tecellisi) işaret edilir.

"Cezr", denizin suyu geriye çekilmek ve "medd", onun zıddı olarak denizin suyu kenâra doğru uzamak demektir. Bu beyt-i şerîfde "cezr" ile kabza ve tecellî-i kahrîye ve "medd" ile basta ve tecellî-i lutfiye işaret buyrulur.

3348. "Ta ki senin Sungur'un 'un ve Bekbaruk'un senin postunun ve çarığının sırrının sırrını işitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3348. "Ta ki senin Sungur'un ve Bekbaruk'un senin postunun ve çarığının sırrının sırrını işitsin!"

"Sungur", aslında bir kuş ismidir. Fakat Türkler bu ismi insanlara koymuştur; ve Sultan Mahmûd'un emirlerinden birisinin adıdır. "Bekbaruk", bu da aynı şekilde emirlerden birinin adıdır. Birinci "sır"dan kasıt, çarığın ve postun oda içinde saklanmasıdır; ve ikinci "sır"dan kasıt, bunların saklanmasının sırrı ve hikmetidir. Yani, "Ey Ayaz, bu çarığı ve postu saklamaktaki sırrı ve hikmeti açıkça söyle ki, senin maiyetinde bulunan bizim emirlerimizden Sungur ve Bekbaruk ismindeki beyler, o sırrı ve hikmeti dinlesinler de samimiyetin ve saflığın ne demek olduğunu anlasınlar!"

"Sungur", aslında bir kuş ismidir. Fakat Türkler bu ismi insanlara koymuştur; ve Sultan Mahmûd'un ümerâsından birisinin adıdır. "Bekbaruk", bu da kezâlik ümerâdan birinin adıdır. Birinci "sır”dan murâd, çarığın ve postun oda içinde saklanması; ve ikinci "sır”dan murâd, bunların saklanmasının sırrı ve hikmetidir. Ya'ni, "Ey Ayaz, bu çarığı ve postu saklamaktaki sırrı ve hikmeti açıkça söyle ki, senin maiyetinde bulunan bizim ümerâmızdan Sungur ve Bekbaruk ismindeki beyler, o sırrı ve hikmeti dinlesinler de hulûsun ve safvetin ne demek olduğunu anlasınlar!"

3349. "Ey Ayaz, senden bendelik nûr buldu. Senin nûrun aşağılıktan felek tarafına koştu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3349. "Ey Ayaz, senden kulluk nur buldu. Senin nurun aşağılıktan felek tarafına koştu!"

"Ey Ayaz, senin samimiyetinden kulluğun anlamı ve ruhu nur bulup gelişti ve senin bu ihlasın, aşağılık olan maddi istifade ve menfaatlerden arınıp yüce olan fikir ve idrak tarafına acele etti ve koştu!" Ve bu beyitte insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Allah'a olan kulluğunun, Allah'ın ihsanına ve nimetlerine olan kalbî bağlılıktan dolayı olmayıp, sırf O'nun zâtına olan aşk ve muhabbete dayandığına işaret buyrulur.

"Ey Ayaz, senin hulûsundan bendeliğin ma'nâsı ve rûhu nûr bulup inkişâf etti ve senin bu ihlâsın süflî olan maddî istifade ve menfaatlerden tecerrüd edip ulvî olan fikir ve idrak tarafına acele etti ve koştu!" Ve bu beyitte insân-ı kâmilin Hakk'a olan kulluğu Hakk'ın ihsânına ve ni'metlerine olan râbıta-i kalbiyyeden dolayı olmayıp mahza zâtına olan aşk ve muhabbete müstenid bulunduğuna işâret buyrulur.

3350. "Vaktaki sen bendeliğe dirilik verdin, bendelik âzâdelerin hasreti oldu." [3354]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3350. "Sen kulluğa hayat verdiğinde, kulluk özgürlerin hasreti oldu." [3354]

"Özgürler"den kasıt, ihlasa ve vefaya karşı ilgisiz olanlardır. Yani, "Ey Ayaz, sen fiillerinle kulluğu ve köleliği canlandırdın. Senin hâllerini ve fiillerini gören ve ihlasa ve vefaya karşı ilgisiz olan kimseler, senin gibi bir kul ve köle olmaya hasret çektiler."

"Azâdeler"den murâd, ihlâs ve vefâya karşı lâkayd olanlardır. Ya'ni, "Ey Ayaz, sen ef'âlin ile bendeliği ve kulluğu canlandırdın. Senin ahvâlini ve ef'âlini gören ve ihlâsa ve vefâya karşı lâkayd olan kimseler, senin gibi bir kul ve bende olmağa hasret çektiler."

3351. Mü'min o olur ki, cezr ve medd içinde kâfir onun îmânından hasret yiye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3351. Mümin o kişidir ki, çekilme ve yükselme içinde kâfir onun imanından hayıflanır!

"Cezr", denizin suyunun geriye çekilmesi ve "medd", bunun zıddı olarak denizin suyunun kenara doğru uzaması demektir. Bu şerefli beyitte "cezr" ile kabz (sıkıntı) ve kahredici tecelli (Allah'ın celâl sıfatıyla tecellisi), "medd" ile bast (genişlik) ve lütfedici tecelli (Allah'ın cemâl sıfatıyla tecellisi) kastedilir. Yani, mümin o kişidir ki, Hakk'ın kahredici ve lütfedici tecellilerini bir bilip kahrından şikâyet etmez ve sadece lütfundan şükretmez. Aksine, her iki tecelliden de haz duyar ve şükreder. Nasıl ki, birinci cildin 1598 numaralı beytinde Pir efendimiz (Mevlânâ) "عاشقم بر قهر و بر لطفش بجد بوالعجب من عاشق این هر دو ضد" yani “Ben onun kahrına ve lütfuna âşığım. Çok acayip bir durumdur ki, ben bu iki zıddın âşığıyım!” buyurmuşlardı. Bu hâl, Hak hakkında insân-ı kâmillerin imanıdır. Kâfir, bu insân-ı kâmilin imanına imrenir ve hayıflanır. Çünkü onun peşin cennet ve tam bir rahatlık içinde olduğunu görür ve “Keşke ben de bunun gibi olabilsem!” der.

"Cezr", denizin suyu geriye çekilmek ve "medd", onun zıddı olarak denizin suyu kenâra doğru uzamak demektir. Bu beyt-i şerîfde "cezr" ile kabza ve tecellî-i kahrîye ve "medd" ile basta ve tecellî-i lutfiye işaret buyrulur. Ya'ni, mü'min o olur ki, Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyye ve lutfiyyesini bir bilip kahrından şikâyet ve ancak lütfundan şükretmez. Belki her iki tecellîden mahzûz ve şâkir olur. Nitekim I. cildin 1598 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz عاشقم بر قهر و بر لطفش بجد بوالعجب من عاشق این هر دو ضد ya'ni “Ben onun kahrına ve lütfuna âşığım. Pek acîb bir haldir ki, ben her iki zıddın âşığıyım!” buyurmuşlar idi. Bu hâl, Hak hakkında kâmillerin îmânıdır. Kâfir bu kâmilin îmânına imrenir ve hasret çeker. Çünkü onun cennet-i ‘âcil ve râhat-ı kâmil içinde olduğunu görür ve “Keşke ben de bunun gibi olabilsem!” der.

## Bir kâfirin hikâyesidir ki, ona Ebâ Yezîd'in zamânında "Müslüman ol!" diye söylediler ve onun onlara cevabı

3352. Bâyezîd zamanında bir kâfir var idi. Saîd olan bir müslüman ona dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Bâyezîd zamanında bir kâfir vardı. Said (Allah katında mutlu) olan bir Müslüman ona dedi.

3353. Ki: "Eğer sen yüz necât ve sürûrluk bulmak için islâm getirsen ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. Ki: "Eğer sen yüz kurtuluş ve sevinç bulmak için İslâm'ı kabul etsen ne olur?"

Yani, Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin zamanında bir kâfir vardı. Bir Müslüman ona dedi ki: "Eğer İslâm dininin hak olduğuna, dünya hayatında ve ahiret hayatında kurtuluş, saadet ve izzet bulmak için iman etsen ne olur ve ne zarar edersin?"

Ya'ni, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin zamânında bir kâfir var idi. Bir müslüman ona dedi ki: "Eğer dîn-i İslâm'ın hak olduğuna, hayât-ı dünyeviyyede ve uhreviyyede necât ve saâdet ve izzet bulmak için îman getirsen ne olur ve ne zarar edersin?"

3354. Dedi: "Ey mürîd, bu îman eğer şeyh-i âlem olan Bâyezîd'in tuttuğu ise;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Dedi: "Ey mürid, bu iman eğer âlemin şeyhi olan Bâyezîd'in tuttuğu ise;"

3355. "Ben onun o şu'lesine tâkat tutmam! Zîrâ o canın çalışmalarından ziyâde geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. "Ben onun o parıltısına dayanamam! Çünkü o, canın çalışmalarından daha fazla geldi."

Hz. Bâyezîd'in müridlerinden olan o Müslümanın tekliflerine cevaben o kâfir dedi ki: "Ey mürid, eğer bana teklif ettiğin iman, halkın şeyhi olan Hz. Bâyezîd'in imanı ise, ben ona dayanamam." Yani, mümin o olur ki, Hakk'ın kahredici ve lütfedici tecellilerini (ilahi görünüşlerini) bir bilip, kahrından şikâyet etmez ve sadece lütfundan şükretmez. Aksine, her iki tecelliden de hoşnut ve şükredici olur. Nasıl ki, birinci cildin 1598 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz, yani Mevlânâ, "Ben onun kahrına ve lütfuna âşığım. Pek acayip bir hâldir ki, ben her iki zıddın âşığıyım!" buyurmuşlardı. Bu hâl, Hak hakkında insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) imanıdır. Kâfir bu kâmilin imanına imrenir ve hasret çeker. Çünkü onun peşin cennet ve tam bir rahatlık içinde olduğunu görür ve "Keşke ben de bunun gibi olabilsem!" der.

Hz. Bâyezîd'in mürîdlerinden olan o müslümanın tekliflerine cevâben o kâfir dedi: "Ey mürîd, eğer bana teklif ettiğin îman halkın şeyhi olan Hz. Bâ- Ya'ni, mü'min o olur ki, Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyye ve lutfiyyesini bir bilip kahrından şikâyet ve ancak lütfundan şükretmez. Belki her iki tecellîden mahzûz ve şâkir olur. Nitekim I. cildin 1598 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz ya'ni "Ben onun kahrına ve lütfuna âşığım. Pek acîb bir haldir ki, ben her iki zıddın âşığıyım!" buyurmuşlar idi. Bu hâl, Hak hakkında kâmillerin îmânıdır. Kâfir bu kâmilin îmânına imrenir ve hasret çeker. Çünkü onun cennet-i 'âcil ve râhat-ı kâmil içinde olduğunu görür ve "Keşke ben de bunun gibi olabilsem!" der.

## Bir kâfirin hikâyesidir ki, ona Ebâ Yezîd'in zamânında "Müslüman ol!" diye söylediler ve onun onlara cevabı

3352. Bâyezîd zamanında bir kafir var idi. Saîd olan bir müslüman ona dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3352. Bayezid zamanında bir kâfir vardı. Said (Allah'ın lütfuna mazhar olmuş) bir Müslüman ona dedi.

3353. Ki: "Eğer sen yüz necât ve sürûrluk bulmak için islâm getirsen ne olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3353. Ki: "Eğer sen yüz kurtuluş ve sevinç bulmak için İslâm'ı kabul etsen ne olur?"

Yani, Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin zamanında bir kâfir vardı. Bir Müslüman ona dedi ki: "Eğer İslâm dininin hak olduğuna, dünya hayatında ve ahiret hayatında kurtuluş, saadet ve izzet bulmak için iman etsen ne olur ve ne zarar edersin?"

Ya'ni, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin zamânında bir kâfir var idi. Bir müslüman ona dedi ki: "Eğer dîn-i İslâm'ın hak olduğuna, hayât-ı dünyeviyyede ve uhreviyyede necât ve saâdet ve izzet bulmak için îman getirsen ne olur ve ne zarar edersin?"

3354. Dedi: "Ey mürîd, bu îman eğer şeyh-i âlem olan Bâyezîd'in tuttuğu ise;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3354. Dedi: "Ey mürid, bu iman eğer âlemin şeyhi olan Bâyezîd'in tuttuğu ise;"

3355. "Ben onun o şu'lesine takat tutmam! Zîra o canın çalışmalarından ziyâde geldi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3355. "Ben onun o şu'lesine takat tutmam! Zira o canın çalışmalarından ziyade geldi."

Hz. Bâyezîd'in müridlerinden olan o Müslümanın tekliflerine cevaben o kâfir dedi ki: "Ey mürid, eğer bana teklif ettiğin iman, halkın şeyhi olan Hz. Bâyezîd'in tuttuğu iman ise, ben o imanın hararetine (manevî sıcaklığına) tahammül edemem! Çünkü o imanın harareti, bedenin değil, canın bile çalışmalarından ve mücâhedelerinden (nefisle mücadelelerinden) daha ileride olan bir tahammül ister. Bu sebeple o iman kolay kolay elde edilecek bir iman değildir.

Hz. Bâyezîd'in müridlerinden olan o müslümanın tekliflerine cevâben o kâfir dedi: "Ey mürîd, eğer bana teklif ettiğin îman halkın şeyhi olan Hz. Bâ- yezîd'in tuttuğu îmân ise, ben o îmânın harâretine tâkat getiremem! Zîrâ o îmânın harâreti cismin değil canın bile çalışmalarından ve mücâhedelerinden daha ileride olan bir tâkat ister. Binâenaleyh o îman kolay kolay elde edilecek bir îman değildir.

3356. Gerçi îmanda ve dînde mûkin değilim. Fakat onun îmânında çok mü'minim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. Gerçi imanda ve dinde kesin değilim. Fakat onun imanında çok inanmışım.

Gerçi kendi imanımda ve dinimde kesin değilim ve şüpheliyim. Fakat Hz. Bayezid'in kendi dinindeki kesin iman gibi bir imanın varlığına inanmışımdır ve bilmişimdir ki, Hak hakkında Hz. Bayezid'in kesin imanı gibi bir iman vardır.

Gerçi kendi îmânımda ve dînimde mûkin değilim ve şübheliyim. Fakat Hz. Bâyezîd'in kendi dînindeki îmân-ı yakîni gibi bir îmânın vücuduna inanmışımdır ve bilmişimdir ki, Hak hakkında Hz. Bâyezîd'in îmân-ı yakîni gibi bir îman vardır.

3357. Onun cümleden daha yüksek olduğuna îmânım vardır. Çok latîf ve ziyalı ve revnaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Onun cümleden daha yüksek olduğuna inancım vardır. Çok latif, nurlu ve parlaktır.

Bayezid'in inancının, herkesin inancından daha yüksek olduğuna inancım vardır ve o inanç çok latif, nurlu ve parlaktır.

Cenâb-ı Bâyezîd'in îmânının, cümlenin îmânından daha yüksek olduğuna îmânım vardır ve o îmân çok latîf ve ziyalı ve revnaklıdır.

3358. Her ne kadar ağzım üzerinde muhkem mühür var ise de, gizlide onun îmânının mü'miniyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Her ne kadar ağzım üzerinde sağlam bir mühür var ise de, gizlide onun imanının müminiyim!

Her ne kadar Hz. Bâyezîd'in imanının hak olduğuna dair görünen bir sözlü ikrarım yok ve ağzım kapalı ise de, kalbimden gizlice onun imanının doğru olduğuna inanmışımdır.

Her ne kadar Hz. Bâyezîd'in îmânı hak olduğuna dair zâhirde lafzen bir ikrârım yok ve ağzım kapalı ise de, kalbimden gizlice onun îmânının doğru olduğuna inanmışımdır.

3359. Yine îmân sizin îmânınız ise, benim ona ne meylim ve ne iştihâm vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Yine iman sizin imanınız ise, benim ona ne meylim ve ne isteğim vardır!

Yani, "Ey mürid, eğer iman dedikleri şey sizin imanınız ise, o iman Hz. Bâyezîd'in imanından uzak olduğu için, benim öyle bir imana meyil ve muhabbetim ve hevesim yoktur ve ben öyle bir imanı asla beğenmem!"

Ya'ni, "Ey mürîd, eğer îman dedikleri şey sizin îmânınız ise, o îman Hz. Bâyezîd'in îmânından uzak olduğu için, benim öyle bir îmâna meyil ve muhabbetim ve hevesim yoktur ve ben öyle bir îmânı asla beğenmem!"

3360. O kimsenin ki îman tarafına yüz meyli olur, sizi gördüğü vakit ondan [3364] fütur getirici olur.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. O kimsenin ki iman tarafına yüz meyli olur, sizi gördüğü vakit ondan [3364] gevşeklik gelir.”

Yezid'in tuttuğu iman ise, ben o imanın hararetine güç yetiremem! Çünkü o imanın harareti, bedenin değil canın bile çalışmalarından ve mücahedelerinden daha ileride olan bir güç ister. Bu sebeple o iman kolay kolay elde edilecek bir iman değildir.

yezîd'in tuttuğu îmân ise, ben o îmânın harâretine tâkat getiremem! Zîrâ o îmânın harâreti cismin değil canın bile çalışmalarından ve mücâhedelerinden daha ileride olan bir tâkat ister. Binâenaleyh o îman kolay kolay elde edilecek bir îman değildir."

3356. Gerçi îmanda ve dînde mûkin değilim. Fakat onun îmânında çok mü'minim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3356. Gerçi imanda ve dinde kesin değilim. Fakat onun imanında çok inanmışım.

Gerçi kendi imanımda ve dinimde kesin değilim ve şüpheliyim. Fakat Hz. Bayezid'in kendi dinindeki kesin iman gibi bir imanın varlığına inanmışımdır ve bilmişimdir ki, Hak hakkında Hz. Bayezid'in kesin imanı gibi bir iman vardır.

"Gerçi kendi îmânımda ve dînimde mûkin değilim ve şübheliyim. Fakat Hz. Bâyezîd'in kendi dînindeki îmân-ı yakîni gibi bir îmânın vücuduna inanmışımdır ve bilmişimdir ki, Hak hakkında Hz. Bâyezîd'in îmân-ı yakîni gibi bir îman vardır."

3357. Onun cümleden daha yüksek olduğuna îmânım vardır. Çok latîf ve ziyalı ve revnaklıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3357. Onun cümleden daha yüksek olduğuna imanım vardır. Çok latif ve ışıklı ve parlaktır.

"Bayezid Hazretleri'nin imanının, herkesin imanından daha yüksek olduğuna imanım vardır ve o iman çok latif ve ışıklı ve parlaktır."

"Cenâb-ı Bâyezîd'in îmânının, cümlenin îmânından daha yüksek olduğuna îmânım vardır ve o îmân çok latîf ve ziyalı ve revnaklıdır."

3358. Her ne kadar ağzım üzerinde muhkem mühür var ise de, gizlide onun îmânının mü'miniyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3358. Her ne kadar ağzım üzerinde sağlam bir mühür var ise de, gizlide onun imanının müminiyim!

Her ne kadar Hz. Bâyezîd'in imanı hak olduğuna dair görünürde sözlü bir ikrarım yok ve ağzım kapalı ise de, kalbimden gizlice onun imanının doğru olduğuna inanmışımdır.

"Her ne kadar Hz. Bâyezîd'in îmânı hak olduğuna dair zâhirde lafzen bir ikrârım yok ve ağzım kapalı ise de, kalbimden gizlice onun îmânının doğru olduğuna inanmışımdır."

3359. Yine îmân sizin îmânınız ise, benim ona ne meylim ve ne iştihâm vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3359. Yine iman sizin imanınız ise, benim ona ne meylim ve ne isteğim vardır!

Yani, "Ey mürid, eğer iman dedikleri şey sizin imanınız ise, o iman Hz. Bâyezîd'in imanından uzak olduğu için, benim öyle bir imana meyil ve muhabbetim ve hevesim yoktur ve ben öyle bir imanı asla beğenmem!"

Ya'ni, "Ey mürîd, eğer îman dedikleri şey sizin îmânınız ise, o îman Hz. Bâyezîd'in îmânından uzak olduğu için, benim öyle bir îmâna meyil ve muhabbetim ve hevesim yoktur ve ben öyle bir îmânı asla beğenmem!"

3360. O kimsenin ki îman tarafına yüz meyli olur, sizi gördüğü vakit ondan [3364] fütur getirici olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3360. O kimsenin ki iman tarafına yüz meyli olur, sizi gördüğü vakit ondan fütur getirici olur.

İslam dinini inkâr eden bir kimsenin eğer İslam dinine iman etme tarafına şiddetli bir meyli ve muhabbeti olsa, sizin hâlinizi, fiillerinizi ve Müslümanlığınızı gördüğü vakit onun o meyli ve muhabbeti gevşeklik kazanır.

Dîn-i İslâm'ın münkiri olan bir kimsenin eğer dîn-i İslâm'a îman etmek tarafına şedîd bir meyli ve muhabbeti olsa sizin hâlinizi ve ef'âlinizi ve müslümanlığınızı gördüğü vakit onun o meyline ve muhabbetine gevşeklik gelir."

3361. "Zîra ki bir nâm görür ve onun ma'nasını değil! Beyâbâna mefâze dedikleri gibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. "Çünkü bir isim görür ve onun anlamını değil! Çöle mefâze dedikleri gibi!"

Çünkü o Müslümanlığa yönelen bir kimse sizin hâllerinize, fiillerinize ve ahlâkınıza bakar. Müslümanlığın ancak bir adını görür ve onun anlamı olan insânî faziletleri görmez. Ahlâkınız ve fiilleriniz hayvânî ahlâk ve fiiller olduğu hâlde kendinize "Müslüman" adını takmışsınız. Nasıl ki susuz ve çorak çöller helâk yeri iken Araplar bu gibi çöllere kurtuluş ve necât yeri anlamına gelen "mefâze" derler; ve ters ve zıt bir isim koyarlar. Sizin "Müslüman" adınız da böyle ters ve zıt olarak konulmuştur.

"Zîrâ o Müslümanlığa meyleden bir kimse sizin ahvâlinize ve ef'âlinize ve ahlâkınıza bakar. Müslümanlığın ancak bir adını görür ve onun ma'nâsı olan fezâil-i insâniyyeyi görmez. Ahlâkınız ve ef'âliniz ahlâk ve ef'âl-i hayvâniyye olduğu hâlde kendinize "müslüman" adını takmışsınız. Nitekim susuz ve çorak sahrâlar helâk mahalli iken Arablar bu gibi sahrâlara mahall-i fevz ve necât ma'nâsına olan "mefâze" ta'bîr ederler; ve ters ve zıd bir isim koyarlar. Sizin "müslüman" adınız da böyle ters ve zıd olarak konulmuştur."

3362. "O sizin îmânınıza baktığı vakit onun aşkı îman getirmekten donar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. "O sizin imanınıza baktığı zaman, onun aşkı iman etmekten donar."

O Müslüman olmak isteyen kâfir, sizin imanınıza baktığı ve sizde Müslümanlığın anlamından eser görmediği zaman, onun Müslümanlığa olan aşkı donar ve soğur.

"O müslüman olmak isteyen kâfir sizin îmanınıza baktığı ve sizde Müslümanlığın ma'nâsından eser görmediği vakit onun Müslümanlığa olan aşkı donar ve soğur.

## O çirkin sesli müezzinin hikâyesidir ki, kâfirlerin bulunduğu mahalde ezân okudu ve bir kâfir adam ona hediye verdi

3363. Bir müezzinin çok çirkin bir sesi vardı. Kâfiristan içinde ezân okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Bir müezzinin çok çirkin bir sesi vardı. Kâfiristan içinde ezân okudu.

Yani, çirkin sesli bir müezzin kâfirlerin mahallesinde o çirkin ses ile ezân okudu. "İslâm dinini inkâr eden bir kimsenin eğer İslâm dinine iman etme tarafına şiddetli bir eğilimi ve sevgisi olsa, sizin hâlinizi ve fiillerinizi ve Müslümanlığınızı gördüğü zaman onun o eğilimine ve sevgisine gevşeklik gelir."

Ya'ni, çirkin sesli bir müezzin kâfirlerin mahallesinde o çirkin ses ile ezân okudu. "Dîn-i İslâm'ın münkiri olan bir kimsenin eğer dîn-i İslâm'a îman etmek tarafına şedîd bir meyli ve muhabbeti olsa sizin hâlinizi ve ef'âlinizi ve müslümanlığınızı gördüğü vakit onun o meyline ve muhabbetine gevşeklik gelir."

3361. “Zîra ki bir nâm görür ve onun ma'nasını değil! Beyâbâna mefâze dedikleri gibi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3361. "Çünkü bir isim görür ve onun anlamını değil! Çöle 'mefâze' dedikleri gibi!"

Çünkü o Müslümanlığa yönelen bir kimse sizin hallerinize, fiillerinize ve ahlakınıza bakar. Müslümanlığın ancak bir adını görür ve onun anlamı olan insani erdemleri görmez. Ahlakınız ve fiilleriniz hayvanî ahlak ve fiiller olduğu hâlde kendinize "Müslüman" adını takmışsınız. Nasıl ki susuz ve çorak çöller helak yeri iken Araplar bu gibi çöllere kurtuluş ve necat yeri anlamına gelen "mefâze" derler; ve ters ve zıt bir isim koyarlar. Sizin "Müslüman" adınız da böyle ters ve zıt olarak konulmuştur.

"Zîrâ o Müslümanlığa meyleden bir kimse sizin ahvâlinize ve ef'âlinize ve ahlâkınıza bakar. Müslümanlığın ancak bir adını görür ve onun ma'nâsı olan fezâil-i insâniyyeyi görmez. Ahlâkınız ve ef'âliniz ahlâk ve ef'âl-i hayvaniyye olduğu hâlde kendinize "müslüman" adını takmışsınız. Nitekim susuz ve çorak sahrâlar helâk mahalli iken Arablar bu gibi sahrâlara mahall-i fevz ve necât ma'nâsına olan "mefâze" ta'bîr ederler; ve ters ve zid bir isim koyarlar. Sizin "müslüman" adınız da böyle ters ve zid olarak konulmuştur."

3362. "O sizin îmânınıza baktığı vakit onun aşkı îman getirmekten donar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3362. "O sizin imanınıza baktığı zaman, onun aşkı iman etmekten donar."

O Müslüman olmak isteyen kâfir, sizin imanınıza baktığı ve sizde Müslümanlığın anlamından eser görmediği zaman, onun Müslümanlığa olan aşkı donar ve soğur.

"O müslüman olmak isteyen kâfir sizin îmanınıza baktığı ve sizde Müslümanlığın ma'nâsından eser görmediği vakit onun Müslümanlığa olan aşkı donar ve soğur.

## O çirkin sesli müezzinin hikâyesidir ki, kâfirlerin bulunduğu mahalde ezân okudu ve bir kâfir adam ona hediye verdi

3363. Bir müezzinin çok çirkin bir sesi vardı. Kâfiristan içinde ezân okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3363. Bir müezzinin çok çirkin bir sesi vardı. Kâfiristan içinde ezân okudu.

Yani, çirkin sesli bir müezzin kâfirlerin mahallesinde o çirkin ses ile ezân okudu.

Ya'ni, çirkin sesli bir müezzin kâfirlerin mahallesinde o çirkin ses ile ezân okudu.

3364. Ona kaç defa: "Ezân okuma, zîrâ nizâ' ve düşmanlıklar uzun olur!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Ona kaç defa: "Ezân okuma, çünkü çekişme ve düşmanlıklar uzun sürer!" dediler.

O müezzine Müslümanlar kaç defa: "Bu çirkin ses ile bu kâfirlerin mahallesinde ezân okuma! Çünkü o kâfirlerin bu ezandan tiksinmeleri yüzünden Müslümanlara karşı çekişmeleri ve düşmanlıkları uzar ve şiddetlenir" dediler.

O müezzine müslümanlar kaç def'a: "Bu çirkin ses ile bu kâfirlerin mahallesinde ezân okuma! Zîrâ o kâfirlerin bu ezandan istikrâh etmeleri yüzünden ehl-i İslâm'a karşı nizâ'ları ve düşmanlıkları uzun olur ve şiddetlenir" dediler.

3365. O çekinmeksizin çok inad etti. Kâfiristan içinde ezân okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. O, çekinmeksizin çok inat etti. Kâfiristan içinde ezan okudu.

3366. Halk avâmın fitnesinden korkucu oldu. Halbuki bir kâfir bir elbise ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. Halk, avamın fitnesinden korkar oldu. Halbuki bir kâfir bir elbise ile geldi.

Müslümanlar, kâfirlerin taassubu (bağnazlığı) yüzünden avam arasında bir ihtilaf ve karışıklık çıkmasından korkar oldular. Onlar bu korku içindeyken bir kâfir, kendi resmî ruhanî kıyafetiyle Müslümanlara çıkageldi.

Müslümanlar kâfirlerin taassubu yüzünden avâm arasında bir ihtilaf ve karışıklık çıkmasından korkucu oldular. Onlar bu korku içindeyken bir kâfir kendi kisve-i resmiyye-i rûhâniyyesi ile müslümanlara çıkageldi.

3367. Öyle bir latîf elbise ile şem'i ve helvayı hediye getirdi; ve mûnis gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Öyle latif bir elbise ile mumu ve helvayı hediye getirdi; ve dost gibi geldi.

Kâfir, süslü ve latif bir elbise giymiş olduğu hâlde, gece olması sebebiyle elinde bir feneri ve tabak içinde bir tatlıyı hediye olarak getirdi; ve bir dost ve cana yakın biri gibi neşeyle geldi.

Kâfir süslü ve latîf bir elbise giyinmiş olduğu hâlde gece olmak münâsebetiyle elinde bir feneri ve tabak içinde bir tatlıyı hediye olarak getirdi; ve bir dost ve mûnis gibi beşâşetle geldi.

3368. "Bu müezzin hani, nerededir ki, onun salâsı ve sesi rahat artırıcıdır?" diye sora sora geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. "Bu müezzin hani, nerededir ki, onun salâsı ve sesi rahat artırıcıdır?" diye sora sora geldi.

O hediyeyi getiren kâfir, o çirkin sesli müezzini arayarak derdi ki: “O ezan okuyan müezzin nerede? Çünkü onun ezan sesi bizim gönlümüzün rahatını çoğalttı!"

O hediyeyi getiren kâfir o çirkin sesli müezzini arayarak derdi ki: “O ezân okuyan müezzin nerede? Zîrâ onun ezan sesi bizim gönlümüzün râhatını çoğalttı!"

3369. "Agâh ol, o çirkin sesten ne rahat olur?" Dedi ki: "Onun sesi kilise içine düştü".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. "Uyanık ol, o çirkin sesten ne rahatlık olur?" Dedi ki: "Onun sesi kilise içine düştü."

3364. Ona kaç defa: "Ezân okuma, zîrâ niza ve düşmanlıklar uzun olur!" dediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3364. Ona kaç defa: "Ezân okuma, çünkü kavga ve düşmanlıklar uzun sürer!" dediler.

O müezzine Müslümanlar kaç defa: "Bu çirkin ses ile bu kâfirlerin mahallesinde ezân okuma! Çünkü o kâfirlerin bu ezandan tiksinmeleri yüzünden Müslümanlara karşı kavgaları ve düşmanlıkları uzar ve şiddetlenir" dediler.

O müezzine müslümanlar kaç def'a: "Bu çirkin ses ile bu kâfirlerin mahallesinde ezân okuma! Zîrâ o kâfirlerin bu ezandan istikrâh etmeleri yüzünden ehl-i İslâm'a karşı nizâ'ları ve düşmanlıkları uzun olur ve şiddetlenir" dediler.

3365. O çekinmeksizin çok inad etti. Kâfiristan içinde ezân okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3365. O, çekinmeksizin çok inat etti. Kâfiristan içinde ezan okudu.

3366. Halk avâmın fitnesinden korkucu oldu. Halbuki bir kâfir bir elbise ile geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3366. Halk, avamın fitnesinden korkar oldu. Halbuki bir kâfir bir elbise ile geldi.

Müslümanlar, kâfirlerin taassubu (bağnazlığı) yüzünden avam arasında bir ihtilaf ve karışıklık çıkmasından korkar oldular. Onlar bu korku içindeyken bir kâfir, kendi resmî ruhanî kıyafetiyle Müslümanlara çıkageldi.

Müslümanlar kâfirlerin taassubu yüzünden avâm arasında bir ihtilaf ve karışıklık çıkmasından korkucu oldular. Onlar bu korku içindeyken bir kâfir kendi kisve-i resmiyye-i rûhâniyyesi ile müslümanlara çıkageldi.

3367. Öyle bir latîf elbise ile şem'i ve helvayı hediye getirdi; ve mûnis gibi geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3367. Öyle latif bir elbise ile mumu ve helvayı hediye getirdi; ve dost gibi geldi.

Kâfir, süslü ve latif bir elbise giymiş olduğu hâlde, gece olması sebebiyle elinde bir feneri ve tabak içinde bir tatlıyı hediye olarak getirdi; ve bir dost ve cana yakın biri gibi neşeyle geldi.

Kâfir süslü ve latîf bir elbise giyinmiş olduğu hâlde gece olmak münâsebetiyle elinde bir feneri ve tabak içinde bir tatlıyı hediye olarak getirdi; ve bir dost ve mûnis gibi beşâşetle geldi.

3368. "Bu müezzin hani, nerededir ki, onun salâsı ve sesi rahat artırıcıdır?" diye sora sora geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3368. "Bu müezzin hani, nerededir ki, onun salâsı ve sesi rahat artırıcıdır?" diye sora sora geldi.

O hediyeyi getiren kâfir, o çirkin sesli müezzini arayarak derdi ki: "O ezan okuyan müezzin nerede? Çünkü onun ezan sesi bizim gönlümüzün rahatını çoğalttı!"

O hediyeyi getiren kâfir o çirkin sesli müezzini arayarak derdi ki: “O ezân okuyan müezzin nerede? Zîrâ onun ezan sesi bizim gönlümüzün râhatını çoğalttı!”

3369. "Agah ol, o çirkin sesten ne rahat olur?" Dedi ki: "Onun sesi kilise içine düştü".&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3369. "Agah ol, o çirkin sesten ne rahat olur?" Dedi ki: "Onun sesi kilise içine düştü".

Müslümanlar onun sözüne cevaben dediler ki: "Kendine gel, o müezzinin çirkin sesinden gönüllerde ne rahatlık meydana gelir ki onu ararsın?" Kâfir cevaben dedi: "O müezzinin sesi kilise içinde duyuldu."

Müslümanlar onun sözüne cevâben dediler ki: "Kendine gel, o müezzinin çirkin sesinden gönüllerde ne râhatı hâsıl olur ki onu ararsın?" Kâfir cevâben dedi: “O müezzinin sesi kilise içinde duyuldu."

3370. Latif ve âlî bir kızım vardır. Ona mü'minlik arzusu var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Latif ve yüce bir kızım vardır. Ona müminlik arzusu vardı.

3371. Onun başından bu sevda asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona nasihatlar verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Onun başından bu sevda asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona nasihatlar verdi.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde Müslüman olmak arzusu ve hevesi var idi. Onun başından bu Müslüman olmak aşkı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasihatlar vermiş idi.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde müslüman olmak arzûsu ve hevesi var idi. Onun başından bu müslüman olmak aşkı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasîhatlar vermiş idi.

3372. Onun kalbinde îmânın muhabbeti bitmiş idi. Bu gam micmer gibiydi, ben de öd gibiydim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. Onun kalbinde imanın sevgisi bitmişti. Bu gam buhurdan gibiydi, ben de öd ağacı gibiydim.

"Micmer", buhurdan dedikleri alettir ki, içinde güzel kokulu maddeler yakarlar. Yani, "O kızımın kalbinde iman etmek ve Müslüman olmak sevgisi gelişip büyümüştü. Bu hal bizim için bir gam ve keder idi ki, bir buhurdan hükmündeydi. Ben de o gam buhurdanının içinde öd ağacı gibi yanıp tükenmekteydim."

"Micmer", buhurdan dedikleri âlettir ki, içinde güzel kokulu maddeler yakarlar. Ya'ni, "O kızımın kalbinde îman etmek ve müslüman olmak muhabbeti neşv ü nemâ bulmuş idi. Bu hâl bizim için bir gam ve keder idi ki, bir buhurdan mesâbesinde idi. Ben de o gam buhurdanının içinde öd ağaçı [gibi] yanıp tükenmekte idim."

3373. Azabda ve derd ve işkence içinde idim ki, onun silsilesi dembedem hareket ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Azapta ve dert ve işkence içindeydim ki, onun silsilesi an be an hareket ederdi.

Kızımın Müslüman olmak hevesinden dolayı kalben azapta ve dert ve işkence içindeydim ki, o kalbî azabın silsilesi vakit vakit hareket eder ve beni üzerdi.

Kızımın müslüman olmak hevesinden dolayı kalben azâbda ve derd ve işkence içinde idim ki, o azâb-ı kalbin silsilesi vakit vakit hareket eder ve beni üzer idi.

3374. O hususta hiç çâre bilmedim. Nihayet bu müezzin o ezânı okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. O hususta hiç çare bilemedim. Sonunda bu müezzin o ezanı okudu.

Kızımın bu aşkını geçirmek konusunda hiçbir çare ve tedbir bilemedim ve bulamadım. Sonunda müezzin o çirkin sesiyle o ezanı okudu. Müslümanlar onun sözüne karşılık olarak dediler ki: "Kendine gel, o müezzinin çirkin sesinden gönüllerde ne rahatlık oluşur ki onu ararsın?" Kâfir karşılık olarak dedi: "O müezzinin sesi kilise içinde duyuldu."

Kızımın bu aşkını geçirmek hususunda hiç çâre ve tedbîr bilemedim ve bulamadım. Nihayet müezzin o çirkin sesi ile o ezânı okudu. Müslümanlar onun sözüne cevâben dediler ki: "Kendine gel, o müezzinin çirkin sesinden gönüllerde ne râhatı hâsıl olur ki onu ararsın?" Kâfir cevâben dedi: “O müezzinin sesi kilise içinde duyuldu."

3370. Latif ve âlî bir kızım vardır. Ona mü'minlik arzusu var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3370. Latif ve yüce bir kızım vardır. Ona müminlik arzusu vardı.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde Müslüman olmak arzusu ve hevesi vardı. Onun başından bu Müslüman olmak aşkı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasihatler vermişti.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde müslü-man olmak arzûsu ve hevesi var idi. Onun başından bu müslüman olmak aş-kı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasîhat-lar vermiş idi.

3371. Onun başından bu sevda asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona nasihatlar verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3371. Onun başından bu sevda asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona nasihatlar verdi.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde Müslüman olmak arzusu ve hevesi vardı. Onun başından bu Müslüman olmak aşkı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasihatlar vermişti.

Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde müslü-man olmak arzûsu ve hevesi var idi. Onun başından bu müslüman olmak aş-kı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasîhat-lar vermiş idi.

3372. Onun kalbinde îmânın muhabbeti bitmiş idi. Bu gam micmer gibiydi, ben de öd gibiydim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3372. Onun kalbinde imanın sevgisi bitmiş idi. Bu gam buhurdan gibiydi, ben de öd ağacı gibiydim.

"Buhurdan", buhurdan dedikleri alettir ki, içinde güzel kokulu maddeler yakarlar. Yani, "O kızımın kalbinde iman etmek ve Müslüman olmak sevgisi gelişmiş idi. Bu hâl bizim için bir gam ve keder idi ki, bir buhurdan derecesinde idi. Ben de o gam buhurdanının içinde öd ağacı [gibi] yanıp tükenmekte idim."

"Micmer", buhurdan dedikleri âlettir ki, içinde güzel kokulu maddeler ya-karlar. Ya'ni, "O kızımın kalbinde îman etmek ve müslüman olmak muhab-beti neşv ü nemâ bulmuş idi. Bu hâl bizim için bir gam ve keder idi ki, bir bu-hurdan mesâbesinde idi. Ben de o gam buhurdanının içinde öd ağaçı [gibi] yanıp tükenmekte idim."

3373. Azabda ve derd ve işkence içinde idim ki, onun silsilesi dembedem ha-reket ederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3373. Azapta ve dert ve işkence içindeydim ki, onun silsilesi an be an hareket ederdi.

Kızımın Müslüman olmak hevesinden dolayı kalben azapta ve dert ve işkence içindeydim ki, o kalbî azabın silsilesi vakit vakit hareket eder ve beni üzerdi.

Kızımın müslüman olmak hevesinden dolayı kalben azâbda ve derd ve işkence içinde idim ki, o azâb-ı kalbin silsilesi vakit vakit hareket eder ve be-ni üzer idi.

3374. O hususta hiç çâre bilmedim. Nihayet bu müezzin o ezânı okudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3374. O hususta hiç çare bilmedim. Nihayet bu müezzin o ezânı okudu.

Kızımın bu aşkını geçirmek hususunda hiç çare ve tedbir bilemedim ve bulamadım. Nihayet müezzin o çirkin sesi ile o ezânı okudu.

Kızımın bu aşkını geçirmek hususunda hiç çâre ve tedbîr bilemedim ve bulamadım. Nihayet müezzin o çirkin sesi ile o ezânı okudu.

3375. Kız dedi: "Bu mekrûh ses nedir ki, kulağıma bu çok sakîl geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Kız dedi: "Bu mekruh ses nedir ki, kulağıma bu çok ağır geldi?"

"Dü çâr dâng" tabiri, Mesnevî-i Şerif'in birçok yerinde geçer. "Dü", iki ve "çâr", dört ve "dâng", eski kuruş itibarının altıda biri anlamındadır. Bu kelimelere ayrı ayrı anlamlar verilse, şerefli beyitlerin anlamlarına uygun görünmez. Nasıl ki bu tabir IV. cildin 1032 numaralı beytinde de geçti ve orada uzun açıklamalar verildi. Acem kinayelerini içeren lügatlerde bu tabir yer almaz. Bu sebeple muhterem şarihlerin her biri, şerefli beyte uygun olan tahmini bir anlam ile yetinmişlerdir. Ankaravî hazretleri bu beyitte "Benim kulağıma bu dü çâr dâng geldi. "Dü çâr", iki kimsenin birbiriyle dokunması anlamındadır. Ama burada "ağır geldi ve çirkin geldi" anlamında kullanılmıştır" buyurur. Hint şarihlerinden İmdâdullah hazretleri de "dü çâr dâng" yani "çok ağır geldi." 'Dâng', dirhemin altıda bir parçasıdır, "hakir"den kinayedir. Ses kulağıma geldi, onu hakir bildi" buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî de aynı şekilde "Dü çâr dâng, hakir olan şeyden kinayedir" demiştir. Bu sebeple fakir dahi bu anlamı almak mecburiyetinde kaldım.

“Dü çâr dâng”, ta'bîri Mesnevî-i Şerîfin müteaddid mahallerinde geçer. “Dü", iki ve “çâr", dört ve "dâng", eski kuruş i'tibârının altıda biri ma'nâsınadır. Bu kelimelere ayrı ayrı ma'nâlar verilse ebyât-ı şerîfenin ma'nâlarına münasib görünmez. Nitekim bu ta'bîr IV. cildin 1032 numaralı beytinde de geçti ve orada uzunca îzâhât verildi. Kinâyât-ı Acem'i hâvî olan lügatlerde bu ta'bîr münderic değildir. Binâenaleyh muhterem şârihlerin her biri beyt-i şerîfe münasib olan tahmînî bir ma'nâ ile iktifa etmişlerdir. Ankaravî hazretleri bu beyitte "Benim kulağıma bu dü çâr dâng geldi. "Dü çâr", iki kimse biribiriyle dokunmak ma'nâsınadır. Ama burada "sakîl geldi ve kabîh geldi" ma'nâsına isti'mâl olunmuştur" buyurur. Hind şârihlerinden İmdâdullah hazretleri de "dü çâr dâng" ya'ni "çok ağır geldi." 'Dâng', dirhemin altıda bir parçasıdır, "hakîr"den kinâyedir. Ses kulağıma geldi, onu hakîr bildi" buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî de kezâ “Dü çâr dâng, hakîr olan şeyden kinâyedir" demiştir. Binâenaleyh fakîr dahi bu ma'nâyı almak mecbûriyetinde kaldım.

3376. "Ben bütün ömrümde bu kilisede ve ma'bedde asla böyle çirkin ses işitmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. "Ben bütün ömrümde bu kilisede ve mabette asla böyle çirkin ses işitmedim!"

"Deyr", Hristiyanların mabedi ve manastırı, "künişt" ise Mecusilerin ateşgedesi ve Yahudilerin mabedi anlamındadır. Yani, kız dedi ki: "Ben ömrüm boyunca bu kilisede ve diğer mabetlerde asla böyle çirkin ve tabiata nefret verici ses işitmedim!" dedi.

"Deyr", hıristiyanların ma'bedi ve manastırı, "künişt", mecûsîlerin âteşkedesi ve yahûdîlerin ma'bedi ma'nâsınadır. Ya'ni, kız dedi ki: "Ben müddet-i ömrümde bu kilisede ve dîğer ma'bedlerde asla böyle çirkin ve tab'a nefret verici ses işitmedim!" dedi.

3377. Kız kardeşi ona dedi ki: "Bu ezân sesi ve mü'minlerin i'lâmı ve şiârıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Kız kardeşi ona dedi ki: "Bu ezân sesi ve mü'minlerin bildirmesi ve nişanıdır."

"İlâm", bildirmek; "şiâr", birkaç anlamı vardır. Burada "nişan ve alâmet" anlamındadır. Yani o kızın kız kardeşi ona cevaben dedi ki: "Bu ses, Müslümanların namaza davet etmek için okudukları ezân sesidir ve mü'minlerin birbirlerine ibadet vaktinin geldiğini haber vermesidir; ve ibadet vaktinin alâmetidir.

"İlâm", bildirmek; “şiâr", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "nişân ve alâmet" ma'nâsınadır. Ya'ni o kızın kız kardeşi ona cevâben dedi ki: "Bu ses müslümanları namaza da'vet etmek için okudukları ezân sesidir ve mü'minlerin birbirlerine vakt-i ibâdet geldiğini haber vermesidir; ve ibâdet vaktinin alâmetidir.

3375. Kız dedi: "Bu mekrûh ses nedir ki, kulağıma bu çok sakîl geldi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3375. Kız dedi: "Bu mekruh ses nedir ki, kulağıma bu çok ağır geldi?"

"Dü çâr dâng" tabiri, Mesnevî-i Şerif'in birçok yerinde geçer. "Dü", iki ve "çâr", dört ve "dâng", eski kuruş itibarının altıda biri anlamındadır. Bu kelimelere ayrı ayrı anlamlar verilse, şerefli beyitlerin anlamlarına uygun görünmez. Nasıl ki bu tabir IV. cildin 1032 numaralı beytinde de geçti ve orada uzun açıklamalar verildi. Acem kinayelerini içeren lügatlerde bu tabir yer almaz. Bu sebeple muhterem şarihlerin her biri, şerefli beyte uygun olan tahmini bir anlam ile yetinmişlerdir. Ankaravî hazretleri bu beyitte "Benim kulağıma bu dü çâr dâng geldi. "Dü çâr", iki kimsenin birbiriyle dokunması anlamındadır. Ama burada "ağır geldi ve çirkin geldi" anlamında kullanılmıştır" buyurur. Hint şarihlerinden İmdâdullah hazretleri de "dü çâr dâng" yani "çok ağır geldi." 'Dâng', dirhemin altıda bir parçasıdır, "hakir"den kinayedir. Ses kulağıma geldi, onu hakir bildi" buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî de aynı şekilde "Dü çâr dâng, hakir olan şeyden kinayedir" demiştir. Bu sebeple fakir dahi bu anlamı almak mecburiyetinde kaldım.

“Dü çâr dâng”, ta'bîri Mesnevî-i Şerîfin müteaddid mahallerinde geçer. “Dü", iki ve “çâr", dört ve "dâng", eski kuruş i'tibârının altıda biri ma'nâsınadır. Bu kelimelere ayrı ayrı ma'nâlar verilse ebyât-ı şerîfenin ma'nâlarına münasib görünmez. Nitekim bu ta'bîr IV. cildin 1032 numaralı beytinde de geçti ve orada uzunca îzâhât verildi. Kinâyât-ı Acem'i hâvî olan lügatlerde bu ta'bîr münderic değildir. Binâenaleyh muhterem şârihlerin her biri beyt-i şerîfe münasib olan tahmînî bir ma'nâ ile iktifa etmişlerdir. Ankaravî hazretleri bu beyitte "Benim kulağıma bu dü çâr dâng geldi. "Dü çâr", iki kimse biribiriyle dokunmak ma'nâsınadır. Ama burada "sakîl geldi ve kabîh geldi" ma'nâsına isti'mâl olunmuştur" buyurur. Hind şârihlerinden İmdâdullah hazretleri de "dü çâr dâng" ya'ni "çok ağır geldi." 'Dâng', dirhemin altıda bir parçasıdır, "hakîr"den kinâyedir. Ses kulağıma geldi, onu hakîr bildi" buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî de kezâ “Dü çâr dâng, hakîr olan şeyden kinâyedir" demiştir. Binâenaleyh fakîr dahi bu ma'nâyı almak mecbûriyetinde kaldım.

3376. "Ben bütün ömrümde bu kilisede ve ma'bedde asla böyle çirkin ses işitmedim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3376. "Ben bütün ömrümde bu kilisede ve mabette asla böyle çirkin ses işitmedim!"

"Deyr", Hristiyanların mabedi ve manastırı, "künişt" ise Mecusilerin ateşgedesi ve Yahudilerin mabedi anlamındadır. Yani, kız dedi ki: "Ben ömrüm boyunca bu kilisede ve diğer mabetlerde asla böyle çirkin ve tabiata nefret verici ses işitmedim!" dedi.

"Deyr", hıristiyanların ma'bedi ve manastırı, "künişt", mecûsîlerin âteşkedesi ve yahûdîlerin ma'bedi ma'nâsınadır. Ya'ni, kız dedi ki: "Ben müddet-i ömrümde bu kilisede ve dîğer ma'bedlerde asla böyle çirkin ve tab'a nefret verici ses işitmedim!" dedi.

3377. Kız kardeşi ona dedi ki: "Bu ezân sesi ve mü'minlerin i'lâmı ve şiârıdır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3377. Kız kardeşi ona dedi ki: "Bu ezân sesi ve mü'minlerin bildirmesi ve nişanıdır."

"İlâm", bildirmek; "şiâr", birkaç anlamı vardır. Burada "nişan ve alâmet" anlamındadır. Yani o kızın kız kardeşi ona cevaben dedi ki: "Bu ses, Müslümanların namaza davet etmek için okudukları ezân sesidir ve mü'minlerin birbirlerine ibadet vaktinin geldiğini haber vermesidir; ve ibadet vaktinin alâmetidir.

"İlâm", bildirmek; “şiâr", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "nişân ve alâmet" ma'nâsınadır. Ya'ni o kızın kız kardeşi ona cevâben dedi ki: "Bu ses müslümanları namaza da'vet etmek için okudukları ezân sesidir ve mü'minlerin birbirlerine vakt-i ibâdet geldiğini haber vermesidir; ve ibâdet vaktinin alâmetidir.

3378. Ona i'tikād gelmedi, başkasından sordu. O başkası da "Evet, ey kamer!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Ona inanç gelmedi, başkasından sordu. O başkası da "Evet, ey ay!" dedi.

Bazı nüshalarda "ay" yerine "baba" geçmektedir. Yani, kız kardeşinin sözüne inanmadı. Kanaatini güçlendirmek için başkasından sordu. O sorduğu kimse de: "Evet, bu ses Müslümanların ezan sesidir ey ay yüzlü güzel!" veya "ey bir baba gibi tedbir sahibi!" dedi.

Ba'zı nüshada "kamer" yerine "peder" vâki'dir. Ya'ni, kız hemşîresinin sözüne inanmadı. Kanâatini kuvvetlendirmek için başkasından sordu. O sorduğu kimse de: "Evet, bu ses müslümanların ezân sesidir ey ay yüzlü güzel!" veyâhud "ey bir baba gibi tedbîr sahibi!" dedi.

3379. Vaktaki ona yakîn oldu, benzi sarardı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. Ona kesin bilgi hâsıl olduğunda, benzi sarardı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu.

Bu çirkin sesin Müslümanların ezanı olduğuna kendisine kesin bilgi hâsıl olduğunda, Müslümanlığa meyil ve muhabbet ettiğinden dolayı utandı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu. Çünkü avamın meyli mana güzelliğine değil, görünen güzelliklere ve süsleredir. İşte bu inceliğe vâkıf olan Hristiyanlar kiliselerini ve rahiplerini görünüşte süslerler ve güzel yüzlü ve sesli çocuklara dualar okutur ve terennüm ettirirler; ve bu şekilde avamı kendi dinlerine imrendirmeye çalışırlar.

Vaktâki bu çirkin ses müslümanların ezânı olduğuna kendisine yakîn hâsıl oldu, Müslümanlığa meyil ve muhabbet ettiğinden dolayı utandı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu. Zîrâ avâmın meyli ma'nâ güzelliğine değil, zâhirî güzelliklere ve süsleredir. İşte bu inceliğe vâkıf olan hıristiyanlar kiliselerini ve râhiblerini zâhiren süslerler ve güzel yüzlü ve sesli çocuklara duâlar tegannî ve terennüm ettirirler; ve bu sûretle avâmı kendi dinlerine imrendirmeğe çalışırlar.

3380. "Artık teşvîş ve azabdan kurtuldum. Dün gece o husûsta rü'yâ korkusu olmaksızın yattım." [3384]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. "Artık teşviş ve azaptan kurtuldum. Dün gece o hususta rüya korkusu olmaksızın yattım."

Bazı nüshalarda izafet terkibi olarak "Bî-havf-i hâb" (uyku korkusu olmaksızın) şeklinde geçmektedir ki, tercüme ona göre yapıldı; ve bazı nüshalarda "bî-havf ü hab" (korkusuz ve uykusuz) şeklinde atıfla geçmektedir. Bu şekilde anlam "korkusuz ve rüyasız olarak yattım" demek olur. Yani, "Kızımın Müslüman olma meselesi derdinden kurtuldum ve rahat rahat uyudum" demektir.

Ba'zı nüshada terkîb-i izâfi olarak "Bî-havf-i hâb" vâki'dir ki, tercüme ona göre yapıldı; ve ba'zı nüshada "bî-havf ü hab" sûretinde atf ile vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "korkusuz ve rü'yâsız olarak yattım" demek olur. Ya'ni, "Kızımın müslüman olmak mes'elesi gamından kurtuldum ve râhat râhat uyudum" demektir.

3381. "Onun sesinden benim rahatım bu oldu. Şükür için hediye getirdim, o adam hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. "Onun sesinden benim rahatım bu oldu. Şükür için hediye getirdim, o adam hani?"

"Be-şükr"deki "be" harfi sebep bildirmek içindir. Yani, "O müezzinin çirkin sesinden benim rahatım bu şekilde meydana geldi. Bu sebeple ona teşekkür etmek için bu hediyeyi getirdim. O adam nerededir ki, hediyemi vereyim?"

"Be-şükr"deki "be" ta'lîl içindir. Ya'ni, "O müezzinin çirkin sesinden benim râhatım bu sûretle vâki' oldu. Binâenaleyh ona teşekkür etmek için bu hediyeyi getirdim. O adam nerededir ki, hediyemi vereyim?"

3378. Ona i'tikād gelmedi, başkasından sordu. O başkası da "Evet, ey kamer!" dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3378. Ona inanç gelmedi, başkasından sordu. O başkası da "Evet, ey ay!" dedi.

Bazı nüshalarda "ay" yerine "baba" geçmektedir. Yani, kız kardeşinin sözüne inanmadı. Kanaatini güçlendirmek için başkasından sordu. O sorduğu kimse de: "Evet, bu ses Müslümanların ezan sesidir ey ay yüzlü güzel!" veya "ey bir baba gibi tedbir sahibi!" dedi.

Ba'zı nüshada "kamer" yerine "peder" vâki'dir. Ya'ni, kız hemşîresinin sözüne inanmadı. Kanâatini kuvvetlendirmek için başkasından sordu. O sorduğu kimse de: "Evet, bu ses müslümanların ezân sesidir ey ay yüzlü güzel!" veyâhud "ey bir baba gibi tedbîr sahibi!" dedi.

3379. Vaktaki ona yakîn oldu, benzi sarardı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3379. Ona kesin bilgi hâsıl olduğunda, benzi sarardı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu.

Bu çirkin sesin Müslümanların ezanı olduğuna kendisine kesin bilgi hâsıl olduğunda, Müslümanlığa meyil ve muhabbet ettiğinden dolayı utandı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu. Çünkü avamın meyli mana güzelliğine değil, görünen güzelliklere ve süsleredir. İşte bu inceliğe vâkıf olan Hristiyanlar kiliselerini ve rahiplerini görünüşte süslerler ve güzel yüzlü ve sesli çocuklara dualar okutur ve terennüm ettirirler; ve bu şekilde avamı kendi dinlerine imrendirmeye çalışırlar.

Vaktâki bu çirkin ses müslümanların ezânı olduğuna kendisine yakîn hâsıl oldu, Müslümanlığa meyil ve muhabbet ettiğinden dolayı utandı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu. Zîrâ avâmın meyli ma'nâ güzelliğine değil, zâhirî güzelliklere ve süsleredir. İşte bu inceliğe vâkıf olan hıristiyanlar kiliselerini ve râhiblerini zâhiren süslerler ve güzel yüzlü ve sesli çocuklara duâlar tegannî ve terennüm ettirirler; ve bu sûretle avâmı kendi dinlerine imrendirmeğe çalışırlar.

3380. "Artık teşvîş ve azabdan kurtuldum. Dün gece o husûsta rü'yâ korkusu olmaksızın yattım." [3384]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3380. "Artık teşviş ve azaptan kurtuldum. Dün gece o hususta rüya korkusu olmaksızın yattım."

Bazı nüshalarda izafet terkibi olarak "Bî-havf-i hâb" (uyku korkusu olmaksızın) şeklinde geçmektedir ki, tercüme ona göre yapıldı; ve bazı nüshalarda "bî-havf ü hab" (korkusuz ve uykusuz) şeklinde atıfla geçmektedir. Bu şekilde anlam "korkusuz ve rüyasız olarak yattım" demek olur. Yani, "Kızımın Müslüman olma meselesi derdinden kurtuldum ve rahat rahat uyudum" demektir.

Ba'zı nüshada terkîb-i izâfi olarak "Bî-havf-i hâb" vâki'dir ki, tercüme ona göre yapıldı; ve ba'zı nüshada "bî-havf ü hab" sûretinde atf ile vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "korkusuz ve rü'yâsız olarak yattım" demek olur. Ya'ni, "Kızımın müslüman olmak mes'elesi gamından kurtuldum ve râhat râhat uyudum" demektir.

3381. "Onun sesinden benim rahatım bu oldu. Şükür için hediye getirdim, o adam hani?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3381. "Onun sesinden benim rahatım bu oldu. Şükür için hediye getirdim, o adam hani?"

"Be-şükr"deki "be" harfi sebep bildirmek içindir. Yani, "O müezzinin çirkin sesinden benim rahatım bu şekilde meydana geldi. Bu sebeple ona teşekkür etmek için bu hediyeyi getirdim. O adam nerededir ki, hediyemi vereyim?"

"Be-şükr"deki "be" ta'lîl içindir. Ya'ni, "O müezzinin çirkin sesinden benim râhatım bu sûretle vâki' oldu. Binâenaleyh ona teşekkür etmek için bu hediyeyi getirdim. O adam nerededir ki, hediyemi vereyim?"

3382. Vaktaki onu gördü dedi: "Bu hediyeyi kabul et, zîrâ benim için kurtarıcı ve el tutucu oldun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Onu gördüğü vakit dedi: "Bu hediyeyi kabul et, çünkü benim için kurtarıcı ve el tutucu oldun!"

Hediye ile gelen kâfir, o çirkin sesli müezzini gördüğü vakit dedi: "Bu hediyeyi kabul et, çünkü sen beni azaptan ve eziyetten kurtarıcı ve elimden tutup beni bu dert içinden çıkarıcı oldun!"

Vaktâki hediye ile gelen kâfir o çirkin sesli müezzini gördü, dedi: “Bu hediyeyi kabûl et, zîrâ sen beni azâbdan ve eziyetten kurtarıcı ve elimden tutup beni bu derd içinden çıkarıcı oldun!"

3383. "İhsandan ve iyilikten bana o şeyi ki yaptın; müstemirr olarak senin benden olmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. "İhsandan ve iyilikten bana o şeyi ki yaptın; sürekli olarak senin benden olmuşum."

"Birr", iyilik; "müstemirr", sürekli ve kesintisiz demektir. Yani, "Bana yaptığın ihsandan ve iyilikten dolayı ben senin daima benden olmuşumdur."

"Birr", iyilik; “müstemirr”, dâim ve muttasıl demektir. Ya'ni, "Bana yaptığın ihsândan ve iyilikten dolayı ben senin dâimâ benden olmuşumdur."

3384. "Eğer ben mal ve mülkte ve servette ferd olaydım, ben senin ağzını altın ile doldurur idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. "Eğer ben malda, mülkte ve servette tek olsaydım, ben senin ağzını altın ile doldururdum."

3385. Sizin îmânınız riya ve mecâzdır! O ezân gibi yol vurucudur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. Sizin imanınız riya ve mecazdır! O ezan gibi yol kesicidir!

Bu şerefli beyit, Pir Efendimiz tarafından taklit ehli ve riyakârları uyarmak içindir. Yani, ey taklit ehli, sizin imanınız gösteriştir ve asıl anlamından uzaktır ve mecazîdir. O, çirkin sesle okunan ezan gibi hakikat yolunu kesicidir.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pir efendimiz tarafından ehl-i taklîd ve riyâyı îkāzdır. Ya'ni, ey ehl-i taklîd, sizin îmânınız gösteriştir ve ma'nâ-yı aslîsinden hâriçtir ve mecâzdır. O çirkin sesle okunan ezân gibi hakîkat yolunu vurucudur.

## Îmân hakkında kâfirin müslüman ile olan hikâyesine rücû'

3382. Vaktaki onu gördü dedi: "Bu hediyeyi kabul et, zîrâ benim için kurtarıcı ve el tutucu oldun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3382. Onu gördüğü vakit dedi: "Bu hediyeyi kabul et, çünkü benim için kurtarıcı ve el tutucu oldun!"

Hediye ile gelen kâfir, o çirkin sesli müezzini gördüğü vakit dedi: "Bu hediyeyi kabul et, çünkü sen beni azaptan ve eziyetten kurtarıcı ve elimden tutup beni bu dert içinden çıkarıcı oldun!"

Vaktâki hediye ile gelen kâfir o çirkin sesli müezzini gördü, dedi: “Bu hediyeyi kabûl et, zîrâ sen beni azâbdan ve eziyetten kurtarıcı ve elimden tutup beni bu derd içinden çıkarıcı oldun!"

3383. "İhsandan ve iyilikten bana o şeyi ki yaptın; müstemirr olarak senin benden olmuşum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3383. "İhsandan ve iyilikten bana o şeyi ki yaptın; sürekli olarak senin benden olmuşum."

"Birr", iyilik; "müstemirr", sürekli ve kesintisiz demektir. Yani, "Bana yaptığın ihsandan ve iyilikten dolayı ben senin daima benden olmuşumdur."

"Birr", iyilik; “müstemirr”, dâim ve muttasıl demektir. Ya'ni, "Bana yaptığın ihsândan ve iyilikten dolayı ben senin dâimâ benden olmuşumdur."

3384. "Eğer ben mal ve mülkte ve servette ferd olaydım, ben senin ağzını altın ile doldurur idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3384. "Eğer ben malda, mülkte ve servette tek olsaydım, ben senin ağzını altın ile doldururdum."

3385. Sizin îmânınız riya ve mecâzdır! O ezân gibi yol vurucudur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3385. Sizin imanınız riya ve mecazdır! O ezan gibi yol kesicidir!

Bu şerefli beyit, Pir Efendimiz tarafından taklit ehli ve riyakârları uyarmak içindir. Yani, ey taklit ehli, sizin imanınız gösteriştir ve asıl anlamından uzaktır ve mecazîdir. O, çirkin sesle okunan ezan gibi hakikat yolunu kesicidir.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pir efendimiz tarafından ehl-i taklîd ve riyâyı îkāzdır. Ya'ni, ey ehl-i taklîd, sizin îmânınız gösteriştir ve ma'nâ-yı aslîsinden hâriçtir ve mecâzdır. O çirkin sesle okunan ezân gibi hakîkat yolunu vurucudur.

## Îmân hakkında kâfirin müslüman ile olan hikâyesine rücû'

3386. Fakat Şeyh Bâyezîd'in îmânından kalbime ne kadar hasret erişti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. Fakat Şeyh Bâyezîd'in imanından kalbime ne kadar hasret erişti?

Bu beyit, 3352 numaralı beyitten başlayan kıssanın devamıdır. Yani Müslümanlardan biri bir kâfire "Müslüman ol!" demiş ve o kâfir de ancak Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin Müslümanlığını beğenip övmüştü. Bu şerefli beyit de o kâfirin dilindendir.

Bu beyit 3352 numaralı beyitten başlayan kıssanın mâba'didir. Ya'ni müslümanın biri bir kâfire “Müslüman ol!" demiş ve o kâfir dahi ancak Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müslümanlığını beğenip medhetmiş idi. Bu beyt-i şerîf dahi o kâfirin lisânındandır.

3387. O kadın gibi ki eşeğin cima'ını gördü, dedi: “Eyvah, bu ferîd olan fahl nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. O kadın gibi ki eşeğin çiftleşmesini gördü, dedi: “Eyvah, bu eşsiz erkek nedir?"

"Fahl", her canlının erkeği ve dil bilginlerinin bazılarına göre "kuvvetli erkeklik organı"dır. Burada her iki anlam da uygundur. Bu beyitte, bu cildin 1333 numaralı beytinden itibaren açıklanan cariye ve eşek kıssasına işaret edilir. Bu ve sonraki beyit, Hz. Pîr'in dilinden benzetme yoluyla söylenmiştir.

"Fahl", her zî-rûhun erkeği ve lügat ulemâsının ba'zıları indinde "kuvvetli zeker"dir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Bu beyitte bu cildin 1333 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyrulan câriye ve eşek kıssasına işaret buyrulur. Bu ve âtîdeki beyit Hz. Pîrin lisânından teşbîhen vâki' olmuştur.

3388. “Eğer cima' bu ise ki, bu eşekler götürdürler, bu kocalar bizim fercimize pislediler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. "Eğer cima' bu ise ki, bu eşekler götürdürler, bu kocalar bizim fercimize pislediler."

Yani, o yukarıda geçen kıssada kadın, eşeğin cima'ını ve erkekliğini beğenmiş olduğu gibi kâfir dahi Hz. Bâyezîd'in imanını ve Müslümanlıktaki erliğini beğenmiş ve şehveti zayıf olan erkeklerin kadınların ferclerini kirlettiği gibi riya ehlinin ve taklitçilerin imanı dahi İslamiyet'in adını lekelemiştir.

Ya'ni, o yukarıda geçen kıssada kadın, eşeğin cimâ'ını ve erkekliğini beğenmiş olduğu gibi kâfir dahi Hz. Bâyezîd'in îmânını ve müslümanlıktaki erliğini beğenmiş ve şehveti zayıf olan erkeklerin kadınların ferclerini telvîs ettiği gibi ehl-i riyâ ve taklîdin îmânı dahi İslamiyet'in nâmını lekelendirmiştir.

3389. Imânın bütün hakkını Bâyezîd verdi. Böyle ferîd olan arslana aferinler olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. İmânın bütün hakkını Bâyezîd verdi. Böyle eşsiz olan arslana aferinler olsun!

3390. Onun îmânından bir katre deryaya gitse derya onun katresinde gark olur. [3394]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. Onun imanından bir damla denize gitse, deniz onun damlasında boğulur.

Âlem halkının başvurdukları mecazî iman (gerçek olmayan, taklit iman) bir deniz gibidir. Eğer Hz. Bâyezîd'in hakiki imanından bir zerre o mecazî iman denizine gitse, bu mecazî iman denizi onun bir damlasında boğulur ve yok olur ve hakiki imana dönüşür.

Âlem halkının tevessül ettikleri îmân-ı mecâzî bir deryâ gibidir. Eğer Hz. Bâyezîd'in îmân-ı hakîkîsinden bir zerre o îmân-ı mecâzî deryâsına gitse, bu îmân-ı mecâzî deryâsı onun bir katresinde gark ve mahv olur ve îmân-ı hakîkîye münkalib olur.

3386. "Fakat Şeyh Bâyezîd'in îmânından kalbime ne kadar hasret erişti?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3386. "Fakat Şeyh Bâyezîd'in imanından kalbime ne kadar hasret erişti?"

Bu beyit, 3352 numaralı beyitten başlayan kıssanın devamıdır. Yani Müslümanlardan biri bir kâfire "Müslüman ol!" demiş ve o kâfir de ancak Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin Müslümanlığını beğenip övmüştü. Bu şerefli beyit de o kâfirin dilindendir.

Bu beyit 3352 numaralı beyitten başlayan kıssanın mâba'didir. Ya'ni müslümanın biri bir kâfire “Müslüman ol!" demiş ve o kâfir dahi ancak Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müslümanlığını beğenip medhetmiş idi. Bu beyt-i şerîf dahi o kâfirin lisânındandır.

3387. O kadın gibi ki eşeğin cima'ını gördü, dedi: “Eyvah, bu ferîd olan fahl nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3387. O kadın gibi ki eşeğin çiftleşmesini gördü, dedi: “Eyvah, bu eşsiz erkek nedir?"

"Fahl", her canlının erkeği ve dil bilginlerinin bazılarına göre "kuvvetli erkeklik organı"dır. Burada her iki anlam da uygundur. Bu beyitte, bu cildin 1333 numaralı beytinden itibaren açıklanan cariye ve eşek kıssasına işaret edilir. Bu ve sonraki beyit, Hz. Pîr'in dilinden benzetme yoluyla söylenmiştir.

"Fahl", her zî-rûhun erkeği ve lügat ulemâsının ba'zıları indinde "kuvvetli zeker"dir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Bu beyitte bu cildin 1333 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyrulan câriye ve eşek kıssasına işaret buyrulur. Bu ve âtîdeki beyit Hz. Pîrin lisânından teşbîhen vâki' olmuştur.

3388. “Eğer cima' bu ise ki, bu eşekler götürdürler, bu kocalar bizim fercimize pislediler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3388. "Eğer cima' bu ise ki, bu eşekler götürdürler, bu kocalar bizim fercimize pislediler."

Yani, o yukarıda geçen kıssada kadın, eşeğin cima'ını ve erkekliğini beğenmiş olduğu gibi kâfir dahi Hz. Bâyezîd'in imanını ve Müslümanlıktaki erliğini beğenmiş ve şehveti zayıf olan erkeklerin kadınların ferclerini kirlettiği gibi riya ehlinin ve taklitçilerin imanı dahi İslamiyet'in adını lekelemiştir.

Ya'ni, o yukarıda geçen kıssada kadın, eşeğin cimâ'ını ve erkekliğini beğenmiş olduğu gibi kâfir dahi Hz. Bâyezîd'in îmânını ve müslümanlıktaki erliğini beğenmiş ve şehveti zayıf olan erkeklerin kadınların ferclerini telvîs ettiği gibi ehl-i riyâ ve taklîdin îmânı dahi İslamiyet'in nâmını lekelendirmiştir.

3389. "İmânın bütün hakkını Bâyezîd verdi. Böyle ferîd olan arslana aferinler olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3389. "İmanın bütün hakkını Bâyezîd verdi. Böyle eşsiz olan arslana aferinler olsun!"

3390. Onun îmânından bir katre deryaya gitse derya onun katresinde gark olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3390. Onun imanından bir damla denize gitse, deniz onun damlasında boğulur.

Âlem halkının başvurdukları mecazî iman bir deniz gibidir. Eğer Hz. Bâyezîd'in hakikî imanından bir zerre o mecazî iman denizine gitse, bu mecazî iman denizi onun bir damlasında boğulur ve yok olur ve hakikî imana dönüşür.

[3394] Âlem halkının tevessül ettikleri îmân-ı mecâzî bir deryâ gibidir. Eğer Hz. Bâyezîd'in îmân-ı hakîkîsinden bir zerre o îmân-ı mecâzî deryâsına gitse, bu îmân-ı mecâzî deryâsı onun bir katresinde gark ve mahv olur ve îmân-ı hakîkîye münkalib olur.

3391. Ormanlarda ateşten bir zerre gibi, o zerre içinde orman fânî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. Ormanlarda ateşten bir zerre gibi, o zerre içinde orman fânî olur.

Denizin damlada boğulup yok olmasının örneği şudur ki, ateşin bir zerresi ve bir kıvılcımı ormana sıçrasa, orman o kıvılcımdan ateş alıp tamamen yanıp yok olur ve kıvılcımda fânî olur.

Deryânın katrede gark ve mahvının misâli budur ki, ateşin bir zerresi ve bir kıvılcımı ormana sıçrasa orman o kıvılcımdan ateş alıp kâmilen yanıp mahv olur ve kıvılcımda fânî olur.

3392. Askerli olan şâhın kalbinde bir hayâl gibi ki, cenkte hasımları tebâh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. Askerli olan şâhın kalbinde bir hayâl gibi ki, cenkte hasımları tebâh etti.

Bu beyit de damlanın denizi yok etmesinin örneğidir. Yani, ordu ve kuvvet sahibi olan bir padişahın kalbindeki bir hayâl, görünen âlemde deniz misali olan düşman ordusuna göre bir zerre mesabesindedir. Fakat bu hayâlî olan tedbir o padişahın kendi askeri üzerinde etkili olup savaşta düşman ordusunun saflarını yok eder ve bozar.

Bu beyit dahi katrenin deryâyı ifnâ etmesinin misâlidir. Ya'ni, ordu ve kuvvet sâhibi olan bir pâdişâhın kalbindeki bir hayâl, zâhirde deryâ misâli olan düşman ordusuna nisbeten bir zerre mesâbesindedir. Fakat bu hayâlî olan tedbîr o pâdişâhın kendi askeri üzerinde müessir olup cenkte düşman ordusunun saflarını tebâh eder ve bozar.

3393. Muhammed'de de bir kıvılcım yüz gösterdi. Nihâyet kâfirin ve cühûdun gevheri fânî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Muhammed'de de bir kıvılcım yüz gösterdi. Sonunda kâfirin ve Yahudi'nin cevheri yok oldu.

"Sitâre", burada kıvılcım anlamındadır; ve "kıvılcım"dan kastedilen, Hakk'ın hidayet nurudur. Yani, Muhammed (a.s.) Efendimiz peygamberlikten önce kitap ve iman ne olduğunu bilmezken, ilahi vahiy geldiği zaman onun kalbinde Hakk'ın hidayet nuru parladı ve ilahi tevhidin parıltısı ortaya çıktı. Sonunda şirke dayalı olan kâfirlerin ve Yahudilerin inkâr cevheri yandı ve yok oldu. Nitekim Şûrâ Suresi'nin sonunda şöyle buyrulur: ﴿وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا﴾ (Şûrâ, 42/52) Yani "Diğer peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir vahyi vahyettik. Halbuki kitap ve iman ne olduğunu bilmezdin. Velakin biz o vahyi nur yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz."

“Sitâre”, burada kıvılcım ma'nâsınadır; ve “kıvılcım”dan murâd, hidâyet-i Hak nûrudur. Ya'ni, Muhammed (a.s.) Efendimiz nübüvvetten evvel kitâb ve îmân ne olduğunu bilmez iken, vahy-i ilâhî geldiği vakit onun kalbinde nûr-i hidâyet-i Hak parladı ve tevhîd-i ilâhî şa'şaası zuhûr etti. Nihâyet şirke müstenid olan kâfirlerin ve cühûdların gevher-i inkârı yandı ve fânî oldu. Nitekim Şûre-i Şûrâ'nın nihâyetinde şöyle buyrulur: ﴿وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا﴾ (Şûrâ, 42/52) Ya'ni “Sâir peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir vahyi vahyettik. Halbuki kitâb ve îmân ne olduğunu bilmez idin. Velâkin biz o vahyi nûr yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz.”

3394. O kimse ki îmân buldu, emâna gitti. Bâkîlerin küfürleri iki şübhe oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. O kimse ki iman buldu, emana gitti. Geri kalanların küfürleri iki şüphe oldu.

Yani, Peygamber'in daveti üzerine iman eden kimseler, hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında emniyet ve rahat buldular. Geri kalanların küfrü ve inkârı, "Acaba Muhammedî yol mu doğrudur, yoksa bizim

Ya'ni, Peygamber'in da'veti üzerine îmân eden kimseler, hem dünyâ hayâtında ve hem de âhiret hayâtında emniyet ve râhat buldular. Bâkîde kalanların küfrü ve inkârı, “Acabâ tarîk-i Muhammedî mi doğrudur, yoksa bizim

3391. Ormanlarda ateşten bir zerre gibi, o zerre içinde orman fânî olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3391. Ormanlarda ateşten bir zerre gibi, o zerre içinde orman fânî olur.

Denizin damlada boğulup yok olmasının örneği şudur ki, ateşin bir zerresi ve bir kıvılcımı ormana sıçrasa, orman o kıvılcımdan ateş alıp tamamen yanıp yok olur ve kıvılcımda fânî olur.

Deryânın katrede gark ve mahvının misâli budur ki, ateşin bir zerresi ve bir kıvılcımı ormana sıçrasa orman o kıvılcımdan ateş alıp kâmilen yanıp mahv olur ve kıvılcımda fânî olur.

3392. Askerli olan şahın kalbinde bir hayal gibi ki, cenkte hasımları tebâh etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3392. Askeri olan şahın kalbinde bir hayal gibi ki, savaşta düşmanları yok etti.

Bu beyit de damlanın denizi yok etmesinin örneğidir. Yani, ordu ve kuvvet sahibi olan bir padişahın kalbindeki bir hayal, görünüşte deniz misali olan düşman ordusuna göre bir zerre mesabesindedir. Fakat bu hayalî olan tedbir o padişahın kendi askeri üzerinde etkili olup savaşta düşman ordusunun saflarını yok eder ve bozar.

Bu beyit dahi katrenin deryayı ifnâ etmesinin misalidir. Ya'ni, ordu ve kuvvet sahibi olan bir pâdişâhın kalbindeki bir hayal, zâhirde deryâ misâli olan düşman ordusuna nisbeten bir zerre mesâbesindedir. Fakat bu hayâlî olan tedbîr o pâdişâhın kendi askeri üzerinde müessir olup cenkte düşman ordusunun saflarını tebâh eder ve bozar.

3393. Muhammed'de bir kıvılcım yüz gösterdi. Nihayet kâfirin ve cühûdun gevheri fânî oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3393. Muhammed'de bir kıvılcım yüz gösterdi. Nihayet kâfirin ve inkârcının özü yok oldu.

"Sitâre", burada kıvılcım anlamındadır; ve "kıvılcım"dan kastedilen, Hak'tan gelen hidayet nurudur. Yani, Muhammed (a.s.) Efendimiz peygamberlikten önce kitap ve iman ne olduğunu bilmezken, ilahi vahiy geldiği zaman onun kalbinde Hak'tan gelen hidayet nuru parladı ve ilahi tevhidin (Allah'ın birliği) parıltısı ortaya çıktı. Nihayet şirke dayanan kâfirlerin ve inkârcıların inkâr özü yandı ve yok oldu. Nitekim Şûrâ suresinin sonunda şöyle buyrulur: وَكَذَلِكَ أُوحِينَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا ۖ مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا (Şûrâ, 42/52) Yani "Diğer peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir vahyi vahyettik. Halbuki kitap ve iman ne olduğunu bilmez idin. Aksine biz o vahyi nur yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz."

"Sitâre", burada kıvılcım ma'nâsınadır; ve "kıvılcım"dan murâd, hidâyet-i Hak nûrudur. Ya'ni, Muhammed (a.s.) Efendimiz nübüvvetten evvel kitâb ve îmân ne olduğunu bilmez iken, vahy-i ilâhî geldiği vakit onun kalbinde nûr-i hidâyet-i Hak parladı ve tevhîd-i ilâhî şa'şaası zuhûr etti. Nihayet şirke müstenid olan kâfirlerin ve cühûdların gevher-i inkârı yandı ve fânî oldu. Nitekim sûre-i Şûrâ'nın nihayetinde şöyle buyrulur: وَكَذَلِكَ أُوحِينَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا ۖ مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا (Şûrâ, 42/52) Ya'ni "Sâir peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir vahyi vahyettik. Halbuki kitâb ve îman ne olduğunu bilmez idin. Velâkin biz o vahyi nûr yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz."

3394. O kimse ki îmân buldu, emâna gitti. Bâkîlerin küfürleri iki şübhe oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3394. O kimse ki iman buldu, emniyete gitti. Geri kalanların küfürleri iki şüphe oldu.

Yani, Peygamber'in daveti üzerine iman eden kimseler, hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında emniyet ve rahat buldular. Geri kalanların küfrü ve inkârı, "Acaba Muhammedî yol mu doğrudur, yoksa bizim yolumuz mu doğrudur?" diye iki şüphede kaldılar ve bunlar münafıklardır. Nasıl ki onlar hakkında Nisa Suresi'nde şöyle buyrulur: مذبذبين بينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاء وَلَا إِلَى هؤلاء (Nisa, 4/143) yani "O münafıklar iman ile küfür arasında tereddüt edip ne onlara ne de bunlara mensupturlar."

Ya'ni, Peygamber'in da'veti üzerine îman eden kimseler, hem dünyâ hayâtında ve hem de âhiret hayâtında emniyet ve râhat buldular. Bâkîde kalanların küfrü ve inkârı, "Acabâ tarîk-i Muhammedî mi doğrudur, yoksa bizim yolumuz mu doğrudur?" diye iki şübhede kaldılar ve bunlar münafıklardır. Nitekim onlar hakkında sûre-i Nisa'da şöyle buyrulur: مذبذبين بينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاء وَلَا إِلَى هؤلاء (Nisa, 4/143) ya'ni "O münafıklar îman ile küfür arasında mütereddid olup ne onlara ve ne de bunlara mensûbturlar"

3395. Bir kerre evvelkilerin küfr-i sırfı kalmadı. Ya Müslümanlık veyahud bir korku nasbetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. Bir kere öncekilerin katıksız küfrü kalmadı. Ya Müslümanlık veya bir korku yerleştirdi.

Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) peygamberliğiyle Hakk'ın hidayet nuru parladığı zaman, bir kere önceki kavimlerin kökleşmiş olan katıksız küfrü kalmadı. Çünkü düşünmeye davet edildiler ve düşündükçe tereddüde düştüler. Bu şekilde önceki küfürlerde saflık ve sadelik kalmadı. Bu nur ya Müslümanlığı meydana getirdi veya Müslümanlığın hakkaniyetini, çeşitli delillerle anladıkları farklı sebepler dolayısıyla inat eden kimselerin kalplerine korku yerleştirdi. Peygamberlik döneminde zahiren iman etmiş göründüler ki, bunlar da münafıklar idi.

Resûl-i Ekrem'in nübüvvetiyle nûr-i hidâyet-i Hak parladığı vakit bir kerre evvelki kavimlerin kökleşmiş olan küfr-i sırfı kalmadı. Zîrâ düşünmeğe da'vet olundular ve düşündükçe tereddüde düştüler. Bu süretle evvelki küfürlerde sarâfet ve sâdelik kalmadı. Bu nûr ya Müslümanlığı vücûda getirdi veyahud Müslümanlığın hakkāniyetini, delâil-i müteaddide ile anladıkları esbâb-ı muhtelife dolayısıyla inâd eden kimselerin kalblerine korku nasbetti. Ahd-i Risâletpenâhî'de zâhiren îman etmiş göründüler ki, bunlar da münâfıklar idi.

3396. Bu hîle ile su ve yağ etmekliktir. Bu meseller nûrun zerresinin küfvü değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. Bu, hile ile suyu ve yağı karıştırmak gibidir. Bu örnekler, nurun zerresinin dengi değildir.

Yani, biz iman nurundan "zerre" ve "damla" dedik; ve bu zerreyi ateşin kıvılcımına ve kıvılcımın ormana sıçramasına ve hayale ve hayalin muharebede düşman ordusuna tesir etmesine benzettik. Bu sözler, hile ile suyu yağa karıştırmak demektir. Su ile yağ her ne kadar karışsa da başka başka şeylerdir. Aralarında bir bağıntı yoktur. İşte bu kıvılcım ve hayal örnekleri de böyle nurun zerresinin benzeri ve dengi değildir. Asla birbirlerine benzemez.

Ya'ni, biz nûr-ı îmandan "zerre" ve "katre" dedik; ve bu zerreyi ateşin kıvılcımına ve kıvılcımın ormana sıçramasına ve hayâle ve hayâlin muhârebede düşman ordusuna müessir olduğuna benzettik. Bu sözler hîle ile suyu yağa karıştırmak demektir. Su ile yağ her ne kadar karışsa da başka başka şeylerdir. Aralarında münasebet yoktur. İşte bu kıvılcım ve hayâl meselleri de böyle nûrun zerresinin nazîri ve küfvü değildir. Aslâ birbirlerine benzemez.

3397. Zerre cisimlenmiş olan bir şeyin gayrından olmaz. Lâ-yenkasim olan şarık zerre olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Zerre, cisimlenmiş bir şeyden başkası olmaz. Bölünemeyen parlak şey zerre olmaz.

Yani, zerre ancak cisimlenmiş ve cisim hâlinde bölünmüş olan bir şeyden meydana gelir. Parlayan bir nur bölünmeye elverişli olmadığı için onun zerresi de olmaz. Buna göre iman nuru da böyle bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmeyen bir yolumuz mu doğrudur?" diye iki şüphede kaldılar ve bunlar münafıklardır. Nitekim onlar hakkında Nisa Suresi'nde şöyle buyrulur: مذبذبين بينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاء وَلَا إِلَى هَؤلاء (Nisa, 4/143) yani "O münafıklar iman ile küfür arasında tereddüt edip ne onlara ne de bunlara mensupturlar."

Ya'ni, zerre ancak cisimlenmiş ve cisim hâlinde bölünmüş olan bir şeyden hâsıl olur. Parlayan bir nûr kābil-i taksîm olmadığı için onun zerresi de olmaz. Binâenaleyh nûr-ı îman da böyle taksîm ve tecezzî kabûl etmeyen bir yolumuz mu doğrudur?" diye iki şübhede kaldılar ve bunlar münafıklardır. Nitekim onlar hakkında sûre-i Nisa'da şöyle buyrulur: مذبذبين بينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاء وَلَا إِلَى هَؤلاء (Nisa, 4/143) ya'ni "O münafıklar îman ile küfür arasında mütereddid olup ne onlara ve ne de bunlara mensûbturlar"

3395. Bir kerre evvelkilerin küfr-i sırfı kalmadı. Ya Müslümanlık veyahud bir korku nasbetti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3395. Bir kere öncekilerin katıksız küfrü kalmadı. Ya Müslümanlık veya bir korku yerleştirdi.

Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) peygamberliğiyle Hakk'ın hidayet nuru parladığı zaman, bir kere önceki kavimlerin kökleşmiş olan katıksız küfrü kalmadı. Çünkü düşünmeye davet edildiler ve düşündükçe tereddüde düştüler. Bu şekilde önceki küfürlerde saflık ve sadelik kalmadı. Bu nur ya Müslümanlığı meydana getirdi veya Müslümanlığın hakkaniyetini, çeşitli delillerle anladıkları farklı sebepler dolayısıyla inat eden kimselerin kalplerine korku yerleştirdi. Peygamberlik döneminde zahiren iman etmiş göründüler ki, bunlar da münafıklar idi.

Resûl-i Ekrem'in nübüvvetiyle nûr-i hidâyet-i Hak parladığı vakit bir kerre evvelki kavimlerin kökleşmiş olan küfr-i sırfı kalmadı. Zîrâ düşünmeğe da'vet olundular ve düşündükçe tereddüde düştüler. Bu süretle evvelki küfürlerde sarâfet ve sâdelik kalmadı. Bu nûr ya Müslümanlığı vücûda getirdi veyahud Müslümanlığın hakkāniyetini, delâil-i müteaddide ile anladıkları esbâb-ı muhtelife dolayısıyla inâd eden kimselerin kalblerine korku nasbetti. Ahd-i Risâletpenâhî'de zâhiren îman etmiş göründüler ki, bunlar da münâfıklar idi.

3396. Bu hîle ile su ve yağ etmekliktir. Bu meseller nûrun zerresinin küfvü değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3396. Bu, hile ile suyu ve yağı karıştırmak gibidir. Bu örnekler, nurun zerresinin dengi değildir.

Yani, biz iman nurundan "zerre" ve "damla" dedik; ve bu zerreyi ateşin kıvılcımına ve kıvılcımın ormana sıçramasına ve hayale ve hayalin muharebede düşman ordusuna tesir etmesine benzettik. Bu sözler, hile ile suyu yağa karıştırmak demektir. Su ile yağ her ne kadar karışsa da başka başka şeylerdir. Aralarında bir bağıntı yoktur. İşte bu kıvılcım ve hayal örnekleri de böyle nurun zerresinin benzeri ve dengi değildir. Asla birbirlerine benzemez.

Ya'ni, biz nûr-ı îmandan "zerre" ve "katre" dedik; ve bu zerreyi ateşin kıvılcımına ve kıvılcımın ormana sıçramasına ve hayâle ve hayâlin muhârebede düşman ordusuna müessir olduğuna benzettik. Bu sözler hîle ile suyu yağa karıştırmak demektir. Su ile yağ her ne kadar karışsa da başka başka şeylerdir. Aralarında münasebet yoktur. İşte bu kıvılcım ve hayâl meselleri de böyle nûrun zerresinin nazîri ve küfvü değildir. Aslâ birbirlerine benzemez.

3397. Zerre cisimlenmiş olan bir şeyin gayrından olmaz. Lâ-yenkasim olan şarık zerre olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3397. Zerre, cisimlenmiş bir şeyden başkası olmaz. Bölünemeyen parlayan şey zerre olmaz.

Yani, zerre ancak cisimlenmiş ve cisim hâlinde bölünmüş olan bir şeyden meydana gelir. Parlayan bir nur, bölünmeye elverişli olmadığı için onun zerresi de olmaz. Bu sebeple iman nuru da böyle bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmeyen parlayan bir şeydir. Bu anlam, "müncesim" (cisimlenmiş) kelimesinin "çîzî" (şey) kelimesinin sıfatı olduğuna göre verilmiştir. "Zerre" kelimesinin sıfatı olduğuna göre anlam şu şekilde olur: "Zerre, bir şeyden cisimlenmiş olmaktan başka bir şey değildir." Yani zerre ancak bir maddeden ayrılıp başlı başına cisimlenmiş ve cisim hâlinde bulunmuş olan bir şeydir. İman nuru ise özel bir madde değildir ki, ondan bir parçası ayrılıp başlı başına cisimlenmiş olsun!

Ya'ni, zerre ancak cisimlenmiş ve cisim hâlinde bölünmüş olan bir şeyden hâsıl olur. Parlayan bir nûr kābil-i taksîm olmadığı için onun zerresi de olmaz. Binâenaleyh nûr-ı îman da böyle taksîm ve tecezzî kabûl etmeyen bir şârık ve parlayıcıdır. Bu ma'nâ “müncesim", "çîzî"nin sıfatı olduğuna göre verilmiştir. "Zerre"nin sıfatı olduğuna göre ma'nâ şu vech ile olur: "Zerre, bir şeyden müncesim olmaktan gayri değildir". Ya'ni zerre ancak bir maddeden ayrılıp başlı başına cisimlenmiş ve cisim hâlinde bulunmuş olan bir şeydir. Nûr-ı îman ise bir madde-i mahsüse değildir ki, ondan bir parçası ayrılıp başlı başına müncesim olsun!

3398. Zerre demeyi gizli bir murad bil! Deryanın mahremi değilsin, bu dem köpüksün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Zerre demeyi gizli bir murat bil! Deryanın mahremi değilsin, bu dem köpüksün!

Böyle olunca, bu nur hakkında "zerre" dememizi gizli bir murada ve maksada dayalı bil! O gizli murat ve maksat da eşyanın hüviyeti (varlığının özü) hakkındaki müşahede nurunun cüz'î (kısmi) açığa çıkışıdır. Eğer bu hakiki varlık deryasının müşahedesine dair olan bu cüz'î açığa çıkış meydana gelirse, o deryanın köpüğü mesabesinde (derecesinde) olan eşyanın suretleri (şekilleri) nazardan (gözden) kaybolur; ve bu anda senin mecazî ve taklidî olan imanın hakiki imana dönüşür. Sen ise şimdi köpük mesabesinde olan cismaniyet (bedensellik) âleminde boğulmuş olduğun için bu hakiki varlık deryasının vâkıfı (bileni) ve mahremi değilsin!

Böyle olunca bu nûr hakkında "zerre" ta'bîr etmemizi gizli bir murâd ve maksada müstenid bil! O gizli murâd ve maksad dahi hüviyet-i eşyâ hakkındaki müşâhede nûrunun inkişâf-ı cüz'îsidir. Eğer bu vücûd-ı hakîkî deryâsının müşâhedesine dâir olan bu inkişâf-ı cüz'î hâsıl olursa, o deryânın köpüğü mesâbesinde olan suver-i eşyâ nazardan zâil olur; ve bu anda senin mecâzî ve taklîdî olan îmânın îmân-ı hakîkîye mübeddel olur. Sen ise şimdi köpük mesâbesinde olan cismâniyet âleminde müstağrak olduğun için bu vücûd-ı hakîkî deryâsının vâkıfı ve mahremi değilsin!

3399. Şeyhin îmânının âfitâb-ı neyyiri, eğer şeyhin canının şarkından yüz gösterirse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. Şeyhin imanının parlak güneşi, eğer şeyhin canının doğusundan yüz gösterirse;

"Neyyir", parlayan, ışık saçan demektir. Yani, Şeyh Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin imanının parlayan güneşi eğer şeyhin canının doğusundan doğup ortaya çıksa;

"Neyyir", parlayan, ziyâ saçan demektir. Ya'ni, Şeyh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin îmânının parlayan güneşi eğer şeyhin canının şarkından doğup zâhir olsa;

3400. Bütün pestlik seraya kadar defîne tutar. Bütün bâlâ yeşilliğe mensub [3404] cennet tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. Bütün alçaklık, toprağa kadar define tutar. Bütün yükseklik, yeşilliğe ait cennet tutar.

"Genc", define; "sera", yer altında olan toprak; "huld", daim ve baki olmak demek olup burada cennetten kinayedir. Yani, suret âleminin aşağı kısmı tamamen yer altındaki toprağa varıncaya kadar altın ve gümüş definesine ve yukarı kısmı olan felekler dahi tamamen yeşilliğe ait olan cennete sahip olurdu. Parlak ve parlayıcıdır. Bu anlam, "müncesim"in "çîzî"nin sıfatı olduğuna göre verilmiştir. "Zerre"nin sıfatı olduğuna göre anlam şu şekilde olur: "Zerre, bir şeyden cisimleşmekten başka bir şey değildir." Yani zerre ancak bir maddeden ayrılıp başlı başına cisimlenmiş ve cisim halinde bulunmuş olan bir şeydir. İman nuru ise özel bir madde değildir ki, ondan bir parçası ayrılıp başlı başına cisimleşsin!

"Genc", define; "sera", yer altında olan toprak; "huld", dâim ve bâkî olmak demek olup burada cennetten kinâyedir. Ya'ni, âlem-i sûretin kısm-ı süflîsi kâmilen yer altındaki toprağa varıncaya kadar altın ve gümüş definesine ve kısm-ı ulvîsi olan eflâk dahi kâmilen yeşilliğe mensûb olan cennete mâlik olurdu. şârık ve parlayıcıdır. Bu ma'nâ “müncesim", "çîzî"nin sıfatı olduğuna göre verilmiştir. "Zerre"nin sıfatı olduğuna göre ma'nâ şu vech ile olur: "Zerre, bir şeyden müncesim olmaktan gayri değildir". Ya'ni zerre ancak bir maddeden ayrılıp başlı başına cisimlenmiş ve cisim hâlinde bulunmuş olan bir şeydir. Nûr-ı îman ise bir madde-i mahsüse değildir ki, ondan bir parçası ayrılıp başlı başına müncesim olsun!

3398. Zerre demeyi gizli bir murad bil! Deryanın mahremi değilsin, bu dem köpüksün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3398. Zerre demeyi gizli bir murat bil! Deryanın mahremi değilsin, bu dem köpüksün!

Böyle olunca, bu nur hakkında "zerre" dememizi gizli bir murada ve maksada dayalı bil! O gizli murat ve maksat da eşyanın hüviyeti (varlığının özü) hakkındaki müşahede nurunun cüz'î (kısmi) açığa çıkışıdır. Eğer bu hakiki varlık deryasının müşahedesine dair olan bu cüz'î açığa çıkış meydana gelirse, o deryanın köpüğü mesabesinde (derecesinde) olan eşyanın suretleri (şekilleri) nazardan (gözden) kaybolur; ve bu anda senin mecazî ve taklidî olan imanın hakiki imana dönüşür. Sen ise şimdi köpük mesabesinde olan cismaniyet (bedensellik) âleminde boğulmuş olduğun için bu hakiki varlık deryasının vâkıfı (bileni) ve mahremi değilsin!

Böyle olunca bu nûr hakkında "zerre" ta'bîr etmemizi gizli bir murâd ve maksada müstenid bil! O gizli murâd ve maksad dahi hüviyet-i eşyâ hakkındaki müşâhede nûrunun inkişâf-ı cüz'îsidir. Eğer bu vücûd-ı hakîkî deryâsının müşâhedesine dâir olan bu inkişâf-ı cüz'î hâsıl olursa, o deryânın köpüğü mesâbesinde olan suver-i eşyâ nazardan zâil olur; ve bu anda senin mecâzî ve taklîdî olan îmânın îmân-ı hakîkîye mübeddel olur. Sen ise şimdi köpük mesâbesinde olan cismâniyet âleminde müstağrak olduğun için bu vücûd-ı hakîkî deryâsının vâkıfı ve mahremi değilsin!

3399. Şeyhin îmânının âfitâb-ı neyyiri, eğer şeyhin canının şarkından yüz gösterirse;&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3399. Şeyhin imanının parlak güneşi, eğer şeyhin canının doğusundan yüz gösterirse;

"Neyyir", parlayan, ışık saçan demektir. Yani, Şeyh Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin imanının parlayan güneşi eğer şeyhin canının doğusundan doğup ortaya çıksa;

"Neyyir", parlayan, ziyâ saçan demektir. Ya'ni, Şeyh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin îmânının parlayan güneşi eğer şeyhin canının şarkından doğup zâhir olsa;

3400. Bütün pestlik serâya kadar defîne tutar. Bütün bâlâ yeşilliğe mensub cennet tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3400. Bütün alçaklık, yer altına kadar define tutar. Bütün yükseklik, yeşilliğe ait cennet tutar.

"Genc", define; "sera", yer altında olan toprak; "huld", daim ve baki olmak demektir ki burada cennetten kinayedir. Yani, suret âleminin aşağı kısmı tamamen yer altındaki toprağa varıncaya kadar altın ve gümüş definesine ve yukarı kısmı olan felekler dahi tamamen yeşilliğe ait olan cennete sahip olurdu.

"Genc", define; "sera", yer altında olan toprak; "huld", dâim ve bâkî olmak demek olup burada cennetten kinâyedir. Ya'ni, âlem-i sûretin kısm-ı süflîsi kâmilen yer altındaki toprağa varıncaya kadar altın ve gümüş definesine ve kısm-ı ulvîsi olan eflâk dahi kâmilen yeşilliğe mensûb olan cennete mâlik olurdu.

3401. O nûr-i münîrden bir can tutar. O hakîr topraktan bir cisim tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. O aydınlatıcı nurdan bir can tutar. O değersiz topraktan bir cisim tutar.

Yani, Bâyezîd hazretlerinin ruhu, cisimdeki doğal sıcaklıktan oluşan hayvanî ruh değildir. Çünkü bu ruh, hayvanların hepsinde ortaktır. Onun ruhu, Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de "وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي" (Hicr, 15/29) yani "Ben Âdem'e kendi ruhumdan üfledim" buyurduğu izafî ruhtur; ve bu ruh, kendi zâtından ışık saçan bir nurdur. Hz. Bâyezîd, bu ruh ile birlikte, bu aşağı âlemde değersiz olan topraktan bir de cisim sahibidir. Bu nurun hükmü, onun topraktan olan cisminde egemen olmuştur.

Ya'ni, Bâyezîd hazretlerinin rûhu cisimdeki harâret-i garîziyyeden hâsıl olan rûh-i hayvânî değildir. Zîrâ bu rûh hayvanların hepsinde müşterektir. Onun rûhu Hak Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de "وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي" (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben Âdem'e kendi rûhumdan nefhettim" buyurduğu rûh-ı izâfîdir; ve bu rûh kendi zâtından ziyâdâr olan bir nûrdur. Hz. Bâyezîd bu rûh ile berâber bu âlem-i süflîde hakîr olan topraktan bir de cisim sâhibidir. Bu nûrun hükmü onun topraktan olan cisminde müstevlî olmuştur.

3402. Ey aceb, o bu mudur? Yâhud o mudur? Söyle ki ey amca, bu müşkilde kaldım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. Ey şaşılacak şey, o bu mudur? Yahut o mudur? Söyle ki ey amca, bu zor durumda kaldım!

Şaşılacak şey! Bayezid hazretleri o nurlu ruh mudur? Yoksa değersiz topraktan olan bu beden midir? Bana bunu açıkla ki, ben bu hususta zor durumda kaldım.

Acîb şey! Bâyezîd hazretleri o nûr-ı münîr olan rûh mudur? Yoksa hakîr topraktan olan bu cisim midir? Bana bunu îzâh et ki, ben bu husûsta müşkil içinde kaldım.

3403. Ey birâder, eğer o bu ise, o nedir? Onun nûrundan yedi gök pür-nûr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Ey birâder, eğer o bu ise, o nedir? Onun nûrundan yedi gök pür-nûr olmuştur.

Ey kardeş, eğer Hz. Bâyezîd bu cisim ise o parlak nurun tesirleri nedir ki, onun nurundan yedi gök nura boğulmuştur?

Ey kardeş, eğer Hz. Bâyezîd bu cisim ise o nûr-ı münîrin âsârı nedir ki, onun nûrundan yedi gök nûra müstağrak olmuştur?

3404. Ve eğer o o ise, ey dost bu beden nedir? Ey aceb, bu ikisinden hangisidir ve kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Ve eğer o, o ise, ey dost, bu beden nedir? Ey şaşılacak şey, bu ikisinden hangisidir ve kimdir?

Ve eğer Hz. Bâyezîd o parlak nur olan ruh ise, ey dost, suret âleminde özgü olan bu cisim nedir? Şaşılacak şey! Cenâb-ı Bâyezîd bu ruh ile cisimden hangisidir ve onun hakikati kimdir? Bu makamda evliyaullah "Bizim ruhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz ruhlarımızdır" buyururlar.

Ve eğer Hz. Bâyezîd o nûr-ı münîr olan rûh ise ey dost, âlem-i sûrette mahsûs olan bu cisim nedir? Acîb şey! Cenâb-ı Bâyezîd bu rûh ile cisimden hangisidir ve onun hakîkati kimdir? Bu makâmda evliyâullah اَرْوَاحُنَا اَشْبَاحُنَا ya'ni "Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" buyururlar.

3401. O nûr-i münîrden bir can tutar. O hakîr topraktan bir cisim tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3401. O parlak nurdan bir can tutar. O değersiz topraktan bir cisim tutar.

Yani, Bayezid hazretlerinin ruhu, cisimdeki doğuştan gelen sıcaklıktan oluşan hayvanî ruh değildir. Çünkü bu ruh, hayvanların hepsinde ortaktır. Onun ruhu, Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de "Ona kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) buyurduğu izafî ruhtur; ve bu ruh, kendi zâtından ışık saçan bir nurdur. Hz. Bayezid, bu ruh ile birlikte, bu aşağı âlemde değersiz olan topraktan bir de cisme sahiptir. Bu nurun hükmü, onun topraktan olan cisminde egemen olmuştur.

Ya'ni, Bâyezîd hazretlerinin rûhu cisimdeki harâret-i garîziyyeden hâsıl olan rûh-i hayvânî değildir. Zîrâ bu rûh hayvanların hepsinde müşterektir. Onun rûhu Hak Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben Adem'e kendi rûhumdan nefhettim" buyurduğu rûh-ı izâfidir; ve bu rûh kendi zâtından ziyâdâr olan bir nûrdur. Hz. Bâyezîd bu rûh ile berâber bu âlem-i süflîde hakîr olan topraktan bir de cisim sahibidir. Bu nûrun hükmü onun topraktan olan cisminde müstevlî olmuştur.

3402. Ey aceb, o bu mudur? Yâhud o mudur? Söyle ki ey amca, bu müşkilde kaldım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3402. Ey şaşılacak şey, o bu mudur? Yahut o mudur? Söyle ki ey amca, bu zor durumda kaldım!

Şaşılacak şey! Bayezid hazretleri o nurlu ruh mudur? Yoksa değersiz topraktan olan bu beden midir? Bana bunu açıkla ki, ben bu hususta zor durumda kaldım.

Acîb şey! Bâyezîd hazretleri o nûr-ı münîr olan rûh mudur? Yoksa hakîr topraktan olan bu cisim midir? Bana bunu îzâh et ki, ben bu husûsta müşkil içinde kaldım.

3403. Ey birâder, eğer o bu ise, o nedir? Onun nûrundan yedi gök pür-nûr olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3403. Ey birâder, eğer o bu ise, o nedir? Onun nûrundan yedi gök pür-nûr olmuştur.

Ey kardeş, eğer Hz. Bâyezîd bu cisim ise o parlak nurun tesirleri nedir ki, onun nurundan yedi gök nura boğulmuştur?

Ey kardeş, eğer Hz. Bâyezîd bu cisim ise o nûr-ı münîrin âsârı nedir ki, onun nûrundan yedi gök nûra müstağrak olmuştur?

3404. Ve eğer o o ise, ey dost bu beden nedir? Ey aceb, bu ikisinden hangisidir ve kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3404. Ve eğer o o ise, ey dost bu beden nedir? Ey şaşılacak şey, bu ikisinden hangisidir ve kimdir?

Ve eğer Hz. Bâyezîd o aydınlatıcı nur olan ruh ise ey dost, görünen âlemde hissedilen bu cisim nedir? Şaşılacak şey! Cenâb-ı Bâyezîd bu ruh ile cisimden hangisidir ve onun hakikati kimdir? Bu makamda evliyâullah (Allah dostları) "ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا" yani "Bizim ruhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz ruhlarımızdır" buyururlar.

"Men", batman diye adlandırılan altı okka ağırlığındaki bir ölçü birimidir. Bu kıssa, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) "ruh" ile "cisim"den hangisi olduğuna hayret edildiğinin bir örneği olmak üzere anlatılmıştır.

Ve eğer Hz. Bâyezîd o nûr-ı münîr olan rûh ise ey dost, âlem-i sûrette mahsüs olan bu cisim nedir? Acîb şey! Cenâb-ı Bâyezîd bu rûh ile cisimden hangisidir ve onun hakîkati kimdir? Bu makāmda evliyâullah ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" buyururlar.

"Men", batman ta'bîr olunan altı okka veznindeki bir ağırlıktır. Bu kıssa insân-ı kâmilin "rûh" ile "cisim"den hangisi olduğuna hayret edildiğinin bir misâli olmak üzere îrâd buyrulmuştur.

3405. Bir ev sahibi adam ve onun pek müstehzî ve bulaşık ve yol vurucu bir kadını var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Bir ev sahibi adam ve onun çok alaycı, bulaşık ve yol kesen bir kadını vardı.

"Tannâz", "tanz"dan (alay etmek) mübalağa ile türemiş ism-i faildir, "alaycı ve eğlenen" demektir. "Pelîd", bulaşık ve pis, "rehzen" ise doğru yola gitmeye engel olan anlamındadır. Yani, o adamın karısı güzel ahlâk sahibi bir kadın değildi.

"Tannâz", "tanz"den mübâlağa ile ism-i fail, "müstehzî ve alaycı" demektir. "Pelîd", bulaşık ve pis ve “rehzen", doğru yola gitmeye mâni' olan ma'nâsındadır. Ya'ni, o adamın karısı hüsn-i ahlâk sâhibi bir kadın değil idi.

3406. Her ne getirir idiyse kadın onu telef ederdi. Adam susmakta muztar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Kadın, adamın her ne getirirse onu telef ederdi. Adam susmaya mecburdu.

"Ten zeden", susmak demektir. O adam eve her ne getirse kadın onu israf ederdi. Adamcağız kadının kötü huyundan bezdiği için susmaya mecbur olurdu.

"Ten zeden", susmak demektir. O adam eve her ne getirse kadın onu isrâf ederdi. Adamcağız kadının kötü huyundan bezdiği için susmağa mecbûr olurdu.

3407. O iyâl sahibi iki yüz uzun cehd ile misafir için et getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. O aile sahibi, iki yüz men ağırlığında eti büyük bir çabayla misafir için getirdi.

O aile sahibi adam, çok çaba sarf ederek para tedarik edip misafir için et satın alarak eve getirdi. "Men", batman olarak adlandırılan altı okka ağırlığındaki bir ölçü birimidir. Bu kıssa, insân-ı kâmilin "ruh" ile "cisim"den hangisi olduğuna dair hayret edildiğinin bir örneği olarak anlatılmıştır.

O âile sahibi olan adam birçok sa'y ile para tedarik edip misafir için et satın alarak eve getirdi. “Men”, batman ta'bîr olunan altı okka veznindeki bir ağırlıktır. Bu kıssa insân-ı kâmilin “rûh” ile “cisim”den hangisi olduğuna hayret edildiğinin bir misâli olmak üzere îrâd buyrulmuştur.

3405. Bir ev sahibi adam ve onun pek müstehzî ve bulaşık ve yol vurucu bir kadını var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3405. Bir ev sahibi adam ve onun çok alaycı, bulaşık ve yol kesen bir kadını vardı.

"Tannâz", "tanz"dan mübalağa ile ism-i faildir, "alaycı ve istihza eden" demektir. "Pelîd", bulaşık ve pis, "rehzen" ise doğru yola gitmeye engel olan anlamındadır. Yani, o adamın karısı güzel ahlâk sahibi bir kadın değildi.

“Tannâz”, “tanz”den mübâlağa ile ism-i fail, “müstehzî ve alaycı” demektir. “Pelîd”, bulaşık ve pis ve “rehzen”, doğru yola gitmeye mâni' olan ma'nâsındadır. Ya'ni, o adamın karısı hüsn-i ahlâk sâhibi bir kadın değil idi.

3406. Her ne getirir idiyse kadın onu telef ederdi. Adam susmakta muztar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3406. Kadın her ne getirirse onu telef ederdi. Adam susmakta çaresizdi.

"Ten zeden", susmak demektir. O adam eve her ne getirse kadın onu israf ederdi. Adamcağız kadının kötü huyundan bezdiği için susmaya mecbur olurdu.

“Ten zeden”, susmak demektir. O adam eve her ne getirse kadın onu isrâf ederdi. Adamcağız kadının kötü huyundan bezdiği için susmağa mecbûr olurdu.

3407. O iyâl sahibi iki yüz uzun cehd ile misafir için et getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3407. O aile sahibi iki yüz uzun çabayla misafir için et getirdi.

O aile sahibi adam, birçok çabayla para tedarik edip misafir için et satın alarak eve getirdi.

O âile sahibi olan adam birçok sa'y ile para tedarik edip misafir için et satın alarak eve getirdi.

3408. Kadın onu şarab ile ve kebab ile yedi. Adam geldi, def'-i na-savab söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Kadın onu şarap ile ve kebap ile yedi. Adam geldi, uygunsuz bir söz söyledi.

"Uygunsuz bir söz söylemek", kocasının eti sormasına cevaben, kadının akla uygun olmayan bir söz söylediği anlamına gelir. Yani, kadın o eti güzelce kebap yaptı ve arkadaşlarıyla şarap eşliğinde yedi; ve kocasının sorusuna karşı da akla uygun olmayan bir cevap verdi ki, ileride açıklanacaktır.

"Def-i nâ-savâb", kocasının eti sormasına cevaben, kadın gayr-ı ma'kūl söz söyledi demek olur. Ya'ni, kadın o eti güzelce kebab yaptı ve akranlarıyla şarâb ile beraber yedi; ve kocasının suâline karşı da gayr-ı ma'kūl cevâb verdi ki, âtîde beyân buyrulur.

3409. Adam ona dedi: "Et nerede? Misafir erişti, misafirin önüne taâm çekmek lazım gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Adam ona dedi: "Et nerede? Misafir geldi, misafirin önüne yemek koymak gerekir!"

3410. Kadın dedi: “O eti bu kedi yedi. Eğer sana lâzımsa başka et al!" [3414]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. Kadın dedi: “O eti bu kedi yedi. Eğer sana lazımsa başka et al!"

Bu söz, kadının yukarıda zikredilen doğruyu reddetmesidir.

Bu söz kadının yukarıda zikrolunan def-i savabıdır.

3411. Dedi: "Ey Aybek, teraziyi getir. Kediyi ıyâra çekeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. Dedi: "Ey Aybek, teraziyi getir. Kediyi ölçeyim!"

"Ölçmek", bir şeyin değerini ve kıymetini anlamak için ölçü aletiyle denemek demektir. "Aybek", hizmetçinin adıdır. Kadının bu akla uygun olmayan cevabı üzerine kocası hizmetçiye dedi ki: "Ey Aybek, git teraziyi getir, kedinin ağırlığını deneyeyim! Bakalım bu kadar eti yemiş midir, anlayayım!"

"Iyâr", bir şeyin kadir ve kıymetini anlamak için mi'yâr ile tecrübe etmek demektir. "Aybek", hizmetçinin adıdır. Kadının bu gayr-ı ma'kül cevabı üzerine kocası hizmetçiye dedi ki: "Ey Aybek, git terâziyi getir, kedinin ağırlığını tecrübe edeyim! Bakalım bu kadar eti yemiş midir, anlayayım!"

3412. Onu çekti, kedi yarım batman idi. Sonra o adam dedi ki: "Ey hîlekâr kadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. Onu çekti, kedi yarım batman idi. Sonra o adam dedi ki: "Ey hilekâr kadın!"

Kediyi tarttı, yarım batman yani üç okka geldi. Bunu görünce o adam karısına hitaben dedi ki: Ey hilekâr kadın!

Kediyi tarttı, yarım batman ya'ni üç okka geldi. "Bunu görünce o adam karısına hitâben dedi ki: Ey hîlekâr kadın!"

3413. "Et yarım batman bir sitîr ziyade idi. Ey setîr, kedi de yarım batmandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. "Et yarım batman bir sitîr ziyade idi. Ey setîr, kedi de yarım batmandır."

Birinci mısradaki "sitîr", bir batmanın kırk cüzünden bir cüzüdür. Bazılarına göre altı buçuk dirhemdir (Burhan). İkinci mısradaki "setîr", örtülü kadın,

Birinci mısra'daki "sitîr", bir batmanın kırk cüzünden bir cüz'üdür. Ba'zılarına göre altı buçuk dirhemdir (Burhân). İkinci mısra'daki "setîr", mestûre,

3408. Kadın onu şarab ile ve kebab ile yedi. Adam geldi, def'-i na-savab söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3408. Kadın onu şarap ile ve kebap ile yedi. Adam geldi, uygunsuz söz söyledi.

"Def'-i nâ-savâb", kocasının eti sormasına karşılık, kadının akla uygun olmayan söz söylediği anlamına gelir. Yani, kadın o eti güzelce kebap yaptı ve arkadaşlarıyla şarap eşliğinde yedi; ve kocasının sorusuna karşı da akla uygun olmayan cevap verdi ki, ileride açıklanacaktır.

"Def'-i nâ-savâb", kocasının eti sormasına cevaben, kadın gayr-ı ma'kūl söz söyledi demek olur. Ya'ni, kadın o eti güzelce kebab yaptı ve akranlarıyla şarâb ile beraber yedi; ve kocasının suâline karşı da gayr-ı ma'kūl cevâb verdi ki, âtîde beyân buyrulur.

3409. Adam ona dedi: "Et nerede? Misafir erişti, misafirin önüne taâm çekmek lâzım gelir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3409. Adam ona dedi: "Et nerede? Misafir geldi, misafirin önüne yemek koymak gerekir!"

3410. Kadın dedi: "O eti bu kedi yedi. Eğer sana lâzımsa başka et al!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3410. Kadın dedi: "O eti bu kedi yedi. Eğer sana lazımsa başka et al!"

Bu söz, kadının yukarıda zikredilen doğruyu def etmesidir (doğruyu savuşturmasıdır).

Bu söz kadının yukarıda zikrolunan def'-i savabıdır.

3411. Dedi: "Ey Aybek, teraziyi getir. Kediyi ıyâra çekeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3411. Dedi: "Ey Aybek, teraziyi getir. Kediyi ölçeyim!"

"Ölçmek", bir şeyin değerini ve kıymetini anlamak için ölçü aletiyle denemek demektir. "Aybek", hizmetçinin adıdır. Kadının bu akla uygun olmayan cevabı üzerine kocası hizmetçiye dedi ki: "Ey Aybek, git teraziyi getir, kedinin ağırlığını deneyeyim! Bakalım bu kadar eti yemiş midir, anlayayım!"

"Iyâr", bir şeyin kadir ve kıymetini anlamak için mi'yâr ile tecrübe etmek demektir. "Aybek", hizmetçinin adıdır. Kadının bu gayr-ı ma'kül cevabı üzerine kocası hizmetçiye dedi ki: "Ey Aybek, git terâziyi getir, kedinin ağırlığını tecrübe edeyim! Bakalım bu kadar eti yemiş midir, anlayayım!"

3412. Onu çekti, kedi yarım batman idi. Sonra o adam dedi ki: "Ey hîlekâr kadın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3412. Onu çekti, kedi yarım batman idi. Sonra o adam dedi ki: "Ey hilekâr kadın!"

Kediyi tarttı, yarım batman yani üç okka geldi. Bunu görünce o adam karısına hitaben dedi ki: Ey hilekâr kadın!

Kediyi tarttı, yarım batman ya'ni üç okka geldi. "Bunu görünce o adam karısına hitâben dedi ki: Ey hîlekâr kadın!"

3413. "Et yarım batman bir sitîr ziyade idi. Ey setîr, kedi de yarım batmandır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3413. "Et yarım batman bir sitîr ziyade idi. Ey setîr, kedi de yarım batmandır."

Birinci mısradaki "sitîr", bir batmanın kırk parçasından bir parçasıdır. Bazılarına göre altı buçuk dirhemdir (Burhan). İkinci mısradaki "setîr", örtülü anlamına gelir. Yani adam dedi ki: "Eti kedi yedi dedin, et üç okka ve altı buçuk dirhemden fazla idi. Kediyi tarttım ancak üç okka geldi."

Birinci mısra'daki "sitîr", bir batmanın kırk cüzünden bir cüz'üdür. Ba'zılarına göre altı buçuk dirhemdir (Burhân). İkinci mısra'daki "setîr", mestûre, örtülü ma'nâsınadır. Ya'ni adam dedi ki: “Eti kedi yedi dedin, et üç okka ve altı buçuk dirhemden ziyâde idi. Kediyi tarttım ancak üç okka geldi.”

3414. "Eğer bu kedi ise, o et nerede? Ve eğer bu et ise kedi nerede? Ara bakalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. "Eğer bu kedi ise, o et nerede? Ve eğer bu et ise kedi nerede? Ara bakalım!"

3415. Eğer Bâyezîd bu ise o rûh nedir? Ve eğer o rûh ise bu tasvîr kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Eğer Bâyezîd bu ise o ruh nedir? Ve eğer o ruh ise bu tasvir kimdir?

Yani, eğer Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu cisim ise o nurlu ruh nedir? Ve eğer o hazret-i Bâyezîd o nurlu ruh ise bu cismani suret kimdir?

Ya'ni, eğer Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu cisim ise o rûh-ı münîr nedir? Ve eğer o hazret-i Bâyezîd o rûh-ı münîr ise bu sûret-i cismânî kimdir?

3416. Ey benim yârim, hayret hayret içindedir! Bu ne senin işindir ne de benim işimdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Ey benim yârim, hayret hayret içindedir! Bu ne senin işindir ne de benim işimdir!

Ey benim yârim ve arkadaşım! Hz. Bâyezîd'in ve o mertebede olan diğer insân-ı kâmillerin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) hâli hayret içinde hayrettir. Bu hâli söz ile ve kelâm ile açıklamak ve tasvir etmek ve bu açıklamalar sonucunda hayreti gidermek ne senin işindir ne de benim işimdir. Çünkü bu, zevkî ve vicdanî bir hâldir. Bunu ancak başına gelenler bilir ve anlar. Söz ile ancak bu kadar diyebilirim ki:

Ey benim yârim ve musâhibim! Hz. Bâyezîd'in ve o mertebede olan dîğer insân-ı kâmillerin hâli hayret içinde hayrettir. Bu hâli lafız ile ve kelâm ile îzâh ve tasvîr etmek ve bu îzâhât netîcesinde hayreti izâle etmek ne senin işindir ne de benim işimdir. Zîrâ bu zevkî ve vicdânî bir hâldir. Bunu ancak başına gelenler bilir ve anlar. Kelâm ile ancak bu kadar diyebilirim ki:

3417. Her ikisi o olur. Velâkin zer'in mahsûlü asıl dânedir; ve o ki saman çöpüdür, fer'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Her ikisi o olur. Fakat ekinin mahsulü asıl tanedir; ve o ki saman çöpüdür, tali olandır.

"Rey", ekin mahsulüdür. "Perre"nin çeşitli anlamları vardır, burada saman çöpü demektir. Yani, Hz. Bâyezîd ruh ve cisimden her ikisinin toplamı olur. Fakat ekinin mahsulü asıl tane ve buğday ve başak alındıktan sonra saman çöpü bu tanenin tali unsuru olduğu gibi, ruh tohumunun bu suret âlemine ekilmesinden asıl maksat da, ondan cisim vasıtasıyla ortaya çıkacak olan haller ve fiillerdir. Ve cisim ise tali olandır ve ruhun eserlerinin ortaya çıkmasına hizmet eden bir araçtır; ve ruh ile cisim arasındaki bağlantı I. cildin 1546 numaralı beytinde açıklandı.

“Rey” (ريع), ekin mahsûlüdür. “Perre”, müteaddid ma'nâları vardır, burada saman çöpü demektir. Ya'ni, Hz. Bâyezîd rûh ve cisimden her ikisinin mecmû'u olur. Velâkin ekinin mahsûlü asıl tâne ve buğday ve başak alındıktan sonra saman çöpü bu dânenin fer'i olduğu gibi, rûh tohumunun bu âlem-i sûrete ekilmesinden maksûd-ı aslî dahi, ondan cisim vâsıtasıyla zuhûr edecek olan ahvâl ve ef'âldir. Ve cisim ise fer'dir ve âsâr-ı rûhun zuhûruna hâdim olan bir âlettir; ve rûh ile cisim arasındaki râbıta I. cildin 1546 numaralı beytinde îzâh olundu.

3418. Hikmet bu iki zıdları birbirine bağladı. Ey kasab, bu gerdan ve uyluk etrâfı ile beraberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Hikmet bu iki zıt şeyi birbirine bağladı. Ey kasap, bu gerdan ve uyluk etrafı ile beraberdir.

örtülü anlama gelir. Yani adam dedi ki: "Eti kedi yedi dedin, et üç okka ve altı buçuk dirhemden fazla idi. Kediyi tarttım ancak üç okka geldi."

örtülü ma'nâsınadır. Ya'ni adam dedi ki: "Eti kedi yedi dedin, et üç okka ve altı buçuk dirhemden ziyâde idi. Kediyi tarttım ancak üç okka geldi."

3414. "Eğer bu kedi ise, o et nerede? Ve eğer bu et ise kedi nerede? Ara bakalım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3414. "Eğer bu kedi ise, o et nerede? Ve eğer bu et ise kedi nerede? Ara bakalım!"

3415. Eğer Bâyezîd bu ise o rûh nedir? Ve eğer o rûh ise bu tasvîr kimdir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3415. Eğer Bâyezîd bu ise o ruh nedir? Ve eğer o ruh ise bu tasvir kimdir?

Yani, eğer Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu cisim ise o nurlu ruh nedir? Ve eğer o hazret-i Bâyezîd o nurlu ruh ise bu cismani suret kimdir?

Ya'ni, eğer Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu cisim ise o rûh-ı münîr nedir? Ve eğer o hazret-i Bâyezîd o rûh-ı münîr ise bu sûret-i cismânî kimdir?

3416. Ey benim yârim, hayret hayret içindedir! Bu ne senin işindir ne de benim işimdir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3416. Ey benim yârim, hayret hayret içindedir! Bu ne senin işindir ne de benim işimdir!

Ey benim yârim ve sohbet arkadaşım! Hz. Bâyezîd'in ve o mertebede olan diğer insân-ı kâmillerin hâli, hayret içinde hayrettir. Bu hâli söz ile ve kelâm ile açıklamak ve tasvir etmek ve bu açıklamalar sonucunda hayreti gidermek ne senin işindir ne de benim işimdir. Çünkü bu, zevkî ve vicdanî bir hâldir. Bunu ancak başına gelenler bilir ve anlar. Kelâm ile ancak bu kadar diyebilirim ki:

Ey benim yârim ve musahibim! Hz. Bâyezîd'in ve o mertebede olan dîğer insân-ı kâmillerin hâli hayret içinde hayrettir. Bu hâli lafız ile ve kelâm ile îzâh ve tasvîr etmek ve bu îzâhât neticesinde hayreti izâle etmek ne senin işindir ne de benim işimdir. Zîrâ bu zevkî ve vicdânî bir hâldir. Bunu ancak başına gelenler bilir ve anlar. Kelâm ile ancak bu kadar diyebilirim ki:

3417. Her ikisi o olur. Velâkin zer'in mahsûlü asıl dânedir; ve o ki saman çöpüdür, fer'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3417. Her ikisi o olur. Fakat ekinin mahsulü asıl tanedir; ve o ki saman çöpüdür, tali olandır.

"Rey", ekin mahsulüdür. "Perre"nin çeşitli anlamları vardır, burada saman çöpü demektir. Yani, Hz. Bâyezîd ruh ve cisimden her ikisinin toplamı olur. Fakat ekinin mahsulü asıl tane ve buğday ve başak alındıktan sonra saman çöpü bu tanenin tali unsuru olduğu gibi, ruh tohumunun bu suret âlemine ekilmesinden asıl maksat da, ondan cisim vasıtasıyla ortaya çıkacak olan haller ve fiillerdir. Ve cisim ise tali olandır ve ruhun eserlerinin ortaya çıkmasına hizmet eden bir araçtır; ve ruh ile cisim arasındaki bağlantı I. cildin 1546 numaralı beytinde açıklandı.

“Rey” (ريع), ekin mahsûlüdür. “Perre”, müteaddid ma'nâları vardır, burada saman çöpü demektir. Ya'ni, Hz. Bâyezîd rûh ve cisimden her ikisinin mecmû'u olur. Velâkin ekinin mahsûlü asıl tâne ve buğday ve başak alındıktan sonra saman çöpü bu dânenin fer'i olduğu gibi, rûh tohumunun bu âlem-i sûrete ekilmesinden maksûd-ı aslî dahi, ondan cisim vâsıtasıyla zuhûr edecek olan ahvâl ve ef'âldir. Ve cisim ise fer'dir ve âsâr-ı rûhun zuhûruna hâdim olan bir âlettir; ve rûh ile cisim arasındaki râbıta I. cildin 1546 numaralı beytinde îzâh olundu.

3418. Hikmet bu iki zıdları birbirine bağladı. Ey kasab, bu gerdan ve uyluk etrafı ile beraberdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3418. Hikmet bu iki zıt şeyi birbirine bağladı. Ey kasap, bu gerdan ve uyluk etrafı ile beraberdir.

3419. Rûh kalıpsız iş yapamaz. Cansız kalıp donmuş ve soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. Ruh kalıpsız iş yapamaz. Cansız kalıp donmuş ve soğuk olur.

Ruh, letafet (incelik) âleminden olduğu için bu kesafet (yoğunluk) âleminde cisim olmaksızın tesirlerini ortaya koyamaz ve cansız olan kalıp da donmuş ve soğumuş bir hâlde olup ondan hiçbir fiil ortaya çıkmaz.

Rûh âlem-i letâfetten olduğu için bu âlem-i kesâfette cisim olmaksızın âsârını izhâr edemez ve cansız olan kalıp dahi donmuş ve soğumuş bir hâlde olup ondan hiç fiil zahir olmaz.

3420. Kalıbın aşikâr ve o canın gizlidir. Bu her ikiden cihanın sebebleri doğru oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. Bedenin açıkta, o canın ise gizlidir. Bu ikisinden dünyanın sebepleri doğru oldu.

Ey insan, senin cismin açıkta ve duyularla algılanabilir, çünkü yoğundur; senin o canın ise gizlidir ve duyularla algılanamaz, çünkü latiftir. İşte birbirine zıt olan bu latif ve yoğun olandan suret âleminin sebepleri doğru oldu ve bu yüzden birçok insana ait fiil ortaya çıktı.

Ey insan, senin cismin âşikâr ve mahsüstür, çünkü kesîfdir; ve senin o canın ise gizlidir ve gayr-i mahsüsdür, çünkü latîfdir. İşte birbirine zıd olan bu latîf ve kesîfden âlem-i sûretin esbâbı doğru oldu ve bu yüzden birçok ef'âl-i beşeriyye zuhûra geldi.

3421. Toprağı başa vurdun, başı kırmaz; suyu başa vurur isen, kırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Toprağı başa vurdun, başı kırmaz; suyu başa vurur isen, kırmaz.

Latif (ince, hafif) ile kesif (yoğun, ağır) olanın birleşmesinden eserin ortaya çıkışının örneği şudur ki, yalnız toprağı birinin başına atsan yarmaz ve zedelemez; aynı şekilde suyu da başa vursan yine başı yarmaz. "Girdirân", uyluk kemiği anlamına gelir; ve bu kemiğin üzerinde koyunun eti başka taraflarından daha fazla olur (Bahâr-ı Acem). "Girdirân bâ-gerde-nest", yani "uyluk kemiği gerdan ile beraberdir" ifadesi, yüce ile aşağı olanın birliği hakkında bir atasözüdür. Nasıl ki Hakîm Sûzenî'nin şu beytinde söylenmiştir: "Elimi ateşe koydum, boynuma da yumruk vurdum. Bu mesel hatırıma geldi: Uyluk kemiği gerdan ile beraberdir". Ve bu mesel, kasapların müşteriye koyunun etli tarafından vermekle beraber biraz da etsiz ve kemikli tarafı karıştırdıklarından dolayı ortaya çıkmıştır. Yani Hakk'ın hikmeti, birbirine zıt olan latif ruh ile kesif cismi birbirine bağladı. Çünkü denge oluşması için bu gereklidir.

Latîf ile kesîfin ictimâ'ından eser zuhûrunun misali budur ki, yalnız toprağı birinin başına atsan yarmaz ve zedelemez; ve kezâ suyu da başa vursan yine başı yarmaz. "Girdirân", uyluk kemiği ma'nâsınadır; ve bu kemiğin üzerinde koyunun eti başka taraflarından daha ziyâde olur (Bahâr-ı Acem). "Girdirân bâ-gerde-nest", ya'ni "uyluk kemiği gerdan ile beraberdir" ta'bîri ulvî ile süflînin birliği hakkında bir darb-ı meseldir. Nitekim Hakîm Sûzenî'nin şu beytinde söylenmiştir: "Elimi ateşe koydum, boynuma da yumruk vurdum. Bu mesel hatırıma geldi: Uyluk kemiği gerdan ile beraberdir". Ve bu mesel kasablar müşteriye koyunun etli tarafından vermekle beraber biraz da etsiz ve kemikli tarafı karıştırdıklarından dolayı vâki' olmuştur. Ya'ni Hakk'ın hikmeti birbirine zıd olan rûh-ı latîf ile cism-i kesîfi birbirine bağladı. Zîrâ muvâzene husûlü için bu lâzımdır.

3419. Rûh kalıpsız iş yapamaz. Cansız kalıp donmuş ve soğuk olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3419. Ruh kalıpsız iş yapamaz. Cansız kalıp donmuş ve soğuk olur.

Ruh, letafet (incelik) âleminden olduğu için bu kesafet (yoğunluk) âleminde cisim olmaksızın tesirlerini ortaya koyamaz ve cansız olan kalıp da donmuş ve soğumuş bir hâlde olup ondan hiçbir fiil ortaya çıkmaz.

Rûh âlem-i letâfetten olduğu için bu âlem-i kesâfette cisim olmaksızın âsârını izhâr edemez ve cansız olan kalıp dahi donmuş ve soğumuş bir hâlde olup ondan hiç fiil zahir olmaz.

3420. Kalıbın aşikâr ve o canın gizlidir. Bu her ikiden cihanın sebebleri doğru oldu. [3424]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3420. Kalıbın aşikâr ve o canın gizlidir. Bu her ikiden cihanın sebepleri doğru oldu.

Ey insan, senin cismin aşikâr ve duyularla algılanabilir, çünkü yoğundur; ve senin o canın ise gizlidir ve duyularla algılanamaz, çünkü latiftir. İşte birbirine zıt olan bu latif ve yoğun olandan suret âleminin sebepleri ortaya çıktı ve bu yüzden birçok beşerî fiil meydana geldi.

Ey insan, senin cismin âşikâr ve mahsüstür, çünkü kesîfdir; ve senin o canın ise gizlidir ve gayr-i mahsüsdür, çünkü latîfdir. İşte birbirine zıd olan bu latîf ve kesîfden âlem-i sûretin esbâbı doğru oldu ve bu yüzden birçok ef'âl-i beşeriyye zuhûra geldi.

3421. Toprağı başa vurdun, başı kırmaz; suyu başa vurur isen, kırmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3421. Toprağı başa vurdun, başı kırmaz; suyu başa vurur isen, kırmaz.

Latif (ince, hafif) ile kesif (yoğun, ağır) olanın birleşmesinden eserin ortaya çıkışının örneği şudur ki, yalnız toprağı birinin başına atsan yarmaz ve zedelemez; aynı şekilde suyu da başa vursan yine başı yarmaz.

Latîf ile kesîfin ictimâ'ından eser zuhûrunun misali budur ki, yalnız toprağı birinin başına atsan yarmaz ve zedelemez; ve kezâ suyu da başa vursan yine başı yarmaz.

3422. Eğer istersen ki başı kırasın, suyu ve toprağı birbirine karıştırırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. Eğer istersen ki başı kırasın, suyu ve toprağı birbirine karıştırırsın.

Yani, toprak ile suyu birbirine karıştırırsan kaskatı bir çamur olur. Bu katı çamuru birinin başına vurursan onun başını zedeler ve baş yarmaktan ibaret olan muradın hâsıl olur.

Ya'ni, toprak ile suyu birbirine karıştırırsan kaskatı bir çamur olur. Bu katı çamuru birinin başına vurursan onun başını zedeler ve baş yarmaktan ibâret olan murâdın hâsıl olur.

3423. Vaktâki başı yardın onun suyu asla gider. Fasl gününde toprak tarafına gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Vakti geldiğinde başını yardın, onun suyu asla gider. Ayrılık gününde toprak tarafına gelir.

Vakti geldiğinde o katı çamur topundan başını yardın ve isteğin gerçekleşti, bu fiil bittikten sonra o çamurun suyu buharlaşıp kendi aslına gider; ve bu ayrılık zamanında toprak da yine toprak tarafına gelir. İşte latif ruh ile yoğun bedenin birleşmesi de bu örneğe uygundur.

Vaktâki o katı çamur topundan baş yardın ve murâdın hâsıl oldu, bu fiil bittikten sonra o çamurun suyu tebahhur edip kendi aslına gider; ve bu ayrılık zamânında toprak dahi yine toprak tarafına gelir. İşte rûh-ı latîf ile cism-i kesîfin izdivâcı dahi bu misâle mutâbıktır.

3424. Bir hikmet ki, Hak için izdivactan oldu, niyazdan ve inaddan hâsıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Bir hikmet ki, Hak için evlenmeden oldu, yakarıştan ve inattan meydana geldi.

"Lecâc", inat etmek demektir. "Hikmet", sözlükte sebep ve illet anlamındadır. "Evlenmenin Hak için olması" şudur ki, varlık ve varoluş ancak Hakk'ındır ve o varlığın sıfatları ve isimleri kendi zâtında gizlidir. Bunların her biri kendi hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkmasını Hak'tan yakararak isterler; ve bu yakarışlarında da inat ve ısrar ederler. Yüce Allah da bunların yakarışlarını ve ısrarlı isteklerini yerine getirmek için kendi zâtının hapsinden bunları serbest bırakır. Fakat sıfatlar, nitelenen zâtın ve isimler, isimlendirilen zâtın aynısı olup mana âleminde bunların hüküm ve eserleri ortaya çıkamayacağından, öncelikle Hakk'ın latif zâtının evlenmesi kendi isim ve sıfatlarının ilmî suretleriyle ve sonra da ruhlar elbisesiyle gerçekleşir; ve ruhların evlenmesi de misalî suretlerle ve misalî suretlerin evlenmesi de cismanî suretlerle meydana gelir; ve bu mertebelerin ve evlenmelerin hepsi Hakk'ın zâtının kendi zâtını bu latif ve kesif suretlerin aynalarında müşahede etmesi içindir.

"Lecâc", inad etmek demektir. "Hikmet", lügatte sebeb ve illet ma'nâsınadır. "İzdivacın Hak için olması" budur ki, vücûd ve varlık ancak Hakk'ındır ve o vücudun sıfât ve esmâsı zâtında mahfîdir. Bunların her biri kendi ahkâm ve âsârının zuhûrunu Hak'tan niyaz ederler; ve bu niyazlarında da inâd ve ısrar ederler. Hak Teâlâ dahi bunların niyazlarını ve taleb-i musırrânelerini is'âf için kendi zâtının habsinden bunları âzâd eder. Fakat sıfatlar mevsûf olan zâtın ve isimler zât-ı müsemmânın aynı olup ma'nâ âleminde bunların ahkâm ve âsârı zâhir olamayacağından, evvelen zât-ı latîf-i Hakk'ın izdivacı kendi esmâ ve sıfatının suver-i ilmiyyesi ile ve sonra da ervâh libâsı ile vâki' olur; ve ervâhın izdivacı dahi suver-i misâliyye ile ve suver-i misâliyyenin izdivâcı dahi suver-i cismiyye ile husûle gelir; ve bu merâtibin ve izdivâcâtın hepsi zât-ı Hakk'ın kendi zâtını bu suver-i latîfe ve kesîfe âyînelerinde müşâhede buyurması içindir.

3425. Ondan sonra başka izdivaçlar olur, bir kulak işitmedi ve bir göz görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Ondan sonra başka izdivaçlar (birleşmeler) olur ki, hiçbir kulak işitmedi ve hiçbir göz görmedi.

3422. Eğer istersen ki başı kırasın, suyu ve toprağı birbirine karıştırırsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3422. Eğer istersen ki başı kırasın, suyu ve toprağı birbirine karıştırırsın.

Yani, toprak ile suyu birbirine karıştırırsan kaskatı bir çamur olur. Bu katı çamuru birinin başına vurursan onun başını zedeler ve baş yarmaktan ibaret olan muradın hâsıl olur.

Ya'ni, toprak ile suyu birbirine karıştırırsan kaskatı bir çamur olur. Bu katı çamuru birinin başına vurursan onun başını zedeler ve baş yarmaktan ibâret olan murâdın hâsıl olur.

3423. Vaktaki başı yardın onun suyu asla gider. Fasl gününde toprak tarafına gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3423. Vaktaki başını yardın, onun suyu asla gider. Ayrılık gününde toprak tarafına gelir.

O katı çamur topunun başını yardığın ve muradın hâsıl olduğu vakit, bu fiil bittikten sonra o çamurun suyu buharlaşıp kendi aslına gider; ve bu ayrılık zamanında toprak dahi yine toprak tarafına gelir. İşte latif ruh ile yoğun cismin evliliği dahi bu misale uygundur.

Vaktāki o katı çamur topundan baş yardın ve murâdın hâsıl oldu, bu fiil bittikten sonra o çamurun suyu tebahhur edip kendi aslına gider; ve bu ayrılık zamânında toprak dahi yine toprak tarafına gelir. İşte rûh-ı latîf ile cism-i kesîfin izdivâcı dahi bu misâle mutâbıktır.

3424. Bir hikmet ki, Hak için izdivactan oldu, niyazdan ve inaddan hasıl oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3424. Bir hikmet ki, Hak için evlenmeden oldu, niyazdan ve inattan meydana geldi.

"Lecâc", inat etmek demektir. "Hikmet", sözlükte sebep ve illet anlamındadır. "Evlenmenin Hak için olması" şudur ki, varlık ve vücut ancak Hakk'a aittir ve o vücudun sıfatları ve isimleri zâtında gizlidir. Bunların her biri kendi hükümlerinin ve eserlerinin ortaya çıkmasını Hak'tan niyaz ederler; ve bu niyazlarında da inat ve ısrar ederler. Yüce Allah da bunların niyazlarını ve ısrarlı taleplerini yerine getirmek için kendi zâtının hapsinden bunları serbest bırakır. Fakat sıfatlar, nitelenen zâtın ve isimler, isimlendirilen zâtın aynı olup, mana âleminde bunların hüküm ve eserleri ortaya çıkamayacağından, öncelikle Hakk'ın latif zâtının evlenmesi kendi isim ve sıfatlarının ilimdeki suretleriyle ve sonra da ruhlar elbisesiyle gerçekleşir; ve ruhların evlenmesi de misalî suretlerle ve misalî suretlerin evlenmesi de cismanî suretlerle meydana gelir; ve bu mertebelerin ve evlenmelerin hepsi, Hakk'ın zâtının kendi zâtını bu latif ve kesif suret aynalarında müşahede etmesi içindir.

"Lecâc", inad etmek demektir. "Hikmet", lügatte sebeb ve illet ma'nâsınadır. "İzdivacın Hak için olması" budur ki, vücûd ve varlık ancak Hakk'ındır ve o vücudun sıfât ve esmâsı zâtında mahfidir. Bunların her biri kendi ahkâm ve âsârının zuhûrunu Hak'tan niyaz ederler; ve bu niyazlarında da inâd ve ısrar ederler. Hak Teâlâ dahi bunların niyazlarını ve taleb-i musırrânelerini is'af için kendi zâtının habsinden bunları âzâd eder. Fakat sıfatlar mevsûf olan zâtın ve isimler zât-ı müsemmânın aynı olup ma'nâ âleminde bunların ahkâm ve âsârı zâhir olamayacağından, evvelen zât-ı latîf-i Hakk'ın izdivacı kendi esmâ ve sıfatının suver-i ilmiyyesi ile ve sonra da ervâh libâsı ile vâki' olur; ve ervâhın izdivacı dahi suver-i misâliyye ile ve suver-i misâliyyenin izdivâcı dahi suver-i cismiyye ile husûle gelir; ve bu merâtibin ve izdivâcâtın hepsi zât-ı Hakk'ın kendi zâtını bu suver-i latîfe ve kesîfe âyînelerinde mü-şâhede buyurması içindir.

3425. Ondan sonra başka izdivaçlar olur, bir kulak işitmedi ve bir göz görmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3425. Ondan sonra başka evlilikler olur, hiçbir kulak işitmedi ve hiçbir göz görmedi.

Bu latif ve kesif suretlerle gerçekleşen evliliklerden sonra latif ruh, kesif bedenden ayrıldığı zaman başka evlilikler meydana gelir ki, onları bu âlemde bu his kulaklarından hiçbir kulak işitmedi ve bu his gözlerinden hiçbir göz görmedi. Yani ruh, kesif bedenden ölüm vasıtasıyla ayrıldıktan sonra berzahî bir varlıkla evlenir; ve dünya hayatında ruh ile cisim evlilik halinde iken işlenen iyi ve kötü ameller ve ortaya konulan iyi ve kötü huylar da birer suret elbisesine bürünüp bu berzahî bedenle evlenir. Bu evlilikler bu dünyanın his kulağı ile işitilmez ve his gözüyle görülmez. Nitekim bu mana II. cildin 1406 numarasına denk gelen: ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda gâlibdir, o tasvîr üzerine de haşrın vâcibdir"] beytinde ve bu cildin 2211 numarasına denk gelen: ["Mahşer günü her gizli âşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur"] beytinde açıklanmış idi.

Bu suver-i latîfe ve kesîfe ile vâki' izdivaçlardan sonra rûh-ı latîf cism-i kesîfden ayrıldığı vakit başka izdivaçlar hâsıl olur ki, onları bu âlemde bu his kulaklarından bir kulak işitmedi ve bu his gözlerinden bir göz görmedi. Ya'ni rûh cism-i kesîfden ölüm vâsıtasıyla ayrıldıktan sonra bir vücûd-ı berzahî ile izdivâc eder; ve hayât-ı dünyeviyyede rûh ile cisim izdivâc halinde iken işlenen iyi ve kötü ameller ve izhâr edilen iyi ve kötü huylar dahi birer sûret libâsına bürünüp bu cism-i berzahî ile izdivâc eder. Bu izdivaçlar bu dünyânın his kulağı ile işitilmez ve his gözüyle görülmez. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1406 numarasına müsâdif olan: ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda gâlibdir, o tasvîr üzerine de haşrın vâcibdir"] beytinde ve bu cildin 2211 numarasına müsâdif olan: ["Mahşer günü her gizli âşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur"] beytinde beyân buyrulmuş idi.

3426. Eğer kulak işitse idi, ne vakit kulak kalır idi? Yâhud dil nerede sözü zabtederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Eğer kulak işitseydi, ne zaman kulak olarak kalırdı? Yahut dil nerede sözü tutabilirdi?

Eğer bu birleşmeleri (ilahi tecellileri) his kulağı işitseydi, artık onun kulağı kalmazdı. Yani o kimse kendinden geçer ve kendinden geçip bu maddi yoğunluk (kesâfet-i ten) âleminin hükümlerinin dışına çıkardı. Yahut bu kendinden geçme hâlinde ruhunun gözüyle gördüğü bu birleşmeyi bu bedenin yoğun dili ile anlatamazdı.

Eğer bu izdivaçları his kulağı işitse idi, artık onun kulağı kalmaz idi. Ya'ni o kimse bî-hod olur ve kendinden geçip bu âlem-i kesâfetin ahkâmı hâricine çıkar idi. Veyâhud bu bî-hodluk âleminde rûhunun gözüyle gördüğü bu izdivâcı bu cismin kesîf dili ile anlatamaz idi.

3427. Eğer kar ve buz güneşi göre idi, buzluktan ümîdi kaldırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. Eğer kar ve buz güneşi görseydi, buzluktan ümidini keserdi.

3428. Düğüm ve damarlar olmaksızın su olurdu. Hava Dâvûd'u sudan zırh yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. Düğüm ve damarlar olmaksızın su olurdu. Hava Dâvûd'u sudan zırh yapardı.

"Damar"dan kasıt, hayvani sıfatlar ve "düğüm"den kasıt, nefsin bağları ve ilişkileridir. "Su"dan kasıt, saf ruhtur; ve "hava"dan kasıt, ilahi aşktır ki Dâvûd (a.s.)'a benzetilmiştir. Çünkü Dâvûd (a.s.) demiri elinde yumuşatıp savaş için zırh yapardı. Nitekim ayet-i kerimede وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani "Biz Dâvûd'a demiri yumuşattık" buyrulur. "Sudan zırh"tan kasıt, ruhani sıfatlardır ki, bu ruhani sıfatlar zırhı nefis ve bu latif ve kesif suretlerle meydana gelen evliliklerden sonra latif ruh kesif bedenden ayrıldığı zaman başka evlilikler meydana gelir ki, onları bu âlemde bu his kulaklarından bir kulak işitmedi ve bu his gözlerinden bir göz görmedi. Yani ruh kesif bedenden ölüm vasıtasıyla ayrıldıktan sonra bir berzahî varlık ile evlenir; ve dünya hayatında ruh ile cisim evlilik halinde iken işlenen iyi ve kötü ameller ve ortaya konulan iyi ve kötü huylar dahi birer suret elbisesine bürünüp bu berzahî beden ile evlenir. Bu evlilikler bu dünyanın his kulağı ile işitilmez ve his gözüyle görülmez. Nitekim bu mana II. cildin 1406 numarasına denk gelen: ["Bir huy ki, o senin vücudunda baskındır, o tasvir üzerine de haşrin vacibdir"] beytinde ve bu cildin 2211 numarasına denk gelen: ["Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir günahkâr dahi kendinden rezil olur"] beytinde açıklanmış idi.

“Damar”dan murâd, sıfât-ı hayvâniyye ve “düğüm”den murâd, nefsin bağları ve ilişkileridir. “Su”dan murâd, rûh-ı safdır; ve “hava”dan murâd, aşk-ı ilâhîdir ki Dâvûd (a.s.)a teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ Dâvûd (a.s.) demiri elinde yumuşatıp harb için zırh yapardı. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni “Biz Dâvûd'a demiri yumuşattık” buyrulur. “Sudan zırh”dan murâd, sıfât-ı rûhâniyyedir ki, bu sıfât-ı rûhâniyye zırhı nefis ve Bu suver-i latîfe ve kesîfe ile vâki' izdivaçlardan sonra rûh-ı latîf cism-i kesîfden ayrıldığı vakit başka izdivaçlar hâsıl olur ki, onları bu âlemde bu his kulaklarından bir kulak işitmedi ve bu his gözlerinden bir göz görmedi. Ya'ni rûh cism-i kesîfden ölüm vâsıtasıyla ayrıldıktan sonra bir vücûd-i berzahî ile izdivâc eder; ve hayât-ı dünyeviyyede rûh ile cisim izdivac halinde iken işlenen iyi ve kötü ameller ve izhar edilen iyi ve kötü huylar dahi birer sûret libâsına bürünüp bu cism-i berzahî ile izdivac eder. Bu izdivaclar bu dünyanın his kulağı ile işitilmez ve his gözüyle görülmez. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1406 numarasına müsâdif olan: [“Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vacibdir”] beytinde ve bu cildin 2211 numarasına müsadif olan: [“Mahşer günü her gizli âşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur”] beytinde beyân buyrulmuş idi.

3426. Eğer kulak işitse idi, ne vakit kulak kalır idi? Yâhud dil nerede sözü zabtederdi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3426. Eğer kulak işitseydi, ne zaman kulak olarak kalırdı? Yahut dil nerede sözü tutabilirdi?

Eğer bu birleşmeleri duyu kulağı işitseydi, artık onun kulağı kalmazdı. Yani o kimse kendinden geçer ve bu maddi yoğunluk âleminin hükümlerinin dışına çıkardı. Yahut bu kendinden geçme hâlinde ruhunun gözüyle gördüğü bu birleşmeleri bu bedenin yoğun diliyle anlatamazdı.

Eğer bu izdivaçları his kulağı işitse idi, artık onun kulağı kalmaz idi. Ya'ni o kimse bî-hod olur ve kendinden geçip bu âlem-i kesâfetin ahkâmı hâricine çıkar idi. Veyâhud bu bî-hodluk âleminde rûhunun gözüyle gördüğü bu izdivâcâtı bu cismin kesîf dili ile anlatamaz idi.

3427. Eğer kar ve buz güneşi göre idi, buzluktan ümîdi kaldırır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3427. Eğer kar ve buz güneşi görseydi, buzluktan ümidini keserdi.

3428. Düğüm ve damarlar olmaksızın su olurdu. Hava Dâvûd'u sudan zırh yapardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3428. Düğüm ve damarlar olmaksızın su olurdu. Hava Dâvûd'u sudan zırh yapardı.

"Damar"dan kasıt, hayvanî sıfatlar ve "düğüm"den kasıt, nefsin bağları ve ilişikleridir. "Su"dan kasıt, saf ruhtur; ve "hava"dan kasıt, ilâhî aşktır ki Dâvûd (a.s.)a benzetilmiştir. Çünkü Dâvûd (a.s.) demiri elinde yumuşatıp savaş için zırh yapardı. Nitekim ayet-i kerimede وَالنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) yani "Biz Dâvûd'a demiri yumuşattık" buyrulur. "Sudan zırh"tan kasıt, ruhanî sıfatlardır ki, bu ruhanî sıfatlar zırhı nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılır. Yani, bir kul zâtî tecelli (Allah'ın özünün tecellisi) ile şereflendiği zaman onun bedensel yoğunluğunun hükmü kalmaz. Her ne kadar görünüşte cisim olarak görünse de, hayvanî sıfatlardan ve nefsin bağlarından arınmış olurdu. İlâhî aşk Dâvud'u nefis ve şeytan düşmanlarına karşı onun ruhanî sıfatlarından zırh yapardı.

“Damar”dan murâd, sıfât-ı hayvaniyye ve “düğüm”den murâd, nefsin bağları ve ilişikleridir. “Su”dan murâd, rûh-ı safdır; ve “hava”dan murâd, aşk-ı ilâhîdir ki Dâvûd (a.s.)a teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ Dâvûd (a.s.) demiri elinde yumuşatıp harb için zırh yapardı. Nitekim âyet-i kerîmede وَالنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni “Biz Dâvûd'a demiri yumuşattık” buyrulur. “Sudan zırh”dan murâd, sıfât-ı rûhaniyyedir ki, bu sıfât-ı rûhâniyye zırhı nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılır. Ya'ni, bir kul tecellî-i zâtî ile müşerref olduğu vakit onun kesâfet-i cismâniyyesinin hükmü kalmaz. Her ne kadar sûrette cisim görünür ise de, sıfât-ı hayvâniyyeden ve nefsin bağlarından ârî olurdu. Aşk-ı ilâhî Dâvud'u nefis ve şeytan düşmanlarına karşı onun sıfât-ı rûhâniyyesinden zırh yapardı.

3429. Binâenaleyh her ağacın canına derman, her bir ağaç onun kudûmünden mes'ûd olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Bu sebeple her ağacın canına derman, her bir ağaç onun gelişinden mutlu olurdu.

"Ağaç"tan kastedilen, insan suretidir. "Can"dan kastedilen, hayvanî ruhtur. Yani, zâtî tecelliye (Allah'ın özünün tecellisine) mazhar olan bir kul, her bir insanın hayvanî ruhunun dermanı ve ilacı olur; ve onu hayvanî ruhunun sıfatları altında ezilmekten kurtarır. Bu sebeple onun bakışı altında bulunan her bir insan ferdi, o insân-ı kâmilin gelişinden manevî saadete erişir.

“Ağaç”tan murâd, sûret-i beşeriyyedir. “Can”dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'ni, tecellî-i zâtiyye mahzar olan bir kul her bir beşerin rûh-ı hayvânîsinin dermanı ve ilâcı olur; ve onu rûh-ı hayvânîsinin sıfatları altında zebûn olmaktan kurtarır. Binâenaleyh onun nazarı altında bulunan her bir ferd-i beşer o insân-ı kâmilin kudûmünden saâdet-i ma'neviyyeye nâil olur.

3430. O donmuş buz kendinde kalmış, ağaçlar üzerine bir “Lâ-misâs!” okumuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. O donmuş buz kendinde kalmış, ağaçlar üzerine bir “Lâ-misâs!” okumuştur.

“Donmuş buz”dan kasıt, ilâhî aşktan nasipsiz ve nefsine ait sıfatlarında boğulmuş olan kişidir. “Lâ-misâs!”, “bana dokunma!” demektir. Yani, ilâhî aşka yabancı ve nefsine ait sıfatlarında boğulmuş olan kişi kendi cismanî benliğinde ve kendi varlığının dairesinde kalmıştır. Öyle bir kişiyi, Mûsâ (a.s.) gibi olan izafî ruh kovduğu için diğer insan fertleri üzerine hâl diliyle, “Bana dokunma ve temas etme ki, bendeki nefsanî karanlık sana da yansımasın!” deyip durmuştur. Nitekim Mûsâ (a.s.)'ın ümmetinden olan Sâmirî halkı buzağıya taptırdığı için Mûsâ (a.s.) onu ümmeti arasından kovdu. Bu kıssa Tâhâ sûresinin şerif ayetinde geçmektedir: `قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَ` (Tâhâ, 20/97) yani “Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi ki: Git, sen hayatta oldukça senin için halka karşı 'lâ-misâs' demek olsun!”

“Donmuş buz”dan murâd, aşk-ı ilâhîden bî-behre ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimseye derler. “Lâ-misâs!”, “bana dokunma!” demektir. Ya'ni, aşk-ı ilâhîye yabancı ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimse kendi cismâniyetinin benliğinde ve kendi varlığının dâiresinde kalmıştır. Öy-le bir kimseyi, Mûsâ (a.s.) gibi olan rûh-ı izâfî kovduğu için sâir efrâd-ı beşeriyye üzerine lisân-ı hâl ile, “Bana dokunma ve temâs etme ki, bendeki zulmet-i nefsâniyye sana da aksetmesin!” deyip durmuştur. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden olan Sâmirî halkı buzağıya taptırdığı cihetle Mûsâ (a.s.) onu ümmeti arasından kovdu. Bu kıssa Tâhâ sûre-i şerîfesinde vâki' `قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَ` (Tâhâ, 20/97) ya'ni “Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi ki: Git, sen hayatta oldukça senin için halka karşı 'lâ-misâs' demek olsun!” âyet-i kerîmesinde mezkûrdur.

3431. Onun cismi ülfet eder olmadı, ülfet olunur olmadı. Onun nasîbi ancak nefsin buhlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Onun cismi alışkanlık edinmedi, alışkanlık edinilmedi. Onun nasibi ancak nefsin cimriliği oldu.

Şeytan düşmanlarına karşı kullanılır. Yani, bir kul zâtî tecelli (Allah'ın özünün tecellisi) ile şereflendiği zaman, onun bedensel yoğunluğunun hükmü kalmaz. Her ne kadar görünüşte cisim görünse de, hayvani sıfatlardan ve nefsin bağlarından arınmış olurdu. İlahi aşk, Davud'u nefis ve şeytan düşmanlarına karşı onun ruhani sıfatlarından zırh yapardı.

şeytan düşmanlarına karşı kullanılır. Ya'ni, bir kul tecellî-i zâtî ile müşerref olduğu vakit onun kesâfet-i cismâniyyesinin hükmü kalmaz. Her ne kadar sûrette cisim görünür ise de, sıfât-ı hayvaniyyeden ve nefsin bağlarından ârî olurdu. Aşk-ı ilâhî Dâvud'u nefis ve şeytan düşmanlarına karşı onun sıfât-ı rûhâniyyesinden zırh yapardı.

3429. Binâenaleyh her ağacın canına derman, her bir ağaç onun kudûmünden mes'ûd olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3429. Bu sebeple her ağacın canına derman olur, her bir ağaç onun gelişinden mutlu olurdu.

"Ağaç"tan kastedilen, insan suretidir. "Can"dan kastedilen, hayvani ruhtur. Yani, zâtî tecelliye (Allah'ın özünden gelen tecelli) mazhar olan bir kul, her bir insanın hayvani ruhunun dermanı ve ilacı olur; ve onu hayvani ruhunun sıfatları altında ezilmekten kurtarır. Bu sebeple onun gözetimi altında bulunan her bir insan, o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gelişinden manevi mutluluğa erişir.

"Ağaç"tan murâd, sûret-i beşeriyyedir. "Can"dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'ni, tecellî-i zâtîye mahzar olan bir kul her bir beşerin rûh-i hayvânîsinin dermanı ve ilacı olur; ve onu rûh-ı hayvânîsinin sıfatları altında zebûn olmaktan kurtarır. Binâenaleyh onun nazarı altında bulunan her bir ferd-i beşer o insân-ı kâmilin kudûmünden saâdet-i ma'neviyyeye nâil olur.

3430. O donmuş buz kendinde kalmış, ağaçlar üzerine bir "Lâ-misâs!" oku- [3434] muştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3430. O donmuş buz kendinde kalmış, ağaçlar üzerine bir "Lâ-misâs!" okumuştur.

"Donmuş buz"dan kasıt, ilâhî aşktan nasipsiz ve nefsine ait sıfatlarına gömülmüş olan kişidir. "Lâ-misâs!", "bana dokunma!" demektir. Yani, ilâhî aşka yabancı ve nefsine ait sıfatlarına gömülmüş olan kişi kendi cismaniyetinin benliğinde ve kendi varlığının dairesinde kalmıştır. Öyle bir kişiyi, Musa (a.s.) gibi olan izafî ruh kovduğu için diğer insan fertleri üzerine hâl diliyle, "Bana dokunma ve temas etme ki, bendeki nefsanî karanlık sana da yansımasın!" deyip durmuştur. Nitekim Musa (a.s.)'ın ümmetinden olan Sâmirî halkı buzağıya taptırdığı için Musa (a.s.) onu ümmeti arasından kovdu. Bu kıssa Tâhâ sûresinin şerifesinde geçen قَال فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) yani "Musa (a.s.) Sâmirî'ye dedi ki: Git, sen hayatta oldukça senin için halka karşı 'lâ-misâs' demek olsun!" ayet-i kerimesinde zikredilmiştir.

"Donmuş buz"dan murâd, aşk-ı ilâhîden bî-behre ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimseye derler. "Lâ-misas!", "bana dokunma!" demektir. Ya'ni, aşk-ı ilâhîye yabancı ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimse kendi cismâniyetinin benliğinde ve kendi varlığının dâiresinde kalmıştır. Öyle bir kimseyi, Mûsâ (a.s.) gibi olan rûh-ı izâfî kovduğu için sâir efrâd-ı beşeriyye üzerine lisân-ı hâl ile, "Bana dokunma ve temâs etme ki, bendeki zulmet-i nefsâniyye sana da aksetmesin!" deyip durmuştur. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden olan Sâmirî halkı buzağıya taptırdığı cihetle Mûsâ (a.s.) onu ümmeti arasından kovdu. Bu kıssa Tâhâ sûre-i şerîfesinde vâki' قَال فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) ya'ni "Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi ki: Git, sen hayatta oldukça senin için halka karşı 'lâ-misâs' demek olsun!" âyet-i kerîmesinde mezkûrdur.

3431. Onun cismi ülfet eder olmadı, ülfet olunur olmadı. Onun nasibi ancak nefsin buhlü oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3431. Onun bedeni ülfet etmedi, ülfet olunur olmadı. Onun nasibi ancak nefsinin cimriliği oldu.

"Şuhh", cimrilik etmek; "kısm", pay ve nasip demektir. Bu şerefli beyitte "Mümin ülfet eder ve onunla ülfet olunur; münafık ise ne bir kimse ile ülfet eder ne de onunla ülfet olunur" hadis-i şerifine işaret buyrulur; ve münafık ancak kişisel menfaatini düşünüp içi dışına uygun görünmeyen bir kimsedir. Diliyle iman gösterirse, bunu kişisel menfaati yönünden yapar. Hâlbuki diliyle söylediği şeye kalbinden imanı yoktur. Bu sebeple kişisel menfaatine aykırı olan her hususta kimseyle ülfet etmez ve anlaşmayı kabul etmez; ve menfaatini halkın zararında aradığı için onunla ülfet de olunmaz. Derhal muhalefet gösterir. Bu sebeple böyle bir kimsenin hayattaki nasibi ancak nefsinin cimriliği ve hasisliği olur. Çünkü onun nefsi kendi menfaatinden vazgeçme hususunda çok cimridir.

"Şuhh", bahîllik etmek; "kısm", behre ve nasîb demektir. Bu beyt-i şerîfde المؤمن يألف ويؤلف به والمنافق لا يألف ولا يؤلف به ya'ni "Mü'min ülfet eder ve onunla ülfet olunur; ve münâfik ne bir kimse ile ülfet eder ve ne de onunla ülfet olunur" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur; ve münafık ancak menfaat-i şahsiyyesini düşünüp içi dışına muvâfık görünmeyen bir kimsedir. Lisânen îman izhâr ederse menfaat-i şahsiyyesi cihetinden eder. Halbuki lisânı ile söylediği şeye kalbinden îmânı yoktur. Binâenaleyh menfaat-i şahsiyyesine muhalif olan her husûsta kimse ile ülfet etmez ve i'tilaf kabûl etmez; ve menfaati halkın zararında aradığı için onunla ülfet de olunmaz. Derhal muhalefet ızhâr eder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hayatta nasîbi ancak nefsinin buhlü ve hasîsliği olur. Zîrâ onun nefsi kendi menfaatinden geçmek husûsunda çok bahîldir.

3432. Zâyi değildir, ondan ciğer taze olur, fakat hazar sultanının peyki olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Zayi değildir, ondan ciğer taze olur, fakat hazar sultanının peyki olmaz.

"Hazar", bir şeyin yeşil olması ve taze olması demektir (Kamus). "Hazar sultanı"ndan kasıt, bahar mevsimidir ki, ondan topraklar yeşil ve taze olur. "Peyk", mektup getirip gösteren hizmetkâra denir. Burada "haberci" demektir. Yani, âlemde kar ve buzun varlığı dahi boş ve zayi değildir. Çünkü o yüzden sıcak mevsimlerde ciğer taze olur ve hararet giderilir. Fakat o buz bahar mevsiminin habercisi olmaz. Ancak donma mevsiminin habercisidir. Bunun gibi cismani olanların varlığı dahi boş ve zayi değildir. Onlardan da bazı kimseler fayda bulur; velakin onlar bahar mevsimi gibi kalp bağını yeşillendiren ilahi aşkın habercisi olmaz.

"Hazar", bir şey yeşil olmak ve ter ü tâze olmak (Kāmûs). "Sultân-ı hazar"dan murâd, bahar mevsimidir ki, ondan topraklar yeşil ve ter ü tâze olur. "Peyk", mektûb getirip görüren hizmetkâra derler. Burada "haberci" demektir. Ya'ni, âlemde kar ve buzun vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Zîrâ o yüzden sıcak mevsimlerde ciğer tâze olur ve harâret mündefi' olur. Fakat o buz bahar mevsiminin habercisi olmaz. Ancak incimâd mevsiminin habercisidir. Bunun gibi cismânî olanların vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Onlardan da ba'zı kimseler fâide bulur; velâkin onlar bahar mevsimi gibi kalb bağını yeşillendiren aşk-ı ilâhînin habercisi olmaz.

3433. Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her bir burç onun uburuna lâyık değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her bir burç onun geçişine lâyık değildir!

3434. Senin himmetin her vefâyı ne vakit beğenir? Senin safvetin her safâyı ne vakit ihtiyâr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. Senin himmetin her vefayı ne zaman beğenir? Senin saflığın her safayı ne zaman seçer?

"Ayaz"dan maksat, zâtî tecelliye mazhar olan insân-ı kâmildir. "Yıldız"dan maksat, ruhtur. "Burç"tan maksat, çeşitli yatkınlıklar sahipleridir. Yani, ey zâtî tecelliye mazhar olan insân-ı kâmil, senin ruhun yücedir. "Şuhh", cimrilik etmek; "kısm", pay ve nasip demektir. Bu şerefli beyitte, "Mümin ülfet eder ve onunla ülfet olunur; ve münafık ne bir kimse ile ülfet eder ne de onunla ülfet olunur" hadis-i şerifine işaret buyrulur; ve münafık ancak kişisel menfaatini düşünüp içi dışına uygun görünmeyen bir kimsedir. Diliyle iman gösterirse, kişisel menfaati yönünden gösterir. Hâlbuki diliyle söylediği şeye kalbinden imanı yoktur. Bu sebeple kişisel menfaatine aykırı olan her hususta kimseyle ülfet etmez ve anlaşma kabul etmez; ve menfaati halkın zararında aradığı için onunla ülfet de olunmaz. Derhal muhalefet ortaya koyar. Bu sebeple böyle bir kimsenin hayatta nasibi ancak nefsinin cimriliği ve hasisliği olur. Çünkü onun nefsi kendi menfaatinden geçmek hususunda çok cimridir.

"Ayaz"dan murâd, tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmildir. "Yıldız"dan murâd, rûhtur. "Burç"dan murâd, isti'dâdât-ı muhtelife erbabıdır. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmil, senin rûhun yüksektir. "Şuhh", bahîllik etmek; "kısm", behre ve nasîb demektir. Bu beyt-i şerîf- de المؤمن يألف ويؤلف به والمنافق لا يألف ولا يؤلف به ya'ni "Mü'min ülfet eder ve onunla ülfet olunur; ve münâfik ne bir kimse ile ülfet eder ve ne de onunla ülfet olu- nur" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur; ve münafık ancak menfaat-i şahsiyyesi- ni düşünüp içi dışına muvâfık görünmeyen bir kimsedir. Lisânen îman izhâr ederse menfaat-i şahsiyyesi cihetinden eder. Halbuki lisânı ile söylediği şeye kalbinden îmânı yoktur. Binâenaleyh menfaat-i şahsiyyesine muhalif olan her husûsta kimse ile ülfet etmez ve i'tilaf kabûl etmez; ve menfaati halkın zararında aradığı için onunla ülfet de olunmaz. Derhal muhalefet ızhâr eder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hayatta nasîbi ancak nefsinin buhlü ve ha- sîsliği olur. Zîrâ onun nefsi kendi menfaatinden geçmek husûsunda çok ba- hîldir.

3432. Zayi değildir, ondan ciğer taze olur, fakat hazar sultanının peyki olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3432. Zayi değildir, ondan ciğer taze olur, fakat hazar sultanının peyki olmaz.

"Hazar", bir şeyin yeşil ve taze olması demektir (Kamus). "Hazar sultanı"ndan kasıt, bahar mevsimidir ki, onun sayesinde topraklar yeşil ve taze olur. "Peyk", mektup getirip gösteren hizmetkâra denir. Burada "haberci" demektir. Yani, âlemde kar ve buzun varlığı da anlamsız ve boşuna değildir. Çünkü o yüzden sıcak mevsimlerde ciğer taze olur ve hararet giderilir. Fakat o buz, bahar mevsiminin habercisi olmaz. Ancak donma mevsiminin habercisidir. Bunun gibi, cismanî olanların varlığı da anlamsız ve boşuna değildir. Onlardan da bazı kimseler fayda bulur; velakin onlar, bahar mevsimi gibi kalp bağını yeşillendiren ilahi aşkın habercisi olmaz.

"Hazar", bir şey yeşil olmak ve ter ü tâze olmak (Kāmûs). "Sultân-ı ha- zar"dan murâd, bahar mevsimidir ki, ondan topraklar yeşil ve ter ü tâze olur. "Peyk", mektûb getirip görüren hizmetkâra derler. Burada "haberci" demek- tir. Ya'ni, âlemde kar ve buzun vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Zîrâ o yüzden sıcak mevsimlerde ciğer tâze olur ve harâret mündefi' olur. Fakat o buz bahar mevsiminin habercisi olmaz. Ancak incimâd mevsiminin haberci- sidir. Bunun gibi cismânî olanların vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Onlar- dan da ba'zı kimseler fâide bulur; velâkin onlar bahar mevsimi gibi kalb ba- ğını yeşillendiren aşk-ı ilâhînin habercisi olmaz.

3433. Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her bir burç onun uburuna lâ- yık değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3433. Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her bir burç onun geçişine lâyık değildir!

3434. Senin himmetin her vefâyı ne vakit beğenir? Senin safvetin her safâyı ne vakit ihtiyâr eder?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3434. Senin himmetin her vefayı ne zaman beğenir? Senin saflığın her saflığı ne zaman seçer?

"Ayaz"dan maksat, zâtî tecelliye mazhar olan insân-ı kâmildir. "Yıldız"dan maksat, ruhtur. "Burç"tan maksat, çeşitli yatkınlık sahipleridir. Yani, ey zâtî tecelliye mazhar olan insân-ı kâmil, senin ruhun yüksektir.

Senin Hak yolundaki gidişin, her bir yatkınlık sahibinin güç yetirip beğenebileceği bir şey değildir. Çünkü onların kavrayışları dardır. Senin himmetin yüce olduğu için, o çeşitli yatkınlık sahiplerinin Hakk'a karşı olan vefasını beğenmez. Senin kalbinin saflığı ve berraklığı her saflığı ve temizliği seçip kabul edemez.

O beyin hikâyesidir ki, kölesine “Şarap getir!” dedi. Köle gitti, şarap testisini getirdi. Yolda bir zâhid vardı. İyiliği emretti, bir taş vurdu, testiyi kırdı. Bey işitti, zâhidin terbiye edilmesini kastetti; ve bu kıssa İsa (a.s.)'ın dini zamanında idi ki, şarap henüz haram olmamıştı. Lakin zâhid perhizkârlık etti ve zevklenmekten men etti.

"Tekazzüz", her bir fenalıktan uzaklaşma ve kaçınma demektir ki, perhizkârlık demek olur. Bu kıssanın yukarıya bağlantısı şudur ki, yukarıda “Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her burç onun geçişine layık değildir!” buyrulmuştu. Bu kıssada mertebesi yüksek olan emirin gidişatını, mertebesi ondan daha aşağı olan zâhidin yatkınlık kavrayışının kabul edemediği beyan buyrulmak suretiyle bu mana açıklanmıştır.

"Ayaz"dan murâd, tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmildir. "Yıl- dız"dan murâd, rûhtur. "Burç"dan murâd, isti'dâdât-ı muhtelife erbâbıdır. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmil, senin rûhun yüksektir.

Senin tarîk-ı Hak'taki gidişin her bir isti'dâd sâhibinin kādir olup beğenebileceği bir şey değildir. Zîrâ onların havsalaları dardır. Senin himmetin âlî olduğu için, o isti'dâdât-ı muhtelife erbâbının Hakk'a karşı olan vefâsını beğenmez. Senin kalbinin safveti ve berraklığı her safâyı ve safveti seçip ihtiyâr edemez.

O beyin hikâyesidir ki, kölesine “Şarâb getir!” dedi. Köle gitti, şarâb testisini getirdi. Yolda bir zâhid var idi. Emr-i ma’rûf etti, bir taş vurdu, testiyi kırdı. Bey işitti, zâhidin te’dîbini kasdetti; ve bu kıssa Îsâ (a.s.)ın dîni zamânında idi ki, şarâb henüz harâm olmamış idi. Velâkin zâhid perhîzkârlık etti ve tena’umdan men’ etti

“Tekazzüz”, her bir fenâlıktan tebâud ve ictinâb demektir ki, perhîzkârlık demek olur. Bu kıssanın yukarıya rabtı budur ki, yukarıda “Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her burç onun ubûruna lâyık değildir!” buyrulmuş idi. Bu kıssada mertebesi yüksek olan emîrin revişini, mertebesi ondan daha aşağı olan zâhidin havsalâ-i isti’dâdı kabûl edemediği beyân buyrulmak sûretiyle bu ma’nâ tavzîh olmuştur.

3435. Bir bey var idi, hoş-dil ve mey-perest idi. Her mahmûrun ve her bir bî-çârenin kehfiydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Bir bey vardı, gönlü hoş ve şaraba düşkündü. Her sarhoşun ve her çaresizin sığınağıydı.

"Hoş-dil", hoşnut ve müteşekkir; "bâre", dost ve seven; "mey-bâre", şarap seven ve mey-perest (şaraba düşkün) anlamındadır. Nasıl ki "kadın seven" kimseye "zen-bâre" derler. "Kehf", sığınak ve mağara; "mahmûr", muhtaç olan demektir. Senin Hakk yolundaki gidişin, her bir istidat (yatkınlık) sahibinin gücü yetip beğenebileceği bir şey değildir. Çünkü onların kavrayışları dardır. Senin himmetin yüce olduğu için, o çeşitli istidat sahiplerinin Hakk'a karşı olan vefasını beğenmez. Senin kalbinin saflığı ve berraklığı her saflığı ve berraklığı seçip tercih edemez.

"Tekazzüz", her bir fenalıktan uzaklaşma ve kaçınma demektir ki, perhizkârlık anlamına gelir. Bu kıssanın yukarıya bağlantısı şudur ki, yukarıda "Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her burç onun geçişine layık değildir!" buyrulmuştu. Bu kıssada, mertebesi yüksek olan emirin gidişatını, mertebesi ondan daha aşağı olan zahidin istidat kavrayışının kabul edemediği beyan buyrulmak suretiyle bu anlam açıklanmıştır.

“Hoş-dil”, hoşnud ve müteşekkir; “bâre”, dost ve muhib; “mey-bâre”, muhibb-i şarâb ve mey-perest ma’nâsınadır. Nitekim “muhibb-i zen” olan kimseye “zen-bâre” derler. “Kehf”, melce’ ve mağara; “mahmûr”, muhtâc-ı Senin tarîk-ı Hak'taki gidişin her bir isti'dâd sahibinin kādir olup beğenebileceği bir şey değildir. Zîrâ onların havsalaları dardır. Senin himmetin âlî olduğu için, o isti'dâdât-ı muhtelife erbâbının Hakk'a karşı olan vefâsını beğenmez. Senin kalbinin safveti ve berraklığı her safayı ve safveti seçip ihtiyâr edemez.

"Tekazzüz", her bir fenâlıktan tebâud ve ictinâb demektir ki, perhîzkârlık demek olur. Bu kıssanın yukarıya rabtı budur ki, yukarıda "Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her burç onun ubûruna lâyık değildir!" buyrulmuş idi. Bu kıssada mertebesi yüksek olan emîrin revişini, mertebesi ondan daha aşağı olan zâhidin havsala-i isti'dâdı kabûl edemediği beyân buyrulmak sûretiyle bu ma'nâ tavzîh olmuştur.

3435. Bir bey var idi, hoş-dil ve mey-perest idi. Her mahmurun ve her bir bî-çârenin kehfiydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3435. Bir bey vardı, gönlü hoş ve şarap düşkünüydü. Her sarhoşun ve her çaresizin sığınağıydı.

"Hoş-dil", hoşnut ve müteşekkir; "bâre", dost ve seven; "mey-bâre", şarap seven ve şarap düşkünü anlamındadır. Nasıl ki "kadınları seven" kimseye "zen-bâre" derler. "Kehf", sığınak ve mağara; "mahmûr", şaraba muhtaç demektir. Yani, Allah'a şükredici ve şarabı seven ve her şaraba muhtaç olanın ve her çaresizin sığınağı ve koruyucusu bir bey vardı.

"Hoş-dil", hoşnud ve müteşekkir; "bâre", dost ve muhib; "mey-bâre", muhibb-i şarâb ve mey-perest ma'nâsınadır. Nitekim "muhibb-i zen" olan kimseye "zen-bâre" derler. "Kehf", melce' ve mağara; "mahmûr", muhtâc-ı şarâb demektir. Ya'ni, Hakk'a şükredici ve şarabı seven ve her şarâba muhtaç olanın ve her bir bîçarenin melcei ve penâhı bir bey var idi.

3436. Bir müşfik, bir miskîn okşayıcı, bir âdil idi. Bir deryâ-dil, bir altın bağışlayıcı cevher idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. O, şefkatli, yoksulları okşayan, adil biriydi. O, gönlü geniş, altın bağışlayan bir cevherdi.

3437. Erlerin şâhı ve mü'minlerin beyi, râh-bân ve sır bilici ve uzak görücü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Erlerin şahı ve müminlerin beyi, yolcu ve sır bilici ve uzak görüşlü idi.

"Bân", nispet edatıdır. "Râh-bân", yola mensup ve yolcu demektir, "Hak yolunun yolcusu" anlamındadır. Bazı nüshalarda "râh-bân" yerine "râh-dân", yani yol bilici geçmektedir. Yani bey hakikat ehlinden idi.

“Bân”, edât-ı nisbettir. “Râh-bân", yola mensûb ve yolcu demek olur, "Hak yolunun yolcusu" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda “râh-bân" yerine "râh-dân", yol bilici vâki'dir. Ya'ni bey ehl-i hakîkatten idi.

3438. Îsâ'nın devri ve Mesîh'in eyyâmı idi. Halk gönül tutucu ve az incitici ve melîh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. İsa'nın devri ve Mesih'in günleri idi. Halk gönül alıcı, az incitici ve güzel idi.

Bu emirin hüküm sürdüğü devir, İsa (a.s.)'ın dininin yaygın olduğu ve Hz. Mesih'in şeriatinin hükmünün geçerli bulunduğu günler idi ki, bu devirde ve günlerde halk ve ahali gönül alıcı, birbirlerini az incitici ve güzel idi.

Bu emîrin hâkim olduğu devir, Îsâ (a.s.)ın dîni şâyi' olduğu ve Hz. Mesîh'in şerîati hükmünün cârî bulunduğu günler idi ki, bu devirde ve günlerde halk ve ahâli gönül tutucu ve birbirlerini az incitici ve melîh idi.

3439. Bir gece ona vakitler değil iken misafir geldi. Onun cinsi bir hoş-mezheb dahi bir emîr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. Bir gece ona vakitler değil iken misafir geldi. Onun cinsi bir hoş-mezheb dahi bir emîr idi.

Yani, bir gece o beye ansızın kendi cinsi ve hoş mezhepli olan diğer bir bey geldi. Şerefli beyitte bu beyin dahi hakikat ehlinden olduğuna işaret buyrulur.

Ya'ni, bir gece o beye ansızın kendi cinsi ve latîf mezhebli olan diğer bir bey geldi. Beyt-i şerîfde bu beyin dahi ehl-i hakîkatten olduğuna işâret buyrulur.

3440. Nazm-ı hâl hususunda onlara şarâb lâzım oldu. O vakit şarâb me'zûn [3444] ve helâl idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Hallerinin düzeni hususunda onlara şarap gerekli oldu. O vakit şarap izinli ve helâl idi.

Hallerinde düzen ve kalplere neşe ve sevinç hâsıl olması için, o beylere şarap içmek gerekli geldi. Çünkü o vakit İsevi şeriatte şarap yasak olmamış ve helâl bulunmuş idi. Şarap demektir. Yani, Hakk'a şükredici ve şarabı seven ve her şaraba muhtaç olanın ve her bir biçarenin sığınağı ve koruyucusu bir bey var idi.

Hallerinde intizâm ve kalblere neş'e ve sürûr hâsıl olmak için, o beylere şarâb içmek lâzım geldi. Zîrâ o vakit şerîat-i îseviyyede şarâb yasak olmamış ve helâl bulunmuş idi. şarâb demektir. Ya'ni, Hakk'a şükredici ve şarâbı seven ve her şarâba muh- taç olanın ve her bir bîçarenin melcei ve penâhı bir bey var idi.

3436. Bir müşfik, bir miskîn okşayıcı, bir âdil idi. Bir deryâ-dil, bir altın ba- ğışlayıcı cevher idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3436. O, şefkatli, yoksulları okşayan, adil biriydi. O, gönlü deniz gibi geniş, altın bağışlayan bir cevherdi.

3437. Erlerin şâhı ve mü'minlerin beyi, râh-bân ve sır bilici ve uzak görücü idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3437. Erlerin şahı ve müminlerin beyi, yolcu ve sır bilici ve uzak görüşlü idi.

"Bân", nispet edatıdır. "Râh-bân", yola mensup ve yolcu demektir, "Hak yolunun yolcusu" anlamındadır. Bazı nüshalarda "râh-bân" yerine "râh-dân", yani yol bilici geçmektedir. Yani bey hakikat ehlinden idi.

"Bân", edât-ı nisbettir. "Râh-bân", yola mensûb ve yolcu demek olur, "Hak yolunun yolcusu" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "râh-bân" yerine "râh-dân", yol bilici vâki'dir. Ya'ni bey ehl-i hakîkatten idi.

3438. Îsâ'nın devri ve Mesîh'in eyyâmı idi. Halk gönül tutucu ve az inci- tici ve melîh idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3438. İsa'nın devri ve Mesih'in günleri idi. Halk gönül alıcı, az incitici ve hoş idi.

Bu emirin hüküm sürdüğü devir, İsa (a.s.)'ın dininin yaygın olduğu ve Hz. Mesih'in şeriatının hükmünün geçerli bulunduğu günler idi ki, bu devirde ve günlerde halk ve ahali gönül alıcı, birbirlerini az incitici ve hoş idi.

Bu emîrin hâkim olduğu devir, Îsâ (a.s.)ın dîni şâyi' olduğu ve Hz. Me- sîh'in şerîati hükmünün cârî bulunduğu günler idi ki, bu devirde ve günlerde halk ve ahâli gönül tutucu ve birbirlerini az incitici ve melîh idi.

3439. Bir gece ona vakitler değil iken misâfir geldi. Onun cinsi bir hoş-mez- heb dahi bir emîr idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3439. Bir gece ona vakitler değil iken misafir geldi. Onun cinsi bir hoş-mezhep dahi bir emir idi.

Yani, bir gece o beye ansızın kendi cinsi ve hoş mezhepli olan diğer bir emir geldi. Beyitte bu emirin dahi hakikat ehli (gerçeği bilen) olduğuna işaret buyrulur.

Ya'ni, bir gece o beye ansızın kendi cinsi ve latîf mezhebli olan diğer bir bey geldi. Beyt-i şerîfde bu beyin dahi ehl-i hakîkatten olduğuna işâret buy- rulur.

3440. Nazm-ı hâl hususunda onlara şarâb lâzım oldu. O vakit şarâb me'zûn ve helâl idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3440. Hâllerinde düzen için onlara şarap gerekli oldu. O zaman şarap izinli ve helâl idi.

O beylere, hâllerinde düzen ve kalplerine neşe ve sevinç gelmesi için şarap içmek gerekli oldu. Çünkü o zaman İsevî şeriatında şarap yasaklanmamış ve helâl bulunmuş idi.

Hallerinde intizâm ve kalblere neş'e ve sürûr hâsıl olmak için, o beylere şarâb içmek lâzım geldi. Zîrâ o vakit şerîat-i îseviyyede şarâb yasak olmamış ve helâl bulunmuş idi.

3441. Şarabları noksan idi. Dedi: "Ey gulâm, git, testiyi doldur, bize şarab getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Şarapları eksik idi. Dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur, bize şarap getir!"

O beylerin şarapları eksik idi. Bu sebeple ev sahibi olan bey, kendi kölesine hitaben dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur da bize şarap getir!"

O beylerin şarabları noksan idi. Binâenaleyh ev sahibi olan bey, kendi kölesine hitâben dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur da bize şarâb getir!"

3442. "Filân râhibden ki şarâb-ı has tutar, tâ ki can hâs ve âmmdan halas bula!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. "Filân râhibden ki şarâb-ı has tutar, tâ ki can hâs ve âmmdan halas bula!"

Yani, "Getireceğin şarabı filân râhibden al ki, onun özel bir şekilde ve tam bir özenle yapılmış şarabı vardır. Onun bu şarabını içmekle canımız seçkinler ve avam kaydından, yani kesret (çokluk) fikrinden kurtulsun!" Bu şerefli beyitte, mübah olan yiyecekler, dağınık bir düşünceyle hazırlanır ve tedarik edilirse, onları yiyen kimselerde dağınık hatıraların oluşmasına sebep olacağına; aksine, kalp huzuruyla hazırlanan yemeklerin kalplerde huzur ve vahdet zevki (birlik zevki) meydana getireceğine işaret vardır. Nasıl ki Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri çoğu zaman yemek pişirmede ve sofra hizmetinde bizzat çalışırdı; ve eğer bir yemek öfkeyle, isteksizlikle ve zorlukla pişirilmiş ise onu yemezler ve dervişlerine de yedirmezlerdi.

Ya'ni, "Getireceğin şarabı filân râhibden al ki, onun husûsî sûrette ve kemâl-i i'tinâ ile yapılmış şarabı vardır. Onun bu şarabını içmekle canımız havâs ve avâm kaydından, ya'ni keserât fikrinden kurtulsun!" Bu beyt-i şerîf-de mubâh olan gıdalar, perîşan fikr ile tertîb ve tedarik olunursa, onları yiyen kimselerde perîşan hâtıralar husûlüne sebeb olacağına ve bil'akis huzûr-ı kalb ile ihzâr edilen taâmların kalblerde huzûr ve zevk-i vahdet husûle getireceğine işaret vardır. Nitekim Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri ekser-i evkātta yemek pişirmede ve sofra hizmetinde bizzat çalışır idi; ve eğer bir yemek öfke ile ve kerâhet ile ve zorluk ile pişirilmiş ise onu yemezler ve dervişlerine de yedirmezler idi.

3443. Binlerce testinin ve büyük küpün yaptığını o rahibin kadehinden bir cür'a yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Binlerce testinin ve büyük küpün yaptığını o rahibin kadehinden bir yudum yapar.

Yani, o rahibin kadehinde bulunan şarabın bir damlası o kadar etkilidir ki, binlerce testi ve büyük küpteki şarapların yaptığı etkiyi yapar.

"Cerre", testi; "humdân”, büyük küp. Ya'ni, o râhibin kadehindeki şarâbın bir damlası o kadar müessirdir ki, binlerce testi ve büyük küpteki şarâbların yaptığı te'sîri yapar.

3444. O şarabda gizli bir maya vardır; öyle ki abâ içinde sultanlık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. O şarapta gizli bir maya vardır; öyle ki abâ içinde sultanlık vardır.

Abâ içinde mana âleminin sultanlığı gizli olduğu gibi, o rahibin şarabında da gizli bir maya vardır ki, onun etkisi içenlerin iç dünyasında ortaya çıkar.

Abâ içinde ma'nâ âleminin sultanlığı gizli olduğu gibi, o râhibin şarabında da gizli bir maya vardır ki, onun te'sîri içenlerin bâtınında zuhûr eder.

3445. Sen parça parça olan eski libâsa az bak! Zîrâ dışarıdan altını kara yaparlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Sen parça parça olan eski elbiseye az bak! Çünkü dışarıdan altını kara yaparlar.

parlar.

parlar.

3441. Şarabları noksan idi. Dedi: "Ey gulâm, git, testiyi doldur, bize şarab getir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3441. Şarapları eksik idi. Dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur, bize şarap getir!"

O beylerin şarapları eksik idi. Bu sebeple ev sahibi olan bey, kendi kölesine hitaben dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur da bize şarap getir!"

O beylerin şarabları noksan idi. Binâenaleyh ev sahibi olan bey, kendi kölesine hitâben dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur da bize şarâb getir!"

3442. "Filân râhibden ki şarâb-ı has tutar, tâ ki can hâs ve âmmdan halas bula!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3442. "Filan rahipten ki özel şarap tutar, ta ki can özel ve genelden kurtulsun!"

Yani, "Getireceğin şarabı filan rahipten al ki, onun özel bir şekilde ve tam bir özenle yapılmış şarabı vardır. Onun bu şarabını içmekle canımız özel ve genel kaydından, yani çokluk fikrinden kurtulsun!" Bu şerefli beyitte, mübah olan gıdalar, dağınık bir fikirle hazırlanır ve tedarik edilirse, onları yiyen kimselerde dağınık hatıraların oluşmasına sebep olacağına ve aksine kalp huzuruyla hazırlanan yemeklerin kalplerde huzur ve vahdet zevki oluşturacağına işaret vardır. Nitekim Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri çoğu zaman yemek pişirmede ve sofra hizmetinde bizzat çalışırdı; ve eğer bir yemek öfkeyle, isteksizlikle ve zorlukla pişirilmiş ise onu yemezler ve dervişlerine de yedirmezlerdi.

Ya'ni, "Getireceğin şarabı filân râhibden al ki, onun husûsî sûrette ve kemâl-i i'tinâ ile yapılmış şarabı vardır. Onun bu şarabını içmekle canımız havâs ve avâm kaydından, ya'ni keserât fikrinden kurtulsun!" Bu beyt-i şerîfde mubâh olan gıdalar, perîşan fikr ile tertîb ve tedarik olunursa, onları yiyen kimselerde perîşan hâtıralar husûlüne sebeb olacağına ve bil'akis huzûr-ı kalb ile ihzâr edilen taâmların kalblerde huzûr ve zevk-i vahdet husûle getireceğine işaret vardır. Nitekim Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri ekser-i evkātta yemek pişirmede ve sofra hizmetinde bizzat çalışır idi; ve eğer bir yemek öfke ile ve kerâhet ile ve zorluk ile pişirilmiş ise onu yemezler ve dervişlerine de yedirmezler idi.

3443. Binlerce testinin ve büyük küpün yaptığını o rahibin kadehinden bir cür'a yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3443. Binlerce testinin ve büyük küpün yaptığını o rahibin kadehinden bir yudum yapar.

Yani, o rahibin kadehinde bulunan şarabın bir damlası o kadar etkilidir ki, binlerce testi ve büyük küpteki şarapların yaptığı etkiyi yapar.

"Cerre", testi; "humdân”, büyük küp. Ya'ni, o râhibin kadehindeki şarâbın bir damlası o kadar müessirdir ki, binlerce testi ve büyük küpteki şarâbların yaptığı te'sîri yapar.

3444. O şarabda gizli bir maya vardır; öyle ki abâ içinde sultanlık vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3444. O şarapta gizli bir maya vardır; öyle ki abâ içinde sultanlık vardır.

Abâ içinde mana âleminin sultanlığı gizli olduğu gibi, o rahibin şarabında da gizli bir maya vardır ki, onun etkisi içenlerin iç dünyasında ortaya çıkar.

Abâ içinde ma'nâ âleminin sultanlığı gizli olduğu gibi, o râhibin şarabında da gizli bir maya vardır ki, onun te'sîri içenlerin bâtınında zuhûr eder.

3445. Sen parça parça olan eski libâsa az bak! Zîrâ dışarıdan altını kara ya-parlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3445. Sen parça parça olan eski elbiseye az bak! Çünkü dışarıdan altını kara yaparlar.

Ey dış görünüşe bakan kimse, sen parça parça ve yırtık bir hâlde bulunan eski elbiselere hor görerek az bak! Çünkü mana sultanlarının çoğu kendilerini böyle eski püskü elbiseler içinde saklamışlardır ve halkın saldırısından korunmuşlardır. Çünkü saldırganların tamahlarını kırmak için altınları kara bir renk ile boyarlar. Onların kıymetlerini böyle örterler.

Ey zâhir-bîn olan kimse, sen parça parça ve yırtık bir hâlde bulunan eski esvâblara nazar-ı hakâretle az bak! Zîrâ ma'nâ sultanlarının çoğu kendilerini böyle eski püskü libâslar içinde saklamışlardır ve halkın hücûmundan tesettür etmişlerdir. Zîrâ mütecâvizlerin tama'larını kırmak için altınları kara bir renk ile boyarlar. Onların kıymetlerini böyle örterler.

3446. Kötü gözden dolayı merdûd oldu; ve dışarıdan o la'l duman bulaşık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Kötü gözden dolayı reddedildi; ve dışarıdan o lâl duman bulaşığı oldu.

O mana sultanı olan Hak velisi, kötü gözden dolayı böyle eski elbiseler içinde görünenlerin nazarında reddedildi; ve o lâl gibi kıymetli olan veli, dışarıdan böyle dumana bulaşmış bir hâlde oldu.

O ma'nâ sultânı olan veliyy-i Hak, kötü gözden dolayı böyle eski libâslar içinde zâhir-bîn olanların nazarında merdûd oldu; ve o la'l gibi kıymetli olan velî zâhirde böyle dumana bulaşmış bir hâlde oldu.

3447. Hazîne ve gevher ne vakit evlerin ortasındadır? Defîneler dâimâ vîrânelerdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Hazine ve mücevher ne zaman evlerin ortasındadır? Define daima viranelerdedir.

Hazineleri ve mücevherleri evlerin içinde saklamazlar. Açgözlülerin ve hırsızların rağbet edememeleri için harabe yerlere gömüp saklarlar.

Hazîneler ve mücevherleri evlerin içinde saklamazlar. Harîslerin ve hırsızların rağbet edememeleri için harâbe mahallere defnedip saklarlar.

3448. Âdamın hazînesi vaktâki vîrâneye defîn oldu, onun çamuru o la'înin göz bağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Âdem'in hazinesi viraneye gömüldüğünde, onun çamuru o lânetlinin göz bağı oldu.

Yüce Allah, ilâhî hazinesini harabe hükmünde olan Âdem'in unsurlardan oluşan bedenine gömdüğünde, onun çamurdan ve topraktan yaratılmış bedeni o lânetli İblis'in göz bağı oldu; bedeni gördü ama o mana hazinesini göremedi.

Vaktâki Hak Teâlâ hazretleri hazîne-i ilâhiyyesini harâbe mesâbesinde olan Âdem'in cism-i unsurîsine defnetti, onun çamurdan ve topraktan mahlûk olan cismi o İblîs-i la'înin göz bağı oldu; cismi gördü ve o ma'nâ hazînesini göremedi.

3449. O gevşek gevşek çamura nazar etti. Cân ona dedi ki: "Benim çamurum senin seddindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. O, gevşek gevşek çamura baktı. Can ona dedi ki: "Benim çamurum senin engelindir!"

İblis, önemsiz bir şekilde Âdem'in çamurdan yaratılmış olan bedenine baktı ve dış görünüşüne odaklandı. Fakat iç âlemden Âdem'in canı ona dedi ki: "Benim çamurum ve bedenim, senin bakışının engeli ve perdesidir. Bu perde yüzünden benim manamı göremezsin!" Ey dış görünüşe bakan kişi, sen parça parça ve yırtık bir hâlde bulunan eski elbiselere hor görerek az bak! Çünkü mana sultanlarının çoğu kendilerini böyle eski püskü elbiseler içinde saklamışlardır ve halkın saldırısından korunmuşlardır. Çünkü saldırganların tamahlarını kırmak için altınları kara bir renk ile boyarlar. Onların kıymetlerini böyle örterler.

İblîs ehemmiyetsiz bir sûrette Âdem'in çamurdan mahlûk olan cismine nazar etti ve zâhirine baktı. Fakat bâtından cân-ı Âdem ona dedi ki: "Benim çamurum ve cismim senin nazarının seddi ve perdesidir. Bu perdeden dolayı benim ma'nâmı göremezsin!" Ey zâhir-bîn olan kimse, sen parça parça ve yırtık bir hâlde bulunan eski esvablara nazar-ı hakāretle az bak! Zîrâ ma'nâ sultanlarının çoğu kendilerini böyle eski püskü libâslar içinde saklamışlardır ve halkın hücûmundan tesettür etmişlerdir. Zîrâ mütecâvizlerin tama'larını kırmak için altınları kara bir renk ile boyarlar. Onların kıymetlerini böyle örterler.

3446. Kötü gözden dolayı merdûd oldu; ve dışarıdan o la'l duman bulaşık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3446. Kötü gözden dolayı reddedildi; ve dışarıdan o lâl duman bulaşığı oldu.

O mana sultanı olan Hak velisi, kötü gözden dolayı böyle eski elbiseler içinde görünenlerin nazarında reddedildi; ve o lâl gibi kıymetli olan veli, dışarıdan böyle dumana bulaşmış bir hâlde oldu.

O ma'nâ sultânı olan veliyy-i Hak, kötü gözden dolayı böyle eski libâslar içinde zâhir-bîn olanların nazarında merdûd oldu; ve o la'l gibi kıymetli olan velî zâhirde böyle dumana bulaşmış bir hâlde oldu.

3447. Hazîne ve gevher ne vakit evlerin ortasındadır? Defineler daima vîrânelerdedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3447. Hazine ve cevher ne zaman evlerin ortasındadır? Defineler daima viranelerdedir.

Hazineleri ve mücevherleri evlerin içinde saklamazlar. Açgözlülerin ve hırsızların rağbet edememeleri için harabe yerlere defnedip saklarlar.

Hazîneler ve mücevherleri evlerin içinde saklamazlar. Harîslerin ve hırsızların rağbet edememeleri için harâbe mahallere defnedip saklarlar.

3448. Adamın hazînesi vaktāki vîrâneye defîn oldu, onun çamuru o laînin göz bağı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3448. Adamın hazinesi viraneye gömüldüğünde, onun çamuru o lanetlenmişin göz bağı oldu.

Yüce Allah hazretleri, ilahi hazinesini harabe hükmünde olan Âdem'in unsurlardan oluşan bedenine gömdüğünde, onun çamurdan ve topraktan yaratılmış bedeni o lanetlenmiş İblis'in göz bağı oldu; bedeni gördü ve o manevi hazineyi göremedi.

Vaktaki Hak Teâlâ hazretleri hazîne-i ilâhiyyesini harâbe mesâbesinde olan Adem'in cism-i unsurîsine defnetti, onun çamurdan ve topraktan mahlûk olan cismi o İblîs-i laînin göz bağı oldu; cismi gördü ve o ma'nâ hazînesini göremedi.

3449. O gevşek gevşek çamura nazar etti. Cân ona dedi ki: "Benim çamurum senin seddindir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3449. O, gevşek gevşek çamura baktı. Can ona dedi ki: "Benim çamurum senin engelindir!"

İblis, önemsiz bir şekilde Âdem'in çamurdan yaratılmış olan bedenine baktı ve görünenine odaklandı. Fakat iç âlemden Âdem'in canı ona dedi ki: "Benim çamurum ve bedenim, senin bakışının engeli ve perdesidir. Bu perde yüzünden benim manamı göremezsin!"

İblîs ehemmiyetsiz bir sûrette Adem'in çamurdan mahlûk olan cismine nazar etti ve zâhirine baktı. Fakat bâtından cân-ı Adem ona dedi ki: "Benim çamurum ve cismim senin nazarının seddi ve perdesidir. Bu perdeden dolayı benim ma'nâmı göremezsin!"

3450. Köle iki testi aldı ve iyi koştu. Derhal râhiblerin manastırına erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Kul iki testi aldı ve iyi koştu. Derhal rahiplerin manastırına erişti.

Sözün özü, beyin emri üzerine kul şarap doldurmak üzere iki testi aldı ve koşa koşa gitti. Derhal rahiplerin manastırına erişti.

Velhâsıl beyin emri üzerine köle şarâb doldurmak üzere iki testi aldı ve koşa koşa gitti. Derhal râhiblerin manastırına erişti.

3451. Altın verdi, altın gibi bir şarâb satın aldı; taş verdi, mukâbilinde cevher satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Altın verdi, altın gibi bir şarap satın aldı; taş verdi, karşılığında cevher satın aldı.

3452. Bir bâde ki şâhların başına sıçrar, sâkînin başı üzerine altın taç koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. Bir şarap ki şahların başına sıçrar, sâkînin başı üzerine altın taç koyar.

"Târık", baş tepesi demektir. Öyle bir şarabı satın aldı ki, şahların dimağlarına sıçrar ve sarhoşluk ile neşe meydana getirir; ve o neşe ve sevincin etkisiyle o şarabın sâkîsinin başına şahlar tarafından ikramen altın koymaya sebep olur.

“Târık”, baş tepesi demektir. Öyle bir bâdeyi satın aldı ki, şâhların dimağlarına sıçrar ve sekr ve neşve peydâ eder; ve o neşve ve neşâtın te’sîriyle o şarâb sâkîsinin başına şâhlar tarafından ikrâmen altın koymağa sebeb olur.

3453. Fitneler ve şevkler koparıp bendeler ve hüsrevler karışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. Fitneler ve şevkler koparıp kullar ve hüsrevler karışmıştır.

Öyle bir şarap ki, içildiği mecliste fitneler ve şevkler koparıp, zevk ve neşenin kemâlinden (olgunluğundan) kullar ile şahlar birbirine karışmıştır. Yani şahlara özgü olan kibir ve vakar ve kullara özgü olan acizlik, zillet ve tevazu hâli, bu şarabın verdiği zevk ve neşe sebebiyle ortadan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur.

Öyle bir şarâb ki, içilen mecliste fitneler ve şevkler koparıp kemâl-i zevk ve neşâttan bendeler ile şâhlar birbirine karışmıştır. Ya’ni şâhlara mahsûs olan kibir ve vakâr ve bendelere mahsûs olan hâl-i acz ve zillet ve tevâzu’ bu şarâbın verdiği zevk ve neşât sebebiyle aradan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur.

3454. Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta müsâvî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta eşit olmuştur.

"Kemikler"den kasıt, cisimlerdir. Yani, o içki âleminde mertebesi büyük ve küçük olan adamlarda cisme ve görünen kısma ait olan saygılar kalkıp hepsi can gibi tek bir varlık olurlar. O zaman padişahların oturdukları taht ile fakirlerin oturdukları taht eşit olur. Sarhoşluk hâliyle böyle bir yerde bir fakir padişahın tahtına oturabileceği gibi, padişah dahi fakirin oturduğu kuru tahta üzerine oturmakta sakınca görmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz sarhoşluğun bu hâlini Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 23. bölümünde İbn-i Çavuş ismindeki bir kimseye nasihat ederken de şöyle tasvir ederler: "Sana haram olan şaraptan veya

“Kemikler”den murâd, cisimlerdir. Ya’ni, o içki âleminde mertebesi büyük ve küçük olan adamlarda cisme ve zâhire âit olan saygılar kalkıp hepsi can gibi yek-vücûd olurlar. O vakit pâdişâhların oturdukları taht ile fakîrlerin oturdukları tahta müsâvî olur. Sarhoşluk hâliyle böyle bir mahalde bir fakîr pâdişâhın tahtına oturabileceği gibi, pâdişâh dahi fakîrin oturduğu kuru tahta üzerine oturmakta beis görmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz sarhoşluğun bu hâlini Fîhi Mâ Fîh’lerinin 23. faslında İbn-i Çavuş nâmındaki bir kimseye nasîhati esnâsında da şöyle tasvîr buyururlar: “Sana harâm olan şarâbdan veyâ

3450. Köle iki testi aldı ve iyi koştu. Derhal râhiblerin manastırına erişti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3450. Köle iki testi aldı ve iyi koştu. Derhal rahiplerin manastırına erişti.

Sözün özü, beyin emri üzerine köle şarap doldurmak üzere iki testi aldı ve koşa koşa gitti. Derhal rahiplerin manastırına erişti.

[3454] Velhâsıl beyin emri üzerine köle şarâb doldurmak üzere iki testi aldı ve koşa koşa gitti. Derhal râhiblerin manastırına erişti.

3451. Altın verdi, altın gibi bir şarab satın aldı; taş verdi, mukābilinde cevher satın aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3451. Altın verdi, altın gibi bir şarap satın aldı; taş verdi, karşılığında cevher satın aldı.

3452. Bir bâde ki şahların başına sıçrar, sâkînin başı üzerine altın taç koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3452. Bir şarap ki şahların başına sıçrar, sâkînin başı üzerine altın taç koyar.

"Târik", baş tepesi demektir. Öyle bir şarabı satın aldı ki, şahların beyinlerine sıçrar ve sarhoşluk ile neşe ortaya çıkarır; ve o neşe ve sevincin etkisiyle o şarap sâkîsinin başına şahlar tarafından ikramen altın koymaya sebep olur.

"Târik", baş tepesi demektir. Öyle bir bâdeyi satın aldı ki, şâhların dimâğ-larına sıçrar ve sekr ve neşve peydâ eder; ve o neşve ve neşâtın te'sîriyle o şarâb sâkîsinin başına şâhlar tarafından ikrâmen altın koymağa sebeb olur.

3453. Fitneler ve şevkler koparıp bendeler ve hüsrevler karışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3453. Fitneler ve şevkler koparıp kullar ve hüsrevler karışmıştır.

Öyle bir şarap ki, içildiği mecliste fitneler ve şevkler koparıp tam bir zevk ve neşeden dolayı kullar ile şahlar birbirine karışmıştır. Yani şahlara özgü olan kibir ve vakar ile kullara özgü olan acizlik, zillet ve tevazu hâli, bu şarabın verdiği zevk ve neşe sebebiyle ortadan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur.

Öyle bir şarâb ki, içilen mecliste fitneler ve şevkler koparıp kemâl-i zevk ve neşâttan bendeler ile şâhlar birbirine karışmıştır. Ya'ni şahlara mahsûs olan kibir ve vakār ve bendelere mahsûs olan hâl-i acz ve zillet ve tevâzu' bu şarabın verdiği zevk ve neşât sebebiyle aradan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur.

3454. Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta müsavî olmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3454. Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta eşit olmuştur.

"Kemikler"den kastedilen, cisimlerdir. Yani, o içki âleminde mertebesi büyük ve küçük olan adamlarda cisme ve görünen kısma ait olan saygılar kalkıp hepsi can gibi tek vücut olurlar. O zaman padişahların oturdukları taht ile fakirlerin oturdukları tahta eşit olur. Sarhoşluk hâliyle böyle bir yerde bir fakir padişahın tahtına oturabileceği gibi, padişah dahi fakirin oturduğu kuru tahta üzerine oturmakta bir sakınca görmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz sarhoşluğun bu hâlini Fihi Mâ Fih'lerinin 23. bölümünde İbn-i Çavuş adındaki bir kimseye nasihati esnasında da şöyle tasvir buyururlar: "Sana haram olan şaraptan veya afyondan veya esrardan bir sebeple zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının hepsinden razı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Onların ayaklarını öpmüyor musun? Kâfirle mümin bu saatte senin nazarında tek şey oluyor. İşte Şeyh Salâhaddîn'de bu zevkin aslı ve harmanı vardır ilh..."

"Kemikler"den murâd, cisimlerdir. Ya'ni, o içki âleminde mertebesi büyük ve küçük olan adamlarda cisme ve zâhire âit olan saygılar kalkıp hepsi can gibi yek-vücûd olurlar. O vakit padişahların oturdukları taht ile fakîrlerin oturdukları tahta müsâvî olur. Sarhoşluk hâliyle böyle bir mahalde bir fakîr pâdişâhın tahtına oturabileceği gibi, pâdişâh dahi fakîrin oturduğu kuru tah-ta üzerine oturmakta beis görmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz sarhoşluğun bu hâ-lini Fihi Mâ Fih'lerinin 23. faslında İbn-i Çavuş nâmındaki bir kimseye nasî-hati esnasında da şöyle tasvîr buyururlar: "Sana harâm olan şarâbdan veyâ afyondan veyâ esbâbdan bir sebeble zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Onların ayaklarını öpmüyor musun? Kâfirle mü'min bu saatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salâhaddîn'de bu zevkin aslı ve harn vardır ilh..."

3455. Ayıklık vaktinde su veyâ yağ gibidirler; sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Ayıklık vaktinde su veya yağ gibidirler; sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibidirler.

Bu insanlar ayıklık vaktinde su ve yağ gibi birbirlerine zıttırlar ve her biri kendi mertebesinin hükmünü korur. Fakat sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibi birbirleriyle birleşirler. Hz. Pîr'in rubaisi:

“Âşık bütün yıl sarhoş ve rezil olsun! Dîvâne ve şaşkın ve çılgın olsun! Ayıklık sebebiyle her şeyin gamını yeriz. Ne zaman ki sarhoş oluruz, her ne olursa olsun! deriz.”

Bu halk ayıklık vaktinde su ve yağ gibi birbirlerine muhâlifdirler ve her biri kendi mertebesinin hükmünü muhâfaza eder. Fakat sarhoşluk vaktinde cisim içinde cân gibi birbirleriyle müttehid olurlar. Rubâî-i Hz. Pîr:

“Âşık bütün yıl sarhoş ve rüsvây olsun! Dîvâne ve şûrîde ve şeydâ olsun! Ayıklık sebebiyle her şeyin gamını yeriz. Vaktâki sarhoş oluruz, her ne olursa olsun! deriz.”

3456. Herîse gibi olmuştur. Orada fark yoktur. Bir fark yoktur ki, o murâda gark yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. Herîse gibi olmuştur. Orada fark yoktur. Bir fark yoktur ki, o murada gark yoktur.

"Herîse", et ile buğday karıştırılarak yapılan bir yemeğin adıdır. Yani, içki meclisinde her sınıf halk "herîse" denilen yemek gibi birbirine karışıktır. Böyle bir gark olmayan yerde, bu anlamı fark etmek ve ayırt etmek yoktur. Bu karışıklığı öyle bir mecliste gark olup kendi nefsinde hissedenler fark edebilir ve ayırt edebilirler.

“Herîse”, et ile buğday karıştırılarak yapılan bir yemeğin adıdır. Ya'nî, içki meclisinde her sınıf halk “herîse” denilen yemek gibi birbirine karışıktır. Böyle bir gark olmayan yerde, bu ma'nâyı fark ve temyîz etmek yoktur. Bu ihtilâtı öyle bir mecliste gark olup kendi nefsinde hissedenler fark ve temyîz edebilirler.

3457. O gulâm o iyi namlı beyin köşkü tarafına böyle bir şarâbı getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. O genç, o iyi namlı beyin köşkü tarafına böyle bir şarabı getirdi.

3458. Kuru beyinli belâya sarılmış bir şûrîde zâhid öne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Kuru beyinli, belaya sarılmış, perişan bir zâhid öne geldi.

Riyâzâttan dolayı beyni kurumuş ve mücâhede belasına sarılmış, dış görünüşü perişan bir zâhid, şarap getiren hizmetlinin önüne çıktı. Afyondan veya benzeri bir sebepten dolayı zevk hâsıl olduğu zaman, düşmanlarının hepsinden razı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Onların ayaklarını öpmüyor musun? Kâfirle mü'min bu anda senin gözünde tek bir şey oluyor. İşte Şeyh Salâhaddîn'de bu zevkin aslı ve sıcaklığı vardır ilh...

Riyâzâttan dolayı beyni kurumuş ve mücâhede belâsına sarılmış, zâhir hâli perişan bir zâhid şarâb getiren gulâmın önüne çıktı. afyondan veyâ esbâbdan bir sebeble zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Onların ayaklarını öpmüyor musun? Kâfirle mü'min bu saatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salâhaddîn'de bu zevkin aslı ve harrı vardır ilh..."

3455. Ayıklık vaktinde su veya yağ gibidirler; sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3455. Ayıklık vaktinde su veya yağ gibidirler; sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibidirler.

Bu halk, ayıklık vaktinde su ve yağ gibi birbirlerine karşıttırlar ve her biri kendi mertebesinin hükmünü korur. Fakat sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibi birbirleriyle birleşirler. Hz. Pîr'in rubaisi:

"Aşık bütün yıl sarhoş ve rüsvay olsun! Divane ve şûride ve şeyda olsun! Ayıklık sebebiyle her şeyin gamını yeriz. Vaktaki sarhoş oluruz, her ne olursa olsun! deriz."

Bu halk ayıklık vaktinde su ve yağ gibi birbirlerine muhâlifdirler ve her biri kendi mertebesinin hükmünü muhafaza eder. Fakat sarhoşluk vaktinde cisim içinde cân gibi birbirleriyle müttehid olurlar. Rubâî-i Hz. Pîr:

"Aşık bütün yıl sarhoş ve rüsvây olsun! Dîvâne ve şûrîde ve şeyda olsun! Ayıklık sebebiyle her şeyin gamını yeriz. Vaktâki sarhoş oluruz, her ne olursa olsun! deriz."

3456. Herîse gibi olmuştur. Orada fark yoktur. Bir fark yoktur ki, o murada gark yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3456. Herîse gibi olmuştur. Orada fark yoktur. Bir fark yoktur ki, o murada gark yoktur.

"Herîse", et ile buğday karıştırılarak yapılan bir yemeğin adıdır. Yani, içki meclisinde her sınıf halk "herîse" denilen yemek gibi birbirine karışıktır. Böyle bir karışıklık olmayan yerde, bu anlamı fark etmek ve ayırt etmek yoktur. Bu karışıklığı öyle bir mecliste karışıp kendi nefsinde hissedenler fark edebilir ve ayırt edebilirler.

"Herîse", et ile buğday karıştırılarak yapılan bir yemeğin adıdır. Ya'ni, içki meclisinde her sınıf halk "herîse" denilen yemek gibi birbirine karışıktır. Böyle bir gark olmayan yerde, bu ma'nâyı fark ve temyîz etmek yoktur. Bu ihtilâtı öyle bir mecliste gark olup kendi nefsinde hissedenler fark ve temyîz edebilirler.

3457. O gulâm o iyi namlı beyin köşkü tarafına böyle bir şarabı getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3457. O genç, o iyi namlı beyin köşkü tarafına böyle bir şarabı getirdi.

3458. Kuru beyinli belâya sarılmış bir şûrîde zahid öne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3458. Kuru beyinli, belaya sarılmış, perişan bir zâhid öne geldi.

Riyâzâttan dolayı beyni kurumuş ve mücâhede belâsına sarılmış, dış görünüşü perişan bir zâhid, şarap getiren hizmetlinin önüne çıktı.

Riyâzâttan dolayı beyni kurumuş ve mücâhede belâsına sarılmış, zâhir hâli perîşan bir zâhid şarâb getiren gulâmın önüne çıktı.

3459. Cismi gönül ateşlerinden erimiş; evi Huda'nın gayrından boşaltmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Cismi gönül ateşlerinden erimiş; evi Allah'tan başkasından boşaltmış.

"Perdâhten", burada "boşaltmak ve hâlî etmek" anlamındadır. Yani, o zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) gönlündeki sonsuz hayata ulaşma aşkının ateşlerinden cismini arıtmış ve kalbinin evini Allah'tan başkasından, kevnî (yaratılmış) suretlerden ve dünyevî zevklerden boşaltmış idi.

"Perdâhten", burada "boşaltmak ve hâlî etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, o zâhid gönlündeki hayât-ı bakıyeye nâiliyet aşkının ateşlerinden cismini arıtmış ve kalbinin evini Hudâ'nın gayrinden ve suver-i kevniyye ve ezvâk-ı dünyeviyyeden boşaltmış idi.

3460. Mihnetin amansız tokatlarını, nice bin dağlar üzerine dağları,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Mihnetin amansız tokatlarını, nice bin dağlar üzerine dağları,

"Zînhâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "aman" demektir. "Bî-zînhâr", amansız anlamına gelir; ve bu beytin öznesi aşağıdaki beytin ilk dizesindeki "dîde" kelimesidir.

[3464] "Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "aman" demektir. "Bî-zînhâr", amansız ma'nâsınadır; ve bu beytin fâili aşağıdaki beytin ilk mısrâ'ındaki "dîde" kelimesidir.

3461. Görmüş. Onun kalbi her saat ictihad içinde, gece ve gündüz ictihada yapışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Görmüş. Onun kalbi her an içtihat içinde, gece ve gündüz içtihada bağlıdır.

İki beytin toplam anlamı şöyle olur: O zahit, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) mihnetinin amansız tokatlarını ve bu tokatlardan bedende oluşan nice bin dağlar üzerine dağları ve yara ve bereleri görmüştür. Onun kalbi her an nefsi ile ve şeytan ile savaş içindedir. Gece ve gündüz içtihada bağlanmış ve sarılmıştır.

İki beytin mecmûan ma'nâsı böyle olur: O zâhid, riyâzât ve mücâhede mihnetinin amansız olan tokatlarını ve bu tokatlardan cisimde hâsıl olan nice bin dâğlar üzerine dâğları ve yara ve bereleri görmüştür. Onun kalbi her an nefsi ile ve şeytan ile harb içindedir. Gece ve gündüz ictihâda yapışmış ve sarılmıştır.

3462. Yıl ve ay kana ve toprağa karışmış; onun sabrı ve hilmi gece yarısı kaçmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. Yıl ve ay kana ve toprağa karışmış; onun sabrı ve hilmi gece yarısı kaçmıştır.

"Hâk", burada itaatkârlık ve düşkünlük; ve "hûn", benlik, kendini beğenmişlik anlamlarındadır (Burhan). Bu anlamlara göre "der hûn ve hâk âmîhten", itaatkârlık içinde ve kendi zühdünü ve takvasını görme içinde boğulmak demektir ki, her bir zâhidin hâli de budur. Çünkü zâhid etrafı ancak kendi mertebesinden ve görüşünden değerlendirir. Bu sebeple halkın fiillerine karşı itiraz etmekte sabırsız ve muamelesinde sert olur. Bu zâhid de yıllarca ve aylarca itaatte ve kendi nefsini zühd ve takvada görme içinde boğulduğundan, böyle gece yarısı köleyi nefse ait hazlara sebep olan şarapla görünce sabrı ve yumuşaklığı kaçtı.

"Hâk", burada mutî'lik ve üftâdelik; ve "hûn", hodbinlik ma'nâlarınadır (Burhân). Bu ma'nâlara göre "der hûn ve hâk âmîhten", mutî'lik içinde ve kendi zühdünü ve takvâsını görücülük içinde müstağrak olmak demek olur ki, her bir zâhidin hâli de budur. Zîrâ zâhid etrafı ancak kendi mertebesinden ve görüşünden muhakeme eder. Bu sebeble ef'âl-i halka karşı i'tiraz etmekte sabırsız ve muamelesinde sert olur. Bu zâhid dahi yıllarca ve aylarca tâatte ve kendi nefsini zühd ü takvâda görücülük içinde müstağrak olduğundan böyle gece yarısı köleyi ezvâk-ı nefsâniyyeye bâdî olan şarâbla görünce sabrı ve yumşaklığı kaçtı.

3459. Cismi gönül ateşlerinden erimiş; evi Huda'nın gayrından boşaltmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3459. Cismi gönül ateşlerinden erimiş; evi Allah'tan başkasından boşaltmış.

"Perdâhten", burada "boşaltmak ve hâlî etmek" anlamındadır. Yani, o zâhid (dünya nimetlerinden el çekmiş kişi) gönlündeki sonsuz hayata ulaşma aşkının ateşlerinden cismini arıtmış ve kalbinin evini Allah'tan başkasından, kevnî (yaratılmış) suretlerden ve dünyevî zevklerden boşaltmış idi.

"Perdâhten", burada "boşaltmak ve hâlî etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, o zâhid gönlündeki hayât-ı bakıyeye nâiliyet aşkının ateşlerinden cismini arıtmış ve kalbinin evini Hudâ'nın gayrinden ve suver-i kevniyye ve ezvâk-ı dünyeviyyeden boşaltmış idi.

3460. Mihnetin amansız tokatlarını, nice bin dağlar üzerine dağları,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3460. Mihnetin amansız tokatlarını, nice bin dağlar üzerine dağları,

"Zînhâr" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Burada "aman" demektir. "Bî-zînhâr", amansız anlamına gelir; ve bu beytin öznesi aşağıdaki beytin ilk dizesindeki "dîde" kelimesidir.

[3464] "Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "aman" demektir. "Bî-zînhâr", amansız ma'nâsınadır; ve bu beytin fâili aşağıdaki beytin ilk mısrâ'ındaki "dîde" kelimesidir.

3461. Görmüş. Onun kalbi her saat ictihad içinde, gece ve gündüz ictihada yapışmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3461. Görmüş. Onun kalbi her an içtihat içinde, gece ve gündüz içtihada bağlıdır.

İki beytin toplam anlamı şöyle olur: O zahit, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) mihnetinin amansız tokatlarını ve bu tokatlardan bedende oluşan nice bin dağlar üzerine dağları ve yara ve bereleri görmüştür. Onun kalbi her an nefsi ile ve şeytan ile savaş içindedir. Gece ve gündüz içtihada bağlanmış ve sarılmıştır.

İki beytin mecmûan ma'nâsı böyle olur: O zâhid, riyâzât ve mücâhede mihnetinin amansız olan tokatlarını ve bu tokatlardan cisimde hâsıl olan nice bin dâğlar üzerine dâğları ve yara ve bereleri görmüştür. Onun kalbi her an nefsi ile ve şeytan ile harb içindedir. Gece ve gündüz ictihâda yapışmış ve sarılmıştır.

3462. Yıl ve ay kana ve toprağa karışmış; onun sabrı ve hilmi gece yarısı kaçmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3462. Yıl ve ay kana ve toprağa karışmış; onun sabrı ve hilmi gece yarısı kaçmıştır.

"Hâk", burada itaatkârlık ve düşkünlük; ve "hûn", benlik, kendini beğenmişlik anlamlarındadır (Burhan). Bu anlamlara göre "der hûn ve hâk âmîhten", itaatkârlık içinde ve kendi zühdünü ve takvasını görme içinde boğulmak demektir ki, her bir zâhidin hâli de budur. Çünkü zâhid etrafı ancak kendi mertebesinden ve görüşünden değerlendirir. Bu sebeple halkın fiillerine karşı itiraz etmekte sabırsız ve muamelesinde sert olur. Bu zâhid de yıllarca ve aylarca itaatte ve kendi nefsini zühd ve takvada görme içinde boğulduğundan, böyle gece yarısı köleyi nefse ait hazlara sebep olan şarapla görünce sabrı ve yumuşaklığı kaçtı.

"Hâk", burada mutî'lik ve üftâdelik; ve "hûn", hodbinlik ma'nâlarınadır (Burhân). Bu ma'nâlara göre "der hûn ve hâk âmîhten", mutî'lik içinde ve kendi zühdünü ve takvâsını görücülük içinde müstağrak olmak demek olur ki, her bir zâhidin hâli de budur. Zîrâ zâhid etrafı ancak kendi mertebesinden ve görüşünden muhakeme eder. Bu sebeble ef'âl-i halka karşı i'tiraz etmekte sabırsız ve muamelesinde sert olur. Bu zâhid dahi yıllarca ve aylarca tâatte ve kendi nefsini zühd ü takvâda görücülük içinde müstağrak olduğundan böyle gece yarısı köleyi ezvâk-ı nefsâniyyeye bâdî olan şarâbla görünce sabrı ve yumşaklığı kaçtı.

3463. Zahid dedi: "O testilerdeki nedir?" Dedi: "Şarab!" Dedi: "O kimindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Zahit dedi: "O testilerdeki nedir?" Dedi: "Şarap!" Dedi: "O kimindir?"

Zahit, gence "O testilerdeki nedir?" diye sordu. Genç de "Şaraptır!" dedi. Zahit tekrar "O şarap kimindir?" diye sordu.

Zâhid gulâma "O testilerdeki nedir?" diye sordu. Gulâm da "Şarâbdır!" dedi. Zâhid tekrar "O şarâb kimindir?" diye sordu.

3464. Dedi: "O pek büyük olan filân beyindir." Dedi: "Tâlibin ameli böyle mi olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Dedi: "O pek büyük olan filân beyindir." Dedi: "Tâlibin ameli böyle mi olur?"

Zahidin sorusuna cevap olarak köle "O şarap bu şehrin pek ulusu olan filân beye aittir." dedi. Zahit bunu işitince dedi ki: "Acayip şey, Hakk talibinin ameli böyle şarap içmek mi olur?"

Zâhidin suâline cevâben gulâm "O şarâb bu şehrin pek ulusu olan filân beye aittir." Zâhid bunu işitince dedi ki: "Acîb şey, Hak talibinin ameli böyle şarâb içmek mi olur?"

3465. "Hâlık'ın talibi, sonra da ıyş ü nûş ha! Şeytanın bâdesi, ondan sonra da yarım akıl ha!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. "Yaratıcının talibi, sonra da yiyip içme ve eğlence ha! Şeytanın şarabı, ondan sonra da yarım akıl ha!"

Yani, "Hem Hakk'ın talibi olmak hem de yiyip içme ve eğlence ile meşgul olup nefsin hazzını vermek bir araya sığar mı? Esasen ayık hâlde yarım aklın varken, onun üstüne bir de şeytanın şarabını içip sarhoş olmak ve bu yarım aklı da perişan etmek caiz olur mu?"

Ya'ni, "Hem Hakk'ın tâlibi olmak ve hem de ıyş ü nûş ile meşgül olup nefsin hazzını vermek bir yere sığar mı? Esâsen ayıklık hâlinde yarım aklın var iken, onun üstüne bir şeytanın bâdesini içip sarhoş olmak ve bu yarım aklı da perîşan etmek câiz olur mu?"

3466. Senin aklın böyle şarabsız solmuştur. O aklın üzerine akıllar bağlı gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. Senin aklın böyle şarapsız solmuştur. O aklın üzerine akıllar bağlı gerektir.

Senin aklın daha şarap içip sarhoş olmadan böyle soluk ve yarım bir hâldedir. Böyle yarım ve soluk bir akıl üzerine insân-ı kâmillerin akıllarını bağlamak ve bu soluk aklı serbest bırakmak lâzımdır.

Senin aklın daha şarâb içip sarhoş olmadan böyle soluk ve yarım bir hâldedir. Böyle yarım ve soluk bir akıl üzerine kâmillerin akıllarını bağlamak ve bu soluk aklı serbest bırakmak lâzımdır.

3467. Senin aklın acaba sekr vaktinde ne olur? Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Senin aklın acaba sarhoşluk vaktinde ne olur? Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan!

Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan kimse, senin aklın ayık iken böyle solmuş ve yarım bir hâlde bulunmuş olursa, acaba sarhoşluk vaktinde ne hâle gelir, var kıyas et!

Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan kimse, senin aklın ayık iken böyle solmuş ve yarım bir hâlde bulunmuş olursa, acabâ sarhoşluk vaktinde ne hâle gelir, var kıyâs et!

3463. Zâhid dedi: "O testilerdeki nedir?" Dedi: "Şarab!" Dedi: "O kimindir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3463. Zâhid dedi: "O testilerdeki nedir?" Dedi: "Şarap!" Dedi: "O kimindir?"

Zâhid gence "O testilerdeki nedir?" diye sordu. Genç de "Şaraptır!" dedi. Zâhid tekrar "O şarap kimindir?" diye sordu.

Zâhid gulâma "O testilerdeki nedir?" diye sordu. Gulâm da "Şarâbdır!" dedi. Zâhid tekrar "O şarab kimindir?" diye sordu.

3464. Dedi: "O pek büyük olan filân beyindir." Dedi: "Tâlibin ameli böyle mi olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3464. Dedi: "O pek büyük olan filân beyindir." Dedi: "Tâlibin ameli böyle mi olur?"

Zahidin sorusuna cevap olarak hizmetkâr dedi ki: "O şarap bu şehrin pek ulusu olan filan beye aittir." Zahid bunu işitince dedi ki: "Acayip şey, Hakk yolcusunun ameli böyle şarap içmek mi olur?"

Zâhidin suâline cevâben gulâm "O şarâb bu şehrin pek ulusu olan filân beye aittir." Zâhid bunu işitince dedi ki: "Acîb şey, Hak tâlibinin ameli böyle şarâb içmek mi olur?"

3465. “Hâlık'ın talibi, sonra da ıyş ü nûş ha! Şeytanın bâdesi, ondan sonra da yarım akıl ha!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3465. “Yaratıcının talibi, sonra da yiyip içme, eğlenme ha! Şeytanın şarabı, ondan sonra da yarım akıl ha!”

Yani, "Hem Hakk'ın talibi olmak hem de yiyip içme ve eğlence ile meşgul olup nefsin hazzını vermek bir araya sığar mı? Esasen ayıklık hâlinde yarım aklın varken, onun üstüne şeytanın şarabını içip sarhoş olmak ve bu yarım aklı da perişan etmek caiz olur mu?"

Ya'ni, "Hem Hakk'ın tâlibi olmak ve hem de ıyş ü nûş ile meşgül olup nefsin hazzını vermek bir yere sığar mı? Esâsen ayıklık hâlinde yarım aklın var iken, onun üstüne bir şeytanın bâdesini içip sarhoş olmak ve bu yarım aklı da perîşan etmek câiz olur mu?"

3466. Senin aklın böyle şarabsız solmuştur. O aklın üzerine akıllar bağlı gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3466. Senin aklın böyle şarapsız solmuştur. O aklın üzerine akıllar bağlı gerektir.

Senin aklın daha şarap içip sarhoş olmadan böyle soluk ve yarım bir hâldedir. Böyle yarım ve soluk bir akıl üzerine insân-ı kâmillerin akıllarını bağlamak ve bu soluk aklı serbest bırakmak lâzımdır.

Senin aklın daha şarâb içip sarhoş olmadan böyle soluk ve yarım bir hâldedir. Böyle yarım ve soluk bir akıl üzerine kâmillerin akıllarını bağlamak ve bu soluk aklı serbest bırakmak lâzımdır.

3467. Senin aklın acaba sekr vaktinde ne olur? Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3467. Senin aklın acaba sarhoşluk vaktinde ne olur? Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan!

Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan kişi, senin aklın ayık iken böyle solmuş ve yarım bir hâlde bulunmuş olursa, acaba sarhoşluk vaktinde ne hâle gelir, var kıyas et! "Serseri", ehemmiyetsiz ve kayıtsız demektir. Yani, Ziya-ı Delk, gayet kısa boylu olan kardeşinin kendisine karşı ehemmiyetsizce bir yarım ayağa kalktığını görünce, boyunun kısalığıyla beraber kibir ve azametine tariz için ona dedi ki: "Evet birader, zaten boyun pek uzundur, bu cüz'î kıyamın suretiyle o uzun boyundan biraz çalmış ve boynu biraz kısaltmış olursun!" Bu kıssanın ruhu, çirkinlik üzerine çirkinlik, daha çirkin olur demektir. Ve yukarıya bağlantısı budur ki, senin ayıklık hâlinde zaten aklın çirkindir ve sarhoşluk vasıtasıyla ona bir çirkinlik daha ilave edersin. Bu sebeple aklın daha çirkin bir hâle gelir.

Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan kimse, senin aklın ayık iken böyle solmuş ve yarım bir hâlde bulunmuş olursa, acabâ sarhoşluk vaktinde ne hâle gelir, var kıyâs et! “Serserî”, ehemmiyetsiz ve kayıtsız demektir. Ya'ni, Ziyâ-ı Delk gâyet kısa boylu olan kardeşinin kendisine karşı ehemmiyetsizce bir yarım ayağa kalktığını görünce boyunun kısalığıyla berâber kibir ve azametine ta'rîz için ona dedi ki: “Evet birâder, zâten boyun pek uzundur, bu cüz'î kıyâmın sûretiyle o uzun boyundan biraz çalmış ve boynu biraz kısaltmış olursun!” Bu kıssanın rûhu kubh üzerine kubh, ekbah olur demektir. Ve yukarıya rabtı budur ki, senin ayıklık hâlinde zâten aklın kabîhdir ve sarhoşluk vâsıtasıyla ona bir kubh daha ilâve edersin. Binâenaleyh aklın ekbah bir hâle gelir.

3468. O Ziyâ-i Delk latîf ilhâmlı idi. Onun kardeşi Tâc, Şeyh-i İslâm idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. O Ziyâ-i Delk latîf ilhâmlı idi. Onun kardeşi Tâc, Şeyh-i İslâm idi.

3469. Belh dârü'l-mülkünün Şeyhülislâmı olan Tâc kısa boylu ve kuş yavrusu gibi küçük idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. Belh dârü'l-mülkünün (başkentinin) Şeyhülislâmı olan Tâc, kısa boylu ve kuş yavrusu gibi küçük idi.

3470. Gerçi fâzıl ve erkek ve fenler sâhibi idi. Bu Ziyâ zarâfette ziyâde idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. Gerçi faziletli, erkek ve ilimler sahibi idi. Bu Ziya zarafette ileri idi.

Ziya-i Delk'ın hikâyesidir ki, pek uzun boylu idi; ve onun kardeşi Şeyh-i İslâm Tac-ı Belh gayetle kısa boylu idi; ve bu Şeyh-i İslâm kardeşi Ziya'dan utanırdı. Ziya onun dersine geldi ve bütün Belh'in ileri gelenleri onun dersinde hazır idi. Ziya bir hizmet etti ve geçti. Şeyh-i İslâm ona ehemmiyetsizce bir yarım kalkış yaptı. Ziya dedi: "Evet pek uzunsun, biraz çal!"

"Serseri", ehemmiyetsiz ve kayıtsız demektir. Yani, Ziya-i Delk, gayet kısa boylu olan kardeşinin kendisine karşı ehemmiyetsizce bir yarım ayağa kalktığını görünce, boyunun kısalığıyla beraber kibir ve azametine dokunmak için ona dedi ki: "Evet birader, zaten boyun pek uzundur, bu cüz'î kalkışın şekliyle o uzun boyundan biraz çalmış ve boynu biraz kısaltmış olursun!" Bu kıssanın ruhu, çirkinlik üzerine çirkinlik, daha çirkin olur demektir. Ve yukarıya bağlantısı budur ki, senin ayıklık halinde zaten aklın çirkindir ve sarhoşluk vasıtasıyla ona bir çirkinlik daha ilave edersin. Bu sebeple aklın daha çirkin bir hale gelir.

Ziyâ-ı Delk'ın hikâyesidir ki, pek uzun boylu idi; ve onun kardeşi Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh gāyetle kısa boylu idi; ve bu Şeyh-i İslâm birâderi Ziya'dan arlanır idi. Ziyâ onun dersine geldi ve bütün Belh'in sudûru onun dersinde hazır idi. Ziyâ bir hizmet etti ve geçti. Şeyh-i İslâm ona ehemmiyetsizce bir yarım kıyâm etti. Ziyâ dedi: "Evet pek uzunsun, biraz çal!"

"Serserî", ehemmiyetsiz ve kayıtsız demektir. Ya'ni, Ziyâ-i Delk gāyet kısa boylu olan kardeşinin kendisine karşı ehemmiyetsizce bir yarım ayağa kalktığını görünce boyunun kısalığıyla beraber kibir ve azametine ta'rîz için ona dedi ki: "Evet birâder, zâten boyun pek uzundur, bu cüz'î kıyâmın sûretiyle o uzun boyundan biraz çalmış ve boynu biraz kısaltmış olursun!" Bu kıssanın rûhu kubh üzerine kubh, ekbah olur demektir. Ve yukarıya rabtı budur ki, senin ayıklık hâlinde zâten aklın kabîhdir ve sarhoşluk vâsıtasıyla ona bir kubh daha ilave edersin. Binâenaleyh aklın ekbah bir hâle gelir.

3468. O Ziyâ-i Delk latif ilhamlı idi. Onun kardeşi Tâc, Şeyh-i İslâm idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3468. O Ziyâ-i Delk, latif ilham sahibiydi. Onun kardeşi Tâc ise Şeyh-i İslâm idi.

3469. Belh dârü'l-mülkünün Şeyhülislâmı olan Tâc kısa boylu ve kuş yavrusu gibi küçük idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3469. Belh dârü'l-mülkünün (başkentinin) Şeyhülislâmı olan Tâc, kısa boylu ve kuş yavrusu gibi küçük idi.

3470. Gerçi fâzıl ve erkek ve fenler sahibi idi. Bu Ziyâ zarafette ziyade idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3470. Gerçi faziletli, erkek ve ilimler sahibi idi. Bu Ziya zarafette ileri idi.

3471. O çokluk kısa, Ziyâ hadsiz uzun idi. Şeyh-i İslâm'ın yüz kibir ve nazı var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. O çokluk kısa, Ziya hadsiz uzun idi. Şeyh-i İslâm'ın yüz kibir ve nazı var idi.

Şeyh-i İslâm çok kısa boylu ve onun kardeşi Ziya da uzun boylu idi. Bununla birlikte Şeyh-i İslâm ilmine ve mertebesine mağrur olup çok kibirli ve nazlı idi.

Şeyh-i İslâm gāyet kısa boylu ve onun kardeşi Ziya dahi uzun boylu idi. Bununla beraber Şeyh-i İslâm ilmine ve mertebesine mağrûr olup pek kibirli ve nazlı idi.

3472. Ona bu birâderden âr ve neng gelirdi. O Ziya dahi doğru yollu bir vaiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Ona bu kardeşten utanç ve ar gelirdi. O Ziya dahi doğru yollu bir vaiz idi.

Şeyhülislâm'a bu uzun boylu kardeşinden halka karşı utanma gelirdi. Halbuki bu utanma anlamsız idi. Çünkü o Ziya dahi doğru yolu ve hidayet yolunu takip eden bir vaiz idi.

Şeyh-i İslâma bu uzun boylu kardeşinden halka karşı utanma gelirdi. Halbuki bu utanma abes idi. Zîrâ o Ziyâ dahi doğru yolu ve tarîk-i hidâyeti ta'kib eden bir vâiz idi.

3473. Meclis günü o Ziyâ içeriye geldi. Dîvânhâne kadılar ve asfiyâ dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Meclis günü o Ziyâ içeriye geldi. Dîvânhâne kadılar ve asfiyâ dolu idi.

O Ziyâ-ı Delk, Şeyhülislam'ın meclis kurduğu bir gün meclisten içeriye girdi. Dîvânhâne kadılar ile ve saf kalpli âlimler ile dolu idi.

O Ziyâ-ı Delk Şeyh-i İslâm'ın meclis kurduğu bir gün meclisden içeriye girdi. Dîvânhâne kadılar ile ve sâf kalbli ulemâ ile dolu idi.

3474. Şeyh-i İslâm kibr-i tâmından dolayı bu biradere böyle yarım kıyâm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. Şeyh-i İslâm, tam kibrinden dolayı bu biradere böyle yarım kıyam etti.

Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh, sırf kibrinden ve azametinden dolayı kendi kardeşi olan Ziyâ-i Delk'a böylece yarım bir kıyam etti ve hürmeten tamamıyla ayağa kalkmak istemedi.

Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh mahza kibrinden ve azametinden dolayı kendi kardeşi olan Ziyâ-i Delk'a şöylece yarım bir kıyâm etti ve hürmeten tamâmıyle ayağa kalkmak istemedi.

3475. Ona dedi: "Çok uzunsun, ikrâm için biraz da o servi boyundan çal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Ona dedi: "Çok uzunsun, ikram için biraz da o servi boyundan çal!"

Ziyâ-i Delk onun bu kibir ve azametini görünce dedi ki: "Boyun çok uzundur, Şeyhülislamlık makamının gerektirdiği ihsanı şuna buna yapmak için hükümet mallarından çalıyorsun. Şimdi bana ikram için dahi biraz da o servi gibi boyundan çal!" "Fahl", sözlükte her canlının erkeğine denir. Burada "mesleğinin erkeği" anlamındadır. Yani Şeyhülislam olan Tâc, gerçi faziletli ve ilim mesleğinde erkek (usta) ve fenler sahibi bir şahıs idi. Fakat onun kardeşi bu Ziyâ, zarafette ondan daha fazla meziyet sahibi idi.

Ziyâ-i Delk onun bu kibir ve azametini görünce dedi ki: "Boyun çok uzundur, Şeyh-i İslâmlık makāmının icâb ettiği ihsânı şuna buna yapmak için emvâl-i hükümetten çalıyorsun. Şimdi bana ikrâm için dahi biraz da o servi gi- "Fahl", lügatte her zîruhun erkeğine derler. Burada "mesleğinin merdi" ma'nâsınadır. Ya'ni Şeyh-i İslâm olan Tâc gerçi fâzıl ve meslek-i ilimde merd ve fenler sahibi bir şahıs idi. Fakat onun kardeşi bu Ziyâ zarâfette ondan daha ziyâde meziyet sahibi idi.

3471. O çokluk kısa, Ziyâ hadsiz uzun idi. Şeyh-i İslâm'ın yüz kibir ve nazı var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3471. O çokluk kısa, Ziya hadsiz uzun idi. Şeyh-i İslâm'ın yüz kibir ve nazı var idi.

Şeyh-i İslâm çok kısa boylu ve onun kardeşi Ziya da uzun boylu idi. Bununla birlikte Şeyh-i İslâm ilmine ve mertebesine mağrur olup çok kibirli ve nazlı idi.

Şeyh-i İslâm gāyet kısa boylu ve onun kardeşi Ziya dahi uzun boylu idi. Bununla beraber Şeyh-i İslâm ilmine ve mertebesine mağrûr olup pek kibirli ve nazlı idi.

3472. Ona bu birâderden âr ve neng gelirdi. O Ziya dahi doğru yollu bir vaiz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3472. Ona bu kardeşten utanç ve ar gelirdi. O Ziya dahi doğru yollu bir vaiz idi.

Şeyhülislâm'a bu uzun boylu kardeşinden halka karşı utanma gelirdi. Halbuki bu utanma anlamsız idi. Çünkü o Ziya dahi doğru yolu ve hidayet yolunu takip eden bir vaiz idi.

Şeyh-i İslâma bu uzun boylu kardeşinden halka karşı utanma gelirdi. Halbuki bu utanma abes idi. Zîrâ o Ziyâ dahi doğru yolu ve tarîk-i hidâyeti ta'kib eden bir vâiz idi.

3473. Meclis günü o Ziyâ içeriye geldi. Dîvânhâne kadılar ve asfiyâ dolu idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3473. Meclis günü o Ziyâ içeriye geldi. Dîvânhâne kadılar ve asfiyâ dolu idi.

O Ziyâ-ı Delk, Şeyhülislam'ın meclis kurduğu bir gün meclisten içeriye girdi. Dîvânhâne kadılar ile ve saf kalpli âlimler ile dolu idi.

O Ziyâ-ı Delk Şeyh-i İslâm'ın meclis kurduğu bir gün meclisden içeriye girdi. Dîvânhâne kadılar ile ve sâf kalbli ulemâ ile dolu idi.

3474. Şeyh-i İslâm kibr-i tâmından dolayı bu biradere böyle yarım kıyâm etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3474. Şeyh-i İslâm, tam kibrinden dolayı bu biradere böyle yarım kıyam etti.

Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh, sırf kibrinden ve azametinden dolayı kendi kardeşi olan Ziyâ-i Delk'a böylece yarım bir kıyam etti ve hürmeten tamamıyla ayağa kalkmak istemedi.

Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh mahza kibrinden ve azametinden dolayı kendi kardeşi olan Ziyâ-i Delk'a şöylece yarım bir kıyâm etti ve hürmeten tamâmıyle ayağa kalkmak istemedi.

3475. Ona dedi: "Çok uzunsun, ikrâm için biraz da o servi boyundan çal!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3475. Ona dedi: "Çok uzunsun, ikram için biraz da o servi boyundan çal!"

Ziya-i Delk onun bu kibir ve azametini görünce dedi ki: "Boyun çok uzundur, Şeyhülislamlık makamının gerektirdiği ihsanı şuna buna yapmak için devlet mallarından çalıyorsun. Şimdi bana ikram için dahi biraz da o servi gi-

Ziyâ-i Delk onun bu kibir ve azametini görünce dedi ki: "Boyun çok uzundur, Şeyh-i İslâmlık makāmının icâb ettiği ihsânı şuna buna yapmak için emvâl-i hükümetten çalıyorsun. Şimdi bana ikrâm için dahi biraz da o servi gi-

## Beyin kölesiyle zâhidin hikâyesine rücû'

3476. İmdi senin hûşun nerede? Yahud aklın nerede? Tâ ki şarab içesin, ey ilme düşman olan sen!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. Şimdi senin bilincin nerede? Yahut aklın nerede? Ta ki şarap içesin, ey ilme düşman olan sen!

"Hûş", zekâ ve bilinç ve anlayış ve feraset ve ruh ve kalp anlamlarına da gelir (Burhan). Burada "bilinç ve idrak" anlamı uygundur. Bu beyit rahibin dilindendir. Yani, "Ey İsevilik'te mübah olan şarabı içen kimse, esasen ayıklık hâlinde iken senin bilincin ve idrakin tam değildir. Veyahut aklın kâmil değildir ki, şarap içip de bu tam bilincin ve kâmil aklın ile kendini iyi idare edebilesin. Ey ilme düşman olan sen, şarabı içersen büsbütün insanlıktan çıkarsın!"

Malumdur ki, İsa (a.s.)'ın şeriatinde şarap içmek yasak değildi. İslamiyet'in başlangıcında da Müslümanlar şarabı içerlerdi. Fakat bu dünya hayatında nefse ait hazlar galip olduğu için, tabiatları fesada meyilli olan insan bireyleri çoktur; ve Hakk'ın tecellisini çeken şey dahi halkın yatkınlığıdır. Bu sebeple şarap hakkında dört tavır üzerine yasaklamayı içeren Kur'an ayetleri nazil oldu. Bu konudaki ayrıntılar IV. cildin 2151 numarasına denk gelen: ليك اغلب چون بدند و نا پسند بر همه میرا محرم کرده اند yani "Fakat mademki çoğu kötülerdir ve beğenilmeyenlerdir, herkes üzerine şarabı haram etmişlerdir" beytinde geçti.

“Hûş” (هوش), zeyreklik ve şuûr ve fehim ve firâset ve rûh ve kalb ma'nâlarına da gelir (Burhân). Burada “şuûr ve idrâk" ma'nâsı münasibdir. Bu beyit râhibin lisânındandır. Ya'ni, "Ey Îseviyet'te mubâh olan şarabı içen kimse, esâsen ayıklık hâlinde iken senin şuûr ve idrâkin tam değildir. Veyâhud aklın kâmil değildir ki, şarâb içip de bu şuûr-ı tâmmın ve akl-ı kâmilin ile kendini hüsn-i idare edebilesin. Ey ilme düşman olan sen, şarabı içersen büsbütün insanlıktan çıkarsın!"

Ma'lumdur ki, Îsâ (a.s.)ın şerîatinde şarâb içmek memnû' değil idi. İslâmiyet'in bidâyetinde de müslümanlar şarabı içerler idi. Fakat bu hayât-ı dünyeviyyede neş'e-i nefsâniyye galib olduğu için, tabîatları fesâda mütemâyil olan efrâd-ı beşeriyye çoktur; ve Hakk'ın tecellîsini câzib olan şey dahi halkın isti'dâdıdır. Binâenaleyh bu sebeble şarab hakkında dört tavır üzerine memnûiyyeti hâvî olan âyât-ı kur'âniyye nâzil oldu. Bu babdaki tafsilat IV. cildin 2151 numarasına müsadif olan : ليك اغلب چون بدند و نا پسند بر همه میرا محرم کرده اند ya'ni "Fakat mâdemki ağleb kötülerdir ve nâmakbûllerdir, cümle üzerine şarâbı harâm etmişlerdir" beytinde geçti.

3477. Ey gavî, sen bî-hûşluk ve zulmet isteyici oldukça ne vakit sana bir nûr geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Ey zengin, sen şuursuzluk ve karanlık isteyici oldukça sana ne zaman bir nur geldi?

"uzun olan boyundan çal!" Toplu ve büyük bir sitemi ifade eden bu söz, Ziya-i Delk'ın zarafetini gösterir. Bu kırmızı (işaret) Ankaravî nüshasında bulunmamaktadır. Diğer nüshalarda vardır. Fihristte kolaylık sağlaması için dercedildi.

bi uzun olan boyundan çal!" Cem'iyyetli bir ta'rîz-i azîmi ifade eden bu söz Ziyâ-i Delk'ın zarâfetini gösterir. Bu sürh Ankaravî nüshasında münderic değildir. Diğer nüshalarda vardır. Fihristte kolaylık olduğu için dercolundu.

## Beyin kölesiyle zâhidin hikâyesine rücû'

3476. “İmdi senin hûşun nerede? Yahud aklın nerede? Tâ ki şarab içesin, ey ilme düşman olan sen!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3476. “Şimdi senin bilincin nerede? Yahut aklın nerede? Tâ ki şarap içesin, ey ilme düşman olan sen!"

"Hûş" (هوش), zekâ, bilinç, anlayış, feraset, ruh ve kalp anlamlarına da gelir (Burhan). Burada "bilinç ve idrak" anlamı uygundur. Bu beyit rahibin dilindendir. Yani, "Ey İsevilik'te mübah olan şarabı içen kimse, esasen ayıklık hâlinde iken senin bilincin ve idrakin tam değildir. Veyahut aklın kâmil değildir ki, şarap içip de bu tam bilincin ve kâmil aklın ile kendini güzelce idare edebilesin. Ey ilme düşman olan sen, şarabı içersen büsbütün insanlıktan çıkarsın!"

Malumdur ki, İsa (a.s.)'ın şeriatinde şarap içmek yasak değildi. İslamiyet'in başlangıcında da Müslümanlar şarabı içerlerdi. Fakat bu dünya hayatında nefse ait hazlar baskın olduğu için, tabiatları fesada meyilli olan insan bireyleri çoktur; ve Hakk'ın tecellisini çeken şey dahi halkın yatkınlığıdır. Bu sebeple şarap hakkında dört tavır üzerine yasaklamayı içeren Kur'an ayetleri nazil oldu. Bu konudaki ayrıntılar IV. cildin 2151 numarasına denk gelen: yani "Fakat mademki çoğunluk kötülerdir ve makbul olmayanlardır, herkes üzerine şarabı haram etmişlerdir" beytinde geçti.

“Hûş” (هوش), zeyreklik ve şuûr ve fehim ve firâset ve rûh ve kalb ma'nâlarına da gelir (Burhân). Burada “şuûr ve idrâk" ma'nâsı münasibdir. Bu beyit râhibin lisânındandır. Ya'ni, "Ey Îseviyet'te mubâh olan şarabı içen kimse, esâsen ayıklık hâlinde iken senin şuûr ve idrâkin tam değildir. Veyâhud aklın kâmil değildir ki, şarâb içip de bu şuûr-ı tâmmın ve akl-ı kâmilin ile kendini hüsn-i idare edebilesin. Ey ilme düşman olan sen, şarabı içersen büsbütün insanlıktan çıkarsın!"

Ma'lumdur ki, Îsâ (a.s.)ın şerîatinde şarâb içmek memnû' değil idi. İslâmiyet'in bidâyetinde de müslümanlar şarabı içerler idi. Fakat bu hayât-ı dünyeviyyede neş'e-i nefsâniyye galib olduğu için, tabîatları fesâda mütemâyil olan efrâd-ı beşeriyye çoktur; ve Hakk'ın tecellîsini câzib olan şey dahi halkın isti'dâdıdır. Binâenaleyh bu sebeble şarab hakkında dört tavır üzerine memnûiyyeti hâvî olan âyât-ı kur'âniyye nâzil oldu. Bu babdaki tafsilat IV. cildin 2151 numarasına müsadif olan : ya'ni "Fakat mâdemki ağleb kötülerdir ve nâmakbûllerdir, cümle üzerine şarâbı harâm etmişlerdir" beytinde geçti.

3477. Ey gavî, sen bî-hûşluk ve zulmet isteyici oldukça ne vakit sana bir nûr geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3477. Ey azgın, sen şuursuzluk ve karanlık isteyici oldukça sana ne zaman bir nur geldi?

Ey azgın, sen tabiat âleminin şuursuzluğunu ve karanlığını isteyici oldukça senin kalbine ne zaman bir ilâhî nur gelir?

Ey azgın, sen âlem-i tabîatın bî-hûşluğunu ve zulmetini isteyici oldukça senin kalbine ne vakit bir nûr-ı ilâhî gelir?

3478. Gölgeyi gündüzde aramak kāidedir. Bulutlu gecede sen gölge arayıcı olmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Gölgeyi gündüzde aramak kuraldır. Bulutlu gecede sen gölge arayıcı olmuşsun!

Yani, gündüzün güneşin harareti şiddetli olduğu vakit gölge aramak kuraldır. Bunun gibi vahdet güneşi kalbe doğduğu vakit onun hararetinin şiddetini dengelemek için hakikat ehli, gölge mesabesinde olan kesretlere (çokluklara) ve gaflete yönelirler. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te (tasavvufî biyografi eseri) zikredilmiştir ki: "Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretleri daima elinde tesbih tutardı. Ona dediler ki, "Tesbih ile Hakk'ı mı zikrediyorsun?" Dedi ki: "Hayır, aksine bununla gaflet celbetmek istiyorum!" Fakat ey gafil, sen hakikat gündüzünden pek uzak iken nefsani sıfatlar bulutlarıyla bulutlanmış olan tabiat karanlığında, sen gölge mesabesinde olan şarap sarhoşluğunu isteyici olmuşsun!

Ya'ni, gündüzün güneşin harâreti şiddetli olduğu vakit gölge aramak kāidedir. Bunun gibi vahdet güneşi kalbe tulû' ettiği vakit onun harâretinin şiddetini ta'dîl için ehl-i hakîkat gölge mesâbesinde olan keserâta ve gaflete teveccüh ederler. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki: "Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretleri dâimâ elinde tesbih tutardı. Ona dediler ki, "Tesbih ile Hakk'ı mı zikrediyorsun?" Dedi ki: "Hayır, belki bununla gaflet celbetmek istiyorum!" Fakat ey gavî, sen hakîkat gündüzünden pek uzak iken sıfât-ı nefsâniyye bulutlarıyla bulutlanmış olan tabîat karanlığında, sen gölge mesâbesinde olan şarâb sarhoşluğunu isteyici olmuşsun!

3479. Avâmın gıdâsı için eğer helâl geldi ise, dostun taliblerine harâm geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. Halkın gıdası için eğer helâl geldiyse, dostun talep edenlerine harâm geldi.

Râhip sözüne devam ederek dedi ki: "İsevî şeriatında şarap, halkın gıdası için her ne kadar helâl ise de, Hak yolunun talep edenleri olan zâhidlere harâmdır."

Râhib sözüne devam ederek dedi ki: "Şerîat-i Îseviyyede şarâb avâmın gıdâsı için her ne kadar helâl ise de, Hak yolunun tâlibleri olan zâhidlere harâmdır."

3480. Aşıklara şarab hûn-i dil olur. Onların gözleri yol üzerine ve menzil [3485] üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Âşıklara şarap gönül kanı olur. Onların gözleri yol üzerine ve menzil [3485] üzerine olur.

"Hûn-i dil", "gönül kanı", gam ve kederden kinayedir; ve sonunda kalbe sevinç veren sıkıntı ve mihnete derler (Burhan). Yani, Hakk âşıklarının şarabı, maşuklarının ayrılığından dolayı çektikleri gam ve keder olur; ve onların gözleri nefislerinin hazlarında ve lezzetlerinde değil, maşuklarının yolu ve menzili üzerinde olur.

“Hûn-i dil”, “gönül kanı", gam ve gussadan kinâyedir; ve sonunda kalbe sürür bahşeden sıkıntı ve mihnete derler (Burhân). Ya'ni, Hak âşıklarının şarâbı ma'şûklarının firkatinden dolayı çektikleri gam ve gussa olur; ve onların gözleri nefislerinin huzûzâtında ve lezzetlerinde değil ma'şuklarının yolu ve menzili üzerinde olur.

3481. Böyle korkunç sahra yolunda bu akıl kılavuzu yüz küsüfludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. Böyle korkunç çöl yolunda bu akıl kılavuzu yüzlerce kusurludur.

"Korkunç çöl yolu"ndan kastedilen, Hakk aşkı yoludur. Çünkü bu yolda can feda etmek vardır. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti: Ey azgın, sen tabiat âleminin şuursuzluğunu ve karanlığını istedikçe, senin kalbine ne zaman bir ilâhî nur gelir?

"Korkunç sahrâ yolu"ndan murâd, aşk-ı Hak yoludur. Zîrâ bu yolda can fedâ edilmek vardır. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Ey azgın, sen âlem-i tabîatın bî-hûşluğunu ve zulmetini isteyici oldukça senin kalbine ne vakit bir nûr-ı ilâhî gelir?

3478. Gölgeyi gündüzde aramak kāidedir. Bulutlu gecede sen gölge arayıcı olmuşsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3478. Gölgeyi gündüzde aramak kuraldır. Bulutlu gecede sen gölge arayıcı olmuşsun!

Yani, gündüzün güneşin harareti şiddetli olduğu vakit gölge aramak kuraldır. Bunun gibi vahdet güneşi kalbe doğduğu vakit onun hararetinin şiddetini dengelemek için hakikat ehli, gölge mesabesinde olan kesretlere (çokluklara) ve gaflete yönelirler. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te (tasavvufî biyografi eseri) zikredilmiştir ki: "Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretleri daima elinde tesbih tutardı. Ona dediler ki, "Tesbih ile Hakk'ı mı zikrediyorsun?" Dedi ki: "Hayır, aksine bununla gaflet celbetmek istiyorum!" Fakat ey gafil, sen hakikat gündüzünden pek uzak iken nefsani sıfatlar bulutlarıyla bulutlanmış olan tabiat karanlığında, sen gölge mesabesinde olan şarap sarhoşluğunu isteyici olmuşsun!

Ya'ni, gündüzün güneşin harâreti şiddetli olduğu vakit gölge aramak kāidedir. Bunun gibi vahdet güneşi kalbe tulû' ettiği vakit onun harâretinin şiddetini ta'dîl için ehl-i hakîkat gölge mesâbesinde olan keserâta ve gaflete teveccüh ederler. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki: "Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretleri dâimâ elinde tesbih tutardı. Ona dediler ki, "Tesbih ile Hakk'ı mı zikrediyorsun?" Dedi ki: "Hayır, belki bununla gaflet celbetmek istiyorum!" Fakat ey gavî, sen hakîkat gündüzünden pek uzak iken sıfât-ı nefsâniyye bulutlarıyla bulutlanmış olan tabîat karanlığında, sen gölge mesâbesinde olan şarâb sarhoşluğunu isteyici olmuşsun!

3479. Avâmın gıdâsı için eğer helâl geldi ise, dostun taliblerine harâm geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3479. Halkın gıdası için eğer helâl geldiyse, dostun talep edenlerine harâm geldi.

Râhip sözüne devam ederek dedi ki: "İsevî şeriatında şarap, halkın gıdası için her ne kadar helâl ise de, Hak yolunun talep edenleri olan zâhidlere harâmdır."

Râhib sözüne devam ederek dedi ki: "Şerîat-i Îseviyyede şarâb avâmın gıdâsı için her ne kadar helâl ise de, Hak yolunun tâlibleri olan zâhidlere harâmdır."

3480. Aşıklara şarab hûn-i dil olur. Onların gözleri yol üzerine ve menzil [3485] üzerine olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3480. Âşıklara şarap gönül kanı olur. Onların gözleri yol üzerine ve menzil [3485] üzerine olur.

"Hûn-i dil", "gönül kanı", gam ve kederden kinayedir; ve sonunda kalbe sevinç veren sıkıntı ve mihnete derler (Burhan). Yani, Hakk âşıklarının şarabı, maşuklarının ayrılığından dolayı çektikleri gam ve keder olur; ve onların gözleri nefislerinin hazlarında ve lezzetlerinde değil, maşuklarının yolu ve menzili üzerinde olur.

“Hûn-i dil”, “gönül kanı", gam ve gussadan kinâyedir; ve sonunda kalbe sürür bahşeden sıkıntı ve mihnete derler (Burhân). Ya'ni, Hak âşıklarının şarâbı ma'şûklarının firkatinden dolayı çektikleri gam ve gussa olur; ve onların gözleri nefislerinin huzûzâtında ve lezzetlerinde değil ma'şuklarının yolu ve menzili üzerinde olur.

3481. Böyle korkunç sahra yolunda bu akıl kılavuzu yüz küsüfludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3481. Böyle korkunç çöl yolunda bu akıl kılavuzu yüz kusurludur.

"Korkunç çöl yolu"ndan maksat, Allah aşkı yoludur. Çünkü bu yolda can feda etmek vardır. Mısrî Niyazî'nin (k.s.) beyti:

"Korkunç sahrâ yolu"ndan murâd, aşk-ı Hak yoludur. Zîrâ bu yolda can fedâ edilmek vardır. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.):

3482. Kılavuzların gözüne toprak vurursun. Kervanları hâlik ve gümrah edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. Kılavuzların gözüne toprak vurursun. Kervanları helak ve sapkın edersin.

Hâlbuki sen zaten bu yolda âciz olan akıl ve idrak kılavuzlarının gözüne toprak hükmünde olan görünürdeki gıdayı ve şarap ve benzeri bedensel lezzetleri döküyor ve onları tamamen kör bir hâle getiriyorsun. Bu sebeple kervanları, yani Hakk yolunun sâliklerini (Hakk yolcusu) manevî helake sevk ediyor ve yollarını şaşırtıyorsun.

Halbuki sen zâten bu yolda âciz olan akıl ve idrak kılavuzlarının gözüne toprak mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîyi ve şarâb ve emsâli lezzât-ı cismânîyi döküyor ve onları büsbütün kör bir hâle getiriyorsun. Binâenaleyh kervanları ya'ni tarîk-ı Hak sâliklerini helâk-i ma'nevîye sevk ediyor ve yollarını şaşırtıyorsun.

3483. Hakkā ki arpa ekmeği harâmdır ve yazıktır. Nefsin önüne kepek ekmeği koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. Gerçekten de arpa ekmeği haramdır ve yazıktır. Nefsin önüne kepek ekmeği koy!

Hakk yolunu kesen nefsin önüne buğday ekmeği değil, arpa ekmeği koymak bile haramdır. O nefsin önüne kepek ekmeği koy ve o kargayı nefis ve latîf (hoş, lezzetli) gıdalar ile besleme!

Hak yolunu vurucu olan nefsin önüne buğday ekmeği değil, arpa ekmeği koymak bile harâmdır. O nefsin önüne kepek ekmeği koy ve o kargayı nefis ve latîf gıdalar ile besleme!

3484. Hak yolunun düşmanını hakîr tut! Hırsızı kürsüye koyma! Darağacı üzerinde tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Hak yolunun düşmanını hor gör! Hırsızı kürsüye koyma! Darağacı üzerinde tut!

O Hak yolunun düşmanı olan nefsi hor ve zelil tut! Ona itibar edip türlü türlü nimetler ile besleme! O her an senin ihlasını ve imanını çalmak isteyen bir hırsızdır. O hırsızı kürsüye çıkarma! Onu darağacı mesabesinde olan riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) üzerinde tut!

O Hak yolunun düşmanı olan nefsi hakîr ve zelîl tut! Ona i'tibâr edip türlü türlü ni'metler ile besleme! O her an senin hulûsunu ve îmânını çalmak isteyen bir hırsızdır. O hırsızı kürsüye çıkarma! Onu darağacı mesâbesinde olan riyâzet ve mücâhede üzerinde tut!

3485. Sen hırsızın elini kesmeyi beğen! Kesmekten aciz isen onun elini bağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Sen hırsızın elini kesmeyi beğen! Kesmekten aciz isen onun elini bağla!

Hâlbuki mihnet çekmeye ve can fedâsına razı olmak, cüz'î aklın (insan aklı) verebileceği bir hüküm değildir. Nasıl ki Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretlerine "Akıl nedir?" diye sordular. "Ancak bir acize yol gösteren bir acizdir!" diye cevap verdi. Bu sebeple bu yolda cüz'î aklın kılavuzunun gözü pek çok karanlıklara ve tutulmalara düşer; ve bu yoldaki hidayet nurunu göremez.

Halbuki mihnet çekmeye ve can fedâsına râzı olmak, akl-ı cüz'înin verebileceği bir hüküm değildir. Nitekim Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretlerine "Akıl nedir?" diye sordular. "Ancak bir âcize yol gösteren bir âcizdir!" diye cevab verdi. Binâenaleyh bu yolda akl-ı cüz'î kılavuzunun gözü pek çok karanlıklara ve küsûfa düşer; ve bu yoldaki nûr-ı hidâyeti göremez.

3482. Kılavuzların gözüne toprak vurursun. Kervanları hâlik ve gümrah edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3482. Kılavuzların gözüne toprak vurursun. Kervanları helak ve sapkın edersin.

Hâlbuki sen zaten bu yolda âciz olan akıl ve idrak kılavuzlarının gözüne toprak hükmünde olan görünürdeki gıdayı ve şarap ve benzeri bedensel lezzetleri döküyor ve onları tamamen kör bir hâle getiriyorsun. Bu sebeple kervanları, yani Hakk yolunun sâliklerini (Hakk yolcusu) manevî helake sevk ediyor ve yollarını şaşırtıyorsun.

Halbuki sen zâten bu yolda âciz olan akıl ve idrak kılavuzlarının gözüne toprak mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîyi ve şarâb ve emsâli lezzât-ı cismânîyi döküyor ve onları büsbütün kör bir hâle getiriyorsun. Binâenaleyh kervanları ya'ni tarîk-ı Hak sâliklerini helâk-i ma'nevîye sevk ediyor ve yollarını şaşırtıyorsun.

3483. Hakkā ki arpa ekmeği harâmdır ve yazıktır. Nefsin önüne kepek ekmeği koy!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3483. Gerçekten de arpa ekmeği haramdır ve yazıktır. Nefsin önüne kepek ekmeği koy!

Hakk yolunu kesen nefsin önüne buğday ekmeği değil, arpa ekmeği koymak bile haramdır. O nefsin önüne kepek ekmeği koy ve o kargayı nefis ve latîf (hoş, lezzetli) gıdalar ile besleme!

Hak yolunu vurucu olan nefsin önüne buğday ekmeği değil, arpa ekmeği koymak bile harâmdır. O nefsin önüne kepek ekmeği koy ve o kargayı nefis ve latîf gıdalar ile besleme!

3484. Hak yolunun düşmanını hakîr tut! Hırsızı kürsüye koyma! Darağacı üzerinde tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3484. Hak yolunun düşmanını hor gör! Hırsızı kürsüye koyma! Darağacı üzerinde tut!

O Hak yolunun düşmanı olan nefsi hor ve zelil tut! Ona itibar edip türlü türlü nimetler ile besleme! O her an senin ihlasını ve imanını çalmak isteyen bir hırsızdır. O hırsızı kürsüye çıkarma! Onu darağacı mesabesinde olan riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) üzerinde tut!

O Hak yolunun düşmanı olan nefsi hakîr ve zelîl tut! Ona i'tibâr edip türlü türlü ni'metler ile besleme! O her an senin hulûsunu ve îmânını çalmak isteyen bir hırsızdır. O hırsızı kürsüye çıkarma! Onu darağacı mesâbesinde olan riyâzet ve mücâhede üzerinde tut!

3485. Sen hırsızın elini kesmeyi beğen! Kesmekten aciz isen onun elini bağla!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3485. Sen hırsızın elini kesmeyi beğen! Kesmekten aciz isen onun elini bağla!

Yani, nefis hırsızının elini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) bıçaklarıyla kesmeyi beğen ve makbul tut! Ve eğer riyâzâta ve mücâhedâta gücün yoksa ilâhî bilgileri oku ve öğren! Ve bu bilgi vasıtasıyla onun elini bağla! Çünkü Hakk Yolcusu'nun Hakk yolunda bilgisi arttıkça nefsin hilelerine vâkıf olur ve Hakk Yolcusu bu bilgi sebebiyle nefsin arzularına ve heveslerine karşı çıkar.

Ya'ni, nefis hırsızının elini riyâzet ve mücâhede bıçaklarıyla kesmeği beğen ve makbûl tut! Ve eğer riyâzete ve mücâhedeye kudretin yoksa maârif-i ilâhiyyeyi oku ve tahsîl et! Ve bu ma'rifet vâsıtasıyla onun elini bağla! Zîrâ sâlikin tarîk-ı Hak'ta ma'rifeti ziyâde oldukça nefsin hîlelerine vâkıf olur ve sâlik bu ma'rifet sebebiyle nefsin arzularına ve hevâlarına muhalefet eder.

3486. Eğer onun elini bağlamaz isen, senin elini bağladı. Eğer onun ayağını kırmaz isen, senin ayağını kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. Eğer onun elini bağlamaz isen, senin elini bağladı. Eğer onun ayağını kırmaz isen, senin ayağını kırdı.

Eğer o nefis hırsızının kuvvetini riyâzât (nefsî perhizler) ile bağlamaz isen, o senin ruhunun elini bağlar; ve eğer onun fesada meylini mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve muhâlefât (karşı çıkmalar) baltasıyla kırmaz isen, o senin ruhunun ayağını fesat araçlarıyla kırar ve seni Hakk yolunda yürüyemez bir hâle getirir.

Eğer o nefis hırsızının kuvvetini riyâzet ile bağlamaz isen, o senin rûhunun elini bağlar; ve eğer onun fesâda meylini mücâhede ve muhalefet baltasıyla kırmaz isen o senin ruhunun ayağını âlât-ı fesâdı ile kırar ve seni Hak yolunda yürüyemez bir hâle getirir.

3487. Sen düşmana ne için şarâb ve şeker kamışı veriyorsun? "Acı gül ve toprak ye!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Sen düşmana ne için şarap ve şeker kamışı veriyorsun? "Acı gül ve toprak ye!" de!

Sen ruhunun düşmanı olan nefse niçin şarapla ve türlü türlü lezzetli nimetlerle ikram ediyorsun? Onun arzularına karşı çıkmak suretiyle o düşmanı öfkelendir ve "Acı acı gül!" de! Ve onun lezzetli ve tatlı gıdalar talebine cevaben "Toprak ye!" de! Bazı nüshalarda "zehr hand" yerine "zehr nûş" (zehir iç) geçmektedir. "Zehir iç!" demek olur.

Sen rûhunun düşmanı olan nefse niçin şarâbla ve türlü türlü lezîz ni'metler ile ikram ediyorsun? Onun arzûlarına muhalefet etmek sûretiyle o düşmanı öfkelendir ve "Acı acı gül!" de! Ve onun lezzetli ve tatlı gıdalar talebine cevâben "Toprak ye!" de! Ba'zı nüshalarda "zehr hand" yerine "zehr nûş” vâki'dir. "Zehir iç!" demek olur.

3488. Gayretten dolayı testi üzerine taş vurdu ve kırdı. O testiyi attı ve zahidden sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. Gayretten dolayı testi üzerine taş vurdu ve kırdı. O testiyi attı ve zahidden sıçradı.

Yani, köleye karşı bu acı sözleri ve nasihatleri yaptıktan sonra, tam bir gayretle kölenin elindeki şarap testisi üzerine taş attı ve kırdı; şaraplar döküldü. Köle de kulpu elinde kalan kırık testiyi attı ve zâhidin önünden kaçtı.

Ya'ni, gulâma karşı bu acı sözleri ve nasîhatleri yaptıktan sonra kemâl-i gayretinden gulâmın elindeki şarâb testisi üzerine taş attı ve kırdı ve şarâblar döküldü. Gulâm dahi kulpu elinde kalan kırık destiyi attı ve zâhidin önünden kaçtı.

3489. Beyin huzuruna gitti, ona "Bâde nerede?" dedi. Onun huzurunda birer birer mâcerâyı söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. Beyin huzuruna gitti, ona "Şarap nerede?" dedi. Onun huzurunda birer birer macerayı anlattı.

Yani, nefis hırsızının elini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) bıçaklarıyla kesmeyi beğen ve makbul tut! Ve eğer riyâzâta ve mücâhedâta gücün yoksa ilâhî bilgileri oku ve öğren! Ve bu bilgi vasıtasıyla onun elini bağla! Çünkü Hakk Yolcusu'nun Hak yolunda bilgisi arttıkça nefsin hilelerine vâkıf olur ve Hakk Yolcusu bu bilgi sebebiyle nefsin arzularına ve heveslerine karşı çıkar.

Ya'ni, nefis hırsızının elini riyâzet ve mücâhede bıçaklarıyla kesmeği beğen ve makbûl tut! Ve eğer riyâzete ve mücâhedeye kudretin yoksa maârif-i ilâhiyyeyi oku ve tahsîl et! Ve bu ma'rifet vâsıtasıyla onun elini bağla! Zîrâ sâlikin tarîk-ı Hak'ta ma'rifeti ziyâde oldukça nefsin hîlelerine vâkıf olur ve sâlik bu ma'rifet sebebiyle nefsin arzularına ve hevâlarına muhalefet eder.

3486. Eğer onun elini bağlamaz isen, senin elini bağladı. Eğer onun ayağını kırmaz isen, senin ayağını kırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3486. Eğer onun elini bağlamaz isen, senin elini bağladı. Eğer onun ayağını kırmaz isen, senin ayağını kırdı.

Eğer o nefis hırsızının kuvvetini riyâzât (nefsî perhizler) ile bağlamaz isen, o senin ruhunun elini bağlar; ve eğer onun fesada meylini mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve muhâlefât (karşı çıkmalar) baltasıyla kırmaz isen, o senin ruhunun ayağını fesat araçlarıyla kırar ve seni Hakk yolunda yürüyemez bir hâle getirir.

Eğer o nefis hırsızının kuvvetini riyâzet ile bağlamaz isen, o senin rûhunun elini bağlar; ve eğer onun fesâda meylini mücâhede ve muhalefet baltasıyla kırmaz isen o senin ruhunun ayağını âlât-ı fesâdı ile kırar ve seni Hak yolunda yürüyemez bir hâle getirir.

3487. Sen düşmana ne için şarâb ve şeker kamışı veriyorsun? "Acı gül ve toprak ye!" de!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3487. Sen düşmana ne için şarap ve şeker kamışı veriyorsun? "Acı gül ve toprak ye!" de!

Sen ruhunun düşmanı olan nefse niçin şarapla ve türlü türlü lezzetli nimetlerle ikram ediyorsun? Onun arzularına karşı çıkmak suretiyle o düşmanı öfkelendir ve "Acı acı gül!" de! Ve onun lezzetli ve tatlı gıdalar talebine cevaben "Toprak ye!" de! Bazı nüshalarda "zehr hand" yerine "zehr nûş" (zehir iç) geçmektedir. "Zehir iç!" demek olur.

Sen rûhunun düşmanı olan nefse niçin şarâbla ve türlü türlü lezîz ni'metler ile ikram ediyorsun? Onun arzûlarına muhalefet etmek sûretiyle o düşmanı öfkelendir ve "Acı acı gül!" de! Ve onun lezzetli ve tatlı gıdalar talebine cevâben "Toprak ye!" de! Ba'zı nüshalarda "zehr hand" yerine "zehr nûş” vâki'dir. "Zehir iç!" demek olur.

3488. Gayretten dolayı testi üzerine taş vurdu ve kırdı. O testiyi attı ve zahidden sıçradı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3488. Gayretten dolayı testi üzerine taş vurdu ve kırdı. O testiyi attı ve zahidden sıçradı.

Yani, köleye karşı bu acı sözleri ve nasihatleri yaptıktan sonra, tam bir gayretle kölenin elindeki şarap testisi üzerine taş attı ve kırdı; şaraplar döküldü. Köle de kulpu elinde kalan kırık testiyi attı ve zâhidin önünden kaçtı.

Ya'ni, gulâma karşı bu acı sözleri ve nasîhatleri yaptıktan sonra kemâl-i gayretinden gulâmın elindeki şarâb testisi üzerine taş attı ve kırdı ve şarâblar döküldü. Gulâm dahi kulpu elinde kalan kırık destiyi attı ve zâhidin önünden kaçtı.

3489. Beyin huzuruna gitti, ona "Bâde nerede?" dedi. Onun huzurunda birer birer mâcerâyı söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3489. Beyin huzuruna gitti, ona "Şarap nerede?" dedi. Onun huzurunda birer birer macerayı anlattı.

Kul, beyin huzuruna gitti. Bey ona "Şarap nerede?" diye sordu. Kul da beyin huzurunda, zahit ile yolda meydana gelmiş olan halleri bir bir anlattı.

Gulâm beyin huzûruna gitti. "Bey ona hani şarab?" diye sordu. Gulâm dahi beyin huzûrunda zâhid ile yolda cereyân etmiş olan ahvâli bir bir söyledi.

## Zâhidi te'dîb için beyin öfkeli olarak gitmesi

3490. Bey ateş gibi oldu ve doğru sıçradı, dedi: “Göster, zâhidin evi nerdedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. Bey ateş gibi oldu ve doğru sıçradı, dedi: “Göster, zâhidin evi nerdedir?"

Bazı nüshalarda "Ber cüst râst" yerine, "ber cüst hâst" geçmektedir. Bu, "Sıçradı kalktı" anlamına gelir. Bey, köleden olayı dinledikten sonra öfkesinden ateş gibi oldu ve yerinden fırladı, ayağa kalktı ve köleye dedi: “Zâhidin evi nerededir? Göster!"

Ba'zı nüshalarda "Ber cüst râst" yerine, "ber cüst hâst" vâki'dir. "Sıçradı kalktı" demek olur. Bey gulâmdan mâcerâyı dinledikten sonra öfkesinden ateş gibi oldu ve yerinden fırladı, ayağa kalktı ve gulâma dedi: “Zâhidin evi nerededir? Göster!"

3491. "Tâ ki bu ağır topuz ile onun başını, o anası fahişenin irfansız başını döveyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. "Tâ ki bu ağır topuz ile onun başını, o anası fahişenin irfansız başını döveyim!"

"Anası fahişe"den kasıt, zâhidin (dünya nimetlerinden el çeken kişinin) nefsidir. Çünkü zâhidin zühdü (dünyadan el çekmesi) kendi varlığının ve mevcudiyetinin selâmeti düşüncesiyledir. Bu sebeple onda irfan (bilgi, anlayış) genişliği olmadığı için kendi mertebesinden başka mertebeleri idrak edemez ve onun nefsi kendi benliğinden doğan birtakım hallerin sonucudur; ve "bey"den kasıt ise, insân-ı kâmildir. Kendi hayallerinin sonucu olan zâhidler, insân-ı kâmillerin irfan genişliğini idrak edemedikleri için onları kınarlar. Ve halkı kendi hayallerine tâbi kılmak ve bu konuda baş ve reis olmak isterler; ve halka karşı iyiliği emrettiklerini zannederler.

"Anası fahişe"den murâd, zâhidin nefsidir. Zîrâ zâhidin zühdü kendi vücûdunun ve varlığının selâmeti mülâhazasıyladır. Binâenaleyh onda vüs'at-i irfan olmadığı için kendi mertebesinden başka olan merâtibi idrâk edemez ve onun nefsi kendi enâniyetinden doğan birtakım hallerin mef'ûlüdür; ve "bey"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Kendi hayallerinin mef'ûlü olan zâhidler insân-ı kâmillerin vüs'at-i irfanlarını idrâk edemedikleri için ta'n ederler. Ve halkı kendi hayallerine tâbi' kılmak ve bu husûsta baş ve reîs olmak isterler; ve halka karşı emr-i ma'rûf yaptıklarını zannederler.

3492. O köpeklikden dolayı o ma'rûfu ne bilir? Ma'rûfluğun ve meşhurluğun tâlibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. O köpeklikten dolayı o iyiliği ne bilir? İyiliğin ve meşhur olmanın talibidir.

"Köpeklik"ten kasıt, nefsaniyettir. Yani, zahit henüz nefsaniyet mertebesinde bulunduğu için iyiliği emretmeyi ve halkın yanlış hareketlerini

Köle beyin huzuruna gitti. "Bey ona hani şarap?" diye sordu. Köle de beyin huzurunda zahit ile yolda cereyan etmiş olan halleri bir bir söyledi.

"Köpeklik"ten murâd, nefsâniyettir. Ya'ni, zâhid henüz nefsâniyet mertebesinde bulunduğu için emr-i ma'rûf etmeği ve halkın eğri hareketlerini

Gulâm beyin huzûruna gitti. "Bey ona hani şarab?" diye sordu. Gulâm dahi beyin huzûrunda zâhid ile yolda cereyân etmiş olan ahvâli bir bir söyledi.

## Zahidi te'dîb için beyin öfkeli olarak gitmesi

3490. Bey ateş gibi oldu ve doğru sıçradı, dedi: “Göster, zahidin evi nerdedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3490. Bey ateş gibi oldu ve doğru sıçradı, dedi: “Göster, zahidin evi nerdedir?"

Bazı nüshalarda "Ber cüst râst" yerine, "ber cüst hâst" meydana gelmiştir. "Sıçradı kalktı" anlamına gelir. Bey, köleden olayı dinledikten sonra öfkesinden ateş gibi oldu ve yerinden fırladı, ayağa kalktı ve köleye dedi: “Zahidin evi nerededir? Göster!"

Ba'zı nüshalarda "Ber cüst râst" yerine, "ber cüst hâst" vâki'dir. "Sıçradı kalktı" demek olur. Bey gulâmdan mâcerâyı dinledikten sonra öfkesinden ateş gibi oldu ve yerinden fırladı, ayağa kalktı ve gulâma dedi: “Zahidin evi nerededir? Göster!"

3491. "Tâ ki bu ağır topuz ile onun başını, o anası fahişenin irfansız başını döveyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3491. "Tâ ki bu ağır topuz ile onun başını, o anası fahişenin irfansız başını döveyim!"

"Anası fahişe"den kasıt, zâhidin (dünya nimetlerinden el çeken kişinin) nefsidir. Çünkü zâhidin zühdü (dünyadan el çekmesi) kendi varlığının ve mevcudiyetinin selâmeti düşüncesiyledir. Bu sebeple onda irfan (bilgi, anlayış) genişliği olmadığı için kendi mertebesinden başka mertebeleri idrak edemez ve onun nefsi kendi benliğinden doğan birtakım hallerin sonucudur; ve "bey"den kasıt ise, insân-ı kâmildir. Kendi hayallerinin sonucu olan zâhidler, insân-ı kâmillerin irfan genişliğini idrak edemedikleri için onları kınarlar. Ve halkı kendi hayallerine tâbi kılmak ve bu konuda baş ve reis olmak isterler; ve halka karşı iyiliği emrettiklerini zannederler.

"Anası fahişe"den murâd, zâhidin nefsidir. Zîrâ zâhidin zühdü kendi vücûdunun ve varlığının selâmeti mülâhazasıyladır. Binâenaleyh onda vüs'at-i irfan olmadığı için kendi mertebesinden başka olan merâtibi idrâk edemez ve onun nefsi kendi enâniyetinden doğan birtakım hallerin mef'ûlüdür; ve "bey"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Kendi hayallerinin mef'ûlü olan zâhidler insân-ı kâmillerin vüs'at-i irfanlarını idrâk edemedikleri için ta'n ederler. Ve halkı kendi hayallerine tâbi' kılmak ve bu husûsta baş ve reîs olmak isterler; ve halka karşı emr-i ma'rûf yaptıklarını zannederler.

3492. O köpeklikden dolayı o ma'rufu ne bilir? Ma'rufluğun ve meşhurluğun tâlibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3492. O köpeklikten dolayı o iyiliği ne bilir? İyiliğin ve meşhur olmanın talibidir.

"Köpeklik"ten kasıt, nefsaniyettir. Yani, Hakk Yolcusu henüz nefsaniyet mertebesinde bulunduğu için iyiliği emretmeyi ve halkın yanlış hareketlerini düzeltmeyi ne bilir? O, nefsinin sıfatı faal olduğu için halk arasında hâlinin doğruluğu ile iyi bilinmeyi ve meşhur olmayı ister; ve halkın hürmetini bekler. Hz. Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. bölümünde iyiliği emretme hakkında şöyle buyururlar: "Bu halkın fiilleri bütün eğridir. Evliyâ onları görüp tahammül ederler. Eğer tahammül etmeyip de söyleseler ve onların eğriliklerini ve doğruluklarını açıklasalar, hiçbir kimse onların huzurunda durmaz ve onlara Müslümanların selamını vermez. Ancak Yüce Allah onlara büyük bir genişlik ve engin bir kavrayış ihsan etmiş olduğundan tahammül edip halka ağır gelmemek ve eğrilikleri gizli kalmak için, yüz eğrilikten birini söylerler; ve yavaş yavaş bu eğrilikleri birer birer onlardan def etmek ve engellemek için belki eğriyi "Doğrudur!" diye onu överler. Nasıl ki öğretmen bir çocuğa yazı öğretir. Satır yazmak derecesine getirince o çocuk satır yazıp öğretmene gösterir. Öğretmenin nazarında onun hepsi eğridir ve kötüdür. Halbuki sanatı gereğince idare edip "Hepsi iyidir, aferin, aferin, ancak satır arasında bu harf kötü olmuştur, böyle yazmak lazımdır!" deyip onu gösterir. Çocuğun gönlü ürküp zayıf olmamak ve kuvvet kazanmak için geri kalanını beğenir. İşte böylece yavaş yavaş öğretim ile fayda elde edilir."

"Köpeklik"ten murâd, nefsâniyettir. Ya'ni, zâhid henüz nefsâniyet mertebesinde bulunduğu için emr-i ma'rûf etmeği ve halkın eğri hareketlerini tashîh etmeği ne bilir? O nefsinin sıfatı faâl olduğu için halk arasında salâh-ı hâl ile ma'rûf ve meşhûr olmayı ister; ve halkın hürmetini bekler. Hz. Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında emr-i ma'rûf hakkında şöyle buyururlar: "Bu halkın ef'âli bütün eğridir. Evliyâ onları görüp tahammül ederler. Eğer tahammül etmeyip de söyleseler ve onların eğriliklerini ve doğruluklarını beyân etseler, hiçbir kimse onların huzurunda durmaz ve onlara müslümanların selâmını vermez. Ancak Hak Teâlâ onlara vüs'-ı azîm ve havsala-i vesî' ihsân etmiş olduğundan tahammül edip halka girân gelmemek ve eğrilikleri mestûr olmak için, yüz eğriliklerden birini söylerler; ve tedrîc ile bu eğrilikleri birer birer onlardan def' ve men' etmek için belki eğri[yi] "Doğrudur!" diye onu medhederler. Nitekim muallim bir çocuğa yazı meşk eder. Satır yazmak derecesine getirince o çocuk satır yazıp muallime gösterir. Muallimin indinde onun hepsi eğridir ve fenâdır. Halbuki san'atı îcâbınca müdârâ edip "Hepsi iyidir, âferin, âferin, ancak satır arasında bu harf fenâ olmuştur, böyle yazmak lazımdır!" deyip onu gösterir. Çocuğun gönlü ürküp zayıf olmamak ve kuvvet peydâ etmek için bâkîsini tahsîn eder. İşte böylece bittedrîc ta'lîm ile fâide hâsıl olur."

3493. Tâ ki bu gösteriş ile kendine yer yapa! Tâ ki bir şey ile kendini âşikâr ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. Ta ki bu gösteriş ile kendine yer yapsın! Ta ki bir şey ile kendini açıkça göstersin!

Ta ki o zâhid bu riyâkârâne (gösterişçi) emr-i ma'rûf (iyiliği emretme) ile kendisine halkın gönlünde yer yapsın! Ve ta ki bir şey ve zâhidâne (zahidlere yakışır) bir hareket ile kendisini halk arasında ortaya çıkarsın ve halk da "bu mübarek adamdır" desinler!

Tâ ki o zâhid bu riyâkârâne emr-i ma'rûf ile kendisine halkın gönlünde yer yapsın! Ve tâ ki bir şey ve bir hareket-i zâhidâne ile kendisini halk arasında meydana çıkarsın ve halk dahi bu mübârek adamdır desinler!

3494. Zîrâ o ancak o hüneri tutar ki, ona ve buna tesellüs etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. Çünkü o, ancak o hüneri tutar ki, ona ve buna teselsül etsin!

3495. Eğer o deli ve fitne kazıcı ise, delinin ilacı öküz zekeri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Eğer o deli ve fitne kazıcı ise, delinin ilacı öküz zekeri olur.

"Kâv", "kazmak" anlamına gelen "kâvîden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Fitne-kâv", birleşik sıfat olup "fitne kazıcı" demektir. "Kîr", zeker; "gâv", öküz demektir. "Kîr-i gâv", öküz zekeri demektir. Mâverâünnehir halkı öküzün zekerini kurutup ondan kamçı yaparlar ve terbiye edecekleri kimseyi düzeltmeyi ne bilir? O, nefsinin sıfatı faâl olduğu için halk arasında hâlinin düzgünlüğü ile tanınmak ve meşhur olmak ister; ve halkın hürmetini bekler. Hz. Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. bölümünde emr-i ma'rûf (iyiliği emretme) hakkında şöyle buyururlar: "Bu halkın fiilleri bütün eğridir. Evliyâ onları görüp tahammül ederler. Eğer tahammül etmeyip de söyleseler ve onların eğriliklerini ve doğruluklarını beyân etseler, hiçbir kimse onların huzurunda durmaz ve onlara müslümanların selâmını vermez. Ancak Yüce Allah onlara büyük bir genişlik ve geniş bir kavrayış ihsân etmiş olduğundan tahammül edip halka ağır gelmemek ve eğrilikleri gizli kalmak için, yüz eğriliklerden birini söylerler; ve yavaş yavaş bu eğrilikleri birer birer onlardan def' ve men' etmek için belki eğri[yi] "Doğrudur!" diye onu överler. Nasıl ki muallim bir çocuğa yazı meşk eder. Satır yazmak derecesine getirince o çocuk satır yazıp muallime gösterir. Muallimin nazarında onun hepsi eğridir ve kötüdür. Halbuki sanatı gereği idare edip "Hepsi iyidir, âferin, âferin, ancak satır arasında bu harf kötü olmuştur, böyle yazmak lazımdır!" deyip onu gösterir. Çocuğun gönlü ürküp zayıf olmamak ve kuvvet kazanmak için geri kalanını beğenir. İşte böylece yavaş yavaş öğretim ile fayda hâsıl olur."

“Kâv”, “kazmak” ma'nâsına olan “kâvîden” masdarının emr-i hâzırıdır. “Fitne-kâv”, vasf-ı terkîbî olup “fitne kazıcı” demek olur. “Kîr”, zeker; “gâv”, öküz demektir. “Kîr-i gâv”, öküz zekeri demek olur. Mâverâünnehir halkı öküzün zekerini kurutup ondan kamçı yaparlar ve ta'zîr edecekleri kimseyi tashîh etmeği ne bilir? O nefsinin sıfatı faâl olduğu için halk arasında sa- lâh-ı hâl ile ma'rûf ve meşhûr olmayı ister; ve halkın hürmetini bekler. Hz. Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında emr-i ma'rûf hakkında şöyle buyururlar: "Bu halkın ef'âli bütün eğridir. Evliyâ onları görüp tahammül ederler. Eğer tahammül etmeyip de söyleseler ve onların eğriliklerini ve doğruluklarını be- yân etseler, hiçbir kimse onların huzurunda durmaz ve onlara müslümanla- rın selâmını vermez. Ancak Hak Teâlâ onlara vüs'-ı azîm ve havsala-i vesî' ihsân etmiş olduğundan tahammül edip halka girân gelmemek ve eğrilikleri mestûr olmak için, yüz eğriliklerden birini söylerler; ve tedrîc ile bu eğrilikle- ri birer birer onlardan def' ve men' etmek için belki eğri[yi] "Doğrudur!" diye onu medhederler. Nitekim muallim bir çocuğa yazı meşk eder. Satır yazmak derecesine getirince o çocuk satır yazıp muallime gösterir. Muallimin indinde onun hepsi eğridir ve fenâdır. Halbuki san'atı îcâbınca müdârâ edip "Hepsi iyidir, âferin, âferin, ancak satır arasında bu harf fenâ olmuştur, böyle yaz- mak lazımdır!" deyip onu gösterir. Çocuğun gönlü ürküp zayıf olmamak ve kuvvet peydâ etmek için bâkîsini tahsîn eder. İşte böylece bittedrîc ta'lîm ile fâide hâsıl olur."

3493. Tâ ki bu gösteriş ile kendine yer yapa! Tâ ki bir şey ile kendini âşikâr ede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3493. Ta ki bu gösteriş ile kendine yer yapsın! Ta ki bir şey ile kendini açıkça belli etsin!

Ta ki o zâhid bu riyâkârane (gösterişli) emr-i ma'rûf (iyiliği emretme) ile kendisine halkın gönlünde yer yapsın! Ve ta ki bir şey ve zâhidâne (zahidlere yakışır) bir hareket ile kendisini halk arasında meydana çıkarsın ve halk da "bu mübarek adamdır" desinler!

Tâ ki o zâhid bu riyâkârâne emr-i ma'rûf ile kendisine halkın gönlünde yer yapsın! Ve tâ ki bir şey ve bir hareket-i zâhidâne ile kendisini halk ara- sında meydana çıkarsın ve halk dahi bu mübarek adamdır desinler!

3494. Zîrâ o ancak o hüneri tutar ki, ona ve buna tesellüs etsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3494. Çünkü o, ancak o hüneri tutar ki, ona ve buna teselsül etsin!

3495. Eğer o deli ve fitne kazıcı ise, delinin ilacı öküz zekeri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3495. Eğer o deli ve fitne kazıcı ise, delinin ilacı öküz zekeri olur.

"Kâv", "kazmak" anlamına gelen "kâvîden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Fitne-kâv", birleşik sıfat olup "fitne kazıcı" demektir. "Kîr", zeker; "gâv", öküz demektir. "Kîr-i gâv", öküz zekeri demek olur. Maveraünnehir halkı öküzün zekerini kurutup ondan kamçı yaparlar ve cezalandıracakları kimseyi bu kamçıyla döverler. Bu sebeple ikinci mısraın anlamı "Eğer deliyse aklını başına getirmek için onun ilacı kamçı ile dövmek olur" demektir.

"Kâv", "kazmak" ma'nâsına olan “kâvîden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Fitne-kâv", vasf-ı terkîbî olup "fitne kazıcı" demek olur. "Kîr", zeker; "gâv", öküz demektir. “Kîr-i gâv”, öküz zekeri demek olur. Mâverâünnehir halkı öküzün zekerini kurutup ondan kamçı yaparlar ve ta'zîr edecekleri kimseyi bu kamçıyla döverler. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Eğer deliyse aklını başına getirmek için onun ilacı kamçı ile dövmek olur" demektir.

3496. Tâ ki şeytan onun başından dışarıya gide! Eşek sürücülerin dayağı olmaksızın eşek nasıl gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Tâ ki şeytan onun başından dışarıya gitsin! Eşek sürücülerin dayağı olmaksızın eşek nasıl gider?

"Şeytan"dan kasıt, zâhidin vehmedilmiş olan benliği ve başkanlık iddiasıdır. Yani, zâhidin zihnindeki benlik sanısı ve başkanlık iddiası dışarıya çıkmak ve Hak yolunda doğru yürümek için kamçı vurmak gerekir. Nasıl ki eşek sürücülerin dayağı olmazsa, eşek istenilen yere doğru gitmez ve oraya buraya saldırır. "Let", dövmek demektir.

"Şeytan"dan murâd, zâhidin mevhûm olan enâniyeti ve da'vâ-yı riyâsetidir. Ya'ni, zâhidin dimâğındaki vehm-i enâniyet ve da'vâ-yı riyâset dışarıya çıkmak ve Hak yolunda doğru yürümek için kamçı vurmak lazımdır. Nitekim eşek sürücülerin dayağı olmazsa, eşek menzil-i maksûda doğru gitmez ve oraya buraya saldırır. "Let", dövmek demektir.

3497. Bey dışarıya fırladı ve elinde de bir topuz. Gece yarısı yarı sarhoş zahide geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Bey dışarıya fırladı ve elinde de bir topuz. Gece yarısı yarı sarhoş zahide geldi.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. "Nîm şeb" (gece yarısı) ile insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hak'ın varlığında halkı gözlemlemesine ve "nîm mest" (yarı sarhoş) ile yok oluş içinde kendinden geçmesine işaret edilir.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. "Nîm şeb" ile insân-ı kâmilin vücûd-ı Hak'ta halkı müşâhedesine ve "nîm mest" ile mahv içinde sekrine işaret buyrulur.

3498. Öfkeden dolayı zâhid olan adamı öldürmek istedi. Zahid adam yün altına gizlendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. Öfkeden dolayı zâhid olan adamı öldürmek istedi. Zâhid adam yün altına gizlendi.

3499. Zahid adam ip bükücülerin yünü altında gizli olduğu halde beyden onu işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Zahit adam, ip bükenlerin yünü altında gizli olduğu halde beyden onu işitirdi.

Yani, zahit, beyin topuz ile geldiğini duydu; ve odasının bir tarafında ip bükenlerin yün yığını vardı. Can korkusundan büyük bir yığının altına saklandı ve bedenini görünmez bir hale koydu. Çünkü iyiliği emretme hususunda ten ve can kaygısından geçmiş bir adam değildi; ve beyin sövüp saymasını ve atıp tutmasını bu saklandığı yerden dinlerdi.

Ya'ni, zâhid beyin topuz ile geldiğini duydu; ve odasının bir tarafında ip bükücülerin yün yığını var idi. Can korkusundan büyük bir yığının altına saklandı ve cismini görünmez bir hâle koydu. Zîrâ emr-i ma'rûf etmek husûsunda ten ve can kaydından geçmiş bir adam değildi; ve beyin sövüp saymasını ve atıp tutmasını bu saklandığı yerden dinlerdi.

3500. Dedi: "Adamın çirkinliğini yüzüne karşı söylemeğe, bir ayna kādir olur ki, yüzünü pek etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. Dedi: "Adamın çirkinliğini yüzüne karşı söylemeye, bir ayna kadirdir ki, yüzünü pek etti."

Bu kamçıyla döverler. Bu sebeple ikinci mısraın anlamı "Eğer deliyse aklını başına getirmek için onun ilacı kamçı ile dövmek olur" demektir.

bu kamçıyla döverler. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Eğer deliyse aklını başına getirmek için onun ilacı kamçı ile dövmek olur" demektir.

3496. Tâ ki şeytan onun başından dışarıya gide! Eşek sürücülerin dayağı olmaksızın eşek nasıl gider?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3496. Tâ ki şeytan onun başından dışarıya gitsin! Eşek sürücülerin dayağı olmaksızın eşek nasıl gider?

"Şeytan"dan kasıt, zâhidin vehmedilmiş olan benliği ve başkanlık iddiasıdır. Yani, zâhidin zihnindeki benlik sanısı ve başkanlık iddiası dışarıya çıkmak ve Hak yolunda doğru yürümek için kamçı vurmak gerekir. Nasıl ki eşek sürücülerin dayağı olmazsa, eşek istenilen yere doğru gitmez ve oraya buraya saldırır. "Let", dövmek demektir.

"Şeytan"dan murâd, zâhidin mevhûm olan enâniyeti ve da'vâ-yı riyâsetidir. Ya'ni, zâhidin dimâğındaki vehm-i enâniyet ve da'vâ-yı riyâset dışarıya çıkmak ve Hak yolunda doğru yürümek için kamçı vurmak lazımdır. Nitekim eşek sürücülerin dayağı olmazsa, eşek menzil-i maksûda doğru gitmez ve oraya buraya saldırır. "Let", dövmek demektir.

3497. Bey dışarıya fırladı ve elinde de bir topuz. Gece yarısı yarı sarhoş zahide geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3497. Bey dışarıya fırladı ve elinde de bir topuz. Gece yarısı yarı sarhoş zahide geldi.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. "Nîm şeb" (gece yarısı) ile insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Hak'ın varlığında halkı gözlemlemesine ve "nîm mest" (yarı sarhoş) ile yok oluş içinde kendinden geçmesine işaret edilir.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. "Nîm şeb" ile insân-ı kâmilin vücûd-ı Hak'ta halkı müşâhedesine ve "nîm mest" ile mahv içinde sekrine işaret buyrulur.

3498. Öfkeden dolayı zâhid olan adamı öldürmek istedi. Zâhid adam yün altına gizlendi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3498. Öfkeden dolayı zâhid olan adamı öldürmek istedi. Zâhid adam yün altına gizlendi.

3499. Zâhid adam ip bükücülerin yünü altında gizli olduğu hâlde beyden onu işitir idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3499. Zâhid adam, ip bükenlerin yünü altında gizli olduğu hâlde, beyden onu işitirdi.

Yani, zâhid beyin topuz ile geldiğini duydu; ve odasının bir tarafında ip bükenlerin yün yığını vardı. Can korkusundan büyük bir yığının altına saklandı ve cismini görünmez bir hâle koydu. Çünkü emr-i ma'rûf (iyiliği emretme, kötülükten sakındırma) hususunda ten ve can kaygısından geçmiş bir adam değildi; ve beyin sövüp saymasını ve atıp tutmasını bu saklandığı yerden dinlerdi.

Ya'ni, zâhid beyin topuz ile geldiğini duydu; ve odasının bir tarafında ip bükücülerin yün yığını var idi. Can korkusundan büyük bir yığının altına saklandı ve cismini görünmez bir hâle koydu. Zîrâ emr-i ma'rûf etmek husûsunda ten ve can kaydından geçmiş bir adam değildi; ve beyin sövüp saymasını ve atıp tutmasını bu saklandığı yerden dinlerdi.

3500. Dedi: "Adamın çirkinliğini yüzüne karşı söylemeğe, bir ayna kādir olur ki, yüzünü pek etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3500. Dedi: "Adamın çirkinliğini yüzüne karşı söylemeye, bir ayna kadir olur ki, yüzünü pek etti."

Zahit bir taraftan beyin sözlerini dinler ve diğer taraftan da kendi kendine derdi ki: "Adamın kabahatlerini yüzüne karşı söylemeye yüzü pek kuvvetli olan ayna lazımdır ki, o aynanın gösterdiği ayıptan dolayı öfkelenen bir kimse o aynaya taş attığı vakit kırılmasın ve mukavemet edebilsin!"

Zahid bir taraftan beyin sözlerini dinler ve diğer taraftan dahi kendi kendine derdi ki: "Adamın kabahatlerini yüzüne karşı [söylemeğe] yüzü pek kuvvetli olan ayna lâzımdır ki, o aynanın gösterdiği ayıbtan dolayı öfkelenen bir kimse o aynaya taş attığı vakit kırılmasın ve mukavemet edebilsin!"

3501. Demir ayna gibi yüz gerekdir. Tâ ki sana: "Kendinin yüzünü gör!" diye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. Demir ayna gibi bir yüz gereklidir. Tâ ki sana: "Kendi yüzünü gör!" desin!

Demirden yapılmış ve cilalanmış katı bir ayna gibi bir yüz gereklidir ki, senin kusurlarını söyleyip kendi yüzünü sana göstersin ve senin mahiyetini sana bildirsin. "ولا يخافون لومة لائم" (Mâide, 5/54) yani "Kınayanın kınamasından korkmazlar" ayet-i kerimesinin vasfıyla nitelenmemiş olanların, şunun bunun kusurlarını yüzlerine karşı söylemesi caiz değildir. Zahit insaf edip yün yığınının altında kendi nefsine hitaben böyle söylerdi.

Demirden ma'mûl ve mücellâ bir katı ayna gibi yüz gerekdir ki, tâ ki senin kabâhatlarini söyleyip kendinin yüzünü sana göstersin ve senin mâhiyetini sana bildirsin. ولا يخافون لومة لائم (Mâide, 5/54) ya'ni "Levmedicinin levminden korkmazlar" âyet-i kerîmesinin vasfıyla mevsûf olmayanların, şunun bunun kabahatlerini yüzlerine karşı söylemesi câiz değildir. Zahid insaf edip yün yığınının altında kendi nefsine hitâben böyle söyler idi.

## Tirmiz'in Seyyid şâhını Delkak'in mat etmesi hikâyesidir

3502. Şah, Delkak ile satranç oynar idi. Çabuk onu mat etti. Şahın öfkesi koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Şah, Delkak ile satranç oynuyordu. Çabuk onu mat etti. Şahın öfkesi kabardı.

Tirmiz şahı, kendi sohbet arkadaşı olan Delkak ile satranç oyununu oynadı. Delkak oyunda usta olduğu için çabuk şahı mat etti ve yendi. Bu yenilgi şahın azametine dokundu, Delkak'e öfkelendi.

Tirmiz şâhı kendi musahibi olan Delkak ile satranç oyununu oynadı. Delkak oyunda mâhir olduğu için çabuk şâhı mat etti ve yendi. Bu yenilmek şâhın azametine dokundu, Delkak'e öfkelendi.

3503. "Tuh, tuh!" dedi. Ve onun kibir getirici olan tühü o satrancı birer birer onun başına vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. "Tüh, tüh!" dedi. Ve onun kibir getirici olan tühü, o satrancı birer birer onun başına vurdu.

Zahit bir taraftan beyin sözlerini dinler ve diğer taraftan da kendi kendine derdi ki: "Adamın kabahatlerini yüzüne karşı söylemeye yüzü pek kuvvetli olan ayna lazımdır ki, o aynanın gösterdiği ayıptan dolayı öfkelenen bir kimse o aynaya taş attığı vakit kırılmasın ve mukavemet edebilsin!"

Zahid bir taraftan beyin sözlerini dinler ve diğer taraftan dahi kendi kendine derdi ki: "Adamın kabahatlerini yüzüne karşı [söylemeğe] yüzü pek kuvvetli olan ayna lâzımdır ki, o aynanın gösterdiği ayıbtan dolayı öfkelenen bir kimse o aynaya taş attığı vakit kırılmasın ve mukavemet edebilsin!"

3501. Demir ayna gibi yüz gerekdir. Tâ ki sana: "Kendinin yüzünü gör!" diye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3501. Demir ayna gibi bir yüz gereklidir. Ta ki sana: "Kendi yüzünü gör!" desin!

Demirden yapılmış ve cilalanmış katı bir ayna gibi bir yüz gereklidir ki, senin kusurlarını söyleyip kendi yüzünü sana göstersin ve senin mahiyetini sana bildirsin. "وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ" (Mâide, 5/54) yani "Kınayıcının kınamasından korkmazlar" ayet-i kerimesinin vasfıyla nitelenmemiş olanların, şunun bunun kusurlarını yüzlerine karşı söylemesi caiz değildir. Zahit insaf edip yün yığınının altında kendi nefsine hitaben böyle söylerdi.

Demirden ma'mûl ve mücellâ bir katı ayna gibi yüz gerekdir ki, tâ ki senin kabâhatlerini söyleyip kendinin yüzünü sana göstersin ve senin mâhiyetini sana bildirsin. وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ (Mâide, 5/54) ya'ni "Levmedicinin levminden korkmazlar" âyet-i kerîmesinin vasfıyla mevsûf olmayanların, şunun bunun kabahatlerini yüzlerine karşı söylemesi câiz değildir. Zahid insaf edip yün yığınının altında kendi nefsine hitâben böyle söyler idi.

## Tirmiz'in Seyyid şâhını Delkak'in mat etmesi hikâyesidir

3502. Şah, Delkak ile satranç oynar idi. Çabuk onu mat etti. Şâhın öfkesi koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3502. Şah, Delkak ile satranç oynuyordu. Çabucak onu mat etti. Şahın öfkesi kabardı.

Tirmiz şahı, kendi nedimi olan Delkak ile satranç oyununu oynadı. Delkak oyunda usta olduğu için çabucak şahı mat etti ve yendi. Bu yenilgi şahın azametine dokundu, Delkak'e öfkelendi.

Tirmiz şâhı kendi musahibi olan Delkak ile satranç oyununu oynadı. Delkak oyunda mâhir olduğu için çabuk şâhı mat etti ve yendi. Bu yenilmek şâhın azametine dokundu, Delkak'e öfkelendi.

3503. "Tuh, tuh!" dedi. Ve onun kibir getirici olan tühü o satrancı birer birer onun başına vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3503. "Tuh, tuh!" dedi. Ve onun kibir getirici olan tühü o satrancı birer birer onun başına vurdu.

"Şüh", nefret ve tiksinti makamında kullanılan bir kelimedir. Türkçede karşılığı "Tuh!"dır. Yani şah, Delkak'e mağlup olunca ona "Tuh, tuh!" demeye başladı; ve onun kibir ve azametinden kaynaklanan tühü, o satranç oyununda şimşir ağacından veya kemikten yapılmış olan aletleri birer birer Delkak'in başına vurmasına sebep oldu. Yani, şah bir taraftan tuh tuh derdi, bir taraftan da satranç aletlerini Delkak'in başına atardı ve derdi:

"Şüh", nefret ve kerâhiyet makāmında kullanılan bir kelimedir. Türkçe'de mukābili "Tuh!"dır. Ya'ni şâh Delkak'e mağlûb olunca ona "Tuh, tuh!" demeğe başladı; ve onun kibir ve azametinden mütevellid olan tuhu o satranç oyununda şimşir ağacından veyâ kemikten ma'mûl olan âletleri birer birer Delkak'in başına vurmasına sebeb oldu. Ya'ni, şâh bir taraftan tuh tuh derdi, bir taraftan da satranç âletlerini Delkak'in başına atardı ve derdi:

3504. "Ey pezevenk, al işte senin tuhun!" O Delkak sabretti ve el-aman dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. "Ey pezevenk, al işte senin tükürüğün!" O Delkak sabretti ve aman diledi.

3505. Bey diğer el oynamak emretti. O zemherîde çıplak gibi öyle titreyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. Bey, bir el daha oynamayı emretti. O, zemheride çıplak gibi öyle titriyordu.

Yani, bey Delkak'e "Gel, bir el daha oynayalım!" diye emretti. Delkak, önceki turları ve satranç aletlerinin başına atıldığını hatırlayarak, oyundan sonra tekrar o hâle maruz kalacağından korkup, zemheride soğuktan titreyen bir adam gibi titremeye başladı.

Ya'ni, bey Delkak'e "Gel, bir el daha oynayalım!" diye emretti. Delkak evvelki turları ve satranç âletlerinin başına atıldığını tahattur ederek oyundan sonra tekrar o hâle ma'rûz kalacağından korkup zemherîde soğuktan titreyen bir adam gibi titreyici oldu.

3506. Diğer el oynadı ve şâh, mat oldu. Tuh, tuh demek vakti ve mîkat oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. Diğer el oynadı ve şâh, mat oldu. Tuh, tuh demek vakti ve mîkat oldu.

Delkak, şâhın emri üzerine bir el daha satranç oynadı ve şâh yine mat ve mağlûb oldu. Şâhın Delkak'e evvelki gibi tuh, tuh demek vakti ve satranç taşlarını başına vurmak mîkātı oldu.

Delkak, şâhın emri üzerine bir el daha satranç oynadı ve şâh yine mat ve mağlûb oldu. Şâhın Delkak'e evvelki gibi tuh, tuh demek vakti ve satranç taşlarını başına vurmak mîkātı oldu.

3507. O Delkak sıçradı ve köşeye gitti. Harâretli aceleden altı kilimi kendi üzerine bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. O Delkak sıçradı ve köşeye gitti. Hararetli aceleden altı kilimi kendi üzerine bıraktı.

Delkak, şahı mağlup edip mat eder etmez hemen sıçradı ve odanın bir köşesine kaçtı. Acele acele altı kat kilimi üstüne örttü ve saklandı.

Delkak şâhı mağlûb ve mat eder etmez hemen sıçradı ve odanın bir köşesine kaçtı. Acele acele altı kat kilimi üstüne örttü ve saklandı.

3508. Şahın tuh darbesinden kurtulmak için yastıkların altında ve altı kilimin altında gizli yattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. Şah, "tuh" darbesinden kurtulmak için yastıkların altında ve altı kilimin altında gizli yattı.

"Şüh", nefret ve tiksinti makamında kullanılan bir kelimedir. Türkçede karşılığı "Tuh!"tur. Yani şah Delkak'e yenilince ona "Tuh, tuh!" demeye başladı; ve onun kibir ve azametinden kaynaklanan "tuh"u, o satranç oyununda şimşir ağacından veya kemikten yapılmış olan aletleri birer birer Delkak'in başına vurmasına sebep oldu. Yani, şah bir taraftan "tuh tuh" derdi, bir taraftan da satranç aletlerini Delkak'in başına atardı ve derdi:

"Şüh", nefret ve kerâhiyet makāmında kullanılan bir kelimedir. Türk- çe'de mukābili "Tuh!"dır. Ya'ni şâh Delkak'e mağlûb olunca ona "Tuh, tuh!" demeğe başladı; ve onun kibir ve azametinden mütevellid olan tuhu o satranç oyununda şimşir ağacından veyâ kemikten ma'mûl olan âletleri birer birer Delkak'in başına vurmasına sebeb oldu. Ya'ni, şâh bir taraftan tuh tuh derdi, bir taraftan da satranç âletlerini Delkak'in başına atardı ve derdi:

3504. "Ey pezevenk, al işte senin tuhun!" O Delkak sabretti ve el-aman dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3504. "Ey pezevenk, al işte senin tükürüğün!" O Delkak sabretti ve aman diledi.

3505. Bey diğer el oynamak emretti. O zemherîde çıplak gibi öyle titreyici idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3505. Bey, diğer el oynamayı emretti. O, zemherîde çıplak gibi öyle titriyordu.

Yani, bey Delkak'e "Gel, bir el daha oynayalım!" diye emretti. Delkak, önceki turları ve satranç âletlerinin başına atıldığını hatırlayarak, oyundan sonra tekrar o hâle maruz kalacağından korkup, zemherîde soğuktan titreyen bir adam gibi titremeye başladı.

Ya'ni, bey Delkak'e "Gel, bir el daha oynayalım!" diye emretti. Delkak ev- velki turları ve satranç âletlerinin başına atıldığını tahattur ederek oyundan sonra tekrar o hâle ma'rûz kalacağından korkup zemherîde soğuktan titreyen bir adam gibi titreyici oldu.

3506. Diğer el oynadı ve şâh, mat oldu. Tuh, tuh demek vakti ve mîkāt oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3506. Diğer el oynadı ve şâh, mat oldu. Tuh, tuh demek vakti ve mîkāt oldu.

Delkak, şâhın emri üzerine bir el daha satranç oynadı ve şâh yine mat ve mağlûb oldu. Şâhın Delkak'e evvelki gibi tuh, tuh demek vakti ve satranç taşlarını başına vurmak mîkātı oldu.

Delkak, şâhın emri üzerine bir el daha satranç oynadı ve şâh yine mat ve mağlûb oldu. Şâhın Delkak'e evvelki gibi tuh, tuh demek vakti ve satranç taşlarını başına vurmak mîkātı oldu.

3507. O Delkak sıçradı ve köşeye gitti. Harâretli aceleden altı kilimi kendi üzerine bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3507. O Delkak sıçradı ve köşeye gitti. Hararetli aceleden altı kilimi kendi üzerine bıraktı.

Delkak, şahı mağlup ve mat eder etmez hemen sıçradı ve odanın bir köşesine kaçtı. Acele acele altı kat kilimi üstüne örttü ve saklandı.

Delkak şâhı mağlûb ve mat eder etmez hemen sıçradı ve odanın bir köşe- sine kaçtı. Acele acele altı kat kilimi üstüne örttü ve saklandı.

3508. Şahın tuh darbesinden kurtulmak için yastıkların altında ve altı kilimin altında gizli yattı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3508. Şahın topuz darbesinden kurtulmak için yastıkların altında ve altı kilimin altında gizli yattı.

3509. Şâh dedi: “Hey, hey! Ne yaptın, bu nedir?” Dedi: “Ey şâh-ı güzîn, tuh tuh, tuh tuhdur!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Şah dedi: “Hey, hey! Ne yaptın, bu nedir?” Dedi: “Ey seçkin şah, tuh tuh, tuh tuhdur!”

Yani, Delkak ikinci defa meydana gelen oyunda mağlup ettiği için "tuh tuh" deme sırası kendisine gelmişti. Fakat bunu şahın yüzüne karşı söyleyemedi de yastıkların ve altı kat kilimin altına saklandıktan sonra söyleyebildi. Şah “Ne yapıyorsun, bu hareketin nedir?” diye sorunca, “Ey seçkin şah, benim bu hareketim senin mağlubiyetine karşı tuh tuh tuh tuh demektir!” demek istedi.

Ya'ni, Delkak ikinci def'a vâki' olan oyunda mağlûb ettiği için tuh tuh demek nöbeti kendisine gelmiş idi. Fakat bunu şâhın yüzüne karşı söyleyemedi de yastıkların ve altı kat kilimin altına saklandıktan sonra diyebildi. Şâh “Ne yapıyorsun, bu hareketin nedir?” diye sorunca, “Ey şâh-ı güzîn, benim bu hareketim senin mağlûbiyetine karşı tuh tuh tuh tuh demektir!” demek istedi.

3510. “Ey ateş perdeli, hışm edici, sana hakkı söylemek örtünün altından gayrından ne vakit mümkün olur?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. “Ey ateş perdeli, hışım edici, sana hakkı söylemek örtünün altından başkasından ne zaman mümkün olur?”

"Lihâf", örtü ve yorgan anlamlarındadır. "Sicâf", perde demektir. "Ateş-perde"den kastedilen, nefsin sıfatıdır. Çünkü gazap ve şehvet, nefse ait sıfatlardandır. "Ey ateş-perdeli hışım getirici!" demek, "Ey nefsinin ateş gibi olan sıfatlarından dolayı öfkelenici!" demek olur. Ve nefse ait sıfatlarında (huzûzât-ı nefsâniyye: nefse ait hazlar) boğulmuş olan kimselere karşı doğruyu söylemek ve nasihat etmek onları kızdırır. Bu sebeple onlara edilecek nasihatleri kinaye yoluyla ve işaretle söylemek gerekir. Nasıl ki yukarıda 3490 numaralı beyitte Fîhi Mâ Fîh'ten naklen açıklandı.

“Lihâf”, örtü ve yorgan ma'nâlarındadır. “Sicâf”, perde demektir. “Ateş-perde”den murâd, nefsin sıfatıdır. Zîrâ gazab ve şehvet sıfât-ı nefsâniyyedendir. “Ey ateş-perdeli hışm getirici!” demek, “Ey nefsinin ateş gibi olan sıfâtından dolayı öfkelenici!” demek olur. Ve sıfât-ı nefsâniyesinde müstağrak olan kimselere karşı doğruyu söylemek ve nasîhat etmek onları kızdırır. Binâenaleyh onlara edilecek nasîhatleri kinâye tarîkıyla ve işâretle söylenmek îcâb eder. Nitekim yukarıda 3490 numaralı beyitte Fîhi Mâ Fîh'den naklen îzâh olundu.

3511. “Ey sen ki matsın ve ben darbelerin korkusundan eşyâ altında tuh tuh derim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. “Ey sen ki matsın ve ben darbelerin korkusundan eşya altında tuh tuh derim!”

“Ey şah, sen ki satranç oyununda mat ve mağlup oldun ve sana tuh tuh demek hakkım varken, satranç taşlarının darbelerinin etkisinden korktum ve yastık ve kilim gibi eşyanın altına saklandım. Bu sebeple sana karşı söyleyeceğim tuh tuhları ancak eşya altından söyleyebilirim.” Bu şerefli beyitte, görünen kuvvet sahiplerine karşı yüce âlimler tarafından yapılacak nasihatlerin, onların nefse ait sıfatları (kibir, öfke gibi) tahrik edilerek öfkelendirmeyecek bir tarzda söz söylenip idare edilmesi gerektiğine işaret buyrulur.

“Ey şâh, sen ki satranç oyununda mat ve mağlûb oldun ve sana tuh tuh demek hakkım var iken, satranç taşlarının darbelerinin te'sîrinden korktum ve yastık ve kilim gibi eşyânın altına saklandım. Binâenaleyh sana karşı diyeceğim tuh tuhları ancak eşyâ altından söyleyebilirim.” Bu beyt-i şerîfde kuvvet-i zâhire erbâbına karşı ulemâ-i kirâm tarafından yapılacak nasîhatlerin onların sıfât-ı nefsâniyyeleri tahrîk edilerek öfkelendirmeyecek bir tarzda idâre-i kelâm edilip söylenmek lâzım geleceğine işâret buyrulur.

3509. Şah dedi: "Hey, hey! Ne yaptın, bu nedir?" Dedi: “Ey şah-ı güzîn, tuh tuh, tuh tuhdur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3509. Şah dedi: "Hey, hey! Ne yaptın, bu nedir?" Dedi: "Ey seçkin şah, tuh tuh, tuh tuhdur!"

Yani, Delkak ikinci defa meydana gelen oyunda mağlup ettiği için "tuh tuh" deme sırası kendisine gelmişti. Fakat bunu şahın yüzüne karşı söyleyemedi de yastıkların ve altı kat kilimin altına saklandıktan sonra söyleyebildi. Şah "Ne yapıyorsun, bu hareketin nedir?" diye sorunca, "Ey seçkin şah, benim bu hareketim senin mağlubiyetine karşı 'tuh tuh tuh tuh' demektir!" demek istedi.

Ya'ni, Delkak ikinci def'a vâki' olan oyunda mağlûb ettiği için tuh tuh demek nöbeti kendisine gelmiş idi. Fakat bunu şâhın yüzüne karşı söyleyemedi de yastıkların ve altı kat kilimin altına saklandıktan sonra diyebildi. Şâh "Ne yapıyorsun, bu hareketin nedir?" diye sorunca, "Ey şâh-ı güzîn, benim bu hareketim senin mağlûbiyetine karşı tuh tuh tuh tuh demektir!" demek istedi.

3510. "Ey ateş perdeli, hışm edici, sana hakkı söylemek örtünün altından gayrından ne vakit mümkin olur?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3510. "Ey ateş perdeli, hışım edici, sana hakkı söylemek örtünün altından başkasından ne zaman mümkün olur?"

"Lihâf", örtü ve yorgan anlamlarındadır. "Sicâf", perde demektir. "Ateşperde"den kasıt, nefsin sıfatıdır. Çünkü gazap ve şehvet nefse ait sıfatlardandır. "Ey ateş-perdeli hışım getirici!" demek, "Ey nefsinin ateş gibi olan sıfatlarından dolayı öfkelenici!" demek olur. Ve nefse ait sıfatlarında (huzûzât-ı nefsâniyye) boğulmuş olan kimselere karşı doğruyu söylemek ve nasihat etmek onları kızdırır. Bu sebeple onlara edilecek nasihatleri kinaye yoluyla ve işaretle söylemek gerekir. Nasıl ki yukarıda 3490 numaralı beyitte Fihi Mâ Fih'ten naklen açıklandı.

"Lihâf", örtü ve yorgan ma'nâlarınadır. "Sicâf", perde demektir. "Ateşperde"den murâd, nefsin sıfatıdır. Zîrâ gazab ve şehvet sıfât-ı nefsâniyyedendir. "Ey ateş-perdeli hışm getirici!" demek, "Ey nefsinin ateş gibi olan sıfâtından dolayı öfkelenici!" demek olur. Ve sıfât-ı nefsâniyesinde müstağrak olan kimselere karşı doğruyu söylemek ve nasîhat etmek onları kızdırır. Binâenaleyh onlara edilecek nasîhatleri kinâye tarîkıyla ve işaretle söylenmek îcâb eder. Nitekim yukarıda 3490 numaralı beyitte Fihi Mâ Fih'den naklen îzâh olundu.

3511. "Ey sen ki matsın ve ben darbelerin korkusundan eşya altında tuh tuh derim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3511. "Ey sen ki matsın ve ben darbelerin korkusundan eşya altında tuh tuh derim!"

"Ey şah, sen ki satranç oyununda mat ve mağlup oldun ve sana 'tuh tuh' demek hakkım varken, satranç taşlarının darbelerinin etkisinden korktum ve yastık ve kilim gibi eşyanın altına saklandım. Bu sebeple sana karşı diyeceğim 'tuh tuh'ları ancak eşya altından söyleyebilirim." Bu şerefli beyitte, görünen güce sahip olanlara karşı yüce âlimler tarafından yapılacak nasihatlerin, onların nefse ait sıfatları tahrik edilerek öfkelendirmeyecek bir tarzda söz söylenerek yapılması gerektiğine işaret buyrulur.

"Ey şâh, sen ki satranç oyununda mat ve mağlûb oldun ve sana tuh tuh demek hakkım var iken, satranç taşlarının darbelerinin te'sîrinden korktum ve yastık ve kilim gibi eşyânın altına saklandım. Binâenaleyh sana karşı diyeceğim tuh tuhları ancak eşyâ altından söyleyebilirim." Bu beyt-i şerîfde kuvvet-i zâhire erbâbına karşı ulemâ-i kirâm tarafından yapılacak nasîhatlerin onların sıfât-ı nefsâniyyeleri tahrîk edilerek öfkelendirmeyecek bir tarzda idâre-i kelâm edilip söylenmek lazım geleceğine işâret buyrulur.

## Beyin zâhidin evinin kapısına gelmesi ve kapıya tekme vurması

3512. Vaktâki mahalle beyin şamatasından ve kapıya tekme atmasından tutup kapmasından doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. O vakit mahalle, beyin gürültüsünden ve kapıya tekme atmasından, tutup kapmasından dolayı doldu.

"Heyhây", gürültü ve kargaşalıktaki şamata demektir. "Dâr u gîr", savaş ve tutma ve kapma demektir.

“Heyhây”, gürültü ve kargaşalıktaki şamata demektir. “Dâr u gîr”, cenk ve tutma ve kapma demektir.

3513. Halk soldan ve sağdan dışarıya fırladı. Dediler ki: “Ey serdâr, afv ve rızâ vaktidir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Halk soldan ve sağdan dışarıya fırladı. Dediler ki: “Ey serdâr, afv ve rızâ vaktidir!”

"Mukaddem", öne geçmiş ve önder ile serdâr anlamındadır. Halk bu gürültü üzerine soldan ve sağdan evlerinden dışarıya fırladı ve beye yalvarıp dediler ki: "Ey şehirlerin ileri geleni ve serdârı, zâhidin kusurunu affetmek ve onun yaptığına razı olmak vaktidir!"

“Mukaddem”, öne geçmiş ve pîşvâ ve serdâr ma’nâsınadır. Halk bu gürültü üzerine soldan ve sağdan evlerinden dışarıya fırladı ve beye yalvarıp dediler ki: “Ey şehirlerin ileri geleni ve serdârı, zâhidin kusûrunu affetmek ve onun yaptığına râzı olmak vaktidir!”

3514. “Bu zamanda onun beyni kurudur; ve onun aklı çocukların akıl ve fehminden kemterdir.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. “Bu zamanda onun beyni kurudur; ve onun aklı çocukların akıl ve fehminden kemterdir.”

Yani, “Çünkü bu vakitte zâhidin (dünya nimetlerinden el çekmiş kişinin) riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle beyni zayıflamış ve kurumuştur. Bu sebeple onun aklı ve idrâki, çocukların akıl ve idrâkinden bile daha aşağıdır.”

Ya’ni, “Çünkü bu vakitte zâhidin riyâzet sebebiyle dimâğı zayıf olmuş ve beyni kurumuştur. Binâenaleyh onun aklı ve idrâki, çocukların akıl ve idrâkinden bile daha aşağıdır.”

3515. “Zühd ve ihtiyarlık za’f za’f üzerine gelmiş ve onun o zühdü içinde küşâdlık olmamıştır.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. "Zühd ve ihtiyarlık zayıflık üzerine zayıflık olarak gelmiş ve onun o zühdü içinde açılma olmamıştır."

## Beyin zâhidin evinin kapısına gelmesi ve kapıya tekme vurması

3512. Vaktaki mahalle beyin şamatasından ve kapıya tekme atmasından tutup kapmasından doldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3512. Vaktaki mahalle beyin gürültüsünden ve kapıya tekme atmasından, tutup kapmasından doldu.

"Heyhây", gürültü ve kargaşalıktaki şamata demektir. "Dâr u gîr", savaş ve tutma ve kapma demektir.

"Heyhây", gürültü ve kargaşalıktaki şamata demektir. "Dâr u gîr", cenk ve tutma ve kapma demektir.

3513. Halk soldan ve sağdan dışarıya fırladı. Dediler ki: "Ey serdar, afv ve rızâ vaktidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3513. Halk soldan ve sağdan dışarıya fırladı. Dediler ki: "Ey serdar, afv ve rızâ vaktidir!"

"Mukaddem", öne geçmiş ve önder ve serdar anlamındadır. Halk bu gürültü üzerine soldan ve sağdan evlerinden dışarıya fırladı ve beye yalvarıp dediler ki: "Ey şehirlerin ileri geleni ve serdarı, zâhidin kusurunu affetmek ve onun yaptığına razı olmak vaktidir!"

"Mukaddem", öne geçmiş ve pîşvâ ve serdâr ma'nâsınadır. Halk bu gürültü üzerine soldan ve sağdan evlerinden dışarıya fırladı ve beye yalvarıp dediler ki: "Ey şehlerin ileri geleni ve serdârı, zâhidin kusûrunu affetmek ve onun yaptığına râzı olmak vaktidir!"

3514. "Bu zamanda onun beyni kurudur; ve onun aklı çocukların akıl ve fehminden kemterdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3514. "Bu zamanda onun beyni kurudur; ve onun aklı çocukların akıl ve fehminden kemterdir."

Yani, "Çünkü bu vakitte zâhidin (dünya nimetlerinden el çeken kişinin) riyâzât (nefsî perhizler) sebebiyle beyni zayıflamış ve beyni kurumuştur. Bu sebeple onun aklı ve idrâki, çocukların aklı ve idrâkinden bile daha aşağıdır."

Ya'ni, "Çünki bu vakitte zâhidin riyâzet sebebiyle dimâğı zayıf olmuş ve beyni kurumuştur. Binâenaleyh onun aklı ve idrâki, çocukların akıl ve idrâkinden bile daha aşağıdır."

3515. "Zühd ve ihtiyarlık za'f za'f üzerine gelmiş ve onun o zühdü içinde küşadlık olmamıştır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3515. "Zühd ve ihtiyarlık zayıflık üzerine zayıflık getirmiş ve onun o zühdü içinde açılma olmamıştır."

Bir taraftan zühdün (dünya nimetlerinden el çekme) ve perhizin verdiği zayıflık, diğer taraftan da ihtiyarlığın zayıflığı vardır. Bu sebeple zayıflık zayıflık üzerine gelmiştir; ve onun o kuru zühdü içinde kalp gözü açılmamış ve amacına ulaşamamıştır.

“Bir taraftan zühdün ve perhîzin verdiği za’f, diğer taraftan dahi ihtiyarlığın za’fı vardır. Binâenaleyh za’f za’f üzerine gelmiştir; ve onun o kuru zühdü içinde kalb gözü açılmamış ve maksûduna vâsıl olmamıştır.”

3516. Renc görmüş, yârdan genç görmemiştir. İşler yapmış, onun ecrini görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Eziyet görmüş, dosttan genç görmemiştir. İşler yapmış, onun karşılığını görmemiştir.

Yani, "Bu zâhid, riyâzât (nefsî perhizler) ve perhiz meşakkatini görmüş ve bu meşakkat ve zahmet karşılığında mükâfat ve hazine görmemiştir. Görünen o ki, birtakım sâlih amelleri işlemiştir. O amellerin karşılığını görememiştir."

Ya’ni, “Bu zâhid riyâzet ve perhîz meşakkatini görmüş ve bu meşakkat ve zahmet mukabilinde mükâfat ve hazîne görmemiştir. Zâhirde sâlih görünen birtakım amelleri işlemiştir. O amellerin ecrini görememiştir.”

3517. Yâhud onun amelinin muhakkak gevheri olmadı; yâhud kader cihetinden mükâfâtın vakti gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Ya da onun amelinin kesinlikle cevheri olmadı; ya da kader yönünden mükâfatın vakti gelmedi.

Çektiği zorlukların ve yaptığı amellerin mükâfatını görmemiş olmasının sebebi şudur ki, ya işlediği amelde ihlâs (samimiyet) cevheri yoktu ve onları riyakârca yaptı, ya da kader sırrı yönünden ve onun sabit hakikatinin gereği olarak mükâfatın vakti gelmedi.

“Çektiği meşakkatlerin ve yaptığı amellerin mükâfâtını görmemiş olmasının sebebi budur ki, ya işlediği amelde ihlâs cevheri yok idi ve onları riyâkârâne yaptı, veyâhud sırr-ı kader cihetinden ve onun ayn-ı sâbitesinin îcâbı olarak mükâfâtın vakti gelmedi.”

3518. Yâhud o sa’y-i cühûdun sa’yi gibi idi. Yâhud cezâ mîkâta vâbeste idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Yahut o çabanın, Yahudi'nin çabası gibiydi. Yahut ceza, belirlenmiş zamana bağlıydı.

Yahut onun çabası, Yahudi'nin çabası gibi değersiz ve uydurma bir şey olup Hak'ka yakın değildi. Yani bir insân-ı kâmilin terbiyesine dayanmıyordu. Çünkü Hakk Yolcusu'nun kendi eksik görüşü ve zayıflığı ile yaptığı riyâzât ve mücâhedât etkili değildir. Çünkü Hakk Yolcusu kendisini nefsinin ve şeytanın saldırısından korumaya muktedir değildir. Yahut yaptığı amel bir insân-ı kâmilin terbiyesine dayanıyor idiyse de, onun cezasına ve mükâfatına ulaşması, belirlenmiş zamana, yani onun yatkınlığının ortaya çıkışı vaktine bağlıydı.

Yâhud onun sa’yi cühûdun sa’yi gibi indî ve uydurma bir şey olup Hakk’a mukârin değil idi. Ya’ni bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid değil idi. Zîrâ sâlikin kendi re’y-i nâkısı ve za’fı ile yaptığı riyâzât ve mücâhedât müessir değildir. Çünkü sâlik kendisini nefsinin ve şeytanın taarruzundan muhâfazaya kâdir değildir. Yâhud yaptığı amel bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid idiyse de, onun cezâsına ve mükâfâtına nâiliyet mîkâta, ya’ni onun is-ti’dâdının inkişâfı vaktine bağlı idi.

3519. Muhakkak ona bu derd ve musîbet kâfidir. Zîrâ pür-hûn olan bu vâdîde kimsesizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Şüphesiz ona bu dert ve musibet yeterlidir. Çünkü kanla dolu bu vadide kimsesizdir.

O zâhide, çektiği riyâzât derdi ve mücâhedât musibeti yeterlidir. Çünkü o, kanla dolu olan nefis ve şeytan vadisinde kendini koruyabilecek bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında değildir, kimsesizdir. "Bir taraftan zühdün (dünya nimetlerinden el çekmenin) ve perhizin verdiği zayıflık, diğer taraftan da ihtiyarlığın zayıflığı vardır. Bu sebeple zayıflık zayıflık üzerine gelmiştir; ve onun o kuru zühdü içinde kalp gözü açılmamış ve amacına ulaşamamıştır."

O zâhide bu çektiği riyâzet derdi ve mücâhedât musîbeti kâfidir. Zîrâ o kan ile dolu olan nefis ve şeytan vâdîsinde kendini muhâfaza edebilecek bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında değildir, kimsesizdir. "Bir taraftan zühdün ve perhîzin verdiği za'f, dîğer taraftan dahi ihtiyarlığın za'fı vardır. Binâenaleyh za'f za'f üzerine gelmiştir; ve onun o kuru zühdü içinde kalb gözü açılmamış ve maksûduna vâsıl olmamıştır."

3516. Renc görmüş, yârdan genc görmemiştir. İşler yapmış, onun ecrini görmemiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3516. Eziyet görmüş, dosttan gençlik görmemiştir. İşler yapmış, onun karşılığını görmemiştir.

Yani, "Bu zâhid riyâzât ve perhiz meşakkatini görmüş ve bu meşakkat ve zahmet karşılığında mükâfat ve hazine görmemiştir. Görünüşte salih görünen birtakım amelleri işlemiştir. O amellerin karşılığını görememiştir."

Ya'ni, "Bu zâhid riyâzet ve perhîz meşakkatini görmüş ve bu meşakkat ve zahmet mukābilinde mükâfat ve hazîne görmemiştir. Zâhirde salih görünen birtakım amelleri işlemiştir. O amellerin ecrini görememiştir."

3517. Yahud onun amelinin muhakkak gevheri olmadı; yahud kader cihetinden mükafatın vakti gelmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3517. Yahut onun amelinin kesinlikle cevheri olmadı; yahut kader yönünden mükafatın vakti gelmedi.

Çektiği zorlukların ve yaptığı amellerin mükafatını görmemiş olmasının sebebi şudur ki, ya işlediği amelde ihlas cevheri yoktu ve onları riyakârca yaptı, yahut kader sırrı yönünden ve onun ayn-ı sâbitesinin (tekil sabit hakikat) gereği olarak mükafatın vakti gelmedi.

"Çektiği meşakkatlerin ve yaptığı amellerin mükâfâtını görmemiş olmasının sebebi budur ki, ya işlediği amelde ihlâs cevheri yok idi ve onları riyâkârâne yaptı, veyâhud sırr-ı kader cihetinden ve onun ayn-ı sabitesinin îcâbı olarak mükâfâtın vakti gelmedi."

3518. Yahud o sa'y cühûdun sa'yi gibi idi. Yahud ceza mikāta vâbeste idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3518. Yahut o çaba, cahilin çabası gibiydi. Yahut ceza, belirlenmiş zamana bağlıydı.

Yahut onun çabası, cahilin çabası gibi indî (kişisel) ve uydurma bir şey olup Hakk'a yakın değildi. Yani bir insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) terbiyesine dayanmıyordu. Çünkü sâlikin (Hakk Yolcusu) kendi eksik ve zayıf görüşüyle yaptığı riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) etkili değildir. Çünkü sâlik kendisini nefsinin ve şeytanın saldırısından korumaya muktedir değildir. Yahut yaptığı amel bir insân-ı kâmilin terbiyesine dayanıyor idiyse de, onun cezasına ve mükâfatına ulaşması mîkāta, yani onun isti'dâdının (yatkınlık, kabiliyet) gelişme vaktine bağlıydı.

Yahud onun sa'yi cühûdun sa'yi gibi indî ve uydurma bir şey olup Hakk'a mukārin değil idi. Ya'ni bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid değil idi. Zîrâ sâlikin kendi re'y-i nâkısı ve zaîfi ile yaptığı riyâzât ve mücâhedât müessir değildir. Çünkü sâlik kendisini nefsinin ve şeytanın taarruzundan muhâfazaya kādir değildir. Yâhud yaptığı amel bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid idiyse de, onun cezâsına ve mükâfâtına nailiyet mîkāta, ya'ni onun isti'dâdının inkişafı vaktine bağlı idi.

3519. Muhakkak ona bu derd ve musibet kâfidir. Zîra pür-hûn olan bu vadîde kimsesizdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3519. Şüphesiz ona bu dert ve musibet yeterlidir. Çünkü kanla dolu bu vadide kimsesizdir.

O zâhide, çektiği riyâzât derdi ve mücâhedât musibeti yeterlidir. Çünkü o, kanla dolu olan nefis ve şeytan vadisinde kendini koruyabilecek bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında değildir, kimsesizdir.

O zâhide bu çektiği riyâzet derdi ve mücâhedât musîbeti kâfidir. Zîrâ o kan ile dolu olan nefis ve şeytan vâdîsinde kendini muhafaza edebilecek bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında değildir, kimsesizdir.

3520. Gözü pür-derd olarak o köşede oturmuştur. Yüzünü ekşitmiş, dudağını aşağıya sarkıtmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Gözü dertle dolu olarak o köşede oturmuştur. Yüzünü ekşitmiş, dudağını aşağıya sarkıtmıştır.

Onun kalbinin gözü ağrılı olarak o köşede oturmuştur ve halvete çekilmiştir; yüzünü ekşitmiş ve dudağını da sarkıtmıştır. Bu sebeple eşyanın hakikatlerini göremez, mazurdur. Gece ve gündüz gam içindedir. Gözü yaşlı olup ona buna saldırır ve kötü muamelelerde bulunur. "Lünc", burada "dudak" anlamındadır.

Onun kalbinin gözü ağrılı olarak o köşede oturmuştur ve halvete çekilmiştir ve yüzünü ekşitmiş ve dudağını da sarkıtmıştır. Binâenaleyh hakäik-ı eşyayı göremez, ma'zûrdur. Gece ve gündüz gam içindedir. Gözü sulu olup ona buna saldırır ve fenâ muâmelelerde bulunur. "Lünc", burada "dudak" ma'nâsınadır.

3521. Ne bir kehhal vardır ki, onun gamını yiye! Bir aklı yoktur ki, bir sürmeye iz götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Ne bir göz doktoru vardır ki, onun gamını yesin! Bir aklı yoktur ki, bir sürmeye iz bırakabilsin!

Onun gamını çekerek ağrılı gözünü tedavi edecek bir göz doktoru ve bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yoktur; ve o biçarenin tam bir aklı da yoktur ki, evliyanın marifetlerini takip edip kalbinin körlüğüne hidayet sürmesini bulup çekebilsin. O, zavallı eksik aklının sevk etmesiyle birtakım kişisel riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) derdine ve musibetine tutulmuştur. Mısrî Niyâzî'nin (k.s.) beyti: Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Onun gamını yiyerek ağrılı gözünü tedavî edecek bir göz tabîbi ve bir insân-ı kâmil yoktur; ve o bîçarenin bir akl-ı kâmili de yoktur ki, maârif-i evliyâyı ta'kîb edip kalbinin körlüğüne hidâyet sürmesini bulup çekebilsin. O, zavallı akl-ı nâkısının sevkiyle birtakım indî riyâzât ve mücâhedât derd ve musîbetine mübtelâ olmuştur. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

3522. Hazm ve zan ile bir ictihad eder; ve işi iyi olmak için ümîd içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. Hazm ve zan ile bir içtihat eder; ve işi iyi olmak için ümit içindedir.

"Hazm"ın anlamı hakkındaki açıklamalar III. cildin 270, 271 ve 2831 ve 2193 numaralı beyitlerinde geçti; ve buradaki açıklamalara göre "hazm", "kötü zan" ve "iki tedbirde ihtiyat" demektir. "Bûk", "büved ki"nin kısaltılmışı olup temenni kelimesidir; ve istisna kelimesi olan "meğer" anlamına da gelir (Burhan). Yani, o zahit hazm ve zan ile içtihat eder; ve işim aksine iyi olur diye ümit içindedir. Sonuçtan emin ve kesin olarak değildir. Bazı nüshalarda "hazm" yerine "vehm" (sanı) meydana gelmiştir.

"Hazm"in ma'nâsı hakkındaki îzâhât III. cildin 270, 271 ve 2831 ve 2193 numaralı beyitlerinde geçti; ve buradaki îzâhâta nazaran “hazm", "sû'-i zan" ve "iki tedbîrde ihtiyât" demektir. "Bûk", "büved ki"nin muhaffefi olup kelime-i temennîdir; ve kelime-i istisnâ olan "meger" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, o zâhid hazm ve zan ile ictihad eder; ve işim belki iyi olur diye ümîd içindedir. Neticeden emîn ve yakın üzre değildir. Ba'zı nüshalarda "hazm" yerine "vehm" vâki' olmuştur.

3523. Ondan dolayı onun yolu dostun cemâline kadar uzaktır. Zîrâ o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Bu sebeple onun yolu dostun güzelliğine kadar uzaktır. Çünkü o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.

3520. Gözü pür-derd olarak o köşede oturmuştur. Yüzünü ekşitmiş, dudağını aşağıya sarkıtmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3520. Gözü dertle dolu olarak o köşede oturmuştur. Yüzünü ekşitmiş, dudağını aşağıya sarkıtmıştır.

Onun kalbinin gözü ağrılı olarak o köşede oturmuştur ve halvete çekilmiştir; yüzünü ekşitmiş ve dudağını da sarkıtmıştır. Bu sebeple eşyanın hakikatlerini göremez, mazurdur. Gece ve gündüz gam içindedir. Gözü yaşlı olup ona buna saldırır ve kötü muamelelerde bulunur. "Lünc", burada "dudak" anlamındadır.

Onun kalbinin gözü ağrılı olarak o köşede oturmuştur ve halvete çekilmiştir ve yüzünü ekşitmiş ve dudağını da sarkıtmıştır. Binâenaleyh hakäik-ı eşyayı göremez, ma'zûrdur. Gece ve gündüz gam içindedir. Gözü sulu olup ona buna saldırır ve fenâ muâmelelerde bulunur. "Lünc", burada "dudak" ma'nâsınadır.

3521. Ne bir kehhal vardır ki, onun gamını yiye! Bir aklı yoktur ki, bir sürmeye iz götüre!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3521. Ne bir göz doktoru vardır ki, onun derdini çeksin! Bir aklı yoktur ki, bir sürmeye iz bulsun!

Onun derdini çekerek ağrılı gözünü tedavi edecek bir göz doktoru ve bir insân-ı kâmil yoktur; ve o çaresizin bir kâmil aklı da yoktur ki, evliyanın marifetlerini takip edip kalbinin körlüğüne hidayet sürmesini bulup çekebilsin. O, zavallı eksik aklının sevk etmesiyle birtakım kişisel riyâzât ve mücâhedât derdi ve musibetine tutulmuştur. Mısrî Niyazî (k.s.) beyti: Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

Onun gamını yiyerek ağrılı gözünü tedavî edecek bir göz tabîbi ve bir insân-ı kâmil yoktur; ve o bîçarenin bir akl-ı kâmili de yoktur ki, maârif-i evliyâyı ta'kîb edip kalbinin körlüğüne hidâyet sürmesini bulup çekebilsin. O, zavallı akl-ı nâkısının sevkiyle birtakım indî riyâzât ve mücâhedât derd ve musîbetine mübtelâ olmuştur. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

3522. Hazm ve zan ile bir ictihad eder; ve işi iyi olmak için ümîd içindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3522. Hazm ve zan ile bir içtihat eder; ve işi iyi olmak için ümit içindedir.

"Hazm"ın anlamı hakkındaki açıklamalar III. cildin 270, 271 ve 2831 ve 2193 numaralı beyitlerinde geçti; ve buradaki açıklamalara göre "hazm", "kötü zan" ve "iki tedbirde ihtiyat" demektir. "Bûk", "büved ki"nin kısaltılmışı olup temenni kelimesidir; ve istisna kelimesi olan "meğer" anlamına da gelir (Burhan). Yani, o zahit hazm ve zan ile içtihat eder; ve işim aksine iyi olur diye ümit içindedir. Sonuçtan emin ve kesin olarak değildir. Bazı nüshalarda "hazm" yerine "vehm" (sanı) meydana gelmiştir.

"Hazm"in ma'nâsı hakkındaki îzâhât III. cildin 270, 271 ve 2831 ve 2193 numaralı beyitlerinde geçti; ve buradaki îzâhâta nazaran “hazm", "sû'-i zan" ve "iki tedbîrde ihtiyât" demektir. "Bûk", "büved ki"nin muhaffefi olup kelime-i temennîdir; ve kelime-i istisnâ olan "meger" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, o zâhid hazm ve zan ile ictihad eder; ve işim belki iyi olur diye ümîd içindedir. Neticeden emîn ve yakın üzre değildir. Ba'zı nüshalarda "hazm" yerine "vehm" vâki' olmuştur.

3523. Ondan dolayı onun yolu dostun cemâline kadar uzaktır. Zîrâ o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3523. Ondan dolayı onun yolu dostun cemâline kadar uzaktır. Çünkü o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.

O zâhid, kâmil bir mürşidin terbiyesiyle değil, kendi sanı ve vehmiyle riyâzât ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yolunu seçtiğinden dolayı onun yolu, asıl maksat olan Hakk'ın cemâline ve hakikati müşâhede etmeye kadar uzaktır. Çünkü o, ilâhî bilgilerle dolu bir baş ve beyin istemez. O, halka reis ve baş olup hükmetmek ister. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "که نماندش مغز سر از عشق پوست" şeklinde geçmektedir. Bu, "Çünkü onun başının beyni, post aşkından dolayı kalmamıştır" demektir. Yani "O zâhidde sûret aşkı vardır, bu aşktan dolayı beyni mânâdan boştur."

O zâhid, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ile değil, kendi zan ve vehmiyle tarîk-ı riyâzet ve mücâhedeyi ihtiyâr ettiğinden dolayı onun yolu maksûd-i aslî olan Hakk'ın cemâline ve müşâhede-i hakikate kadar uzaktır. Zîrâ o maârif-i ilâhiyye ile meşbû' bir baş ve dimâğ istemez. O halka reîs ve baş olup hükmetmek ister. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' که نماندش مغز سر از عشق پوست suretinde vâki'dir. "Zîrâ onun başının beyni, post aşkından dolayı kalmamıştır" demek olur. Ya'ni "O zâhidde sûret aşkı vardır, bu aşktan dolayı dimâğı ma'nâdan boştur."

3524. Bir saat o "Bu hesabdan nasibim meşakkat geldi!" diye Huda'ya itâb eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Bir saat o "Bu hesaptan nasibim meşakkat geldi!" diye Allah'a sitem eder.

O zâhid, bu kadar zahmet ve meşakkat çektiği hâlde maksadına ulaşamadığını görüp bir zaman "Bu çaba ve gayret ve hesaptan benim nasibim boş bir zahmet çekmekten ibaret kaldı ve Hak benden yardımını esirgedi!" diyerek Hakk'a sitem eder. Nitekim Şems-i Tebrîzî (k.s.) hazretlerinin Makalat'ında meşhur Ömer Hayyâm hakkında şöyle buyrulur: شیخ ابراهیم بر سخن خیام اشکال آورد که چون رسید؛ سرگردان چون باشد ؟ گفتم آری صفت حال خود میگوید او سرگردان بود . باری بر فلک می نهد تهمت را باری بر روزگار . باری بر بخت باری بحضرت حق باری نفی می کند و انکار میکند باری اثبات میکند باری اگر میگوید سخنهای در و هم تاریك می گوید. مؤمن سرگردان نیست . مؤمن آنست که حضرت نقاب نقاب بر انداخته است پرده گرفته است مقصود خود بدید. بندگی میکند عیان در عیان لذتی از عین او در می یابد از مشرق تا بمغرب . . . الخ .

Yani "Şeyh İbrahim, Ömer Hayyâm'ın sözü üzerine itiraz getirdi de dedi ki: "Mademki ulaştı, niçin şaşkın ve hayran oluyor?" Dedim: "Evet, kendi hâlinin niteliğini söylüyor. O şaşkın ve hayran idi. Suçu bazen feleğe, bazen zamana, bazen talihe, bazen Hz. Hakk'a isnat eder, bazen reddeder ve inkâr eder, bazen ispat eder. Bazen söyler ise de karanlık vehim içinde söyler. Mümin ise şaşkın değildir. Mümin odur ki, Hz. Nakkaab (sırları açan) örtüyü kaldırmış ve perdeyi tutmuştur. Kendi maksadını gördü, açıkça ve gözle görülür bir şekilde kulluk eder. Doğudan batıya kadar onun özünden bir lezzet bulur ilh..."

O zâhid bu kadar zahmet ve meşakkat çektiği hâlde maksûda vâsıl olmadığını görüp bir zaman "Bu sa'y ve ictihâd ve hesâbtan benim nasîbim boş bir zahmet çekmekten ibâret kaldı ve Hak benden inâyetini dirîğ etti!" diyerek Hakk'a itâb eder. Nitekim Şems-i Tebrîzî (k.s.) hazretlerinin Makālāťında meşhûr Ömer Hayyâm hakkında şöyle buyrulur: شیخ ابراهیم بر سخن خیام اشکال آورد که چون رسید؛ سرگردان چون باشد ؟ گفتم آری صفت حال خود میگوید او سرگردان بود . باری بر فلک می نهد تهمت را باری بر روزگار . باری بر بخت باری بحضرت حق باری نفی می کند و انکار میکند باری اثبات میکند باری اگر میگوید سخنهای در و هم تاریك می گوید. مؤمن سرگردان نیست . مؤمن آنست که حضرت نقاب نقاب بر انداخته است پرده گرفته است مقصود خود بدید. بندگی میکند عیان در عیان لذتی از عین او در می یابد از مشرق تا بمغرب . . . الخ .

Ya'ni "Şeyh İbrahim, Ömer Hayyâm'ın sözü üzerine işkâl getirdi de dedi ki: "Mâdemki vâsıl oldu, niçin sergerdân ve hayrân oluyor?" Dedim: “Evet, kendi hâlinin sıfatını söylüyor. O sergerdân ve hayrân idi. Töhmeti ba'zen feleğe ba'zen zamâna ba'zen tâli'e ba'zen Hz. Hakk'a isnâd eder, ba'zen nefyeder ve inkâr eder, ba'zen isbât eder. Ba'zen söyler ise de karanlık vehm içinde söyler. Mü'min ise sergerdân değildir. Mü'min odur ki, Hz. Nakkāb nikābı kaldırmış ve perdeyi tutmuştur. Kendi maksûdunu gördü, ıyân içinde ıyânen kulluk eder. Maşrıkdan mağribe kadar onun aynından bir lezzet bulur ilh..."

3525. Bir saat "Herkes uçucu ve biz kanadı kesilmişiz!" diye kendi tali'i ile cidâldedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Bir saat "Herkes uçucu ve biz kanadı kesilmişiz!" diye kendi talihi ile mücadele içindedir.

O zahit, bir mürşid-i kâmilin (olgun rehberin) terbiyesi ile değil, kendi zan ve vehmiyle (gerçek olmayan tahayyülüyle) riyâzet (nefsî perhizler) ve mücâhede (nefisle mücadeleler) yolunu seçtiğinden dolayı onun yolu, asıl maksat olan Hakk'ın cemâline ve hakikati müşahede etmeye kadar uzaktır. Çünkü o, ilâhî bilgilerle dolu bir baş ve beyin istemez. O, halka reis ve baş olup hükmetmek ister. Bazı nüshalarda ikinci mısra' که نماندش مغز سر از عشق پوست şeklinde geçmektedir. "Çünkü onun başının beyni, post aşkından dolayı kalmamıştır" demek olur. Yani "O zahitte sûret aşkı vardır, bu aşktan dolayı beyni manadan boştur."

O zâhid, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ile değil, kendi zan ve vehmiyle tarîk-ı riyâzet ve mücâhedeyi ihtiyâr ettiğinden dolayı onun yolu maksûd-i aslî olan Hakk'ın cemâline ve müşâhede-i hakikate kadar uzaktır. Zîrâ o maârif-i ilâhiyye ile meşbû' bir baş ve dimâğ istemez. O halka reîs ve baş olup hükmetmek ister. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' که نماندش مغز سر از عشق پوست suretinde vâki'dir. "Zîrâ onun başının beyni, post aşkından dolayı kalmamıştır" demek olur. Ya'ni "O zâhidde sûret aşkı vardır, bu aşktan dolayı dimâğı ma'nâdan boştur."

3524. Bir saat o "Bu hesabdan nasibim meşakkat geldi!" diye Huda'ya itâb eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3524. Bir saat o "Bu hesaptan nasibim meşakkat geldi!" diye Allah'a sitem eder.

O zâhid, bu kadar zahmet ve meşakkat çektiği hâlde maksadına ulaşamadığını görüp bir zaman "Bu çaba ve gayret ve hesaptan benim nasibim boş bir zahmet çekmekten ibaret kaldı ve Hak benden yardımını esirgedi!" diyerek Hakk'a sitem eder. Nitekim Şems-i Tebrîzî (k.s.) hazretlerinin Makalat'ında meşhur Ömer Hayyâm hakkında şöyle buyrulur: شیخ ابراهیم بر سخن خیام اشکال آورد که چون رسید؛ سرگردان چون باشد ؟ گفتم آری صفت حال خود میگوید او سرگردان بود . باری بر فلک می نهد تهمت را باری بر روزگار . باری بر بخت باری بحضرت حق باری نفی می کند و انکار میکند باری اثبات میکند باری اگر میگوید سخنهای در و هم تاریك می گوید. مؤمن سرگردان نیست . مؤمن آنست که حضرت نقاب نقاب بر انداخته است پرده گرفته است مقصود خود بدید. بندگی میکند عیان در عیان لذتی از عین او در می یابد از مشرق تا بمغرب . . . الخ .

Yani "Şeyh İbrahim, Ömer Hayyâm'ın sözü üzerine itiraz getirdi de dedi ki: "Mademki ulaştı, niçin şaşkın ve hayran oluyor?" Dedim: "Evet, kendi hâlinin niteliğini söylüyor. O şaşkın ve hayran idi. Suçu bazen feleğe, bazen zamana, bazen talihe, bazen Hz. Hakk'a isnat eder, bazen reddeder ve inkâr eder, bazen ispat eder. Bazen söyler ise de karanlık vehim içinde söyler. Mümin ise şaşkın değildir. Mümin odur ki, Hz. Nakkaab (sırları açan) örtüyü kaldırmış ve perdeyi tutmuştur. Kendi maksadını gördü, açıkça ve gözle görülür bir şekilde kulluk eder. Doğudan batıya kadar onun özünden bir lezzet bulur ilh..."

O zâhid bu kadar zahmet ve meşakkat çektiği hâlde maksûda vâsıl olmadığını görüp bir zaman "Bu sa'y ve ictihâd ve hesâbtan benim nasîbim boş bir zahmet çekmekten ibâret kaldı ve Hak benden inâyetini dirîğ etti!" diyerek Hakk'a itâb eder. Nitekim Şems-i Tebrîzî (k.s.) hazretlerinin Makālāťında meşhûr Ömer Hayyâm hakkında şöyle buyrulur: شیخ ابراهیم بر سخن خیام اشکال آورد که چون رسید؛ سرگردان چون باشد ؟ گفتم آری صفت حال خود میگوید او سرگردان بود . باری بر فلک می نهد تهمت را باری بر روزگار . باری بر بخت باری بحضرت حق باری نفی می کند و انکار میکند باری اثبات میکند باری اگر میگوید سخنهای در و هم تاریك می گوید. مؤمن سرگردان نیست . مؤمن آنست که حضرت نقاب نقاب بر انداخته است پرده گرفته است مقصود خود بدید. بندگی میکند عیان در عیان لذتی از عین او در می یابد از مشرق تا بمغرب . . . الخ .

Ya'ni "Şeyh İbrahim, Ömer Hayyâm'ın sözü üzerine işkâl getirdi de dedi ki: "Mâdemki vâsıl oldu, niçin sergerdân ve hayrân oluyor?" Dedim: “Evet, kendi hâlinin sıfatını söylüyor. O sergerdân ve hayrân idi. Töhmeti ba'zen feleğe ba'zen zamâna ba'zen tâli'e ba'zen Hz. Hakk'a isnâd eder, ba'zen nefyeder ve inkâr eder, ba'zen isbât eder. Ba'zen söyler ise de karanlık vehm içinde söyler. Mü'min ise sergerdân değildir. Mü'min odur ki, Hz. Nakkāb nikābı kaldırmış ve perdeyi tutmuştur. Kendi maksûdunu gördü, ıyân içinde ıyânen kulluk eder. Maşrıkdan mağribe kadar onun aynından bir lezzet bulur ilh..."

3525. Bir saat "Herkes uçucu ve biz kanadı kesilmişiz!" diye kendi tali'i ile cidâldedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3525. Bir saat "Herkes uçucu ve biz kanadı kesilmişiz!" diye kendi talihi ile mücadele eder.

O zahit bir zaman der ki: "Hakk yoluna girenlerin hepsi uçup maksatlarına ulaştı. Bizim uğursuz talihimizin gereği olarak bu kadar zahmet ve meşakkat çektiğimiz hâlde kanadı kesik bir kuş gibi uçamadık ve maksadımıza ulaşamadık!"

O zâhid bir zaman der ki: "Tarîk-ı Hakk'a sâlik olanların hepsi uçup maksadlarına nail oldu. Bizim menhûs tâli'imizin îcâbı olarak bu kadar zahmet ve meşakkat çektiğimiz hâlde kanadı kesik bir kuş gibi uçamadık ve maksûdumuza nâil olamadık!"

3526. Her kim kokuda ve renkte mahbûstur, her ne kadar zühd içinde ise de onun huyu dar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Her kim kokuda ve renkte tutsak ise, her ne kadar zühd içinde olsa da onun huyu dar olur.

"Koku ve renk"ten kasıt, sûret âlemidir. Yani, her kimin fikri sûret âlemi içinde tutsak ise, her ne kadar zühd ve perhiz içinde olsa da onun huyu ve ahlâkı dar olur. Çünkü o, bu sûret âleminde Hakk'ın tecellilerini (ilâhî görünüşlerini) ve zuhurunu (ortaya çıkışını) göremez. Ancak halkı ve halkın fiillerini görür. Bu dar görüşten dolayı halka itirazı ve onlarla kavgası çok olur. Hakikat ehli bu mertebeye "fark kab-le'l-cem'" (cem'den önceki fark hali) derler.

"Koku ve renk"ten murâd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, her kimin fikri sûret âlemi içinde mahbûs ise, her ne kadar zühd ve perhîz içinde olsa da onun huyu ve ahlâkı dar olur. Zîrâ o bu âlem-i sûrette Hakk'ın tecelliyâtını ve zuhûrunu göremez. Ancak halkı ve halkın ef'âlini görür. Bu dar görüşten dolayı halka i'tirâzı ve onlar ile kavgası çok olur. Ehl-i hakîkat bu mertebeye "fark kab-le'l-cem'" derler.

3527. Bu dar olan munahdan dışarıya gelmedikçe ne vakit onun huyu latîf ve onun sadrı geniş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Bu dar olan konaktan dışarı çıkmadıkça onun huyu ne zaman latif ve gönlü ne zaman geniş olur?

"Munâh", devenin çöktüğü yer anlamına gelir; "deve"den maksat, insan bedeni ve "çöktüğü yer"den maksat, suretler âlemi olan bu dünyadır. Suretler âlemi, manalar âlemine göre dardır. Yani, bedenin yatıp kalktığı bu suretler âleminden dışarı çıkmadıkça o zâhidin ahlakı ne zaman latif olur ve onun gönlü ve kalbi ne zaman geniş olur?

"Munâh", devenin çöktüğü mahal ma'nâsınadır; ve "deve"den murâd, cism-i beşer ve “çöktüğü mahal"den murâd, âlem-i sûret olan bu dünyâdır. Âlem-i sûret âlem-i ma'nâya nazaran dardır. Ya'ni, cismin yatıp kalktığı bu âlem-i sûretten hârice çıkmadıkça o zâhidin ahlâkı ne vakit latîf olur ve onun sadrı ve kalbi ne vakit geniş olur?

3528. Zâhidlere halvette güşâddan evvel asla bıçak ve ustura vermek lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Zahitlere halvette (yalnızlıkta) açılmadan önce asla bıçak ve ustura vermek uygun olmaz.

"Halâ", burada "halvet ve yalnızlık" demektir. "Güşâd", hoşluk ve okun yaydan kurtulması anlamındadır. Yani, zahitlere halvette keşif (manevi açılım) meydana gelip kalplerinde ferahlık oluşmadan önce bıçak ve ustura gibi kesici aletler vermek uygun olmaz.

"Halâ", burada "halvet ve yalnızlık" demektir. “Güşâd", hoşluk ve okun yaydan kurtulması ma'nâsınadır. Ya'ni, zâhidlere halvette keşif vâki' olup kalblerinde inşirâh hâsıl olmazdan evvel bıçak ve ustura gibi âlât-ı câriha vermek münasib olmaz.

3529. Zîra gönül darlığından o muradsızlıkların gussasından ve gamdan kendisinin karnını yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. Çünkü gönül darlığından, o muratsızlıkların üzüntüsünden ve gamdan kendisinin karnını yırtar.

3526. Her kim kokuda ve renkte mahbûstur, her ne kadar zühd içinde ise de onun huyu dar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3526. Her kim kokuda ve renkte tutsak ise, her ne kadar zühd içinde olsa da onun huyu dar olur.

"Koku ve renk"ten kasıt, sûret âlemidir (maddî görünüşler dünyası). Yani, her kimin fikri sûret âlemi içinde tutsak ise, her ne kadar zühd ve perhiz içinde olsa da onun huyu ve ahlâkı dar olur. Çünkü o, bu sûret âleminde Hakk'ın tecellilerini ve zuhurunu göremez. Ancak halkı ve halkın fiillerini görür. Bu dar görüşten dolayı halka itirazı ve onlar ile kavgası çok olur. Hakikat ehli bu mertebeye "fark kable'l-cem'" (cem'den önceki ayrım) derler.

"Koku ve renk"ten murâd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, her kimin fikri sûret âlemi içinde mahbûs ise, her ne kadar zühd ve perhîz içinde olsa da onun huyu ve ahlâkı dar olur. Zîrâ o bu âlem-i sûrette Hakk'ın tecelliyâtını ve zuhûrunu göremez. Ancak halkı ve halkın ef'âlini görür. Bu dar görüşten dolayı halka i'tirâzı ve onlar ile kavgası çok olur. Ehl-i hakîkat bu mertebeye "fark kable'l-cem'" derler.

3527. Bu dar olan munahdan dışarıya gelmedikçe ne vakit onun huyu latîf ve onun sadrı geniş olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3527. Bu dar olan çöküntü yerinden dışarıya çıkmadıkça onun huyu ne zaman latif ve onun göğsü ne zaman geniş olur?

"Munâh", devenin çöktüğü yer anlamındadır; ve "deve"den maksat, insan bedeni ve "çöktüğü yer"den maksat, suretler âlemi olan bu dünyadır. Suretler âlemi, manalar âlemine göre dardır. Yani, bedenin yatıp kalktığı bu suretler âleminden dışarıya çıkmadıkça o zâhidin ahlakı ne zaman latif olur ve onun göğsü ve kalbi ne zaman geniş olur?

"Munâh", devenin çöktüğü mahal ma'nâsınadır; ve "deve"den murâd, cism-i beşer ve “çöktüğü mahal"den murâd, âlem-i sûret olan bu dünyâdır. Alem-i sûret âlem-i ma'nâya nazaran dardır. Ya'ni, cismin yatıp kalktığı bu âlem-i sûretten hârice çıkmadıkça o zâhidin ahlâkı ne vakit latîf olur ve onun sadrı ve kalbi ne vakit geniş olur?

3528. Zâhidlere halvette güşâddan evvel asla bıçak ve ustura vermek lâyık olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3528. Zâhidlere halvette ferahlamadan önce asla bıçak ve ustura vermek uygun olmaz.

"Hala", burada "halvet ve yalnızlık" demektir. "Güşâd", hoşluk ve okun yaydan kurtulması anlamındadır. Yani, zâhidlere halvette keşif meydana gelip kalplerinde ferahlık oluşmadan önce bıçak ve ustura gibi kesici aletler vermek uygun olmaz.

"Hala", burada "halvet ve yalnızlık" demektir. “Güşâd", hoşluk ve okun yaydan kurtulması ma'nâsınadır. Ya'ni, zâhidlere halvette keşif vâki' olup kalblerinde inşirâh hâsıl olmazdan evvel bıçak ve ustura gibi âlât-ı câriha vermek münasib olmaz.

3529. Zîra gönül darlığından o muradsızlıkların gussasından ve gamdan kendisinin karnını yırtar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3529. Çünkü gönül darlığından, o muratsızlıkların kederinden ve gamdan kendisinin karnını yırtar.

"Dacer", gamdan kaynaklanan gönül darlığı ve huzursuzluk demektir (Müntehabü'l-Lügât). Birinci mısradaki "ez" ikinci mısraya aittir. Yani "kez dacer ve gussa an bî muradîha ve gam hod ra bederaned şikem" takdirindedir. Yani, halvette (yalnızlığa çekilme) zâhide (dünya nimetlerinden el çekmiş kişiye) keşif (manevi açılım) meydana gelinceye kadar kesici aletler verilmesi caiz olmaz. Çünkü keşiften önce onun kalbi o kadar darlık ve huzursuzluk içindedir ki, bu sıkıntının şiddetinden eline geçen kesici aletlerle kendisinin karnını yırtar ve intihar eder. Nitekim bazı Hakk Yolcularında bu haller meydana gelmiştir. Hatta bazıları kendisini asmıştır. Bu sebeple zâhidin kendi kendine halvete girmesi gayet tehlikelidir. Fakat bir mürşid-i kâmilin (olgun rehberin) idaresinde bulunursa halvetteki bu tehlikeleri kolay atlatır.

“Dacer”, gamdan gönül darlığı ve ârâmsızlık demektir (Müntehabü’l-Lügât). Birinci mısrâ’daki “ez” ikinci mısrâ’a râcidir. Ya’ni كز ضجر و غصه آن بى مراديها و غم خود را بدراند شكم takdîrindedir. Ya’ni, halvette zâhide keşif vâki’ oluncaya kadar âlât-ı câriha verilmek câiz olmaz. Zîrâ keşifden evvel onun kalbi o kadar darlık ve ârâmsızlık içindedir ki, bu sıkıntının şiddetinden eline geçen âlât-ı câriha ile kendinin karnını yırtar ve intihâr eder. Nitekim ba’zı sâliklerde bu haller vâki’ olmuştur. Hattâ ba’zıları kendisini asmıştır. Binâenaleyh zâhidin kendi kendine halvete girmesi gâyet tehlikelidir. Fakat bir mürşid-i kâmilin idâresinde bulunursa halvetteki bu vartaları kolay atlatır.

## Mustafâ (a.s.)ın vahşet-i hicâbdan dolayı Hırâ dağından kendisini atması, Cebrâîl (a.s.)ın ona “Atma ki, senin için önde devletler vardır!” diye geç görünmesi kıssasıdır

3530. Vaktâki Mustafâ’ya hicr yüce olaydı, kendisini dağdan atar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Mustafa'ya vahiy kesintisi uzun geldiğinde, kendisini dağdan atardı.

Mustafa (a.s.) Efendimiz'e vahyin kesintisi uzun geldiğinde ve uzadığında, kendisini dağdan aşağıya zihnen atardı ve fiilen de bu fikrini gerçekleştirmeye niyetlenirdi. "Dacer", gamdan gönül darlığı ve huzursuzluk demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Birinci mısradaki "ez" ikinci mısraa aittir. Yani کز ضجر و غصه آن بی مرادیها و غم خود را بدراند شکم takdirindedir. Yani, halvette (inzivada) zâhide keşif (manevî açılım) meydana gelinceye kadar kesici aletler verilmesi caiz değildir. Zira keşiften önce onun kalbi o kadar darlık ve huzursuzluk içindedir ki, bu sıkıntının şiddetinden eline geçen kesici aletlerle kendi karnını yırtar ve intihar eder. Nitekim bazı Hakk Yolcularında bu haller meydana gelmiştir. Hatta bazıları kendisini asmıştır. Bu sebeple zâhidin kendi kendine halvete girmesi gayet tehlikelidir. Fakat bir insân-ı kâmilin idaresinde bulunursa halvetteki bu tehlikeleri kolay atlatır.

Bu kıssa Sahîh-i Buhârî'nin Kitâbu't-Tefsîr'inde mevcuttur. Vahiyde kesinti meydana geldiği vakit Resûl-i Ekrem hazretleri mahzun olur ve şerefli nefsini aşağıya atmak için Hira dağının zirvesine çıkardı. O sırada Cibrîl (a.s.) ortaya çıkıp derdi ki: يا محمد انك رسول الله حقا فليسكن Yani "Ey Muhammed, sen muhakkak Allah'ın Resûlüsün, sakin ol!" Bunun üzerine hüzünleri sakin olurdu. Fakat vahyin kesintisi uzadığı vakit yine böyle yapar ve yine Hz. Cibril ortaya çıkardı.

Vaktâki Mustafâ (a.s.) Efendimiz’e vahyin fetreti yüce olaydı ve uzaya idi, kendisini dağdan aşağıya fikren atardı ve fiilen de bu fikrini icrâya kasdederdi. “Dacer”, gamdan gönül darlığı ve ârâmsızlık demektir (Müntehabü'l- Lügāt). Birinci mısra'daki "ez" ikinci mısrâ'a râcidir. Ya'ni کز ضجر و غصه آن بی مرادیها و غم خود را بدراند شکم takdirindedir. Ya'ni, halvette zâhide keşif vâ- ki' oluncaya kadar âlât-ı câriha verilmek câiz olmaz. Zîrâ keşifden evvel onun kalbi o kadar darlık ve ârâmsızlık içindedir ki, bu sıkıntının şiddetin- den eline geçen âlât-ı câriha ile kendinin karnını yırtar ve intihar eder. Nite- kim ba'zı sâliklerde bu haller vâki' olmuştur. Hattâ ba'zıları kendisini asmış- tır. Binâenaleyh zâhidin kendi kendine halvete girmesi gāyet tehlikelidir. Fa- kat bir mürşid-i kâmilin idâresinde bulunursa halvetteki bu vartaları kolay atlatır.

Bu kıssa Sahîh-i Buhârî'nin Kitâbu't-Tefsîr'inde mevcûddur. Vahiyde fet- ret vâki' olduğu vakit Resûl-i Ekrem hazretleri mahzûn olur ve nefs-i şerîfle- rini aşağıya atmak için Hirâ dağının zirvesine çıkardı. O sırada Cibrîl (a.s.) zâ- hir olup derdi ki: يا محمد انك رسول الله حقا فليسكن Ya'ni "Yâ Muhammed, sen mu- hakkak Allah'ın Resûlüsün, sâkin ol!" Bunun üzerine hüzünleri sâkin olur- du. Fakat vahyin fetreti uzadığı vakit yine böyle yapar ve yine Hz. Cibril zâ- hir olurdu.

## Mustafa (a.s.)ın vahşet-i hicâbdan dolayı Hirâ dağından kendisini atması, Cebrâîl (a.s.) in ona "Atma ki, senin için önde devletler vardır!" diye geç görünmesi kıssasıdır

3530. Vaktaki Mustafa'ya hicr yüce olaydı, kendisini dağdan atar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3530. Vaktaki Mustafa'ya ayrılık yüce olaydı, kendisini dağdan atar idi.

Vaktaki Mustafa (a.s.) Efendimiz'e vahyin kesilmesi yüce olaydı ve uzaya idi, kendisini dağdan aşağıya fikren atardı ve fiilen de bu fikrini icra etmeye kasdederdi.

Vaktāki Mustafa (a.s.) Efendimiz'e vahyin fetreti yüce olaydı ve uzaya idi, kendisini dağdan aşağıya fikren atardı ve fiilen de bu fikrini icrâya kas- dederdi.

3531. Hattâ ona Cebrâîl “Sakın yapma, zîrâ sana "Emr-i kün"den çok devlet vardır!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Hatta ona Cebrail "Sakın yapma, çünkü sana "Emr-i kün"den çok devlet vardır!" derdi.

"Emr-i kün" ifadesinde "kün" Farsça olursa "kerden" mastarının şimdiki zaman emir kipi olur ve terkip, sıfat tamlaması olur; ["emr-kün"] "emredici" anlamına gelir; ve eğer Arapça olursa "kevn" mastarının şimdiki zaman emir kipi olup "ol" demek olur. Yani Hz. Cebrail Resûl-i Ekrem'e derdi ki, "Sakın kendini aşağıya atma, çünkü sana emredici olan Hak'tan çok devlet vardır; veya sana Hakk'ın "ol" emrinden çok devlet gelecektir."

“Emr-i kün” ibâresinde "kün" Fârisî olursa "kerden" masdarının emr-i hâzırı olur ve terkîb, vasf-ı terkîbî olur; ["emr-kün"] "emredici" ma'nâsına gelir; ve eğer Arabî olursa "kevn" masdarının emr-i hâzırı olup "ol" demek olur. Ya'ni Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem'e derdi ki, "Sakın kendini aşağıya atma, zîrâ sana emredici olan Hak'tan çok devlet vardır; veyâhud sana Hakk'ın "ol" emrinden çok devlet gelecektir."

3532. Mustafa atmaktan sakin olurdu. Yine hicrân koşmak getirirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Mustafa atmaktan sakin olurdu. Yine hicrân koşmak getirirdi.

Resûl-i Ekrem hazretleri Hz. Cibrîl'in bu tesellisi üzerine şanlı nefsini atmaktan vazgeçerdi. Fakat ayrılık ve vahiy kesintisi uzadığı zaman yine dağ tepesine koşmak duygusunu getirirdi.

Resûl-i Ekrem hazretleri Hz. Cibrîl'in bu tesellîsi üzerine nefs-i şerîflerini atmaktan vazgeçerdi. Fakat hicrân ve fetret-i vahiy uzadığı vakit yine dağ tepesine koşmak duygusunu getirir idi.

3533. Yine o kendini o gamdan ve endûhtan dolayı dağdan baş aşağı bırakırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Yine o, kendini o gamdan ve kederden dolayı dağdan aşağı bırakırdı.

3534. Tekrar o Cebrâîl zâhir olurdu, derdi ki: "Ey nazîrsiz şâh olan sen, bunu yapma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. Tekrar o Cebrail ortaya çıkardı, derdi ki: "Ey eşsiz şah olan sen, bunu yapma!"

3535. Hicabın keşfine kadar böyle idi. Nihâyet o güheri, o cîbinden buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. Hicabın kalkmasına kadar böyleydi. Nihayet o cevheri, o cebinden buldu.

Resûl-i Ekrem (a.s.) hicap olan fetretin (vahyin kesilmesi dönemi) ve ayrılığın kalkmasına ve ortadan kalkmasına kadar bu haldeydi. Sonunda o ilahi vahiy cevherini o zâtî yatkınlık cebinden buldu ve hüzünleri de sükûnet buldu.

Resûl-i Ekrem hazretleri hicâb olan fetretin ve hicrin keşfine ve zevâline kadar bu hâlde idi. Akıbet o vahy-i ilâhî cevherini o cîb-i isti'dâdından buldu ve hüzünleri de sükûnet buldu.

3536. Vaktaki her mihnet için kendilerini öldürürler, bu mihnetlerin aslıdır, onu nasıl çekerler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Her sıkıntı için kendilerini öldürdüklerinde, bu sıkıntıların aslıdır, onu nasıl çekerler?

İnsanlar her sıkıntı ve keder için kendilerini öldürdüklerinde ve intihar ettiklerinde, Hak'tan ayrılık ise bütün sıkıntıların ve kederlerin aslıdır. Bu sıkıntıya nasıl tahammül edip katlanırlar?

Vaktâki insanlar her mihnet ve keder için kendilerini öldürürler ve intihâr ederler, bu Hak'tan ayrılık ise bütün mihnetlerin ve kederlerin aslıdır. Bu mihnete nasıl tahammül edip çekerler?

3531. Hatta ona Cebrâîl “Sakın yapma, zîrâ sana "Emr-i kün"den çok devlet vardır!" derdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3531. Hatta ona Cebrail "Sakın yapma, çünkü sana "Emr-i kün"den çok devlet vardır!" derdi.

"Emr-i kün" ifadesinde "kün" Farsça olursa "kerden" mastarının şimdiki zaman emir kipi olur ve terkip, sıfat tamlaması olur; ["emr-kün"] "emredici" anlamına gelir; ve eğer Arapça olursa "kevn" mastarının şimdiki zaman emir kipi olup "ol" demek olur. Yani Hz. Cibril Resul-i Ekrem'e derdi ki, "Sakın kendini aşağıya atma, çünkü sana emredici olan Hak'tan çok devlet vardır; veya sana Hakk'ın "ol" emrinden çok devlet gelecektir."

"Emr-i kün” ibâresinde "kün" Fârisî olursa "kerden" masdarının emr-i hâzırı olur ve terkîb, vasf-ı terkîbî olur; ["emr-kün"] "emredici" ma'nâsına gelir; ve eğer Arabî olursa "kevn" masdarının emr-i hâzırı olup "ol" demek olur. Ya'ni Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem'e derdi ki, "Sakın kendini aşağıya atma, zîrâ sana emredici olan Hak'tan çok devlet vardır; veyâhud sana Hakk'ın "ol" emrinden çok devlet gelecektir."

3532. Mustafa atmaktan sakin olurdu. Yine hicrân koşmak getirirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3532. Mustafa atmaktan sakin olurdu. Yine hicrân koşmak getirirdi.

Resûl-i Ekrem hazretleri Hz. Cibrîl'in bu tesellisi üzerine şanlı nefsini atmaktan vazgeçerdi. Fakat ayrılık ve vahiy kesintisi uzadığı zaman yine dağ tepesine koşmak duygusunu getirirdi.

Resûl-i Ekrem hazretleri Hz. Cibrîl'in bu tesellîsi üzerine nefs-i şerîflerini atmaktan vazgeçerdi. Fakat hicrân ve fetret-i vahiy uzadığı vakit yine dağ tepesine koşmak duygusunu getirir idi.

3533. Yine o kendini o gamdan ve endûhtan dolayı dağdan baş aşağı bırakırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3533. Yine o, kendini o gamdan ve kederden dolayı dağdan aşağı bırakırdı.

3534. Tekrar o Cebrâîl zahir olurdu, derdi ki: "Ey nazîrsiz şâh olan sen, bunu yapma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3534. Tekrar o Cebrail ortaya çıkardı, derdi ki: "Ey eşsiz şah olan sen, bunu yapma!"

3535. Hicabın keşfine kadar böyle idi. Nihayet o güheri, o cibinden buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3535. Hicabın keşfine kadar böyle idi. Nihayet o cevheri, o cebinden buldu.

Resûl-i Ekrem (a.s.) hazretleri, hicap olan fetretin (vahyin kesilmesi dönemi) ve hicrin (ayrılığın) keşfine ve ortadan kalkmasına kadar bu hâlde idi. Sonunda o ilâhî vahiy cevherini o isti'dâd (yatkınlık) cebinden buldu ve hüzünleri de sükûnet buldu.

Resûl-i Ekrem hazretleri hicâb olan fetretin ve hicrin keşfine ve zevâline kadar bu hâlde idi. Akıbet o vahy-i ilâhî cevherini o cîb-i isti'dâdından buldu ve hüzünleri de sükûnet buldu.

3536. Vaktaki her mihnet için kendilerini öldürürler, bu mihnetlerin aslıdır, onu nasıl çekerler?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3536. Her sıkıntı için kendilerini öldürdüklerinde, bu sıkıntıların aslıdır, onu nasıl çekerler?

İnsanlar her sıkıntı ve keder için kendilerini öldürdüklerinde ve intihar ettiklerinde, Hak'tan ayrılık ise bütün sıkıntıların ve kederlerin aslıdır. Bu sıkıntıya nasıl tahammül edip katlanırlar?

Vaktâki insanlar her mihnet ve keder için kendilerini öldürürler ve intihâr ederler, bu Hak'tan ayrılık ise bütün mihnetlerin ve kederlerin aslıdır. Bu mihnete nasıl tahammül edip çekerler?

3537. Fedâîlikten adamlara hayret vardır. Bizden her birimiz bir sîretin fedâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. Fedakârlıktan dolayı insanlara şaşırmak gerekir. Bizden her birimiz bir davranışın fedaisidir.

İnsanların gösterdikleri fedakârlığa şaşılır. Çünkü kimisi bir kadına âşık olup onun uğrunda kendini öldürür ve kimisi servet kazanmak için her türlü tehlikeye atılıp canını feda eder ve kimisi şöhret için kutupların buzları arasında canını feda eder. Çünkü ölenin eline bir şey geçmez. Kalanların eline de nihayetinde kırılıp bozulacak olan bir çocuk oyuncağı geçer. Kısacası, dış görünüşe önem veren bizlerden her birimiz bir davranışın fedaisi olmuştur.

Adamların gösterdikleri fedâîliğe bir hayret vardır. Zîrâ kimisi bir kadına âşık olup onun uğrunda kendini öldürür ve kimisi tahsîl-i servet için her türlü tehlikelere atılıp can fedâ eder ve kimisi şöhret için kutubların buzları arasında canını fedâ eder. Zîrâ ölünün eline bir şey geçmez. Kalanların elinde de nihayette kırılıp bozulacak olan bir çocuk oyuncağı geçer. Velhâsıl ehl-i sûretten olan her birimiz bir sîretin fedâsı olmuştur.

3538. Ey saâdet, o kimseye ki ten fedâ etmiştir. Onun için ki onun fedası olmağa değer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Ey saadet, o kimseye ki ten feda etmiştir. Onun için ki onun fedası olmaya değer.

Ey ne mutlu o kimseye ki, bedenini feda olmaya değer kıymetli bir şeye feda etmiştir. O da beden perdesini yırtıp kendi hakikati olan Hakk'a ulaşmaktır.

Ey ne mutlu o kimseye ki, cismini fedâ olmağa değen bir kıymetli şeye fedâ etmiştir. O da cisim hicabını yırtıp kendi hakîkatı olan Hakk'a ulaşmaktır.

3539. Her birisi mâdemki bir fennin fedâsıdır ki, o yolda ömür sarfı ve ölmek lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Her biri mademki bir ilmin fedaisidir ki, o yolda ömür harcamak ve ölmek layıktır.

"Küştenî"deki "yâ", liyakat yâ'sıdır. Yani, insan fertlerinden her biri mademki görünen ilimlerden ve çeşitli bilimlerden bir ilme kendisini feda etmiştir, bu sebeple onun düşüncesine göre o ilim yolunda ömür harcamak ve ölmek layık ve uygundur.

“Küştenî”deki “yâ”, yâ-yı liyâkattır. Ya'ni, efrâd-ı beşerden her biri mâdemki fünûn-ı zâhireden ve ulûm-ı mütenevviadan bir fenne kendisini fedâ etmiştir, binâenaleyh onun fikrine göre o fen yolunda ömür sarfetmek ve ölmek lâyık ve münasibdir.

3540. Guruba veya şürûka mensûb olanda ölmeklikdir ki, o vakit şâik ne de [3545] meşûk kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Batışa veya doğuşa ait olanda ölmekliktir ki, o vakit ne âşık ne de maşuk kalır!

Bu dünya halkından her birinin bir sanatta canını feda etmesi, batışa veya doğuşa, yani bozulmaya veya oluşa ait olan şeylere muhabbet edip onlar uğruna ölmekliktir ki, o ölme vaktinde ne şevk ve aşk sahibi olan kimsenin varlığı kalır ne de onun şevkine ve aşkına sebep olan maşukun varlığı kalır!

Bu cihan halkından her birisini bir fende fedâ-yı cân etmesi gurûba ve şürûka ya'ni fesâda veyâ kevne mensûb olan eşyaya muhabbet edip onlar hakkında ölmeklikdir ki, o ölme vaktinde ne şevk ve aşk sahibi olan kimsenin vücûdu kalır ve ne de onun şevkine ve aşkına sebeb bulunan meşûkun vücûdu kalır!

3541. Bâri bu mukbil bu fennin fedâsı olsa ki, onda ölmekte yüz dirilik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. Bari bu bahtlı kişi bu ilmin fedaisi olsa ki, onda ölmekte yüz dirilik vardır.

3537. Fedâîlikten adamlara hayret vardır. Bizden her birimiz bir sîretin fedâsıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3537. Fedakârlıktan dolayı insanlara şaşırmak gerekir. Bizden her birimiz bir davranışın fedaisidir.

İnsanların gösterdikleri fedakârlığa şaşılır. Çünkü kimisi bir kadına âşık olup onun uğrunda kendini öldürür ve kimisi servet kazanmak için her türlü tehlikeye atılıp canını feda eder ve kimisi şöhret için kutupların buzları arasında canını feda eder. Çünkü ölenin eline bir şey geçmez. Kalanların eline de nihayetinde kırılıp bozulacak olan bir çocuk oyuncağı geçer. Kısacası, dış görünüşe önem veren bizlerden her birimiz bir davranışın fedaisi olmuştur.

Adamların gösterdikleri fedâîliğe bir hayret vardır. Zîrâ kimisi bir kadına âşık olup onun uğrunda kendini öldürür ve kimisi tahsîl-i servet için her türlü tehlikelere atılıp can fedâ eder ve kimisi şöhret için kutubların buzları arasında canını fedâ eder. Zîrâ ölünün eline bir şey geçmez. Kalanların elinde de nihayette kırılıp bozulacak olan bir çocuk oyuncağı geçer. Velhâsıl ehl-i sûretten olan her birimiz bir sîretin fedâsı olmuştur.

3538. Ey saâdet, o kimseye ki ten fedâ etmiştir. Onun için ki onun fedası olmağa değer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3538. Ey saadet, o kimseye ki ten feda etmiştir. Onun için ki onun fedası olmaya değer.

Ey ne mutlu o kimseye ki, bedenini feda olmaya değer kıymetli bir şeye feda etmiştir. O da beden perdesini yırtıp kendi hakikati olan Hakk'a ulaşmaktır.

Ey ne mutlu o kimseye ki, cismini fedâ olmağa değen bir kıymetli şeye fedâ etmiştir. O da cisim hicabını yırtıp kendi hakîkatı olan Hakk'a ulaşmaktır.

3539. Her birisi mâdemki bir fennin fedâsıdır ki, o yolda ömür sarfı ve ölmek lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3539. Her biri mademki bir ilmin fedaisidir ki, o yolda ömür harcamak ve ölmek layıktır.

"Küştenî"deki "yâ", liyakat yâ'sıdır. Yani, insan fertlerinden her biri mademki görünen ilimlerden ve çeşitli bilimlerden bir ilme kendisini feda etmiştir, bu sebeple onun düşüncesine göre o ilim yolunda ömür harcamak ve ölmek layık ve uygundur.

“Küştenî”deki “yâ”, yâ-yı liyâkattır. Ya'ni, efrâd-ı beşerden her biri mâdemki fünûn-ı zâhireden ve ulûm-ı mütenevviadan bir fenne kendisini fedâ etmiştir, binâenaleyh onun fikrine göre o fen yolunda ömür sarfetmek ve ölmek lâyık ve münasibdir.

3540. Guruba veya şürûka mensûb olanda ölmeklikdir ki, o vakit şâik ne de [3545] meşûk kalır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3540. Batışa veya doğuşa ait olanda ölmekliktir ki, o vakit ne âşık ne de maşuk kalır!

Bu dünya halkından her birinin bir sanatta canını feda etmesi, batışa veya doğuşa, yani bozulmaya veya oluşa ait olan şeylere muhabbet edip onlar uğruna ölmekliktir ki, o ölme vaktinde ne şevk ve aşk sahibi olan kimsenin varlığı kalır ne de onun şevkine ve aşkına sebep olan maşukun varlığı kalır!

Bu cihan halkından her birisini bir fende fedâ-yı cân etmesi gurûba ve şürûka ya'ni fesâda veyâ kevne mensûb olan eşyaya muhabbet edip onlar hakkında ölmeklikdir ki, o ölme vaktinde ne şevk ve aşk sahibi olan kimsenin vücûdu kalır ve ne de onun şevkine ve aşkına sebeb bulunan meşûkun vücûdu kalır!

3541. Bâri bu mukbil bu fennin fedâsı olsa ki, onda ölmekte yüz dirilik vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3541. Bari bu bahtiyar kişi bu ilmin fedaisi olsa ki, onda ölmekte yüz dirilik vardır.

Herhangi bir ilme yönelen ve ilgi gösteren kişi bu ilmin fedaisi olsa ki, o ilimde ölmekte yüz dirilik ve sonsuz hayat vardır; o ilim de Hakk'ın aşkı ve muhabbeti yolunda cisminin ve canının kayıtlarından geçmektir.

Herhangi bir fenne ikbâl ve teveccüh eden kimse bu fennin fedâsı olsa ki, o fende ölmekte yüz dirilik ve hayât-ı ebediyye vardır, o fen dahi Hakk'ın aşkı ve muhabbeti yolunda cisminin ve canının kaydından geçmektir.

3542. Âşık ve ma'şûk ve onun aşkı devâm üzeredir. İki âlemde nasîbli ve iyi namlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. Âşık, ma'şûk ve onun aşkı devam üzeredir. İki âlemde nasîpli ve iyi namlıdır.

Yani, Hak yolunda bedeninden ve canından geçen kişinin yanında, âşık olan o fedakâr ve ma'şûk olan Hak ve o fedakârın aşkı devam üzeredir. Hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında aşk bağıntısından ve ma'şûkun zevkinden nasibi vardır; ve dünyada insanlar yanında ve ahirette hakikat ehli yanında iyi namlıdır.

Ya'ni, Hak yolunda cisminden ve canından geçen kimsenin indinde âşık olan o fedakâr ve ma'şûk olan Hak ve o fedakârın aşkı devâm üzredir. Hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem de hayât-ı uhreviyyede nisbet-i aşktan ve zevk-i ma'şûktan nasîbi vardır; ve dünyâda beşer indinde ve âhirette ehl-i hakîkat indinde iyi namlıdır.

3543. Ey kerîmlerim, hevâ ehline merhamet ediniz! Onların şânı helâkten sonra helâkin vürüdudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. Ey kerîmlerim, hevâ ehline merhamet ediniz! Onların şânı helâkten sonra helâkin vürüdudur.

"Tevâ", helâk; "vird", burada "vürûd etmek, gelmek ve hazır olmak" anlamındadır. Ey kerîm olan kâmillerim, nefsin hevâsına uyanlara acıyınız! Çünkü onların hâl ve şânı, helâkten sonra helâkin gelmesidir. Birinci helâk, zorunlu ölüm; ikinci helâk ise âhiret helâkidir ki, zorunlu ölümden daha şiddetlidir.

“Tevâ”, helâk; “vird”, burada “vürûd etmek, gelmek ve hazır olmak” ma'nâsınadır. Ey kerîm olan kâmillerim, hevâ-yı nefs ehline acıyınız! Zîrâ onların hâl ve şânı helâkten sonra helâkin gelmesidir. Birinci helâk, mevt-i ıztırârî, ikinci helâk helâk-i uhrevîdir ki mevt-i iztırârîden eşeddir.

3544. “Ey bey, onun şedîdliğini affet! Onun derdine ve bedbahtlığına nazar et!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. “Ey bey, onun şiddetini affet! Onun derdine ve bedbahtlığına bak!”

Zahideye öfkelenip kapısını tekmeleyen beye komşuları şefaat edip beye hitaben dediler ki: “Ey bey, onun şiddetini ve kabalığını affet, sen onun tersliğine bakma, derdine ve bedbahtlığına bak!”

Zâhide öfkelenip kapısını tekmeleyen beye komşuları şefâat edip beye hitâben dediler ki: “Ey bey, onun şedîdliğini ve kabalığını affet, sen onun tersliğine bakma, derdine ve bedbahtlığına bak!”

3545. “Tâ ki senin cürmünden dahi Hudâ bir afv ede! Senin zilletine mağfiret doldura!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. “Tâ ki senin suçundan dahi Allah bir afv ede! Senin zilletine mağfiret doldura!”

Bazı nüshalarda “zillet” yerine, “hata” anlamına gelen “zellet” (زلت) geçmektedir.

Ba'zı nüshada “zillet” yerine, “hatâ” ma'nâsına olan “zellet” (زلت) vâki'dir.

3546. “Sen gafletten dolayı çok testi kırmışsın, afv ümîdine gönül bağlamışsın!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. “Sen gafletten dolayı çok testi kırmışsın, af dileme ümidine gönül bağlamışsın!”

Herhangi bir ilme yönelen ve ilgi gösteren kimse, bu ilmin fedaisi olsa ki, o ilimde ölmekte yüz dirilik ve sonsuz yaşam vardır, o ilim de Hakk'ın aşkı ve sevgisi yolunda bedeninin ve canının kaydından geçmektir.

Herhangi bir fenne ikbâl ve teveccüh eden kimse bu fennin fedâsı olsa ki, o fende ölmekte yüz dirilik ve hayât-ı ebediyye vardır, o fen dahi Hakk'ın aşkı ve muhabbeti yolunda cisminin ve canının kaydından geçmektir.

3542. Aşık ve ma'şûk ve onun aşkı devâm üzeredir. İki âlemde nasîbli ve iyi namlıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3542. Âşık, maşuk ve onun aşkı devamlıdır. İki âlemde de nasîpli ve iyi namlıdır.

Yani, Hak yolunda bedeninden ve canından vazgeçen kişinin nazarında, âşık olan o fedakâr kişi, maşuk olan Hak ve o fedakârın aşkı devamlıdır. Hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında aşk bağıntısından ve maşukun zevkinden nasibi vardır; ve dünyada insanlar katında, ahirette ise hakikat ehli katında iyi namlıdır.

Ya'ni, Hak yolunda cisminden ve canından geçen kimsenin indinde âşık olan o fedakâr ve ma'şûk olan Hak ve o fedakârın aşkı devâm üzredir. Hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem de hayât-ı uhreviyyede nisbet-i aşktan ve zevk-i ma'şûktan nasîbi vardır; ve dünyâda beşer indinde ve âhirette ehl-i hakîkat indinde iyi namlıdır.

3543. Ey kerîmlerim, hevâ ehline merhamet ediniz! Onların şânı helâkten sonra helâkin vürüdudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3543. Ey kerîmlerim, hevâ ehline merhamet ediniz! Onların şânı helâkten sonra helâkin vürüdudur.

"Teva", helâk; "vird", burada "vürûd etmek, gelmek ve hazır olmak" anlamındadır. Ey kerîm olan kâmillerim (olgunlaşmış kişilerim), nefsin hevâsına uyanlara acıyınız! Çünkü onların hâl ve şânı helâkten sonra helâkin gelmesidir. Birinci helâk, zorunlu ölüm; ikinci helâk ise uhrevî helâktir ki, zorunlu ölümden daha şiddetlidir.

“Teva”, helâk; “vird”, burada “vürûd etmek, gelmek ve hazır olmak” ma'nâsınadır. Ey kerîm olan kâmillerim, hevâ-yı nefs ehline acıyınız! Zîrâ onların hâl ve şânı helâkten sonra helâkin gelmesidir. Birinci helâk, mevt-i ıztırârî, ikinci helâk helâk-i uhrevîdir ki mevt-i iztırârîden eşeddir.

3544. "Ey bey, onun şedîdliğini affet! Onun derdine ve bedbahtlığına nazar et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3544. "Ey bey, onun şiddetini affet! Onun derdine ve bedbahtlığına bak!"

Zahide öfkelenip kapısını tekmeleyen beye komşuları şefaat edip beye hitaben dediler ki: "Ey bey, onun şiddetini ve kabalığını affet, sen onun tersliğine bakma, derdine ve bedbahtlığına bak!"

Zâhide öfkelenip kapısını tekmeleyen beye komşuları şefâat edip beye hitâben dediler ki: "Ey bey, onun şedîdliğini ve kabalığını affet, sen onun tersliğine bakma, derdine ve bedbahtlığına bak!"

3545. “Tâ ki senin cürmünden dahi Hudâ bir afv ede! Senin zilletine mağfiret doldura!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3545. “Tâ ki senin suçundan dahi Allah bir afv eylesin! Senin zilletine mağfiret doldursun!"

Bazı nüshalarda "zillet" yerine, "hata" anlamına gelen "zellet" (زلت) geçmektedir.

Ba'zı nüshada "zillet" yerine, "hatâ" ma'nâsına olan "zellet" (زلت) vâki'dir.

3546. "Sen gafletten dolayı çok testi kırmışsın, afv ümîdine gönül bağlamışsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3546. "Sen gafletten dolayı çok testi kırmışsın, affedilme ümidine gönül bağlamışsın!"

3547. “Affet, tâ ki cezâda afv bulasın! Kader, sezâda kılı yarar.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. "Affet ki, cezada af bulasın! Kader, cezada kılı kırar."

Yani "Merhamet edenlere Rahman merhamet eder. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsinler!" hadis-i şerifi gereğince, "Ey bey, bu zâhidin hâline merhamet edip affet! Çünkü ilahi kader, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) yani "Kim zerre miktarı hayır işlerse, onu görür" ayet-i kerimesi gereğince herkesin layık olduğu mükâfatı vermek konusunda kılı kırk yarar ve inceden inceye hesap üzerine muamele eder.

Emirin o şefaatçilere ve komşulara "Rahip niçin edepsizlik etti ve şarap testisini niçin kırdı? Ben bu konuda şefaat kabul etmeyeceğim. Çünkü yemin etmişim ki, onun cezasını vereyim!" diye cevap söylemesi

Ya'ni “Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsinler!” hadîs-i şerîfi mûcibince, “Ey bey, bu zâhidin hâline merhamet edip affet! Zîrâ kader-i ilâhî فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) ya'ni “Kim zerre miskâli hayır işlerse, onu görür” âyet-i kerîme-si mûcibince herkesin lâyık olduğu mükâfâtı vermek husûsunda kılı kırk yarar ve inceden inceye hesâb üzerine muâmele eder.

Emîrin o şefâatçilere ve komşulara “Râhib niçin edebsizlik etti ve şarâb testisini niçin kırdı? Ben bu babda şefâat kabûl etmeyeceğim. Zîrâ yemîn etmişim ki, onun sezâsını vereyim!” diye cevâb söylemesi

3548. Bey dedi: “O kimdir? Tâ ki bizim testimize bir taş vura, testiyi kıra!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Bey dedi: “O kimdir? Tâ ki bizim testimize bir taş vura, testiyi kıra!”

3549. “Vaktâki erkek arslan benim mahallemden geçmeyi tasarlar, yüz hazer ile korka korka geçer.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. “Erkek aslan benim mahallemden geçmeyi düşündüğünde, yüz bin korkuyla çekinerek geçer.”

3550. “Bizim bendemizin kalbini niçin incitti? Bizi misâfirlerin önünde hacil etti!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. "Bizim kulumuzun kalbini niçin incitti? Bizi misafirlerin önünde utandırdı!"

3547. Affet, tâ ki cezâda afv bulasın! Kader, sezâda kılı yarar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3547. Affet ki, cezada af bulasın! Kader, karşılık vermede kılı kırk yarar.

Yani "الراحمون يرحمهم الرحمان ارحموا من في الارض يرحمكم من في السماء" "Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsinler!" hadis-i şerifi gereğince, "Ey bey, bu zâhidin hâline merhamet edip affet! Çünkü ilâhî kader "فَمَن يَعْمل مثْقَالَ ذَرَّةٍ خيرًا يَرَهُ" (Zilzâl, 99/7) yani "Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür" ayet-i kerimesi gereğince herkesin lâyık olduğu mükâfatı vermek hususunda kılı kırk yarar ve inceden inceye hesap üzerine muamele eder.

Emîrin o şefaatçilere ve komşulara "Rahip niçin edepsizlik etti ve şarap testisini niçin kırdı? Ben bu konuda şefaat kabul etmeyeceğim. Çünkü yemin etmişim ki, onun cezasını vereyim!" diye cevap söylemesi

Yani "الراحمون يرحمهم الرحمان ارحموا من في الارض يرحمكم من في السماء" "Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsinler!" hadîs-i şerîfi mûcibince, "Ey bey, bu zâhidin hâline merhamet edip affet! Zîrâ kader-i ilâhî "فَمَن يَعْمل مثْقَالَ ذَرَّةٍ خيرًا يَرَهُ" (Zilzâl, 99/7) ya'ni "Kim zerre miskāli hayr işlerse, onu görür" âyet-i kerîmesi mûcibince herkesin lâyık olduğu mükâfâtı vermek husûsunda kılı kırk yarar ve inceden inceye hesâb üzerine muâmele eder.

Emîrin o şefâatçilere ve komşulara “Râhib niçin edebsizlik etti ve şarâb testisini niçin kırdı? Ben bu babda şefâat kabûl etmeyeceğim. Zîrâ yemîn etmişim ki, onun sezâsını vereyim!” diye cevâb söylemesi

3548. Bey dedi: "O kimdir? Tâ ki bizim testimize bir taş vura, testiyi kıra!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3548. Bey dedi: "O kimdir? Bizim testimize bir taş atıp testiyi kırsın!"

3549. "Vaktaki erkek arslan benim mahallemden geçmeyi tasarlar, yüz hazer ile korka korka geçer."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3549. Erkek aslan benim mahallemden geçmeyi tasarladığı zaman, yüz bin korkuyla ve çekinerek geçer.

3550. "Bizim bendemizin kalbini niçin incitti? Bizi misafirlerin önünde hacil etti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3550. "Bizim kulumuzun kalbini niçin incitti? Bizi misafirlerin önünde utandırdı!"

3551. "Bir şerbet ki, onun kanından iyidir, döktü. Şimdi kadınlar gibi bizden kaçtı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. "Bir şerbet ki, onun kanından iyidir, döktü. Şimdi kadınlar gibi bizden kaçtı."

"Şerbet"ten kasıt, âşıkların kalpleri testilerinde bulunan ilâhî aşk şarabıdır. "Taş"tan kasıt, dokundurmadır (ta'rîz). "Dökme"den kasıt, dokundurma sebebiyle âşıkın kalbinde kırılma ve karışıklık meydana gelmesidir. "Zâhidin kaçması", bu dokundurma üzerine âşıkın görünen hâlinde ortaya çıkan celâl sıfatının etkisinden ürkmesidir. Yani, "Zâhidin damarlarında dolaşan maddî kandan daha iyi olan ilâhî aşk şarabını, dokundurması sebebiyle âşıkın kalbini kırık ve karışık hâle getirdi. Şimdi de bizden ortaya çıkan celâl sıfatından ürktü."

"Şerbet"ten murâd, âşıkların kalbleri testilerinde olan aşk-ı ilâhî şarâbıdır. "Taş"tan murâd, ta'rîzdir. "Dökme"ten murâd, ta'rîz sebebiyle âşıkın kalbinde inkisâr ve teşevvüş husûlüdür. "Zâhidin kaçması", bu ta'rîz üzerine âşıkın zâhirinde nümâyân olan sıfat-ı celâl eserinden ürkmesidir. Ya'ni, "Zâhidin damarlarında cereyân eden maddî kandan daha iyi olan şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi ta'rîzi sebebiyle âşıkın kalbini münkesir ve müşevveş etti. Şimdi de bizden hâsıl olan sıfat-ı celâlden ürktü."

3552. "Fakat o benim elimden ne vakit canı götürür? Tut ki kuş gibi yukarı uçsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. "Fakat o benim elimden ne zaman canını kurtarır? Farz et ki kuş gibi yukarı uçsun!"

Yani, "O zahit benden ürktü ve kaçtı. Fakat o, farz et ki, kuş gibi havaya uçsa bile benim elimden canını kurtaramaz!"

Menkıbe: Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şöyle buyrulur: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz evin çatısı üzerindeydi. Ashabından bir grup evin içinde hakikatler ve manalar bahsiyle meşgul idiler. Onlardan biri şiddetli şevk ve zevk sebebiyle hararetli ciğerinden bir ah çekti. Tanınmış bir kişi sokaktan geçmekteydi. Bu ah sesini işitip: "Dam üzerinde Hz. Mevlânâ'nın hastalığını işitiyor musunuz?" dedi. Hz. Mevlânâ da gayret sâikasıyla inleyip "Bakalım, hastalık kime isabet eder?" buyurdular. İlahi takdirle o şahıs bir hastalığa yakalandı ve söz konusu hastalık devam edip tedavisinden aciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infiali aklına gelip bu hastalığın sebebi onların şerefli gönüllerinin infialinden ileri geldiğini bilerek kalkıp Hz. Mevlânâ'ya gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgul oldu. Tövbesi kabul edilince o hastalık ondan yok oldu."

Ya'ni, "O zâhid benden ürktü ve kaçtı. Fakat o, farz et ki, kuş gibi hava-ya uçsa bile benim elimden canını kurtaramaz!"

Menkıbe: Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da buyrulur ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbından bir tâife evin içinde hakâyık ve maânî bahsi ile meşgul idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işidip: "Dam üzerinde Hz. Mevlânâ'nın illetini işitiyor mu-sunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i gayretle inleyip "Bakalım, illet ki-mè vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftdâr ol-du ve illet-i mezkûre temâdî edip tedâvîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şe-rîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfâr ile meşgul oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."

3553. "Kendi kahrımın okunu onun kanadına vururum. Onun arda kalacak kolunu kanadını koparırım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. "Kendi kahrımın okunu onun kanadına vururum. Onun arda kalacak kolunu kanadını koparırım!"

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya demektir. "Perr ü bâl"den kasıt, cisimdir. Bu şerefli beyit, kendi Hakk Yolcusu olan âşığa meydana gelen sitemden dolayı

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ demektir "Perr ü bâl"den murâd, cisimdir. Bu beyt-i şerîf, kendi sâliki olan âşıka vâki' ta'rîzden dolayı

3551. Bir şerbet ki, onun kanından iyidir, döktü. Şimdi kadınlar gibi bizden kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3551. Bir şerbet ki, onun kanından iyidir, döktü. Şimdi kadınlar gibi bizden kaçtı.

"Şerbet"ten kasıt, âşıkların kalpleri testilerinde bulunan ilâhî aşk şarabıdır. "Taş"tan kasıt, dokundurmadır (ta'rîz). "Dökmek"ten kasıt, dokundurma sebebiyle âşıkın kalbinde kırgınlık ve karışıklık meydana gelmesidir. "Zâhidin kaçması", bu dokundurma üzerine âşıkın zahirinde beliren celâl sıfatının etkisinden ürkmesidir. Yani, "Zâhidin damarlarında dolaşan maddî kandan daha iyi olan ilâhî aşk şarabını, dokundurması sebebiyle âşıkın kalbini kırgın ve karışık etti. Şimdi de bizden ortaya çıkan celâl sıfatından ürktü."

"Şerbet"ten murâd, âşıkların kalbleri testilerinde olan aşk-ı ilâhî şarabıdır. "Taş"tan murâd, ta'rîzdir. "Dökmek"ten murâd, ta'rîz sebebiyle âşıkın kalbinde inkisâr ve teşevvüş husûlüdür. "Zâhidin kaçması", bu ta'rîz üzerine âşıkın zâhirinde nümâyân olan sıfat-ı celâl eserinden ürkmesidir. Ya'ni, "Zâhidin damarlarında cereyan eden maddî kandan daha iyi olan şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi ta'rîzi sebebiyle âşıkın kalbini münkesir ve müşevveş etti. Şimdi de bizden hâsıl olan sıfat-ı celâlden ürktü."

3552. Fakat o benim elimden ne vakit canı götürür? Tut ki kuş gibi yukarı uçsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3552. Fakat o benim elimden ne zaman canını kurtarır? Farz et ki kuş gibi yukarı uçsun!

Yani, "O zahit benden ürktü ve kaçtı. Fakat o, farz et ki, kuş gibi havaya uçsa bile benim elimden canını kurtaramaz!" Menkıbe: Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da buyrulur ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz evin çatısı üzerinde idi. Ashabından bir grup evin içinde hakikatler ve manalar bahsi ile meşgul idiler. Onlardan birisi şiddetli şevk ve zevk sebebiyle hararetli ciğerinden bir ah çekti. Tanınmış bir şahıs sokaktan geçmekte idi. Bu ah sesini işitip: "Dam üzerinde Hz. Mevlânâ'nın hastalığını işitiyor musunuz?" dedi. Hz. Mevlânâ da gayretin sevk etmesiyle inleyip "Bakalım, hastalık kime isabet eder?" buyurdular. İlahi takdir ile o şahıs bir hastalığa yakalandı ve söz konusu hastalık devam edip tedavisinden aciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın gücenmesi hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların şerefli gönüllerinin gücenmesinden ileri geldiğini bilerek kalkıp Hz. Mevlânâ'ya gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgul oldu. Tövbesi kabul ile birleştiği için o hastalık ondan yok oldu."

Ya'ni, “O zâhid benden ürktü ve kaçtı. Fakat o, farz et ki, kuş gibi havaya uçsa bile benim elimden canını kurtaramaz!" Menkıbe: Menâkıb-i Sipehsâlâr'da buyrulur ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbından bir tâife evin içinde hakāyık ve maânî bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işidip: "Dam üzerinde Hz. Mevlânâ'nın illetini işitiyor musunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i gayretle inleyip "Bakalım, illet kimè vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftdâr oldu ve illet-i mezkûre temâdî edip tedavîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfâr ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."

3553. Kendi kahrımın okunu onun kanadına vururum. Onun arda kalacak kolunu kanadını koparırım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3553. Kendi kahrımın okunu onun kanadına vururum. Onun arda kalacak kolunu kanadını koparırım!

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşya demektir. "Perr ü bâl"den kasıt, cisimdir. Bu şerefli beyit, kendi Hakk Yolcusu olan âşığa meydana gelen sitemden dolayı insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) mürşidin dilindendir: Yani, "Benim Hakk Yolcum'a sitem eden o zâhidin cismine kendi kahrımın okunu saplarım; onun zaten zorunlu ölümle başından arta kalacak olan cismini sakat bir hâle getiririm!"

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ demektir "Perr ü bâl"den murâd, cisimdir. Bu beyt-i şerîf, kendi sâliki olan âşıka vâki' ta'rîzden dolayı mürşid-i kâmil lisânındandır: Ya'ni, "Benim sâlikime ta'rîz eden o zâhidin cismine kendi kahrımın okunu saplarım; onun zâten mevt-i ıztırârî ile başından arta kalacak olan cismini ma'lûl bir hâle getiririm!"

3554. "Eğer benim sa'yimden dolayı katı taş içine giderse, onu taşın içinden şimdi dışarıya çekerim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. "Eğer benim çabamdan dolayı katı taşın içine giderse, onu taşın içinden şimdi dışarıya çekerim!"

Benim tasarrufumdan (manevi gücümden) kurtulmak için farz edelim ki katı taş ve kaya içine kaçıp giderse, onu o taşın içinden bile dışarıya çıkarırım. Kısacası elimden kurtulamaz!

"Benim tasarrufumdan kurtulmak için bilfarz katı taş ve kaya içine kaçıp giderse, onu o taş içinden bile dışarıya çıkarırım. Velhâsıl elimden kurtulamaz!"

3555. "Ben onun cismine bir darbe sürerim ki, pezevenkciklere bir ibret olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. "Ben onun bedenine öyle bir darbe vururum ki, pezevenkçiklere ibret olur!"

"Kuvvâd", "züvvâr" vezninde "kāid" kelimesinin çoğuludur. "Hayvanı çeken adam"a denir ki, "yedekçi" olarak adlandırılır. Pezevenge bu anlamdan dolayı denir (Kamus). "Kuvvâdekân râ"daki "kâf" küçültme kâfıdır. "Kuvvâd" çoğul olduğu hâlde Farsça kurala göre "ân" ile çoğul yapılması, Fars dilinde kullanılır. Nasıl ki "esrâr", "sırr"ın çoğulu olduğu hâlde ona tekrar Farsçanın çoğul edatını ekleyip "esrârhâ" derler. Başka benzerleri de vardır.

"Kuvvâd", züvvâr vezninde "kāid"nin cem'idir. "Hayvanı yeden adam"a denir ki, "yedekçi" ta'bîr olunur. Pezevenge ıtlâkı bu ma'nâdandır (Kāmûs). "kuvvâdekân râ"daki "kâf" kâf-ı tasğîrdir. "Kuvvâd" cemi' olduğu hâlde kāide-i fârisiyye üzere "ân" ile cem'i, lisân-ı Fârisî'de müsta'meldir. Nitekim "esrâr", "sırr"ın cem'i olduğu hâlde ona tekrar Fârisî'nin cem' edâtını ilave edip "esrârhâ" derler. Başka emsâli de vardır.

3556. "Herkese hîlekâr hem de bize! Şimdi onun ve yüz onun gibisinin hakkını vereyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. "Herkese hilekâr hem de bize! Şimdi onun ve yüz onun gibisinin hakkını vereyim!"

"O zahit herkese karşı hilekâr ve riyakâr, hem de bize karşı hilekâr ha! Ben şimdi onun gibi olan yüz hilekâr zahidin hakkını vereyim de görsün!"

"O zâhid herkese karşı hîlekâr ve riyâkâr, hem de bize karşı hîlekâr ha! Ben şimdi onun gibi olan yüz hîlekâr zâhidin hakkını vereyim de görsün!"

3557. Onun kan yiyici öfkesi bir serkeş olmuş idi. Onun ağzından bir ateş zâhir olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Onun kan yiyici öfkesi bir serkeş olmuş idi. Onun ağzından bir ateş zâhir olur idi.

O beyin kan içici ve adam öldürücü olan öfkesi, bir serkeş olmuş ve azmış bir hâle gelmiş idi ve onun ağzından çıkan sözler bir ateş gibi yakıcı idi. Bu sözler, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dilindendir: Yani, "Benim sâlikime (Hakk Yolcusu) sataşan o zâhidin (dünyadan el çekmiş kişinin) bedenine kendi kahrımın okunu saplarım; onun zaten zorunlu ölümle başından arta kalacak olan bedenini sakat bir hâle getiririm!"

O beyin kan içici ve adam öldürücü olan öfkesi, bir serkeş olmuş ve azmış bir hâle gelmiş idi ve onun ağzından çıkan sözler bir ateş gibi yakıcı idi. mürşid-i kâmil lisânındandır: Ya'ni, "Benim sâlikime ta'rîz eden o zâhidin cismine kendi kahrımın okunu saplarım; onun zâten mevt-i ıztırârî ile başından arta kalacak olan cismini ma'lûl bir hâle getiririm!"

3554. Eğer benim sa'yimden dolayı katı taş içine giderse, onu taşın içinden şimdi dışarıya çekerim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3554. Eğer benim çabamdan dolayı katı taş içine giderse, onu taşın içinden şimdi dışarıya çekerim!

Benim tasarrufumdan kurtulmak için farz edelim ki katı taş ve kaya içine kaçıp giderse, onu o taş içinden bile dışarıya çıkarırım. Kısacası elimden kurtulamaz!

Benim tasarrufumdan kurtulmak için bilfarz katı taş ve kaya içine kaçıp giderse, onu o taş içinden bile dışarıya çıkarırım. Velhâsıl elimden kurtulamaz!

3555. Ben onun cismine bir darbe sürerim ki, pezevenkciklere bir ibret olur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3555. Ben onun bedenine öyle bir darbe vururum ki, küçük pezevenklere ibret olur!

"Kuvvâd", "züvvâr" vezninde "kāid" kelimesinin çoğuludur. "Hayvanı çeken adam"a denir ki, "yedekçi" olarak adlandırılır. Pezevenge bu anlamdan dolayı denilmiştir (Kamus). "Kuvvâdekân râ"daki "kâf" küçültme kâfıdır. "Kuvvâd" çoğul olduğu hâlde Farsça kuralına göre "ân" ile çoğul yapılması, Fars dilinde kullanılan bir durumdur. Nasıl ki "esrâr", "sırr"ın çoğulu olduğu hâlde ona tekrar Farsçanın çoğul ekini ekleyip "esrârhâ" derler. Başka benzerleri de vardır.

"Kuvvâd", züvvâr vezninde "kāid"nin cem'idir. "Hayvanı yeden adam"a denir ki, "yedekçi" ta'bîr olunur. Pezevenge ıtlâkı bu ma'nâdandır (Kāmûs). "kuvvâdekân râ"daki "kâf" kâf-ı tasğîrdir. "Kuvvâd" cemi' olduğu hâlde kāide-i fârisiyye üzere "ân" ile cem'i, lisân-ı Fârisî'de müsta'meldir. Nitekim "esrâr", "sırr"ın cem'i olduğu hâlde ona tekrar Fârisî'nin cem' edâtını ilave edip "esrârhâ" derler. Başka emsâli de vardır.

3556. Herkese hîlekâr hem de bize! Şimdi onun ve yüz onun gibisinin hakkını vereyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3556. Herkese hilekâr, hem de bize! Şimdi onun ve yüz onun gibisinin hakkını vereyim!

O zâhid herkese karşı hilekâr ve riyakâr, hem de bize karşı hilekâr ha! Ben şimdi onun gibi olan yüz hilekâr zâhidin hakkını vereyim de görsün!

O zâhid herkese karşı hîlekâr ve riyâkâr, hem de bize karşı hîlekâr ha! Ben şimdi onun gibi olan yüz hîlekâr zâhidin hakkını vereyim de görsün!

3557. Onun kan yiyici öfkesi bir serkeş olmuş idi. Onun ağzından bir ateş zâhir olur idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3557. Onun kan yiyici öfkesi bir serkeş olmuş idi. Onun ağzından bir ateş zâhir olur idi.

O beyin kan içici ve adam öldürücü olan öfkesi, bir serkeş olmuş ve azmış bir hâle gelmiş idi ve onun ağzından çıkan sözler bir ateş gibi yakıcı idi.

O beyin kan içici ve adam öldürücü olan öfkesi, bir serkeş olmuş ve azmış bir hâle gelmiş idi ve onun ağzından çıkan sözler bir ateş gibi yakıcı idi.

## Zahidin şefâatçilerinin ve komşularının ikinci def'a olarak beyin elini ve ayağını öpmesi ve yalvarması

3558. O şefâatçiler onun sözünden ve gürültüsünden dolayı onun elini ve ayağını nice def'a öptüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. O şefaatçiler, onun sözünden ve gürültüsünden dolayı onun elini ve ayağını nice defa öptüler.

Zahidin komşuları ve şefaatçileri, beyin ateşli sözünden ve gürültüsünden etkilenip zahidi affetmesi için beyin elini ve ayağını birçok defalar öptüler ve yalvardılar da dediler:

Zahidin komşuları ve şefâatçileri beyin âteşîn sözünden ve gürültüsünden müteessir olup zâhidi affetmesi için beyin elini ve ayağını birçok def'alar öptüler ve yalvardılar da dediler:

3559. Ki: "Ey bey, senden kîn çekicilik lâyık olmaz. Eğer şarab gittiyse sen şarabsız da hoşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Ki: "Ey bey, senden kin çekmek lâyık olmaz. Eğer şarap gittiyse sen şarapsız da hoşsun!"

"Keşî" kelimesi, "keşîden" (çekmek) mastarından gelen bir muzari fiil (şimdiki/geniş zaman) ve muhatap (ikinci tekil şahıs) kipi olduğuna göre, tercüme yukarıdaki şekilde olur. Eğer "küşten" (öldürmek) mastarından gelen bir muzari fiil ve muhatap kipi olursa, tercüme şöyle olması gerekir: "Ey bey, senden bunu öldürmen lâyık olmaz!" Yani "Ey bey, kin tutmak senin şanına lâyık değildir. Veyahut bu zâhidi (dünya nimetlerinden el çekmiş kişiyi) öldürmek senin şanına lâyık olmaz. Eğer şarap döküldüyse senin şerefli tabiatın şarapsız dahi latiftir!"

"Keşî", "keşîden" masdarından fiil-i muzâri' muhatab olduğuna göre tercüme yukarıdaki vech ile olur. Eğer "küşten" masdarından fiil-i muzâri' muhâtab sîgası olursa tercüme şöyle olmak icâb eder: "Ey bey, senden lâyık olmaz ki bunu öldüresin!" Ya'ni "Ey bey, kîn tutuculuk senin şânına lâyık değildir. Veyâhud bu zâhidi öldürmek senin şânına lâyık olmaz. Eğer şarâb döküldü ise senin tab'-ı şerîfin şarâbsız dahi latîfdir!"

3560. "Şarab sermayeyi senin lütfundan götürür. Suyun letafeti, senin letafetinden hasret yer." [3565]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. "Şarap sermayeyi senin lütfundan götürür. Suyun letafeti, senin letafetinden hasret yer." [3565]

Yani, "Maddî şaraptan bedene bir zevk oluşur ve zevk bir anlam ve vicdanî bir hal olup sözle tanımlanamaz. Ey insân-ı kâmil, sen ise hakiki şarapla sarhoş bir haldesin ki, bu zevk maddî şarap zevkinin kıyaslanması imkânsız bir üstündedir; hatta maddî şarabın zevki, senin içindeki letafetin bir

Ya'ni, "Sûrî şarâbdan cisme bir zevk hâsıl olur ve zevk bir ma'nâ ve bir hâl-i vicdânî olup lafz ile ta'rîf edilemez. Ey insân-ı kâmil, sen ise şarâb-ı hakîkî ile sarhoş bir hâldesin ki, bu zevk sûrî şarâb zevkinin gayr-ı kābil-i kıyâs bir fevkındedir; ve belki sûrî şarabın zevki, senin bâtınındaki letâfetin bir

## Zahidin şefâatçilerinin ve komşularının ikinci def'a olarak beyin elini ve ayağını öpmesi ve yalvarması

3558. O şefâatçiler onun sözünden ve gürültüsünden dolayı onun elini ve ayağını nice def'a öptüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3558. O şefaatçiler, onun sözünden ve gürültüsünden dolayı onun elini ve ayağını nice defa öptüler.

Zahidin komşuları ve şefaatçileri, beyin ateşli sözünden ve gürültüsünden etkilenip zahidi affetmesi için beyin elini ve ayağını birçok defalar öptüler ve yalvardılar da dediler:

Zahidin komşuları ve şefâatçileri beyin âteşîn sözünden ve gürültüsünden müteessir olup zâhidi affetmesi için beyin elini ve ayağını birçok def'alar öptüler ve yalvardılar da dediler:

3559. Ki: "Ey bey, senden kîn çekicilik lâyık olmaz. Eğer şarab gittiyse sen şarabsız da hoşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3559. Ki: "Ey bey, senden kin çekmek lâyık olmaz. Eğer şarap gittiyse sen şarapsız da hoşsun!"

"Keşî" kelimesi, "keşîden" (çekmek) mastarından gelen bir muzari fiil (şimdiki/geniş zaman) ve muhatap (ikinci tekil şahıs) kipi olduğuna göre, tercüme yukarıdaki şekilde olur. Eğer "küşten" (öldürmek) mastarından gelen bir muzari fiil ve muhatap kipi olursa, tercüme şöyle olması gerekir: "Ey bey, senden bunu öldürmen lâyık olmaz!" Yani "Ey bey, kin tutmak senin şanına lâyık değildir. Veyahut bu zâhidi (dünya nimetlerinden el çekmiş kişiyi) öldürmek senin şanına lâyık olmaz. Eğer şarap döküldüyse senin şerefli tabiatın şarapsız dahi latiftir!"

"Keşî", "keşîden" masdarından fiil-i muzâri' muhatab olduğuna göre tercüme yukarıdaki vech ile olur. Eğer "küşten" masdarından fiil-i muzâri' muhâtab sîgası olursa tercüme şöyle olmak icâb eder: "Ey bey, senden lâyık olmaz ki bunu öldüresin!" Ya'ni "Ey bey, kîn tutuculuk senin şânına lâyık değildir. Veyâhud bu zâhidi öldürmek senin şânına lâyık olmaz. Eğer şarâb döküldü ise senin tab'-ı şerîfin şarâbsız dahi latîfdir!"

3560. "Şarab sermayeyi senin lütfundan götürür. Suyun letafeti, senin letafetinden hasret yer." [3565]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3560. "Şarap sermayeyi senin lütfundan götürür. Suyun letafeti, senin letafetinden hasret yer."

Yani, "Maddî şaraptan bedene bir zevk oluşur ve zevk bir anlam ve vicdanî bir hal olup sözle tanımlanamaz. Ey insân-ı kâmil, sen ise hakiki şarapla sarhoş bir haldesin ki, bu zevk maddî şarap zevkinin kıyaslanması imkânsız bir üstündedir; hatta maddî şarabın zevki, senin içindeki letafetin bir gölgesidir; ve maddî su dahi berraklığı ve letafeti senin letafetine bakıp hasret çeker."

Ya'ni, "Sûrî şarâbdan cisme bir zevk hâsıl olur ve zevk bir ma'nâ ve bir hâl-i vicdânî olup lafz ile ta'rîf edilemez. Ey insân-ı kâmil, sen ise şarâb-ı hakîkî ile sarhoş bir hâldesin ki, bu zevk sûrî şarâb zevkinin gayr-ı kābil-i kıyâs bir fevkındedir; ve belki sûrî şarabın zevki, senin bâtınındaki letâfetin bir zıllidir; ve maddî su dahi berraklığı ve letâfeti senin letâfetine bakıp hasret çeker."

3561. Pâdişâhlık et, onu bağışla, ey rahîm, ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Padişahlık et, onu bağışla, ey merhametli, ey kerem sahibi oğlu kerem sahibi oğlu kerem sahibi!

Bu hitaplar insân-ı kâmiledir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). Yani, "Ey çok merhamet edici, padişahlığa özgü olan cömertliği ortaya koy da bu zâhidin kusurunu bağışla! Ey kerem sahibi oğlu kerem sahibi oğlu kerem sahibi!" Birinci cildin önsözünde Hüsâmeddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Sıddîk oğlu sıddîk oğlu sıddîk" buyrulmasına göre, bu zâhidin kıssasında da o hazretin şerefli hallerine işaret buyrulmuş olması akla gelir.

Bu hitâblar insân-ı kâmiledir. Ya'ni, "Ey çok merhamet edici, pâdişâhlığa mahsûs olan keremi ızhâr et de bu zâhidin kusûrunu bağışla! Ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!" I. cildin dîbâcesinde Hüsâmeddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Sıddîk oğlu sıddîk oğlu sıddîk" buyrulmasına nazaran bu zâhidin kıssasında dahi o hazretin ahvâl-i şerîfesine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur.

3562. Her bir şarab bu kadd ü haddin bendesidir. Bütün sarhoşların senin üzerine hasedi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. Her bir şarap bu boyun ve yanağın kuludur. Bütün sarhoşların senin üzerine hasedi olur.

Yani "Ey insân-ı kâmil, sen ilahi şarabın sarhoşusun. Bununla beraber Hak yolunda senin boyun bosun 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!' (Hûd, 11/112) ayet-i kerimesine uyarak dosdoğrudur; ve yüzün o ilahi aşk şarabının etkisiyle kırmızı ve parlaktır. Bu sebeple dünyevi şarabın sarhoşları senin boyunun doğruluğuna ve yüzünün güzelliğine haset ederler."

"Kadd", boy; "hadd", yanak. Ya'ni "Ey insân-ı kâmil, sen şarâb-ı ilâhînin mestisin. Bununla beraber Hak yolunda senin boyun bosun فَاسْتَقِمْ كَمَا أمرت (Hûd, 11/112) ya'ni "Emrolunduğun gibi istikāmet et!" âyet-i kerîmesine tebean dosdoğrudur; ve yüzün o şarâb-ı aşk-ı ilâhînin te'sîriyle kırmızı ve parlaktır. Binâenaleyh sûrî şarabın sarhoşları senin istikāmet-i kaddine ve yüzü-nün letâfetine hased ederler."

3563. Sen asla gül renkli olan şarabın muhtacı değilsin! Düzgünü terk et, sen düzgünsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Sen asla gül renkli olan şarabın muhtacı değilsin! Düzgünü terk et, sen düzgünsün!

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), sen asla gül renkli olan görünürdeki şarabın muhtacı değilsin! Bu sebeple öyle maddî şaraplar ile yüzüne güzellik ve incelik çekmeye gerek yoktur. Bu sebeple böyle görünürdeki güzellik sebeplerini terk et! Çünkü senin kendin, halkın çirkin yüzlerine güzellik veren bir düzgündür. "Gülgûne", kadınların güzellik elde etmek için kullandıkları beyaz ve pembe boyadır. Türkçede "düzgün" derler.

"Ey insân-ı kâmil, sen aslâ gül renkli olan sûrî şarabın muhtâcı değilsin! Binâenaleyh öyle maddî şarâblar ile yüzüne güzellik ve letâfet celbine lüzûm yoktur. Binâenaleyh böyle sûrî güzellik esbâbını terk et! Zîrâ senin kendin halkın çirkin yüzlerine güzellik bahşeden bir düzgündür." "Gülgûne", kadın-ların güzellik husûlü için kullandıkları beyaz ve penbe boyadır. Türkçe'de "düzgün" derler.

3564. Ey kimse, senin Zühre gibi olan yüzün kuşluk vaktinin güneşidir. Ey kimse, düzgünler senin renginin dilencisidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Ey kimse, senin Zühre gibi olan yüzün kuşluk vaktinin güneşidir. Ey kimse, düzgünler senin renginin dilencisidir!

gölgesidir; ve maddî su dahi berraklığı ve inceliği senin inceliğine bakıp hasret çeker."

zıllidir; ve maddî su dahi berraklığı ve letâfeti senin letâfetine bakıp hasret çeker."

3561. Pâdişahlık et, onu bağışla, ey rahîm, ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3561. Padişahlık et, onu bağışla, ey merhametli, ey kerem sahibi oğlu kerem sahibi oğlu kerem sahibi!

Bu hitaplar insân-ı kâmiledir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan). Yani, "Ey çok merhamet edici, padişahlığa özgü olan cömertliği ortaya koy da bu zahidin kusurunu bağışla! Ey kerem sahibi oğlu kerem sahibi oğlu kerem sahibi!" Birinci cildin dibacesinde Hüsâmeddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Sıddık oğlu sıddık oğlu sıddık" buyrulmasına göre, bu zahidin kıssasında dahi o hazretin şerefli hallerine işaret buyrulmuş olması akla gelir.

Bu hitâblar insân-ı kâmiledir. Ya'ni, "Ey çok merhamet edici, pâdişâhlığa mahsûs olan keremi ızhâr et de bu zâhidin kusûrunu bağışla! Ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!" I. cildin dîbâcesinde Hüsâmeddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Sıddîk oğlu sıddîk oğlu sıddîk" buyrulmasına nazaran bu zâhidin kıssasında dahi o hazretin ahvâl-i şerîfesine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur.

3562. Her bir şarab bu kadd ü haddin bendesidir. Bütün sarhoşların senin üzerine hasedi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3562. Her bir şarap bu boyun ve yanağın kölesidir. Bütün sarhoşların senin üzerine kıskançlığı olur.

"Kadd", boy; "hadd", yanak demektir. Yani "Ey insân-ı kâmil, sen ilâhî şarabın sarhoşusun. Bununla birlikte Hak yolunda senin boyun posun فَاسْتَقِمْ كَمَا أمرت (Hûd, 11/112) yani "Emrolunduğun gibi istikamet et!" ayet-i kerimesine uyarak dosdoğrudur; ve yüzün o ilâhî aşk şarabının etkisiyle kırmızı ve parlaktır. Bu sebeple maddî şarabın sarhoşları senin boyunun doğruluğuna ve yüzünün güzelliğine kıskançlık duyarlar."

"Kadd", boy; "hadd", yanak. Ya'ni "Ey insân-ı kâmil, sen şarâb-ı ilâhînin mestisin. Bununla beraber Hak yolunda senin boyun bosun فَاسْتَقِمْ كَمَا أمرت (Hûd, 11/112) ya'ni "Emrolunduğun gibi istikāmet et!" âyet-i kerîmesine tebean dosdoğrudur; ve yüzün o şarâb-ı aşk-ı ilâhînin te'sîriyle kırmızı ve parlaktır. Binâenaleyh sûrî şarabın sarhoşları senin istikāmet-i kaddine ve yüzünün letâfetine hased ederler."

3563. Sen asla gül renkli olan şarabın muhtacı değilsin! Düzgünü terk et, sen düzgünsün!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3563. Sen asla gül renkli olan şarabın muhtacı değilsin! Düzgünü terk et, sen düzgünsün!

Ey insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), sen asla gül renkli olan görünürdeki şarabın muhtacı değilsin! Bu sebeple öyle maddî şaraplar ile yüzüne güzellik ve incelik çekmeye gerek yoktur. Bu sebeple böyle görünür güzellik sebeplerini terk et! Çünkü senin kendin halkın çirkin yüzlerine güzellik veren bir düzgündür. "Gülgûne", kadınların güzellik elde etmek için kullandıkları beyaz ve pembe boyadır. Türkçede "düzgün" derler.

"Ey insân-ı kâmil, sen aslâ gül renkli olan sûrî şarabın muhtâcı değilsin! Binâenaleyh öyle maddî şarâblar ile yüzüne güzellik ve letâfet celbine lüzûm yoktur. Binâenaleyh böyle sûrî güzellik esbâbını terk et! Zîrâ senin kendin halkın çirkin yüzlerine güzellik bahşeden bir düzgündür." "Gülgûne", kadınların güzellik husûlü için kullandıkları beyaz ve penbe boyadır. Türkçe'de "düzgün" derler.

3564. Ey kimse, senin Zühre gibi olan yüzün kuşluk vaktinin güneşidir. Ey kimse, düzgünler senin renginin dilencisidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3564. Ey kimse, senin Zühre gibi olan yüzün kuşluk vaktinin güneşidir. Ey kimse, düzgünler senin renginin dilencisidir!

Ey insân-ı kâmil, senin görünüşte Zühre yıldızı gibi olan yüzün, içindeki nurun yansımasından dolayı kuşluk vaktinde keskin ışıklı olan güneş gibidir. Ey insân-ı kâmil, dış görünüşteki düzgünler senin renginden renk dilenirler!

Ey insân-ı kâmil, senin sûrette Zühre yıldızı gibi olan yüzün bâtınındaki nûrun aksinden dolayı kuşluk vaktinde keskin ziyalı olan güneş gibidir. Ey insân-ı kâmil, sûrî düzgünler senin renginden renk dilenirler!

3565. Bâde ki küp içinde gizli kaynar, senin yüzünün iştiyakından böyle kaynar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Şarap ki küp içinde gizli kaynar, senin yüzünün özleminden böyle kaynar.

Yani insân-ı kâmil, oluş ve bozuluş âleminin özü ve hulâsası olduğundan, oluş âleminin bütün zerreleri insân-ı kâmile ulaşmaya âşıktır. Çünkü insân-ı kâmil ile Hak arasında perde yoktur ve bütün zerreler de hâlen kendilerinin aslı olan Hakk'a ulaşmaya isteklidirler. Bu sebeple küp içinde gizli gizli kaynayan şarap dahi senin yüzünün özleminden dolayı böyle kaynayıp durur.

Ya'ni insân-ı kâmil âlem-i kevnin zübdesi ve hulâsası olduğundan bilcümle zerrât-ı kevn insân-ı kâmile vusûle âşıktır. Zîrâ insân-ı kâmil ile Hak arasında hicâb yoktur ve bilcümle zerrât dahi hâlen kendilerinin aslı olan Hakk'a vusûle müştaktırlar. "Binâenaleyh küp içinde gizli gizli kaynayan şarâb dahi senin yüzünün iştiyâkından dolayı böyle kaynayıp durur."

3566. Ey kâmil, sen bütün deryasın, katreyi ne yapacaksın? Ey kâmil, bütün varlıksın, yokluğu ne istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Ey kâmil, sen bütün deryasın, katreyi ne yapacaksın? Ey kâmil, bütün varlıksın, yokluğu ne istersin?

Ey insân-ı kâmil, sen İlahi varlık ile ayakta duransın! Bu sebeple deryasın, damla mesabesinde olan nefis sahibinin sataşmasından dolayı neye üzüleceksin? Ne için onunla meşgul olacaksın? Ey insân-ı kâmil, sen İlahi varlık ile ayakta durduğun için bütün varlıksın, nefis sahipleri ve cismaniyete (bedenselliğe) batmış olan kimseler yokturlar. Bu sebeple niçin o yokluğa önem verirsin? Niçin o yoklukta varlık ararsın?

"Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāimsin! Binâenaleyh deryâsın, katre mesâbesinde olan sâhib-i nefsin ta'rîzinden dolayı neye müteessir olacaksın? Ne için onunla meşgül olacaksın? Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāim olduğun için bütün varlıksın, nefis sâhibleri ve cismâniyette müstağrak olan kimseler yokturlar. Binâenaleyh niçin o yokluğa ehemmiyet verirsin? Niçin o yoklukta varlık ararsın?"

3567. Ey parlayan ay, tozu ne yapacaksın? Ey kimse, ay senin yüzünün önünde sarı yüzlüdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Ey parlayan ay, tozu ne yapacaksın? Ey kimse, ay senin yüzünün önünde sarı yüzlüdür!

Ey ilâhî nur ile parlayan ay gibi insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), sen toz hükmünde olan maddi yoğunluk (kesâfet-i ten) ehlini ne yapacaksın? Ey kâmil, senin güzelliğin o kadar parlaktır ki, görünen ay senin yüzünün önünde görünen nurunu değersiz görüp utanır!

"Ey nûr-ı ilâhî ile parlayan ay gibi insân-ı kâmil, sen toz mesâbesinde olan ehl-i kesâfeti ne yapacaksın? Ey kâmil, senin cemâlin o kadar parlaktır ki, zâhirî ay senin yüzünün önünde zâhirî olan nûrunu kıymetsiz görüp utanır!"

3568. Sen latîf ve güzelsin ve her letafetin ma'denisin! Sen niçin muhakkak şarabın minnetini çekersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Sen latif ve güzelsin ve her letafetin kaynağısın! Sen niçin mutlaka şarabın minnetini çekersin?

Bu şerefli beyitte, özelden genele geçilerek, insan suretinde olan herkese hitap vardır. Yani, ey insan, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم (Tîn, 95/4) "Ey insân-ı kâmil, senin surette Zühre yıldızı gibi olan yüzün, bâtınındaki nurun yansımasından dolayı kuşluk vaktinde keskin ışıklı olan güneş gibidir. Ey insân-ı kâmil, dışsal güzellikler senin renginden renk dilenirler!"

Bu beyt-i şerîfde tahsîsden ta'mîme intikāl buyrularak her insan sûretinde olanlara hitâb vardır. Ya'ni, ey insan لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم (Tîn, 95/4) "Ey insân-ı kâmil, senin sûrette Zühre yıldızı gibi olan yüzün bâtınındaki nûrun aksinden dolayı kuşluk vaktinde keskin ziyalı olan güneş gibidir. Ey insân-ı kâmil, sûrî düzgünler senin renginden renk dilenirler!"

3565. Bâde ki küp içinde gizli kaynar, senin yüzünün iştiyakından böyle kaynar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3565. Şarap ki küp içinde gizli kaynar, senin yüzünün özleminden böyle kaynar.

Yani insân-ı kâmil, oluş ve bozuluş âleminin özü ve hulâsası olduğundan, oluş âleminin bütün zerreleri insân-ı kâmile ulaşmaya âşıktır. Çünkü insân-ı kâmil ile Hak arasında perde yoktur ve bütün zerreler de hâlen kendilerinin aslı olan Hakk'a ulaşmaya isteklidirler. Bu sebeple küp içinde gizli gizli kaynayan şarap dahi senin yüzünün özleminden dolayı böyle kaynayıp durur.

Ya'ni insân-ı kâmil âlem-i kevnin zübdesi ve hulâsası olduğundan bilcümle zerrât-ı kevn insân-ı kâmile vusûle âşıktır. Zîrâ insân-ı kâmil ile Hak arasında hicâb yoktur ve bilcümle zerrât dahi hâlen kendilerinin aslı olan Hakk'a vusûle müştaktırlar. "Binâenaleyh küp içinde gizli gizli kaynayan şarâb dahi senin yüzünün iştiyâkından dolayı böyle kaynayıp durur."

3566. Ey kâmil, sen bütün deryasın, katreyi ne yapacaksın? Ey kâmil, bütün varlıksın, yokluğu ne istersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3566. Ey kâmil, sen bütün deryasın, katreyi ne yapacaksın? Ey kâmil, bütün varlıksın, yokluğu ne istersin?

Ey insân-ı kâmil, sen İlahi varlık ile ayakta duransın! Bu sebeple deryasın, damla mesabesinde olan nefis sahibinin sataşmasından dolayı neye üzüleceksin? Ne için onunla meşgul olacaksın? Ey insân-ı kâmil, sen İlahi varlık ile ayakta durduğun için bütün varlıksın, nefis sahipleri ve cismaniyete (bedenselliğe) batmış olan kimseler yokturlar. Bu sebeple niçin o yokluğa önem verirsin? Niçin o yoklukta varlık ararsın?

"Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāimsin! Binâenaleyh deryâsın, katre mesâbesinde olan sâhib-i nefsin ta'rîzinden dolayı neye müteessir olacaksın? Ne için onunla meşgül olacaksın? Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāim olduğun için bütün varlıksın, nefis sâhibleri ve cismâniyette müstağrak olan kimseler yokturlar. Binâenaleyh niçin o yokluğa ehemmiyet verirsin? Niçin o yoklukta varlık ararsın?"

3567. Ey parlayan ay, tozu ne yapacaksın? Ey kimse, ay senin yüzünün önünde sarı yüzlüdür!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3567. Ey parlayan ay, tozu ne yapacaksın? Ey kimse, ay senin yüzünün önünde sarı yüzlüdür!

Ey ilâhî nur ile parlayan ay gibi insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), sen toz hükmünde olan maddi yoğunluk (kesâfet-i ten) ehlini ne yapacaksın? Ey kâmil, senin güzelliğin o kadar parlaktır ki, görünen ay senin yüzünün önünde görünen nurunu değersiz görüp utanır!

"Ey nûr-ı ilâhî ile parlayan ay gibi insân-ı kâmil, sen toz mesâbesinde olan ehl-i kesâfeti ne yapacaksın? Ey kâmil, senin cemâlin o kadar parlaktır ki, zâhirî ay senin yüzünün önünde zâhirî olan nûrunu kıymetsiz görüp utanır!"

3568. Sen latîf ve güzelsin ve her letafetin ma'denisin! Sen niçin muhakkak şarabın minnetini çekersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3568. Sen latif ve güzelsin ve her letafetin kaynağısın! Sen niçin mutlaka şarabın minnetini çekersin?

Bu şerefli beyitte, özelden genele geçilerek insan suretinde olan herkese hitap vardır. Yani, ey insan, "Biz insanı pek güzel surette yarattık" (Tîn, 95/4) ayet-i kerimesi gereğince, cisminin dış görünüşü bütün hayvanların cisminden daha mükemmeldir. İçinde de öyle bir yatkınlık vardır ki, o yatkınlık hiçbir yaratıkta yoktur. Bu sebeple sen, dıştan latif ve güzelsin ve yatkınlığından dolayı her letafetin kaynağı ve menbaısın ve Hakk'ın görünen ve görünmeyen nimetlerine gark olmuşsun. Nasıl ki ayet-i kerimede "Allah Teâlâ sizin üzerinizde görünen ve görünmeyen nimetlerinden bir şey eksik koymadı" (Lokman, 31/20) buyrulur. Böyleyken, kendi cismine yüzeysel bir güzellik vermek için niçin dış şarabın minnetini çeker ve onu içmeyi tercih edersin?

Bu beyt-i şerîfde tahsîsden ta'mîme intikāl buyrularak her insan sûretinde olanlara hitâb vardır. Ya'ni, ey insan لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم (Tîn, 95/4) ya'ni “Biz insanı pek güzel sûrette yarattık” âyet-i kerîmesi mûcibince zâhir-i cismin bilcümle hayvanların cisminden daha mükemmeldir. Bâtınında da bir isti'dâd vardır ki, o isti'dâd hiçbir mahlûkta yoktur. Binâenaleyh sen, zâhiren latîf ve güzelsin ve isti'dâdından dolayı her letâfetin ma'deni ve menba'ısın ve Hakk'ın zâhirî ve bâtınî olan ni'metlerine müstağraksın. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً (Lokman, 31/20) ya'ni “Allah Teâlâ sizin üzerinizde zâhirî ve bâtınî ni'metlerinden bir şey eksik koymadı” buyrulur. Böyle iken kendi cismine sûrî bir güzellik vermek için niçin zâhirî şarâbın minnetini çeker ve onu içmeyi ihtiyâr edersin?

3569. Senin başının tepesi üzerinde “Kerramnâ!” tâcı vardır. “A'taynâke!” gerdanlığı senin göğsünün gerdanlığıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Senin başının tepesi üzerinde “Kerramnâ!” (Seni şereflendirdik!) tacı vardır. “A'taynâke!” (Sana verdik!) gerdanlığı senin göğsünün gerdanlığıdır.

“Âvîz”, tavk ve gerdanlık; “ber”, sîne ve göğüs demektir. Yani, ey insan, وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) [“Biz insanı mükerrem kıldık”] ayet-i kerimesinin beyan buyrulduğu üzere Yüce Allah senin başının tepesine izzet ve keramet tacını koydu. إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) yani “Biz sana kevseri verdik” ayet-i kerimesi gereğince de, senin göğsüne kevseri yani ilahi aşk gerdanlığını gerdanlık olarak taktı. Yani sende ilahi aşka yatkınlık (isti'dâd) vardır. Gerçi “A'taynâke” ile hitap Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'e ve onların vârisi olan insân-ı kâmillere (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yöneliktir. Fakat bu hitap, doğal olarak, insan suretini taşıyanların hepsini kapsar. Çünkü insanda hiçbir hayvanda olmayan yatkınlık (isti'dâd) vardır.

“Âvîz”, tavk ve gerdanlık; “ber”, sîne ve göğüs demektir. Ya'ni, ey insan, وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) [“Biz insanı mükerrem kıldık”] âyet-i kerîmesinin beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ senin başının tepesine izzet ve kerâmet tâcını koydu. إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) ya'ni “Biz sana kevseri verdik” âyet-i kerîmesi mûcibince de, senin göğsüne kevseri ya'ni aşk-ı ilâhî gerdanlığını gerdanlık olarak taktı. Ya'ni sende aşk-ı ilâhîye isti'dâd vardır. Gerçi “A'taynâke” ile hitâb Server-i âlem Efendimiz'e ve onların vârisi olan insân-ı kâmilleredir. Fakat bu hitâb bitteba' sûret-i insâniyyeyi hâiz olanların cümlesine şâmildir. Zîrâ insanda hiçbir hayvanda olmayan isti'dâd vardır.

3570. İnsan cevherdir; ve felek onun için arazdır. Cümle fer' ve basamaklardır ve o garazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. İnsan cevherdir; felek ise onun için arazdır. Bütün diğer şeyler fer' ve basamaklardır, insan ise gayedir.

"Cevher" varlıkta esas olan şeydir; "araz" ise esasa tâbi olan fer'dir. Nitekim kudsî hadiste Yüce Allah, لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ وَ لَأَجْلِكَ خَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ يَا بْنَ آدَمَ yani "Ey âdemoğlu, seni kendim için yarattım ve eşyayı da senin için yarattım" buyurur. Buna göre varlıkta insanın yaratılışı cevher ve asıldır; âlem ise onun varlığıyla ayakta duran arazdır. Çünkü insan olmasaydı âlem de yaratılmazdı. Âlemin ve eşyanın yaratılmasından maksat ve gaye ancak insanın varlığının ortaya çıkmasıdır. Nitekim bir armut ağacının dikilip terbiye edilmesinden gaye, ondan armut elde etmektir. Armut gayesi ve maksadı olmasaydı ağaç da dikilmezdi. Yani "Biz insanı pek güzel surette yarattık" ayet-i kerimesi gereğince, dış görünüşü bütün hayvanların cisminden daha mükemmeldir. İçinde de bir yatkınlık vardır ki, o yatkınlık hiçbir yaratıkta yoktur. Buna göre sen, dıştan latif ve güzelsin ve yatkınlığından dolayı her letafetin madeni ve kaynağısın ve Hakk'ın görünen ve görünmeyen nimetlerine gark olmuşsun. Nitekim ayet-i kerimede وأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) yani "Yüce Allah sizin üzerinizde görünen ve görünmeyen nimetlerinden hiçbir şeyi eksik bırakmadı" buyrulur. Böyleyken kendi cismine yüzeysel bir güzellik vermek için niçin görünen şarabın minnetini çeker ve onu içmeyi tercih edersin?

“Cevher” vücûdda aslolan şeydir; ve “araz” ise asla tâbi' olan fer'dir. Nitekim hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ وَ لَأَجْلِكَ خَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ يَا بْنَ آدَمَ ya'ni “Ey âdemoğlu, seni benim için yarattım ve eşyâyı da senin için yarattım” buyurur. Binâenaleyh vücûdda insanın hilkati cevher ve asıldır; ve âlem onun vücûduyla kâim olan arazdır. Zîrâ âdem olmasa âlem dahi yaratılmaz idi. Âlemin ve eşyânın yaratılmasından maksûd ve garaz ancak insanın zuhûr-ı vücûdudur. Nitekim nefis bir armut ağacının dikilip terbiye olunmasından garaz ondan armut zuhûrudur. Armut garazı ve maksadı olmasa ağaç dahi dikilmez idi. ya'ni "Biz insanı pek güzel sûrette yarattık" âyet-i kerîmesi mûcibince zâhir-i cismin bilcümle hayvanların cisminden daha mükemmeldir. Bâtınında da bir isti'dâd vardır ki, o isti'dâd hiçbir mahlûkta yoktur. Binâenaleyh sen, zâhiren latîf ve güzelsin ve isti'dâdından dolayı her letâfetin ma'deni ve menba'ısın ve Hakk'ın zâhirî ve bâtınî olan ni'metlerine müstağraksın. Nitekim âyet-i kerîmede وأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) ya'ni "Allah Teâlâ sizin üzerinizde zâhirî ve bâtınî ni'metlerinden bir şey eksik koymadı" buyrulur. Böyle iken kendi cismine sûrî bir güzellik vermek için niçin zâhirî şarabın minnetini çeker ve onu içmeyi ihtiyâr edersin?

3569. Senin başının tepesi üzerinde "Kerramna!" tâcı vardır. "A'taynake!" gerdanlığı senin göğsünün gerdanlığıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3569. Senin başının tepesi üzerinde "Kerramna!" tacı vardır. "A'taynake!" gerdanlığı senin göğsünün gerdanlığıdır.

"Âvîz", gerdanlık; "ber", göğüs demektir. Yani, ey insan, وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ["Biz insanı mükerrem kıldık"] ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere Yüce Allah senin başının tepesine izzet ve keramet tacını koydu. إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) yani "Biz sana kevseri verdik" ayet-i kerimesi gereğince de, senin göğsüne kevseri yani ilahi aşk gerdanlığını gerdanlık olarak taktık. Yani sende ilahi aşka yatkınlık vardır. Gerçi "A'taynake" hitabı âlemlerin Efendisi Peygamberimiz'e ve onların vârisi olan insân-ı kâmillere yöneliktir. Fakat bu hitap, doğal olarak insan suretini taşıyanların hepsini kapsar. Çünkü insanda hiçbir hayvanda olmayan yatkınlık vardır.

"Âvîz", tavk ve gerdanlık; "ber", sîne ve göğüs demektir. Ya'ni, ey insan, وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ["Biz insanı mükerrem kıldık"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ senin başının tepesine izzet ve kerâmet tacını koydu. إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) ya'ni "Biz sana kevseri verdik" âyet-i kerîmesi mûcibince de, senin göğsüne kevseri ya'ni aşk-ı ilâhî gerdanlığını gerdanlık olarak taktık. Ya'ni sende aşk-ı ilâhîye isti'dâd vardır. Gerçi "A'taynake" ile hitâb Server-i âlem Efendimiz'e ve onların vârisi olan insân-ı kâmilleredir. Fakat bu hitâb bitteba' sûret-i insâniyyeyi hâiz olanların cümlesine şâmildir. Zîrâ insanda hiçbir hayvanda olmayan isti'dâd vardır.

3570. İnsan cevherdir; ve felek onun için arazdır. Cümle fer' ve basamakdır- [3575] lar ve o garazdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3570. İnsan cevherdir; felek ise onun için arazdır. Bütün diğer şeyler fer' ve basamaktırlar; o ise gayedir.

"Cevher", varlıkta esas olan şeydir; "araz" ise esasa tâbi olan tali unsurdur. Nitekim kudsî hadiste Yüce Allah, يَا بْنَ آدَمَ خَلَقْتُكَ لِأَجْلِي وَ خَلَقْتُكَ الْأَشْيَاءَ لِأَجْلِكَ yani "Ey âdemoğlu, seni kendim için yarattım ve eşyayı da senin için yarattım" buyurur. Bu sebeple, varlıkta insanın yaratılışı cevher ve asıldır; âlem ise onun varlığıyla ayakta duran arazdır. Çünkü insan olmasaydı, âlem de yaratılmazdı. Âlemin ve eşyanın yaratılmasından maksat ve gaye ancak insanın varlığının ortaya çıkmasıdır. Nasıl ki bir armut ağacının dikilip yetiştirilmesinden gaye, ondan armut elde etmektir. Armut gayesi ve maksadı olmasaydı, ağaç da dikilmezdi.

"Cevher" vücûdda aslolan şeydir; ve "araz" ise asla tâbi' olan fer'dir. Nitekim hadîs-i kudside Hak Teâlâ يَا بْنَ آدَمَ خَلَقْتُكَ لِأَجْلِي وَ خَلَقْتُكَ الْأَشْيَاءَ لِأَجْلِكَ ya'ni "Ey âdemoğlu, seni benim için yarattım ve eşyayı da senin için yarattım" buyurur. Binâenaleyh vücûdda insanın hilkati cevher ve asıldır; ve âlem onun vücuduyla kāim olan arazdır. Zîrâ âdem olmasa âlem dahi yaratılmaz idi. Âlemin ve eşyânın yaratılmasından maksûd ve garaz ancak insanın zuhûr-ı vücûdudur. Nitekim nefis bir armut ağacının dikilip terbiye olunmasından garaz ondan armut zuhûrudur. Armut garazı ve maksadı olmasa ağaç dahi dikilmez idi.

3571. Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak senin gulâmındır. Niçin böyle kendini ucuz satıcısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak senin kulundur. Niçin böyle kendini ucuza satarsın?

Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak gibi Hakk'ın nimetlerine gark olmuşken ve bunların hepsi senin kulun ve hizmetçin iken, niçin kendini senin hizmetçin olan şeylere bağlı ve kul ettin? Ve bu kadar şeref ve keramet ile birlikte niçin kendini ucuza satan oldun?

Ey insan, akıl ve tedbîrler ve idrak gibi Hakk'ın ni'metlerine müstağrak olup bunların hepsi senin gulâmın ve hizmetçin iken, niçin kendini senin hâdimin olan eşyâya meclûb ve kul ettin? Ve bu kadar şerâfet ve kerâmet ile beraber niçin kendini ucuz satıcı oldun?

3572. Senin hizmetin cümle varlık üzerine müfterazdır. Bir cevher arazdan nasıl şecâat ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. Senin hizmetin bütün varlık üzerine farz kılınmıştır. Bir cevher, arazdan nasıl cesaret ister?

"Müfteraz", farz olmak ve takdir olunmak demektir. "Necdet", cesaret ve kahramanlık demektir. Yani, izafî varlık âleminde bütün varlığın sana hizmet etmesi farz kılınmıştır ve hepsi sana hizmet etmekle yükümlüdür. Onların hepsi araz (cevhere bağlı nitelik) ve sen cevher (esas varlık)sin. Bir cevher olan insan nasıl olur da araz olan şaraptan tabiatına cesaret ve kahramanlık çekmesini ister?

Bilinmeli ki, bazı kimseler ayıklık hâlinde yapmaktan çekindikleri ve korktukları bir işi yapabilmek için içkinin yardımına muhtaç olduklarını hayal ederler. Halbuki bu cesaret içkiden değildir. Kendi yatkınlık ve cevherindendir. Nasıl ki "İçki, insanın cevherini ayırt etmeye yarayan bir mihenk taşıdır" denilmiştir. İçki, insanın tabiatında olmayan bir şeyi meydana getiremez. Kişi ancak sarhoşluğu vesile ederek kendi tabiatını ve cevherini ortaya çıkarır. Bu anlama göre Araplar şaraba "necdet"ten türemiş olmak üzere "nâcûd" derler.

“Müfteraz”, farz olmak ve takdîr olunmak. “Necdet”, şecâat ve bahadırlık demektir. Ya'ni, vücûd-ı izâfî âleminde bütün varlığın sana hizmet etmesi farz olunmuştur ve hepsi sana hizmet etmekle mükelleftir. Onların hepsi araz ve sen cevhersin. Bir cevher olan insan nasıl olur da araz olan şarâbdan tab'ına şecâat ve kahramanlık celbini ister?

Ma'lum olsun ki, ba'zı kimseler ayıklık hâlinde yapmaktan çekindikleri ve korktukları bir işi yapabilmek için içkinin muâvenetine muhtaç olduklarını tahayyül ederler. Halbuki bu cesâret içkiden değildir. Kendi isti'dâd ve cevherindendir. Nitekim “İşret, güher-i âdemi temyîze mihektir” denilmiştir. İçki insanın tab'ında olmayan bir şeyi ihdâs edemez. Kişi ancak sarhoşluğu vesîle ederek kendi tab'ını ve cevherini izhar eder. Bu ma'nâya binâen Araplar şaraba “necdet”den müştak olmak üzere “nâcûd” derler.

3573. Ey yolsuz, kitablardan ilim istersin. Ey yazık ki, sen helvadan zevk istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Ey yolsuz, kitaplardan ilim istersin. Ey yazık ki, sen helvadan zevk istersin!

"Füsûs" kelimesinin üç anlamı vardır. 1- Alay ve şaka. 2- Yolsuz olmak ve yolsuzluk etmek. 3- Hayıflanma ve yazık. Birinci mısradaki "füsûs"un "yolsuz", ikinci mısradakinin "yazık" anlamına gelmesi uygundur. Ey bâtınî (içsel) ilmi kitaplardan elde etmek isteyen yolsuz kişi, bu ilmi elde etme yolu kitaplar değildir; kalbi arındırmak, nefsi temizlemek ve ilahi ahlakla ahlaklanmaktır. Yazık ki sen zevki, yüzeysel olan lezzetlerden isteyip duruyorsun. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "füsûs" yerine "helvâ-yı sebûs" (kepek helvası) geçmektedir. Bu durumda "Kepek helvasından zevk istersin!" demek olur.

“Füsûs” (فسوس), kelimesinin üç ma'nâsı vardır. 1- İstihzâ ve mizâh. 2- Yolsuz olmak ve yolsuzluk etmek. 3- Hayf ve yazık. Birinci mısra'daki “füsûs” “yolsuz”, ikinci mısra'daki “yazık” ma'nâsına olmak münasibdir. Ey bâtınî olan ilmi kitablardan tahsîl etmek isteyen yolsuz, bu ilmin tahsîl yolu kitâblar değildir, tasfiye-i kalbdir; ve tezkiye-i nefis ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur. Yazık ki sen zevki, sûrî olan lezzetlerden isteyip durursun. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da “füsûs” yerine “helvâ-yı sebûs” vâki'dir. “Kepek helvasından zevk istersin!” demek olur.

3571. Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak senin gulâmındır. Niçin böyle kendini ucuz satıcısın?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3571. Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak senin kulundur. Niçin böyle kendini ucuza satarsın?

Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak gibi Hakk'ın nimetlerine gark olmuşken ve bunların hepsi senin kulun ve hizmetçin iken, niçin kendini senin hizmetçin olan şeylere bağlı ve kul ettin? Ve bu kadar şeref ve keramet ile birlikte niçin kendini ucuza satan oldun?

Ey insan, akıl ve tedbîrler ve idrak gibi Hakk'ın ni'metlerine müstağrak olup bunların hepsi senin gulâmın ve hizmetçin iken, niçin kendini senin hâdimin olan eşyâya meclûb ve kul ettin? Ve bu kadar şerâfet ve kerâmet ile beraber niçin kendini ucuz satıcı oldun?

3572. Senin hizmetin cümle varlık üzerine müfterazdır. Bir cevher arazdan nasıl şecâat ister?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3572. Senin hizmetin bütün varlık üzerine farz kılınmıştır. Bir cevher, arazdan nasıl cesaret ister?

"Müfteraz", farz olmak ve takdir olunmak demektir. "Necdet", cesaret ve bahadırlık demektir. Yani, izafî varlık âleminde bütün varlığın sana hizmet etmesi farz kılınmıştır ve hepsi sana hizmet etmekle yükümlüdür. Onların hepsi araz (cevherin varlığına bağlı olan, kendi başına var olamayan) ve sen cevhersin (kendi başına var olabilen, esas varlık). Bir cevher olan insan nasıl olur da araz olan şaraptan tabiatına cesaret ve kahramanlık çekmesini ister?

Bilinmeli ki, bazı kimseler ayıklık halinde yapmaktan çekindikleri ve korktukları bir işi yapabilmek için içkinin yardımına muhtaç olduklarını hayal ederler. Halbuki bu cesaret içkiden değildir. Kendi yatkınlık ve cevherindendir. Nitekim "İçki, insanın cevherini ayırt etmeye yarayan bir mihenk taşıdır" denilmiştir. İçki, insanın tabiatında olmayan bir şeyi meydana getiremez. Kişi ancak sarhoşluğu vesile ederek kendi tabiatını ve cevherini ortaya çıkarır. Bu anlama göre Araplar şaraba "necdet"ten türemiş olmak üzere "nâcûd" derler.

“Müfteraz”, farz olmak ve takdîr olunmak. “Necdet”, şecâat ve bahadırlık demektir. Ya'ni, vücûd-ı izâfî âleminde bütün varlığın sana hizmet etmesi farz olunmuştur ve hepsi sana hizmet etmekle mükelleftir. Onların hepsi araz ve sen cevhersin. Bir cevher olan insan nasıl olur da araz olan şarâbdan tab'ına şecâat ve kahramanlık celbini ister?

Ma'lûm olsun ki, ba'zı kimseler ayıklık hâlinde yapmaktan çekindikleri ve korktukları bir işi yapabilmek için içkinin muâvenetine muhtaç olduklarını tahayyül ederler. Halbuki bu cesâret içkiden değildir. Kendi isti'dâd ve cevherindendir. Nitekim “İşret, güher-i âdemi temyîze mihektir” denilmiştir. İçki insanın tab'ında olmayan bir şeyi ihdâs edemez. Kişi ancak sarhoşluğu vesîle ederek kendi tab'ını ve cevherini izhar eder. Bu ma'nâya binâen Araplar şaraba “necdet”den müştak olmak üzere “nâcûd” derler.

3573. Ey yolsuz, kitablardan ilim istersin. Ey yazık ki, sen helvadan zevk istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3573. Ey yolsuz, kitaplardan ilim istersin. Ey yazık ki, sen helvadan zevk istersin!

"Füsûs" kelimesinin üç anlamı vardır. 1- Alay ve şaka. 2- Yolsuz olmak ve yolsuzluk etmek. 3- Hayıflanma ve yazık. Birinci mısradaki "füsûs"un "yolsuz", ikinci mısradakinin "yazık" anlamına gelmesi uygundur. Ey bâtınî (içsel) ilmi kitaplardan elde etmek isteyen yolsuz kişi, bu ilmi elde etme yolu kitaplar değildir; kalbi arındırmak, nefsi temizlemek ve ilahi ahlakla ahlaklanmaktır. Yazık ki sen zevki, yüzeysel olan lezzetlerden isteyip duruyorsun. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "füsûs" yerine "helvâ-yı sebûs" (kepek helvası) geçmektedir. Bu durumda "Kepek helvasından zevk istersin!" demek olur.

“Füsûs” (فسوس), kelimesinin üç ma'nâsı vardır. 1- İstihzâ ve mizâh. 2- Yolsuz olmak ve yolsuzluk etmek. 3- Hayf ve yazık. Birinci mısra'daki “füsûs” “yolsuz”, ikinci mısra'daki “yazık” ma'nâsına olmak münasibdir. Ey bâtınî olan ilmi kitablardan tahsîl etmek isteyen yolsuz, bu ilmin tahsîl yolu kitâblar değildir, tasfiye-i kalbdir; ve tezkiye-i nefis ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur. Yazık ki sen zevki, sûrî olan lezzetlerden isteyip durursun. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da “füsûs” yerine “helvâ-yı sebûs” vâki'dir. “Kepek helvasından zevk istersin!” demek olur.

3574. Bir katre içinde bir ilim deryası gizlenmiştir. Üç arşın tende bir âlem gizlenmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Bir damla içinde bir ilim denizi gizlenmiştir. Üç arşın bedende bir âlem gizlenmiştir.

"Damla"dan kasıt, insanın bedenidir. Çünkü açıkça görülen bir şeydir ki, insanın bedeni, yerlerin ve göklerin cisimlerine göre bir damla ve bir zerredir. Nasıl ki Mü'min Sûresi'nde şöyle buyrulur: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أكبر من خلق الناس (Mü'min, 40/57). Yani "Göklerin ve yerlerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyüktür." Yani bir damla mesabesinde olan insanın içinde bir ilim denizi gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın bedeninde büyük bir âlem gizlenmiştir. Nasıl ki İmam Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar: وانت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و تزعم انك جرم صغير وفي انطوى العالم الاكبر "Ey insan, sen öyle açık bir kitapsın ki, onun harfleriyle gizli olan ortaya çıkar; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cisimsin, hâlbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!"

"Katre"den murâd, insanın cismidir. Zîrâ meydanda olan bir şeydir ki, insanın cismi, yerlerin ve göklerin cismâniyetlerine nazaran bir katre ve bir zerredir. Nitekim sûre-i Mü'min'de buyrulur: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أكبر من خلق الناس (Mü'min, 40/57). Ya'ni "Göklerin ve yerlerin halkı nâsın halkından daha büyüktür." Ya'ni bir katre mesâbesinde olan insanın bâtınında bir ilim deryâsı gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın cisminde bir büyük âlem gizlenmiştir. Nitekim İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar: وانت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و تزعم انك جرم صغير وفي انطوى العالم الاكبر "Ey insan, sen açık kitâbsın ki, onun harfleriyle, gizli âşikâr olur; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cirmsin, halbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!"

3575. Mey yahud sema' veya cima ne olur? Ta ki ondan neşât ve intifa' istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. İçki yahut müzik veya cinsel birleşme ne olur? Ki ondan neşe ve fayda istersin!

"Mey", şarap ve diğer içkiler demektir. "Sema", çalgı ve şarkı söyleme demektir. Yani, ey kendi varlığında gizli olan âlemden gafil bulunan insan, sen bir zevk bulmak için içkiye ve çalgıya ve şarkı söylemeye veyahut güzel kadınlar ile cinsel birleşmeye düşkün oldun! Senin iç âleminde gizli ve saklı kalan müşâhede (Allah'ı görme) zevkine nispetle bunların zevki nedir ki? Sen bunlardan neşe ve fayda isteyip durursun. Eğer sen kendini bilmiş olsan, bunların çocuk oyuncağı olduğunu görür ve kendinden utanırsın.

"Mey", şarâb ve sâir içkiler demektir. "Sema", çalgı ve tegannî demektir. Ya'ni, ey kendi vücudunda gizli olan âlemden gafil bulunan insan, sen bir zevk bulmak için içkiye ve çalgıya ve tegannîye veyâhud güzel kadınlar ile cimâ'a mübtelâ oldun! Senin bâtınında müstetir ve mahfi kalan zevk-i müşâhedeye nisbeten bunların zevki nedir ki? Sen bunlardan neşât ve intifa' isteyip durursun. Eğer sen seni bilmiş olsan, bunların çocuk oyuncağı olduğunu görür ve kendinden utanırsın.

3576. Güneş zerreden ödünç isteyici oldu. Bir Zühre küçük küpten kadeh isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Güneş zerreden ödünç isteyici oldu. Bir Zühre küçük küpten kadeh isteyici oldu.

Yani, ey insan, zâtına ait yüceliğinle beraber senin aşağı şeylere yönelip onlardan zevk istemen, güneşin zerreden ödünç olarak ışık istemesine ve kaynağına

Ya'ni, ey insan, ulviyet-i zâtiyyen ile beraber senin süfliyâta meyledip onlardan zevk istemen güneşin zerreden ödünç olarak ziyâ istemesine ve menba'-ı

3574. Bir katre içinde bir ilim deryası gizlenmiştir. Üç arşın tende bir âlem gizlenmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3574. Bir damla içinde bir ilim denizi gizlenmiştir. Üç arşın bedende bir âlem gizlenmiştir.

"Damla"dan kasıt, insanın bedenidir. Çünkü açıkça görülen bir şeydir ki, insanın bedeni, yerlerin ve göklerin cisimlerine göre bir damla ve bir zerredir. Nitekim Mü'min Suresi'nde buyrulur: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أكبر من خلق الناس (Mü'min, 40/57). Yani "Göklerin ve yerlerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyüktür." Yani bir damla mesabesinde olan insanın içinde bir ilim denizi gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın bedeninde büyük bir âlem gizlenmiştir. Nitekim İmam Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar:

وانت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و تزعم انك جرم صغير وفي انطوى العالم الاكبر

"Ey insan, sen açık kitapsın ki, onun harfleriyle gizli olan aşikâr olur; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cisimsin, hâlbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!"

"Katre"den murâd, insanın cismidir. Zîrâ meydanda olan bir şeydir ki, insanın cismi, yerlerin ve göklerin cismâniyetlerine nazaran bir katre ve bir zerredir. Nitekim sûre-i Mü'min'de buyrulur: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أكبر من خلق الناس (Mü'min, 40/57). Ya'ni "Göklerin ve yerlerin halkı nâsın halkından daha büyüktür." Ya'ni bir katre mesâbesinde olan insanın bâtınında bir ilim deryâsı gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın cisminde bir büyük âlem gizlenmiştir. Nitekim İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimiz buyururlar:

وانت الكتاب المبين الذي با حرفه يظهر المضمر و تزعم انك جرم صغير وفي انطوى العالم الاكبر

"Ey insan, sen açık kitâbsın ki, onun harfleriyle, gizli âşikâr olur; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cirmsin, halbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!"

3575. Mey yahud sema' veya cima ne olur? Ta ki ondan neşât ve intifa' istersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3575. İçki yahut sema veya cinsel birleşme ne olur? Ki ondan neşe ve fayda istersin!

"Mey", şarap ve diğer içkiler demektir. "Sema'", çalgı ve şarkı söyleme demektir. Yani, ey kendi varlığında gizli olan âlemden gafil bulunan insan, sen bir zevk bulmak için içkiye ve çalgıya ve şarkı söylemeye yahut güzel kadınlar ile cinsel birleşmeye düşkün oldun! Senin iç âleminde gizli ve saklı kalan müşâhede zevkine (Allah'ı görme zevki) göre bunların zevki nedir ki? Sen bunlardan neşe ve fayda isteyip durursun. Eğer sen kendini bilmiş olsan, bunların çocuk oyuncağı olduğunu görür ve kendinden utanırsın.

"Mey", şarâb ve sâir içkiler demektir. "Sema'", çalgı ve tegannî demektir. Ya'ni, ey kendi vücudunda gizli olan âlemden gafil bulunan insan, sen bir zevk bulmak için içkiye ve çalgıya ve tegannîye veyâhud güzel kadınlar ile cimâ'a mübtelâ oldun! Senin bâtınında müstetir ve mahfi kalan zevk-i müşâhedeye nisbeten bunların zevki nedir ki? Sen bunlardan neşât ve intifa' isteyip durursun. Eğer sen seni bilmiş olsan, bunların çocuk oyuncağı olduğunu görür ve kendinden utanırsın.

3576. Güneş zerreden ödünç isteyici oldu. Bir Zühre küçük küpten kadeh isteyici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3576. Güneş zerreden ödünç isteyici oldu. Bir Zühre küçük küpten kadeh isteyici oldu.

Yani, ey insan, zâtına ait yüceliğinle beraber senin aşağılıklara yönelip onlardan zevk istemen, güneşin zerreden ödünç olarak ışık istemesine ve neşe ve zevk kaynağı olan Zühre yıldızının zevk ve neşe bulmak için küçük bir küpten küçük bir kadeh ile şarap istemesine benzer. Astrologlara göre yedi gezegenin her birinin yeryüzü halkı üzerinde bir etkisi vardır. Zühre yıldızının etkisi de zevk ve neşedir. Bazı nüshalarda ikinci mısra "Bir Zühre ateş parçasından ne vakit murâd isteyici oldu?" demek olur.

Ya'ni, ey insan, ulviyet-i zâtiyyen ile beraber senin süfliyâta meyledip onlardan zevk istemen güneşin zerreden ödünç olarak ziyâ istemesine ve menba'-ı tarab ve zevk olan Zühre yıldızının zevk ve neşât bulmak için bir küçük küpten bir küçük kadeh ile şarâb istemesine benzer. Ehl-i nücûm indinde yedi seyyâreden her birinin ehl-i arz üzerine bir te'sîri vardır. Zühre yıldızının te'sîri dahi zevk ve neşâttır. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' زُهْرَه اَز جَمْرَه کِی شُد کَام خْوَاه "Bir Zühre ateş parçasından ne vakit murâd isteyici oldu?" demek olur.

3577. Bir bî-keyf olan can keyfin mahbûsu olmuş. Bir güneş ukdenin habsi olmuş. İşte bu, yazık!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Keyfiyetsiz olan bir can, keyfin tutsağı olmuş. Bir güneş, düğümün hapsi olmuş. İşte bu, yazık!

Yani, yüce âleme ait ve suretsiz olup tarife sığmayan insan ruhu, keyfin yani kesif suretlerin tutsağı olmuş ve onlardan zevk ve neşe istemiştir; ve örneğin koca bir güneş, düğümün hapsi olup tutulma meydana gelmiştir ve bu sebeple insan ruhu cisme ışığını verememiştir. İşte buna üzülünür.

Bilinmeli ki, ayın dünya etrafındaki yörüngesinde dönmesi sırasında bazen öyle bir durum oluşur ki, gölgesi dünya üzerine düşer; ve dünya üzerinde bu gölgenin isabet ettiği yerler geçici bir süre için güneşin ışığından mahrum kalır. Gökbilimciler ayın bulunduğu bu noktaya “ukde-i zeneb” (ay düğümü) ve bu olaya da “küsûf = güneş tutulması” derler. Bu şerefli beyitte cisim, dünyaya; keyfiyetsiz olan insan ruhu, güneşe; ve cisimle ruh arasına engel olan kevnî suretlerin bağıntıları da ayın dünya üzerine bıraktığı gölgeye benzetilmiştir.

Ya'ni, âlem-i ulvîye mensûb ve sûretsiz olup ta'rîfe sığmayan rûh-i insânî keyfin ya'ni suver-i kesîfenin mahbûsu olmuş ve onlardan zevk ve neşât istemiştir; ve meselâ bir koca güneş ukdenin habsi olup küsûf vâki' olmuş-tur ve bu sebeble rûh-i insânî cisme ziyâsını salamamıştır. İşte buna teessüf olunur.

Ma'lûmdur ki, ayın arz etrâfındaki mahrekinde devri esnâsında ba'zan öyle bir vaziyet gelir ki, gölgesi arz üzerine düşer; ve dünyâ üzerinde bu gölgenin isâbet ettiği yerler bir müddet-i muvakkate için güneşin ziyâsından mahrûm kalır. Ehl-i hey'et ayın bulunduğu bu noktaya “ukde-i zeneb” ve bu hâdiseye de “küsûf= güneş tutulması” derler. Bu beyt-i şerîfde cisim, arza ve bî-keyf olan rûh-i insânî güneşe ve cisimle rûh arasına hâil olan suver-i kevniyye alâkaları dahi ayın arz üzerine bıraktığı gölgeye teşbîh buyrulmuştur.

## O emîrin onlara tekrar cevâb söylemesi

3578. Dedi: "Hayır, hayır. Ben o şarâbın harîfiyim. Ben bu hoşluğun zevkine kânî' değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. Dedi: "Hayır, hayır. Ben o şarabın tiryakisiyim. Ben bu hoşluğun zevkine kanaat etmem!"

"Bey"den maksat, insân-ı kâmildir ve "şarap"tan maksat, ilâhî aşk şarabıdır. "Bu hoşluk" ile bedensel zevklere işaret edilir. Yani, insân-ı kâmil, neşe ve zevk kaynağı olan Zühre yıldızının zevk ve neşe bulmak için küçük bir küpten küçük bir kadeh ile şarap istemesine benzer. Astrologlara göre yedi gezegenin her birinin dünya ehli üzerinde bir etkisi vardır. Zühre yıldızının etkisi de zevk ve neşedir. Bazı nüshalarda ikinci mısra' زهره از جمره کی شد کام خواه şeklindedir. "Bir Zühre ateş parçasından ne zaman murat isteyici oldu?" demek olur.

“Bey”den murâd, insân-ı kâmildir ve “şarâb”dan murâd, şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir. “Bu hoşluk” ile ezvâk-ı cismâniyyeye işâret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâ- tarab ve zevk olan Zühre yıldızının zevk ve neşât bulmak için bir küçük küpten bir küçük kadeh ile şarâb istemesine benzer. Ehl-i nücûm indinde yedi seyyâreden her birinin ehl-i arz üzerine bir te'sîri vardır. Zühre yıldızının te'sîri dahi zevk ve neşâttır. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' زهره از جمره کی شد کام خواه sûretindedir. "Bir Zühre ateş parçasından ne vakit murâd isteyici oldu?" demek olur.

3577. Bir bî-keyf olan can keyfin mahbusu olmuş. Bir güneş ukdenin habsi olmuş. İşte bu, yazık!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3577. Keyfiyetsiz olan can, keyfin tutsağı olmuş. Bir güneş, düğümün tutsağı olmuş. İşte bu, yazık!

Yani, yüce âleme ait ve suretsiz olup tarife sığmayan insan ruhu, keyfin yani kesif suretlerin tutsağı olmuş ve onlardan zevk ve neşe istemiştir; ve örneğin koca bir güneş, düğümün tutsağı olup tutulma meydana gelmiştir ve bu sebeple insan ruhu cisme ışığını salamamıştır. İşte buna üzülünür.

Bilinmeli ki, ayın dünya etrafındaki yörüngesinde dönüşü sırasında bazen öyle bir durum oluşur ki, gölgesi dünya üzerine düşer; ve dünya üzerinde bu gölgenin isabet ettiği yerler geçici bir süre için güneşin ışığından mahrum kalır. Gökbilimciler ayın bulunduğu bu noktaya "ukde-i zeneb" (ay düğümü) ve bu olaya da "küsûf= güneş tutulması" derler. Bu şerefli beyitte cisim, dünyaya; keyfiyetsiz olan insan ruhu güneşe; ve cisimle ruh arasına engel olan kevnî suretlerin (oluşsal biçimlerin) bağıntıları da ayın dünya üzerine bıraktığı gölgeye benzetilmiştir.

Ya'ni, âlem-i ulvîye mensûb ve sûretsiz olup ta'rîfe sığmayan rûh-i insânî keyfin ya'ni suver-i kesîfenin mahbûsu olmuş ve onlardan zevk ve neşât istemiştir; ve meselâ bir koca güneş ukdenin habsi olup küsûf vâki' olmuştur ve bu sebeble rûh-i insânî cisme ziyâsını salamamıştır. İşte buna teessüf olunur,

Ma'lumdur ki, ayın arz etrafındaki mahrekinde devri esnasında ba'zan öyle bir vaziyet gelir ki, gölgesi arz üzerine düşer; ve dünya üzerinde bu gölgenin isabet ettiği yerler bir müddet-i muvakkate için güneşin ziyasından mahrûm kalır. Ehl-i hey'et ayın bulunduğu bu noktaya "ukde-i zeneb" ve bu hâdiseye de "küsûf= güneş tutulması" derler. Bu beyt-i şerîfde cisim, arza ve bî-keyf olan rûh-i insânî güneşe ve cisimle rûh arasına hâil olan suver-i kevniyye alâkaları dahi ayın arz üzerine bıraktığı gölgeye teşbîh buyrulmuştur.

## O emîrin onlara tekrar cevâb söylemesi

3578. Dedi: "Hayır, hayır. Ben o şarabın harîfiyim. Ben bu hoşluğun zevkine kāni' değilim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3578. Dedi: "Hayır, hayır. Ben o şarabın dostuyum. Ben bu hoşluğun zevkine razı değilim!"

"Beyt"ten (beyit) maksat, insân-ı kâmildir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve "şarap"tan maksat, ilâhî aşk şarabıdır. "Bu hoşluk" ile bedensel zevklere işaret buyrulur. Yani, insân-ı kâmil, bedensel zevklere düşkün olanlara hitaben buyurur ki: "Hayır hayır, ben ilâhî aşk şarabının arkadaşı ve sırdaşıyım. O şaraptan vazgeçemem. Ben sizin bu bedensel hoşluklarınızın zevkine kanaat edemem!"

"Bey"den murâd, insân-ı kâmildir ve "şarâb"dan murâd, şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir. "Bu hoşluk" ile ezvâk-ı cismâniyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâ- mil cismânîlere hitâben buyurur ki: "Hayır hayır, ben şarâb-ı aşk-ı ilâhînin musahibi ve mahremiyim. O şarâbdan vazgeçemem. Ben bu sizin cismânî olan hoşluklarınızın zevkine kanâat edemem!"

3579. Ben öyle isterim ki, yasemin gibi ki kâh öyle kâh böyle olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. Ben öyle isterim ki, yasemin gibi ki kâh öyle kâh böyle olayım!

Ben yasemin ağacı gibi olmak isterim. Rüzgârın hareketine bağlı olarak bazen öyle bazen böyle dönüp her tarafa koku saçayım!

"Ben yasemin ağacı gibi olmak isterim. Rüzgârın hareketine tâbi' olarak kâh öyle kâh böyle dönüp her tarafa koku saçayım!"

3580. Gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulup söğüt gibi her tarafa eğileyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. Gamdan, korkudan ve ümitten kurtulup söğüt gibi her tarafa eğileyim!

Yani, "Ben ilâhî aşk şarabı ile sarhoş olup kendi varlığımdan geçeyim ve insanın kendi vehmedilmiş varlığına ait olan gamdan, korkudan ve ümitten kurtulayım, söğüt ağacının hareketi rüzgâra bağlı olduğu gibi ben de Hakk'ın iradesi ile bazen yüce âleme ve bazen aşağı âleme eğileyim!"

Ya'ni, "Ben aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olup kendi varlığımdan geçeyim ve insanın kendi mevhûm olan varlığına taalluk eden gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulayım, söğüt ağacının hareketi rüzgâra tâbi' olduğu gibi ben de Hakk'ın iradesi ile kâh âlem-i ulvîye ve kâh âlem-i süflîye eğileyim!"

3581. Söğüt dalı gibi sola ve sağa salınıcı ki, ona rüzgârdan türlü türlü raks-lar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. Söğüt dalı gibi sola ve sağa salınan, ona rüzgârdan türlü türlü danslar vardır.

"Söğüt ağacının dalları gibi sola, yani aşağı âleme ve sağa, yani yüce âleme salınan olayım! O ağacın dalları esen rüzgârdan nasıl türlü türlü danslar ve hareketler yaparsa, ben de Hak'ın iradesiyle mana ve suret âlemlerine türlü türlü hareketler yapayım!" Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin nazarında varlıkta Hakk'ın varlığından başka bir şey yoktur. Kendi varlıklarında kaybolmuş olan zahitler ile gafiller bu müşahededen mahrumdurlar. Bu sebeple insân-ı kâmilin aşağı âleme olan eğilimleri, perdelilerin eğilimleri gibi değildir. Onlar her zerrede Hakk'ı müşahede ederler. Nasıl ki kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) "حبب الى من دنياكم ثلاث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة" yani "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar ve güzel kokular ve gözümün namazda aydın kılınması" buyururlar. Bunların hepsi aşağı âlemdendir. Bu hadis-i şerifin izahı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

"Söğüt ağacının dalları gibi sola, ya'ni âlem-i süflîye ve sağa, ya'ni âlem-i ulvîye salınıcı olayım! O ağacın dalları esen rüzgârdan nasıl türlü türlü raks-lar ve hareketler yaparsa, ben de irâde-i Hak ile ma'nâ ve sûret âlemlerine türlü türlü hareketler yapayım!" Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilin nazarında vücûdda Hakk'ın varlığından başka bir şey yoktur. Kendi varlıklarında müs-tağrak olan zâhidler ile gâfiller bu müşâhededen mahrûmdurlar. Binâenaleyh insân-ı kâmilin âlem-i süflîye olan meyilleri ehl-i hicabın meyilleri gibi değil-dir. Onlar her zerrede Hakk'ı müşâhede ederler. Nitekim Server-i kâinât Efen-dimiz `حبب الى من دنياكم ثلاث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة` ya'ni "Sizin dün-yânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar ve güzel kokular ve gözümün na-mazda aydın kılınması" buyururlar. Bunların hepsi âlem-i süflîdendirler. Bu hadîs-i şerîfîn îzâhı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'dedir.

3582. O kimse ki, şarabın sürûru ile huy etmiştir, hey efendi, bu hoşluğu ne va-kit beğenir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. O kimse ki, şarabın neşesiyle huy edinmiştir, hey efendi, bu hoşluğu ne zaman beğenir?

bedensel olanlara hitaben buyurur ki: "Hayır hayır, ben ilahi aşk şarabının arkadaşı ve sırdaşıyım. O şaraptan vazgeçemem. Ben sizin bu bedensel hoşluklarınızın zevkine kanaat edemem!"

mil cismânîlere hitâben buyurur ki: "Hayır hayır, ben şarâb-ı aşk-ı ilâhînin musahibi ve mahremiyim. O şarâbdan vazgeçemem. Ben bu sizin cismânî olan hoşluklarınızın zevkine kanâat edemem!"

3579. Ben öyle isterim ki, yasemin gibi ki kâh öyle kâh böyle olayım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3579. Ben öyle isterim ki, yasemin gibi ki kâh öyle kâh böyle olayım!

Ben yasemin ağacı gibi olmak isterim. Rüzgârın hareketine bağlı olarak bazen öyle bazen böyle dönüp her tarafa koku saçayım!

"Ben yasemin ağacı gibi olmak isterim. Rüzgârın hareketine tâbi' olarak kâh öyle kâh böyle dönüp her tarafa koku saçayım!"

3580. Gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulup söğüt gibi her tarafa eğileyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3580. Gamdan, korkudan ve ümitten kurtulup söğüt gibi her tarafa eğileyim!

Yani, "Ben ilâhî aşk şarabı ile sarhoş olup kendi varlığımdan geçeyim ve insanın kendi vehmedilmiş varlığına ait olan gamdan, korkudan ve ümitten kurtulayım, söğüt ağacının hareketi rüzgâra bağlı olduğu gibi ben de Hakk'ın iradesi ile bazen yüce âleme ve bazen aşağı âleme eğileyim!"

Ya'ni, "Ben aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olup kendi varlığımdan geçeyim ve insanın kendi mevhûm olan varlığına taalluk eden gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulayım, söğüt ağacının hareketi rüzgâra tâbi' olduğu gibi ben de Hakk'ın iradesi ile kâh âlem-i ulvîye ve kâh âlem-i süflîye eğileyim!"

3581. Söğüt dalı gibi sola ve sağa salınıcı ki, ona rüzgârdan türlü türlü raks-lar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3581. Söğüt dalı gibi sola ve sağa salınan, ona rüzgârdan türlü türlü danslar vardır.

"Söğüt ağacının dalları gibi sola, yani aşağı âleme ve sağa, yani yüce âleme salınan olayım! O ağacın dalları esen rüzgârdan nasıl türlü türlü danslar ve hareketler yaparsa, ben de Hak'ın iradesiyle mana ve suret âlemlerine türlü türlü hareketler yapayım!" Bilinmeli ki, insân-ı kâmilin nazarında varlıkta Hakk'ın varlığından başka bir şey yoktur. Kendi varlıklarında kaybolmuş olan zahitler ile gafiller bu müşahededen mahrumdurlar. Bu sebeple insân-ı kâmilin aşağı âleme olan eğilimleri, perdelilerin eğilimleri gibi değildir. Onlar her zerrede Hakk'ı müşahede ederler. Nasıl ki kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) "حبب الى من دنياكم ثلاث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة" yani "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar ve güzel kokular ve gözümün namazda aydın kılınması" buyururlar. Bunların hepsi aşağı âlemdendir. Bu hadis-i şerifin izahı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'dedir.

"Söğüt ağacının dalları gibi sola, ya'ni âlem-i süflîye ve sağa, ya'ni âlem-i ulvîye salınıcı olayım! O ağacın dalları esen rüzgârdan nasıl türlü türlü raks-lar ve hareketler yaparsa, ben de irâde-i Hak ile ma'nâ ve sûret âlemlerine türlü türlü hareketler yapayım!" Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilin nazarında vücûdda Hakk'ın varlığından başka bir şey yoktur. Kendi varlıklarında müs-tağrak olan zâhidler ile gâfiller bu müşâhededen mahrûmdurlar. Binâenaleyh insân-ı kâmilin âlem-i süflîye olan meyilleri ehl-i hicabın meyilleri gibi değil-dir. Onlar her zerrede Hakk'ı müşâhede ederler. Nitekim Server-i kâinât Efen-dimiz `حبب الى من دنياكم ثلاث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة` ya'ni "Sizin dün-yânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar ve güzel kokular ve gözümün na-mazda aydın kılınması" buyururlar. Bunların hepsi âlem-i süflîdendirler. Bu hadîs-i şerîfîn îzâhı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'dedir.

3582. O kimse ki, şarabın sürûru ile huy etmiştir, hey efendi, bu hoşluğu ne va-kit beğenir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3582. O kimse ki, şarabın neşesiyle huy edinmiştir, hey efendi, bu hoşluğu ne zaman beğenir?

Yani, zahirî şarabın verdiği neşeye bağlanmış ve onu kendisine huy edinmiş olan kimse, hey efendi, bu insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yüce ve aşağı âlemdeki hoşluğunu ve zevkini ne zaman beğenip o zevki elde etmeye çalışır?

Ya'ni, sûrî şarabın verdiği sürûra bağlanmış ve onu kendisine huy etmiş olan kimse, hey efendi, bu insân-ı kâmilin âlem-i ulvîde ve süflîdeki hoşluğunu ve zevkini ne vakit beğenip o zevki elde etmeğe çalışır?

3583. Enbiya ondan dolayı bu hoşluktan dışarıya çıktılar. Zîrâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Peygamberler bu hoşluktan dışarıya çıktılar. Çünkü ebedî olan zevkin yoğrulmuşu oldular.

Peygamberler ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ (seçkin veliler), ebedî olan zevkin yoğrulmuşu ve karışımı olduklarından, bu fânî olan bedensel zevkten dışarıya çıktılar ve onlara önem vermediler; ve bedensellikleri itibarıyla her ne kadar yediler, içtiler ve evlendiler ise de, bunların zevklerini dahi o ebedî olan zevkin gölgesi bildiler; ve bir an bile Hak'tan gafil olmadılar. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "كه سرشته در خوشی حق بدند" şeklinde geçer. Bu, "Çünkü Hakk'ın hoşluğunda yoğrulmuş oldular" demektir.

Peygamberler ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu ve mahlûtu olduklarından, bu fânî olan cismânî zevkten dışarıya çıktılar ve onlara ehemmiyet vermediler; ve cismâniyetleri itibariyle her ne kadar yediler ve içtiler ve nikâh ettiler ise de, bunların zevklerini dahi o ebedî olan zevkin zılli bildiler; ve bir an Hak'tan gafil olmadılar. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' كه سرشته در خوشی حق بدند vâkidir. "Zîrâ Hakk'ın hoşluğunda yoğrulmuş oldular" demektir.

3584. Zîrâ ki, onların canı o hoşluğu görmüş idi, bu hoşluklar onların önünde bir rüzgâr göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. Çünkü onların canı o hoşluğu görmüştü, bu hoşluklar onların önünde bir rüzgâr gibi göründü.

Çünkü peygamberlerin ve evliyanın seçkinlerinin canları, o ruhlar âleminin ebedî olan zevkini ve hoşluğunu görmüştü. Bu suret âleminin bedensel zevkleri onlara geçici bir rüzgâr gibi göründü. Bu sebeple kalıcı zevki bırakıp geçici zevke yönelmediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Peygamberler ve evliyalar ve yaratılmışlar ve iyi ve kötü hepsi mertebeleri ve veçheleri kadardır. Misali şudur ki, köleleri kâfirlerin memleketlerinden Müslümanların vilayetine getirip satarlar. Bazılarını beş ve bazılarını on ve bazılarını da on beş yaşından getirirler. Çocuk olarak getirilmiş olan köleler birçok sene Müslümanlar arasında beslenip büyüyerek yaşlandıklarında o vilayeti tamamen unuturlar ve ondan hiçbir şey hatırlamazlar; ve biraz büyüdüklerinde az hatırlarlar ve tamamen büyüdüklerinde memleketini daha ziyade anarlar. Ruhlar da böylece o âlemde Hak'ın huzurunda idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işaret buyrulmuştur أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى ["Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet!"] Ve onların gıdası ve kuvvetleri harfsiz ve sessiz olan Hak'ın kelâmı idi. Bazılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince hallerini ondan hatırlamaz ve kendisine o kelâm yabancı gelir. Yani, maddî şarabın verdiği neşeye bağlanmış ve onu kendisine huy edinmiş olan kimse, hey efendi, bu insân-ı kâmilin ulvî (yüce) ve süflî (aşağı) âlemdeki hoşluğunu ve zevkini ne zaman beğenip o zevki elde etmeye çalışır?

Zîrâ ki, enbiyânın ve havâss-ı evliyânın canları o âlem-i ervâhın ebedî olan zevkini ve hoşluğunu görmüş idi. Bu âlem-i sûretin cismânî olan zevkleri onlara geçici bir rüzgâr göründü. Binâenaleyh zevk-i bâkîyi bırakıp zevk-i fânîye meyletmediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Enbiyâ ve evliyâ ve halâyık ve iyi ve kötü hep mertebeleri ve vücûhları mikdârıncadır. Misâli odur ki, köleleri kâfirlerin memâlikinden müslümanların vilâyetine getirip satarlar. Ba'zılarını beş ve ba'zılarını on ve ba'zılarını da on beş yaşından getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler birçok seneler müslümanlar arasında beslenip büyüyerek ihtiyarladıklarında o vilâyeti bilkülliye unuturlar ve ondan hiçbir şey tahattur etmezler; ve biraz büyücek olunca az tahattur eder ve tamâmıyla büyük olunca memleketini daha ziyâde yâd eyler. Ervâh dahi böylece o âlemde huzûr-ı Hak'ta idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işaret buyrulmuştur أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet!"] Ve onların gıdâ ve kuvvetleri bî-harf ve savt olan Hakk'ın kelâmı idi. Ba'zılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince ahvâlini ondan tahattur etmez ve kendisine o kelâm yaban- Ya'ni, sûrî şarabın verdiği sürûra bağlanmış ve onu kendisine huy etmiş olan kimse, hey efendi, bu insân-ı kâmilin âlem-i ulvîde ve süflîdeki hoşluğunu ve zevkini ne vakit beğenip o zevki elde etmeğe çalışır?

3583. Enbiya ondan dolayı bu hoşluktan dışarıya çıktılar. Zîrâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3583. Peygamberler bu hoşluktan dışarıya çıktılar. Çünkü ebedî olan zevkin yoğrulmuşu oldular.

Peygamberler ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ (seçkin veliler), ebedî olan zevkin yoğrulmuşu ve karışımı olduklarından, bu fânî olan bedensel zevkten dışarıya çıktılar ve onlara önem vermediler; ve bedensellikleri itibarıyla her ne kadar yediler, içtiler ve evlendiler ise de, bunların zevklerini dahi o ebedî olan zevkin gölgesi bildiler; ve bir an bile Hak'tan gafil olmadılar. Bazı nüshalarda ikinci mısra' "كه سرشته در خوشی حق بدند" şeklinde geçer. Bu, "Çünkü Hakk'ın hoşluğunda yoğrulmuş oldular" demektir.

Peygamberler ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu ve mahlûtu olduklarından, bu fânî olan cismânî zevkten dışarıya çıktılar ve onlara ehemmiyet vermediler; ve cismâniyetleri itibariyle her ne kadar yediler ve içtiler ve nikâh ettiler ise de, bunların zevklerini dahi o ebedî olan zevkin zılli bildiler; ve bir an Hak'tan gafil olmadılar. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' كه سرشته در خوشی حق بدند vâkidir. "Zîrâ Hakk'ın hoşluğunda yoğrulmuş oldular" demektir.

3584. Zîrâ ki, onların canı o hoşluğu görmüş idi, bu hoşluklar onların önünde bir rüzgâr göründü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3584. Çünkü onların canı o hoşluğu görmüştü, bu hoşluklar onların önünde bir rüzgâr gibi göründü.

Çünkü peygamberlerin ve evliyanın seçkinlerinin canları, o ruhlar âleminin ebedî olan zevkini ve hoşluğunu görmüştü. Bu suret âleminin cismanî olan zevkleri onlara geçici bir rüzgâr gibi göründü. Bu sebeple ebedî zevki bırakıp fânî zevke meyletmediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu anlam hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. bölümünde şöyle buyururlar: "Peygamberler ve evliyalar ve yaratılmışlar ve iyi ve kötü herkes mertebeleri ve veçheleri kadardır. Misali şudur ki, köleleri kâfirlerin ülkelerinden Müslümanların vilayetine getirip satarlar. Bazılarını beş ve bazılarını on ve bazılarını da on beş yaşından getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler birçok seneler Müslümanlar arasında beslenip büyüyerek yaşlandıklarında o vilayeti tamamen unuturlar ve ondan hiçbir şey hatırlamazlar; ve biraz büyücek olunca az hatırlarlar ve tamamen büyük olunca memleketini daha ziyade anarlar. Ruhlar da böylece o âlemde Hakk'ın huzurunda idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işaret buyrulmuştur أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet!"] Ve onların gıdası ve kuvvetleri harfsiz ve sessiz olan Hakk'ın kelâmı idi. Bazılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince hâlini ondan hatırlamaz ve kendisine o kelâm yabancı gelir. O taife tamamen küfür ve dalalete dalmış olan mahcuplardır (Hakk'tan perdelenmiş olanlardır). Bazılarının bir parça hatırına gelir; ve onların içinde o tarafın coşkusu ve havası başlar; ve onlar müminlerdir. Ve bazıları o kelâmı işittiğinde o hâl evvelden nasıl ise, yine öylece ortaya çıkar ve tamamen perdeler kalkmış bulunur ve o asla (Hakk'a) vasıl olurlar. Onlar da peygamberler ve evliyalardır."

Zîrâ ki, enbiyânın ve havâss-ı evliyânın canları o âlem-i ervâhın ebedî olan zevkini ve hoşluğunu görmüş idi. Bu âlem-i sûretin cismânî olan zevkleri onlara geçici bir rüzgâr göründü. Binâenaleyh zevk-i bâkîyi bırakıp zevk-i fânîye meyletmediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Enbiyâ ve evliyâ ve halâyık ve iyi ve kötü hep mertebeleri ve vücûhları mikdârıncadır. Misâli odur ki, köleleri kâfirlerin memâlikinden müslümanların vilâyetine getirip satarlar. Ba'zılarını beş ve ba'zılarını on ve ba'zılarını da on beş yaşından getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler birçok seneler müslümanlar arasında beslenip büyüyerek ihtiyarladıklarında o vilâyeti bilkülliye unuturlar ve ondan hiçbir şey tahattur etmezler; ve biraz büyücek olunca az tahattur eder ve tamâmıyla büyük olunca memleketini daha ziyâde yâd eyler. Ervâh dahi böylece o âlemde huzûr-ı Hak'ta idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işaret buyrulmuştur أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى (A'râf, 7/172) ["Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet!"] Ve onların gıdâ ve kuvvetleri bîharf ve savt olan Hakk'ın kelâmı idi. Ba'zılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince ahvâlini ondan tahattur etmez ve kendisine o kelâm yaban- cı gelir. O tâife külliyen küfür ve dalâlete dalmış olan mahcûblardır. Ba'zılarının bir parça hatırına gelir; ve onların derûnunda o tarafın cûşu ve havası başlar; ve onlar mü'minlerdir. Ve ba'zıları o kelâmı işittikde o hâl evvelden nasıl ise, yine öylece zâhir olur ve bilkülliye hicablar kalkmış bulunur ve o asla vâsıl olurlar. Onlar da enbiyâ ve evliyâdır."

3585. Vaktaki bir kimse diri put ile yâr oldu, ölmüşü kucağına nasıl çeker?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Bir kimse diri put ile dost olduğu vakit, ölmüşü kucağına nasıl çeker?

"Put"tan maksat, maşuktur. "Diri put" ile hakiki maşuk olan Hakk'a işaret buyrulur. "Ölmüş put"tan maksat, zahiri ve fani maşuktur. Örneğin, diri olan bir sevgili ile aşk yaşayan kimse ölmüş olan bir sevgiliyi kucağına çekmediği gibi, hakiki maşuka aşık olan kimse de zahiri ve fani maşuku kucağına çekip onunla aşk yaşayamaz.

تفسیر این آیت که وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ که در و دیوار و عرصه آن عالم و آب و کوزه و میوه و درخت همه زنده اند و سخن گوی و سخن شنو و جهت آن فرمود مصطفى عليه السلام الدنيا جيفة و طلابها کلاب و اگر آخرت را حیات نبودی آخرت هم جیفه بودی ، جیفه را برای مرده گیش جیفه گویند نه برای بوی زشت و فرخجی

Bu "Ve âhiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!" (Ankebût, 29/64) ayet-i kerimesinin tefsiridir. Çünkü o alemin kapısı ve duvarı ve meydanı ve suyu ve bardağı ve meyvesi ve ağacı hep diridirler; ve söz söyleyicidirler ve söz işiticidirler. Onun için Mustafa (a.s.) "Dünya cîfedir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurdu; ve eğer ahiretin hayatı olmasa idi, ahiret dahi cîfe olurdu. Çünkü cîfeye onun ölülüğünden dolayı cîfe derler. Çirkin kokusu ve çirkinliği için değil!

"Ferahç", çirkin ve yakışıksız demektir (Burhan). "Ferahçî", çirkinlik anlamınadır. Ariflere malumdur ki, gerek dünyanın ve gerek ahiretin suretleri sıfat ve ilahi isimlerin mazharlarıdır; ve hepsinde sıfatlarıyla ve isim-cı gelir. O taife tamamen küfür ve dalalete dalmış olan mahcuplardır (perdelenmiş olanlardır). Bazılarının bir parça hatırına gelir; ve onların derununda o tarafın coşkunluğu ve havası başlar; ve onlar müminlerdir. Ve bazıları o kelamı işittiklerinde o hal evvelden nasıl ise, yine öylece ortaya çıkar ve tamamen perdeler kalkmış bulunur ve o asla vasıl olurlar. Onlar da enbiya ve evliyadır.

"Put"tan murâd, ma'şûktur. "Diri put" ile ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a işâret buyrulur. "Ölmüş put"tan murâd, ma'şûk-ı sûrî ve fânîdir. Mesela diri olan bir mahbûbe ile muâşakada bulunan kimse ölmüş olan bir mahbûbeyi kucağına çekmediği gibi, ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan kimse dahi ma'şûk-ı sûrî ve fânîyi kucağına çekip onunla muâşaka edemez.

تفسیر این آیت که وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ که در و دیوار و عرصه آن عالم و آب و کوزه و میوه و درخت همه زنده اند و سخن گوی و سخن شنو و جهت آن فرمود مصطفى عليه السلام الدنيا جيفة و طلابها کلاب و اگر آخرت را حیات نبودی آخرت هم جیفه بودی ، جیفه را برای مرده گیش جیفه گویند نه برای بوی زشت و فرخجی

Bu "Ve âhiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!" (Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Zîrâ o âlemin kapısı ve duvarı ve meydanı ve suyu ve bardağı ve meyvesi ve ağacı hep diridirler; ve söz söyleyicidirler ve söz işiticidirler. Onun için Mustafa (a.s.) "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurdu; ve eğer âhiretin hayatı olmasa idi, âhiret dahi cîfe olurdu. Zîrâ cîfeye onun ölülüğünden dolayı cîfe derler. Çirkin kokusu ve çirkinliği için değil!

"Ferahç", çirkin ve yakışıksız demektir (Burhân). "Ferahçî", çirkinlik ma'nâsınadır. Âriflere ma'lûmdur ki, gerek dünyanın ve gerek âhiretin sûretleri sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve hepsinde sıfatlarıyla ve isim- cı gelir. O tâife külliyen küfür ve dalâlete dalmış olan mahcûblardır. Ba'zılarının bir parça hatırına gelir; ve onların derûnunda o tarafın cûşu ve havası başlar; ve onlar mü'minlerdir. Ve ba'zıları o kelâmı işittikde o hâl evvelden nasıl ise, yine öylece zâhir olur ve bilkülliye hicablar kalkmış bulunur ve o asla vâsıl olurlar. Onlar da enbiyâ ve evliyâdır."

3585. Vaktaki bir kimse diri put ile yâr oldu, ölmüşü kucağına nasıl çeker?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3585. Bir kimse diri put ile dost olunca, ölmüşü kucağına nasıl çeker?

"Put"tan maksat, maşuktur. "Diri put" ile hakiki maşuk olan Hakk'a işaret edilir. "Ölmüş put"tan maksat, zahiri ve fani maşuktur. Örneğin, diri olan bir sevgiliyle aşk yaşayan kimse ölmüş olan bir sevgiliyi kucağına çekmediği gibi, hakiki maşuka aşık olan kimse de zahiri ve fani maşuku kucağına çekip onunla aşk yaşayamaz.

وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ Bu "Ve ahiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!" (Ankebût, 29/64) ayet-i kerimesinin tefsiridir. Çünkü o alemin kapısı ve duvarı ve meydanı ve suyu ve bardağı ve meyvesi ve ağacı hep diridirler; ve söz söyleyicidirler ve söz işiticidirler. Onun için Mustafa (a.s.) "Dünya cîfedir ve onun talipleri köpeklerdir" buyurdu; ve eğer ahiretin hayatı olmasa idi, ahiret dahi cîfe olurdu. Çünkü cîfeye onun ölülüğünden dolayı cîfe derler. Çirkin kokusu ve çirkinliği için değil!

"Ferahç", çirkin ve yakışıksız demektir (Burhan). "Ferahçî", çirkinlik anlamındadır. Ariflere malumdur ki, gerek dünyanın ve gerek ahiretin suretleri sıfat ve ilahi isimlerin mazharlarıdır; ve hepsinde sıfatlarıyla ve isimleriyle zahir olan Hak'tır ve Hakk'ın Hayat sıfatının eseri dahi elbette bu mazharlarda mevcuttur. Ancak dünyada bu Hayat sıfatının tesiri farklıdır. Cansız varlıkta gizli, bitkide özgü, hayvanda zahir ve insanda daha zahirdir. Nitekim ayet-i kerimede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsra, 17/44) yani "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Velakin siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz" buyrulur; ve Hakk'ı hamd ile tesbih etmek hayat sahibi olmaya bağlıdır. Fiilen ve zevken bu hale vukuf dünyada peygamberlere ve evliyalara mahsustur. Onlar bütün zerreleri bu ayet-i kerime gereğince diri görürler ve onların sözlerini işitirler ve onlara hitap ederler. Bu sebeple onlar dünyada iken uhrevi hayat içindedirler. Fakat ahirette bu Hayat sıfatının tecellisi umuma açıktır. Çünkü uhrevi suretler latiftir ve letafet, dünyanın kesafeti gibi hicap ve perde olmaz. Dünyanın kesafetine ve perdeliğine işaretle Alemlerin Efendisi Peygamberimiz "Dünya cîfedir ve ona alaka edip arkasına düşenler köpeklerdir" buyurmuştur. Çünkü bitkide özgü ve hayvanda zahir ve insanda daha zahir olan hayat sıfatı ölüm vasıtasıyla cesetlerden alakasını kesip perde arkasına çekilir ve ceset cansız varlığa dönüşür. İdrak ve zevk sahibi olan bir insan artık o ölüme yakalanmaz. Ölmüş hayvan cesedinden faydalanmaya koşan ancak köpekler olur; ve eğer ahiret hayat alemi olmasa idi o da dünya gibi cansız halde kalan cîfe ve leş olurdu. Çünkü cîfeye, çirkin kokusu ve çirkinliği için değil, kokmamış olsa bile, sadece ölülüğünden dolayı cîfe derler.

"Put"tan murâd, ma'şûktur. "Diri put" ile ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a işâret buyrulur. "Ölmüş put"tan murâd, ma'şûk-ı sûrî ve fânîdir. Mesela diri olan bir mahbûbe ile muâşakada bulunan kimse ölmüş olan bir mahbûbeyi kucağına çekmediği gibi, ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan kimse dahi ma'şûk-ı sûrî ve fânîyi kucağına çekip onunla muâşaka edemez.

وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ Bu "Ve âhiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!" (Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Zîrâ o âlemin kapısı ve duvarı ve meydanı ve suyu ve bardağı ve meyvesi ve ağacı hep diridirler; ve söz söyleyicidirler ve söz işiticidirler. Onun için Mustafa (a.s.) "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurdu; ve eğer âhiretin hayatı olmasa idi, âhiret dahi cîfe olurdu. Zîrâ cîfeye onun ölülüğünden dolayı cîfe derler. Çirkin kokusu ve çirkinliği için değil!

"Ferahç", çirkin ve yakışıksız demektir (Burhân). "Ferahçî", çirkinlik ma'nâsınadır. Ariflere ma'lûmdur ki, gerek dünyanın ve gerek âhiretin sûretleri sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve hepsinde sıfatlarıyla ve isim- leriyle zâhir olan Hak'tır ve Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ının eseri dahi bittabi' bu mezâhirde mevcûddur. Ancak dünyâda bu sıfat-ı Hayât'ın te'sîri muhteliftir. Cemâdda bâtın, nebâtta mahsûs, hayvanda zâhir ve insanda azhardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'ni "Hakk'ı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey yoktur. Velâkin siz onların tesbîhlerini idrâk etmezsiniz" buyrulur; ve Hakk'ı hamd ile tesbîh etmek hayat sâhibi olmaya mütevakkıfdır. Fiilen ve zevkan bu hâle vukuf dünyâda enbiyâ ve evliyâya mahsûstur. Onlar cemî'-i zerrâtı bu âyet-i kerîme mûcibince diri görürler ve onların sözlerini işitirler ve onlara hitâb ederler. Binâenaleyh onlar dünyâda iken hayât-ı uhreviyye içindedirler. Fakat âhirette bu sıfat-ı Hayât'ın tecellîsi umûma açıktır. Zîrâ suver-i uhreviyye latîfdir ve letâfet, dünyânın kesâfeti gibi hicâb ve perde olmaz. Dünyânın kesâfetine ve perdeliğine işâreten Server-i âlem Efendimiz "Dünyâ cîfedir ve ona alâka edip arkasına düşenler köpeklerdir" buyurmuştur. Zîrâ nebâtta mahsûs ve hayvanda zâhir ve insanda azhar olan sıfat-ı hayât ölüm vâsıtasıyla cesedlerden alakasını kesip perde arkasına çekilir ve cesed cemâda inkılâb eder. İdrâk ve zevk sâhibi olan bir insan artık o ölüme yakalanmaz. Ölmüş hayvan cesedinden intifâa koşan ancak köpekler olur; ve eğer âhiret âlem-i hayat olmasa idi o da dünyâ gibi cemâd halinde kalan cîfe ve leş olurdu. Çünkü cîfeye, çirkin kokusu ve çirkinliği için değil, kokmamış olsa bile, mahzâ ölülüğünden dolayı cîfe derler.

3586. O cihân mâdemki zerre zerre diridirler, nükte bilicidirler ve söz söyleyicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. O cihan mademki zerre zerre diridirler, nükte bilicidirler ve söz söyleyicidirler.

3587. Ölmüş cihanda onların râhatı yoktur. Zîrâ bu alef hayvânât-ı ehliyyeden gayrıya lâyık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Ölmüş cihanda onların rahatı yoktur. Çünkü bu yem, evcil hayvanlardan başkasına layık değildir.

Mademki ahiret hayat âlemidir ve o âlemin zerreleri bile hissen diridirler, yani idraki zarafete muhtaç olan manaları bilicidirler ve söz söyleyicidirler. Aslen cansız mertebesinde ve görüneni sessiz olan bu ölmüş dünyada peygamberlerin ve evliyanın rahatı yoktur. Onlar bir an evvel bu hayat âlemine kavuşmak isterler. Çünkü bu cismaniyet âleminin gıdası ve zevkleri, en'âm yani evcil hayvanlar mesabesinde olan akıllılardan ve cismanilerden başkasına layık değildir. Onların halleriyle ortaya çıkan Hak'tır ve Hakk'ın Hayat sıfatının eseri de elbette bu zuhur yerlerinde mevcuttur. Ancak dünyada bu Hayat sıfatının etkisi farklıdır. Cansızda gizli, bitkide hissedilir, hayvanda açıkça belirgin ve insanda daha da belirgindir. Nitekim ayet-i kerimede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsra, 17/44) yani "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Velakin siz onların tesbihlerini idrak etmezsiniz" buyrulur; ve Hakk'ı hamd ile tesbih etmek hayat sahibi olmaya bağlıdır. Fiilen ve zevken bu hale vakıf olmak dünyada peygamberlere ve evliyaya mahsustur. Onlar bütün zerreleri bu ayet-i kerime gereğince diri görürler ve onların sözlerini işitirler ve onlara hitap ederler. Bu sebeple onlar dünyada iken uhrevi hayat içindedirler. Fakat ahirette bu Hayat sıfatının tecellisi herkese açıktır. Çünkü uhrevi suretler latiftir ve letafet, dünyanın yoğunluğu gibi hicap ve perde olmaz. Dünyanın yoğunluğuna ve perdeliliğine işaretle Âlemlerin Efendisi Efendimiz "Dünya leştir ve ona alaka edip arkasına düşenler köpeklerdir" buyurmuştur. Çünkü bitkide hissedilir ve hayvanda açıkça belirgin ve insanda daha da belirgin olan hayat sıfatı, ölüm vasıtasıyla cesetlerden alakasını kesip perde arkasına çekilir ve ceset cansıza dönüşür. İdrak ve zevk sahibi olan bir insan artık o ölüme yakalanmaz. Ölmüş hayvan cesedinden faydalanmaya koşan ancak köpekler olur; ve eğer ahiret hayat âlemi olmasa idi o da dünya gibi cansız halde kalan leş ve cife olurdu. Çünkü cifeye, çirkin kokusu ve çirkinliği için değil, kokmamış olsa bile, sırf ölülüğünden dolayı cife derler.

Mâdemki âhiret hayât âlemidir ve o âlemin zerreleri bile hissen diridirler, nükte, ya'ni idrâki zarâfete muhtaç olan ma'nâları bilicidirler ve söz söyleyicidirler. Aslen cemâd mertebesinde ve zâhiri sâkit olan bu ölmüş dünyâda enbiyâ ve evliyânın râhatı yoktur. Onlar bir an evvel bu hayat âlemine kavuşmak isterler. Zîrâ bu cismâniyet âleminin gıdâsı ve ezvâkı en'âm ya'ni hayvânât-ı ehliyye mesâbesinde olan âkillerden ve cismânîlerden başkasına lâyık değildir. leriyle zahir olan Hak'tır ve Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının eseri dahi bittabi' bu mezâhirde mevcûddur. Ancak dünyada bu sıfat-ı Hayat'ın te'sîri muhteliftir. Cemâdda bâtın, nebâtta mahsüs, hayvanda zâhir ve insanda azhardır. Nitekim ayet-i kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44). ya'ni "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Velâkin siz onların tesbihlerini idrâk etmezsiniz" buyrulur; ve Hakk'ı hamd ile tesbih etmek hayat sahibi olmaya mütevakkıfdır. Fiilen ve zevkan bu hâle vuküf dünyâda enbiyâ ve evliyâya mahsûstur. Onlar cemî'-i zerrâtı bu âyet-i kerîme mûcibince diri görürler ve onların sözlerini işitirler ve onlara hitâb ederler. Binâenaleyh onlar dünyâda iken hayât-ı uhreviyye içindedirler. Fakat âhirette bu sıfat-ı Hayat'ın tecellîsi umûma açıktır. Zîrâ suver-i uhreviyye latîfdir ve letâfet, dünyanın kesâfeti gibi hicâb ve perde olmaz. Dünyanın kesâfetine ve perdeligine işâreten Server-i âlem Efendimiz "Dünya cîfedir ve ona alâka edip arkasına düşenler köpeklerdir" buyurmuştur. Zîrâ nebâtta mahsüs ve hayvanda zâhir ve insanda azhar olan sıfât-ı hayât ölüm vâsıtasıyla cesedlerden alakasını kesip perde arkasına çekilir ve cesed cemâda inkılâb eder. İdrâk ve zevk sahibi olan bir insan artık o ölüme yakalanmaz. Ölmüş hayvan cesedinden intifâa koşan ancak köpekler olur; ve eğer âhiret âlem-i hayat olmasa idi o da dünyâ gibi cemâd halinde kalan cîfe ve leş olurdu. Çünkü cîfeye, çirkin kokusu ve çirkinliği için değil, kokmamış olsa bile, mahza ölülüğünden dolayı cîfe derler.

3586. O cihân mâdemki zerre zerre diridirler, nükte bilicidirler ve söz söyleyicidirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3586. O cihan mademki zerre zerre diridirler, nükte bilicidirler ve söz söyleyicidirler.

3587. Ölmüş cihanda onların rahatı yoktur. Zîra bu alef hayvânât-ı ehliyyeden gayrıya layık değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3587. Ölmüş dünyada onların rahatı yoktur. Çünkü bu yem, evcil hayvanlardan başkasına layık değildir.

Mademki ahiret hayat âlemidir ve o âlemin zerreleri bile duyularla diridirler, nükte, yani idraki inceliğe muhtaç olan manaları bilicidirler ve söz söyleyicidirler. Aslen cansız mertebesinde ve dış görünüşü sessiz olan bu ölmüş dünyada peygamberlerin ve evliyanın rahatı yoktur. Onlar bir an evvel bu hayat âlemine kavuşmak isterler. Çünkü bu cismaniyet âleminin gıdası ve zevkleri, en'âm yani evcil hayvanlar seviyesinde olan akılsızlardan ve cismanîlerden başkasına layık değildir.

Mâdemki âhiret hayât âlemidir ve o âlemin zerreleri bile hissen diridirler, nükte, ya'ni idrâki zarafete muhtaç olan ma'nâları bilicidirler ve söz söyleyicidirler. Aslen cemâd mertebesinde ve zâhiri sâkit olan bu ölmüş dünyâda enbiyâ ve evliyânın râhatı yoktur. Onlar bir an evvel bu hayat âlemine kavuşmak isterler. Zîrâ bu cismâniyet âleminin gıdâsı ve ezvâkı en'âm ya'ni hayvânât-ı ehliyye mesâbesinde olan akıllerden ve cismânîlerden başkasına lâyık değildir.

3588. Her kimin bezmi ve vatanı gülşen olur, o kimse ne vakit külhanda şarâb içer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. Kimin meclisi ve vatanı gül bahçesi olursa, o kişi ne zaman külhanda şarap içer?

Yani, peygamberlerin ve evliyaların meclisi ve vatanı ruhlar âleminin gül bahçesidir. Bu sebeple bu hâlde olan bir kimse, külhandan farkı olmayan bu dünya harabesinde zevk bulacağım diye suyu, şarabı ve benzeri içkileri içmez.

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bezmi ve vatanı âlem-i ervâh gülşenidir. Binâenaleyh bu hâlde olan bir kimse külhandan farkı olmayan bu dünyâ harâbesinde zevk bulacağım diye suyu, şarâbı vs. içkileri içmez.

3589. Temiz rûhun yeri illiyyîn olur. Kurt olur ki, onun vatanı gübre ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. Temiz ruhun yeri illiyyîn (yüce makamlar) olur. Kurt olur ki, onun vatanı gübre olsun!

"İlliyyîn" ahiret hayatında mutlak rahat makamıdır. Yani, temiz ruhun yeri mutlak rahat makamıdır. Onlar işkence yeri olan bu dünyadan nefret ederler. Gübrelik mahalli olan bu dünya ancak kurtların ve pislik böceklerinin vatanıdır.

“İlliyyîn” hayât-ı uhreviyyede râhat-ı mutlaka makâmıdır. Ya'ni, temiz rûhun yeri râhat-ı mutlaka makâmıdır. Onlar işkence yeri olan bu dünyâdan nefret ederler. Gübrelik mahalli olan bu dünyâ ancak kurtların ve necâset böceklerinin vatanıdır.

3590. Hudâ'nın sarhoşu için câm-ı tahûr vardır. Bu kör kuşlar için bu acı su [3595] vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Allah'ın sarhoşu için temizleyici kadeh vardır. Bu kör kuşlar için bu acı su vardır.

"Mahmur", sarhoşluğun kalıntısıdır (Müntehabü'l-Lügât). Yani dünyada ilahi aşk şarabıyla sarhoş olan kimse için "Rableri onlara pek temiz bir şarap içirir" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinde belirtilen temizleyici şarap vardır. Bu temizleyici şaraptan kör olan ruhlar kuşları için acı sudan ibaret olan bu dünyanın acı ve buruk şarabı vardır. O körler ancak bundan zevk alırlar ve zevkin bundan başkasını bilmezler.

“Mahmûr”, sarhoşluğun bakıyyesi (Müntehabü'l-Lügât). Ya'ni dünyâda aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olan kimse için وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21) ya'ni “Rableri onlara pek temiz bir şarâb içirir” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan şarâb-ı tahûr vardır. Bu şarâb-ı tahûrdan kör olan ervâh kuşları için acı sudan ibâret olan bu dünyânın acı ve buruk şarâbı vardır. O körler ancak bundan zevk alırlar ve zevkin bundan başkasını bilmezler.

3591. Her kim ki, ona Ömer'in adli el göstermedi, onun önünde cânî olan Haccâc âdildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. Her kim ki, ona Ömer'in adaleti kendini göstermedi, onun önünde cani olan Haccâc adildir.

Yani, Hz. Ömer'in (r.a.) adaletini görmeyen kimse, birçok kanlar döken ve zulmüyle meşhur olan Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafî'yi adil bir emir zanneder. Çünkü eşya zıddıyla ortaya çıkar. Birbiriyle karşılaştırabilmek için iki zıddı görmek lazımdır. Bunun gibi, ruhani zevkten habersiz olan kimse, cismani zevki aranan bir zevk zanneder.

Ya'ni, Hz. Ömer (r.a.)in adâletini görmeyen kimse birçok kanlar döken ve zulmüyle meşhûr olan Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafî'yi, âdil bir emir zanneder. Zîrâ eşyâ zıddıyla inkişâf eder. Birbiriyle mukâyese edebilmek için iki zıddı görmek lâzımdır. Bunun gibi zevk-i rûhânîden bî-haber olan kimse zevk-i cismânîyi bir zevk-i matlûb zanneder.

3588. Her kimin bezmi ve vatanı gülşen olur, o kimse ne vakit külhanda şarab içer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3588. Her kimin meclisi ve vatanı gül bahçesi olursa, o kimse ne zaman külhanda şarap içer?

Yani, peygamberlerin ve evliyaların meclisi ve vatanı ruhlar âleminin gül bahçesidir. Bu sebeple bu hâlde olan bir kimse, külhandan farkı olmayan bu dünya harabesinde zevk bulacağım diye suyu, şarabı ve benzeri içkileri içmez.

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bezmi ve vatanı âlem-i ervâh gülşenidir. Binâenaleyh bu hâlde olan bir kimse külhandan farkı olmayan bu dünyâ harâbesinde zevk bulacağım diye suyu, şarabı vs. içkileri içmez.

3589. Temiz ruhun yeri illiyyîn olur. Kurt olur ki, onun vatanı gübre ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3589. Temiz ruhun yeri illiyyîn (yüce makamlar) olur. Kurt olur ki, onun vatanı gübre olsun!

İlliyyîn, ahiret hayatında mutlak rahatlık makamıdır. Yani, temiz ruhun yeri mutlak rahatlık makamıdır. Onlar, işkence yeri olan bu dünyadan nefret ederler. Gübrelik mahalli olan bu dünya ancak kurtların ve pislik böceklerinin vatanıdır.

“İlliyyîn” hayât-ı uhreviyyede râhat-ı mutlaka makāmıdır. Ya'ni, temiz rûhun yeri râhat-ı mutlaka makāmıdır. Onlar işkence yeri olan bu dünyâdan nefret ederler. Gübrelik mahalli olan bu dünyâ ancak kurtların ve necâset böceklerinin vatanıdır.

3590. Huda'nın sarhoşu için câm-ı tahûr vardır. Bu kör kuşlar için bu acı su [3595] vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3590. Allah'ın sarhoşu için temizleyici kadeh vardır. Bu kör kuşlar için bu acı su [3595] vardır.

"Mahmûr", sarhoşluğun kalıntısıdır (Müntehabü'l-Lügāt). Yani dünyada ilahi aşk şarabıyla sarhoş olan kimse için "Rableri onlara pek temiz bir şarap içirir" (İnsan, 76/21) ayet-i kerimesinde belirtilen temizleyici şarap vardır. Bu temizleyici şaraptan kör olan ruh kuşları için ise, acı sudan ibaret olan bu dünyanın acı ve buruk şarabı vardır. O körler ancak bundan zevk alırlar ve zevkin bundan başkasını bilmezler.

“Mahmûr”, sarhoşluğun bakıyyesi (Müntehabü'l-Lügāt). Ya'ni dünyâda aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olan kimse için وسقاهم ربهم شرابا طهوراً (İnsan, 76/21) ya'ni "Rableri onlara pek temiz bir şarâb içirir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan şarâb-ı tahûr vardır. Bu şarâb-ı tahûrdan kör olan ervâh kuşları için acı sudan ibaret olan bu dünyânın acı ve buruk şarabı vardır. O körler ancak bundan zevk alırlar ve zevkin bundan başkasını bilmezler.

3591. Her kim ki, ona Ömer'in adli el göstermedi, onun önünde cânî olan Haccâc âdildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3591. Her kim ki, ona Ömer'in adaleti kendini göstermedi, onun önünde cani olan Haccâc adildir.

Yani, Hz. Ömer'in (r.a.) adaletini görmeyen kimse, birçok kanlar döken ve zulmüyle meşhur olan Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafi'yi adil bir emir (yönetici) zanneder. Çünkü eşya zıddıyla ortaya çıkar. Birbiriyle karşılaştırabilmek için iki zıddı görmek gerekir. Bunun gibi, ruhani zevkten habersiz olan kimse, cismani zevki aranan bir zevk zanneder.

Ya'ni, Hz. Ömer (r.a.)in adâletini görmeyen kimse birçok kanlar döken ve zulmüyle meşhûr olan Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafi'yi, âdil bir emir zanneder. Zîrâ eşya zıddıyla inkişaf eder. Birbiriyle mukāyese edebilmek için iki zıddı görmek lazımdır. Bunun gibi zevk-i rûhânîden bî-haber olan kimse zevk-i cismânîyi bir zevk-i matlûb zanneder.

3592. Kızlara ölü kukla verirler. Zîrâ dirilerin oyunundan âgâh değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Kızlara ölü kukla verirler. Çünkü dirilerin oyunundan haberdar değildirler.

Örneğin kız çocuklarına meşgul olup oynamaları için cansız bebekler verirler. Çünkü onlar diriler ve büyük adamlar ile yapılacak muameleden haberdar değildirler. Kendi mertebelerine göre onlara bu kukla ve bebek oyunu yeterlidir. İşte peygamberler ve evliyâ (Allah dostları) ile cismanîlerin (bedensel varlıkların) muamelesi de buna benzer. "Lu'bet", bebek ve kukla demektir.

Meselâ kız çocuklarına meşgül olup oynamaları için cansız bebekler verirler. Zîrâ onlar diriler ve büyük adamlar ile yapılacak muameleden âgâh değildirler. Kendi mertebelerine göre onlara bu kukla ve bebek oyunu kâfidir. İşte enbiyâ ve evliyâ ile cismânîlerin muâmelesi de buna benzer. "Lu'bet", bebek ve kukla demektir.

3593. Vaktaki fütüvvet cihetinden el kuvveti tutmazlar, çocuklara tahta kılıç daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Vaktaki fütüvvet (cömertlik, yiğitlik) yönünden el kuvvet tutmazlar, çocuklara tahta kılıç daha iyidir.

"Fütüvvet", cömertlik, sehâ (eli açıklık) ve kerem (soyluluk) ve delikanlılık ve civanlık demektir. Burada "delikanlılık" anlamı uygundur. Yani, çocukların ellerinde delikanlılık kuvveti yoktur, bu sebeple onlara tahta kılıç vermek daha iyidir.

"Fütüvvet", cömertlik, sehâ ve kerem ve delikanlılık ve civanlık demektir. Burada "delikanlılık" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, vaktâki çocukların ellerinde delikanlılık kuvveti yoktur, binâenaleyh onlara tahta kılıç vermek daha iyidir.

3594. Kâfirler enbiyanın sûretine kāni'dirler. Zîrâ kiliselerde tasvîr yapmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Kâfirler peygamberlerin suretlerine inanmışlardır. Çünkü kiliselerde tasvirler yapmışlardır.

Muhammedî dini inkâr eden Hristiyanlar, kiliselerine astıkları peygamberlerin suretlerine inanmışlar ve onların iç hallerinden, durumlarından ve manevî zevklerinden habersiz kalmışlardır. Onların işleri, bu zatların suretlerine tapmaktan ve hürmet etmekten ibarettir.

Dîn-i Muhammedî'yi münkir olan nasrânîler kiliselerine astıkları enbiyanın sûretlerine kanâat etmişler ve onların bâtınlarından ve hallerinden ve zevklerinden gāfil olmuşlardır. Onların işleri bu zevâtın sûretlerine tapmak ve hürmet etmekten ibârettir.

3595. O büyüklerden mâdemki bize aydınlık gün vardır, asla bize nakşın ve gölgenin vesvesesi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. O büyüklerden mademki bize aydınlık gün vardır, asla bize nakşın ve gölgenin vesvesesi yoktur.

"Pervâ", ıstırap, korku, vesvese, kayıt anlamlarındadır. "Mihân", büyükler ve "mehân", aylar demektir. Yani, biz Muhammed ümmetine mademki o büyüklerden veya ay gibi parlak olan peygamberlerden aydınlık gün vardır, asla bizim onların suretleri ve gölgelerine alakamız yoktur. Bizim alakamız onların şerefli hallerine ve latif zevklerine; ve aydınlık gün gibi olan iman ve irfanlarınadır.

"Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese, kayd ma'nâlarınadır. "Mihân”, büyükler ve "mehân", aylar demek olur. Ya'ni, biz ümmet-i Muhammed'e mâdemki o büyüklerden veyâhud ay gibi parlak olan enbiyâdan aydınlık gün vardır, aslâ bizim onların sûretleri ve gölgelerine alâkamız yoktur. Bizim alâkamız onların ahvâl-i şerîfe ve ezvâk-ı latîfelerinedir; ve aydınlık gün gibi olan îmân ve irfanlarınadır.

3592. Kızlara ölü kukla verirler. Zîrâ dirilerin oyunundan âgâh değildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3592. Kızlara ölü kukla verirler. Çünkü dirilerin oyunundan haberdar değildirler.

Örneğin kız çocuklarına meşgul olup oynamaları için cansız bebekler verirler. Çünkü onlar diriler ve büyük adamlar ile yapılacak muameleden haberdar değildirler. Kendi mertebelerine göre onlara bu kukla ve bebek oyunu yeterlidir. İşte peygamberler ve evliyâ (Allah dostları) ile cismanîlerin (bedensel varlıkların) muamelesi de buna benzer. "Lu'bet", bebek ve kukla demektir.

Meselâ kız çocuklarına meşgül olup oynamaları için cansız bebekler verirler. Zîrâ onlar diriler ve büyük adamlar ile yapılacak muameleden âgâh değildirler. Kendi mertebelerine göre onlara bu kukla ve bebek oyunu kâfidir. İşte enbiyâ ve evliyâ ile cismânîlerin muâmelesi de buna benzer. "Lu'bet", bebek ve kukla demektir.

3593. Vaktaki fütüvvet cihetinden el kuvveti tutmazlar, çocuklara tahta kılıç daha iyidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3593. Vaktaki fütüvvet (cömertlik, yiğitlik) yönünden el kuvvet tutmazlar, çocuklara tahta kılıç daha iyidir.

"Fütüvvet", cömertlik, sehâ (eli açıklık) ve kerem (soyluluk) ve delikanlılık ve civanlık demektir. Burada "delikanlılık" anlamı uygundur. Yani, çocukların ellerinde delikanlılık kuvveti yoktur, bu sebeple onlara tahta kılıç vermek daha iyidir.

"Fütüvvet", cömertlik, sehâ ve kerem ve delikanlılık ve civanlık demektir. Burada "delikanlılık" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, vaktâki çocukların ellerinde delikanlılık kuvveti yoktur, binâenaleyh onlara tahta kılıç vermek daha iyidir.

3594. Kâfirler enbiyanın sûretine kāni'dirler. Zîrâ kiliselerde tasvîr yapmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3594. Kâfirler peygamberlerin suretlerine inanmışlardır. Çünkü kiliselerde tasvirler yapmışlardır.

Muhammedî dini inkâr eden Hristiyanlar, kiliselerine astıkları peygamberlerin suretlerine inanmışlar ve onların iç hallerinden, durumlarından ve manevî zevklerinden habersiz kalmışlardır. Onların işleri, bu zatların suretlerine tapmaktan ve hürmet etmekten ibarettir.

Dîn-i Muhammedî'yi münkir olan nasrânîler kiliselerine astıkları enbiyanın sûretlerine kanâat etmişler ve onların bâtınlarından ve hallerinden ve zevklerinden gāfil olmuşlardır. Onların işleri bu zevâtın sûretlerine tapmak ve hürmet etmekten ibârettir.

3595. O büyüklerden mâdemki bize aydınlık gün vardır, asla bize nakşın ve gölgenin vesvesesi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3595. O büyüklerden mademki bize aydınlık gün vardır, asla bize nakşın ve gölgenin vesvesesi yoktur.

"Pervâ", ıstırap, korku, vesvese, kayıt anlamlarındadır. "Mihân", büyükler ve "mehân", aylar demektir. Yani, biz Muhammed ümmetine mademki o büyüklerden veya ay gibi parlak olan peygamberlerden aydınlık gün vardır, asla bizim onların suretleri ve gölgelerine alakamız yoktur. Bizim alakamız onların şerefli hallerine ve latif zevklerine; ve aydınlık gün gibi olan iman ve irfanlarınadır.

"Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese, kayd ma'nâlarınadır. "Mihân”, büyükler ve "mehân", aylar demek olur. Ya'ni, biz ümmet-i Muhammed'e mâdemki o büyüklerden veyâhud ay gibi parlak olan enbiyâdan aydınlık gün vardır, aslâ bizim onların süretleri ve gölgelerine alâkamız yoktur. Bizim alâkamız onların ahvâl-i şerîfe ve ezvâk-ı latîfelerinedir; ve aydınlık gün gibi olan îmân ve irfanlarınadır.

3596. Onun bu bir nakşı cihanda oturmuştur ve onun diğer nakşı ay gibi gök üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Onun bu bir nakşı dünyada oturmuştur ve onun diğer nakşı ay gibi gök üzerindedir.

Yani, peygamberlerin cismi aşağı âlemde ve ruhu ay gibi yüce âlemdedir.

Ya'ni, peygamberlerin cismi âlem-i süflîde ve rûhu ay gibi âlem-i ulvîdedir.

3597. Ve onun bu ağzı, celîsine nükte söyleyici ve o diğeri, Hak ile kelâmda ve enîstir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Ve onun bu ağzı, kendisiyle oturan kişiye nükte söyleyicidir ve o diğeri, Hak ile kelâmda ve enîstir.

O şanlı peygamberin bu bedeninin ağzı, kendisiyle beraber oturan arkadaşlarına karşı nükte söyleyicidir; ve ruhunun ağzı ise Yüce Allah hazretleri ile konuşmada ve arkadaşlıkta bulunur.

O Peygamber-i zîşânın bu cisminin ağzı kendisiyle beraber oturan musâhiblerine karşı nükte söyleyicidir; ve rûhunun ağzı ise Hak Teâlâ hazretleri ile mükâlemede ve musâhibdir.

3598. Zâhir kulağı bu sözü zabtedicidir. Onun can kulağı “Kün!” sırlarını çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Dış kulağı bu sözü ezberleyicidir. Onun can kulağı "Kün!" sırlarını çekicidir.

Birinci mısradaki "kün" Farsçadır ve "zabt-ı kün" (ezberleme) birleşik bir sıfattır. İkinci mısradaki "Kün!" Arapçadır, "esrâr-ı Kün" (Kün sırları) ise izafet terkibidir. Yani, şanlı peygamberin (a.s.) bedeninin kulağı, bu dış âlemde harf ve ses ile söylenen sözleri ezberleyicidir. Fakat onun canının kulağı "Kün!" yani "Ol!" ilâhî emrinin sırlarını çekicidir. "Esrâr-ı Kün"den kastedilen, ilâhî iradedeki gizli anlamlardır.

Birinci mısrâ'daki “kün” Fârisî'dir ve “zabt-ı kün” vasf-ı terkîbîdir. İkinci mısrâ'daki “Kün!” Arabî'dir “esrâr-ı Kün” terkîb-i izâfîdir. Ya'ni, nebiyy-i zîşânın cisminin kulağı bu zâhirde harf ve savt ile söylenen sözleri zabtedicidir. Fakat onun canının kulağı “Kün!” ya'ni “Ol!” emr-i ilâhîsinin sırlarını çekicidir. “Esrâr-ı Kün”den murâd, irâde-i ilâhiyyedeki gizli ma'nâlardır.

3599. Zâhir gözü beşerin hîlesini zabtedici, sır gözü “Mâ zâğa'l-basar”ın hayrânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. Görünen göz, insanın hilesini tespit edicidir; sır gözü ise "Mâ zâğa'l-basar"ın hayranıdır.

"Hîlye" kelimesi, sözlükte süs, şekil, vasıf, bezek, bir kişiyi vasfetmek ve bir kişinin gözüne hoş görünmek anlamlarına gelir. "Sır gözü"nden maksat, ruhun gözüdür. "Mâ zâğa'l-basar" ifadesi, Necm Suresi'nde geçen bir ayet-i kerimeden alınmış olup, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'in cisminin ve ruhunun gözünün, Hakk'ın cemalinden başkasına yönelmediğine işaret buyrulur. Bu sebeple burada "Mâ zâğa'l-basar"ın hayranı olmak, küllî Muhammedî ruhun hayranı olmak demektir; ve bu durumda bu şerefli beyitte, kâmil bir vâris olan bir Hakk velisinin hâli açıklanır. Yani, kâmil bir vârisin bedeninin gözü, beraber olduğu insanların şekil ve şemallerini tespit eder. Ruhunun gözü de ruhların babası olan küllî Muhammedî ruhun azametinin hayranıdır.

“Hîlye”, lügatte süs ve sûret ve vasıf ve ârâyiş ve bir kimseyi vasfetmek ve bir kimsenin gözüne hoş görünmek ma'nâlarınadır. “Sır gözü”nden murâd, rûhun gözüdür. “Mâ zâğa'l-basar”, Ve'n-Necm sûresinde vâki' âyet-i kerîmeden muktebes olup Resûl-i Ekrem hazretlerinin cemâl-i Hak'tan başkasına cisminin ve rûhunun gözü meyl etmediğine işâret buyrulur. Binâenaleyh burada “Mâ zâğa'l-basar”ın hayrânı olmak rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin hayrânı olmak demek olur; ve bu sûrette bu beyt-i şerîfde vâris-i kâmil olan bir veliyy-i Hakk'ın hâli beyân buyrulur. Ya'ni, bir vâris-i kâmilin cisminin gözü musâhibi olan efrâd-ı beşerin şekil ve şemâilini zabteder. Rûhunun gözü dahi ebu'l-ervâh olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin azametinin hayrânıdır.

3596. Onun bu bir nakşı cihanda oturmuştur ve onun diğer nakşı ay gibi gök üzerindedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3596. Onun bu bir nakşı dünyada oturmuştur ve onun diğer nakşı ay gibi gök üzerindedir.

Yani, peygamberlerin cismi aşağı âlemde ve ruhu ay gibi yüce âlemdedir.

Ya'ni, peygamberlerin cismi âlem-i süflîde ve rûhu ay gibi âlem-i ulvîdedir.

3597. Ve onun bu ağzı, celîsine nükte söyleyici ve o dîğeri, Hak ile kelâmda ve enîstir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3597. Ve onun bu ağzı, meclisinde oturan kişiye nükte söyleyicidir ve o diğeri, Hak ile kelâmda ve dosttur.

O şanlı peygamberin bu cisminin ağzı, kendisiyle beraber oturan arkadaşlarına karşı nükte söyleyicidir; ve ruhunun ağzı ise Yüce Allah hazretleri ile konuşmada ve dosttur.

O Peygamber-i zîşânın bu cisminin ağzı kendisiyle beraber oturan musâhiblerine karşı nükte söyleyicidir; ve rûhunun ağzı ise Hak Teâlâ hazretleri ile mükâlemede ve musahibdir.

3598. Zahir kulağı bu sözü zabtedicidir. Onun can kulağı "Kün!" sırlarını çekicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3598. Dış kulağı bu sözü tutucudur. Onun can kulağı "Kün!" sırlarını çekicidir.

Birinci mısradaki "kün" Farsçadır ve "zabt-ı kün" (sözü tutma) birleşik bir sıfattır. İkinci mısradaki "Kün!" Arapçadır, "esrâr-ı Kün" (Kün sırları) ise izafet terkibidir. Yani, şanlı peygamberin bedeninin kulağı, bu dış âlemde harf ve ses ile söylenen sözleri tutucudur. Fakat onun canının kulağı "Kün!" yani "Ol!" ilahi emrinin sırlarını çekicidir. "Esrâr-ı Kün"den kastedilen, ilahi iradedeki gizli anlamlardır.

Birinci mısra'daki "kün" Fârisî'dir ve "zabt-ı kün" vasf-ı terkîbîdir. İkinci mısra'daki "Kün!" Arabî'dir "esrâr-ı Kün" terkîb-i izâfidir. Ya'ni, nebiyy-i zîşânın cisminin kulağı bu zâhirde harf ve savt ile söylenen sözleri zabtedicidir. Fakat onun canının kulağı "Kün!" ya'ni "Ol!" emr-i ilâhîsinin sırlarını çekicidir. "Esrâr-ı Kün"den murâd, irâde-i ilâhiyyedeki gizli ma'nâlardır.

3599. Zahir gözü beşerin hilyesini zabtedici, sır gözü “Ma zağa'l-basar"ın hayranıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3599. Görünen göz, insanın dış görünüşünü kavrar; sır gözü ise "Göz kaymadı" (ayetinin) hayranıdır.

"Hilye" kelimesi, sözlükte süs, şekil, vasıf, ziynet, bir kişiyi tanımlamak ve bir kişinin gözüne hoş görünmek anlamlarına gelir. "Sır gözü"nden kasıt, ruhun gözüdür. "Mâ zâğa'l-basar" (Göz kaymadı), Necm Suresi'nde geçen bir ayet-i kerimeden alınmış olup, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin cisminin ve ruhunun gözünün, Hakk'ın cemalinden başkasına yönelmediğine işaret buyrulur. Bu sebeple burada "Mâ zâğa'l-basar"ın hayranı olmak, küllî Muhammedî ruhun hayranı olmak demektir; ve bu şekilde bu şerefli beyitte, kâmil bir vâris olan bir Hakk velisinin hâli beyan buyrulur. Yani, kâmil bir vârisin cisminin gözü, kendisine eşlik eden insan fertlerinin şekil ve şemâillerini kavrar. Ruhunun gözü de ruhların babası olan küllî Muhammedî ruhun azametinin hayranıdır.

"Hilye", lügatte süs ve sûret ve vasıf ve ârâyiş ve bir kimseyi vasfetmek ve bir kimsenin gözüne hoş görünmek ma'nâlarınadır. "Sır gözü"nden murâd, rûhun gözüdür. “Mâ zâğa'l-basar", Ve'n-Necm sûresinde vâki' âyet-i kerîmeden muktebes olup Resûl-i Ekrem hazretlerinin cemâl-i Hak'tan başkasına cisminin ve rûhunun gözü meyl etmediğine işâret buyrulur. Binâenaleyh burada “Mâ zâğa'l-basar"ın hayrânı olmak rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin hayrânı olmak demek olur; ve bu sûrette bu beyt-i şerîfde vâris-i kâmil olan bir veliyy-i Hakk'ın hâli beyân buyrulur. Ya'ni, bir vâris-i kâmilin cisminin gözü musahibi olan efrâd-ı beşerin şekil ve şemâilini zabteder. Rûhunun gözü dahi ebu'l-ervâh olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin azametinin hayrânıdır.

3600. Zahir ayağı mescidin safında saf çekicidirler. Ma'na ayağı feleğin üs- [3605] tünde tavafdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Görünen ayağı mescidin safında saf çekicidirler. Mana ayağı feleğin üstünde tavaftadır.

"Savâff", "sâffe"nin çoğuludur; ve "sâffe" ayaklarını beraberce basıp duran develere denir (Kamus). Burada "saf çekiciler" anlamındadır. Yani insân-ı kâmilin bedeninin ayağı mescidin safında diğer insan bireyleri ile beraberce basıp durur ve saf çekici olur. Onun ruhunun ayağı yüce âlemde tavaftadır ve dönüp dolaşır.

“Savâff”, “sâffe”nin cem'idir; ve “sâffe” ayaklarını beraberce basıp durur olan develere derler (Kāmûs). Burada “saf çekiciler” ma'nâsınadır. Ya'ni vâris-i kâmilin cisminin ayağı mescidin safında diğer efrâd-ı beşer ile beraberce basıp durur ve saf çekici olur. Onun ruhunun ayağı âlem-i ulvîde tavâfdadır ve dönüp dolaşır.

3601. Onun cüz'ünün cüz'ünü de böyle say! Bu, vakit içinde ve o, vakit hâri- cidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Onun cüz'ünün cüz'ünü de böyle say! Bu, vakit içinde ve o, vakit hâricidir.

Yani, insân-ı kâmilin uzuvlarının hâlini açıkladık. O uzuvların cüz'lerini de böyle say ve kıyas et. Onun bu maddî cismi vakit içindedir; ve onun üzerinden akşam ve sabah ve yaz ve kış geçer; ve onun rûhu vaktin dışındadır ve onun üzerinden asla vakit ve mevsim geçmez.

Ya'ni, insân-ı kâmilin uzuvlarının hâlini beyân ettik. O uzuvların cüz'lerini de böyle say ve kıyâs et. Onun bu cism-i unsurîsi vakit içindedir; ve onun üzerinden akşam ve sabah ve yaz ve kış geçer; ve onun rûhu vaktin hâricidir ve onun üzerinden asla vakit ve mevsim geçmez.

3602. Bu ki vakit içindedir, ecele kadar olur; ve o dîğeri ebedin yâri ve ezelin karînidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Bu ki zaman içindedir, ecele kadar olur; ve o diğeri ebedin yâri ve ezelin arkadaşıdır.

Yani, zaman içinde olan insân-ı kâmilin bedeni ecele bağlıdır. Ecel vakti geldiği zaman ona da ölüm hâli gelir. Fakat onun diğer kısmı olan ruhu, ebedin arkadaşı ve yâri ve ezelin arkadaşı ve dostudur ve asla fani olmaz.

Ya'ni, vakit içinde olan kâmilin cismi ecele tâbi'dir. Vakt-i ecel geldiği vakit ona da ölüm hâli ârız olur. Fakat onun diğer kısmı olan rûhu ebedin refikı ve yâri ve ezelin karîni ve musahibidir ve aslâ fânî olmaz.

3603. Onun bir adı iki devletin velîsidir. Onun bir na'ti iki kıblenin imamıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. Onun bir adı iki devletin velîsidir. Onun bir niteliği iki kıblenin imamıdır.

"İki devlet"ten kastedilen, dinî ve dünyevî devlettir. "Kıble", sözlükte "ön taraf ve yönelinen yer" demektir. "İki kıble"den kastedilen, şekil âlemi (maddî dünya) ve mana âlemidir. Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir adı, dünyanın ve dinin velîsidir. Çünkü dünya düzeni ve ahiret düzeni onun tasarrufu ve himmetiyle gerçekleşir. Onun bir sıfatı da şekil âleminin ve mana âleminin imamıdır. Şekil âlemindeki amellerde kendisine uyulduğu gibi, ilâhî bilgiler ve hikmetlerde de kendisine uyulur.

“İki devlet”ten murâd, dînî ve dünyevî devlettir. “Kıble”, lügatte “pîşgâh ve teveccüh olunan mahal" demektir. "İki kıble"den murâd, âlem-i sûret ve âlem-i ma'nâdır. Ya'ni vâris-i kâmilin bir adı, dünyanın ve dînin velîsidir. Zîrâ nizâm-ı dünyâ ve nizâm-ı âhiret onun tasarruf ve himmetiyle olur. Onun bir sıfatı dahi âlem-i sûretin ve âlem-i ma'nânın imâmıdır. Âlem-i sûretteki amellerde kendisine uyulduğu gibi maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyyede dahi kendisine iktidâ olunur.

3600. Zahir ayağı mescidin safında saf çekicidirler. Ma'na ayağı feleğin üstünde tavafdadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3600. Görünen ayağı mescidin safında saf çekicidirler. Mana ayağı feleğin üstünde tavaftadır.

"Savâff", "sâffe"nin çoğuludur; ve "sâffe" ayaklarını beraberce basıp duran develere denir (Kâmûs). Burada "saf çekiciler" anlamındadır. Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bedeninin ayağı mescidin safında diğer insan bireyleri ile beraberce basıp durur ve saf çekici olur. Onun ruhunun ayağı yüce âlemde tavaftadır ve dönüp dolaşır.

“Savâff”, “sâffe”nin cem'idir; ve “sâffe” ayaklarını beraberce basıp durur olan develere derler (Kāmûs). Burada “saf çekiciler” ma'nâsınadır. Ya'ni vâris-i kâmilin cisminin ayağı mescidin safında diğer efrâd-ı beşer ile beraberce basıp durur ve saf çekici olur. Onun ruhunun ayağı âlem-i ulvîde tavâfdadır ve dönüp dolaşır.

3601. Onun cüz'ünün cüz'ünü de böyle say! Bu, vakit içinde ve o, vakit hâricidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3601. Onun cüz'ünün cüz'ünü de böyle say! Bu, vakit içinde ve o, vakit dışındadır.

Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) uzuvlarının hâlini açıkladık. O uzuvların cüz'lerini de böyle say ve kıyas et. Onun bu unsurlardan oluşan bedeni vakit içindedir; ve onun üzerinden akşam ve sabah ve yaz ve kış geçer; ve onun ruhu vaktin dışındadır ve onun üzerinden asla vakit ve mevsim geçmez.

Ya'ni, insân-ı kâmilin uzuvlarının hâlini beyân ettik. O uzuvların cüz'lerini de böyle say ve kıyâs et. Onun bu cism-i unsurîsi vakit içindedir; ve onun üzerinden akşam ve sabah ve yaz ve kış geçer; ve onun rûhu vaktin hâricidir ve onun üzerinden aslâ vakit ve mevsim geçmez.

3602. Bu ki vakit içindedir, ecele kadar olur; ve o dîğeri ebedin yâri ve ezelin karînidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3602. Bu ki zaman içindedir, ecele kadar olur; ve o diğeri ebedin yâri ve ezelin arkadaşıdır.

Yani, zaman içinde olan insân-ı kâmilin bedeni ecele bağlıdır. Ecel vakti geldiği zaman ona da ölüm hâli gelir. Fakat onun diğer kısmı olan ruhu, ebedin arkadaşı ve yâri ve ezelin arkadaşı ve dostudur ve asla fani olmaz.

Ya'ni, vakit içinde olan kâmilin cismi ecele tâbi'dir. Vakt-i ecel geldiği vakit ona da ölüm hâli ârız olur. Fakat onun diğer kısmı olan rûhu ebedin refikı ve yâri ve ezelin karîni ve musahibidir ve aslâ fânî olmaz.

3603. Onun bir adı iki devletin velîsidir. Onun bir na'ti iki kıblenin imamıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3603. Onun bir adı iki devletin velîsidir. Onun bir niteliği iki kıblenin imamıdır.

"İki devlet"ten kastedilen, dinî ve dünyevî devlettir. "Kıble", sözlükte "ön taraf ve yönelinen yer" demektir. "İki kıble"den kastedilen, şekil âlemi (maddî dünya) ve mana âlemidir. Yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bir adı, dünyanın ve dinin velîsidir. Çünkü dünya düzeni ve ahiret düzeni onun tasarrufu ve himmetiyle gerçekleşir. Onun bir sıfatı da şekil âleminin ve mana âleminin imamıdır. Şekil âlemindeki amellerde kendisine uyulduğu gibi, ilâhî bilgiler ve hikmetlerde de kendisine uyulur.

“İki devlet”ten murâd, dînî ve dünyevî devlettir. “Kıble”, lügatte “pîşgâh ve teveccüh olunan mahal" demektir. "İki kıble"den murâd, âlem-i sûret ve âlem-i ma'nâdır. Ya'ni vâris-i kâmilin bir adı, dünyanın ve dînin velîsidir. Zîrâ nizâm-ı dünyâ ve nizâm-ı âhiret onun tasarruf ve himmetiyle olur. Onun bir sıfatı dahi âlem-i sûretin ve âlem-i ma'nânın imâmıdır. Âlem-i sûretteki amellerde kendisine uyulduğu gibi maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyyede dahi kendisine iktidâ olunur.

3604. Onun üzerine halvet ve çile lâzım kalmadı. Muhakkak ona hiçbir bulut hicâb kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Onun üzerine halvet ve çile gerekli kalmadı. Kesinlikle ona hiçbir bulut perde kalmadı.

Yani, insân-ı kâmil vâris üzerine halvet ve çilede riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) için bir gereklilik kalmadı. Çünkü halvet ve çile, perdenin kaldırılması ve kayıtların giderilmesi içindir. İnsân-ı kâmil vârisin kalbinde ise nefse ait sıfatlar bulutlarından hiçbir perde ve engel kalmadı. "Gaym", bulut, bulanıklık ve karanlık anlamlarındadır. "Gâim", örtücü demektir ki, perde anlamındadır. Bu sebeple insân-ı kâmil vâris, yalnızlıkta ve kalabalıkta daima Hakk'ı müşahede içindedir. Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz buyururlar ki: "Âriflerin halveti ancak meclislerdir."

Ya'ni, vâris-i kâmil üzerine halvet ve çilede riyâzetlere ve mücâhedelere lüzûm kalmadı. Çünkü halvet ve çile hicâbın ref'i ve kuyûdun def'i içindir. Vâris-i kâmilin kalbinde ise sıfât-ı nefsâniyye bulutlarından hiçbir perde ve hicâb kalmadı. “Gaym”, bulut ve küdûret ve zulmet ma'nâlarınadır. “Gâim”, örtücü demektir ki, hicâb ma'nâsınadır. Binâenaleyh vâris-i kâmil halvette ve kesrette dâimâ Hakk'ı müşâhede içindedir. Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî (k.s.) efendimiz buyururlar ki: “Âriflerin halveti ancak meclislerdir”.

3605. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yabancı olan gece ona ne vakit hicâb getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yabancı olan gece ona ne vakit hicâb getirir?

Yani, o insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) halvet-hânesi güneşten yoksun, karanlık bir oda olamaz. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yani, güneş kursunun ışığını yaydığı her yerdir. Ona yabancı olan karanlık, perde olamaz. Ankaravî hazretleri birinci mısraı “O halvet-hânesinin güneş kursudur” şeklinde tercüme etmiş ve ona göre şerh etmiştir.

Ya'ni, o kâmilin halvet-hânesi güneşten hâlî karanlık bir oda olamaz. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Ya'ni, güneş kursunun ziyâsını saldığı her yerdir. Ona yabancı olan zulmet hicâb olamaz. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'ı “O halvet-hânesinin kurs-ı hurşîdidir” tarzında tercüme buyurmuş ve ona göre şerhetmiştir.

3606. İllet ve perhîz gitti, buhrân kalmadı. Onun küfrü îmân oldu ve küfrân kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Hastalık ve perhiz gitti, buhran kalmadı. Onun küfrü iman oldu ve nankörlük kalmadı.

"Buhran", tıp teriminde hastaya arız olan (ortaya çıkan) bir hâle denir ki, bu hâl tabiatın hastalık ile mücadelesidir. Bu mücadele, hastanın vücudunda ortaya çıkan yabancı ve zararlı mikroplar ile esasen vücudunda mevcut olan faydalı mikropların savaşmasından meydana gelir. Eğer faydalı mikroplar üstün gelirse "övgüye değer buhran" derler; ve eğer zararlı mikroplar üstün gelirse "kınanmış buhran" derler. "Küfrân", örtmek ve nimeti inkâr etmek demektir. Yani, insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) vücudunda nefsanî sıfatlardan kaynaklanan hastalık gitti ve ona karşı yapılması gereken perhize yani riyâzâta (nefsî perhizler) ve mücâhedâta (nefisle mücadeleler) ihtiyaç kalmadı; ve buhran hâli ortadan kalktı ve müşâhede mertebesine geldiğinden kendisine gizli olan hakikatler açıkça belirdi. Bu sebeple onun küfrü iman oldu.

“Buhrân”, ıstılâh-ı etıbbâda hastaya ârız olan bir hâle derler ki, bu hâl tabîatın hastalık ile münâzaasıdır. Bu münâzaa hastanın vücûdunda peydâ olan yabancı ve zararlı mikroplar ile esâsen vücûdunda mevcûd olan fâideli mikropların harb etmesinden hâsıl olur. Eğer fâideli mikroplar galebe ederse “buhrân-ı mahmûd” derler; ve eğer zararlı mikroplar galebe ederse “buhrân-ı mezmûm” derler. “Küfrân”, örtmek ve ni'meti inkâr etmek demektir. Ya'ni, vâris-i kâmilin vücûdunda sıfât-ı nefsâniyyeden mütevellid hastalık gitti ve ona karşı yapılması îcâb eden perhîze ya'ni riyâzete ve mücâhedeye hâcet kalmadı; ve buhrân hâli zâil oldu ve müşâhede mertebesine geldiğinden kendisine mestûr olan hakâyık âşikâr oldu. Binâenaleyh onun küfrü îmân oldu

3604. Onun üzerine halvet ve çile lâzım kalmadı. Muhakkak ona hiçbir bulut hicab kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3604. Onun üzerine halvet ve çile gerekli kalmadı. Kesinlikle ona hiçbir bulut perde kalmadı.

Yani, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olan vâris üzerine halvet ve çiledeki riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) için gereklilik kalmadı. Çünkü halvet ve çile, perdenin kaldırılması ve kayıtların giderilmesi içindir. İnsân-ı kâmil olan vârisin kalbinde ise nefse ait sıfatların bulutlarından hiçbir perde ve engel kalmadı. "Gaym", bulut ve bulanıklık ve karanlık anlamlarındadır. "Gāim", örtücü demektir ki, perde anlamındadır. Bu sebeple insân-ı kâmil olan vâris, yalnızlıkta ve kalabalıkta daima Hakk'ı müşahede içindedir. Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz buyururlar ki: "Âriflerin halveti ancak meclislerdir."

Ya'ni, vâris-i kâmil üzerine halvet ve çilede riyâzetlere ve mücâhedelere lüzûm kalmadı. Çünkü halvet ve çile hicabın ref'i ve kuyûdun def'i içindir. Vâris-i kâmilin kalbinde ise sıfât-ı nefsâniyye bulutlarından hiçbir perde ve hicâb kalmadı. "Gaym", bulut ve küdûret ve zulmet ma'nâlarınadır. "Gāim", örtücü demektir ki, hicâb ma'nâsınadır. Binâenaleyh vâris-i kâmil halvette ve kesrette dâimâ Hakk'ı müşâhede içindedir. Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî (k.s.) efendimiz buyururlar ki: "Âriflerin halveti ancak meclislerdir".

3605. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yabancı olan gece ona ne vakit hicab getirir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3605. Onun halvet-hânesi (yalnız kalıp ibadet ettiği yer) güneşin kursudur. Yabancı olan gece ona ne zaman perde olur?

Yani, o insân-ı kâmilin halvet-hânesi güneşten yoksun karanlık bir oda olamaz. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yani, güneş kursunun ışığını yaydığı her yerdir. Ona yabancı olan karanlık perde olamaz. Ankaravî hazretleri birinci mısraı "O halvet-hânesinin güneş kursudur" şeklinde tercüme etmiş ve ona göre şerh etmiştir.

Ya'ni, o kâmilin halvet-hânesi güneşten hâlî karanlık bir oda olamaz. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Ya'ni, güneş kursunun ziyâsını saldığı her yerdir. Ona yabancı olan zulmet hicâb olamaz. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'ı "O halvet-hânesinin kurs-ı hurşîdidir" tarzında tercüme buyurmuş ve ona göre şerhetmiştir.

3606. İllet ve perhîz gitti, buhrân kalmadı. Onun küfrü îmân oldu ve küfrân kalmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3606. Hastalık ve perhiz gitti, buhran kalmadı. Onun küfrü iman oldu ve nankörlük kalmadı.

"Buhran", tıp teriminde hastaya arız olan bir hâle denir ki, bu hâl tabiatın hastalık ile mücadelesidir. Bu mücadele, hastanın vücudunda ortaya çıkan yabancı ve zararlı mikroplar ile esasen vücudunda mevcut olan faydalı mikropların savaşmasından meydana gelir. Eğer faydalı mikroplar üstün gelirse "iyi buhran" derler; ve eğer zararlı mikroplar üstün gelirse "kötü buhran" derler. "Küfran", örtmek ve nimeti inkâr etmek demektir. Yani, insân-ı kâmilin vücudunda nefse ait sıfatlardan kaynaklanan hastalık gitti ve ona karşı yapılması gereken perhize yani riyâzât ve mücâhedât ihtiyacı kalmadı; ve buhran hâli ortadan kalktı ve müşâhede mertebesine geldiğinden kendisine gizli olan hakikatler açıkça belirdi. Bu sebeple onun küfrü iman oldu ve ilahi nimetler kendisine göründüğünden nankörlük yani bu nimetleri inkâr etmek hâli kalmadı.

"Buhrân", ıstılâh-ı etıbbâda hastaya ârız olan bir hâle derler ki, bu hâl tabîatın hastalık ile münâzaasıdır. Bu münâzaa hastanın vücûdunda peydâ olan yabancı ve zararlı mikroplar ile esâsen vücûdunda mevcûd olan fâideli mikropların harb etmesinden hâsıl olur. Eğer fâideli mikroplar galebe ederse “buhrân-ı mahmûd" derler; ve eğer zararlı mikroplar galebe ederse "buhrân-ı mezmûm" derler. "Küfrân", örtmek ve ni'meti inkâr etmek demektir. Ya'ni, vâris-i kâmilin vücudunda sıfât-ı nefsâniyyeden mütevellid hastalık gitti ve ona karşı yapılması îcâb eden perhîze ya'ni riyâzete ve mücâhedeye hâcet kalmadı; ve buhrân hâli zâil oldu ve müşâhede mertebesine geldiğinden kendisine mestûr olan hakāyık aşikâr oldu. Binâenaleyh onun küfrü îmân oldu ve niam-i ilâhiyye meşhûdu olduğundan küfrân ya'ni bu ni'metleri inkâr etmek hâli kalmadı.

3607. İstikāmetten dolayı elif gibi öne gitti. O kendi evsafından hiçbir şey tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Doğruluktan dolayı elif gibi öne geçti. O kendi vasıflarından hiçbir şey tutmaz.

"İstikamet", sözlükte "doğruluk" demektir. Burada kastedilen, Hakk'ın emrini ve yasağını kabul ve icra etmede doğru olmaktır. Yani insân-ı kâmil, istikamet kelimesinin önündeki elif gibi Hakk'ın emrini ve iradesini kabul etmekte dosdoğru oldu ve kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok etti ve bu doğruluktan dolayı, hece harflerinde bütün harflerin önüne geçen elif gibi diğer insanların önüne geçip imam oldu. Çünkü elif doğruluktan başka bir şekil kabul etmediği gibi, insân-ı kâmil de nefsanî sıfatlardan ve cismanî hallerden hiçbir şey kabul etmez. O kendi beşerî vasıflarından soyunmuştur.

"İstikāmet", lügatte "doğruluk" demektir. Burada murâd, Hakk'ın emrini ve nehyini kabûl ve icrâda müstakîm olmaktır. Ya'ni insân-ı kâmil istikāmet kelimesinin önündeki elif gibi Hakk'ın emrini ve irâdesini kabûl etmekte dosdoğru oldu ve kendi iradesini Hakk'ın iradesinde mahvetti ve bu istikāmetten dolayı hurûf-i hecâda bütün harflerin önüne geçen elif gibi sâir nâsın önüne geçip imâm oldu. Zîrâ elif doğruluktan başka bir şekil kabûl etmediği gibi, insân-ı kâmil dahi nefsânî sıfatlardan ve cismânî ahvâlden bir şey kabûl etmez. O kendi evsâf-ı beşeriyyesinden soyunmuştur.

3608. Kendi huylarının kisvesinden ferd oldu. Can kendi can artırıcısına çıplak gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Kendi huylarının kisvesinden ferd oldu. Can kendi can artırıcısına çıplak gitti.

Kendisinin nefsânî ve cismânî sıfatları ve huyları elbisesinden ferd oldu ve soyundu. Canı, insan ruhunun kuvvetini ve nurunu artırıcı olan Hakk'a, beşerî sıfatlardan çıplak olduğu hâlde gitti; ve onun ruhu kendi aslî hâli ile ilâhî huzura çıktı.

Kendisinin nefsânî ve cismânî sıfatları ve huyları libasından ferd oldu ve soyundu. Canı rûh-ı insânînin kuvvetini ve nûrunu artırıcı olan Hakk'a sıfât-ı beşeriyyeden çıplak olduğu hâlde gitti; ve onun rûhu kendi hâl-i aslîsi ile huzûr-ı ilâhîye çıktı.

3609. Vaktaki şah-ı ferdin huzuruna çıplak gitti, onun şâhı kudsî olan evsâfdan elbise yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. O tek ve eşsiz padişahın huzuruna çıplak gittiğinde, o padişah kutsal sıfatlardan ona elbise yaptı.

İnsân-ı kâmilin ruhu, tek ve eşsiz padişah olan Hakk'ın huzuruna beşerî sıfatlardan soyunmuş bir halde gidince, o ruhun padişahı olan Yüce Allah, "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız!" hadis-i şerifinde işaret buyrulduğu üzere, kendisinin kutsal sıfatlarından ona elbise giydirdi. Bu sebeple o insân-ı kâmilden ilahi sıfatlar ve ahlaklar ortaya çıktı.

İnsân-ı kâmilin rûhu şâh-ı ferd olan Hakk'ın huzûruna sıfât-ı beşeriyyeden soyunmuş bir hâlde gidince, o rûhun şâhı olan Hak Teâlâ hazretleri تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere kendisinin sıfât-ı kudsiyyesinden ona esvâb giydirdi. Binâenaleyh o insân-ı kâmilden evsâf ve ahlâk-ı ilâhiyye sâdır oldu.

3610. Şahın evsafından bir hil'at giydi. Kuyudan izzet eyvanı üzerine uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. Şahın özelliklerinden bir hil'at giydi. Kuyudan izzet eyvanı üzerine uçtu.

ve ilâhî nimetleri müşahede ettiğinden, küfran yani bu nimetleri inkâr etme hâli kalmadı.

ve niam-i ilâhiyye meşhûdu olduğundan küfrân ya'ni bu ni'metleri inkâr etmek hâli kalmadı.

3607. İstikāmetten dolayı elif gibi öne gitti. O kendi evsafından hiçbir şey tutmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3607. Doğruluktan dolayı elif gibi öne geçti. O kendi vasıflarından hiçbir şey tutmaz.

"İstikamet", sözlükte "doğruluk" demektir. Burada kastedilen, Hakk'ın emrini ve yasağını kabul ve icra etmede doğru olmaktır. Yani insân-ı kâmil, istikamet kelimesinin önündeki elif gibi Hakk'ın emrini ve iradesini kabul etmekte dosdoğru oldu ve kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok etti ve bu doğruluktan dolayı, hece harflerinde bütün harflerin önüne geçen elif gibi diğer insanların önüne geçip imam oldu. Çünkü elif doğruluktan başka bir şekil kabul etmediği gibi, insân-ı kâmil de nefsanî sıfatlardan ve cismanî hallerden hiçbir şey kabul etmez. O kendi beşerî vasıflarından soyunmuştur.

"İstikāmet", lügatte "doğruluk" demektir. Burada murâd, Hakk'ın emrini ve nehyini kabûl ve icrâda müstakîm olmaktır. Ya'ni insân-ı kâmil istikāmet kelimesinin önündeki elif gibi Hakk'ın emrini ve irâdesini kabûl etmekte dosdoğru oldu ve kendi iradesini Hakk'ın iradesinde mahvetti ve bu istikāmetten dolayı hurûf-i hecâda bütün harflerin önüne geçen elif gibi sâir nâsın önüne geçip imâm oldu. Zîrâ elif doğruluktan başka bir şekil kabûl etmediği gibi, insân-ı kâmil dahi nefsânî sıfatlardan ve cismânî ahvâlden bir şey kabûl etmez. O kendi evsâf-ı beşeriyyesinden soyunmuştur.

3608. Kendi huylarının kisvesinden ferd oldu. Can kendi can artırıcısına çıplak gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3608. Kendi huylarının kisvesinden ferd oldu. Can kendi can artırıcısına çıplak gitti.

Kendisinin nefsânî ve cismânî sıfatları ve huyları elbisesinden ferd oldu ve soyundu. Canı, insan ruhunun kuvvetini ve nurunu artırıcı olan Hakk'a, beşerî sıfatlardan çıplak olduğu hâlde gitti; ve onun ruhu kendi aslî hâli ile ilâhî huzura çıktı.

Kendisinin nefsânî ve cismânî sıfatları ve huyları libasından ferd oldu ve soyundu. Canı rûh-ı insânînin kuvvetini ve nûrunu artırıcı olan Hakk'a sıfât-ı beşeriyyeden çıplak olduğu hâlde gitti; ve onun rûhu kendi hâl-i aslîsi ile huzûr-ı ilâhîye çıktı.

3609. Vaktaki şah-ı ferdin huzuruna çıplak gitti, onun şâhı kudsî olan evsâfdan elbise yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3609. O tek ve eşsiz padişahın huzuruna çıplak gittiğinde, o padişah kutsal sıfatlardan ona elbise yaptı.

İnsân-ı kâmilin ruhu, tek ve eşsiz padişah olan Hakk'ın huzuruna beşerî sıfatlardan soyunmuş bir halde gidince, o ruhun padişahı olan Yüce Allah, "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız!" hadis-i şerifinde işaret buyrulduğu üzere, kendisinin kutsal sıfatlarından ona elbise giydirdi. Bu sebeple o insân-ı kâmilden ilahi sıfatlar ve ahlaklar ortaya çıktı.

İnsân-ı kâmilin rûhu şâh-ı ferd olan Hakk'ın huzûruna sıfât-ı beşeriyyeden soyunmuş bir hâlde gidince, o rûhun şâhı olan Hak Teâlâ hazretleri تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere kendisinin sıfât-ı kudsiyyesinden ona esvâb giydirdi. Binâenaleyh o insân-ı kâmilden evsâf ve ahlâk-ı ilâhiyye sâdır oldu.

3610. Şahın evsafından bir hil'at giydi. Kuyudan izzet eyvanı üzerine uçtu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3610. Şahın özelliklerinden bir hil'at giydi. Kuyudan izzet eyvanı üzerine uçtu.

"Çâh", kuyu; "câh", izzet (yücelik), menzilet (makam) ve mansıb (mevki); "eyvân", yüksek bina ve padişah divanhanesi demektir. O insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan), hakiki şah olan Hakk'ın sıfatlarından güzel bir elbise giydi. Lezzet ve nefsâniyet (nefse ait olma) kuyusundan rûhâniyetin (maneviyatın) izzet sarayı üzerine uçtu.

“Çâh”, kuyu; “câh”, izzet ve menzilet ve mansıb; “eyvân”, yüksek binâ ve pâdişâh dîvânhânesi. O insân-ı kâmil şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın sıfatlarından bir güzel libâs giydi. Lezzet ve nefsâniyet kuyusundan rûhâniyetin izzet sarayı üzerine uçtu.

3611. Vaktâki tortu saf oldu, böyle olur. O leğenin dibinden leğenin yukarısına geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Tortu saf olduğunda, böyle olur. O, leğenin dibinden leğenin yukarısına geldi.

Tortu gibi yoğun olan cisim saf oldu ve ruhanîlik mertebesini buldu. Bir leğen mesabesinde olan oluş ve bozuluş âleminin dibi bulunan cismaniyet mertebesinden sıçradı, o oluş ve bozuluş âleminin üstü olan ruhanîlik âlemine geldi.

Vaktâki tortu gibi kesîf olan cisim sâf oldu ve rûhâniyet mertebesini buldu, bir leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnîn dibi bulunan cismâniyet mertebesinden sıçradı, o âlem-i kevnîn üstü olan âlem-i rûhâniyyete geldi.

3612. Toprak cüz’lerinin karışmasının uğursuzluğu sebebiyle eğerçi leğenin dibinde derdli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Toprak cüzlerinin karışmasının uğursuzluğu sebebiyle eğerçi leğenin dibinde dertli idi.

Gerçi o insan ruhu, toprak cüzlerine karışma yüzünden meydana gelen uğursuzluk sebebiyle, leğen hükmünde olan oluş ve bozuluş âleminin dibi bulunan yoğun cismaniyet içinde dertli ve gamlı idi. Mısırlı Niyâzî'nin (k.s.) beyti:

Gökte uçarken seni indirdiler Dört unsur bendlerine vurdular Nur iken adın Niyâzî verdiler O ezelî itibarın nerededir?

Gerçi o rûh-ı insânî toprak cüz’lerine karışma yüzünden hâsıl olan uğursuzluk sebebiyle leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnîn dibi bulunan kesîf cismâniyet içinde derdli ve gamlı idi. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):

Gökte uçarken seni indirdiler Çâr unsur bendlerine vurdular Nûr iken adın Niyâzî verdiler Şol ezelki i’tibârın nerdedir?

3613. Vaktâki “İhbitû!” îtâbını kopardılar, onu Hârût gibi baş aşağı astılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Ne zaman ki “İnin!” azarlamasını kopardılar, onu Harut gibi baş aşağı astılar.

Yani, ne zaman ki Bakara Suresi'nde beyan buyrulduğu üzere Yüce Allah'ın اِهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ (Bakara, 2/36) yani “Bazınız bazınıza düşman olarak aşağıya ininiz!” azarlaması gerçekleşti, o insan ruhunu Harut ismindeki melek gibi baş aşağı aşağı âleme astılar. Harut ve Marut'un kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden itibaren beyan buyrulmuştu. Bu melekler melekî mertebedeki masumiyetlerine mağrur oldular ve insanların hallerine dil uzattılar. Yüce Allah onların gururunu kırıp zelil etmek için cismaniyet âlemine indirdi. Onlar bu cismaniyet âleminde nefsaniyetin sevk etmesiyle ilahi emre muhalefet ettiler ve günah işlediler. Sonra kendilerine geldiler. Bu günahlarının "Çâh", kuyu; “câh", izzet ve makam; "eyvân", yüksek bina ve padişah divanhanesi. O insân-ı kâmil, hakiki şah olan Hakk'ın sıfatlarından güzel bir elbise giydi. Lezzet ve nefsaniyet kuyusundan ruhaniliğin izzet sarayı üzerine uçtu.

Ya’ni, vaktâki sûre-i Bakara’da beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ’n.n اِهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ (Bakara, 2/36) ya’ni “Ba’zınız ba’zınıza düşman olarak aşağıya ininiz!” îtâbı vâki’ oldu, o rûh-ı insâniyî Hârût ismindeki melek gibi baş aşağı âlem-i süfliyeye astılar. Hârût ve Mârût’un kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden i’tibâren beyân buyrulmuş idi. Bu melekler mertebe-i melekiyyetteki ismetlerine mağrûr oldular ve beşerin ahvâline ta’n ettiler. Hak Teâlâ onların gurûrunu kırıp tezîl etmek için cismâniyet âlemine indirdi. Onlar bu cismâniyet âleminde sâika-i nefsâniyet ile emr-i ilâhiye muhâlefet ettiler ve günah işlediler. Sonra kendilerine geldiler. Bu günahlarının "Çâh", kuyu; “câh", izzet ve menzilet ve mansıb; "eyvân", yüksek binâ ve pâdişâh dîvânhânesi. O insân-ı kâmil şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın sıfatlarından bir güzel libâs giydi. Lezzet ve nefsâniyet kuyusundan rûhâniyetin izzet sarayı üzerine uçtu.

3611. Vaktaki tortu saf oldu, böyle olur. O leğenin dibinden leğenin yukarısına geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3611. Tortu saf olduğunda, böyle olur. O leğenin dibinden leğenin yukarısına geldi.

Tortu gibi yoğun olan cisim saf oldu ve ruhanîlik mertebesini buldu; bir leğen mesabesinde olan oluş ve bozuluş âleminin dibi bulunan cismanîlik mertebesinden sıçradı, o oluş ve bozuluş âleminin üstü olan ruhanîlik âlemine geldi.

Vaktâki tortu gibi kesîf olan cisim sâf oldu ve rûhâniyet mertebesini buldu, bir leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnin dibi bulunan cismâniyet mertebesinden sıçradı, o âlem-i kevnin üstü olan âlem-i rûhâniyyete geldi.

3612. Toprak cüz'lerinin karışmasının uğursuzluğu sebebiyle eğerçi leğenin dibinde derdli idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3612. Toprak cüzlerinin karışmasının uğursuzluğu sebebiyle eğer leğenin dibinde dertli idi.

Gerçi o insan ruhu, toprak cüzlerine karışma yüzünden meydana gelen uğursuzluk sebebiyle, leğen hükmünde olan oluş ve bozuluş âleminin dibi bulunan yoğun cismaniyet içinde dertli ve gamlı idi. Mısrî Niyâzî (k.s.) beyti: Gökte uçarken seni indirdiler / Dört unsur bendlerine vurdular / Nur iken adın Niyâzî verdiler / O ezelî itibarın nerededir?

Gerçi o rûh-ı insânî toprak cüz'lerine karışma yüzünden hâsıl olan uğursuzluk sebebiyle leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnin dibi bulunan kesîf cismâniyet içinde derdli ve gamlı idi. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Gökte uçarken seni indirdiler Çâr unsur bendlerine vurdular Nûr iken adın Niyâzî verdiler Şol ezelki i'tibârın nerdedir?

3613. Vaktaki “İhbitu!" itabını kopardılar, onu Hârût gibi baş aşağı astılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3613. Vaktiyle "İnin!" azarlamasını kopardılar, onu Harut gibi baş aşağı astılar.

Yani, Bakara Suresi'nde beyan buyrulduğu üzere Yüce Allah'ın "Birbirinize düşman olarak aşağıya inin!" (Bakara, 2/36) azarlaması gerçekleştiği vakit, o insan ruhunu Harut ismindeki melek gibi baş aşağı aşağı âleme astılar. Harut ve Marut'un kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden itibaren beyan buyrulmuştu. Bu melekler melekî mertebedeki masumiyetlerine gururlandılar ve insanların hallerini ayıpladılar. Yüce Allah onların gururunu kırıp alçaltmak için cismaniyet âlemine indirdi. Onlar bu cismaniyet âleminde nefsaniyetin sürüklemesiyle ilahi emre muhalefet ettiler ve günah işlediler. Sonra kendilerine geldiler. Bu günahlarının affı için tam bir zilletle kendilerini azaplandırdılar. Ruh da Hakk'ın halifesi olup kendisinde Hakk'ın sıfatlarını müşahede ettiğinden, onda da Hakk'ın varlığına karşı bir varlık nazarı ortaya çıktı. Yüce Allah'ın kibriya sıfatında bir gayret hâsıl oldu. O ruhu da bu varlıktan ve gururdan geçirip Hakk'ın varlığı karşısında zilletini bildirmek için "İnin!" azarlamasıyla cismaniyet âlemine geri çevirdi ve onu bu cismaniyet âleminde bir acizlik ve zillet derecesine soktu.

Ya'ni, vaktāki sûre-i Bakara'da beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ'n.n اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُو (Bakara, 2/36) ya'ni "Ba'zınız ba'zınıza düşman olarak aşağıya ininiz!" itâbı vâki' oldu, o rûh-ı insaniyi Hârût ismindeki melek gibi baş aşağı âlem-i süflîye astılar. Hârût ve Mârût'un kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden i'tibâren beyân buyrulmuş idi. Bu melekler mertebe-i melekiyyetteki ismetlerine mağrûr oldular ve beşerin ahvâline ta'n ettiler. Hak Teâlâ onların gurûrunu kırıp tezlîl etmek için cismâniyet âlemine indirdi. Onlar bu cismâniyet âleminde sâika-i nefsâniyet ile emr-i ilâhiye muhalefet ettiler ve günah işlediler. Sonra kendilerine geldiler. Bu günahlarının affı için kemâl-i zillet ile kendilerini ta'zîb ettiler. Rûh dahi halîfe-i Hak olup kendisinde sıfât-ı Hakk'ı müşâhede ettiğinden onda da Hakk'ın varlığına karşı bir varlık nazarı zâhir oldu. Hak Teâlâ'nın sıfat-ı kibriyâsında bir gayret hâsıl oldu. O rûhu dahi bu varlıktan ve gurûrdan geçirip Hakk'ın varlığı muvâcehesinde zilletini bildirmek için “İhbitu!” itâbı ile cismâniyet âlemine reddetti ve onu bu cismâniyet âleminde bir acz ve zillet derekesine soktu.

3614. Hârût göğün meleklerinden idi, bir itâbdan böyle muallak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Hârût göğün meleklerinden idi, bir azardan dolayı böyle asılı kaldı.

"Mülâk", "melik" kelimesinin çoğuludur; ve "melik", güçlü, tasarruf sahibi ve sahip anlamındadır. Yani, Hârût mertebe itibarıyla göğün güçlü ve tasarruf sahibi meleklerinden idi. Sadece gururları üzerine gerçekleşen bir azardan dolayı böyle aşağı âleme asılı kaldı ve asıldı.

“Mülâk”, “melik'in cem'idir; ve “melik”, kādir ve mutasarrıf ve sahib ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût mertebe i'tibariyle göğün kādir ve mutasarrıf olan meleklerinden idi. Mahzâ gurûrları üzerine vâki' olan bir itâbdan dolayı böyle âlem-i süflîye muallak oldu ve asıldı.

3615. Ondan dolayı baş aşağı oldu. Zîrâ sırdan uzak kaldı. Kendisini baş yaptı ve ileriye yalnız sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Ondan dolayı baş aşağı oldu. Çünkü sırdan uzak kaldı. Kendisini baş yaptı ve ileriye yalnız sürdü.

Birinci mısradaki "sır", ruh ve ikinci mısradaki "ser", baş anlamınadır. Yani, Harut ondan dolayı cismaniyet mertebesine baş aşağı düştü ki o, sırdan yani ruhun varlığının ortaya çıkışındaki ilahi sırdan uzak kaldı ve bu sırrı idrak edemedi. Çünkü ruh vücutta ve varlıkta bağımsız değildir. Aksine, Hakk'ın varlığının ilk gayriyet (başkalık) elbisesiyle ruhaniyet mertebesine inişidir. Bu sebeple gerek Harut'a ve gerek diğer ruhlara bu gayriyet perde olmuştu. Bu perde sebebiyle Harut kendisinde bir vücut ve varlık görüp kendisini baş ve reis yaptı; ve ileriye yalnız sürdü, yani kendisinde Hakk'ın varlığını görmeyerek yalnız kendi varlığı ile ileriye gitti.

Birinci mısra'daki "sır", rûh ve ikinci mısra'daki "ser", baş ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût ondan dolayı cismâniyet mertebesine baş aşağı düştü ki o, sırdan ya'ni rûhun zuhûr-ı vücudundaki sırr-ı ilâhîden uzak kaldı ve bu sırrı müdrik olmadı. Zîrâ rûh vücûdda ve varlıkta müstakil değildir. Belki vücûd-ı Hakk'ın ilk gayriyet libâsı ile mertebe-i rûhiyyete tenezzülüdür. Binâenaleyh gerek Hârût'a ve gerek sâir ervâha bu gayriyet hicâb olmuş idi. Bu hicâb sebebiyle Hârût kendisinde bir vücûd ve varlık görüp kendisini baş ve reîs yaptı; ve ileriye yalnız sürdü, ya'ni kendisinde Hakk'ın varlığını görmeyerek yalnız kendi varlığı ile ileriye gitti.

3616. Vaktaki o sepet kendisini su ile dolu gördü, istiğnâ etti ve deryâdan kesildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. O sepet kendisini su ile dolu gördüğünde, ihtiyacı olmadığını düşündü ve denizden koptu.

Harut'un ve diğer ruhların hâli bir sepete benzer. O sepet kendisini su ile dolu gördüğünde, o suyu kendinden sanıp kendini denizden müstağni gördü ve denizden çekildi. Bunun gibi, varlıkları sepet hükmünde olan Harut ve diğer ruhlar da kendilerinde deniz hükmünde olan gerçek ve affedici varlık için tam bir alçakgönüllülükle kendilerini azaplandırdılar. Ruh da Allah'ın halifesi olup kendisinde Allah'ın sıfatlarını müşahede ettiğinden, onda da Allah'ın varlığına karşı bir varlık düşüncesi ortaya çıktı. Yüce Allah'ın büyüklük sıfatında bir kıskançlık meydana geldi. O ruhu da bu varlıktan ve gururdan geçirip Allah'ın varlığı karşısında alçakgönüllülüğünü bildirmek için "İnin!" azarlamasıyla cismaniyet âlemine geri çevirdi ve onu bu cismaniyet âleminde bir acizlik ve alçaklık derecesine soktu.

Hârût'un ve sâir ervâhın hâli bir sepete benzer. O sepet kendisini vaktâki su ile dolu gördü, o suyu kendinden zannedip kendini deryâdan müstağnî gördü ve deryâdan çekildi. Bunun gibi vücûdları sepet mesâbesinde olan Hârût ve sâir ervâh dahi kendilerinde deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî-i affı için kemâl-i zillet ile kendilerini ta'zîb ettiler. Rûh dahi halîfe-i Hak olup kendisinde sıfât-ı Hakk'ı müşâhede ettiğinden onda da Hakk'ın varlığına karşı bir varlık nazarı zâhir oldu. Hak Teâlâ'nın sıfat-ı kibriyâsında bir gayret hâsıl oldu. O rûhu dahi bu varlıktan ve gurûrdan geçirip Hakk'ın varlığı muvâcehesinde zilletini bildirmek için “İhbitu!” itâbı ile cismâniyet âlemine reddetti ve onu bu cismâniyet âleminde bir acz ve zillet derekesine soktu.

3614. Hârût göğün meleklerinden idi, bir itâbdan böyle muallak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3614. Hârût göğün meleklerinden idi, bir azardan dolayı böyle asılı kaldı.

"Mülak", "melik" kelimesinin çoğuludur; ve "melik", güçlü, tasarruf sahibi ve sahip anlamındadır. Yani, Hârût mertebe itibarıyla göğün güçlü ve tasarruf sahibi olan meleklerinden idi. Sadece gururları üzerine gerçekleşen bir azardan dolayı böyle aşağı âleme asılı kaldı ve sarkıtıldı.

"Mülak", "melik"in cem'idir; ve "melik", kādir ve mutasarrıf ve sahib ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût mertebe i'tibariyle göğün kādir ve mutasarrıf olan meleklerinden idi. Mahzâ gurûrları üzerine vâki' olan bir itâbdan dolayı böyle âlem-i süflîye muallak oldu ve asıldı.

3615. Ondan dolayı baş aşağı oldu. Zîrâ sırdan uzak kaldı. Kendisini baş yaptı ve ileriye yalnız sürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3615. Ondan dolayı baş aşağı oldu. Çünkü sırdan uzak kaldı. Kendisini baş yaptı ve ileriye yalnız sürdü.

Birinci mısradaki "sır", ruh ve ikinci mısradaki "ser", baş anlamınadır. Yani, Harut ondan dolayı cismaniyet mertebesine baş aşağı düştü ki o, sırdan yani ruhun varlığının ortaya çıkışındaki ilahi sırdan uzak kaldı ve bu sırrı idrak edemedi. Çünkü ruh vücutta ve varlıkta bağımsız değildir. Aksine, Hakk'ın varlığının ilk gayriyet (başkalık) elbisesiyle ruhaniyet mertebesine inişidir. Bu sebeple gerek Harut'a ve gerek diğer ruhlara bu gayriyet perde olmuştu. Bu perde sebebiyle Harut kendisinde bir vücut ve varlık görüp kendisini baş ve reis yaptı; ve ileriye yalnız sürdü, yani kendisinde Hakk'ın varlığını görmeyerek yalnız kendi varlığı ile ileriye gitti.

Birinci mısra'daki "sır", rûh ve ikinci mısra'daki "ser", baş ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût ondan dolayı cismâniyet mertebesine baş aşağı düştü ki o, sırdan ya'ni rûhun zuhûr-ı vücudundaki sırr-ı ilâhîden uzak kaldı ve bu sırrı müdrik olmadı. Zîrâ rûh vücûdda ve varlıkta müstakil değildir. Belki vücûd-ı Hakk'ın ilk gayriyet libâsı ile mertebe-i rûhiyyete tenezzülüdür. Binâenaleyh gerek Hârût'a ve gerek sâir ervâha bu gayriyet hicâb olmuş idi. Bu hicâb sebebiyle Hârût kendisinde bir vücûd ve varlık görüp kendisini baş ve reîs yaptı; ve ileriye yalnız sürdü, ya'ni kendisinde Hakk'ın varlığını görmeyerek yalnız kendi varlığı ile ileriye gitti.

3616. Vaktaki o sepet kendisini su ile dolu gördü, istiğnâ etti ve deryâdan kesildi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3616. O sepet kendisini su ile dolu gördüğü zaman, ihtiyaçsızlaştı ve denizden koptu.

Harut'un ve diğer ruhların hâli bir sepete benzer. O sepet kendisini su ile dolu gördüğü zaman, o suyu kendinden zannedip kendini denizden ihtiyaçsız gördü ve denizden çekildi. Bunun gibi, varlıkları sepet hükmünde olan Harut ve diğer ruhlar da kendilerini deniz hükmünde olan Hakk'ın hakiki varlığından dolu gördüler ve o varlığı kendilerinin zannedip Hakk'ın varlığından ihtiyaçsızlaştılar ve bu varlığın Hakk'ın varlığı olduğundan gafil bulundular.

Hârût'un ve sâir ervâhın hâli bir sepete benzer. O sepet kendisini vaktâki su ile dolu gördü, o suyu kendinden zannedip kendini deryâdan müstağnî gördü ve deryâdan çekildi. Bunun gibi vücûdları sepet mesâbesinde olan Hârût ve sâir ervâh dahi kendilerinde deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan dolu gördüler ve o varlığı kendilerinin zannedip Hakk'ın varlığından istiğnâ ettiler ve bu varlığın Hakk'ın varlığı olduğundan gâfil bulundular.

3617. Onun içinde bir katre su kalmadı. Deryâ acıdı ve onu geri çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Onun içinde bir damla su kalmadı. Deniz acıdı ve onu geri çağırdı.

Bu istiğnaları (ihtiyaçsızlık iddiaları) üzerine Hak onlardan varlığı çekti, onların enaniyetlerinden (benliklerinden) bir zerre ve bir koku bile kalmadı. Fakat o hakiki varlık denizi onların zilletlerine (aşağılanmışlıklarına) merhamet etti. Onu yine kendi varlığı tarafına çekip onların içlerini kendi varlığı ile doldurdu. "Ciğer", burada bir şeyin ortası ve içi anlamındadır.

Bu istiğnâları üzerine Hak onlardan varlığı çekti, onların enâniyetlerinden bir zerre ve bir koku bile kalmadı. Fakat o vücûd-ı hakîkî deryâsı onların zilletlerine merhamet etti. Onu yine kendi varlığı tarafına çekip onların içlerini kendi varlığı ile doldurdu. “Ciger”, burada bir şeyin ortası ve içi ma'nâsınadır.

3618. Bir mübârek saatte deryâdan illetsiz, hizmetsiz bir rahmet gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. Bir mübarek saatte deryadan sebepsiz, hizmetsiz bir rahmet gelir.

Bu şerefli beyitte ilahi cezbe (Allah'ın kulunu kendine çekmesi) işaret edilir. Yani, bir mübarek saatte Hak'ın hakiki varlık deryasından sebepsiz ve kulun hiçbir hizmeti olmaksızın bir rahmet cezbesi gelir ve onu kendi tarafına çeker. Böyle sebepsiz ve hizmetsiz ve sadece Hakk'ın yardımıyla Hakk'a yönelip ulaşan evliyaların menkıbeleri (kerametleri) çoktur. Örneğin, Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 42. bölümünde şu menkıbeyi beyan ederler: “İbrahim Edhem (k.s.) padişahlık zamanında ava gitmişti. Bir ceylanın arkasından, askerinden tamamen ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o çölde takip ediyordu. Takip haddini aştı. Ceylan dile gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: مَا خَلَقْتُ لِهَذَا Yani “Seni bunun için yaratmadılar, haydi beni avladın farz et, acaba ne elde edilir?” İbrahim (k.s.) bunu işitince bir nara atıp kendisini atından aşağıya attı. O sahrada çobandan başka hiç kimse yoktu. Murassa' (mücevherli) şahane elbisesini ve silahını ve atını çobana verip onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hali hiç kimseye söylememesini ve kimseye hallerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun amacına bak ki, ne idi ve Hakk'ın maksadı ne idi? O ceylanı avlamak diledi, Yüce Allah ise onu ceylan ile avladı.”

Bu beyt-i şerîfde cezbe-i ilâhiyyeye işâret buyrulur. Ya'ni, bir mübârek saatte vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâsından sebebsiz ve kulun hiçbir hizmeti vâki' olmaksızın bir cezbe-i rahmet gelir ve onu kendi tarafına çeker. Böyle sebebsiz ve hizmetsiz ve mahzâ Hakk'ın inâyetiyle Hakk'a müteveccih olup vâsıl olan evliyânın menâkıbı çoktur. Ezcümle cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 42. faslında şu menkıbeyi beyân buyururlar: “İbrâhim Edhem (k.s.) pâdişâhlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmıyla ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o beyâbânda ta'kîb eder idi. Ta'kîb hadden aştı. Ahû söze gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: مَا خَلَقْتُ لِهَذَا Ya'ni “Seni bunun için yaratmadılar, haydi beni saydettin farzet, acabâ ne hâsıl olur?” İbrâhim (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayrı hiç kimse yok idi. Murassa' libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişan vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi ve Hakk'ın maksûdu ne idi? O âhûyu saydetmek diledi, Hak Teâlâ ise onu âhû ile saydetti.”

3619. Her ne kadar deryâ kenârının ehli sarı yüzlü ise de Allah hakkı için deryâ kenârını devr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Her ne kadar deniz kenarının ehli sarı yüzlü ise de Allah hakkı için deniz kenarını dolaş!

"Allah Allah", "Allah hakkı için!" anlamındadır. "Deryâ-bâr", deniz kenarı demektir. "Deniz"den maksat, Yüce Allah ve "kenar"dan maksat, halvet (yalnız kalma) ve Hak'tan dolu gördüler ve o varlığı kendilerinin zannedip Hakk'ın varlığından müstağni oldular ve bu varlığın Hakk'ın varlığı olduğundan gafil bulundular.

“Allah Allah”, “Allah hakkı için!” ma'nâsınadır. “Deryâ-bâr”, deniz kenârı demektir. “Deryâ”dan murâd, Hak Teâlâ ve “kenâr”dan murâd, halvet ve Hak'tan dolu gördüler ve o varlığı kendilerinin zannedip Hakk'ın varlığından istiğnâ ettiler ve bu varlığın Hakk'ın varlığı olduğundan gāfil bulundular.

3617. Onun içinde bir katre su kalmadı. Deryâ acıdı ve onu geri çağırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3617. Onun içinde bir damla su kalmadı. Deniz acıdı ve onu geri çağırdı.

Bu istiğnaları (ihtiyaçsızlık iddiaları) üzerine Hak onlardan varlığı çekti, onların benliklerinden bir zerre ve bir koku bile kalmadı. Fakat o hakiki varlık denizi onların zilletlerine merhamet etti. Onu yine kendi varlığı tarafına çekip onların içlerini kendi varlığı ile doldurdu. "Ciğer", burada bir şeyin ortası ve içi anlamınadır.

Bu istiğnâları üzerine Hak onlardan varlığı çekti, onların enâniyetlerinden bir zerre ve bir koku bile kalmadı. Fakat o vücûd-ı hakîkî deryâsı onların zilletlerine merhamet etti. Onu yine kendi varlığı tarafına çekip onların içlerini kendi varlığı ile doldurdu. "Ciger", burada bir şeyin ortası ve içi ma'nâsınadır.

3618. Bir mübarek saatte deryadan illetsiz, hizmetsiz bir rahmet gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3618. Bir mübarek saatte denizden sebepsiz, hizmetsiz bir rahmet gelir.

Bu şerefli beyitte ilahi cezbe (çekim gücü) işaret edilir. Yani, bir mübarek saatte Hak'ın hakiki varlık denizinden sebepsiz ve kulun hiçbir hizmeti olmaksızın bir rahmet cezbesi gelir ve onu kendi tarafına çeker. Böyle sebepsiz ve hizmetsiz ve sırf Hakk'ın yardımıyla Hakk'a yönelip ulaşan evliyanın menkıbeleri çoktur. Örneğin Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 42. bölümünde şu menkıbeyi beyan buyururlar: "İbrahim Edhem (k.s.) padişahlık zamanında ava gitmişti. Bir ceylanın arkasından, askerinden tamamen ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o çölde takip ediyordu. Takip haddini aştı. Ceylan dile gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Yani "Seni bunun için yaratmadılar, haydi beni avladın farz et, acaba ne elde edilir?" İbrahim (k.s.) bunu işitince bir nara atıp kendisini atından aşağıya attı. O çölde çobandan başka hiç kimse yoktu. Murassa' şahane elbisesini ve silahını ve atını çobana verip onun arkasına giydiği abayı kendisine vermesini ve bu hali hiç kimseye söylememesini ve kimseye hallerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun amacına bak ki, ne idi ve Hakk'ın maksadı ne idi? O ceylanı avlamak diledi, Hak Teâlâ ise onu ceylan ile avladı."

Bu beyt-i şerîfde cezbe-i ilâhiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, bir mübarek saatte vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâsından sebebsiz ve kulun hiçbir hizmeti vâki' olmaksızın bir cezbe-i rahmet gelir ve onu kendi tarafına çeker. Böyle sebebsiz ve hizmetsiz ve mahza Hakk'ın inâyetiyle Hakk'a müteveccih olup vâsıl olan evliyânın menâkıbı çoktur. Ezcümle cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 42. faslında şu menkıbeyi beyân buyururlar: “İbrahim Edhem (k.s.) padişahlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmıyla ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o beyâbânda ta'kîb eder idi. Ta'kîb hadden aştı. Ahû söze gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'ni "Seni bunun için yaratmadılar, haydi beni saydettin farzet, acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhim (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayrı hiç kimse yok idi. Murassa' libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişan vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi ve Hakk'ın maksûdu ne idi? O âhûyu saydetmek diledi, Hak Teâlâ ise onu âhû ile saydetti."

3619. Her ne kadar derya kenarının ehli sarı yüzlü ise de Allah hakkı için derya kenarını devr et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3619. Her ne kadar deniz kenarının ehli sarı yüzlü ise de Allah hakkı için deniz kenarını dolaş!

"Allah Allah", "Allah hakkı için!" anlamındadır. "Derya-bâr", deniz kenarı demektir. "Deniz"den kasıt, Yüce Allah ve "kenar"dan kasıt, halvet (yalnız kalma) ve çiledir (nefsi terbiye etme). Yani, ey varlık denizi olan Hakk'ın talibi, her ne kadar halvet ve çile ehli beden itibarıyla zayıf ve sarı yüzlü ise de sen bedene önem vermeyerek Allah hakkı için halvet ve çile tarafını dolaş ve riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile meşgul ol!

"Allah Allah", "Allah hakkı için!" ma'nâsınadır. "Derya-bâr", deniz kenârı demektir. "Derya"dan murâd, Hak Teâlâ ve "kenâr"dan murâd, halvet ve çiledir. Ya'ni, ey varlık deryâsı olan Hakk'ın tâlibi, her ne kadar halvet ve çile ehli cisim i'tibâriyle zayıf ve sarı yüzlü ise de sen cisme ehemmiyet vermeyerek Allah hakkı için halvet ve çile tarafını dolaş ve riyâzât ve mücahedât ile meşgul ol!

3620. Tâ ki bir bahşayiş-gerin lütfu gele! Sarı yüz bir gevherden kırmızı ola! [3625]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. Tâ ki bir bağışlayıcının lütfu gelsin! Sarı yüz bir cevherden kırmızı olsun! [3625]

“Bahşâyiş-ger”, bağışlayan ve ihsan eden demektir. Sonundaki “yâ”, yüceltme yâ'sıdır. “Bir cevher”den maksat, ilâhî cezbedir (Allah'ın kulunu kendine çekmesi). Yani, ey Hakk'ın talibi, senin halvet ve çilede çektiğin riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerine karşılık olarak, tâ ki büyük bağışlayan ve ihsan eden Hakk'ın sana lütfu gelsin ve bu bir ilâhî cezbe cevherinden senin yüzünün sarı rengi, kırmızı renge dönüşsün! "Gevherî"deki yâ, nispet için olursa, "cevhere mensup olandan" demek olup maksat, insân-ı kâmil olur; ve bu durumda "bahşâyiş-ger"den maksat da, yine insân-ı kâmil olur. Bu sebeple bu itibarla şerefli beytin anlamı şöyledir: "Sen halvet ve çile tarafına yönel, tâ ki bir insân-ı kâmilin sana lütuf nazarı dokunsun ve riyâzet ve mücâhede sebebiyle sararmış olan yüzünün rengi aşk cevherine mensup olan insân-ı kâmilden kırmızı olsun!"

“Bahşâyiş-ger”, atâ ve ihsân edici demektir. Ahirindeki “yâ”, yâ-yı ta'zîmdir. “Bir gevher”den murâd, cezbe-i ilâhîdir. Ya'ni, ey Hakk'ın tâlibi, senin halvet ve çilede çektiğin riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerine mükâfât olarak, tâ ki büyük atâ ve ihsân edici olan Hakk'ın sana lütfu gelsin ve bu bir cezbe-i ilâhî gevherinden senin yüzünün sarı rengi, kırmızı renge mübeddel olsun! "Gevherî"deki yâ, nisbet için olursa, "gevhere mensûbdan" demek olup murâd, insân-ı kâmil olur; ve bu sûrette "bahşâyiş-ger"den murâd dahi, yine insân-ı kâmil olur. Binâenaleyh bu i'tibâr ile beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyledir: "Sen halvet ve çile tarafına dolaş, tâ ki bir insân-ı kâmilin sana lütuf nazarı dokunsun ve riyâzet ve mücâhede sebebiyle sararmış olan yüzünün rengi gevher-i aşka mensûb olan insân-ı kâmilden kırmızı olsun!"

3621. Sarı yüz renklerin en iyisidir. Zîra o likānın intizarındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Sarı yüz renklerin en iyisidir. Çünkü o, kavuşmayı beklemektedir.

Yani, riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile meşgul olan sâlikin (Hakk Yolcusu) sarı renkli yüzü renklerin en iyisidir. Çünkü o renk, Hakk'a kavuşmanın ve ilâhî güzelliğin ortaya çıkmasını beklemekten doğar.

Ya'ni, o riyâzet ve mücâhede ile meşgül olan sâlikin sarı renkli yüzü renklerin en iyisidir. Çünkü o renk o likā-yı Hakk'ın ve cemâl-i ilâhînin inkişafını beklemekten tevellüd eder.

3622. Fakat yüz üzerinde kırmızılık ki, o parlayıcıdır, onun için geldi ki, onun canı kāni'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. Fakat yüz üzerinde kırmızılık ki, o parlayıcıdır, onun için geldi ki, onun canı kanidir.

Fakat Hakk Yolcusu'nun kalbine riyâzât ve çileden sonra lütuf ve yardım bahşeden Hakk'ın lütfu ve inâyeti tecelli ettiğinde, onun yüzündeki sarılık parlak kırmızılığa dönüşür. Bu kırmızılık, aradığına ulaşıp canının kani olduğuna alamettir. Çünkü bu mertebeye ulaştıktan sonra, yukarıda 3604 numaralı beyitte belirtildiği üzere, artık onun için halvet ve çileye gerek kalmaz. Büyük şeyhler bu makama "cem'ü'l-cem'" (cem'in cem'i) veya "fark ba'de'l-cem'" (cem'den sonra fark) derler. Yani, ey varlık deryası olan Hakk'ın talibi, her ne kadar halvet ve çile ehli beden itibarıyla zayıf ve sarı yüzlü ise de, sen bedene önem vermeyerek Allah için halvet ve çile tarafını dolaş ve riyâzât ve mücâhedât ile meşgul ol!

Fakat vaktâki sâlikin kalbine riyâzet ve çileden sonra bahşâyiş-ger olan Hakk'ın lütfu ve inâyeti tecellî eder, onun yüzündeki sarılık parlak kırmızılığa mübeddel olur, bu kırmızılık matlûbuna vâsıl olup onun canı kāni' olduğuna alamettir. Zîrâ bu mertebeye vusûlden sonra yukarıda 3604 numaralı beyitte beyân buyrulduğu üzere artık onun için halvet ve çileye lüzum kalmaz. Meşâyih-i kirâm hazarâtı bu makāma "cem'ü'l-cem'" veya "fark ba'de'l-cem'" derler. çiledir. Ya'ni, ey varlık deryâsı olan Hakk'ın tâlibi, her ne kadar halvet ve çile ehli cisim i'tibâriyle zayıf ve sarı yüzlü ise de sen cisme ehemmiyet vermeyerek Allah hakkı için halvet ve çile tarafını dolaş ve riyâzât ve mücahedât ile meşgul ol!

3620. Tâ ki bir bahşayiş-gerin lütfu gele! Sarı yüz bir gevherden kırmızı ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3620. Tâ ki bir bağışlayıcının lütfu gelsin! Sarı yüz bir cevherden kırmızı olsun!

[3625] "Bahşâyiş-ger", bağış ve ihsan edici demektir. Sonundaki "yâ", yüceltme yâ'sıdır. "Bir gevher"den maksat, ilâhî cezbedir (Allah'ın kulunu kendine çekmesi). Yani, ey Hakk'ın talibi, senin halvet ve çilede çektiğin riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerine karşılık olarak, tâ ki büyük bağış ve ihsan edici olan Hakk'ın sana lütfu gelsin ve bu bir ilâhî cezbe cevherinden senin yüzünün sarı rengi, kırmızı renge dönüşsün! "Gevherî"deki yâ, nispet için olursa, "cevhere mensup olandan" demek olup maksat, insân-ı kâmil olur; ve bu durumda "bahşâyiş-ger"den maksat dahi, yine insân-ı kâmil olur. Buna göre bu itibarla şerefli beytin anlamı şöyledir: "Sen halvet ve çile tarafına yönel, tâ ki bir insân-ı kâmilin sana lütuf nazarı dokunsun ve riyâzet ve mücâhede sebebiyle sararmış olan yüzünün rengi aşk cevherine mensup olan insân-ı kâmilden kırmızı olsun!"

[3625] "Bahşâyiş-ger", atâ ve ihsân edici demektir. Ahirindeki "yâ”, yâ-yı ta'zîm-dir. "Bir gevher"den murâd, cezbe-i ilâhîdir. Ya'ni, ey Hakk'ın tâlibi, senin halvet ve çilede çektiğin riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerine mükâfât olarak, tâ ki büyük atâ ve ihsân edici olan Hakk'ın sana lütfu gelsin ve bu bir cezbe-i ilâhî gevherinden senin yüzünün sarı rengi, kırmızı renge mübeddel olsun! "Gevherî"deki yâ, nisbet için olursa, "gevhere mensûbdan" demek olup murâd, insân-ı kâmil olur; ve bu sûrette "bahşâyiş-ger"den murâd dahi, yine insân-ı kâmil olur. Binâenaleyh bu i'tibâr ile beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyledir: "Sen halvet ve çile tarafına dolaş, tâ ki bir insân-ı kâmilin sana lütuf nazarı dokunsun ve riyâzet ve mücâhede sebebiyle sararmış olan yüzünün rengi gevher-i aşka mensûb olan insân-ı kâmilden kırmızı olsun!"

3621. Sarı yüz renklerin en iyisidir. Zîra o likānın intizarındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3621. Sarı yüz renklerin en iyisidir. Çünkü o, kavuşmanın beklentisi içindedir.

Yani, riyâzât ve mücâhedât ile meşgul olan sâlikin sarı renkli yüzü, renklerin en iyisidir. Çünkü o renk, Hakk'a kavuşmayı ve ilâhî güzelliğin ortaya çıkmasını beklemekten doğar.

Ya'ni, o riyâzet ve mücâhede ile meşgül olan sâlikin sarı renkli yüzü renk-lerin en iyisidir. Çünkü o renk o likā-yı Hakk'ın ve cemâl-i ilâhînin inkişafını beklemekten tevellüd eder.

3622. Fakat yüz üzerinde kırmızılık ki, o parlayıcıdır, onun için geldi ki, onun canı kāni'dir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3622. Fakat yüz üzerinde kırmızılık ki, o parlayıcıdır, onun için geldi ki, onun canı kanidir.

Fakat Hakk yolcusunun kalbine riyâzât (nefsî perhizler) ve çileden sonra lütuf ve inâyet (yardım) bahşeden Hakk'ın lütfu ve inâyeti tecelli ettiği zaman, onun yüzündeki sarılık parlak kırmızılığa dönüşür. Bu kırmızılık, onun aradığına ulaşıp canının kani (kanaat etmiş) olduğuna alamettir. Çünkü bu mertebeye ulaştıktan sonra, yukarıda 3604 numaralı beyitte açıklandığı üzere, artık onun için halvet ve çileye gerek kalmaz. Büyük şeyhler bu makama "cem'ü'l-cem'" (cem'in cem'i) veya "fark ba'de'l-cem'" (cem'den sonraki fark) derler.

Fakat vaktâki sâlikin kalbine riyâzet ve çileden sonra bahşâyiş-ger olan Hakk'ın lütfu ve inâyeti tecellî eder, onun yüzündeki sarılık parlak kırmızılı-ğa mübeddel olur, bu kırmızılık matlûbuna vâsıl olup onun canı kāni' olduğuna alamettir. Zîrâ bu mertebeye vusûlden sonra yukarıda 3604 numaralı beyitte beyân buyrulduğu üzere artık onun için halvet ve çileye lüzum kalmaz. Meşâyih-i kirâm hazarâtı bu makāma "cem'ü'l-cem'" veya "fark ba'de'l-cem'" derler.

3623. Zîrâ tama' zayıf, sarı ve zelîl eder. O bedenlerin illetinden alîl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Çünkü tamah zayıf, sarı ve zelil eder. O, bedenlerin illetinden hasta değildir.

Çünkü mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) içinde bulunan sâlik (Hakk Yolcusu), aynı zamanda tamah içindedir; ve onun tamahı Hakk'ın cemâlini müşâhedeye (görmeye) yöneliktir; ve tamah ise insan bedenini zayıf, yüzünü sarı ve nefsini zelil eder. Fakat bu yüz sarılığı ve bedenin zayıflığı, bedende meydana gelen bir hastalık sebebiyle değildir.

Zîrâ mücâhede ve riyâzet içinde bulunan sâlik, aynı zamanda tama' içindedir; ve onun tama'ı Hakk'ın cemâlini müşâhedeye ma'tûftur; ve tama' ise cism-i insânî zayıf ve yüzü sarı ve nefsi zelîl eder. Fakat bu yüz sarılığı ve za'f-ı cism bedende vâki' olan bir hastalık sebebiyle değildir.

3624. Vaktâki marazsız sarı yüzü görür, Câlînûs'un aklı bile mütehayyir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Hastalıksız sarı yüzü gördüğünde, Calinus'un aklı bile şaşırır.

"Sekam", hastalık demektir; "Calinus", eski Yunanlıların usta doktorlarından birinin ismidir. Yani, riyâzât (nefsî perhizler) ve çile hâlinde olan Hakk Yolcularından birini usta bir doktor muayene etse, vücudunu sağlam görür. Bu sarılığın ilahi karşılaşmayı beklemekten ve Hakk'ın güzelliğini müşahede etme arzusundan bu hâle geldiğini idrak edemez; ve bu hususta en usta hekim olan Calinus'un bile aklı hayrette kalır.

"Sekam", hastalık; "Câlînûs", eski Yunanlılar'ın hâzık doktorlarından birinin ismidir. Ya'ni, vaktâki hâl-i riyâzet ve çilede olan sâliklerden birini bir hâzık doktor muâyene etmiş olsa, vücûdunu sağlam görür. Bu sarılığın likâ-i ilâhîye intizârdan ve cemâl-i Hakk'ı müşâhedeye tama'dan bu hâle geldiğini idrâk edemez; ve bu husûsta en hâzık bir hekîm olan Câlînûs'un bile aklı hayrette kalır.

3625. Vaktâki sen Hû'nun nûrlarına tama' bağladın, Mustafâ der ki: "Onun nefsi zelîl oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Sen Hû'nun nurlarına tamah ettiğinde, Mustafa der ki: "Onun nefsi zelil oldu!"

"Hû'nun nurları"ndan kasıt, Hakk'ın zâtının tecellîsidir (ortaya çıkmasıdır). Yani, ey Hakk Yolcusu, sen Hakk'ın zâtının tecellîsine tamah edip bu tecellîyi bekleyerek mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) seçtin ve mücâhedât ile nefsini zelil ettin. Nitekim Mustafa (a.s.) Efendimiz, طوبى لمن ذلت نفسه yani "Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelil oldu" derler. "Nefsin zelilliği iki çeşittir. Birisi övülmüş zelilliktir ki, bu nefsin Hak yolundaki zelilliğidir. Diğeri ise yerilmiş zelilliktir ki, dünya tamahından dolayı halkın kapılarında nefsin zelilliğidir.

"Envâr-ı Hû"dan murâd, zât-ı Hakk'ın tecellîsidir. Ya'ni, ey sâlik, vaktâki sen zât-ı Hakk'ın tecellîsine tama' edip bu tecellîye intizâren mücâhedât ve riyâzât ihtiyâr ettin ve mücâhedât ile nefsini zelîl ettin, nitekim Mustafâ (a.s.) Efendimiz طوبى لمن ذلت نفسه Ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelîl oldu" derler. "Zillet-i nefs iki nev'dir. Birisi zillet-i mahmûdedir ki, bu nefsin Hak yolundaki zilletidir. Dîğeri zillet-i mezmûmedir ki, dünyâ tama'ından dolayı halk kapılarında nefsin zilletidir.

3626. Gölgesiz nûr latîf ve âlîdir. O müşebbek olan kalbura mensûb gölgedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. Gölgesiz nur latif ve yücedir. O, kafes gibi örülmüş kalbura ait gölgedir.

"Müşebbek", pencere kafesi gibi örülmüş olan şeydir. "Nur"dan kastedilen, nuranî mücerret cevher (maddeden soyutlanmış nurani öz) olan ruhtur. "Gölge"den kastedilen ise cisimdir. Yani, cisim gölgesinden arınmış olan mücerret ruh latiftir ve yücedir. Fakat kafes gibi olan cisimden saldığı nur, kalburun içindeki nur kaynağının dışarıya saldığı ışık gibidir.

"Müşebbek", pencere kafesi gibi örülmüş olan şey. "Nûr"dan murâd, cevher-i mücerred-i nûrânî olan rûhtur. "Gölge"den murâd, cisimdir. Ya'ni, cisim gölgesinden ârî olan rûh-ı mücerred latîfdir ve âlîdir. Fakat kafes gibi olan cisimden saldığı nûr, kalburun içindeki menba'-ı nûrun dışarıya saldığı ışık me-

3623. Zîrâ tama' zayıf, sarı ve zelîl eder. O bedenlerin illetinden alîl değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3623. Çünkü tamah zayıf, sarı ve zelil eder. O, bedenlerin illetinden hasta değildir.

Çünkü mücâhede (nefisle mücadele) ve riyâzet (nefsî perhizler) içinde bulunan sâlik (Hakk Yolcusu), aynı zamanda tamah içindedir; ve onun tamahı Hakk'ın cemâlini müşâhedeye (görmeye) yöneliktir; ve tamah ise insan bedenini zayıf, yüzü sarı ve nefsi zelil eder. Fakat bu yüz sarılığı ve bedenin zayıflığı, bedende meydana gelen bir hastalık sebebiyle değildir.

Zîrâ mücâhede ve riyâzet içinde bulunan sâlik, aynı zamanda tama' içindedir; ve onun tama'ı Hakk'ın cemâlini müşâhedeye ma'tûftur; ve tama' ise cism-i insânı zayıf ve yüzü sarı ve nefsi zelîl eder. Fakat bu yüz sarılığı ve za'f-ı cism bedende vâki' olan bir hastalık sebebiyle değildir.

3624. Vaktaki marazsız sarı yüzü görür, Câlînûs'un aklı bile mütehayyir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3624. Hastalıksız sarı yüzü gördüğünde, Calinus'un aklı bile şaşırır.

"Sekam", hastalık; "Calinus", eski Yunanlıların usta doktorlarından birinin ismidir. Yani, riyâzât (nefsî perhizler) ve çile hâlinde olan Hakk yolcularından birini usta bir doktor muayene etmiş olsa, vücudunu sağlam görür. Bu sarılığın ilahi karşılaşmaya duyulan özlemden ve Hakk'ın güzelliğini görme arzusundan bu hâle geldiğini idrak edemez; ve bu hususta en usta bir hekim olan Calinus'un bile aklı hayrette kalır.

"Sekam", hastalık; "Câlînûs", eski Yunanlılar'ın hâzık doktorlarından birinin ismidir. Ya'ni, vaktâki hâl-i riyâzet ve çilede olan sâliklerden birini bir hâzık doktor muayene etmiş olsa, vücudunu sağlam görür. Bu sarılığın likā-i ilâhîye intizârdan ve cemâl-i Hakk'ı müşâhedeye tama'dan bu hâle geldiğini idrâk edemez; ve bu husûsta en hâzık bir hekîm olan Câlînûs'un bile aklı hayrette kalır.

3625. Vaktaki sen Hu'nun nûrlarına tama' bağladın, Mustafâ der ki: "Onun nefsi zelîl oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3625. Ne zaman ki sen Hu'nun nurlarına tamah bağladın, Mustafa der ki: "Onun nefsi zelil oldu!"

"Hu'nun nurları"ndan maksat, Hakk'ın zâtının tecellîsidir (ilahi varlığın görünür hâle gelmesi). Yani, ey Hakk Yolcusu, ne zaman ki sen Hakk'ın zâtının tecellîsine tamah edip bu tecellîyi bekleyerek mücâhedât (nefisle mücadeleler) ve riyâzât (nefsî perhizler) seçtin ve mücâhedât ile nefsini zelil ettin, nasıl ki Mustafa (a.s.) Efendimiz طوبى لمن ذلت نفسه yani "Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelil oldu" derler. "Nefsin zelilliği iki çeşittir. Birisi övülmüş zelilliktir ki, bu nefsin Hak yolundaki zelilliğidir. Diğeri ise kınanmış zelilliktir ki, dünya tamahından dolayı halkın kapılarında nefsin zelilliğidir.

"Envâr-ı Hû"dan murâd, zât-ı Hakk'ın tecellîsidir. Ya'ni, ey sâlik, vaktaki sen zât-ı Hakk'ın tecellîsine tama' edip bu tecellîye intizâren mücâhedât ve riyâzât ihtiyâr ettin ve mücâhedât ile nefsini zelîl ettin, nitekim Mustafa (a.s.) Efendimiz طوبى لمن ذلت نفسه Ya'ni "Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelîl oldu" derler. "Zillet-i nefs iki nev'dir. Birisi zillet-i mahmûdedir ki, bu nefsin Hak yolundaki zilletidir. Diğeri zillet-i mezmûmedir ki, dünyâ tama'ından dolayı halk kapılarında nefsin zilletidir.

3626. Gölgesiz nûr latîf ve âlîdir. O müşebbek olan kalbura mensub gölgedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3626. Gölgesiz nur latif ve yücedir. O, kafes gibi olan kalbura ait gölgedir.

"Müşebbek", pencere kafesi gibi örülmüş olan şeydir. "Nur"dan kastedilen, nuranî mücerret cevher (maddeden arınmış nuranî öz) olan ruhtur. "Gölge"den kastedilen ise cisimdir. Yani, cisim gölgesinden arınmış olan mücerret ruh latiftir ve yücedir. Fakat kafes gibi olan cisimden saldığı nur, kalburun içindeki nur kaynağının dışarıya saldığı ışık gibidir ve gölgelidir. Yani kalbur, ışığın tamamen yayılmasına engel değildir. Fakat ışığın tam bir saflıkla yayılmasına da engeldir. Çünkü yayılan ışık, kalburun kafes şeklindeki gölgeleriyle birliktedir.

"Müşebbek", pencere kafesi gibi örülmüş olan şey. "Nûr”dan murâd, cevher-i mücerred-i nûrânî olan rûhtur. "Gölge"den murâd, cisimdir. Ya'ni, cisim gölgesinden ârî olan rûh-ı mücerred latîfdir ve âlîdir. Fakat kafes gibi olan cisimden saldığı nûr, kalburun içindeki menba'-ı nûrun dışarıya saldığı ışık me- sâbesinde olup gölgelidir. Ya'ni kalbur, büsbütün intişâr-ı ziyâya mâni' değildir. Fakat ziyânın kemâl-i safvetle intişârına da hâildir. Zîrâ intişâr eden ziyâ kalburun kafes şeklindeki gölgeleriyle berâberdir.

3627. Âşıklar cismi çıplak ister. İnnînlerin önünde elbise nedir? Beden nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Âşıklar cismi çıplak ister. İktidarsızların önünde elbise nedir? Beden nedir?

Yani, örneğin suret âşıkları (güzelliğe âşık olanlar) maşuklarıyla koyun koyuna yatmak için kendilerini çıplak bulundurmak isterler. Fakat maşuklarına karşı iktidarsız ve güçsüz olanların yanında elbise ile çıplak cisim eşittir. Vuslata engel olan şey, onun kendi yatkınlığıdır. Bunun gibi Hakk'ın âşıkları dahi maşukları olan Hakk'a vuslat halinde cisim elbisesinden soyunmuş bir halde bulunmalarını isterler. Fakat Hak aşkından uzak olan gaflet ehli (gafil insanlar) iktidarsız konumunda bulunduklarından, ister ruh ile beraber cisim olsunlar, ister cisim elbisesinden soyunup soyut ruh olsunlar eşittir. Onların vuslattan nasibi yoktur.

Ya'ni, meselâ sûret âşıkları ma'şûklarıyla koyun koyuna yatmak için kendilerini çıplak bulundurmak isterler. Fakat ma'şûklarına karşı ınnîn ve adem-i iktidâr sâhibi olanların indinde elbise ile çıplak cisim müsâvîdir. Vuslata mâni olan şey onun kendi isti'dâdıdır. Bunun gibi Hakk'ın âşıkları dahi ma'şûkları olan Hakk'a vuslat hâlinde cisim libâsından soyunmuş bir hâlde bulunmalarını isterler. Fakat aşk-ı Hak'tan ârî olan ehl-i gaflet “ınnîn” mesâbesinden bulunduklarından, ister rûh ile berâber cisim olsunlar, ister cisim libâsından soyunup rûh-ı mücerred olsunlar müsâvîdir. Onların vuslattan nasîbleri yoktur.

3628. Nân ve ni'met o rûh tutuculara olur. İri sineğe çorba nedir, ocak nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Ekmek ve nimet o ruh tutuculara olur. İri sineğe çorba nedir, ocak nedir?

"Har-meges", büyük sinek demektir ki yara üzerine konduğu zaman kurt bırakır (Gıyâsü'l-Lügât). Bundan kasıt, mürşitlik iddiasında bulunan cismanî (bedensel) kimselerdir. "Ebâ", çorba demektir. Bundan kasıt ise, ilâhî aşk ve rabbanî tecellîdir (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünür olması). "Dîgdân", ocak demektir. Bundan kasıt ise, dünya ve dünya hazlarıdır. Yani ilâhî aşk ve rabbanî tecellî nimeti, dünyadan ve nefse ait hazlardan ve hatta ruhanî zevklerden perhiz edenlere ikram edilir. Büyük kurt sineği hükmünde olan iddiacı cismanîler katında bu ilâhî nimete nail olmak ile cismanî zevklere nail olmak arasında fark yoktur. Nasıl ki kurt sineği bazen çorbaya ve bazen ocağa konup yalar. Aralarını ayırt etmez.

“Har-meges”, büyük sinek ki yara üzerine konduğu vakit kurt bırakır (Gıyâsü'l-Lügât). Bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan cismânî kimselerdir. “Ebâ”, çorba demektir. Bundan murâd dahi, aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânîdir. “Dîgdân”, ocak demektir. Bundan murâd dahi, dünyâ ve huzûz-ı dünyâdır. Ya'ni aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânî nân ve ni'meti dünyâdan ve huzûzât-ı nefsâniyyeden ve hattâ ezvâk-ı rûhâniyyeden perhîz edenlere ikrâm olunur. Büyük kurt sineği mesâbesinde olan müddeî cismânîler indinde bu ni'met-i ilâhîye nâiliyet ile ezvâk-ı cismâniyyeye nâiliyyet arasında fark yoktur. Nitekim kurt sineği kâh çorbaya ve kâh ocağa konup yalar. Aralarını ayırt etmez.

3629. Bu söz had ve endâzeden ziyâdedir. Ey Ayaz şimdi kendi ahvâlini söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Bu söz sınır ve ölçüden fazladır. Ey Ayaz şimdi kendi hâllerini söyle!

Bu ruh ve cisim ve Hakk'a kavuşma sözü sınırdan ve ölçüden fazladır. Uzadıkça uzar. Bu sebeple ey Ayaz, şimdi sen kendi hâllerini söyle ve yaptığın işin sırrı ortaya çıksın! sâbesinde olup gölgelidir. Yani kalbur, tamamen ışığın yayılmasına engel değildir. Fakat ışığın tam bir saflıkla yayılmasına da engeldir. Çünkü yayılan ışık kalburun kafes şeklindeki gölgeleriyle beraberdir.

Bu rûh ve cisim ve Hakk'a vuslat sözü hadden ve ölçüden ziyâdedir. Uzadıkça uzar. Binâenaleyh ey Ayaz, şimdi sen kendi ahvâlini söyle ve yaptığın işin sırrı meydana çıksın! sâbesinde olup gölgelidir. Ya'ni kalbur, büsbütün intişâr-ı ziyâya mâni' değildir. Fakat ziyânın kemâl-i safvetle intişârına da hâildir. Zîrâ intişâr eden ziyâ kalburun kafes şeklindeki gölgeleriyle beraberdir.

3627. Aşıklar cismi çıplak ister. Innînlerin önünde elbise nedir? Beden nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3627. Âşıklar cismi çıplak ister. İktidarsızların önünde elbise nedir? Beden nedir?

Yani, örneğin suret âşıkları, sevdikleriyle koyun koyuna yatmak için kendilerini çıplak bulundurmak isterler. Fakat sevdiklerine karşı iktidarsız ve güçsüz olanların yanında elbise ile çıplak beden eşittir. Kavuşmaya engel olan şey, onun kendi yatkınlığıdır. Bunun gibi, Hakk'ın âşıkları da sevdikleri olan Hakk'a kavuşma hâlinde beden elbisesinden soyunmuş bir hâlde bulunmalarını isterler. Fakat Hak aşkından uzak olan gaflet ehli, iktidarsız hükmünde olduklarından, ister ruh ile beraber beden olsunlar, ister beden elbisesinden soyunup soyut ruh olsunlar, eşittir. Onların kavuşmadan nasibi yoktur.

Ya'ni, meselâ sûret âşıkları ma'şûklarıyla koyun koyuna yatmak için kendilerini çıplak bulundurmak isterler. Fakat ma'şûkalarına karşı ınnîn ve adem-i iktidar sahibi olanların indinde elbise ile çıplak cisim müsâvîdir. Vuslata mâni olan şey onun kendi isti'dâdıdır. Bunun gibi Hakk'ın âşıkları dahi ma'şûkları olan Hakk'a vuslat hâlinde cisim libâsından soyunmuş bir hâlde bulunmalarını isterler. Fakat aşk-ı Hak'tan ârî olan ehl-i gaflet "innîn" mesâbesinden bulunduklarından, ister rûh ile beraber cisim olsunlar, ister cisim libâsından soyunup rûh-ı mücerred olsunlar müsâvîdir. Onların vuslattan nasîbleri yoktur.

3628. Nân ve ni'met o rûh tutuculara olur. İri sineğe çorba nedir, ocak nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3628. Ekmek ve nimet o ruh tutuculara olur. Büyük sineğe çorba nedir, ocak nedir?

"Har-meges", yara üzerine konduğu zaman kurt bırakan büyük sinektir (Giyâsü'l-Lügāt). Bundan kasıt, mürşitlik iddiasında bulunan cismanî kimselerdir. "Ebâ", çorba demektir. Bundan kasıt ise, ilâhî aşk ve rabbanî tecellîdir. "Dîgdân", ocak demektir. Bundan kasıt ise, dünya ve dünya hazlarıdır. Yani ilâhî aşk ve rabbanî tecellî nimeti, dünyadan ve nefse ait hazlardan ve hatta ruhanî zevklerden perhiz edenlere ikram edilir. Büyük kurt sineği konumunda olan iddiacı cismanîler katında bu ilâhî nimete erişmek ile cismanî zevklere erişmek arasında fark yoktur. Nitekim kurt sineği bazen çorbaya bazen de ocağa konup yalar. Aralarını ayırt etmez.

"Har-meges", büyük sinek ki yara üzerine konduğu vakit kurt bırakır (Giyâsü'l-Lügāt). Bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan cismânî kimselerdir. "Ebâ", çorba demektir. Bundan murâd dahi, aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânîdir. "Dîgdân", ocak demektir. Bundan murâd dahi, dünyâ ve huzûz-ı dünyâdır. Ya'ni aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânî nân ve ni'meti dünyâdan ve huzûzât-ı nefsâniyyeden ve hattâ ezvâk-ı rûhâniyyeden perhîz edenlere ikrâm olunur. Büyük kurt sineği mesâbesinde olan müddeî cismânîler indinde bu ni'met-i ilâhîye nâiliyet ile ezvâk-ı cismâniyyeye nâiliyet arasında fark yoktur. Nitekim kurt sineği kâh çorbaya ve kâh ocağa konup yalar. Aralarını ayırt etmez..

3629. Bu söz had ve endâzeden ziyâdedir. Ey Ayaz şimdi kendi ahvalini söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3629. Bu söz sınır ve ölçüden fazladır. Ey Ayaz şimdi kendi hâllerini söyle!

Bu ruh ve beden ve Hakk'a kavuşma sözü sınırdan ve ölçüden fazladır. Uzadıkça uzar. Bu sebeple ey Ayaz, şimdi sen kendi hâllerini söyle ve yaptığın işin sırrı ortaya çıksın!

Bu rûh ve cisim ve Hakk'a vuslat sözü hadden ve ölçüden ziyâdedir. Uzadıkça uzar. Binâenaleyh ey Ayaz, şimdi sen kendi ahvâlini söyle ve yaptığın işin sırrı meydana çıksın!

## Şahın diğer def'a Ayaz'dan "Kendi işinin te'vîlini söyle ve inkâr edenlerin ve ta'n edicilerin müşkilini hallet! Zîrâ onları o iltibâs içinde bırakmak mürüvvet olmaz!" diye istid'â etmesidir

3630. Senin ahvalin bir yeni ma'dendendir. Sen bu ahvale ne vakit râzı [3636] olursun?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. Senin hallerin yeni bir madendendir. Sen bu hallere ne zaman razı olursun?

Senin hallerin yeni bir anlam kaynağında ortaya çıkar. Çünkü bu halkın idrak ettiği anlamlara kanaat edip razı olamazsın. Onlardan daha derin anlamlara dalarsın.

"Senin ahvâlin bir yeni ma'nâ menba'ından zahir olur. Zîrâ bu halkın idrâk ettiği ma'nâlara kanâat edip râzı olamazsın. Onlardan daha derin ma'nâlara dalarsın."

3631. Agah ol, o latîf hallerden hikâye et! Bu beş ve altı ahval ve ders üzerine toprak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. Agâh ol, o latîf hallerden hikâye et! Bu beş ve altı ahval ve ders üzerine toprak olsun!

"Beş" ile beş duyuya ve "altı" ile altı yöne işaret buyrulur. Bunlardan kastedilen, şekil âlemi ve belirlenmiş varlıklardır. "Ders", sözlükte "okumak" demektir. Yani, "Halkın bildiği ve okuduğu haller hep beş duyunun tabiat âlemi tezgâhında dokunmuş olan belirli şekillerin nakışlarıdır. Bu haller ve okuma üzerine toprak saçılsın da onlar gözden gizli kalsın. Sen bunların üstünde olan mana âlemine ait latîf hallerden hikâye et!"

"Beş" ile havâss-i hamseye ve "altı" ile altı cihete işaret buyrulur. Bunlardan murâd, âlem-i sûret ve taayyünâttır. "Ders", lügatte "okumak" demektir. Ya'ni, "Avâm-ı halkın bildiği ve okuduğu ahvâl hep havâss-i hamsenin âlem-i tabîat tezgâhında dokunmuş olan suver-i müteayyine nakışlarıdır. Bu ahvâl ve okuma üzerine toprak saçılsın da onlar nazardan mestûr kalsın. Sen bunların fevkınde olan âlem-i ma'nâya âit latîf hallerden hikâye et!"

3632. Bâtının hali eğer kelâma gelir ise, tek ve çiftte sana zahirin halini söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. Eğer bâtının hali kelâma gelirse, tek ve çiftte sana zahirin halini söyleyeyim!

"Tek ve çift", çocukların avuçları içine çekirdek gibi bazı maddeleri saklayıp birbirlerine "Tek mi çift mi?" diye sorarak oynadıkları oyundur. Yani manadan ibaret olan bâtın halleri gerçi görünen sözlerle tamamen anlatılamaz. Nitekim Hakim Senâî hazretleri buyururlar. Beyit:

"Tâk u çift", çocukların avuçları içine çekirdek gibi ba'zı maddeleri saklayıp birbirlerine "Tek mi çift mi?" diye sorarak oynadıkları oyundur. Ya'ni ma'nâdan ibaret olan bâtın ahvâli gerçi elfâz-ı zâhiriyye ile tamâmen anlatılamaz. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyt:

## Şahın diğer def'a Ayaz'dan "Kendi işinin te'vîlini söyle ve inkâr edenlerin ve ta'n edicilerin müşkilini hallet! Zîrâ onları o iltibâs içinde bırakmak mürüvvet olmaz!" diye istid'â etmesidir

3630. "Senin ahvalin bir yeni ma'dendendir. Sen bu ahvale ne vakit râzı olursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3630. "Senin hallerin yeni bir madendendir. Sen bu hallere ne zaman razı olursun?"

Senin hallerin yeni bir anlam kaynağında ortaya çıkar. Çünkü bu halkın idrak ettiği anlamlara kanaat edip razı olamazsın. Onlardan daha derin anlamlara dalarsın.

"Senin ahvâlin bir yeni ma'nâ menba'ından zahir olur. Zîrâ bu halkın idrâk ettiği ma'nâlara kanâat edip râzı olamazsın. Onlardan daha derin ma'nâlara dalarsın."

3631. "Agah ol, o latîf hallerden hikâye et! Bu beş ve altı ahval ve ders üzerine toprak olsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3631. "Uyanık ol, o latif hallerden bahset! Bu beş ve altı hal ve ders üzerine toprak olsun!"

"Beş" ile beş duyuya ve "altı" ile altı yöne işaret buyrulur. Bunlardan kastedilen, suret âlemi ve taayyünlerdir (belirginleşmeler). "Ders", sözlükte "okumak" demektir. Yani, "Halkın avamının bildiği ve okuduğu haller hep beş duyunun tabiat âlemi tezgâhında dokunmuş olan belirli suretlerin nakışlarıdır. Bu haller ve okuma üzerine toprak saçılsın da onlar gözden gizli kalsın. Sen bunların üstünde olan mana âlemine ait latif hallerden bahset!"

"Beş" ile havâss-i hamseye ve "altı" ile altı cihete işaret buyrulur. Bunlardan murâd, âlem-i sûret ve taayyünâttır. "Ders", lügatte "okumak" demektir. Ya'ni, "Avâm-ı halkın bildiği ve okuduğu ahvâl hep havâss-i hamsenin âlem-i tabîat tezgâhında dokunmuş olan suver-i müteayyine nakışlarıdır. Bu ahvâl ve okuma üzerine toprak saçılsın da onlar nazardan mestûr kalsın. Sen bunların fevkınde olan âlem-i ma'nâya âit latîf hallerden hikâye et!"

3632. Bâtının hali eğer kelâma gelir ise, tek ve çiftte sana zahirin halini söyleyeyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3632. İçsel hâl eğer söze gelirse, tek ve çiftte sana dışsal hâli söyleyeyim!

"Tek ve çift", çocukların avuçları içine çekirdek gibi bazı maddeleri saklayıp birbirlerine "Tek mi çift mi?" diye sorarak oynadıkları oyundur. Yani, anlamdan ibaret olan içsel haller gerçi dışsal sözlerle tamamen anlatılamaz. Nasıl ki Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyit: "Söylediğim sözden geri döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda söz yoktur." Fakat bu içsel hâl eğer söze gelmiyor ve sığmıyor ise, o anlamı dışsal hâl avuçları içine alıp "Tek mi çift mi?" oyunu tarzında sana sembollerle söyleyeyim! Bu sonraki şerefli beyitler Pîr efendimiz tarafından irşat amacıyla vâki olmuştur. Nasıl ki bu Şerefli Mesnevî'de baştan aşağıya kadar birtakım içsel haller, dışsal haller kıssaları altında beyan buyrulmuştur.

"Tâk u çift", çocukların avuçları içine çekirdek gibi ba'zı maddeleri saklayıp birbirlerine "Tek mi çift mi?" diye sorarak oynadıkları oyundur. Ya'ni ma'nâdan ibaret olan bâtın ahvâli gerçi elfâz-ı zâhiriyye ile tamâmen anlatılamaz. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyt: "Söylediğim sözden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur." Fakat bu hâl-i bâtın eğer söze gelmiyor ve sığmıyor ise, o ma'nâyı hâl-i zâhir avuçları içine alıp "Tek mi çift mi?" oyunu tarzında sana rumûz ile söyleyeyim! Bu âtıdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâ-ki'dir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'de baştan aşağıya kadar birtakım ahvâl-i bâtıne, ahvâl-i zâhire kıssaları altında beyân buyrulmuştur.

3633. Zîrâ yârin lütfundan matın açlıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Çünkü sevgilinin lütfundan dolayı, matın açlıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş oldu.

"Mat", satranç oyunu terimlerinden olup "mağlubiyet" anlamını gösterir. Burada kahredici tecelliye (Allah'ın celâl ve azametinin tecellisi) işaret edilir. Yani iç haller, dış sözlere sığmasa da onu söylemeye gayret ederim. Çünkü gerçek sevgili olan Hakk'ın lütuf tecellisinden dolayı, O'nun kahredici tecellisinin acılıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş ve daha tatlı oldu. Çünkü O'nun kahrında lütfu gizlidir.

"Mat", satranç oyunu ıstılâhından olup "mağlûbiyet" ma'nâsını müş'irdir. Burada tecellî-i kahrîye işâret buyrulur. Ya'ni ahvâl-i bâtıne, elfâz-ı zâhireye sığmasa da onu söylemeğe cehd ederim. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hakk'ın tecellî-i lutfisinden dolayı onun tecellî-i kahrîsinin acılıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş ve daha tatlı oldu. Çünkü onun kahrında lütfu gizlidir.

3634. O nebâttan eğer deryâya toz giderse deryânın acılığı hep tatlı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. O bitkiden eğer denize toz giderse denizin acılığı hep tatlı olur.

O bitki şekerinin tozu izafî varlık denizine giderse o izafî varlık denizinin türlü türlü gamları ve elemleri ve her türlü acılığı hep tatlı olur. "Bitki şekerinin tozu"ndan maksat, kahrî tecellîde (Allah'ın celâl ve azametinin tecellisi) gizli olan ilâhî lütuftur.

O nebât şekerinin tozu vücûd-ı izâfî deryâsına giderse o vücûd-ı izâfî deryâsının türlü türlü gamları ve elemleri ve her türlü acılığı hep tatlı olur. "Nebât şekerinin tozu"ndan murâd, tecellî-i kahrîde gizli olan lütf-ı ilâhîdir.

3635. Ey emîn, böyle yüz binlerce ahvâl geldi. Tekrar gayb tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Ey emin, böyle yüz binlerce hâl geldi. Tekrar gayb tarafına gittiler.

Yani, ey insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gölgesine sığınmış ve manevî helâktan emin olmuş olan kimse! Böyle lütuf ve kahır tecellîlerinden her bir ferde yüz binlerce hâl geldi ve tekrar kendi asılları olan gayba gittiler. Yani hakikî varlık deryasından kabaran bu dalgalar yine o deryaya gittiler. Bilinmeli ki, Yüce Allah `كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ` (Rahmân, 55/29) yani "Yüce Allah her anda bir hâldedir" ayet-i kerimesi gereğince her bir ferdin yatkınlık ve kabiliyetine göre her anda birbiri arkasına ve başka başka olarak tecellî eder ve ilâhî tecellînin sonu yoktur. İlâhî haller (şuûnât-ı ilâhiyye) sınırsızdır. Onun için hakikat ehlinden bazıları `إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَتَجَلَّى فِي صُورَةٍ مَرَّتَيْنِ وَ لَا فِي صُورَتَيْنِ مَرَّةً وَاحِدَةً` yani Söylediğim sözden döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda söz yoktur. Fakat bu bâtınî hâl eğer söze gelmiyor ve sığmıyor ise, o anlamı zâhirî hâl avuçları içine alıp "Tek mi çift mi?" oyunu tarzında sana sembollerle söyleyeyim! Bu gelecek beyit-i şerifler Pîr efendimiz tarafından irşad (doğru yolu gösterme) olarak meydana gelmiştir. Nasıl ki bu Mesnevî-i Şerif'te baştan aşağıya kadar birtakım bâtınî haller, zâhirî haller kıssaları altında beyan buyrulmuştur.

Ya'ni, ey insân-ı kâmilin sâyesine sığınmış ve helâk-i ma'nevîden emîn olmuş olan kimse! Böyle tecellî-i lutfî ve kahrîden her bir ferde yüz binlerce ahvâl geldi ve tekrar kendi asılları olan gayba gittiler. Ya'ni vücûd-ı hakîkî deryâsından kabaran bu dalgalar yine o deryâya gittiler. Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ `كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ` (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her bir ferdin isti'dâd ve kabiliyetine göre her anda birbiri arkasına ve başka başka olarak tecellî buyurur ve tecellî-i ilâhînin nihâyeti yoktur. Şüûnât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Onun için ehl-i hakîkatten ba'zıları `إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَتَجَلَّى فِي صُورَةٍ مَرَّتَيْنِ وَ لَا فِي صُورَتَيْنِ مَرَّةً وَاحِدَةً` ya'ni Söylediğim sözden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur. Fakat bu hâl-i bâtın eğer söze gelmiyor ve sığmıyor ise, o ma'nâyı hâl-i zâhir avuçları içine alıp "Tek mi çift mi?" oyunu tarzında sana rumûz ile söyleyeyim! Bu âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki'dir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'de baştan aşağıya kadar birtakım ahvâl-i bâtıne, ahvâl-i zâhire kıssaları altında beyân buyrulmuştur.

3633. Zîra yârin lütfundan matın açlıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3633. Çünkü sevgilinin lütfundan dolayı açlıkların mağlubiyetleri can üzerine nebât şekerinden daha hoş oldu.

"Mat", satranç oyunu teriminden olup "mağlubiyet" anlamını gösterir. Burada kahredici tecellîye (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi) işaret buyrulur. Yani iç haller, dış sözlere sığmasa da onu söylemeye gayret ederim. Çünkü gerçek sevgili olan Hakk'ın lütuf tecellîsinden dolayı, O'nun kahredici tecellîsinin acılıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş ve daha tatlı oldu. Çünkü O'nun kahrında lütfu gizlidir.

"Mat", satranç oyunu ıstılâhından olup "mağlubiyet" ma'nâsını müş'irdir. Burada tecellî-i kahrîye işaret buyrulur. Ya'ni ahvâl-i bâtıne, elfâz-ı zâhireye sığmasa da onu söylemeğe cehd ederim. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hakk'ın tecellî-i lutfisinden dolayı onun tecellî-i kahrîsinin acılıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş ve daha tatlı oldu. Çünkü onun kahrında lütfu gizlidir.

3634. O nebâttan eğer deryaya toz giderse deryânın acılığı hep tatlı olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3634. O bitkiden eğer denize toz giderse denizin acılığı hep tatlı olur.

O bitki şekerinin tozu izafî varlık denizine giderse o izafî varlık denizinin türlü türlü gamları ve elemleri ve her türlü acılığı hep tatlı olur. "Bitki şekerinin tozu"ndan maksat, kahredici tecellîde (Allah'ın kudret ve azametinin tecellisi) gizli olan ilâhî lütuftur.

O nebât şekerinin tozu vücûd-ı izâfî deryâsına giderse o vücûd-ı izâfî deryâsının türlü türlü gamları ve elemleri ve her türlü acılığı hep tatlı olur. "Nebât şekerinin tozu"ndan murâd, tecellî-i kahrîde gizli olan lütf-ı ilâhîdir.

3635. Ey emîn, böyle yüz binlerce ahvâl geldi. Tekrar gayb tarafına gittiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3635. Ey emin, böyle yüz binlerce hâl geldi. Tekrar gayb tarafına gittiler.

Yani, ey insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) gölgesine sığınmış ve manevî helâktan emin olmuş olan kimse! Böyle lütuf ve kahır tecellîlerinden her bir ferde yüz binlerce hâl geldi ve tekrar kendi asılları olan gayba gittiler. Yani hakikî varlık deryasından kabaran bu dalgalar yine o deryaya gittiler. Bilinmeli ki, Yüce Allah, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) yani "Yüce Allah her anda bir hâldedir" ayet-i kerimesi gereğince, her bir ferdin yatkınlık ve kabiliyetine göre her anda birbiri arkasına ve başka başka olarak tecellî eder ve ilâhî tecellînin sonu yoktur. İlâhî haller, oluşlar sınırsızdır. Onun için hakikat ehlinden bazıları, ان الله تعالى لا يتجلى فى صورة مرتين و لا فى صورتين مرة واحدة yani "Yüce Allah iki defa bir surete ve iki surete de bir defa tecellî etmez" demişlerdir. Çünkü her bir tecellî yeni bir yaratmadır. Bu sebeple gelen tecellî giden tecellînin aynısı değildir.

Ya'ni, ey insân-ı kâmilin sâyesine sığınmış ve helâk-i ma'nevîden emîn olmuş olan kimse! Böyle tecellî-i lutfî ve kahrîden her bir ferde yüz binlerce ahvâl geldi ve tekrar kendi asılları olan gayba gittiler. Ya'ni vücûd-ı hakîkî deryâsından kabaran bu dalgalar yine o deryaya gittiler. Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her bir ferdin isti'dâd ve kabiliyetine göre her anda birbiri arkasına ve başka başka olarak tecellî buyurur ve tecellî-i ilâhînin nihâyeti yoktur. Şuûnât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Onun için ehl-i hakîkatten ba'zıları ان الله تعالى لا يتجلى فى صورة مرتين و لا فى صورتين مرة واحدة ya'ni "Allah Teâlâ iki def'a bir sûrete ve iki sûrete de bir def'a tecellî buyurmaz" demişlerdir. Zîrâ her bir tecellî bir halk-ı cedîddir. Binâenaleyh gelen tecellî giden tecellînin aynı değildir.

3636. Her bir günün hali düne müşabih değildir. Revişte ırmak gibi ki, onun bendi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Her bir günün hâli düne benzemez. Akışta ırmak gibidir ki, onun bendi yoktur.

"Dî", dün demektir; "bâ", mef'ûlün ileyh edatıdır. Yani, her bugünkü günün hâli dünkü günün hâline benzemez. Çünkü Hak'ın tecellîsinde (ilâhî zuhurda) tekrar yoktur. Bu tecellî, önünde bir bendi olmayıp suyu daima akmakta olan ırmağa benzer. Akan su, arkadan gelen suyun surette her ne kadar benzeri ise de aynısı değildir. İşte insanların hâlleri de böyledir. Bir an içindeki hâli diğer an içindeki hâline benzer ise de birbirinin aynısı değildir.

“Dî”, dün; “bâ”, edât-ı mef'ûlün ileyhdir. Ya'ni, her bugünkü günün hâli dünkü günün hâline benzemez. Zîrâ tecellî-i Hak'ta tekrar yoktur. Bu tecellî, önünde bir bendi olmayıp suyu dâimâ akmakta olan ırmağa benzer. Akan su arkadan gelen suyun sûrette her ne kadar misli ise de aynı değildir. İşte ahvâl-i beşer de böyledir. Bir an içindeki hâli dîğer an içindeki hâline benzer ise de birbirinin aynı değildir.

3637. Her günün sürûru bir başka nevi'dendir. Her günün düşüncesinin eseri başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Her günün sevinci başka bir çeşittendir. Her günün düşüncesinin eseri başkadır.

İnsanın bedeninin misafirhaneye benzetilmesidir; ve çeşitli düşüncelerin çeşitli misafirlere benzetilmesidir. O gam ve sevinç düşüncelerine rıza gösteren ârif (tasavvuf ehli), misafir seven, garibi okşayan kişi gibidir. İbrahim (a.s.) gibi ki, İbrahim (a.s.)ın kapısı misafirin ağırlanmasına daima açık idi. Kâfire ve mü'mine ve güvenilir olana ve hain olana ve bütün misafirlere güler yüz gösterirdi.

تمثیل تن آدمی به مهمان خانه و اندیشههای مختلف به مهمانان مختلف ، و عارف در رضا بدان اندیشههای غم و شادی چون شخص مهمان دوست غریب نواز خلیل وار که در خلیل علیه السلام به اکرام ضیف پیوسته باز بود بر کافر و مؤمن و امین و خائن و با همه مهمانان روی تازه داشتی

Ademînin cisminin misafirhaneye temsîlidir; ve muhtelif düşüncelerin muhtelif misafirlere temsîlidir. O gam ve şâdî düşüncelerine rızâda olan ârif, misafir seven garîb okşayan şahıs gibidir. Halîl gibi ki, Halîl (a.s.)ın kapısı misafirin ikramına dâimâ açık idi. Kâfir ve mü'min ve emîn ve hâine ve bütün misafirlere güler yüz tutar idi

3638. Ey civan, bu cisim misafirhanedir. Her bir sabah koşarak yeni misafir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. Ey genç, bu beden bir misafirhanedir. Her sabah koşarak yeni bir misafir gelir.

"Yüce Allah iki defa bir şekle ve iki şekle de bir defa tecelli etmez" demişlerdir. Çünkü her bir tecelli, yeni bir yaratılıştır. Bu sebeple gelen tecelli, giden tecellinin aynısı değildir.

"Allah Teâlâ iki def'a bir sûrete ve iki sûrete de bir def'a tecellî buyurmaz" demişlerdir. Zîrâ her bir tecellî bir halk-ı cedîddir. Binâenaleyh gelen tecellî giden tecellînin aynı değildir.

3636. Her bir günün hâli düne müşabih değildir. Revişte ırmak gibi ki, onun bendi yoktur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3636. Her bir günün hâli düne benzemez. Akışta ırmak gibidir ki, onun bendi yoktur.

"Dî", dün demektir; "bâ", mef'ûlün ileyh edatıdır. Yani, her bugünkü günün hâli dünkü günün hâline benzemez. Çünkü Hak'ın tecellîsinde tekrar yoktur. Bu tecellî, önünde bir bendi olmayıp suyu daima akmakta olan ırmağa benzer. Akan su, arkadan gelen suyun görünüşte her ne kadar benzeri ise de aynısı değildir. İşte insanların halleri de böyledir. Bir an içindeki hâli diğer an içindeki hâline benzer ise de birbirinin aynısı değildir.

“Dî”, dün; “bâ”, edât-ı mef'ûlün ileyhdir. Ya'ni, her bugünkü günün hâli dünkü günün hâline benzemez. Zîrâ tecellî-i Hak'ta tekrar yoktur. Bu tecellî, önünde bir bendi olmayıp suyu dâimâ akmakta olan ırmağa benzer. Akan su arkadan gelen suyun sûrette her ne kadar misli ise de aynı değildir. İşte ahvâl-i beşer de böyledir. Bir an içindeki hâli dîğer an içindeki hâline benzer ise de birbirinin aynı değildir.

3637. Her günün sürûru bir başka nevi'dendir. Her günün düşüncesinin eseri başkadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3637. Her günün sevinci başka bir çeşittendir. Her günün düşüncesinin eseri başkadır.

İnsanın bedeninin misafirhaneye benzetilmesidir; ve çeşitli düşüncelerin çeşitli misafirlere benzetilmesidir. O gam ve sevinç düşüncelerine rıza gösteren ârif (Allah'ı bilen kişi), misafir seven, garibi okşayan kişi gibidir. İbrahim (a.s.) gibi ki, İbrahim (a.s.)'ın kapısı misafiri ağırlamaya daima açıktı. Kâfire ve mümine, güvenilir olana ve hain olana ve bütün misafirlere güler yüz gösterirdi.

Ademînin cisminin misafirhaneye temsîlidir; ve muhtelif düşüncelerin muhtelif misafirlere temsîlidir. O gam ve şâdî düşüncelerine rızâda olan ârif, misafir seven garîb okşayan şahıs gibidir. Halîl gibi ki, Halîl (a.s.)ın kapısı misafirin ikramına dâimâ açık idi. Kâfir ve mü'min ve emîn ve hâine ve bütün misafirlere güler yüz tutar idi

3638. Ey civan, bu cisim misafirhanedir. Her bir sabah koşarak yeni misafir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3638. Ey genç, bu beden bir misafirhanedir. Her sabah koşarak yeni bir misafir gelir.

"Genç" ifadesiyle, Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tasavvuf yoluna yeni giren sâliklere (Hakk Yolcusu) hitap ederler. Çünkü sülûklerinin (tasavvuf yolculuğu) başlangıcında sâliklere nefsânî (nefse ait), şeytânî, melekî ve rahmânî (Allah'tan gelen) birtakım düşünceler (havâtır) hücum eder. Bu düşüncelerin her biri kâfir, mümin, emin ve hain misafirlere benzer.

"Civan", ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz sâlik mübtedîlere hitâb buyururlar. Zîrâ bidâyet-i sülüklerinde sâliklere nefsânî ve şeytânî ve melekî ve rahmânî olan birtakım havâtır hücum eder. Bu havâtırın her biri kâfir ve mü'min ve emîn ve hâin misafirlere benzer.

3639. Sakın deme ki, bu benim boynumda kalır, zîrâ şimdi yine ademe uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Sakın deme ki, bu benim boynumda kalır, çünkü şimdi yine yokluğa uçar.

Ey Hakk Yolcusu, sakın bu misafir olan fikirlerin ve hatıraların kalbinde yerleşeceğini sanma! Çünkü bu fikirlerin biri gelir diğeri gider; Ve giden, yokluk tarafına uçar.

Ey sâlik, sakın bu misafir olan fikirlerin ve hâtıraların kalbinde takarrur edeceğini zannetme! Zîrâ bu fikirlerin biri gelir diğeri gider; Ve giden, adem tarafına uçar.

3640. Her ne ki senin kalbine gayb gibi olan cihandan gelirse, misafirdir, onu [3646] hoş tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Senin kalbine gayb gibi olan âlemden her ne gelirse, o bir misafirdir, onu hoş tut!

"Gayb gibi olan âlem"den kastedilen, mana âlemidir. Çünkü mana âlemi, avama (halk tabakasına) göre örtülüdür, havas (seçkinler) zümresine göre ise açıktır. Bu şerefli beyitte "gayba benzeyen âlem" denilmesi, avam açısından değerlendirilmiştir. Yani, mana âleminden senin kalbine her ne fikir gelirse, o misafirdir, onu hoş tut! Ve kendi kendine onun hallerini incele! Eğer şeriata uygun ise uygula, değilse duraksama! Çünkü o kötü misafir kalıcı değildir. Geldiği gibi yine gayb âlemine gider.

"Cihân-ı gayb veş" den murâd, âlem-i ma'nâdır. Zîrâ âlem-i ma'nâ avâmma nisbeten mestûrdur, havâssa nisbeten mekşûfdur. Bu beyt-i şerîfde "gayba müşâbih cihân" buyrulması avâmma nazarandır. Ya'ni, âlem-i ma'nâdan senin kalbine her ne gelirse o fikir misâfirdir, onu hoş tut! Ve kendi kendine onun ahvâlini tedkîk et! Eğer şer'e muvafik ise icrâ et, değilse tevakkuf et! Zîrâ o kötü misafir duruculardan değildir. Geldiği gibi yine âlem-i gayba gider.

## O misafirin hikâyesidir ki, ev sahibinin zevcesi dedi ki: "Eyvâh, yağmur tuttu ve misafir bizim boynumuzda kaldı!"

3641. O bir kimseye vakitsiz konuk geldi. Onu boynunda gerdanlık gibi tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. O bir kimseye vakitsiz konuk geldi. Onu boynunda gerdanlık gibi tuttu.

"Civan" ifadesiyle, cenâb-ı Pîr efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tasavvuf yoluna yeni giren sâliklere (Hakk yolcusu) hitap ederler. Çünkü sâliklere, tasavvuf yolculuklarının başlangıcında nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânî birtakım içe doğuşlar (havâtır) hücum eder. Bu içe doğuşların her biri, kâfir, mümin, emin ve hain misafirlere benzer.

"Civan", ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz sâlik mübtedîlere hitâb buyururlar. Zîrâ bidâyet-i sülüklerinde sâliklere nefsânî ve şeytânî ve melekî ve rahmânî olan birtakım havâtır hücum eder. Bu havâtırın her biri kâfir ve mü'min ve emîn ve hâin misafirlere benzer.

3639. Sakın deme ki, bu benim boynumda kalır, zîrâ şimdi yine ademe uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3639. Sakın deme ki, bu benim boynumda kalır, çünkü şimdi yine yokluğa uçar.

Ey Hakk Yolcusu, sakın bu misafir olan fikirlerin ve hatıraların kalbinde yerleşeceğini sanma! Çünkü bu fikirlerin biri gelir diğeri gider; Ve giden, yokluk tarafına uçar.

Ey sâlik, sakın bu misafir olan fikirlerin ve hâtıraların kalbinde takarrur edeceğini zannetme! Zîrâ bu fikirlerin biri gelir diğeri gider; Ve giden, adem tarafına uçar.

3640. Her ne ki senin kalbine gayb gibi olan cihandan gelirse, misafirdir, onu [3646] hoş tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3640. Senin kalbine gayb gibi olan âlemden her ne gelirse, o bir misafirdir, onu hoş tut!

"Gayb gibi olan âlem"den kastedilen, mana âlemidir. Çünkü mana âlemi, avama (halk tabakasına) göre örtülüdür, havas (seçkinler) zümresine göre ise açıktır. Bu şerefli beyitte "gayba benzeyen âlem" denilmesi, avam açısından değerlendirilmiştir. Yani, mana âleminden senin kalbine her ne fikir gelirse, o misafirdir, onu hoş tut! Ve kendi kendine onun hallerini incele! Eğer şeriata uygun ise uygula, değilse duraksama! Çünkü o kötü misafir kalıcı değildir. Geldiği gibi yine gayb âlemine gider.

"Cihân-ı gayb veş" den murâd, âlem-i ma'nâdır. Zîrâ âlem-i ma'nâ avâmma nisbeten mestûrdur, havâssa nisbeten mekşûfdur. Bu beyt-i şerîfde "gayba müşâbih cihân" buyrulması avâmma nazarandır. Ya'ni, âlem-i ma'nâdan senin kalbine her ne gelirse o fikir misâfirdir, onu hoş tut! Ve kendi kendine onun ahvâlini tedkîk et! Eğer şer'e muvafik ise icrâ et, değilse tevakkuf et! Zîrâ o kötü misafir duruculardan değildir. Geldiği gibi yine âlem-i gayba gider.

## O misafirin hikâyesidir ki, ev sahibinin zevcesi dedi ki: "Eyvâh, yağmur tuttu ve misafir bizim boynumuzda kaldı!"

3641. O bir kimseye vakitsiz konuk geldi. Onu boynunda gerdanlık gibi tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3641. O bir kimseye vakitsiz konuk geldi. Onu boynunda gerdanlık gibi tuttu.

"Kunuk" Türkçe'de "konuk" dediğimiz misafir anlamındadır. Bazı nüshalarda "bî-gehân" yerine "nâgehân" geçmektedir. Yani, bir kimseye vakitsiz veya ansızın bir misafir geldi. O kimse de onu boynunda gerdanlık gibi kıymetli tuttu ve ikram etti.

"Kunuk" Türkçe'de "konuk" dediğimiz misafir ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "bî-gehân" yerine "nâgehân" vâki'dir. Ya'ni, bir kimseye vakitsiz veyâ ansızın bir misafir geldi. O kimse de onu boynunda gerdanlık gibi kıymetli tuttu ve ikrâm etti.

3642. Ona sofra çekti. Kerâmetler gösterdi. O gece onların mahallesinde düğün var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. Ona sofra çekti. Kerâmetler gösterdi. O gece onların mahallesinde düğün var idi.

Ev sahibi o misafire ziyafet çekti ve saygı ve ikram gösterdi. O gece tesadüfen onların mahallesinde komşulardan birisinin düğünü var idi.

Ev sahibi o misafire ziyafet çekti ve izzet ve ikrâm gösterdi. O gece tesâdüfen onların mahallesinde komşulardan birisinin düğünü var idi.

3643. Erkek kadına gizli söz söyledi. Dedi ki: "Ey hanım, bu gece iki yatak yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Erkek kadına gizli söz söyledi. Dedi ki: "Ey hanım, bu gece iki yatak yap!"

3644. "Bizim döşeğimizi kapı tarafına döşe! Misafir için diğer tarafa döşet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. "Bizim döşeğimizi kapı tarafına döşe! Misafir için diğer tarafa döşet!"

"Bister", döşek, yatak; "gusterden" döşemek; "gusterânîden", döşetmek demektir.

"Bister", döşek, yatak; "gusterden" döşemek; "gusterânîden", döşetmek demektir.

3645. Kadın dedi: "Hizmet edeyim, şâdî edeyim, ey benim iki parlak gözüm, işittim ve itaat ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Kadın dedi: "Hizmet edeyim, sevindireyim, ey benim iki parlak gözüm, işittim ve itaat ettim!"

Kadın kocasının emrine karşılık dedi ki: "Misafire seve seve hizmet edeyim ve senden işittiğim emre itaat ettim!"

Kadın kocasının emrine karşı dedi ki: "Misâfire seve seve hizmet edeyim ve senden işittiğim emre itâat ettim!"

3646. Her iki döşeği döşedi ve kadın sünnet düğünü tarafına gitti. Orada karâr etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Her iki döşeği de döşedi ve kadın sünnet düğünü tarafına gitti. Orada yerleşti.

"Hatne", "sünnet etmek" demektir. "Hatne-sûr", "sûr-i hatne" takdirinde olup "sünnet düğünü" demektir. Çünkü Fars dilinde bazen tamlayan, tamlanandan önce zikredilir ve kesre (tamlayan eki) hazfedilerek terkip bir sıfat tamlaması hâline gelir. "Subh-dem" gibi ki, "dem-i subh" takdirindedir. Bazı nüshalarda "hatne-sûr" yerine "hâne-sûr" geçmektedir ki, "düğün evi" demek olur. "Vatan", burada "kalkma ve yerleşme" anlamındadır. "Kunuk" Türkçede "konuk" dediğimiz misafir anlamındadır. Bazı nüshalarda "bî-gehân" yerine "nâgehân" geçmektedir. Yani, bir kimseye vakitsiz veya ansızın bir misafir geldi. O kimse de onu boynunda gerdanlık gibi kıymetli tuttu ve ikram etti.

"Hatne", "sünnet etmek" demektir. "Hatne-sûr", "sûr-i hatne" takdîrinde olup "sünnet düğünü" demektir. Zîrâ lisân-ı Fârisî'de ba'zan muzaf, muzâfun-ileyhden evvel zikrolunur ve kesre hazfolunarak terkîb bir vasf-ı terkîbi olmuş olur. "Subh-dem" gibi ki, "dem-i subh" takdîrindedir. Ba'zı nüshalarda "hatne-sûr" yerine "hâne-sûr" vâki'dir ki, “düğün evi" demek olur. "Vatan", burada "kıyâm ve karar" ma'nâsınadır. "Kunuk" Türkçe'de "konuk" dediğimiz misafir ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "bî-gehân" yerine "nâgehân" vâki'dir. Ya'ni, bir kimseye vakitsiz veyâ ansızın bir misafir geldi. O kimse de onu boynunda gerdanlık gibi kıymetli tuttu ve ikrâm etti.

3642. Ona sofra çekti. Kerâmetler gösterdi. O gece onların mahallesinde düğün var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3642. Ona sofra çekti. Kerâmetler gösterdi. O gece onların mahallesinde düğün var idi.

Ev sahibi o misafire ziyafet çekti ve saygı ve ikram gösterdi. O gece tesadüfen onların mahallesinde komşulardan birisinin düğünü var idi.

Ev sahibi o misafire ziyafet çekti ve izzet ve ikrâm gösterdi. O gece tesâdüfen onların mahallesinde komşulardan birisinin düğünü var idi.

3643. Erkek kadına gizli söz söyledi. Dedi ki: "Ey hanım, bu gece iki yatak yap!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3643. Erkek kadına gizli söz söyledi. Dedi ki: "Ey hanım, bu gece iki yatak yap!"

3644. "Bizim döşeğimizi kapı tarafına döşe! Misafir için diğer tarafa döşet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3644. "Bizim döşeğimizi kapı tarafına döşe! Misafir için diğer tarafa döşet!"

"Bister", döşek, yatak; "gusterden" döşemek; "gusterânîden", döşetmek demektir.

"Bister", döşek, yatak; "gusterden" döşemek; "gusterânîden", döşetmek demektir.

3645. Kadın dedi: "Hizmet edeyim, şâdî edeyim, ey benim iki parlak gözüm, işittim ve itaat ettim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3645. Kadın dedi: "Hizmet edeyim, sevindireyim, ey benim iki parlak gözüm, işittim ve itaat ettim!"

Kadın kocasının emrine karşılık dedi ki: "Misafire seve seve hizmet edeyim ve senden işittiğim emre itaat ettim!"

Kadın kocasının emrine karşı dedi ki: "Misâfire seve seve hizmet edeyim ve senden işittiğim emre itâat ettim!"

3646. Her iki döşeği döşedi ve kadın sünnet düğünü tarafına gitti. Orada karar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3646. Her iki döşeği döşedi ve kadın sünnet düğünü tarafına gitti. Orada karar kıldı.

"Hatne", "sünnet etmek" demektir. "Hatne-sûr", "sûr-i hatne" takdirinde olup "sünnet düğünü" demektir. Çünkü Fars dilinde bazen tamlanan, tamlayandan önce zikredilir ve kesre (tamlayan eki) hazfedilerek terkip bir vasıf terkibi olmuş olur. "Subh-dem" gibi ki, "dem-i subh" takdirindedir. Bazı nüshalarda "hatne-sûr" yerine "hâne-sûr" geçmektedir ki, "düğün evi" demek olur. "Vatan", burada "kalkma ve karar kılma" anlamındadır.

"Hatne", "sünnet etmek" demektir. "Hatne-sûr", "sûr-i hatne" takdîrinde olup "sünnet düğünü" demektir. Zîrâ lisân-ı Fârisî'de ba'zan muzaf, muzâfun-ileyhden evvel zikrolunur ve kesre hazfolunarak terkîb bir vasf-ı terkîbi olmuş olur. "Subh-dem" gibi ki, "dem-i subh" takdîrindedir. Ba'zı nüshalarda "hatne-sûr" yerine "hâne-sûr" vâki'dir ki, “düğün evi" demek olur. "Vatan", burada "kıyâm ve karar" ma'nâsınadır.

3647. Azîz olan misafir ve onun kocası kaldı. Kurudan ve yaştan ona çerez koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. Aziz misafir ve onun kocası kaldı. Kurudan ve yaştan ona çerez koydular.

Yani, kadın yatakları yaptıktan sonra düğün evine gitti. Evde aziz misafir ile kadının kocası kaldı ve misafirin önüne ikram için badem, ceviz ve fındık gibi kurudan ve armut, erik ve kayısı gibi yaştan çerez ve meyve koydular. "Nukl" ve "nakl", içki mezesi ve çerez demektir. Kāmûs'ta ve Müzîlü'l-Ağlât'ta nûnun fethası ile doğru ve zammesi ile yaygın yanlış olduğu zikredilmiştir.

Ya'ni, kadın yatakları yaptıktan sonra düğün evine gitti. Evde azîz olan misafir ile kadının kocası kaldı ve misafirin önüne ikrâm için bâdem ve ceviz ve fındık gibi kurudan ve armut ve erik ve kayısı gibi yaştan çerez ve meyve koydular. "Nukl" ve "nakl", içki mezesi ve çerez demektir. Kāmûs'ta ve Müzîlü'l-Ağlât'ta nûnun fethası ile sahîh ve zammesi ile galat-ı meşhûr olduğu zikredilmiştir.

3648. Her ikisi müntehab masallar içinde gece yarısına kadar iyi ve kötü sergüzeşt söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Her ikisi seçilmiş masallar içinde gece yarısına kadar iyi ve kötü serüvenler anlattılar.

"Semer", gece sohbeti, vakit geçirmek için gece söylenen hikâyeler ve masallar demektir. "Sergüzeşt", baştan geçen olay demektir. Yani, misafir ile ev sahibi olan efendi karşı karşıya oturdular. Bir takım iyi ve kötü olarak başlarından geçmiş olan seçilmiş hikâyeleri gece yarısına kadar birbirlerine anlattılar.

"Semer", gece sohbeti, vakit geçirmek için gece söylenen hikâyeler ve masallar demektir. "Sergüzeşt", baştan geçen vak'a demektir. Ya'ni, misafir ile ev sâhibi olan efendi karşı karşıya oturdular. Birtakım iyi ve kötü olarak baştan geçmiş olan müntehab hikâyeleri gece yarısına kadar birbirlerine söylediler.

3649. Ondan sonra misafir uykudan ve hikâyeden o döşeğe gitti ki, o kapı tarafında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Ondan sonra misafir, uykudan ve hikâyeden sonra, kapı tarafında olan o döşeğe gitti.

Yani, hikâyelerden sonra misafirin uykusu gelip kapı tarafında döşenmiş olan yatağa gitti. Bu yatak, yukarıda zikredildiği üzere, ev sahiplerine özgü olan yatak idi ve misafirin yatağı değildi.

Ya'ni, hikâyelerden sonra misafirin uykusu gelip kapı tarafında döşenmiş olan yatağa gitti. Bu yatak yukarıda zikrolunduğu üzere ev sahiplerine mahsûs olan yatak idi ve misafirin yatağı değil idi.

3650. Koca utandığından ona bir şey söylemedi. Demedi ki: "Ey can, senin için uyku yeri bu taraftır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Koca, utandığından ona bir şey söylemedi. "Ey can, senin için uyku yeri bu taraftır!" demedi.

3651. "Zîrâ ey kerem babası, senin uykun için döşeği o diğer tarafa yapmışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. "Çünkü ey kerem babası, senin uykun için döşeği o diğer tarafa yapmışım."

3652. O bir kararı ki, o kadın ile vermiş idi, değişmiş oldu ve o tarafa misafir mızgandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. O bir kararı ki, o kadın ile vermiş idi, değişmiş oldu ve o tarafa misafir mızmızlandı.

3647. Azîz olan misafir ve onun kocası kaldı. Kurudan ve yaştan ona çerez koydular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3647. Aziz misafir ve onun kocası kaldı. Kurudan ve yaştan ona çerez koydular.

Yani, kadın yatakları yaptıktan sonra düğün evine gitti. Evde aziz misafir ile kadının kocası kaldı ve misafirin önüne ikram için badem, ceviz ve fındık gibi kurudan ve armut, erik ve kayısı gibi yaştan çerez ve meyve koydular. "Nukl" ve "nakl", içki mezesi ve çerez demektir. Kāmûs'ta ve Müzîlü'l-Ağlât'ta nûnun fethası ile doğru ve zammesi ile yaygın yanlış olduğu zikredilmiştir.

Ya'ni, kadın yatakları yaptıktan sonra düğün evine gitti. Evde azîz olan misafir ile kadının kocası kaldı ve misafirin önüne ikrâm için bâdem ve ceviz ve fındık gibi kurudan ve armut ve erik ve kayısı gibi yaştan çerez ve meyve koydular. "Nukl" ve "nakl", içki mezesi ve çerez demektir. Kāmûs'ta ve Müzîlü'l-Ağlât'ta nûnun fethası ile sahîh ve zammesi ile galat-ı meşhûr olduğu zikredilmiştir.

3648. Her ikisi müntehab masallar içinde gece yarısına kadar iyi ve kötü sergüzeşt söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3648. Her ikisi seçilmiş masallar içinde gece yarısına kadar iyi ve kötü serüvenler anlattılar.

"Semer", gece sohbeti, vakit geçirmek için gece söylenen hikâyeler ve masallar demektir. "Sergüzeşt", baştan geçen olay demektir. Yani, misafir ile ev sahibi olan efendi karşı karşıya oturdular. Bir takım iyi ve kötü olarak başlarından geçmiş olan seçilmiş hikâyeleri gece yarısına kadar birbirlerine anlattılar.

"Semer", gece sohbeti, vakit geçirmek için gece söylenen hikâyeler ve masallar demektir. "Sergüzeşt", baştan geçen vak'a demektir. Ya'ni, misafir ile ev sâhibi olan efendi karşı karşıya oturdular. Birtakım iyi ve kötü olarak baştan geçmiş olan müntehab hikâyeleri gece yarısına kadar birbirlerine söylediler.

3649. Ondan sonra misafir uykudan ve hikâyeden o döşeğe gitti ki, o kapı tarafında idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3649. Ondan sonra misafir, uykudan ve hikâyeden sonra, kapı tarafında olan o döşeğe gitti.

Yani, hikâyelerden sonra misafirin uykusu gelip kapı tarafında döşenmiş olan yatağa gitti. Bu yatak, yukarıda zikredildiği üzere, ev sahiplerine özgü olan yatak idi ve misafirin yatağı değildi.

Ya'ni, hikâyelerden sonra misafirin uykusu gelip kapı tarafında döşenmiş olan yatağa gitti. Bu yatak yukarıda zikrolunduğu üzere ev sahiplerine mahsûs olan yatak idi ve misafirin yatağı değil idi.

3650. Koca utandığından ona bir şey söylemedi. Demedi ki: "Ey can, senin için uyku yeri bu taraftır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3650. Koca, utandığından ona bir şey söylemedi. "Ey can, senin için uyku yeri bu taraftır!" demedi.

3651. "Zîrâ ey kerem babası, senin uykun için döşeği o diğer tarafa yapmışım."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3651. "Çünkü ey kerem babası, senin uykun için döşeği o diğer tarafa yapmışım."

3652. O bir kararı ki, o kadın ile vermiş idi, değişmiş oldu ve o tarafa misafir mızgandı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3652. O bir kararı ki, o kadın ile vermiş idi, değişmiş oldu ve o tarafa misafir mızgandı.

"Gunûden", Türkçede mızganmak demektir. "Uyku başlangıcı" demektir. Misafir o yatağa yatınca ev sahibinin karısıyla vermiş olduğu karar değişmiş oldu; ve onların karar verdikleri yatakta misafir mızgandı.

“Gunûden”, Türkçe’de mızganmak demektir. “Uyku ibtidâsı” demektir. Misâfir o yatağa yatınca ev sâhibinin karısıyla vermiş olduğu karar değişmiş oldu; ve onların karar verdikleri yatakta misâfir mızgandı.

3653. O gece orada şiddetli yağmur tuttu ki, bulutun kalınlığından onlara taaccüb geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. O gece orada şiddetli yağmur tuttu ki, bulutun kalınlığından onlara şaşkınlık geldi.

3654. Kadın geldi. O zan üzerine ki, kocası kapı tarafında ve o amca da o tarafta yatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. Kadın geldi. O sanı üzerine ki, kocası kapı tarafında ve o amca da o tarafta yatmıştır.

Kadın düğün evinden kendi evine geldi. Fakat durumun değiştiğinden haberdar olmadığından, önceki karar gereğince, kocası kapı tarafında ve o misafir amca da kendisi için yapılan diğer taraftaki yatakta yattığını sandı. "Şûv", koca anlamına gelir.

Kadın düğün evinden kendi evine geldi. Fakat vaziyetin değiştiğinden haberdâr olmadığından evvelki karar mûcibince kocası kapı tarafında ve o misâfir amca da kendisi için yapılan diğer taraftaki yatakta yattığını zannetti. “Şûv”, koca ma’nâsınadır.

3655. O demde arûs çıplak olarak yorgan içine gitti. Misâfire rağbet ile birkaç bûse verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. O anda gelin çıplak olarak yorgan içine girdi. Misafire rağbet ile birkaç öpücük verdi.

Odanın içi karanlık olduğundan o anda gelin hanım, yani gelin gündüzlük elbisesinden soyunup kocasının koynuna girdiğini zannederek yorgan içine girdi ve kocası zannıyla hafif uykuya dalmış olan misafiri iştah ve rağbet ile birkaç kere de öptü.

Odanın içi karanlık olduğundan o demde arûs, ya’ni gelin hanım gündüzlük elbisesinden soyunup kocasının koynuna girdiğini zannederek yorgan içine girdi ve kocası zannı ile hafif uykuya dalmış olan misâfiri iştihâ ve rağbet ile birkaç kere de öptü.

3656. Dedi: “Ey azîz adam, ben korktum. Halbuki o da geldi, o da geldi, o da!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. Dedi: “Ey aziz adam, ben korktum. Halbuki o da geldi, o da geldi, o da!”

"Kelân", büyük ve pek iyi ve pek büyük ve yüce anlamlarındadır. Yani, kadın kocası zannıyla misafire dedi: “Ey benim aziz kocacığım, ben korktum ve korktuğum şey de tamamen gerçekleşti.”

“Kelân”, büyük ve pek iyi ve pek büyük ve âlî ma’nâlarınnadır. Ya’ni, kadın kocası zannı ile misâfire dedi: “Ey benim azîz kocacığım, ben korktum ve korktuğum şey de tamâmıyla vâki’ oldu.”

3657. “Misâfir adamı çamur ve yağmur oturttu; senin üzerinde beylik sabunu gibi kaldı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. “Misafir adamı çamur ve yağmur oturttu; senin üzerinde beylik sabunu gibi kaldı.”

"Gunûden", Türkçe'de mızganmak demektir. "Uyku başlangıcı" demektir. Misafir o yatağa yatınca ev sahibinin karısıyla vermiş olduğu karar değişmiş oldu; ve onların karar verdikleri yatakta misafir mızgandı.

"Gunûden", Türkçe'de mızganmak demektir. "Uyku ibtidası" demektir. Misâfir o yatağa yatınca ev sahibinin karısıyla vermiş olduğu karar değişmiş oldu; ve onların karar verdikleri yatakta misâfir mızgandı.

3653. O gece orada şiddetli yağmur tuttu ki, bulutun kalınlığından onlara taaccüb geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3653. O gece orada şiddetli yağmur tuttu ki, bulutun kalınlığından onlara şaşkınlık geldi.

3654. Kadın geldi. O zan üzerine ki, kocası kapı tarafında ve o amca da o tarafta yatmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3654. Kadın geldi. O sanı üzerine ki, kocası kapı tarafında ve o amca da o tarafta yatmıştır.

Kadın düğün evinden kendi evine geldi. Fakat durumun değiştiğinden haberdar olmadığından önceki karar gereğince kocası kapı tarafında ve o misafir amca da kendisi için yapılan diğer taraftaki yatakta yattığını sandı. "Şûv", koca anlamınadır.

Kadın düğün evinden kendi evine geldi. Fakat vaziyetin değiştiğinden haberdar olmadığından evvelki karar mûcibince kocası kapı tarafında ve o misâfir amca da kendisi için yapılan dîğer taraftaki yatakta yattığını zannetti. "Şûv", koca ma'nâsınadır.

3655. O demde arûs çıplak olarak yorgan içine gitti. Misafire rağbet ile birkaç bûse verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3655. O anda gelin çıplak olarak yorgan içine girdi. Misafire rağbet ile birkaç öpücük verdi.

Odanın içi karanlık olduğundan o anda gelin hanım, yani gelin, gündüzlük elbisesinden soyunup kocasının koynuna girdiğini zannederek yorgan içine girdi ve kocası zannıyla hafif uykuya dalmış olan misafiri iştah ve rağbet ile birkaç kere de öptü.

Odanın içi karanlık olduğundan o demde arûs, ya'ni gelin hanım gündüzlük elbisesinden soyunup kocasının koynuna girdiğini zannederek yorgan içine girdi ve kocası zannı ile hafif uykuya dalmış olan misafiri iştihâ ve rağbet ile birkaç kere de öptü.

3656. Dedi: "Ey azîz adam, ben korktum. Halbuki o da geldi, o da geldi, o da!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3656. Dedi: "Ey azîz adam, ben korktum. Halbuki o da geldi, o da geldi, o da!"

"Kelân", büyük ve pek iyi ve pek büyük ve yüce anlamlarındadır. Yani, kadın kocası zannıyla misafire dedi: "Ey benim azîz kocacığım, ben korktum ve korktuğum şey de tamamen gerçekleşti."

"Kelân", büyük ve pek iyi ve pek büyük ve âlî ma'nâlarınadır. Ya'ni, kadın kocası zannı ile misâfire dedi: "Ey benim azîz kocacığım, ben korktum ve korktuğum şey de tamâmıyla vâki' oldu."

3657. "Misafir adamı çamur ve yağmur oturttu; senin üzerinde beylik sabunu gibi kaldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3657. "Misafir adamı çamur ve yağmur oturttu; senin üzerinde beylik sabunu gibi kaldı."

Ankaravî hazretleri "sâbûn-i sultânî"ye "beylik sabunu" anlamını vermiştir. Hint şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: Medâru'l-Efâzıl'da "Hâkimin tevzî'i" (hâkimin dağıtması) anlamına geldiği gösterilmiştir; ve yine şârihlerden Velî Muhammed Ekberâbâdî, ıstılahta (terim olarak) "tevzî'" (dağıtma) anlamındadır demiştir. Yani, "Ey aziz kocam, beylik tarafından fertlere dağıtılan ve taksim edilen sabun nasıl onların malı olup üzerlerinde kalır ise, yağmur ve çamur sebebiyle bu misafir de senin üzerinde öylece kaldı. İşte bundan korkuyordum. Bu korktuğum da başımıza geldi!" demek olur.

"Sâbûn-i sultânî”ye Ankaravî hazretleri “beylik sabunu” ma’nâsı vermiştir. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: Medâru’l-Efâzıl’da “Hâkimin tevzî’i” ma’nâsına gösterilmiştir; ve yine şârihlerden Velî Muhammed Ekberâbâdî ıstılâhda “tevzî’” ma’nâsınadır demiştir. Ya’ni, “Ey azîzim kocam, beylik tarafından efrâda tevzî’ ve taksîm olunan sabun nasıl onların malı olup üzerlerinde kalır ise, yağmur ve çamur sebebiyle bu misâfir de senin üzerinde öylece kaldı. İşte bundan korkuyor idim. Bu korktuğum da başımıza geldi!” demek olur.

3658. “Bu yağmur ve çamur içinde o ne vakit gider? Senin başın ve canın üzerinde o zarar olur!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. “Bu yağmur ve çamur içinde o ne zaman gider? Senin başın ve canın üzerinde o zarar olur!”

"Tâvân", cürüm, cinayet ve tazminat ve zarar ve günaha karşılık ve bedel anlamındadır (Burhan). Burada "zarar ve ziyan" anlamındadır. Yani, "Ey kocam, bu misafir bu yağmur ve çamur içinde gidemez; ve senin görünen ve görünmeyen varlığında sana zarar ve ziyan olur."

“Tâvân”, cürm, cinâyet ve garâmet ve ziyân ve günâha ıvaz ve bedel ma’nâsınadır (Burhân). Burada “zarar ve ziyân” ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey kocam, bu misâfir bu yağmur ve çamur içinde gidemez; ve senin zâhirinde ve bâtınında sana zarar ve ziyân olur.”

3659. Misâfir çabuk sıçradı ve dedi: “Ey kadın, bırak, çizme tutarım, ben çamurdan gam tutmam!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. Misafir çabuk sıçradı ve dedi: “Ey kadın, bırak, çizme tutarım, ben çamurdan gam tutmam!”

Misafir, koynuna giren kadından bu sözleri işitince derhal yataktan sıçradı ve dedi: “Ey kadın, beni bırak! Benim çizmem var. Bu sebeple yağmurdan ve çamurdan gam yoktur. Bunlar benim yoluma engel değildir!”

Misâfir koynuna giren kadından bu sözleri işitince derhal yataktan sıçradı ve dedi: “Ey kadın, beni bırak! Benim çizmem var. Binâenaleyh yağmurdan ve çamurdan gam yoktur. Bunlar benim yoluma mâni’ değildir!”

3660. “Ben gidici oldum, size hayır olsun! Seferde rûh bir dem şâd olmasın!” [3666]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. “Ben gidici oldum, size hayır olsun! Seferde rûh bir dem şâd olmasın!”

Ben gidiyorum, siz hayırla kalın! Çünkü ben yolcuyum, seferde yolcunun bir an ruhu şen ve mutlu olmaz!

“Ben gidiyorum, siz hayırla kalın! Zîrâ ben yolcuyum, seferde yolcunun bir dem rûhu şâd ve mesrûr olmaz!”

3661. “Tâ ki pek çabuk ma’den tarafına gitsin! Zîrâ bu hoşluk seferde yol vurucu olur”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. “Ta ki çok çabuk maden tarafına gitsin! Çünkü bu hoşluk seferde yol kesici olur.”

Yani, “Ruhun seferde sevinci ve zevki olmamalıdır. Ta ki ruhlar aşağı âlemde kalmayıp çabuk maden tarafına ve asıl olan ruhanîlik âlemine gitsin. Çünkü bu cismanî âlemin zevki ve hoşluğu sefer içinde ruha yol kesici olur.” Ankaravî hazretleri "sâbûn-i sultânî"ye "beylik sabunu" anlamını vermiştir. Hint şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: Medâru'l-Efâzıl'da "Hâkimin dağıtımı" anlamına gösterilmiştir; ve yine şârihlerden Velî Muhammed Ekberâbâdî terim olarak "dağıtım" anlamındadır demiştir. Yani, "Ey azizim kocam, beylik tarafından fertlere dağıtılan ve taksim edilen sabun nasıl onların malı olup üzerlerinde kalırsa, yağmur ve çamur sebebiyle bu misafir de senin üzerinde öylece kaldı. İşte bundan korkuyordum. Bu korktuğum da başımıza geldi!" demek olur.

Ya’ni, “Rûhun seferde sürûru ve zevki olmamalıdır. Tâ ki ervâh âlem-i süflîde kalmayıp çabuk ma’den tarafına ve aslî olan rûhâniyet âlemine gitsin. Zîrâ bu âlem-i cismâniyyetin zevki ve hoşluğu sefer içinde rûha yol vurucu olur.” "Sâbûn-i sultânî"ye Ankaravî hazretleri "beylik sabunu" ma'nâsı vermiştir. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: Medâru'l-Efâzıl'da "Hâkimin tevzî'i" ma'nâsına gösterilmiştir; ve yine şârihlerden Velî Muhammed Ekberâbâdî ıstılâhda "tevzî" ma'nâsınadır demiştir. Ya'ni, "Ey azîzim kocam, beylik tarafından efrâda tevzî' ve taksîm olunan sabun nasıl onların malı olup üzerlerinde kalır ise, yağmur ve çamur sebebiyle bu misâfir de senin üzerinde öylece kaldı. İşte bundan korkuyor idim. Bu korktuğum da başımıza geldi!" demek olur.

3658. "Bu yağmur ve çamur içinde o ne vakit gider? Senin başın ve canın üzerinde o zarar olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3658. "Bu yağmur ve çamur içinde o ne zaman gider? Senin başın ve canın üzerinde o zarar olur!"

"Tâvân", suç, cinayet, tazminat, zarar ve günaha karşılık ve bedel anlamındadır (Burhan). Burada "zarar ve ziyan" anlamındadır. Yani, "Ey kocam, bu misafir bu yağmur ve çamur içinde gidemez; ve senin görünen ve görünmeyen varlığında sana zarar ve ziyan olur."

“Tâvân”, cürm, cinâyet ve garâmet ve ziyân ve günâha ıvaz ve bedel ma'nâsınadır (Burhân). Burada "zarar ve ziyân" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey kocam, bu misâfır bu yağmur ve çamur içinde gidemez; ve senin zâhirinde ve bâtınında sana zarar ve ziyân olur."

3659. Misafir çabuk sıçradı ve dedi: "Ey kadın, bırak, çizme tutarım, ben çamurdan gam tutmam!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3659. Misafir çabuk sıçradı ve dedi: "Ey kadın, bırak, çizme tutarım, ben çamurdan gam tutmam!"

Misafir, koynuna giren kadından bu sözleri işitince derhal yataktan sıçradı ve dedi: "Ey kadın, beni bırak! Benim çizmem var. Bu sebeple yağmurdan ve çamurdan gam yoktur. Bunlar benim yoluma engel değildir!"

Misafir koynuna giren kadından bu sözleri işitince derhal yataktan sıçradı ve dedi: "Ey kadın, beni bırak! Benim çizmem var. Binâenaleyh yağmurdan ve çamurdan gam yoktur. Bunlar benim yoluma mâni' değildir!"

3660. "Ben gidici oldum, size hayır olsun! Seferde rûh bir dem şad olmasın!" [3666]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3660. "Ben gidici oldum, size hayır olsun! Seferde rûh bir dem şad olmasın!"

"Ben gidiyorum, siz hayırla kalın! Çünkü ben yolcuyum, seferde yolcunun bir an bile ruhu şad ve mesrur olmaz!"

"Ben gidiyorum, siz hayırla kalın! Zîrâ ben yolcuyum, seferde yolcunun bir dem rûhu şâd ve mesrûr olmaz!"

3661. "Tâ ki pek çabuk ma'den tarafına gitsin! Zîrâ bu hoşluk seferde yol vurucu olur"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3661. "Tâ ki çok çabuk maden tarafına gitsin! Çünkü bu hoşluk seferde yol kesici olur."

Yani, "Ruhun seferde sevinci ve zevki olmamalıdır. Tâ ki ruhlar aşağı âlemde kalmayıp çabuk maden tarafına ve asıl olan ruhanîlik âlemine gitsin. Çünkü bu cismanî âlemin zevki ve hoşluğu, sefer içinde ruha yol kesici olur."

Ya'ni, "Ruhun seferde sürûru ve zevki olmamalıdır. Tâ ki ervâh âlem-i süflîde kalmayıp çabuk ma'den tarafına ve aslî olan rûhâniyet âlemine gitsin. Zîrâ bu âlem-i cismâniyyetin zevki ve hoşluğu sefer içinde rûha yol vurucu olur."

3662. Kadın o soğuk sözden peşîmân oldu. O ferd olan misafir vaktaki ürktü ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. Kadın o soğuk sözden pişman oldu. O tek başına olan misafir ürküp gitti.

3663. Kadın ona birçok dedi ki: "Nihayet ey bey, eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe ettim ise müteessir olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Kadın ona birçok dedi ki: "Nihayet ey bey, eğer şaka yönünden bir latîfe (ince ve hoş söz) ettim ise üzülme!"

"Mizâh", şaka ve latîfe; "tıybet", hoş tabiatlı ve mutâyebe (şakalaşma). Kadın hatasını yorumlamak için misafiri hoşnut etmek amacıyla birçok sözler söyleyip dedi ki: "Ey bey, benim sana söylediğim sözler, şaka ve latîfe idi. Eğer şaka yönünden bir latîfe yaptım ise beni kınama ve üzülme!"

"Mizâh", şaka ve latîfe; "tıybet", hoş-tab' ve mutâyebe. Kadın hatâsını te'vîl için misafiri tatyîben birçok sözler söyleyip dedi ki: "Ey bey, benim sana söylediğim sözler, şaka ve latîfe idi. Eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe yaptım ise beni muâheze etme ve müteessir olma!"

3664. Kadının secdesi ve zârîliği fâide tutmadı. Gitti ve onları hasret içinde bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Kadının secdesi ve yalvarışı fayda etmedi. Gitti ve onları hasret içinde bıraktı.

Kadının misafire karşı tevazuu ve yalvarmasının bir faydası olmadı. Misafir o soğuk sözleri ciddi gördü ve gece vakti evden gitti; ve kadını ve kocasını kendi faziletinin ve meziyetinin hasreti içinde bıraktı.

Kadının misâfire karşı tevâzu'u ve yalvarmasının bir fâidesi olmadı. Misâfir o soğuk sözleri ciddî gördü ve gece vakti evden gitti; ve kadını ve kocasını kendi fazîletinin ve meziyetinin hasreti içinde bıraktı.

3665. Ondan sonra erkek ve kadın elbisesini mâvi yaptı. Onun sûretini leğensiz bir şem' gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Ondan sonra erkek ve kadın elbisesini mavi yaptı. Onun suretini leğensiz bir mum gördüler.

Misafirin üzüntüyle gitmesinden sonra karı koca elbiselerini matem alameti olan mavi renkte yaptılar. "Leğensiz mum"dan kasıt, o misafirin suretini cismani bir mekânda değil, hayal mertebesinde görmektir. Çünkü leğen, mum yanarken damlaları dışarıya dökülmemek için altına koydukları bir kap anlamına da gelir. Misafirin hayali de altına kap konmamış olan bir muma benzetilmiştir.

Misafirin teessür ile gitmesinden sonra karı koca elbiselerini mâtem alâmeti olan mâvi renkte yaptılar. "Leğensiz şem"den murâd, o misafirin sûretini bir mekân-ı cismânîde değil, mertebe-i hayâlde görmektir. Zîrâ leğen, mum yanarken damlaları dışarıya dökülmemek için altına koydukları bir kap ma'nâsına da gelir. Misafirin hayâli de altına kap konmamış olan bir muma teşbîh buyrulmuştur.

3666. Giderdi ve sahrâ adamın şem'inin nûrundan cennet gibi gece karanlığından cüdâ olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Giderdi ve sahra, adamın mumunun nurundan cennet gibi gece karanlığından ayrılmış idi.

Misafir gece vakti evden fırlayıp yola giderdi; ve sahra, onun bâtınî (içsel) mumunun nurundan gece karanlığından tek başına ve ayrılmış idi. Cennette nasıl ki

Misafir gece vakti evden fırlayıp yola giderdi; ve sahrâ onun şem'-i bâtınının nûrundan gece karanlığından ferd ve cüdâ olmuş idi. Cennette nasıl ki

3662. Kadın o soğuk sözden peşîmân oldu. O ferd olan misafir vaktaki ürktü ve gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3662. Kadın o soğuk sözden pişman oldu. O tek başına olan misafir ürküp gitti.

3663. Kadın ona birçok dedi ki: "Nihayet ey bey, eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe ettim ise müteessir olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3663. Kadın ona birçok dedi ki: "Nihayet ey bey, eğer şaka yönünden bir latîfe (ince ve hoş söz) ettim ise üzülme!"

"Mizâh", şaka ve latîfe; "tıybet", hoş tabiatlı ve mutâyebe (şakalaşma). Kadın hatasını yorumlamak için misafiri hoşnut etmek amacıyla birçok sözler söyleyip dedi ki: "Ey bey, benim sana söylediğim sözler, şaka ve latîfe idi. Eğer şaka yönünden bir latîfe yaptım ise beni kınama ve üzülme!"

"Mizâh", şaka ve latîfe; "tıybet", hoş-tab' ve mutâyebe. Kadın hatâsını te'vîl için misafiri tatyîben birçok sözler söyleyip dedi ki: "Ey bey, benim sana söylediğim sözler, şaka ve latîfe idi. Eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe yaptım ise beni muâheze etme ve müteessir olma!"

3664. Kadının secdesi ve zârîliği fâide tutmadı. Gitti ve onları hasret içinde bıraktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3664. Kadının secdesi ve yalvarışı fayda etmedi. Gitti ve onları hasret içinde bıraktı.

Kadının misafire karşı tevazuu ve yalvarmasının bir faydası olmadı. Misafir o soğuk sözleri ciddi gördü ve gece vakti evden gitti; ve kadını ve kocasını kendi faziletinin ve meziyetinin hasreti içinde bıraktı.

Kadının misâfire karşı tevâzu'u ve yalvarmasının bir fâidesi olmadı. Misâfir o soğuk sözleri ciddî gördü ve gece vakti evden gitti; ve kadını ve kocasını kendi fazîletinin ve meziyetinin hasreti içinde bıraktı.

3665. Ondan sonra erkek ve kadın elbisesini mâvi yaptı. Onun sûretini leğensiz bir şem' gördüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3665. Ondan sonra erkek ve kadın elbisesini mavi yaptı. Onun suretini leğensiz bir mum gördüler.

Misafirin üzüntüyle gitmesinden sonra karı koca elbiselerini matem alameti olan mavi renkte yaptılar. "Leğensiz mum"dan kasıt, o misafirin suretini cismani bir mekânda değil, hayal mertebesinde görmektir. Çünkü leğen, mum yanarken damlaları dışarıya dökülmemek için altına koydukları bir kap anlamına da gelir. Misafirin hayali de altına kap konmamış olan bir muma benzetilmiştir.

Misafirin teessür ile gitmesinden sonra karı koca elbiselerini mâtem alâmeti olan mâvi renkte yaptılar. "Leğensiz şem"den murâd, o misafirin sûretini bir mekân-ı cismânîde değil, mertebe-i hayâlde görmektir. Zîrâ leğen, mum yanarken damlaları dışarıya dökülmemek için altına koydukları bir kap ma'nâsına da gelir. Misafirin hayâli de altına kap konmamış olan bir muma teşbîh buyrulmuştur.

3666. Giderdi ve sahrâ adamın şem'inin nûrundan cennet gibi gece karanlığından cüdâ olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3666. Giderdi ve sahra, adamın mumunun nurundan cennet gibi gece karanlığından ayrılmış idi.

Misafir gece vakti evden fırlayıp yola giderdi; ve sahra, onun iç mumunun nurundan gece karanlığından tek ve ayrı olmuş idi. Cennette nasıl ki gece karanlığı yok ise, onun geçtiği karanlık sahra(lar)da dahi cennet gibi karanlık kalmadı.

Misafir gece vakti evden fırlayıp yola giderdi; ve sahrâ onun şem'-i bâtınının nûrundan gece karanlığından ferd ve cüdâ olmuş idi. Cennette nasıl ki gece karanlığı yok ise, onun geçtiği karanlık sahrâlarda dahi cennet gibi karanlık kalmadı.

3667. Gamdan ve bu mâcerânın hacletinden nâşî kendi evini misafirhane yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Gamdan ve bu maceranın utancından dolayı kendi evini misafirhane yaptı.

Evin sahibi olan adam, misafire yapılan bu soğuk muamelenin gamından ve meydana gelen bu hâlden utandığından, kendi evini garip olan misafirler için bir misafirhane yaptı.

Evin sahibi olan adam misâfire yapılan bu soğuk muamelenin gamından ve cereyân eden bu hâlden utandığından kendi evini garîb olan misafirler için bir misafirhane yaptı.

3668. Misafirin hayali her zaman her ikisinin içinde gizli yoldan söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. Misafirin hayali her zaman her ikisinin içinde gizli yoldan söylerdi.

3669. Derdi ki: "Ben Hızır'ın yariyim. Yüz kerem hazînesi saçar idim, fakat sizin nasibiniz olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. Derdi ki: "Ben Hızır'ın yariyim. Yüz kerem hazînesi saçar idim, fakat sizin nasibiniz olmadı."

O misafirin hayali, o karıya ve kocaya, gizli olan mana yolundan onların kalplerinden derdi: "Ben Hz. Hızır'ın arkadaşıyım. Bende birçok cömertlik ve kerem hazineleri vardı ve ben de onları saçar dururdum. Fakat ne yapalım ki o hazinelerden sizin nasibiniz ve hisseniz olmadı."

Bilinmeli ki, bu kıssanın fakir gönlüme uygun olan rumuzu (işareti) şudur: "Fikir"den maksat, genel olarak sevince ve gama ait olan fikirlerdir; ve insanın bu fikirlerin icadında (ortaya çıkmasında) bir müdahalesi yoktur. Çünkü eğer müdahalesi olsaydı, kalbine gelen gam ve keder fikrini ve bir sıkıntıyı def edebilirdi. Halbuki herkes zevken ve vicdanen bilir ki, bu fikirleri def etmek insanın elinde değildir. Bu sebeple, "Hep Allah indindendir" (Nisa, 4/78) ayet-i kerimesi gereğince, bu fikirler Hak tarafından sebeplerden bir sebep üzerine kalplere gelir. Bunlar birer gaybî misafirdir. Bu kıssada Hakk Yolcusu olanlara işaret şudur ki, kalbe gelen bu gaybî misafirleri hoş tutmak ve incitmemek lazımdır. Sevinç fikri misafirini hoş tutmak ve gözetmek, Hakk'a şükretmek ve sevinç ve genişleme sebebiyle nefsin hevasına yönelmemek ile olur; ve gam fikri misafirini hoş tutmak da bir taraftan Hakk'a şükretmekle beraber istiğfara devam etmek ve onu gidermek için nefsin hazzı olan çok mübahata (mübah şeylere) yönelmemek ile olur. Çünkü bu fikirler Hak tarafından sâlike imtihan olarak elçi olarak gönderilmiştir. Nitekim Ebû Talib Mekkî hazretleri Kûtu'l-Kulûb kitabında "Havatır Hakk'ın resulleridir, onlara icabet et" demiştir.

O misafirin hayâli o karıya ve kocaya, gizli olan ma'nâ yolundan onların kalblerinden derdi: "Ben Hz. Hızır'ın arkadaşıyım. Bende birçok cûd ve kerem hazîneleri var idi ve ben de onları saçar durur idim. Fakat ne yapalım ki o hazînelerden sizin nasîbiniz ve hisseniz olmadı."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssanın hâtır-ı fakîre lâyıh olan rumûzu budur ki: "Fikir"den murâd, sûret-i umûmiyyede sürûra ve gama âit olan fikirlerdir; ve insanın bu fikirlerin îcâdında medhali yoktur. Zîrâ eğer medhali olaydı kalbine gelen gam ve keder fikrini ve bir kabzı def' edebilirdi. Halbuki herkes zevkan ve vicdânen bilir ki, bu fikirleri def' etmek insanın elinde değildir. Binâenaleyh كل من عند الله (Nisa, 4/78) ya'ni "Hep Allah indindendir" âyet-i kerîmesi mûcibínce, bu fikirler Hak tarafından esbabdan bir sebeb üzerine kalblere vârid olur. Bunlar birer misafir-i gaybîdir. Bu kıssada tarîk-ı Hak sâliklerine işâret budur ki, kalbe gelen bu misafir-i gaybîleri hoş tutmak ve incitmemek lazımdır. Fikr-i sürür misafirini hoş tutmak ve riâyet etmek Hakk'a şükretmek ve sâika-i sürür ve inbisât ile hevâ-yı nefse müteveccih olmamak ile olur; ve fikr-i gam misafirini hoş tutmak dahi bir taraftan Hakk'a şükretmekle beraber istiğfâra devam etmek ve onu izâle etmek için nefsin hazzı olan kesret-i mubâhâta teveccüh etmemekle olur. Zîrâ bu fikirler Hak tarafından sâlike imtihânen elçi olarak gönderilmiştir. Nitekim Ebû Tâlib Mekkî hazretleri Kütu'l-Kulûb kitabında الخواطر رسل الحق فاستجب لها ya'ni "Havatır Hakk'ın re- gece karanlığı yok ise, onun geçtiği karanlık sahrâlarda dahi cennet gibi karanlık kalmadı.

3667. Gamdan ve bu mâcerânın hacletinden nâşî kendi evini misafirhane yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3667. Gamdan ve bu maceranın utancından dolayı kendi evini misafirhane yaptı.

Evin sahibi olan adam, misafire yapılan bu soğuk muamelenin gamından ve meydana gelen bu hâlden utandığından, kendi evini garip olan misafirler için bir misafirhane yaptı.

Evin sahibi olan adam misâfire yapılan bu soğuk muamelenin gamından ve cereyân eden bu hâlden utandığından kendi evini garîb olan misafirler için bir misafirhane yaptı.

3668. Misafirin hayali her zaman her ikisinin içinde gizli yoldan söylerdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3668. Misafirin hayali her zaman her ikisinin içinde gizli yoldan söylerdi.

3669. Derdi ki: "Ben Hızır'ın yariyim. Yüz kerem hazînesi saçar idim, fakat sizin nasibiniz olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3669. Derdi ki: "Ben Hızır'ın yâriyim. Yüz kerem hazinesi saçar idim, fakat sizin nasibiniz olmadı."

O misafirin hayali o kadına ve kocaya, gizli olan mana yolundan onların kalplerinden derdi: "Ben Hz. Hızır'ın arkadaşıyım. Bende birçok cömertlik ve kerem hazineleri vardı ve ben de onları saçar dururdum. Fakat ne yapalım ki o hazinelerden sizin nasibiniz ve hisseniz olmadı."

Bilinmeli ki, bu kıssanın fakir gönlüme doğan rumuzu (işareti) şudur: "Fikir"den maksat, genel surette sevince ve gama ait olan fikirlerdir; ve insanın bu fikirlerin icadında (ortaya çıkmasında) bir müdahalesi yoktur. Çünkü eğer müdahalesi olsaydı kalbine gelen gam ve keder fikrini ve bir sıkıntıyı defedebilirdi. Hâlbuki herkes zevken ve vicdanen bilir ki, bu fikirleri defetmek insanın elinde değildir. Bu sebeple "Hep Allah katındandır" (Nisa, 4/78) ayet-i kerimesi gereğince, bu fikirler Hak tarafından sebeplerden bir sebep üzerine kalplere gelir. Bunlar birer gaybî misafirdir. Bu kıssada Hakk yolcusu sâliklere işaret şudur ki, kalbe gelen bu gaybî misafirleri hoş tutmak ve incitmemek lazımdır. Sevinç fikri misafirini hoş tutmak ve riayet etmek, Hakk'a şükretmek ve sevinç ve neşe sebebiyle nefsin hevasına yönelmemek ile olur; ve gam fikri misafirini hoş tutmak dahi bir taraftan Hakk'a şükretmekle beraber istiğfara devam etmek ve onu gidermek için nefsin hazzı olan çok mübahata (övünmeye) yönelmemekle olur. Çünkü bu fikirler Hak tarafından sâlike imtihan olarak elçi gönderilmiştir. Nitekim Ebû Talib Mekkî hazretleri Kûtu'l-Kulûb kitabında "Havatır (kalbe gelen düşünceler) Hakk'ın resulleridir, şimdi onları kabul et!" buyurmuştur. Sâlik bunları incitirse bu fikirler kendi asılları olan Hakk'a kırgın olarak dönerler ve sâlikten şikâyet ederler; ve neticede bu haller sâlikin ilerlemeden mahrumiyetini gerektirir. Havatır hakkında daha birtakım ayrıntılar var ise de buraya lazım olanı bu kadardır. Kalbe gelen her günlük fikrin, günün başında eve inen ve ev sahibine tahakküm ve kötü huyluluk eden yeni misafire temsili gibidir; ve misafirperverliğin ve misafirin nazını çekmenin faziletini beyan eder.

O misafirin hayâli o karıya ve kocaya, gizli olan ma'nâ yolundan onların kalblerinden derdi: "Ben Hz. Hızır'ın arkadaşıyım. Bende birçok cûd ve kerem hazîneleri var idi ve ben de onları saçar durur idim. Fakat ne yapalım ki o hazînelerden sizin nasîbiniz ve hisseniz olmadı."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssanın hâtır-ı fakîre lâyıh olan rumûzu budur ki: "Fikir"den murâd, sûret-i umûmiyyede sürûra ve gama âit olan fikirlerdir; ve insanın bu fikirlerin îcâdında medhali yoktur. Zîrâ eğer medhali olaydı kalbine gelen gam ve keder fikrini ve bir kabzı def' edebilirdi. Halbuki herkes zevkan ve vicdânen bilir ki, bu fikirleri def' etmek insanın elinde değildir. Binâenaleyh كل من عند الله (Nisa, 4/78) ya'ni "Hep Allah indindendir" âyet-i kerîmesi mûcibínce, bu fikirler Hak tarafından esbabdan bir sebeb üzerine kalblere vârid olur. Bunlar birer misafir-i gaybîdir. Bu kıssada tarîk-ı Hak sâliklerine işâret budur ki, kalbe gelen bu misafir-i gaybîleri hoş tutmak ve incitmemek lazımdır. Fikr-i sürür misafirini hoş tutmak ve riâyet etmek Hakk'a şükretmek ve sâika-i sürür ve inbisât ile hevâ-yı nefse müteveccih olmamak ile olur; ve fikr-i gam misafirini hoş tutmak dahi bir taraftan Hakk'a şükretmekle beraber istiğfâra devam etmek ve onu izâle etmek için nefsin hazzı olan kesret-i mubâhâta teveccüh etmemekle olur. Zîrâ bu fikirler Hak tarafından sâlike imtihânen elçi olarak gönderilmiştir. Nitekim Ebû Tâlib Mekkî hazretleri Kütu'l-Kulûb kitabında الخواطر رسل الحق فاستجب لها ya'ni "Havatır Hakk'ın re-

sülleridir, imdi onları kabûl et!" buyurmuştur. Sâlik bunları incitirse bu fikirler kendi asılları olan Hakk'a münkesir olarak rücû' ederler ve sâlikten şikâyet ederler; ve netîcede bu haller sâlikin terakkîden mahrûmiyetini mûcib olur. Havâtır hakkında daha birtakım tafsîlat var ise de buraya lâzım olanı bu kadardır. Kalbe gelen her günlük fikrin günün evvelinde eve nüzûl eden ve ev sâhibine tahakküm ve kötü huyluk eden yeni misâfire temsîlidir; ve misâfir-nüvâzlığın ve misâfirin nazını çekmenin fazîleti beyânındadır.

3670. Her bir dem bir fikir azîz misâfir gibi her gün senin kalbine de gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Her bir an, bir düşünce, aziz bir misafir gibi her gün senin kalbine de gelir.

3671. Ey can, fikri şahıs yerinde bil! Zîrâ ki şahıs fikirden dolayı kadr ü cân tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. Ey can, fikri şahıs yerinde bil! Çünkü şahıs fikirden dolayı değer ve can bulur.

Ey Hakk Yolcusu, fikri şahıs makamında tut ve onu canlı bir şahıs gibi bil! Çünkü şahsın şahsiyeti fikrinden dolayıdır ve onun kıymeti ve canı fikri sebebiyle ortaya çıkar. Nasıl ki ikinci cildin 275 numarasına denk gelen: "ای برادر تو همان مَا بَقِىَ تَو اِسْتُخْوَانَ وَ رِيشَةٌ" Yani "Ey kardeş, sen ancak endişesin ve fikr-i sin. Geriye kalan şeyin kemik ve sinir ve damar ve adalettir" buyrulmuştu.

Ey sâlik, fikri şahıs makâmında tut ve onu canlı bir şahıs gibi bil! Zîrâ şahsın şahsiyyeti fikrinden dolayıdır ve onun kıymeti ve canı fikri sebebiyle zâhir olur. Nitekim II. cildin 275 numarasına müsâdif olan: "ای برادر تو همان مَا بَقِىَ تَو اِسْتُخْوَانَ وَ رِيشَةٌ" Ya'ni "Ey birâder, sen ancak endîşesin ve fikr-i sin. Bâkî olan şeyin kemik ve sinir ve damar ve adalâttır" buyrulmuş idi.

3672. Gam fikri eğer şâdî yolunu vurursa, şâdînin kâr-sâzlıklarını yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. Gam düşüncesi eğer sevinç yolunu keserse, sevincin işlerini düzenleyici olur.

Eğer sevinç düşüncesinin yolunu kesip kalbine gam düşüncesi gelirse ümitsiz olma! Sevince bir yer hazırlamak ve sevincin işini düzelticilik yapmak için gelmiştir. Çünkü ayet-i kerimede "فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا" (İnşirah, 94/5-6) yani "Zorlukla beraber kolaylık vardır, zorlukla beraber kolaylık vardır" buyurmuştur. Bu düşünceler, Hak Teâlâ'nın elçileridir, şimdi onları kabul et! Hakk Yolcusu bunları incitirse bu düşünceler kendi asılları olan Hakk'a kırgın olarak geri dönerler ve Hakk Yolcusu'ndan şikâyet ederler; ve neticede bu haller Hakk Yolcusu'nun ilerlemeden mahrum kalmasına sebep olur. Kalbe gelen düşünceler (havâtır) hakkında daha birtakım ayrıntılar var ise de buraya lazım olanı bu kadardır. Kalbe gelen her günlük düşüncenin günün evvelinde eve inen ve ev sahibine hükmeden ve kötü huyluluk eden yeni misafire temsili; ve misafirperverliğin ve misafirin nazını çekmenin fazileti beyanındadır.

Eğer sürûr fikrinin yolunu vurup kalbine gam fikri gelirse me'yûs olma! Sürûra bir yer hazırlamak ve sürûrun işini düzelticilik yapmak için gelmiştir. Zîrâ âyet-i kerîmede "فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا" (İnşirâh, 94/5-6) ya'ni "Mu-

sûlleridir, imdi onları kabûl et!" buyurmuştur. Sâlik bunları incitirse bu fikirler kendi asılları olan Hakk'a münkesir olarak rücû' ederler ve sâlikten şikâyet ederler; ve netîcede bu haller sâlikin terakkîden mahrûmiyetini mûcib olur. Havâtır hakkında daha birtakım tafsilat var ise de buraya lâzım olanı bu kadardır. Kalbe gelen her günlük fikrin günün evvelinde eve nüzûl eden ve ev sâhibine tahakküm ve kötü huyluk eden yeni misâfire temsîlidir; ve misâfir-nüvâzlığın ve misâfirin nazını çekmenin fazîleti beyânındadır.

3670. Her bir dem bir fikir azîz misafir gibi her gün senin kalbine de gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3670. Her an bir fikir, aziz bir misafir gibi her gün senin kalbine de gelir.

3671. Ey can, fikri şahıs yerinde bil! Zîrâ ki şahıs fikirden dolayı kadr ü cân tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3671. Ey can, fikri şahıs yerinde bil! Çünkü şahıs fikirden dolayı değer ve can bulur.

Ey Hakk Yolcusu, fikri şahıs makamında tut ve onu canlı bir şahıs gibi bil! Çünkü şahsın şahsiyeti fikrinden dolayıdır ve onun kıymeti ve canı fikri sebebiyle ortaya çıkar. Nitekim ikinci cildin 275 numarasına denk gelen: ای برادر تو همان ما بقی تو استخوان و ریشه اندیشه Yani "Ey kardeş, sen ancak düşüncesin ve fikrîsin. Geriye kalan şeyin kemik ve sinir ve damar ve adalelerdir" buyrulmuş idi.

Ey sâlik, fikri şahıs makāmında tut ve onu canlı bir şahıs gibi bil! Zîrâ şahsın şahsiyyeti fikrinden dolayıdır ve onun kıymeti ve canı fikri sebebiyle zâhir olur. Nitekim II. cildin 275 numarasına müsadif olan: ای برادر تو همان ما بقی تو استخوان و ریشه اندیشه Ya'ni "Ey birâder, sen ancak endîşesin ve fikirsin. Bâkî olan şeyin kemik ve sinir ve damar ve adalâttır" buyrulmuş idi.

3672. Gam fikri eğer şâdî yolunu vurursa, şâdînin kâr-sâzlıklarını yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3672. Gam düşüncesi eğer sevinç yolunu keserse, sevincin işlerini düzenler.

Eğer sevinç düşüncesinin yolunu kesip kalbine gam düşüncesi gelirse ümitsizliğe düşme! Sevince bir yer hazırlamak ve sevincin işini düzelticilik yapmak için gelmiştir. Çünkü Yüce Allah'ın ayetinde فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) yani “Mu-

Eğer sürür fikrinin yolunu vurup kalbine gam fikri gelirse me'yûs olma! Sürûra bir yer hazırlamak ve sürûrun işini düzelticilik yapmak için gelmiştir. Zîrâ âyet-i kerîmede فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) ya'ni “Mu-

3673. O sertliğinden dolayı evi gayrıdan süpürür, tâ hayr olan asıldan yeni bir şâdî gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. O sertliğinden dolayı evi başkasından süpürür, tâ ki hayır olan asıldan yeni bir sevinç gelsin!

Yani, gam düşüncesi serttir ve şiddetlidir. O düşünce şiddetinden dolayı kalpteki başka düşünceleri süpürür. Bu gam düşüncesi bu süpürmeyi, mutlak hayır olan varlığın aslî kaynağından yeni bir sevinç düşüncesi gelmesi için yapar.

Ya'ni, gam fikri serttir ve şiddetlidir. O fikir şiddetinden dolayı kalbdeki başka fikirleri süpürür. Bu gam fikri bu süpürmeyi hayr-ı mahz olan asl-ı vücûddan yeni bir sürûr fikri gelmek için yapar.

3674. Muttasıl yeşil yaprak bitmek için gönül dalından sarı yaprağı silker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. Gönül dalından sarı yaprağı silker ki sürekli yeşil yaprak bitsin.

Sürekli olan yeşil yaprakları gelişmek için, o gam fikri, gönül ağacının dalından sararmış yaprak hükmünde olan eski sevinç fikirlerini silker ve düşürür.

Sürûrun birbirine bitişik olan yeşil yaprakları neşv ü nemâ bulmak için o gam fikri gönül ağacının dalından sararmış yaprak mesâbesinde olan eski sürûr fikirlerini silker ve düşürür.

3675. Arkasından yeni zevk salmak için eski sürûrun kökünü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. Arkasından yeni zevk salmak için eski sevincin kökünü koparır.

Ey Hakk Yolcusu, senin kalbine gam düşüncesi gelirse, oradaki eski sevincin kökünü koparıp onun yerine yeni zevk ve sevinç getirmek için gelir.

Ey sâlik, senin kalbine gam fikri gelirse, oradaki eski sürûrun kökünü koparıp onun yerine yeni zevk ve sürûr getirmek için gelir.

3676. Gam yüzü örtülmüş kökü göstermek için çürümüş olan eğri kökü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Gam, yüzü örtülmüş kökü göstermek için çürümüş olan eğri kökü koparır.

Yani, gam, kulun sabit hakikatinde gizli olup cismanî âlemde kendisinden ortaya çıkması gereken kökü göstermek için, daha önce gelmiş ve hükmünü icra ederek eskimiş ve eğrilmiş olan kökü bir daha gelmemek üzere koparır. Çünkü tecellîde (ilahi zuhurda) tekrar yoktur.

Ya'ni, gam kulun ayn-ı sâbitesinde mündemiç olup âlem-i cismâniyyette kendisinden zuhûru îcâb eden kökü göstermek için evvelce gelmiş ve hükmünü icrâ ederek eskiyip eğrilmiş olan kökü bir daha gelmemek üzere koparır. Zîrâ tecellîde tekrar yoktur.

3673. O sertliğinden dolayı evi gayrıdan süpürür, tâ hayr olan asıldan yeni bir şâdî gele!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3673. O sertliğinden dolayı evi başkasından süpürür, tâ ki hayır olan asıldan yeni bir sevinç gelsin!

Yani, gam fikri serttir ve şiddetlidir. O fikir şiddetinden dolayı kalpteki başka fikirleri süpürür. Bu gam fikri bu süpürmeyi, sırf hayır olan varlığın aslından yeni bir sevinç fikri gelmesi için yapar.

Ya'ni, gam fikri serttir ve şiddetlidir. O fikir şiddetinden dolayı kalbdeki başka fikirleri süpürür. Bu gam fikri bu süpürmeyi hayr-ı mahz olan asl-ı vücûddan yeni bir sürür fikri gelmek için yapar.

3674. Muttasıl yeşil yaprak bitmek için gönül dalından sarı yaprağı silker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3674. Gönül dalından sarı yaprağı silker ki sürekli yeşil yaprak bitsin.

Sürekli olan yeşil yaprakları gelişmek için, o gam fikri, gönül ağacının dalından sararmış yaprak hükmünde olan eski sevinç fikirlerini silker ve düşürür.

Sürûrun birbirine bitişik olan yeşil yaprakları neşv ü nemâ bulmak için o gam fikri gönül ağacının dalından sararmış yaprak mesâbesinde olan eski sürûr fikirlerini silker ve düşürür.

3675. Arkasından yeni zevk salmak için eski sürûrun kökünü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3675. Arkasından yeni zevk salmak için eski sevincin kökünü koparır.

Ey Hakk Yolcusu, senin kalbine gam düşüncesi gelirse, oradaki eski sevincin kökünü koparıp onun yerine yeni zevk ve sevinç getirmek için gelir.

Ey sâlik, senin kalbine gam fikri gelirse, oradaki eski sürûrun kökünü koparıp onun yerine yeni zevk ve sürür getirmek için gelir.

3676. Gam yüzü örtülmüş kökü göstermek için çürümüş olan eğri kökü koparır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3676. Gam, yüzü örtülmüş kökü göstermek için çürümüş olan eğri kökü koparır.

Yani, gam, kulun sabit hakikatinde gizli olup cismanî âlemde kendisinden ortaya çıkması gereken kökü göstermek için, daha önce gelmiş ve hükmünü icra ederek eskimiş ve eğrilmiş olan kökü bir daha gelmemek üzere koparır. Çünkü tecellîde (ilahi zuhurda) tekrar yoktur.

Ya'ni, gam kulun ayn-ı sâbitesinde mündemiç olup âlem-i cismâniyyette kendisinden zuhûru îcâb eden kökü göstermek için evvelce gelmiş ve hükmünü icrâ ederek eskiyip eğrilmiş olan kökü bir daha gelmemek üzere koparır. Zîrâ tecellîde tekrar yoktur.

3677. Gam gönülden her neyi döker ya götürür ise, bedelinde muhakkak daha iyisini getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Gam gönülden her neyi döker ya da götürür ise, karşılığında kesinlikle daha iyisini getirir.

Gamın gönülden döktüğü veya götürdüğü şeyin karşılığında, "Biz bozduğumuz yahut unutturduğumuz âyetin ondan daha hayırlısını veya mislini getiririz." (Bakara, 2/106) ayet-i kerimesi gereğince kesinlikle daha iyisini getirir; ve eğer mislini getirirse, giden mislinden daha iyi olur.

Gam gönülden döktüğü veyâ götürdüğü şeyin bedelinde مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni “Biz bozduğumuz yâhud unutturduğumuz âyetin ondan daha hayırlısını veyâ mislini getiririz” âyet-i kerîmesi mûcibince muhakkak daha iyisini getirir; ve eğer mislini getirirse giden mislinden daha iyi olur.

3678. Husûsîyle o kimseye ki, onun buna yakîni ola! Zîrâ gam ehl-i yakînin bendesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. Özellikle o kimseye ki, onun buna kesin inancı ola! Çünkü gam, kesin inanç sahibinin kölesi olur.

Özellikle gidenin gelenden daha hayırlı olduğuna kesin inancı olan kimseler ki, bunlar kesin inanç sahibi zümresindendir, gam onların işini görmek için köle ve hizmetkâr olur. Çünkü gam ve kabz (manevî sıkıntı) kulun kırıklığına ve niyazına; şâdî (sevinç) ve inbisât (manevî genişlik) ise nazına sebep olur. Hâlbuki kulun niyaz hâli, naz hâlinden daha üstündür. Çünkü naz hâlinde sâlikin (Hakk Yolcusu) mertebesinden düşüşü meydana gelir. Niyaz ehli ise daima ilerlemededir. Ancak ilâhî âşıklar bu kuralın dışındadır.

Husûsîyle gidenin gelenden daha hayırlı olduğuna yakîni olan kimseler ki, bunlar ehl-i yakîn tâifesindendir, gam onların işini görmek için köle ve hizmetkâr olur. Zîrâ gam ve kabz kulun inkisârına ve niyâzına; ve şâdî ve inbisât ise nâzına sebeb olur. Halbuki abdın hâl-i niyâzı hâl-i nâzından efdaldir. Zîrâ nâz hâlinde sâlikin mertebesinden sukûtu vâki'dir. Ehl-i niyâz ise dâimâ terakkîdedir. Ancak ma'şûkân-ı ilâhî bu kaide hâricindedir.

3679. Eğer bulut ve şimşek ekşi yüzlülük getirmese, asma çubuğu güneşin tebessümlerinden yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Eğer bulut ve şimşek ekşi yüzlülük getirmese, asma çubuğu güneşin tebessümlerinden yanar.

"Bulutun ve şimşeğin ekşi yüzlü olması", yeryüzüne gölge yapıp yağmur yağdırmasından ve gök gürlemesinden kinayedir. "Güneşin tebessümü" de sıcaklığın şiddetinden kinayedir. Yani, nasıl ki bulut ara sıra yeryüzüne gölgesini salıp yağmur yağdırmasa ve şimşek çakıp gök gürlemese, güneşin sıcaklığının şiddetinden asma çubukları yanar ve bağlar harap olur. "Şark", güneş anlamındadır.

"Bulutun ve şimşeğin ekşi yüzlü olması", arz üzerine gölge yapıp yağmur yağdırmasından ve gök gürlemesinden kinâyedir. "Güneşin tebessümü" de şiddet-i harâretten kinâyedir. Ya'ni, nitekim bulut ara sıra arza gölgesini salıp yağmur yağdırmasa ve şimşek çakıp gök gürlemese güneşin şiddet-i harâretinden asma çubukları yanar ve bağlar harâb olur. "Şark", güneş ma'nâsınadır.

3680. Sa'd ve nahs senin kalbinde misâfir olur. Yıldız gibi hâne hâne gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Uğur ve uğursuzluk senin kalbinde misafir olur. Yıldız gibi ev ev dolaşır.

"Uğur ve uğursuzluk", astroloji terimlerindendir. "Uğur", hayır ve mübarek demektir. "Uğursuzluk", kötü talih anlamındadır. Bilinmeli ki, astroloji uzmanlarına göre Satürn (Zühal) yıldızı en büyük uğursuzluktur. Birinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar yaşlılar, çiftçiler ve mühendislerdir. Jüpiter (Müşteri), en büyük uğurdur. İkinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar peygamberler, evliyalar, âlimler ve kadılardır.

[3686] "Sa'd ve nahs", ilm-i nücûm ıstılâhındandır. "Sa'd", uğur ve mübârek demektir. "Nahs", uğursuzluk ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, ilm-i nücûm erbâbına göre Zühal yıldızı nahs-i ekberdir. İklîm-i evvelin müdebbiridir. Mensûbâtı ihtiyarlar ve ekinciler ve mühendislerdir. "Müşterî", sa'd-i ekberdir. İkinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı enbiyâ ve evliyâ ve ulemâ ve kuzât

3677. Gam gönülden her neyi döker ya götürür ise, bedelinde muhakkak daha iyisini getirir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3677. Gam gönülden her neyi döker ya da götürür ise, karşılığında kesinlikle daha iyisini getirir.

Gamın gönülden döktüğü veya götürdüğü şeyin karşılığında, "Biz bozduğumuz yahut unutturduğumuz âyetin ondan daha hayırlısını veya mislini getiririz" (Bakara, 2/106) âyet-i kerîmesi gereğince kesinlikle daha iyisini getirir; ve eğer mislini getirirse, giden mislinden daha iyi olur.

Gam gönülden döktüğü veyâ götürdüğü şeyin bedelinde مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bozduğumuz yâhud unutturduğumuz âyetîn ondan daha hayırlısını veyâ mislini getiririz" âyet-i kerîmesi mûcibince muhakkak daha iyisini getirir; ve eğer mislini getirirse giden mislinden daha iyi olur.

3678. Hususiyle o kimseye ki, onun buna yakîni ola! Zîrâ gam ehl-i yakînin bendesi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3678. Özellikle o kimseye ki, onun buna kesin inancı ola! Çünkü gam, kesin inanç sahiplerinin kölesi olur.

Özellikle gidenin gelenden daha hayırlı olduğuna kesin inancı olan kimseler ki, bunlar kesin inanç sahibi zümredendir, gam onların işini görmek için köle ve hizmetkâr olur. Çünkü gam ve kabz (manevî sıkıntı hali) kulun kırılmasına ve niyazına; şâdî (sevinç) ve inbisât (manevî genişlik hali) ise nazına sebep olur. Halbuki kulun niyaz hali, naz halinden daha üstündür. Çünkü naz halinde Hakk Yolcusu'nun mertebesinden düşüşü meydana gelir. Niyaz ehli ise daima ilerlemededir. Ancak ilahi maşuklar (Allah tarafından sevilenler) bu kuralın dışındadır.

Husûsiyle gidenin gelenden daha hayırlı olduğuna yakîni olan kimseler ki, bunlar ehl-i yakîn tâifesindedir, gam onların işini görmek için köle ve hizmetkâr olur. Zîrâ gam ve kabz kulun inkisârına ve niyâzına; ve şâdî ve inbisât ise nâzına sebeb olur. Halbuki abdin hâl-i niyâzı hâl-i nâzından efdaldir. Zîrâ nâz hâlinde sâlikin mertebesinden sukūtu vâki'dir. Ehl-i niyâz ise dâimâ terakkîdedir. Ancak ma'şûkān-ı ilâhî bu kāide hâricindedir.

3679. Eğer bulut ve şimşek ekşi yüzlülük getirmese, asma çubuğu güneşin tebessümlerinden yanar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3679. Eğer bulut ve şimşek ekşi yüzlülük getirmese, asma çubuğu güneşin tebessümlerinden yanar.

"Bulutun ve şimşeğin ekşi yüzlü olması", yeryüzüne gölge yapıp yağmur yağdırmasından ve gök gürlemesinden kinayedir. "Güneşin tebessümü" de sıcaklığın şiddetinden kinayedir. Yani, nasıl ki bulut ara sıra yeryüzüne gölgesini salıp yağmur yağdırmasa ve şimşek çakıp gök gürlemese, güneşin sıcaklığının şiddetinden asma çubukları yanar ve bağlar harap olur. "Şark", güneş anlamındadır.

"Bulutun ve şimşeğin ekşi yüzlü olması", arz üzerine gölge yapıp yağmur yağdırmasından ve gök gürlemesinden kinâyedir. "Güneşin tebessümü" de şiddet-i harâretten kinâyedir. Ya'ni, nitekim bulut ara sıra arza gölgesini salıp yağmur yağdırmasa ve şimşek çakıp gök gürlemese güneşin şiddet-i harâretinden asma çubukları yanar ve bağlar harâb olur. "Şark", güneş ma'nâsınadır.

3680. Sa'd ve nahs senin kalbinde misafir olur. Yıldız gibi hâne hâne gider.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3680. Uğur ve uğursuzluk senin kalbinde misafir olur. Yıldız gibi ev ev dolaşır.

"Uğur ve uğursuzluk", astroloji (ilm-i nücûm) terimlerindendir. "Uğur", hayır ve mübarek demektir. "Uğursuzluk", kötü talih anlamındadır. Bilinmeli ki, astroloji uzmanlarına göre Satürn (Zühal) en büyük uğursuzluk yıldızıdır. Birinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar yaşlılar, çiftçiler ve mühendislerdir. Jüpiter (Müşterî), en büyük uğur yıldızıdır. İkinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar peygamberler, evliyalar, âlimler, kadılar, yöneticiler ve ileri gelenlerdir. Mars (Merih), küçük uğursuzluk yıldızıdır. Üçüncü iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar Türkler, silahlı kişiler, savaş ve mücadele ehli ile harp ve kıtal sahipleridir. Güneş, uğursuzluğa meyillidir. Dördüncü iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar halvet ehli (inzivaya çekilenler) ve saltanat sahipleridir. Venüs (Zühre), küçük uğur yıldızıdır. Beşinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar kadınlar, hizmetkârlar, eğlence ehli ve tüysüz genç erkeklerdir. Merkür (Utârid), uğur ile uğur, uğursuzluk ile uğursuzluk olup karışık bir yapıdadır. Altıncı iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar kalem ehli, anlayış sahipleri, ilim ehli ve sanat ehlidir. Matematik bilimleri, geometri ve nakkaşlık Venüs'e bağlıdır. Ay, küçük uğur yıldızıdır, yedinci iklimin yöneticisidir. Ona bağlı olanlar halkın geneli, zayıflar, sokak ahalisi, elçiler ve beylerdir. Astroloji ruhani keşfe dayalı bir ilim olduğundan, yeryüzü ehli üzerindeki bu etkileri maddiyata dayalı bilimle idrak edilemez. Maddiyat ve doğa bilimleriyle meşgul olanlar bunları hurafeler sayıp inkâr ederler. Her ne olursa olsun, bu şerefli beyitte, sevinç uğurlu yıldızlara ve keder uğursuz yıldızlara benzetilmiştir. Yani, uğurlu ve uğursuz yıldızlar gökte burçlara uğraya uğraya nasıl yolculuk ederlerse, uğurlu olan sevinç ve uğursuz olan keder de senin burç gibi olan kalbinde öylece yolculuk edicidirler. Nitekim şairlerden biri bu duruma işaret ederek şöyle söylemiştir. Mısra: Gam gelir sevinç gider, çünkü gönül misafirhanedir.

[3686] "Sa'd ve nahs", ilm-i nücûm ıstılâhındandır. "Sa'd", uğur ve mübarek demektir. "Nahs", uğursuzluk ma'nâsındadır. Ma'lûm olsun ki, ilm-i nücûm erbâbına göre Zühal yıldızı nahs-i ekberdir. İklîm-i evvelin müdebbiridir. Mensûbâtı ihtiyarlar ve ekinciler ve mühendislerdir. "Müşterî", sa'd-i ekberdir. İkinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı enbiyâ ve evliyâ ve ulemâ ve kuzât ve hükkâm ve eşrâfdır. "Merih", nahs-i asgardır. Üçüncü iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı etrâk ve ehl-i silâh ve erbâb-ı cenk ve cidâl ve ashâb-ı harb ve kıtâldir. "Güneş", nühûsete mâildir. Dördüncü iklimin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı halvet ve ashâb-ı saltanattır. "Zühre", sa'd-i asgardır. Beşinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı kadınlar ve hâdimler ve ehl-i tarab ve tüysüz gençlerdir. "Utârid", sa'd ile sa'd ve nahs ile nahs olup mümtezicdir. Altıncı iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı kalem ve ashâb-ı fehm ve ilim erbâbı ve san'at ehlidir. Ulûm-i riyaziyye ve hendese ve nakkaşlık Zühre'ye mensûbdur. "Ay", sa'd-i asgardır, yedinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı avâm-ı nâs ve ez'âf ve sokak ahâlisi ve elçiler ve beylerdir. İlm-i nücûm keşf-i rûhânîye müstenid bir ilim olduğundan ehl-i arz üzerine olan bu te'sîrâtı maddiyâta müstenid olan fen ile idrak olunamaz. Maddiyât ve tabîiyât ile meşgül olanlar bunları hurâfât addedip inkâr ederler. Her ne hâl ise, bu beyt-i şerîfde, şâdî sa'd olan yıldızlara ve gam nahs olan yıldızlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, sa'd ve nahs olan yıldızlar nasıl ki gökte burçlara uğraya uğraya sefer ederlerse, sa'd olan şâdî ve nahs olan gam dahi senin burç gibi olan kalbinde öylece sefer edicidirler. Nitekim şairin biri bu hâle işareten şöyle söylemiştir. Mısra': Gam gelir şâdî gider, çün dil misafirhanedir

3681. O zaman ki, o senin burcunun mukîmidir, onun tali'i gibi tatlı ve çevik ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. O zaman ki, o senin burcunun sakinidir, onun talihi gibi tatlı ve çevik ol!

Yani, uğurlu yıldız gibi olan sevinç ve uğursuz yıldız gibi olan keder düşüncelerinden her biri senin burç gibi olan kalbinde sakin oldukları zaman, onların dalgalarına ve hükümlerine tabi olup tatlı ve çevik ol! Sevinç hükmü, genişleme halinde şükürdür ve kederin hükmü, daralma halinde şükür ve sabırdır. Bu sebeple şükürde ve sabırda tatlı ve çevik olmak gereklidir.

Ya'ni, uğurlu yıldız gibi olan şâdî ve uğursuz yıldız gibi olan gam fikirlerinden her biri senin burç gibi olan kalbinde mukîm oldukları zaman onların dalgalarına ve hükümlerine tâbi' olup tatlı ve çevik ol! Şâdî hükmü hâl-i inbisât içinde şükürdür ve gamın hükmü hâl-i kabz içinde şükür ve sabırdır. Binâenaleyh şükürde ve sabırda tatlı ve çevik olmak lâzımdır.

3682. Tâ ki o aya muttasıl olduğu vakit gönül sultanına senden şükür söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. O aya ulaştığı zaman gönül sultanına senden şükür söylesin!

"Ay"dan kasıt, Yüce Allah'tır. "Gönül sultanı"ndan kasıt, yine Yüce Allah'tır. Yani, ey Hakk Yolcusu, senin kalbine misafir olan gam ve sevinç düşünceleri senden tatlılık ve hizmette çeviklik görüp kendi asılları olan gerçek varlık sahibi Yüce Allah tarafına döndükleri zaman, gönül sultanı olan Yüce Allah hazretlerine senden teşekkür etsin ve senin güzel kabulünden memnuniyetini bildirsin! ve hükmedenler ve ileri gelenlerdir. "Merih", küçük uğursuzdur. Üçüncü iklimin yöneticisidir. Bağlı olduğu kişiler Türkler ve silahlı kişiler ve savaş ve mücadele ehli ve harp ve kıtal sahipleridir. "Güneş", uğursuzluğa eğilimlidir. Dördüncü iklimin yöneticisidir. Bağlı olduğu kişiler halvet ehli ve saltanat sahipleridir. "Zühre", küçük uğurludur. Beşinci iklimin yöneticisidir. Bağlı olduğu kişiler kadınlar ve hizmetçiler ve eğlence ehli ve tüysüz gençlerdir. "Utarid", uğurlu ile uğurlu ve uğursuz ile uğursuz olup karışık bir yapıdadır. Altıncı iklimin yöneticisidir. Bağlı olduğu kişiler kalem ehli ve anlayış sahipleri ve ilim ehli ve sanat ehlidir. Matematik bilimleri ve geometri ve nakkaşlık Zühre'ye bağlıdır. "Ay", küçük uğurludur, yedinci iklimin yöneticisidir. Bağlı olduğu kişiler halkın geneli ve zayıflar ve sokak ahalisi ve elçiler ve beylerdir. Yıldız ilmi ruhanî keşfe dayalı bir ilim olduğundan, yeryüzü ehli üzerindeki bu etkiler maddiyata dayalı fen ile idrak edilemez. Maddiyat ve tabiat ile meşgul olanlar bunları hurafeler sayıp inkâr ederler. Her ne hâl ise, bu şerefli beyitte, sevinç uğurlu yıldızlara ve gam uğursuz yıldızlara benzetilmiştir. Yani, uğurlu ve uğursuz yıldızlar nasıl ki gökte burçlara uğraya uğraya yolculuk ederlerse, uğurlu olan sevinç ve uğursuz olan gam da senin burç gibi olan kalbinde öylece yolculuk edicidirler. Nitekim şairin biri bu hâle işaret ederek şöyle söylemiştir. Mısra': Gam gelir sevinç gider, çünkü gönül misafirhanedir.

"Ay"dan murâd, Hak Teâlâ'dır. "Gönül sultânı"ndan murâd, yine Hak Teâlâ'dır. Ya'ni, ey sâlik, senin kalbine misafir olan gam ve şâdî fikirleri senden tatlılık ve hizmette çeviklik görüp kendi asılları olan vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ cânibine rücû' ettikleri vakit, gönül sultânı olan Hak Teâlâ hazretlerine senden teşekkür etsin ve senin hüsn-i kabûlünden memnuniyet beyân etsin! ve hükkâm ve eşrâfdır. "Merih", nahs-i asgardır. Üçüncü iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı etrâk ve ehl-i silâh ve erbâb-ı cenk ve cidâl ve ashâb-ı harb ve kıtâldir. "Güneş", nühûsete mâildir. Dördüncü iklimin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı halvet ve ashâb-ı saltanattır. "Zühre", sa'd-i asgardır. Beşinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı kadınlar ve hâdimler ve ehl-i tarab ve tüysüz gençlerdir. "Utârid", sa'd ile sa'd ve nahs ile nahs olup mümtezicdir. Altıncı iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı kalem ve ashâb-ı fehm ve ilim erbâbı ve san'at ehlidir. Ulûm-i riyaziyye ve hendese ve nakkaşlık Zühre'ye mensûbdur. "Ay", sa'd-i asgardır, yedinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı avâm-ı nâs ve ez'âf ve sokak ahâlisi ve elçiler ve beylerdir. İlm-i nücûm keşf-i rûhânîye müstenid bir ilim olduğundan ehl-i arz üzerine olan bu te'sîrâtı maddiyâta müstenid olan fen ile idrak olunamaz. Maddiyât ve tabîiyât ile meşgül olanlar bunları hurâfât addedip inkâr ederler. Her ne hâl ise, bu beyt-i şerîfde, şâdî sa'd olan yıldızlara ve gam nahs olan yıldızlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, sa'd ve nahs olan yıldızlar nasıl ki gökte burçlara uğraya uğraya sefer ederlerse, sa'd olan şâdî ve nahs olan gam dahi senin burç gibi olan kalbinde öylece sefer edicidirler. Nitekim şairin biri bu hâle işareten şöyle söylemiştir. Mısra': Gam gelir şâdî gider, çün dil misafirhanedir

3681. O zaman ki, o senin burcunun mukîmidir, onun tali'i gibi tatlı ve çevik ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3681. O zaman ki, o senin burcunun sakinidir, onun talihi gibi tatlı ve çevik ol!

Yani, uğurlu yıldız gibi olan sevinç ve uğursuz yıldız gibi olan keder düşüncelerinden her biri senin burç gibi olan kalbinde sakin oldukları zaman, onların dalgalarına ve hükümlerine tabi olup tatlı ve çevik ol! Sevinç hükmü, genişleme halinde şükürdür ve kederin hükmü, daralma halinde şükür ve sabırdır. Bu sebeple şükürde ve sabırda tatlı ve çevik olmak gereklidir.

Ya'ni, uğurlu yıldız gibi olan şâdî ve uğursuz yıldız gibi olan gam fikirlerinden her biri senin burç gibi olan kalbinde mukîm oldukları zaman onların dalgalarına ve hükümlerine tâbi' olup tatlı ve çevik ol! Şâdî hükmü hâl-i inbisât içinde şükürdür ve gamın hükmü hâl-i kabz içinde şükür ve sabırdır. Binâenaleyh şükürde ve sabırda tatlı ve çevik olmak lâzımdır.

3682. Tâ ki o aya muttasıl olduğu vakit gönül sultanına senden şükür söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3682. Tâ ki o aya ulaştığı zaman gönül sultanına senden şükür söylesin!

"Ay"dan kasıt, Yüce Allah'tır. "Gönül sultanı"ndan kasıt, yine Yüce Allah'tır. Yani, ey Hakk Yolcusu, senin kalbine misafir olan gam ve sevinç düşünceleri senden tatlılık ve hizmette çeviklik görüp kendi asılları olan hakiki varlık sahibi Yüce Allah tarafına döndükleri zaman, gönül sultanı olan Yüce Allah hazretlerine senden teşekkür etsin ve senin güzel kabulünden memnuniyetini bildirsin!

"Ay"dan murâd, Hak Teâlâ'dır. "Gönül sultânı"ndan murâd, yine Hak Teâlâ'dır. Ya'ni, ey sâlik, senin kalbine misafir olan gam ve şâdî fikirleri senden tatlılık ve hizmette çeviklik görüp kendi asılları olan vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ cânibine rücû' ettikleri vakit, gönül sultânı olan Hak Teâlâ hazretlerine senden teşekkür etsin ve senin hüsn-i kabûlünden memnuniyet beyân etsin!

3683. Eyyûb yedi yıl sabır ve rızâ ile belâ içinde Hudâ'nın misâfiri ile hoş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Eyyûb yedi yıl sabır ve rızâ ile belâ içinde Allah'ın misafiri ile hoş idi.

Nasıl ki Eyyûb (a.s.) Allah tarafından kendisine gönderilmiş olan gam ve belâ misafirleriyle yedi yıl sabır ve rızâ içinde hoş yaşadı ve asla bu misafirden şikâyet etmedi. Eyyûb (a.s.)'ın çektiği belâ tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır; ve Eyyûb (a.s.)'ın zevklerine ait hakikatler ve incelikler de Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından açıklanmıştır.

Nitekim Eyyûb (a.s.) Hak tarafından kendisine gönderilmiş olan gam ve belâ misâfirleriyle yedi yıl sabır ve rızâ içinde hoş yaşadı ve aslâ bu misâfir-den şikâyet etmedi. Eyyûb (a.s.)'ın çektiği belâ tefsîr kitâblarında mufassalan beyân olunmuştur; ve Eyyûb (a.s.)'ın ezvâkına âit hakâik ve dekâik dahi Fu-sûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından beyân buyrulmuştur.

3684. Nihâyet pek yüzlü belâ geri döndüğü vakit, Hak huzûrunda onun yüz türlü şükrünü söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Nihayet çok yüzlü belâ geri döndüğü zaman, Hak huzurunda onun yüz türlü şükrünü söylesin!

Yani, kula isabet eden çok yüzlü belâdan kaynaklanan gam misafiri yine geldiği yere döndüğü zaman, o kulun sabır ve rızasından bahsederek Hak huzurunda o kulun yüz türlü şükrünü söylesin ve ondan memnuniyetini beyan etsin!

Ya'ni, kula isâbet eden pek yüzlü belâdan mütevellid gam misâfiri yine gel-diği yere rücû' ettiği vakit, o kulun sabır ve rızâsından bahs ile Hak huzûrun-da o kulun yüz türlü şükrünü söylesin ve ondan beyân-ı memnûniyet etsin!

3685. Desin ki: "Muhabbetten dolayı ben mahbûb öldürücüye Eyyûb bir lah-za yüzünü ekşi etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Desin ki: "Muhabbetten dolayı ben mahbûb öldürücüye Eyyûb bir lahza yüzünü ekşi etmedi."

"Mahbûb"dan kasıt, nefse ait hazlar ve bedensel zevklerdir. "Eyyûb"dan kasıt, Eyyûb (a.s.) gibi belaya müptela olmuş olan Hakk yolunun sâlikidir. Yani, bedensel beladan kaynaklanan gam düşüncesi Hakk'ın huzuruna döndüğü zaman desin ki: "Ey benim Rabbim, nefsin ve bedenin mahbûbu olan hazları ve lezzetleri öldürücü olan benim gibi bir misafiri, o Eyyûb (a.s.) meşrebinde olan kulun sana muhabbetinden dolayı, bir lahza yüzünü ekşitip şikâyet etmedi ve sabır ve rıza içinde bulundu."

"Mahbûb"dan murâd, lezzât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyedir. "Eyyûb"dan murâd, Eyyûb (a.s.) gibi belâya mübtelâ olmuş olan Hak yo-lunun sâlikidir. Ya'ni, belâ-yı cismâniyyeden mütevellid olan fikr-i gam hu-zûr-ı Hakk'a avdet ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, nefsin ve cis-min mahbûbu olan huzûzâtı ve lezzâtı öldürücü olan benim gibi bir misâfi-ri, o Eyyûb (a.s.) meşrebinde olan kulun sana muhabbetinden dolayı, bir lahza yüzünü ekşitip şikâyet etmedi ve sabır ve rızâ içinde bulundu."

3686. "Vefâdan ve hacletten ve ilm-i Hudâ'dan dolayı o belâ ile süt ve bal gi-biydi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. "Vefadan, utançtan ve Allah bilgisinden dolayı o bela ile süt ve bal gibiydi."

Yani, o gamlı düşünce Allah'a döndüğü zaman desin ki: "Ey benim Rabbim, Eyyûb (a.s.) meşrebinde olan o kulunun sana karşı olan vefasından ve senin onu görünen ve görünmeyen nimetlere boğduğunu görüp bir an için gelen beladan şikayet etmekten utandığından ve senin ona bahşetmiş olduğun ilimden dolayı, başına gelen bela ile onun vücudu bala karışmış süt gibi oldu."

Ya'ni, o fikr-i gam Hakk'a rücû' ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, o Eyyûb meşrebinde olan kulun sana karşı olan vefâsından ve senin onu zâ-hiren ve bâtınen ni'metlere müstağrak kıldığını görüp bir an için gelen belâ-dan müşteki olma[k]dan utandığından ve senin ona bahş buyurmuş olduğun ilimden dolayı, başına gelen belâ ile onun vücûdu bala karışmış süt gibi ol-

3683. Eyyub yedi yıl sabır ve rıza ile belâ içinde Huda'nın misafiri ile hoş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3683. Eyyub yedi yıl sabır ve rıza ile belâ içinde Allah'ın misafiri ile hoş idi.

Nasıl ki Eyyûb (a.s.) Allah tarafından kendisine gönderilmiş olan gam ve belâ misafirleriyle yedi yıl sabır ve rıza içinde hoş yaşadı ve asla bu misafirlerden şikâyet etmedi. Eyyûb (a.s.)'ın çektiği belâ tefsir kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanmıştır; ve Eyyûb (a.s.)'ın zevklerine ait hakikatler ve incelikler dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'de Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından açıklanmıştır.

Nitekim Eyyûb (a.s.) Hak tarafından kendisine gönderilmiş olan gam ve belâ misafirleriyle yedi yıl sabır ve rızâ içinde hoş yaşadı ve aslâ bu misafir- den şikâyet etmedi. Eyyûb (a.s.)ın çektiği belâ tefsîr kitablarında mufassalan beyân olunmuştur; ve Eyyüb (a.s.)ın ezvâkına ait hakäik ve dekäik dahi Fu- sûsu'l-Hikem'de Fass-1 Eyyûbî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından beyân buyrulmuştur.

3684. Nihayet pek yüzlü belâ geri döndüğü vakit, Hak huzurunda onun yüz türlü şükrünü söylesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3684. Nihayet çok yüzlü belâ geri döndüğü vakit, Hak huzurunda onun yüz türlü şükrünü söylesin!

Yani, kula isabet eden çok yüzlü belâdan kaynaklanan gam misafiri yine geldiği yere döndüğü vakit, o kulun sabır ve rızasından bahsederek Hak huzurunda o kulun yüz türlü şükrünü söylesin ve ondan memnuniyetini beyan etsin!

Ya'ni, kula isabet eden pek yüzlü belâdan mütevellid gam misafiri yine gel- diği yere rücû' ettiği vakit, o kulun sabır ve rızâsından bahs ile Hak huzûrun- da o kulun yüz türlü şükrünü söylesin ve ondan beyân-ı memnûniyet etsin!

3685. Desin ki: "Muhabbetten dolayı ben mahbüb öldürücüye Eyyub bir lah- za yüzünü ekşi etmedi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3685. Desin ki: "Muhabbetten dolayı ben, sevgiliyi öldürücüye karşı Eyüp gibi bir an bile yüzünü ekşitmedim."

"Sevgili"den kasıt, nefse ait hazlar ve bedensel zevklerdir. "Eyüp"ten kasıt ise, Eyüp (a.s.) gibi belaya müptela olmuş Hakk yolcusudur. Yani, bedensel beladan kaynaklanan gam düşüncesi Hakk'ın huzuruna döndüğü zaman desin ki: "Ey benim Rabbim, nefsin ve bedenin sevgilisi olan hazları ve lezzetleri öldürücü olan benim gibi bir misafiri, o Eyüp (a.s.) meşrebinde olan kulun sana olan muhabbetinden dolayı, bir an bile yüzünü ekşitip şikâyet etmedi ve sabır ve rıza içinde bulundu."

"Mahbûb"dan murâd, lezzât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyedir. "Eyyûb"dan murâd, Eyyûb (a.s.) gibi belâya mübtelâ olmuş olan Hak yo- lunun sâlikidir. Ya'ni, belâ-yı cismâniyyeden mütevellid olan fikr-i gam hu- zûr-ı Hakk'a avdet ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, nefsin ve cis- min mahbûbu olan huzûzâtı ve lezzâtı öldürücü olan benim gibi bir misâfi- ri, o Eyyûb (a.s.) meşrebinde olan kulun sana muhabbetinden dolayı, bir lahza yüzünü ekşitip şikâyet etmedi ve sabır ve rızâ içinde bulundu."

3686. "Vefâdan ve hacletten ve ilm-i Huda'dan dolayı o belâ ile süt ve bal gi- biydi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3686. "Vefadan, utançtan ve Allah bilgisinden dolayı o bela, süt ve bal gibiydi."

Yani, o gamlı düşünce Allah'a döndüğü zaman desin ki: "Ey benim Rabbim, Eyyûb meşrebinde olan o kulun sana karşı olan vefasından ve senin onu zahiren ve batınen nimetlere boğduğunu görüp bir an için gelen beladan şikayetçi olmaktan utandığından ve senin ona bahşetmiş olduğun ilimden dolayı, başına gelen bela ile onun vücudu bala karışmış süt gibi oldu." Bilinmeli ki, Hak ehli katında gamlı düşünce, sevinçli düşünceye tercih edilir. Çünkü gamlı düşünce, nefsi zahiri hayat lezzetlerinden soğutur ve Allah'a yöneltir. Nasıl ki Rabia Adeviyye (k.s.) hazretleri "Benim gamım gamlı olduğum için değildir, aksine gamlı olmadığım içindir" buyurmuştur.

Ya'ni, o fikr-i gam Hakk'a rücû' ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, o Eyyûb meşrebinde olan kulun sana karşı olan vefâsından ve senin onu zâ- hiren ve bâtınen ni'metlere müstağrak kıldığını görüp bir an için gelen bela- dan müştekî olma[k]dan utandığından ve senin ona bahş buyurmuş olduğun ilimden dolayı, başına gelen belâ ile onun vücûdu bala karışmış süt gibi ol- du.” Ma’lûm olsun ki, ehl-i Hak indinde fikr-i gam fikr-i şâdiye müreccahdır. Zîrâ fikr-i gam, nefsi hayât-ı sûriyye lezzetlerinden soğutur ve Hakk’a tevcîh eder. Nitekim Râbia Adeviyye (k.s.) hazretleri “Benim gamım gamlı olduğum için değildir, belki gamlı olmadığım içindir” buyurmuştur.

3687. Fikir kalbde yeni yeni zâhir olur. Sen onun önüne güle güle tekrar git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Fikir kalpte yeni yeni ortaya çıkar. Sen onun önüne güle güle tekrar git!

Üzüntü ve sevinç fikirleri kalpte yeni yeni ortaya çıkar. Onlar sana Hak tarafından gelen misafirlerdir. Sen onları güle güle karşıla! Eğer sevinç fikri gelirse memnuniyetle şükret! Ve eğer üzüntü fikri gelirse asla şikâyet etmeksizin sabır ve rıza ile kabul et ve bulunduğun hâle şükret!

Gam ve sürûr fikirleri kalbde yeni yeni zâhir olur. Onlar sana Hak tarafından olan misâfirlerdir. Sen onları güle güle karşıla! Eğer fikr-i sürûr gelirse memnûnen şükret! Ve eğer gam fikri gelirse aslâ şikâyet etmeksizin sabır ve rızâ ile kabûl et ve bulunduğun hâle şükret!

3688. ‘De ki: “Ey benim Hâlık’ım, onun şerrinden beni sakla, beni mahrûm etme, onun hayrından îsâl et!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. ‘De ki: “Ey benim Yaratıcım, onun şerrinden beni koru, beni mahrum etme, onun hayrından bana ulaştır!”

Yüce Allah’a yalvarıp de ki: “Ey benim Yaratıcım, kalbime misafir olarak gelen gam ve sevinç düşüncelerinin şerrinden beni koru! Onlara ikram etmek faziletinden beni mahrum etme! Onların hayırları cinsinden olan şeyi bana ulaştır!” Gam düşüncesinin şerri, Allah’tan başkasına şikâyet etmektir. Bu şikâyet, onun içinde bulunan hayrı geçersiz kılar ve onun hayrı sabır ve rızadır. Sabır ve rıza, kulu Allah’a ulaştırır. Sevinç düşüncesinin şerri ise, aşırı neşe (fart-ı inbisât) sebebiyle kulun mübah olan şeylerde nefsin arzularına uymasına izin vermesi ve fiilî şükürden gafil olmasıdır. Nasıl ki geçmiş ve gelecek günahların bağışlanması müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz sevinerek mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Müminlerin annesi Âişe (r.a.) hazretleri “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarının affını müjdeledi. Niçin bu kadar mübarek bedenine eziyet ediyorsun?” dediği vakit, Âlemlerin Efendisi Efendimiz `يا عائشة افلا اكون عبدا شكورا` (Ey Âişe, ben şükreden bir kul olmayayım mı?) buyurdular. İşte sevinç düşüncesinin hayrı budur.

Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp de ki: “Ey benim Hâlık’ım, kalbime misâfir olarak gelen gam ve şâdî fikirlerinin şerrinden beni sakla! Onlara ikrâm etmek fazîletinden beni mahrûm etme! Onların hayırları cinsinden olan şeyi bana îsâl et!” Gam fikrinin şerri Hakk’ın gayrına şikâyettir. Bu şikâyet onun zımnında ki hayrı ibtâl eder ve onun hayrı sabır ve rızâdır. Sabır ve rızâ kulu Hakk’a ulaştırır. Ve sürûr fikrinin şerri fart-ı inbisât hasebiyle kulun mubâhâtta nefsin arzûlarına muvâfakâta müsâade etmesi ve şükr-i fiîlîden gaflete düşmesidir. Nitekim geçmiş ve gelecek günahların mağfireti müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz sevinerek mübârek ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Ümm-i mü’minîn Âişe (r.a.) hazretleri “Yâ Resûlallah, Hak Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarının affını müjdeledi. Niçin bu kadar vücûd-ı şerîfine ezâ ediyorsun?” dediği vakit, Server-i âlem Efendimiz `يا عائشة افلا اكون عبدا شكورا` buyurdular. İşte sü-rûr fikrinin hayrı budur.

3689. “Ey benim Rabbim, gördüğüm şeyin şükrüne beni harîs kıl. Eğer geçti ise benim için hasreti birbiri arkasından getirme!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. “Ey benim Rabbim, gördüğüm şeyin şükrüne beni düşkün kıl. Eğer geçti ise benim için hasreti birbiri arkasından getirme!”

“Ey benim Rabbim, gam düşüncesinden ve sevinç düşüncesinden gördüğüm şeyin şükrüne beni düşkün kıl! Ve eğer o düşünce misafirleri, ikram ettiğim hâlde geçip giderse, benim için hasreti birbiri arkasından getirme!” Bilinmeli ki, Hak ehli katında gam düşüncesi sevinç düşüncesine tercih edilir. Çünkü gam düşüncesi, nefsi zahirî hayat lezzetlerinden soğutur ve Hakk'a yöneltir. Nitekim Rabia Adeviyye (k.s.) hazretleri "Benim gamım gamlı olduğum için değildir, aksine gamlı olmadığım içindir" buyurmuştur.

“Ey benim Rabbim, fikr-i gamdan ve fikr-i sürûrdan gördüğüm şeyin şük-rüne beni harîs kıl! Ve eğer o fikir misâfirleri, ikrâm ettiğim hâlde geçip gider- du." Ma'lûm olsun ki, ehl-i Hak indinde fikr-i gam fikr-i şâdîye müreccahdır. Zîrâ fikr-i gam, nefsi hayât-ı sûriyye lezzetlerinden soğutur ve Hakk'a tevcîh eder. Nitekim Râbia Adeviyye (k.s.) hazretleri "Benim gamım gamlı olduğum için değildir, belki gamlı olmadığım içindir" buyurmuştur.

3687. Fikir kalbde yeni yeni zâhir olur. Sen onun önüne güle güle tekrar git!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3687. Fikir kalpte yeni yeni ortaya çıkar. Sen onun önüne güle güle tekrar git!

Üzüntü ve sevinç fikirleri kalpte yeni yeni ortaya çıkar. Onlar sana Hak tarafından olan misafirlerdir. Sen onları güle güle karşıla! Eğer sevinç fikri gelirse memnuniyetle şükret! Ve eğer üzüntü fikri gelirse asla şikâyet etmeksizin sabır ve rıza ile kabul et ve bulunduğun hâle şükret!

Gam ve sürûr fikirleri kalbde yeni yeni zâhir olur. Onlar sana Hak tarafından olan misafirlerdir. Sen onları güle güle karşıla! Eğer fikr-i sürûr gelirse memnûnen şükret! Ve eğer gam fikri gelirse asla şikâyet etmeksizin sabır ve rızâ ile kabûl et ve bulunduğun hâle şükret!

3688. De ki: "Ey benim Hâlik'ım, onun şerrinden beni sakla, beni mahrum etme, onun hayrından îsal et!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3688. De ki: "Ey benim Yaratıcım, onun şerrinden beni koru, beni mahrum etme, onun hayrından bana ulaştır!"

Yüce Allah'a yalvarıp de ki: "Ey benim Yaratıcım, kalbime misafir olarak gelen gam ve sevinç fikirlerinin şerrinden beni koru! Onlara ikram etme faziletinden beni mahrum etme! Onların hayırları cinsinden olan şeyi bana ulaştır!" Gam fikrinin şerri, Hakk'ın gayrına şikâyettir. Bu şikâyet, onun içindeki hayrı geçersiz kılar ve onun hayrı sabır ve rızadır. Sabır ve rıza, kulu Hakk'a ulaştırır. Ve sevinç fikrinin şerri, aşırı neşe sebebiyle kulun mübah olan şeylerde nefsin arzularına uymasına izin vermesi ve fiilî şükürden gaflete düşmesidir. Nasıl ki geçmiş ve gelecek günahların bağışlanması müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz sevinerek mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Müminlerin annesi Aişe (r.a.) hazretleri "Ey Resûlallah, Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarının affını müjdeledi. Niçin bu kadar mübarek vücuduna eziyet ediyorsun?" dediği zaman, Âlemlerin Efendisi Efendimiz "يا عائشة افلا اكون عبدا شكورا" yani "Ey Ayşe, ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. İşte sevinç fikrinin hayrı budur.

Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey benim Hâlik'ım, kalbime misâfır olarak gelen gam ve şâdî fikirlerinin şerrinden beni sakla! Onlara ikrâm etmek fazîletinden beni mahrûm etme! Onların hayırları cinsinden olan şeyi bana îsâl et!" Gam fikrinin şerri Hakk'ın gayrına şikâyettir. Bu şikâyet onun zımnındaki hayrı ibtâl eder ve onun hayrı sabır ve rızâdır. Sabır ve rıza kulu Hakk'a ulaştırır. Ve sürûr fikrinin şerri fart-ı inbisât hasebiyle kulun mubâhâtta nefsin arzûlarına muvâfakata müsâade etmesi ve şükr-i fiilîden gaflete düşmesidir. Nitekim geçmiş ve gelecek günahların mağfireti müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz sevinerek mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Ümm-i mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri "Yâ Resûlallah, Hak Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarının affını müjdeledi. Niçin bu kadar vücûd-ı şerîfine ezâ ediyorsun?" dediği vakit, Server-i âlem Efendimiz يا عائشة افلا اكون عبدا شكورا Ya'ni "Ey Ayşe, ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. İşte sürûr fikrinin hayrı budur.

3689. "Ey benim Rabbim, gördüğüm şeyin şükrüne beni harîs kıl. Eğer geçti ise benim için hasreti birbiri arkasından getirme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3689. "Ey benim Rabbim, gördüğüm şeyin şükrüne beni istekli kıl. Eğer geçti ise benim için hasreti birbiri arkasından getirme!"

"Ey benim Rabbim, gam düşüncesinden ve sevinç düşüncesinden gördüğüm şeyin şükrüne beni istekli kıl! Ve eğer o düşünce misafirleri, ikram ettiğim hâlde geçip giderse, onların hayrına nail olamamaktan dolayı hasret çekmemin hâlini benim için birbiri arkasından getirme! Yani kaçırdığım fırsatı bir daha bana kaçırtma!" Bu şerefli beyitte Neml Suresi'nde Süleyman (a.s.)dan nakledilen duaya işaret buyrulur: رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وأن أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ (Neml, 27/19). Yani "Ey benim Rabbim, bana ve anneme babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olduğun salih ameli işlemeye beni istekli kıl!"

"Ey benim Rabbim, fikr-i gamdan ve fikr-i sürûrdan gördüğüm şeyin şükrüne beni harîs kıl! Ve eğer o fikir misafirleri, ikrâm ettiğim hâlde geçip gider- se, onların hayrına nâil olamamaktan dolayı hasret çekmemin hâlini benim için birbiri arkasından getirme! Ya'ni kaçırdığım fırsatı bir daha bana kaçırtma!" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de vâki' Süleyman (a.s.)dan menkül olan münâcata işaret buyrulur: رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالدَيَّ وأن أَعْمَلَ صَالِحًا ترضاه (Neml, 27/19). Ya'ni "Ey benim Rabbim, bana ve valideme ihsân ettiğin ni'metine şükretmeğe ve râzı olduğun sâlih ameli işlemeğe beni harîs kıl!"

3690. O ekşi yüzlü zamîri hifzet! O ekşiyi şeker gibi tatlı say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. O ekşi yüzlü iç düşünceyi koru! O ekşiyi şeker gibi tatlı say!

"Zamîr", endişe, hatıra, kalbin içi, kalpten geçen şey ve sır anlamlarına gelir (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, ekşi yüzlü olan gam fikrini ve hatırasını, hükmü geçinceye kadar koru, şikâyet etme! O fikir her ne kadar tabiata uygun gelmese de, o ekşi yüzlü misafiri şeker gibi tatlı say!

"Zamîr", endîşe ve hâtıra ve kalbin içi ve kalbden geçen şey ve sır ma'nâlarına-dır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, ekşi yüzlü olan gam fikrini ve hâtırasını hükmü geçinceye kadar hifzet, şikâyet etme! O fikir her ne kadar tab'a mülâyim gelmez ise de, o ekşi yüzlü misafiri şeker gibi tatlı say!

3691. Her ne kadar bulutun zâhiri ekşi yüzlü ise de çorak öldürücü olan bulut gülşen getiricidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Her ne kadar bulutun görüneni ekşi yüzlü ise de, çorak öldürücü olan bulut gülşen getiricidir.

Nasıl ki güneşin ışığına perde olan kara bulutun görünen şekli her ne kadar sevimsiz ve ekşi yüzlü ise de, o bulut çorak ve kurak olan topraklara yağmur getirip oralarda gülşen (gül bahçesi) meydana getirir ve yeşillikler var eder.

Nitekim güneşin ziyâsına perde olan kara bulutun şekl-i zâhirîsi her ne kadar sevimsiz ve ekşi yüzlü ise de, o bulut çorak ve kurak olan topraklara yağmur getirip oralarda gülşen peydâ eder ve yeşillikler vücûda getirir.

3692. Gam fikrini bulutun misali bil! Sen ekşi ye, öyle ekşi yüzü az yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Gam fikrini bulutun misali bil! Sen ekşi ye, öyle ekşi yüzü az yap!

İnsanın kalbine gelen gam fikri de, dış görünüşü sevimsiz ve ekşi yüzlü olan kara buluta benzer. Bu sebeple sen o ekşi yüzlü ve somurtkan misafire karşı öyle ekşi yüzü az yap! "Ekşi yüzü az yap!" tavsiyesindeki işaret şudur ki, bazen gam ve kabızlık (manevî sıkıntı) fikri Hakk Yolcusu'na şiddetle arız olur. Hakk Yolcusu bu şiddetli hâl içinde kulluk vazifesini yerine getirmekte aciz kalır. İşte ara sıra meydana gelen bu hâl içinde o kabızlığın giderilmesi ve o belanın kaldırılması için Allah'a yalvarmak ve giderme çaresine başvurmak zorunlu olur. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te şu menkıbe (hikâye) yer almaktadır: "Serî Sakatî hazretleri buyurdu ki: "Bir gece uykum gelmedi. Acayip bir ıstırabım oldu. Hatta teheccüd namazından dahi mahrum kaldım. Sabah namazı, onların hayrına nail olamamaktan dolayı hasret çekmemin hâlini benim için birbiri arkasından getirme! Yani kaçırdığım fırsatı bir daha bana kaçırtma!" Bu şerefli beyitte, Neml Suresi'nde geçen Süleyman (a.s.)'dan nakledilen münacata (yalvarışa) işaret buyrulur: رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالدَيَّ وأن أَعْمَلَ صَالِحًا ترضاه (Neml, 27/19). Yani "Ey benim Rabbim, bana ve anneme-babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olduğun salih ameli işlemeye beni istekli kıl!"

İnsanın kalbine gelen gam fikri de şekl-i zâhirîsi sevimsiz ve ekşi yüzlü olan kara buluta benzer. Binâenaleyh sen o ekşi yüzlü ve somurtkan misâfire karşı öyle ekşi yüzü az yap! "Ekşi yüzü az yap!" tavsiyesindeki işâret budur ki, ba'zen fikr-i gam ve kabz sâlike şiddetle ârız olur. Sâlik bu hâl-i şedîd içinde vazîfe-i abdiyyetini icrâda âciz kalır. İşte ara sıra vâki' olan bu hâl içinde o kabzın def'i ve o belânın ref'i için Hakk'a münâcât etmek ve def'i çâresine tevessül etmek zarûrî olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te şu menkıbe münderiçtir: "Serî Sakatî hazretleri buyurdu ki: "Bir gece uykum gelmedi. Acîb bir ıztırabım oldu. Hattâ teheccüd namazından dahi mahrûm kaldım. Sabah nama- se, onların hayrına nâil olamamaktan dolayı hasret çekmemin hâlini benim için birbiri arkasından getirme! Ya'ni kaçırdığım fırsatı bir daha bana kaçırt- ma!" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de vâki' Süleyman (a.s.)dan menkül olan münâcata işaret buyrulur: رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالدَيَّ وأن أَعْمَلَ صَالِحًا ترضاه (Neml, 27/19). Ya'ni "Ey benim Rabbim, bana ve valideme ihsân ettiğin ni'metine şükretmeğe ve râzı olduğun sâlih ameli işlemeğe beni harîs kıl!"

3690. O ekşi yüzlü zamîri hifzet! O ekşiyi şeker gibi tatlı say!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3690. O ekşi yüzlü iç düşünceyi koru! O ekşiyi şeker gibi tatlı say!

"Zamîr", endişe ve hatıra ve kalbin içi ve kalpten geçen şey ve sır anlamlarına gelir (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, ekşi yüzlü olan gam fikrini ve hatırasını hükmü geçinceye kadar koru, şikâyet etme! O fikir her ne kadar tabiata uygun gelmez ise de, o ekşi yüzlü misafiri şeker gibi tatlı say!

"Zamîr", endîşe ve hâtıra ve kalbin içi ve kalbden geçen şey ve sır ma'nâ- larınadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, ekşi yüzlü olan gam fikrini ve hâtırasını hükmü geçinceye kadar hifzet, şikâyet etme! O fikir her ne kadar tab'a mü- lâyim gelmez ise de, o ekşi yüzlü misafiri şeker gibi tatlı say!

3691. Her ne kadar bulutun zâhiri ekşi yüzlü ise de çorak öldürücü olan bu- lut gülşen getiricidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3691. Her ne kadar bulutun görünen yüzü asık suratlı ise de, çorak öldürücü olan bulut gül bahçesi getiricidir.

Nasıl ki güneşin ışığına perde olan kara bulutun görünen şekli her ne kadar sevimsiz ve asık suratlı ise de, o bulut çorak ve kurak olan topraklara yağmur getirip oralarda gül bahçesi meydana getirir ve yeşillikler var eder.

Nitekim güneşin ziyâsına perde olan kara bulutun şekl-i zâhirîsi her ne kadar sevimsiz ve ekşi yüzlü ise de, o bulut çorak ve kurak olan topraklara yağmur getirip oralarda gülşen peydâ eder ve yeşillikler vücûda getirir.

3692. Gam fikrini bulutun misali bil! Sen ekşi ye, öyle ekşi yüzü az yap!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3692. Gam fikrini bulutun misali bil! Sen ekşi ye, öyle ekşi yüzü az yap!

İnsanın kalbine gelen gam fikri de, dış görünüşü sevimsiz ve ekşi yüzlü olan kara buluta benzer. Bu sebeple sen o ekşi yüzlü ve somurtkan misafire karşı öyle ekşi yüzü az yap! "Ekşi yüzü az yap!" tavsiyesindeki işaret şudur ki, bazen gam ve kabz (manevî sıkıntı) fikri sâlike şiddetle arız olur. Sâlik bu şiddetli hâl içinde kulluk görevini yerine getirmekte aciz kalır. İşte ara sıra meydana gelen bu hâl içinde o kabzın giderilmesi ve o belanın kaldırılması için Hakk'a münacât etmek ve defetme çaresine başvurmak zorunlu olur. Nasıl ki Nefehâtü'l-Üns'te şu menkıbe (hikâye) yer almaktadır:

"Serî Sakatî hazretleri buyurdu ki: "Bir gece uykum gelmedi. Acayip bir ıstırabım oldu. Hatta teheccüd namazından dahi mahrum kaldım. Sabah namazını kılıp dışarıya çıktım. Istırabı teskin etmek için her nereye gittimse faydası olmadı. Nihayet ehl-i ibtilayı (imtihan edilmiş kişileri) görüp korkmak için tımarhaneye gittim. Tımarhaneye girdiğim zaman gönlüm açıldı ve göğsüm ferahladı." Ve aynı şekilde Eyyub (a.s.) إذ نادى ربه أني مسني الشيطان بنصب وعذاب (Sâd, 38/41) yani "Ya Rab, beni şeytan yorgunluk ve azap ile dokundu" buyurdu. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'dedir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri "Bu gibi hallerde Hakk'a şikayet etmek sabra aykırı değildir. Sabra aykırı olan şey Hakk'ın gayrına şikayet etmektir!" buyururlar. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu şerefli beyitte bu anlama işaret buyururlar. Nasıl ki yukarıdaki Arapça münacâtta bu anlam anlaşılır.

İnsanın kalbine gelen gam fikri de şekl-i zâhirîsi sevimsiz ve ekşi yüzlü olan kara buluta benzer. Binâenaleyh sen o ekşi yüzlü ve somurtkan misâfi- re karşı öyle ekşi yüzü az yap! "Ekşi yüzü az yap!" tavsiyesindeki işâret bu- dur ki, ba'zen fikr-i gam ve kabz sâlike şiddetle ârız olur. Sâlik bu hâl-i şedîd içinde vazîfe-i abdiyyetini icrâda âciz kalır. İşte ara sıra vâki' olan bu hâl için- de o kabzın def'i ve o belânın ref'i için Hakk'a münâcât etmek ve def'i çâre- sine tevessül etmek zarûrî olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te şu menkıbe mün- deriçtir:

"Serî Sakatî hazretleri buyurdu ki: "Bir gece uykum gelmedi. Acîb bir ıztı- râbım oldu. Hattâ teheccüd namazından dahi mahrûm kaldım. Sabah nama- zını kılıp dışarıya çıktım. Teskîn-i ıztırâb için her nereye gittimse fâidesi olmadı. Nihâyet ehl-i ibtilâyı görüp korkmak için tımarhaneye gittim. Vaktâki tımarhâneye girdim, gönlüm açıldı ve sînem münşerih oldu." Ve keza Eyyub (a.s.) إذ نادى ربه أني مسني الشيطان بنصب وعذاب (Sâd, 38/41) ya'ni "Yâ Rab, beni şeytan nusb ve azab ile mess etti" buyurdu. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'dedir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri "Bu gibi ahvâlde Hakk'a şikâyet etmek sabrı münâfi değildir. Sabrı münâfi olan şey Hakk'ın gayrına şikâyet etmektir!" buyururlar. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyururlar. Nitekim yukarıdaki Arabî münâcâtta bu ma'nâ anlaşılır.

3693. Ola ki, o gevher onun elinde ola! Cehd et, tâ o sénden râzı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Ola ki, o cevher onun elinde olsun! Gayret et ki, o senden razı olsun!

Yani, gam düşüncesine sabret! Mümkündür ki Hakk'ın lütuf ve inayet cevheri o misafirin elinde olsun! Bu sebeple sabretmeye gayret et! Nasıl ki Eyyub (a.s.) yedi yıl sabretti ve Hakk'ın belasına karşı rıza gösterdi. Sen de o misafirden razı ol ki, o da senden razı olarak Yüce Allah'a dönsün!

Ya'ni, gam fikrine sabret! Câiz ki Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri o misâfirin elinde ola! Binâenaleyh sabretmeye gayret et! Nitekim Eyyub (a.s.) yedi yıl sabretti ve belâ-yı Hakk'a karşı rızâ gösterdi. Sen de o misafirden râzı ol ki, o da senden râzı olarak Cenâb-ı Hakk'a avdet etsin!

3694. Ve eğer gevher olmaz ve ganî olmazsa tatlı olmak âdetini ziyade edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Ve eğer cevher olmaz ve zengin olmazsa tatlı olmak âdetini artırırsın.

Ve eğer gam düşüncesine sabrından dolayı Hakk'ın lütuf ve inâyet (yardım) cevheri sende ortaya çıkmaz ve o misafir sana bu cevheri getiren zengin bir misafir olmazsa yine üzülme! Çünkü o misafire karşı tatlı yüzlü olursan, sende tatlı yüzlü olmak ve sabretmek huyu çoğalır ve kökleşir ki, bu da senin için bir kazançtır.

Ve eğer gam fikrine sabrından dolayı Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri sende zâhir olmaz ve o misafir sana bu gevheri getiren bir zengin misafir olmazsa yine müteessir olma! Zîrâ o misâfire karşı tatlı yüzlü olursan, sende tatlı yüzlü olmak ve sabretmek huyu çoğalır ve rüsûh bulur ki, bu da senin için bir kazançtır.

3695. Senin adetin başka yerde fâide tutar. Ansızın bir gün senin hâcetin zâhir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. Senin adetin başka yerde fayda sağlar. Ansızın bir gün senin ihtiyacın ortaya çıkar.

Yani, bu misafirin gelip gitmesi eksik değildir. Eğer sen bu gam düşüncesi misafirlerine karşı tatlı yüzlülüğü huy ve adet edinirsen, senin bu adetin, inayet cevherini (ilahi lütuf) elde ederek gelen başka bir zengin misafire karşı yaptığın güler yüzlülükte sana fayda verir. Nihayet bir gün ansızın ihtiyacın olan Hakk'ın cemal tecellisi (güzelliğinin görünmesi) ortaya çıkar. "…dışarıya çıktım. Sıkıntımı gidermek için nereye gittiysem faydası olmadı. Nihayet belaya uğramış kişileri görüp korkmak için tımarhaneye gittim. Tımarhaneye girdiğimde gönlüm açıldı ve göğsüm ferahladı." Ve keza Eyyub (a.s.) "إذ نادى ربه أني مسني الشيطان بنصب وعذاب" (Sâd, 38/41) yani "Ey Rabbim, şeytan bana yorgunluk ve azap dokundurdu" buyurdu. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'dedir. Cenab-ı Şeyh-i Ekber hazretleri "Bu gibi hallerde Hakk'a şikayet etmek sabra aykırı değildir. Sabra aykırı olan şey, Hakk'ın gayrına şikayet etmektir!" buyururlar. İşte cenab-ı Pir efendimiz dahi bu şerefli beyitte bu anlama işaret buyururlar. Nitekim yukarıdaki Arapça münacatta bu anlam anlaşılır.

Ya'ni, bu misafirin gelip gitmesi eksik değildir. Eğer sen bu fikr-i gam misâfirlerine karşı tatlı yüzlülüğü huy ve âdet edersen senin bu âdetin gevher-i inâyeti hâsıl olarak gelen bir başka zengin misâfire karşı yaptığın beşâşette sana fâide verir. Nihayet bir gün ansızın ihtiyacın olan Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi zuhûra gelir. zını kılıp dışarıya çıktım. Teskîn-i ıztırâb için her nereye gittimse fâidesi olmadı. Nihâyet ehl-i ibtilâyı görüp korkmak için tımarhaneye gittim. Vaktâki tımarhâneye girdim, gönlüm açıldı ve sînem münşerih oldu." Ve keza Eyyub (a.s.) إذ نادى ربه أني مسني الشيطان بنصب وعذاب (Sâd, 38/41) ya'ni "Yâ Rab, beni şeytan nusb ve azab ile mess etti" buyurdu. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'dedir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri "Bu gibi ahvâlde Hakk'a şikâyet etmek sabrı münâfi değildir. Sabrı münâfi olan şey Hakk'ın gayrına şikâyet etmektir!" buyururlar. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyururlar. Nitekim yukarıdaki Arabî münâcâtta bu ma'nâ anlaşılır.

3693. Ola ki, o gevher onun elinde ola! Cehd et, tâ o sénden râzı olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3693. Ola ki, o cevher onun elinde olsun! Gayret et ki, o senden razı olsun!

Yani, gam düşüncesine sabret! Mümkündür ki Hakk'ın lütuf ve inayet cevheri o misafirin elinde olsun! Bu sebeple sabretmeye gayret et! Nasıl ki Eyyub (a.s.) yedi yıl sabretti ve Hakk'ın belasına karşı rıza gösterdi. Sen de o misafirden razı ol ki, o da senden razı olarak Yüce Allah'a dönsün!

Ya'ni, gam fikrine sabret! Câiz ki Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri o misâfirin elinde ola! Binâenaleyh sabretmeye gayret et! Nitekim Eyyub (a.s.) yedi yıl sabretti ve belâ-yı Hakk'a karşı rıza gösterdi. Sen de o misafirden râzı ol ki, o da senden râzı olarak Cenâb-ı Hakk'a avdet etsin!

3694. Ve eğer gevher olmaz ve ganî olmazsa tatlı olmak âdetini ziyade edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3694. Ve eğer cevher olmaz ve zengin olmazsa tatlı olmak âdetini artırırsın.

Ve eğer gam düşüncesine sabrından dolayı Hakk'ın lütuf ve inâyet (yardım) cevheri sende ortaya çıkmaz ve o misafir sana bu cevheri getiren zengin bir misafir olmazsa yine üzülme! Çünkü o misafire karşı tatlı yüzlü olursan, sende tatlı yüzlü olmak ve sabretmek huyu çoğalır ve kökleşir ki, bu da senin için bir kazançtır.

Ve eğer gam fikrine sabrından dolayı Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri sende zâhir olmaz ve o misafir sana bu gevheri getiren bir zengin misafir olmazsa yine müteessir olma! Zîrâ o misâfire karşı tatlı yüzlü olursan, sende tatlı yüzlü olmak ve sabretmek huyu çoğalır ve rüsûh bulur ki, bu da senin için bir kazançtır.

3695. Senin adetin başka yerde fâide tutar. Ansızın bir gün senin hâcetin zahir olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3695. Senin âdetin başka yerde fayda sağlar. Ansızın bir gün senin ihtiyacın ortaya çıkar.

Yani, bu misafirin gelip gitmesi eksik değildir. Eğer sen bu gam düşüncesi misafirlerine karşı tatlı yüzlülüğü huy ve âdet edinirsen, senin bu âdetin, inayet cevherini hâsıl ederek gelen başka bir zengin misafire karşı yaptığın güler yüzlülükte sana fayda verir. Sonunda bir gün ansızın ihtiyacın olan Hakk'ın cemâlî tecellîsi (güzelliğinin görünmesi) ortaya çıkar.

Ya'ni, bu misafirin gelip gitmesi eksik değildir. Eğer sen bu fikr-i gam misâfirlerine karşı tatlı yüzlülüğü huy ve âdet edersen senin bu âdetin gevher-i inâyeti hâsıl olarak gelen bir başka zengin misâfire karşı yaptığın beşâşette sana fâide verir. Nihayet bir gün ansızın ihtiyacın olan Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi zuhûra gelir.

3696. Bir fikir ki, seni şâdîlikten men' edici olur, o Sâni'in emri ve hikmeti ile olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Seni sevinçten alıkoyan bir düşünce, o Yaratıcı'nın emri ve hikmetiyle olur.

Ey Hakk Yolcusu, seni sevinçten alıkoyan kederli bir düşünce, Yüce Yaratıcı'nın emri ve hikmetiyle senin kalbine gelmiştir. Bu sebeple o düşünceye kötü gözle bakmak, onu gönderen Hakk'a itiraz etmek olur. Eğer tahammül edemez isen yukarıdaki 3688 ve 3689 numaralı beyitlerdeki yakarışı yap!

Ey sâlik, seni sürûrdan men' edici olan bir fikr-i gam, Sâni' Teâlâ hazretlerinin emri ve hikmeti ile senin kalbine gelmiştir. Binâenaleyh o fikre fenâ nazar ile bakmak onu gönderen Hakk'a ta'rîz etmek olur. Eğer tahammül edemez isen yukarıdaki 3688 ve 3689 numaralı beyitlerdeki münâcâtı et!

3697. Ey filân, sen ona dü çâr dâng ta'bîr etme! Ola ki bir yıldız ve sâhib-kıran ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. Ey filan kişi, sen ona iki dört tane diye yorumlama! Belki o bir yıldız ve sahib-kıran (yıldızların aynı burçta birleştiği anda doğan şanslı kişi) olabilir!

"Dâng", mutlak olarak tane anlamına gelir. Buğday, arpa ve mercimek gibi taneleri de kapsar (Burhan). "Dü çâr dâng", "iki dört tane" demektir ki, "önemsiz bir şey"den kinayedir. "Kırân", yıldız bilimciler (ehl-i nücûm) katında iki gezegenin aynı burca ulaşması demektir. Bu durum birçok yıl içinde gerçekleşir. "Sâhib-i kırân", yıldız bilimciler katında doğumu, Zühal (Satürn) ve Müşteri (Jüpiter) yıldızlarının bir burçta kırânına (birleşmesine) denk gelen kimsedir ki, bu kimse "saadet sahibi" olur. Yani, ey filan kimse, sen Hakk'ın emri ve hikmeti ile gelen gam fikrini önemsiz sayma! Belki o misafir, sahib-kıran ve uğurlu bir yıldız konumunda olabilir ve sana ebedî saadet getirebilir!

"Dâng", mutlak tâne ma'nâsınadır. Buğday ve arpa ve mercimek vs. tâ-nelerine de şâmildir (Burhân). "Dü çâr dâng", "iki dört tâne" demek olur ki, "hakîr bir şey"den kinâyedir. "Kırân", ehl-i nücûm indinde iki seyyârenin bir burca vusûlü demektir. Bu hâl birçok seneler zarfında vâki' olur. "Sâhib-i kırân", ehl-i nücûm indinde doğuşu, Zühal ve Müşterî yıldızlarının bir burçta kırânına müsâdif olan kimsedir ki, bu kimse "sâhib-i saâdet" olur. Ya'ni, ey filân kimse, sen Hakk'ın emri ve hikmeti ile gelen gam fikrini hakîr addetme! Ola ki o misâfir sâhib-kıran ve sa'd bir yıldız mesâbesinde ola ve sana saâdet-i ebediyye getire!

3698. Sen ona "Bir fer'dir!" deme, asl tut! Tâ daimâ maksûd üzerine galib olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Sen ona "Bir fer'dir!" deme, asl tut! Tâ daimâ maksûd üzerine galib olasın!

Sen o gelen gam fikrine "Benim Hakk yolculuğumun (sülûk) aslı ile ilgili değildir. Bu hâl arızî ve fer'î olan gelip geçici bir şeydir" deme! Onu Hakk yolculuğunun aslı ve esası tut! Çünkü varlık Yüce Allah'ındır ve Yüce Allah sana o belirme elbisesi ile gelmiştir; ve Hakk yolculuğundaki amacın ise Yüce Allah'a ulaşmaktır. Bu sebeple gaflete düşüp o fikri Yüce Allah'tan başkası bilme ki, daima amacına üstün gelesin!

Sen o gelen gam fikrine "Benim sülûkümün aslı ile alâkadar değildir. Bu hâl ârızî ve fer'î olan gelip geçici bir şeydir" deme! Onu sülûkünün aslı ve esâsı tut! Zîrâ vücûd Hakk'ındır ve Hak sana o libâs-ı taayyün ile vârid olmuştur; ve sülûkündeki maksadın ise Hakk'a vusûldür. Binâenaleyh gaflete dü-şüp o fikri Hakk'ın gayrı bilme ki, dâimâ maksûduna galib olasın!

3699. Ve eğer sen onu fer' ve muzır tutar isen, senin gözün asl hakkında mun-tazır geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Ve eğer sen onu tali ve zararlı kabul edersen, senin gözün asıl hakkında bekleyici oldu.

Ve eğer sen o gam fikrini varlıkta Hak'tan ayrı ve tali kabul eder ve onu zarar

Ve eğer sen o gam fikrini vücûdda Hak'tan ayrı ve fer' tutar ve onu zarar

3696. Bir fikir ki, seni şâdîlikten men' edici olur, o Sâni'in emri ve hikmeti ile olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3696. Seni sevinçten alıkoyan bir düşünce, o Yaratıcı'nın emri ve hikmetiyle olur.

Ey Hakk Yolcusu, seni sevinçten alıkoyan kederli bir düşünce, Yüce Yaratıcı'nın emri ve hikmetiyle senin kalbine gelmiştir. Bu sebeple o düşünceye kötü gözle bakmak, onu gönderen Hakk'a itiraz etmek olur. Eğer tahammül edemez isen yukarıdaki 3688 ve 3689 numaralı beyitlerdeki yakarışı yap!

Ey sâlik, seni sürûrdan men' edici olan bir fikr-i gam, Sâni' Teâlâ hazretlerinin emri ve hikmeti ile senin kalbine gelmiştir. Binâenaleyh o fikre fenâ nazar ile bakmak onu gönderen Hakk'a ta'rîz etmek olur. Eğer tahammül edemez isen yukarıdaki 3688 ve 3689 numaralı beyitlerdeki münâcâtı et!

3697. Ey filân, sen ona dü çâr dâng tabîr etme! Ola ki bir yıldız ve sahib-kıran ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3697. Ey filan, sen ona iki dört tane diye adlandırma! Belki bir yıldız ve sahib-kıran (doğuşu Zühal ve Müşteri yıldızlarının bir burçta kırânına denk gelen kişi) olur!

"Dâng", mutlak olarak tane anlamına gelir. Buğday, arpa ve mercimek gibi taneleri de kapsar (Burhan). "Dü çâr dâng", "iki dört tane" demektir ki, "önemsiz bir şey"den kinayedir. "Kırân", astroloji uzmanlarına göre iki gezegenin bir burca ulaşması demektir. Bu durum birçok yıl içinde gerçekleşir. "Sahib-kıran", astroloji uzmanlarına göre doğumu, Zühal ve Müşteri yıldızlarının bir burçta kırânına denk gelen kimsedir ki, bu kimse "saadet sahibi" olur. Yani, ey filan kimse, sen Hakk'ın emri ve hikmeti ile gelen gam fikrini önemsiz sayma! Belki o misafir sahib-kıran ve uğurlu bir yıldız mesabesinde olur ve sana ebedî saadet getirir!

“Dâng”, mutlak tâne ma'nâsınadır. Buğday ve arpa ve mercimek vs. tânelerine de şâmildir (Burhân). "Dü çâr dâng”, “iki dört tâne" demek olur ki, "hakîr bir şey"den kinâyedir. "Kırân”, ehl-i nücûm indinde iki seyyârenin bir burca vusûlü demektir. Bu hâl birçok seneler zarfında vâki' olur. "Sahib-kıran", ehl-i nücûm indinde doğuşu, Zühal ve Müşterî yıldızlarının bir burçta kırânına müsâdif olan kimsedir ki, bu kimse “sâhib-i saâdet" olur. Ya'ni, ey filân kimse, sen Hakk'ın emri ve hikmeti ile gelen gam fikrini hakîr addetme! Ola ki o misafir sahib-kıran ve sa'd bir yıldız mesâbesinde ola ve sana saâdet-i ebediyye getire!

3698. Sen ona "Bir fer'dir!" deme, asl tut! Tâ daimâ maksud üzerine galib olasın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3698. Sen ona "Bir fer'dir!" deme, asl tut! Tâ daimâ maksud üzerine galib olasın!

Sen o gelen gam fikrine "Benim Hakk yolculuğumun aslı ile ilgili değildir. Bu hâl ârızî (sonradan ortaya çıkan) ve fer'î (ikincil) olan gelip geçici bir şeydir" deme! Onu Hakk yolculuğunun aslı ve esası tut! Çünkü varlık Hakk'ındır ve Hak sana o taayyün (belirginleşme) elbisesi ile gelmiştir; ve Hakk yolculuğundaki maksadın ise Hakk'a ulaşmaktır. Bu sebeple gaflete düşüp o fikri Hakk'ın gayrı bilme ki, daima maksadına üstün gelesin!

Sen o gelen gam fikrine "Benim sülükümün aslı ile alâkadar değildir. Bu hâl ârızî ve fer'î olan gelip geçici bir şeydir" deme! Onu sülükünün aslı ve esâsı tut! Zîrâ vücûd Hakk'ındır ve Hak sana o libâs-ı taayyün ile vârid olmuştur; ve sülükündeki maksadın ise Hakk'a vusûldür. Binâenaleyh gaflete düşüp o fikri Hakk'ın gayrı bilme ki, dâimâ maksûduna galib olasın!

3699. Ve eğer sen onu fer' ve muzır tutar isen, senin gözün asl hakkında muntazır geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3699. Ve eğer sen onu fer' ve zararlı tutarsan, senin gözün asıl hakkında bekleyici geldi.

Ve eğer sen o gam fikrini varlıkta Hak'tan ayrı ve fer' (ikincil, tali) tutar ve onu zarar verici görürsen, senin gözün aslı müşahede etmek üzere bekleyici bir hâlde kaldı. Çünkü asıl olan Hak'ın hakiki varlığı, ancak esmâ (isimler) ve sıfatının mazharları (tecelli yerleri) olan eşyada görünür; ve bu mazhar aynalarında müşahede olunur; ve bu mazharlar bazen fikir gibi hayal mertebesinde ve bazen kesif suretler gibi his mertebesinde oluşur; ve onlarda görünen varlık hep Hakk'ın varlığıdır. O suretler hakikatte yok olup zuhurları deniz dalgaları gibi bir gösteriden ibarettir. Ve Hak'ın zâtı, zâtiyeti (özü) cihetinden asla görülmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ (En'âm, 6/103) yani "Gözler onu idrak etmez ve o gözleri idrak eder" buyrulur. Beyit: Gören odur, onu göz nasıl görsün? Tutan odur, onu el nasıl tutsun?

Ve eğer sen o gam fikrini vücûdda Hak'tan ayrı ve fer' tutar ve onu zarar verici görür isen, senin gözün aslı müşâhede etmek üzere bekleyici bir hâlde kaldı. Zîrâ asl olan vücûd-ı hakîkî-i Hak, ancak esmâ ve sıfatının mezâhiri olan eşyâda zâhirdir; ve bu mezâhir aynalarında müşâhede olunur; ve bu mezâhir kâh fikir gibi mertebe-i hayâlde ve kâh suver-i kesîfe gibi mertebe-i histe tekevvün eder; ve onlarda zahir olan varlık hep Hakk'ın varlığıdır. O sûretler hakîkatte ma'dûm olup zuhûrları deniz dalgaları gibi bir nümayişten ibârettir. Ve zât-ı Hak zâtiyyeti cihetinden asla görülmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ (En'âm, 6/103) ya'ni "Basarlar onu idrâk etmez ve o basarları idrak eder" buyrulur. Beyt: Gören oldur, onu göz nice görsün? Tutan oldur, onu el nice tutsun?

3700. İntizar tadışta zehir geldi. O revişten daima ölüm içinde ölürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Bekleyiş tadışta zehir geldi. O gidişattan daima ölüm içinde ölürsün.

Hâlbuki beklemek ve bekleyiş tatmada ve yemekte zehir gibi acı bir şeydir. Sen bu zuhur edenlerin dışında o hakiki varlığın ayrıca bir müşahedesini beklersen ve gittiğin Hakk yolu da bu tarzda olursa daima bekleyiş ölümü içinde yaşarsın.

Halbuki beklemek ve intizar tatmada ve taâmda zehir gibi acı bir şeydir. Sen bu mezâhirin haricinde o vücûd-ı hakîkînin ayrıca bir müşâhedesini bekler isen ve gittiğin tarîk-ı Hak da bu tarzda olursa dâimâ intizâr ölümü içinde yaşarsın.

3701. Asl bil, onu kucakta tut! Dâimâ intizar ölümünden kurtul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Aslı bil, onu kucakta tut! Sürekli bekleyiş ölümünden kurtul!

Bu sebeple, hayalden ibaret olan o fikirleri gerçek asıl bil de kucakla! Ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhede etmeyi beklemek ölümünden yakayı kurtar! Çünkü bu müşâhedenin imkânı yoktur; ve zira müşâhede için gören ve görülen ve görmek bağıntısının varlığı olursa mümkün olur. Hâlbuki zâtın tecellîsi anında tezahürlerin varlığı buz gibi erir; ve bu bağıntıların hepsi yok olur. Zâtın zâtiyetinden başka bir şey kalmaz. İşte bu bilgiden gafil olanlar, eşyanın varlığıyla beraber bir de Hakk'ın varlığı vardır zannederler. Bilmezler ki, bütün mertebelerde görünen Hakk'ın varlığıdır ve hakikatte halkın varlığı yoktur. Bu sebeple onlar bu tezahürlerden ayrı olarak ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhede etme bekleyişinde kalmışlardır. Bekleyiş ise "Bekleyiş, kızıl ölümden daha şiddetlidir" sözünce, ölüm acılığında bir şeydir; ve işte bu anlamı zevken ve vicdanen bilenler bekleyiş ölümünden kurtulmuşlardır; ve Hakk'ın her tecellîsini Hakk'ın gayrı görmeyip kucaklamışlardır. Verici görür isen, senin gözün aslı müşâhede etmek üzere bekleyici bir hâlde kaldı. Zira asıl olan Hakk'ın gerçek varlığı, ancak isim ve sıfatlarının tezahürleri olan eşyada görünür; ve bu tezahür aynalarında müşâhede olunur; ve bu tezahürler bazen fikir gibi hayal mertebesinde ve bazen yoğun suretler gibi his mertebesinde oluşur; ve onlarda görünen varlık hep Hakk'ın varlığıdır. O suretler hakikatte yok olup zuhurları deniz dalgaları gibi bir gösteriden ibarettir. Ve Hakk'ın zâtı zâtiyeti cihetinden asla görülmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Gözler onu idrak etmez ve o gözleri idrak eder" (En'âm, 6/103) buyrulur.

Binâenaleyh mezâhir-i hayâlden ibaret olan o fikirleri asl-ı hakîkî bil de kucakla! Ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhedeyi beklemek ölümünden yakayı kurtar! Çünkü bu müşâhedenin imkânı yoktur; ve zîrâ müşâhede için gören ve görülen ve görmek nisbetinin vücûdu olursa mümkin olur. Halbuki zâtın tecellîsi ânında mezâhirin vücûdu buz gibi erir; ve bu nisbetlerin hepsi zâil olur. Zâtın zâtiyetinden başka bir şey kalmaz. İşte bu ma'rifetten gâfil olanlar eşyânın vücûduyla beraber bir de Hakk'ın vücûdu vardır zannederler. Bilmezler ki, bilcümle merâtibde zâhir olan Hakk'ın vücûdudur ve hakîkatte halkın vücûdu yoktur. Binâenaleyh onlar bu mezâhirden ayrı olarak ayrıca zât-ı Hakk'ı müşâhede intizârında kalmışlardır. İntizar ise الانتظار اشد من الموت الاحمر ya'ni "İntizâr, kızıl ölümden daha şedîddir" kavlince, ölüm acılığında bir şeydir; ve işte bu ma'nâyı zevkan ve vicdânen ârif olanlar intizâr ölümünden kurtulmuşlardır; ve Hakk'ın her tecellîsini Hakk'ın gayrı görmeyip kucaklamışlardır. verici görür isen, senin gözün aslı müşâhede etmek üzere bekleyici bir hâlde kaldı. Zîrâ asl olan vücûd-ı hakîkî-i Hak, ancak esmâ ve sıfatının mezâhiri olan eşyâda zâhirdir; ve bu mezâhir aynalarında müşâhede olunur; ve bu mezâhir kâh fikir gibi mertebe-i hayâlde ve kâh suver-i kesîfe gibi mertebe-i histe tekevvün eder; ve onlarda zahir olan varlık hep Hakk'ın varlığıdır. O sûretler hakîkatte ma'dûm olup zuhûrları deniz dalgaları gibi bir nümâyişten ibârettir. Ve zât-ı Hak zâtiyyeti cihetinden asla görülmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ (En'âm, 6/103) ya'ni "Basarlar onu idrâk etmez ve o basarları idrak eder" buyrulur.

3700. İntizar tadışta zehir geldi. O revişten dâimâ ölüm içinde ölürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3700. Beklemek tadışta zehir geldi. O gidişattan daima ölüm içinde ölürsün.

Hâlbuki beklemek ve bekleyiş tatmada ve yemekte zehir gibi acı bir şeydir. Sen bu görünüşlerin dışında o gerçek varlığın ayrıca bir müşahedesini (gözlemlemesini) beklersen ve gittiğin Hakk yolu da bu tarzda olursa daima bekleyiş ölümü içinde yaşarsın.

Halbuki beklemek ve intizar tatmada ve taâmda zehir gibi acı bir şeydir. Sen bu mezâhirin haricinde o vücûd-ı hakîkînin ayrıca bir müşâhedesini bekler isen ve gittiğin tarîk-ı Hak da bu tarzda olursa dâimâ intizâr ölümü içinde yaşarsın.

3701. Asl bil, onu kucakta tut! Dâimâ intizar ölümünden kurtul!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3701. Aslı bil, onu kucakta tut! Sürekli bekleyiş ölümünden kurtul!

Bu sebeple, hayalden ibaret olan o fikirleri gerçek asıl bil de kucakla! Ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhede etmeyi beklemek ölümünden yakayı kurtar! Çünkü bu müşâhedenin imkânı yoktur; ve zira müşâhede için gören ve görülen ve görmek bağıntısının varlığı olursa mümkün olur. Hâlbuki zâtın tecellîsi anında mazharların varlığı buz gibi erir; ve bu bağıntıların hepsi yok olur. Zâtın zâtiyetinden başka bir şey kalmaz. İşte bu bilgiden gafil olanlar, eşyanın varlığıyla beraber bir de Hakk'ın varlığı vardır zannederler. Bilmezler ki, bütün mertebelerde görünen Hakk'ın varlığıdır ve hakikatte halkın varlığı yoktur. Bu sebeple onlar bu mazharlardan ayrı olarak ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhede etme bekleyişinde kalmışlardır. Bekleyiş ise "Bekleyiş, kızıl ölümden daha şiddetlidir" sözünce, ölüm acılığında bir şeydir; ve işte bu anlamı zevken ve vicdanen bilenler bekleyiş ölümünden kurtulmuşlardır; ve Hakk'ın her tecellîsini Hakk'ın gayrısı görmeyip kucaklamışlardır.

Binâenaleyh mezâhir-i hayâlden ibaret olan o fikirleri asl-ı hakîkî bil de kucakla! Ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhedeyi beklemek ölümünden yakayı kurtar! Çünkü bu müşâhedenin imkânı yoktur; ve zîrâ müşâhede için gören ve görülen ve görmek nisbetinin vücûdu olursa mümkin olur. Halbuki zâtın tecellîsi ânında mezâhirin vücûdu buz gibi erir; ve bu nisbetlerin hepsi zâil olur. Zâtın zâtiyetinden başka bir şey kalmaz. İşte bu ma'rifetten gâfil olanlar eşyânın vücûduyla beraber bir de Hakk'ın vücûdu vardır zannederler. Bilmezler ki, bilcümle merâtibde zâhir olan Hakk'ın vücûdudur ve hakîkatte halkın vücûdu yoktur. Binâenaleyh onlar bu mezâhirden ayrı olarak ayrıca zât-ı Hakk'ı müşâhede intizârında kalmışlardır. İntizar ise الانتظار اشد من الموت الاحمر ya'ni "İntizâr, kızıl ölümden daha şedîddir" kavlince, ölüm acılığında bir şeydir; ve işte bu ma'nâyı zevkan ve vicdânen ârif olanlar intizâr ölümünden kurtulmuşlardır; ve Hakk'ın her tecellîsini Hakk'ın gayrı görmeyip kucaklamışlardır.

## Sultânın Ayaz'ı okşaması

3702. "Ey sıdk mezhebli, pür-niyâz olan Ayaz, senin sıdkın denizden ve dağdan ziyâdedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. "Ey doğruluk mezhepli, niyaz dolu Ayaz, senin doğruluğun denizden ve dağdan daha fazladır!"

"Ey doğruluğu mezhep edinip nazı terk eden ve niyaz yolunu seçen Ayaz, senin doğruluk dairen denizden daha geniş ve dağdan daha sağlam ve güçlüdür!"

"Ey doğruluğu mezheb edip nâzı terk ve niyâz tarîkını ihtiyâr eden Ayaz, senin dâire-i sıdkın denizden geniş ve dağdan daha muhkem ve kavîdir!"

3703. "Şehvet vaktinde senin kayman olmaz, ki senin dağ gibi olan aklın saman çöpü gibi gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. "Şehvet anında senin kayman olmaz ki, dağ gibi olan aklın saman çöpü gibi gitsin!"

3704. "Öfke ve kîn vaktinde senin sabırların karâr ve sebâtta gevşek olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. "Öfke ve kin vaktinde senin sabırların kararlılık ve sebatta gevşek olmaz!"

Yukarıda da açıklandığı üzere "Ayaz"dan kasıt, insân-ı kâmildir. Yani, "Ey insân-ı kâmil, sen bedensel şehvetine hâkimsin ve aklın, nefsanî şehvetine üstündür. Bu sebeple bedeninde beşeriyet gereği şehvet ortaya çıksa bile, o şehvet senin ayağını Hak yolunda kaydıramaz. Çünkü senin aklın dağ gibi sabit ve sağlam durur. Şehvete karşı saman çöpü gibi şehvetin hükmünü icra etmeye meyletmezsin; ve aynı şekilde öfke ve kin oluştuğu vakit sabredersin. Kararlılıkta ve sebatta senin sabrın gevşeyip öfkenin ve kinin hükmünü icra etmeye meyletmezsin." "İsâr" (عثار), kaymak ve sürçmek demektir. Mısırlı Niyâzî'nin (k.s.) beyti: Gazap, şehvet iki ayaktır onlar / Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar.

Yukarıda dahi îzâh olunduğu üzere "Ayaz"dan murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ey insân-ı kâmil, sen şehvet-i cismâniyyene hâkimsin ve aklın, şehvet-i nefsâniyyene gâlibdir. Binâenaleyh cisminde bi-hasebi'l-beşeriyye şehvet peydâ olsa o şehvet senin ayağını Hak yolunda kaydıramaz. Zîrâ senin aklın dağ gibi sâbit ve muhkem durur. Şehvete karşı saman çöpü gibi hükm-i şehvetin icrâsına meyletmez; ve kezâ öfke ve kîn hâsıl olduğu vakit sabredersin. Karârda ve sebâtta senin sabrın gevşeyip öfkenin ve kînin hükmünü icrâya meyletmezsin. "İsâr" (عثار), kaymak ve sürçmek demektir. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Gazab, şehvet iki ayaktır onlar Bularla çıktılar arşa çıkanlar.

3705. Erlik bu erliktir, sakal ve zeker değildir. Yoksa eşeğin zekeri erlik şâhı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. Erlik bu erliktir, sakal ve erkeklik organı değildir. Yoksa eşeğin erkeklik organı erlik şahı olurdu.

## Sultânın Ayaz'ı okşaması

3702. "Ey sıdk mezhebli, pür-niyaz olan Ayaz, senin sıdkın denizden ve dağdan ziyadedir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3702. "Ey doğruluk mezhepli, niyaz dolu Ayaz, senin doğruluğun denizden ve dağdan daha fazladır!"

"Ey doğruluğu mezhep edinip nazı terk ve niyaz yolunu seçen Ayaz, senin doğruluk dairen denizden geniş ve dağdan daha sağlam ve güçlüdür!"

"Ey doğruluğu mezheb edip nâzı terk ve niyâz tarîkını ihtiyâr eden Ayaz, senin dâire-i sıdkın denizden geniş ve dağdan daha muhkem ve kavîdir!"

3703. "Şehvet vaktinde senin kayman olmaz, ki senin dağ gibi olan aklın saman çöpü gibi gitsin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3703. "Şehvet anında senin kayman olmaz ki, dağ gibi olan aklın saman çöpü gibi gitsin!"

3704. "Öfke ve kîn vaktinde senin sabırların karar ve sebâtta gevşek olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3704. "Öfke ve kin vaktinde senin sabırların karar ve sebatta gevşek olmaz!"

Yukarıda da açıklandığı üzere "Ayaz"dan kasıt, insân-ı kâmildir. Yani, "Ey insân-ı kâmil, sen cismanî şehvetine hâkimsin ve aklın, nefsanî şehvetine üstündür. Bu sebeple bedeninde beşeriyet gereği şehvet ortaya çıksa bile, o şehvet senin ayağını Hak yolunda kaydıramaz. Çünkü senin aklın dağ gibi sabit ve sağlam durur. Şehvete karşı saman çöpü gibi şehvetin hükmünü icra etmeye yönelmezsin; aynı şekilde öfke ve kin oluştuğu zaman sabredersin. Kararda ve sebatta senin sabrın gevşeyip öfkenin ve kininin hükmünü icra etmeye yönelmezsin. "Isâr" (عثار), kaymak ve sürçmek demektir.

Mısrî Niyâzî (k.s.) Beyti: Gazap, şehvet iki ayaktır onlar / Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar.

Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzere "Ayaz"dan murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ey insân-ı kâmil, sen şehvet-i cismâniyyene hâkimsin ve aklın, şehvet-i nefsâniyyene gâlibdir. Binâenaleyh cisminde bi-hasebi'l-beşeriyye şehvet peydâ olsa o şehvet senin ayağını Hak yolunda kaydıramaz. Zîrâ senin aklın dağ gibi sâbit ve muhkem durur. Şehvete karşı saman çöpü gibi hükm-i şehvetin icrâsına meyletmez; ve kezâ öfke ve kîn hâsıl olduğu vakit sabredersin. Karârda ve sebâtta senin sabrın gevşeyip öfkenin ve kîninin hükmünü icrâya meyletmezsin. "Isâr" (عثار), kaymak ve sürçmek demektir.

Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Gazab, şehvet iki ayaktır onlar Bularla çıktılar arşa çıkanlar.

3705. Erlik bu erliktir, sakal ve zeker değildir. Yoksa eşeğin zekeri erlik şahı olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3705. Erlik bu erliktir, sakal ve zeker değildir. Yoksa eşeğin zekeri erlik şahı olurdu.

Erkeklik, gazap ve şehvetin coştuğu vakitte bunlara hâkim olmak suretiyle olan erkekliktir. Sakal ve zeker sahibi olmak erkeklik değildir; ve eğer zeker ile erkeklik olsaydı, eşeğin zekeri insanların zekerinden daha kuvvetli olduğundan erkeklerin şahı ve hükümdarı olurdu.

Erkeklik gazab ve şehvetin galeyânı vaktinde bunlara hâkim olmak sûretiyle olan erkekliktir. Sakal ve zeker sahibi olmak erkeklik değildir; ve eğer zeker ile erkeklik olsa idi eşeğin zekeri insanların zekerinden daha kuvvetli olduğundan erkeklerin şâhı ve hükümdarı olurdu.

3706. Hak Kur'ân'da kime ricâl ta'bîr etmiştir? Bu cisim için orada ne mecâl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Hak Kur'an'da kime "ricâl" (erler) demiştir? Bu beden için orada ne imkân olur?

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Nûr Suresi'nde "رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ" (Nûr, 24/37) yani "Erler odur ki, ticaret ve satış onları Allah'ın zikrinden meşgul etmez"; ve aynı şekilde Ahzâb Suresi'nde "رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ" (Ahzâb, 33/23) yani "Erler vardır ki Allah'a karşı ahdettikleri şeye sadık oldular" ve Tevbe Suresi'nde dahi "رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُوا" (Tevbe, 9/108) yani "Temizlenmeyi seven erler vardır" buyrulur. Buna göre erkelik, dünyevî işlerden dolayı Hak'tan gafil olmamak ve Allah'a karşı olan ahdine vefa etmek ve görünenini övülmüş fiillerle, içini de güzel ahlakla temizlemek suretiyle olur. Bunlar ise bedenin şanından değil, insan ruhunun şanındandır. Şu halde Hakk'ın istediği erkelik, insan ruhunun sıfatlarıyla nitelenmekten ibaret olur.

Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Nûr'da رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) ya'ni "Erler odur ki, ticaret ve satış onları Allah'ın zikrinden meşgûl etmez"; ve kezâ sûre-i Ahzâb'da رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ (Ahzâb, 33/23) ya'ni "Erler vardır ki Allah'a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tevbe'de dahi رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُوا (Tevbe, 9/108) ya'ni "Temizlenmeyi seven erler vardır" buyrulur. Binâenaleyh erkelik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak'tan gâfil olmamak ve Allah'a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini ef'âl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk'ın istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.

3707. Ey baba, hayvan ruhunun ne kadri vardır? Nihâyet kasapların pazarından geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Ey baba, hayvan ruhunun ne değeri vardır? Nihayet kasapların pazarından geç!

Ey çok yaşayıp aile babası olmuş olan kişi, bu ihtiyarlık hayvanî ruhun gereği olduğundan olgunluk değildir. Hayvanî ruhun ne değeri ve itibarı vardır? Bunu görmek istersen kasapların pazarından geç! Geç de o hayvan ruhunun kıymetini ve itibarını gör!

Ey çok yaşayıp âile babası olmuş olan kimse, bu ihtiyarlık rûh-i hayvânînin iktizâsı olduğundan kemâl değildir. Rûh-i hayvânînin ne kadr ve i'tibârı vardır? Bunu görmek istersen kasapların pazarından geç! Geç de o hayvan rûhunun kıymet ve i'tibârını gör!

3708. Yüz binlerce baş, karın üzerine konmuştur. Onların değeri dünbe ve dümden aşağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Yüz binlerce baş, karın üzerine konmuştur. Onların değeri dünbe ve dümden aşağıdır.

Birçok hayvanın başları kasap dükkânlarında karınlarının üstüne konulmuş ete katılıp müşteriye satılmaktadır. Onların değeri ve kıymeti, hayvanın alt kısmı olan kuyruk yağından ve kuyruktan aşağıdır. Çünkü bunlardan, baştan daha kıymetli olduğu için, müşterilere ayrı ve bağımsız olarak satılır. Erkeklik, gazap ve şehvetin coştuğu vakitte bunlara hâkim olmak suretiyle olan erkekliktir. Sakal ve zeker sahibi olmak erkeklik değildir; ve eğer zeker ile erkeklik olsaydı, eşeğin zekeri insanların zekerinden daha kuvvetli olduğundan, erkeklerin şahı ve hükümdarı olurdu.

Birçok hayvanların başları kasap dükkânlarında karınlarının üstüne konulmuş ete katılıp müşteriye satılmaktadır. Onların değeri ve kıymeti hayvanın kısm-ı süflîsi olan kuyruk yağından ve kuyruktan aşağıdır. Zîrâ bunlardan, baştan daha kıymetli olduğu için, müşterilere ayrı ve müstakil olarak sa- Erkeklik gazab ve şehvetin galeyânı vaktinde bunlara hâkim olmak sûretiyle olan erkekliktir. Sakal ve zeker sahibi olmak erkeklik değildir; ve eğer zeker ile erkeklik olsa idi eşeğin zekeri insanların zekerinden daha kuvvetli olduğundan erkeklerin şâhı ve hükümdarı olurdu.

3706. Hak Kur'ân'da kime ricâl ta'bîr etmiştir? Bu cisim için orada ne mecâl olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3706. Hak Kur'an'da kime "ricâl" (erler) demiştir? Bu beden için orada ne imkân olur?

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Nûr Suresi'nde "رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ" (Nûr, 24/37) yani "Erler odur ki, ticaret ve satış onları Allah'ın zikrinden meşgul etmez"; ve aynı şekilde Ahzâb Suresi'nde "رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ" (Ahzâb, 33/23) yani "Erler vardır ki Allah'a karşı ahdettikleri şeye sadık oldular" ve Tevbe Suresi'nde dahi "رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُوا" (Tevbe, 9/108) yani "Temizlenmeyi seven erler vardır" buyrulur. Buna göre erkelik, dünyevî işlerden dolayı Hak'tan gafil olmamak ve Allah'a karşı olan ahdine vefa etmek ve görünenini övülmüş fiillerle, içini de güzel ahlakla temizlemek suretiyle olur. Bunlar ise bedenin şanından değil, insan ruhunun şanındandır. Şu halde Hakk'ın istediği erkelik, insan ruhunun sıfatlarıyla nitelenmekten ibaret olur.

Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Nûr'da رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) ya'ni "Erler odur ki, ticaret ve satış onları Allah'ın zikrinden meşgûl etmez"; ve kezâ sûre-i Ahzâb'da رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ (Ahzâb, 33/23) ya'ni "Erler vardır ki Allah'a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tevbe'de dahi رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُوا (Tevbe, 9/108) ya'ni "Temizlenmeyi seven erler vardır" buyrulur. Binâenaleyh erkelik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak'tan gâfil olmamak ve Allah'a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini ef'âl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk'ın istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.

3707. Ey baba, hayvan ruhunun ne kadri vardır? Nihâyet kasapların pazarından geç!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3707. Ey baba, hayvan ruhunun ne değeri vardır? Nihayet kasapların pazarından geç!

Ey çok yaşayıp aile babası olmuş olan kişi, bu ihtiyarlık hayvanî ruhun gereği olduğundan olgunluk değildir. Hayvanî ruhun ne değeri ve itibarı vardır? Bunu görmek istersen kasapların pazarından geç! Geç de o hayvan ruhunun kıymetini ve itibarını gör!

Ey çok yaşayıp âile babası olmuş olan kimse, bu ihtiyarlık rûh-i hayvânînin iktizâsı olduğundan kemâl değildir. Rûh-i hayvânînin ne kadr ve i'tibârı vardır? Bunu görmek istersen kasapların pazarından geç! Geç de o hayvan rûhunun kıymet ve i'tibârını gör!

3708. Yüz binlerce baş, karın üzerine konmuştur. Onların değeri dünbe ve dümden aşağıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3708. Yüz binlerce baş, karın üzerine konmuştur. Onların değeri dünbe ve dümden aşağıdır.

Birçok hayvanın başları kasap dükkânlarında karınlarının üstüne konulmuş ete katılıp müşteriye satılmaktadır. Onların değeri ve kıymeti hayvanın aşağı kısmı olan kuyruk yağından ve kuyruktan aşağıdır. Çünkü bunlardan, baştan daha kıymetli olduğu için, müşterilere ayrı ve bağımsız olarak satılır. Eğer senin başın dahi insan ruhunun sıfatlarıyla dolu ve süslü değilse yüz yaşında olsan kıymetsiz bir baş olur.

Birçok hayvanların başları kasap dükkânlarında karınlarının üstüne konulmuş ete katılıp müşteriye satılmaktadır. Onların değeri ve kıymeti hayvanın kısm-ı süflîsi olan kuyruk yağından ve kuyruktan aşağıdır. Zîrâ bunlardan, baştan daha kıymetli olduğu için, müşterilere ayrı ve müstakil olarak sa- tılır. Eğer senin başın dahi rûh-i insânînin sıfatlarıyla dolu ve müzeyyen değilse yüz yaşında olsan kıymetsiz bir baş olur.

3709. Orospu olur ki, zekerin hareketinden onun aklı bir sıçan, şehveti arslan gibi ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. Orospu olur ki, zekerin hareketinden onun aklı bir sıçan, şehveti arslan gibi ola!

Yani, zekerinin hareketinden dolayı aklı bir sıçan gibi korkak ve yenik düşmüş ve şehveti de arslan gibi saldırgan ve üstün gelen kimsenin bir orospudan ve fahişeden farkı yoktur. O kimse şehvetinin üstün geldiği vakitte zekerinin hükmü altındadır. Onun efendisi zekeri ve o da zekerinin kölesidir.

Ya'ni, zekerinin hareketinden dolayı aklı bir sıçan gibi korkak ve mağlûb ve şehveti de arslan gibi muhâcim ve galib olan kimsenin bir orospudan ve fahişeden farkı yoktur. O kimse şehvetinin galebesi vaktinde zekerinin hükmü altındadır. Onun efendisi zekeri ve o da zekerinin kölesidir.

## "Kocandan gebe kalmamak için kendini muhafaza et!" diye babanın kızına vasiyet etmesi

3710. Bir efendi ve onun bir Zühre yanaklı, bir ay yüzlü, bir gümüş göğüslü [3716] kızı var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Bir efendi ve onun Zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş göğüslü bir kızı vardı.

Bir efendi vardı ve onun Zühre yıldızı gibi parlak yanaklı, yüzü ay gibi nurlu ve göğsü gümüş gibi beyaz bir kızı vardı.

Bir efendi var idi ve onun Zühre yıldızı gibi parlak yanaklı ve yüzü ay gibi nûrlu ve göğsü gümüş gibi beyaz bir kızı var idi.

3711. Bâliğ oldu, kızı kocaya verdi. Koca kefâette onun küfvü değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Bâliğ oldu, kızı kocaya verdi. Koca kefâette onun küfvü değil idi.

Kız ergenlik çağına ulaştı ve hayız görmeye başladı. Efendi, şeriat emrine uygun olarak kızı aceleyle bulduğu bir kocaya verdi. Bu koca ise hâller bakımından kızın dengi ve benzeri değildi.

Kız bâliğ oldu ve hayız görmeye başladı. Efendi, emr-i şer'iyye tevfikan kızı acele tedarik ettiği bir kocaya verdi. Bu koca ise ahvâl cihetinden kızın dengi ve nazîri değil idi.

3712. Karpuz eriştiği vakit sulu oldu. Eğer yarmaz isen helâk olarak telef olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. Karpuz olgunlaştığı zaman sulu olur. Eğer kesmezsen, çürüyerek ziyan olur.

Eğer senin başın da insan ruhunun sıfatlarıyla dolu ve süslü değilse, yüz yaşında olsan bile kıymetsiz bir baş olur.

tılır. Eğer senin başın dahi rûh-i insânînin sıfatlarıyla dolu ve müzeyyen değilse yüz yaşında olsan kıymetsiz bir baş olur.

3709. Orospu olur ki, zekerin hareketinden onun aklı bir sıçan, şehveti arslan gibi ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3709. Orospu olur ki, zekerin hareketinden onun aklı bir sıçan, şehveti arslan gibi ola!

Yani, zekerinin hareketinden dolayı aklı bir sıçan gibi korkak ve yenik düşmüş ve şehveti de arslan gibi saldırgan ve üstün gelen kimsenin bir orospudan ve fahişeden farkı yoktur. O kimse şehvetinin üstün geldiği vakitte zekerinin hükmü altındadır. Onun efendisi zekeri ve o da zekerinin kölesidir.

Ya'ni, zekerinin hareketinden dolayı aklı bir sıçan gibi korkak ve mağlûb ve şehveti de arslan gibi muhâcim ve galib olan kimsenin bir orospudan ve fahişeden farkı yoktur. O kimse şehvetinin galebesi vaktinde zekerinin hükmü altındadır. Onun efendisi zekeri ve o da zekerinin kölesidir.

## "Kocandan gebe kalmamak için kendini muhafaza et!" diye babanın kızına vasiyet etmesi

3710. Bir efendi ve onun bir Zühre yanaklı, bir ay yüzlü, bir gümüş göğüslü [3716] kızı var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3710. Bir efendi ve onun Zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş göğüslü bir kızı vardı.

Bir efendi vardı ve onun Zühre yıldızı gibi parlak yanaklı, yüzü ay gibi nurlu ve göğsü gümüş gibi beyaz bir kızı vardı.

Bir efendi var idi ve onun Zühre yıldızı gibi parlak yanaklı ve yüzü ay gibi nûrlu ve göğsü gümüş gibi beyaz bir kızı var idi.

3711. Bâliğ oldu, kızı kocaya verdi. Koca kefâette onun küfvü değil idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3711. Bâliğ oldu, kızı kocaya verdi. Koca kefâette onun küfvü değil idi.

Kız ergenlik çağına ulaştı ve hayız görmeye başladı. Efendi, şeriat emrine uygun olarak kızı aceleyle bulduğu bir kocaya verdi. Bu koca ise hâller bakımından kızın dengi ve benzeri değildi.

Kız bâliğ oldu ve hayız görmeye başladı. Efendi, emr-i şer'iyye tevfikan kızı acele tedarik ettiği bir kocaya verdi. Bu koca ise ahvâl cihetinden kızın dengi ve nazîri değil idi.

3712. Karpuz eriştiği vakit sulu oldu. Eğer yarmaz isen helâk olarak telef olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3712. Karpuz olgunlaştığında sulu oldu. Eğer kesmezsen, helâk olarak telef olur.

"Harbuze", kavun ve karpuz demektir. Yani, kavun ve karpuz olgunlaşıp kemâle geldiği zaman sulu olur. Eğer onu vaktinde koparıp kesmezsen boş yere helâk olarak telef olur; ve eğer kesip yersen insanın vücuduna faydası olmak şartıyla telef olur. Bunun gibi kadın ve erkek ergenlik çağına ulaşıp kemâle geldikleri zaman, eğer onlar evlendirilmezlerse şehvet suyu onların vücutlarında zararlı olup kısır ve bozuk olurlar.

"Harbuze", kavun ve karpuz demektir. Ya’ni, kavun ve karpuz eriştiği ve kemâle geldiği vakit sulu olur. Eğer onu vaktinde koparıp kesmez isen beyhûde helâk olarak telef olur; ve eğer kesip yer isen insanın vücûduna fâidesi olmak şartıyla telef olur. Bunun gibi kadın ve erkek bâliğ olup kemâle geldikleri vakit, eğer onlar evlendirilmezlerse şehvet suyu onların vücûdlarında muzır olup akîm ve fâsid olurlar.

3713. Vaktâki zarûret var idi, fesâd korkuttuğu için, kızı o bir küfv olmayana verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. Zaruret olduğu zaman, fesat korkuttuğu için, kızını o denk olmayana verdi.

Yani, şehvet suyunun fesada sebep olacağı düşüncesi efendiyi korkuttu. Bu sebeple kızı evlendirme zorunluluğu ortaya çıktı. Bu korkudan dolayı efendi, kızı aceleyle bulduğu, kendisine denk ve uygun olmayan bir kocaya verdi.

Ya’ni, şehvet suyunun fesâda sebeb olacağı mülâhazası efendiyi korkuttu. Binâenaleyh kızı evlendirmek zarûreti hâsıl oldu. Bu korkudan dolayı efendi kızı acele tedârik ettiği küfvü ve hemhâli olmayan bir kocaya verdi.

3714. Kız dedi ki: “Bu yeni dâmâddan kendini perhîz et, hâmile olma!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Kız dedi ki: “Bu yeni damattan kendini sakın, hamile kalma!”

3715. “Zîrâ bu fakîrin akdi zarûretten nâşî idi. Bu garîb sayılan için vefâ olmaz!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. “Çünkü bu fakirin akdi zaruretten kaynaklanıyordu. Bu garip sayılan için vefa olmaz!”

3716. “Ansızın kaçar, hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu mazlime olarak kalır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. “Ansızın kaçar, hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu mazlime olarak kalır!”

“Mazlime”, mazlûma yapılan zulüm anlamındadır. Yani, “Ey kızım, bu fakire seni zorunluluk sevkıyla acele nikâh ettim. Halbuki bu garip biridir, kimsesizdir ve evi barkı yoktur. Bir gün bir şeyden sıkılarak ansızın kaçar gider. Ailenin hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu sana bir zulüm olarak kalır, uğraşır durursun!”

“Mazlime”, mazlûma yapılan zulüm ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ey kızım, bu fakîre seni zarûret sevkiyle acele nikâh ettim. Halbuki bu garibdir, kimsesiz ve evi barkı yoktur. Bir gün bir şeyden sıkılarak ansızın kaçar gider. Ailenin hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu sana bir zulüm olarak kalır, uğraşır durursun!”

3717. Kız dedi ki: “Ey baba, hizmet edeyim, senin nasîhatin gönül kabûl edici ve ganîmet sayılmıştır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. Kız dedi ki: “Ey baba, hizmet edeyim, senin nasihatin gönül kabul edici ve ganimet sayılmıştır!”

3718. Her iki günde bir, her üç günde bir o baba kendi kızına sakınmayı emrederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Her iki günde bir, her üç günde bir o baba kendi kızına sakınmayı emrederdi.

"Harbuze", kavun ve karpuz demektir. Yani, kavun ve karpuz olgunlaşıp kemâle geldiği zaman sulu olur. Eğer onu vaktinde koparıp kesmez isen boş yere helâk olarak telef olur; ve eğer kesip yer isen insanın vücuduna faydası olmak şartıyla telef olur. Bunun gibi kadın ve erkek ergenlik çağına ulaşıp kemâle geldikleri zaman, eğer onlar evlendirilmezlerse şehvet suyu onların vücutlarında zararlı olup kısır ve bozuk olurlar.

"Harbuze", kavun ve karpuz demektir. Ya'ni, kavun ve karpuz eriştiği ve kemâle geldiği vakit sulu olur. Eğer onu vaktinde koparıp kesmez isen beyhûde helâk olarak telef olur; ve eğer kesip yer isen insanın vücuduna fâidesi olmak şartıyla telef olur. Bunun gibi kadın ve erkek bâliğ olup kemâle geldikleri vakit, eğer onlar evlendirilmezlerse şehvet suyu onların vücûdlarında muzır olup akîm ve fâsid olurlar.

3713. Vaktaki zarûret var idi, fesâd korkuttuğu için, kızı o bir küfv olmayana verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3713. Zaruret olduğu zaman, fesat korkuttuğu için, kızını denk olmayan birine verdi.

Yani, şehvet suyunun fesada sebep olacağı düşüncesi efendiyi korkuttu. Bu sebeple kızı evlendirme zorunluluğu ortaya çıktı. Bu korkudan dolayı efendi, kızını aceleyle bulduğu, kendisine denk ve uygun olmayan bir kocaya verdi.

Ya'ni, şehvet suyunun fesâda sebeb olacağı mülahazası efendiyi korkuttu. Binâenaleyh kızı evlendirmek zarûreti hâsıl oldu. Bu korkudan dolayı efendi kızı acele tedarik ettiği küfvü ve hemhâli olmayan bir kocaya verdi.

3714. Kıza dedi ki: "Bu yeni dâmâddan kendini perhîz et, hâmile olma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3714. Kıza dedi ki: "Bu yeni damattan kendini koru, hamile kalma!"

3715. “Zîrâ bu fakîrin akdi zaruretten nâşî idi. Bu garib sayılan için vefâ olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3715. "Çünkü bu fakirin akdi zaruretten kaynaklanıyordu. Bu garip sayılan için vefa olmaz!"

3716. "Ansızın kaçar, hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu mazlime olarak kalır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3716. "Ansızın kaçar, hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu mazlime olarak kalır!"

"Mazlime", mazlûma yapılan zulüm anlamındadır. Yani, "Ey kızım, bu fakire seni zorunluluk sebebiyle aceleyle nikâh ettim. Hâlbuki bu garip biridir, kimsesiz ve evi barkı yoktur. Bir gün bir şeyden sıkılarak ansızın kaçar gider. Ailenin hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu sana bir zulüm olarak kalır, uğraşır durursun!"

"Mazlime", mazlûma yapılan zulüm ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey kızım, bu fakîre seni zarûret sevkiyle acele nikâh ettim. Halbuki bu garibdir, kimsesiz ve evi barkı yoktur. Bir gün bir şeyden sıkılarak ansızın kaçar gider. Ailenin hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu sana bir zulüm olarak kalır, uğraşır durursun!"

3717. Kız dedi ki: "Ey baba, hizmet edeyim, senin nasihatin gönül kabul edici ve ganîmet sayılmıştır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3717. Kız dedi ki: "Ey baba, hizmet edeyim, senin nasihatin gönül kabul edici ve ganimet sayılmıştır!"

3718. Her iki günde bir, her üç günde bir o baba kendi kızına sakınmayı emrederdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3718. Her iki günde bir, her üç günde bir o baba kendi kızına sakınmayı emrederdi.

3719. Kız ansızın ondan hamile oldu. Çünkü kadın ve koca her iki, genç idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Kız ansızın ondan hamile oldu. Çünkü kadın ve koca her ikisi de genç idi.

3720. Onu babadan o gizli tuttu. Çocuk beş yâhud altı aylık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Onu babadan o gizli tuttu. Çocuk beş yahut altı aylık oldu.

3721. Zahir oldu, baba dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki ondan uzaklığı ihtiyar et?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Ortaya çıktı, baba dedi: "Bu nedir? Ben ondan uzak durmanı söylemedim mi?"

Yani, kızın gebeliği ortaya çıktı ve karnı büyüdü. Babası onu görünce kızına dedi: "Bu nedir? Ben sana kocandan hamile kalmamaya gayret et demedim mi!"

Ya'ni, kızın gebeliği zâhir oldu ve karnı büyüdü. Babası onu görünce kızına dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki, kocandan hâmile olmamağa gayret et!"

3722. "Benim bu vasiyetlerim ise hava oldu. Zîrâ nasihatim ve va'zım hiç fa-ideli olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. "Benim bu vasiyetlerim ise hava oldu. Çünkü nasihatim ve vaazım hiç faydalı olmadı."

3723. Dedi: "Baba, ben nasıl perhîz edeyim? Erkek ve kadın şübhesiz ateş ve pamuktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. Dedi: "Baba, ben nasıl perhiz edeyim? Erkek ve kadın şüphesiz ateş ve pamuktur."

3724. "Pamuğun ateşten sakınması nerededir? Yahud ateş içinde ne vakit hifz ve perhîz vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. "Pamuğun ateşten sakınması nerededir? Yahut ateş içinde ne zaman korunma ve sakınma vardır?"

"Pamuk ve ateş yan yana geldiği zaman, pamuğun ateşten sakınması mümkün değildir. Veyahut ateşin içine giren pamuğun kendisini koruması ve saklaması beklenemez."

"Pamuk ve ateş yan yana geldiği vakit, pamuğun ateşten sakınması kābil değildir. Veyâhud ateşin içine giren pamuğun kendisini muhafazası ve saklaması beklenemez."

3725. Dedi: "Ne vakit dedim ise ki, onun tarafına gitme; sen onun menîsini kabul edici olma, demek idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Dedi: "Ne zaman ki 'onun tarafına gitme' dedimse; sen onun menisini kabul edici olma, demekti!"

Babası cevaben kızına dedi: "Ne zaman ki 'onun tarafına gitme' dedimse, benim muradım, onunla cinsel ilişkiye girme, demek değildi. Aksine, cinsel ilişki hâlinde rahmine onun menisini kabul edici olma, demekti."

Babası cevâben kızına dedi: "Ne vakit onun tarafına gitme dedimse, benim murâdım, onunla cimâ' etme, demek değil idi. Belki cimâ' hâlinde rahmine onun menîsini kabûl edici olma, demek idi."

3719. Kız ansızın ondan hamile oldu. Çünkü kadın ve koca her iki, genç idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3719. Kız ansızın ondan hamile oldu. Çünkü kadın ve koca her ikisi de genç idi.

3720. Onu babadan o gizli tuttu. Çocuk beş yâhud altı aylık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3720. Onu babadan o gizli tuttu. Çocuk beş yahut altı aylık oldu.

3721. Zâhir oldu, baba dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki ondan uzaklığı ihtiyar et?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3721. Ortaya çıktı, baba dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki ondan uzak durmayı seç?"

Yani, kızın gebeliği ortaya çıktı ve karnı büyüdü. Babası onu görünce kızına dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki, kocandan hamile olmamaya gayret et!"

Ya'ni, kızın gebeliği zâhir oldu ve karnı büyüdü. Babası onu görünce kızına dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki, kocandan hâmile olmamağa gayret et!"

3722. "Benim bu vasiyetlerim ise hava oldu. Zîrâ nasihatim ve va'zım hiç fâideli olmadı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3722. Benim bu vasiyetlerim ise hava oldu. Çünkü nasihatim ve vaazım hiç faydalı olmadı.

3723. Dedi: "Baba, ben nasıl perhîz edeyim? Erkek ve kadın şübhesiz ateş ve pamuktur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3723. Dedi: "Baba, ben nasıl perhiz edeyim? Erkek ve kadın şüphesiz ateş ve pamuktur."

3724. "Pamuğun ateşten sakınması nerededir? Yâhud ateş içinde ne vakit hıfz ve perhîz vardır?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3724. "Pamuğun ateşten sakınması nerededir? Yahut ateş içinde ne zaman korunma ve sakınma vardır?"

Pamuk ve ateş yan yana geldiği zaman, pamuğun ateşten sakınması mümkün değildir. Yahut ateşin içine giren pamuğun kendisini koruması ve saklaması beklenemez.

"Pamuk ve ateş yan yana geldiği vakit, pamuğun ateşten sakınması kābil değildir. Veyâhud ateşin içine giren pamuğun kendisini muhâfazası ve saklaması beklenemez."

3725. Dedi: "Ne vakit dedim ise ki, onun tarafına gitme; sen onun menîsini kabul edici olma, demek idi!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3725. Dedi: "Ne zaman ki 'onun tarafına gitme' dedimse; sen onun menisini kabul edici olma, demekti!"

Babası cevaben kızına dedi: "Ne zaman ki 'onun tarafına gitme' dedimse, benim muradım, onunla cinsel ilişkiye girme, demek değildi. Aksine, cinsel ilişki hâlinde rahmine onun menisini kabul edici olma, demekti."

Babası cevâben kızına dedi: "Ne vakit onun tarafına gitme dedimse, benim murâdım, onunla cimâ' etme, demek değil idi. Belki cimâ' hâlinde rahmine onun menîsini kabûl edici olma, demek idi."

3726. Hâl ve inzal ve zevk zamanında gerek idi ki, kendini ondan çekesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Hâl ve inzal ve zevk zamanında gerek idi ki, kendini ondan çekesin!

Yani, "Eşinin inzal zamanında menisini rahminin dışına akıtmak için kendini geri çekmen gerekirdi."

Ya'ni, "Zevcinin inzâli zamânında menîsini rahminin hâricine akıtmak için kendini geri çekmen gerek idi."

3727. Dedi: "Ne vakit bilirim ki, onun inzali ne vakittir? Bu gizlidir be-gāyet mahfidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. Dedi: "Ne zaman bilirim ki, onun inzali ne zamandır? Bu, son derece gizlidir, çok saklıdır!"

Kızı babasına cevap olarak dedi: "Ben kendimi geri çekmek için eşimin inzali ne zaman olduğunu nasıl bilirim? Bu inzal hâli onun hâlidir ve hâl ise son derece gizlidir ve saklıdır. Onu ancak o hâlin sahibi bilir!"

Kızı babasına cevâben dedi: "Ben kendimi geri çekmek için zevcimin inzâli ne vakit olduğunu nasıl bilirim? Bu inzâl hâli onun hâlidir ve hâl ise gāyet gizlidir ve mahfidir. Onu ancak o hâlin sahibi bilir!"

3728. Dedi: "Onun gözü ne vakit dönerse, anla ki onun inzali vakti olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. Dedi: "Onun gözü ne zaman dönerse, anla ki onun boşalma vakti olur."

"Kelâpîse", lezzet yahut zayıflık ve gevşeklik yahut öfke sebebiyle gözün karası kaybolacak şekilde dönmesi anlamındadır. Yani, babası kızına cevap olarak dedi: "Kocanın gözü evlilik ilişkisi esnasında, zevkinin kemâlinden dolayı ne zaman gözü dönerse ve süzülürse anla ki onun boşalma vakti gelmiştir. İşte o zaman kendini geriye çek!"

"Kelâpîse", lezzet yâhud za'f ve gevşeklik veyâhud öfke sebebiyle gözün karası kaybolacak sûrette dönmesi ma'nâsınadır. Ya'ni, babası kızına cevâben dedi: "Zevcinin gözü muamele-i zevciyye esnasında kemâl-i zevkinden nâşî ne vakit gözü dönerse ve süzülürse anla ki onun inzâli vakti gelmiştir. İşte o vakit kendini geriye çek!"

3729. Dedi: "Onun kelâpîse oluncaya kadar benim bu iki kafir gözüm kör olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Dedi: "Onun kelâpîse oluncaya kadar benim bu iki kâfir gözüm kör olmuştur!"

"Gevr" kelimesi, Farsça "kâf" harfiyle olursa "mecusî ve kâfir" anlamındadır; ve eğer Arapça "kâf" harfiyle "kevr" (كور) olursa, "imar edilmeye uygun olmayan yer ve serap" anlamlarına gelir (Burhan Sözlüğü). Burada birinci şekil uygun görünür. "Kör" yani "a'mâ" anlamı uygun değildir. Çünkü zaten kör olan gözün kör olması anlamı zevksiz bir söz olur. Bazı nüshalarda bu ikinci mısra' "کور می گردد زشهوت چشم من" şeklindedir. Yani "Benim gözüm şehvetten kör olur" demektir. Anlamın özeti şudur: Kız, babasına cevaben dedi ki: "Kocamın gözü dönünceye kadar, cinsel ilişki esnasında benim iki kâfir gözüm şehvet zevkinden kör olmuştur. Bu sebeple benim onun gözünün döndüğünü görecek hâlim kalmıyor!"

"Gevr", kâf-ı Fârisî ile olursa "mecûsî ve kâfir” ma'nâsınadır; ve eğer kâf-i Arabi ile "kevr" (كور) olursa, ma'mûre olmaya kabiliyeti olmayan yer ve serâb" ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada birinci sûret münasib görünür. "Kür”, ya'ni "a'mâ" ma'nâsı münasib değildir. Zîrâ esâsen kör olan gözün kör olması ma'nâsı zevksiz bir söz olur. Ba'zı nüshalarda bu ikinci mısra' کور می گردد زشهوت چشم من sûretindedir. Ya'ni "Benim gözüm şehvetten kör olur" demektir. Hulâsa-i ma'nâ kız babasına cevâben dedi ki: "Zevcimin gözü dönünceye kadar muâmele esnasında benim iki kâfir gözüm zevk-i şehvetten kör olmuştur. Binâenaleyh benim onun gözünün döndüğünü görecek hâlim kalmıyor!"

3726. Hâl ve inzal ve zevk zamanında gerek idi ki, kendini ondan çekesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3726. Hâl ve inzal ve zevk zamanında gerek idi ki, kendini ondan çekesin!

Yani, "Eşinin inzal zamanında menisini rahminin dışına akıtmak için kendini geri çekmen gerekirdi."

Ya'ni, "Zevcinin inzâli zamânında menîsini rahminin hâricine akıtmak için kendini geri çekmen gerek idi."

3727. Dedi: "Ne vakit bilirim ki, onun inzali ne vakittir? Bu gizlidir be-gāyet mahfidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3727. Dedi: "Ne zaman bilirim ki, onun inzali ne zamandır? Bu, son derece gizlidir, çok saklıdır!"

Kızı babasına cevap olarak dedi: "Ben kendimi geri çekmek için eşimin inzali ne zaman olduğunu nasıl bilirim? Bu inzal hâli onun hâlidir ve hâl ise son derece gizlidir ve saklıdır. Onu ancak o hâlin sahibi bilir!"

Kızı babasına cevâben dedi: "Ben kendimi geri çekmek için zevcimin inzâli ne vakit olduğunu nasıl bilirim? Bu inzâl hâli onun hâlidir ve hâl ise gāyet gizlidir ve mahfidir. Onu ancak o hâlin sahibi bilir!"

3728. Dedi: "Onun gözü ne vakit dönerse, anla ki onun inzali vakti olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3728. Dedi: "Onun gözü ne zaman dönerse, anla ki onun boşalma vakti olur."

"Kelâpîse", lezzet yahut zayıflık ve gevşeklik yahut öfke sebebiyle gözün karası kaybolacak şekilde dönmesi anlamındadır. Yani, babası kızına cevap olarak dedi: "Kocanın gözü evlilik ilişkisi esnasında, zevkinin kemâlinden dolayı ne zaman gözü dönerse ve süzülürse anla ki onun boşalma vakti gelmiştir. İşte o zaman kendini geriye çek!"

"Kelâpîse", lezzet yâhud za'f ve gevşeklik veyâhud öfke sebebiyle gözün karası kaybolacak sûrette dönmesi ma'nâsınadır. Ya'ni, babası kızına cevâben dedi: "Zevcinin gözü muamele-i zevciyye esnasında kemâl-i zevkinden nâşî ne vakit gözü dönerse ve süzülürse anla ki onun inzâli vakti gelmiştir. İşte o vakit kendini geriye çek!"

3729. Dedi: "Onun kelâpîse oluncaya kadar benim bu iki kafir gözüm kör olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3729. Dedi: "Onun kelâpîse oluncaya kadar benim bu iki kâfir gözüm kör olmuştur!"

"Gevr" kelimesi, Farsça "kâf" harfiyle olursa "mecusî ve kâfir" anlamındadır; ve eğer Arapça "kâf" harfiyle "kevr" (كور) olursa, "imar edilmeye uygun olmayan yer ve serap" anlamlarına gelir (Burhan Sözlüğü). Burada birinci şekil uygun görünür. "Kör" yani "a'mâ" anlamı uygun değildir. Çünkü zaten kör olan gözün kör olması anlamı zevksiz bir söz olur. Bazı nüshalarda bu ikinci mısra' "کور می گردد زشهوت چشم من" şeklindedir. Yani "Benim gözüm şehvetten kör olur" demektir. Anlamın özeti şudur: Kız, babasına cevaben dedi ki: "Kocamın gözü dönünceye kadar, cinsel ilişki esnasında benim iki kâfir gözüm şehvet zevkinden kör olmuştur. Bu sebeple benim onun gözünün döndüğünü görecek hâlim kalmıyor!"

"Gevr", kâf-ı Fârisî ile olursa "mecûsî ve kâfir” ma'nâsınadır; ve eğer kâf-i Arabi ile "kevr" (كور) olursa, ma'mûre olmaya kabiliyeti olmayan yer ve serâb" ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada birinci sûret münasib görünür. "Kür”, ya'ni "a'mâ" ma'nâsı münasib değildir. Zîrâ esâsen kör olan gözün kör olması ma'nâsı zevksiz bir söz olur. Ba'zı nüshalarda bu ikinci mısra' کور می گردد زشهوت چشم من sûretindedir. Ya'ni "Benim gözüm şehvetten kör olur" demektir. Hulâsa-i ma'nâ kız babasına cevâben dedi ki: "Zevcimin gözü dönünceye kadar muâmele esnasında benim iki kâfir gözüm zevk-i şehvetten kör olmuştur. Binâenaleyh benim onun gözünün döndüğünü görecek hâlim kalmıyor!"

3730. Her bir hakîr olan akıl hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde sâbit değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Her bir zayıf akıl, hırs anında ve öfke ile savaş anında sabit değildir.

Yukarıdaki kıssa, bu şerefli beytin anlamını cisimleştiren ve canlandıran bir örnektir. Yani, kadının şehvetinin üstün geldiği anda nasıl ki gözü kör olup aklının tedbirinden âciz kaldıysa, her bir zayıf akıl ve bu aklın sahibi olan kimse de o kadın gibi, hırs anında ve öfke ile savaş anında o hırsın ve şehvetin ve gazabın mağlubu olur ve sebâtını koruyamaz; ve o kimsenin ruhu bu mağlubiyet yüzünden isyan suretine gebe kalır ve ölüm vasıtasıyla nefis ruhtan ayrıldığı vakit bu isyan çocuğu berzah âleminde ruhun başında bela ve zulüm olarak kalır.

Yukarıdaki kıssa bu beyt-i şerîfin ma'nâsını tecessüm ettiren ve canlandıran bir misâldir. Ya'ni, kadın şehvetinin galebesi vaktinde nasıl ki gözü kör olup aklının tedbîrinden âciz kaldıysa, her bir hakîr olan akıl ve bu aklın sâhibi olan kimse dahi o kadın gibi, hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde o hırsın ve şehvetin ve gazabın mağlûbu olur ve sebâtını muhafaza edemez; ve o kimsenin rûhu bu mağlûbiyet yüzünden sûret-i isyâna gebe kalır ve ölüm vâsıtasıyla nefis rûhtan ayrıldığı vakit bu isyan çocuğu âlem-i berzahta rûhun başında belâ ve mazlime olarak kalır.

3730. Her bir hakîr olan akıl hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde sabit de- [3736] ğildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3730. Her bir zayıf akıl, hırs vaktinde ve öfke ve savaş vaktinde sabit değildir.

Yukarıdaki kıssa, bu şerefli beytin anlamını cisimleştiren ve canlandıran bir örnektir. Yani, kadın şehvetinin üstün geldiği vakitte nasıl ki gözü kör olup aklının tedbirinden aciz kaldıysa, her bir zayıf akıl ve bu aklın sahibi olan kimse de o kadın gibi, hırs vaktinde ve öfke ve savaş vaktinde o hırsın ve şehvetin ve gazabın mağlubu olur ve sebatını koruyamaz; ve o kimsenin ruhu bu mağlubiyet yüzünden isyan suretine gebe kalır ve ölüm vasıtasıyla nefis ruhtan ayrıldığı vakit bu isyan çocuğu berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) ruhun başında bela ve zulüm olarak kalır.

Gölge besleyip mücahede (nefisle mücadele) etmiş olan o alçak sufinin zayıf kalpliliğinin ve gevşekliğinin vasfıdır ki, aşkın derdini ve dağını tatmamış ve avamın baş eğmesine ve el öpmesine ve hürmet ile bakmasına ve onlardan "Bugün zamanda sufi odur!" diye parmakla göstermesine mağrur olmuş ve bunun sarhoşu olmuş ve çocukların "Hastasın!" dedikleri o muallim gibi vehim (sanı) ile hasta olmuş ve bu vehim ile "Ben mücahidim, beni büyük pehlivan biliyorlar, gaziler ile gazaya gideyim, zahirde de hüner göstereyim! Zira cihat-ı ekberde (büyük cihat) müstesnayım, cihat-ı asgarın (küçük cihat) ise benim indimde ne yeri vardır?" diyerek aslanın hayalini görmüş ve cesurluklar yapmış ve aslanın hayaliyle bahadırlığın sarhoşu olmuş ve aslan kastı ile yüzünü ormana koymuş ve aslan hal diliyle “Hayır, öyle değildir, yakında bilirsiniz, sonra hayır, öyle değildir, muhakkak yakında bilirsiniz!" (Tekasür, 102/3-4) demiştir.

"Gölge beslemek"ten maksat, sufinin kendi enaniyetinde (benliğinde) ve varlığında müstağrak (kendini kaptırmış) olup bu vehmedilmiş olan varlığına ve enaniyetine hizmet etmesidir. Bu bahsin yukarıdaki beyte bağlılığı aşikar olduğundan ayrıntıya gerek yoktur. Muallimin vehim ile hasta olması kıssası III. cildin 1540 numaralı beytinden itibaren zikredilmiştir. كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلًّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (Tekasür, 102/3-4) ["Hayır, yakında öğreneceksiniz! Elbette yakında öğreneceksiniz!"] ayet-i kerimesinin tefsiri anlamı yine III. cildin 4108 numarasına denk gelen: اندر الهیکم بخوان این را کنون از پس کلا پس لَوْ تَعْلَمُون ["El-hakümü suresinde “Kella lev ta'lemûn"dan sonrasını oku da bunu ara, bul, anla!"] şerefli beytinde geçti.

Yukarıdaki kıssa bu beyt-i şerîfin ma'nâsını tecessüm ettiren ve canlandıran bir misâldir. Ya'ni, kadın şehvetinin galebesi vaktinde nasıl ki gözü kör olup aklının tedbîrinden âciz kaldıysa, her bir hakîr olan akıl ve bu aklın sâhibi olan kimse dahi o kadın gibi, hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde o hırsın ve şehvetin ve gazabın mağlûbu olur ve sebâtını muhafaza edemez; ve o kimsenin rûhu bu mağlûbiyet yüzünden sûret-i isyâna gebe kalır ve ölüm vâsıtasıyla nefis rûhtan ayrıldığı vakit bu isyan çocuğu âlem-i berzahta rûhun başında belâ ve mazlime olarak kalır.

Gölge besleyip mücâhede etmiş olan o alçak sûfînin zayıf kalbliliğinin ve gevşekliğinin vasfıdır ki, aşkın derdini ve dâğını tatmamış ve avâmın baş eğmesine ve el öpmesine ve hürmet ile bakmasına ve onlardan "Bugün zemânede sûfî odur!" diye parmakla göstermesine mağrûr olmuş ve bunun sarhoşu olmuş ve çocukların "Hastasın!" dedikleri o muallim gibi vehm ile hasta olmuş ve bu vehm ile "Ben mücâhidim, beni büyük pehlivan biliyorlar, gāzîler ile gazâya gideyim, zâhirde dahi hüner göstereyim! Zîrâ cihâd-ı ekberde müstesnâyım, cihâd-ı asgarın ise benim indimde ne mahalli vardır?" diyerek arslanın hayalini görmüş ve cesûrluklar yapmış ve arslanın hayaliyle bahadırlığın sarhoşu olmuş ve arslan kasdı ile yüzünü ormana koymuş ve arslan hâl diliyle “Hayır, öyle değildir, yakında bilirsiniz, sonra hayır, öyle değildir, muhakkak yakında bilirsiniz!" (Tekâsür, 102/3-4) demiştir.

"Gölge beslemek"ten murâd, sûfînin kendi enâniyetinde ve varlığında müstağrak olup bu mevhûm olan varlığına ve enâniyetine hizmet etmesidir. Bu bahsin yukarıki beyte merbûtiyeti âşikâr olduğundan tafsîle hâcet yoktur. Muallimin vehm ile hasta olması kıssası III. cildin 1540 numaralı beytinden i'tibâren zikr olunmuştur. كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلًّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (Tekasür, 102/3-4) ["Hayır, yakında öğreneceksiniz! Elbette yakında öğreneceksiniz!"] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı tefsîrisi yine III. cildin 4108 numarasına müsâdif olan: اندر الهیکم بخوان این را کنون از پس کلا پس لَوْ تَعْلَمُون ["El-hakümü sûresinde “Kella lev ta'lemûn"dan sonrasını oku da bunu ara, bul, anla!"] beyt-i şerîfinde geçti.

3731. Bir sufî orduyla gazaya gitti. Ansızın cenk kargaşalığı ve cenk geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Bir sûfî orduyla savaşa gitti. Ansızın savaş kargaşalığı ve savaş geldi.

"Katârîk", savaş vaktindeki kargaşalık ve gürültü demektir (Gıyâsü'l-Lügat).

"Katârîk", cenk vaktindeki kargaşalık ve gürültü demektir (Gıyâsü'l-Lügat).

3732. Sûfî, eşya ve çadır ve zayıflar ile kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Sûfî, eşya, çadır ve zayıflar ile kaldı. Atlılar savaş alanının safına kadar sürdüler.

"Be-nbüh"te "ba" iltisak edatıdır. "Enbüh", çokluk ve kalabalık anlamına gelen "enbûh"un kısaltılmışı olması mümkün olduğu gibi, "ba"nın zammı ve "nûn"un fethi ile "evin yükü ve eşyası" anlamına gelen "büne" (به) kelimesi de olması uygundur. Bu durumda "ba"nın elifi kelimenin ilk harfi olan "bâ"ya bağlanarak "be-bne" şeklinde okunur. "Ziâf", "zaîf"in çoğuludur. Yani, savaş kargaşalığı ve savaş ortaya çıkınca sûfî ordunun eşya kalabalığı, çadır ve zayıf olan fertler ile geride kaldı. Atlılar savaş alanının safına kadar ileriye sürdüler. "Mesâff", ism-i mekân olan "mesaff" kelimesinin çoğuludur. "Gideyim, görünürde de hüner göstereyim! Çünkü büyük cihadda müstesnayım, küçük cihadın ise benim yanımda ne yeri vardır?" diyerek aslanın hayalini görmüş ve cesurluklar yapmış ve aslanın hayaliyle bahadırlığın sarhoşu olmuş ve aslan kastı ile yüzünü ormana koymuş ve aslan hâl diliyle "Hayır, öyle değildir, yakında bilirsiniz, sonra hayır, öyle değildir, muhakkak yakında bilirsiniz!" (Tekâsür, 102/3-4) demiştir.

"Gölge beslemek"ten maksat, sûfînin kendi enâniyetinde (benliğinde) ve varlığında boğulup bu vehmedilmiş olan varlığına ve enâniyetine hizmet etmesidir. Bu bahsin yukarıdaki beyte bağlantısı açık olduğundan ayrıntılı açıklamaya gerek yoktur. Muallimin vehim (sanı) ile hasta olması kıssası III. cildin 1540 numaralı beytinden itibaren zikredilmiştir. كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلًّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (Tekasür, 102/3-4) ["Hayır, yakında öğreneceksiniz! Elbette yakında öğreneceksiniz!"] ayet-i kerîmesinin tefsirî anlamı yine III. cildin 4108 numarasına denk gelen: اندر الهیکم بخوان این را کنون از پس کلا پس لَوْ تَعْلَمُون ["El-hakümü sûresinde “Kella lev ta'lemûn"dan sonrasını oku da bunu ara, bul, anla!"] şerefli beytinde geçti.

"Be-nbüh"de "ba" edât-ı iltisakdır. "Enbüh", çokluk ve kalabalık ma'nâsına olan "enbûh"ün muhaffefi olmak câiz olduğu gibi, "ba"nın zammı ve "nûn”un fethi ile “evin yükü ve eşyası" ma'nâsına olan "büne" (به) kelimesi de olmak münasibdir. Bu sûrette "ba"nın elifi kelimenin ilk harfi olan “bâ"ya vasl olunarak "be-bne" sûretinde okunur. "Ziâf", "zaîf"in cem'idir. Ya'ni, cenk kargaşalığı ve cenk zuhûra gelince sûfî ordunun eşyâ kalabalığı ve çadır ve zayıf olan efrâd ile geride kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar ileriye sürdüler. "Mesâff", ism-i mekân olan “mesaff", kelimesinin cem'idir. gideyim, zâhirde dahi hüner göstereyim! Zîrâ cihâd-ı ekberde müstesnâyım, cihâd-ı asgarın ise benim indimde ne mahalli vardır?" diyerek arslanın hayalini görmüş ve cesûrluklar yapmış ve arslanın hayaliyle bahadırlığın sarhoşu olmuş ve arslan kasdı ile yüzünü ormana koymuş ve arslan hâl diliyle “Hayır, öyle değildir, yakında bilirsiniz, sonra hayır, öyle değildir, muhakkak yakında bilirsiniz!" (Tekâsür, 102/3-4) demiştir.

"Gölge beslemek"ten murâd, sûfînin kendi enâniyetinde ve varlığında müstağrak olup bu mevhûm olan varlığına ve enâniyetine hizmet etmesidir. Bu bahsin yukarıki beyte merbûtiyeti âşikâr olduğundan tafsîle hâcet yoktur. Muallimin vehm ile hasta olması kıssası III. cildin 1540 numaralı beytinden i'tibâren zikr olunmuştur. كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلًّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (Tekasür, 102/3-4) ["Hayır, yakında öğreneceksiniz! Elbette yakında öğreneceksiniz!"] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı tefsîrisi yine III. cildin 4108 numarasına müsâdif olan: اندر الهیکم بخوان این را کنون از پس کلا پس لَوْ تَعْلَمُون ["El-hakümü sûresinde “Kella lev ta'lemûn"dan sonrasını oku da bunu ara, bul, anla!"] beyt-i şerîfinde geçti.

3731. Bir sufî orduyla gazaya gitti. Ansızın cenk kargaşalığı ve cenk geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3731. Bir sûfî orduyla savaşa gitti. Ansızın savaş kargaşalığı ve savaş geldi.

"Katârîk", savaş vaktindeki kargaşalık ve gürültü demektir (Gıyâsü'l-Lügat).

"Katârîk", cenk vaktindeki kargaşalık ve gürültü demektir (Gıyâsü'l-Lügat).

3732. Sûfî, eşya ve çadır ve zayıflar ile kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3732. Sûfî, eşya, çadır ve zayıflar ile kaldı. Atlılar savaş alanının safına kadar sürdüler.

"Be-nbüh" kelimesinde "ba" bitişme edatıdır. "Enbüh", çokluk ve kalabalık anlamına gelen "enbûh" kelimesinin kısaltılmış hâli olabileceği gibi, "ba" harfinin ötreli ve "nun" harfinin üstünlü okunmasıyla "evin yükü ve eşyası" anlamına gelen "büne" (به) kelimesi de uygun düşer. Bu durumda "ba" harfinin elifi, kelimenin ilk harfi olan "bâ"ya bağlanarak "be-bne" şeklinde okunur. "Ziâf", "zaîf" kelimesinin çoğuludur. Yani, savaş kargaşası ve savaş ortaya çıkınca sûfî, ordunun eşya kalabalığı, çadır ve zayıf olan fertlerle geride kaldı. Atlılar savaş alanının safına kadar ileriye sürdüler. "Mesâff", ism-i mekân olan "mesaff" kelimesinin çoğuludur.

"Be-nbüh"de "ba" edât-ı iltisakdır. "Enbüh", çokluk ve kalabalık ma'nâsına olan "enbûh"ün muhaffefi olmak câiz olduğu gibi, "ba"nın zammı ve "nûn”un fethi ile “evin yükü ve eşyası" ma'nâsına olan "büne" (به) kelimesi de olmak münasibdir. Bu sûrette "ba"nın elifi kelimenin ilk harfi olan “bâ"ya vasl olunarak "be-bne" sûretinde okunur. "Ziâf", "zaîf"in cem'idir. Ya'ni, cenk kargaşalığı ve cenk zuhûra gelince sûfî ordunun eşyâ kalabalığı ve çadır ve zayıf olan efrâd ile geride kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar ileriye sürdüler. "Mesâff", ism-i mekân olan “mesaff", kelimesinin cem'idir.

3733. Toprağın ağırları yerde kaldılar. Sabıkların sabıkları ileri sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Toprağın ağırları yerde kaldılar. Öne geçenlerin öne geçenleri ileri sürdüler.

"Miskal", ağır yük demektir. İkinci mısrada Vâkıa suresinde bulunan وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرِّبُونَ (Vâkıa, 56/10-11) yani "İleriye gidenlerden ileriye gidenlerdir ki onlar mukarreblerdir (Allah'a yakın olanlardır)" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bunlardan kastedilen, Hakk yolunda canlarının kaygısından geçen ilahi âşıklardır ki, bunlar büyük cihadda en ileri giden topluluktur.

"Miskal", müskal, ağır yük demektir. İkinci mısra'da sûre-i Vâkıa'da olan وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرِّبُونَ (Vâkıa, 56/10-11) ya'ni "İleriye gidenlerden ileriye gidenlerdir ki onlar mukarreblerdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bunlardan murâd, Hak yolunda canlarının kaydından geçen uşşâk-ı ilâhiyyedir ki, bunlar cihâd-ı ekberde en ileri giden tâifedir.

3734. Cenkler edip muzaffer geldiler. Ganîmetler ile fâideli olarak geri dönmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Savaşlar edip muzaffer geldiler. Ganimetlerle faydalı olarak geri dönmüşlerdir.

Bu kıssada, küçük cihat olan zahirî savaş örneği ile nefsin kâfir sıfatlarıyla büyük cihatta bulunan yüce zatların hâli açıklanır. Hakk yolunun sâliki olan zatlardan bir kısmı, nefsin kâfir olan sıfatlarıyla savaşıp muzaffer olarak geldiler; ve nefse galip geldikten sonra cismaniyet âleminin hükümlerine manevî ganimetlerle geri döndüler ve faydalanmış oldular.

Bu kıssada cihâd-ı asgar olan harb-i sûrî misâli ile nefsin sıfât-ı kâfiresiyle cihâd-ı ekberde bulunan zevât-ı kirâmın hâli beyân buyrulur. Hak yolunun sâliki olan zevâttan bir kısmı, nefsin kâfir olan sıfatlarıyla harbedip muzaffer olarak geldiler; ve nefse galib geldikten sonra cismâniyet âleminin ahkâmına ganâim-i ma'neviyye ile geri döndüler ve fâidemend oldular.

3735. "Ey sûfî sen de!" diye armağan verdiler. O dışarıya attı, hiçbir şey almadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. "Ey sûfî sen de!" diye armağan verdiler. O dışarıya attı, hiçbir şey almadı.

"Armağan", tuhfe ve hediye demektir. Yani, üstün gelen gaziler muzaffer bir şekilde geri döndükleri zaman, savaş safına gidemeyip zayıflığından dolayı geride kalan sûfiye: "Ey sûfi, ganimet malından sen de al!" diye hediye verdiler. O sûfi onların verdiği hediyeden hiçbir şey almadı.

"Armağan", tuhfe ve hediye demektir. Ya'ni, galib gelen gāzîler muzafferen geri döndükleri vakit harb safına gidemeyip za'fından nâşî geride kalan sûfiye: “Ey sûfi, mâl-i ganâimden sen de al!" diye hediye verdiler. O sûfi onların verdiği hediyeden hiçbir şey almadı.

3736. Sonra ona dediler ki: "Niçin öfkelisin?" Dedi: "Ben gazâdan mahrûm kaldım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Sonra ona dediler ki: "Niçin öfkelisin?" Dedi: "Ben gazadan mahrum kaldım!"

Gaziler o sûfiye dediler ki: "Niçin öfkelendin de bizim verdiğimizi almadın?" Sûfi cevap olarak dedi: "Ben fiilen harpten mahrum kaldım. Kılıcımın hakkı olmadığı için verdiğinizi almadım!"

Gāzîler o sûfiye dediler ki: "Niçin öfkelendin de bizim verdiğimizi almadın?" Sûfi cevâben dedi: "Ben bilfiil harbden mahrûm kaldım. Kılıcımın hakkı olmadığı için verdiğinizi almadım!"

3737. Sufi o telattuftan hiç hoş olmadı. Zîra o, harb esnasında hançer çekici olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Sufi o nazik davranıştan hiç hoşlanmadı. Çünkü o, savaş esnasında hançer çekici olmadı.

3733. Toprağın ağırları yerde kaldılar. Sabıkların sabıkları ileri sürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3733. Ağır olanlar toprakta kaldılar. Öne geçenlerin öne geçenleri ileri sürdüler.

"Miskal", ağır yük demektir. İkinci mısrada Vâkıa Suresi'nde geçen وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرِّبُونَ (Vakia, 56/10-11) yani "İleriye gidenlerden ileriye gidenlerdir ki onlar mukarreblerdir (Allah'a yakın olanlardır)" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bunlardan kastedilen, Hak yolunda canlarının kaygısından geçen ilahi âşıklardır ki, bunlar en büyük cihadda (nefisle mücadelede) en ileri giden topluluktur.

"Miskal", مثقل, ağır yük demektir. İkinci mısra'da sûre-i Vâkia'da olan والسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرِّبُونَ (Vakia, 56/10-11) ya'ni "İleriye gidenlerden ileriye gidenlerdir ki onlar mukarreblerdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bunlardan murâd, Hak yolunda canlarının kaydından geçen uşşâk-ı ilâhiyyedir ki, bunlar cihâd-1 ekberde en ileri giden tâifedir.

3734. Cenkler edip muzaffer geldiler. Ganîmetler ile fâideli olarak geri dönmüşlerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3734. Savaşlar edip muzaffer geldiler. Ganimetlerle faydalı olarak geri dönmüşlerdir.

Bu kıssada, küçük cihat olan zahirî savaş örneği ile nefsin kâfir sıfatlarıyla büyük cihatta bulunan yüce kişilerin hâli açıklanır. Hakk yolunun sâliki (Hakk Yolcusu) olan kişilerden bir kısmı, nefsin kâfir olan sıfatlarıyla savaşıp muzaffer olarak geldiler; ve nefse üstün geldikten sonra bedensel âlemin hükümlerine manevî ganimetlerle geri döndüler ve faydalı oldular.

Bu kıssada cihâd-1 asgar olan harb-i sûrî misâli ile nefsin sıfât-ı kâfiresiyle cihâd-ı ekberde bulunan zevât-ı kirâmın hâli beyân buyrulur. Hak yolunun sâliki olan zevâttan bir kısmı, nefsin kâfir olan sıfatlarıyla harbedip muzaffer olarak geldiler; ve nefse galib geldikten sonra cismâniyet âleminin ahkâmına ganâim-i ma'neviyye ile geri döndüler ve fâidemend oldular.

3735. "Ey sûfî sen de!" diye armağan verdiler. O dışarıya attı, hiçbir şey almadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3735. "Ey sûfî sen de!" diye armağan verdiler. O dışarıya attı, hiçbir şey almadı.

"Armağan", tuhfe ve hediye demektir. Yani, üstün gelen gaziler muzaffer bir şekilde geri döndükleri zaman, savaş safına gidemeyip zayıflığından dolayı geride kalan sûfiye: "Ey sûfi, ganimet malından sen de al!" diye hediye verdiler. O sûfi onların verdiği hediyeden hiçbir şey almadı.

"Armağan", tuhfe ve hediye demektir. Ya'ni, galib gelen gāzîler muzafferen geri döndükleri vakit harb safına gidemeyip za'fından nâşî geride kalan sûfiye: “Ey sûfi, mâl-i ganâimden sen de al!" diye hediye verdiler. O sûfi onların verdiği hediyeden hiçbir şey almadı.

3736. Sonra ona dediler ki: "Niçin öfkelisin?" Dedi: "Ben gazâdan mahrûm kaldım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3736. Sonra ona dediler ki: "Niçin öfkelisin?" Dedi: "Ben gazadan mahrum kaldım!"

Gaziler o sûfiye dediler ki: "Niçin öfkelendin de bizim verdiğimizi almadın?" Sûfi cevap olarak dedi: "Ben fiilen harpten mahrum kaldım. Kılıcımın hakkı olmadığı için verdiğinizi almadım!"

Gāzîler o sûfiye dediler ki: "Niçin öfkelendin de bizim verdiğimizi almadın?" Sûfi cevâben dedi: "Ben bilfiil harbden mahrûm kaldım. Kılıcımın hakkı olmadığı için verdiğinizi almadım!"

3737. Sufi o telattuftan hiç hoş olmadı. Zîra o, harb esnasında hançer çekici olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3737. Sufi o iltifattan hiç hoşlanmadı. Çünkü o, savaş esnasında hançer çekici olmadı.

Sufi, bir hizmet karşılığı olmayan, arkadaşlarının o iltifatından asla memnun olmadı. Çünkü o, savaş esnasında fiilen hançerini kullanıp savaşa iştirak etmiş değildi.

Sûfî bir hizmet mukābilinde olmayan, arkadaşlarının o telattufundan aslâ memnûn olmadı. Çünki o harb esnâsında fiilen hançerini kullanıp harbe iştirâk etmiş değildi.

3738. Binâenaleyh ona dediler ki: “Esîr getirdik, o birini öldürmek için sen tut!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Bu sebeple ona dediler ki: “Esir getirdik, sen birini öldürmek için tut!”

Bunun üzerine arkadaşları sûfîye dediler ki: “Mâdemki fiilen savaşa katılamadığından dolayı üzgünsün, bu arzunun dahi gerçekleşmesi için işte sana bir esir getirdik; o esiri de sen al öldürmek için!”

Bunun üzerine arkadaşları sûfîye dediler ki: “Mâdemki fiilen harbe iştirâk edemediğinden dolayı mükeddersin, bu emelin dahi hâsıl olmak için işte sana bir esîr getirdik; öldürmek için o esîri de sen al!”

3739. “Sen dahi gazi olman için onun başını kes!” Sûfî biraz kalbi kuvvetli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. “Sen de gazi olman için onun başını kes!” Sûfî biraz kalbi kuvvetli oldu.

3740. Zîrâ suyun abdestte parlaklığı vardır. Vaktâki o olmadı, teyemmüm et- [3746] mek lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Çünkü suyun abdestte parlaklığı vardır. O olmadığı zaman, teyemmüm etmek uygundur.

Eli bağlı olan esiri öldürmek suretiyle gazi olmak, teyemmüm suretiyle abdest almaya benzetilmiştir.

Eli bağlı olan esîri öldürmek sûretiyle gazi olmak, teyemmüm sûretiyle abdest almağa teşbîh buyrulmuştur.

3741. O sûfî gazâ getirmek için bağlanmış esîri çadırın arkasına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. O sûfî, gazâ getirmek için bağlanmış esîri çadırın arkasına götürdü.

O, zayıflığından dolayı geride kalan sûfî, arkadaşlarının eli bağlı olarak kendisine verdikleri esîri, fiilen gazâya ve harbe katılmış olmak için, öldürmek üzere çadırın arkasına götürdü.

O, za’fından nâşî arkada kalan sûfî, arkadaşlarının eli bağlı olarak kendisine verdikleri esîri fiilen gazâya ve harbe iştirâk etmiş olmak için, öldürmek üzere çadırın arkasına götürdü.

3742. O sûfî orada esîr ile geç kaldı. Kavim dediler ki: “Fakîr orada geç kaldı!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. O sûfî orada esir ile geç kaldı. Kavim dediler ki: “Fakir orada geç kaldı!”

Sûfî, eli bağlı esir ile çadırın arkasında uzun süre kaldı. Arkadaşları olan gaziler dediler ki: “Bu fakir sûfî esiri öldürüp gelecekti. Bir esiri öldürmek bu kadar sürmez, o geç kaldı?”

Sûfî eli bağlı esîr ile çadırın arkasında uzun müddet kaldı. Arkadaşları olan gāzîler dediler ki: “Bu fakîr sûfî esîri öldürüp gelecek idi. Bir esîri öldürmek bu kadar sürmez, o geç kaldı?”

3743. “İki eli bağlanmış kâfir o öldürülmeğe yarar. Onun boğazlanması için mûcib-i te’hîr nedir?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. “İki eli bağlanmış kâfir o öldürülmeye yarar. Onun boğazlanması için geciktirme sebebi nedir?”

Sûfi, bir hizmet karşılığı olmayan arkadaşlarının o iltifatından asla memnun olmadı. Çünkü o, savaş esnasında fiilen hançerini kullanıp savaşa katılmış değildi.

Sûfi bir hizmet mukābilinde olmayan, arkadaşlarının o telattufundan aslâ memnûn olmadı. Çünki o harb esnasında fiilen hançerini kullanıp harbe iştirâk etmiş değildi.

3738. Binâenaleyh ona dediler ki: "Esîr getirdik, o birini öldürmek için sen tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3738. Bu sebeple ona dediler ki: "Esir getirdik, sen birini öldürmek için tut!"

Bunun üzerine arkadaşları sûfiye dediler ki: "Mademki fiilen savaşa katılamadığından dolayı üzgünsün, bu isteğin de gerçekleşmesi için işte sana bir esir getirdik; o esiri de sen al öldürmek için!"

Bunun üzerine arkadaşları sûfiye dediler ki: "Mâdemki fiilen harbe iştirak edemediğinden dolayı mükeddersin, bu emelin dahi hâsıl olmak için işte sana bir esîr getirdik; öldürmek için o esîri de sen al!"

3739. "Sen dahi gāzi olman için onun başını kes!" Sûfî biraz kalbi kuvvetli oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3739. "Sen de gazi olman için onun başını kes!" Sûfî biraz kalbi kuvvetli oldu.

3740. Zîra suyun abdestte parlaklığı vardır. Vaktaki o olmadı, teyemmüm et-[3746] mek lâyıktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3740. Çünkü suyun abdestte parlaklığı vardır. O olmadığı zaman, teyemmüm etmek uygundur.

Eli bağlı olan esiri öldürmek suretiyle gazi olmak, teyemmüm suretiyle abdest almaya benzetilmiştir.

Eli bağlı olan esîri öldürmek sûretiyle gāzi olmak, teyemmüm sûretiyle abdest almağa teşbîh buyrulmuştur.

3741. O sûfî gaza getirmek için bağlanmış esîri çadırın arkasına götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3741. O sûfî, gaza getirmek için bağlanmış esiri çadırın arkasına götürdü.

O, zayıflığından dolayı geride kalan sûfî, arkadaşlarının eli bağlı olarak kendisine verdikleri esiri, fiilen gazaya ve harbe katılmış olmak için, öldürmek üzere çadırın arkasına götürdü.

O, za'fından nâşî arkada kalan sûfi, arkadaşlarının eli bağlı olarak kendisine verdikleri esîri fiilen gazâya ve harbe iştirak etmiş olmak için, öldürmek üzere çadırın arkasına götürdü.

3742. O sûfî orada esîr ile geç kaldı. Kavim dediler ki: "Fakîr orada geç kaldı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3742. O sûfî orada esir ile geç kaldı. Kavim dediler ki: "Fakir orada geç kaldı!"

Sûfî, eli bağlı esir ile çadırın arkasında uzun süre kaldı. Arkadaşları olan gâzîler dediler ki: "Bu fakir sûfî esiri öldürüp gelecekti. Bir esiri öldürmek bu kadar sürmez, o geç kaldı?"

Sûfi eli bağlı esîr ile çadırın arkasında uzun müddet kaldı. Arkadaşları olan gāzîler dediler ki: "Bu fakîr sûfi esîri öldürüp gelecek idi. Bir esîri öldürmek bu kadar sürmez, o geç kaldı?"

3743. "İki eli bağlanmış kafir o öldürülmeğe yarar. Onun boğazlanması için mûcib-i te'hîr nedir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3743. "İki eli bağlanmış kâfir o öldürülmeye yarar. Onun boğazlanması için gecikmeye sebep olan nedir?"

"Bismil", boğazlamak demektir. Gaziler dediler ki: "İki eli bağlanmış olan kâfir ancak öldürülmeye lâyık bir şeydir. Başka işi yoktur. Onun boğazlanması için acaba gecikmeye sebep olan şey nedir?" Bu hususta merakta kaldılar.

"Bismil", boğazlamak demektir. Gāzîler dediler ki: "İki eli bağlanmış olan kâfir ancak öldürülmeğe lâyık bir şeydir. Başka işi yoktur. Onun boğazlanması için acabâ te'hîre sebeb olan şey nedir?" Bu husûsta merakta kaldılar.

3744. O biri tefahhus hususunda onun arkasından geldi. Kâfiri onun üstünde gördü,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. O biri araştırma hususunda onun arkasından geldi. Kâfiri onun üstünde gördü,

Gazilerden biri, gecikmenin sebebini araştırmak için sûfînin arkasından geldi, elleri bağlı kâfir esiri, sûfînin üstüne çıkmış bir hâlde gördü.

Gāzîlerden biri sebeb-i te'hîri tahkîk için sûfînin arkasından geldi, eli bağlı kâfir esîri, sûfinin üstüne çıkmış bir hâlde gördü.

3745. Bir dişinin üstünde erkek gibi; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Bir dişinin üstünde erkek gibi; ve o esir bir aslan gibi o fakirin üstünde yatmış.

Bu beytin birinci mısraı yukarıdaki beytin ikinci mısraının devamıdır. Yani, araştıran kimse kâfiri bir dişinin üstündeki erkek gibi sûfînin üstünde gördü; ve o esir bir aslan gibi o fakirin üstünde yatmış idi.

Bu beytin birinci mısra'ı yukarıkı beytin ikinci mısra'ının mâba'didir. Ya'ni, tefahhus eden kimse kâfiri bir dişinin üstündeki erkek gibi sûfînin üstünde gördü; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış idi.

3746. O elleri bağlı olarak inâd-ı fikrinden dolayı sûfînin boğazını çiğner idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. O, elleri bağlı olarak, fikrinin inadından dolayı sûfînin boğazını çiğner idi.

"Sır" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "fikir ve hayal" anlamı uygundur. Yani o, elleri bağlı kâfir, düşmanlık inadının fikir ve hayalinden dolayı sûfînin boğazını çiğner idi.

"Sır" kelimesinin birçok ma'nâları vardır. Burada "fikir ve hayal" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni o elleri bağlı kâfir düşmanlık inadının fikir ve hayalinden dolayı sûfinin boğazını çiğner idi.

3747. Kâfir dişiyle onun boğazını çiğner idi. Sûfî alta düşmüş ve aklı gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Kâfir dişiyle onun boğazını çiğniyordu. Hakk Yolcusu alta düşmüş ve aklı gitmişti.

3748. Kâfir eli bağlı olarak onun boğazını bir kedi gibi mızraksız mecrûh etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Kâfirin eli bağlı olarak onun boğazını bir kedi gibi mızraksız yaralamış idi.

"Harbe", süngü dedikleri savaş aletinin kısası, "kısa mızrak" demektir.

"Harbe", süngü dedikleri âlet-i harbin kısası, "kısa mızrak" demektir.

3749. Esîr onu dişiyle yarı ölü etmiş. O fakîrin boğazından onun sakalı pürhûn olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. Esir onu dişiyle yarı ölü etmiş. O fakirin boğazından onun sakalı kan içinde kalmış idi.

"Bismil", boğazlamak demektir. Gaziler dediler ki: "İki eli bağlanmış olan kâfir ancak öldürülmeye layık bir şeydir. Başka işi yoktur. Onun boğazlanması için acaba gecikmeye sebep olan şey nedir?" Bu hususta merakta kaldılar.

"Bismil", boğazlamak demektir. Gāzîler dediler ki: "İki eli bağlanmış olan kâfir ancak öldürülmeğe lâyık bir şeydir. Başka işi yoktur. Onun boğazlanması için acabâ te'hîre sebeb olan şey nedir?" Bu husûsta merakta kaldılar.

3744. O biri tefahhus hususunda onun arkasından geldi. Kâfiri onun üstünde gördü,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3744. O biri araştırma hususunda onun arkasından geldi. Kâfiri onun üstünde gördü,

Gazilerden biri, gecikmenin sebebini araştırmak için sûfînin arkasından geldi, elleri bağlı kâfir esiri, sûfînin üstüne çıkmış bir hâlde gördü.

Gāzîlerden biri sebeb-i te'hîri tahkîk için sûfînin arkasından geldi, eli bağlı kâfir esîri, sûfinin üstüne çıkmış bir hâlde gördü.

3745. Bir dişinin üstünde erkek gibi; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3745. Bir dişinin üstünde erkek gibi; ve o esir bir aslan gibi o fakirin üstünde yatmış.

Bu beytin birinci mısraı yukarıdaki beytin ikinci mısraının devamıdır. Yani, araştıran kimse kâfiri bir dişinin üstündeki erkek gibi sûfînin üstünde gördü; ve o esir bir aslan gibi o fakirin üstünde yatmış idi.

Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıkı beytin ikinci mısrâ'ının mâba'didir. Ya'ni, tefahhus eden kimse kâfiri bir dişinin üstündeki erkek gibi sûfînin üstünde gördü; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış idi.

3746. O elleri bağlı olarak inâd-ı fikrinden dolayı sûfînin boğazını çiğner idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3746. O, elleri bağlı olarak, fikrinin inadından dolayı sûfînin boğazını çiğnerdi.

"Sır" kelimesinin birçok anlamı vardır. Burada "fikir ve hayal" anlamı uygundur. Yani o, elleri bağlı kâfir, düşmanlık inadının fikir ve hayalinden dolayı sûfînin boğazını çiğnerdi.

"Sır" kelimesinin birçok ma'nâları vardır. Burada "fikir ve hayal" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni o elleri bağlı kâfır düşmanlık inadının fikir ve hayalinden dolayı sûfinin boğazını çiğner idi.

3747. Kâfir dişiyle onun boğazını çiğner idi. Sûfî alta düşmüş ve aklı gitmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3747. Kâfir dişiyle onun boğazını çiğniyordu. Hakk Yolcusu alta düşmüş ve aklı gitmişti.

3748. Kâfir eli bağlı olarak onun boğazını bir kedi gibi mızraksız mecrûh etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3748. Kâfirin eli bağlı olarak onun boğazını bir kedi gibi mızraksız yaralamış idi.

"Harbe", süngü dedikleri savaş aletinin kısası, "kısa mızrak" demektir.

"Harbe", süngü dedikleri âlet-i harbin kısası, "kısa mızrak" demektir.

3749. Esîr onu dişiyle yarı ölü etmiş. O fakîrin boğazından onun sakalı pür-hûn olmuş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3749. Esir onu dişiyle yarı ölü etmiş. O fakirin boğazından onun sakalı kan içinde kalmış idi.

Esir o sûfiyi dişiyle ısırmak suretiyle yarı ölmüş bir hâle getirmiş ve o fakir sûfinin boğazındaki diş yaralarından akan kan sakalını kanlar içinde bırakmış idi.

Esîr o sûfiyi dişiyle ısırmak sûretiyle yarı ölmüş bir hâle getirmiş ve o fakîr sûfinin boğazındaki diş yaralarından akan kan sakalını kanlar içinde bırakmış idi.

3750. Senin gibi; eli bağlı olan nefsin elinden o sufî gibi baygın ve mağlûb oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Senin gibi; eli bağlı olan nefsin elinden o sûfî gibi baygın ve mağlûp oldun.

[3756] Yani, ey cismanî olan Müslüman, sûfînin hâli senin hâline benzer. Senin kâfir olan nefsini şeriat hükümleri ile bağlamışlar ve "Öldür!" diye senin eline vermişlerdir. Halbuki seni, o sûfî gibi, o bağlı olan nefis, dişleri mesâbesinde olan sıfatlarıyla yere yatırmış ve ruhunun boynunu ısırdı. Onun elinde baygın ve mağlûp bir hâlde kaldın.

[3756] Ya'ni, ey cismânî olan müslüman, sûfinin hâli senin hâline benzer. Senin kâfir olan nefsini ahkâm-ı şer'iyye ile bağlamışlar ve "Öldür!" diye senin eline vermişlerdir. Halbuki seni, o sufi gibi, o bağlı olan nefis, dişleri mesâbesinde olan sıfatlarıyla yere yatırmış ve ruhunun boynunu ısırdı. Onun elinde baygın ve mağlûb bir hâlde kaldın.

3751. Ey, senin mezhebin bir küçük tepeden aciz olmuş olan kimse, senin önünde yüz binlerce dağlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Ey, senin mezhebin küçük bir tepeden aciz kalmış olan kimse, senin önünde yüz binlerce dağlar vardır.

"Tell", "küçük tepe" anlamına gelir ve bundan maksat, şeriata karşı gelmekten ibaret olan nefsin sıfatıdır. "Dağlar"dan maksat ise, cismanî, ruhanî, melekî, melekûtî ve ceberûtî olan perdelerdir ki, bu perdeler kalkmadıkça ilahî mertebeye ulaşmak mümkün değildir. Yani, ey küçük bir tepecik mesabesinde olan nefsin muhalefet sıfatından, mezhebi ve dini selametten aciz kalmış olan kimse, senin önünde asıl istenen ilahî mertebeye kadar her biri dağlar gibi olan cismanî, ruhanî, melekî, melekûtî ve ceberûtî perdeler ve geçitler vardır.

"Tell", "küçük tepe" ma'nâsına olup bundan murâd, şer'e muhalefetten ibâret olan nefsin sıfatıdır. "Dağlar"dan murâd, cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî olan hicablardır ki, bu hicablar kalkmadıktan sonra mertebe-i lâhûtiyyete vusûl kābil değildir. Ya'ni, ey bir tepecik mesâbesinde olan nefsin sıfat-ı muhalefetinden, mezhebi ve dîni selâmetten âciz kalmış olan kimse, senin önünde matlûb-i aslî olan lâhûtiyet mertebesine kadar her biri dağlar gibi olan cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî hicâblar ve geçitler vardır.

3752. Korkudan dolayı bu kadar yığından öldün. Dağ gibi olan akabeler üzerine nasıl gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Korkudan dolayı bu kadar yığından öldün. Dağ gibi olan geçitler üzerine nasıl gidersin?

"Harpüşte", toprak yığını; “şükûh”, korku; “ukbe” (عقبه), güç yollar, geçitler demektir. Yani, toprak yığını olan bedeninin korkusundan dolayı riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yapmaktan vazgeçtin ve bu korkudan dolayı baygın bir hâle geldin. Maksada ulaşıncaya kadar önündeki dağ gibi olan güç yollardan ve geçitlerden nasıl geçip gidebilirsin?

"Harpüşte", toprak yığını; “şükûh”, korku; “ukbe” (عقبه), güç yollar, geçitler demektir. Ya'ni, toprak yığını olan cisminin korkusundan dolayı riyâzetten ve mücâhededen vazgeçtin ve bu korkudan dolayı baygın bir hâle geldin. Maksada vâsıl oluncaya kadar önündeki dağ gibi olan güç yollardan ve geçitlerden nasıl geçip gidebilirsin?

3753. Gāzīler o saatte hamiyetten nâşî kâfiri amansız kılıç ile öldürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. Gaziler o saatte hamiyetten (din ve vatan gayretinden) dolayı kâfiri amansız kılıç ile öldürdüler.

Esir o sûfiyi dişiyle ısırmak suretiyle yarı ölmüş bir hâle getirmişti ve o fakir sûfinin boğazındaki diş yaralarından akan kan sakalını kanlar içinde bırakmıştı.

Esîr o sûfiyi dişiyle ısırmak sûretiyle yarı ölmüş bir hâle getirmiş ve o fakîr sûfinin boğazındaki diş yaralarından akan kan sakalını kanlar içinde bırakmış idi.

3750. Senin gibi; eli bağlı olan nefsin elinden o sufî gibi baygın ve mağlûb oldun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3750. Senin gibi; eli bağlı olan nefsin elinden o sûfî gibi baygın ve mağlûp oldun.

[3756] Yani, ey cismanî olan Müslüman, sûfînin hâli senin hâline benzer. Senin kâfir olan nefsini şeriat hükümleri ile bağlamışlar ve "Öldür!" diye senin eline vermişlerdir. Halbuki seni, o sûfî gibi, o bağlı olan nefis, dişleri mesâbesinde olan sıfatlarıyla yere yatırmış ve ruhunun boynunu ısırdı. Onun elinde baygın ve mağlûp bir hâlde kaldın.

[3756] Ya'ni, ey cismânî olan müslüman, sûfinin hâli senin hâline benzer. Senin kâfir olan nefsini ahkâm-ı şer'iyye ile bağlamışlar ve "Öldür!" diye senin eline vermişlerdir. Halbuki seni, o sufi gibi, o bağlı olan nefis, dişleri mesâbesinde olan sıfatlarıyla yere yatırmış ve ruhunun boynunu ısırdı. Onun elinde baygın ve mağlûb bir hâlde kaldın.

3751. Ey, senin mezhebin bir küçük tepeden aciz olmuş olan kimse, senin önünde yüz binlerce dağlar vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3751. Ey, senin mezhebin küçük bir tepeden aciz kalmış olan kimse, senin önünde yüz binlerce dağlar vardır.

"Tell", "küçük tepe" anlamına gelir ve bundan maksat, şeriata karşı gelmekten ibaret olan nefsin sıfatıdır. "Dağlar"dan maksat ise, cismanî, ruhanî, melekî, melekûtî ve ceberûtî olan perdelerdir ki, bu perdeler kalkmadıkça ilahî mertebeye ulaşmak mümkün değildir. Yani, ey küçük bir tepecik mesabesinde olan nefsin muhalefet sıfatından, mezhebi ve dini selametten aciz kalmış olan kimse, senin önünde asıl istenen ilahî mertebeye kadar her biri dağlar gibi olan cismanî, ruhanî, melekî, melekûtî ve ceberûtî perdeler ve geçitler vardır.

"Tell", "küçük tepe" ma'nâsına olup bundan murâd, şer'e muhalefetten ibâret olan nefsin sıfatıdır. "Dağlar"dan murâd, cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî olan hicablardır ki, bu hicablar kalkmadıktan sonra mertebe-i lâhûtiyyete vusûl kābil değildir. Ya'ni, ey bir tepecik mesâbesinde olan nefsin sıfat-ı muhalefetinden, mezhebi ve dîni selâmetten âciz kalmış olan kimse, senin önünde matlûb-i aslî olan lâhûtiyet mertebesine kadar her biri dağlar gibi olan cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî hicâblar ve geçitler vardır.

3752. Korkudan dolayı bu kadar yığından öldün. Dağ gibi olan akabeler üzerine nasıl gidersin?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3752. Korkudan dolayı bu kadar yığından öldün. Dağ gibi olan geçitler üzerine nasıl gidersin?

"Harpüşte", toprak yığını; “şükûh”, korku; “ukbe” (عقبه), güç yollar, geçitler demektir. Yani, toprak yığını olan bedeninin korkusundan dolayı riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) yapmaktan vazgeçtin ve bu korkudan dolayı baygın bir hâle geldin. Maksada ulaşıncaya kadar önündeki dağ gibi olan güç yollardan ve geçitlerden nasıl geçip gidebilirsin?

"Harpüşte", toprak yığını; “şükûh”, korku; “ukbe” (عقبه), güç yollar, geçitler demektir. Ya'ni, toprak yığını olan cisminin korkusundan dolayı riyâzetten ve mücâhededen vazgeçtin ve bu korkudan dolayı baygın bir hâle geldin. Maksada vâsıl oluncaya kadar önündeki dağ gibi olan güç yollardan ve geçitlerden nasıl geçip gidebilirsin?

3753. Gāzīler o saatte hamiyetten nâşî kâfiri amansız kılıç ile öldürdüler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3753. Gaziler o saatte hamiyetten dolayı kâfiri amansız kılıç ile öldürdüler.

"Gaziler"den maksat, insân-ı kâmillerdir. "Hamiyet", ar (namus, şeref) yönünden bir kişinin öfkelenmesi demektir ki, eğer bu öfke ilahi rıza için olursa övülmüş hamiyettir ve eğer Allah'tan başkası için olursa yerilmiş hamiyettir. Bu şerefli beyitte, cismani muhabbetinden (bedensel sevgisinden) vazgeçememiş olan zahidin kurtuluş yolunun, ancak bir insân-ı kâmilin himmetiyle (manevi yardımıyla) olduğuna işaret buyrulur.

"Gāzîler"den murâd, kâmillerdir. "Hamiyyet", âr cihetinden bir kimsenin öfkelenmesi demektir ki, eğer bu öfke rızâ-yı ilâhî için olursa hamiyyet-i mahmûdedir ve eğer Hakk'ın gayrı için olursa hamiyyet-i mezmûmedir. Bu beyt-i şerîfde muhabbet-i cismâniyyesinden fâriğ olamamış olan zâhidin cihet-i halâsı, ancak bir kâmilin himmetiyle olduğuna işâret buyrulur.

3754. Baygınlıktan ve uykudan akla gelmek için süfînin yüzüne gül suyu vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. Baygınlıktan ve uykudan akla gelmek için sûfînin yüzüne gül suyu vurdular.

3755. Vaktaki kendine geldi, o kavmi gördü. Sonra sordular ki: "Mâcerâ nasıl oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Vaktaki kendine geldi, o kavmi gördü. Sonra sordular ki: "Mâcerâ nasıl oldu?"

Vaktaki sûfi ayıldı, başucunda o gazileri gördü; sonra o gaziler sûfiye sordular ki: "Meydana gelen olay nasıl oldu?"

Vaktāki sûfi ayıldı, baş ucunda o gāzîleri gördü; sonra o gāzîler sûfiye sordular ki: "Cereyân eden vak'a nasıl oldu?"

3756. "Ey azîz Allah Allah bu ne haldir? Ne şeyden böyle bihûş oldun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. "Ey aziz, Allah Allah bu ne hâldir? Ne şeyden böyle kendinden geçtin?"

"Allah Allah!" şaşkınlık içindir. "Ey aziz, şaşırdık, bu ne hâldir? Ne şeyden dolayı böyle baygın bir hâle geldin?"

"Allah Allah!" taaccüb içindir. "Ey azîz, taaccüb ettik, bu ne haldir? Ne şeyden dolayı böyle baygın bir hâle geldin?"

3757. "Eli bağlı, yarı ölmüş esîrden böyle baygın ve aşağıya düştün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. "Eli bağlı, yarı ölmüş esirden böyle baygın ve aşağıya düştün?"

3758. Dedi: "Vaktaki öfke ile onun başına kasdettim, o şûh-çeşm bana acib baktı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Dedi: "Vaktaki öfke ile onun başına kasdettim, o şûh-çeşm bana acib baktı!"

"Turfe", acayip ve garip şey, "şûh-çeşm", hayâsız ve cüretkâr demektir. Yani, sûfi gazilerin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Ben öfkeyle o kâfir esirin başını kesmeye yöneldiğim zaman, o cüretkâr bana acayip bir şekilde baktı!"

"Turfe", acîb ve garîb şey, "şûh-çeşm", hayâsız ve cür'etkâr demektir. Ya'ni, sûfi gāzîlerin suâline cevâben dedi ki: "Ben öfkeyle o kâfir esîrin başını kesmeye teveccüh ettiğim vakit, o cür'etkâr bana acîb bir sûrette baktı!"

3759. "O benim tarafıma gözünü geniş açtı. Gözünü döndürdü ve aklım tenden gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. "O benim tarafıma gözünü geniş açtı. Gözünü döndürdü ve aklım tenden gitti!"

"Gaziler"den kasıt, insân-ı kâmillerdir. "Hamiyet", ar (namus) yönünden bir kimsenin öfkelenmesi demektir ki, eğer bu öfke ilâhî rıza için olursa övülmüş hamiyettir ve eğer Allah'tan başkası için olursa yerilmiş hamiyettir. Bu şerefli beyitte, cismanî sevgisinden vazgeçememiş olan zâhidin kurtuluş yolunun, ancak bir insân-ı kâmilin himmetiyle olduğuna işaret buyrulur.

"Gāzîler"den murâd, kâmillerdir. "Hamiyyet", âr cihetinden bir kimsenin öfkelenmesi demektir ki, eğer bu öfke rızâ-yı ilâhî için olursa hamiyyet-i mahmûdedir ve eğer Hakk'ın gayrı için olursa hamiyyet-i mezmûmedir. Bu beyt-i şerîfde muhabbet-i cismâniyyesinden fâriğ olamamış olan zâhidin cihet-i halâsı, ancak bir kâmilin himmetiyle olduğuna işâret buyrulur.

3754. Baygınlıktan ve uykudan akla gelmek için sûfînin yüzüne gül suyu vurdular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3754. Baygınlıktan ve uykudan akla gelmesi için sûfînin yüzüne gül suyu vurdular.

3755. Vaktaki kendine geldi, o kavmi gördü. Sonra sordular ki: "Mâcerâ nasıl oldu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3755. Vaktaki kendine geldi, o kavmi gördü. Sonra sordular ki: "Mâcerâ nasıl oldu?"

Vaktaki sûfi ayıldı, başucunda o gazileri gördü; sonra o gaziler sûfiye sordular ki: "Meydana gelen olay nasıl oldu?"

Vaktāki sûfi ayıldı, baş ucunda o gāzîleri gördü; sonra o gāzîler sûfiye sordular ki: "Cereyân eden vak'a nasıl oldu?"

3756. "Ey azîz Allah Allah bu ne haldir? Ne şeyden böyle bihûş oldun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3756. "Ey aziz, Allah Allah bu ne hâldir? Ne şeyden böyle kendinden geçtin?"

"Allah Allah!" şaşkınlık içindir. "Ey aziz, şaşırdık, bu ne hâldir? Ne şeyden dolayı böyle baygın bir hâle geldin?"

"Allah Allah!" taaccüb içindir. "Ey azîz, taaccüb ettik, bu ne haldir? Ne şeyden dolayı böyle baygın bir hâle geldin?"

3757. "Eli bağlı, yarı ölmüş esîrden böyle baygın ve aşağıya düştün?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3757. "Eli bağlı, yarı ölmüş esirden böyle baygın ve aşağıya düştün?"

3758. Dedi: "Vaktaki öfke ile onun başına kasdettim, o şûh-çeşm bana acib baktı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3758. Dedi: "Vaktaki öfke ile onun başına kasdettim, o şûh-çeşm bana acib baktı!"

"Turfe", acayip ve garip şey, "şûh-çeşm", hayâsız ve cüretkâr demektir. Yani, sûfi gazilerin sorusuna cevap olarak dedi ki: "Ben öfkeyle o kâfir esirin başını kesmeye yöneldiğim zaman, o cüretkâr bana acayip bir şekilde baktı!"

"Turfe", acîb ve garîb şey, "şûh-çeşm", hayâsız ve cür'etkâr demektir. Ya'ni, sûfi gāzîlerin suâline cevâben dedi ki: "Ben öfkeyle o kâfir esîrin başını kesmeye teveccüh ettiğim vakit, o cür'etkâr bana acîb bir sûrette baktı!"

3759. "O benim tarafıma gözünü geniş açtı. Gözünü döndürdü ve aklım tenden gitti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3759. "O benim tarafıma gözünü geniş açtı. Gözünü döndürdü ve aklım tenden gitti!"

"Vâkerden", açmak; "pehn", geniş. Yani, "O esir bana doğru gözünü geniş olarak ve büyüterek açtı ve gözünü döndürdü, benim de aklım başımdan gitti!"

“Vâkerden”, açmak; “pehn”, arîz ve geniş. Ya’ni, “O esîr bana doğru gözünü geniş olarak ve büyüterek açtı ve gözünü döndürdü, benim de aklım başımdan gitti!”

3760. Onun gözünü döndürmesi bana leşker göründü. Nasıl pür-hevl olduğunu demeyi bilmem!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Onun gözünü döndürmesi bana askerî birlik göründü. Nasıl dehşet verici olduğunu söylemeyi bilmem!

O esirin gözünü böyle fırıl fırıl döndürmesi bana ordu gibi heybetli göründü. Nasıl dehşet verici ve korkunç olduğunu tarif edemem!

“O esîrin gözünü böyle fırıl fırıl döndürmesi bana ordu gibi heybetli göründü. Nasıl pür-hevl ve korkunç olduğunu ta’rîf edemem!”

3761. Kıssayı kısa et! Zîrâ o gözden böyle kendimden gittim, yere düştüm.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Kıssayı kısa tut! Çünkü o gözden böyle kendimden geçtim, yere düştüm.

Ey gaziler, bu esire yenilme kıssamı kısa kesiniz! Çünkü o esirin gözünün bakışı o derece korkunçtu ki, ben böyle kendimden geçtim ve baygın bir hâlde yere yıkıldım.

Cenkçilerin ona nasihatidir ki dediler: "Bir eli bağlı esir kâfirin gözünün dönmesinden bayılasın ve elinden hançer düşsün ha! Sahip olduğun bu kalp ve cesaret ile sakın ve sakın dergâh mutfağına devamlı ol ve rezil olmamak için savaş tarafına gitme!"

"Kelâpîse", gazaptan veya şehvetten gözün karası görünmeyecek şekilde dönmesi; "deşne", hançer. "Cenkçiler"den maksat, nefis ve şeytan ile büyük savaşta (cihâd-ı ekber) bulunan kâmil insanlardır. "Sûfî"den maksat, zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve kemâl (olgunluk) iddiasında bulunan kimsedir ki, nefis ve şeytan vasıtasıyla küçük bir ilahi imtihana maruz kaldığı vakit derhal yenilir. Böyle bir kimseye büyük savaş (cihâd-ı ekber) "Vâkerden", açmak; "pehn", geniş ve yaygın. Yani, "O esir bana doğru gözünü geniş olarak ve büyüterek açtı ve gözünü döndürdü, benim de aklım başımdan gitti!"

“Bu esîre mağlûbiyetim kıssasını ey gâzîler kısa kesiniz! Zîrâ o esîrin gözünün bakışı o derece korkunç idi ki, ben böyle kendimden geçtim ve baygın bir hâlde yere yıkıldım.”

Cenkçilerin ona nasîhatidir ki dediler: “Bir eli bağlı esîr kâfirin gözünün dönmesinden bîhûş olasın ve elinden hançer düşsün ha! Mâlik olduğun bu kalb ve cesâret ile sakın ve sakın hânkâh matbahına müdâm ol ve rezîl olmamak için cenk tarafına gitme!”

“Kelâpîse”, gazabdan veyâ şehvetten gözün karası görünmeyecek vech ile dönmesi; “deşne”, hançer. “Cenkçiler”den murâd, nefis ve şeytan ile cihâd-ı ekberde bulunan kâmiller. “Sûfî”den murâd, zühd ve kemâl da’vâsında bulunan kimsedir ki, nefis ve şeytan vâsıtasıyla küçük bir imtihân-ı ilâhî-ye ma’rûz kaldığı vakit derhal mağlûb olur. Böyle bir kimseye cihâd-ı ekber "Vâkerden", açmak; "pehn", arîz ve geniş. Ya'ni, "O esîr bana doğru gözünü geniş olarak ve büyüterek açtı ve gözünü döndürdü, benim de aklım başımdan gitti!"

3760. Onun gözünü döndürmesi bana leşker göründü. Nasıl pür-hevl olduğunu demeyi bilmem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3760. Onun gözünü döndürmesi bana askerî birlik göründü. Nasıl korkunç olduğunu söylemeyi bilmem!

"O esirin gözünü böyle fırıl fırıl döndürmesi bana ordu gibi heybetli göründü. Nasıl korkunç ve dehşetli olduğunu tarif edemem!"

“O esîrin gözünü böyle fırıl fırıl döndürmesi bana ordu gibi heybetli göründü. Nasıl pür-hevl ve korkunç olduğunu ta'rîf edemem!"

3761. Kıssayı kısa et! Zîrâ o gözden böyle kendimden gittim, yere düştüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3761. Kıssayı kısa et! Zira o gözden böyle kendimden gittim, yere düştüm.

"Ey gaziler, bu esire mağlûbiyetimin hikâyesini kısa kesin! Çünkü o esirin gözünün bakışı o derece korkunçtu ki, ben böyle kendimden geçtim ve baygın bir hâlde yere yıkıldım."

"Kelâpîse", gazaptan veya şehvetten gözün karası görünmeyecek şekilde dönmesi; "deşne", hançer. "Cenkçiler"den maksat, nefis ve şeytan ile büyük cihadda bulunan insân-ı kâmillerdir. "Sûfi"den maksat, zühd ve kemâl iddiasında bulunan kimsedir ki, nefis ve şeytan vasıtasıyla küçük bir ilâhî imtihana maruz kaldığı vakit derhal mağlup olur. Böyle bir kimseye büyük cihadda galip olan insân-ı kâmiller nasihat edip derler ki: "Şeriat ipleriyle bağlı olan kâfir nefsinin bir hamlesinden mademki mağlup oluyorsun ve elinden mücadele hançeri düşüyor, sen bu gevşek kalp ile ve korkaklıkla sakın ha, erlik iddiasında bulunup büyük cihadda insân-ı kâmillerin safına girme ki rezil olmayasın! Evvela bir insân-ı kâmilin tekkesine sığınıp onun mutfağında piş, çiğliğin gitsin ve onun terbiyesiyle kalbine kuvvet gelsin!"

"Bu esîre mağlûbiyetim kıssasını ey gāzîler kısa kesiniz! Zîrâ o esîrin gözünün bakışı o derece korkunç idi ki, ben böyle kendimden geçtim ve baygın bir hâlde yere yıkıldım."

"Kelâpîse", gazabdan veya şehvetten gözün karası görünmeyecek vech ile dönmesi; "deşne", hançer. "Cenkçiler"den murâd, nefis ve şeytan ile cihâd-ı ekberde bulunan kâmiller. "Sûfi"den murâd, zühd ve kemâl da'vâsında bulunan kimsedir ki, nefis ve şeytan vâsıtasıyla küçük bir imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kaldığı vakit derhal mağlûb olur. Böyle bir kimseye cihâd-ı ekber- de gālib olan kâmiller nasîhat edip derler ki: “Şerîat ipleriyle bağlı olan kâfir nefsinin bir hamlesinden mâdemki mağlûb oluyorsun ve elinden mücâhede hançeri düşüyor, sen bu gevşek kalb ile ve korkaklıkla sakın ha, erlik da’vâ-sında bulunup cihâd-ı ekberde kâmillerin safına girme ki rezîl olmayasın! Evvelâ bir insân-ı kâmilin tekyesine ilticâ edip onun matbahında piş, çiğliğin gitsin ve onun terbiyesiyle kalbine kuvvet gelsin!”

3762. Halk ona dediler ki: “Mâlik olduğun böyle cesâret ile cenkte ve sa’yde dolaşma!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Halk ona dediler ki: “Sahip olduğun böyle cesaret ile savaşta ve çabalamakta dolaşma!”

“Zehre”, öd demektir. Cesaret ve yiğitlikten kinaye olarak kullanılır. Halk, yani gaziler ona dediler ki: “Sahip olduğun böyle cesaret ve yiğitlik ile savaş ve çaba alanlarında dolaşma! “Peykâr”, savaş ve mücadele ve kasıt ve irade; ve “neberd”, çaba ve savaş ve mücadele demektir (Burhan).

“Zehre”, öd demektir. Cesâret ve şecâatten kinâye olarak kullanılır. Halk ya’ni gāzîler ona dediler ki: “Mâlik olduğun böyle cesâret ve şecâat ile cenk ve sa’y sâhalarında dolaşma! “Peykâr”, cenk ve cidâl ve kasd ve irâde; ve “neberd”, sa’y ve cenk ve cidâl demektir (Burhân).

3763. “Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden boğuldun, senin gemin kırıldı.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. “Mademki o eli bağlı esirin gözünden boğuldun, senin gemin kırıldı.”

Mademki o eli bağlı ve silahsız esirin gözünün dönük bakışından cihat denizinde senin gemi mesafesinde olan cismin kırıldı ve o denizde boğuldun;

“Mâdemki o eli bağlı ve silâhsız esîrin gözünün dönük bakışından cihâd deryâsında senin gemi mesâbesinde olan cismin kırıldı ve o deryâda boğuldun;”

3764. “Binâenaleyh kılıçlarıyla baş top gibi olan erkek arslanların hücûmu arasında;”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. “Bu sebeple kılıçlarıyla baş top gibi olan erkek arslanların hücumu arasında;”

Bu ve sonraki beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Savaş alanı cirit oyunu meydanına, kılıçlar çevgâna (bir tür değnek) ve düşman başları da çevgân ile vurulan topa benzetilmiştir.

Bu ve âtîdeki beyit yukarıki beytin mütemmimidir. Meydân-ı harb cirit oyunu meydanına ve kılıçlar çevgâna ve düşman başları da çevgân ile çelinen topa teşbîh buyrulmuştur.

3765. “Mâdemki erlerin cengine âşinâ değilsin, ne vakit kan içinde yüzücü-lüğe kādir olursun?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. "Mademki erlerin savaşına aşina değilsin, ne zaman kan içinde yüzmeye güç yetirebilirsin?"

Birbirinin tamamlayıcısı olan bu üç şerefli beytin toplam anlamı şöyledir: "Mademki o eli bağlı esirin gözünden ve bakışından, cihad denizinde gemi gibi olan bedenin kırıldı ve boğuldun, bu sebeple çevgan (bir tür değnek) mesabesinde bile galip olan kâmiller (olgun kişiler) nasihat edip derler ki: "Şeriat ipleriyle bağlı olan kâfir nefsinin bir hamlesinden mademki mağlup oluyorsun ve elinden mücahede hançeri düşüyor, sen bu gevşek kalp ile ve korkaklıkla sakın ha, erlik davasında bulunup cihâd-ı ekberde (en büyük cihad) kâmillerin safına girme ki rezil olmayasın! Evvela bir insân-ı kâmilin tekkesine sığınıp onun mutfağında piş, çiğliğin gitsin ve onun terbiyesiyle kalbine kuvvet gelsin!"

Yekdiğerinin mütemmimi olan bu üç beyt-i şerîfin mecmû’-i ma’nâsı şöyledir: “Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden ve bakışından cihâd deryâsında gemi gibi olan cismin kırıldı ve boğuldun, binâenaleyh çevgân mesâbesinde- de gālib olan kâmiller nasîhat edip derler ki: "Şerîat ipleriyle bağlı olan kâfir nefsinin bir hamlesinden mâdemki mağlûb oluyorsun ve elinden mücâhede hançeri düşüyor, sen bu gevşek kalb ile ve korkaklıkla sakın ha, erlik da'vâsında bulunup cihâd-ı ekberde kâmillerin safına girme ki rezil olmayasın! Evvelâ bir insân-ı kâmilin tekyesine ilticâ edip onun matbahında piş, çiğliğin gitsin ve onun terbiyesiyle kalbine kuvvet gelsin!"

3762. Halk ona dediler ki: "Mâlik olduğun böyle cesaret ile cenkte ve sa'yde dolaşma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3762. Halk ona dediler ki: "Sahip olduğun böyle cesaret ile savaşta ve çabalamakta dolaşma!"

"Zehre", öd demektir. Cesaret ve yiğitlikten kinaye olarak kullanılır. Halk yani gaziler ona dediler ki: "Sahip olduğun böyle cesaret ve yiğitlik ile savaş ve çabalama alanlarında dolaşma!" "Peykâr", savaş ve mücadele ve kasıt ve irade; ve "neberd", çabalama ve savaş ve mücadele demektir (Burhan).

"Zehre", öd demektir. Cesâret ve şecâatten kinâye olarak kullanılır. Halk ya'ni gāzîler ona dediler ki: “Mâlik olduğun böyle cesâret ve şecâat ile cenk ve sa'y sâhalarında dolaşma! "Peykâr", cenk ve cidâl ve kasd ve irâde; ve "neberd", sa'y ve cenk ve cidâl demektir (Burhân).

3763. "Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden boğuldun, senin gemin kırıldı."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3763. "Mademki o eli bağlı esirin gözünden boğuldun, senin gemin kırıldı."

"Mademki o eli bağlı ve silahsız esirin gözünün dönük bakışından cihat denizinde senin gemi mesabesinde olan bedenin kırıldı ve o denizde boğuldun;"

"Mâdemki o eli bağlı ve silâhsız esîrin gözünün dönük bakışından cihâd deryâsında senin gemi mesâbesinde olan cismin kırıldı ve o deryâda boğuldun;"

3764. "Binaenaleyh kılıçlarıyla baş top gibi olan erkek arslanların hücumu arasında;"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3764. "Bu sebeple kılıçlarıyla baş top gibi olan erkek aslanların hücumu arasında;"

Bu ve sonraki beyit, yukarıdaki beytin tamamlayıcısıdır. Savaş alanı cirit oyunu meydanına, kılıçlar çevgâna (cirit sopasına) ve düşman başları da çevgân ile vurulan topa benzetilmiştir.

Bu ve âtîdeki beyit yukarıki beytin mütemmimidir. Meydân-ı harb cirit oyunu meydanına ve kılıçlar çevgâna ve düşman başları da çevgân ile çelinen topa teşbîh buyrulmuştur.

3765. "Mâdemki erlerin cengine âşina değilsin, ne vakit kan içinde yüzücülüğe kadir olursun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3765. "Mademki erlerin savaşına aşina değilsin, ne zaman kan içinde yüzmeye güç yetirebilirsin?"

Birbirinin tamamlayıcısı olan bu üç şerefli beytin toplam anlamı şöyledir: "Mademki o eli bağlı esirin gözünden ve bakışından, cihad denizinde gemi gibi olan cismin kırıldı ve boğuldun, bu sebeple çevgan (bir tür sopa) mesafesindeki kılıçlarıyla top gibi düşman başlarını kesip çelen erkek aslanların hücumu arasında mademki erlerin savaşına aşina değilsin, ne zaman savaş meydanında kan içinde yüzmeye güç yetirebilirsin?"

Yekdîğerinin mütemmimi olan bu üç beyt-i şerîfin mecmû'-i ma'nâsı şöyledir: “Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden ve bakışından cihâd deryâsında gemi gibi olan cismin kırıldı ve boğuldun, binâenaleyh çevgân mesâbesinde ki kılıçlarıyla top gibi düşman başlarını kesip çelen erkek arslanların hücumu arasında mâdemki erlerin cengine âşinâ değilsin, ne vakit meydân-ı harbde kan içinde yüzücülüğe kādir olursun?"

3766. Zîra boyunları vurmanın tak takından elbise dövenlerin tak takı hakîrdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Çünkü boyunları vurmanın tak takından elbise dövenlerin tak takı hakîrdir.

Çünkü düşman boyunlarına vurulan kılıç darbelerinden oluşan tak tak seslerinin yanında, çamaşır yıkayanların taşlar üzerinde çamaşırları tak tak dövmelerinden oluşan ses hakîr (değersiz) ve aşağıdır. "Mümtehen", hakîr ve zelîl (aşağılanmış) anlamındadır.

"Zîrâ düşman boyunlarına vurulan kılıç darbelerinden hâsıl olan tak tak seslerinin yanında, çamaşır yıkayanların taşlar üzerinde çamaşırları tak tak dövmelerinden hâsıl olan ses hakîrdir ve aşağıdır. "Mümtehen", hakîr ve zelîl ma'nâsınadır."

3767. "Çok başsız ten ki iztırab tutar, çok tensiz baş kan üzerinde habbeler gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. "Çok başsız beden ki ıstırap tutar, çok bedensiz baş kan üzerinde kabarcıklar gibidir."

Savaş alanında çok başsız cesetler vardır ki, hayvanî ruhu kesilinceye kadar çabalar durur. Çok cesetsiz baş vardır ki, su üzerinde yüzen kabarcıklar gibi kan üstünde yüzer.

"Meydân-ı harbde çok başsız cesedler vardır ki, rûh-i hayvânîsi munkatı' oluncaya kadar çabalar durur. Çok cesedsiz baş vardır ki, su üzerinde yüzen kabarcıklar gibi kan üstünde yüzer."

3768. "Gazada onların el ve ayağı altında yüz fenâ edici, fenâ içinde gark olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. "Savaşta onların el ve ayağı altında yüzlerce yok edici, yokluk içinde boğulmuştur."

"Savaş meydanında birçok yok edici ve öldürücü, ölmüş ve yokluk içinde boğulmuştur." "Fenâ-kün", birleşik sıfattır, "yok edici ve öldürücü" anlamına gelir.

"Harb meydanında birçok fenâ edici ve öldürücü, ölmüş ve fenâ içinde boğulmuştur." "Fenâ-kün", vasf-ı terkîbîdir, "fenâ edici ve öldürücü" demek olur.

3769. "Böyle bir akıl ki, bir siçandan uçtu, o safta nasıl kılıç çekecektir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. "Böyle bir akıl ki, bir sıçandan uçtu, o safta nasıl kılıç çekecektir?"

Ey sûfi, sende bir sıçan hükmünde olan, eli bağlı bir esirden kaçan ve uçan bir akıl varken, o cesur gazilerin savaş safında o zavallı akıl nasıl mücahit olacak ve kılıcını çekecektir?

Ey sûfi, sende bir sıçan mesâbesinde olan eli bağlı bir esîrden kaçan ve uçan bir akıl var iken, o şecî' gāzîlerin saff-ı harbinde o zavallı akıl nasıl mücâhid [olacak] ve kılıncı çekecektir?"

3770. "O cenktir. Bu bulgur çorbası içmek değildir, tâ ki yenini bükesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. "O cenktir. Bu bulgur çorbası içmek değildir, tâ ki yenini bükesin!"

Mademki kılıçlarıyla top gibi düşman başlarını kesip çelen erkek aslanların hücumu arasında erlerin savaşına aşina değilsin, ne zaman savaş meydanında kan içinde yüzmeye güç yetirebilirsin?

ki kılıçlarıyla top gibi düşman başlarını kesip çelen erkek arslanların hücumu arasında mâdemki erlerin cengine âşinâ değilsin, ne vakit meydân-ı harbde kan içinde yüzücülüğe kādir olursun?"

3766. Zîra boyunları vurmanın tak takından elbise dövenlerin tak takı hakîrdir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3766. Çünkü boyunları vurmanın tak takından elbise dövenlerin tak takı hakîrdir.

Çünkü düşman boyunlarına vurulan kılıç darbelerinden oluşan tak tak seslerinin yanında, çamaşır yıkayanların taşlar üzerinde çamaşırları tak tak dövmelerinden oluşan ses hakîr (değersiz) ve aşağıdır. "Mümtehen", hakîr ve zelîl (aşağılanmış) anlamındadır.

"Zîrâ düşman boyunlarına vurulan kılıç darbelerinden hâsıl olan tak tak seslerinin yanında, çamaşır yıkayanların taşlar üzerinde çamaşırları tak tak dövmelerinden hâsıl olan ses hakîrdir ve aşağıdır. "Mümtehen", hakîr ve zelîl ma'nâsınadır."

3767. "Çok başsız ten ki iztırab tutar, çok tensiz baş kan üzerinde habbeler gibidir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3767. "Çok başsız beden ki ıstırap tutar, çok bedensiz baş kan üzerinde kabarcıklar gibidir."

Savaş alanında çok başsız cesetler vardır ki, hayvanî ruhu kesilinceye kadar çabalar durur. Çok cesetsiz baş vardır ki, su üzerinde yüzen kabarcıklar gibi kan üstünde yüzer.

"Meydân-ı harbde çok başsız cesedler vardır ki, rûh-i hayvânîsi munkatı' oluncaya kadar çabalar durur. Çok cesedsiz baş vardır ki, su üzerinde yüzen kabarcıklar gibi kan üstünde yüzer."

3768. "Gazada onların el ve ayağı altında yüz fenâ edici, fenâ içinde gark olmuştur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3768. "Savaşta onların el ve ayağı altında yüzlerce yok edici, yokluk içinde boğulmuştur."

"Savaş meydanında birçok yok edici ve öldürücü, ölmüş ve yokluk içinde boğulmuştur." "Fenâ-kün", birleşik sıfattır, "yok edici ve öldürücü" anlamına gelir.

"Harb meydanında birçok fenâ edici ve öldürücü, ölmüş ve fenâ içinde boğulmuştur." "Fenâ-kün", vasf-ı terkîbîdir, "fenâ edici ve öldürücü" demek olur.

3769. "Böyle bir akıl ki, bir siçandan uçtu, o safta nasıl kılıç çekecektir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3769. "Böyle bir akıl ki, bir sıçandan uçtu, o safta nasıl kılıç çekecektir?"

Ey sûfi, sende bir sıçan hükmünde olan, eli bağlı bir esirden kaçan ve uçan bir akıl varken, o cesur gazilerin savaş safında o zavallı akıl nasıl mücahit olacak ve kılıcını çekecektir?

Ey sûfi, sende bir sıçan mesâbesinde olan eli bağlı bir esîrden kaçan ve uçan bir akıl var iken, o şecî' gāzîlerin saff-ı harbinde o zavallı akıl nasıl mücâhid [olacak] ve kılıncı çekecektir?"

3770. "O cenktir. Bu bulgur çorbası içmek değildir, tâ ki yenini bükesin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3770. "O cenktir. Bu bulgur çorbası içmek değildir, tâ ki yenini bükesin!"

"Hamze", tadı keskin olan bir bakla adıdır (Kâmûs). Ankaravî hazretleri bulgur çorbası ve bulgur ile tercüme etmiştir. Yani, "Ey sûfî, o kastettiğin şey cenktir ve savaştır. Bulgur çorbası içmek ve bulgur yemek veya bir çeşit bakla yemek değildir ki, elbisenin yenini büküp kolayca yemeğe başlayasın!"

"Hamze", bir bakla adıdır ki ta'mı tizdir (Kâmûs). Ankaravî hazretleri bulgur çorbası ve bulgur ile tercüme buyurmuştur. Ya'ni, "Ey sûfî, o kasdettiğin şey cenktir ve harbdir. Bulgur çorbası içmek ve bulgur yemek veyâhud bir nevi' bakla yemek değildir ki, elbisenin yenini büküp kolayca yemeğe başlayasın!"

3771. "Hamze yemek değildir. Burada kılıcı gör! Bu âhenîn safta bir Hamza gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. "Hamza yemek değildir. Burada kılıcı gör! Bu demir safta bir Hamza gereklidir!"

Birinci mısradaki "hamze" yukarıdaki beyitte açıklanan gıdadır. İkinci mısradaki "Hamza", şiddet anlamına gelen "humûz"dan türemiş olup "aldığı ve tuttuğu şeyi sıkıca zapt eden adam"a denir ve "arslan" anlamına da gelir (Kâmûs). Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin amcaları olup Uhud gazvesinde şehit olan Hz. Hamza (r.a.) efendimize de işaret edilir.

Birinci mısrâ'daki "hamze" yukarıki beyitte îzâh olunan gıdâdır. İkinci mısrâ'daki "Hamza", şiddet ma'nâsına olan "humûz"dan müştak olup "ahz ve kabz ettiği şeyi sıkı zabteden adam"a ıtlâk olunur ve "arslan" ma'nâsına da gelir (Kâmûs). Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcaları olup Uhud gazâsında şehîd olan Hz. Hamza (r.a.) efendimize de işâret buyrulur.

3772. Kıtâl bir hayâlden hayâl gibi kaçan her bir nâzik kalblinin işi değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. Savaş, bir hayalden hayal gibi kaçan her bir narin kalplinin işi değildir!

Görünen savaş ve çarpışma, bir hayalden korkup hayal gibi kaçan her bir zayıf kalplinin işi değildir. Manevî savaş olan büyük cihat (nefisle mücadele) dahi, her bir vehmedilmiş varlıktan hayal gibi kaçan ve vehmedilmiş nefsine yapışan her bir korkak kimsenin izleyeceği bir yol değildir. Nasıl ki Hz. Pîr (Mevlânâ) Divan-ı Kebir'lerinde dahi şöyle buyururlar. Beyit:

Tercüme ve açıklama: Birçok kadın tabiatlı korkak kimseler mertlik davası ederler. Halbuki her biri Rüstem pehlivan gibi olan nefsin sıfatları hançerini çekti ve Sâm-ı Nerîmân ismindeki pehlivan gibi olan şeytan karşısına çıktı da mağlup etti.

Harb-i sûrî ve kıtâl bir hayâlden korkup hayâl gibi kaçan her bir zayıf kalblinin işi değildir. Harb-i ma'nevî olan cihâd-ı ekber dahi her bir vücûd-ı mevhûmdan hayâl gibi kaçan ve nefs-i mevhûmuna yapışan her bir korkak kimsenin sülûk edeceği bir meslek değildir. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde dahi şöyle buyururlar. Beyt:

Tercüme ve îzâh: Birçok kadın tabîatlı korkak kimseler mertlik da'vâsını ederler. Halbuki her biri Rüstem pehlivan gibi olan nefsin sıfatları hançerini çekti ve Sâm-ı Nerîmân ismindeki pehlivan gibi olan şeytan karşısına çıktı da mağlûb etti.

3773. Türkler'in işidir ve kadınların değil, git! Kadınların yeri evdir, evde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Türklerin işidir ve kadınların değil, git! Kadınların yeri evdir, evde ol!

"Türkler"den kasıt, çöllerde yaşayan ve çok cesur olan topluluktur. Burada Hakk yolunda canını esirgemeyen sâlikler (Hakk Yolcusu) kastedilir. "Terkân", "bîbî" gibi kadınlara özgü lakaplardır. Burada nefsi sevme sebebiyle mücâhede (nefisle mücadeleler) "Hamze", tadı keskin olan bir bakla adıdır (Kamus). Ankaravî hazretleri bulgur çorbası ve bulgur ile tercüme etmiştir. Yani, "Ey sûfi, o kastettiğin şey cenk ve harptir. Bulgur çorbası içmek ve bulgur yemek veya bir nevi bakla yemek değildir ki, elbisenin yenini büküp kolayca yemeğe başlayasın!"

"Türkler"den murâd, sahrâ-nişîn olan ve pek şecî' ve cesûr olan tâifedir. Burada Hak yolunda canını esirgemeyen sâlikler murâd buyrulur. "Terkân", "bîbî" gibi kadınlara mahsûs lakabdır. Burada hubb-i nefs sebebiyle mücâhe- "Hamze", bir bakla adıdır ki ta'mı tizdir (Kāmûs). Ankaravî hazretleri bulgur çorbası ve bulgur ile tercüme buyurmuştur. Ya'ni, "Ey sûfi, o kasdettiğin şey cenktir ve harbdir. Bulgur çorbası içmek ve bulgur yemek veyâhud bir nevi' bakla yemek değildir ki, elbisenin yenini büküp kolayca yemeğe başlayasın!"

3771. "Hamze yemek değildir. Burada kılıcı gör! Bu âhenîn safta bir Hamza gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3771. "Hamze yemek değildir. Burada kılıcı gör! Bu demir safta bir Hamza gerektir!"

Birinci mısradaki "hamze" yukarıdaki beyitte açıklanan gıdadır. İkinci mısradaki "Hamza", şiddet anlamına gelen "humûz"dan türemiş olup "aldığı ve ele geçirdiği şeyi sıkıca tutan adam"a denir ve "arslan" anlamına da gelir (Kamus). Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin amcaları olup Uhud gazvesinde şehit olan Hz. Hamza (r.a.) efendimize de işaret buyrulur.

Birinci mısra'daki "hamze" yukarıki beyitte îzah olunan gıdâdır. İkinci mısra'daki "Hamza", şiddet ma'nâsına olan "humûz"dan müştak olup "ahz ve kabz ettiği şeyi sıkı zabteden adam"a ıtlak olunur ve "arslan" ma'nâsına da gelir (Kāmûs). Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcaları olup Uhud gazâsında şehid olan Hz. Hamza (r.a.) efendimize de işaret buyrulur.

3772. Kıtal bir hayalden hayal gibi kaçan her bir nazik kalblinin işi değildir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3772. Savaş, bir hayalden hayal gibi kaçan her nazik kalplinin işi değildir!

Maddî savaş ve çarpışma, bir hayalden korkup hayal gibi kaçan her zayıf kalplinin işi değildir. Manevî savaş olan büyük cihat da, her vehmedilmiş varlıktan hayal gibi kaçan ve vehmedilmiş nefsine yapışan her korkak kimsenin izleyeceği bir yol değildir. Nitekim Hz. Pîr, Divân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar. Beyit:

Tercüme ve açıklama: Birçok kadın tabiatlı korkak kimseler mertlik davası ederler. Halbuki her biri Rüstem pehlivan gibi olan nefsin sıfatları hançerini çekti ve Sâm-ı Nerîmân ismindeki pehlivan gibi olan şeytan karşısına çıktı da mağlup etti.

Harb-i sûrî ve kıtâl bir hayâlden korkup hayâl gibi kaçan her bir zayıf kalblinin işi değildir. Harb-i ma'nevî olan cihâd-ı ekber dahi her bir vücûd-ı mevhûmdan hayal gibi kaçan ve nefs-i mevhûmuna yapışan her bir korkak kimsenin sülûk edeceği bir meslek değildir. Nitekim Hz. Pîr Divân-ı Kebîr'lerinde dahi şöyle buyururlar. Beyt:

Tercüme ve îzâh: Birçok kadın tabîatlı korkak kimseler mertlik da'vâsını ederler. Halbuki her biri Rüstem pehlivan gibi olan nefsin sıfatları hançerini çekti ve Sâm-ı Nerîmân ismindeki pehlivan gibi olan şeytan karşısına çıktı da mağlûb etti.

3773. Türkler'in işidir ve kadınların değil, git! Kadınların yeri evdir, evde ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3773. Türklerin işidir ve kadınların değil, git! Kadınların yeri evdir, evde ol!

"Türkler"den kasıt, çöllerde yaşayan ve çok cesur ve yürekli olan topluluktur. Burada Hak yolunda canını esirgemeyen Hakk Yolcuları kastedilir. "Terkân", "bibi" gibi kadınlara özgü bir lakaptır. Burada nefis sevgisi sebebiyle mücadeleden korkan zahitlerdir. Yani, büyük cihat (cihâd-ı ekber) canından ve başından geçen kimselerin işidir. Kadın tabiatlı olan korkakların işi değildir. Kadınların yeri ev olduğu gibi, korkakların yeri de bedenlerinin evidir. Bu sebeple ey korkak olan kimse, erkeklerin işine karışıp Hak yoluna girme iddiasında bulunma, var git bedenine hizmet et! Ayyâzî (r.a.)ın hikâyesidir ki, yetmiş kere savaşa gitmişti. Şehit olmak ümidiyle göğsü çıplak olarak savaşlar etmişti. Ne zaman ki bundan ümitsiz oldu, yüzünü küçük cihattan (cihâd-ı asgar) büyük cihada (cihâd-ı ekber) çevirdi ve halvete (yalnızlığa çekilme) yöneldi. Ansızın gazilerin davulunu işitti. Onun nefsi içeriden savaş tarafına zinciri kırdı ve o, nefsini bu istekte suçlu buldu.

Bu menkıbe Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ'sında ayrıntılı olarak yer almaktadır. Hz. Pîr efendimiz bu bölümde bu menkıbenin inceliklerini açıklarlar.

"Türkler"den murâd, sahrâ-nişin olan ve pek şecî' ve cesûr olan tâifedir. Burada Hak yolunda canını esirgemeyen sâlikler murâd buyrulur. "Terkân”, "bibi" gibi kadınlara mahsûs lakabdır. Burada hubb-i nefs sebebiyle mücâhe-

deden korkan zâhidlerdir. Ya'ni, cihâd-ı ekber candan baştan geçen kimselerin işidir. Kadın tabîatlı olan korkakların işi değildir. Kadınların yeri ev olduğu gibi, korkakların yeri dahi cisimlerinin evidir. Binâenaleyh ey korkak olan kimse, erkeklerin işine karışıp Hak yoluna sülûk da'vâsında bulunma, var git cismine hizmet et! Ayyâzî (r.a.)ın hikâyesidir ki, yetmiş kere gazâya gitmiş idi. Şehîd olmak ümîdi üzerine göğsü çıplak olarak gazâlar etmiş idi. Vaktâki ondan ümîdsiz oldu, yüzünü cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere getirdi ve halveti ihtiyâr etti. Ansızın gāzīlerin davulunu işitti. Onun nefsi içeriden gazâ tarafına zinciri kırdı ve o nefsini bu rağbette müttehem tuttu

Bu menkıbe Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ'sında mufassalan münderiçtir. Hz. Pîr efendimiz bu bahiste bu menkıbenin dekāyıkını beyân buyururlar.

3774. Ayyâzî dedi: "Ola ki bana darbe gelir diye çıplak tenli olarak doksan kere geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Ayyâzî dedi: "Ola ki bana darbe gelir diye çıplak tenli olarak doksan kere geldim."

"Bû ki", "ola ki" anlamına gelen "bûd ki"nin kısaltılmışıdır. Ayyâzî dedi ki: "Ola ki bana bir kılıç veya ok darbesi gelir diye zırhsız ve çıplak tenli olarak doksan kere harp meydanına geldim."

"Bû ki", "ola ki" ma'nâsına olan "bûd ki"nin muhaffefidir. Ayyâzî dedi ki: "Ola ki bana bir kılıç veyâ ok darbesi gelir diye zırhsız ve çıplak tenli olarak doksan kere harb meydanına geldim."

3775. "Yer tutucu bir ok yemem için okun önüne teni çıplak olarak giderdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. "Yer tutucu bir ok yemem için okun önüne teni çıplak olarak giderdim."

diyenler, korkan zahitlerdir. Yani, büyük cihat (cihâd-ı ekber) canından ve başından geçen kimselerin işidir. Kadın tabiatlı olan korkakların işi değildir. Kadınların yeri ev olduğu gibi, korkakların yeri de cisimlerinin evidir. Bu sebeple ey korkak olan kimse, erkeklerin işine karışıp Hak yoluna girme iddiasında bulunma, var git cismine hizmet et!

Ayyâzî (r.a.)ın hikâyesidir ki, yetmiş kere savaşa gitmişti. Şehit olmak ümidiyle göğsü çıplak olarak savaşlar etmişti. Ne zaman ki şehit olmaktan ümidini kesti, yüzünü küçük cihattan (cihâd-ı asgar) büyük cihada (cihâd-ı ekber) çevirdi ve halvete (yalnızlığa çekilmeye) yöneldi. Ansızın gazilerin davulunu işitti. Onun nefsi içeriden savaş tarafına zinciri kırdı ve o, nefsini bu isteğinde suçlu buldu.

Bu menkıbe, Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ adlı eserinde ayrıntılı olarak yer almaktadır. Hz. Pîr efendimiz bu konuda bu menkıbenin inceliklerini açıklarlar.

deden korkan zâhidlerdir. Ya'ni, cihâd-ı ekber candan baştan geçen kimselerin işidir. Kadın tabîatlı olan korkakların işi değildir. Kadınların yeri ev olduğu gibi, korkakların yeri dahi cisimlerinin evidir. Binâenaleyh ey korkak olan kimse, erkeklerin işine karışıp Hak yoluna sülûk da'vâsında bulunma, var git cismine hizmet et!

Ayyâzî (r.a.)ın hikâyesidir ki, yetmiş kere gazâya gitmiş idi. Şehîd olmak ümîdi üzerine göğsü çıplak olarak gazâlar etmiş idi. Vaktâki ondan ümîdsiz oldu, yüzünü cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere getirdi ve halveti ihtiyâr etti. Ansızın gāzīlerin davulunu işitti. Onun nefsi içeriden gazâ tarafına zinciri kırdı ve o nefsini bu rağbette müttehem tuttu

Bu menkıbe Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ'sında mufassalan münderiçtir. Hz. Pîr efendimiz bu bahiste bu menkıbenin dekāyıkını beyân buyururlar.

3774. Ayyâzî dedi: "Ola ki bana darbe gelir diye çıplak tenli olarak doksan kere geldim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3774. Ayyâzî dedi: "Ola ki bana darbe gelir diye çıplak tenli olarak doksan kere geldim."

"Bû ki", "ola ki" anlamına gelen "bûd ki"nin kısaltılmışıdır. Ayyâzî dedi ki: "Ola ki bana bir kılıç veya ok darbesi gelir diye zırhsız ve çıplak tenli olarak doksan kere harp meydanına geldim."

"Bû ki", "ola ki" ma'nâsına olan "bûd ki"nin muhaffefidir. Ayyâzî dedi ki: "Ola ki bana bir kılıç veyâ ok darbesi gelir diye zırhsız ve çıplak tenli olarak doksan kere harb meydanına geldim."

3775. "Yer tutucu bir ok yemem için okun önüne teni çıplak olarak giderdim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3775. "Yer tutucu bir ok yemem için okun önüne teni çıplak olarak giderdim."

"Cây-gîr", bileşik bir sıfat olup "yer tutucu ve etkili" demektir. Yani, "Yarası şifa bulmayacak bir oku yemek için zırhsız ve çıplak tenli olarak ok önüne giderdim."

"Cây-gîr", vasf-ı terkîbî olup "yer tutucu ve müessir" demektir. Ya'ni, "Yarası şifâ bulmayacak bir oku yemek için zırhsız ve çıplak tenli olarak ok önüne giderdim."

3776. Boğaza yahud ölecek yere ok yemeği, bir mukbil şehîdden başkası bulmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Boğaza yahut ölecek yere ok yemeği, bir bahtiyar şehitten başkası bulmaz!

Yani, "Allah rızası için olan savaşta ölecek yere yara almak ancak Allah katında makbul olan bir şehide nasip olur."

Ya'ni, "Rızâ-i ilâhî için olan harbde ölecek yerine yara yemek ancak ind-i ilâhîde makbûl olan bir şehîde nasîb olur."

3777. Cismimin üzerinde yarasız bir yer yoktur. Bu cismim oktan bir kalbur gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Cismimin üzerinde yarasız bir yer yoktur. Bu cismim oktan bir kalbur gibidir.

"Ben doksan kere harbe girdiğim hâlde birçok ok yaraları aldım. Fakat hiçbirisi ölecek yerime rast gelmedi ve ok yarasından cismim kalbur gibi bir hâle geldi."

"Ben doksan kere harbe girdiğim hâlde birçok ok yaraları aldım. Fakat hiçbirisi ölecek yerime rast gelmedi ve ok yarasından cismim kalbur gibi bir hâle geldi."

3778. Fakat oklar ölecek yere gelmedi. Bu tali' işidir. Celadet ve zekânın değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Fakat oklar ölecek yere gelmedi. Bu, tali' (şans) işidir. Yiğitlik ve zekânın değildir.

3779. Vaktaki şehidlik canımın nasibi olmadı, çabuk halvete ve çileye girdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Şehitlik canımın nasibi olmayınca, çabucak halvete ve çileye girdim.

"Çile", "çil" kelimesinin hafifletilmiş hâlidir ve kırk anlamına gelen "çihil" kelimesinden gelir. Sonundaki "hâ" miktarı belirtmek içindir. Hakk yolunun sâlikleri, nefislerini terbiye etmek için kırk gün boyunca tenha bir yerde az yemek, az uyku ve sürekli zikir ve fikir ile meşgul olurlar ki, buna "çile" derler.

"Çille", "çil", kırk ma'nâsına olan “çihil" kelimesinin muhaffefidir. Ahirindeki "hâ”, mikdar içindir. Tarîk-ı Hak sâlikleri terbiye-i nefs için kırk gün bir tenhâ mahalde az taâm ve az uyku ve aleddevâm zikir ve fikir ile meşgûl olurlar ki, buna “çile" derler.

3780. Bedeni riyazet etmekte ve zayıf olmakta cihad-ı ekbere bıraktım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Bedenimi riyâzât yapmakta ve zayıf olmakta en büyük cihada bıraktım.

[3786] "Küçük cihaddan büyük cihada döndük" hadîs-i şerîfi gereğince, küçük cihad olan maddî savaştan büyük cihad olan manevî savaşa dönüp riyâzâta teslim ettim ve bedenimi zayıflatmaya koydum. "Cây-gîr", bileşik bir sıfat olup "yer tutucu ve etkili" demektir. Yani, "Yarası şifa bulmayacak bir oku yemek için zırhsız ve çıplak tenli olarak ok önüne giderdim."

[3786] رجعنا من الجهاد الاصغر الى الجهاد الاكبر Ya'ni "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" hadîs-i şerîfi mûcibince küçük cihâd olan harb-i sûrîden büyük cihâd olan harb-i ma'nevîye dönüp riyâzete tevdî' ve cismimi zayıf etmeğe kordum." "Cây-gîr", vasf-ı terkîbî olup "yer tutucu ve müessir" demektir. Ya'ni, "Yarası şifâ bulmayacak bir oku yemek için zırhsız ve çıplak tenli olarak ok önüne giderdim."

3776. Boğaza yahud ölecek yere ok yemeği, bir mukbil şehîdden başkası bulmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3776. Boğaza yahut ölecek yere ok yemeği, bir bahtiyar şehitten başkası bulmaz!

Yani, "Allah rızası için olan savaşta ölecek yere yara almak ancak Allah katında makbul olan bir şehide nasip olur."

Ya'ni, "Rızâ-i ilâhî için olan harbde ölecek yerine yara yemek ancak ind-i ilâhîde makbûl olan bir şehîde nasîb olur."

3777. Cismimin üzerinde yarasız bir yer yoktur. Bu cismim oktan bir kalbur gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3777. Cismimin üzerinde yarasız bir yer yoktur. Bu cismim oktan bir kalbur gibidir.

"Ben doksan kere harbe girdiğim hâlde birçok ok yaraları aldım. Fakat hiçbirisi ölecek yerime rast gelmedi ve ok yarasından cismim kalbur gibi bir hâle geldi."

"Ben doksan kere harbe girdiğim hâlde birçok ok yaraları aldım. Fakat hiçbirisi ölecek yerime rast gelmedi ve ok yarasından cismim kalbur gibi bir hâle geldi."

3778. Fakat oklar ölecek yere gelmedi. Bu tali' işidir. Celadet ve zekânın değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3778. Fakat oklar ölecek yere gelmedi. Bu, tali' (şans) işidir. Yiğitlik ve zekânın değildir.

3779. Vaktaki şehidlik canımın nasibi olmadı, çabuk halvete ve çileye girdim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3779. Şehitlik canımın nasibi olmayınca, çabucak halvete ve çileye girdim.

"Çile", "çil" kelimesinin hafifletilmiş hâlidir ve kırk anlamına gelen "çihil" kelimesinden gelir. Sonundaki "hâ" miktarı belirtmek içindir. Hakk yolunun sâlikleri, nefislerini terbiye etmek için kırk gün boyunca tenha bir yerde az yemek, az uyku ve sürekli zikir ve fikir ile meşgul olurlar ki, buna "çile" derler.

"Çille", "çil", kırk ma'nâsına olan “çihil" kelimesinin muhaffefidir. Ahirindeki "hâ”, mikdar içindir. Tarîk-ı Hak sâlikleri terbiye-i nefs için kırk gün bir tenhâ mahalde az taâm ve az uyku ve aleddevâm zikir ve fikir ile meşgûl olurlar ki, buna “çile" derler.

3780. Bedeni riyazet etmekte ve zayıf olmakta cihad-ı ekbere bıraktım.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3780. Bedenimi riyâzât yapmakta ve zayıf olmakta en büyük cihada bıraktım.

[3786] "Küçük cihaddan büyük cihada döndük" hadis-i şerifi gereğince, küçük cihad olan zahirî savaştan büyük cihad olan manevî savaşa dönüp riyâzâta teslim ettim ve bedenimi zayıflatmaya koyuldum.

[3786] رجعنا من الجهاد الاصغر الى الجهاد الاكبر Ya'ni "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" hadîs-i şerîfi mûcibince küçük cihâd olan harb-i sûrîden büyük cihâd olan harb-i ma'nevîye dönüp riyâzete tevdî' ve cismimi zayıf etmeğe kordum."

3781. Gāzīlerin davulunun sesi kulağıma geldi ki, gazâya sa'yedici olan ordu salındılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Gazilerin davulunun sesi kulağıma geldi ki, savaşa gayret eden ordu yola çıktı.

Yani, "Savaşa gayret eden ordu ve asker salına salına meydana çıktılar, anlamına gelen gazilerin çaldıkları davulun sesi kulağıma geldi."

Ya'ni, "Gazâya sa'y edici olan ordu ve asker salına salına meydana çıktılar, ma'nâsına olan gāzîlerin çaldıkları davulun sesi kulağıma geldi."

3782. Nefsim bana bâtından ses verdi ki, sabahleyin his kulağıyla işittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. Nefsim bana içten ses verdi ki, sabahleyin his kulağıyla işittim.

"His kulağıyla işittim" ifadesinden, nefsin kalbe ilham ettiği bir düşünce olmayıp, hayvani nefsin duyular âlemine (âlem-i hisse) açıkça gösterdiği bir ses olduğu anlaşılır. Çünkü duyusal bakışlardan gizli olan meleklerin ve cinlerin bazen sözleri his kulağıyla işitilir. Bunu işitenler inkâr edemez. İşitmeyenler ise böyle bir şey olmaz diye inkâr ederler. Bu inkâr, maddiyata dalmış olanların hâlidir. Onların akılları ve hükümleri ancak görünen gözlerindedir. Sözün özü, bu his kulağı ile işitilen ses şöyle dedi:

"His kulağıyla işittim" ta'bîrinden nefsin kalbe ilkā ettiği hâtıra olmayıp nefs-i hayvânînin âlem-i hisse izhâr ettiği ses olduğu anlaşılır. Zîrâ enzâr-ı hissiyyeden mestûr olan meleklerin ve cinlerin ba'zen sözleri his kulağıyla işitilir. Bunu işitenler inkâr edemez. İşitmeyenler böyle şey olmaz diye inkâr ederler. Bu inkâr maddiyâtta müstağrak olanların hâlidir. Onların akılları ve hükümleri ancak zâhirî gözlerindedir. Velhâsıl bu his kulağı ile işitilen ses şöyle dedi:

3783. Kalk, gazâ vakti geldi, git! Kendini gazâ etmekte rehn et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Kalk, savaş vakti geldi, git! Kendini savaşmakta rehin et!

Yani, "Gaziler cihada hazırlandılar, sen de kalk git! Kendi nefsini cihad etmek hizmetinde hapset!"

Ya'ni, "Gāzîler cihâda hazırlandılar, sen de kalk git! Kendi nefsini cihâd etmek hizmetinde habs et!"

3784. Dedim: "Ey vefâsız olan habis nefs, meyl-i gazâ nerede, sen nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Dedim: "Ey vefâsız olan habis nefis, savaş arzusu nerede, sen nerede?"

"Dedim: "Ey Hakk'ın emrine karşı vefâsız olan nefis, senin savaşmakta ve harp etmekte ne zevkin vardır? Savaşa meyletme hususu senden pek uzaktır!""

"Dedim: "Ey Hakk'ın emrine karşı vefâsız olan nefis, senin gazâ ve harb etmekte ne zevkın vardır? Gazâya meyletmek husūsu senden pek uzaktır!""

3785. Ey nefis doğru söyle, bu hîlekârlıktır ve yoksa şehvetin nefsi taatten beridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. Ey nefis, doğru söyle, bu hilekârlıktır ve yoksa şehvetin nefsi ibadetten uzaktır.

"Nefs-i şehvet" (şehvet nefsi), aitlik bildiren bir tamlamadır, "şehvete özgü olan nefis" demektir ki, kastedilen nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). Yani, "Ey nefis, sen beni ibadet türünden olan savaşa ve cihada teşvik ediyorsun. Bunda senin bir hilen vardır. Çünkü şehvetli olan nefs-i emmâre ibadetten uzaktır ve Hakk'a itaat etmek onun özelliği değildir."

"Nefs-i şehvet", izâfet-i lâmiyyedir, "şehvete mahsûs olan nefis" demektir ki murâd, nefs-i emmâredir. Ya'ni, "Ey nefis, sen beni ibâdet nev'inden olan harbe ve cihâda teşvik ediyorsun. Bunda senin bir hîlen vardır. Zîrâ şehvânî olan nefs-i emmâre ibâdetten berîdir ve Hakk'a itaat etmek onun şânı değildir."

3781. Gāzīlerin davulunun sesi kulağıma geldi ki, gazâya sa'yedici olan ordu salındılar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3781. Gazilerin davulunun sesi kulağıma geldi ki, savaşa gayret eden ordu yola çıktı.

Yani, "Savaşa gayret eden ordu ve asker salına salına meydana çıktılar, anlamına gelen gazilerin çaldıkları davulun sesi kulağıma geldi."

Ya'ni, "Gazâya sa'y edici olan ordu ve asker salına salına meydana çıktılar, ma'nâsına olan gāzîlerin çaldıkları davulun sesi kulağıma geldi."

3782. Nefsim bana bâtından ses verdi ki, sabahleyin his kulağıyla işittim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3782. Nefsim bana içten ses verdi ki, sabahleyin his kulağıyla işittim.

"His kulağıyla işittim" ifadesinden, nefsin kalbe ilham ettiği bir düşünce olmayıp, hayvani nefsin duyular âlemine (âlem-i hisse) açıkça gösterdiği bir ses olduğu anlaşılır. Çünkü duyusal bakışlardan gizli olan meleklerin ve cinlerin bazen sözleri his kulağıyla işitilir. Bunu işitenler inkâr edemez. İşitmeyenler ise böyle bir şey olmaz diye inkâr ederler. Bu inkâr, maddiyata dalmış olanların hâlidir. Onların akılları ve hükümleri ancak görünen gözlerindedir. Sözün özü, bu his kulağı ile işitilen ses şöyle dedi:

"His kulağıyla işittim" ta'bîrinden nefsin kalbe ilkā ettiği hâtıra olmayıp nefs-i hayvânînin âlem-i hisse izhâr ettiği ses olduğu anlaşılır. Zîrâ enzâr-ı hissiyyeden mestûr olan meleklerin ve cinlerin ba'zen sözleri his kulağıyla işitilir. Bunu işitenler inkâr edemez. İşitmeyenler böyle şey olmaz diye inkâr ederler. Bu inkâr maddiyâtta müstağrak olanların hâlidir. Onların akılları ve hükümleri ancak zâhirî gözlerindedir. Velhâsıl bu his kulağı ile işitilen ses şöyle dedi:

3783. Kalk, gazâ vakti geldi, git! Kendini gazâ etmekte rehn et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3783. Kalk, savaş vakti geldi, git! Kendini savaşmakta rehin et!

Yani, "Gaziler cihada hazırlandılar, sen de kalk git! Kendi nefsini cihad etmek hizmetinde hapset!"

Ya'ni, "Gāzîler cihâda hazırlandılar, sen de kalk git! Kendi nefsini cihâd etmek hizmetinde habs et!"

3784. Dedim: "Ey vefâsız olan habîs nefs, meyl-i gazâ nerede, sen nerede?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3784. Dedim: "Ey vefâsız olan habis nefis, savaş eğilimi nerede, sen nerede?"

"Dedim: "Ey Hakk'ın emrine karşı vefâsız olan nefis, senin savaşmakta ve harp etmekte ne zevkin vardır? Savaşa meyletme hususu senden pek uzaktır!"

"Dedim: "Ey Hakk'ın emrine karşı vefâsız olan nefis, senin gazâ ve harb etmekte ne zevkın vardır? Gazâya meyletmek husûsu senden pek uzaktır!"

3785. Ey nefis doğru söyle, bu hîlekârlıktır ve yoksa şehvetin nefsi taatten beridir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3785. Ey nefis, doğru söyle, bu hilekârlıktır ve yoksa şehvetin nefsi ibadetten uzaktır.

"Nefs-i şehvet" (şehvet nefsi), aitlik bildiren bir tamlamadır, "şehvete özgü olan nefis" demektir ki, kastedilen nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefis). Yani, "Ey nefis, sen beni ibadet türünden olan savaşa ve cihada teşvik ediyorsun. Bunda senin bir hilen vardır. Çünkü şehvetli olan nefs-i emmâre ibadetten uzaktır ve Hakk'a itaat etmek onun özelliği değildir."

"Nefs-i şehvet", izâfet-i lâmiyyedir, "şehvete mahsûs olan nefis" demektir ki murâd, nefs-i emmâredir. Ya'ni, "Ey nefis, sen beni ibâdet nev'inden olan harbe ve cihâda teşvik ediyorsun. Bunda senin bir hîlen vardır. Zîrâ şehvânî olan nefs-i emmâre ibâdetten berîdir ve Hakk'a itaat etmek onun şânı değildir."

3786. Eğer doğru söylemez isen sana hamle getiririm, riyâzet içinde seni pek sıkarım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. Eğer doğru söylemez isen sana hamle getiririm, riyâzet içinde seni pek sıkarım!

"Ey nefis, beni bu cihada teşvikteki hîleni (hile, aldatma) açık ve doğru söylemez isen sana hücum ederim ve birtakım riyâzetler (nefsî perhizler) içinde seni pek ziyade sıkarım ve azap ederim!"

"Ey nefis, beni bu cihâda teşvîkteki hîleni açık ve doğru söylemez isen sana hücum ederim ve birtakım riyâzetler içinde seni pek ziyâde sıkarım ve ta'zîb ederim!"

3787. Nefis o dem ağızsız fesâhat ile hîle hakkında içeriden na'ra vurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. Nefis o an ağızsız bir fesahatle hile hakkında içeriden nara attı.

Cenâb-ı Ayyâzî'nin nefsi bu tehdit üzerine o anda, görünürde ağzı olmadığı hâlde, fesahatle içeriden hilesi hakkında nara atıp açıklamalar vermeye başladı. "Füsûn" hile anlamındadır. Ağızsız olarak içten nefsin söz söylemesini herkes kendi vücudunda zevken (manevi bir tat alarak) ve vicdanen bilir.

Cenâb-ı Ayyâzî'nin nefsi bu tehdîd üzerine o anda zâhiren ağzı olmadığı hâlde fesâhat ile içeriden hîlesi hakkında na'ra vurup îzâhât vermeğe başladı. "Füsûn” hîle ma'nâsınadır. Ağızsız olarak bâtından nefsin söz söylemesini herkes kendi vücûdunda zevkan ve vicdânen bilir.

3788. Dedi ki: "Beni burada her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çiğniyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. Dedi ki: "Beni burada her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çiğniyorsun."

Beni burada oturduğun yerde her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çekip çıkarıyorsun.

Bilinmeli ki, nefsin ölümü dört çeşittir. Birincisi, nefsin arzularına karşı gelmektir ki, hakikat ehli buna "kızıl ölüm" derler. İkincisi, nefsi aç bırakmaktır ki, buna da "beyaz ölüm" derler. Üçüncüsü, eski püskü elbiseler giymektir ki, buna da "yeşil ölüm" derler. Dördüncüsü, halkın eziyetine ve cefasına katlanmaktır ki, buna da "kara ölüm" derler. Nefis ancak bu dört ölüm ile kendi hevesini terk eder; ve bu ölümler ile ölen kimsenin kalbi, kutsal âleme, nur âlemine ve asla ölüm kabul etmeyen "hayat âlemi"ne sahip olur.

"Beni burada oturduğun yerde her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çekip çıkarıyorsun."

Ma'lum olsun ki, nefsin ölümü dört nev'idir. Birincisi nefsin arzûlarına muhalefettir ki, ehl-i hakîkat buna "mevt-i ahmer, "kızıl ölüm" derler. İkincisi nefsi aç bırakmaktır ki, buna da "mevt-i ebyaz, "beyaz ölüm" derler. Üçüncüsü eski püskü elbiseler giymektir ki, buna da "mevt-i ahdar, "yeşil ölüm" derler. Dördüncüsü halkın ezâsına ve cefâsına tahammül etmektir ki, buna da "mevt-i esved, "kara ölüm" derler. Nefis ancak bu dört ölüm ile kendi hevâsını terk eder; ve bu ölümler ile ölen kimsenin kalbi âlem-i kudse ve âlem-i nûra ve asla ölüm kabûl etmeyen "âlem-i hayât"a mutasarrıf olur.

3789. Hiçbir kimsenin hâlimden haberi yoktur ki, sen beni uykusuz ve yemeksiz öldürüyorsun.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. Hiçbir kimsenin hâlimden haberi yoktur ki, sen beni uykusuz ve yemeksiz öldürüyorsun.

3790. Gazâda bir yara ile cisimden sıçrarım. Halk benim mertliğimi ve îsarımı görür. [3796]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. Savaşta bir yara ile bedenden sıçrarım. Halk benim mertliğimi ve fedakârlığımı görür. [3796]

3786. "Eğer doğru söylemez isen sana hamle getiririm, riyâzet içinde seni pek sıkarım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3786. "Eğer doğru söylemez isen sana hamle getiririm, riyâzet içinde seni pek sıkarım!"

"Ey nefis, beni bu cihada teşvikteki hile ni açık ve doğru söylemez isen sana hücum ederim ve birtakım riyâzât (nefsî perhizler) içinde seni pek ziyade sıkarım ve azap ederim!"

"Ey nefis, beni bu cihâda teşvîkteki hîleni açık ve doğru söylemez isen sana hücum ederim ve birtakım riyâzetler içinde seni pek ziyâde sıkarım ve ta'zîb ederim!"

3787. "Nefis o dem ağızsız fesâhat ile hîle hakkında içeriden na'ra vurdu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3787. "Nefis o an ağızsız bir fesahatle hile hakkında içeriden nara attı."

Cenâb-ı Ayyâzî'nin nefsi bu tehdit üzerine o anda, görünürde ağzı olmadığı hâlde, fesahatle içeriden hilesi hakkında nara atıp açıklamalar vermeye başladı. "Füsûn" hile anlamındadır. Ağızsız olarak içten nefsin söz söylemesini herkes kendi vücudunda zevken (manevi tecrübe ile) ve vicdanen bilir.

Cenâb-ı Ayyâzî'nin nefsi bu tehdîd üzerine o anda zâhiren ağzı olmadığı hâlde fesâhat ile içeriden hîlesi hakkında na'ra vurup îzâhât vermeğe başladı. "Füsûn” hîle ma'nâsınadır. Ağızsız olarak bâtından nefsin söz söylemesini herkes kendi vücûdunda zevkan ve vicdânen bilir.

3788. "Dedi ki: "Beni burada her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çiğniyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3788. "Dedi ki: "Beni burada her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çiğniyorsun."

"Beni burada oturduğun yerde her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çekip çıkarıyorsun." Bilinmeli ki, nefsin ölümü dört çeşittir. Birincisi nefsin arzularına karşı gelmektir ki, hakikat ehli buna "mevt-i ahmer", yani "kızıl ölüm" derler. İkincisi nefsi aç bırakmaktır ki, buna da "mevt-i ebyaz", yani "beyaz ölüm" derler. Üçüncüsü eski püskü elbiseler giymektir ki, buna da "mevt-i ahdar", yani "yeşil ölüm" derler. Dördüncüsü halkın eziyetine ve cefasına dayanmaktır ki, buna da "mevt-i esved", yani "kara ölüm" derler. Nefis ancak bu dört ölüm ile kendi heveslerini terk eder; ve bu ölümler ile ölen kimsenin kalbi kutsal âleme, nur âlemine ve asla ölüm kabul etmeyen "hayat âlemi"ne tasarruf eder (sahip olur).

"Beni burada oturduğun yerde her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çekip çıkarıyorsun." Ma'lum olsun ki, nefsin ölümü dört nev'idir. Birincisi nefsin arzûlarına muhalefettir ki, ehl-i hakîkat buna "mevt-i ahmer, "kızıl ölüm" derler. İkincisi nefsi aç bırakmaktır ki, buna da "mevt-i ebyaz, "beyaz ölüm" derler. Üçüncüsü eski püskü elbiseler giymektir ki, buna da "mevt-i ahdar, "yeşil ölüm" derler. Dördüncüsü halkın ezâsına ve cefâsına tahammül etmektir ki, buna da "mevt-i esved, "kara ölüm" derler. Nefis ancak bu dört ölüm ile kendi hevâsını terk eder; ve bu ölümler ile ölen kimsenin kalbi âlem-i kudse ve âlem-i nûra ve asla ölüm kabûl etmeyen "âlem-i hayât"a mutasarrıf olur.

3789. "Hiçbir kimsenin hâlimden haberi yoktur ki, sen beni uykusuz ve yemeksiz öldürüyorsun."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3789. "Hiçbir kimsenin hâlimden haberi yoktur ki, sen beni uykusuz ve yemeksiz öldürüyorsun."

3790. "Gazâda bir yara ile cisimden sıçrarım. Halk benim mertliğimi ve îsarımı görür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3790. "Savaşta bir yara ile bedenden sıçrarım. Halk benim mertliğimi ve îsarımı görür."

"İsar", bağışlamak, bir başkasının hazzını kendi hazzına tercih etmektir. Yani, "Her gün senin elinde türlü ölümlerle öleceğime, savaşa gidip orada bir yara alırım ve bedenimden fırlar çıkarım. Sonuçta halk benim mertliğimi ve cesaretimi, Hakk yolunda can feda ettiğimi görür, beni överler."

“İsâr”, atâ etmek, birinin hazzını kendi hazzı üzerine takdîm etmektir. Ya’ni, “Her gün senin elinde türlü ölümler ile öleceğime cihâda gidip orada bir yara alırım ve cismimden fırlar çıkarım. Netîcede halk benim mertliğimi ve şecâatimi Hak yolunda can fedâ ettiğimi görür, beni medhederler.”

3791. “Dedim: “Ey nefisceğiz, münâfık yaşadın. Münâfık dahi öldün, sen nesin?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. “Dedim: “Ey nefisceğiz, münafık yaşadın. Münafık dahi öldün, sen nesin?”

“Mî murî”, “Mî mîrî” (می میری) kalıbının kısaltılmışıdır, “ölürsün” demektir. “Münafık”, içi başka dışı başka olan kimseye denir ki, insanlara görünüşte inancının aksini gösterir ve onları görünüşte onaylar, içten ise inkâr eder. Ortam müsait olduğu zaman inkârını açığa vurur. Nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefis) tabiatı budur. İbadete veya iyiliğe yönelirse, çıkar sağlamak için çevresine hoş görünmek amacıyla yapar. Bu sebeple bir kimse ibadetini ve iyiliğini gizli yaparsa nefis ondan pek çok sıkılır; ve öldüğü zaman dahi kendi fazilet ve meziyetinin insanlar arasında ilan edilmesini ister. Asla ilahi rıza ile alakası yoktur. Böyle olunca nefis hem yaşarken hem de öldüğü vakit münafıktır. Müslümanlar arasında Allah rızası için iyilik ve ibadet edip de bunun insanlara gösterilmesinden hoşlananlar yarı münafıktırlar. Çünkü Yüce Allah hazretleri وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) yani “Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak yapmaz” ayet-i kerimesinde ancak ilahi rızaya dayanarak amel edenleri över.

“Mî murî”, “Mî mîrî” (می میری) sîgasının muhaffefidir, “ölürsün” demektir. “Münâfık”, içi başka dışı başka olan kimseye derler ki, halka zâhirde i’tikâdının hilâfında görünür ve onları zâhiren tasdîk ve bâtınen inkâr eder. Muhîtî müsâid olduğu vakit inkârını izhâr eder. Nefs-i emmâresinin tabîatı budur. İbâdete veyâ iyiliğe meylederse te’mîn-i menfaat için muhîtine hoş görünmek kasdıyla yapar. Binâenaleyh bir kimse ibâdetini ve iyiliğini gizli yaparsa nefis ondan pek ziyâde sıkılır; ve öldüğü vakit dahi kendi fazl ve meziyetinin halk arasında i’lânını ister. Aslâ rızâ-i ilâhîyle alâkası yoktur. Böyle olunca nefis hem yaşarken hem de öldüğü vakit münâfıktır. Müslümanlar arasında Allah rızâsı için iyilik ve ibâdet edip de bunun halka izhârından hoşlananlar yarı münâfıktırlar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) ya’ni “Rabbinin ibâdetine hiçbir kimseyi ortak yapmaz” âyet-i kerîmesinde ancak rızâ-yı ilâhîsine istinâden amel edenleri medih buyurur.

3792. “Sen iki âlemde mürâî olmuşsun! Sen iki âlemde böyle bâtıl olmuşsun!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. “Sen iki âlemde riyakâr olmuşsun! Sen iki âlemde böyle bâtıl olmuşsun!”

“Mürâî”, riyakâr, halka gösteriş yapan demektir; “bîhûde”, bâtıl ve faydasız demektir. Yani, “Ey nefis, sen hem dünyada hem de ahirette riyakâr, bâtıl ve faydasız bir yaratıksın!”

“Mürâî”, riyâkâr, halka gösteriş yapan; “bîhûde”, bâtıl ve fâidesiz. Ya’ni, “Ey nefis, sen hem dünyâda ve hem de âhirette mürâî ve bâtıl ve fâidesiz bir mahlûksun!”

3793. “Nezrettim ki, bu beden diri oldukça aslâ halvetten dışarıya baş çıkarmayayım!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. “Nezrettim ki, bu beden diri oldukça asla halvetten dışarıya baş çıkarmayayım!”

Ayyâzî hazretleri nefsinin bir hilesini işitince şöyle buyurur: “Ben adadım ve söz verdim ki, bedenim bu dünya hayatında ayakta durdukça ve nefsim sıfatlarıyla diri oldukça asla halvetten (yalnız kalma hâli) ve tenha yerden dışarıya ve halk arasına çıkmayacağım!” “İsar”, vermek, birinin hazzını kendi hazzının önüne geçirmektir. Yani, "Her gün senin elinde türlü ölümlerle öleceğime cihada gidip orada bir yara alırım ve bedenden fırlar çıkarım. Sonuçta halk benim mertliğimi ve cesaretimi Hak yolunda can feda ettiğimi görür, beni överler."

Ayyâzî hazretleri nefsinin bir hîlesini işitince buyurur ki: “Ben nezir ve ahdettim ki, cismim bu hayât-ı dünyeviyyede kāim ve nefsim sıfatlarıyla diri bulundukça aslâ halvetten ve tenhâ mahalden dışarıya ve halk arasına çıkmayacağım!” “Îsâr”, atâ etmek, birinin hazzını kendi hazzı üzerine takdîm etmektir. Ya'ni, "Her gün senin elinde türlü ölümler ile öleceğime cihâda gidip orada bir yara alırım ve cisimden fırlar çıkarım. Netîcede halk benim mertliğimi ve şecâatimi Hak yolunda can fedâ ettiğimi görür, beni medhederler."

3791. "Dedim: "Ey nefisceğiz, münafık yaşadın. Münafık dahi öldün, sen nesin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3791. "Dedim: "Ey nefisceğiz, münafık yaşadın. Münafık dahi öldün, sen nesin?"

"Mî murî", "Mî mir" (میمیری) kipinin kısaltılmış hâlidir, "ölürsün" demektir. "Münafık", içi başka dışı başka olan kimseye denir ki, halka görünüşte inancının aksini gösterir ve onları görünüşte tasdik edip içten inkâr eder. Ortam müsait olduğu zaman inkârını açığa vurur. Nefs-i emmâresinin (kötülüğü emreden nefsin) tabiatı budur. İbadete veya iyiliğe yönelirse, menfaat sağlamak için çevresine hoş görünmek amacıyla yapar. Bu sebeple bir kimse ibadetini ve iyiliğini gizli yaparsa nefis ondan pek çok sıkılır; ve öldüğü zaman dahi kendi fazilet ve meziyetinin halk arasında ilanını ister. Asla Allah rızasıyla alakası yoktur. Böyle olunca nefis hem yaşarken hem de öldüğü zaman münafıktır. Müslümanlar arasında Allah rızası için iyilik ve ibadet edip de bunun halka gösterilmesinden hoşlananlar yarı münafıktırlar. Çünkü Yüce Allah hazretleri وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) yani "Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak yapmaz" ayet-i kerimesinde ancak ilahi rızasına dayanarak amel edenleri över.

“Mî murî”, “Mî mir" (میمیری) sîgasının muhaffefidir, "ölürsün" demektir. "Münafık", içi başka dışı başka olan kimseye derler ki, halka zâhirde i'tikādının hilafında görünür ve onları zâhiren tasdîk ve bâtınen inkâr eder. Muhîti müsâid olduğu vakit inkârını izhar eder. Nefs-i emmâresinin tabîatı budur. İbâdete veyâ iyiliğe meylederse te'mîn-i menfaat için muhîtine hoş görünmek kasdıyla yapar. Binâenaleyh bir kimse ibâdetini ve iyiliğini gizli yaparsa nefis ondan pek ziyâde sıkılır; ve öldüğü vakit dahi kendi fazl ve meziyetinin halk arasında i'lânını ister. Aslâ rızâ-i ilâhîyle alakası yoktur. Böyle olunca nefis hem yaşarken hem de öldüğü vakit münafıktır. Müslümanlar arasında Allah rızâsı için iyilik ve ibâdet edip de bunun halka izhârından hoşlananlar yarı münafıktırlar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) ya'ni "Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak yapmaz" âyet-i kerîmesinde ancak rızâ-yı ilâhîsine istinâden amel edenleri medih buyurur.

3792. "Sen iki alemde mürâî olmuşsun! Sen iki alemde böyle bâtıl olmuşsun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3792. "Sen iki âlemde riyâkâr olmuşsun! Sen iki âlemde böyle bâtıl olmuşsun!"

"Mürâî", riyâkâr, halka gösteriş yapan demektir; "bîhûde" ise bâtıl ve faydasız demektir. Yani, "Ey nefis, sen hem dünyada hem de âhirette riyâkâr, bâtıl ve faydasız bir yaratıksın!"

“Mürâî”, riyâkâr, halka gösteriş yapan; "bîhûde", bâtıl ve fâidesiz. Ya'ni, "Ey nefis, sen hem dünyada ve hem de âhirette mürâî ve bâtıl ve fâidesiz bir mahlûksun!"

3793. "Nezrettim ki, bu beden diri oldukça asla halvetten dışarıya baş çıkarmayayım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3793. "Nezrettim ki, bu beden diri oldukça asla halvetten dışarıya baş çıkarmayayım!"

Ayyâzî hazretleri nefsinin bir hilesini (aldatmacasını) işitince buyurur ki: "Ben adadım ve söz verdim ki, bedenim bu dünya hayatında ayakta durduğu ve nefsim sıfatlarıyla diri bulunduğu sürece asla halvetten (yalnız kalma yerinden) ve tenha yerden dışarıya ve insanlar arasına çıkmayacağım!"

Ayyâzî hazretleri nefsinin bir hîlesini işitince buyurur ki: "Ben nezir ve ahdettim ki, cismim bu hayât-ı dünyeviyyede kāim ve nefsim sıfatlarıyla diri bulundukça aslâ halvetten ve tenhâ mahalden dışarıya ve halk arasına çıkmayacağım!"

3794. Zîrâ her şeyi ki, ten halvette yapar, erkek ve kadın cihetinden yapmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. Çünkü tenin halvette yaptığı her şeyi, erkek ve kadın yönünden yapmaz.

Yani, bedenin halvetinde ve tenhada yaptığı ibadetler ve taatler, erkek ve kadının toplamından ibaret olan halka kendisini göstermek ve onların övgü ve senasına nail olmak için değildir. Bilinmeli ki, "halvet" (yalnız kalma, inziva) Hakk Yolcusunun nefsine ait sıfatları ölene kadar gereklidir. Kendi sıfatından ölüp ruhun sıfatı ortaya çıktığı zaman artık halvete lüzum kalmaz. Çünkü Hakk Yolcusunun nazarında bu mertebede halkın övgü ve yerilmesinin hiçbir kıymeti kalmaz. Övgü ve yergi onun nazarında eşit olur. Onun için yukarıdaki beyitte "bu beden diri oldukça" kaydı zikredilmiştir.

Ya'ni, cismin halvetinde ve tenhâda yaptığı ibâdât ve tâât, erkek ve kadı- nın mecmûundan ibaret bulunan halka kendisini göstermek ve onların me- dih ve senâsına nâil olmak için değildir. Ma'lûm olsun ki, "halvet" sâlikin sı- fât-ı nefsâniyyesi ölünceye kadar lâzımdır. Kendi sıfatından ölüp rûhun sıfa- tı zâhir olduğu vakit artık halvete lüzum kalmaz. Zîrâ sâlikin nazarında bu mertebede halkın medh ve zemminin hiçbir kıymeti kalmaz. Medih ve zem onun nazarında müsâvî olur. Onun için yukarıki beyitte "bu beden diri olduk- ça" kaydı mezkûrdur.

3795. Onun halvette hareket ve sükûnu niyeti Hakk'ın gayrı için olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Onun halvetteki (yalnızlıkta) hareket ve sükûnu (durgunluğu) Hakk'ın gayrısı (dışında) bir niyet için olmaz.

3796. Bu cihad-ı ekberdir, o asgardır. Her ikisi Rüstem'in ve Haydar'ın kârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Bu büyük cihaddır, o ise küçüktür. Her ikisi de Rüstem'in ve Haydar'ın işidir.

Halvette nefsiyle savaşmak "büyük cihad"dır. Çünkü onun bu fiiline Allah'tan başkası vâkıf olmaz. Fakat dışsal olan cihad "küçük cihad"dır. Çünkü her ne kadar mücahidin niyeti Allah'ın rızasını elde etmek olsa da, halkın vâkıf olduğu bu fiilden nefis dahi kendisine bir övünme payı çıkarmak ister. Bununla birlikte, gerek büyük cihad gerekse küçük cihad, her ikisi de varlık kaydından geçmeye bağlı olduğundan, Rüstem pehlivanın ve Haydar-ı Kerrâr (çokça hücum eden) olan İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimizin ve onların yolunda olan aslanların işidir.

Halvette nefsiyle muhârebe etmek "büyük cihad"dır. Çünkü onun bu fiiline Hak'tan başkası vâkıf olmaz. Fakat sûrî olan cihâd "küçük cihâd"dır. Çünkü her ne kadar mücâhidin niyeti rızâ-i Hakk'ı tahsîl ise de, halkın vâkıf olduğu bu fiilden nefis dahi kendisine bir hisse-i tefâhur çıkarmak ister. Maahâzâ ge- rek cihâd-ı ekber ve gerek cihâd-ı asgar her ikisi de vücûd kaydından geçme- ye mevkûf olduğundan Rüstem pehlivanın ve Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimizin ve onların meşrebinde olan arslanların kârıdır.

3797. O kimsenin kârı değildir ki, sıçanın kuyruğu kımıldadığı vakit, onun ak- lı ve idraki tenden uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. O kimsenin kârı değildir ki, sıçanın kuyruğu kımıldadığı vakit, onun aklı ve idraki bedenden uçar.

"Sıçanın kuyruğu"ndan kasıt, nefsin sıfatlarıdır. Yani, büyük ve küçük cihat, korkaklık gibi nefsin sıfatlarından birisi harekete geldiği zaman aklını ve muhakemesini kaybeden kişinin işi değildir.

"Sıçanın kuyruğu"ndan murâd, nefsin sıfatlarıdır. Ya'ni, cihâd-i ekber ve asgar, korkaklık gibi nefsin sıfatlarından birisi harekete geldiği vakit akıl ve muhâkemesini kaybeden kimsenin işi değildir.

3798. Öyle bir kimseye kadınlar gibi cenk mahallinden ve mızraktan uzak ol- mak lazım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. Öyle bir kimseye kadınlar gibi savaş alanından ve mızraktan uzak durmak gerekir.

3794. Zîrâ her şeyi ki, ten halvette yapar, erkek ve kadın cihetinden yapmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3794. Çünkü tenin yalnız başına yaptığı her şeyi, erkek ve kadın yönünden yapmaz.

Yani, bedenin yalnızlıkta ve tenhada yaptığı ibadetler ve itaatler, erkek ve kadının toplamından ibaret olan halka kendisini göstermek ve onların övgü ve senasına nail olmak için değildir. Bilinmeli ki, "halvet" (yalnız kalma, inziva) Hakk Yolcusu'nun nefsine ait sıfatları ölünceye kadar gereklidir. Kendi sıfatından ölüp ruhun sıfatı ortaya çıktığı zaman artık halvete gerek kalmaz. Çünkü Hakk Yolcusu'nun nazarında bu mertebede halkın övgü ve yerilmesinin hiçbir kıymeti kalmaz. Övgü ve yergi onun nazarında eşit olur. Onun için yukarıdaki beyitte "bu beden diri oldukça" kaydı zikredilmiştir.

Ya'ni, cismin halvetinde ve tenhâda yaptığı ibâdât ve tâât, erkek ve kadının mecmûundan ibaret bulunan halka kendisini göstermek ve onların medih ve senâsına nâil olmak için değildir. Ma'lûm olsun ki, "halvet" sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesi ölünceye kadar lâzımdır. Kendi sıfatından ölüp rûhun sıfatı zâhir olduğu vakit artık halvete lüzum kalmaz. Zîrâ sâlikin nazarında bu mertebede halkın medh ve zemminin hiçbir kıymeti kalmaz. Medih ve zem onun nazarında müsâvî olur. Onun için yukarıki beyitte "bu beden diri oldukça" kaydı mezkûrdur.

3795. Onun halvette hareket ve sükûnu niyeti Hakk'ın gayrı için olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3795. Onun halvetteki (yalnızlıkta) hareket ve sükûnu (durgunluğu) Hakk'ın gayrısı (dışında) bir niyet için olmaz.

3796. Bu cihad-ı ekberdir, o asgardır. Her ikisi Rüstem'in ve Haydar'ın kârıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3796. Bu büyük cihaddır, o ise küçük cihaddır. Her ikisi de Rüstem'in ve Haydar'ın işidir.

Halvette nefsiyle mücadele etmek "büyük cihad"dır. Çünkü onun bu fiiline Allah'tan başkası vâkıf olmaz. Fakat zahirî olan cihad "küçük cihad"dır. Çünkü her ne kadar mücahidin niyeti Allah'ın rızasını elde etmek ise de, halkın vâkıf olduğu bu fiilden nefis dahi kendisine bir övünme payı çıkarmak ister. Bununla birlikte, gerek büyük cihad gerekse küçük cihad, her ikisi de varlık kaydından geçmeye bağlı olduğundan, pehlivan Rüstem'in ve Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimizin ve onların yolunda olan arslanların işidir.

Halvette nefsiyle muhârebe etmek "büyük cihad"dır. Çünkü onun bu fiiline Hak'tan başkası vâkıf olmaz. Fakat sûrî olan cihâd "küçük cihâd"dır. Çünkü her ne kadar mücâhidin niyeti rızâ-i Hakk'ı tahsîl ise de, halkın vâkıf olduğu bu fiilden nefis dahi kendisine bir hisse-i tefâhur çıkarmak ister. Maahâzâ gerek cihâd-ı ekber ve gerek cihâd-ı asgar her ikisi de vücûd kaydından geçmeye mevküf olduğundan Rüstem pehlivanın ve Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimizin ve onların meşrebinde olan arslanların kârıdır.

3797. O kimsenin kârı değildir ki, sıçanın kuyruğu kımıldadığı vakit, onun aklı ve idraki tenden uçar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3797. O kimsenin kârı değildir ki, sıçanın kuyruğu kımıldadığı vakit, onun aklı ve idraki bedenden uçar.

"Sıçanın kuyruğu"ndan kastedilen, nefsin sıfatlarıdır. Yani, büyük ve küçük cihat, korkaklık gibi nefsin sıfatlarından birisi harekete geldiği zaman akıl ve muhakemesini kaybeden kişinin işi değildir.

"Sıçanın kuyruğu"ndan murâd, nefsin sıfatlarıdır. Ya'ni, cihâd-i ekber ve asgar, korkaklık gibi nefsin sıfatlarından birisi harekete geldiği vakit akıl ve muhâkemesini kaybeden kimsenin işi değildir.

3798. Öyle bir kimseye kadınlar gibi cenk mahallinden ve mızraktan uzak olmak lâzım gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3798. Öyle bir kimseye kadınlar gibi savaş alanından ve mızraktan uzak olmak gerekir.

3799. O bir sûfî, bu bir sûfîdir, işte bu hayfdır. O bir iğneden ölmüştür, buna ta'me kılıçtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. O bir sûfî, bu bir sûfîdir, işte bu haksızlıktır. O bir iğneden ölmüştür, buna kılıç lezzetli bir yemektir.

O, eli bağlı olan kâfirin mağlûbu bulunan bir sûfîdir. Bu, birçok savaşlara girip bedeni yaradan kalbura dönen Ayyazî hazretleri de bir sûfîdir. İşte buna üzülünür. O önceki sûfî iğne yarasından ölmüştür. Bu ikinci sûfîye ise kılıç darbesi lezzetli bir yemek gibidir.

O eli bağlı olan kâfirin mağlûbu bulunan bir sûfîdir. Bu birçok harblere girip cismi yaradan kalbura dönen Ayyazî hazretleri de bir sûfîdir. İşte buna teessüf olunur. O evvelki sûfî iğne yarasından ölmüştür. Bu ikinci sûfîye ise kılıç darbesi taâm-ı lezîz mesâbesindedir.

3800. Ona sûfî nakış olur, can yoktur. Sûfîler dahi bu sûfîlerden bed-nâmdır. [3806]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. Ona sûfî nakış olur, can yoktur. Sûfîler dahi bu sûfîlerden bed-nâmdır.

O önceki sûfî, görünüşte sûfîdir. Onda sûfîliğin canı ve ruhu yoktur. Gerçek sûfîler de halk arasında bu ruhsuz sûfîler yüzünden kötü şöhretli olmuştur. Çünkü halkın avam tabakasının ayırt etme gücü olmadığı için, sûfî kıyafetinde olan bu namertleri görüp gerçek sûfîleri de bunlardan sanırlar.

O evvelki sûfî zâhirde sûfîdir. Onda sûfîliğin canı ve rûhu yoktur. Hakîkî sûfîler de halk arasında bu rûhsuz sûfîlerden kötü namlı olmuştur. Zîrâ avâm-ı halkın temyîzi olmadığı için sûfî kıyâfetinde olan bu nâmerdleri görüp hakîkî sûfîleri de bunlardan zannederler.

3801. Çamurdan yoğrulmuş olan cismin kapısı ve duvarı üzerine Hak gayretinden nâşî yüz sûfî nakşını yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. Çamurdan yoğrulmuş olan cismin kapısı ve duvarı üzerine Hak, gayretinden dolayı yüzlerce sûfî nakşını yazdı.

Yüce Allah, çamurdan yoğrulmuş ve yaratılmış olan cismin şekli üzerine birçok sûfî nakşını yazdı ve onları halkın gözüne sûfî şeklinde gösterdi. "لا يعرفهم غيرى" yani "Benim velîlerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez" kudsî hadisi gereğince, gayretinden dolayı gerçek sûfîlerin yüzlerini, bu mecazî ve yalancı sûfî nakışları arasında yabancılardan gizledi. Yabancılar bu mecazî sûfîleri gördükleri zaman onlarda bir gerçeklik olduğunu sandılar ve gerçek sûfîler ile mecazî ve yalancı sûfîleri ayırt edemediler.

Hak Teâlâ hazretleri çamurdan yoğrulmuş ve yaradılmış olan cismin sûreti üzerine birçok sûfî nakışlarını yazdı ve halkın nazarına onları sûfî sûretinde gösterdi ve لا يعرفهم غيرى ya'ni “Benim velîlerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez” hadîs-i kudsîsi mûcibince, gayretinden nâşî hakîkî sûfîlerin yüzlerini, bu mecâzî ve yalancı sûfî nakışları arasında yabancılardan gizledi. Yabancılar bu mecâzî sûfîleri gördükleri vakit onlarda bir hakîkat olduğunu zannettiler ve hakîkî sûfîler ile mecâzî ve yalancı sûfîleri ayırt edemediler.

3802. Tâ ki sehareden o nakışlar kımıldayıcı ola, tâ ki Mûsâ'ya mensûb asâ gizli ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. O nakışlar kımıldayıcı olsun diye, Musa'ya ait asa gizli olsun diye!

Firavun'un sihirbazlarının sihir aletlerine benzeyen o sûfî sûreti, sihir hükmünde olan hilelerden ve riyâlardan harekete gelsin ve Musa (a.s.)'ın asası hükmünde olan hakiki sûfîler bunların arasında gizli kalsın ve halk onların hile ve riyâsı ile bunların sadakatini fark edemesin diye!

Tâ ki Fir'avn'un sihirbazlarının sihir âletlerine müşâbih olan o sûfî sûreti sihir mesâbesinde olan hîlelerden ve riyâlardan harekete gele ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfîler bunların arasında gizli kala ve halk onların hîle ve riyâsı ile bunların sadâkatini fark edemeye!

3799. O bir sufî, bu bir sufîdir, işte bu hayfdır. O bir iğneden ölmüştür, buna ta'me kılıçtır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3799. O bir sûfî, bu bir sûfîdir, işte bu ayıptır. O bir iğneden ölmüştür, buna kılıç lezzetli yemektir.

O, eli bağlı olan kâfirin mağlûbu bulunan bir sûfîdir. Bu, birçok savaşlara girip bedeni yaradan kalbura dönen Ayyâzî hazretleri de bir sûfîdir. İşte buna üzülünür. O önceki sûfî iğne yarasından ölmüştür. Bu ikinci sûfîye ise kılıç darbesi lezzetli yemek gibidir.

O eli bağlı olan kâfirin mağlûbu bulunan bir sûfidir. Bu birçok harblere girip cismi yaradan kalbura dönen Ayyâzî hazretleri de bir sûfidir. İşte buna teessüf olunur. O evvelki sûfî iğne yarasından ölmüştür. Bu ikinci sûfîye ise kılıç darbesi taâm-ı lezîz mesâbesindedir.

3800. Ona sûfî nakış olur, can yoktur. Sufiler dahi bu sufilerden bed-nâmdır. [3806]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3800. Ona sûfî nakış olur, can yoktur. Sufiler dahi bu sufilerden bed-nâmdır.

O evvelki sûfî, görünüşte sûfîdir. Onda sûfîliğin canı ve ruhu yoktur. Gerçek sûfiler de halk arasında bu ruhsuz sûfiler yüzünden kötü namlı olmuştur. Çünkü halkın avam tabakasının ayırt etme gücü olmadığı için, sûfî kıyafetinde olan bu namertleri görüp gerçek sûfileri de bunlardan zannederler.

O evvelki sûfî zâhirde sûfidir. Onda sûfîliğin canı ve rûhu yoktur. Hakîkî sûfiler de halk arasında bu rûhsuz sûfilerden kötü namlı olmuştur. Zîrâ avâm-ı halkın temyîzi olmadığı için sûfî kıyafetinde olan bu nâmerdleri görüp hakîkî sûfileri de bunlardan zannederler.

3801. Çamurdan yoğrulmuş olan cismin kapısı ve duvarı üzerine Hak gayretinden nâşî yüz sûfî nakşını yazdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3801. Çamurdan yoğrulmuş olan bedenin kapısı ve duvarı üzerine Hak, kıskançlığından dolayı yüzlerce sûfî nakşını yazdı.

Yüce Allah, çamurdan yoğrulmuş ve yaratılmış olan bedenin şekli üzerine birçok sûfî nakışlarını yazdı ve onları halkın gözüne sûfî şeklinde gösterdi. "Benim velîlerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez" kutsî hadisi gereğince, kıskançlığından dolayı gerçek sûfîlerin yüzlerini, bu mecazî ve yalancı sûfî nakışları arasında yabancılardan gizledi. Yabancılar bu mecazî sûfîleri gördükleri zaman onlarda bir hakikat olduğunu sandılar ve gerçek sûfîler ile mecazî ve yalancı sûfîleri ayırt edemediler.

Hak Teâlâ hazretleri çamurdan yoğrulmuş ve yaradılmış olan cismin sûreti üzerine birçok sûfi nakışlarını yazdı ve halkın nazarına onları sûfi sûretinde gösterdi ve اولیائی تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni “Benim velîlerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez” hadîs-i kudsîsi mûcibince, gayretinden nâşî hakîkî sûfilerin yüzlerini, bu mecâzî ve yalancı sûfî nakışları arasında yabancılardan gizledi. Yabancılar bu mecâzî sûfileri gördükleri vakit onlarda bir hakikat olduğunu zannettiler ve hakîkî sûfiler ile mecâzî ve yalancı sûfîleri ayırt edemediler.

3802. Tâ ki seharedan o nakışlar kımıldayıcı ola, tâ ki Mûsa'ya mensub asâ gizli ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3802. O nakışlar sihirbazlardan kımıldayıcı olsun, tâ ki Musa'ya ait asa gizli olsun!

Firavun'un sihirbazlarının sihir aletlerine benzeyen o sûfî sûreti, sihir hükmünde olan hilelerden ve riyalardan harekete gelsin ve Musa (a.s.)'ın asası hükmünde olan gerçek sûfîler bunların arasında gizli kalsın ve halk onların hile ve riyası ile bunların sadakatini fark edemesin!

Tâ ki Fir'avn'un sihirbazlarının sihir âletlerine müşabih olan o sûfi sûreti sihir mesâbesinde olan hîlelerden ve riyalardan harekete gele ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfiler bunların arasında gizli kala ve halk onların hîle ve riyâsı ile bunların sadakatini fark edemeye!

3803. Asânın sıdkı nakışlar yutar. Fir'avn'a mensûb olan göz toz ve taş kırıkları doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. Asanın doğruluğu nakışları yutar. Firavun'a ait olan göz toz ve taş kırıklarıyla doludur.

Hz. Musa'nın asası gibi olan gerçek sûfînin doğruluğu, o mecazî sûfî nakışlarını yutup onların hilelerini ve riyalarını geçersiz kılar. Bunların arasında mutluluk ehli olanlar, bu sayede Firavun'un sihirbazları gibi kendi edepsizliklerini görüp sonradan doğru yola girerler. Fakat yine bunların arasında Firavun gözlü olan mutsuzluk ehli, onları da kendileri gibi riyakâr zannettiklerinden, o gerçek sûfîlere karşı onların gözleri düşmanlık tozları ve taş kırıklarıyla doludur.

Hz. Mûsâ'nın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfînin sadâkati o mecâzî sûfî nakışlarını yutup onların hîlelerini ve riyâlarını ibtâl eder. Bunların arasında ehl-i saâdet olanlar bu sâyede sehare-i Fir'avn gibi kendilerinin edebsizliğini görüp bilâhare doğru yola sülûk ederler. Fakat yine bunların arasında Firavn gözlü olan ehl-i şekâvet, onları da kendileri gibi riyâkâr zannettiklerinden, o hakîkî sûfîlere karşı onların gözleri adâvet tozları ve taş kırıklarıyla doludur.

## Diğer mücâhidin ve gazâda onun can oyunculuğunun hikâyesidir

3804. Diğer bir sûfî harb safı arasında darb için yirmi def'a geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. Başka bir sûfî, savaş safı arasında vurmak için yirmi defa geldi.

3805. Müslümanlar ile kerr ü ferr vaktinde o müslümanlara geri dönmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Müslümanlar ile savaşta ileri geri hareketler yaptığı zaman o müslümanlara geri dönmedi.

"Kerr", düşmana saldırmak; "ferr", geriye kaçmak; "kerr ü ferr", savaş meydanında gazilerin duruma göre ileri geri hareketleri anlamındadır. Yani, bu gazi müslümanlar ile birlikte savaşa gitti ve orada duruma göre ileri geri hareketler yaptı ve yirmi defa savaş meydanına girdiği hâlde asla düşmandan korkup müslümanlar tarafına geriye dönüp kaçmadı.

“Kerr”, düşmana hücûm etmek; “ferr”, geriye kaçmak; “kerr ü ferr”, meydân-ı harbde gâzîlerin îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Ya'ni, bu gâzî müslümanlar ile berâber harbe gitti ve orada îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketler etti ve yirmi def'a meydân-ı harbe girdiği hâlde aslâ düşmandan korkup müslümanlar tarafına geriye dönüp kaçmadı.

3806. Yara yedi ve yediği yarayı bağladı. Diğer def'a hamle ve cenk getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. Yara yedi ve yediği yarayı bağladı. Diğer sefer saldırı ve savaş getirdi.

3803. Asânın sıdkı nakışlar yutar. Fir'avn'a mensub olan göz toz ve taş kırıkları doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3803. Asanın doğruluğu nakışları yutar. Firavun'a ait olan göz toz ve taş kırıklarıyla doludur.

Hz. Musa'nın asası gibi olan gerçek sûfînin sadakati, o mecazî sûfî nakışlarını yutup onların hilelerini ve riyalarını geçersiz kılar. Bunların arasında mutlu olanlar, bu sayede Firavun'un sihirbazları gibi kendi edepsizliklerini görüp daha sonra doğru yola girerler. Fakat yine bunların arasında Firavun gözlü olan bedbahtlar, onları da kendileri gibi riyakâr zannettiklerinden, o gerçek sûfîlere karşı onların gözleri düşmanlık tozları ve taş kırıklarıyla doludur.

Hz. Mûsâ'nın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfînin sadakati o mecâzî sûfi nakışlarını yutup onların hîlelerini ve riyalarını ibtâl eder. Bunların arasında ehl-i saâdet olanlar bu sâyede sehare-i Fir'avn gibi kendilerinin edebsizliğini görüp bilâhare doğru yola sülûk ederler. Fakat yine bunların arasında Firavn gözlü olan ehl-i şekāvet, onları da kendileri gibi riyâkâr zannettiklerinden, o hakîkî sûfîlere karşı onların gözleri adâvet tozları ve taş kırıklarıyla doludur.

## Diğer mücahidin ve gazâda onun can oyunculuğunun hikâyesidir

3804. Diğer bir sûfî harb safı arasında darb için yirmi def'a geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3804. Başka bir sûfî, savaş safı arasında vurmak için yirmi defa geldi.

3805. Müslümanlar ile kerr ü ferr vaktinde o müslümanlara geri dönmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3805. Müslümanlar ile savaşta ileri geri hareketler yaptığı zaman o müslümanlara geri dönmedi.

"Kerr", düşmana saldırmak; "ferr", geriye kaçmak; "kerr ü ferr", savaş meydanında gazilerin durumun gereğine göre ileri geri hareketleri anlamındadır. Yani, bu gazi müslümanlar ile beraber savaşa gitti ve orada durumun gereğine göre ileri geri hareketler etti ve yirmi defa savaş meydanına girdiği hâlde asla düşmandan korkup müslümanlar tarafına geriye dönüp kaçmadı.

"Kerr", düşmana hücum etmek; "ferr", geriye kaçmak; "kerr ü ferr", meydân-ı harbde gāzîlerin îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Ya'ni, bu gāzî müslümanlar ile beraber harbe gitti ve orada îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketler etti ve yirmi def'a meydân-ı harbe girdiği hâlde aslâ düşmandan korkup müslümanlar tarafına geriye dönüp kaçmadı.

3806. Yara yedi ve yediği yarayı bağladı. Diğer def'a hamle ve cenk getirdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3806. Yara yedi ve yediği yarayı bağladı. Diğer def'a hamle ve cenk getirdi.

O sûfi savaşta yaralandı ve yarasını sardı. Tekrar hamle etti ve savaşa girdi.

O sûfi harbde yaralandı ve yarasını bağladı. Tekrar hamle etti ve cenge girdi.

3807. Tâ ki cismi bir yara ile beyhûde ölmeye, tâ ki cenk mahallinde o yirmi yara yiye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. Tâ ki cismi bir yara ile beyhûde ölmeye, tâ ki cenk mahallinde o yirmi yara yiye!

Sûfînin yaralandığı hâlde savaş safından geriye çekilmemesi, bedeninin bir yara ile boş yere ve hafifçe ölmemesi ve savaş yerinde yirmi yara yiyip zahmetle ölmesi içindi.

Sûfînin yaralandığı hâlde harb safından geriye çekilmemesi cismi bir yara ile beyhûde yere ve hafifçe ölmemek ve cenk mahallinde yirmi yara yiyip zahmetle ölmek içindi.

3808. Ona esef geldi ki, bir yara ile can vere, can onun sıdkının elinden kolay kurtula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. Ona esef geldi ki, bir yara ile can vere, can onun sıdkının elinden kolay kurtula!

O sûfî, bir yara ile can vermeyi ve onun Hakk'a karşı olan sadakatinin elinden hayvani nefsinin kolayca kurtulmasını uygun görmedi ve bir yara ile hafifçe ölmeye üzüldü. Çünkü Hakk'a karşı sadakat, nefsin eziyeti ve acısı zamanında belli olur.

"Hemyân", altın ve para kesesi ve kemeri demektir. "Tefârîk", "tefrîk" kelimesinin çoğuludur, "ayırmak" anlamına gelir. Yani, nefsiyle mücadele eden bir kimsenin hikâyesidir ki, bu mücahidin nefsi kesesindeki paranın korunmasına düşkündü; ve nefsi kesede O sûfi harpte yaralandı ve yarasını bağladı. Tekrar hamle etti ve savaşa girdi.

O sûfî bir yara ile can vermeyi ve onun Hakk'a karşı olan sadakatinin elinden nefs-i hayvânîsinin kolayca kurtulmasını münasib görmedi ve bir yara ile hafifçe ölmeye teessüf etti. Zîrâ Hakk'a karşı sadâkat nefsin eziyeti ve elemi zamânında belli olur.

“Hemyân”, altın ve para kesesi ve kemeri. “Tefârîk”, “tefrîk”ın cem'idir, “ayırmak” demektir. Ya'ni, nefsi ile mücâhede eden bir kimsenin hikâyesidir ki, bu mücâhidin nefsi kesesindeki paranın hıfzına harîs idi; ve nefsi kesede O sûfi harbde yaralandı ve yarasını bağladı. Tekrar hamle etti ve cenge girdi.

3807. Tâ ki cismi bir yara ile beyhûde ölmeye, tâ ki cenk mahallinde o yirmi yara yiye!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3807. Tâ ki cismi bir yara ile beyhûde ölmeye, tâ ki cenk mahallinde o yirmi yara yiye!

Sûfînin yaralandığı hâlde savaş safından geriye çekilmemesi, bedeninin bir yara ile boş yere ve hafifçe ölmemesi ve savaş yerinde yirmi yara yiyip zahmetle ölmesi içindi.

Sûfînin yaralandığı hâlde harb safından geriye çekilmemesi cismi bir yara ile beyhûde yere ve hafifçe ölmemek ve cenk mahallinde yirmi yara yiyip zahmetle ölmek içindi.

3808. Ona esef geldi ki, bir yara ile can vere, can onun sıdkının elinden kolay kurtula!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3808. Ona esef geldi ki, bir yara ile can vere, can onun sıdkının elinden kolay kurtula!

O sûfî, bir yara ile can vermeyi ve onun Hakk'a karşı olan sadakatinin elinden hayvansal nefsinin kolayca kurtulmasını uygun görmedi ve bir yara ile hafifçe ölmeye üzüldü. Çünkü Hakk'a karşı sadakat, nefsin eziyeti ve acısı zamanında belli olur.

"Hemyân", altın ve para kesesi ve kemeridir. "Tefârîk", "tefrîk"ın çoğuludur, "ayırmak" demektir. Yani, nefsi ile mücadele eden bir kimsenin hikâyesidir ki, bu mücahidin nefsi kesesindeki parayı korumaya düşkündü; ve nefsi kesede para bulunmasını ister ve nefis, "Bu parayı sakla, her zaman lazım olur, ihtiyacını karşılarsın!" diye o kimseye vesvese verirdi. O mücahit de nefsinin bu hırsına karşı bir darbe vurmak için, her gün kesenin içinden paranın bir parçasını ayırıp bir çukura atardı. Mücahidin bu hâli nefsine azap etmek içindi. Çünkü her gün çukura para atarken nefsi "Niçin parayı boş yere atıyorsun?" diye feryat ederdi; ve derdi ki: "Mademki kesedeki paraları atacaksın, bari hepsini birden at da azaptan ve üzüntüden kurtulayım ve ümidimi kesip ümitsizliğe düşeyim! Çünkü "Ümitsizlik iki rahatın birisidir" atasözü meşhurdur."

Bu atasözünün anlamı şudur ki, istenen şeyi bulmakta rahatlık ve zevk vardır; ve istenen şeyi bulamayacağı belli olup ümit kesildiği zaman da artık vesvese veren düşünceden kurtulur ve gönül rahatlığı elde edilir. Bu da bir tür rahatlıktır. Bu sebeple ümitsizlik iki rahatın birisi olur. Mücahit nefsinin bu talebine karşı da cevap verip demiştir ki: "Hayır, sana bu ümitsizlikten hâsıl olan rahatlığı dahi vermeyeceğim!"

O sûfî bir yara ile can vermeyi ve onun Hakk'a karşı olan sadakatinin elinden nefs-i hayvânîsinin kolayca kurtulmasını münasib görmedi ve bir yara ile hafifçe ölmeye teessüf etti. Zîrâ Hakk'a karşı sadâkat nefsin eziyeti ve elemi zamânında belli olur.

"Hemyân", altın ve para kesesi ve kemeri. "Tefârîk", "tefrîk"ın cem'idir, "ayırmak" demektir. Ya'ni, nefsi ile mücâhede eden bir kimsenin hikâyesidir ki, bu mücâhidin nefsi kesesindeki paranın hıfzına harîs idi; ve nefsi kesede para bulunmasını ister ve nefis, "Bu parayı sakla, her vakit lâzım olur, ihtiyacını te'mîn edersin!" diye o kimseye vesvese ilkā ederdi. O mücâhid dahi nefsin bu hırsına karşı bir darbe vurmak için, her gün kesenin içinden paranın bir parçasını ayırıp bir çukura atardı. Mücahidin bu hâli nefsine azâb etmek için idi. Zîrâ her gün çukura para atarken nefsi "Niçin parayı boş yere atıyorsun?" diye feryad ederdi; ve derdi ki: "Mâdemki kesedeki paraları atacaksın, bâri hepsini birden at da azabdan ve üzüntüden kurtulayım ve ümîdimi kesip me'yûs olayım! Zîrâ "Yeis iki râhatın birisidir" darb-ı meseli meşhûrdur."

Bu darb-ı meselin ma'nâsı budur ki, matlûb olan şeyi bulmakta râhat ve zevk vardır; ve matlûb olan şeyi bulamayacağı ma'lûm olup ümîd kesildiği vakit dahi artık hâtır-ı vesveseden kurtulur ve cem'iyyet-i hâtır hâsıl olur. Bu da bir nevi' râhattır. Binâenaleyh ye's iki râhatın birisi olur. Mücahid nefsinin bu talebine karşı da cevâb verip demiştir ki: "Hayır, sana bu yeisden hâsıl olan râhatı dahi vermeyeceğim!"

3809. O bir kimsenin elinde kırk direm var idi. Her gece birini deniz suyu içine bırakır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. O bir kimsenin elinde kırk dirhem vardı. Her gece birini deniz suyu içine bırakırdı.

"Dirhem", akçe, para, kuruş anlamlarındadır. Arapçada "dirhem" derler; ve bir "dirhem" yetmiş arpa ağırlığında olan sikkeli altındır. Paranın kıyas birimi eski ve yeni zamanlara ve memleketlere göre değişir. Bir kimsenin elinde kırk dirhem sikkeli para vardı. Her gece bir dirhemini denizin suyu içine atardı. Şerif sırda (hadis metninde) "hendek" buyrulduğu hâlde, burada denizden bahsedilmesi görünüşte farklı bir ifade olsa da anlamda aynıdır. Çünkü maksat, atılan paranın kimsenin eline geçmeyecek bir yere atılmış olmasıdır.

"Direm", akça, para, kuruş ma'nâlarınadır. Arabî'de "dirhem" derler; ve bir "dirhem" yetmiş arpa ağırlığında olan sikkeli altındır. Paranın vâhid-i kıyâsîsi eski ve yeni zamanlara ve memleketlere göre değişir. Bir kimsenin elinde kırk direm sikkeli para var idi. Her gece bir diremini denizin suyu içine atardı. Sürh-ı şerîfde "hendek" buyrulduğu hâlde, burada denizden bahis buyrulması sûrette muhalif bir ifade ise de ma'nâda müttehiddir. Zîrâ murâd atılan paranın kimsenin eline geçmeyecek bir yere atılmış olmasıdır.

3810. Tâ ki mecâz nefis üzerine şiddetli ola! Teennîde can koparmak derdi uzun ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. Ta ki mecaz nefis üzerine şiddetli olsun! Teennide can koparmak derdi uzun olsun!

"Mecaz", sözlükte geçmek ve aşmak anlamına gelen "cevaz"dan türemiş bir isimdir, "yerinden ve haddinden tecavüz etmek" demektir. Burada nefsin sıfatı olması, nefsin haddini aşmasından kaynaklanır. "Teenni", geciktirmek ve yavaş davranmak demektir. O kişinin paraları böyle birer birer atması, hırsında haddini aşan nefsin üzerine şiddetli darbe vurmak ve nefsin canını yakmak içindi. Nefis, para bulunmasını ister ve nefis, "Bu parayı sakla, her zaman lazım olur, ihtiyacını karşılarsın!" diye o kişiye vesvese verirdi. O mücahit de nefsin bu hırsına karşı bir darbe vurmak için, her gün kesenin içinden paranın bir parçasını ayırıp bir çukura atardı. Mücahidin bu hâli nefsine azap etmek içindi. Çünkü her gün çukura para atarken nefsi "Niçin parayı boş yere atıyorsun?" diye feryat ederdi; ve derdi ki: "Mademki kesedeki paraları atacaksın, bari hepsini birden at da azaptan ve üzüntüden kurtulayım ve ümidimi kesip ümitsizliğe düşeyim! Çünkü "Ümitsizlik iki rahatın birisidir" atasözü meşhurdur." Bu atasözünün anlamı şudur ki, istenen şeyi bulmakta rahatlık ve zevk vardır; ve istenen şeyi bulamayacağı belli olup ümit kesildiği zaman da artık vesvese düşüncesinden kurtulur ve gönül rahatlığı meydana gelir. Bu da bir nevi rahatlıktır. Bu sebeple ümitsizlik iki rahatın birisi olur. Mücahit nefsinin bu talebine karşı da cevap verip demiştir ki: "Hayır, sana bu ümitsizlikten hâsıl olan rahatı dahi vermeyeceğim!"

"Mecâz", lügatte ubûr ve taaddî ma'nâsına olan "cevâz"dan müştak bir isimdir, "yerinden ve haddinden tecavüz etmek" demektir. Burada nefsin sıfatı olması, nefsin haddini tecavüzünden nâşidir. "Teennî", te'hîr ve yavaşlık etmek demektir. O kimsenin paraları böyle birer birer atması, hırsında haddini tecavüz eden nefsin üzerine şiddetli darbe vurmak ve nefsin canını para bulunmasını ister ve nefis, "Bu parayı sakla, her vakit lâzım olur, ihtiyacını te'mîn edersin!" diye o kimseye vesvese ilkā ederdi. O mücâhid dahi nefsin bu hırsına karşı bir darbe vurmak için, her gün kesenin içinden paranın bir parçasını ayırıp bir çukura atardı. Mücahidin bu hâli nefsine azâb etmek için idi. Zîrâ her gün çukura para atarken nefsi "Niçin parayı boş yere atıyorsun?" diye feryad ederdi; ve derdi ki: "Mâdemki kesedeki paraları atacaksın, bâri hepsini birden at da azabdan ve üzüntüden kurtulayım ve ümîdimi kesip me'yûs olayım! Zîrâ "Yeis iki râhatın birisidir" darb-ı meseli meşhûrdur." Bu darb-ı meselin ma'nâsı budur ki, matlûb olan şeyi bulmakta râhat ve zevk vardır; ve matlûb olan şeyi bulamayacağı ma'lûm olup ümîd kesildiği vakit dahi artık hâtır-ı vesveseden kurtulur ve cem'iyyet-i hâtır hâsıl olur. Bu da bir nevi' râhattır. Binâenaleyh ye's iki râhatın birisi olur. Mücahid nefsinin bu talebine karşı da cevâb verip demiştir ki: "Hayır, sana bu yeisden hâsıl olan râhatı dahi vermeyeceğim!"

3809. O bir kimsenin elinde kırk direm var idi. Her gece birini deniz suyu içine bırakır idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3809. O bir kimsenin elinde kırk dirhem vardı. Her gece birini deniz suyu içine bırakırdı.

"Dirhem", akçe, para, kuruş anlamlarındadır. Arapçada "dirhem" derler; ve bir "dirhem" yetmiş arpa ağırlığında olan sikkeli altındır. Paranın kıyas birimi eski ve yeni zamanlara ve memleketlere göre değişir. Bir kimsenin elinde kırk dirhem sikkeli para vardı. Her gece bir dirhemini denizin suyu içine atardı. Şerif sırda (hadis metninde) "hendek" buyrulduğu hâlde, burada denizden bahsedilmesi görünüşte farklı bir ifade olsa da anlamda aynıdır. Çünkü maksat, atılan paranın kimsenin eline geçmeyecek bir yere atılmış olmasıdır.

"Direm", akça, para, kuruş ma'nâlarınadır. Arabî'de "dirhem" derler; ve bir "dirhem" yetmiş arpa ağırlığında olan sikkeli altındır. Paranın vâhid-i kıyâsîsi eski ve yeni zamanlara ve memleketlere göre değişir. Bir kimsenin elinde kırk direm sikkeli para var idi. Her gece bir diremini denizin suyu içine atardı. Sürh-ı şerîfde "hendek" buyrulduğu hâlde, burada denizden bahis buyrulması sûrette muhalif bir ifade ise de ma'nâda müttehiddir. Zîrâ murâd atılan paranın kimsenin eline geçmeyecek bir yere atılmış olmasıdır.

3810. Tâ ki mecâz nefis üzerine şiddetli ola! Teennîde can koparmak derdi [3816] uzun ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3810. Ta ki mecaz nefis üzerine şiddetli olsun! Teennîde can koparmak derdi uzun olsun!

"Mecaz", sözlükte geçmek ve aşmak anlamına gelen "cevaz"dan türemiş bir isimdir, "yerinden ve sınırından tecavüz etmek" demektir. Burada nefsin sıfatı olması, nefsin sınırını aşmasından kaynaklanır. "Teennî", geciktirmek ve yavaş davranmak demektir. O kişinin paraları böyle birer birer atması, hırsında sınırını aşan nefsin üzerine şiddetli darbe vurmak ve nefsin canını ve hırs sıfatını koparmak, derdi ve azabı gecikmede, yavaş harekette uzamak için idi.

"Mecâz", lügatte ubûr ve taaddî ma'nâsına olan "cevâz"dan müştak bir isimdir, "yerinden ve haddinden tecavüz etmek" demektir. Burada nefsin sıfatı olması, nefsin haddini tecavüzünden nâşidir. "Teennî", te'hîr ve yavaşlık etmek demektir. O kimsenin paraları böyle birer birer atması, hırsında haddini tecavüz eden nefsin üzerine şiddetli darbe vurmak ve nefsin canını ve hırs sıfatını koparmak, derdi ve azâbı te'hîrde, yavaş harekette uzamak için idi.

3811. O müslümanlar ile hücûmda ileriye gitti. Ferr vaktinde o harâretli düşmandan geri dönmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. O, Müslümanlar ile hücumda ileriye gitti. Geri çekilme vaktinde o hararetli düşmandan geri dönmedi.

O parayı atan kimse, Müslümanlar ile düşmana yapılan hücumda ileriye gitti. O, savaş usulünün gereği olan geri çekilme ve geri dönme vaktinde de kızgın olan düşmandan kaçıp geri dönmedi.

O parayı atan kimse, müslümanlar ile düşmana olan hücûmda ileriye gitti. O usûl-i harb îcâbı olan ferr ve geri dönmek vaktinde de kızgın olan düşmandan kaçıp geri dönmedi.

3812. Diğer yara yedi. Onu da bağladı. Yirmi kere mızrak ve ok ondan kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Diğer yara yedi. Onu da bağladı. Yirmi kere mızrak ve ok ondan kırıldı.

O mücahit savaşta yara üzerine diğer yara yedi. Bu yarayı da bağladı. Kısacası yirmi kere ona mızrak ve ok isabet edip onun vücudunda kırıldı.

O mücâhid harbde yara üzerine diğer yara yedi. Bu yarayı da bağladı. Velhâsıl yirmi kere ona mızrak ve ok isâbet edip onun vücûdunda kırıldı.

3813. Ondan sonra bedeninde kuvvet kalmadı. O kendi aşkının sıdkından sıdk mak'adine ileriye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Ondan sonra bedeninde kuvvet kalmadı. O, kendi aşkının doğruluğundan, doğruluk makamına ileriye düştü.

"Mak'ad-i sıdk", doğruluğun oturacağı ve karar kılacağı yer demektir. Bundan kasıt, ilâhî huzurdur. Nasıl ki Kamer Suresi'ndeki ayet-i kerimede, "فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ" (Kamer, 54/55) yani "Kudretli hükümdar olan Hakk'ın katında, doğruluğun oturacağı yerdedirler" buyrulur. Yani, o mücahidin vücudundan akan kanlar kendisini zayıf düşürdü ve bedeninde kuvvet kalmadı. Yüce Allah'a olan aşkının sadakatinden ilâhî huzura kadar ileriye düştü. Nasıl ki Âl-i İmrân'daki ayet-i kerimede buyrulur: "وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ" (Âl-i İmrân, 3/169) Yani "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayınız. Aksine onlar Rablerinin katında diridirler ve rızıklanırlar!"

“Mak'ad-i sıdk”, sıdkın oturacağı ve karar edeceği yer demektir. Bundan murâd huzûr-ı ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Kamer'de فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ya'ni “Şâh-ı muktedir olan Hakk'ın indinde sıdkın oturacağı yerdedirler” buyrulur. Ya'ni, o mücâhidin vücûdundan akan kanlar kendisini zayıf düşürdü ve bedeninde kuvvet kalmadı. Hak Teâlâ'ya olan aşkının sadâkatinden huzûr-ı ilâhîye kadar ileriye düştü. Nitekim Âl-i İmrân'daki âyet-i kerîmede buyrulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ (Âl-i İmrân, 3/169) Ya'ni “Allah yolunda öldürülenleri ölüler zannetmeyiniz. Belki onlar Rablerinin indinde diridirler!”

3814. Sıdk, can vermek olur. Âgâh olun ve yarış edin! Kur'ân'dan “Ricâlin sadakû”yu oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. Doğruluk, can vermek demektir. Uyanık olun ve yarışın! Kur'ân'dan "Ricâlin sadakû"yu oku!

Bu şerefli beyitte, Ahzâb Sûresi'nde yer alan مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/23) yani "Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah Teâlâ'ya verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan bazısı ah ve hırs sıfatını koparmak, derdi ve azabı geciktirmekte, yavaş harekette uzamak içindi.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ahzâb'da olan مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/23) ya'ni “Mü'minlerden ricâl vardır ki Allah Teâlâ'ya ettikleri ahde sâdık oldular. Onlardan ba'zısı ah- ve hırs sıfatını koparmak, derdi ve azabı te'hîrde, yavaş harekette uzamak için idi.

3811. O müslümanlar ile hücumda ileriye gitti. Ferr vaktinde o harâretli düşmandan geri dönmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3811. O, Müslümanlarla birlikte hücumda ileriye gitti. Geri çekilme vaktinde o hararetli düşmandan geri dönmedi.

O parayı atan kimse, Müslümanlarla birlikte düşmana yapılan hücumda ileriye gitti. O, savaş usulünün gereği olan geri çekilme ve geri dönme vaktinde de kızgın olan düşmandan kaçıp geri dönmedi.

O parayı atan kimse, müslümanlar ile düşmana olan hücûmda ileriye gitti. O usûl-i harb îcâbı olan ferr ve geri dönmek vaktinde de kızgın olan düşmandan kaçıp geri dönmedi.

3812. Diğer yara yedi. Onu da bağladı. Yirmi kere mızrak ve ok ondan kırıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3812. Diğer yara yedi. Onu da bağladı. Yirmi kere mızrak ve ok ondan kırıldı.

O mücahit, savaşta yara üzerine başka bir yara aldı. Bu yarayı da bağladı. Kısacası, yirmi kere ona mızrak ve ok isabet edip onun vücudunda kırıldı.

O mücahid harbde yara üzerine dîğer yara yedi. Bu yarayı da bağladı. Velhâsıl yirmi kere ona mızrak ve ok isabet edip onun vücûdunda kırıldı.

3813. Ondan sonra bedeninde kuvvet kalmadı. O kendi aşkının sıdkından sıdk mak'adine ileriye düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3813. Ondan sonra bedeninde kuvvet kalmadı. O, kendi aşkının sadakatinden sadakat makamına ileriye düştü.

"Mak'ad-i sıdk", sadakatin oturacağı ve karar kılacağı yer demektir. Bundan kasıt, ilahi huzurdur. Nitekim Kamer suresindeki ayet-i kerimede, فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) yani “Kudretli hükümdar olan Hakk'ın katında sadakatin oturacağı yerdedirler” buyrulur. Yani, o mücahidin vücudundan akan kanlar kendisini zayıf düşürdü ve bedeninde kuvvet kalmadı. Yüce Allah'a olan aşkının sadakatinden ilahi huzura kadar ileriye düştü. Nitekim Âl-i İmrân'daki ayet-i kerimede buyrulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ (Âl-i İmrân, 3/169) Yani “Allah yolunda öldürülenleri ölüler zannetmeyiniz. Aksine onlar Rablerinin katında diridirler ve rızıklanırlar!”

"Mak'ad-i sıdk", sıdkın oturacağı ve karar edeceği yer demektir. Bundan murâd huzûr-ı ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Kamer'de فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ya'ni “Şah-ı muktedir olan Hakk'ın indinde sıdkın oturacağı yerdedirler” buyrulur. Ya'ni, o mücâhidin vücûdundan akan kanlar kendisini zayıf düşürdü ve bedeninde kuvvet kalmadı. Hak Teâlâ'ya olan aşkının sadakatinden huzûr-ı ilâhîye kadar ileriye düştü. Nitekim Âl-i İmrân'daki âyet-i kerîmede buyrulur : وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ (Âl-i İmrân, 3/169) Ya'ni “Allah yolunda öldürülenleri ölüler zannetmeyiniz. Belki onlar Rablerinin indinde diridirler!”

3814. Sıdk, can vermek olur. Agâh olun ve yarış edin! Kur'ân'dan "Ricâlün sadaku"yu oku!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3814. Doğruluk, can vermek demektir. Uyanık olun ve yarışın! Kur'ân'dan "Ricâlün sadaku"yu oku!

Bu şerefli beyitte, Ahzâb Sûresi'nde geçen مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَّنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَّنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/23) yani "Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah Teâlâ'ya verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan bazısı sözlerine vefa göstererek savaşıp şehit oldular, bazısı da şehitliği beklemektedirler ve sözlerini hiçbir şekilde değiştirmediler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ayet-i kerimede "sadaku" kelimesi sülâsî (üç harfli kökten türemiş) olduğu hâlde, şerefli beyitte tef'îl babından "saddakū" şeklinde geçmiştir. Bu şekilde "saddaku", Kur'ân lafzından olmayıp Mesnevî lafzı olur. Bu sebeple ikinci mısraın anlamı "Kur'ân'dan "Ricâlün"ü, yani "Erleri" okuyun ve kendi fiillerinizle Kur'ân'ı tasdik edin ve erkek olun!" demektir. Ayet-i kerime, Hendek muharebesinde canlarından geçip şehit olmak isteyen değerli sahabeler hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz, gerek küçük cihat olan zahirî savaşta ve gerekse büyük cihat olan nefisle mücadelede sadakati ortaya koymayı canından ve teninden geçmeye bağlı tutarak bu hususta Hakk Yolcularına yarış etmeyi emrederler.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ahzâb'da olan مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَّنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَّنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/23) ya'ni “Mü'minlerden ricâl vardır ki Allah Teâlâ'ya ettikleri ahde sâdık oldular. Onlardan ba'zısı ah- dine vefâ ile kıtâl edip şehîd oldular ve ba'zısı şehadete muntazır olup ahidlerini bir şeyle değiştirmediler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ayet-i kerîmede "sadaku", sülâsîden olduğu hâlde beyt-i şerîfde tef'îl bâbından "saddakū" sûretinde vâki' olmuştur. Bu sûrette "saddaku", lafz-ı Kur'ân'dan olmayıp lafz-ı Mesnevî olur. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Kur'ân'dan "Ricâlün"ü, ya'ni "Erleri" okuyun ve kendi ef'âliniz ile Kur'ân'ı tasdîk edin ve erkek olun!" demek olur. Ayet-i kerîme Hendek muhârebesinde canlarından geçip şehîd olmak isteyen ashâb-ı kirâm hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz gerek cihâd-ı asgar olan sûrî harbde ve gerek cihâd-ı ekber olan nefis ile mücâhedede ızhâr-ı sadâkati cânından ve teninden geçmeye mevküf tutup bu husûsta sâliklere yarış etmeyi emir buyururlar.

3815. Bu bütün ölmek sûret ölümü değildir. Bu beden muhakkak ruha âlet gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. Bu, bütün ölmek suretiyle olan ölüm değildir. Bu beden kesinlikle ruha bir araç gibidir.

Bizim hep bahsettiğimiz bu ölüm, bedenin zahirî ölümü değildir. Bu zahirî ölümde mümin, kâfir, ibadet eden ve günahkâr herkes ortaktır. Bizim kastettiğimiz, bedende gizli olan hayvanî ruh sıfatlarının ölmesidir. Çünkü bu beden kesinlikle ruha bir araçtır; ve eğer insanî ruh, hayvanî ruh sıfatlarından arınmazsa, beden aracını o sıfatların sürüklemesiyle doğruya aykırı olan yerlerde kullanır.

Bizim bahsettiğimiz hep bu ölüm, cismin sûrî ölümü değildir. Bu sûrî ölümde mü'min ve kâfir ve âbid ve fâsık hep müşterektir. Bizim murâdımız cisimde mündemiç olan rûh-i hayvânî sıfatlarının ölmesidir. Zîrâ bu beden muhakkak rûha âlettir; ve eğer rûh-i insânî, rûh-i hayvânî sıfatlarından ârî olmazsa, cisim âletini o sıfatlar sâikasıyla sıdka muhâlif olan yerlerde kullanır.

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, zahirde onun kanı döküldü. Lakin diri olan nefis o canibe kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, görünüşte onun kanı döküldü. Lakin diri olan nefis o tarafa kaçtı.

Ey marifet talep eden kişi, ne çok ham insanlar vardır ki, insanî ruhu hayvanî ruhunun sıfatlarıyla kirlenmiş olduğu hâlde, görünüşteki savaşta onun kanı döküldü. Lakin diri ve ölmemiş olan nefsi ve hayvanî ruhu, insanî ruhuna sarılmış olduğu hâlde, o berzah âlemi (ölümden sonraki geçiş âlemi) tarafına kaçtı ve intikal etti.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok ham insanlar vardır ki, onun rûh-i insânîsi rûh-i hayvânîsinin sıfatlarıyla mülevves olduğu hâlde harb-i sûrîde onun kanı döküldü. Lâkin diri ve ölmemiş olan nefsi ve rûh-i hayvânîsi, rûh-i insânîsine sarılmış olduğu hâlde, o âlem-i berzah tarafına kaçtı ve intikal etti.

3817. Onun aleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. Nefis diridir, gerçi merkeb kan saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. Onun aleti kırıldı ve yol kesici diri kaldı. Nefis diridir, gerçi merkep kan saçtı.

Onun ruhunun aleti hükmünde olan cisim, zahirî ölüm vasıtasıyla kırıldı ve onun insanî ruhuna sarılmış olan hayvanî ruhunun, Hak yolunu kesici olan sıfatları berzah aleminde diri kaldı. Her ne kadar merkep hükmünde olan beden kan saçtıysa da, bu beyitte "Müminlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Kimi adağını yerine getirdi (şehit oldu), kimi de beklemektedir. Onlar (verdikleri sözü) asla değiştirmediler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Ayet-i kerimede "sadaku" kelimesi sülasi (üç harfli kökten türemiş) olduğu halde, şerefli beyitte tef'il babından "saddaku" şeklinde geçmiştir. Bu şekilde "saddaku" kelimesi Kur'an lafzından olmayıp Mesnevi lafzı olur. Buna göre ikinci mısraın anlamı "Kur'an'dan "Ricâlün"ü, yani "Erleri" okuyun ve kendi fiillerinizle Kur'an'ı tasdik edin ve erkek olun!" demek olur. Ayet-i kerime Hendek muharebesinde canlarından geçip şehit olmak isteyen değerli sahabeler hakkındadır. Fakat Cenab-ı Pir efendimiz, gerek küçük cihat olan zahirî savaşta ve gerekse büyük cihat olan nefisle mücadelede sadakati canından ve teninden geçmeye bağlı tutarak bu hususta Hakk Yolcularına yarış etmeyi emir buyururlar.

Onun ruhunun âleti mesâbesinde olan cisim, sûrî ölüm vâsıtasıyla kırıldı ve onun rûh-i insânîsine sarılmış olan rûh-i hayvânîsinin Hak yolunu vurucu olan sıfatları âlem-i berzahda diri kaldı. Her ne kadar merkeb mesâbesin- dine vefâ ile kıtâl edip şehîd oldular ve ba'zısı şehadete muntazır olup ahidlerini bir şeyle değiştirmediler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ayet-i kerîmede "sadaku", sülâsîden olduğu hâlde beyt-i şerîfde tefîl babından "saddakū" sûretinde vâki' olmuştur. Bu sûrette "saddaku", lafz-ı Kur'ân'dan olmayıp lafz-ı Mesnevî olur. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Kur'ân'dan "Ricâlün"ü, ya'ni "Erleri" okuyun ve kendi ef'âliniz ile Kur'ân'ı tasdîk edin ve erkek olun!" demek olur. Ayet-i kerîme Hendek muhârebesinde canlarından geçip şehîd olmak isteyen ashâb-ı kirâm hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz gerek cihâd-ı asgar olan sûrî harbde ve gerek cihâd-ı ekber olan nefis ile mücâhedede ızhâr-ı sadâkati cânından ve teninden geçmeye mevküf tutup bu husûsta sâliklere yarış etmeyi emir buyururlar.

3815. Bu bütün ölmek sûret ölümü değildir. Bu beden muhakkak ruha âlet gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3815. Bu, bütün ölmek suretiyle olan ölüm değildir. Bu beden kesinlikle ruha bir araç gibidir.

Bizim hep bahsettiğimiz bu ölüm, bedenin zahirî ölümü değildir. Bu zahirî ölümde mümin, kâfir, ibadet eden ve günahkâr herkes ortaktır. Bizim kastettiğimiz, bedende gizli olan hayvanî ruh sıfatlarının ölmesidir. Çünkü bu beden kesinlikle ruha bir araçtır; ve eğer insanî ruh, hayvanî ruh sıfatlarından arınmazsa, beden aracını o sıfatların sürüklemesiyle doğruya aykırı olan yerlerde kullanır.

Bizim bahsettiğimiz hep bu ölüm, cismin sûrî ölümü değildir. Bu sûrî ölümde mü'min ve kâfir ve âbid ve fâsık hep müşterektir. Bizim murâdımız cisimde mündemiç olan rûh-i hayvânî sıfatlarının ölmesidir. Zîrâ bu beden muhakkak rûha âlettir; ve eğer rûh-i insânî, rûh-i hayvânî sıfatlarından ârî olmazsa, cisim âletini o sıfatlar sâikasıyla sıdka muhâlif olan yerlerde kullanır.

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, zahirde onun kanı döküldü. Lakin diri olan nefis o canibe kaçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, görünüşte onun kanı döküldü. Lakin diri olan nefis o tarafa kaçtı.

Ey marifet talep eden kişi, ne çok ham insanlar vardır ki, insanî ruhu hayvanî ruhunun sıfatlarıyla kirlenmiş olduğu hâlde, görünüşteki savaşta onun kanı döküldü. Lakin diri ve ölmemiş olan nefsi ve hayvanî ruhu, insanî ruhuna sarılmış olduğu hâlde, o berzah âlemi (ölümden sonraki geçiş âlemi) tarafına kaçtı ve intikal etti.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok ham insanlar vardır ki, onun rûh-i insânîsi rûh-i hayvânîsinin sıfatlarıyla mülevves olduğu hâlde harb-i sûrîde onun kanı döküldü. Lâkin diri ve ölmemiş olan nefsi ve rûh-i hayvânîsi, rûh-i insânîsine sarılmış olduğu hâlde, o âlem-i berzah tarafına kaçtı ve intikal etti.

3817. Onun aleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. Nefis diridir, gerçi merkeb kan saçtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3817. Onun aleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. Nefis diridir, gerçi merkep kan saçtı.

Onun ruhunun aleti hükmünde olan cisim, zahirî ölüm vasıtasıyla kırıldı ve onun insanî ruhuna sarılmış olan hayvanî ruhunun Hak yolunu kesen sıfatları berzah aleminde diri kaldı. Her ne kadar merkep hükmünde olan cisim savaşta kan saçtı ve öldü ise de, onun ruhuna sarılmış olan nefsi berzah aleminde diridir.

Onun ruhunun âleti mesâbesinde olan cisim, sûrî ölüm vâsıtasıyla kırıldı ve onun rûh-i insânîsine sarılmış olan rûh-i hayvânîsinin Hak yolunu vurucu olan sıfatları âlem-i berzahda diri kaldı. Her ne kadar merkeb mesâbesin- de olan cisim harbde kan saçtı ve öldü ise de, onun rûhuna sarılmış olan nef-si âlem-i berzahda diridir.

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemin gayrı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemden başka bir şey kalmadı.

At mesabesinde olan beden öldü, binici mesabesinde olan ruh yolda kaldı. Asıl hakikat olan Hak tarafına yol ve mesafe kat edilmemiş oldu. Buna göre berzah âleminde ham ve çirkin ve sersem ruhtan başka bir şey kalmadı.

Bilinmeli ki, yoğunluk âleminde görünen her bir şey kendi aslı olan ilimdeki suretler mertebesine geri dönecek ve bu şekilde ikilik âlemi ortadan kalkacaktır. Nitekim ayet-i kerimede يَدَهُ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) yani “Her şeyin melekûtu (iç yüzü) ve bâtını Hakk'ın kudret elindedir ve O'na döndürülür” buyrulur. Ve Abdülkerîm Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu anlam hakkında şöyle buyururlar: يَرْجِعُ إِبْلِيسُ إِلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ عِنْدَ اللَّهِ مِنَ الْقُرْبِ الْإِلَهِيِّ وَ ذَلِكَ بَعْدَ زَوَالِ جَهَنَّمَ لِأَنَّ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ اللَّهُ لَا بُدَّ أَنْ يَرْجِعَ إِلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ هَذَا أَصْلٌ مَقْطُوعٌ بِهِ فَافْهَمْ Yani “[İblis] Allah'a yakınlık yönünden ezelde Allah katında ne hâl üzere ise o hâle geri döner. Bu da cehennemin ortadan kalkmasından sonradır. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzere idiyse o hâle geri dönmesi zorunludur. İşte bu anlam kesinleşmiş ve hükmedilmiş bir esastır, iyi anla!”

Fakat bu kavuşma pek uzun zamana muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Buna göre dünyadaki Hakk Yolculuğu (sülûk), bu uzun zamanı pek kısa olan bu dünya hayatına sığdırmak ve bu büyük zahmetleri bu kısa zaman içinde nefsi terbiye etmekle geçmek içindir. Bazı nüshalarda bu beyit ان سب کشت و ره نرفت آن سیره سر ماند خام و زشت از حق بی خبر suretindedir. “At öldü ve o sersem yola gitmedi. Hak'tan habersiz olarak ham ve çirkin kaldı” demek olur.

At mesâbesinde olan cisim öldü, binici mesâbesinde olan rûh yolda kaldı. Asl-ı hakîkî olan Hak tarafına yol ve mesâfe kat'edilmemiş oldu. Binâenaleyh âlem-i berzahda ham ve çirkin ve sersem rûhtan başka bir şey kalmadı.

Ma'lûm olsun ki, âlem-i kesâfette zâhir olan her bir şey kendi aslı olan su-ver-i ilmiyye mertebesine rücû' edecek ve bu sûretle ikilik âlemi zâil olacak-tır. Nitekim âyet-i kerîmede يَدَهُ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni “Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yed-i kudretindedir ve O'na ircâ olu-nur” buyrulur. Ve Abdülkerîm Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki ki-tabında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: يَرْجِعُ إِبْلِيسُ إِلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ عِنْدَ اللَّهِ مِنَ الْقُرْبِ الْإِلَهِيِّ وَ ذَلِكَ بَعْدَ زَوَالِ جَهَنَّمَ لِأَنَّ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ اللَّهُ لَا بُدَّ أَنْ يَرْجِعَ إِلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ هَذَا أَصْلٌ مَقْطُوعٌ بِهِ فَافْهَمْ Ya'ni “[İblîs] Allah'a yakınlık cihetinden ezelde Allah indinde ne hâl üzerine ise o hâle rücû' eder. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allah Teâlâ'nın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzerine idiyse o hâle rücû' etmesi lâzımdır. İşte bu ma'nâ kesilmiş ve hükmedilmiş bir asıldır, iyi anla!”

Fakat bu vusûl pek uzun zamâna muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Binâ-enaleyh hayât-ı dünyeviyyedeki sülûk, bu uzun zamânı pek kısa olan bu ha-yât-ı dünyeviyye-ye sığdırmak ve bu azîm zahmetleri bu kısa zaman içinde ta'zîb-i nefs ile geçmek içindir. Ba'zı nüshalarda bu beyit ان سب کشت و ره نرفت آن سیره سر ماند خام و زشت از حق بی خبر sûretindedir. “At öldü ve o sersem yola git-medi. Hak'tan bîhaber olarak ham ve çirkin kaldı” demek olur.

3819. Eğer her bir kan dökücülükle şehîd olaydı, öldürülmüş olan kâfir dahi Bû Saîd olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. Eğer her bir kan dökücülükle şehit olsaydı, öldürülmüş olan kâfir dahi Ebû Saîd olurdu.

Yani, savaş meydanında kanını döken her bir kimse şehit olamaz. Ancak küfür taassubu (bağnazlığı) ile ve nefsanî saik (nefsinin dürtüsü) ile tecavüz eden kâfirleri iman ehlinin üzerinden defetmek ve neticede şehitlik mertebesini kazanmak emeliyle kanını döken kimse şehit olur. Eğer mutlaka kanını dökmek ile insan şehit olsaydı, küfür bağnazlığı ile harp edip öldürülen kâfirler dahi saadet ehlinden olurdu.

Ya'ni, meydân-ı harbde kanını döken her bir kimse şehîd olamaz. Ancak küfür taassubu ile ve sâika-i nefsâniyyet ile tecâvüz eden kâfirleri ehl-i îmâ-nın üzerinden def' etmek ve netîcede şehîdlik mertebesini kazanmak emeliy-le kanını döken kimse şehîd olur. Eğer mutlakā kanını dökmek ile insan şe-hîd olaydı, taassub-ı küfrî ile harb edip öldürülen kâfirler dahi ehl-i saâdetten de olan cisim harbde kan saçtı ve öldü ise de, onun rûhuna sarılmış olan nefsi âlem-i berzahda diridir.

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemin gayrı olmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemden başka bir şey kalmadı.

At mesabesinde olan cisim öldü, binici mesabesinde olan ruh yolda kaldı. Asıl hakikat olan Hak tarafına yol ve mesafe kat edilmemiş oldu. Buna göre berzah âleminde ham ve çirkin ve sersem ruhtan başka bir şey kalmadı.

Bilinmeli ki, yoğunluk âleminde görünen her bir şey kendi aslı olan ilahi suretler mertebesine dönecek ve bu şekilde ikilik âlemi ortadan kalkacaktır. Nitekim ayet-i kerimede يَدَه مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) yani "Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın kudret elindedir ve O'na döndürülür" buyrulur. Ve Abdülkerim Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu anlam hakkında şöyle buyururlar: يرجع ابليس الى ما كان عليه عند الله من القرب الالهى و ذلك بعد زوال جهنم لان كل شئ خلقه الله لابد ان يرجع الى ما كان عليه هذا اصل مقطوع به فافهم Yani "[İblis] Allah'a yakınlık yönünden öncesiz olarak Allah katında ne hal üzere ise o hale döner. Bu da cehennemin ortadan kalkmasından sonradır. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı her bir şey öncesiz olarak ne hal üzere idiyse o hale dönmesi gerekir. İşte bu anlam kesinleşmiş ve hükmedilmiş bir asıldır, iyi anla!"

Fakat bu vuslat pek uzun zamana muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Buna göre dünya hayatındaki süluk (tasavvuf yolculuğu), bu uzun zamanı pek kısa olan bu dünya hayatına sığdırmak ve bu büyük zahmetleri bu kısa zaman içinde nefsi azaplandırmak (riyâzât ve mücâhedât ile) ile geçmek içindir. Bazı nüshalarda bu beyit اسب کشت و ره نرفت آن خیره سر şeklindedir. "At öldü ve o sersem yola gitmedi. Hak'tan habersiz olarak ham ve çirkin kaldı" demek olur.

At mesâbesinde olan cisim öldü, binici mesâbesinde olan rûh yolda kaldı. Asl-ı hakîkî olan Hak tarafina yol ve mesafe kat'edilmemiş oldu. Binâenaleyh âlem-i berzahda ham ve çirkin ve sersem rûhtan başka bir şey kalmadı.

Ma'lûm olsun ki, âlem-i kesâfette zâhir olan her bir şey kendi aslı olan suver-i ilmiyye mertebesine rücû' edecek ve bu sûretle ikilik âlemi zâil olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede يَدَه مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yed-i kudretindedir ve O'na ircâ olunur" buyrulur. Ve Abdülkerim Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: يرجع ابليس الى ما كان عليه عند الله من القرب الالهى و ذلك بعد زوال جهنم لان كل شئ خلقه الله لابد ان يرجع الى ما كان عليه هذا اصل مقطوع به فافهم Ya'ni "[İblis] Allah'a yakınlık cihetinden ezelde Allah indinde ne hâl üzerine ise o hâle rücû' eder. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allah Teâlâ'nın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzerine idiyse o hâle rücû' etmesi lâzımdır. İşte bu ma'nâ kesilmiş ve hükmedilmiş bir asıldır, iyi anla!"

Fakat bu vusûl pek uzun zamâna muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyedeki sülük, bu uzun zamânı pek kısa olan bu hayât-ı dünyeviyyeye sığdırmak ve bu azîm zahmetleri bu kısa zaman içinde ta'zîb-i nefs ile geçmek içindir. Ba'zı nüshalarda bu beyit اسب کشت و ره نرفت آن خیره سر sûretindedir. "At öldü ve o sersem yola gitmedi. Hak'tan bîhaber olarak ham ve çirkin kaldı" demek olur.

3819. Eğer her bir kan dökücülükle şehîd olaydı, öldürülmüş olan kâfir dahi Bû Saîd olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3819. Eğer her bir kan dökücülükle şehit olaydı, öldürülmüş olan kâfir dahi Ebû Saîd olurdu.

Yani, savaş meydanında kanını döken her bir kimse şehit olamaz. Ancak küfür taassubu (bağnazlığı) ile ve nefsin sürüklemesiyle tecavüz eden kâfirleri iman ehlinin üzerinden def etmek ve neticede şehitlik mertebesini kazanmak emeliyle kanını döken kimse şehit olur. Eğer mutlaka kanını dökmekle insan şehit olaydı, küfür bağnazlığı ile harp edip öldürülen kâfirler dahi saadet ehlinden olmak lazım gelirdi. "Ebû Saîd" tabiri ile, 4 Şaban 440 tarihinde 80 yaşını aşkın olarak ebediyet âlemine intikal eden ve vaktinin sultanı olan Ebû Saîd ibn Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretlerine işaret buyrulmuş olması akla gelir. Hayat hikâyesi Nefehâtü'l-Üns'tedir.

Ya'ni, meydân-ı harbde kanını döken her bir kimse şehîd olamaz. Ancak küfür taassubu ile ve sâika-i nefsâniyyet ile tecavüz eden kâfirleri ehl-i îmânın üzerinden def' etmek ve netîcede şehidlik mertebesini kazanmak emeliyle kanını döken kimse şehîd olur. Eğer mutlakā kanını dökmek ile insan şehîd olaydı, taassub-ı küfrî ile harb edip öldürülen kâfirler dahi ehl-i saâdetten olmak lâzım gelir idi. "Ebû Saîd" ta'bîri ile, 4 Şa'bân sene 440 târihinde 80 yaşını mütecâviz olarak âlem-i bekāya intikāl eden ve vaktinin sultânı olan Ebû Saîd ibn Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretlerine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur. Tercüme-i hâli Nefehâtü'l-Üns'tedir.

3820. Ey ne çok mu'temed olan nefs-i şehîd vardır ki, dünyâda ölmüş ve diri gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. Ey ne çok güvenilir şehit nefis vardır ki, dünyada ölmüş ve diri gibidir.

Ey marifet talep eden kişi, ne çok güvenilir ve mutmain olmuş nefis vardır ki, Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile ölüp şehit olmuştur. Fakat dış görünüşte dünya hayatı içinde yaşar görünür. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "Kim ki yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Kuhâfe'ye baksın!" buyurdular. Ebû Kuhâfe, Ebû Bekr es-Sıddîk efendimizin künyesidir. Böyle bir kimsenin dünyada hayvanî ruhu sıfatlarını terk edip ölü hükmünde kalmış ve şehit olmuştur; ve insanî ruhu diri olmuştur ve ahirete de diri olarak gider.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok mu'temed ve mutmain olan nefis vardır ki, Hak yolunda riyâzet ve mücâhede ile ölüp şehîd olmuştur. Fakat sûret-i zâhirede dünyâ hayâtı içinde yaşar görünür. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشى في الارض فالينظر إلى ابي قحافه ya'ni "Kim ki yeryüzünde yü- rüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Kuhâfe'ye baksın!" buyurdular. Ebû Kuhâfe, Ebû Bekr es-Sıddîk efendimizin künyeleridir. Böyle bir kimsenin dünyâda rûh-i hayvânîsi sıfatlarını terk edip ölü hükmünde kalmış ve şehîd olmuştur; ve rûh-i insânîsi diri olmuştur ve âhirete de diri olarak gider.

3821. Yol vurucu olan rûh öldü. Ve onun kılıcı olan cisim seni katledicinin elinde bâkî kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Yol kesici olan ruh öldü. Ve onun kılıcı olan beden seni katledenin elinde bâki kaldı.

Yol kesici olan hayvanî ruh doğal ölümle öldü; ve o hayvanî ruhun kılıcı ve amel aracı olan beden, seni manen öldürücü olan nefsinin sıfatları elinde bâki kaldı; ve insanî ruh, o nefsanî sıfatlara sarılmış olduğu hâlde ahirete intikal etti.

Yol vurucu olan rûh-i hayvânî mevt-i tabîî ile öldü; ve o rûh-ı hayvânînin kılıcı ve amel âleti olan cisim seni ma'nen öldürücü olan nefsinin sıfatları elinde bâkî kaldı; ve rûh-i insânîne o sıfât-ı nefsâniyye sarılmış olduğu hâlde âhirete intikāl etti.

3822. Kılıç, o kılıçtır, adam o adam değildir. Fakat bu sûret seni hayran edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. Kılıç, o kılıçtır, adam o adam değildir. Fakat bu suret seni hayran edicidir.

Bu dünya hayatında, "Ölmeden evvel ölünüz!" hadis-i şerifi gereğince nefsini büyük cihatta öldüren bahtiyarların bedeni yine o bedendir ve kılıç yine o kılıçtır. Aksine, o kılıcı kullanan adam, yani ruh, o ruh değildir. Aksine, ilahi sıfatlarla görünen Hakk'ın halifesidir. Fakat Hakk'ta fani olan velinin bu bedensel sureti seni şaşırtıp hayrete düşürücüdür. Onun beden suretini görenler, kendi beden suretlerine kıyas ederler. "Ebu Said" tabiri ile, 4 Şaban 440 tarihinde 80 yaşını aşkın olarak ebediyet alemine göç eden ve zamanının sultanı olan Ebu Said ibn Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretlerine işaret buyrulmuş olması akla gelir. Hayat hikayesi Nefehâtü'l-Üns'tedir.

Bu hayât-ı dünyeviyyede موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfi mûcibince nefsini cihâd-ı ekberde öldüren saâdetlilerin cismi yi- ne o cisimdir ve kılıç yine o kılıçtır. Fakat o kılıcı kullanan adam ya'ni rûh o rûh değildir. Belki sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olan halîfe-i Hak'tır. Fakat Hak'ta fânî olan velînin bu sûret-i cismâniyyesi seni şaşırtıp hayrete düşürücüdür. Onun sûret-i cismini görenler kendi sûret-i cisimlerine kıyâs ederler. olmak lazım gelir idi. "Ebû Saîd" ta'bîri ile, 4 Şa'bân sene 440 târihinde 80 yaşını mütecâviz olarak âlem-i bekāya intikāl eden ve vaktinin sultânı olan Ebû Saîd ibn Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretlerine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur. Tercüme-i hâli Nefehâtü'l-Üns'tedir.

3820. Ey ne çok mu'temed olan nefs-i şehîd vardır ki, dünyada ölmüş ve diri gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3820. Ey ne çok güvenilir şehit nefis vardır ki, dünyada ölmüş ve diri gibidir.

Ey marifet talep eden kişi, ne çok güvenilir ve mutmain nefis vardır ki, Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile ölüp şehit olmuştur. Fakat görünen surette dünya hayatı içinde yaşar görünür. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz "Kim ki yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Kuhâfe'ye baksın!" buyurdular. Ebû Kuhâfe, Ebû Bekr es-Sıddîk efendimizin künyeleridir. Böyle bir kimsenin dünyada hayvani ruhunun sıfatlarını terk edip ölü hükmünde kalmış ve şehit olmuştur; ve insani ruhu diri olmuştur ve ahirete de diri olarak gider.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok mu'temed ve mutmain olan nefis vardır ki, Hak yolunda riyâzet ve mücâhede ile ölüp şehîd olmuştur. Fakat sûret-i zâhirede dünyâ hayâtı içinde yaşar görünür. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشى في الارض فالينظر إلى ابي قحافه ya'ni "Kim ki yeryüzünde yü- rüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Kuhâfe'ye baksın!" buyurdular. Ebû Kuhâfe, Ebû Bekr es-Sıddîk efendimizin künyeleridir. Böyle bir kimsenin dünyâda rûh-i hayvânîsi sıfatlarını terk edip ölü hükmünde kalmış ve şehîd olmuştur; ve rûh-i insânîsi diri olmuştur ve âhirete de diri olarak gider.

3821. Yol vurucu olan rûh öldü. Ve onun kılıcı olan cisim seni katledicinin elinde bâkî kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3821. Yol kesici olan ruh öldü. Ve onun kılıcı olan beden seni katledenin elinde bâki kaldı.

Yol kesici olan hayvanî ruh doğal ölümle öldü; ve o hayvanî ruhun kılıcı ve amel aracı olan beden, seni manen öldürücü olan nefsinin sıfatları elinde bâki kaldı; ve insanî ruh, o nefsanî sıfatlara sarılmış olduğu hâlde ahirete intikal etti.

Yol vurucu olan rûh-i hayvânî mevt-i tabîî ile öldü; ve o rûh-ı hayvânînin kılıcı ve amel âleti olan cisim seni ma'nen öldürücü olan nefsinin sıfatları elinde bâkî kaldı; ve rûh-i insânîne o sıfât-ı nefsâniyye sarılmış olduğu hâlde âhirete intikāl etti.

3822. Kılıç, o kılıçtır, adam o adam değildir. Fakat bu sûret seni hayran edicidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3822. Kılıç, o kılıçtır, adam o adam değildir. Fakat bu şekil seni hayran edicidir.

Bu dünya hayatında, "Ölmeden evvel ölünüz!" hadis-i şerifi gereğince nefsini en büyük cihadda öldüren bahtiyarların bedeni yine o bedendir ve kılıç yine o kılıçtır. Aksine, o kılıcı kullanan adam, yani ruh, o ruh değildir. Aksine, ilahi sıfatlarla görünen Hakk'ın halifesidir. Fakat Hakk'ta fani olan velinin bu bedensel şekli seni şaşırtıp hayrete düşürücüdür. Onun beden şeklini görenler, kendi beden şekillerine kıyas ederler.

Bu hayât-ı dünyeviyyede موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfi mûcibince nefsini cihâd-ı ekberde öldüren saâdetlilerin cismi yi- ne o cisimdir ve kılıç yine o kılıçtır. Fakat o kılıcı kullanan adam ya'ni rûh o rûh değildir. Belki sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olan halîfe-i Hak'tır. Fakat Hak'ta fânî olan velînin bu sûret-i cismâniyyesi seni şaşırtıp hayrete düşürücüdür. Onun sûret-i cismini görenler kendi sûret-i cisimlerine kıyâs ederler.

3823. Vaktāki nefis mübeddel ola, bu ten kılıcı zü'l-minenin halis sun'u içinde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. Nefis değiştiği zaman, bu ten kılıcı lütuf sahibi olanın halis sanatı içinde olur.

Bir kimsenin nefsinin sıfatları insan ruhunun sıfatlarına dönüştüğü zaman, bu cisim kılıcı lütuflar sahibi olan Yüce Allah'ın saf ve halis sanatı içinde olur. Onun iradesi Hakk'ın iradesi ve cismi Hakk'ın fiillerinin âleti olur.

Vaktâki bir kimsenin nefsinin sıfatları rûh-i insânî sıfatlarına tebeddül etmiş ola, bu cisim kılıcı atâlar sahibi olan Hak Teâlâ'nın sun'-ı sâfi ve hâlisi içinde olur. Onun irâdesi Hakk'ın iradesi ve cismi Hakk'ın ef'âlinin âleti olur.

3824. O biri bir merddir ki, onun gıdâsı hep derddir; ve bu dahi bir merddir ki, toz gibi ortası boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. O biri bir adamdır ki, onun gıdası hep derttir; ve bu dahi bir adamdır ki, toz gibi ortası boştur.

"Tî", boş anlamına gelir. Bu, nefsinin sıfatlarından (özelliklerinden) kurtulan bir adam ve erkektir ki, onun gıdası ve gelişimi ilâhî dert ve Hak aşkıdır; ve bu, nefsinin sıfatlarına mağlup olan kimse dahi bir adam ve erkektir ki, havaya kalkan tozun ortası gibi kof ve boştur. Çünkü birisinin ayakta tutanı ve hareket ettiricisi bâkî (kalıcı) olan Hakk'ın derdi ve aşkı; diğerinin hareket ettiricisi ve ayakta tutanı ise fânî (geçici) olan nefsin aşkı ve derdidir. İkisinin arasındaki fark, bâkî ile fânî arasındaki fark kadardır.

"Sıfat", şekil, nişan ve alâmet anlamlarındadır. "Sıfat kerden", burada "nişan vermek" demektir. Yani, bir gammaz (dedikoducu) adam çıktı, Mısır halifesine gayet güzel bir cariyenin varlığını haber verdi ve ondan nişan verdi; ve cariye-

“Tî", tehî, boş ma'nâsınadır. Bu nefsinin sıfatlarından kurtulan bir adam ve erkektir ki, onun gıdâsı ve neşv ü nemâsı derd-i ilâhîdir ve aşk-ı Hak'tır; ve bu nefsinin sıfatlarına mağlûb olan kimse dahi bir merd ve erkektir ki, havaya kalkan tozun ortası gibi kof ve boştur. Zîrâ birisinin kayyûmu ve muharriki bâkî olan Hakk'ın derdi ve aşkı; ve diğerinin muharriki ve kayyûmu ise fânî olan nefsin aşkı ve derdidir. İkisinin arasındaki fark bâkî ile fânî arasındaki fark kadardır.

"Sıfat", sûret ve nişân ve alâmet ma'nâlarınadır. "Sıfat kerden", burada "nişân vermek" demektir. Ya'ni, bir gammaz adam çıktı, Mısır halîfesine gāyet güzel bir câriyenin vücudunu haber ve ondan nişân verdi; ve câriye-

3823. Vaktâki nefis mübeddel ola, bu ten kılıcı zü'l-minenin halis sun'u içinde olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3823. Nefis değiştiği zaman, bu beden kılıcı, lütuf sahibi olanın halis sanatı içinde olur.

Bir kimsenin nefsinin sıfatları insan ruhunun sıfatlarına dönüştüğü zaman, bu beden kılıcı, lütuflar sahibi olan Yüce Allah'ın saf ve halis sanatı içinde olur. Onun iradesi Hakk'ın iradesi ve bedeni Hakk'ın fiillerinin aracı olur.

Vaktâki bir kimsenin nefsinin sıfatları rûh-i insânî sıfatlarına tebeddül etmiş ola, bu cisim kılıcı atâlar sahibi olan Hak Teâlâ'nın sun'-ı sâfi ve hâlisi içinde olur. Onun irâdesi Hakk'ın iradesi ve cismi Hakk'ın ef'âlinin âleti olur.

3824. O biri bir merddir ki, onun gıdâsı hep derddir; ve bu dahi bir merddir ki, toz gibi ortası boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3824. O biri bir erdir ki, onun gıdası hep derttir; ve bu dahi bir erdir ki, toz gibi ortası boştur.

"Tî", boş anlamına gelir. Bu, nefsinin sıfatlarından kurtulan bir adam ve erkektir ki, onun gıdası ve gelişimi ilâhî dert ve Hak aşkıdır; ve nefsinin sıfatlarına mağlup olan kimse dahi bir er ve erkektir ki, havaya kalkan tozun ortası gibi kof ve boştur. Çünkü birisinin ayakta tutanı ve hareket ettiricisi bâkî olan Hakk'ın derdi ve aşkı; diğerinin hareket ettiricisi ve ayakta tutanı ise fânî olan nefsin aşkı ve derdidir. İkisinin arasındaki fark, bâkî ile fânî arasındaki fark kadardır.

"Sıfat", suret, nişan ve alâmet anlamlarındadır. "Sıfat kerden", burada "nişan vermek" demektir. Yani, bir gammaz (dedikoducu) adam çıktı, Mısır halifesine gayet güzel bir cariyeyi haber verdi ve ondan nişan verdi; ve cariyenin kâğıt üzerindeki resmini de halifeye gösterdi ve halife o resmi gördü ve o surete âşık oldu. Bu cariye Musul şehri hükümdarının elinde olduğundan Mısır halifesi beylerinden birisini serasker (başkomutan) tayin edip ağır bir ordu ile Musul şehrinin kapısına gönderdi; ve o serasker dahi bu cariyeyi alıp halifeye götürmek gibi âdî ve habis (kötü) hırsından dolayı, orada harp edip birçok kimseleri öldürdü ve mülkünün birçok yerlerini yıktı.

“Tî", tehî, boş ma'nâsınadır. Bu nefsinin sıfatlarından kurtulan bir adam ve erkektir ki, onun gıdâsı ve neşv ü nemâsı derd-i ilâhîdir ve aşk-ı Hak'tır; ve bu nefsinin sıfatlarına mağlûb olan kimse dahi bir merd ve erkektir ki, havaya kalkan tozun ortası gibi kof ve boştur. Zîrâ birisinin kayyûmu ve muharriki bâkî olan Hakk'ın derdi ve aşkı; ve diğerinin muharriki ve kayyûmu ise fânî olan nefsin aşkı ve derdidir. İkisinin arasındaki fark bâkî ile fânî arasındaki fark kadardır.

"Sıfat", sûret ve nişân ve alâmet ma'nâlarınadır. "Sıfat kerden", burada "nişân vermek" demektir. Ya'ni, bir gammaz adam çıktı, Mısır halîfesine gāyet güzel bir câriyenin vücudunu haber ve ondan nişân verdi; ve câriye- nin kâğıt üzerindeki resmini de halîfeye gösterdi ve halîfe o resmi gördü ve o sûrete âşık oldu. Bu câriye Musul şehri hükümdârının elinde olduğundan Mı- sır halîfesi beylerinden birisini serasker ta'yîn edip ağır bir ordu ile Musul şeh- rinin kapısına gönderdi; ve o serasker dahi bu câriyeyi alıp halîfeye götürmek gibi âdî ve habîs hırsından dolayı, orada harb edip birçok kimseleri öldürdü ve mülkünün birçok yerlerini yıktı.

3825. Gammaz Mısır halîfesine dedi ki: "Musul şahı bir hûrî ile çift oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. İspiyoncu Mısır halifesine dedi ki: "Musul şahı bir huri ile çiftleşti."

Bir ispiyoncu adam dedi ki: "Musul hükümdarı, huri gibi gayet güzel bir cariyeyi eş edindi."

Bir gammaz adam dedi ki: "Musul hükümdarı hûrî gibi gāyet güzel bir câ- riyeyi istifrâş etti."

3826. "Kucağında bir câriye tutar ki, âlemde onun mânendi nigar yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. "Kucağında bir câriye tutar ki, âlemde onun benzeri güzel yoktur!"

"Nigâr", resim, tasvir ve güzel sevgili anlamlarındadır.

"Nigâr", resim, tasvîr ve güzel mahbûbe ma'nâlarınadır.

3827. "Beyâna gelmez. Zîrâ onun hüsnü hadsizdir. Onun nakşı budur ki, kağıttadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. "Anlatılamaz. Çünkü onun güzelliği sınırsızdır. Onun nakşı budur ki, kâğıttadır."

"O cariyenin güzelliği tarife sığar bir şey olmadığından dille söylenemez. Mutlaka görmek lazımdır. İşte onun resmi bu kâğıt üzerindedir."

"O câriyenin güzelliği ta'rîfe sığar bir şey olmadığından lisânen söylenemez. Mutlakā görmek lazımdır. İşte onun resmi bu kâğıt üzerindedir."

3828. Vaktaki o keykubād kâğıtta nakşı gördü, sersem oldu ve elinden kadeh düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. O Keykubad, kâğıtta nakşı görünce sersem oldu ve elinden kadeh düştü.

"Keykubad", şanı yüce olan padişah anlamına gelir. Yani, kuvvet sahibi olan o padişah, kâğıt üzerinde resmedilmiş cariyenin resmini görünce aklı başından gitti ve içkiyle meşgul olduğundan elindeki şarap kadehi yere düştü.

"Keykubâd", azîmü'ş-şân olan pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktâki kuv- vet sahibi olan o pâdişâh kâğıt üzerinde musavver olan câriyenin resmini gördü, aklı başından gitti ve içkiyle meşgül olduğundan elindeki şarâb kade- hi yere düştü.

3829. O zaman Musul tarafına çok hadsiz askeri, bir pehlivanı gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. O zaman Musul tarafına çok sınırsız askeri, bir pehlivanı gönderdi.

Şah, cariye kızı zorla almak için derhal Musul tarafına bir pehlivanı, çok sınırsız askeriyle gönderdi. Cariye kızın kâğıt üzerindeki resmini de halifeye gösterdi ve halife o resmi gördü ve o surete âşık oldu. Bu cariye kız Musul şehri hükümdarının elinde olduğundan, Mısır halifesi beylerinden birini serasker (başkomutan) tayin edip ağır bir ordu ile Musul şehrinin kapısına gönderdi; ve o serasker de bu cariye kızı alıp halifeye götürmek gibi adi ve habis (kötü) hırsından dolayı, orada harp edip birçok kimseleri öldürdü ve mülkünün birçok yerlerini yıktı.

Şâh derhal Musul tarafına bir pehlivânı çok hadsiz askeri cebren câriyeyi almak için gönderdi. nin kâğıt üzerindeki resmini de halîfeye gösterdi ve halîfe o resmi gördü ve o sûrete âşık oldu. Bu câriye Musul şehri hükümdârının elinde olduğundan Mı-sır halîfesi beylerinden birisini serasker ta'yîn edip ağır bir ordu ile Musul şeh-rinin kapısına gönderdi; ve o serasker dahi bu câriyeyi alıp halîfeye götürmek gibi âdî ve habîs hırsından dolayı, orada harb edip birçok kimseleri öldürdü ve mülkünün birçok yerlerini yıktı.

3825. Gammaz Mısır halîfesine dedi ki: "Musul şahı bir hûrî ile çift oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3825. Gammaz Mısır halîfesine dedi ki: "Musul şahı bir hûrî ile çift oldu."

Bir gammaz (dedikoducu) adam dedi ki: "Musul hükümdarı hûrî gibi gayet güzel bir cariyeyi (kadın köle) istifrâş etti (cinsel ilişkiye girdi)."

Bir gammaz adam dedi ki: "Musul hükümdarı hûrî gibi gāyet güzel bir câ-riyeyi istifrâş etti."

3826. "Kucağında bir câriye tutar ki, âlemde onun mânendi nigar yoktur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3826. "Kucağında bir câriye tutar ki, âlemde onun benzeri güzel yoktur!"

"Nigâr", resim, tasvir ve güzel sevgili anlamlarındadır.

"Nigâr", resim, tasvîr ve güzel mahbûbe ma'nâlarınadır.

3827. "Beyâna gelmez. Zîrâ onun hüsnü hadsizdir. Onun nakşı budur ki, kâğıttadır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3827. Beyana gelmez. Çünkü onun güzelliği sınırsızdır. Onun nakşı budur ki, kâğıttadır.

O cariyenin güzelliği tarife sığar bir şey olmadığından dille söylenemez. Mutlaka görmek lazımdır. İşte onun resmi bu kâğıt üzerindedir.

"O câriyenin güzelliği ta'rîfe sığar bir şey olmadığından lisânen söylenemez. Mutlakā görmek lâzımdır. İşte onun resmi bu kâğıt üzerindedir."

3828. Vaktaki o keykubâd kâğıtta nakşı gördü, sersem oldu ve elinden kadeh düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3828. O Keykubâd kâğıtta nakşı gördüğü vakit sersem oldu ve kadeh elinden düştü.

"Keykubâd", yüce şanlı padişah anlamına gelir. Yani, kuvvet sahibi olan o padişah, kâğıt üzerinde resmedilmiş olan cariyenin resmini gördüğü vakit aklı başından gitti ve içkiyle meşgul olduğundan elindeki şarap kadehi yere düştü.

"Keykubâd", azîmü'ş-şân olan pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktâki kuv-vet sahibi olan o pâdişâh kâğıt üzerinde musavver olan câriyenin resmini gördü, aklı başından gitti ve içkiyle meşgûl olduğundan elindeki şarâb kadehi yere düştü.

3829. O zaman Musul tarafına çok hadsiz askeri, bir pehlivanı gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3829. O zaman Musul tarafına çok hadsiz askeri, bir pehlivanı gönderdi.

Şah, derhal Musul tarafına, cariye kadını zorla almak için, çok sayıda askeriyle birlikte bir pehlivan gönderdi.

Şâh derhal Musul tarafına bir pehlivânı çok hadsiz askeri cebren câriyeyi almak için gönderdi.

3830. Dedi ki: "Eğer o mâhı sana vermezse o kapıyı ve dergâhı dibinden kopar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Dedi ki: "Eğer o ayı sana vermezse o kapıyı ve dergâhı dibinden sök!"

3831. "Ve eğer verirse onu terk et ve ay'ı getir, tâ ki ben yeryüzünde ay'ı kucağıma çekeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. "Ve eğer verirse onu terk et ve ay'ı getir, tâ ki ben yeryüzünde ay'ı kucağıma çekeyim!"

Mısır halifesi, askere komutan tayin ettiği pehlivana tembih edip dedi ki: "Eğer Musul şahı o ay gibi olan güzel cariyeyi sana vermezse savaş yapıp şehrin kapısını ve sarayı dibinden kopar ve yık! Ve eğer verirse savaşı terk et ve ay gibi olan cariyeyi getir! Tâ ki gökteki ay gibi olan cariyeyi ben yeryüzünde kucağıma alayım!"

Mısır halîfesi askere kumandan ta'yîn ettiği pehlivâna tenbîh edip dedi ki: "Eğer Musul şâhı o ay gibi olan güzel câriyeyi sana vermezse harb edip şehrin kapısını ve sarayı dibinden kopar ve yık! Ve eğer verirse harbi terk et ve ay gibi olan câriyeyi getir! Tâ ki gökteki ay gibi olan câriyeyi ben yeryüzünde kucağıma alayım!"

3832. Pehlivan tevâbi'i ile binlerce rüstem ve davul ve bayrak ile Musul tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Pehlivan, maiyetiyle birlikte binlerce Rüstem ve davul ve bayrak ile Musul tarafına gitti.

"Haşem", bir makam sahibinin hizmetçileri ve maiyeti demektir. Yani, kumandan olan pehlivan, maiyetinde bulunan birçok kişiyle ve Rüstem pehlivan gibi birçok kuvvetli emirle ve davul ve bayraklarla savaşçı bir şekilde Musul tarafına gitti.

"Haşem", bir mansıb ehlinin hademesi ve tevâbi'i demektir. Ya'ni, kumandan olan pehlivan maiyetinde bulunan birçok tevâbi'i ve Rüstem pehlivan gibi, birçok kuvvetli ümerâ ile ve davul ve bayraklar ile muhârib tarzında Musul tarafına gitti.

3833. Ekin etrâfındaki sayısız çekirgeler gibi şehir ahâlîsinin ihlâkine kasd edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Ekin etrafındaki sayısız çekirgeler gibi şehir halkının ahlâkını bozmaya kast edici oldu.

3834. Her nâhiyeyi cenkten dolayı Kaf dağı gibi bir mancınık ihâta etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Her bölgeyi savaştan dolayı Kaf dağı gibi bir mancınık kuşattı.

"Pür-kâr kerden" (işi tam yapmak), kuşatmaktan kinayedir. Yani, şehrin her tarafına savaşmak için Kaf dağı gibi yüksek mancınıklar yerleştirildi ki, bunlar vasıtasıyla şehri çevreleyen kale içine büyük taşlar yağdırılacak ve evler yıkılacak idi.

"Pür-kâr kerden", ihâta etmekten kinâyedir. Ya'ni, şehrin her tarafına harb etmek için Kaf dağı gibi yüksek mancınıklar ta'biye edildi ki, bunlar vâsıtasıyla şehri muhît olan kal'a içinde büyük taşlar yağdırılacak ve evler yıkılacak idi.

3835. Ok ve mancınık taşlarının darbesi, toz içinde kılıçlar, parıldayan şimşek gibiydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Okun ve mancınık taşlarının darbesi, toz içinde kılıçlar, parıldayan şimşek gibiydi.

3830. Dedi ki: "Eğer o mâhı sana vermezse o kapıyı ve dergahı dibinden kopar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3830. Dedi ki: "Eğer o ayı sana vermezse o kapıyı ve dergâhı dibinden kopar!"

3831. "Ve eğer verirse onu terk et ve ay'ı getir, ta ki ben yeryüzünde ay'ı kucağıma çekeyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3831. "Ve eğer verirse onu terk et ve ay'ı getir, ta ki ben yeryüzünde ay'ı kucağıma çekeyim!"

Mısır halifesi, askere komutan tayin ettiği pehlivana tembih edip dedi ki: "Eğer Musul şahı o ay gibi güzel cariyeyi sana vermezse savaş ve şehrin kapısını ve sarayı temelinden söküp yık! Ve eğer verirse savaşı bırak ve ay gibi olan cariyeyi getir! Ta ki gökteki ay gibi olan cariyeyi ben yeryüzünde kucağıma alayım!"

Mısır halîfesi askere kumandan ta'yîn ettiği pehlivâna tenbîh edip dedi ki: "Eğer Musul şâhı o ay gibi olan güzel câriyeyi sana vermezse harb edip şehrin kapısını ve sarayı dibinden kopar ve yık! Ve eğer verirse harbi terk et ve ay gibi olan câriyeyi getir! Tâ ki gökteki ay gibi olan câriyeyi ben yeryüzünde kucağıma alayım!"

3832. Pehlivan tevabi'i ile binlerce rüstem ve davul ve bayrak ile Musul tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3832. Pehlivan, maiyetiyle birlikte binlerce Rüstem ve davul ve bayrak ile Musul tarafına gitti.

"Haşem", bir makam sahibinin hizmetkârları ve maiyeti demektir. Yani, kumandan olan pehlivan, maiyetinde bulunan birçok kişi ve Rüstem pehlivan gibi birçok kuvvetli emir ile ve davul ve bayraklarla savaşçı bir tarzda Musul tarafına gitti.

"Haşem", bir mansıb ehlinin hademesi ve tevâbi'i demektir. Ya'ni, kumandan olan pehlivan maiyetinde bulunan birçok tevâbi'i ve Rüstem pehlivan gibi, birçok kuvvetli ümerâ ile ve davul ve bayraklar ile muhârib tarzında Musul tarafına gitti.

3833. Ekin etrafındaki sayısız çekirgeler gibi şehir ahâlîsinin ihlâkine kasd edici oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3833. Ekin etrafındaki sayısız çekirgeler gibi şehir halkının helakine kast edici oldu.

3834. Her nahiyeyi cenkten dolayı Kaf dağı gibi bir mancınık ihata etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3834. Her bölgeyi savaştan dolayı Kaf dağı gibi bir mancınık kuşattı.

"Pür-kâr kerden" (işi tam yapmak), kuşatmaktan kinayedir. Yani, şehrin her tarafına savaşmak için Kaf dağı gibi yüksek mancınıklar yerleştirildi ki, bunlar vasıtasıyla şehri kuşatan kale içine büyük taşlar yağdırılacak ve evler yıkılacak idi.

"Pür-kâr kerden", ihâta etmekten kinâyedir. Ya'ni, şehrin her tarafına harb etmek için Kāf dağı gibi yüksek mancınıklar ta'biye edildi ki, bunlar vâsıtasıyla şehri muhît olan kal'a içinde büyük taşlar yağdırılacak ve evler yıkılacak idi.

3835. Ok ve mancınık taşlarının darbesi, toz içinde kılıçlar, parıldayan şimşek gibiydi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3835. Ok ve mancınık taşlarının darbesi, toz içinde kılıçlar, parıldayan şimşek gibiydi.

"Berîk" (برق), parıltı, parlayıcılık, çakan şimşeğin parıltısı (Kenzü'l-Lügāt, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt ve Keşfü'l-Lügāt). Gıyâsü'l-Lügāt'te "parlayıcı" anlamı da gösterilmiştir.

"Berîk" (برق), parıltı, parlayıcılık, çakan şimşeğin parıltısı (Kenzü'l-Lügāt, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt ve Keşfü'l-Lügāt). Gıyâsü'l-Lügāt'te "parlayıcı" ma'nâsı da gösterilmiştir.

3836. Bir hafta harâretle böyle kan dökücü oldu. Taştan yapılan burç yumuşak mum gibi alçak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Bir hafta hararetle böyle kan dökücü oldu. Taştan yapılan burç yumuşak mum gibi alçak oldu.

O kumandan Musul şehrinde bir hafta böyle hararetle ve şiddetle halkın kanını dökücü oldu. Şehir kalesinin taş burcu, atılan büyük taşlardan yıkılıp yumuşak mum gibi alçak oldu.

O kumandan Musul şehrinde bir hafta böyle harâretle ve şiddetle halkın kanını dökücü oldu. Şehir kal'asının taş burcu atılan büyük taşlardan yıkılıp yumuşak mum gibi alçak oldu.

3837. Musul şâhı korkunç cengi gördü. Binâenaleyh içeriden onun önüne elçi gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. Musul şahı korkunç savaşı gördü. Bu sebeple içeriden onun önüne elçi gönderdi.

"Mehûl", korkutmak anlamına gelen "hevl" mastarından ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç). Şerefli beyitte "mehûlün-minh" takdirinde olup "minhü" düşmüştür, "kendisinden korkulmuş olan savaş" demektir. Türkçede "korkunç" kelimesinde bu anlam gizlidir. Yani, Musul şahı yıkıcı ve korkunç olan savaşı gördü, bu sebeple kale içinden kumandanın önüne elçi gönderdi, dedi.

"Mehûl", korkutmak ma'nâsına olan "hevl" masdarından ism-i mef'ûldür. Beyt-i şerîfde "mehûlün-minh" takdîrinde olup "minhü" mahzûfdur, "kendisinden korkulmuş olan harb" demektir. Türkçe'de "korkunç" kelimesinde bu ma'nâ mündemiştir. Ya'ni, Musul şâhı muharrib ve korkunç olan cengi gördü, binâenaleyh kal'a içinden kumandanın önüne elçi gönderdi, dedi.

3838. Ki, "Mü'minlerin kanından, onların bu ağır harbden ölmüş olmalarından ne istiyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. Ki, "Müminlerin kanından, onların bu ağır harpten ölmüş olmalarından ne istiyorsun?"

3839. "Eğer senin muradın Musul şehrinin mülkü ise böyle kan dökücü olmaksızın bu sana hasıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. "Eğer senin isteğin Musul şehrinin mülkü ise, böyle kan dökücü olmaksızın bu sana elde edilir."

3840. [3846] "Ben şehrin dışarısına gideyim, işte sen içeriye gel! Tâ ki mazlumların kanı seni tutmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. [3846] "Ben şehrin dışarısına gideyim, işte sen içeriye gel! Tâ ki mazlumların kanı seni tutmasın!"

"Hûn giriften", kan tutmak, bir kimsenin döktüğü kanın intikamına yakalanmasından kinayedir (Bahar-ı Acem). Yani, "Ey kumandan, amacın şehri almaksa ben şehirden çıkıp gideyim ve şehri sana terk edeyim! Haksız yere kan dökme ki, mazlum olan halkın kanından dolayı ilahi intikama yakalanmayasın!"

"Berîk" (برق), parıltı, parlayıcılık, çakan şimşeğin parıltısı (Kenzü’l-Lügāt, Sarrâh, Müntehabü’l-Lügāt ve Keşfü’l-Lügāt). Gıyâsü’l-Lügāt'te "parlayıcı" anlamı da gösterilmiştir.

"Hûn giriften", kan tutmak, bir kimse döktüğü kanın intikāmına giriftâr olmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, "Ey kumandan, murâdın şehri almaksa ben şehirden çıkıp gideyim ve şehri sana terk edeyim! Haksız yere kan dökme ki, mazlûm olan halkın kanından dolayı intikām-ı ilâhîye giriftâr olmayasın!"

“Berîk” (برق), parıltı, parlayıcılık, çakan şimşeğin parıltısı (Kenzü’l-Lügāt, Sarrâh, Müntehabü’l-Lügāt ve Keşfü’l-Lügāt). Gıyâsü’l-Lügāt’te “parlayıcı” ma’nâsı da gösterilmiştir.

3836. Bir hafta harâretle böyle kan dökücü oldu. Taştan yapılan burç yumuşak mum gibi alçak oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3836. Bir hafta hararetle böyle kan dökücü oldu. Taştan yapılan burç yumuşak mum gibi alçak oldu.

O kumandan Musul şehrinde bir hafta böyle hararetle ve şiddetle halkın kanını dökücü oldu. Şehir kalesinin taş burcu atılan büyük taşlardan yıkılıp yumuşak mum gibi alçak oldu.

O kumandan Musul şehrinde bir hafta böyle harâretle ve şiddetle halkın kanını dökücü oldu. Şehir kal’asının taş burcu atılan büyük taşlardan yıkılıp yumuşak mum gibi alçak oldu.

3837. Musul şâhı korkunç cengi gördü. Binâenaleyh içeriden onun önüne elçi gönderdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3837. Musul şahı korkunç savaşı gördü. Bu sebeple içeriden onun önüne elçi gönderdi.

"Mehûl", korkutmak anlamına gelen "hevl" masdarından ism-i mef'ûldür (edilgen ortaç). Beyitte "mehûlün-minh" takdirinde olup "minhü" düşmüştür, "kendisinden korkulmuş olan savaş" demektir. Türkçede "korkunç" kelimesinde bu anlam gizlidir. Yani, Musul şahı yıkıcı ve korkunç olan savaşı gördü, bu sebeple kale içinden kumandanın önüne elçi gönderdi, dedi.

“Mehûl”, korkutmak ma’nâsına olan “hevl” masdarından ism-i mef’ûldür. Beyt-i şerîfde “mehûlün-minh” takdîrinde olup “minhü” mahzûfdur, “kendisinden korkulmuş olan harb” demektir. Türkçe’de “korkunç” kelimesinde bu ma’nâ mündemiştir. Ya’ni, Musul şâhı muharrib ve korkunç olan cengi gördü, binâenaleyh kal’a içinden kumandanın önüne elçi gönderdi, dedi.

3838. Ki, "Mü'minlerin kanından, onların bu ağır harbden ölmüş olmalarından ne istiyorsun?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3838. Ki, "Müminlerin kanından, onların bu ağır harpten ölmüş olmalarından ne istiyorsun?"

3839. "Eğer senin muradın Musul şehrinin mülkü ise böyle kan dökücü olmaksızın bu sana hâsıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3839. "Eğer senin isteğin Musul şehrinin mülkü ise, böyle kan dökücü olmaksızın bu sana elde edilir."

3840. "Ben şehrin dışarısına gideyim, işte sen içeriye gel! Tâ ki mazlumların [3846] kanı seni tutmasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3840. "Ben şehrin dışarısına gideyim, işte sen içeriye gel! Tâ ki mazlumların kanı seni tutmasın!"

"Hûn giriften" (kan tutmak), bir kimsenin döktüğü kanın intikamına yakalanmasından kinayedir (Bahâr-ı Acem). Yani, "Ey kumandan, amacın şehri almaksa ben şehirden çıkıp gideyim ve şehri sana terk edeyim! Haksız yere kan dökme ki, mazlum olan halkın kanından dolayı ilahi intikama yakalanmayasın!"

“Hûn giriften”, kan tutmak, bir kimse döktüğü kanın intikāmına giriftâr olmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya’ni, “Ey kumandan, murâdın şehri almaksa ben şehirden çıkıp gideyim ve şehri sana terk edeyim! Haksız yere kan dökme ki, mazlûm olan halkın kanından dolayı intikām-ı ilâhîye giriftâr olmayasın!”

3841. "Ve eğer senin murâdın mal ve altın ve cevher ise bu muhakkak şehrin mülkünden daha kolaydır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. "Ve eğer senin isteğin mal ve altın ve mücevher ise bu kesinlikle şehrin mülkiyetinden daha kolaydır!"

"Eğer savaştan amacın mal ve altın ve mücevherat almak ise bunları sana kolayca verelim! Bunları almak şehri ele geçirmekten daha kolaydır."

“Eğer harbden maksadın mal ve altın ve mücevherât almak ise bunları sa- na kolayca verelim! Bunları almak şehri zabtetmekten daha kolaydır.”

3842. O elçi pehlivanın önüne geldi, kâğıdı verdi ki, onda nakş ve nişân var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3842. O elçi pehlivanın önüne geldi, kâğıdı verdi ki, onda nakış ve nişan vardı.

Musul şehri hükümdarının elçisi savaşan pehlivan kumandanın önüne geldi ve hükümdarın sözlerini tamamen söyledi. Kumandan cevap olarak elçiye içinde istediği cariyenin resmi ve alâmeti olan kâğıdı verdi ve dedi:

Musul şehri hükümdârının elçisi harb eden pehlivan kumandanın önüne geldi ve hükümdârın sözlerini tamâmen söyledi. Kumandan cevâben elçiye içinde istediği câriyenin resmi ve alâmeti olan kâğıdı verdi ve dedi:

3843. "Kâğıda bak, bunun tâlibiyim, âgâh ol, ver! Ve yoksa şimdi ben galibim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3843. "Kâğıda bak, bunun tâlibiyim, âgâh ol, ver! Ve yoksa şimdi ben galibim!"

"Ey elçi, kâğıda bak, istediğim cariyenin resmini gör! Benim savaştan amacım bu cariyeyi almaktır. Buna âgâh ol da cariyeyi ver! Yoksa şehri ve halkını mahvederim. Çünkü şimdi üstünlük ve zafer benim elimdedir."

Biraz yukarıda her savaşta kanını dökenin mutlaka şehit olamayacağı beyan buyrulmuştu. Bu kıssa da o anlama bağlıdır. Çünkü bir hükümdarın şehvetini tatmin etmek için bir cariyeyi zorla almak kastıyla, haksız yere müminler ile savaşa kalkanların bu şekilde şehit olarak ölemeyecekleri açıklamaya muhtaç değildir.

“Ey elçi, kâğıda bak, istediğim câriyenin resmini gör! Benim harbden maksadım bu câriyeyi almaktır. Buna âgâh ol da câriyeyi ver! Yoksa şehri ve halkını mahvederim. Zîrâ şimdi galebe ve zafer benim elimdedir.”

Biraz yukarıda her harbde kanını dökenin mutlakâ şehîd olamayacağı be- yân buyrulmuş idi. Bu kıssa dahi o ma’nâya merbûttur. Zîrâ bir hükümdârın tatmîn-i şehveti için bir câriyeyi cebren almak kasdı ile, nâhak yere mü’min- ler ile harbe kıyâm edenlerin bu sûrette şehîd olarak ölemeyecekleri îzâhtan müstağnîdir.

## Müslümanların kan dökücülüğü daha ziyâde olmamak için Musul mâlikinin o câriyeyi halîfeye îsâr etmesi

3844. Vaktâki elçi geldi, o er olan şâh dedi: "Bir sûreti eksik tut ve bunu ça- buk götür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3844. Elçi geldiği zaman, o er olan şah dedi: "Bir sureti eksik tut ve bunu çabuk götür!"

3841. "Ve eğer senin muradın mal ve altın ve cevher ise bu muhakkak şehrin mülkünden daha kolaydır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3841. "Ve eğer senin muradın mal ve altın ve cevher ise bu muhakkak şehrin mülkünden daha kolaydır!"

"Eğer savaştan maksadın mal ve altın ve mücevherat almak ise bunları sana kolayca verelim! Bunları almak şehri zapt etmekten daha kolaydır."

"Eğer harbden maksadın mal ve altın ve mücevherât almak ise bunları sana kolayca verelim! Bunları almak şehri zabtetmekten daha kolaydır."

3842. O elçi pehlivanın önüne geldi, kâğıdı verdi ki, onda nakş ve nişan var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3842. O elçi pehlivanın önüne geldi, kâğıdı verdi ki, onda nakış ve nişan vardı.

Musul şehri hükümdarının elçisi, savaşan pehlivan kumandanın önüne geldi ve hükümdarın sözlerini tamamen söyledi. Kumandan cevaben elçiye, içinde istediği cariyenin resmi ve alâmeti olan kâğıdı verdi ve dedi:

Musul şehri hükümdarının elçisi harb eden pehlivan kumandanın önüne geldi ve hükümdarın sözlerini tamâmen söyledi. Kumandan cevâben elçiye içinde istediği câriyenin resmi ve alâmeti olan kâğıdı verdi ve dedi:

3843. "Kâğıda bak, bunun talibiyim, âgah ol, ver! Ve yoksa şimdi ben galibim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3843. "Kâğıda bak, bunun talibiyim, âgah ol, ver! Ve yoksa şimdi ben galibim!"

"Ey elçi, kâğıda bak, istediğim cariyenin resmini gör! Benim savaştan amacım bu cariyeyi almaktır. Buna uyanık ol da cariyeyi ver! Yoksa şehri ve halkını mahvederim. Çünkü şimdi üstünlük ve zafer benim elimdedir."

Biraz yukarıda her savaşta kanını dökenin mutlaka şehit olamayacağı açıklanmıştı. Bu kıssa (hikâye) dahi o anlama bağlıdır. Çünkü bir hükümdarın şehvetini tatmin etmek için bir cariyeyi zorla almak niyetiyle, haksız yere müminlerle savaşa kalkanların bu şekilde şehit olarak ölemeyecekleri açıklamaya muhtaç değildir.

"Ey elçi, kâğıda bak, istediğim câriyenin resmini gör! Benim harbden maksadım bu câriyeyi almaktır. Buna âgâh ol da câriyeyi ver! Yoksa şehri ve halkını mahvederim. Zîrâ şimdi galebe ve zafer benim elimdedir."

Biraz yukarıda her harbde kanını dökenin mutlakā şehîd olamayacağı beyân buyrulmuş idi. Bu kıssa dahi o ma'nâya merbûttur. Zîrâ bir hükümdarın tatmîn-i şehveti için bir câriyeyi cebren almak kasdı ile, nâhak yere mü'minler ile harbe kıyâm edenlerin bu sûrette şehîd olarak ölemeyecekleri îzâhdan müstağnîdir.

## Müslümanların kan dökücülüğü daha ziyâde olmamak için Musul mâlikinin o câriyeyi halîfeye îsâr etmesi

3844. Vaktaki elçi geldi, o er olan şâh dedi: "Bir sûreti eksik tut ve bunu çabuk götür!" Vaktâki elçi kumandanın yanından şâh-ı Musul'un huzûruna avdet etti ve kumandanın talebini söyledi. O rûhu erkek olan şâh dedi ki: "Elimdeki câriye, sâir sûretler gibi bir sûret-i cismâniyyeden ibarettir. Varsın sarayımda bir sûret eksik oluversin! Çabuk al bu câriyeyi, nefis-perest olan kimselere götür!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3844. Elçi geldiği zaman, o er olan şah dedi ki: "Bir sureti eksik tut ve bunu çabuk götür!" Elçi, kumandanın yanından Musul şahının huzuruna geri döndüğü ve kumandanın talebini söylediği zaman, o ruhu erkek olan şah dedi ki: "Elimdeki cariye, diğer suretler gibi cismani bir suretten ibarettir. Varsın sarayımda bir suret eksik olsun! Çabuk al bu cariyeyi, nefis düşkünü olan kimselere götür!"

3845. "Ben îmân ahdinde puta tapıcı değilim! Put o puta tapıcının indinde daha evladır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3845. "Ben iman ahdinde puta tapıcı değilim! Put, o puta tapıcının yanında daha iyidir!"

"Ber", nezd ve ind anlamındadır. Yani, "Ben Hakk'a tapmaya ahdettim ve imanım bu ahit üzerinedir. Bu sebeple puttan ibaret olan cismani suretlere meyil ve muhabbet ederek tapıcı değilim. Put hükmünde olan cismani suret, puta tapıcı olan o Mısır halifesinin yanında bulunmak daha iyidir ve daha münasiptir!"

"Ber", nezd ve ind ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben Hakk'a tapmağa ahdettim ve îmânım bu ahid üzerinedir. Binâenaleyh puttan ibaret olan suver-i cismâniyyeye meyl ve muhabbet ederek tapıcı değilim. Put mesâbesinde olan sûret-i cismâniyye, puta tapıcı olan o Mısır halîfesinin yanında bulunmak daha evlâdır ve daha münasibdir!"

3846. Vaktaki elçi onu getirdi, o pehlivan o zaman onun cemâline âşık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3846. Elçi onu getirdiğinde, o pehlivan o zaman onun güzelliğine âşık oldu.

Elçi o cariyeyi pehlivanın yanına getirdiğinde, pehlivan cariyenin yüzünü gördüğü zaman onun güzelliğine âşık oldu.

Vaktâki elçi o câriyeyi pehlivanın yanına getirdi, pehlivan câriyenin yüzünü gördüğü zaman onun cemâline âşık oldu.

3847. Aşk bir denizdir. Gök onun üzerinde bir köpüktür. Zîrâ yüz Züleyha bir Yusuf'un hevâsındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3847. Aşk bir denizdir. Gök onun üzerinde bir köpüktür. Çünkü yüz Züleyha bir Yusuf'un aşkındadır.

Bu ve sonraki beyitlerin zevkine varmak için bir giriş gereklidir: Bilinmeli ki, eşyanın yaratılmasına esas olan, ortaya çıkmaya meyli olan ilahi sevgidir. Nasıl ki "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Bu sebeple halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kutsisine işaret buyrulur. Mevlânâ Câmî (k.s.) İbn Fârız hazretlerinin kaside-i Hamriyyesine yazdığı şerhte buyurur ki:

"Bu ortaya çıkmaya hakikat ehli "kemâl-i celâ ve isticlâ" (Hakk'ın kendini açığa vurması ve kendini seyretmesi kemali) derler. "Kemâl-i celâ" Hakk'ın sıfat ve isimleri sebebiyle varlık mertebelerinde ve yaratılış tecelligahlarında ortaya çıkmasıdır; ve "kemâl-i isticlâ", bu mertebelerde Hakk'ın kendisini kendisine göstermesidir. Birlik makamında, kendini, kendiyle, kendinde gördüğü gibi ayrıntı ve çokluk mertebelerinde dahi böylece kendini, kendinin gayrı ile, kendinde veyahut kendi ile kendinin gayrında veyahut kendinin gayrı ile kendinin gayrında müşahede eder." O zaman elçi kumandanın yanından Musul şahının huzuruna geri döndü ve kumandanın talebini söyledi. O ruhu erkek olan şah dedi ki: "Elimdeki cariye, diğer suretler gibi cismani bir suretten ibarettir. Varsın sarayımda bir suret eksik olsun! Çabuk al bu cariyeyi, nefis-perest olan kimselere götür!"

Bu ve âtîdeki beyitlerin zevkine varmak için bir mukaddime lâzımdır: Ma'lum olsun ki, eşyanın yaradılmasına esâs, zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîdir. Nitekim كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Mevlânâ Câmî (k.s.) İbn Fârız hazretlerinin kasîde-i Hamriyyesine yazdığı şerhde buyurur ki:

"Bu zuhûra ehl-i hakikat "kemâl-i celâ ve isticlâ" derler. "Kemâl-i celâ" Hakk'ın sıfât ve esmâsı hasebiyle merâtib-i kevniyyede ve mecâlî-i halkıyyede zuhûrudur; ve "kemâl-i isticlâ", bu merâtibde Hakk'ın kendisini kendisine ızhârıdır. Cem'-i ahadiyyet makāmında, kendini, kendiyle, kendinde gördüğü gibi merâtib-i tafsîl ve kesrette dahi böylece kendini, kendinin gayrı ile, kendinde veyâhud kendi ile kendinin gayrında veyâhud kendinin gayrı ile kendinin gayrında müşâhede eder." Vaktâki elçi kumandanın yanından şâh-ı Musul'un huzûruna avdet etti ve kumandanın talebini söyledi. O rûhu erkek olan şâh dedi ki: "Elimdeki câriye, sâir sûretler gibi bir sûret-i cismâniyyeden ibarettir. Varsın sarayımda bir sûret eksik oluversin! Çabuk al bu câriyeyi, nefis-perest olan kimselere götür!"

3845. "Ben îmân ahdinde puta tapıcı değilim! Put o puta tapıcının indinde daha evladır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3845. "Ben iman ahdinde puta tapıcı değilim! Put, o puta tapıcının yanında daha iyidir!"

"Ber", nezd ve ind anlamındadır. Yani, "Ben Hakk'a tapmaya ahdettim ve imanım bu ahit üzerinedir. Bu sebeple puttan ibaret olan cismani suretlere meyil ve muhabbet ederek tapıcı değilim. Put hükmünde olan cismani suret, puta tapıcı olan o Mısır halifesinin yanında bulunmak daha iyidir ve daha münasiptir!"

"Ber", nezd ve ind ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben Hakk'a tapmağa ahdettim ve îmânım bu ahid üzerinedir. Binâenaleyh puttan ibaret olan suver-i cismâniyyeye meyl ve muhabbet ederek tapıcı değilim. Put mesâbesinde olan sûret-i cismâniyye, puta tapıcı olan o Mısır halîfesinin yanında bulunmak daha evlâdır ve daha münasibdir!"

3846. Vaktaki elçi onu getirdi, o pehlivan o zaman onun cemâline âşık oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3846. Elçi onu getirdiğinde, o pehlivan o zaman onun güzelliğine âşık oldu.

Elçi o cariyeyi pehlivanın yanına getirdiğinde, pehlivan cariyenin yüzünü gördüğü zaman onun güzelliğine âşık oldu.

Vaktâki elçi o câriyeyi pehlivanın yanına getirdi, pehlivan câriyenin yüzünü gördüğü zaman onun cemâline âşık oldu.

3847. Aşk bir denizdir. Gök onun üzerinde bir köpüktür. Zîrâ yüz Züleyha bir Yusuf'un hevâsındadır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3847. Aşk bir denizdir. Gök onun üzerinde bir köpüktür. Çünkü yüz Züleyha bir Yusuf'un aşkındadır.

Bu ve sonraki beyitlerin zevkine varmak için bir giriş gereklidir: Bilinmeli ki, eşyanın yaratılmasına esas olan, ortaya çıkmaya meyli olan ilahi sevgidir. Nasıl ki "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Bu sebeple halkı bilinmem için yarattım" hadis-i kutsisine işaret buyrulur. Mevlana Cami (k.s.) İbn Farız hazretlerinin Hamriyye kasidesine yazdığı şerhte buyurur ki:

"Bu ortaya çıkmaya hakikat ehli "kemâl-i celâ ve isticla" (Hakk'ın kendini açığa vurmasının ve kendini seyretmesinin mükemmelliği) derler. "Kemâl-i celâ" Hakk'ın sıfat ve isimleri sebebiyle kevnî mertebelerde ve halka ait tecellilerde ortaya çıkmasıdır; ve "kemâl-i isticlâ", bu mertebelerde Hakk'ın kendisini kendisine göstermesidir. Cem'-i ahadiyyet (birlik) makamında, kendini, kendiyle, kendinde gördüğü gibi ayrıntı ve kesret (çokluk) mertebelerinde de böylece kendini, kendinin gayrı ile, kendinde veya kendi ile kendinin gayrında veya kendinin gayrı ile kendinin gayrında müşahade eder." Yani "kemâl-i isticlâ"da Hakk'ın üç çeşit müşahadesi vardır. 1- Kendini, bir yönüyle kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü (belirginleşmesi) ile kendi vücudunda müşahade eder. 2- Kendini, bir yönüyle kendinin gayrı olan insân-ı kâmil aynasında yine kendi ile görür. 3- Yahut bir yönüyle kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendini, kendinin bir yönüyle gayrı itibar olunan eşyada görür. Mevlana Cami'nin (k.s.) Rubaisi:

"Beka mülkünde istiğna (ihtiyaçsızlık) ile tek olan benim, Benim ile beraber başkasına sulh ve cenk erişmez. Aşık zâtım ve maşuk zâtım ve aşk zâtımdır. Ağyardan (başkalarından) benim eteğime toz konmamıştır."

Şimdi yaratılışın esası aşk üzerine olunca kevn âleminin bütün yapısı aşk deryası üzerinde yüzen bir köpük mesabesinde olur ve aşk bütün kainatın zerrelerine şamil bulunur. Cansızda bitki mertebesine ve bitkide hayvan mertebesine ve hayvanda insan mertebesine yükselme aşkı olduğu ve hatta her mertebe fertlerinde ve parçalarında birbirine olan karışma aşkı bulunduğu yüzeysel bir düşünce ile bile ortaya çıkar. İnsana gelince, insanın aşkı kendinden aşağıdaki mahlukatın aşkından daha mükemmeldir. Hz. Hüdayi'nin (k.s.) Beyti:

Adem'in toprağına konmasa eğer aşk sevdası Cenneti bir taneye satmazdı o aşkın bileni Gizli hazineden ortaya geldi eşya kaçınılmaz olarak Aşk denizi sevgi rüzgarıyla dalgalandı çünkü

Fakat insanların aşkı dahi mertebeler üzerinedir. Aşkın en aşağı mertebesi eserlere olan aşk ve muhabbettir. Bu eserler dahi insani suretlerde ve diğer eşya suretlerindeki tenasüp (uyum) ve musiki nağmelerindeki mevzunluk (ölçülü olma) ve güzellik gibi maddi veya ahlaktaki tenasüp ve adalet gibi manevi ve ruhani olur.

İnsanın unsuri suretindeki cemal sıfatını müşahade edenler dört tabaka üzerinedir: Birincisi, kalpleri nurlanmış olan zatlardır ki, onlar nefsani şehvetten arınmışlardır ve onların temiz kalpleri tabiatın kirinden uzaklaşmıştır. Eşyada Hakk'ın zatından başka bir şey görmezler. Aşkta münhasıran güzel suretlere kalplerini bağlamaya muhtaç değildirler. Aksine eşyanın bütün yapısında mutlak cemali müşahade ederler.

İkincisi, Hak yolunun sâlikleridir ki, bunların nefisleri Hakk'ın sebepsiz inayeti ile veya mücahede ve riyazet ile tabiatın karanlığından arınmışlardır ve nefsani şehvetlerden temizlenmişlerdir. Fakat mutlak cemali insani suretlerdeki güzellik ve letafette görmekten tamamen kurtulamamışlardır. Bu sebeple onlar aşklarını şehvetsiz olarak bir güzel insan suretine yöneltirler ki, bunların aşkına “aşk-ı mecazi” (mecazi aşk) derler. Onların bu aşk-ı mecazisi bilahare aşk-ı hakiki-i Hak (Hakk'ın hakiki aşkı) rengi iktisap eder ve bu kayıttan kurtulurlar.

Üçüncüsü, aşk-ı mecaziden yakalarını kurtarıp aşk-ı hakikiye ulaşamayan taifedir. Gerçi bunlar dahi nefsani şehvetlerden kurtulmuşlar ise de onların aşkları bir sureti bırakıp diğer surete sürekli yönelir; ve bu hal onların mutlak cemali müşahadelerine mani bulunur.

Dördüncüsü, tabiatın en aşağı derecesine düşen şehvetperestlerdir ki, bunlar hayvanlık mertebesinde hakiki maşuktan habersiz kalmışlardır; ve güzel kadınları kucaklarına çekmek suretiyle hayvani tabiatları sükunet bulmuştur; ve bu taife bu nefsani arzuya “aşk” adını koymuşlardır.

İşte bu kıssada Mısır halifesinin mevkii, bu dördüncü taife ve Musul hükümdarının mevkii, dahi, üçüncü veya ikinci taife arasındadır. Bu giriş anlaşıldıktan sonra bu şerefli beytin anlamının özeti şöyle olur: Kainatın yaratılışı ilahi zuhur sevgisine dayandığından aşk bir azim denizdir. İlahi sıfat ve isimlerin tecellileri olan gökler ve bütün semavi cisimler o aşk deryası üzerinde bir köpüktür. Yukarıda zikredilen dört tabakanın erbabından her biri Züleyha gibidir ve hakiki Yusuf olan Hakk'ın mutlak vahidiyet (birlik) cemalinin aşkındadır.

Bu ve âtîdeki beyitlerin zevkine varmak için bir mukaddime lâzımdır: Ma'lum olsun ki, eşyanın yaradılmasına esâs, zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîdir. Nitekim كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Mevlânâ Câmî (k.s.) İbn Fârız hazretlerinin kasîde-i Hamriyyesine yazdığı şerhde buyurur ki:

"Bu zuhûra ehl-i hakikat "kemâl-i celâ ve isticla" derler. "Kemâl-i celâ" Hakk'ın sıfât ve esmâsı hasebiyle merâtib-i kevniyyede ve mecâlî-i halkıyyede zuhûrudur; ve "kemâl-i isticlâ", bu merâtibde Hakk'ın kendisini kendisine ızhârıdır. Cem'-i ahadiyyet makāmında, kendini, kendiyle, kendinde gördüğü gibi merâtib-i tafsîl ve kesrette dahi böylece kendini, kendinin gayrı ile, kendinde veyâhud kendi ile kendinin gayrında veyâhud kendinin gayrı ile kendinin gayrında müşâhede eder." Ya'ni "kemâl-i isticlâ"da Hakk'ın üç nev'î müşâhedesi vardır. 1- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendi vücudunda müşâhede eder. 2- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmil aynasında yine kendi ile görür. 3- Yâhud bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendini, kendinin bir vech ile gayrı i'tibâr olunan eşyâda görür. Rubâî-i Mevlânâ Câmî (k.s.):

"Mülk-i bekāda istiğnâ ile ferd olan benim, Benim ile beraber başkasına sulh ve cenk erişmez. Aşık zâtım ve ma'şûk zâtım ve aşk zâtımdır. Ağyârdan benim eteğime toz konmamıştır."

İmdi esâs-ı hilkat aşk üzerine olunca âlem-i kevnin hey'et-i mecmûası aşk deryâsı üzerinde yüzen bir köpük mesâbesinde olur ve aşk bilcümle zerrât-ı kâinâta şâmil bulunur. Cemâdda nebât mertebesine ve nebâtta hayvan mertebesine ve hayvanda insan mertebesine irtikā aşkı olduğu ve hattâ her mertebe efrâdında ve eczâsında yekdîğerine olan imtizāc aşkı bulunduğu sathî bir mülâhaza ile bile zâhir olur. İnsana gelince, insanın aşkı mâdûnundaki mahlūkātın aşkından ekmeldir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.):

Tiynet-i âdemde konmasa eğer sevdâ-yı aşk Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk Kenz-i mahfiden zuhûra geldi eşyâ lâ-cerem Bâd-i hubb ile temevvüc etti çün deryâ-yı aşk

Fakat insanların aşkı dahi merâtib üzerinedir. Aşkın en aşağı mertebesi âsâra olan aşk ve muhabbettir. Bu âsâr dahi suver-i insâniyyede ve sair eşyâ sûretlerindeki tenâsüb ve mûsikî nağmelerinde mevzûnluk ve güzellik gibi maddî veyâhud ahlâktaki tenâsüb ve adâlet gibi ma'nevî ve rûhânî olur.

İnsanın sûret-i unsuriyyesindeki sıfat-ı cemâli müşâhede edenler dört tabaka üzerinedir: Birincisi, kalbleri nûrlanmış olan zevâttır ki, onlar şehvet-i nefsâniyyeden sâf olmuşlardır ve onların temiz kalbleri tabîat levsinden ârî olmuştur. Eşyâda Hakk'ın zâtından başka bir şey görmezler. Aşkta münhasıran güzel sûretlere kalblerini bağlamaya muhtaç değildirler. Belki eşyanın hey'et-i mecmûasında cemâl-i mutlakı müşâhede ederler.

İkincisi, Hak yolunun sâlikleridir ki, bunların nefisleri Hakk'ın sebebsiz inâyeti ile veyâhud mücâhede ve riyâzet ile tabîatın zulmetinden sâf ol- Ya'ni "kemâl-i isticlâ"da Hakk'ın üç nev'î müşâhedesi vardır. 1- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendi vücudunda müşâhede eder. 2- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmil aynasında yine kendi ile görür. 3- Yâhud bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendini, kendinin bir vech ile gayrı i'tibâr olunan eşyâda görür. Rubâî-i Mevlânâ Câmî (k.s.): "Mülk-i bekāda istiğnâ ile ferd olan benim. Benim ile beraber başkasına sulh ve cenk erişmez. Aşık zâtım ve ma'şûk zâtım ve aşk zâtımdır. Ağyârdan benim eteğime toz konmamıştır."

İmdi esâs-ı hilkat aşk üzerine olunca âlem-i kevnin hey'et-i mecmûası aşk deryâsı üzerinde yüzen bir köpük mesâbesinde olur ve aşk bilcümle zerrât-ı kâinâta şâmil bulunur. Cemâdda nebât mertebesine ve nebâtta hayvan mertebesine ve hayvanda insan mertebesine irtikā aşkı olduğu ve hattâ her mertebe efrâdında ve eczâsında yekdîğerine olan imtizāc aşkı bulunduğu sathî bir mülâhaza ile bile zâhir olur. İnsana gelince, insanın aşkı mâdûnundaki mahlûkātın aşkından ekmeldir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Tiynet-i âdemde konmasa eğer sevdâ-yı aşk Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk Kenz-i mahfiden zuhûra geldi eşyâ lâ-cerem Bâd-i hubb ile temevvüc etti çün deryâ-yı aşk

Fakat insanların aşkı dahi merâtib üzerinedir. Aşkın en aşağı mertebesi âsâra olan aşk ve muhabbettir. Bu âsâr dahi suver-i insâniyyede ve sair eşyâ sûretlerindeki tenâsüb ve mûsikî nağmelerinde mevzûnluk ve güzellik gibi maddî veyâhud ahlâktaki tenâsüb ve adâlet gibi ma'nevî ve rûhânî olur.

İnsanın sûret-i unsuriyyesindeki sıfat-ı cemâli müşâhede edenler dört tabaka üzerinedir: Birincisi, kalbleri nûrlanmış olan zevâttır ki, onlar şehvet-i nefsâniyyeden sâf olmuşlardır ve onların temiz kalbleri tabîat levsinden ârî olmuştur. Eşyâda Hakk'ın zâtından başka bir şey görmezler. Aşkta münhasıran güzel sûretlere kalblerini bağlamaya muhtaç değildirler. Belki eşyanın hey'et-i mecmûasında cemâl-i mutlakı müşâhede ederler.

İkincisi, Hak yolunun sâlikleridir ki, bunların nefisleri Hakk'ın sebebsiz inâyeti ile veyâhud mücâhede ve riyâzet ile tabîatın zulmetinden sâf ol- muşlardır ve şehevât-ı nefsâniyyeden temizlenmişlerdir. Fakat cemâl-i mutlakı suver-i insâniyyedeki hüsn ve melâhatte görmekten külliyyen kurtulamamışlardır. Binâenaleyh onlar aşklarını şehvetsiz olarak bir güzel insan sûretine tevcîh ederler ki, bunların aşkına “aşk-ı mecâzî” derler. Onların bu aşk-ı mecâzîsi bilâhare aşk-ı hakîkî-i Hak rengi iktisâb eder ve bu kayıddan kurtulurlar.

Üçüncüsü, aşk-ı mecâzîden yakalarını kurtarıp aşk-ı hakîkîye vâsıl olamayan tâifedir. Gerçi bunlar dahi şehevât-ı nefsâniyyeden kurtulmuşlar ise de onların aşkları bir sûreti bırakıp diğer sûrete müteselsilen müteveccih olur; ve bu hâl onların cemâl-i mutlakı müşâhedelerine mâni' bulunur.

Dördüncüsü, esfel-i sâfilîn-i tabîata düşen şehvetperestlerdir ki, bunlar hayvanlık mertebesinde mahbûb-ı hakîkîden bîhaber kalmışlardır; ve güzel kadınları kucaklarına çekmek sûretiyle tabîat-ı hayvâniyyeleri sükûnet bulmuştur; ve bu tâife bu hevâ-yı nefse “aşk” adını koymuşlardır.

İşte bu kıssada Mısır halifesinin mevki'i, bu dördüncü tâife ve Musul hükümdârının mevki'i, dahi, üçüncü veyâ ikinci tâife arasındadır. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bu beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Hilkat-i kâinât hubb-i zuhûr-ı ilâhiyye müstenid olduğundan aşk bir azîm denizdir. Mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyye olan gökler ve bilcümle ecrâm-ı semâviyye o aşk deryâsı üzerinde bir köpüktür. Yukarıda zikrolunan dört tabakanın erbâbından her biri Züleyhâ gibidir ve Yûsuf-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâl-i mutlak-ı vâhidiyyetin aşkındadır.

3848. Feleklerin devrini aşkın dalgasından bil! Eğer aşk olmasaydı cihan donardı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3848. Feleklerin devrini aşkın dalgasından bil! Eğer aşk olmasaydı cihan donardı.

Feleklerin dönmesini ve hareketlerini ortaya çıkmaya meyilli olan ilâhî sevgiden bil! Eğer ortaya çıkmaya meyilli olan ilâhî sevgi olmasaydı, kâinat hareketsiz ve donmuş bir hâlde kalırdı. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 45. bölümünde şöyle buyururlar:

“كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف [yani “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Bu sebeple halkı bilinmem için yarattım”]” buyur. Yani bütün âlemi yarattım. Ondan maksat, bazen lütuf ve bazen kahr ile bütün bizim ortaya çıkışımız idi. Bu, memleketine bir alâmet kifayet edecek bir padişah değildir. Eğer âlemin zerreleri hep tanıtıcı olsalar onun tarifinde âciz ve kusurlu olurlar. Bu sebeple bütün yaratılmışlar gece ve gündüz Hakk'ı ortaya çıkarmışlardır ve nefse ait hazlardan temizlenmişlerdir. Fakat mutlak güzelliği insanî şekillerdeki güzellik ve hoşlukta görmekten tamamen kurtulamamışlardır. Bu sebeple onlar aşklarını şehvetsiz olarak bir güzel insan şekline yöneltirler ki, bunların aşkına "aşk-ı mecâzî" (mecazî aşk) derler. Onların bu mecazî aşkı bilahare hakikî aşk olan Hakk'ın rengini kazanır ve bu kayıttan kurtulurlar.

Üçüncüsü, mecazî aşktan yakalarını kurtarıp hakikî aşka ulaşamayan topluluktur. Gerçi bunlar dahi nefse ait hazlardan kurtulmuşlarsa da onların aşkları bir şekli bırakıp diğer şekle sürekli olarak yönelir; ve bu hâl onların mutlak güzelliği müşahede etmelerine engel olur.

Dördüncüsü, tabiatın en aşağı derecesine düşen şehvet düşkünleridir ki, bunlar hayvanlık mertebesinde hakikî sevgiliden habersiz kalmışlardır; ve güzel kadınları kucaklarına çekmek suretiyle hayvanî tabiatları sükûnet bulmuştur; ve bu topluluk bu nefsin arzusuna "aşk" adını koymuşlardır.

İşte bu kıssada Mısır halifesinin mevkii, bu dördüncü topluluk ve Musul hükümdarının mevkii dahi, üçüncü veya ikinci topluluk arasındadır. Bu giriş anlaşıldıktan sonra bu şerefli beytin anlamının özeti şöyle olur: Kâinatın yaratılışı ilâhî zuhur sevgisine dayandığından aşk büyük bir denizdir. İlâhî sıfat ve isimlerin tecellileri olan gökler ve bütün semavî cisimler o aşk deryası üzerinde bir köpüktür. Yukarıda zikredilen dört tabakanın erbabından her biri Züleyha gibidir ve hakikî Yusuf olan Hakk'ın mutlak vahidiyet güzelliğinin aşkındadır.

Feleklerin dönmesini ve hareketlerini zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîden bil! Eğer zuhûra olan hubb-i ilâhî olmasa idi, kâinât hareketsiz ve donmuş bir hâlde kalır idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar:

“كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف [ya'ni “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım”]” buyur. Ya'ni cümle âlemi yarattım. Ondan garaz, ba'zen lütuf ve ba'zen kahr ile bütün bizim izhârımız idi. Bu, memleketine bir alâmet kifâyet edecek bir pâdişâh değildir. Eğer zerrât-ı âlem hep muarrif olsalar onun ta'rîfinde âciz ve kasır olurlar. Binâenaleyh bütün halâyık gece ve gündüz Hakk'ı izhâr eyler- muşlardır ve şehevât-ı nefsâniyyeden temizlenmişlerdir. Fakat cemâl-i mutlakı suver-i insaniyyedeki hüsn ve melahatte görmekten külliyyen kurtulamamışlardır. Binâenaleyh onlar aşklarını şehvetsiz olarak bir güzel insan sûretine tevcîh ederler ki, bunların aşkına "aşk-ı mecâzî" derler. Onların bu aşk-ı mecâzîsi bilâhare aşk-ı hakîkî-i Hak rengi iktisab eder ve bu kayıddan kurtulurlar.

Üçüncüsü, aşk-ı mecâzîden yakalarını kurtarıp aşk-ı hakîkîye vâsıl olamayan tâifedir. Gerçi bunlar dahi şehevât-ı nefsâniyyeden kurtulmuşlar ise de onların aşkları bir sûreti bırakıp dîğer sûrete müteselsilen müteveccih olur; ve bu hâl onların cemâl-i mutlakı müşâhedelerine mâni' bulunur.

Dördüncüsü, esfel-i sâfilîn-i tabîata düşen şehvetperestlerdir ki, bunlar hayvanlık mertebesinde mahbûb-ı hakîkîden bîhaber kalmışlarıdır; ve güzel kadınları kucaklarına çekmek sûretiyle tabîat-ı hayvâniyyeleri sükûnet bulmuştur; ve bu tâife bu hevâ-yı nefse "aşk" adını koymuşlardır.

İşte bu kıssada Mısır halîfesinin mevki'i, bu dördüncü tâife ve Musul hükümdarının mevki'i, dahi, üçüncü veyâ ikinci tâife arasındadır. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bu beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Hilkat-i kâinât hubb-i zuhûr-ı ilâhîye müstenid olduğundan aşk bir azîm denizdir. Mezâhir-i sıfat ve esmâ-i ilâhiyye olan gökler ve bilcümle ecrâm-ı semâviyye o aşk deryâsı üzerinde bir köpüktür. Yukarıda zikrolunan dört tabakanın erbâbından her biri Züleyhâ gibidir ve Yûsuf-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâl-i mutlak-ı vâhidiyyetin aşkındadır.

3848. Feleklerin devrini aşkın dalgasından bil! Eğer aşk olmasaydı cihan donar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3848. Feleklerin dönüşünü aşkın dalgasından bil! Eğer aşk olmasaydı cihan donar idi.

Feleklerin dönmesini ve hareketlerini, ortaya çıkma meyli olan ilâhî aşktan bil! Eğer ortaya çıkma meyli olan ilâhî aşk olmasaydı, kâinat hareketsiz ve donmuş bir hâlde kalırdı. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserlerinin 45. bölümünde şöyle buyururlar:

Cenab-ı Hak "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Bu sebeple halkı bilinmem için yarattım" buyurur. Yani bütün âlemi yarattım. Ondan maksat, bazen lütuf ve bazen kahr ile bütün bizim ortaya çıkışımız idi. Bu, memleketine bir alâmetin yeteceği bir padişah değildir. Eğer âlemin zerreleri hep tanıtıcı olsalar, onun tarifinde âciz ve kusurlu kalırlar. Bu sebeple bütün yaratılmışlar gece ve gündüz Hakk'ı ortaya çıkarırlar. Ancak bazıları bilirler ve ortaya çıkarmaya vâkıftırlar ve bazıları gafildirler. Ne şekilde olursa olsun, Hakk'ın ortaya çıkışı sabit olur.

Feleklerin dönmesini ve hareketlerini zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîden bil! Eğer zuhûra olan hubb-i ilâhî olmasa idi, kâinât hareketsiz ve donmuş bir hâlde kalır idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar:

Cenab-ı Hak كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف ya'ni "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım"] buyurur. Ya'ni cümle âlemi yarattım. Ondan garaz, ba'zen lütuf ve ba'zen kahr ile bütün bizim ızhârımız idi. Bu, memleketine bir alâmet kifayet edecek bir pâdişâh değildir. Eğer zerrât-ı âlem hep muarrif olsalar onun ta'rîfinde âciz ve kāsır olurlar. Binâenaleyh bütün halâyık gece ve gündüz Hakk'ı ızhâr eyler- ler. Ancak ba'zıları bilirler ve izhâra vâkıftırlar ve ba'zıları gâfildirler. Ne sûretle olursa olsun, izhâr-ı Hak sâbit olur.

3849. Ne vakit bir cemâd nebâtta mahvolurdu? Ne vakit nebâtât rûhun fedâsı olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3849. Ne zaman bir cansız varlık bitkide yok olurdu? Ne zaman bitkiler ruhun fedası olurdu?

Eğer aşk olmasaydı, cansız varlık ne zaman bitki mertebesine yükselip o mertebede kendi cansızlığını yok ederdi? Ve bitkiler de aynı şekilde aşk ile hayvanlık mertebesine yükselip kendisini hayvanî ruh mertebesine feda etmezdi.

Eğer aşk olmasa idi cemâd ne vakit nebât mertebesine terakkî edip o mertebede kendi cemâdlığını mahvederdi? Ve nebâtât dahi kezâlik aşk ile hayvânlık mertebesine terakkî edip kendisini rûh-i hayvânî mertebesine fedâ etmezdi.

3850. Rûh o bir nefesin ne vakit fedâsı olurdu ki, onun nesîminden bir Meryem hâmile oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3850. Ruh, o bir nefesin ne zaman fedası olurdu ki, onun esintisinden bir Meryem hamile oldu.

"Nesîm", sözlükte "iyi ve temiz rüzgâr" demektir. Burada ilahi üflemeye işaret buyrulur. Yani, hayvanî ruh dahi "Ben insana kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde işaret buyrulan ve ilahi üflemeye dayanan insanî ruh mertebesinde kendisini feda etmezdi ki, o esintiden yani o üflemeden meydana gelen rüzgârdan bir Meryem, İsa'nın suretine hamile oldu.

“Nesîm”, lügatte “iyi ve temiz rüzgâr” demektir. Burada nefh-i ilâhiye işâret buyrulur. Ya'ni, rûh-i hayvânî dahi وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'ni “Ben insana kendi rûhumdan nefh ettim” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulan ve nefh-i ilâhîden ibâret olan rûh-i insânî mertebesinde kendisini fedâ etmezdi ki, o nesîmden ya'ni o üflemeden hâsıl olan rüzgârdan bir Meryem sûret-i Îseviyyeye hâmile oldu.

3851. Her biri buz gibi münkabız olurdu. Ne vakit çekirge gibi uçucu ve arayıcı olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3851. Her biri buz gibi büzülürdü. Ne zaman çekirge gibi uçucu ve arayıcı olurdu?

"Turuncîden", asık suratlı, ekşi yüzlü ve büzülmüş olmak demektir. Bu mastar, kabuğu buruşuk olan "turunç" denilen meyvenin isminden türemiştir (Burhân ve Reşîdî). "Melah" (ملخ), çekirge demektir. Yani, eğer zuhura olan ilâhî muhabbet ile daima gönderilen rahmanî nefes kesilseydi, mazharların (tecelli yerlerinin) suretlerinin her biri hareketten kalır ve buz gibi büzülmüş bir halde bulunurdu.

“Turuncîden”, abûs ve ekşi yüzlü ve munkabız olmak. Bu masdar kabuğu buruşuk olan “turunç” denilen meyvenin isminden müştaktır (Burhân ve Reşîdî). “Melah” (ملخ), çekirge demektir. Ya'ni, eğer zuhûra olan muhabbet-i ilâhî ile dâimâ irsâl olunan nefes-i rahmânî munkatı' olsa suver-i mezâhirin her birisi hareketten kalır ve buz gibi munkabız bir hâlde bulunur idi.

3852. Zerre zerre o kemâlin âşıkları, fidan gibi yüksekliğe acele eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3852. Zerre zerre o kemâlin âşıkları, fidan gibi yüksekliğe acele eder.

Aşağı âlemlerde (avâlim-i süfliyyede) görünen bütün tecelliler (mezâhir), Hakk'ın zâtının kemâlinin âşıklarıdır ve hepsi başını yukarı kaldırıp büyüyen bir fidan gibi o kemâle doğru yükselmek için koşarlar. Ancak bazıları bilirler ve ortaya çıkışa (ızhâra) vâkıftırlar ve bazıları gafildirler. Ne şekilde olursa olsun, Hakk'ın ortaya çıkışı (ızhâr-ı Hak) sabittir.

Avâlim-i süfliyyede zâhir olan mezâhirin cümlesi, zât-ı Hakk'ın kemâlinin âşıklandır ve hepsi başını yukarı kaldırıp büyüyen bir fidan gibi o kemâle doğru yükselmek için koşarlar. ler. Ancak ba'zıları bilirler ve ızhâra vakıftırlar ve ba'zıları gāfildirler. Ne sûretle olursa olsun, ızhâr-ı Hak sabit olur."

3849. Ne vakit bir cemâd nebatta mahvolurdu? Ne vakit nebatât ruhun fedası olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3849. Ne zaman bir cansız madde bitkide yok olurdu? Ne zaman bitkiler ruhun fedası olurdu?

Eğer aşk olmasaydı, cansız madde ne zaman bitki mertebesine yükselip o mertebede kendi cansızlığını yok ederdi? Ve bitkiler de aynı şekilde aşk ile hayvanlık mertebesine yükselip kendisini hayvanî ruh mertebesine feda etmezdi.

Eğer aşk olmasa idi cemâd ne vakit nebât mertebesine terakkî edip o mertebede kendi cemâdlığını mahvederdi? Ve nebâtât dahi kezâlik aşk ile hayvanlık mertebesine terakkî edip kendisini rûh-i hayvânî mertebesine fedâ etmezdi.

3850. Rûh o bir nefesin ne vakit fedâsı olurdu ki, onun nesîminden bir Meryem [3856] hamile oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3850. Ruh, o bir nefesin ne zaman fedası olurdu ki, onun nesiminden bir Meryem hamile oldu.

"Nesim", sözlükte "iyi ve temiz rüzgâr" demektir. Burada ilahi üflemeye işaret buyrulur. Yani, hayvanî ruh dahi "Ben insana kendi ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinde işaret buyrulan ve ilahi üflemeyle oluşan insanî ruh mertebesinde kendisini feda etmezdi ki, o nesimden yani o üflemeden meydana gelen rüzgârdan bir Meryem, İsa'nın suretine hamile oldu.

"Nesîm", lügatte "iyi ve temiz rüzgâr" demektir. Burada nefh-i ilâhîye işâret buyrulur. Ya'ni, rûh-i hayvanî dahi ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben insana kendi rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan ve nefh-i ilâhîden ibaret olan rûh-i insânî mertebesinde kendisini fedâ etmezdi ki, o nesîmden ya'ni o üflemeden hâsıl olan rüzgârdan bir Meryem sûrèt-i Îseviyyeye hâmile oldu.

3851. Her biri buz gibi münkabız olurdu. Ne vakit çekirge gibi uçucu ve arayıcı olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3851. Her biri buz gibi büzüşürdü. Ne zaman çekirge gibi uçucu ve arayıcı olurdu?

"Turuncîden", asık ve ekşi yüzlü ve büzüşmüş olmak demektir. Bu mastar, kabuğu buruşuk olan "turunç" denilen meyvenin isminden türemiştir (Burhân ve Reşîdî). "Melah" (ملخ), çekirge demektir. Yani, eğer zuhura olan ilâhî muhabbet ile daima gönderilen rahmanî nefes kesilseydi, mazharların suretlerinin her biri hareketten kalır ve buz gibi büzüşmüş bir halde bulunurdu.

"Turuncîden", abûs ve ekşi yüzlü ve munkabız olmak. Bu masdar kabuğu buruşuk olan "turunç" denilen meyvenin isminden müştaktır (Burhân ve Reşîdî). "Melah" (ملخ), çekirge demektir. Ya'ni, eğer zuhûra olan muhabbet-i ilâhî ile dâimâ irsâl olunan nefes-i rahmânî munkatı' olsa suver-i mezâhirin her birisi hareketten kalır ve buz gibi munkabız bir hâlde bulunur idi.

3852. Zerre zerre o kemâlin âşıkları, fidân gibi yüksekliğe acele eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3852. Zerre zerre o kemâlin âşıkları, fidan gibi yüksekliğe acele eder.

Aşağı âlemlerde görünen tüm tezahürler, Hak Zâtı'nın kemâlinin âşıklarıdır ve hepsi başını yukarı kaldırıp büyüyen bir fidan gibi o kemâle doğru yükselmek için acele eder.

Avâlim-i süfliyyede zahir olan mezâhirin cümlesi, zât-ı Hakk'ın kemâlinin âşıklarıdır ve hepsi başını yukarı kaldırıp büyüyen bir fidan gibi o kemâle doğru yükselmek için koşarlar.

3853. Onların aceleleri "Sebbaha lillah"dır, can için cisimlerini pâk ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3853. Onların aceleleri "Allah'ı tesbih etmektir", can için cisimlerini temizlerler.

Bu şerefli beyitte, Saff Suresi'nde geçen سَبْحَ لِله مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ (Saff, 61/1) yani "Göklerde ve yerde olan yaratılmışların hepsi Yüce Allah'ı eksikliklerden uzak tutar ve yüceltirler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, sonsuz uzaydaki cisimler ve onların üzerindeki yaratılmışların hepsi, ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yerleridir ve hepsi Rahman nefesiyle Hak Zât'ta oluşmuş olup Hayat sıfatıyla nitelenmişlerdir. Ve hayat eseri cansızda gizli, bitkide belirgin, hayvanda açık ve insanda en açıktır; aynı şekilde Kelam sıfatı da bu düzen üzerinedir. Cansızın, bitkinin ve hayvanın tesbihleri gizlide olduğu gibi, açıkta da kendi asli yaratılışlarına fiilen muhalefet etmemek suretiyledir. İnsân-ı kâmilin tesbihi hem açıkça hem de gizlice olduğundan, bütün varlıkların tesbih ve tenzihlerinden üstündür. İnsân-ı nâkısın tesbihi ancak gizlice ve ruhen olmakla beraber, yatkınlığını zayi edip açıkta Hak'tan gafil ve masivaya (Allah dışındaki şeylere) meyilli olduğundan, mertebe itibarıyla cansızdan, bitkiden ve hayvandan aşağıdır. Fakat tecelli suretlerinin hepsi fani olup kendi asılları olan Hakk'ın külli Hayat sıfatında kaybolmak için, cisimlerini gayriyet (ikilik) kirinden ve pasından temizlemek üzere her an koşarlar. Yani cansız bitkiye, bitki hayvana, hayvan insana, insan melekiyete (melekliğe) ve melekiyet dahi lahutiyete (ilahi âleme) dönmek için koşarlar; ve hepsi bu gayriyet azabından kurtulmaya ve kendi asıllarına yükselmeye çabalarlar. İşte onların bu halleri de fiili tesbih ve tenzihleridir; ve tecelliler arasında insani sureti bulmak büyük ilahi nimettir. Çünkü bu nimet içinde bulunan kimse, eğer büyük cihadda (nefisle mücadelede) başarılı olursa, Hakk'ın inayetiyle dönüşünü ve yükselişini tamamlar. Ve eğer başarılı olamazsa, bu yükselişi تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Mearic 70/4) yani "Ruh ve melekler elli bin yıl miktarı olan bir günde ona yükselir" ayet-i kerimesi gereğince uzun zahmetlerle kendi aslı olan Hakk'a döner. Tesbihe ilişkin açıklamalar, III. cildin 467 ve 468 numarasına denk gelen:

[Yani "Bütün cüzler, hareket ve sükûn hallerinde: "Biz, şüphe yok, yine gerisin geri O'na dönüyoruz!" derler. Cihan cüzlerinin zikir ve tesbihleri, göklere bir uğultu düşürmüş ve oraları çınlatmıştır." beyitlerinin şerhinde geçti.]

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Saff'da olan سَبْحَ لِله مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ (Saff, 61/1) ya'ni "Göklerde ve yerde olan mahlukātın hepsi Allah Teâlâ'yı tenzîh ve takdîs ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, fezâ-yı nâmütenâhîdeki ecrâm ve onların üzerlerindeki mahlûkātın cümlesi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharlarıdır ve hepsi nefes-i rahmânî ile zât-ı Hak'ta mütekevvin olup sıfat-ı Hayât ile mevsûfturlar. Ve eser-i hayât cemâdda bâtın ve nebâtta mahsûs ve hayvanda zâhir ve insanda azhardır; ve kezâ sıfat-ı Kelâm dahi bu tertîb üzerinedir. Cemâdın ve nebâtın ve hayvânın tesbihleri bâtında olduğu gibi zâhirde kendi hilkat-i asliyyelerine fiilen muhalefet etmemek sûretiyledir. İnsân-ı kâmilin tesbîhi hem zâhiren ve hem de bâtınen olduğundan bilcümle mevcûdâtın tesbîh ve tenzîhlerine fâiktır. İnsân-ı nâkısın tesbîhi ancak bâtınen ve rûhen olmakla beraber, isti'dâdını zâyi' edip zâhirde Hak'tan gafil ve mâsivâya mâil olduğundan, mertebe i'tibariyle cemâd ve nebât ve hayvândan aşağıdır. Fakat suver-i mezâhirin cümlesi fânî olup kendi asılları olan Hakk'ın sıfat-ı Hayât-ı külliyesinde müstağrak olmak için, cisimlerini gayriyet kirinden ve pasından temizlemek üzere her an koşarlar. Ya'ni cemâd nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana ve insan melekiyete ve melekiyet dahi lâhûtiyete rücû' etmek için koşarlar; ve hepsi bu gayriyet azâbından kurtulmağa ve kendi asıllarına urûca çabalarlar. İşte onların bu halleri de tesbîh ve tenzîh-i fiilidir; ve mezâhir arasında sûret-i insâniyyeyi bulmak büyük ni'met-i ilâhiyyedir. Zîrâ bu ni'met içinde bulunan kimse, eğer cihâd-ı ekberde muvaffak olursa inâyet-i Hak'la rücû'unu ve urûcunu itmâm eder. Ve eğer muvaffak olamazsa bu urûcu تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Maâric 70/4) ya'ni "Rûh ve melâike elli bin yıl mikdârı olan bir günde ona urûc eder" âyet-i kerîmesi mûcibince uzun zahmetler ile kendi aslı olan Hakk'a rücû' eder. Tesbîhe müteallık olan beyânât, III. cildin 467 ve 468 numarasına müsâdif olan:

[Ya'ni "Bütün cüz'ler, hareket ve sükûn hâllerinde: "Biz, şübhe yok, yine gerisin geri O'na dönüyoruz!" derler. Cihan cüz'lerinin zikir ve tesbihleri, göklere bir uğultu düşürmüş ve oraları çınlatmıştır." beyitlerinin şerhinde geçti.]

3853. Onların aceleleri "Sebbaha lillah"dır, can için cisimlerini pâk ederler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3853. Onların aceleleri "Allah'ı tesbih etmektir", can için cisimlerini temizlerler.

Bu şerefli beyitte, Saff Suresi'nde geçen سَبْحَ لِله مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ (Saff, 61/1) yani "Göklerde ve yerde olan yaratılmışların hepsi Yüce Allah'ı eksikliklerden uzak tutar ve yüceltirler" ayet-i kerimesine işaret buyrulur.

Bilinmeli ki, sonsuz uzaydaki gök cisimleri ve onların üzerindeki yaratılmışların hepsi, ilahi sıfat ve isimlerin tecelli yerleridir ve hepsi Rahman nefesiyle Hak Zât'ında oluşmuş olup Hayat sıfatıyla nitelenmişlerdir. Ve hayat eseri cansızda gizli, bitkide belirgin, hayvanda açık ve insanda en açıktır; aynı şekilde Kelam sıfatı da bu düzen üzerinedir. Cansızın, bitkinin ve hayvanın tesbihleri içsel olduğu gibi, dışsal olarak da kendi asli yaratılışlarına fiilen muhalefet etmemek suretiyledir. İnsân-ı kâmilin tesbihi hem dışsal hem de içsel olduğundan, bütün varlıkların tesbih ve tenzihlerinden üstündür. Noksan insanın tesbihi ancak içsel ve ruhsal olmakla beraber, yatkınlığını zayi edip dışsal olarak Hak'tan gafil ve Hak dışındaki şeylere meyilli olduğundan, mertebe itibarıyla cansızdan, bitkiden ve hayvandan aşağıdır. Fakat tecelli suretlerinin hepsi fani olup kendi asılları olan Hakk'ın küllî Hayat sıfatında kaybolmak için, cisimlerini başkalık kirinden ve pasından temizlemek üzere her an koşarlar. Yani cansız bitkiye, bitki hayvana, hayvan insana, insan melekiyete ve melekiyet de lahutiyete (ilahi âleme) dönmek için koşarlar; ve hepsi bu başkalık azabından kurtulmaya ve kendi asıllarına yükselmeye çabalarlar. İşte onların bu halleri de fiilî tesbih ve tenzihtir; ve tecelliler arasında insan suretini bulmak büyük ilahi nimettir. Çünkü bu nimet içinde bulunan kimse, eğer büyük cihadda başarılı olursa Hak'ın inayetiyle dönüşünü ve yükselişini tamamlar. Ve eğer başarılı olamazsa bu yükselişi تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Mearic 70/4) yani "Ruh ve melekler elli bin yıl miktarı olan bir günde ona yükselir" ayet-i kerimesi gereğince uzun zahmetlerle kendi aslı olan Hakk'a döner. Tesbihe ilişkin açıklamalar, III. cildin 467 ve 468 numarasına denk gelen:

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Saff'da olan سَبْحَ لِله مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ (Saff, 61/1) ya'ni "Göklerde ve yerde olan mahlukātın hepsi Allah Teâlâ'yı tenzîh ve takdîs ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, fezâ-yı nâmütenâhîdeki ecrâm ve onların üzerlerindeki mahlûkātın cümlesi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharlarıdır ve hepsi nefes-i rahmânî ile zât-ı Hak'ta mütekevvin olup sıfat-ı Hayât ile mevsûfturlar. Ve eser-i hayât cemâdda bâtın ve nebâtta mahsüs ve hayvanda zâhir ve insanda azhardır; ve kezâ sıfat-ı Kelâm dahi bu tertîb üzerinedir. Cemâdın ve nebâtın ve hayvânın tesbihleri bâtında olduğu gibi zâhirde kendi hilkat-i asliyyelerine fiilen muhalefet etmemek sûretiyledir. İnsân-ı kâmilin tesbîhi hem zâhiren ve hem de bâtınen olduğundan bilcümle mevcûdâtın tesbih ve tenzîhlerine fâiktır. İnsân-ı nâkısın tesbîhi ancak bâtınen ve rûhen olmakla beraber, isti'dâdını zâyi' edip zâhirde Hak'tan gafil ve mâsivâya mâil olduğundan, mertebe i'tibariyle cemâd ve nebât ve hayvândan aşağıdır. Fakat suver-i mezâhirin cümlesi fânî olup kendi asılları olan Hakk'ın sıfat-ı Hayât-ı külliyesinde müstağrak olmak için, cisimlerini gayriyet kirinden ve pasından temizlemek üzere her an koşarlar. Ya'ni cemâd nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana ve insan melekiyete ve melekiyet dahi lâhûtiyete rücû' etmek için koşarlar; ve hepsi bu gayriyet azabından kurtulmağa ve kendi asıllarına urûca çabalarlar. İşte onların bu halleri de tesbih ve tenzîh-i fiilidir; ve mezâhir arasında sûret-i insâniyyeyi bulmak büyük ni'met-i ilâhiyyedir. Zîrâ bu ni'met içinde bulunan kimse, eğer cihâd-ı ekberde muvaffak olursa inâyet-i Hak'la rücû'unu ve urûcunu itmâm eder. Ve eğer muvaffak olamazsa bu urûcu تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Maaric 70/4) ya'ni "Rûh ve melâike elli bin yıl mikdârı olan bir günde ona urûc eder" âyet-i kerîmesi mûcibince uzun zahmetler ile kendi aslı olan Hakk'a rücû' eder. Tesbîhe müteallık olan beyânât, III. cildin 467 ve 468 numarasına müsâdif olan:

3854. Pehlivan kuyuyu yol gibi zannetmiş; çorak ona hoş gelmiş tâne ekmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3854. Pehlivan kuyuyu yol gibi zannetmiş; çorak ona hoş gelmiş, tâne ekmiştir.

İşte o pehlivan kumandan, karanlık bir kuyu hükmünde olan nefsine ait şehvetini güvenli bir yol gibi zannetmiş ve çorak bir yer hükmünde olan cismanî bir suretteki güzellik ona hoş gelmiş ve insana özgü olan aşk tohumunu o çorak yere ekmiştir ki, Allah'tan başkasına (mâsivâ) olan aşk ve muhabbet asla meyve vermez. Fani olan suret gibi boşuna olur gider.

İşte o pehlivan kumandan karanlık bir kuyu mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyesini emîn bir yol gibi zannetmiş ve çorak bir yer mesâbesinde olan bir sûret-i cismâniyyedeki güzellik ona hoş gelmiş ve insana mahsûs olan aşk tânesini o çorak yere ekmiştir ki, mâsivâya olan aşk ve muhabbet aslâ semere vermez. Fânî olan sûret gibi ve berhavâ olur gider.

3855. Vaktâki o uyumuş kimse rü’yâda bir hayâl gördü, onunla çift oldu ve ondan su gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3855. O uyumuş kimse rüyada bir hayal gördüğünde, onunla çiftleşti ve ondan su gitti.

"Çün" kelimesi zaman belirtmek için ise, çeviri yukarıdaki gibi olur; eğer benzetme için ise, çeviri şöyle olması gerekir: "Uyumuş olan kimsenin rüyada gördüğü bir hayal gibi ki, onunla çiftleşti ve ondan su gitti." Yani fani olana aşık olan kimsenin aşkının boşa gitmesi, uyuyan kimsenin rüyasında ihtilam olmasına benzer ki, onun nutfesi (meni) ve hayatının suyu boşuna akıp gitmiş olur. Bu şerefli beyitte "Dünya uyuyan kimsenin gördüğü rüya gibidir" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

“Çün”, tevkît için olursa tercüme yukarıdaki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa tercüme şöyle olmak îcâb eder: “Uyumuş olan kimsenin rü’yâda gördüğü bir hayâl gibi ki, onunla çift oldu ve ondan su gitti.” Ya’ni fânîye taaşşuk eden kimsenin aşkının berhavâ olması, uyuyan kimsenin rü’yâsında ihtilâm olmasına benzer ki, onun nutfesi ve hayâtının suyu boşuna akıp gitmiş olur. Bu beyt-i şerîfte كحلم النائم الدنيا ya’ni “Dünyâ uyuyan kimsenin gördüğü rü’yâ gibidir” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

3856. Vaktâki o rü’yâ gitti ve çabuk uyanık oldu; gördü ki, o lu’bet uyanıklıkta görünmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3856. O rüya gittiği ve çabucak uyanık olduğu vakit; o oyuncağın uyanıklıkta görünmediğini gördü.

"Lu'bet", oyuncak ve kâğıt ve duvar üzerindeki resim ve kukla anlamındadır. Burada kastedilen, rüyada cinsel ilişkiye girdiği surettir. Yani, uykusu esnasında ihtilam olan (rüyalanan) kimse, bu ihtilam ve boşalmanın hemen ardından uyandı ve rüyasında gördüğü suret kayboldu ve uyanıklık halinde o suretin bir hayalden ibaret olduğunu gördü. Bu şerefli beyitte dahi "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

“Lu’bet”, oyuncak ve kâğıt ve duvar üzerindeki resim ve kukla ma’nâsınadır. Burada murâd, rü’yâda cimâ’ ettiği sûrettir. Ya’ni, vaktâki uykusu esnâsında ihtilâm olan kimse, bu ihtilâm ve inzâli müteâkıben hemen uyandı ve rü’yâsında gördüğü sûret zâil oldu ve uyanıklık hâlinde o sûretin bir hayâlden ibâret olduğunu gördü. Bu beyt-i şerîfde dahi الناس نيام فإذا ماتوا انتبهوا ya’ni “Nâs uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

3857. “Yazık! Bir hayâl üzerine suyumu götürdüm, yazık! O işve vericinin işvesini yuttum.”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3857. “Yazık! Bir hayâl üzerine suyumu götürdüm, yazık! O işve vericinin işvesini yuttum.”

“İşve” (عشوه), ayn harfinin üç harekesiyle (aşve, üşve, işve), sözlükte "emr-i mültebis" (karışık, aldatıcı iş) demektir, "aldatma" anlamındadır. Yani, ihtilam olan kimse der ki: “Ya-

“İşve” (عشوه), aynın üç harekesiyle, (aşve, üşve, işve), lügatte emr-i mültebis demektir, “aldatma” ma’nâsınadır. Ya’ni, ihtilâm olan kimse der ki: “Ya-

3854. Pehlivan kuyuyu yol gibi zannetmiş; çorak ona hoş gelmiş tâne ekmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3854. Pehlivan kuyuyu yol gibi zannetmiş; çorak ona hoş gelmiş, tâne ekmiştir.

İşte o pehlivan kumandan, karanlık bir kuyu hükmünde olan nefsine ait şehvetini güvenli bir yol gibi zannetmiş ve çorak bir yer hükmünde olan cismanî bir suretteki güzellik ona hoş gelmiş ve insana özgü olan aşk tohumunu o çorak yere ekmiştir ki, Allah'tan başkasına (mâsivâ) olan aşk ve muhabbet asla meyve vermez. Fani olan suret gibi boşuna olur gider.

İşte o pehlivan kumandan karanlık bir kuyu mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyesini emîn bir yol gibi zannetmiş ve çorak bir yer mesâbesinde olan bir sûret-i cismâniyyedeki güzellik ona hoş gelmiş ve insana mahsûs olan aşk tânesini o çorak yere ekmiştir ki, mâsivâya olan aşk ve muhabbet aslâ semere vermez. Fânî olan sûret gibi ve berhavâ olur gider.

3855. Vaktaki o uyumuş kimse rüyada bir hayal gördü, onunla çift oldu ve ondan su gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3855. O uyumuş kimse rüyada bir hayal gördü, onunla çift oldu ve ondan su gitti.

"Çün" kelimesi, zaman belirtmek için ise tercüme yukarıdaki gibi olur; ve eğer benzetme için ise tercüme şöyle olması gerekir: "Uyumuş olan kimsenin rüyada gördüğü bir hayal gibi ki, onunla çift oldu ve ondan su gitti." Yani fani olana aşık olan kimsenin aşkının boşa gitmesi, uyuyan kimsenin rüyasında ihtilam olmasına benzer ki, onun nutfesi ve hayatının suyu boşuna akıp gitmiş olur. Bu şerefli beyitte الدنيا كحلم النائم yani "Dünya uyuyan kimsenin gördüğü rüya gibidir" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

“Çün”, tevkît için olursa tercüme yukarıdaki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa tercüme şöyle olmak îcab eder: "Uyumuş olan kimsenin rü'yâda gör-düğü bir hayal gibi ki, onunla çift oldu ve ondan su gitti." Ya'ni fânîye taaş-şuk eden kimsenin aşkının berhavâ olması, uyuyan kimsenin rü'yâsında ih-tilâm olmasına benzer ki, onun nutfesi ve hayatının suyu boşuna akıp gitmiş olur. Bu beyt-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünya uyuyan kimsenin gördüğü rü'ya gibidir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3856. Vaktaki o rü'ya gitti ve çabuk uyanık oldu; gördü ki, o lu'bet uyanıklıkta görünmedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3856. O rüya gittiği ve çabucak uyanık olduğu vakit, o oyuncağın uyanıklıkta görünmediğini gördü.

"Lu'bet", oyuncak, kâğıt ve duvar üzerindeki resim ve kukla anlamlarındadır. Burada kastedilen, rüyada cinsel ilişkiye girdiği surettir. Yani, uykusu esnasında ihtilam olan (rüyalanan) kimse, bu ihtilam ve boşalmanın hemen ardından uyandı ve rüyasında gördüğü suret yok oldu ve uyanıklık halinde o suretin bir hayalden ibaret olduğunu gördü. Bu şerefli beyitte dahi "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

"Lu'bet", oyuncak ve kâğıt ve duvar üzerindeki resim ve kukla ma'nâla-rınadır. Burada murâd, rü'yâda cimâ' ettiği sûrettir. Ya'ni, vaktâki uykusu es-nâsında ihtilâm olan kimse, bu ihtilâm ve inzâli müteâkıben hemen uyandı ve rü'yâsında gördüğü sûret zâil oldu ve uyanıklık hâlinde o sûretin bir ha-yâlden ibaret olduğunu gördü. Bu beyt-i şerîfde dahi الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'ni "Nâs uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3857. "Yazık! Bir hayal üzerine suyumu götürdüm, yazık! O işve vericinin işvesini yuttum."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3857. "Yazık! Bir hayal üzerine suyumu götürdüm, yazık! O işve vericinin işvesini yuttum."

"İşve", ayn harfinin üç harekesiyle (aşve, uşve, işve), sözlükte "aldatma" anlamına gelen müphem iş demektir. Yani, ihtilam olan kimse der ki: "Yazık ki aslı olmayan bir hayal üzerine nutfemi döktüm ve hayatımın suyunu bir batıla harcadım. O aldatıcının aldatmasını yuttum ve o hayale aldandım!" İşte aşkını dünya hayatında, gerçek maşuk olan Hakk'ın dışındakine yöneltenler de, ölüp uyandıkları zaman, ihtilam olan kimsenin üzüntüsü gibi üzülürler.

“İşve” (عشوه), aynın üç harekesiyle, (aşve, uşve, işve), lügatte emr-i mül-tebis demektir, "aldatma" ma'nâsınadır. Ya'ni, ihtilâm olan kimse der ki: "Ya- zık ki aslı olmayan bir hayâl üzerine nutfemi döktüm ve hayatımın suyunu bir bâtıla sarf ettim. O aldatıcının aldatmasını yuttum ve o hayâle aldandım!" İşte aşkını hayât-ı dünyeviyyede, ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın gayrına tevcih edenler dahi, ölüp uyandıkları vakit, ihtilâm olan kimsenin teessüfü gibi teessüf ederler.

3858. O cisim pehlivanı idi. Mertlik tutmadı, mertlik tohumunu böyle kumluğa ekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3858. O, bedenin pehlivanı idi. Mertlik tutmadı, mertlik tohumunu böyle kumluğa ekti.

Yani, o komutan, bedeninin ve nefsine ait şehvetinin pehlivanı idi. Ruhunun pehlivanı değildi. Bu sebeple nefsine ait şehvetine hâkim olacak bir mertliği yoktu. Bu sebepten insanlığa özgü olan aşkı ve mertlik tohumunu böyle çorak bir kumluk hükmünde olan bedensel şekle ekti.

Ya'ni, o kumandan, cisminin ve şehvet-i nefsâniyyesinin pehlivânı idi. Ruhunun pehlivânı değil idi. Binâenaleyh şehvet-i nefsâniyyesine hâkim olacak bir mertliği yok idi. Bu sebebden insanlığa mahsûs olan aşkı ve mertlik tohumunu böyle çorak bir kumluk mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyeye ekti.

3859. Onun aşkının merkebi yüz yuları koparmış, "Ölüme lâübâliyim!" na'rasını vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3859. Onun aşkının merkebi yüz yuları koparmış, "Ölüme lâübâliyim!" na'rasını vururdu.

"Ligâm", yular demektir; "lâübâlî", müfâale (karşılıklı yapma) babından fiil-i müzâri' (geniş zaman fiili) nefs-i mütekellim vahde (birinci tekil şahıs) olup, "çekinmem ve korkmam" anlamına gelir; "hımâm", ölüm demektir. Yani, o cismanî suret aşığı olan pehlivanın aşk merkebi azarak korktu ve hayâ (utanma), emânet (güvenilirlik) ve gazap gibi birçok yuları koparmış olduğu hâlde "Ey ölüm, neredesin, karşıma çık, senden asla korkmuyorum!" narası atardı. Bazı nüshalarda لا ابالى الحمام (lâ ubâlî el-hamâm) şeklinde geçer. "Hamâm", güvercin demektir. Bu durumda "lâübâlî", kayıtsız ve umursamaz anlamında olup "Güvercin gibi kayıtsız ve umursamaz olarak nara attı" demek olur.

"Ligâm", yular; "lâübâlî", müfâale babından fiil-i müzâri' nefs-i mütekellim vahdedir, "çekinmem ve korkmam" ma'nâsınadır; "hımâm", ölüm demektir. Ya'ni, o sûret-i cismâniyye âşıkı olan pehlivânın aşk merkebi azarak korktu ve hayâ ve emânet ve gazab gibi birçok yularları koparmış olduğu hâlde "Ey ölüm, neredesin, karşıma çık, senden asla korkmuyorum!" na'rasını vururdu. Ba'zi nüshalarda لا ابالى الحمام vaki'dir. "Hamâm”, güvercin demektir. Bu sûrette “lâübâlî”, kayıdsız ve mübâlâtsız ma'nâsında olup "Güvercin gibi kayıtsız ve mübâlâtsız olarak na'ra vurdu" demek olur.

3860. "Ne şeydir ki muhabbette halîfeden çekineyim. Benim indimde vücûdum ve helâkim beraberdir!" [3866]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3860. "Ne şeydir ki muhabbette halîfeden çekineyim. Benim indimde vücûdum ve helâkim beraberdir!" [3866]

"Teva", helâk demektir. "Eyş" (أَيُّ شَيْئ) terkibinin kısaltılmışıdır. Yani, "Halîfe ne şeydir ve ne hükmü vardır ki, cariyeye kavuşma hususunda halîfeden çekineyim! Şu anda benim için varlığım ve ölümüm, varlığım ve yokluğum eşittir!" ki aslı olmayan bir hayal üzerine nutfemi döktüm ve hayatımın suyunu bir bâtıla harcadım. O aldatıcının aldatmasını yuttum ve o hayale aldandım!" İşte aşkını dünya hayatında, gerçek maşuk olan Hakk'ın gayrına yöneltenler de, ölüp uyandıkları zaman, ihtilam olan kimsenin üzüntüsü gibi üzülürler.

"Teva", helâk demektir. "Eyş" (أَيُّ شَيْئ) terkibinin muhaffefidir. Ya'ni, "Halîfe ne şeydir ve ne hükmü vardır ki, câriyeye vuslat husûsunda halîfeden çekineyim! Şu dakîkada benim indimde vücûdum ve ölümüm, varlığım ve yokluğum müsâvîdir!" zık ki aslı olmayan bir hayâl üzerine nutfemi döktüm ve hayatımın suyunu bir bâtıla sarf ettim. O aldatıcının aldatmasını yuttum ve o hayâle aldandım!" İşte aşkını hayât-ı dünyeviyyede, ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın gayrına tevcih edenler dahi, ölüp uyandıkları vakit, ihtilâm olan kimsenin teessüfü gibi teessüf ederler.

3858. O cisim pehlivanı idi. Mertlik tutmadı, mertlik tohumunu böyle kumluğa ekti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3858. O, bedenin pehlivanı idi. Mertlik tutmadı, mertlik tohumunu böyle kumluğa ekti.

Yani, o komutan, bedeninin ve nefsine ait şehvetinin pehlivanı idi. Ruhunun pehlivanı değildi. Bu sebeple nefsine ait şehvetine hâkim olacak bir mertliği yoktu. Bu sebepten insanlığa özgü olan aşkı ve mertlik tohumunu böyle çorak bir kumluk hükmünde olan bedensel şekle ekti.

Ya'ni, o kumandan, cisminin ve şehvet-i nefsâniyyesinin pehlivânı idi. Ruhunun pehlivânı değil idi. Binâenaleyh şehvet-i nefsâniyyesine hâkim olacak bir mertliği yok idi. Bu sebebden insanlığa mahsûs olan aşkı ve mertlik tohumunu böyle çorak bir kumluk mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyeye ekti.

3859. Onun aşkının merkebi yüz yuları koparmış, "Ölüme lâübâliyim!" na'rasını vururdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3859. Onun aşkının merkebi yüz yuları koparmış, "Ölüme lâübâliyim!" na'rasını vururdu.

"Ligâm", yular demektir; "lâübâlî", müfâale (karşılıklı yapma) babından fiil-i müzâri' (geniş zaman fiili) nefs-i mütekellim vahde (birinci tekil şahıs) olup, "çekinmem ve korkmam" anlamına gelir; "hımâm", ölüm demektir. Yani, o cismanî suret aşığı olan pehlivanın aşk merkebi azarak korktu ve hayâ (utanma), emânet (güvenilirlik) ve gazap gibi birçok yuları koparmış olduğu hâlde "Ey ölüm, neredesin, karşıma çık, senden asla korkmuyorum!" narası atardı. Bazı nüshalarda لا ابالى الحمام (lâ ubâlî el-hamâm) şeklinde geçer. "Hamâm", güvercin demektir. Bu durumda "lâübâlî", kayıtsız ve umursamaz anlamında olup "Güvercin gibi kayıtsız ve umursamaz olarak nara attı" demek olur.

"Ligâm", yular; "lâübâlî", müfâale babından fiil-i müzâri' nefs-i mütekellim vahdedir, "çekinmem ve korkmam" ma'nâsınadır; "hımâm", ölüm demektir. Ya'ni, o sûret-i cismâniyye âşıkı olan pehlivânın aşk merkebi azarak korktu ve hayâ ve emânet ve gazab gibi birçok yularları koparmış olduğu hâlde "Ey ölüm, neredesin, karşıma çık, senden asla korkmuyorum!" na'rasını vururdu. Ba'zi nüshalarda لا ابالى الحمام vaki'dir. "Hamâm”, güvercin demektir. Bu sûrette “lâübâlî”, kayıdsız ve mübâlâtsız ma'nâsında olup "Güvercin gibi kayıtsız ve mübâlâtsız olarak na'ra vurdu" demek olur.

3860. "Ne şeydir ki muhabbette halîfeden çekineyim. Benim indimde vücûdum ve helâkim beraberdir!" [3866]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3860. "Ne şeydir ki muhabbette halîfeden çekineyim. Benim indimde vücûdum ve helâkim beraberdir!" [3866]

"Teva", helâk demektir. "Eyş" (أَيُّ شَيْئ) terkibinin kısaltılmışıdır. Yani, "Halîfe ne şeydir ve ne hükmü vardır ki, câriyeye kavuşma hususunda halîfeden çekineyim! Şu dakikada benim indimde varlığım ve ölümüm, varlığım ve yokluğum eşittir!"

"Teva", helâk demektir. "Eyş" (أَيُّ شَيْئ) terkibinin muhaffefidir. Ya'ni, "Halîfe ne şeydir ve ne hükmü vardır ki, câriyeye vuslat husûsunda halîfeden çekineyim! Şu dakîkada benim indimde vücûdum ve ölümüm, varlığım ve yokluğum müsâvîdir!"

3861. Nihâyet böyle yanıcı ve acele ekme, bir iş sâhibiyle meşveret et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3861. Nihayet böyle yakıcı ve acele ekme, bir iş sahibiyle istişare et!

"Germ", hararet ve acele anlamlarındadır. Burada "acele" anlamındadır. "Hâvend", "hudâvend"in kısaltılmışıdır, "sahip ve malik ve evin büyüğü" anlamlarındadır. "Kâr", Arapça kâf ile "iş" anlamındadır. Bazı nüshalarda Farsça kâf ile "hâvendgâr" yazılmıştır. Bu da "hudâvendgâr" kelimesinin kısaltılmışıdır. Bu da yukarıdaki anlamda kullanılır. Yani, ey Hakk Yolcusu, kısaca nefsinin arzularına böyle yana yana koşma ve amel tohumunu hayaller tarlası olan cismanî suretler sahasına ekme! Eğer nefsine karşı mağlup isen bir iş sahibi olan insân-ı kâmil ve mürşid ile istişare et ki, o şerefli zât sana nefsine üstün gelme usulünü öğretsin!

“Germ”, harâret ve acele ma’nâlanadır. Burada “acele” ma’nâsınadır. “Hâvend”, “hudâvend”in muhaffefidir, “sâhib ve mâlik ve evin büyüğü” ma’nâlarınadır. “Kâr”, kâf-ı Arabî ile “iş” ma’nâsınadır. Ba’zı nüshalarda kâf-ı Fârisî ile “hâvendgâr” yazılmıştır. Bu da “hudâvendgâr” kelimesinin muhaffefidir. Bu da yukarıdaki ma’nâda müsta’meldir. Ya’ni, ey sâlik, velhâsıl nefsinin arzularına böyle yana yana koşma ve amel tohumunu hayâlât tarlası olan suver-i cismâniyye sâhasına ekme! Eğer nefsine karşı mağlûb isen bir iş sâhibi olan insân-ı kâmil ve mürşid ile meşveret et ki, o zât-ı şerîf sana nefsine galebe usûlünü ta’lîm etsin!

3862. Meşveret nerede! Akıl nerede! Hırs seylâbı harâblıkta tırnakları uzun yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3862. Meşveret nerede! Akıl nerede! Hırs seli harabiyette tırnakları uzun yaptı.

Fakat bir kimsenin nefse ait hırsının taşkın seli kalbi harap etmek hususunda tırnaklarını uzattığı zaman onun aklı kalmaz ki, bir kâmil (olgun insan) ile meşveret etme gerekliliğini hissetsin!

Fakat bir kimsenin hırs-ı nefsânîsinin taşkın seli kalbi harâb etmek husûsunda tırnaklarını uzattığı vakit onun aklı kalmaz ki, bir kâmil ile meşveret etmek lüzûmunu hissetsin!

3863. Önlerde sed ve arka tarafta sed vardır. O yanağın meftûnu önü ve arkayı ne vakit görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3863. Önlerde engel ve arka tarafta engel vardır. O yanağın tutkunu önü ve arkayı ne zaman görür?

O bir güzelin yanağının tutkunu ve cismanî suretinin âşıkı olan kimse, önde yani görünen âlemde ve arkada yani bâtın âlemde olan anlamları ne zaman görür? Çünkü böyle nefsanî kimselerin önünü ve arkasını cismaniyet âlemi kapamış ve anlam âlemini görmeye engel olmuştur. Nasıl ki Yüce Allah âyet-i kerîmede buyurur: `وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ` (Yâsîn, 36/9) yani “Biz onların önlerinde engel ve arkalarında engel kıldık. Şimdi onları örttük. Bu sebeple onlar görmezler.”

O bir güzelin yanağının meftûnu ve sûret-i cismâniyyesinin âşıkı olan kimse önde ya’ni âlem-i zâhirde ve arkada ya’ni âlem-i bâtında olan ma’nâları ne vakit görür? Zîrâ böyle nefsânî kimselerin önünü ve arkasını cismâniyet âlemi kapamış ve ma’nâ âlemini görmeye seddolmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ buyurur: `وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ` (Yâsîn, 36/9) ya’ni “Biz onların önlerinde sed ve arkalarında sed kıldık. İmdi onları örttük. Binâenaleyh onlar görmezler.”

3864. Tilki arslanı kuyuya bırakmak için kara sel canın kasdına gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3864. Tilki, aslanı kuyuya bırakmak için kara sel gibi canına kastetmiştir.

Tilki konumunda olan nefis, aslan konumunda olan ruhu tabiat ve cismaniyet âleminin karanlık kuyusuna düşürmek için kara ve çamurlu sel gibi canına kastetmiştir.

Tilki mesâbesinde olan nefis arslan mesâbesinde olan rûhu tabîat ve cismâniyet âleminin karanlık kuyusuna düşürmek için kara ve çamurlu sel me-

3861. Nihayet böyle yanıcı ve acele ekme, bir iş sahibiyle meşveret et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3861. Sonunda böyle yakıcı ve acele ekme, bir iş sahibiyle danış!

"Germ", hararet ve acele anlamlarındadır. Burada "acele" anlamındadır. "Hâvend", "hudâvend" kelimesinin kısaltılmışıdır, "sahip ve malik ve evin büyüğü" anlamlarındadır. "Kâr", Arapça kâf harfiyle "iş" anlamındadır. Bazı nüshalarda Farsça kâf harfiyle "hâvendgar" yazılmıştır. Bu da "hudâvendgâr" kelimesinin kısaltılmışıdır. Bu da yukarıdaki anlamda kullanılmıştır. Yani, ey Hakk Yolcusu, kısaca nefsinin arzularına böyle yana yana koşma ve amel tohumunu hayaller tarlası olan cismani suretler sahasına ekme! Eğer nefsine karşı mağlup isen, bir iş sahibi olan insân-ı kâmil ve mürşit ile danış ki, o şerefli zât sana nefsine galip gelme usulünü öğretsin!

"Germ", harâret ve acele ma'nâlarınadır. Burada "acele" ma'nâsınadır. "Hâvend", "hudâvend"in muhaffefidir, "sahib ve mâlik ve evin büyüğü" ma'nâlarınadır. "Kâr", kâf-ı Arabî ile “iş" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda kâf-ı Fârisî ile "hâvendgar" yazılmıştır. Bu da "hudâvendgâr" kelimesinin muhaffefidir. Bu da yukarıdaki ma'nâda müsta'meldir. Ya'ni, ey sâlik, velhâsıl nefsinin arzularına böyle yana yana koşma ve amel tohumunu hayâlât tarlası olan suver-i cismâniyye sahasına ekme! Eğer nefsine karşı mağlûb isen bir iş sahibi olan insân-ı kâmil ve mürşid ile meşveret et ki, o zât-ı şerîf sana nefsine galebe usûlünü ta'lîm etsin!

3862. Meşveret nerede! Akıl nerede! Hırs seylabı harablıkta tırnakları uzun yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3862. Meşveret nerede! Akıl nerede! Hırs seli harabiyette tırnakları uzun yaptı.

Fakat bir kimsenin nefsanî hırsının taşkın seli kalbi harap etmek hususunda tırnaklarını uzattığı zaman, onun aklı kalmaz ki, bir kâmil ile meşveret etme lüzumunu hissetsin!

Fakat bir kimsenin hırs-ı nefsânîsinin taşkın seli kalbi harâb etmek husûsunda tırnaklarını uzattığı vakit onun aklı kalmaz ki, bir kâmil ile meşveret etmek lüzûmunu hissetsin!

3863. Önlerde sed ve arka tarafta sed vardır. O yanağın meftûnu önü ve arkayı ne vakit görür?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3863. Önlerde engel ve arka tarafta engel vardır. O yanağın tutkunu önü ve arkayı ne zaman görür?

O bir güzelin yanağının tutkunu ve bedensel şeklinin âşıkı olan kimse, önde yani görünen âlemde ve arkada yani bâtın âlemde olan anlamları ne zaman görür? Çünkü böyle nefsanî kimselerin önünü ve arkasını maddî âlem kaplamış ve anlam âlemini görmeye engel olmuştur. Nitekim ayet-i kerîmede Yüce Allah buyurur: وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) yani "Biz onların önlerinde engel ve arkalarında engel kıldık. Şimdi onları örttük. Bu sebeple onlar görmezler."

O bir güzelin yanağının meftûnu ve sûret-i cismâniyyesinin âşıkı olan kimse önde ya'ni âlem-i zâhirde ve arkada ya'ni âlem-i bâtında olan ma'nâları ne vakit görür? Zîrâ böyle nefsânî kimselerin önünü ve arkasını cismâniyet âlemi kapamış ve ma'nâ âlemini görmeye seddolmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ buyurur: وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) ya'ni "Biz onların önlerinde sed ve arkalarında sed kıldık. İmdi onları örttük. Binâenaleyh onlar görmezler."

3864. Tilki arslanı kuyuya bırakmak için kara sel canın kasdına gelmiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3864. Tilki, aslanı kuyuya bırakmak için kara sel gibi canın kastına gelmiştir.

Tilki konumunda olan nefis, aslan konumunda olan ruhu tabiat ve cismaniyet âleminin karanlık kuyusuna düşürmek için, kara ve çamurlu sel konumunda olan nefse ait sıfatlar seli, o aslan gibi olan canın kastına ve helakine gelmiştir. Nasıl ki, birinci cildin 1320 numaralı beytinden itibaren başlayan şerh-i şerifte, bir tavşanın bir aslanı kuyu içinde kendi hayalini ve aksini göstererek, hile ile kuyuya düşürdüğü beyan buyrulmuş idi.

Tilki mesâbesinde olan nefis arslan mesâbesinde olan rûhu tabîat ve cismâniyet âleminin karanlık kuyusuna düşürmek için kara ve çamurlu sel me- sâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye seli o arslan gibi olan canın kasdına ve helâkine gelmiştir. Nitekim I. cildin 1320 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sürh-ı şerîfde bir tavşanın bir arslanı kuyu içinde kendi hayalini ve aksini göstererek, hîle ile kuyuya düşürdüğü beyân buyrulmuş idi.

3865. Dağlar gibi arslanları atmak için bir kuyudan yoka mensub olan hayali göstermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3865. Dağlar gibi arslanları atmak için bir kuyudan yokluğa ait olan hayali göstermiştir.

"Üsûd", arslan anlamında olan "esed"in çoğuludur, "arslanlar" demektir. "Ma'dûmî"deki "yâ", nispet için olması uygundur. "Dağlar gibi arslanlar"dan kasıt, yıllarca zühd ve takvâ içinde bulunan âbidler ve zâhidlerdir. "Kuyu"dan kasıt, cismaniyet ve tabiat âlemidir ki, şanı hakikatte izafî yokluktur; ve bu cismaniyet ve tabiat âleminde bulunan güzel suretlerin her biri bu izafî yokluk âlemine ait olan birer hayaldir. Yani, o nefis tilkisi dağlar gibi arslanlar mesabesinde olan âbidleri ve zâhidleri bâkî olan ruhanîyet gülistanlarından fânî olan cismaniyet ve tabiat kuyusuna çekip atmak için o fânî ve izafî yokluğa ait olan bir güzel suret hayalini göstermiştir. Nasıl ki güzel suretlere âşık olmak hususundaki izahat biraz yukarıda geçti. Ve Ferîdüddin Attâr hazretleri Mantıku't-Tayr kitabında Şeyh San'ân'ın bir Hristiyan kızına âşık olarak müridlerini terk edip Rum diyarında maşukasının emriyle birisine domuz güttüğünü beyan buyurmuştur; ve bu gibi menkıbeler çoktur.

"Üsûd", arslan ma'nâsında olan "esed"in cem'idir, "arslanlar" demek olur. "Ma'dûmî"deki "yâ", nisbet için olmak münasibdir. "Dağlar gibi arslanlar"dan murâd, yıllarca zühd ve takvâ içinde bulunan âbidler ve zâhidlerdir. "Kuyu"dan murâd, cismâniyet ve tabîat âlemidir ki, şânı hakîkatte adem-i izâfidir; ve bu cismâniyet ve tabîat âleminde bulunan güzel sûretlerin her biri bu adem-i izâfî âlemine mensûb olan birer hayâldir. Ya'ni, o nefis tilkisi dağlar gibi arslanlar mesâbesinde olan âbidleri ve zâhidleri bâkî olan rûhâniyet gülistanlarından fânî olan cismâniyet ve tabiat kuyusuna çekip atmak için o fânî ve adem-i izâfiye mensûb olan bir güzel sûret hayalini göstermiştir. Nitekim suver-i cemîleye âşık olmak husûsundaki îzâhât biraz yukarıda geçti. Ve Ferîdüddin Attâr hazretleri Mantıku't-Tayr kitabında Şeyh San'ân bir hıristiyan kızına âşık olarak müridlerini terk edip Rûm diyârında ma'şûkasının emriyle birisine domuz güttüğünü beyân buyurmuştur; ve bu gibi menâkıb çoktur.

3866. Hiçbir kimseyi kadınlar ile mahrem tutma! Zîrâ bu ikinin misali pamuk ve kıvılcımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3866. Hiçbir kimseyi kadınlarla baş başa bırakma! Çünkü bu ikisinin misali pamuk ve kıvılcımdır.

"Şerâr", "şerere"nin çoğuludur, "ateş kıvılcımı" demektir. Yani, sözün özü, hiçbir kimseyi kadınlarla bir arada yalnız bırakma ve baş başa bırakma! Çünkü erkekler ateşin kıvılcımları ve kadınlar da pamuk gibidir. Ateş ile pamuk birbirine yaklaşınca ateşi nasıl pamuk istila ederse, erkek ile kadın da yalnız bir yerde kaldıkları vakit erkekten şehvet ateşinin kıvılcımı kadına sıçrayıp fesada ve harablığa sebep olur.

Bilinmeli ki, tıp bilimi, erkekler ile kadınların bir arada bulunup dans etmeleri ve fakat birbirlerine karşı hissettikleri şehveti zaptedip zina edememeleri yüzünden hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım hastalıklar sebebiyle olan nefse ait hazlar seli o aslan gibi olan canın kasdına ve helakine gelmiştir. Nitekim I. cildin 1320 numaralı beytinden itibaren başlayan şerh-i şerifte bir tavşanın bir aslanı kuyu içinde kendi hayalini ve aksini göstererek, hile ile kuyuya düşürdüğü beyan buyrulmuş idi.

"Şerâr", "şerere"nin cem'idir, "ateş kıvılcımı" demektir. Ya'ni, velhâsıl hiçbir kimseyi kadınlar ile bir arada yalnız bırakma ve mahrem tutma! Zîrâ erkekler ateşin kıvılcımları ve kadınlar da pamuk gibidir. Ateş ile pamuk birbirine yaklaşınca pamuğu nasıl ateş istilâ ederse erkek ile kadın da yalnız bir yerde kaldıkları vakit erkekten şehvet ateşinin kıvılcımı kadına sıçrayıp fesâda ve harablığa sebeb olur.

Ma'lûm olsun ki, fenn-i tıp, erkekler ile kadınların bir arada bulunup raks etmeleri ve fakat birbirlerine karşı hissettikleri şehveti zabtedip zinâ edememeleri yüzünden hem erkeklerde ve hem de kadınlarda birtakım hastalıklar sâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye seli o arslan gibi olan canın kasdına ve helâkine gelmiştir. Nitekim I. cildin 1320 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sürh-ı şerîfde bir tavşanın bir arslanı kuyu içinde kendi hayalini ve aksini göstererek, hîle ile kuyuya düşürdüğü beyân buyrulmuş idi.

3865. Dağlar gibi arslanları atmak için bir kuyudan yoka mensub olan hayali göstermiştir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3865. Dağlar gibi arslanları atmak için bir kuyudan yokluğa ait olan hayali göstermiştir.

"Üsûd", arslan anlamında olan "esed"in çoğuludur, "arslanlar" demektir. "Ma'dûmî"deki "yâ" harfi, nispet için olması uygundur. "Dağlar gibi arslanlar"dan kastedilen, yıllarca zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve takvâ (Allah'tan korkma) içinde bulunan âbidler (ibadet edenler) ve zâhidlerdir (dünyadan el çekenler). "Kuyu"dan kastedilen, cismaniyet (bedensellik) ve tabiat âlemidir ki, onun şanı hakikatte izafî yokluktur; ve bu cismaniyet ve tabiat âleminde bulunan güzel suretlerin her biri bu izafî yokluk âlemine ait olan birer hayaldir. Yani, o nefis tilkisi, dağlar gibi arslanlar mesabesinde olan âbidleri ve zâhidleri, bâkî (kalıcı) olan ruhanîyet gülistanlarından, fânî (geçici) olan cismaniyet ve tabiat kuyusuna çekip atmak için, o fânî ve izafî yokluğa ait olan bir güzel suret hayalini göstermiştir. Nasıl ki güzel suretlere âşık olmak hususundaki açıklamalar biraz yukarıda geçti. Ve Ferîdüddin Attâr hazretleri Mantıku't-Tayr kitabında Şeyh San'ân'ın bir Hristiyan kızına âşık olarak müridlerini terk edip Rum diyarında maşukasının emriyle birisine domuz güttüğünü beyan buyurmuştur; ve bu gibi menkıbeler (kerametler) çoktur.

"Üsûd", arslan ma'nâsında olan "esed"in cem'idir, "arslanlar" demek olur. "Ma'dûmî"deki "yâ", nisbet için olmak münâsibdir. "Dağlar gibi arslanlar"dan murâd, yıllarca zühd ve takvâ içinde bulunan âbidler ve zâhidlerdir. "Kuyu"dan murâd, cismâniyet ve tabîat âlemidir ki, şânı hakîkatte adem-i izâfidir; ve bu cismâniyet ve tabîat âleminde bulunan güzel sûretlerin her biri bu adem-i izâfî âlemine mensûb olan birer hayâldir. Ya'ni, o nefis tilkisi dağlar gibi arslanlar mesâbesinde olan âbidleri ve zâhidleri bâkî olan rûhâniyet gülistanlarından fânî olan cismâniyet ve tabiat kuyusuna çekip atmak için o fânî ve adem-i izâfiye mensûb olan bir güzel sûret hayâlini göstermiştir. Nitekim suver-i cemîleye âşık olmak husûsundaki îzâhât biraz yukarıda geçti. Ve Ferîdüddin Attâr hazretleri Mantıku't-Tayr kitabında Şeyh San'ân bir hıristiyan kızına âşık olarak müridlerini terk edip Rûm diyârında ma'şûkasının emriyle birisine domuz güttüğünü beyân buyurmuştur; ve bu gibi menâkıb çoktur.

3866. Hiçbir kimseyi kadınlar ile mahrem tutma! Zîrâ bu ikinin misali pamuk ve kıvılcımdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3866. Hiçbir kimseyi kadınlar ile baş başa bırakma! Çünkü bu ikisinin misali pamuk ve kıvılcımdır.

"Şerâr", "şerere" kelimesinin çoğuludur, "ateş kıvılcımı" demektir. Yani, kısacası hiçbir kimseyi kadınlar ile bir arada yalnız bırakma ve baş başa tutma! Çünkü erkekler ateşin kıvılcımları ve kadınlar da pamuk gibidir. Ateş ile pamuk birbirine yaklaşınca pamuğu nasıl ateş kaplarsa, erkek ile kadın da yalnız bir yerde kaldıkları zaman erkekten şehvet ateşinin kıvılcımı kadına sıçrayıp fesada ve yıkıma sebep olur.

Bilinmeli ki, tıp bilimi, erkekler ile kadınların bir arada bulunup dans etmeleri ve fakat birbirlerine karşı hissettikleri şehveti zaptedip zina edememeleri yüzünden hem erkeklerde hem de kadınlarda birtakım hastalıklar ortaya çıktığını ve özellikle bu yüzden kadınların rahimlerinde kanser meydana geldiğini tespit etmiştir. Ve din ve ahlak ile alakası olmayan doktorlar, bu belanın defedilmesi için zinayı tavsiye ediyorlar. Hâlbuki zina toplumsal bir afetten başka bir şey değildir. Frengi ve bel soğukluğu hastalıklarının kaynağıdır. Gariptir ki Viyana doktorlarından birisi frengiye karşı meşhur serumu keşfetmiş ve bu serum vasıtasıyla frengi mikroplarının hastanın kanından yok olduğunu görerek temizlendiği zannıyla temiz bir kadın ile nikâhına muvafakat edilmiştir. Fakat son araştırmalar ile frengi mikroplarının kandan kaçarak sinirlere sarıldığı ve hasta kimse tarafından bu mikropların temiz kadının dahi sinirlerine aşılandığı anlaşıldı. Bu sebeple serumu keşfedenin hastalığın tedavisine değil büsbütün gizlenmesine ve bu sebeple insan toplumuna hizmet değil bilmeyerek bir ihanet ettiği sabit oldu. Nihayet doktorlar bunun da çaresini bulmaya çalışıp hastaya tifo mikrobu aşıladılar; ve bu mikropların gerçekten frengi mikrobunu sinirlerden yok ettiği görüldü ise de tifo mikrobu aşılanan hastaların çoğunun bu hastalıktan öldüğü ve kurtulanların dahi hayvanlar gibi ahmak bir hâle geldiği ve tamamen insanlık zekâsından çıktığı anlaşılmıştır. İşte ilahi emre muhalefet edenlerin tabiatın cezasından ibret almaları gerekir.

"Şerâr", "şerere"nin cem'idir, "ateş kıvılcımı" demektir. Ya'ni, velhâsıl hiçbir kimseyi kadınlar ile bir arada yalnız bırakma ve mahrem tutma! Zîrâ erkekler ateşin kıvılcımları ve kadınlar da pamuk gibidir. Ateş ile pamuk birbirine yaklaşınca pamuğu nasıl ateş istilâ ederse erkek ile kadın da yalnız bir yerde kaldıkları vakit erkekten şehvet ateşinin kıvılcımı kadına sıçrayıp fesâda ve harablığa sebeb olur.

Ma'lûm olsun ki, fenn-i tıp, erkekler ile kadınların bir arada bulunup raks etmeleri ve fakat birbirlerine karşı hissettikleri şehveti zabtedip zinâ edememeleri yüzünden hem erkeklerde ve hem de kadınlarda birtakım hastalıklar peyda olduğunu ve hususuyla bu yüzden kadınların rahimlerinde kanser husûle geldiğini tesbît etmiştir. Ve dîn ve ahlâk ile alakası olmayan etıbbâ, bu belânın def'i için zinâyı tavsiye ediyorlar. Halbuki zinâ ictimâî bir âfetten başka bir şey değildir. Firengi ve bel soğukluğu illetlerinin menba'ıdır. Garibdir ki Viyana doktorlarından birisi frengiye karşı meşhûr serumu keşfetmiş ve bu serum vâsıtasıyla frengi mikroplarının ma'lûlün kanından zâil olduğunu görerek temizlendiği zannıyla temiz bir kadın ile nikâhına muvâfakat edilmiştir. Fakat tedkîkāt-ı ahîre ile frengi mikroplarının kandan kaçarak a'sâba sarıldığı ve ma'lûl kimse tarafından bu mikropların temiz kadının dahi a'sâbına aşılandığı anlaşıldı. Binâenaleyh serum kâşifinin hastalığın tedâvisine değil büsbütün istitârına ve binâenaleyh cem'iyyet-i beşeriyyeye hizmet değil bilmeyerek bir ihanet ettiği sabit oldu. Nihayet doktorlar bunun da çâresini bulmaya çalışıp hastaya tifo mikrobu aşıladılar; ve bu mikropların filhakîka frengi mikrobunu a'sâbdan mahvettiği görüldü ise de tifo mikrobu aşılanan ma'lûllerden çoğunun bu hastalıktan öldüğü ve kurtulanların dahi hayvanlar gibi ahmak bir hâle geldiği ve tamâmen insanlık zekâsından çıktığı anlaşılmıştır. İşte emr-i ilâhîye muhalefet edenlerin tabîatın cezâsından ibret almaları iktizâ eder.

3867. Hakk'ın suyundan sönmüş bir ateş gerektir, Yûsuf gibi günahta mahfûz olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3867. Hakk'ın suyundan sönmüş bir ateş gerektir, Yûsuf gibi günahta korunmuş olsun!

"Ateş"ten kasıt, nefsanî şehvettir ve "Hakk'ın suyu"ndan kasıt, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesidir (çok merhametli rahmeti). "Rehak"ın çeşitli anlamları vardır. Burada "suç ve günah ve harama yönelmek" anlamlarındadır. Yani, Yûsuf (a.s.) gibi günah işleme hususunda masum ve korunmuş olmak için, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesinden sönmüş ve ölmüş bir nefsanî şehvet gereklidir. Çok güzel bir kadın kendini zinaya davet ettiği zaman, bu rahmetle merhamet olunmuş kimse, "Allah korusun, ben bu rezaleti yapamam!" der. Nitekim Yûsuf (a.s.)'ın Züleyha ile olan kıssası Yûsuf Suresi'nde beyan buyrulmuştur.

"Ateş"ten murâd, şehvet-i nefsânî ve "Hakk'ın suyu"ndan murâd, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesi. "Rehak", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "suç ve günah ve harâma meyletmek" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Yûsuf (a.s.) gibi günah etmek hususunda ma'sûm ve mahfûz olmak için, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesinden sönmüş ve ölmüş bir şehvet-i nefsânî gerektir. Gâyet güzel bir kadın kendini zinâya da'vet ettiği vakit, bu rahmetle merhûm olan kimse, "Maâzallah, ben bu rezâleti yapamam!" der. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Züleyha ile olan kıssası sûre-i Yûsuf'ta beyân buyrulmuştur.

3868. Eğer servi boylu latîf Züleyha ise de, arslanlar gibi kendisini geri çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3868. Eğer servi boylu latîf Züleyha ise de, aslanlar gibi kendisini geri çeker.

Yani, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle (Allah'ın rahmetinin tecellisiyle) merhum ve ilahi koruma altında olan bir kimseyi, eğer Yusuf (a.s.)'ı kendisine davet eden Züleyha gibi boylu boslu ve ortaya çıktığını ve özellikle bu yüzden kadınların rahimlerinde kanser meydana geldiğini tespit etmiştir. Ve din ve ahlak ile alakası olmayan doktorlar, bu belanın defedilmesi için zinayı tavsiye ediyorlar. Halbuki zina, toplumsal bir afetten başka bir şey değildir. Frengi ve bel soğukluğu hastalıklarının kaynağıdır. Gariptir ki Viyana doktorlarından birisi frengiye karşı meşhur serumu keşfetmiş ve bu serum vasıtasıyla frengi mikroplarının hastanın kanından yok olduğunu görerek temizlendiği zannıyla temiz bir kadın ile nikahına muvafakat edilmiştir. Fakat son araştırmalar ile frengi mikroplarının kandan kaçarak sinirlere sarıldığı ve hasta kimse tarafından bu mikropların temiz kadının dahi sinirlerine aşılandığı anlaşıldı. Bu sebeple serum kaşifinin hastalığın tedavisine değil, büsbütün gizlenmesine ve bu sebeple insan toplumuna hizmet değil, bilmeyerek bir ihanet ettiği sabit oldu. Nihayet doktorlar bunun da çaresini bulmaya çalışıp hastaya tifo mikrobu aşıladılar; ve bu mikropların gerçekten frengi mikrobunu sinirlerden yok ettiği görüldü ise de tifo mikrobu aşılanan hastaların çoğunun bu hastalıktan öldüğü ve kurtulanların dahi hayvanlar gibi ahmak bir hale geldiği ve tamamen insanlık zekasından çıktığı anlaşılmıştır. İşte ilahi emre muhalefet edenlerin tabiatın cezasından ibret almaları gerekir.

Ya'ni, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle merhûm ve mahfûz-ı ilâhî olan bir kimseyi, eğer Yûsuf (a.s.)ı kendisine da'vet eden Züleyha gibi boylu boslu ve peyda olduğunu ve hususuyla bu yüzden kadınların rahimlerinde kanser husûle geldiğini tesbît etmiştir. Ve dîn ve ahlâk ile alakası olmayan etıbbâ, bu belânın def'i için zinâyı tavsiye ediyorlar. Halbuki zinâ ictimâî bir âfetten başka bir şey değildir. Firengi ve bel soğukluğu illetlerinin menba'ıdır. Garibdir ki Viyana doktorlarından birisi frengiye karşı meşhûr serumu keşfetmiş ve bu serum vâsıtasıyla frengi mikroplarının ma'lûlün kanından zâil olduğunu görerek temizlendiği zannıyla temiz bir kadın ile nikâhına muvâfakat edilmiştir. Fakat tedkîkāt-ı ahîre ile frengi mikroplarının kandan kaçarak a'sâba sarıldığı ve ma'lûl kimse tarafından bu mikropların temiz kadının dahi a'sâbına aşılandığı anlaşıldı. Binâenaleyh serum kâşifinin hastalığın tedâvisine değil büsbütün istitârına ve binâenaleyh cem'iyyet-i beşeriyyeye hizmet değil bilmeyerek bir ihanet ettiği sâbit oldu. Nihayet doktorlar bunun da çâresini bulmaya çalışıp hastaya tifo mikrobu aşıladılar; ve bu mikropların filhakîka frengi mikrobunu a'sâbdan mahvettiği görüldü ise de tifo mikrobu aşılanan ma'lûllerden çoğunun bu hastalıktan öldüğü ve kurtulanların dahi hayvanlar gibi ahmak bir hâle geldiği ve tamâmen insanlık zekâsından çıktığı anlaşılmıştır. İşte emr-i ilâhîye muhalefet edenlerin tabîatın cezâsından ibret almaları iktizâ eder.

3867. Hakk'ın suyundan sönmüş bir ateş gerektir, Yûsuf gibi günahta mahfûz olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3867. Hakk'ın suyundan sönmüş bir ateş gerektir, Yûsuf gibi günahta korunmuş olsun!

"Ateş"ten kasıt, nefsanî şehvet ve "Hakk'ın suyu"ndan kasıt, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesi (çok merhametli rahmeti). "Rehak"ın çeşitli anlamları vardır. Burada "suç ve günah ve harama meyletmek" anlamlarındadır. Yani, Yûsuf (a.s.) gibi günah işleme hususunda masum ve korunmuş olmak için, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesinden sönmüş ve ölmüş bir nefsanî şehvet gereklidir. Çok güzel bir kadın kendini zinaya davet ettiği zaman, bu rahmetle merhamet olunmuş kimse, "Allah korusun, ben bu rezaleti yapamam!" der. Nitekim Yûsuf (a.s.)'ın Züleyha ile olan kıssası Yûsuf sûresinde açıklanmıştır.

"Ateş"ten murâd, şehvet-i nefsânî ve "Hakk'ın suyu"ndan murâd, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesi. "Rehak", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "suç ve günah ve harâma meyletmek" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Yûsuf (a.s.) gibi günah etmek hususunda ma'sûm ve mahfûz olmak için, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesinden sönmüş ve ölmüş bir şehvet-i nefsânî gerektir. Gâyet güzel bir kadın kendini zinâya da'vet ettiği vakit, bu rahmetle merhûm olan kimse, "Maâzallah, ben bu rezâleti yapamam!" der. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Züleyhâ ile olan kıssası sûre-i Yûsuf'ta beyân buyrulmuştur.

3868. Eğer servi boylu latîf Züleyhâ ise de, arslanlar gibi kendisini geri çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3868. Eğer servi boylu latîf Züleyhâ ise de, aslanlar gibi kendisini geri çeker.

Yani, Yüce Allah'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle (sonsuz merhametiyle) korunmuş ve ilâhî muhafaza altında olan bir kimseyi, eğer Yûsuf (a.s.)ı kendisine davet eden Züleyhâ gibi boylu boslu ve latîf endamlı (güzel vücutlu) gayet güzel bir kadın olsa bile, o kimse aslanlar gibi kendisini o kadından geri çeker ve zinayı işlemez.

Ya'ni, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle merhûm ve mahfûz-ı ilâhî olan bir kimseyi, eğer Yûsuf (a.s.)ı kendisine da'vet eden Züleyhâ gibi boylu boslu ve latîf endamlı gayet güzel bir kadın olsa bile, o kimse arslanlar gibi kendisini o kadından geri çeker ve zinâyı irtikâb etmez.

## Pehlivanın Musul'dan Mısır cânibine dönmesi ve onun yolda câriye ile sohbeti

3869. Musul'dan geri döndü ve yolda gider idi. Nihayet ormana ve mer'âya nüzûl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3869. Musul'dan geri döndü ve yolda gidiyordu. Sonunda ormana ve meraya indi.

Kumandan olan pehlivan, cariyeyi aldıktan sonra ordusuyla birlikte Musul şehrinden Mısır tarafına geri döndü ve yollarda gidiyordu. Sonunda orduyu dinlendirmek için bir ormana ve meraya indi.

Kumandan olan pehlivan câriyeyi aldıktan sonra ordusuyla beraber Musul şehrinden Mısır tarafına geri döndü ve yollarda giderdi. Nihayet orduyu dinlendirmek için bir ormana ve mer'âya nüzûl etti.

3870. Onun aşkının ateşi öyle parlayıcı oldu ki o gökten yeri bilmez. [3876]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3870. Onun aşkının ateşi öyle parlayıcı oldu ki o gökten yeri bilmez.

Pehlivanın cariyeye olan aşkının ateşi öyle şiddetli bir hâle geldi ki, yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilmedi ve o aşkın mağlûbu oldu.

Pehlivanın câriyeye olan aşkının ateşi öyle şiddetli bir hâle geldi ki, yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilmedi ve o aşkın mağlûbu oldu.

3871. O çadır içinde olan o mâha kasdetti. Akıl nerede! Halîfeden korku nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3871. O çadır içinde olan o aya kastetti. Akıl nerede! Halifeden korku nerede!

Aşkın şiddeti sebebiyle o pehlivan, çadır içinde korunmakta olan o cariyeye kastetti ve yöneldi. Aşk ateşinin parladığı o anda akıl nerede! Ve aklın hükmünün sonucu olan halifeden korkma duygusu nerede kalır! Bu anda akıl ve idrak (anlama yeteneği) işlevsiz bir hâldedir. Latif endamlı, gayet güzel bir kadın olsa bile, o kimse aslanlar gibi kendisini o kadından geri çeker ve zinayı işlemez.

Şiddet-i aşk sebebiyle o pehlivan çadır içinde mahfûz bulunan o câriyeye kasd ve teveccüh etti. Aşk ateşinin parladığı o anda akıl nerede! Ve aklın netîce-i hükmü olan halîfeden korku duygusu nerede kalır! Bu anda akıl ve idrâk muattal bir hâldedir. latîf endamlı gayet güzel bir kadın olsa bile, o kimse arslanlar gibi kendisini o kadından geri çeker ve zinâyı irtikâb etmez.

## Pehlivanın Musul'dan Mısır cânibine dönmesi ve onun yolda câriye ile sohbeti

3869. Musul'dan geri döndü ve yolda gider idi. Nihayet ormana ve mer'âya nüzûl etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3869. Musul'dan geri döndü ve yolda gidiyordu. Sonunda ormana ve meraya indi.

Kumandan olan pehlivan, cariyeyi aldıktan sonra ordusuyla birlikte Musul şehrinden Mısır tarafına geri döndü ve yollarda gidiyordu. Sonunda orduyu dinlendirmek için bir ormana ve meraya indi.

Kumandan olan pehlivan câriyeyi aldıktan sonra ordusuyla beraber Musul şehrinden Mısır tarafına geri döndü ve yollarda giderdi. Nihayet orduyu dinlendirmek için bir ormana ve mer'âya nüzûl etti.

3870. Onun aşkının ateşi öyle parlayıcı oldu ki o gökten yeri bilmez. [3876]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3870. Onun aşkının ateşi öyle parlayıcı oldu ki o gökten yeri bilmez.

Pehlivanın cariyeye olan aşkının ateşi öyle şiddetli bir hâle geldi ki, yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilmedi ve o aşkın mağlûbu oldu.

Pehlivanın câriyeye olan aşkının ateşi öyle şiddetli bir hâle geldi ki, yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilmedi ve o aşkın mağlûbu oldu.

3871. O çadır içinde olan o mâha kasdetti. Akıl nerede! Halîfeden korku nerede!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3871. O çadır içinde olan o güzele yöneldi. Akıl nerede! Halîfeden korku nerede!

Aşkın şiddeti sebebiyle o pehlivan, çadır içinde korunmakta olan o cariyeye yöneldi ve teveccüh etti. Aşk ateşinin parladığı o anda akıl nerede! Ve aklın hükmünün sonucu olan halîfeden korku duygusu nerede kalır! Bu anda akıl ve idrak (anlama yeteneği) işlevsiz bir hâldedir.

Şiddet-i aşk sebebiyle o pehlivan çadır içinde mahfûz bulunan o câriyeye kasd ve teveccüh etti. Aşk ateşinin parladığı o anda akıl nerede! Ve aklın netîce-i hükmü olan halîfeden korku duygusu nerede kalır! Bu anda akıl ve idrâk muattal bir hâldedir.

3872. Vaktâki bu vâdîde şehvet davul çalar, ey turp oğlu turp senin aklın nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3872. Bu alanda şehvet davul çaldığında, ey turp oğlu turp, senin aklın nedir?

Güzel şekle olan aşk alanında nefsanî şehvet senin varlığının şehrinde davul çalıp ortaya çıkışını ilan ettiğinde, ona karşı koymak için senin zayıf olan aklının ne hükmü olur, ey turp oğlu turp? "Turp oğlu turp" yani tabiat sahasında gelişip büyümesi, gerek kendisinin gerekse babasının, bir turptan farkı olmayan kimse demektir.

Vaktâki güzel sûrete olan aşk vâdîsinde şehvet-i nefsâniyye senin vücû-dunun şehrinde davul çalıp zuhûrunu i'lân eder, ona mukâvemet için senin zayıf olan aklının ne hükmü olur, ey turp oğlu turp? “Turp oğlu turp” ya'ni sâha-i tabîatta neşv ü nemâsı, gerek kendisinin ve gerek babasının, bir turp-tan farkı olmayan kimse demektir.

3873. O zaman, o nefes onun âteşîn olan gözü önünde, yüz halîfe sinek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3873. O zaman, o nefes onun ateşli gözü önünde, yüz halife sinek gibidir.

3874. Vaktâki o zampara şalvarını dışarıya attı ve kadının ayakları arasına çöktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. O zampara şalvarını dışarıya attı ve kadının ayakları arasına çöktü.

O kadın sevici pehlivan ayağından donunu çıkarıp câriyenin bacakları arasına girdi ve cinsel ilişkiye girmek vaziyetini aldı.

Vaktâki kadın sevici olan o pehlivan ayağından donunu çıkarıp câriyenin bacakları arasına girdi ve cimâ' etmek vaziyetini aldı.

3875. Vaktâki zeker makar tarafına doğru gitti, askerden kıyâmet ve gulgule kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3875. Vaktâki erkeklik organı karar yerine doğru gitti, askerden kıyamet ve gürültü koptu.

"Makarr", karar yeri demektir ve fercden (kadın cinsel organı) kinayedir. Yani, vaktâki pehlivanın erkeklik organı cariyenin fercine doğru gitti, çadırın dışarısındaki askerden bir kıyamet ve gürültü, yani bağrışmalar ve hareketler koptu. Pehlivanın muamelesi yarı yolda kaldı.

“Makarr”, mahall-i karâr demek olup fercden kinâyedir. Ya'ni, vaktâki pehlivanın zekeri câriyenin fercine doğru gitti, çadırın dışarısındaki askerden bir kıyâmet ve gulgule ya'ni bağrışmalar ve hareketler koptu. Pehlivanın mu-âmelesi yarı yolda kaldı.

3876. O kıçı çıplak, o elinde bir zülfikâr olarak saf tarafına fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3876. O kıçı çıplak, o elinde bir zülfikâr olarak saf tarafına fırladı.

Bu gürültü üzerine pehlivan asker, düşman bastı zannedip donunu giymeye vakit bulmaksızın, kıçı çıplak ve elinde kılıç olduğu hâlde kendi askerlerinin safı tarafına fırladı.

Bu gürültü üzerine pehlivan askeri düşman bastı zannedip donunu giyme-ğe vakit bulmaksızın kıçı çıplak ve elinde kılıç olduğu hâlde kendi askerleri-nin safı tarafına fırladı.

3877. Kara erkek arslanı kamışlıktan ansızın askerin içine hücûm etmiş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3877. Kara erkek arslanı, kamışlıktan ansızın askerin içine hücum etmiş gördü.

3872. Vaktāki bu vâdîde şehvet davul çalar, ey turp oğlu turp senin aklın nedir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3872. Ne zaman ki bu alanda şehvet davul çalar, ey turp oğlu turp, senin aklın nedir?

Ne zaman ki güzel şekle olan aşk alanında nefsanî şehvet senin vücudunun şehrinde davul çalıp ortaya çıkışını ilan eder, ona karşı koymak için senin zayıf olan aklının ne hükmü olur, ey turp oğlu turp? "Turp oğlu turp" yani tabiat sahasında gelişmesi, gerek kendisinin gerekse babasının, bir turptan farkı olmayan kimse demektir.

Vaktāki güzel sûrete olan aşk vâdîsinde şehvet-i nefsâniyye senin vücûdunun şehrinde davul çalıp zuhûrunu i'lân eder, ona mukavemet için senin zayıf olan aklının ne hükmü olur, ey turp oğlu turp? "Turp oğlu turp" ya'ni sâha-i tabîatta neşv ü nemâsı, gerek kendisinin ve gerek babasının, bir turptan farkı olmayan kimse demektir.

3873. O zaman, o nefes onun ateşîn olan gözü önünde, yüz halîfe sinek gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3873. O zaman, o nefes onun ateşli olan gözü önünde, yüz halife sinek gibidir.

3874. Vaktaki o zampara şalvarını dışarıya attı ve kadının ayakları arasına çöktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3874. O zampara şalvarını dışarıya attı ve kadının ayakları arasına çöktü.

O kadın sevici pehlivan ayağından donunu çıkarıp cariyenin bacakları arasına girdi ve cinsel ilişkiye girme vaziyetini aldı.

Vaktāki kadın sevici olan o pehlivan ayağından donunu çıkarıp câriyenin bacakları arasına girdi ve cimâ' etmek vaziyetini aldı.

3875. Vaktaki zeker makar tarafına doğru gitti, askerden kıyamet ve gulgule kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3875. Vaktaki erkeklik organı karar yerine doğru gitti, askerden kıyamet ve gürültü koptu.

"Makarr", karar yeri demektir ve fercden (kadın cinsel organı) kinayedir. Yani, vaktaki pehlivanın erkeklik organı cariyenin fercine doğru gitti, çadırın dışarısındaki askerden bir kıyamet ve gürültü, yani bağrışmalar ve hareketler koptu. Pehlivanın eylemi yarı yolda kaldı.

"Makarr", mahall-i karâr demek olup fercden kinâyedir. Ya'ni, vaktāki pehlivanın zekeri câriyenin fercine doğru gitti, çadırın dışarısındaki askerden bir kıyamet ve gulgule ya'ni bağrışmalar ve hareketler koptu. Pehlivanın muâmelesi yarı yolda kaldı.

3876. O kıçı çıplak, o elinde bir zülfikar olarak saf tarafına fırladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3876. O kıçı çıplak, o elinde bir zülfikar olarak saf tarafına fırladı.

Bu gürültü üzerine pehlivan, düşman asker bastı zannedip donunu giymeye vakit bulmaksızın kıçı çıplak ve elinde kılıç olduğu hâlde kendi askerlerinin safı tarafına fırladı.

Bu gürültü üzerine pehlivan askeri düşman bastı zannedip donunu giymeğe vakit bulmaksızın kıçı çıplak ve elinde kılıç olduğu hâlde kendi askerlerinin safı tarafına fırladı.

3877. Kara erkek arslanı kamışlıktan ansızın askerin içine hücum etmiş gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3877. Kara erkek arslanı kamışlıktan ansızın askerin içine hücum etmiş gördü.

3878. Dev gibi koşarak cûşa gelmiş yüz tavîle ve çadırı birbirine katmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3878. Dev gibi koşarak coşmuş yüz tavlaya ve çadırı birbirine katmış.

"Tavla", hayvanları bağladıkları yer, [tavla]. Yani, kara aslan kükremiş olduğu hâlde koşarak asker içine gelmiş ve birçok tavlayı ve çadırları karmakarışık bir hâle getirmişti.

“Tavîle”, hayvanları bağladıkları yer, [tavla]. Ya’ni, kara arslan kükremiş olduğu hâlde koşarak asker içine gelmiş ve birçok tavîle ve çadırları karma karışık bir hâle getirmişti.

3879. Erkek arslan mağaradan, deniz dalgası gibi havada yirmi arşın atlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3879. Erkek aslan mağaradan, deniz dalgası gibi havada yirmi arşın atlardı.

"Lügaz", sözlükte fare deliği ve bilmece anlamlarındadır. Burada aslanın mağarası ve ini kastedilir. Yani, o erkek aslan ininden çıkıp havada deniz dalgası gibi yirmi arşın yüksekliğinde sıçrardı. "Günbed kerden", sıçramak anlamındadır.

“Lügaz”, lügatte fâre deliği ve bilmece ma’nâlarındadır. Burada arslanın mağarası ve ini murâd olunur. Ya’ni, o erkek arslan ininden çıkıp havada deniz dalgası gibi yirmi arşın yüksekliğinde sıçrar idi. “Günbed kerden”, sıçramak ma’nâsınadır.

3880. Pehlivan merdâne ve korkusuz idi. Kızgın başlı arslan gibi arslanın önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3880. Pehlivan mert ve korkusuz idi. Kızgın başlı aslan gibi aslanın önüne geldi.

3881. Kılıç ile vurdu ve onun başını yardı. Çabuk ay yüzlünün çadırı tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3881. Kılıç ile vurdu ve onun başını yardı. Çabuk ay yüzlünün çadırı tarafına koştu.

Pehlivan hemen kılıç ile aslanın başına vurdu ve onun başını yardı ve çabuk ay yüzlü cariyeye kavuşmak için cariyenin çadırı tarafına koştu.

Pehlivan hemen kılıç ile arslanın başına vurdu ve onun başını yardı ve çabuk ay yüzlü câriyeye kavuşmak için câriyenin çadırı tarafına koştu.

3882. Vaktâki kendini o câriyeye gösterdi, onun erkekliği öylece ayak üzre idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3882. Kendini o cariyeye gösterdiğinde, onun erkekliği öylece ayakta idi.

Yani, pehlivan çadırdan kıçı açık bir halde dışarı fırlamış ve aslanı öldürdükten sonra yine o halde çadıra geri dönmüştü. Kendisini o huri gibi olan cariyeye bu çıplak halde gösterdi ki, bu kadar korkunç bir olaydan sonra bile onun erkekliği, yani zekeri inmemişti.

Ya’ni, pehlivan çadırdan kıçı açık bir hâlde dışarıya fırlamış ve arslanı öldürdükten sonra yine o hâlde çadıra avdet etmiş idi. Vaktâki kendisini o hû-rî gibi olan câriyeye bu çıplak hâlde gösterdi ki, bu kadar korkunç bir vak’adan sonra bile onun erkekliği ya’ni zekeri inmemiş idi.

3883. Öyle bir arslan ile cenkte çift oldu. Onun erkekliği ayak üzerinde kaldı ve yatmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3883. Öyle bir aslan ile savaşta çift oldu. Onun erkekliği ayakta kaldı ve yatmadı.

3878. Dev gibi koşarak cûşa gelmiş yüz tavîle ve çadırı birbirine katmış.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3878. Dev gibi koşarak coşmuş yüz tavlayı ve çadırı birbirine katmış.

"Tavla", hayvanları bağladıkları yerdir. Yani, kara aslan kükremiş olduğu hâlde koşarak asker içine gelmiş ve birçok tavlayı ve çadırı karmakarışık bir hâle getirmişti.

"Tavîle", hayvanları bağladıkları yer, [tavla]. Ya'ni, kara arslan kükremiş olduğu hâlde koşarak asker içine gelmiş ve birçok tavîle ve çadırları karma karışık bir hâle getirmişti.

3879. Erkek arslan mağaradan, deniz dalgası gibi havada yirmi arşın atlar idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3879. Erkek aslan mağaradan, deniz dalgası gibi havada yirmi arşın atlardı.

"Lügaz", sözlükte fare deliği ve bilmece anlamlarına gelir. Burada aslanın mağarası ve ini kastedilir. Yani, o erkek aslan ininden çıkıp havada deniz dalgası gibi yirmi arşın yüksekliğinde sıçrardı. "Günbed kerden", sıçramak anlamına gelir.

"Lügaz", lügatte fare deliği ve bilmece ma'nâlarınadır. Burada arslanın mağarası ve ini murâd olunur. Ya'ni, o erkek arslan ininden çıkıp havada deniz dalgası gibi yirmi arşın yüksekliğinde sıçrar idi. "Günbed kerden", sıçramak ma'nâsınadır.

3880. Pehlivan merdane ve korkusuz idi. Kızgın başlı arslan gibi arslanın önüne geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3880. Pehlivan mert ve korkusuz idi. Kızgın başlı aslan gibi aslanın önüne geldi.

3881. Kılıç ile vurdu ve onun başını yardı. Çabuk ay yüzlünün çadırı tarafına koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3881. Kılıç ile vurdu ve onun başını yardı. Çabuk ay yüzlünün çadırı tarafına koştu.

Pehlivan hemen kılıç ile aslanın başına vurdu ve onun başını yardı ve çabuk ay yüzlü cariyeye kavuşmak için cariyenin çadırı tarafına koştu.

Pehlivan hemen kılıç ile arslanın başına vurdu ve onun başını yardı ve çabuk ay yüzlü câriyeye kavuşmak için câriyenin çadırı tarafına koştu.

3882. Vaktaki kendini o câriyeye gösterdi, onun erkekliği öylece ayak üzre idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3882. Kendini o cariyeye gösterdiğinde, onun erkekliği öylece ayakta idi.

Yani, pehlivan çadırdan kıçı açık bir halde dışarı fırlamış ve aslanı öldürdükten sonra yine o halde çadıra geri dönmüştü. Kendisini o huri gibi olan cariyeye bu çıplak halde gösterdi ki, bu kadar korkunç bir olaydan sonra bile onun erkekliği, yani zekeri inmemişti.

Ya'ni, pehlivan çadırdan kıçı açık bir hâlde dışarıya fırlamış ve arslanı öldürdükten sonra yine o hâlde çadıra avdet etmiş idi. Vaktâki kendisini o hûrî gibi olan câriyeye bu çıplak hâlde gösterdi ki, bu kadar korkunç bir vak'adan sonra bile onun erkekliği ya'ni zekeri inmemiş idi.

3883. Öyle bir arslan ile cenkte çift oldu. Onun erkekliği ayak üzerinde kaldı ve yatmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3883. Öyle bir aslan ile savaşta eşleşti. Onun erkekliği ayakta kaldı ve yatmadı.

"Çâlış", savaş demektir. "Çüft geşten", beraber olmak demektir. Yani, pehlivan öyle müthiş bir aslan ile savaşta beraber olduğu hâlde, onun cinsel organı kalkmış bir hâlde kaldı ve inmedi.

“Çâlış”, cenk demektir. “Çüft geşten”, berâber olmak demektir. Ya’ni, pehlivan öyle müdhiş bir arslan ile cenkte berâber olduğu hâlde, onun zekeri kalkmış bir hâlde kaldı ve inmedi.

3884. O ay yüzlü olan cemâli latîf mahbûbe onun erkekliğinden taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3884. O ay yüzlü, latif güzellikteki sevgili, onun erkekliğine hayran kaldı.

Yani, cariye pehlivanın erkekliğini gördü, beğendi ve kendisinde de şehvet duygusu ortaya çıktı. İşte o şehvet duygusu zamanında derhal pehlivana nefsini teslim etti ve birleşmeyi kabul etti. O iki can, yani pehlivanın hayvani ruhu ile cariyenin hayvani ruhu, şehvet duygusundan derhal birleşti ve boşalma zevkinde bir araya geldi.

Ya’ni, câriye pehlivanın erkekliğini gördü, beğendi ve kendisinde de şehvet duygusu peydâ oldu. İşte o şehvet duygusu zamânında derhal pehlivana nefsini teslîm etti ve mukâreneti kabûl etti. O iki can ya’ni pehlivânın rûh-ı hayvânîsi ile câriyenin rûh-ı hayvânîsi şehvet duygusundan derhal birleşti ve zevk-i’inzâlde müttehid oldu.

3886. Bu iki canın birbiriyle ittisâlinden onlara gaybdan bir başka can erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3886. Bu iki canın birbiriyle birleşmesinden onlara gaybdan bir başka can ulaşır.

Yani, bu iki hayvani ruhun böyle şehvetle birbirine birleşmesinden onlara gayb âleminden ve izafî yokluk âleminden başka bir hayvani ruh ulaşır, o da onların çocuğu olur. Bilinmeli ki, bu iki hayvani ruhun şehvetle birbirine birleşmesi ya meşru ya da gayrimeşru olur. Gayrimeşru çocuk, bâtınen (içsel olarak) insanlık mertebesine yükselemez ve kalp cennetine giremez. Çünkü oluşumunun kaynağı bozuktur ve ilahi ruh üflenmesine uygun değildir. Bu sebeple o çocuk, eksik ve noksan bir meyve gibidir ve zânilerin cisimleşmiş bir günahıdır ve insan toplumu arasına bıraktıkları bir fesat aletidir. Bu sebeple Yüce Allah bütün dinlerde zinayı yasaklamıştır. Meşru birleşmeden hâsıl olan çocuk ise tamamen bunun aksidir ve terbiye edilirse bâtınen insanlık mertebesine yükselmesi mümkündür. Çünkü ilahi ruh üflenmesine uygundur.

Ya’ni, bu iki rûh-ı hayvânînin böyle şehvetle birbirine ittisâlinden onlara âlem-i gaybdan ve adem-i izâfî âleminden başka bir rûh-ı hayvânî erişir, o da onların çocuğu olur. Ma’lûmdur ki, bu iki rûh-ı hayvânînin şehvetle birbirine ittisâli ya meşrû’ veyâ gayr-i meşrû’ olur. Veled-i gayr-i meşrû’ bâtınen mertebe-i insâniyyete terakkî edemez ve kalb cennetine dâhil olamaz. Zîrâ menşe-i tekevvünü fâsiddir ve bozuktur; ve rûh-ı ilâhî nefhine sâlih değildir. Binâenaleyh o veled haşlak (خاشلاق) ve nâkıs bir meyve mesâbesindedir ve zânîlerin mücessem bir günâhıdır ve cem’iyyet-i beşeriyye arasına bıraktıkları bir fesâd âletidir. Bu sebeble Hak Teâlâ bütün dinlerde zinâyı men’ buyurmuştur. Cîmâ’-ı meşrû’dan hâsıl olan veled ise tamâmen bunun aksidir ve terbiye olunursa bâtınen insanlık mertebesine terakkîsi mümkündür. Zîrâ rûh-ı ilâhî nefhine sâlihdir.

3887. Eğer onun rahmeti cihetinden bir yol vurucu olmazsa, doğmaklık yolundan yüz gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3887. Eğer onun rahmeti yönünden bir yol kesici olmazsa, doğmaklık yolundan yüz gösterir.

"Ulûk", rahim anlamındadır. Şimdi, gerek meşru gerek gayrimeşru cinsel ilişkide, eğer kadının rahminde erkeğin meniye ait küçük canlılarını öldürecek "Çâliş", savaş demektir. "Cüft geşten", beraber olmak demektir. Yani, pehlivan öyle müthiş bir aslan ile savaşta beraber olduğu hâlde, onun cinsel organı kalkmış bir hâlde kaldı ve inmedi.

“Ulûk”, rahîm ma’nâsınadır. Şimdi gerek meşrû’ ve gerek gayr-i meşrû’ cîmâ’da, eğer kadının rahminde erkeğin huveynât-ı meneviyyesini öldürecek "Çâliş", cenk demektir. "Cüft geşten", beraber olmak demektir. Ya'ni, peh- livan öyle müdhiş bir arslan ile cenkte beraber olduğu hâlde, onun zekeri kalkmış bir hâlde kaldı ve inmedi.

3884. O ay yüzlü olan cemâli latif mahbube onun erkekliğinden taaccübde kaldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3884. O ay yüzlü, latif cemalli sevgili, onun erkekliğinden hayrete düştü.

3885. O zaman şehvet ile ona çift oldu. O iki can derhal müttehid oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3885. O zaman şehvet ile ona çift oldu. O iki can derhal birleşti.

Yani, cariye pehlivanın erkekliğini gördü, beğendi ve kendisinde de şehvet duygusu ortaya çıktı. İşte o şehvet duygusu zamanında derhal pehlivana nefsini teslim etti ve yakınlaşmayı kabul etti. O iki can, yani pehlivanın hayvani ruhu ile cariyenin hayvani ruhu, şehvet duygusundan derhal birleşti ve boşalma zevkinde bütünleşti.

Ya'ni, câriye pehlivanın erkekliğini gördü, beğendi ve kendisinde de şeh- vet duygusu peydâ oldu. İşte o şehvet duygusu zamânında derhal pehlivana nefsini teslîm etti ve mukāreneti kabûl etti. O iki can ya'ni pehlivânın rûh-ı hayvânîsi ile câriyenin rûh-ı hayvânîsi şehvet duygusundan derhal birleşti ve zevk-i inzâlde müttehid oldu.

3886. Bu iki canın birbiriyle ittisalinden onlara gaybdan bir başka can erişir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3886. Bu iki canın birbiriyle birleşmesinden onlara gaybdan başka bir can ulaşır.

Yani, bu iki hayvani ruhun şehvetle birbirine birleşmesinden onlara gayb âleminden ve izafî yokluk (adem-i izafî) âleminden başka bir hayvani ruh ulaşır, o da onların çocuğu olur. Bilinir ki, bu iki hayvani ruhun şehvetle birbirine birleşmesi ya meşru ya da gayrimeşru olur. Gayrimeşru çocuk, bâtınen insanlık mertebesine yükselemez ve kalp cennetine giremez. Çünkü oluşumunun kaynağı bozuktur ve ilahi ruh üflenmesine uygun değildir. Bu sebeple o çocuk, çürük ve eksik bir meyve gibidir; ve zina edenlerin cisimleşmiş bir günahıdır ve insan toplumu arasına bıraktıkları bir fesat aracıdır. Bu sebeple Yüce Allah bütün dinlerde zinayı yasaklamıştır. Meşru cinsel birleşmeden meydana gelen çocuk ise tamamen bunun aksidir ve terbiye edilirse bâtınen insanlık mertebesine yükselmesi mümkündür. Çünkü ilahi ruh üflenmesine uygundur.

Ya'ni, bu iki rûh-i hayvânînin böyle şehvetle birbirine ittisâlinden onlara âlem-i gaybdan ve adem-i izâfî âleminden başka bir rûh-i hayvânî erişir, o da onların çocuğu olur. Ma'lûmdur ki, bu iki rûh-i hayvânînin şehvetle bir- birine ittisâli ya meşrû' veyâ gayr-i meşrû' olur. Veled-i gayr-i meşrû' bâtı- nen mertebe-i insâniyyete terakkî edemez ve kalb cennetine dâhil olamaz. Zîrâ menşe-i tekevvünü fâsiddir ve bozuktur; ve rûh-i ilâhî nefhine sâlih de- ğildir. Binâenaleyh o veled haşlak (خلاق) ve nakıs bir meyve mesâbesin- dedir; ve zânîlerin mücessem bir günâhıdır ve cem'iyyet-i beşeriyye arasına bıraktıkları bir fesâd âletidir. Bu sebeble Hak Teâlâ bütün dinlerde zinâyı men' buyurmuştur. Cimâ'-ı meşrû'dan hâsıl olan veled ise tamâmen bunun aksidir ve terbiye olunursa bâtınen insanlık mertebesine terakkîsi mümkin- dir. Zîrâ rûh-i ilâhî nefhine sâlihdir.

3887. Eğer onun rahmeti cihetinden bir yol vurucu olmazsa, doğmaklık yolundan yüz gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3887. Eğer onun rahmeti yönünden bir yol kesici olmazsa, doğmaklık yolundan yüz gösterir.

"Ulûk", rahim anlamındadır. Şimdi, gerek meşru gerek gayrimeşru cinsel ilişkide, eğer kadının rahminde erkeğin meniye ait sıvılarını öldürecek bir madde bulunmazsa, izafî yokluktan gelecek olan o hayvanî ruh, doğum yolu olan vajinadan yüz gösterir ve şekil âleminde ve izafî varlık âleminde ortaya çıkar. Fakat meşru çocuk ebeveyni için rahmet ve gayrimeşru çocuk azap olur.

"Ulûk", rahim ma'nâsınadır. İmdi gerek meşrû' ve gerek gayr-i meşrû' ci- mâ'da, eğer kadının rahminde erkeğin huveynât-ı meneviyyesini öldürecek bir madde bulunmazsa, adem-i izâfiden gelecek olan o rûh-i hayvânî doğum yolu olan mehbilden yüz gösterir ve âlem-i sûrette ve vücûd-ı izâfî âleminde peyda olur. Fakat veled-i meşrû' ebeveyni için rahmet ve veled-i gayr-i meşrû' azâb olur.

3888. Her nerede iki kimse bir muhabbet yahud kîn ile cem' gelirse muhakkak üçüncü doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3888. Her nerede iki kişi bir sevgi yahut kin ile bir araya gelirse muhakkak üçüncü bir şey doğar.

Bu şerefli beyitte, maddî doğumdan manevî doğuma geçiş buyrulur. Yani, iki kişi bir yerde birbirleriyle karşılaştıkları zaman, ya birbirlerini severler yahut birbirlerine karşı kin beslerler. Sevgi ve kin, onların içlerinde yerleşmiş olan iki zıt anlamdan ibarettir. Fakat bu iki zıt anlamın ve fikrin misal âleminde birer suretleri vardır. Nasıl ki iman ve küfür, dille ve fiille ortaya konulsa da konulmasa da, onların misal âleminde birer suretleri vardır. İmanın sureti nur ve küfrün sureti ateştir; aynı şekilde ilmin sureti ışık ve aydınlık, cehaletin sureti ise zulmet ve karanlıktır. Bunun gibi sevginin ve kinin de misal âleminde iyi ve kötü suretleri vardır. Bu sebeple, bu iki zıt anlamı ve fikri taşıyan şahsiyetlerin sohbetinden yine misal âleminde üçüncü bir suret doğar. İşte bu sebepten ayet-i kerimede وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Doğrularla beraber olun!" diye emir buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîfde tevellüd-i sûrîden tevellüd-i ma'nevîye intikāl buyrulur. Ya'ni, iki kişi bir yerde birbirlerine mülâkî oldukları vakit, ya birbirlerine muhabbet ederler veyâhud yekdîğerine karşı kîn tutarlar. Muhabbet ve kin onların bâtınında merkûz olan iki zıd ma'nâdan ibarettir. Fakat bu iki zıd ma'nânın ve fikrin âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Nitekim îmân ve küfür lisanen ve fiilen izhâr edilse de edilmese de, onların âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Îmânın sûreti nûr ve küfrün sûreti nâr; ve kezâlik ilmin sûreti ziyâ ve aydınlık ve cehlin sûreti zulmet ve karanlıktır. Bunun gibi muhabbetin ve kînin de âlem-i misâlde iyi ve kötü sûretleri vardır. Binâenaleyh bu iki zıd ma'nâları ve fikirleri hâmil olan şahsiyetlerin musâhabetinden yine âlem-i misâlde üçüncü bir sûret doğar. İşte bu sebebden âyet-i kerimede وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olun!" diye emir buyrulmuştur.

3889. Fakat o sûretler gaybda doğar. Vaktaki o tarafa gidersin, nazarda görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. Fakat o suretler gaybda doğar. O tarafa gittiğin zaman, onları gözünle görürsün.

Fakat o suretler gaybda, yani misâl âleminde doğar ve dünya âleminde ve görünen âlemde görünmez. Misâl âlemi tarafına gittiğin zaman, onları misâlî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalp gözü açık olanlar o misâlî suretleri bu görünen âlemde de görürler. Perde ehli (hakikatleri göremeyenler) ise zahirî ölümden sonra berzah âleminde görürler; ve berzah âlemi ikidir: Birincisi, görünen âlemin üstündeki misâl âlemidir ki, bu dünyaya gelecek olan suretler önce orada ortaya çıkar. Buna "imkânî gayb" ve "imkânî misâl" ve "birinci misâl" derler; ve ikinci berzaha da "muhal gayb" ve "muhal misâl" ve "ikinci misâl" ve "imkânsız misâl" derler.

Fakat o sûretler gaybda ya'ni âlem-i misâlde doğar ve âlem-i dünyâda ve şehadette görünmez. Vaktâki âlem-i misâl tarafına gidersin, onları misâlî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalb gözü açık olanlar o suver-i misâliyye-yi bu âlem-i şehadette de görürler. Ehl-i hicâb ise sûrî ölümden sonra âlem-i berzahda görürler; ve âlem-i berzah ikidir: Birisi, âlem-i şehadetin fevkındeki âlem-i misâldir ki, bu dünyâya gelecek olan sûretler evvelâ orada zâhir olur. Buna "gayb-ı imkânî" ve "misâl-i imkânî" ve "misâl-i evvel" derler; ve ikinci berzaha da "gayb-i muhâlî" ve "misâl-i muhâlî" ve "misâl-i sânî" ve "misâl-i imtinâî" derler.

3890. O neticeler senin karînlerinden doğdu. Sakın her bir karînden çabuk şad [3896] olarak dönme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3890. O sonuçlar senin eşlerinden doğdu. Sakın her bir eşten çabucak sevinçli olarak dönme!

Bir madde bulunmazsa, izafî yokluktan gelecek olan o hayvanî ruh, doğum yolu olan rahimden yüz gösterir ve şekil âleminde ve izafî varlık âleminde ortaya çıkar. Fakat meşru çocuk ebeveyni için rahmet ve gayrimeşru çocuk azap olur.

bir madde bulunmazsa, adem-i izâfiden gelecek olan o rûh-i hayvânî doğum yolu olan mehbilden yüz gösterir ve âlem-i sûrette ve vücûd-ı izâfî âleminde peyda olur. Fakat veled-i meşrû' ebeveyni için rahmet ve veled-i gayr-i meşrû' azâb olur.

3888. Her nerede iki kimse bir muhabbet yahud kîn ile cem' gelirse muhakkak üçüncü doğar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3888. Her nerede iki kişi bir sevgi yahut kin ile bir araya gelirse muhakkak üçüncü bir şey doğar.

Bu şerefli beyitte, maddî doğumdan manevî doğuma geçiş buyrulur. Yani, iki kişi bir yerde birbirleriyle karşılaştıkları zaman, ya birbirlerini severler yahut birbirlerine karşı kin beslerler. Sevgi ve kin, onların içlerinde yerleşmiş olan iki zıt anlamdan ibarettir. Fakat bu iki zıt anlamın ve fikrin misal âleminde birer suretleri vardır. Nasıl ki iman ve küfür, dille ve fiille ortaya konulsa da konulmasa da, onların misal âleminde birer suretleri vardır. İmanın sureti nur ve küfrün sureti ateştir; aynı şekilde ilmin sureti ışık ve aydınlık, cehaletin sureti ise zulmet ve karanlıktır. Bunun gibi sevginin ve kinin de misal âleminde iyi ve kötü suretleri vardır. Bu sebeple, bu iki zıt anlamı ve fikri taşıyan şahsiyetlerin sohbetinden yine misal âleminde üçüncü bir suret doğar. İşte bu sebepten ayet-i kerimede وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) yani "Doğrularla beraber olun!" diye emir buyrulmuştur.

Bu beyt-i şerîfde tevellüd-i sûrîden tevellüd-i ma'nevîye intikāl buyrulur. Ya'ni, iki kişi bir yerde birbirlerine mülâkî oldukları vakit, ya birbirlerine muhabbet ederler veyâhud yekdîğerine karşı kîn tutarlar. Muhabbet ve kin onların bâtınında merkûz olan iki zıd ma'nâdan ibarettir. Fakat bu iki zıd ma'nânın ve fikrin âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Nitekim îmân ve küfür lisanen ve fiilen izhâr edilse de edilmese de, onların âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Îmânın sûreti nûr ve küfrün sûreti nâr; ve kezâlik ilmin sûreti ziyâ ve aydınlık ve cehlin sûreti zulmet ve karanlıktır. Bunun gibi muhabbetin ve kînin de âlem-i misâlde iyi ve kötü sûretleri vardır. Binâenaleyh bu iki zıd ma'nâları ve fikirleri hâmil olan şahsiyetlerin musâhabetinden yine âlem-i misâlde üçüncü bir sûret doğar. İşte bu sebebden âyet-i kerimede وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olun!" diye emir buyrulmuştur.

3889. Fakat o sûretler gaybda doğar. Vaktaki o tarafa gidersin, nazarda görürsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3889. Fakat o suretler gaybda doğar. Ne zaman ki o tarafa gidersin, gözle görürsün.

Fakat o suretler gaybda, yani misal âleminde doğar ve dünya âleminde ve şehadet âleminde görünmez. Ne zaman ki misal âlemi tarafına gidersin, onları misalî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalp gözü açık olanlar o misalî suretleri bu şehadet âleminde de görürler. Perde ehli ise zahirî ölümden sonra berzah âleminde görürler; ve berzah âlemi ikidir: Birincisi, şehadet âleminin üstündeki misal âlemidir ki, bu dünyaya gelecek olan suretler önce orada ortaya çıkar. Buna "imkânî gayb" ve "imkânî misal" ve "birinci misal" derler; ve ikinci berzaha da "muhalî gayb" ve "muhalî misal" ve "ikinci misal" ve "imkânsız misal" derler.

Fakat o sûretler gaybda ya'ni âlem-i misâlde doğar ve âlem-i dünyâda ve şehadette görünmez. Vaktāki âlem-i misâl tarafına gidersin, onları misâlî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalb gözü açık olanlar o suver-i misâliyye-yi bu âlem-i şehadette de görürler. Ehl-i hicâb ise sûrî ölümden sonra âlem-i berzahda görürler; ve âlem-i berzah ikidir: Birisi, âlem-i şehadetin fevkındeki âlem-i misâldir ki, bu dünyâya gelecek olan sûretler evvelâ orada zâhir olur. Buna "gayb-ı imkânî" ve "misâl-i imkânî" ve "misâl-i evvel" derler; ve ikinci berzaha da "gayb-i muhâlî" ve "misâl-i muhâlî" ve "misâl-i sânî" ve "misâl-i imtinâî" derler.

3890. O neticeler senin karînlerinden doğdu. Sakın her bir karînden çabuk şad [3896] olarak dönme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3890. O sonuçlar senin yakınlarından doğdu. Sakın her bir yakından çabuk sevinçli olarak dönme!

"Netâyic", neticenin çoğuludur; ve "netice", sözlükte "hayvan yavrusu"na denir. Burada "misâl âleminde doğan suretler" kastedilir. Yani, o misâl âlemindeki suretler senin yakınlarından ve arkadaşlarından doğdu. Sakın her bir sohbet ettiğin kimseden çabuk sevinçli ve memnun olarak kendi makamına ve yerine dönme! Yani örneğin sen birtakım kimseleri kâmil bir velî zannedip sohbetlerinde bulunursun. Halbuki onlar senin zannettiğin gibi değildir. Hakikatler ve marifetler adına sana birtakım yanlış fikirler verirler. Sen de onları öğrendim diye sevinir ve memnun olursun; ve o sakat fikirlerden misâl âleminde sana özgü olmak üzere birtakım suretler doğar ve misâl âlemine gittiğin zaman seni rahatsız ederler; ve bu suretler bazen sâlike rüya âleminde de açığa çıkar.

“Netâyic”, netîcenin cem’idir; ve “netîce”, lügatte “hayvan yavrusu”na derler. Burada “âlem-i misâlde doğan sûretler” murâd buyrulur. Ya’ni, o âlem-i misâldeki sûretler senin karînlerinden ve musâhiblerinden doğdu. Sa-kın her bir sohbet ettiğin kimselerden çabuk şâd ve memnûn olarak kendi makâmına ve mekânına dönme! Ya’ni meselâ sen birtakım kimseleri kâmil bir velî zannedip sohbetlerinde bulunursun. Halbuki onlar senin zannettiğin gibi değildir. Hakâyık ve maârif nâmına sana birtakım yanlış fikirler ilkâ ederler. Sen de onları öğrendim diye mesrûr ve memnûn olursun; ve o sakîm fikirlerden âlem-i misâlde sana mahsûs olmak üzere birtakım sûretler doğar ve âlem-i misâle gittiğin vakit seni iz’âc ederler; ve bu sûretler ba’zen sâlike rü’yâ âleminde de münkeşif olur.

3891. O mîkāta muntazır ol! Zürriyetlerin ilhâkını doğru bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3891. O belirlenmiş vakti bekle! Zürriyetlerin (nesillerin) sana katılmasını doğru bil!

Bu şerefli beyitte, Tûr Suresi'nde geçen "وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ" (Tûr, 52/21) yani "İman eden kimselerin zürriyetleri de iman ile onlara tabi oldular. Biz onların zürriyetlerini de onlara katarız" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu ayet-i kerimenin bâtınî (içsel) anlamını alıp cismanî (bedensel) zürriyetlerden ruhanî (manevî) zürriyetlere geçiş yapmışlardır. İki cismin cinsel birleşme ile birleşmesinden cismanî zürriyet meydana geldiği gibi, ruhların karşılaşmasından da ruhanî zürriyet meydana gelir. Yani, ey kişi, belirlenmiş vakti bekle ki, o vakit senin berzah âlemine (ölümden sonraki ara âlem) geçiş zamanındır. Bu ruhanî zürriyetlerin senin berzahî olan bedenine katılmasını doğru bil!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tûr’da olan وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ (Tûr, 52/21) ya’ni “Îmân eden kimselerin zürriyetleri de îmân ile onlara tâ-bi’ oldular. Biz onların zürriyetlerini de onlara ilhâk ederiz” âyet-i kerîmesi-ne işâret buyrulur. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu âyet-i kerîmenin ma’nâ-yı bâtınîsini alıp cismânî zürriyetlerden rûhânî zürriyetlere intikâl buyurmuşlar-dır. İki cismin cimâ’ ile ittihâdından zürriyet-i cismâniyye peydâ olduğu gibi rûhların telâkîsinden dahi zürriyet-i rûhâniyye peydâ olur. Ya’ni, ey kimse, vakt-i muayyenî bekle ki, o vakit senin âlem-i berzaha intikâlin zamânıdır. Bu zürriyât-ı rûhâniyyenin senin berzahî olan cismine ilhâkını doğru bil!

3892. Zîrâ amelden ve illetlerden doğmuşlardır. Her birinin sûreti ve nutku ve mekânı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3892. Çünkü amelden ve illetlerden doğmuşlardır. Her birinin şekli, sözü ve mekânı vardır.

"Talel", duvar temeli anlamına gelir; burada "mekân" anlamı kastedilmiştir. Bazı nüshalarda "kelel" geçmiştir, bu da "dil tutukluğu" demektir. O ruhanî zürriyetler amelden ve sebeplerden doğmuşlardır. Onlardan her birinin berzah âleminde bir şekli, bir sözü ve mekânı veya dilinin tutukluğu vardır. Burada "amel"den kastedilen, sadece görünen ameller değildir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 18. bölümünde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Nihayet bu amel namaz ve oruç değildir ve bunlar amelin şeklidir. Amel manevî ve bâtındadır. Nihayet Âdem devrinden beri tâ Mustafa devrine kadar." "Netâyic", neticenin çoğuludur; ve "netîce", lügatte "hayvan yavrusu"na denir. Burada "misal âleminde doğan şekiller" kastedilmiştir. Yani, o misal âlemindeki şekiller senin yakınlarından ve arkadaşlarından doğdu. Sakın her bir sohbet ettiğin kimselerden çabuk sevinip memnun olarak kendi makamına ve mekânına dönme! Yani meselâ sen birtakım kimseleri kâmil bir velî zannedip sohbetlerinde bulunursun. Halbuki onlar senin zannettiğin gibi değildir. Hakikatler ve marifetler adına sana birtakım yanlış fikirler telkin ederler. Sen de onları öğrendim diye sevinir ve memnun olursun; ve o sakat fikirlerden misal âleminde sana özgü olmak üzere birtakım şekiller doğar ve misal âlemine gittiğin zaman seni rahatsız ederler; ve bu şekiller bazen Hakk Yolcusu'na rüya âleminde de açığa çıkar.

“Talel”, duvar temeli ma’nâsınadır; burada “mekân” ma’nâsı murâd buy-rulur. Ba’zı nüshalarda “kelel” vâki’ olmuştur, “dil tutukluğu” demektir. O zürriyyât-ı rûhâniyye amelden ve sebeblerden doğmuşlardır. Onlardan her birinin âlem-i berzahda bir sûreti ve bir nutku ve mekânı veyâhud dilinin tu-tukluğu vardır. Burada “amel”den murâd, yalnız a’mâl-i zâhire değildir. Ni-tekim Fîhi Mâ Fîh’in 18. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: “Nihâyet bu amel namaz ve oruç değildir ve bunlar amelin sûretidir. Amel ma’nevî ve bâtındadır. Nihâyet devr-i Âdem’den beri tâ devr-i Mustafâ "Netâyic", neticenin cem'idir; ve "netîce", lügatte "hayvan yavrusu"na derler. Burada "âlem-i misâlde doğan sûretler" murâd buyrulur. Ya'ni, o âlem-i misâldeki sûretler senin karînlerinden ve musâhiblerinden doğdu. Sakın her bir sohbet ettiğin kimselerden çabuk şâd ve memnun olarak kendi makāmına ve mekânına dönme! Ya'ni meselâ sen birtakım kimseleri kâmil bir velî zannedip sohbetlerinde bulunursun. Halbuki onlar senin zannettiğin gibi değildir. Hakāyık ve maârif nâmına sana birtakım yanlış fikirler ilkā ederler. Sen de onları öğrendim diye mesrûr ve memnûn olursun; ve o sakîm fikirlerden âlem-i misâlde sana mahsûs olmak üzere birtakım sûretler doğar ve âlem-i misâle gittiğin vakit seni iz'âc ederler; ve bu sûretler ba'zen sâlike rü'yâ âleminde de münkeşif olur.

3891. O mîkāta muntazır ol! Zürriyetlerin ilhakını doğru bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3891. O belirlenmiş vakti bekle! Zürriyetlerin sana katılacağını doğru bil!

Bu şerefli beyitte, Tur Suresi'nde geçen "وَالَّذِينَ آمَنُوا واتبعتهم ذريتهم بإيمان الحقنا بهم ذريتهم" (Tur, 52/21) yani "İman eden kimselerin zürriyetleri de iman ile onlara tabi oldular. Biz onların zürriyetlerini de onlara katarız" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Cenab-ı Mevlânâ efendimiz bu ayet-i kerimenin bâtınî anlamını alıp, cismanî zürriyetlerden ruhanî zürriyetlere geçiş yapmışlardır. İki cismin cinsel birleşmeyle bir araya gelmesinden cismanî zürriyet meydana geldiği gibi, ruhların karşılaşmasından da ruhanî zürriyet meydana gelir. Yani, ey insan, belirlenmiş vakti bekle ki, o vakit senin berzah âlemine geçiş zamanındır. Bu ruhanî zürriyetlerin senin berzahî olan bedenine katılacağını doğru bil!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tur'da olan وَالَّذِينَ آمَنُوا واتبعتهم ذريتهم بإيمان الحقنا بهم ذريتهم (Tûr, 52/21) ya'ni "Îmân eden kimselerin zürriyetleri de îmân ile onlara tâbi' oldular. Biz onların zürriyetlerini de onlara ilhâk ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsini alıp cismânî zürriyetlerden rûhânî zürriyetlere intikāl buyurmuşlardır. İki cismin cimâ' ile ittihâdından zürriyet-i cismâniyye peyda olduğu gibi rûhların telâkîsinden dahi zürriyet-i rûhâniyye peyda olur. Ya'ni, ey kimse, vakt-i muayyeni bekle ki, o vakit senin âlem-i berzaha intikālin zamanıdır. Bu zürriyât-ı rûhâniyyenin senin berzahî olan cismine ilhâkını doğru bil!

3892. Zîrâ amelden ve illetlerden doğmuşlardır. Her birinin sûreti ve nutku ve mekânı vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3892. Çünkü amelden ve illetlerden doğmuşlardır. Her birinin şekli ve sözü ve mekânı vardır.

"Talel", duvar temeli anlamındadır; burada "mekân" anlamı kastedilmiştir. Bazı nüshalarda "kelel" geçmiştir, "dil tutukluğu" demektir. O ruhanî zürriyetler amelden ve sebeplerden doğmuşlardır. Onlardan her birinin berzah âleminde bir şekli ve bir sözü ve mekânı veya dilinin tutukluğu vardır. Burada "amel"den kastedilen, yalnız görünen ameller değildir. Nasıl ki Fîhi Mâ Fih'in 18. bölümünde Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Nihayet bu amel namaz ve oruç değildir ve bunlar amelin şeklidir. Amel manevî ve bâtındadır. Nihayet Âdem devrinden beri tâ Mustafa (a.s.) devrine kadar namaz ve oruç bu şekilde değildi, hâlbuki amel mevcuttu. Bu sebeple bu şekil amel değildir. Amel insanda bir manadır. Nasıl ki "Onda amel etti" dersin. Hâlbuki orada amelin şekli yoktur. Onda ancak bir mana vardır. Ve aynı şekilde "O adam filan şehirde âmildir" derler. Şekilde bir şey görmezler. Ona ait olan ameller vasıtasıyla "âmil" derler. Bu sebeple bu amel halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar o ameli zahirden ibaret zannederler. Eğer münafık bu amelin şeklini yerine getirirse ona asla faydası olmaz. Çünkü onda mana ve doğruluk ve iman yoktur."

"Talel", duvar temeli ma'nâsınadır; burada "mekân" ma'nâsı murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda "kelel" vâki' olmuştur, "dil tutukluğu" demektir. O zürriyyât-ı rûhâniyye amelden ve sebeblerden doğmuşlardır. Onlardan her birinin âlem-i berzahda bir sûreti ve bir nutku ve mekânı veyâhud dilinin tutukluğu vardır. Burada "amel"den murâd, yalnız a'mâl-i zâhire değildir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 18. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "Nihâyet bu amel namaz ve oruç değildir ve bunlar amelin sûretidir. Amel ma'nevî ve bâtındadır. Nihâyet devr-i Adem'den beri tâ devr-i Mustafa (a.s.) a kadar namaz ve oruç bu sûrette değil idi, halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. Nitekim "Onda amel etti" dersin. Halbuki orada amelin sûreti yoktur. Onda ancak bir ma'nâ vardır. Ve kezâ "O adam filân şehirde âmildir" derler. Sûrette bir şey görmezler. Ona taalluku olan a'mâl vâsıtasıyla "âmil" derler. Binâenaleyh bu amel halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar o ameli zâhirden ibâret zannederler. Eğer münafık bu amelin sûretini îfâ ederse ona aslâ fâidesi olmaz. Çünkü onda ma'nâ ve sıdk ve îmân yoktur."

3893. O latîf haclelerden onların sesi erişir. Derler ki: "Ey bizden gafil, haydi çabuk gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3893. O latif haclelerden onların sesi erişir. Derler ki: "Ey bizden gafil, haydi çabuk gel!"

"Hıcâl", "hacle"nin çoğuludur, "gelin ve güvey odası" demektir. Burada ruhanî mekân kastedilir. "Helâ" (هلا) Farsçada bir uyarı kelimesidir, "uyanık ol!" anlamına gelir; Arapçada ise at sürmek için çıkarılan sestir. Türkçede "haydi!" sesine karşılık gelir. Burada iki anlam da uygundur. Yani, o ruhanî zürriyetler (ruhanî nesiller) kendilerine özgü olan latif ruhanî mekânlardan sahiplerine hitap edip derler ki: "Ey bedenin yoğunluğundan dolayı bizden gafil olan kimse, uyanık ol veyahut haydi çabuk bizim tarafımıza gel!" "Teâl", Arapçada "gel!" demektir.

"Hıcâl", "hacle"nin cem'idir, "gelin ve güveği odası." Burada mekân-ı rûhânî murâd buyrulur. "Helâ" (هلا) Fârisî'de kelime-i tenbîhdir, "âgâh ol!" ma'nâsına; ve Arabî'de at sürmek için çıkarılan sadâdır. Türkçe'de "haydi!" sadâsına mukābildir. Burada iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye kendilerine mahsûs olan latîf emkine-i rûhâniyyeden sâhiblerine hitâb edip derler ki: "Ey kesâfet-i cismâniyyeden dolayı bizden gāfil olan kimse, âgâh ol veyahud haydi çabuk bizim tarafımıza gel!" "Teâl", Arapça'da "gel!" demektir.

3894. "Erkeğin ve kadının canı gaybda muntazırdır. Senin yavaş yavaşın nedir? Pek çabuk adım at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3894. "Erkeğin ve kadının canı gaybda beklemektedir. Senin yavaş yavaşın nedir? Pek çabuk adım at!"

"Mûl mûl", yavaş yavaş demektir. "Gâm", adım anlamına gelir. Yani, o ruhanî zürriyetler (ruhsal nesiller) derler ki: "Ey kişi, senden önce berzah âlemine (ölüm sonrası geçiş âlemi) intikal etmiş olan erkeklerin ve kadınların ruhları seni bekliyorlar; sen ise o yoğun ve karanlık olan dünya hayatına yapışıp kaldın ve bu latif âleme gelmek için duraklama fikrindesin. Senin bu yavaş yavaş demen nedir? Bu tarafa pek çabuk adım at!"

“Mûl mûl", yavaş yavaş! "Gâm", adım ma'nâsınadır. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye derler ki: "Ey kimse, senden evvel âlem-i berzaha intikāl etmiş olan erkeklerin ve kadınların rûhları seni bekliyorlar; sen ise o kesîf ve muzlim olan hayât-ı dünyeviyyeye yapışıp kaldın ve bu âlem-i latîfe gelmek için tevakkuf fikrindesin. Senin bu yavaş yavaş demen nedir? Bu tarafa pek çabuk adım at!"

3895. O, yalancı sabahtan dolayı yolu kaybetti. O, senin gibi ayran çömleğine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3895. O, yalancı sabahtan dolayı yolu kaybetti. O, senin gibi ayran çömleğine düştü.

"Subh-i dürûğ", yalancı sabah demektir ki, doğu ufkunda görünen hafif bir aydınlıktır ve çok çabuk kaybolur; ve yolcular sabah oldu zannıyla yola çıktıkları zaman, namaz ve oruç bu şekilde değildi, hâlbuki amel (ibadet) mevcuttu. Bu sebeple bu şekil amel değildir. Amel, insanda bir anlamdır. Nasıl ki "Onda amel etti" dersin. Hâlbuki orada amelin şekli yoktur. Onda ancak bir anlam vardır. Ve aynı şekilde "O adam filan şehirde âmildir (iş yapandır)" derler. Şekilde bir şey görmezler. Ona ait olan ameller vasıtasıyla "âmil" derler. Bu sebeple bu amel, halkın anladığı şeyden başkadır. Onlar o ameli sadece görünenden ibaret zannederler. Eğer münafık bu amelin şeklini yerine getirirse ona asla faydası olmaz. Çünkü onda anlam ve doğruluk ve iman yoktur.

"Subh-i dürûğ", subh-i kâzibdir ki, ufk-ı şarkîde zâhir olan hafif bir aydınlıktır ve pek çabuk zâil olur; ve yolcular sabah oldu zannıyla yola çıktıkları va- (a.s.) a kadar namaz ve oruç bu sûrette değil idi, halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. Nitekim "Onda amel etti" dersin. Halbuki orada amelin sûreti yoktur. Onda ancak bir ma'nâ vardır. Ve kezâ "O adam filân şehirde âmildir" derler. Sûrette bir şey görmezler. Ona taalluku olan a'mâl vâsıtasıyla "âmil" derler. Binâenaleyh bu amel halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar o ameli zâhirden ibâret zannederler. Eğer münafık bu amelin sûretini îfâ ederse ona aslâ fâidesi olmaz. Çünkü onda ma'nâ ve sıdk ve îmân yoktur."

3893. O latîf haclelerden onların sesi erişir. Derler ki: "Ey bizden gafil, haydi çabuk gel!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3893. O latif haclelerden onların sesi erişir. Derler ki: "Ey bizden gafil, haydi çabuk gel!"

"Hıcâl", "hacle"nin çoğuludur, "gelin ve güvey odası" demektir. Burada ruhanî mekân kastedilir. "Hela" (هلا) Farsçada bir uyarı kelimesidir, "uyanık ol!" anlamına gelir; Arapçada ise at sürmek için çıkarılan sestir. Türkçede "haydi!" sesine karşılık gelir. Burada iki anlam da uygundur. Yani, o ruhanî zürriyetler kendilerine özgü latif ruhanî mekânlardan sahiplerine hitap edip derler ki: "Ey bedensel yoğunluktan dolayı bizden gafil olan kimse, uyanık ol yahut haydi çabuk bizim tarafımıza gel!" "Teâl", Arapçada "gel!" demektir.

"Hıcâl", "hacle"nin cem'idir, "gelin ve güveği odası." Burada mekân-ı rûhânî murâd buyrulur. "Hela" (هلا) Fârisî'de kelime-i tenbîhdir, "âgâh ol!" ma'nâsına; ve Arabî'de at sürmek için çıkarılan sadâdır. Türkçe'de "haydi!" sadâsına mukābildir. Burada iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye kendilerine mahsûs olan latîf emkine-i rûhâniyyeden sâhiblerine hitâb edip derler ki: "Ey kesâfet-i cismâniyyeden dolayı bizden gāfil olan kimse, âgâh ol veyâhud haydi çabuk bizim tarafımıza gel!" "Teâl", Arapça'da "gel!" demektir.

3894. "Erkeğin ve kadının canı gaybda muntazırdır. Senin yavaş yavaşın nedir? Pek çabuk adım at!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3894. "Erkeğin ve kadının canı gaybda beklemektedir. Senin yavaş yavaşın nedir? Pek çabuk adım at!"

"Mûl mûl", yavaş yavaş demektir. "Gâm", adım anlamına gelir. Yani, o ruhanî zürriyetler (ruhsal nesiller) derler ki: "Ey kişi, senden önce berzah âlemine (ölüm sonrası geçiş âlemi) intikal etmiş olan erkeklerin ve kadınların ruhları seni bekliyorlar; sen ise o yoğun ve karanlık olan dünya hayatına yapışıp kaldın ve bu latif âleme gelmek için duraklama fikrindesin. Senin bu yavaş yavaş demen nedir? Bu tarafa pek çabuk adım at!"

“Mûl mûl", yavaş yavaş! "Gâm", adım ma'nâsınadır. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye derler ki: "Ey kimse, senden evvel âlem-i berzaha intikāl etmiş olan erkeklerin ve kadınların rûhları seni bekliyorlar; sen ise o kesîf ve muzlim olan hayât-ı dünyeviyyeye yapışıp kaldın ve bu âlem-i latîfe gelmek için tevakkuf fikrindesin. Senin bu yavaş yavaş demen nedir? Bu tarafa pek çabuk adım at!"

3895. O, yalancı sabahtan dolayı yolu kaybetti. O, senin gibi ayran çömleğine düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3895. O, yalancı sabahtan dolayı yolu kaybetti. O, senin gibi ayran çömleğine düştü.

"Subh-i dürûğ", yalancı sabah demektir ki, doğu ufkunda görünen hafif bir aydınlıktır ve çok çabuk kaybolur; ve yolcular sabah oldu zannıyla yola çıktıkları zaman, tekrar karanlık bastığında yollarını kaybederler. Şerefli beyitte cariyenin mecazî olan güzelliği yalancı sabaha ve cariyenin bedeni de ayran kâsesine benzetilmiştir. Yani pehlivan, cariyenin yalancı sabah mesabesindeki güzelliğine tutulup Hakk'ın gerçek güzelliğinden perdelenerek yolunu kaybetmiş ve bir sinek gibi ayran kâsesi mesabesindeki cariyenin bedenine dalmıştır.

"Subh-i dürûğ", subh-i kâzibdir ki, ufk-ı şarkîde zâhir olan hafif bir aydınlıktır ve pek çabuk zâil olur; ve yolcular sabah oldu zannıyla yola çıktıkları va- kit, tekrar karanlık basınca yollarını kaybederler. Beyt-i şerîfde câriyenin me-câzî olan güzelliği subh-i kâzibe ve câriyenin cismi de ayran kâsesine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni pehlivan câriyenin subh-i kâzib mesâbesinde olan güzel-liğine meftûn olup cemâl-i hakîkî-i Hak'tan hicâba düşerek yolunu kaybetmiş ve bir sinek gibi ayran kâsesi mesâbesinde olan câriyenin cismine dalmıştır.

## O seraskerin yaptığı o hıyânetten peşîmân olması ve o câriyeye vâki' olan şeyden halîfeye ifşâ etmesin diye yemîn vermesidir

3896. Birkaç gün onun üzerine oldu. Ondan sonra o ağır cürümden pişman oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3896. Birkaç gün onun üzerine oldu. Ondan sonra o ağır suçtan pişman oldu.

Yani, pehlivan Mısır'a ulaşıncaya kadar yolda birkaç gün cariye ile ilişki içinde oldu. Ne zaman ki sürekli cinsel ilişki üzerine şehveti söndü, ondan sonra halifeye karşı yaptığı o ağır suçtan pişman oldu ve artık saldırıyı tekrar etmedi.

Ya'ni, pehlivan Mısır'a vâsıl oluncaya kadar yolda birkaç gün câriye ile muâmele üzerine oldu. Vaktâki cimâ'-ı mütevâlî üzerine şehveti söndü, ondan sonra halîfeye karşı yaptığı o ağır suçtan pişman oldu ve artık taarruzu tekrar etmedi.

3897. Ona, “Ey güneş yüzlü, halîfeye bu olan şeyden bir işâret söyleme!” diye yemîn verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3897. Ona, “Ey güneş yüzlü, halîfeye bu olan şeyden bir işâret söyleme!” diye yemin verdi.

Pehlivan, cariyeye, “Ey güneş yüzlü sevgili, sakın halîfeye benim sana olan taarruzumdan bir işaret ile bile bir şey söyleme!” diye yemin ettirdi.

Pehlivan câriyeye, “Ey güneş yüzlü mahbûbe, sakın halîfeye benim sana olan taarruzumdan bir işâret ile bile bir şey söyleme!” diye and verdi ve yemîn ettirdi.

3898. Vaktâki halîfe onu gördü, sarhoş oldu. Binâenaleyh onun dahi leğeni damdan düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3898. Halife onu görünce sarhoş oldu. Bu sebeple onun da leğeni damdan düştü.

Kitapta, tekrar karanlık basınca yollarını kaybederler. Şerefli beyitte cariyenin mecazî olan güzelliği yalancı şafağa ve cariyenin cismi de ayran kâsesine benzetilmiştir. Yani pehlivan, cariyenin yalancı şafak mesabesindeki güzelliğine tutulup Hak'ın gerçek güzelliğinden perdelenerek yolunu kaybetmiş ve bir sinek gibi ayran kâsesi mesabesindeki cariyenin cismine dalmıştır.

kit, tekrar karanlık basınca yollarını kaybederler. Beyt-i şerîfde câriyenin mecâzî olan güzelliği subh-i kâzibe ve câriyenin cismi de ayran kâsesine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni pehlivan câriyenin subh-i kâzib mesâbesinde olan güzelliğine meftûn olup cemâl-i hakîkî-i Hak'tan hicâba düşerek yolunu kaybetmiş ve bir sinek gibi ayran kâsesi mesâbesinde olan câriyenin cismine dalmıştır.

## O seraskerin yaptığı o hiyânetten peşîmân olması ve o câriyeye vâki' olan şeyden halîfeye ifşa etmesin diye yemîn vermesidir

3896. Birkaç gün onun üzerine oldu. Ondan sonra o ağır cürümden pişman oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3896. Birkaç gün onun üzerine oldu. Ondan sonra o ağır suçtan pişman oldu.

Yani, pehlivan Mısır'a ulaşıncaya kadar yolda birkaç gün cariye ile ilişki içinde oldu. Ne zaman ki sürekli cinsel ilişki üzerine şehveti söndü, ondan sonra halifeye karşı yaptığı o ağır suçtan pişman oldu ve artık saldırıyı tekrar etmedi.

Ya'ni, pehlivan Mısır'a vâsıl oluncaya kadar yolda birkaç gün câriye ile muâmele üzerine oldu. Vaktâki cimâ'-ı mütevâlî üzerine şehveti söndü, ondan sonra halîfeye karşı yaptığı o ağır suçtan pişman oldu ve artık taarruzu tekrar etmedi.

3897. Ona, "Ey güneş yüzlü, halîfeye bu olan şeyden bir işaret söyleme!" diye yemîn verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3897. Ona, "Ey güneş yüzlü, halîfeye bu olan şeyden bir işaret söyleme!" diye yemin verdi.

Pehlivan, cariyeye, "Ey güneş yüzlü sevgili, sakın halifeye benim sana olan taarruzumdan bir işaret ile bile bir şey söyleme!" diye yemin ettirdi.

Pehlivan câriyeye, "Ey güneş yüzlü mahbûbe, sakın halîfeye benim sana olan taarruzumdan bir işaret ile bile bir şey söyleme!" diye and verdi ve yemîn ettirdi.

3898. Vaktaki halife onu gördü, sarhoş oldu. Binâenaleyh onun dahi leğeni damdan düştü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3898. Halife onu gördüğü zaman sarhoş oldu. Bu sebeple onun da leğeni damdan düştü.

"Taşt ez bâm üftâden" (damdan leğenin düşmesi), Fars kinayelerinden olup kötü şöhretin yayılmasına işarettir. Yani, halifenin cariyeye âşık olup onu savaş yoluyla Musul'dan getirttiği haberi etrafa yayıldı ve halk onu ayıpladı.

"Taşt ez bâm üftâden", kinâyât-ı Acem'den olup "damdan leğenin düşmesi", kötü nâmının şâyi' olmasına kinâyedir. Ya'ni, halîfenin câriyeye âşık olup harben Musul'dan celbettiği haberi etrâfa yayıldı ve halk onu ta'yîb etti.

3899. Onu vasfettiğinden yüz kadar gördü. Görülmüş ise, ne vakit işitilmişin mânendi oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3899. Onu vasfettiğinden yüz kadar gördü. Görülmüş ise, ne vakit işitilmişin mânendi oldu?

Halife cariyeyi görünce o cariyenin güzelliğini, gammazın vasfettiği güzellikten yüz mertebe fazla gördü. Çünkü görmekle işitmek arasında çok fark vardır. Görülmüş olan şey işitilmiş olan şeye benzemez. Beyit: "Derviş sözünü görülmüşten söyler. Avam ise işitilmiş olan şeyden bahseder."

Halîfe câriyeyi görünce o câriyenin güzelliğini gammâzın vasfettiği güzellikten yüz mertebe gördü. Zîrâ görmekle işitmek arasında çok fark vardır. Görülmüş olan şey işitilmiş olan şeye benzemez. Beyt: "Derviş sözünü görülmüşten söyler. Avâm ise işitilmiş olan şeyden bahseder."

3900. Vasıf akıl gözü için tasvîrdir. Süreti, kulağın layıkı değil, gözün layıkı bil! [3906]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3900. Vasıf, akıl gözü için bir tasvirdir. Onun suretini, kulağın layıkı değil, gözün layıkı bil!

Yani, görülmeyen bir şeyin tavsifi, akıl gözünün görmesi için yapılan bir tasvirdir. Bu tavsifi kulak dinler ve akıl gözü bu tavsiften meydana gelen hayalî sureti görür. Bu hayalî tasviri idrak etmede cisim gözünün asla ilgisi yoktur. Cisim gözü ancak hissedilen suretleri görür. Kulağın dahi bu hissedilen suret ile ilgisi yoktur. Bu sebeple, bu tavsif üzere akıl gözünde beliren hayalî suret aslına uygun olmaz. Fakat tavsif olunan şeyin aslı ortaya çıkıp göz onu gördüğü zaman o hayalî suret kaybolur ve kesin bilgi (yakîn) elde edilir. Böyle olunca işitme ve dinleme görme gibi değildir.

Ya'ni, görülmeyen bir şeyin tavsifi akıl gözünün görmesi için yapılan bir tasvîrdir. Bu tavsîfi kulak dinler ve akıl gözü bu tavsîfden peydâ olan sûret-i hayâliyyeyi görür. Bu tasvîr-i hayâlîyi idrâkde cisim gözünün aslâ alâkası yoktur. Cisim gözü ancak suver-i hissiyyeyi görür. Kulağın dahi bu sûret-i hissiyye ile alâkası yoktur. Binâenaleyh bu tavsîf üzere akıl gözünde zâhir olan sûret-i hayâliyye aslına mutâbık olmaz. Fakat tavsîf olunan şeyin aslı zahir olup göz onu gördüğü vakit o sûret-i hayâliyye zâil ve yakîn hâsıl olur. Böyle olunca işitme ve dinleme görme gibi değildir.

3901. Bir adam bir söz biliciden, "Ey iyi sözlü, hak ve bâtıl nedir?" diye sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3901. Bir adam bir bilgeden, "Ey güzel sözlü, hak ve bâtıl nedir?" diye sordu.

3902. Kulağını tuttu ve dedi: "Bu, bâtıldır, göz haktır ve ona yakîn hasıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3902. Kulağını tuttu ve dedi: "Bu, bâtıldır, göz haktır ve ona yakîn hasıldır."

Yani, bir kimse söz bilen bir bilgeden "Hak ve bâtıl nedir?" diye sordu. O bilge de kulağını tutup sorana göstererek: "Bu bâtıldır!" Yani kulaktan işitilen sözler şüphe ve tereddütten uzak olmadığından bâtıldır ve eğridir; ve gözün gördüğü şeylerde şüphe ve tereddüt bulunmadığından "Göz haktır ve doğrudur; ve gözün gördüğü şeylerde kesin bilgi (yakîn) oluşur." Örneğin bir kimse birisinden bir "Taşt ez bâm üftâden" (damdan leğenin düşmesi), Acem kinayelerinden olup kötü namının yayılmasına kinayedir. Yani, halifenin cariyeye âşık olup onu zorla Musul'dan getirttiği haberi etrafa yayıldı ve halk onu ayıpladı.

Ya'ni, bir kimse söz bilen bir hakîmden "Hak ve bâtıl nedir?" diye sordu. O hakîm dahi kulağını tutup sâile göstererek: "Bu bâtıldır!" Ya'ni kulaktan işitilen sözler şek ve şübheden ârî olmadığından bâtıldır ve eğridir; ve gözün gördüğü şeylerde şek ve şübhe bulunmadığından "Göz haktır ve doğrudur; ve gözün gördüğü şeylerde yakîn hâsıldır." Meselâ bir kimse birisinden bir "Taşt ez bâm üftâden", kinâyât-ı Acem'den olup "damdan leğenin düşmesi", kötü nâmının şâyi' olmasına kinâyedir. Ya'ni, halîfenin câriyeye âşık olup harben Musul'dan celbettiği haberi etrâfa yayıldı ve halk onu ta'yîb etti.

3899. Onu vasfettiğinden yüz kadar gördü. Görülmüş ise, ne vakit işitilmişin mânendi oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3899. Onu vasfettiğinden yüz kadar gördü. Görülmüş ise, ne vakit işitilmişin mânendi oldu?

Halife cariyeyi görünce o cariyenin güzelliğini, gammazın vasfettiği güzellikten yüz mertebe fazla gördü. Çünkü görmekle işitmek arasında çok fark vardır. Görülmüş olan şey işitilmiş olan şeye benzemez. Beyit: "Derviş sözünü görülmüşten söyler. Avam ise işitilmiş olan şeyden bahseder."

Halîfe câriyeyi görünce o câriyenin güzelliğini gammâzın vasfettiği güzellikten yüz mertebe gördü. Zîrâ görmekle işitmek arasında çok fark vardır. Görülmüş olan şey işitilmiş olan şeye benzemez. Beyt: "Derviş sözünü görülmüşten söyler. Avâm ise işitilmiş olan şeyden bahseder."

3900. Vasıf akıl gözü için tasvîrdir. Süreti, kulağın layıkı değil, gözün layıkı bil! [3906]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3900. Vasıf, akıl gözü için bir tasvirdir. Şeklini, kulağın layığı değil, gözün layığı bil!

Yani, görülmeyen bir şeyin tavsifi, akıl gözünün görmesi için yapılan bir tasvirdir. Bu tavsifi kulak dinler ve akıl gözü bu tavsiften meydana gelen hayalî sureti görür. Bu hayalî tasviri idrak etmede cisim gözünün asla ilgisi yoktur. Cisim gözü ancak hissedilen suretleri görür. Kulağın dahi bu hissedilen suret ile alakası yoktur. Buna göre, bu tavsif üzerine akıl gözünde beliren hayalî suret aslına uygun olmaz. Fakat tavsif olunan şeyin aslı ortaya çıkıp göz onu gördüğü vakit o hayalî suret kaybolur ve kesin bilgi (yakîn) elde edilir. Böyle olunca işitme ve dinleme görme gibi değildir.

Ya'ni, görülmeyen bir şeyin tavsifi akıl gözünün görmesi için yapılan bir tasvîrdir. Bu tavsîfi kulak dinler ve akıl gözü bu tavsîfden peyda olan sûret-i hayâliyyeyi görür. Bu tasvîr-i hayâlîyi idrâkde cisim gözünün aslâ alâkası yoktur. Cisim gözü ancak suver-i hissiyyeyi görür. Kulağın dahi bu sûret-i hissiyye ile alakası yoktur. Binâenaleyh bu tavsîf üzere akıl gözünde zâhir olan sûret-i hayâliyye aslına mutâbık olmaz. Fakat tavsîf olunan şeyin aslı zahir olup göz onu gördüğü vakit o sûret-i hayâliyye zâil ve yakîn hâsıl olur. Böyle olunca işitme ve dinleme görme gibi değildir.

3901. Bir adam bir söz biliciden, "Ey iyi sözlü, hak ve bâtıl nedir?" diye sordu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3901. Bir adam bir bilgeden, "Ey güzel sözlü, hak ve bâtıl nedir?" diye sordu.

3902. Kulağını tuttu ve dedi: "Bu, bâtıldır, göz haktır ve ona yakîn hasıldır."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3902. Kulağını tuttu ve dedi: "Bu, bâtıldır, göz haktır ve ona yakîn hasıldır."

Yani, bir kimse söz bilen bir bilgeden "Hak ve bâtıl nedir?" diye sordu. O bilge de kulağını tutup sorana göstererek: "Bu bâtıldır!" Yani kulaktan işitilen sözler şüphe ve tereddütten uzak olmadığından bâtıldır ve eğridir; ve gözün gördüğü şeylerde şüphe ve tereddüt bulunmadığından "Göz haktır ve doğrudur; ve gözün gördüğü şeylerde kesin bilgi (yakîn) oluşur." Örneğin bir kimse birisinden bir olayı dinlese, o olayın öyle cereyan ettiğine inanır. Fakat başka birisi gelip "Hayır, o olay öyle değildir, böyledir!" dese, derhal bir şüphe oluşur. Fakat bir kimse o olayı gözleriyle görse, hiçbir kimse o olay hakkında ona şüphe ve tereddüt veremez.

Ya'ni, bir kimse söz bilen bir hakîmden "Hak ve bâtıl nedir?" diye sordu. O hakîm dahi kulağını tutup sâile göstererek: "Bu bâtıldır!" Ya'ni kulaktan işitilen sözler şek ve şübheden ârî olmadığından bâtıldır ve eğridir; ve gözün gördüğü şeylerde şek ve şübhe bulunmadığından "Göz haktır ve doğrudur; ve gözün gördüğü şeylerde yakîn hâsıldır." Meselâ bir kimse birisinden bir vak'ayı dinlese, o vak'anın öyle cereyân ettiğine kāni' olur. Fakat dîğer birisi gelip "Hayır, o vak'a öyle değildir, böyledir!" dese, derhal bir şübhe hâsıl olur. Fakat bir kimse o vak'ayı gözleriyle görse, hiçbir kimse o vak'a hakkında ona şek ve şübhe ilkā edemez.

3903. O nisbet ile bunun önünde bâtıl geldi. Ey emîn, ekser sözler nisbettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3903. O bağıntı ile bunun önünde bâtıl geldi. Ey emin, çoğu sözler bağıntıdır.

O işitmek, bu görmek önünde bâtıl ve eğri geldi. Ey müşâhedesinden emin olan kimse, sözlerin çoğu kulağa nispetle söylenir ve işitmekten ve dinlemekten meydana gelir. Bu sebeple çoğunlukla hakikate aykırı olur. Örneğin Bağdat şehrini görmemiş olan bir kimse onun tarif ve tavsifini işitir ve bu tarif ve tavsiften onun zihninde bir şekil belirir; ne zaman ki Bağdat'a gider, şehir onun zihninde tasavvur ettiği şekilden bambaşka bir hâlde ortaya çıkar. Buna göre görmeye nispetle işitmek bâtıl olur.

"Bilinmeli ki, kulak kendi zâtında bâtıl değildir. Çünkü ondan sesler ilmi meydana gelir; ve seslerin müşâhedesi ancak bu işitmek iledir. İşitilen şeylere karinelerin (delillerin) eklenmesinden sonra onların doğruluğuna kalp için kesin bilgi meydana gelir. Nasıl ki Allah kelâmının ve Resûlullah kelâmının ve tevatür ehlinin kelâmının işitilmesinden kesin bilgi meydana gelir. Ancak göz açısından müşâhedesi önemli olan şeyleri görmek ve müşâhede etmek lazımdır ki, ayne'l-yakîn (gözle görerek elde edilen kesin bilgi) mertebesi varlığa gelsin. Buna göre bu itibarla kulak göze nispetle değersiz olur." (Bahru'l-Ulûm şerhinden özet)

O işitmek, bu görmek önünde bâtıl ve eğri geldi. Ey müşâhedesinden emîn olan kimse, sözlerin çoğu kulağa nisbetle söylenir ve işitmekten ve dinlemekten hâsıl olur. Bu sebeble ekseriyâ hilâf-ı hakîkat olur. Meselâ Bağdâd şehrini görmemiş olan bir kimse onun ta'rîf ve tavsîfini işitir ve bu ta'rîf ve tavsîfden onun zihninde bir sûret peyda olur; vaktâki Bağdâd'a gider, şehir onun zihninde tasavvur ettiği sûretten bambaşka bir hâlde zâhir olur. Binâenaleyh görmeye nisbetle işitmek bâtıl olur.

“Ma'lum olsun ki, kulak kendi zâtında bâtıl değildir. Zîrâ ondan ilm-i esvât hâsıl olur; ve müşâhede-i esvât ancak bu işitmek iledir. İşitilen şeylere karînelerin inzimâmından sonra onların sıdkına kalb için yakîn peyda olur. Nitekim kelâmullâhın ve kelâm-ı Resûlullâh'ın ve kelâm-ı ehl-i tevâtürün istimâ'ından ilm-i yakîn peyda olur. Velâkin göz cihetinden müşâhedesi mühim olan şeyleri görmek ve müşâhede etmek lâzımdır ki, ayne'l-yakîn mertebesi vücûda gelsin. Binâenaleyh bu i'tibâr ile kulak göze nisbetle nâçîz olur." (Bahru'l-Ulûm şerhinden hulâsa)

3904. Yarasa gerçi güneşten ihticab etti, güneşin hayalinden mahcûb değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3904. Yarasa gerçi güneşten perdelendi, güneşin hayalinden perdelenmiş değildir.

Örneğin, yarasa kuşunun güneşi görmeye tahammülü olmadığından, gecenin karanlığıyla güneşten perde arkasındadır. Ancak güneşin hayalinden perde arkasında değildir. Güneşin hayalini kendi zihninde gözlemler. Burada "yarasa"dan kastedilen, Hakk'ın zâtî güzelliğini gözlemlemeye dayanamayan kimselerdir ki, onlar gözlem ehli olan yüce evliyanın yüksek açıklamalarını işittikleri zaman zihinlerinde hayalî bir suret belirir ve o hayalî sureti zâtî güzellik ile kıyaslarlar; ve hayal kulak cihetinden doğar. Bu sebeple kulak tamamen bâtıl olmaz. Lakin onun bâtıllığı göze ve gözleme nispetle olur. Çünkü hayal her ne kadar istenilen şeyin kendisi değilse de, istenilen şeye ulaşmanın kılavuzu olur. Bir olayı dinlese, o olayın öyle cereyan ettiğine inanır. Fakat başka birisi gelip "Hayır, o olay öyle değildir, böyledir!" dese, derhal bir şüphe oluşur. Fakat bir kimse o olayı gözleriyle görse, hiçbir kimse o olay hakkında ona şüphe ve tereddüt veremez.

Meselâ yarasa kuşunun güneşi görmeğe tahammülü olmadığından gecenin zulmetiyle güneşten perde arkasındadır. Velâkin güneşin hayâlinden perde arkasında değildir. Güneşin hayalini kendi zihninde müşâhede eder. Burada "yarasa"dan murâd, Hakk'ın cemâl-i zâtîsini müşâhedeye mütehammil olmayan kimselerdir ki, onlar müşâhede ehli olan evliyâ-i kirâmın beyânât-ı aliyyelerini işittikleri vakit zihinlerinde bir sûret-i hayâliyye peyda olur ve o sûret-i hayaliyyeyi cemâl-i zâtî kıyâs ederler; ve hayal kulak cihetinden mütevellid olur. Binâenaleyh kulak bâtıl-ı mahz olmaz. Lâkin onun butlânı göze ve müşâhedeye nisbetle olur. Zîrâ hayâl her ne kadar matlûbun kendi değil ise de matlûba vusûlün kılavuzu olur. vak'ayı dinlese, o vak'anın öyle cereyân ettiğine kāni' olur. Fakat dîğer birisi gelip "Hayır, o vak'a öyle değildir, böyledir!" dese, derhal bir şübhe hâsıl olur. Fakat bir kimse o vak'ayı gözleriyle görse, hiçbir kimse o vak'a hakkında ona şek ve şübhe ilkā edemez.

3903. O nisbet ile bunun önünde bâtıl geldi. Ey emîn, ekser sözler nisbettir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3903. O bağıntı ile bunun önünde bâtıl geldi. Ey emin, çoğu sözler bağıntıdır.

O işitmek, bu görmek önünde bâtıl ve eğri geldi. Ey müşâhedesinden emin olan kimse, sözlerin çoğu kulağa nispetle söylenir ve işitmekten ve dinlemekten meydana gelir. Bu sebeple çoğunlukla hakikate aykırı olur. Örneğin Bağdat şehrini görmemiş olan bir kimse onun tarif ve tavsifini işitir ve bu tarif ve tavsiften onun zihninde bir şekil belirir; ne zaman ki Bağdat'a gider, şehir onun zihninde tasavvur ettiği şekilden bambaşka bir hâlde ortaya çıkar. Buna göre görmeye nispetle işitmek bâtıl olur.

"Bilinmeli ki, kulak kendi zâtında bâtıl değildir. Çünkü ondan sesler ilmi meydana gelir; ve seslerin müşâhedesi ancak bu işitmek iledir. İşitilen şeylere karinelerin (delillerin) eklenmesinden sonra onların doğruluğuna kalp için kesin bilgi meydana gelir. Nasıl ki Allah kelâmının ve Resûlullah kelâmının ve tevatür ehlinin kelâmının işitilmesinden kesin bilgi meydana gelir. Ancak göz açısından müşâhedesi önemli olan şeyleri görmek ve müşâhede etmek lazımdır ki, ayne'l-yakîn (gözle görerek elde edilen kesin bilgi) mertebesi varlığa gelsin. Buna göre bu itibarla kulak göze nispetle değersiz olur." (Bahru'l-Ulûm şerhinden özet)

O işitmek, bu görmek önünde bâtıl ve eğri geldi. Ey müşâhedesinden emîn olan kimse, sözlerin çoğu kulağa nisbetle söylenir ve işitmekten ve dinlemekten hâsıl olur. Bu sebeble ekseriyâ hilâf-ı hakîkat olur. Meselâ Bağdâd şehrini görmemiş olan bir kimse onun ta'rîf ve tavsîfini işitir ve bu ta'rîf ve tavsîfden onun zihninde bir sûret peyda olur; vaktâki Bağdâd'a gider, şehir onun zihninde tasavvur ettiği sûretten bambaşka bir hâlde zâhir olur. Binâenaleyh görmeye nisbetle işitmek bâtıl olur.

“Ma'lum olsun ki, kulak kendi zâtında bâtıl değildir. Zîrâ ondan ilm-i esvât hâsıl olur; ve müşâhede-i esvât ancak bu işitmek iledir. İşitilen şeylere karînelerin inzimâmından sonra onların sıdkına kalb için yakîn peyda olur. Nitekim kelâmullâhın ve kelâm-ı Resûlullâh'ın ve kelâm-ı ehl-i tevâtürün istimâ'ından ilm-i yakîn peyda olur. Velâkin göz cihetinden müşâhedesi mühim olan şeyleri görmek ve müşâhede etmek lâzımdır ki, ayne'l-yakîn mertebesi vücûda gelsin. Binâenaleyh bu i'tibâr ile kulak göze nisbetle nâçîz olur." (Bahru'l-Ulûm şerhinden hulâsa)

3904. Yarasa gerçi güneşten ihticab etti, güneşin hayalinden mahcûb değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3904. Yarasa gerçi güneşten gizlendi, güneşin hayalinden gizlenmiş değildir.

Örneğin yarasa kuşunun güneşi görmeye tahammülü olmadığından gecenin karanlığıyla güneşten perde arkasındadır. Ancak güneşin hayalinden perde arkasında değildir. Güneşin hayalini kendi zihninde gözlemler. Burada "yarasa"dan kasıt, Hakk'ın zâtî güzelliğini gözlemlemeye dayanamayan kimselerdir ki, onlar gözlem ehli olan yüce evliyaların yüksek açıklamalarını işittikleri zaman zihinlerinde hayalî bir suret belirir ve o hayalî sureti zâtî güzellik ile kıyaslarlar; ve hayal kulak cihetinden doğar. Bu sebeple kulak tamamen bâtıl olmaz. Lakin onun bâtıllığı göze ve gözleme nispetle olur. Çünkü hayal her ne kadar istenilen şeyin kendisi değil ise de istenilen şeye ulaşmanın kılavuzu olur.

Meselâ yarasa kuşunun güneşi görmeğe tahammülü olmadığından gecenin zulmetiyle güneşten perde arkasındadır. Velâkin güneşin hayâlinden perde arkasında değildir. Güneşin hayalini kendi zihninde müşâhede eder. Burada "yarasa"dan murâd, Hakk'ın cemâl-i zâtîsini müşâhedeye mütehammil olmayan kimselerdir ki, onlar müşâhede ehli olan evliyâ-i kirâmın beyânât-ı aliyyelerini işittikleri vakit zihinlerinde bir sûret-i hayâliyye peyda olur ve o sûret-i hayaliyyeyi cemâl-i zâtî kıyâs ederler; ve hayal kulak cihetinden mütevellid olur. Binâenaleyh kulak bâtıl-ı mahz olmaz. Lâkin onun butlânı göze ve müşâhedeye nisbetle olur. Zîrâ hayâl her ne kadar matlûbun kendi değil ise de matlûba vusûlün kılavuzu olur.

3905. Korku ona muhakkak onun hayalini verir. Onun o hayali zulmet tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3905. Korku ona muhakkak onun hayalini verir. Onun o hayali karanlık tarafına çeker.

Müşâhedeye (Allah'ı görmeye) tahammül edememe korkusu, o yarasa kuşuna güneşin hayalini verir. Onun o hayali de kendisini Hak'tan başkası olanın karanlığı tarafına çeker ve o hayale kanaat edip oturur.

Müşâhedeye tahammül edememek korkusu, o yarasa kuşuna güneşin hayâlini verir. Onun o hayâli de kendisini mâsivâ-yı Hak zulmeti tarafına çeker ve o hayâle kanâat edip oturur.

3906. O nûrun hayali onu korkutur. Zulmetler gecesi üzerine onu yapıştırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3906. O nurun hayali onu korkutur. Karanlıklar gecesi üzerine onu yapıştırır.

O güneşin nurunun tasviri o yarasayı korkutur. Karanlıklar sahibi olan geceye yapıştırır. Yani yarasa güneşi görmediği hâlde sadece onun nurunun hayali onu korkutur. Bu sebeple korkunun kaynağı hayal olur. Bunun gibi, zâtî tecellînin (Allah'ın özünün tecellî etmesi) meydana gelmesi sebeplerine başvurmayan zahitler ve âbidler de o zâtî tecellînin tarifinden oluşan hayalden korkup, Hak'tan gayrı olan karanlık hayale yapışırlar. Çünkü zâtî tecellîyi kendi vehmedilmiş varlıklarının düşmanı ve hayal karanlığını da kendi varlıklarının dostu kabul ederler.

O güneşin nûrunun tasvîri o yarasayı korkutur. Zulmetler sahibi olan geceye yapıştırır. Ya'ni yarasa güneşi görmediği hâlde mahzâ onun nûrunun hayâli onu korkutur. Binâenaleyh korkunun menba'ı hayal olur. Bunun gibi tecellî-i zâtî husûlü esbâbına tevessül edemeyen zâhidler ve âbidler dahi o tecellî-i zâtînin ta'rîfinden hâsıl olan hayâlden korkup mâsivâ-yı Hak olan hayâl-i zulmete yapışırlar. Zîrâ tecellî-i zâtîyi kendi mevhûm varlıklarının düşmanı ve zulmet-i hayâli de kendi varlıklarının dostu telakkî ederler.

3907. Düşmanın hayalinden ve onun tasvîrindendir ki, sen yâre ve dosta yapışmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3907. Düşmanın hayalinden ve onun tasvirindendir ki, sen yâre ve dosta yapışmışsın.

Nasıl ki görünen âlemde sen düşmanın hayalinden ve onun zihnindeki tasvirinden korkup yârin ve dostunun tarafına sığınırsın ve yapışırsın.

Nitekim âlem-i zâhirde sen düşmanın hayalinden ve onun zihnindeki tasvîrinden korkup yârinin ve dostunun tarafına ilticâ edersin ve yapışırsın.

3908. Ey Mûsâ, senin keşfin parlamayı dağ üzerine yükseltti. O tahayyül edici senin tahkikine tâkat tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3908. Ey Musa, senin keşfin parlamayı dağ üzerine yükseltti. O tahayyül eden senin tahkikine güç yetiremedi.

"Lema" parlamak ve aydın olmak anlamındadır. "Muhayyil", "tahyîl"den türemiş bir ism-i fâildir (yapanı bildiren isim), "tahayyül eden kimse" demektir. "Musa"dan kasıt, burada zâtî tecelliye (Allah'ın özünün tecellisi) mazhar olan evliyanın en seçkinleridir. "Dağ"dan kasıt, izafî varlıktır (mutlak varlığa göre bağıntılı varlık). Yani, ey zâtî tecellinin mazharı olan insân-ı kâmil, senin keşfin zâtî tecelli güneşinin parlamasını dağ hükmünde olan izafî varlığa yükseltti; ve bu tecelli sonucunda kesif (yoğun) taayyünlerinin (belirginleşmelerinin) hükmü o nurun altında gizli kaldı. O hayal mertebesinde kalan zahitler ve abidler senin o tecelli ile tahakkukuna (gerçekleşmene) güç yetiremedi ve tahammül edemedi. Cenab-ı

“Lema” yaldıramak, parlamak ve aydın olmak ma'nâsınadır. “Muhayyil”, “tahyîl”den ism-i fâildir, “tahayyül eden kimse” demektir. “Mûsâ”dan murâd, burada tecellî-i zâtîye mazhar olan ehâss-ı evliyâdır. “Dağ”dan murâd, vücûd-ı izâfidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtînin mazharı olan veliyy-i kâmil, senin keşfin tecellî-i zâtî güneşinin parlamasını dağ mesâbesinde olan vücûd-ı izâfiye yükseltti; ve bu tecellî neticesinde taayyünât-ı kesîfesinin hükmü o nûrun altında muhtefi oldu. O hayâl mertebesinde kalan zâhidler ve âbidler senin o tecellî ile tahakkukuna tâkat tutmadı ve tahammül edemedi. Cenâb-ı

3905. Korku ona muhakkak onun hayalini verir. Onun o hayali zulmet tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3905. Korku ona muhakkak onun hayalini verir. Onun o hayali karanlık tarafına çeker.

Müşâhedeye (Allah'ı görmeye) tahammül edememe korkusu, o yarasa kuşuna güneşin hayalini verir. Onun o hayali de kendisini Hak'tan başkası olanın karanlığı tarafına çeker ve o hayale kanaat edip oturur.

Müşâhedeye tahammül edememek korkusu, o yarasa kuşuna güneşin hayâlini verir. Onun o hayâli de kendisini mâsivâ-yı Hak zulmeti tarafına çeker ve o hayâle kanâat edip oturur.

3906. O nûrun hayali onu korkutur. Zulmetler gecesi üzerine onu yapıştırır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3906. O nurun hayali onu korkutur. Karanlıklar gecesi üzerine onu yapıştırır.

O güneşin nurunun tasviri o yarasayı korkutur. Karanlıklar sahibi olan geceye yapıştırır. Yani yarasa güneşi görmediği hâlde sadece onun nurunun hayali onu korkutur. Bu sebeple korkunun kaynağı hayal olur. Bunun gibi, zâtî tecellînin (Allah'ın özünün tecellî etmesi) meydana gelmesi sebeplerine başvurmayan zahitler ve âbidler de o zâtî tecellînin tarifinden oluşan hayalden korkup, Hak'tan gayrı olan karanlık hayale yapışırlar. Çünkü zâtî tecellîyi kendi vehmedilmiş varlıklarının düşmanı ve hayal karanlığını da kendi varlıklarının dostu kabul ederler.

O güneşin nûrunun tasvîri o yarasayı korkutur. Zulmetler sahibi olan geceye yapıştırır. Ya'ni yarasa güneşi görmediği hâlde mahzâ onun nûrunun hayâli onu korkutur. Binâenaleyh korkunun menba'ı hayal olur. Bunun gibi tecellî-i zâtî husûlü esbâbına tevessül edemeyen zâhidler ve âbidler dahi o tecellî-i zâtînin ta'rîfinden hâsıl olan hayâlden korkup mâsivâ-yı Hak olan hayâl-i zulmete yapışırlar. Zîrâ tecellî-i zâtîyi kendi mevhûm varlıklarının düşmanı ve zulmet-i hayâli de kendi varlıklarının dostu telakkî ederler.

3907. Düşmanın hayalinden ve onun tasvîrindendir ki, sen yâre ve dosta yapışmışsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3907. Düşmanın hayalinden ve onun tasvirindendir ki, sen yâre ve dosta yapışmışsın.

Nasıl ki görünen âlemde sen düşmanın hayalinden ve onun zihnindeki tasvirinden korkup yârin ve dostunun tarafına sığınırsın ve yapışırsın.

Nitekim âlem-i zâhirde sen düşmanın hayalinden ve onun zihnindeki tasvîrinden korkup yârinin ve dostunun tarafına ilticâ edersin ve yapışırsın.

3908. Ey Mûsâ, senin keşfin parlamayı dağ üzerine yükseltti. O tahayyül edici senin tahkikine tâkat tutmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3908. Ey Musa, senin keşfin parlamayı dağ üzerine yükseltti. O tahayyül edici senin tahkikine güç yetiremedi.

"Lema" parlamak ve aydın olmak anlamındadır. "Muhayyil", "tahyîl"den türemiş bir ism-i fâildir, "tahayyül eden kimse" demektir. "Musa"dan kasıt, burada zâtî tecelliye mazhar olan evliyanın en seçkinleridir. "Dağ"dan kasıt, izafî varlıktır. Yani, ey zâtî tecellinin mazharı olan kâmil veli, senin keşfin zâtî tecelli güneşinin parlamasını dağ mesabesinde olan izafî varlığa yükseltti; ve bu tecelli sonucunda kesif taayyünatın hükmü o nurun altında gizli kaldı. O hayal mertebesinde kalan zahitler ve abidler senin o tecelli ile tahakkukuna güç yetiremedi ve tahammül edemedi. Cenab-ı Pir efendimiz bu şerefli beyitte kendi zât-ı şeriflerine de işaret buyururlar. Nitekim Menakıb-ı Sipehsalar'da şu menkıbe beyan buyrulur: "Hz. Hudavendigâr halkın çok müracaatından sıkılınca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girerdi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tecellilerin ardı ardına gelmesine ve parıltıların birbirini takip etmesine dalmışlardı. Üç günden sonra Çelebi Hüsameddin hazretleri çok yalvararak dışarıya çıkmalarını rica ettiler. Çelebi hazretleri cenab-ı Hudavendigâr'ın şerefli mizacını gayet zayıf gördüğünde, gözyaşının damlaları yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: "Hudavendigârım, şerefli mizacınız gayetle zayıftır, eğer bu biçarelerin istifadesi için takviye buyurursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudavendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesameti ile celal tecellisine tahammül edemedi. Benim miskin ve zayıf olan cismim üç gün üç gece on yedi kere celal güneşinin parıltısına ve cemal nurlarının parıltılarına nasıl tahammül eder?"

"Lema" yaldıramak, parlamak ve aydın olmak ma'nâsınadır. "Muhayyil", "tahyîl"den ism-i fâildir, "tahayyül eden kimse" demektir. "Mûsâ"dan murâd, burada tecellî-i zâtîye mazhar olan ehâss-ı evliyâdır. "Dağ"dan murâd, vücûd-ı izâfidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtînin mazharı olan veliyy-i kâmil, senin keşfin tecellî-i zâtî güneşinin parlamasını dağ mesâbesinde olan vücûd-ı izâfiye yükseltti; ve bu tecellî neticesinde taayyünât-ı kesîfesinin hükmü o nûrun altında muhtefi oldu. O hayâl mertebesinde kalan zâhidler ve âbidler senin o tecellî ile tahakkukuna tâkat tutmadı ve tahammül edemedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde zât-ı şerîflerine de işâret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu menkıbe beyân buyrulur: “Hz. Hudâvendigâr halkın kesret-i mürâcaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def’a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârîkâta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru’-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid’â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr’ın mizâc-ı şerîflerini gâyet zayıf gördükde, göz yaşının damlaları yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: “Hudâvendigârım, mizâc-ı şerîfiniz gâyetle zayıfdır, eğer bu bîçârelerin istifâdesi için takviye buyurursanız ne olur?” dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: “Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâliye tahammül edemedi. Benim miskîn ve zayıf olan cismim üç gün üç gece on yedi kere şa’şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârîkât-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?”

3909. Sakın gafil olma ona ki, onun hayâlini kabûl edicisin ve bu yoldan vâ-sılsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3909. Sakın gafil olma ona ki, onun hayalini kabul edicisin ve bu yoldan vâsıl olansın.

"Gırre", gaflet anlamındadır. Yani, sakın tecelli ehli (Allah'ın tecellilerini idrak edenler) kişilerden dinlediğin tanımlamalardan zihninde oluşan hayali kabul edici olduğuna ve bu hayal yolundan tecelliye vâsıl olduğuna aldanma ve gafil olma! Çünkü herkesin hayali kabule tahammülü vardır. Fakat o zâtî tecelliyi kabule ve cemal müşahadesine (Allah'ın güzelliğini görmeye) tahammülü yoktur. Buna tahammül ancak zâtî istidada (doğuştan gelen yatkınlığa) bağlıdır. Bu da ezelî inayettir (Allah'ın öncesiz yardımıdır); ve o inayetin de sebebi ve illeti yoktur.

“Gırre”, gaflet ma’nâsınadır. Ya’ni, sakın ehl-i tecellîden dinlediğin ta’rî-fâttan zihninde hâsıl olan hayâlî kabûl edici olduğuna ve bu hayâl yolundan vâsıl-ı tecellî olduğuna aldanma ve gâfil olma! Zîrâ herkesin hayâlî kabûle tahammülü vardır. Fakat o tecellî-i zâtîyi kabûle ve müşâhede-i cemâle tahammülü yoktur. Buna tahammül ancak isti’dâd-ı zâtiye tevakkuf eder. Bu da inâyet-i ezeliyyedir; ve o inâyetin de sebebi ve illeti yoktur.

3910. Harbin hayâlinden bir kimse korkmadı. Harbden evvel şecâat yoktur, ancak bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3910. Hiçbir kimse savaşın hayalinden korkmadı. Savaştan önce cesaret yoktur, ancak bunu bil!

Nasıl ki savaşın zihinde olan hayalinden hiçbir kimse korkmaz ve hayalen savaşarak cesaretler gösterir. Fakat savaştan önceki cesaret geçerli değildir. Cesaret ancak fiilen savaş meydana geldiğinde belli olur.

Nitekim harbin zihinde olan hayâlinden hiçbir kimse korkmaz ve hayâlen harb edip şecâatler izhâr eder. Fakat harbden evvelki şecâat mu’teber değildir. Şecâat ancak fiilen harb vukû’unda belli olur.

3911. Harb hayâli üzerinde fikirlerde muhannes Rüstemler gibi yüz kerr ü fer eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3911. Savaş hayali üzerine fikirlerde, korkak Rüstemler gibi yüz kere ileri geri hareket eder.

"Hîz", korkak, muhannes ve puşt demektir; "fiker", "fikret"in çoğuludur. "Kerr ü fer", savaş sırasında hâlin gereğine göre ileri geri harekettir. Yani, korkak bir puşt bile savaşta. Pîr efendimiz bu şerefli beyitte kendi şerefli zâtlarına da işaret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu menkıbe (velîlerin hayat hikâyeleri) beyan buyrulur: "Hz. Hudavendigâr halkın çok müracaatından sıkılınca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girerdi. Bir defa yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tecellilerin (ilahi görünüşlerin) ardı ardına gelmesine ve şimşek gibi parlayan nurların peş peşe zuhuruna dalmışlardı. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri çok yalvararak dışarı çıkmalarını rica ettiler. Çelebi hazretleri Cenâb-ı Hudâvendigâr'ın şerefli mizacını çok zayıf gördüğünde, gözyaşının damlaları yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: "Hüdavendigârım, şerefli mizacınız gayetle zayıftır, eğer bu biçarelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesameti (büyüklüğü) ile celâl tecellisine (Allah'ın azametinin görünüşüne) tahammül edemedi. Benim miskin ve zayıf olan cismim üç gün üç gece on yedi kere celâl güneşinin parıltısına ve cemâl nurlarının şimşeklerine nasıl tahammül eder?"

“Hîz”, muhannes ve puşt; “fiker”, “fikret”in cem’idir. “Kerr ü fer”, harb vaktinde îcâb-ı hâle göre ileri geri harekettir. Ya’ni, bir korkak puşt dahi harb Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde zât-ı şerîflerine de işaret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu menkıbe beyân buyrulur: "Hz. Hudavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru'-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükde, göz yaşının damlaları yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: "Hüdavendigârım, mizâc-ı şerîfiniz gāyetle zayıfdır, eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi. Benim miskîn ve zayıf olan cismim üç gün üç gece on yedi kere şa'şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârikāt-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?"

3909. Sakın gāfil olma ona ki, onun hayalini kabul edicisin ve bu yoldan vâsılsın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3909. Sakın gafil olma ona ki, onun hayalini kabul edicisin ve bu yoldan vâsılsın.

"Girre", gaflet anlamına gelir. Yani, sakın tecelli ehli (ilahi tecellileri idrak edenler) kişilerden dinlediğin tanımlamalardan zihninde oluşan hayali kabul edici olduğuna ve bu hayal yolundan tecelliye ulaşmış olduğuna aldanma ve gafil olma! Çünkü herkesin hayali kabule tahammülü (dayanma gücü) vardır. Fakat o zâtî tecelliyi (Allah'ın özüne ait tecelliyi) kabule ve cemal (güzellik) müşahadesine tahammülü yoktur. Buna tahammül ancak zâtî istidada (doğuştan gelen yatkınlığa) bağlıdır. Bu da öncesiz bir şekilde gelen ilahi yardımdır; ve o ilahi yardımın da sebebi ve illeti yoktur.

"Girre", gaflet ma'nâsınadır. Ya'ni, sakın ehl-i tecellîden dinlediğin ta'rîfâttan zihninde hâsıl olan hayali kabûl edici olduğuna ve bu hayal yolundan vâsıl-ı tecellî olduğuna aldanma ve gāfil olma! Zîrâ herkesin hayali kabûle tahammülü vardır. Fakat o tecellî-i zâtîyi kabûle ve müşâhede-i cemâle tahammülü yoktur. Buna tahammül ancak isti'dâd-ı zâtîye tevakkuf eder. Bu da inâyet-i ezeliyyedir; ve o inâyetin de sebebi ve illeti yoktur.

3910. Harbin hayalinden bir kimse korkmadı. Harbden evvel şecâat yoktur, ancak bunu bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3910. Hiç kimse savaşın hayalinden korkmadı. Savaştan önce cesaret yoktur, ancak bunu bil!

Nasıl ki savaşın zihinde olan hayalinden hiçbir kimse korkmaz ve hayalî olarak savaşarak cesaretler gösterir. Fakat savaştan önceki cesaret geçerli değildir. Cesaret ancak fiilen savaş meydana geldiğinde belli olur.

Nitekim harbin zihinde olan hayâlinden hiçbir kimse korkmaz ve hayâlen harb edip şecâatler ızhâr eder. Fakat harbden evvelki şecâat mu'teber değildir. Şecâat ancak fiilen harb vukū'unda belli olur.

3911. Harb hayali üzerinde fikirlerde muhannes Rüstemler gibi yüz kerr ü fer eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3911. Savaş hayali üzerine fikirlerde, muhannes Rüstemler gibi yüz kere ileri geri hareket eder.

"Hîz", muhannes ve puşttur; "fiker", "fikret" kelimesinin çoğuludur. "Kerr ü fer", savaş anında durumun gereğine göre ileri geri harekettir. Yani, bir korkak puşt bile savaş hayalinde, düşünceler içinde Rüstem pehlivanlar gibi birçok ileri geri hareketler yapar. Fakat fiilen savaş meydana geldiğinde kaçacak yer arar. Bu sebeple hayalin hakikat karşısında hiçbir kıymeti yoktur.

"Hîz", muhannes ve puşt; "fiker", "fikret"in cem'idir. "Kerr ü fer", harb vaktinde îcâb-ı hâle göre ileri geri harekettir. Ya'ni, bir korkak puşt dahi harb hayâlinde düşünceler içinde Rüstem pehlivanlar gibi birçok ileri geri hareketler yapar. Fakat fiilen harb vukū'unda kaçacak yer arar. Binâenaleyh hayâlin hakîkat muvâcehesinde hiçbir kıymeti yoktur.

3912. Rüstem'in nakşı ki, o bir hamamdadır, her bir hamın fikr-i hücumunun beraberidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3912. Rüstem'in resmi ki, o bir hamamdadır, her bir korkağın hücum düşüncesinin benzeridir.

"Kırn", rakip ve denk ve benzer demektir. Yani, hamamların duvarlarında meşhur Rüstem pehlivanın düşmana hücum hâlindeki resmi vardır. Onun bu durumu, her bir korkağın ve çekingenin düşüncede ve hayalde düşmana karşı yaptığı hücumunun ve hamlesinin benzeri ve eşidir.

"Kırn", harîf ve hem-ser ve beraber demektir. Ya'ni, hamamların duvarlarında meşhûr Rüstem pehlivânın düşmana hücûm hâlindeki resmi vardır. Onun bu vaziyeti her bir hamın ve korkağın fikren ve hayâlen düşmana vâki' olan hücûmunun ve hamlesinin nazîri ve beraberidir.

3913. Bu işitme hayali vaktaki görülmüş olur, muhannes ne olur? Bir Rüstem muztar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3913. Bu işitme hayali görüldüğü zaman, korkak ne olur? Bir Rüstem bile çaresiz kalır.

Dinlemekten ve işitmekten meydana gelen bu savaş hayali, fiiliyatta ortaya çıktığı ve duyu organıyla görüldüğü zaman, bu fiilî savaşta korkak bir kişinin ne değeri olur? Bu fiilî savaşta Rüstem pehlivan seviyesinde olan bir kahraman bile çaresiz bir hâle gelir.

Dinlemekten ve işitmekten hâsıl olan bu harb hayâli, vaktāki fiiliyatta zâhir olur ve his gözüyle görülmüş olur, bu harb-i fiilîde korkak bir puştun ne kıymeti olur? Bu harb-i fiilîde Rüstem pehlivan mesâbesinde olan bir kahraman bile muztar bir hâle gelir.

3914. Cehd et ki, kulaktan gözüne gitsin. O şey ki o bâtıl olmuştur, o hak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3914. Çalış ki, kulaktan gözüne gitsin. O şey ki o bâtıl olmuştur, o hak olsun!

Yani, ey Hakk Yolcusu, zât tecellisiyle gerçekleşme her ne kadar öncesiz inâyete bağlı ise de, bu inâyet çoğunlukla çaba ile ortaya çıktığından, çalış ki, kulaktan elde edilen hayâl mertebesinden müşâhede mertebesine dönüşsün ve o hayâl ki, müşâhededen önce bâtıl ve eğri idi, müşâhedenin gerçekleşmesiyle hak ve doğru olsun!

Ya'ni, ey sâlik, tecellî-i zât ile tahakkuk her ne kadar inâyet-i ezeliyyeye mütevakkıf ise de, bu inâyet ekseriyâ sa'y ile mütezâhir olduğundan çalış ki, kulaktan hâsıl olan hayâl mertebesinden müşâhede mertebesine inkılâb etsin ve o hayâl ki, müşâhededen evvel bâtıl ve eğri idi, müşâhede husûliyle hak ve doğru olsun!

3915. Ondan sonra senin kulağın dahi göz tab'ında olur. Senin yün gibi olan iki kulağın bir gevher olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. Ondan sonra senin kulağın da göz tabiatında olur. Senin yün gibi olan iki kulağın bir cevher olur.

Müşâhede (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme) mertebesine ulaştıktan sonra senin kulağın ve işitmen de göz ve görme tabiatında ve mertebesinde olur; ve kıymetsiz yün hükmünde olan senin iki kulağın da birleşmiş bir cevher olur. Yani vücudun, hayal tecellîsinde, düşünceler içinde Rüstem pehlivanlar gibi birçok ileri geri hareketler yapar. Fakat fiilen savaş meydana geldiğinde kaçacak yer arar. Bu sebeple hayalin, hakikat karşısında hiçbir kıymeti yoktur.

Müşâhede mertebesine vâsıl olduktan sonra senin kulağın ve işitmen dahi göz ve görmek tab'ında ve mertebesinde olur; ve kıymetsiz yün mesâbesinde olan senin iki kulağın dahi müttehid bir gevher olur. Ya'ni vücudun tecellî-i hayâlinde düşünceler içinde Rüstem pehlivanlar gibi birçok ileri geri hareket- ler yapar. Fakat fiilen harb vukū'unda kaçacak yer arar. Binâenaleyh hayâ- lin hakîkat muvâcehesinde hiçbir kıymeti yoktur.

3912. Rüstem'in nakşı ki, o bir hamamdadır, her bir hamın fikr-i hücumunun beraberidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3912. Rüstem'in resmi ki, o bir hamamdadır, her bir korkağın hücum düşüncesinin aynısıdır.

"Kırn", rakip ve denk demektir. Yani, hamamların duvarlarında meşhur Rüstem pehlivanın düşmana hücum hâlindeki resmi vardır. Onun bu durumu, her bir korkağın ve zayıfın zihnen ve hayalen düşmana yaptığı hücumun ve hamlesinin benzeri ve aynısıdır.

"Kırn", harîf ve hem-ser ve beraber demektir. Ya'ni, hamamların duvarla- rında meşhûr Rüstem pehlivânın düşmana hücûm hâlindeki resmi vardır. Onun bu vaziyeti her bir hamın ve korkağın fikren ve hayâlen düşmana vâ- ki' olan hücûmunun ve hamlesinin nazîri ve beraberidir.

3913. Bu işitme hayali vaktaki görülmüş olur, muhannes ne olur? Bir Rüs- tem muztar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3913. Bu işitme hayali görüldüğü zaman, korkak ne olur? Bir Rüstem bile çaresiz kalır.

Dinlemekten ve işitmekten meydana gelen bu savaş hayali, fiiliyatta ortaya çıktığı ve duyu organlarıyla görüldüğü zaman, bu fiilî savaşta korkak bir puştun ne değeri olur? Bu fiilî savaşta Rüstem pehlivan seviyesinde olan bir kahraman bile çaresiz bir duruma gelir.

Dinlemekten ve işitmekten hâsıl olan bu harb hayâli, vaktāki fiiliyatta zâ- hir olur ve his gözüyle görülmüş olur, bu harb-i fiilîde korkak bir puştun ne kıymeti olur? Bu harb-i fiilîde Rüstem pehlivan mesâbesinde olan bir kahra- man bile muztar bir hâle gelir.

3914. Cehd et ki, kulaktan gözüne gitsin. O şey ki o bâtıl olmuştur, o hak olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3914. Çalış ki, kulaktan gözüne gitsin. O şey ki o bâtıl olmuştur, o hak olsun!

Yani, ey Hakk Yolcusu, zât tecellisiyle gerçekleşme her ne kadar öncesiz inâyete bağlı ise de, bu inâyet çoğunlukla çaba ile ortaya çıktığından, çalış ki, kulaktan elde edilen hayâl mertebesinden müşâhede mertebesine dönüşsün ve o hayâl ki, müşâhededen önce bâtıl ve eğri idi, müşâhedenin gerçekleşmesiyle hak ve doğru olsun!

Ya'ni, ey sâlik, tecellî-i zât ile tahakkuk her ne kadar inâyet-i ezeliyyeye mütevakkıf ise de, bu inâyet ekseriyâ sa'y ile mütezâhir olduğundan çalış ki, kulaktan hâsıl olan hayâl mertebesinden müşâhede mertebesine inkılâb etsin ve o hayâl ki, müşâhededen evvel bâtıl ve eğri idi, müşâhede husûliyle hak ve doğru olsun!

3915. Ondan sonra senin kulağın dahi göz tab'ında olur. Senin yün gibi olan iki kulağın bir gevher olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3915. Ondan sonra senin kulağın dahi göz tabiatında olur. Senin yün gibi olan iki kulağın bir cevher olur.

Müşâhede (Allah'ı görme) mertebesine ulaştıktan sonra senin kulağın ve işitmen dahi göz ve görme tabiatında ve mertebesinde olur; ve kıymetsiz yün hükmünde olan senin iki kulağın dahi birleşmiş bir cevher olur. Yani varlığın Hak'ın tecellîsiyle incelince, ruhanî mertebeye yükselirsin. Ruhun sıfatlarıyla nitelenip işitmen görmenle birlikte olur. Bazı nüshalarda "peşm" (yün) yerine "yeşm" (yeşim taşı) geçmektedir; ve "yeşm", ziynet taşları arasında en kıymetsiz bir taştır.

Müşâhede mertebesine vâsıl olduktan sonra senin kulağın ve işitmen dahi göz ve görmek tab'ında ve mertebesinde olur; ve kıymetsiz yün mesâbesinde olan senin iki kulağın dahi müttehid bir gevher olur. Ya'ni vücudun tecellî-i Hak ile telattuf edince, mertebe-i rûhâniyyete terakkî edersin. Rûhun sıfâtıyla muttasif olup işitmen görmenle berâber olur. Ba'zı nüshalarda “peşm” yerine “yeşm” vâkî'dir; ve “yeşm”, zînet taşları arasında en kıymetsiz bir taştır.

3916. Belki bütün cisim ayna gibi olur. Hep göz ve sînenin gevheri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3916. Aksine bütün cisim ayna gibi olur. Hep göz ve göğsün cevheri olur.

Yani, incelen cismin, ruhun sıfatlarıyla nitelenip baştan aşağıya kadar bir ayna gibi olmasıdır. Her zerresiyle görür ve her zerresiyle işitir ve göğsün cevheri, yani tamamen kalp olur.

Ya'ni, telattuf eden cismin, rûhun sıfâtıyla muttasif olup baştan aşağıya kadar bir ayna gibi olur. Her zerresiyle görür ve her zerresiyle işitir ve sînenin gevheri, ya'ni tamâmen kalb olur.

3917. Kulak hayâl koparır; ve o hayâl o cemâlin visâlinin dellâlesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3917. Kulak hayâl oluşturur; ve o hayâl, o güzelliğin kavuşmasının kılavuzudur.

"Dellâle", kılavuz ve pezevenk anlamındadır. Yani, kulak işittiği sözden kalpte bir hayâl meydana getirir ve o hayâlin hakikatini araştırmaya başlar. Bu sebeple hayâl, hakikat güzelliğine ulaşmak için bir kılavuz olur ve hakiki sevgiliye bir pezevenk olur.

“Dellâle”, kılavuz ve pezevenk ma'nâsınadır. Ya'ni, kulak işittiği sözden kalbde bir hayâl îcâd eder ve o hayâlin hakîkatini araştırmağa başlar. Binâenaleyh hayâl cemâl-i hakîkate vusûl için bir kılavuz olur ve mahbûbe-i hakîkatin bir pezevengi olur.

3918. Cehd et, tâ ki bu hayâl ziyâde olsun! Tâ ki dellâle Mecnûn'un rehberi olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3918. Çalış ki bu hayâl artsın! Tâ ki dellâl Mecnun'un rehberi olsun!

Ey Hakk Yolcusu, çalış ki Hak'ın gerçek güzelliğinin hayâli gönlünde artsın! Çünkü hayâl kuvvetlendikçe o hayâlin hakikatine ulaşma aşkı da artar; ve o hayâl kılavuzu, Leyla mesabesinde olan gerçek sevgiliye, Mecnun mesabesinde bulunan Hakk Yolcusu için rehber olur.

Ey sâlik, çalış ki cemâl-i hakîkî-i Hakk'ın hayâli felekte ziyâde olsun! Zîrâ hayâl kuvvetlendikçe o hayâlin hakîkatine vusûl aşkı da artar; ve o hayâl kılavuzu Leylâ mesâbesinde olan ma'şûk-ı hakîkîye, Mecnûn mesâbesinde bulunan sâlik için rehber olur.

3919. O câhil halîfe de birkaç gün dahi o câriye ile hoş rîş-gâvlık etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3919. O cahil halife de birkaç gün daha o cariye ile hoş bir ahmaklık etti.

"Gûl", "gül" vezninde "ahmak ve cahil" anlamındadır. "Rîş-gâv", açgözlü, kısa düşünen ve ahmak anlamlarındadır. Sonundaki "yâ" masdariyeti (eylemlik hâli) içindir. Yani, o cahil halife de bu fani olan dünya hayatında birkaç gün daha o cariye ile açgözlülük etti.

“Gûl”, “gül” vezninde “ahmak ve nâdân” ma'nâsınadır. “Rîş-gâv”, ham tama' ve kısa düşünen ve ahmak ma'nâlarındadır. Âhirindeki “yâ” masdariyet içindir. Ya'ni, o câhil halîfe de bu fânî olan hayât-ı dünyeviyyede birkaç gün dahi o câriye ile ham tama'lık etti.

3920. Sen mülkü garb ve şark mülkü tut! Mâdemki kalmıyor, sen onu şimdi-&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3920. Sen mülkü batı ve doğu mülkü tut! Mademki kalmıyor, sen onu şimdi-

Hak ile lütufkâr davrandığında, ruhanî mertebeye yükselirsin. Ruhun sıfatıyla nitelenip işitmen görmenle beraber olur. Bazı nüshalarda "peşm" yerine "yeşm" geçmektedir; ve "yeşm", ziynet taşları arasında en kıymetsiz bir taştır.

Hak ile telattuf edince, mertebe-i rûhâniyyete terakkî edersin. Rûhun sıfatıyla muttasıf olup işitmen görmenle beraber olur. Ba'zı nüshalarda "peşm" yerine "yeşm" vâki'dir; ve "yeşm", zînet taşları arasında en kıymetsiz bir taştır.

3916. Belki bütün cisim ayna gibi olur. Hep göz ve sînenin gevheri olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3916. Aksine, bütün cisim ayna gibi olur. Hep göz ve sînenin cevheri olur.

Yani, incelen cisim, ruhun sıfatıyla nitelenip baştan aşağıya kadar bir ayna gibi olur. Her zerresiyle görür ve her zerresiyle işitir ve sînenin cevheri, yani tamamen kalb olur.

Ya'ni, telattuf eden cismin, rûhun sıfatıyla muttasıf olup baştan aşağıya kadar bir ayna gibi olur. Her zerresiyle görür ve her zerresiyle işitir ve sînenin gevheri, ya'ni tamâmen kalb olur.

3917. Kulak hayal koparır; ve o hayal o cemâlin visalinin dellalesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3917. Kulak hayal koparır; ve o hayal o güzelliğin kavuşmasının kılavuzudur.

"Dellâle", kılavuz ve pezevenk anlamındadır. Yani, kulak işittiği sözden kalpte bir hayal oluşturur ve o hayalin hakikatini araştırmaya başlar. Bu sebeple hayal, hakikat güzelliğine ulaşmak için bir kılavuz olur ve hakiki sevgiliye bir pezevenk olur.

"Dellâle", kılavuz ve pezevenk ma'nâsınadır. Ya'ni, kulak işittiği sözden kalbde bir hayâl îcâd eder ve o hayalin hakîkatini araştırmağa başlar. Binâenaleyh hayâl cemâl-i hakîkate vusûl için bir kılavuz olur ve mahbûbe-i hakîkatin bir pezevengi olur.

3918. Cehd et, tâ ki bu hayal ziyade olsun! Tâ ki dellâle Mecnun'un rehberi olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3918. Çalış ki bu hayal ziyade olsun! Ki dellâle Mecnun'un rehberi olsun!

Ey Hakk Yolcusu, çalış ki Hakk'ın gerçek güzelliğinin hayali âlemde artsın! Çünkü hayal kuvvetlendikçe o hayalin hakikatine ulaşma aşkı da artar; ve o hayal kılavuzu, Leyla konumunda olan gerçek sevgiliye, Mecnun konumunda bulunan Hakk Yolcusu için rehber olur.

Ey sâlik, çalış ki cemâl-i hakîkî-i Hakk'ın hayali felekte ziyâde olsun! Zîrâ hayal kuvvetlendikçe o hayâlin hakîkatine vusûl aşkı da artar; ve o hayâl kılavuzu Leylâ mesâbesinde olan ma'şûk-ı hakîkîye, Mecnûn mesâbesinde bulunan sâlik için rehber olur.

3919. O câhil halîfe de birkaç gün dahi o câriye ile hoş rîş-gavlık etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3919. O cahil halife de birkaç gün daha o cariye ile ahmakça davrandı.

"Gûl", "gül" vezninde "ahmak ve cahil" anlamındadır. "Rîş-gâv", açgözlü, kısa düşünen ve ahmak anlamlarındadır. Sonundaki "yâ" mastar içindir. Yani, o cahil halife de bu fani olan dünya hayatında birkaç gün daha o cariye ile açgözlülük etti.

"Gûl”, “gül" vezninde "ahmak ve nâdân" ma'nâsınadır. "Rîş-gâv", ham tama' ve kısa düşünen ve ahmak ma'nâlarınadır. Ahirindeki "yâ” masdariyyet içindir. Ya'ni, o câhil halîfe de bu fânî olan hayât-ı dünyeviyyede birkaç gün dahi o câriye ile ham tama'lık etti.

3920. Sen mülkü garb ve şark mülkü tut! Mâdemki kalmıyor, sen onu şimşek tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3920. Sen mülkü batı ve doğu mülkü tut! Mademki kalmıyor, sen onu şimşek tut!

Ey hükümdar, farzet ki dünyanın batısı ve doğusu senin mülkündür; mademki gerek senin varlığın ve gerek mülkünün varlığı fânidir, sen o tasarrufu bir an için çakıp kaybolan bir şimşek farzet!

Ey hükümdâr, farzet ki dünyânın garbı ve şarkı senin mülkündür, mâdemki gerek senin vücûdun ve gerek mülkünün vücûdu fânîdir, sen o tasarrufu bir an için çakıp kaybolan bir şimşek farzet!

3921. Memleket ki o ebedî kalmaz, ey gönlü uyumuş olan sen, onu sen rü'yâ bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3921. Ey gönlü uyumuş olan sen, ebedî kalmayacak olan memleketi rüya bil!

Ey her an gördüğünden gafil olan ve ibret almayan kişi, senin gönlün uyumuş bir hâldedir. Ebedî kalmayan mülkü rüya derecesinde bil! Bu şerefli beyitte "النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا فَانْتَبَهُوا" yani "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Ey her an gördüğünden gâfil olan ve ibret almayan kimse, senin gönlün uyumuş bir hâldedir. Ebedî kalmayan mülkü rü'yâ mesâbesinde bil! Bu beyt-i şerîfde النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا فَانْتَبَهُوا ya'ni “Nâs uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

3922. Acabâ o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, bir cellâd gibi senin boğazını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3922. Acaba o kibir ve gururu ne yapacaksın ki, bir cellat gibi senin boğazını tutar.

"Bâd-ı burût", bıyık rüzgârı demektir ve kibir, gurur ve ucûbdan (kendini beğenmişlikten) kinayedir. Yani, ey hükümdar, fani olan dünya mülküne dayanıp hemcinsin olan insanlara karşı gösterdiğin o kibir ve gururu ne yapacaksın ki, ölüm geldiği vakit, o kibir ve gurur bir cellat gibi uhrevî hayatta senin boğazına sarılıp sıkar ve seni azap eder. Nitekim II. cildin 1408 numarasına denk gelen beyitte: بَر آن تَصْوِيرِ حَشْرَتْ وَاجِبَسْتْ هُمْ بَر آن وُجُودَتْ غَالِبَسْتْ ["Bir suret ki, o senin vücudunda galiptir, o tasvir üzerine de haşrin vaciptir"] ve bu V. cildin 2211 numarasına denk gelen beyitte dahi: روز مَحْشَر هَر نِهَانْ پِيدَا شَوَدْ هُمْ زِخُودْ هَر مُجْرِمِي رُسْوَا شَوَدْ ["Mahşer günü, her gizli şey meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezil eder."] buyrulmuş idi.

“Bâd-ı burût”, bıyık rüzgârı demek olup kibir ve gurûr ve ucûbden kinâyedir. Ya'ni, ey hükümdâr, fânî olan mülk-i dünyâya dayanıp hemcinsin olan insanlara karşı izhâr ettiğin o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, ölüm geldiği vakit, o kibir ve gurûr bir cellâd gibi hayât-ı uhreviyyede senin boğazına sarılıp sıkar ve seni ta'zîb eder. Nitekim II. cildin 1408 numarasına müsâdif olan beyitte: بَر آن تَصْوِيرِ حَشْرَتْ وَاجِبَسْتْ هُمْ بَر آن وُجُودَتْ غَالِبَسْتْ [“Bir sîret ki, o senin vücûdunda gâlibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir”] ve bu V. cildin 2211 numarasına müsâdif olan beyitte dahi: روز مَحْشَر هَر نِهَانْ پِيدَا شَوَدْ هُمْ زِخُودْ هَر مُجْرِمِي رُسْوَا شَوَدْ [“Mahşer günü, her gizli şey meydâna çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezîl eder.”] buyrulmuş idi.

3923. Bil ki, bu âlemde de bir emniyet mahalli vardır. Münâfıktan az dinle ki, o yoktur dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3923. Bil ki, bu âlemde de bir emniyet yeri vardır. Münâfıktan az dinle ki, o yoktur dedi.

"Me'men"den (güvenli yer) kasıt, evliyâların yoludur ki, bu yola girmek sonucunda âhiret halleri dünyada iken sâlike (Hakk yolcusuna) açılır; ve sâlik başlangıçta hakikat ehli tarafından yola giriş esnasında meydana geleceği bildirilen halleri elbette göremez. Fakat evliyâlara olan güveninden dolayı kendisinde bir hayal oluşur ve sâlik bu hayal üzerine evliyâların yoluna girer; ve hayal arttıkça onun istediği keşfe ve müşâhedeye (gözlemlemeye) delil olur. Nasıl ki yukarıdaki 3918 numaralı beyitte "اَلخ جَهْدْ كُنْ تَا اِينْ خَيَالْ اَفْزُونْ شَوَدْ . . ." (Çalış ki bu hayal artsın...) buyrulmuştu. Ey hükümdar, farz et ki dünyanın batısı ve doğusu senin mülkündür, mademki gerek senin varlığın ve gerek mülkünün varlığı fânidir, sen o tasarrufu bir an için çakıp kaybolan bir şimşek farz et!

“Me'men”den murâd, meslek-i evliyâdır ki, bu mesleğe sülûk netîcesinde ahvâl-i âhiret dünyâda iken sâlike münkeşif olur; ve sâlik bidâyette ehl-i hakîkat tarafından sülûk esnâsında vuku' bulacağı bildirilen ahvâli bittabî' göremez. Fakat evliyâya olan i'timâdından dolayı kendisinde bir hayâl peydâ olur ve sâlik bu hayâl üzerine meslek-i evliyâya sülûk eder; ve hayâl ziyâdeleştikçe onun matlûbu olan keşfe ve müşâhedeye delîl olur. Nitekim yukarıki 3918 numaralı beyitte اَلخ جَهْدْ كُنْ تَا اِينْ خَيَالْ اَفْزُونْ شَوَدْ . . . buyrulmuş idi. Ey hükümdâr, farzet ki dünyanın garbı ve şarkı senin mülkündür, mâdemki gerek senin vücûdun ve gerek mülkünün vücûdu fânîdir, sen o tasarrufu bir an için çakıp kaybolan bir şimşek farzet!

3921. Memleket ki o ebedî kalmaz, ey gönlü uyumuş olan sen, onu sen rü'ya bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3921. Ey gönlü uyumuş olan sen, ebedî kalmayan memleketi rüya bil!

Ey her an gördüğünden gafil olan ve ibret almayan kimse, senin gönlün uyumuş bir hâldedir. Ebedî kalmayan mülkü rüya mesabesinde bil! Bu şerefli beyitte "الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا" yani "İnsanlar uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadis-i şerifine işaret buyrulur.

Ey her an gördüğünden gafil olan ve ibret almayan kimse, senin gönlün uyumuş bir hâldedir. Ebedî kalmayan mülkü rü'yâ mesâbesinde bil! Bu beyt-i şerîfde الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nas uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3922. Acaba o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, bir cellâd gibi senin boğazını tutar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3922. Acaba o kibir ve gururu ne yapacaksın ki, bir cellat gibi senin boğazını tutar.

"Bâd-ı burût", bıyık rüzgârı demektir ve kibir, gurur ve ucubdan (kendini beğenmişlikten) kinayedir. Yani, ey hükümdar, fani olan dünya mülküne dayanıp hemcinsin olan insanlara karşı gösterdiğin o kibir ve gururu ne yapacaksın ki, ölüm geldiği vakit, o kibir ve gurur bir cellat gibi uhrevî hayatta senin boğazına sarılıp sıkar ve seni azaplandırır. Nitekim II. cildin 1408 numarasına denk gelen beyitte: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] ve bu V. cildin 2211 numarasına denk gelen beyitte de: روز محشر هر نهان پیدا شود هم زخود هر مجرمی رسوا شود ["Mahşer günü, her gizli şey meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezîl eder."] buyrulmuştu.

“Bâd-ı burût”, bıyık rüzgârı demek olup kibir ve gurûr ve ucübden kinâyedir. Ya'ni, ey hükümdâr, fânî olan mülk-i dünyâya dayanıp hemcinsin olan insanlara karşı ızhâr ettiğin o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, ölüm geldiği vakit, o kibir ve gurûr bir cellâd gibi hayât-ı uhreviyyede senin boğazına sarılıp sıkar ve seni ta'zîb eder. Nitekim II. cildin 1408 numarasına müsâdif olan beyitte: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] ve bu V. cildin 2211 numarasına müsâdif olan beyitte dahi: روز محشر هر نهان پیدا شود هم زخود هر مجرمی رسوا شود ["Mahşer günü, her gizli şey meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezîl eder."] buyrulmuş idi.

3923. Bil ki, bu alemde de bir emniyet mahalli vardır. Münafıktan az dinle ki, o yoktur dedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3923. Bil ki, bu âlemde de bir emniyet mahalli vardır. Münafıktan az dinle ki, o yoktur dedi.

"Me'men"den (güvenli yer) maksat, evliyaların yoludur ki, bu yola girme sonucunda ahiret halleri dünyada iken Hakk Yolcusuna açılır. Ve Hakk Yolcusu başlangıçta hakikat ehli tarafından yola girme esnasında meydana geleceği bildirilen halleri doğal olarak göremez. Fakat evliyalara olan güveninden dolayı kendisinde bir hayal oluşur ve Hakk Yolcusu bu hayal üzerine evliyaların yoluna girer. Ve hayal arttıkça onun istediği keşfe ve müşâhedeye (gözlemlemeye) delil olur. Nitekim yukarıdaki 3918 numaralı beyitte "جهد کن تا این خیال افزون شود ... الخ" (Çabala ki bu hayal artsın...) buyrulmuştu. Yani, ey insan, bu dünya hayatında dahi bir emniyet ve güven yeri vardır ki, o güvenli yer evliyaların yoludur. Sen evliyaların haberlerine güven ve o yola gir ki, dünyada iken sana ahiret halleri açılsın! Ve ilm-i yakînin (kesin bilgi) ayne'l-yakîne (gözle görülen kesinliğe) dönüşsün! Çünkü münafık, ahiret hallerini inkâr ettiği için, bu dünyadaki güvenli yeri dahi inkâr edip evliyaları ve onların haberlerini reddederler. Bu sebeple sen onları az dinle ve bu az dinlemen ile ahmaklıklarına ve fesatlarına vâkıf ol!

“Me'men”den murâd, meslek-i evliyâdır ki, bu mesleğe sülûk neticesinde ahvâl-i âhiret dünyâda iken sâlike münkeşif olur; ve sâlik bidâyette ehl-i hakîkat tarafından sülûk esnâsında vukū' bulacağı bildirilen ahvâli bittabi' göremez. Fakat evliyâya olan i'timâdından dolayı kendisinde bir hayâl peydâ olur ve sâlik bu hayâl üzerine meslek-i evliyâya sülük eder; ve hayal ziyadeleştikçe onun matlûbu olan keşfe ve müşâhedeye delîl olur. Nitekim yukarıki 3918 numaralı beyitte جهد کن تا این خیال افزون شود ... الخ buyrulmuş idi. Ya'ni, ey kimse, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bir emn ve emân mahalli vardır ki, o me'men meslek-i evliyâdır. Sen ahbâr-ı evliyâya i'timâd et ve o mesleğe sülûk et ki, dünyâda iken sana ahvâl-i âhiret münkeşif olsun! Ve ilm-i yakînin ayne'l-yakîne inkılâb etsin! Zîrâ münafık, ahvâl-i âhireti münkir olduğu için, bu dünyadaki me'meni dahi inkâr edip evliyâyı ve onların ihbârâtını reddederler. Binâenaleyh sen onları az dinle ve bu az dinlemen ile hamâkatlerine ve fesadlarına vâkıf ol!

3924. Onun hücceti budur ki, her bir dem söyler. "Eğer başka bir şey olaydı, görür idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3924. Onun kanıtı şudur ki, her an söyler: "Eğer başka bir şey olsaydı, görürdüm."

Dünyada evliyanın keşfini ve ahiret hayatını inkâr eden kişinin kanıtı ve delili şudur: Der ki: "Eğer bu gördüğümüz dünya hayatından başka bir hayat âlemi daha olsaydı ben görürdüm. Mademki ben görmüyorum, öyleyse yoktur!"

Dünyâda keşf-i evliyâyı ve hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimsenin hücceti ve delîli şudur: Der ki: "Eğer bu gördüğümüz hayât-ı dünyeviyyeden başka bir hayat âlemi daha olaydı ben görür idim. Mâdemki ben görmüyorum, öyleyse yoktur!"

3925. Eğer çocuk, aklın hallerini görmezse hiçbir akıl akıldan nakleder mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3925. Eğer çocuk, aklın hallerini görmezse hiçbir akıl akıldan nakleder mi?

Ahiret hayatını inkâr eden kimse, o hayatı dünya âleminde gözlemleyen evliyaya göre akıllı ve ergen olmayan çocuk hükmündedir. Eğer bir çocuk "Akıl ve ergenliğin hallerini ben bilmiyorum ve görmüyorum!" dese, hiçbir akıllı ve ergen olan kimse akıldan ve kendi gözleminden vazgeçer ve geri döner mi? Ve der mi ki, "Mademki bir çocuk akıl ve ergenliğin hallerini, yani ey kimse, bu dünya hayatında dahi bir emniyet ve güven yeri vardır ki, o güvenli yer evliya yoludur. Sen evliyanın haberlerine güven ve o yola gir ki, dünyadayken sana ahiret halleri açığa çıksın! Ve ilme'l-yakînin (bilgi yoluyla kesin bilginin) ayne'l-yakîne (gözlem yoluyla kesin bilgiye) dönüşsün! Çünkü münafık, ahiret hallerini inkâr ettiği için, bu dünyadaki güvenli yeri dahi inkâr edip evliyayı ve onların haberlerini reddederler. Bu sebeple sen onları az dinle ve bu az dinlemen ile onların ahmaklıklarına ve fesatlarına vâkıf ol!

Hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimse, o hayâtı âlem-i dünyâda müşâhede eden evliyâya nisbetle âkıl ve bâliğ olmayan çocuk hükmündedir. Eğer bir çocuk "Akıl ve bülûğun ahvâlini ben bilmiyorum ve görmüyorum!" dese hiçbir akıl ve bâliğ olan kimse akıldan ve kendi müşâhedesinden intikāl ve rücû' eder mi? Ve der mi ki, “Mâdemki bir çocuk akıl ve bülüğun ahvâlini Ya'ni, ey kimse, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bir emn ve emân mahalli vardır ki, o me'men meslek-i evliyâdır. Sen ahbâr-ı evliyâya i'timâd et ve o mesleğe sülûk et ki, dünyâda iken sana ahvâl-i âhiret münkeşif olsun! Ve ilm-i yakînin ayne'l-yakîne inkılâb etsin! Zîrâ münafık, ahvâl-i âhireti münkir olduğu için, bu dünyadaki me'meni dahi inkâr edip evliyâyı ve onların ihbârâtını reddederler. Binâenaleyh sen onları az dinle ve bu az dinlemen ile hamâkatlerine ve fesadlarına vâkıf ol!

3924. Onun hücceti budur ki, her bir dem söyler. "Eğer başka bir şey olaydı, görür idim."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3924. Onun kanıtı şudur ki, her an söyler: "Eğer başka bir şey olsaydı, görürdüm."

Dünyada evliyanın keşfini ve ahiret hayatını inkâr eden kişinin kanıtı ve delili şudur: Der ki: "Eğer bu gördüğümüz dünya hayatından başka bir hayat âlemi daha olsaydı ben görürdüm. Mademki ben görmüyorum, öyleyse yoktur!"

Dünyâda keşf-i evliyâyı ve hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimsenin hücceti ve delîli şudur: Der ki: "Eğer bu gördüğümüz hayât-ı dünyeviyyeden başka bir hayat âlemi daha olaydı ben görür idim. Mâdemki ben görmüyorum, öyleyse yoktur!"

3925. Eğer çocuk, aklın hallerini görmezse hiçbir akıl akıldan nakleder mi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3925. Eğer çocuk, aklın hallerini görmezse hiçbir akıl, akıldan vazgeçer mi?

Ahiret hayatını inkâr eden kimse, o hayatı dünya âleminde gözlemleyen evliyaya göre akıllı ve ergen olmayan çocuk hükmündedir. Eğer bir çocuk "Akıl ve ergenliğin hallerini ben bilmiyorum ve görmüyorum!" dese, hiçbir akıllı ve ergen kimse akıldan ve kendi gözleminden vazgeçer ve geri döner mi? Ve der mi ki, "Mademki bir çocuk akıl ve ergenliğin hallerini görmedim diye inkâr ediyor, bu sebeple ben de kendi nefsimde gözlemlediğim hallerin aslı olmadığına hükmedeyim?"

Hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimse, o hayâtı âlem-i dünyâda müşâhede eden evliyâya nisbetle âkıl ve bâliğ olmayan çocuk hükmündedir. Eğer bir çocuk "Akıl ve bülûğun ahvâlini ben bilmiyorum ve görmüyorum!" dese hiçbir akıl ve bâliğ olan kimse akıldan ve kendi müşâhedesinden intikāl ve rücû' eder mi? Ve der mi ki, “Mâdemki bir çocuk akıl ve bülüğun ahvâlini görmedim, diye inkâr ediyor, binâenaleyh ben de nefsimde müşâhede ettiğim ahvâlin aslı olmadığına hükmedeyim?"

3926. Ve eğer bir âkıl aşkın hallerini görmezse, aşkın iyi fallı olan ayı nâkıs olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3926. Ve eğer bir akıllı kişi aşkın hallerini görmezse, aşkın iyi fallı olan ayı eksik olmaz.

Ve eğer akıllı ve ergin bir kimse âşık olmamış ve aşkın hallerini görmemiş olsa, aşkın nurlu olan mahiyetine eksiklik gelmez. Çünkü aşk denilen mana âşıkların katında sabittir. Aşktan habersiz olan kimse istediği kadar aşk yoktur desin dursun! Bir âşık onun bu inkârına kulak asar mı?

Ve eğer bir âkıl ve bâliğ olan kimse âşık olmamış ve aşkın ahvâlini görmemiş olsa, aşkın nûrânî olan mâhiyetine nakîsa gelmez. Zîrâ aşk denilen ma'nâ âşıkların indinde sâbittir. Aşktan bîhaber olan kimse istediği kadar aşk yoktur desin dursun! Bir âşık onun bu inkârına kulak asar mı?

3927. Kardeşlerinin gözü Yûsuf'un güzelliğini görmedi. Ya'kûb'un kalbinden ne vakit nâ-bedîd oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3927. Kardeşlerinin gözü Yûsuf'un güzelliğini görmedi. Ya'kûb'un kalbinden ne zaman kayboldu?

Bu şerefli beyitte, duyular âleminde var olan bir şeyin bile görülemediği açıklanır. Yani, Yûsuf (a.s.)'ın güzelliğini duyu organlarıyla görmek mümkünken, onun kardeşleri o güzelliği görmedi ve güzellik sevgiye vesile iken onlar o hazrete kin beslediler. Hâlbuki o güzellik, Ya'kûb (a.s.)'ın kalbinden Yûsuf (a.s.) kaybolduğu hâlde bile bir an olsun kaybolmadı; ve Hz. Ya'kûb o güzelliği daima hayalinde görürdü.

Bu beyt-i şerîfde âlem-i histe mevcûd olan bir şeyin bile görülemediği beyân buyrulur. Ya'ni, Yûsuf (a.s.)ın güzelliğini his gözüyle görmek mümkün iken, onun kardeşleri o güzelliği görmedi ve güzellik vesîle-i muhabbet iken onlar o hazrete buğz ettiler. Halbuki o güzellik Ya'kûb (a.s.)ın kalbinden Yûsuf (a.s.) kaybolduğu hâlde bile bir an nâ-bedîd olmadı; ve Hz. Ya'kûb o güzelliği dâimâ hayâlinde müşâhede ederdi.

3928. Mûsâ'nın gözü asâyı değnek gördü. Gayba mensûb olan gözü yılan ve fitne gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3928. Musa'nın gözü asayı değnek gördü. Gayba ait olan gözü yılan ve fitne gördü.

Yani, Musa (a.s.)'ın beden gözü elindeki asayı değnek gördü. Nitekim ayet-i kerimede Taha suresinde "وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى" (Taha, 20/17-18) yani "Yüce Allah, ey Musa, elindeki nedir? diye sordu. Cenab-ı Musa cevaben: O asadır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkerim ve onunla başka işlerim vardır" dedi. Fakat ne zaman ki Yüce Allah ona ruhunun ve sırrının gözüyle asanın tekil sabit hakikatini ve hakikatini gösterdi, o asayı yılan ve fitne koparıcı bir şey gördü ve görünen gözüyle baktığı vakit korktu. Nitekim ayet-i kerimede "فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى" (Taha, 20/19-21) yani "Yüce Allah: O asayı elinden bırak! buyurdu. Onu bıraktı, bir ejderha olup her tarafa yürümeye başladı. Yüce Allah: Onu tut, korkma! Biz onu evvelki heyetine döndüreceğiz" buyurdu. "Görmedim" diye inkâr ediyor, bu sebeple ben de nefsimde müşahede ettiğim hallerin aslı olmadığına hükmedeyim mi?

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın cisim gözü elindeki asâyı değnek gördü. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tâhâ'da `وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى` (Tâhâ, 20/17-18) ya'ni “Hak Teâlâ yâ Mûsâ, elindeki nedir? diye sordu. Cenâb-ı Mûsâ cevâben: O asâdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkerim ve onunla başka işlerim vardır” dedi. Fakat vaktâki Hak Teâlâ ona rûhunun ve sırrının gözüyle asânın ayn-ı sâbitesini ve hakîkatini gösterdi, o asâyı yılan ve fitne koparıcı bir şey gördü ve zâhir gözüyle baktığı vakit korktu. Nitekim âyet-i kerîmede `فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى` (Tâhâ, 20/19-21) ya'ni “Hak Teâlâ: O asâyı elinden bırak! buyurdu. Onu bıraktı, bir ejderhâ olup her tarafa yürümeye başladı. Hak Teâlâ: Onu tut, korkma! Biz onu evvelki hey'eti görmedim, diye inkâr ediyor, binâenaleyh ben de nefsimde müşâhede ettiğim ahvâlin aslı olmadığına hükmedeyim?"

3926. Ve eğer bir akıl aşkın hallerini görmezse, aşkın iyi fallı olan ayı nâkıs olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3926. Ve eğer bir akıl aşkın hâllerini görmezse, aşkın iyi fallı olan ayı eksik olmaz.

Ve eğer bir akıllı ve ergin kişi âşık olmamış ve aşkın hâllerini görmemiş olsa, aşkın nurlu olan mahiyetine (gerçekliğine) eksiklik gelmez. Çünkü aşk denilen anlam, âşıkların katında sabittir. Aşktan habersiz olan kişi istediği kadar aşk yoktur desin dursun! Bir âşık onun bu inkârına kulak asar mı?

Ve eğer bir akıl ve bâliğ olan kimse âşık olmamış ve aşkın ahvâlini görmemiş olsa, aşkın nûrânî olan mâhiyetine nakîsa gelmez. Zîrâ aşk denilen ma'nâ âşıkların indinde sâbittir. Aşktan bîhaber olan kimse istediği kadar aşk yoktur desin dursun! Bir âşık onun bu inkârına kulak asar mı?

3927. Kardeşlerinin gözü Yūsuf'un güzelliğini görmedi. Yakūb'un kalbinden ne vakit nâ-bedîd oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3927. Kardeşlerinin gözü Yusuf'un güzelliğini görmedi. Yakup'un kalbinden ne zaman kayboldu?

Bu şerefli beyitte, duyular âleminde mevcut olan bir şeyin bile görülemediği açıklanır. Yani, Yusuf (a.s.)'ın güzelliğini his gözüyle görmek mümkün iken, onun kardeşleri o güzelliği görmedi ve güzellik sevgiye vesile iken onlar o yüce zata kin beslediler. Halbuki o güzellik, Yakup (a.s.)'ın kalbinden Yusuf (a.s.) kaybolduğu halde bile bir an kaybolmadı; ve Hz. Yakup o güzelliği daima hayalinde müşahede ederdi.

Bu beyt-i şerîfde âlem-i histe mevcûd olan bir şeyin bile görülemediği beyân buyrulur. Ya'ni, Yûsuf (a.s.)ın güzelliğini his gözüyle görmek mümkin iken, onun kardeşleri o güzelliği görmedi ve güzellik vesîle-i muhabbet iken onlar o hazrete buğz ettiler. Halbuki o güzellik Ya'kūb (a.s.)ın kalbinden Yûsuf (a.s.) kaybolduğu hâlde bile bir an nâ-bedîd olmadı; ve Hz. Ya'küb o güzelliği dâimâ hayâlinde müşâhede ederdi.

3928. Musa'nın gözü asayı değnek gördü. Gayba mensub olan gözü yılan ve fitne gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3928. Musa'nın gözü asayı değnek gördü. Gayba ait olan gözü yılan ve fitne gördü.

Yani, Musa'nın (a.s.) cisim gözü elindeki asayı değnek gördü. Nitekim Tâhâ suresindeki ayet-i kerimede, "وَ مَا تِلْكَ بِيَمِينكَ يَا مُوسَى قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْهَا وَ أَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَ لِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى" (Tâhâ, 20/17-18) yani "Yüce Allah: Ey Musa, elindeki nedir? diye sordu. Musa (a.s.) cevaben: O benim asâmdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkelerim ve onunla başka işlerim vardır, dedi." Fakat Yüce Allah ona ruhunun ve sırrının gözüyle asanın sabit hakikatini (Hak'ın ilmindeki varlık suretini) ve hakikatini gösterdiği vakit, o asayı yılan ve fitne çıkaran bir şey gördü ve görünen gözüyle baktığı zaman korktu. Nitekim ayet-i kerimede, "قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى قَالَ خُذْهَا وَ لَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى" (Tâhâ, 20/19-21) yani "Yüce Allah: O asayı elinden bırak! buyurdu. Onu bıraktı, bir ejderha olup her tarafa yürümeye başladı. Yüce Allah: Onu tut, korkma! Biz onu evvelki hali olan asaya geri döndürürüz, buyurdu." Şimdi bu örnekten de anlaşılacağı üzere bir şeyin görüneni ve dış yüzü onun bâtınının ve iç yüzünün perdesidir. Yalnızca dış yüzü görüp iç yüzden habersiz olmak ahmaklıktır.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın cisim gözü elindeki asâyı değnek gördü. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tâhâ'da وَمَا تِلْكَ بِيَمِينكَ يَا مُوسَى قَالَ هِي عَصَايَ أَتَوَكَّكاً عليها وأهش بها عَلَى غَنَمِي وَلَيَّ فِيهَا مَارِبٌ أُخْرَى (Tâhâ, 20/17-18) ya'ni “Hak Teâlâ yâ Mûsâ, elindeki nedir? diye sordu. Cenâb-ı Mûsâ cevâben: O asâdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkelerim ve onunla başka işlerim vardır” dedi. Fakat vaktaki Hak Teâlâ ona ruhunun ve sırrının gözüyle asânın ayn-ı sâbitesini ve hakikatini gösterdi, o asâyı yılan ve fitne koparıcı bir şey gördü ve zâhir gözüyle baktığı vakit korktu. Nitekim âyet-i kerimede قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Tâhâ, 20/19-21) ya'ni “Hak Teâlâ: O asâyı elinden bırak! buyurdu. Onu bıraktı, bir ejderhâ olup her tarafa yürümeğe başladı. Hak Teâlâ: Onu tut, korkma! Biz onu evvelki hey'eti olan asâya iade ederiz" buyurdu. İmdi bu misâlden dahi anlaşılacağı üzere bir şeyin zâhiri ve dış yüzü onun bâtınının ve iç yüzünün perdesidir. Yalnız dış yüzü görüp iç yüzden gāfil olmak hamâkattir.

3929. Baş gözü sır gözüyle cenkteydi. Sır gözü galib geldi, hüccet gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3929. Baş gözü sır gözüyle cenkteydi. Sır gözü galip geldi, delil gösterdi.

Musa (a.s.)'ın bedeninin gözü ruhunun gözüyle savaşta ve muhalefetteydi. Yani, bedeninin gözü asayı değnek ve ruhunun gözü de o asayı yılan görür idi. Sonunda ruhunun gözü bedeninin gözüne galip gelip beden gözünün oluşturduğu korkaklık ortadan kalktı; ve Musa (a.s.) dilediği zaman Firavun'a ve tebaasına o asayı peygamberlik delili ve mucize olarak gösterdi.

Mûsâ (a.s.)ın cisminin gözü rûhunun gözüyle cenkte ve muhalefetteydi. Ya'ni, cisminin gözü asâyı değnek ve rûhunun gözü dahi o asâyı yılan görür idi. Nihayet rûhunun gözü cisminin gözüne gälib gelip cisim gözünün hâsıl ettiği korkaklık zâil oldu; ve Mûsâ (a.s.) dilediği vakit Fir'avn'a ve tebaasına o asâyı hüccet-i nübüvvet ve mu'cize olarak gösterdi.

3930. Mûsa kendi elini el gördü; gayb gözü önünde bir nûr zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3930. Musa kendi elini el olarak gördü; gayb gözü önünde bir nur ortaya çıktı.

Musa (a.s.) beden gözüyle kendi elini diğer insanların eli gibi bir el olarak gördü. Fakat ruhunun gözü önünde o elde güneş gibi bir nur ortaya çıktı. Nasıl ki ayet-i kerimede, Taha suresinde Musa'ya hitaben Yüce Allah şöyle buyurmuştu: وَاصْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخرج بيضاء من غير سوء آيةً أخرى (Taha, 20/22) yani "Ve elini koltuğunun altına götür, koy, tâ ki illetsiz ve ayıpsız parlak çıkıp peygamberliğine diğer bir alamet olsun!"

[3936] Mûsâ (a.s.) cisim gözüyle kendi elini dîğer insanların eli gibi bir el gördü. Fakat rûhunun gözü önünde o elde güneş gibi bir nûr zahir oldu. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tâhâ'da cenâb-ı Mûsâ'ya hitâben Hak Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuş idi وَاصْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخرج بيضاء من غير سوء آيةً أخرى (Tâhâ, 20/22) ya'ni "Ve elini koltuğunun altına götür, zammet, tâ ki illetsiz ve ayıbsız parlak çıkıp nübüvvetine dîğer alâmet olsun!"

3931. Bu söz kemâlde nihayet tutmaz. Her mahrûmun önünde hayal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3931. Bu söz kemalde son bulmaz. Her mahrumun önünde hayal gibi olur.

Yani, bu cisim gözüyle görülen eşyanın bir de iç yüzü olduğunu tam olarak anlatmak için söylenecek sözlerin sonu yoktur. Ve ba's-i ekber (en büyük diriliş) hakkında Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde açıklamalar geçmiştir. Örneğin bu cildin 1773 numarasına denk gelen: نفخ صور امرست از یزدان پاک که برآید ای ذرایر سر زخاك [Nefh-i sûr ey zerreler, topraktan baş çıkarınız, diye pâk olan Hâlık'tan emirdir."] beytinde ve onu takip eden diğer beyitlerde de açıklamalar vardır. Fakat bu hakikatleri görmekten mahrum olan kimsenin yanında bu sözler hayal ve efsane gibidir.

Ya'ni, bu cisim gözü ile görülen eşyânın bir de iç yüzü olduğunu kemâliyle anlatmak için söylenecek sözlerin nihâyeti yoktur. Ve ba's-i ekber hakkında Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçmiştir. Ezcümle bu cildin 1773 numarasına müsadif olan : نفخ صور امرست از یزدان پاک که برآید ای ذرایر سر زخاك [ Nefh-i sûr ey zerreler, topraktan baş çıkarınız, diye pâk olan Hâlık'tan emirdir."] beytinde ve onu ta'kîb eden dîğer beyitlerde de îzâhât vardır. Fakat bu hakikatleri görmekten mahrûm olan kimsenin indinde bu sözler hayâl ve efsâne gibidir.

3932. Çünkü onun indinde hakîkat ferc ve boğazdır. Onun önünde dostun esrârını az beyan et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3932. Çünkü onun katında hakikat, ferc ve boğazdır. Onun önünde dostun sırlarını az açıkla!

olan asaya iade ederiz" buyurdu. Şimdi bu örnekten de anlaşılacağı üzere bir şeyin görünen yüzü ve dışı, onun iç yüzünün ve bâtınının perdesidir. Yalnızca dış yüzü görüp iç yüzden habersiz olmak ahmaklıktır.

olan asâya iade ederiz" buyurdu. İmdi bu misâlden dahi anlaşılacağı üzere bir şeyin zâhiri ve dış yüzü onun bâtınının ve iç yüzünün perdesidir. Yalnız dış yüzü görüp iç yüzden gāfil olmak hamâkattir.

3929. Baş gözü sır gözüyle cenkteydi. Sır gözü galib geldi, hüccet gösterdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3929. Baş gözü sır gözüyle cenkteydi. Sır gözü galip geldi, delil gösterdi.

Musa (a.s.)'ın bedeninin gözü ruhunun gözüyle savaşta ve muhalefetteydi. Yani, bedeninin gözü asayı değnek ve ruhunun gözü de o asayı yılan görür idi. Sonunda ruhunun gözü bedeninin gözüne galip gelip beden gözünün oluşturduğu korkaklık ortadan kalktı; ve Musa (a.s.) dilediği zaman Firavun'a ve tebaasına o asayı peygamberlik delili ve mucize olarak gösterdi.

Mûsâ (a.s.)ın cisminin gözü rûhunun gözüyle cenkte ve muhalefetteydi. Ya'ni, cisminin gözü asâyı değnek ve rûhunun gözü dahi o asâyı yılan görür idi. Nihayet rûhunun gözü cisminin gözüne gälib gelip cisim gözünün hâsıl ettiği korkaklık zâil oldu; ve Mûsâ (a.s.) dilediği vakit Fir'avn'a ve tebaasına o asâyı hüccet-i nübüvvet ve mu'cize olarak gösterdi.

3930. Mûsa kendi elini el gördü; gayb gözü önünde bir nûr zahir oldu. [3936]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3930. Musa kendi elini el gördü; gayb gözü önünde bir nur ortaya çıktı.

Musa (a.s.) beden gözüyle kendi elini diğer insanların eli gibi bir el gördü. Fakat ruhunun gözü önünde o elde güneş gibi bir nur ortaya çıktı. Nasıl ki ayet-i kerimede, Taha suresinde Musa'ya hitaben Yüce Allah şöyle buyurmuş idi: وَاصْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخرج بيضاء من غير سوء آيةً أخرى (Taha, 20/22) yani "Ve elini koltuğunun altına götür, sıkıca tut ki illetsiz ve ayıpsız parlak çıkıp peygamberliğine diğer bir alamet olsun!"

Mûsâ (a.s.) cisim gözüyle kendi elini dîğer insanların eli gibi bir el gördü. Fakat rûhunun gözü önünde o elde güneş gibi bir nûr zahir oldu. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tâhâ'da cenâb-ı Mûsâ'ya hitâben Hak Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuş idi وَاصْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخرج بيضاء من غير سوء آيةً أخرى (Tâhâ, 20/22) ya'ni "Ve elini koltuğunun altına götür, zammet, tâ ki illetsiz ve ayıbsız parlak çıkıp nübüvvetine dîğer alâmet olsun!"

3931. Bu söz kemâlde nihayet tutmaz. Her mahrûmun önünde hayal gibi olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3931. Bu söz kemalde son bulmaz. Her mahrumun önünde hayal gibi olur.

Yani, bu cisim gözüyle görülen eşyanın bir de iç yüzü olduğunu tam olarak anlatmak için söylenecek sözlerin sonu yoktur. Ve ba's-i ekber (büyük diriliş) hakkında Mesnevî-i Şerîf'in çeşitli yerlerinde açıklamalar geçmiştir. Örneğin bu cildin 1773 numarasına denk gelen: نفخ صور امرست از یزدان پاک که برآید ای ذرایر سر زخاك [Nefh-i sûr ey zerreler, topraktan baş çıkarınız, diye pâk olan Hâlık'tan emirdir."] beytinde ve onu takip eden diğer beyitlerde de açıklamalar vardır. Fakat bu hakikatleri görmekten mahrum olan kimsenin nazarında bu sözler hayal ve efsane gibidir.

Ya'ni, bu cisim gözü ile görülen eşyânın bir de iç yüzü olduğunu kemâliyle anlatmak için söylenecek sözlerin nihâyeti yoktur. Ve ba's-i ekber hakkında Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçmiştir. Ezcümle bu cildin 1773 numarasına müsadif olan : نفخ صور امرست از یزدان پاک که برآید ای ذرایر سر زخاك [ Nefh-1 sûr ey zerreler, topraktan baş çıkarınız, diye pâk olan Hâlık'tan emirdir."] beytinde ve onu ta'kîb eden dîğer beyitlerde de îzâhât vardır. Fakat bu hakikatleri görmekten mahrûm olan kimsenin indinde bu sözler hayâl ve efsâne gibidir.

3932. Çünkü onun indinde hakîkat ferc ve boğazdır. Onun önünde dostun esrârını az beyan et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3932. Çünkü onun katında hakikat ferc ve boğazdır. Onun önünde dostun sırlarını az beyan et!

Çünkü ruhanî âlemden gafil ve cismaniyete dalmış olan kimsenin katında hakikat ancak cismanî zevkleri elde etmeye araç olan tenasül organı ve boğazdır. Yani yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktır. Böyle bir kimsenin önünde hakikî dost olan Hakk'ın sırlarını az söyle! "Az söyle!" ifadesindeki sır şudur ki, kâmil velî peygamber vârisidir; ve Peygamber'e "Resûl üzerine vâcip olan ancak tebliğdir" (Maide, 5/99) ilâhî emri gelmiştir. Bu sebeple Peygamber'e insanlara eşit şekilde tebliğ vâciptir. Cenâb-ı Pîr efendimiz de peygamberlik sırrına uyarak bu sırları halka az söylemeyi ve seçkinlere çok söylemeyi tavsiye buyururlar. Nitekim ilerideki [3935 numaralı] beyit bu anlamı teyit eder.

Çünkü âlem-i rûhâniyyetten gâfil ve cismâniyette müstağrak olan kimsenin indinde hakîkat ancak ezvâk-ı cismâniyye tahsîline âlet olan âlet-i tenâsül ve boğazdır. Ya'ni yemek ve içmek ve cimâ' etmektir. Böyle bir kimsenin önünde dost-ı hakîkî olan Hakk'ın esrârını az söyle! "Az söyle!" ta'bîrindeki sır budur ki, veliyy-i kâmil vâris-i peygamberîdir; ve Peygamber'e ما على الرسول إلا البلاغ (Maide, 5/99) ya'ni "Resûl üzerine vâcib olan ancak tebliğdir" emr-i ilâhîsi vârid olmuştur. Binâenaleyh Peygamber'e ale's-seviyye nâsa tebliğ vâcibdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi isr-i nebevîye ittibâen bu esrârı âmmeye az söylemeyi ve havâssa çok söylemeyi tavsiye buyururlar. Nitekim âtîdeki [3935 numaralı] beyti bu ma'nâyı te'yîd buyurur.

3933. Bizim indimizde ferc ve boğaz hayal oldu. Şübhesiz can her dem cemâl gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3933. Bizim katımızda ferc ve boğaz hayal oldu. Şüphesiz can her an güzellik gösterir.

Yani, bizim gibi insân-ı kâmillerin katında yemek ve içmek ve cinsel ilişkiye girmek gibi bedensel zevkler hayal olmuştur. Çünkü bekası olmayan (kalıcı olmayan) cismanî âlemin rüyadan farkı yoktur; ve rüyadaki yeme ve içme ve cinsel ilişkiye girme ise hayaldir. Kalp cismaniyetten (bedensellikten) alakasını kesince şüphesiz her an ruhun güzelliği ortaya çıkar.

Ya'ni, bizim gibi kâmillerin indinde yemek ve içmek ve cimâ' etmek gibi ezvâk-ı cismâniyye hayâl olmuştur. Zîrâ bekāsı olmayan âlem-i cismâniyyetin rü'yâdan farkı yoktur; ve rü'yâdaki yeme ve içme ve cimâ' etme ise hayaldir. Kalb cismâniyetten alâkasını kesince şübhesiz her an rûhun cemâli zâhir olur.

3934. Her kimin ferc ve boğaz âdeti ve tab'ıdır, bu "Leküm dîn ve liye dîn" onun içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3934. Kimin âdeti ve tabiatı cinsel organ ve boğaz ise, bu "Sizin dininiz size, benim dinim bana" onun içindir.

Yani, her kim ki, bu cismanî âlemde yemek, içmek ve cinsel ilişki zevklerine dalmış ve bu zevklerde kendini kaybetmeyi huy ve âdet edinmiş ve bu zevklerden başka bir zevk olduğunu inkâr etmiş ise, o kimseye ne kadar açık, aklî ve naklî deliller getirilse de asla kabul etmez. Bu sebeple ona söylenecek söz Kâfirûn Sûresi'ndeki "Sizin dininiz size, benim dinim bana" yani "Sizin için bir din, âdet ve huy vardır; ve benim için de bir huy, âdet ve meslek vardır" (Kâfirûn, 109/6) demek olur.

Ya'ni, her kim ki, bu âlem-i cismâniyyette yemek ve içmek ve cimâ' etmek zevklerine dalmış ve bu zevklerde istiğrâkı kendine huy ve âdet etmiş ve bu zevklerden başka bir zevk olduğunu münkir bulunmuş ise, o kimseye ne kadar vâzıh, aklî ve naklî delîller getirmiş olsa asla kabûl etmez. Binâenaleyh ona söylenecek söz sûre-i Kâfirûn'daki لكم دينكم ولي دين ya'ni "Sizin için bir dîn ve âdet ve huy vardır; ve benim için dahi bir huy ve âdet ve meslek vardır" (Kâfirûn, 109/6) demek olur.

3935. Öyle inkâra sözü kısa et, ey Ahmed, eski kâfire az söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3935. Ey Ahmed, öyle inkâra sözü kısa et, eski kâfire az söyle!

Yani, öyle kuvvetli aklî ve naklî deliller varken meydana gelen inkâra karşı çare yoktur. Bu sebeple artık sözü kısa söyle, ey Ahmed (a.s.)ın vârisi olan kişi. Çünkü ruhaniyet âleminden gafil ve cismaniyette (bedensellikte) boğulmuş olan kimsenin nazarında hakikat ancak bedensel zevkleri elde etmeye yarayan tenasül (üreme) aleti ve boğazdır. Yani yemek, içmek ve cinsel ilişkiye girmektir. Böyle bir kimsenin önünde hakiki dost olan Hakk'ın sırlarını az söyle! "Az söyle!" ifadesindeki sır budur ki, kâmil veli peygamber vârisidir; ve Peygamber'e "ما على الرسول إلا البلاغ" (Mâide, 5/99) yani "Resûl üzerine vacip olan ancak tebliğdir" ilahi emri gelmiştir. Bu sebeple Peygamber'e herkese eşit şekilde tebliğ vaciptir. Cenab-ı Pîr efendimiz de nebevî izi takip ederek bu sırları halka az söylemeyi ve seçkin kişilere çok söylemeyi tavsiye buyururlar. Nasıl ki ilerideki [3935 numaralı] beyti bu anlamı teyit eder.

Ya'ni, öyle kuvvetli aklî ve naklî delîller var iken vâki' olan inkâra karşı çâre yoktur. Binâenaleyh artık sözü kısa söyle, ey Ahmed (a.s.)ın vârisi olan Çünkü âlem-i rûhâniyyetten gâfil ve cismâniyette müstağrak olan kimsenin indinde hakîkat ancak ezvâk-ı cismâniyye tahsîline âlet olan âlet-i tenâsül ve boğazdır. Ya'ni yemek ve içmek ve cimâ' etmektir. Böyle bir kimsenin önünde dost-ı hakîkî olan Hakk'ın esrârını az söyle! "Az söyle!" ta'bîrindeki sır budur ki, veliyy-i kâmil vâris-i peygamberîdir; ve Peygamber'e ما على الرسول إلا البلاغ (Mâide, 5/99) ya'ni "Resûl üzerine vâcib olan ancak tebliğdir" emr-i ilâhîsi vârid olmuştur. Binâenaleyh Peygamber'e ale's-seviyye nâsa tebliğ vâcibdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi isr-i nebevîye ittibâen bu esrârı âmmeye az söylemeyi ve havâssa çok söylemeyi tavsiye buyururlar. Nitekim âtîdeki [3935 numaralı] beyti bu ma'nâyı te'yîd buyurur.

3933. Bizim indimizde ferc ve boğaz hayal oldu. Şübhesiz can her dem cemâl gösterir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3933. Bizim katımızda ferc ve boğaz hayal oldu. Şüphesiz can her an güzellik gösterir.

Yani, bizim gibi insân-ı kâmillerin katında yemek ve içmek ve cinsel ilişkiye girmek gibi bedensel zevkler hayal olmuştur. Çünkü bekası olmayan (kalıcı olmayan) cismanî âlemin rüyadan farkı yoktur; ve rüyadaki yeme ve içme ve cinsel ilişkiye girme ise hayaldir. Kalp cismaniyetten (bedensellikten) alakasını kesince şüphesiz her an ruhun güzelliği ortaya çıkar.

Ya'ni, bizim gibi kâmillerin indinde yemek ve içmek ve cimâ' etmek gibi ezvâk-ı cismâniyye hayâl olmuştur. Zîrâ bekāsı olmayan âlem-i cismâniyyetin rü'yâdan farkı yoktur; ve rü'yâdaki yeme ve içme ve cimâ' etme ise hayaldir. Kalb cismâniyetten alâkasını kesince şübhesiz her an rûhun cemâli zâhir olur.

3934. Her kimin ferc ve boğaz âdeti ve tab'ıdır, bu “Leküm dîn ve liye dîn” onun içindir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3934. Kimin âdeti ve tabiatı ferc ve boğaz ise, bu “Sizin dininiz size, benim dinim bana” sözü onun içindir.

Yani, her kim ki, bu cismanî âlemde yemek, içmek ve cinsel ilişki zevklerine dalmış ve bu zevklerde kendini kaybetmeyi huy ve âdet edinmiş ve bu zevklerden başka bir zevk olduğunu inkâr etmiş ise, o kimseye ne kadar açık, aklî ve naklî deliller getirilmiş olsa asla kabul etmez. Bu sebeple ona söylenecek söz Kâfirûn suresindeki لكم دينكم ولي دين yani “Sizin için bir din, âdet ve huy vardır; ve benim için de bir huy, âdet ve meslek vardır” (Kâfirûn, 109/6) demek olur.

Ya'ni, her kim ki, bu âlem-i cismâniyyette yemek ve içmek ve cimâ' etmek zevklerine dalmış ve bu zevklerde istiğrâkı kendine huy ve âdet etmiş ve bu zevklerden başka bir zevk olduğunu münkir bulunmuş ise, o kimseye ne kadar vâzıh, aklî ve naklî delîller getirmiş olsa aslâ kabûl etmez. Binâenaleyh ona söylenecek söz sûre-i Kâfirûn'daki لكم دينكم ولي دين ya'ni “Sizin için bir dîn ve âdet ve huy vardır; ve benim için dahi bir huy ve âdet ve meslek vardır” (Kâfirûn, 109/6) demek olur.

3935. Öyle inkâra sözü kısa et, ey Ahmed, eski kâfire az söyle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3935. Öyle inkâra sözü kısa et, ey Ahmed, eski kâfire az söyle!

Yani, öyle kuvvetli aklî ve naklî deliller varken meydana gelen inkâra karşı çare yoktur. Bu sebeple artık sözü kısa söyle, ey Ahmed (a.s.)ın vârisi olan veliyy-i kâmil (Allah dostu, olgun insan), ilâhî ilimde isti'dadsızlığı (yatkınlıksızlığı) sabit olan eski kâfire ve inkârcıya karşı ancak tebliğ vazifesini yapmış olmak için az söyle! Bu şerefli beyit, yukarıdaki 3932 numaralı şerefli beyitte geçen açıklamaları desteklemektedir.

Ya'ni, öyle kuvvetli aklî ve naklî delîller var iken vâki' olan inkâra karşı çâre yoktur. Binâenaleyh artık sözü kısa söyle, ey Ahmed (a.s.)ın vârisi olan veliyy-i kâmil, ilm-i ilâhîde isti'dâdsızlığı sabit olan eski kâfire ve münkire karşı ancak tebliğ vazifesini yapmış olmak için az söyle! Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 3932 numaralı beyt-i şerîfde geçen îzâhâtı müeyyiddir.

## O güzel yüzlünün yanına halîfenin cimâ' için gelmesi

3936. O halîfe içtima' re'yini etti. Cimâ' için o kadın tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3936. O halife, birleşme kararını verdi. Birleşmek için o kadın tarafına gitti.

O Mısır halifesi cariyeyi sarayına getirttikten sonra onunla bir odada bulunmaya niyet etti ve birleşmek kastıyla o cariye tarafına gitti.

O Mısır halîfesi câriyeyi sarayına celbettikten sonra onunla bir odada bulunmaya niyet etti ve cimâ' etmek kasdıyla o câriye tarafına gitti.

3937. Onun zikrini etti ve zekerini kaldırdı; o muhabbet artırıcı ile yatıp kalkmağa kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3937. Onun zikrini etti ve zekerini kaldırdı; o muhabbet artırıcı ile yatıp kalkmaya kasdetti.

Yani, cariyenin vücudunun, endamının ve yüzünün güzelliğini hayal etti ve bu hayaliyle şehvetini tahrik ederek zekerini kaldırdı. Çünkü zekerin kalkması, kadının bilinen uzvunun ve endamının hayal edilmesinden meydana gelir; ve halife, şehvetini kabartan hayalî tasavvur içindeyken, o muhabbet artırıcı olan cariyenin cismiyle de yatıp kalkmaya niyet etti. Çünkü hayalî suret ile cismanî suret birleşince şehvet kemal derecesine ulaşır.

Ya'ni, câriyenin vücudunun ve endâmının ve yüzünün güzelliğini tasavvur etti ve bu tasavvuru ile şehvetini tahrik ederek zekerini kaldırdı. Zîrâ zekerin kıyâmı kadının uzv-ı ma'hûdunun ve endâmının tasavvurundan hâsıl olur; ve halîfe şehvetini kabartan hayâl-i tasavvur içinde iken, o muhabbet arttırıcı olan câriyenin cismi ile de yatıp kalkmağa kasd etti. Zîrâ sûret-i hayâliyye ile sûret-i cismiyye ictimâ' edince şehvet derece-i kemâle gelir.

3938. Vaktaki o kadının iki ayağı arasına oturdu, müteakiben kaza geldi ayşının yolunu bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3938. O kadının iki ayağı arasına oturduğu vakit, hemen ardından kaza geldi ve yaşayışının yolunu bağladı.

"Ayş", yaşayış ve dirilik anlamına gelir ve burada hayat zevkinden kinayedir. Yani, halife cinsel ilişki pozisyonunu alıp kadının iki bacağı arasına girip çöktü. Bu durumu takiben ilâhî kaza ortaya çıktı ve onun hayat zevkinin, ilâhî ilimde istidatsızlığı sabit olan eski kâfire ve inkârcıya karşı ancak tebliğ görevini yapmış olmak için az söyle! Bu şerefli beyit, yukarıdaki 3932 numaralı şerefli beyitte geçen açıklamaları doğrular.

"Ayş", yaşayış ve dirilik ma'nâsına olup burada zevk-ı hayattan kinâyedir. Ya'ni, halîfe cimâ' vaziyetini alıp kadının iki bacakları arasına girip çöktü. Bu vaziyeti müteâkib kazâ-yı ilâhî zuhûra geldi ve onun zevk-ı hayatının veliyy-i kâmil, ilm-i ilâhîde isti'dâdsızlığı sâbit olan eski kâfire ve münkire karşı ancak tebliğ vazifesini yapmış olmak için az söyle! Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 3932 numaralı beyt-i şerîfde geçen îzâhâtı müeyyiddir.

## O güzel yüzlünün yanına halîfenin cimâ' için gelmesi

3936. O halîfe içtima' re'yini etti. Cimâ' için o kadın tarafına gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3936. O halife, birleşme kararını verdi. Birleşmek için o kadın tarafına gitti.

O Mısır halifesi cariyeyi sarayına getirttikten sonra onunla bir odada bulunmaya niyet etti ve birleşmek kastıyla o cariye tarafına gitti.

O Mısır halîfesi câriyeyi sarayına celbettikten sonra onunla bir odada bulunmaya niyet etti ve cimâ' etmek kasdıyla o câriye tarafına gitti.

3937. Onun zikrini etti ve zekerini kaldırdı; o muhabbet artırıcı ile yatıp kalkmağa kasd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3937. Onun zikrini etti ve zekerini kaldırdı; o muhabbet artırıcı ile yatıp kalkmaya kasdetti.

Yani, cariyenin vücudunun, endamının ve yüzünün güzelliğini hayal etti ve bu hayaliyle şehvetini tahrik ederek zekerini kaldırdı. Çünkü zekerin kalkması, kadının bilinen uzvunun ve endamının hayal edilmesinden meydana gelir; ve halife, şehvetini kabartan hayalî tasavvur içindeyken, o muhabbet artırıcı olan cariyenin cismiyle de yatıp kalkmaya niyet etti. Çünkü hayalî suret ile cismanî suret birleşince şehvet kemal derecesine ulaşır.

Ya'ni, câriyenin vücudunun ve endâmının ve yüzünün güzelliğini tasavvur etti ve bu tasavvuru ile şehvetini tahrik ederek zekerini kaldırdı. Zîrâ zekerin kıyâmı kadının uzv-ı ma'hûdunun ve endâmının tasavvurundan hâsıl olur; ve halîfe şehvetini kabartan hayâl-i tasavvur içinde iken, o muhabbet arttırıcı olan câriyenin cismi ile de yatıp kalkmağa kasd etti. Zîrâ sûret-i hayâliyye ile sûret-i cismiyye ictimâ' edince şehvet derece-i kemâle gelir.

3938. Vaktaki o kadının iki ayağı arasına oturdu, müteakiben kaza geldi ayşının yolunu bağladı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3938. O kadının iki ayağı arasına oturduğu vakit, ardından kaza geldi, yaşayışının yolunu bağladı.

"Ayş", yaşayış ve dirilik anlamına gelip burada hayat zevkinden kinayedir. Yani, halife cinsel ilişki pozisyonunu alıp kadının iki bacağı arasına girip çöktü. Bu pozisyonun ardından ilâhî kaza ortaya çıktı ve onun hayat zevkinin yolunu bağladı. "Ays", cinsel ilişki anlamına geldiğine göre, eğer bu kelime "sin" ile olursa, "onun cinsel ilişkisinin yolunu bağladı" demek olur.

"Ayş", yaşayış ve dirilik ma'nâsına olup burada zevk-ı hayattan kinâyedir. Ya'ni, halîfe cimâ' vaziyetini alıp kadının iki bacakları arasına girip çöktü. Bu vaziyeti müteâkib kazâ-yı ilâhî zuhûra geldi ve onun zevk-ı hayatının yolunu bağladı. “Ays”, cimâ’ ma’nâsına olduğuna göre, eğer bu kelime “sin” ile olursa, “onun cimâ’ının yolunu bağladı” demek olur.

3939. Onun kulağına sıçanın hışı hışı erişti; onun zekeri yattı, onun şehveti külliyyen ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3939. Onun kulağına sıçanın hışırtısı ulaştı; onun cinsel organı yattı, onun şehveti tamamen ürktü.

"Hışt hışt", kâğıt sesi ve yeni dikilen elbisenin sesi, yani hışırtı anlamındadır (Burhan). Yani, halife cinsel ilişki durumundayken kulağına sıçanın hışırtısı ulaştı; bu hışırtıdan dolayı korkup onun harekette olan cinsel organı indi ve şehveti tamamen ürktü.

“Hışt hışt”, kâğıt sadâsı ve yeni dikilen elbisenin sadâsı, ya’ni hışırtı ma’nâsınadır (Burhan). Ya’ni, halîfe cimâ’ vaziyetinde iken kulağına sıçanın hışırtısı erişti; bu hışırtıdan dolayı korkup onun harekette olan zekeri indi ve şehveti külliyyen ürktü.

3940. O vehm ile ki, hasırdan şiddetle kımıldayan bu hışırtı yılandan ola!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3940. O vehim ile ki, hasırdan şiddetle kımıldayan bu hışırtı yılandan ola!

"Sarîr", sözlükte "kapı gıcırtısı ve kalem cızırtısı" anlamındadır. Burada mutlak olarak "hışırtı" demektir. Yani, halifenin şehveti, hasır altından hışırtı ile bir yılan çıktığı vehmiyle kesildi ve cinsel organı indi ve cinsel ilişki vaziyetini bıraktı.

“Sarîr”, lügatte “kapı gıcırtısı ve kalem cızırtısı” ma’nâsınadır. Burada mutlakân “hışırtı” demektir. Ya’ni, halîfenin şehveti, hasır altından hışırtı ile bir yılan çıktığı vehmiyle munkatı’ oldu ve âlet-i tenâsülü indi ve cimâ’ vaziyetini bıraktı.

## Halîfenin şehvetinin za’fından ve o emîrin şehvetinin kuvvetinden dolayı o câriyeyi gülme tutması ve halîfenin câriyenin gülüşünden anlaması

3941. Kadın onun o gevşekliğini gördü, taaccübden kahkahaya geldi, onu gülme tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3941. Kadın onun o gevşekliğini gördü, şaşkınlıktan kahkaha attı, onu gülme tuttu.

3942. O pehlivanın erkekliği onun hatırına geldi ki, o arslanı öldürdü; ve onun endâmı öyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3942. O pehlivanın erkekliği, o arslanı öldürdüğü hatırına geldi; ve onun endamı öyle idi.

yolunu bağladı. "Ays", cinsel ilişki anlamına geldiğine göre, eğer bu kelime "sin" ile olursa, "onun cinsel ilişkisinin yolunu bağladı" demek olur.

yolunu bağladı. "Ays”, cimâ' ma'nâsına olduğuna göre, eğer bu kelime "sin" ile olursa, "onun cimâ'ının yolunu bağladı" demek olur.

3939. Onun kulağına sıçanın hış hıştı erişti; onun zekeri yattı, onun şehveti külliyyen ürktü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3939. Onun kulağına sıçanın hışırtısı ulaştı; onun zekeri indi, onun şehveti tamamen ürktü.

"Hışt hışt", kâğıt sesi ve yeni dikilen elbisenin sesi, yani hışırtı anlamındadır (Burhan). Yani, halife cinsel ilişki durumundayken kulağına sıçanın hışırtısı ulaştı; bu hışırtıdan dolayı korkup onun harekette olan zekeri indi ve şehveti tamamen ürktü.

"Hışt hışt", kâğıt sadâsı ve yeni dikilen elbisenin sadâsı, ya'ni hışırtı ma'nâsınadır (Burhan). Ya'ni, halîfe cimâ' vaziyetinde iken kulağına sıçanın hışırtısı erişti; bu hışırtıdan dolayı korkup onun harekette olan zekeri indi ve şehveti külliyyen ürktü.

3940. O vehm ile ki, hasırdan şiddetle kımıldayan bu hışırtı yılandan ola! [3946]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3940. O sanı ile ki, hasırdan şiddetle kımıldayan bu hışırtı yılandan ola!

"Sarîr", sözlükte "kapı gıcırtısı ve kalem cızırtısı" anlamındadır. Burada mutlak olarak "hışırtı" demektir. Yani, halifenin şehveti, hasır altından hışırtı ile bir yılan çıktığı sanısıyla kesildi ve cinsel organı indi ve cinsel ilişki vaziyetini bıraktı.

"Sarîr", lügatte "kapı gıcırtısı ve kalem cızırtısı" ma'nâsınadır. Burada mutlakân "hışırtı" demektir. Ya'ni, halîfenin şehveti, hasır altından hışırtı ile bir yılan çıktığı vehmiyle munkatı' oldu ve âlet-i tenâsülü indi ve cimâ' vaziyetini bıraktı.

## Halîfenin şehvetinin za'fından ve o emîrin şehvetinin kuvvetinden dolayı o câriyeyi gülme tutması ve halîfenin câriyenin gülüşünden anlaması

3941. Kadın onun o gevşekliğini gördü, taaccübden kahkahaya geldi, onu gülme tuttu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3941. Kadın onun o gevşekliğini gördü, şaşkınlıktan kahkaha attı, onu gülme tuttu.

3942. O pehlivanın erkekliği onun hatırına geldi ki, o arslanı öldürdü; ve onun endâmı öyle idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3942. O pehlivanın erkekliği, o arslanı öldürdüğü ve endamının öyle olduğu hatırına geldi.

Yani, cariyeyi şaşırtan sebep şu oldu: Pehlivan cariyeyi Musul'dan getirirken yolda kendisine yaklaşacağı sırada, yukarıda açıklandığı üzere, askerleri birbirine katan arslanı öldürdüğü hâlde, bu müthiş kargaşadan cinsel organı inmedi ve gelip cinsel ilişkide bulundu. Halifenin cinsel organı ise küçük bir hışırtıdan iniverdi. Cariye, pehlivanın şehvetinin kuvvetine ve halifenin şehvetinin gevşekliğine şaştı; ve bu şaşkınlıktan dolayı kendisini tutamayıp bir kahkaha attı. Çünkü gülmek şaşkınlıktan gelir; ve gülmenin hafifliği ve şiddeti de şaşkınlığın çokluğundan ve azlığından kaynaklanır. Nasıl ki Necm Suresi'nde وَتَضْحَكُونَ تَعْجَبُونَ أَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ (Necm, 53/59-60) yani “Acaba siz bu sözden şaşırır mısınız ve güler misiniz?” buyrulur.

Ya'ni, câriyenin taaccübüne sebeb bu oldu ki, pehlivan câriyeyi Mu-sul'dan getirirken yolda kendisine takarrub edeceği esnâda yukarıda îzâh olunduğu üzere askeri birbirine katan arslanı öldürdüğü hâlde, bu müdhiş ar-bededen âlet-i tenâsülü inmedi ve gelip muâmele-i cinsiyyede bulundu. Ha-lîfenin âlet-i tenâsülü ise küçük bir hışırtıdan iniverdi. Câriye pehlivanın şeh-vetinin kuvvetine ve halîfenin şehvetinin gevşekliğine şaştı; ve bu taaccüb-den dolayı kendisini tutamayıp bir kahkaha kopardı. Zîrâ gülmek taaccübden gelir; ve gülmenin hiffeti ve şiddeti dahi taaccübün çokluğundan ve azlığın-dan neş'et eder. Nitekim sûre-i Necm'de وَتَضْحَكُونَ تَعْجَبُونَ أَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ (Necm, 53/59-60) ya'ni “Acabâ siz bu sözden taaccüb mü edersiniz ve güler misi-niz?” buyrulur.

3943. Kadının gülmesi galib geldi, uzun oldu; cehd ederdi ve dudağını kapata-maz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3943. Kadının gülmesi üstün geldi, uzun sürdü; çabalardı ama dudağını kapatamazdı.

"Fîrâz" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdendir, "kapamak ve açmak" anlamlarında kullanılır. "Nemî şüd leb fîrâz", "dudağı kapanmazdı" demektir. Bu, gülmesini ve kahkahasını zaptedememesinden kinayedir.

“Fîrâz”, kelimesi lügat-i ezdâddandır, “kapamak ve açmak” ma’nâlarında kullanılır. “Nemî şüd leb fîrâz”, “dudağı kapanmaz idi” demek olur. Gülmesi-ni ve kahkahasını zaptedememekten kinâyedir.

3944. Esrâr içiciler gibi şiddetli güler idi. Gülme fâide ve ziyân üzerine galib geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3944. Esrar içiciler gibi şiddetli gülerdi. Gülme, fayda ve zarar düşüncesine üstün geldi.

"Beng", keten ve kendir yaprağından elde edilen esrar demektir ki, onu tütünle veya başka bir şekilde içenler sarhoş olur. "Bengiyân", esrar içiciler anlamına gelir. Yani, cariye esrar içip sarhoş olanlar gibi iradesiz bir halde güler dururdu; ve halifenin huzurunda böyle aşırı derecede gülmekten kendisine bir zarar veya fayda geleceğini düşünemez bir haldeydi. Gülme, bu düşünceler üzerine üstün geldi.

“Beng”, keten ve kendir yaprağından çıkarılan esrar demektir ki, onu tü-tün ile ve sâir sûretle içenler sarhoş olur. “Bengiyân”, esrar içiciler ma’nâsı-nadır. Ya’ni, câriye esrar içip sarhoş olanlar gibi irâdesiz bir hâlde güler du-rurdu; ve halîfenin huzûrunda böyle ifrât derecede gülmekten kendisine bir zarar veyâ fayda geleceğini mülâhaza edemez bir hâlde idi. Gülme bu düşün-celer üzerine gâlib geldi.

3945. Her ne düşündü ise de onun gülmesi artar idi. Sel bendi gibi nâgehan açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3945. Her ne düşündü ise de onun gülmesi artar idi. Sel bendi gibi ansızın açıldı.

Yani, cariye bu gülmeyi def etmek için iyi ve kötü her ne düşündü ise fayda etmedi. Onun gülmesi, bendi açılıp coşan bir sel gibi ansızın açıldı ve coştu. Yani, cariyenin şaşkınlığına sebep bu oldu ki, pehlivan cariyeyi Musul'dan getirirken yolda kendisine yaklaşacağı sırada yukarıda açıklandığı üzere askeri birbirine katan aslanı öldürdüğü hâlde, bu müthiş arbededen cinsel organı inmedi ve gelip cinsel ilişkide bulundu. Halifenin cinsel organı ise küçük bir hışırtıdan iniverdi. Cariye pehlivanın şehvetinin kuvvetine ve halifenin şehvetinin gevşekliğine şaştı; ve bu şaşkınlıktan dolayı kendisini tutamayıp bir kahkaha attı. Çünkü gülmek şaşkınlıktan gelir; ve gülmenin hafifliği ve şiddeti dahi şaşkınlığın çokluğundan ve azlığından kaynaklanır. Nasıl ki Necm suresinde أَفَمَنْ هَذَا الْحَدِيث تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ (Necm, 53/59-60) yani "Acaba siz bu sözden şaşırır mısınız ve güler misiniz?" buyrulur.

Ya’ni, câriye bu gülmeyi def’ için iyi ve kötü her ne düşündü ise fâide et-medi. Onun gülmesi bendi açılıp coşan bir sel gibi ansızın açıldı ve coştu. Ya'ni, câriyenin taaccübüne sebeb bu oldu ki, pehlivan câriyeyi Musul'dan getirirken yolda kendisine takarrub edeceği esnâda yukarıda îzâh olunduğu üzere askeri birbirine katan arslanı öldürdüğü hâlde, bu müdhiş arbededen âlet-i tenâsülü inmedi ve gelip muamele-i cinsiyyede bulundu. Halîfenin âlet-i tenâsülü ise küçük bir hışırtıdan iniverdi. Câriye pehlivanın şehvetinin kuvvetine ve halîfenin şehvetinin gevşekliğine şaştı; ve bu taaccübden dolayı kendisini tutamayıp bir kahkaha kopardı. Zîrâ gülmek taaccübden gelir; ve gülmenin hıffeti ve şiddeti dahi taaccübün çokluğundan ve azlığından neş'et eder. Nitekim sûre-i Necm'de أَفَمَنْ هَذَا الْحَدِيث تَعْجِبُونَ وَتَضِحَكُونَ (Necm, 53/59-60) ya'ni "Acabâ siz bu sözden taaccüb mü edersiniz ve güler misiniz?" buyrulur.

3943. Kadının gülmesi galib geldi, uzun oldu; cehd ederdi ve dudağını kapata-maz idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3943. Kadının gülmesi üstün geldi, uzun sürdü; çabalardı ama dudağını kapatamazdı.

"Firâz" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdendir, "kapamak ve açmak" anlamlarında kullanılır. "Nemî şüd leb firâz", "dudağı kapanmaz idi" demektir. Bu ifade, gülmesini ve kahkahasını zaptedememekten kinâyedir (dolaylı anlatımdır).

"Firâz", kelimesi lügat-i ezdâddandır, "kapamak ve açmak" ma'nâlarında kullanılır. "Nemî şüd leb firâz", "dudağı kapanmaz idi" demek olur. Gülmesini ve kahkahasını zaptedememekten kinâyedir.

3944. Esrar içiciler gibi şiddetli güler idi. Gülme fâide ve ziyan üzerine galib geldi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3944. Esrar içiciler gibi şiddetli gülerdi. Gülme, fayda ve zarar düşüncesine üstün geldi.

"Beng", keten ve kendir yaprağından elde edilen esrar demektir ki, onu tütünle veya başka bir şekilde içenler sarhoş olur. "Bengiyân", esrar içiciler anlamına gelir. Yani, cariye esrar içip sarhoş olanlar gibi iradesiz bir hâlde güler dururdu; ve halifenin huzurunda böyle aşırı derecede gülmekten kendisine bir zarar veya fayda geleceğini düşünemez bir hâlde idi. Gülme, bu düşünceler üzerine üstün geldi.

"Beng", keten ve kendir yaprağından çıkarılan esrar demektir ki, onu tütün ile ve sâir sûretle içenler sarhoş olur. "Bengiyân", esrar içiciler ma'nâsınadır. Ya'ni, câriye esrar içip sarhoş olanlar gibi irâdesiz bir hâlde güler dururdu; ve halîfenin huzûrunda böyle ifrât derecede gülmekten kendisine bir zarar veyâ fayda geleceğini mülâhaza edemez bir hâlde idi. Gülme bu düşünceler üzerine galib geldi.

3945. Her ne düşündü ise de onun gülmesi artar idi. Sel bendi gibi nâgehan açıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3945. Her ne düşündü ise de onun gülmesi artar idi. Sel bendi gibi ansızın açıldı.

Yani, câriye bu gülmeyi def etmek için iyi ve kötü her ne düşündü ise fayda etmedi. Onun gülmesi, bendi açılıp coşan bir sel gibi ansızın açıldı ve coştu.

Ya'ni, câriye bu gülmeyi def için iyi ve kötü her ne düşündü ise fâide etmedi. Onun gülmesi bendi açılıp coşan bir sel gibi ansızın açıldı ve coştu.

3946. Ağlamanın ve gülmenin, kalbin gam ve şâdîsinin her biri için, müstakil bir ma'den bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3946. Ağlamanın ve gülmenin, kalbin gamının ve sevincinin her biri için, bağımsız bir kaynak olduğunu bil!

Bilinmeli ki, ağlama ve gülme, gam ve sevinç beşeriyete ait sıfatlardır; ve insanlık âleminde her bir sıfatın ortaya çıkması için bağımsız bir kaynak vardır ki, o kaynak bir ilâhî ismin hazinesidir. Örneğin kul, bu izafî varlık âleminde kendisine uygun ve elverişli olan bir şeyin ortaya çıkmasını umarken, "Mani" ism-i şerîfinin hazinesinden bir engelleme sebebi ortaya çıktığı zaman o kul üzülür; ve "Mu'tî" ism-i şerîfinin hazinesinden bir verme sebebi ortaya çıktığı zaman da sevinir. Diğer sıfatların da hepsi böyledir. Bu sebeple insan sûreti, bütün ilâhî isimlerin hükümlerinin ortaya çıkış yeridir.

Ma'lum olsun ki, ağlama ve gülme ve gam ve şâdî sıfat-ı beşeriyyettir; ve âlem-i beşeriyyette her bir sıfatın zuhûru için müstakil bir menba' vardır ki, o menba' bir ism-i ilâhînin hazînesidir. Meselâ kul bu vücûd-ı izâfiî âleminde kendi nefsine mülayim ve muvâfık olan bir şeyin zuhûru ümîdinde iken "Mâ-ni'" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i men' zuhûr ettiği vakit o kul mağmûm olur; ve "Mu'tî" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i i'tâ zuhûr ettiği vakit dahi mesrûr olur. Diğer sıfatların dahi hepsi böyledir. Binâenaleyh sûret-i insâniyye bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâmının meclâsıdır.

3947. Her birinin bir mahzeni vardır. Ey birader, onun anahtarını Fettah'ın elinde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3947. Her birinin bir mahzeni vardır. Ey birader, onun anahtarını Fettah'ın elinde bil!

Yani, insanda görünen sıfatlardan her birinin bir mahzeni ve kaynağı olan ilahi isimlerden bir isim vardır. Ey birader, bil ki o mahzenlerden her birinin anahtarı "Fettâh" ism-i şerîfinin elindedir; ve Fettâh ism-i şerîfi, kulların yatkınlıklarına göre gerektiren isimlerin hazinelerini açar. O kullarda o isimlerin hükümleri ve tesirleri ortaya çıkar. Bu isimlerin hepsi, onların müsemmâsı (adlandırılanı) olan Hakk'a ulaşır. Nitekim Necm sûresinde وأن إلى ربك المنتهى وأنه هو أضحك وأبكى (Necm, 53/42-43) yani "Son varış Rabbinedir. Yani 'Allah' ism-i câmi'ine kadardır. Ve muhakkak O'dur ki ağlatır ve güldürür" buyrulur.

Ya'ni, insanda zâhir olan sıfatlardan her birinin bir mahzeni ve menba'ı olan esmâ-i ilâhiyyeden bir isim vardır. Ey birâder, o mahzenlerden her birinin anahtarı bil ki "Fettâh" ism-i şerîfinin elindedir; ve Fettâh ism-i şerîfi kulların isti'dâdına göre îcâb eden isimlerin hazînelerini açar. O kullarda o isimlerin ahkâmı ve âsârı zâhir olur. Bu isimlerin cümlesi onların müsemmâsı olan Hakk'a müntehîdir. Nitekim sûre-i Necm'de وأن إلى ربك المنتهى وأنه هو أضحك وأبكى (Necm, 53/42-43) ya'ni "Müntehâ Rabbine kadardır. Ya'ni 'Allah' ism-i câmi'ine kadardır. Ve muhakkak O'dur ki ağlatır ve güldürür" buyrulur.

3948. O gülme ondan hiç sakin olmadı. Binaenaleyh halife bulanık ve sert huylu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3948. O gülme ondan hiç sakin olmadı. Bu sebeple halife bulanık ve sert huylu oldu.

Yani, cariye her ne kadar kendisini tutmak istedi ise de o gülme ondan asla dinmedi. Bu sebeple halife cariyeye öfkelendi ve şiddet gösterdi. "Tîre", "karanlık" ve "öfkeli" demektir (Bahâr-ı Acem).

Ya'ni, câriye her ne kadar kendisini tutmak istedi ise de o gülme ondan asla sâkin olmadı. Binâenaleyh halîfe câriyeye öfkelendi ve şiddet gösterdi. "Tîre", "karanlık" ve "öfkeli" demektir (Bahâr-ı Acem).

3949. Heman kılıcı kınından çekti, dedi: "Ey murdar, gülmenin sırrını açık söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3949. Hemen kılıcı kınından çekti, dedi: "Ey murdar, gülmenin sırrını açıkça söyle!"

3946. Ağlamanın ve gülmenin, kalbin gam ve şâdîsinin her biri için, müstakil bir ma'den bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3946. Ağlamanın ve gülmenin, kalbin gam ve sevincinin her biri için, bağımsız bir kaynak olduğunu bil!

Bilinmeli ki, ağlama ve gülme ve gam ve sevinç, insanlık sıfatlarıdır; ve insanlık âleminde her bir sıfatın ortaya çıkması için bağımsız bir kaynak vardır ki, o kaynak bir ilâhî ismin hazinesidir. Örneğin, kul bu izafî varlık âleminde kendi nefsine uygun ve elverişli olan bir şeyin ortaya çıkmasını umarken, "Mânî'" (engelleyici) ism-i şerîfinin hazinesinden bir engelleme sebebi ortaya çıktığı zaman o kul gamlanır; ve "Mu'tî" (veren) ism-i şerîfinin hazinesinden bir verme sebebi ortaya çıktığı zaman da sevinir. Diğer sıfatların hepsi de böyledir. Bu sebeple, insan sûreti, bütün ilâhî isimlerin hükümlerinin ortaya çıkış yeridir.

Ma'lûm olsun ki, ağlama ve gülme ve gam ve şâdî sıfat-ı beşeriyyettir; ve âlem-i beşeriyyette her bir sıfatın zuhûru için müstakil bir menba' vardır ki, o menba' bir ism-i ilâhînin hazînesidir. Meselâ kul bu vücûd-ı izâfî âleminde kendi nefsine mülayim ve muvâfık olan bir şeyin zuhûru ümîdinde iken "Mânî'" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i men' zuhûr ettiği vakit o kul mağmûm olur; ve "Mu'tî" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i i'tâ zuhûr ettiği vakit dahi mesrûr olur. Diğer sıfatların dahi hepsi böyledir. Binâenaleyh sûret-i insâniyye bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâmının meclâsıdır.

3947. Her birinin bir mahzeni vardır. Ey birader, onun anahtarını Fettah'ın elinde bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3947. Her birinin bir mahzeni vardır. Ey birader, onun anahtarını Fettah'ın elinde bil!

Yani, insanda görünen sıfatlardan her birinin bir mahzeni ve kaynağı olan ilahi isimlerden bir isim vardır. Ey birader, bil ki o mahzenlerden her birinin anahtarı "Fettâh" ism-i şerîfinin elindedir; ve Fettâh ism-i şerîfi, kulların yatkınlıklarına göre gerektiren isimlerin hazinelerini açar. O kullarda o isimlerin hükümleri ve tesirleri ortaya çıkar. Bu isimlerin hepsi, onların müsemmâsı (adlandırılanı) olan Hakk'a ulaşır. Nitekim Necm sûresinde وأن إلى ربك المنتهى وأنه هو أضحك وأبكى (Necm, 53/42-43) yani "Son varış Rabbinedir. Yani 'Allah' ism-i câmi'ine kadardır. Ve muhakkak O'dur ki ağlatır ve güldürür" buyrulur.

Ya'ni, insanda zâhir olan sıfatlardan her birinin bir mahzeni ve menba'ı olan esmâ-i ilâhiyyeden bir isim vardır. Ey birâder, o mahzenlerden her birinin anahtarı bil ki "Fettâh" ism-i şerîfinin elindedir; ve Fettâh ism-i şerîfi kulların isti'dâdına göre îcâb eden isimlerin hazînelerini açar. O kullarda o isimlerin ahkâmı ve âsârı zâhir olur. Bu isimlerin cümlesi onların müsemmâsı olan Hakk'a müntehîdir. Nitekim sûre-i Necm'de وأن إلى ربك المنتهى وأنه هو أضحك وأبكى (Necm, 53/42-43) ya'ni "Müntehâ Rabbine kadardır. Ya'ni 'Allah' ism-i câmi'ine kadardır. Ve muhakkak O'dur ki ağlatır ve güldürür" buyrulur.

3948. O gülme ondan hiç sakin olmadı. Binaenaleyh halife bulanık ve sert huylu oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3948. O gülme ondan hiç dinmedi. Bu sebeple halife bulanık ve sert huylu oldu.

Yani, cariye her ne kadar kendisini tutmak istediyse de o gülme ondan asla dinmedi. Bu sebeple halife cariyeye öfkelendi ve şiddet gösterdi. "Tîre", "karanlık" ve "öfkeli" demektir (Bahar-ı Acem).

Ya'ni, câriye her ne kadar kendisini tutmak istedi ise de o gülme ondan asla sâkin olmadı. Binâenaleyh halîfe câriyeye öfkelendi ve şiddet gösterdi. "Tîre", "karanlık" ve "öfkeli" demektir (Bahar-ı Acem).

3949. Heman kılıcı kınından çekti, dedi: "Ey murdar, gülmenin sırrını açık söyle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3949. Hemen kılıcı kınından çekti, dedi: "Ey murdar, gülmenin sırrını açık söyle!"

"Şemşîr", kılıç anlamına gelip aslında "şem" ile "şîr"den oluşmuş bir kelimedir. "Şem", tırnak ve "şîr" aslan; ve "şemşîr" aslan tırnağı demektir (Burhân).

"Şemşîr", kılıç ma'nâsına olup aslında "şem" ile "şîr"den mürekkeb bir kelimedir. “Şem", tırnak ve "şîr" arslan; ve "şemşîr" arslan tırnağı demek olur (Burhân).

3950. Bu gülmeden benim kalbime bir zan düştü. Bir doğru söyle, bana uşve veremezsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3950. Bu gülmeden benim kalbime bir zan düştü. Bir doğru söyle, bana nazlanıp aldatamazsın!

"Uşve dâden", nazlanmak ve aldatmak anlamlarında kullanılır (Bahâr-ı Acem). Yani, "Senin gülmenden benim kalbimde bir zan oluştu. Niçin gülüyorsun? Sebebini doğru söyle! Yalan söylersen beni aldatamazsın!"

"Uşve dâden", uşve vermek, nazlanmak ve aldatmak ma'nâlarına müsta'meldir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, "Senin gülmenden benim kalbimde bir zan hâsıl oldu. Niçin gülüyorsun? Sebebini doğru söyle! Yalan söylersen beni aldatamazsın!"

3951. Ve eğer doğruluğun hilafı beni aldatır isen yahud sen dem ile bahane-i çerb getirir isen.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3951. Ve eğer doğruluğun aksine beni aldatırsan yahut sen hile ile çokça geçersiz bahane getirirsen.

"Bahane", sebep ve geçersiz özür demektir. "Çerb", mecazen "üstün ve fazla" anlamındadır (Bahâr-ı Acem). "Bahane-i çerb âverden", çokça geçersiz özür getirmek olur. "Dem", burada "hile" anlamındadır. Yani, "Doğruluğun aksine beni aldatırsan yahut sen hile ile çokça geçersiz özür getirirsen." Bazı nüshalarda "be-dem" yerine, "ber-em" geçmektedir. "Benim yanımda" anlamındadır. Bu durumda ikinci mısraın anlamı "Yahut benim yanımda çokça geçersiz özür getirirsen" demek olur. Bu beytin tamamlayıcısı, sonraki beytin birinci mısraıdır.

"Bahâne", sebeb ve özr-i bâtıl. "Çerb", mecâzen "gālib ve efzûn” ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). "Bahane-i çerb âverden", ziyâde özr-i bâtıl getirmek olur. "Dem", burada "hud'a" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Doğruluğun hilafı olarak beni aldatır isen yâhud sen hud'a ile ziyâde özr-i bâtıl getirir isen." Ba'zı nüshalarda "be-dem" yerine, "ber-em" vâki'dir. "Benim indimde" ma'nâsınadır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Yahud benim indimde ziyâde özr-i bâtıl getirir isen" demek olur. Bu beytin mütemmimi âtîdeki beytin birinci mısrâ'ıdır.

3952. Ben bilirim, benim kalbimde rûşenlik vardır. Sana söylemeğe lâyık olan her şeyi söylemek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3952. Ben bilirim, benim kalbimde aydınlık vardır. Sana söylemeye layık olan her şeyi söylemek gerekir.

"Gülmenin sebebini yalan söylersen veya bana fazladan geçersiz bir özür getirirsen, ben o sözlerinin yalan ve geçersiz olduğunu bilirim ve anlarım. Çünkü benim kalbimde bir feraset aydınlığı vardır. Bu sebeple bu konuda bana karşı söylenmesi gereken şeyi söylemen lazımdır."

"Gülmenin sebebini yalan söylersen veya bana ziyâde özr-i bâtıl getirir isen, ben o sözlerinin yalan ve bâtıl oduğunu bilirim ve idrâk ederim. Zîrâ benim kalbimde bir firâset aydınlığı vardır. Binâenaleyh bu hususta bana karşı söylenmesi lâyık olan şeyi söylemen lâzımdır."

3953. Her ne kadar gafletten nâşî, vakit vakit bulut altına gitti ise de, sen şahların kalbinde büyük bir ay bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3953. Her ne kadar gafletten dolayı zaman zaman bulut altına girdiyse de, sen onu şahların kalbinde büyük bir ay bil!

"Şemşîr", kılıç anlamına gelir ve aslında "şem" ile "şîr" kelimelerinden oluşmuştur. "Şem", tırnak ve "şîr" arslan demektir; ve "şemşîr" arslan tırnağı anlamına gelir (Burhan).

"Şemşîr", kılıç ma'nâsına olup aslında "şem" ile "şîr"den mürekkeb bir kelimedir. “Şem", tırnak ve "şîr" arslan; ve "şemşîr" arslan tırnağı demek olur (Burhân).

3950. Bu gülmeden benim kalbime bir zan düştü. Bir doğru söyle, bana uşve veremezsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3950. Bu gülmeden benim kalbime bir zan düştü. Bir doğru söyle, bana nazlanıp aldatamazsın!

"Uşve dâden", nazlanmak ve aldatmak anlamlarında kullanılır (Bahâr-ı Acem). Yani, "Senin gülmenden benim kalbimde bir zan oluştu. Niçin gülüyorsun? Sebebini doğru söyle! Yalan söylersen beni aldatamazsın!"

"Uşve dâden", uşve vermek, nazlanmak ve aldatmak ma'nâlarına müsta'meldir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, "Senin gülmenden benim kalbimde bir zan hâsıl oldu. Niçin gülüyorsun? Sebebini doğru söyle! Yalan söylersen beni aldatamazsın!"

3951. Ve eğer doğruluğun hilafı beni aldatır isen yahud sen dem ile bahane-i çerb getirir isen.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3951. Ve eğer doğruluğun aksine beni aldatırsan yahut sen hile ile çokça geçersiz bahane getirirsen.

"Bahane", sebep ve geçersiz özür demektir. "Çerb", mecazen "üstün ve fazla" anlamındadır (Bahâr-ı Acem). "Bahane-i çerb âverden", çokça geçersiz özür getirmek olur. "Dem", burada "hile" anlamındadır. Yani, "Doğruluğun aksine beni aldatırsan yahut sen hile ile çokça geçersiz özür getirirsen." Bazı nüshalarda "be-dem" yerine, "ber-em" geçmektedir. "Benim yanımda" anlamındadır. Bu durumda ikinci mısraın anlamı "Yahut benim yanımda çokça geçersiz özür getirirsen" demek olur. Bu beytin tamamlayıcısı, sonraki beytin birinci mısraıdır.

"Bahâne", sebeb ve özr-i bâtıl. "Çerb", mecâzen "gālib ve efzûn” ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). "Bahane-i çerb âverden", ziyâde özr-i bâtıl getirmek olur. "Dem", burada "hud'a" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Doğruluğun hilafı olarak beni aldatır isen yâhud sen hud'a ile ziyâde özr-i bâtıl getirir isen." Ba'zı nüshalarda "be-dem" yerine, "ber-em" vâki'dir. "Benim indimde" ma'nâsınadır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Yahud benim indimde ziyâde özr-i bâtıl getirir isen" demek olur. Bu beytin mütemmimi âtîdeki beytin birinci mısrâ'ıdır.

3952. Ben bilirim, benim kalbimde rûşenlik vardır. Sana söylemeğe lâyık olan her şeyi söylemek gerektir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3952. Ben bilirim, benim kalbimde aydınlık vardır. Sana söylemeye layık olan her şeyi söylemek gerekir.

"Gülmenin sebebini yalan söylersen veya bana fazladan geçersiz bir özür getirirsen, ben o sözlerinin yalan ve geçersiz olduğunu bilirim ve anlarım. Çünkü benim kalbimde bir feraset aydınlığı vardır. Bu sebeple bu konuda bana karşı söylenmesi gereken şeyi söylemen lazımdır."

"Gülmenin sebebini yalan söylersen veya bana ziyâde özr-i bâtıl getirir isen, ben o sözlerinin yalan ve bâtıl oduğunu bilirim ve idrâk ederim. Zîrâ benim kalbimde bir firâset aydınlığı vardır. Binâenaleyh bu hususta bana karşı söylenmesi lâyık olan şeyi söylemen lâzımdır."

3953. Her ne kadar gafletten nâşî, vakit vakit bulut altına gitti ise de, sen şahların kalbinde büyük bir ay bil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3953. Her ne kadar gafletten dolayı zaman zaman bulut altına girdiyse de, sen şahların kalbinde büyük bir ay bil!

"Sitabr", iri cisim, kocaman ve kalın anlamlarındadır. "Mâhî sitabr", "bir kocaman ay"dan kasıt, ilâhî ilhamdır. Nitekim "ارباب الدول ملهمون" yani "Devlet sahipleri ilham olunmuşlardır" denilmiştir. Yani, "Hak tarafından kulların işlerini idareye memur edilmiş olan şahların kalbinde kocaman bir ilâhî ilham ayı vardır. Bu ay her ne kadar beşerî sıfatlar bulutları altında zaman zaman gizlenirse de, gerektiğinde ortaya çıkıp nurunu gösterir."

“Sitabr”, iri cisim, kocaman ve kalın ma’nâlarınadır.. “Mâhî sitabr”, “bir kocaman ay”dan murâd, ilhâm-ı ilâhîdir. Nitekim ارباب الدول ملهمون ya’ni “Er-bâb-ı düvel ilhâm olunmuşlardır” denilmiştir. Ya’ni, “Hak tarafından kullanın umurunu idâreye me’mûr edilmiş olan şâhların kalbinde koca bir ilhâm-ı ilâhî ayı vardır. Bu ay her ne kadar sıfât-ı beşeriyye bulutları altında vakit vakit gizlenir ise de, inde’l-îcâb zâhir olup nûrunu izhâr eder.”

3954. "Gök'te seyr vaktinde bir çerâğ vardır. Hırs ve öfke vaktinde leğen altına gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3954. "Gök'te seyr vaktinde bir çerâğ vardır. Hırs ve öfke vaktinde leğen altına gelir."

"Geşt", burada "seyir ve gezme ve teferrüç (gönül açıcı gezinti)" demektir. "Çerâğ"dan kasıt, ferasettir. Yani, "İnsanın kalbinde seyir ve teferrüç ve küşâyiş (genişleme, açılma) vaktinde bir feraset nuru vardır. Fakat beşerî sıfatlardan olan hırs ve öfke vaktinde o nur leğen ve hicap (örtü) altına gider; ve bu beşerî sıfatlar o nuru örter."

“Geşt”, burada “seyr ve gezme ve teferrüc” demektir. “Çerâğ”dan murâd, firâsettir. Ya’ni, “İnsanın kalbinde seyr ve teferrüc ve küşâyiş vaktinde bir nûr-i firâset vardır. Fakat sıfât-ı beşeriyyeden olan hırs ve öfke vaktinde o nûr leğen ve hicâb altına gider; ve bu sıfât-ı beşeriyye o nûru örter.”

3955. "O firâset şimdi benim yârimdir. Eğer hak olan şeyi söylemez isen,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3955. "O feraset şimdi benim yârimdir. Eğer hak olan şeyi söylemez isen,"

3956. "Ben bu kılıç ile senin boynunu keserim! Senin bahâne etmenin ise fâidesi olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3956. "Ben bu kılıç ile senin boynunu keserim! Senin bahane etmenin ise faydası olmaz!"

Yani, "O kalpte olan firaset (sezgi gücü), ben şimdi beşeriyet sıfatlarından olan hırs ve şehvetten arınmış olduğum için, benim yârimdir ve benim ile beraberdir. Eğer doğru olan şeyi söylemez isen bu elimdeki kılıç ile senin boynunu keserim! Senin beni kandırmak için söyleyeceğin bâtıl (geçersiz) özrünün asla faydası olmaz!"

Ya’ni, “O kalbde olan firâset, ben şimdi sıfat-ı beşeriyyeden olan hırs ve şehvetten fâriğ olduğum için, benim yârimdir ve benim ile berâberdir. Eğer doğru olan şeyi söylemez isen bu elimdeki kılıç ile senin boynunu keserim! Senin beni kandırmak için söyleyeceğin özr-i bâtılının aslâ faydası olmaz!”

3957. "Ve eğer doğru söylesen seni âzâd ederim. Hâlık hakkı için kırmam, seni şâd ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3957. "Ve eğer doğru söylersen seni azat ederim. Yaratan hakkı için kırmam, seni sevindiririm!"

3958. "Yedi Mushaf’ı birbiri üzerine koydu, yemîn etti ve böyle takrîr verdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3958. "Yedi Mushaf’ı birbiri üzerine koydu, yemin etti ve böylece karar verdi."

Yani, şah cariyeye, ikna etmek için yedi Mushaf’ı birbiri üzerine koydu ve el basıp söz üzerine yemin etti; ve doğru söylerse onu azat edeceğini ve asla kendisine bir kötülük etmeyeceğini söyledi. "Sitabr", iri cisim, kocaman ve kalın anlamlarındadır. "Mâhî sitabr", "bir kocaman ay"dan maksat, ilahi ilhamdır. Nasıl ki "Erbâb-ı düvel ilham olunmuşlardır" yani "Devlet sahipleri ilham olunmuşlardır" denilmiştir. Yani, "Hak tarafından kulların işlerini idareye memur edilmiş olan şahların kalbinde kocaman bir ilahi ilham ayı vardır. Bu ay her ne kadar beşerî sıfatların bulutları altında zaman zaman gizlenirse de, gerektiğinde ortaya çıkar ve nurunu gösterir."

Ya’ni, şâh câriyeye, kanâat getirmek için yedi Mushaf’ı birbiri üzerine koydu ve el basıp kelâm üzerine yemîn etti; ve doğru söylerse âzâd edeceğini ve aslâ kendisine bir fenâlık etmeyeceğini söyledi. "Sitabr", iri cisim, kocaman ve kalın ma'nâlarınadır.." "Mâhî sitabr", "bir kocaman ay"dan murâd, ilhâm-ı ilâhîdir. Nitekim ارباب الدول ملهمون ya'ni "Erbâb-ı düvel ilhâm olunmuşlardır" denilmiştir. Ya'ni, "Hak tarafından kulların umûrunu idâreye me'mûr edilmiş olan şâhların kalbinde koca bir ilhâm-ı ilâhî ayı vardır. Bu ay her ne kadar sıfât-ı beşeriyye bulutları altında vakit vakit gizlenir ise de, inde'l-îcâb zâhir olup nûrunu ızhâr eder."

3954. "Gökte seyr vaktinde bir çerâğ vardır. Hırs ve öfke vaktinde leğen altına gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3954. "Gökte gezinme vaktinde bir ışık vardır. Hırs ve öfke vaktinde leğen altına gelir."

"Geşt", burada "gezinme ve gezme ve ferahlama" demektir. "Çerâğ"dan kasıt, firâsettir (sezgi gücü). Yani, "İnsanın kalbinde gezinme ve ferahlama ve genişleme vaktinde bir sezgi nuru vardır. Fakat beşerî sıfatlardan olan hırs ve öfke vaktinde o nur leğen ve perde altına gider; ve bu beşerî sıfatlar o nuru örter."

"Geşt", burada "seyr ve gezme ve teferrüç" demektir. "Çerâğ"dan murâd, firâsettir. Ya'ni, "İnsanın kalbinde seyr ve teferrüc ve küşayiş vaktinde bir nûr-i firâset vardır. Fakat sıfat-ı beşeriyyeden olan hırs ve öfke vaktinde o nûr leğen ve hicâb altına gider; ve bu sıfât-ı beşeriyye o nûru örter."

3955. "O firâset şimdi benim yârimdir. Eğer hak olan şeyi söylemez isen,"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3955. "O feraset şimdi benim yârimdir. Eğer hak olan şeyi söylemez isen,"

3956. "Ben bu kılıç ile senin boynunu keserim! Senin bahane etmenin ise faidesi olmaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3956. "Ben bu kılıç ile senin boynunu keserim! Senin bahane etmenin ise faydası olmaz!"

Yani, "O kalpte olan firaset (sezgi gücü), ben şimdi beşerî sıfatlardan olan hırs ve şehvetten arınmış olduğum için, benim yârimdir ve benimle beraberdir. Eğer doğru olan şeyi söylemez isen bu elimdeki kılıç ile senin boynunu keserim! Senin beni kandırmak için söyleyeceğin bâtıl (geçersiz) özrünün asla faydası olmaz!"

Ya'ni, "O kalbde olan firâset, ben şimdi sıfat-ı beşeriyyeden olan hırs ve şehvetten fâriğ olduğum için, benim yârimdir ve benim ile beraberdir. Eğer doğru olan şeyi söylemez isen bu elimdeki kılıç ile senin boynunu keserim! Senin beni kandırmak için söyleyeceğin özr-i bâtılının aslâ faydası olmaz!"

3957. "Ve eğer doğru söylesen seni âzâd ederim. Hâlık hakkı için kırmum, seni şad ederim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3957. "Ve eğer doğru söylersen seni azat ederim. Yaratan hakkı için kırmam, seni mutlu ederim!"

3958. Yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu, yemîn etti ve böyle takrîr verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3958. Yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu, yemin etti ve böylece açıkladı.

Yani, şah cariyeye, ikna etmek için yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu ve el basıp sözü üzerine yemin etti; ve doğru söylerse azat edeceğini ve asla kendisine bir kötülük etmeyeceğini söyledi.

Ya'ni, şâh câriyeye, kanâat getirmek için yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu ve el basıp kelâm üzerine yemîn etti; ve doğru söylerse âzâd edeceğini ve aslâ kendisine bir fenâlık etmeyeceğini söyledi.

## Kılıç darbesinin korkusundan ve halîfenin "Bu gülmenin sebebini doğru söyle ve yoksa seni öldürürüm!" diye ikrâhından dolayı o câriyenin sırrı fâş etmesi

3959. Kadın vaktâki aciz oldu, ahvali o yüz Zâl Rüstem'inin erkekliğini söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3959. Kadın, aciz kaldığı zaman, o yüz Zâl Rüstem'inin erkekliğini anlattı.

"Zâl", meşhur Rüstem pehlivanın babasının ismidir. "Rüstem-i sad Zâl" ise, pehlivanın kahramanlığının yüz Zâl'in meydana getirdiği bir Rüstem pehlivanlar topluluğunun kahramanlıklarına denk olduğu anlamındadır.

“Zâl”, meşhûr Rüstem pehlivanın babasının ismidir. “Rüstem-i sad Zâl” pehlivanın kahramanlığı yüz Zâl’in peydâ ettiği bir Rüstem pehlivanın mecmûunun kahramanlıklarına mukābil olduğu ma'nâsındadır.

3960. Yolda olan o fiilciğin şerhini o halîfeye bir bir açık gösterdi. [3966]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3960. Yolda olan o fiilciğin açıklamasını o halîfeye bir bir açıkça gösterdi.

"Kerd", "fiil ve iş" demektir; ve sonundaki "kâf", küçültme kâfıdır. "Kerdek", fiilcik anlamına gelir ki, pehlivanın cariyeye cinsel ilişki kurması kastedilir. Yani, cariye, pehlivanın yolda kendisine yaptığı fiilciğin ayrıntısını, o öfkelenen halîfeye bir bir açık bir şekilde anlattı.

“Kerd”, “fiil ve iş”; ve âhirindeki “kâf”, kâf-ı tasgîrdir. “Kerdek”, fiilcik demek olur ki, pehlivanın câriyeye cimâ' etmesi murâd olunur. Ya'ni, câriye pehlivanın yolda kendisine yaptığı fiilciğin tafsîlini, o öfkelenen halîfeye bir bir açık sûrette söyledi.

3961. Arslanı öldürmesini, çadır tarafına gelmesini ve onun zekerinin gergedan boynuzu gibi kāim olmasını söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3961. Aslanı öldürmesini, çadır tarafına gelmesini ve onun zekerinin gergedan boynuzu gibi dik olmasını söyledi.

"Gergedan", cüssesi büyük ve sığır gibi bir hayvan olup burnu üzerinde yalnız bir eğri boynuzu vardır.

“Gergeden”, cüssesi büyük ve sığır gibi bir hayvan olup burnu üzerinde yalnız bir eğri boynuzu vardır.

3962. Bir sıçanın hışırtısından ölen bu vakāra sa'y edicinin bu gevşekliğinden dahi söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3962. Bir sıçanın hışırtısından ölen bu vakara ulaşmaya çalışan kişinin bu gevşekliğinden de bahsetti.

## Kılıç darbesinin korkusundan ve halîfenin "Bu gülmenin sebebini doğru söyle ve yoksa seni öldürürüm!" diye ikrâhından dolayı o câriyenin sırrı fâş etmesi

3959. Kadın vaktāki aciz oldu, ahvali o yüz Zal Rüstem'inin erkekliğini söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3959. Kadın aciz kaldığında, o yüz Zal Rüstem'inin erkekliğini anlattı.

"Zâl", meşhur pehlivan Rüstem'in babasının adıdır. "Rüstem-i sad Zâl" (yüz Zal'in Rüstem'i) ifadesi, pehlivanın kahramanlığının, yüz tane Zal'in ortaya koyduğu bir Rüstem pehlivan topluluğunun kahramanlıklarına denk olduğu anlamındadır.

"Zâl", meşhûr Rüstem pehlivanın babasının ismidir. "Rüstem-i sad Zâl" pehlivanın kahramanlığı yüz Zâl'in peydâ ettiği bir Rüstem pehlivanın mecmûunun kahramanlıklarına mukābil olduğu ma'nâsındadır.

3960. Yolda olan o fiilciğin şerhini o halîfeye bir bir açık gösterdi. [3966]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3960. Yolda olan o fiilciğin açıklamasını o halifeye bir bir açıkça gösterdi.

"Kerd", "fiil ve iş" demektir; ve sonundaki "kâf", küçültme kâfıdır. "Kerdek", fiilcik demek olur ki, pehlivanın cariyeye cinsel ilişki kurması kastedilir. Yani, cariye, pehlivanın yolda kendisine yaptığı fiilciğin ayrıntısını, o öfkelenen halifeye bir bir açık bir şekilde anlattı.

"Kerd", "fiil ve iş"; ve âhirindeki "kâf", kâf-ı tasgîrdir. "Kerdek", fiilcik demek olur ki, pehlivanın câriyeye cimâ' etmesi murâd olunur. Ya'ni, câriye pehlivanın yolda kendisine yaptığı fiilciğin tafsîlini, o öfkelenen halîfeye bir bir açık sûrette söyledi.

3961. Arslanı öldürmesini, çadır tarafına gelmesini ve onun zekerinin gergedan boynuzu gibi kāim olmasını söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3961. Aslanı öldürmesini, çadır tarafına gelmesini ve onun zekerinin gergedan boynuzu gibi dik olmasını söyledi.

"Gergedan", cüssesi büyük ve sığır gibi bir hayvan olup burnu üzerinde yalnız bir eğri boynuzu vardır.

"Gergeden", cüssesi büyük ve sığır gibi bir hayvan olup burnu üzerinde yalnız bir eğri boynuzu vardır.

3962. Bir sıçanın hışırtısından ölen bu vakāra sa'y edicinin bu gevşekliğinden dahi söyledi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3962. Bir sıçanın hışırtısından ölen bu vakarlı kişinin bu gevşekliğinden de bahsetti.

"Nâmûs", vakardır; "kûş", "kûşîden" (çalışmak, gayret etmek) mastarından emir hâlidir; "nâmûs-kûş", birleşik sıfattır, "vakâra gayret eden" anlamına gelir. Bundan kastedilen, vakarlı olan şahtır. Bu beyit Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme: "Sen ise bir sıçancığın hışırtısını işitmekle yaptığın bu gevşeklik sebebiyle akıldan gittin, dedi."

“Nâmûs”, vakâr; “kûş”, “kûşîden” masdarından emr-i hâzır; “nâmûs-kûş”, vasf-ı terkîbîdir, “vakâra sa’y edici” demek olur. Bundan murâd, sâhib-i vakâr olan şâhdır. Bu beyit Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme: “Sen ise vaktâki bir sıçancığın hışırtısını işitmekle yaptığın bu gevşeklik sebebiyle akıldan gittin, dedi”.

3963. Hak sırları âşikâr eder. Mâdemki bitecektir, kötü tohum ekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3963. Hak sırları açığa çıkarır. Mademki bitecektir, kötü tohum ekme!

Bu ve sonraki beyitler, Pir efendimiz tarafından irşat amacıyla söylenmiştir. Yani, Yüce Allah, gizli kalmasını istemediği sırları ortaya çıkarır. Nitekim, pehlivanın cariyeye olan saldırısını, bir sıçan hışırtısını sebep kılarak halifeye bildirdi. Bu sebeple, ey Hakk Yolcusu, bu dünya tarlasına kötü tohum ekme ve kötü fiil işleme ki, Yüce Allah onun meyvesini ortaya çıkardığı zaman zelil olmayasın!

Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki’ olmuştur. Ya’ni, Hak Teâlâ hazretleri setrini murâd etmediği sırları meydana çıkarır. Nitekim pehlivanın câriyeye olan taarruzunu bir sıçan hışırtısını sebeb yaparak halîfeye bildirdi. Binâenaleyh ey tarîk-ı Hak sâliki, bu dünyâ tarlasına kötü tohum ekme ve fenâ fiil işleme ki, Hak Teâlâ onun semeresini meydana çıkardığı vakit zelîl olmayasın!

3964. Su ve bulut ve ateş ve bu güneş sırları topraktan çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3964. Su ve bulut ve ateş ve bu güneş sırları topraktan çıkarır.

Yani, toprakta gömülü birçok gizli şeyler vardır. Yerden kaynayan sular ve akan nehirler ve çaylar ve buluttan yağan yağmurlar ve hararet ve güneş o topraktaki gizli olan bitkileri meydana çıkarır.

Ya’ni, toprakta medfûn birçok gizli şeyler vardır. Yerden kaynayan sular ve akan nehirler ve çaylar ve buluttan yağan yağmurlar ve harâret ve güneş o topraktaki gizli olan nebâtâtı meydâna çıkarır.

3965. Bu yeni bahar yaprak dökücüden sonra kıyâmetin vücûdunun burhânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3965. Bu yeni bahar, yaprak dökücüden sonra kıyametin varlığının kanıtıdır.

Yani, yaprak döken sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilkbahar, toprakta gömülü olan o gizli şeylerin ortaya çıkmasına bir sebep olur. İşte bu hâl, kıyametin varlığının kanıtı ve delilidir.

Bilinmeli ki, kış mevsiminde bitkilerin büyük bir kısmı yapraklarını döker ve hepsi meyve vermez olur. Kuru veya yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamam olunca bahar gelir ki, bu hâl yeryüzüne yeni bir ilahi terbiye tecellisidir. Bu tecelli neticesinde hepsine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne yatkınlıkta idiyse o yatkınlık üzerine gizli potansiyellerini ortaya çıkarırlar. Örneğin erik ağacı ise, yapraklarını ve çekirdeklerini ve "Nâmûs", vakar; "kûş”, “kûşîden" masdarından emr-i hâzır; "nâmûs-kûş", vasf-ı terkîbîdir, "vakara gayret edici" demek olur. Bundan murat, vakar sahibi olan şahtır. Bu beyit Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme: "Sen ise vaktiyle bir sıçancığın hışırtısını işitmekle yaptığın bu gevşeklik sebebiyle akıldan gittin, dedi".

Ya’ni, yaprak dökücü olan sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilkbahar toprakta medfûn olan o gizli şeylerin zuhûruna bir sebeb olur. İşte bu hâl kıyâmetin vücûdunun burhânı ve delîlidir.

Ma’lûmdur ki, kış mevsiminde nebâtâtın kısm-ı küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur. Kuru ve yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyetdir. Bu tecellî netîcesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne isti’dâda idiyseler o isti’dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise, yapraklarını ve çekirdeklerini ve "Nâmûs", vakār; "kûş”, “kûşîden" masdarından emr-i hâzır; "nâmûs-kûş", vasf-ı terkîbîdir, "vakāra sa'y edici" demek olur. Bundan murâd, sâhib-i vakar olan şâhdır. Bu beyit Hind nüshalarında şöyledir: Tercüme: "Sen ise vaktâki bir sıçancığın hışırtısını işitmekle yaptığın bu gevşeklik sebebiyle akıldan gittin, dedi".

3963. Hak sırları aşikâr eder. Mâdemki bitecektir, kötü tohum ekme!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3963. Hak sırları aşikâr eder. Mademki bitecektir, kötü tohum ekme!

Bu ve sonraki beyitler, pirimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) efendimiz tarafından irşat (doğru yolu gösterme) amacıyla söylenmiştir. Yani, Yüce Allah, gizli kalmasını istemediği sırları ortaya çıkarır. Nasıl ki pehlivanın cariyeye olan saldırısını bir sıçan hışırtısını sebep kılarak halifeye bildirdi. Bu sebeple ey Hakk yolunun sâliki (Hakk yolcusu), bu dünya tarlasına kötü tohum ekme ve kötü fiil işleme ki, Yüce Allah onun sonucunu ortaya çıkardığı zaman zelil olmayasın!

Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki' olmuştur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri setrini murâd etmediği sırları meydana çıkarır. Nitekim pehlivanın câriyeye olan taarruzunu bir sıçan hışırtısını sebeb yaparak halîfeye bildirdi. Binâenaleyh ey tarîk-ı Hak sâliki, bu dünyâ tarlasına kötü tohum ekme ve fenâ fiil işleme ki, Hak Teâlâ onun semeresini meydana çıkardığı vakit zelîl olmayasın!

3964. Su ve bulut ve ateş ve bu güneş sırları topraktan çıkarır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3964. Su, bulut, ateş ve bu güneş, sırları topraktan çıkarır.

Yani, toprakta gömülü birçok gizli şey vardır. Yerden kaynayan sular, akan nehirler ve çaylar, buluttan yağan yağmurlar, hararet ve güneş o topraktaki gizli bitkileri ortaya çıkarır.

Ya'ni, toprakta medfûn birçok gizli şeyler vardır. Yerden kaynayan sular ve akan nehirler ve çaylar ve buluttan yağan yağmurlar ve harâret ve güneş o topraktaki gizli olan nebâtâtı meydana çıkarır.

3965. Bu yeni bahar yaprak dökücüden sonra kıyametin vücudunun burhânıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3965. Bu yeni bahar, yaprak döken sonbahardan sonra kıyametin varlığının kanıtıdır.

Yani, yaprak döken sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilkbahar, toprakta gömülü olan o gizli şeylerin ortaya çıkmasına bir sebep olur. İşte bu hâl, kıyametin varlığının kanıtı ve delilidir.

Bilinmeli ki, kış mevsiminde bitkilerin büyük bir kısmı yapraklarını döker ve hepsi meyve vermez olur. Kuru veya yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamam olunca bahar gelir ki, bu hâl yeryüzüne yeni bir ilahi rububiyet tecellisidir (Rabliğin görünmesidir). Bu tecelli neticesinde hepsine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne yatkınlıkta idiyse o yatkınlık üzerine gizli potansiyellerini açığa çıkarırlar. Mesela erik ağacı ise, yapraklarını ve çekirdeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık meydana gelmez. Buna işaretle Yüce Allah `فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ` (Fâtır, 35/9) yani “Yeryüzü öldükten sonra biz onu diriltiriz ve işte diriliş de böyledir” buyurur. Yeryüzünün bu hâli kıyametin varlığına delildir. Çünkü bütün belirlenimlerin başlangıçtan sona olan seyirleri hep sürekli değişimlerden ibarettir; ve şu an içinde bulunduğumuz dünya âlemi, üzerinde bulunan bütün yaratılmış suretlerle beraber değişim devresi geçirmektedir. Ve her değişim devresi bir ölüme ve her bir ölüm birbirinden ayrı hükümlere tabidir. Ruhlar âleminin hükümleri misal âlemine ve misal âleminin hükümleri dünya âlemine ve dünya âleminin hükümleri hesap ve mizan âlemine ve ba's (diriliş) ve hesap ve mizan âleminin hükümleri cennet ve cehennem âlemine asla benzemez. Hepsinin hükümleri başkadır. Bunlardan ruhlar âlemi, başkalık elbisesi içinde tecerrüd (soyutlanma) yurdudur; ve misal âlemi hayalî suretler yurdudur. Dünya âlemi, yoğun suretler yurdudur ve teklif (sorumluluk) yurdudur; ve ba's ve hesap ve mizan âlemi temyiz (ayırt etme) yurdudur. Cennet âlemi nimet yurdudur; ve cehennem âlemi azap yurdudur; ve her bir âlemin kendisine özgü sürekli değişimleri vardır. Şimdi yeryüzünün değişimleri ilahi murada uygun bir hâle geldiğinde, bir genel tecelli ve bir sûr üflenmesi meydana gelir ve bu tecelli adalet tecellisidir. Bu tecelli neticesinde her bir ruh, yeryüzünün kazandığı değişime uygun, yine yeryüzü cinsinden bir belirlenim elbisesiyle ortaya çıkıp hepsi `يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا` (Nebe', 78/18) yani “O günde ki sûra üflenir, bölük bölük gelirler” ayet-i kerimesi gereğince bölük bölük ve takım takım ortaya çıkarlar.

Ya'ni, yaprak dökücü olan sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilkbahar toprakta medfûn olan o gizli şeylerin zuhûruna bir sebeb olur. İşte bu hâl kıyâmetin vücudunun burhânı ve delîlidir.

Ma'lumdur ki, kış mevsiminde nebâtâtın kısm-ı küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur. Kuru ve yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyetdir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne isti'dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını ızhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise, yapraklarını ve çekirdeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ `فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ` (Fâtır, 35/9) ya'ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir” buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücûduna delîldir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde'den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkāt ile berâber istihâlât devresi geçirmektedir. Ve her devre-i istihâle bir mevtin ve her bir mevtin yekdiğerinden ayrı ahkâma tâbidir. Mevtin-i ervâhın ahkâmı mevtin-i misâle ve mevtin-i misâlin ahkâmı mevtin-i dünyâya ve mevtin-i dünyânın ahkâmı mevtin-i hisâb ve mîzâna ve mevtin-i ba's ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtin-i cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtin-i ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtin-i misâl dâr-ı suver-i hayâliyyedir. Mevtin-i dünyâ, dâr-ı suver-i kesîfedir ve dâr-ı teklîfdir; ve mevtin-i ba's ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyîzdir. Mevtin-i cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtin-i cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtının kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır. İmdi arzın istihâlâtı murâd-ı ilâhîye muvâfık bir hâle geldikde, bir tecellî-i âmm ve bir nefh-i sûr vâki' olur ve bu tecellî tecellî-i adlîdir. Bu tecellî netîcesinde her bir rûh, arzın kesbettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olup cümlesi `يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا` (Nebe', 78/18) ya'ni “O günde ki sûra nefholunur, fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince fevc fevc ve takım takım zâhir olurlar.

3966. Baharda sırlar âşikâr olur. Her ne yemiş ise bu zemîn rüsvây olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3966. Baharda sırlar ortaya çıkar. Bu toprak ne yemiş ise rezil olur.

Yani, baharda topraktaki gizli şeyler ortaya çıkar. Toprak acı ve tatlı sudan hangisini içmiş ise bu durum, meydana çıkardığı bitkilerin varlığında belirir; ve acı sudan ortaya çıkardığı bitkiler halk katında değersiz ve itibarsız olur. Bunun gibi yeryüzü, bir değişim dönemi olan kıyamet gününde, kendisinde gömülü olan insan fertlerini kendi yatkınlıkları ve amelleri şeklinde ortaya çıkarır. Nitekim hadis-i şerifte `إِنَّ أَهْلَ الْمَعْرُوفِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمَعْرُوفِ فِي الْآخِرَةِ وَ إِنَّ أَهْلَ الْمُنْكَرِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمُنْكَرِ فِي الْآخِرَةِ` yani “Muhakkak dünyadaki iyilik ehli ahirette de iyilik ehlidir. Ve muhakkak dünyadaki kötülük ehli ahirette de kötülük ehlidir” buyrulur. meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık ortaya çıkmaz. Buna işaretle Yüce Allah فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (Fâtır, 35/9) yani “Yeryüzü öldükten sonra biz diriltiriz ve işte diriliş de böyledir” buyurur. Yeryüzünün bu hâli kıyametin varlığına delildir. Çünkü bütün belirlenimlerin başlangıçtan sona olan seyirleri hep sürekli değişimlerden ibarettir; ve şu an içinde bulunduğumuz dünya âlemi, üzerinde bulunan bütün yaratılmış suretlerle beraber bir değişim dönemi geçirmektedir.

Ve her değişim dönemi bir merhalenin (varoluş mertebesi) ve her bir merhale birbirinden ayrı hükümlere tabidir. Ruhlar merhalesinin hükümleri misal merhalesine ve misal merhalesinin hükümleri dünya merhalesine ve dünya merhalesinin hükümleri hesap ve mizan merhalesine ve ba's (yeniden diriliş), hesap ve mizan merhalesinin hükümleri cennet ve cehennem merhalesine asla benzemez. Hepsinin hükümleri başkadır. Bunlardan ruhlar merhalesi, başkalık elbisesi içinde tecerrüd (soyutlanma) yurdudur; ve misal merhalesi hayalî suretler yurdudur. Dünya merhalesi, yoğun suretler yurdudur ve teklif (sorumluluk) yurdudur; ve ba's, hesap ve mizan merhalesi temyiz (ayırt etme) yurdudur. Cennet merhalesi nimet yurdudur; ve cehennem merhalesi, azap yurdudur; ve her bir merhalenin kendisine özgü sürekli değişimleri vardır.

Şimdi yeryüzünün değişimleri ilahi murada uygun bir hâle geldiğinde, bir genel tecelli ve bir sûr üfleme meydana gelir ve bu tecelli adlî (adalete ait) bir tecellidir. Bu tecelli neticesinde her bir ruh, yeryüzünün kazandığı değişime uygun, yine yeryüzü cinsinden bir belirlenim elbisesiyle ortaya çıkıp hepsi يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا (Nebe', 78/18) yani “O günde ki sûra üflenir, bölük bölük gelirler” ayet-i kerimesi gereğince bölük bölük ve takım takım ortaya çıkarlar.

Ya'ni, baharda topraktaki gizli şeyler âşikâr olur. Toprak acı ve tatlı sudan hangisini içmiş ise bu hâl meydana çıkardığı nebâtâtın vücûdunda zâhir olur; ve acı sudan peydâ ettiği nebâtât halk indinde hakîr ve i'tibârsız olur. Bunun gibi arz bir devre-i istihâle olan kıyâmet gününde kendisinde medfûn olan efrâd-ı beşerî kendi isti'dâdları ve amelleri sûretinde izhâr eder. Nitekim hadîs-i şerîfde `إِنَّ أَهْلَ الْمَعْرُوفِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمَعْرُوفِ فِي الْآخِرَةِ وَ إِنَّ أَهْلَ الْمُنْكَرِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمُنْكَرِ فِي الْآخِرَةِ` ya'ni “Muhakkak dünyâdaki ehl-i ma'rûf âhirette dahi ehl-i ma'rûfdur. Ve muhakkak dünyâdaki ehl-i münker âhirette dahi ehl-i münkerdir” buyrulur. meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peyda olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (Fâtır, 35/9) ya'ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir” buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücuduna delîldir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde'den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibarettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkāt ile beraber istihâlât devresi geçmektedir.

Ve her devre-i istihâle bir mevtın ve her bir mevtın yekdîğerinden ayrı ahkâma tâbidir. Mevtın-ı ervâhın ahkâmı mevtın-ı misâle ve mevtın-ı misâlin ahkâmı mevtın-ı dünyâya ve mevtın-ı dünyânın ahkâmı mevtın-ı hisâb ve mîzâna ve mevtın-ı ba's ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtın-ı cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtın-ı ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtın-ı misâl dâr-ı suver-i hayâliyyedir. Mevtın-ı dünyâ, dâr-ı suver-i kesîfedir ve dâr-ı teklîfdir; ve mevtın-ı ba's ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyîzdir. Mevtın-ı cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtın-ı cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtının kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır.

İmdi arzın istihâlâtı murâd-ı ilâhîye muvâfık bir hâle geldikde, bir tecellî-i âmm ve bir nefh-i sûr vâki' olur ve bu tecellî tecellî-i adlîdir. Bu tecellî netîcesinde her bir rûh, arzın kesbettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olup cümlesi يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا (Nebe', 78/18) ya'ni “O günde ki sûra nefholunur, fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince fevc fevc ve takım takım zâhir olurlar.

3966. Baharda sırlar aşikâr olur. Her ne yemiş ise bu zemîn rüsvây olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3966. Baharda sırlar ortaya çıkar. Bu toprak ne yemiş ise rezil olur.

Yani, baharda topraktaki gizli şeyler ortaya çıkar. Toprak acı ve tatlı sudan hangisini içmiş ise, bu durum, meydana çıkardığı bitkilerin varlığında görünür; ve acı sudan ortaya çıkardığı bitkiler halk katında değersiz ve itibarsız olur.

Bunun gibi, yeryüzü, bir dönüşüm dönemi olan kıyamet gününde, kendisinde gömülü olan insan bireylerini kendi yatkınlıkları ve amelleri şeklinde ortaya çıkarır. Nasıl ki hadîs-i şerîfte, إِنَّ أَهْلَ الْمَعْرُوفِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمَعْرُوفِ فِي الْآخِرَةِ وَ إِنَّ أَهْلُ الْمُنْكَرِ فِي الدُّنْيَا أَهْلُ الْمُنْكَرِ فِي الْآخِرِ yani “Şüphesiz dünyadaki iyilik ehli, ahirette de iyilik ehlidir. Ve şüphesiz dünyadaki kötülük ehli, ahirette de kötülük ehlidir” buyrulur.

Ya'ni, baharda topraktaki gizli şeyler âşikâr olur. Toprak acı ve tatlı sudan hangisini içmiş ise bu hâl meydana çıkardığı nebâtâtın vücûdunda zâhir olur; ve acı sudan peydâ ettiği nebâtât halk indinde hakîr ve i'tibarsız olur.

Bunun gibi arz bir devre-i istihâle olan kıyâmet gününde kendisinde medfûn olan efrâd-ı beşeri kendi isti'dâdları ve amelleri sûretinde izhâr eder. Nitekim hadîs-i şerîfde إِنَّ أَهْلَ الْمَعْرُوفِ فِي الدُّنْيَا هُمْ أَهْلُ الْمَعْرُوفِ فِي الْآخِرَةِ وَ إِنَّ أَهْلَ الْمُنْكَرِ فِي الدُّنْيَا أَهْلُ الْمُنْكَرِ فِي الْآخِرِ ya'ni “Muhakkak dünyadaki ehl-i ma'rûf âhirette dahi ehl-i ma'rûfdur. Ve muhakkak dünyâdaki ehl-i münker âhirette dahi ehl-i münkerdir” buyrulur.

3967. Onun ağzından ve dudağından biter. Nihâyet onun mezhebi ve zamîri zâhir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3967. Onun ağzından ve dudağından biter. Nihayet onun mezhebi ve iç dünyası ortaya çıkar.

İlkbaharda toprağın yediği ve içtiği şey, onun ağzından ve dudağından, yani yüzeyinden büyüyüp gelişir. Nihayet o çıkardığı bitkinin gidişi ve içi ortaya çıkar.

İlkbaharda arzın o yediği ve içtiği şey onun ağzından ve dudağından ya'ni sathından neşv ü nemâ bulur. Nihâyet o çıkardığı nebâtın gidişi ve içi zuhûra gelir.

3968. Her bir ağacın kökünün sırrı ve yemesi onun başı üzerinde cümleten peydâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3968. Her bir ağacın kökünün sırrı ve beslenmesi, bütünüyle onun tepesinde ortaya çıkar.

"Hor", yiyecek ve gıda anlamındadır. Yani, her bir ağacın kökü hangi meyveye özgü ise, ancak dalları üzerinde o meyveyi verir; ve acı, tuzlu veya tatlı sudan hangisini içmiş ise, meyvesinde de onu gösterir. İşte kıyamet hali de bu örneğe uygundur.

"Hor", taâm ve gıdâ ma'nâsınadır. Ya'ni, her bir ağacın kökü hangi meyveye mahsûs ise ancak dalları üzerinde o meyveyi çıkarır; ve acı ve tuzlu veyâ tatlı sudan hangisini içmiş ise meyvesinde de onu izhâr eder. İşte hâl-i kıyâmet dahi bu misâle mutâbıktır.

3969. Her bir gam ki, senin ondan gönlün incinmiştir, bir şarâbın humârındandır ki, onu içmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3969. Her bir gam ki, senin ondan gönlün incinmiştir, bir şarabın humarındandır ki, onu içmişsin!

Bu şerefli beyitte arzdan (yeryüzünden) beşer vücuduna geçiş buyrulur. Yani, beşer vücudu dahi yeryüzü gibidir. Yeryüzü nasıl yediği tohumu baharda çıkarır ve içtiği suyu o tohumdan meydana gelen meyvede gösterirse, insanın vücudunda dahi toprak gibi yediği ve içtiği şeyin eseri ortaya çıkar. Bu sebeple ey insan, senin kalbinde olan her bir gam ve sıkıntı, senin içtiğin ameller ve ahlak şarabının baş ağrısıdır.

Bu beyt-i şerîfde arzdan vücûd-ı beşere intikâl buyrulur. Ya'ni, vücûd-ı beşer dahi arz gibidir. Arz nasıl yediği tohumu baharda çıkarır ve içtiği suyu o tohumdan mütevellid olan meyvede izhâr ederse insanın vücûdunda dahi toprak gibi yediği ve içtiği şeyin eseri zâhir olur. Binâenaleyh ey insan, senin kalbinde olan her bir gam ve kabz, senin içtiğin a'mâl ve ahlâk şarâbının baş ağrısıdır.

3970. Fakat ne vakit bilirsin ki, o humârın zahmeti hangi şarâbdan âşikâr geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3970. Fakat ne zaman bilirsin ki, o baş ağrısının sıkıntısı hangi şaraptan ortaya çıktı?

Fakat o baş ağrısı sıkıntısının hangi huyunun ve amelinin şarabından ortaya çıktığını bilemezsin. İnsanın kalbinde bazen bir sıkıntı ve gam belirir ve sebebi de bilinmez bulunur. Bu bilinmeyen sebebi keşfetmek zordur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh adlı eserinin 16. bölümünde bu anlama dair şöyle buyururlar: "Gerçi Yüce Allah hayır ve şerrin cezalarını ahirette vereceğini vaat etmiştir. Ancak onun örneği bir miktar dünya yurdunda dahi an be an ve göz açıp kapayıncaya kadar belirir. Eğer bir kimsenin gönlünde sevinç olursa, o hâl bir kimseyi sevindirmesinin cezasıdır; ve eğer üzgün olursa bir kimseyi

Fakat o baş ağrısı zahmeti hangi huyunun ve amelinin şarâbından zâhir olduğunu bilemezsin. İnsanın kalbinde ba'zen bir sıkıntı ve gam zâhir olur ve sebebi de meçhul bulunur. Bu meçhul olan sebebi keşfetmek güçtür. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'inin 16. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ hayır ve şerrin cezâlarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyâda dahi dembedem ve lemha-be-lemha zâhir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezâsıdır; ve eğer mağmûm olursa bir kimseyi

3967. Onun ağzından ve dudağından biter. Nihayet onun mezhebi ve zamîri zâhir gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3967. Onun ağzından ve dudağından biter. Sonunda onun mezhebi (görüşü) ve zamîri (iç dünyası) ortaya çıkar.

İlkbaharda toprağın yediği ve içtiği şey, onun ağzından ve dudağından, yani yüzeyinden büyüyüp gelişir. Sonunda o çıkardığı bitkinin gidişi ve içi ortaya çıkar.

İlkbaharda arzın o yediği ve içtiği şey onun ağzından ve dudağından ya'ni sathından neşv ü nemâ bulur. Nihâyet o çıkardığı nebâtın gidişi ve içi zuhûra gelir.

3968. Her bir ağacın kökünün sırrı ve yemesi onun başı üzerinde cümleten peydâ olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3968. Her bir ağacın kökünün sırrı ve beslenmesi, onun başı üzerinde tamamen ortaya çıkar.

"Hor", yiyecek ve gıda anlamındadır. Yani, her bir ağacın kökü hangi meyveye özgüyse, ancak dalları üzerinde o meyveyi verir; ve acı, tuzlu veya tatlı sudan hangisini içmişse, meyvesinde de onu gösterir. İşte kıyamet hâli de bu örneğe uygundur.

"Hor", taâm ve gıda ma'nâsınadır. Ya'ni, her bir ağacın kökü hangi meyveye mahsûs ise ancak dalları üzerinde o meyveyi çıkarır; ve acı ve tuzlu veyâ tatlı sudan hangisini içmiş ise meyvesinde de onu ızhâr eder. İşte hâl-i kıyâmet dahi bu misâle mutâbıktır.

3969. Her bir gam ki, senin ondan gönlün incinmiştir, bir şarabın humârındandır ki, onu içmişsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3969. Her bir gam ki, senin ondan gönlün incinmiştir, bir şarabın humârındandır ki, onu içmişsin!

Bu şerefli beyitte, arzdan (yeryüzünden) insan varlığına geçiş buyrulur. Yani, insan varlığı da yeryüzü gibidir. Yeryüzü nasıl yediği tohumu baharda çıkarır ve içtiği suyu o tohumdan meydana gelen meyvede gösterirse, insanın vücudunda da toprak gibi yediği ve içtiği şeyin eseri ortaya çıkar. Bu sebeple ey insan, senin kalbinde olan her bir gam ve sıkıntı, senin içtiğin ameller ve ahlâk şarabının baş ağrısıdır.

Bu beyt-i şerîfde arzdan vücûd-ı beşere intikāl buyrulur. Ya'ni, vücûd-ı beşer dahi arz gibidir. Arz nasıl yediği tohumu baharda çıkarır ve içtiği suyu o tohumdan mütevellid olan meyvede ızhâr ederse insanın vücûdunda dahi toprak gibi yediği ve içtiği şeyin eseri zâhir olur. Binâenaleyh ey insan, senin kalbinde olan her bir gam ve kabz, senin içtiğin a'mâl ve ahlâk şarabının baş ağrısıdır.

3970. Fakat ne vakit bilirsin ki, o humârın zahmeti hangi şarabdan âşikâr geldi? [3976]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3970. Fakat ne zaman bilirsin ki, o baş ağrısının zahmeti hangi şaraptan açıkça geldi? [3976]

Fakat o baş ağrısı zahmetinin hangi huyunun ve amelinin şarabından ortaya çıktığını bilemezsin. İnsanın kalbinde bazen bir sıkıntı ve gam ortaya çıkar ve sebebi de bilinmez bulunur. Bu bilinmeyen sebebi keşfetmek zordur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'inin 16. bölümünde bu anlama dair şöyle buyururlar: "Gerçi Yüce Allah hayır ve şerrin cezalarını ahirette vereceğini vaat buyurmuştur. Lakin onun örneği bir miktar dünya yurdunda dahi an be an ve anlık olarak ortaya çıkar. Eğer bir kimsenin gönlünde sevinç olursa, o hâl bir kimseyi sevindirmesinin cezasıdır; ve eğer üzgün olursa, bir kimseyi üzmüştür. Bu anlamlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile çoğu anlamaları için kıyamet gününden örnektir. Nasıl ki örneği ambardan bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber Resûl (a.s.)'ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın el ağrısının tesirinden olduğu ilham olundu. Zira onu esir edip diğer esirlerle beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması Allah'ın emri ile olmakla beraber cezası da erişti. İşte sana arız olan bu kabızlar (manevi sıkıntılar) ve kederler ve nahoşluklar yaptığın eziyet ve isyanın tesiri olduğunu bilmen için böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun ayrıntısıyla hatırında değildir. Lakin cezadan çok sayıda kötü fiiller yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veya cehaletten, gafletten midir veya bir dinsize refakat ettiğin vakit sana günahları kolaylaştırmıştır da onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezaya nazar et ki, ne kadar bastın (manevi genişliğin) ve ne kadar kabzın vardır. Kesin bir şekilde kabız isyanın ve bast itaatin cezasıdır.

Fakat o baş ağrısı zahmeti hangi huyunun ve amelinin şarabından zâhir olduğunu bilemezsin. İnsanın kalbinde ba'zen bir sıkıntı ve gam zâhir olur ve sebebi de meçhul bulunur. Bu meçhul olan sebebi keşfetmek güçtür. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'inin 16. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ hayır ve şerrin cezalarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyada dahi dembedem ve lemha-be-lemha zâhir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezasıdır; ve eğer mağmûm olursa bir kimseyi gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile çoğu anlamaları için rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi anbardan bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber Resûl (a.s.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın el ağrısının te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip dîğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber cezâsı da erişdi. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlatıyla hatırında değildir. Velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden, gafletten midir veyâhud bir dinsize refâkat ettiğin vakit sana günahları teshîl etmiştir de onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bast ve ne kadar kabzın vardır. Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatın cezasıdır.

3971. Bu humâr o tânenin çiçeğidir; o kimse tanır ki âgâh ve ferzânedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3971. Bu humar o tanenin çiçeğidir; o kimse tanır ki uyanık ve bilgedir.

Bu baş ağrısı ve gam, varlık toprağına ektiğin huy ve amel tanesinin çiçeğidir. Bu tanenin mahiyetini o kimse tanır ve anlar ki, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!" hadis-i şerifi gereğince kendi ahlak ve amellerinin mahiyetlerini inceleme hususunda uyanık ve âriftir. "Bilge", hikmet sahibi, ârif, çeşitli ilimlerde uzman ve nefsanî bağlardan arınmış kimse demektir.

Bu baş ağrısı ve gam o arz-ı vücûduna ektiğin huy ve amel tânesinin çiçeğidir. Bu tânenin mâhiyetini o kimse tanır ve anlar ki, حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Nefsinizin hesabı olunmazdan siz nefsiniz ile hesaplaşınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendi ahlâk ve a'mâlinin mâhiyetlerini tedkîk husûsunda uyanıktır ve âriftir. "Ferzâne", hakîm ve ârif ve mütefennin ve kuyûdât-ı nefsâniyyeden ârî olan kimse demektir.

3972. Çiçeğin dalı tâneye benzemez. Nutfe, âdeme mensub olan cisme ne vakit benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3972. Çiçeğin dalı taneye benzemez. Nutfe, insana ait olan cisme ne zaman benzer?

Çiçeğin dalı toprağa ekilen taneye benzemediği gibi, insana gelen ceza da görünüşte yaptığı huyu ve amele benzemez. Nasıl ki dışarıdan bakıldığında bunun örneği çoktur. Örneğin, insanın nutfesi (döl suyu) şekil ve görünüş itibarıyla insanın cismine benzemez. Bu benzemezlikten dolayı, gelen cezanın hangi tanenin meyvesi olduğunu keşfetmek zor olur.

Çiçeğin dalı arza ekilen tâneye benzemediği gibi insana gelen cezâ dahi sûrette yaptığı huya ve amele benzemez. Nitekim zâhirde bunun misâli çoktur. Ezcümle adamın nutfesi şekilde ve sûrette adamın cismine benzemez. Bu adem-i müşâbehetten dolayı gelen cezânın hangi tânenin semeresi olduğunu keşfetmek müşkil olur.

3973. Heyûlâ esere müşabih değildir. Tâne ne vakit ağaca müşabih geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3973. Heyûlâ esere benzemez. Tane ne zaman ağaca benzer oldu?

"Heyûlâ", kâinatın ilk cevheri olan "esîr" demektir. Bilimsel olarak ölçmek, tartmak ve tanımlamak mümkün değildir. Buna "vücûd-ı âmm" (genel varlık) da derler. Bu, gamlandırmıştır. Bu anlamlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile çoğu anlamaları için kıyamet gününden bir örnektir. Nitekim örneği ambardan bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber Resûl (a.s.)'ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının Cenâb-ı Abbas'ın el ağrısının tesirinden olduğu ilham olundu. Çünkü onu esir edip diğer esirlerle beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbas'ın elinin bağlanması Hak'ın emriyle olmakla beraber cezası da erişti. İşte sana arız olan bu sıkıntılar ve kederler ve nahoşluklar, yaptığın eziyet ve günahın tesiri olduğunu bilmen için böyle ceza olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun ayrıntısıyla hatırında değildir. Velakin cezadan, çok sayıda kötü fiil yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veya cehaletten, gafletten midir veya bir dinsize refakat ettiğin vakit sana günahları kolaylaştırmıştır da onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezaya bak ki, ne kadar genişliğin ve ne kadar darlığın vardır. Kesin bir şekilde darlık günahın ve genişlik ibadetin cezasıdır.

"Heyûlâ”, kâinâtın cevher-i evveli olan "esîr" demektir. Fennen ölçmek ve tartmak ve ta'rîf etmek kābil değildir. Buna "vücûd-ı âmm" dahi derler. Bu gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile çoğu anlamaları için rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi anbardan bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber Resûl (a.s.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbâs'ın el ağrısının te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip dîğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbâs'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber cezâsı da erişdi. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlatıyla hatırında değildir. Velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden, gafletten midir veyâhud bir dinsize refâkat ettiğin vakit sana günahları teshîl etmiştir de onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bast ve ne kadar kabzın vardır. Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatın cezasıdır.

3971. Bu humâr o tânenin çiçeğidir; o kimse tanır ki âgâh ve ferzânedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3971. Bu humar o tanenin çiçeğidir; o kimse tanır ki uyanık ve bilgedir.

Bu baş ağrısı ve gam, varlık toprağına ektiğin huy ve amel tanesinin çiçeğidir. Bu tanenin mahiyetini o kimse tanır ve anlar ki, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!" hadis-i şerifi gereğince kendi ahlak ve amellerinin mahiyetlerini inceleme hususunda uyanık ve âriftir. "Bilge", hikmet sahibi, ârif, çeşitli ilimlerde uzman ve nefsanî bağlardan arınmış kimse demektir.

Bu baş ağrısı ve gam o arz-ı vücûduna ektiğin huy ve amel tânesinin çiçeğidir. Bu tânenin mâhiyetini o kimse tanır ve anlar ki, حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Nefsinizin hesabı olunmazdan siz nefsiniz ile hesaplaşınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendi ahlâk ve a'mâlinin mâhiyetlerini tedkîk husûsunda uyanıktır ve âriftir. "Ferzâne", hakîm ve ârif ve mütefennin ve kuyûdât-ı nefsâniyyeden ârî olan kimse demektir.

3972. Çiçeğin dalı tâneye benzemez. Nutfe, âdeme mensub olan cisme ne vakit benzer?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3972. Çiçeğin dalı taneye benzemez. Nutfe, insana ait olan cisme ne zaman benzer?

Çiçeğin dalı toprağa ekilen taneye benzemediği gibi, insana gelen ceza da görünüşte yaptığı huyu ve amele benzemez. Nasıl ki dışarıdan bakıldığında bunun örneği çoktur. Örneğin, insanın nutfesi (döl suyu) şekil ve görünüş itibarıyla insanın cismine benzemez. Bu benzemezlikten dolayı, gelen cezanın hangi tanenin meyvesi olduğunu keşfetmek zor olur.

Çiçeğin dalı arza ekilen tâneye benzemediği gibi insana gelen cezâ dahi sûrette yaptığı huya ve amele benzemez. Nitekim zâhirde bunun misâli çoktur. Ezcümle adamın nutfesi şekilde ve sûrette adamın cismine benzemez. Bu adem-i müşâbehetten dolayı gelen cezânın hangi tânenin semeresi olduğunu keşfetmek müşkil olur.

3973. Heyûlâ esere müşabih değildir. Tâne ne vakit ağaca müşabih geldi?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3973. Heyûlâ esere benzemez. Tane ne zaman ağaca benzer oldu?

"Heyûlâ", kâinatın ilk cevheri olan "esir" demektir. Bilimsel olarak ölçmek, tartmak ve tanımlamak mümkün değildir. Buna "genel varlık" da derler. Bu heyûlâ, kendisinden ortaya çıkan cismanî eserlerin hiçbirine benzemez; aynı şekilde çekirdek de görünüşte ağaca benzemez.

"Heyûlâ”, kâinâtın cevher-i evveli olan "esîr" demektir. Fennen ölçmek ve tartmak ve ta'rîf etmek kābil değildir. Buna "vücûd-ı âmm" dahi derler. Bu heyûlâ kendi zâhir olan cismânî eserlerin hiçbirisine benzemez; ve kezâ çekirdek dahi sûrette ağaca müşâbih değildir.

3974. Nutfe ekmektendir. Ne vakit ekmeğe benzer? Adem nutfedendir, o ne vakit onun gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3974. Nutfe ekmektendir. Ne zaman ekmeğe benzer? Âdem nutfedendir, o ne zaman onun gibi olur?

3975. Cinnî ateştendir, ne vakit ateşe benzer? Bulut buhardandır, buhar gibi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3975. Cinnî ateştendir, ne zaman ateşe benzer? Bulut buhardandır, buhar gibi olmaz.

Cinnî, وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجِ مِّن نَّارٍ (Rahmân, 55/15) yani "Yüce Allah cin taifesini ateşin dumansız alevinden yarattı" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere ateşten yaratılmıştır. Fakat ateşin kendisine benzemez. Bulut dahi su buharındandır, fakat şekli su buharına benzemez. Bunlar hakikat yönüyle ateşin ve buharın tekil hakikatidir, fakat şekil itibarıyla farklıdır.

Cinnî وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجِ مِّن نَّارٍ (Rahmân, 55/15) ya'ni "Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin dumansız alevinden yarattı" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ateşten mahlûktur. Fakat ateşin kendine benzemez. Bulut dahi su buhârındandır, fakat şekli su buhârına benzemez. Bunlar hakikat cihetiyle ateşin ve buhârın "ayn"ıdır, fakat şekil i'tibarıyla gayrıdır.

3976. Cibril'in deminden Îsâ zâhir oldu. Ne vakit sûrette onun misli ya nazîri oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3976. Cebrail'in nefesinden İsa ortaya çıktı. Ne zaman surette onun benzeri ya da dengi oldu?

Yani, İsa (a.s.) Cebrail (a.s.)ın Meryem'e üflemesinden meydana geldi; fakat surette insan olarak ortaya çıktığı için Hz. Cebrail'in benzeri veya onun dengi olarak ikinci bir Cebrail olmadı.

Ya'ni, Îsâ (a.s.) Cebrâîl (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'e üfürmesinden peydâ oldu; fakat sûrette beşer olarak zâhir olduğu için Hz. Cibrîl'in misli veyâhud onun nazîri olarak ikinci bir Cibrîl olmadı.

3977. Adem topraktandır, ne vakit toprağa benzer? Hiçbir üzüm asma çubuğuna benzemez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3977. Âdem topraktandır, ne zaman toprağa benzer? Hiçbir üzüm asma çubuğuna benzemez!

3978. Hırsızlık ne vakit darağacının ayağı şeklinde olur? Tâat ne vakit ebedî olan cennet gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3978. Hırsızlık ne zaman darağacının ayağı şeklinde olur? İbadet ne zaman ebedî olan cennet gibi olur?

Hırsızlık fiili, görünüşte onun cezası olan darağacının dibine benzemez. İbadet de görünüşte onun mükâfatı olan ebedî cennete benzemez.

Hırsızlık fiili sûrette onun cezâsı olan darağacının dibine benzemez. Tâat dahi sûrette onun mükâfâtı olan ebedî cennete benzemez.

3979. Hiçbir asıl eserin müşabihi değildir. Binâenaleyh sen zahmetin ve baş ağrısının aslını bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3979. Hiçbir asıl, eserin benzeri değildir. Bu sebeple sen zahmetin ve baş ağrısının aslını bilmezsin.

Heyûlâ (ilk madde, evrenin temel maddesi) kendi görünen cismanî eserlerin hiçbirine benzemez; aynı şekilde çekirdek de görünüşte ağaca benzemez.

heyûlâ kendi zâhir olan cismânî eserlerin hiçbirisine benzemez; ve kezâ çekirdek dahi sûrette ağaca müşâbih değildir.

3974. Nutfe ekmektendir. Ne vakit ekmeğe benzer? Âdem nutfedendir, o ne vakit onun gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3974. Nutfe ekmektendir. Ne zaman ekmeğe benzer? Âdem nutfedendir, o ne zaman onun gibi olur?

3975. Cinnî ateştendir, ne vakit ateşe benzer? Bulut buhardandır, buhar gibi olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3975. Cinnî ateştendir, ne zaman ateşe benzer? Bulut buhardandır, buhar gibi olmaz.

Cinnî, وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجِ مِّن نَّارٍ (Rahmân, 55/15) yani "Yüce Allah cin taifesini ateşin dumansız alevinden yarattı" ayet-i kerimesinde açıklandığı üzere ateşten yaratılmıştır. Fakat ateşin kendisine benzemez. Bulut dahi su buharındandır, fakat şekli su buharına benzemez. Bunlar hakikat yönüyle ateşin ve buharın tekil hakikatidir, fakat şekil itibarıyla farklıdır.

Cinnî وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجِ مِّن نَّارٍ (Rahmân, 55/15) ya'ni "Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin dumansız alevinden yarattı" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ateşten mahlûktur. Fakat ateşin kendine benzemez. Bulut dahi su buhârındandır, fakat şekli su buhârına benzemez. Bunlar hakikat cihetiyle ateşin ve buhârın "ayn"ıdır, fakat şekil i'tibarıyla gayrıdır.

3976. Cibrîl'in deminden Îsâ zâhir oldu. Ne vakit sûrette onun misli ya nazîri oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3976. Cibrîl'in nefesinden Îsâ ortaya çıktı. Ne zaman sûrette onun benzeri ya da dengi oldu?

Yani, Îsâ (a.s.) Cebrâîl (a.s.)ın Meryem'e üflemesinden meydana geldi; fakat sûrette insan olarak ortaya çıktığı için Hz. Cibrîl'in benzeri veya onun dengi olarak ikinci bir Cibrîl olmadı.

Ya'ni, Îsâ (a.s.) Cebrâîl (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'e üfürmesinden peydâ oldu; fakat sûrette beşer olarak zâhir olduğu için Hz. Cibrîl'in misli veyâhud onun nazîri olarak ikinci bir Cibrîl olmadı.

3977. Âdem topraktandır, ne vakit toprağa benzer? Hiçbir üzüm asma çubuğuna benzemez!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3977. Âdem topraktandır, ne zaman toprağa benzer? Hiçbir üzüm asma çubuğuna benzemez!

3978. Hırsızlık ne vakit darağacının ayağı şeklinde olur? Tâat ne vakit ebedî olan cennet gibi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3978. Hırsızlık ne zaman darağacının ayağı şeklinde olur? İbadet ne zaman ebedî olan cennet gibi olur?

Hırsızlık fiili, görünüşte onun cezası olan darağacının dibine benzemez. İbadet de görünüşte onun mükâfatı olan ebedî cennete benzemez.

Hırsızlık fiili sûrette onun cezâsı olan darağacının dibine benzemez. Tâat dahi sûrette onun mükâfâtı olan ebedî cennete benzemez.

3979. Hiçbir asıl eserin müşabihi değildir. Binâenaleyh sen zahmetin ve baş ağrısının aslını bilmezsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3979. Hiçbir asıl, eserin benzeri değildir. Bu sebeple sen zahmetin ve baş ağrısının aslını bilmezsin.

Asıl başka ve asıldan ortaya çıkan eser görünüşte başkadır. Bu sebeple sen sana ârız olan gamın ve baş ağrısının aslını bilemezsin. Nasıl ki 3970 numaralı şerefli beytin açıklamasında beyan olundu.

Asıl başka ve asıldan zâhir olan eser sûrette başkadır. Binâenaleyh sen sana ârız olan gamın ve baş ağrısının aslını bilemezsin. Nitekim 3970 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olundu.

3980. Fakat bu cezâ bir asılsız olmaz. Hudâ bir günahsızı ne vakit incitir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3980. Fakat bu ceza asılsız olmaz. Allah bir günahsızı ne zaman incitir?

Sana gelen bu zorluğun ve cezanın elbette bir aslı vardır. Yüce Allah hiçbir zaman günahsız bir kulunu incitmez ve ona azap etmez. Çünkü suçsuza eziyet etmek zulüm olur. Yüce Allah ise وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) yani “Biz onlara zulmetmedik, aksine onlar nefislerine zulmederler” buyurur.

Bu sana gelen meşakkat ve cezânın elbet bir aslı vardır. Hak Teâlâ hazretleri hiçbir vakitte bir günahsız kulunu incitmez ve ona azâb etmez. Zîrâ suçsuza cefâ etmek zulüm olur. Hak Teâlâ ise وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) ya'ni “Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmederler” buyurur.

3981. O şey ki asıldır ve o şeyin çekicisidir, her ne kadar ona benzemez ise de ondandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3981. O şey ki asıldır ve o şeyin çekicisidir, her ne kadar ona benzemez ise de ondandır.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki özel örneklerin genel bir şekilde özetlenmiş açıklamasıdır. Yani, sözün özü, bir şey ki asıldır ve kendi eseri olan şeyi çekip yedirir; her ne kadar o eser kendi aslı olan şeye benzemez ise de, o eser aslındandır vesselâm!

Bu beyt-i şerîf yukandaki husûsî misâllerin umûmî bir sûrette hulâsa-i beyânıdır. Ya'ni, velhâsıl bir şey ki asıldır ve kendi eseri olan şeyi çekip yedirir; her ne kadar o eser kendi aslı olan şeye benzemez ise de, o eser aslındandır vesselâm!

3982. Binâenaleyh bil, senin zahmetin bir zelletin netîcesidir. Sana bu darbe âfeti bir şehvettendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3982. Bu sebeple bil ki, senin zahmetin bir hatanın sonucudur. Sana bu darbe afeti bir şehvetten gelmiştir.

"Zellet", sözlükte "kaymak" demektir. Kastedilen, Hakk yolundan kayıp günaha düşmektir. Bu sebeple bil ki, senin çektiğin zahmet ve zorluk, Hakk yolundan kayıp bir günaha düşmenin sonucudur; ve sana bu darbe afeti bir şehvetten gelmiştir.

“Zellet”, lügatte “kaymak” demektir. Murâd, Hak yolundan kayıp günâha düşmektir. Binâenaleyh bil ki, senin çektiğin zahmet ve meşakkat tarîk-ı Hak'tan kayıp bir günâha düşmenin netîcesidir; ve sana bu darbe âfeti bir şehvetten gelmiştir.

3983. Eğer ibret almak cihetinden o günâhı bilmez isen çabuk zârî et, mağfiret taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3983. Eğer ibret almak açısından o günahı bilmez isen, çabuk yakar, bağışlanma dile!

"İğtifâr", "gafr" kelimesinin iftiâl babından olup "örtünmek" demektir. Yani, eğer fiillerinden ibret almak açısından o yaptığın günahı bilmez isen, çabuk Hakk'a yakar ve yalvar! Ve Hak'tan o günahın örtülmesini ve bağışlanmasını iste. Asıl başka ve asıldan ortaya çıkan eser görünüşte başkadır. Bu sebeple sen sana arız olan gamın ve baş ağrısının aslını bilemezsin. Nasıl ki 3970 numaralı şerefli beytin açıklamasında belirtildi.

“İğtifâr”, “gafr”ın iftiâl bâbından olup “örtünmek” demektir. Ya'ni, eğer ef'âlinden ibret almak cihetinden o yaptığın günâhı bilmez isen, çabuk Hakk'a zârî et ve yalvar! Ve Hak'tan o günâhın örtülmesini ve mağfiretini is- Asıl başka ve asıldan zâhir olan eser sûrette başkadır. Binâenaleyh sen sana ârız olan gamın ve baş ağrısının aslını bilemezsin. Nitekim 3970 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olundu.

3980. Fakat bu ceza bir asılsız olmaz. Huda bir günahsızı ne vakit incitir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3980. Fakat bu ceza asılsız olmaz. Allah bir günahsızı ne zaman incitir?

Sana gelen bu zorluğun ve cezanın elbette bir aslı vardır. Yüce Allah hiçbir zaman günahsız bir kulunu incitmez ve ona azap etmez. Çünkü suçsuza eziyet etmek zulüm olur. Yüce Allah ise وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) yani "Biz onlara zulmetmedik, aksine onlar kendi nefislerine zulmeder oldular" buyurur.

Bu sana gelen meşakkat ve cezânın elbet bir aslı vardır. Hak Teâlâ hazretleri hiçbir vakitte bir günahsız kulunu incitmez ve ona azab etmez. Zîrâ suçsuza cefâ etmek zulüm olur. Hak Teâlâ ise وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmeder oldular" buyurur.

3981. O şey ki asıldır ve o şeyin çekicisidir, her ne kadar ona benzemez ise de ondandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3981. O şey ki asıldır ve o şeyin çekicisidir, her ne kadar ona benzemez ise de ondandır.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki özel örneklerin genel bir şekilde özetleyici açıklamasıdır. Yani, sözün özü, bir şey ki asıldır ve kendi eseri olan şeyi çekip yedicidir; her ne kadar o eser kendi aslı olan şeye benzemez ise de, o eser aslındandır, vesselâm!

Bu beyt-i şerîf yukandaki husûsî misâllerin umûmî bir sûrette hulasa-i beyânıdır. Ya'ni, velhâsıl bir şey ki asıldır ve kendi eseri olan şeyi çekip yedicidir; her ne kadar o eser kendi aslı olan şeye benzemez ise de, o eser aslındandır vesselâm!

3982. Binâenaleyh bil, senin zahmetin bir zelletin neticesidir. Sana bu darbe âfeti bir şehvettendir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3982. Bu sebeple bil ki, senin zahmetin bir hatanın sonucudur. Sana bu darbe ve âfet bir şehvetten gelmiştir.

"Zellet", sözlükte "kaymak" demektir. Kastedilen, Hakk yolundan kayıp günaha düşmektir. Bu sebeple bil ki, senin çektiğin zahmet ve meşakkat, Hakk yolundan kayıp bir günaha düşmenin sonucudur; ve sana bu darbe ve âfet bir şehvetten gelmiştir.

"Zellet", lügatte "kaymak" demektir. Murâd, Hak yolundan kayıp günâha düşmektir. Binâenaleyh bil ki, senin çektiğin zahmet ve meşakkat tarîk-ı Hak'tan kayıp bir günaha düşmenin netîcesidir; ve sana bu darbe âfeti bir şehvetten gelmiştir.

3983. Eğer ibret almak cihetinden o günâhı bilmez isen çabuk zârî et, mağfiret taleb et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3983. Eğer ibret almak açısından o günahı bilmez isen çabuk yalvar, bağışlanma dile!

"İstiğfar", "gafr" kökünden iftiâl babından olup "örtünmek" demektir. Yani, eğer fiillerinden ibret almak açısından o yaptığın günahı bilmez isen, çabuk Hakk'a yalvar ve yakar! Ve Hak'tan o günahın örtülmesini ve bağışlanmasını iste! Çünkü kalpten gelerek gerçekleşen istiğfar (bağışlanma dileme), günahlardan meydana gelen çirkin suretlerin rahmet elbisesiyle örtülmesine sebep olur.

"İğtifar", "gafr"ın iftiâl bâbından olup "örtünmek" demektir. Ya'ni, eğer ef'âlinden ibret almak cihetinden o yaptığın günahı bilmez isen, çabuk Hakk'a zârî et ve yalvar! Ve Hak'tan o günâhın örtülmesini ve mağfiretini is- te! Zîrâ hulûs-i kalb ile vâki' olan istiğfâr günahlardan peydâ olan çirkin sûretlerin libâs-ı rahmet ile örtülmesine sebeb olur.

3984. Yüz kere secde et, de ki: "Ey Hudâ, bu gam lâyık ve sezânın gayrı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3984. Yüz kere secde et, de ki: "Ey Allah, bu gam lâyık ve uygun olanın dışında değildir!"

Ve istiğfar ile beraber Allah'a yüz kere secde et de münacatında de ki: "Ey Allah, bu benim çektiğim gam ve zahmet, ancak kötü fiilimin lâyıkı ve uygun olanıdır!"

Ve istiğfâr ile beraber Hakk'a yüz kere secde et de münâcâtında de ki: "Ey Hudâ, bu benim çektiğim gam ve zahmet, ancak kötü fiilimin lâyıkı ve sezâsıdır!"

3985. "Ey sen ki zulümden ve sitemden pâk olan Sübhân'sın, cana ne vakit günahsız derd ve gam verirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3985. "Ey sen ki zulümden ve sitemden uzak olan Sübhân'sın, cana ne zaman günahsız dert ve gam verirsin?"

"Sübhân", masdar makamına kâim olan bir isimdir. Burada "tenzih olunmuş" (eksik ve değişimden uzak) anlamındadır. Yani, "Ey yüce ve ulu Zât, sen ki zulümden ve sitemden uzak olan, bütün eksikliklerden arınmışsın, hiç cana suçsuz dert ve gam verir misin?"

"Sübhân", masdar makamına kāim olan bir isimdir. Burada "tenzîh olunmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey zât-ı ecell-i a'lâ, sen ki, zulümden ve sitemden pâk olan cemî-i nekāısdan tenzîh olunmuşsun, hiç cana suçsuz derd ve gam verir misin?"

3986. "Ben suçu muayyen olarak bilmiyorum. Fakat bir suça da gam gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3986. "Ben suçu belirli olarak bilmiyorum. Fakat bir suça da gam gerektir!"

"Gürm", gam ve şiddetli keder ve gönül tutukluğu anlamındadır. Arapça "kâf" harfiyle "kürm" de bu anlamadır. Yani, "Ey Rabbim, ben yaptığım kabahati belirleyip bilemiyorum. Fakat biliyorum ki, bir suça karşı da gam gerektir; ve bende gam ve gönül tutukluğu ortaya çıktığına göre bir kabahat yapmış olduğumu biliyorum."

"Gürm", gam ve şiddetli keder ve gönül tutukluğu ma'nâsınadır. Kâf-ı Arabî ile "kürm" de bu ma'nâyadır. Ya'ni, "Ya Rab, ben yaptığım kabahati ta'yîn edip bilemiyorum. Fakat biliyorum ki, bir suça karşı da gam gerektir; ve bende gam ve gönül tutukluğu peydâ olduğuna göre bir kabahat yapmış olduğumu biliyorum."

3987. "Mâdemki sebebi i'tibârdan örttün, o suçu da dâimâ örtülmüş tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3987. "Mademki sebebi itibardan örttün, o suçu da daima örtülmüş tut!"

Yani, "Mademki bu gamın sebebi olan suçu benim nazar-ı itibarımdan örttün, ben onu tayin edemem. Bari lütfunla ve kereminle o suçun kendisini de dünyada ve ahirette daima örtülmüş bir halde tut!"

Ya'ni, "Mâdemki bu gamın sebebi olan cürmü benim nazar-ı i'tibârımdan örttün, ben onu ta'yîn edemem. Bâri lutfen ve keremen o cürmün kendisini de dünyâda ve âhirette dâimâ örtülmüş bir hâlde tut!"

3988. “Zîrâ ceza benim cürmümün ızhârı olur ki, siyasetten hırsızlığım zâhir olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3988. “Çünkü ceza, benim suçumun ortaya çıkması olur ki, siyasetten hırsızlığım açıkça belirir.”

Çünkü kalbin samimiyetiyle meydana gelen istiğfar (günahların affını dileme), günahlardan oluşan çirkin suretlerin rahmet elbisesiyle örtülmesine sebep olur.

te! Zîrâ hulûs-i kalb ile vâki' olan istiğfar günahlardan peydâ olan çirkin sûretlerin libâs-ı rahmet ile örtülmesine sebeb olur.

3984. Yüz kere secde et, de ki: "Ey Hudâ, bu gam lâyık ve sezânın gayrı değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3984. Yüz kere secde et, de ki: "Ey Allah, bu gam lâyık ve uygun olanın dışında değildir!"

Ve istiğfar ile beraber Allah'a yüz kere secde et de münacatında de ki: "Ey Allah, bu benim çektiğim gam ve zahmet, ancak kötü fiilimin lâyıkı ve uygun olanıdır!"

Ve istiğfâr ile beraber Hakk'a yüz kere secde et de münâcâtında de ki: "Ey Hudâ, bu benim çektiğim gam ve zahmet, ancak kötü fiilimin lâyıkı ve sezâsıdır!"

3985. "Ey sen ki zulümden ve sitemden pâk olan Sübhân'sın, cana ne vakit günahsız derd ve gam verirsin?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3985. "Ey sen ki zulümden ve sitemden uzak olan Sübhân'sın, cana ne zaman günahsız dert ve gam verirsin?"

"Sübhân", masdar makamına kâim olan bir isimdir. Burada "tenzih olunmuş" (eksik ve değişimden uzak) anlamındadır. Yani, "Ey yüce ve ulu Zât, sen ki zulümden ve sitemden uzak olan, bütün eksikliklerden arınmışsın, hiç cana suçsuz dert ve gam verir misin?"

"Sübhân", masdar makamına kāim olan bir isimdir. Burada "tenzîh olunmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey zât-ı ecell-i a'lâ, sen ki, zulümden ve sitemden pâk olan cemî-i nekāısdan tenzîh olunmuşsun, hiç cana suçsuz derd ve gam verir misin?"

3986. "Ben suçu muayyen olarak bilmiyorum. Fakat bir suça da gam gerektir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3986. "Ben suçu belirli olarak bilmiyorum. Fakat bir suça da gam gerektir!"

"Gürm", gam ve şiddetli keder ve gönül tutukluğu anlamındadır. Arapça "kâf" harfiyle "kürm" de bu anlamadır. Yani, "Ey Rabbim, ben yaptığım kabahati belirleyip bilemiyorum. Fakat biliyorum ki, bir suça karşı da gam gerektir; ve bende gam ve gönül tutukluğu ortaya çıktığına göre bir kabahat yapmış olduğumu biliyorum."

"Gürm", gam ve şiddetli keder ve gönül tutukluğu ma'nâsınadır. Kâf-ı Arabî ile "kürm" de bu ma'nâyadır. Ya'ni, "Ya Rab, ben yaptığım kabahati ta'yîn edip bilemiyorum. Fakat biliyorum ki, bir suça karşı da gam gerektir; ve bende gam ve gönül tutukluğu peydâ olduğuna göre bir kabahat yapmış olduğumu biliyorum."

3987. "Mâdemki sebebi i'tibârdan örttün, o suçu da dâima örtülmüş tut!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3987. "Mademki sebebi itibardan örttün, o suçu da daima örtülmüş tut!"

Yani, "Mademki bu üzüntünün sebebi olan suçu benim dikkatimden gizledin, ben onu belirleyemem. Bari lütfunla ve kereminle o suçun kendisini de dünyada ve ahirette daima örtülü bir halde tut!"

Ya'ni, "Mâdemki bu gamın sebebi olan cürmü benim nazar-ı i'tibârımdan örttün, ben onu ta'yîn edemem. Bâri lutfen ve keremen o cürmün kendisini de dünyâda ve âhirette dâimâ örtülmüş bir hâlde tut!"

3988. “Zîrâ ceza benim cürmümün ızhârı olur ki, siyasetten hırsızlığım zahir olur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3988. “Çünkü ceza benim suçumun ortaya çıkması olur ki, siyasetten hırsızlığım açığa çıkar.”

Ey Rabbim, eğer suçuma karşılık ceza verirsen, bu cezadan kabahatim meydana çıkmış olur; ve bu cezadan ve siyasetten, hırsızlığım ve gizli yaptığım kabahat açığa çıkar. O ihanete vâkıf olduğu zaman şahın örtmeye ve affedip cariyeyi ona vermeye azmetmesidir; ve bildi ki, bu fitne onun, Musul sahibine karşı olan kastının ve zulmünün cezası idi. Çünkü “Kim kötülük ederse kendinedir” (Fussilet, 41/46) ve “Muhakkak senin Rabbin gözeticidir” (Fecr, 89/14); ve korktu ki, eğer intikam alırsa o intikam dahi onun başı üzerine iner. Nasıl ki bu zulüm ve tamah onun başı üzerine indi.

Mısır şahı o pehlivanın ihanetine vâkıf olduğu zaman, o ihaneti örtmeye ve onun bu suçunu affedip cariyeyi o pehlivana vermeye azmetmesidir. Çünkü şah bildi ki, pehlivanın yolda cariyeye tecavüzü fitnesi, kendisinin cariyeyi almak için Musul şahı üzerine olan kastının ve zulmünün cezası idi. Çünkü Hâ-Mîm Secde sûre-i şerifesinde من عمل صالحًا فَلْنَفْسه ومن أساء فعليها وما ربك بظلام للعبيد (Fussilet, 41/46) yani “Kim ki salih amel işlediyse o kendisinedir ve kim ki kötülük ettiyse kendinedir” buyrulmuştur; ve Fecr sûresinde de إن ربك بالمرصاد (Fecr, 89/14) yani “Ey Resulüm, senin Rabbin asileri gözetleyicidir” buyrulmuştur. Bu sebeple Mısır şahı korktu ki, eğer bu ihanetine karşı gerek pehlivandan ve gerek cariyeden intikam alırsa, o intikam dahi zulüm mahiyetinde olup onun başına iner. Nasıl ki Musul şahına karşı yaptığı zulüm ve cariyeye karşı yaptığı tamah fiillerinin cezası başına geldi.

Ya Rab, eğer cürmüme mukabil cezâ edersen, bu cezâdan kabahatim meydana çıkmış olur; ve bu cezâdan ve siyâsetten, hırsızlığım ve gizli yaptığım kabâhat zahir olur. O hıyânete vâkıf olduğu vakit şâhın örtmeye ve affedip câriyeyi ona vermeğe azmetmesidir; ve bildi ki, bu fitne onun, sâhib-i Musul üzerine olan kasdının ve zulmünün cezası idi. Zîrâ “Kim fenâlık ederse kendinedir" (Fussilet, 41/46) ve "Muhakkak senin Rabb'in gözeticidir" (Fecr, 89/14); ve korktu ki, eğer intikām çekerse o intikām dahi onun başı üzerine iner. Nasıl ki bu zulüm ve tama' onun başı üzerine indi

Mısır şâhı o pehlivanın hıyânetine vâkıf olduğu vakit, o hıyâneti örtmeğe ve onun bu suçunu affedip câriyeyi o pehlivana vermeğe azmetmesidir. Zîrâ şâh bildi ki, pehlivanın yolda câriyeye tecavüzü fitnesi, kendisinin câriyeyi almak için Musul şâhı üzerine olan kasdının ve zulmünün cezası idi. Çünkü Hâ-Mîm Secde sûre-i şerifesinde من عمل صالحًا فَلْنَفْسه ومن أساء فعليها وما ربك بظلام للعبيد (Fussilet, 41/46) ya'ni "Kim ki amel-i sâlih işlediyse o nefsínedir ve kim ki kötülük ettiyse kendinedir" buyrulmuştur; ve sûre-i Fecr'de de إن ربك بالمرصاد (Fecr, 89/14) ya'ni "Ey resûlüm, senin Rabb'in âsîleri gözetleyicidir" buyrulmuştur. Binâenaleyh şâh-ı Mısır korktu ki, eğer bu hıyânetine karşı gerek pehlivandan ve gerek câriyeden intikām alırsa, o intikām dahi zulüm mâhiyetinde olup onun başına iner. Nasıl ki Musul şâhına karşı yaptığı zulüm ve câriyeye karşı yaptığı tama' fiillerinin cezası başına geldi.

3989. Şah kendine geldi ve istiğfâr etti. Suçu ve zelleyi ve ısrarı yad etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3989. Şah kendine geldi ve istiğfâr etti. Suçu, hatayı ve ısrarı hatırladı.

“Ey Rabbim, eğer suçuma karşılık ceza verirsen, bu cezadan kabahatim ortaya çıkmış olur; ve bu cezadan ve cezalandırmadan, hırsızlığım ve gizli yaptığım kabahat açığa çıkar.” O ihanete vâkıf olduğu zaman şahın, onu örtmeye ve affedip cariyeyi ona vermeye azmetmesidir; ve bildi ki, bu fitne onun, Musul şahı üzerine olan kastının ve zulmünün cezası idi. Çünkü “Kim fenalık ederse kendinedir” (Fussilet, 41/46) ve “Muhakkak senin Rabb’in gözetleyicidir” (Fecr, 89/14); ve korktu ki, eğer intikam alırsa o intikam da onun başı üzerine iner. Nasıl ki bu zulüm ve tamah onun başı üzerine indi.

Mısır şahı o pehlivanın ihanetine vâkıf olduğu zaman, o ihaneti örtmeye ve onun bu suçunu affedip cariyeyi o pehlivana vermeye azmetmesidir. Çünkü şah bildi ki, pehlivanın yolda cariyeye tecavüzü fitnesi, kendisinin cariyeyi almak için Musul şahı üzerine olan kastının ve zulmünün cezası idi. Çünkü Hâ-Mîm Secde sûre-i şerifesinde مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (Fussilet, 41/46) yani “Kim ki salih amel işlediyse o nefsinedir ve kim ki kötülük ettiyse kendinedir” buyrulmuştur; ve Fecr sûresinde de إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ (Fecr, 89/14) yani “Ey Resulüm, senin Rabb’in asileri gözetleyicidir” buyrulmuştur. Bu sebeple Mısır şahı korktu ki, eğer bu ihanetine karşı gerek pehlivandan ve gerek cariyeden intikam alırsa, o intikam da zulüm mahiyetinde olup onun başına iner. Nasıl ki Musul şahına karşı yaptığı zulüm ve cariyeye karşı yaptığı tamah fiillerinin cezası başına geldi.

“Yâ Rab, eğer cürmüme mukābil cezâ edersen, bu cezâdan kabâhatim meydana çıkmış olur; ve bu cezâdan ve siyâsetten, hırsızlığım ve gizli yaptığım kabâhat zâhir olur.” O hıyânete vâkıf olduğu vakit şâhın örtmeye ve affedip câriyeyi ona vermeğe azmetmesidir; ve bildi ki, bu fitne onun, sâhib-i Musul üzerine olan kasdının ve zulmünün cezâsı idi. Zîrâ “Kim fenâlık ederse kendinedir” (Fussilet, 41/46) ve “Muhakkak senin Rabb’in gözetici-dir” (Fecr, 89/14); ve korktu ki, eğer intikâm çekerse o intikâm dahi onun başı üzerine iner. Nasıl ki bu zulüm ve tama’ onun başı üzerine indi

Mısır şâhı o pehlivanın hıyânetine vâkıf olduğu vakit, o hıyâneti örtmeğe ve onun bu suçunu affedip câriyeyi o pehlivana vermeğe azmetmesidir. Zîrâ şâh bildi ki, pehlivanın yolda câriyeye tecavüzü fitnesi, kendisinin câriyeyi almak için Musul şâhı üzerine olan kasdının ve zulmünün cezâsı idi. Çünkü Hâ-Mîm Secde sûre-i şerîfesinde مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (Fussilet, 41/46) ya’ni “Kim ki âmel-i sâlih işlediyse o nefsinedir ve kim ki kötülük ettiyse kendinedir” buyrulmuştur; ve sûre-i Fecr’de de إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ (Fecr, 89/14) ya’ni “Ey resûlüm, senin Rabb’in âsîleri gözetleyicidir” buyrulmuştur. Binâenaleyh şâh-ı Mısır korktu ki, eğer bu hıyânetine karşı gerek pehlivandan ve gerek câriyeden intikâm alırsa, o intikâm dahi zulüm mâhiyetinde olup onun başına iner. Nasıl ki Musul şâhına karşı yaptığı zulüm ve câriyeye karşı yaptığı tama’ fiillerinin cezâsı başına geldi.

3989. Şâh kendine geldi ve istiğfâr etti. Suçu ve zelleyi ve ısrârı yâd etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3989. Şah kendine geldi ve istiğfar etti. Suçu ve zelleyi ve ısrarı yâd etti.

Mısır şahı kendine geldi ve yaptığı kötülükten haberdar olup pişman oldu ve istiğfar etti. Suçunu ve doğru yoldan ayağının kaymasını ve kötülüğün icrasında ısrar ettiğini hatırladı.

Mısır şâhı kendine geldi ve yaptığı fenâlıktan âgâh olup pişman oldu ve istiğfar etti. Suçunu ve doğru yoldan ayağının kaymasını ve fenâlığın icrâsında ısrar ettiğini hatırına getirdi.

3990. Kendi kendine dedi: “O şeyi ki kimselere yaptım, onun cezası benim canıma erişici oldu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3990. Kendi kendine dedi: “O şeyi ki kimselere yaptım, onun cezası benim canıma erişici oldu!"

Yani "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin" hadis-i şerifi gereğince şah kendi fiilini hesap edip dedi ki: "O kötülüğü ki başka kimselere yaptım, o kötülüğün cezası benim canıma erişti ve azap verdi!"

Ya'ni "حاسبوا قبل ان تحاسبوا" hadîs-i şerîfi mûcibince şâh kendi fiilini hesab edip dedi ki: "O fenâlığı ki başka kimselere yaptım, o fenâlığın cezâsı benim canıma erişti ve ta'zîb etti!"

3991. "Mansıbdan nûşî başkalarının eşine kasdettim, o benim üzerime geldi ve kuyuya düştüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3991. "Makamdan dolayı başkalarının eşine kastettim, o benim üzerime geldi ve kuyuya düştüm!"

"Şahlık makamının bana verdiği kuvvetten dolayı başkalarının eşi olan kadına kötü niyetle kastettim. O kötü niyetle kastetme ve namusa tecavüz fiili benim üzerime de geldi ve ceza kuyusuna düştüm!"

"Şahlık mansıbının bana verdiği kuvvetten dolayı başkalarının eşi olan kadına sû'-i kasd ettim. O sû'-i kasd ve ırza tasallut fiili benim üzerime de geldi ve cezâ kuyusuna düştüm!"

3992. "Ben bir başka kimsenin evinin kapısını çaldım. Şübhesiz o benim evimin kapısını çaldı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3992. "Ben bir başka kimsenin evinin kapısını çaldım. Şüphesiz o benim evimin kapısını çaldı!"

Yani, benim hâlim "Çalma kapıyı, çalarlar kapını!" atasözünün gerçekleştiği durum oldu. Ben Musul şahının kapısını çaldım ve saldırdım. Güvendiğim pehlivan da benim kapımı çaldı ve saldırdı!

Ya'ni, benim hâlim "Çalma kapıyı, çalarlar kapını!" darb-ı meselinin mâsadakı oldu. Ben Musul şâhının kapısını çaldım ve taarruz ettim. Emniyet ettiğim pehlivan dahi benim kapımı çaldı ve taarruz etti!"

3993. Her kim kimselerin ehli ile fisk isteyici ola, bile ki o kendi ehline pezevenktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3993. Her kim başkalarının eşleriyle zina etmek isterse, bilsin ki o kendi eşine pezevenktir.

"Ehl"den kasıt, bir kişinin mahremi olan kadındır. "Kavvâd", deyyûs ve pezevenk demektir. Yani, her kim ki birtakım kişilerin mahremi olan kadınlarla zina etmek isteyici olursa, bil ki, o kişi kendi mahremine de deyyûs ve pezevenk olur. Çünkü bir kişi başkasının mahremine tecavüz ederse, onun mahremine de tecavüz edenler bulunacağı kesindir.

"Ehl"den murâd bir kimsenin mahremi olan kadındır. "Kavvâd", deyyûs ve pezevenk demektir. Ya'ni, her kim ki birtakım kimselerin mahremi olan kadınlar ile fisk ve zinâ etmek isteyici olursa, bil ki, o kimse kendi mahremine deyyûs ve pezevenk olur. Zîrâ bir kimse başkasının mahremine tecavüz ederse onun mahremine de tecavüz edenler bulunmak muhakkaktır.

3994. Zîra ki onun misli onun cezası olur. Çünkü fenalığın cezası onun misli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3994. Çünkü onun benzeri onun cezası olur. Çünkü kötülüğün cezası onun benzeri olur.

Mısır şahı kendine geldi ve yaptığı kötülükten haberdar olup pişman oldu ve istiğfar etti. Suçunu ve doğru yoldan ayağının kaymasını ve kötülüğü yapmada ısrar ettiğini hatırladı.

Mısır şâhı kendine geldi ve yaptığı fenâlıktan âgâh olup pişman oldu ve istiğfar etti. Suçunu ve doğru yoldan ayağının kaymasını ve fenâlığın icrâsında ısrar ettiğini hatırına getirdi.

3990. Kendi kendine dedi: “O şeyi ki kimselere yaptım, onun cezası benim canıma erişici oldu!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3990. Kendi kendine dedi: “O şeyi ki kimselere yaptım, onun cezası benim canıma erişici oldu!”

Yani "Hesaba çekilmeden önce, nefsinizle hesaplaşınız" hadis-i şerifi gereğince şah kendi fiilini hesap edip dedi ki: "O kötülüğü ki başka kimselere yaptım, o kötülüğün cezası benim canıma erişti ve azap verdi!"

Ya'ni "Hesâb olunmazdan evvel, nefsiniz ile hesâblaşınız" hadîs-i şerîfi mûcibince şâh kendi fiilini hesab edip dedi ki: "O fenâlığı ki başka kimselere yaptım, o fenâlığın cezâsı benim canıma erişti ve ta'zîb etti!"

3991. "Mansıbdan nûşî başkalarının eşine kasdettim, o benim üzerime geldi ve kuyuya düştüm!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3991. "Makamdan dolayı başkalarının eşine kastettim, o benim üzerime geldi ve kuyuya düştüm!"

"Şahlık makamının bana verdiği kuvvetten dolayı başkalarının eşi olan kadına kötü niyetle saldırdım. O kötü niyetli saldırı ve namusa tecavüz fiili benim üzerime de geldi ve ceza kuyusuna düştüm!"

"Şahlık mansıbının bana verdiği kuvvetten dolayı başkalarının eşi olan kadına sû'-i kasd ettim. O sû'-i kasd ve ırza tasallut fiili benim üzerime de geldi ve ceza kuyusuna düştüm!"

3992. "Ben bir başka kimsenin evinin kapısını çaldım. Şübhesiz o benim evimin kapısını çaldı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3992. "Ben bir başka kimsenin evinin kapısını çaldım. Şüphesiz o benim evimin kapısını çaldı!"

Yani, benim hâlim "Çalma kapıyı, çalarlar kapını!" atasözünün gerçekleştiği durum oldu. Ben Musul şahının kapısını çaldım ve saldırdım. Güvendiğim pehlivan da benim kapımı çaldı ve saldırdı!

Ya'ni, benim hâlim "Çalma kapıyı, çalarlar kapını!" darb-ı meselinin mâsadakı oldu. Ben Musul şâhının kapısını çaldım ve taarruz ettim. Emniyet ettiğim pehlivan dahi benim kapımı çaldı ve taarruz etti!"

3993. Her kim kimselerin ehli ile fisk isteyici ola, bile ki o kendi ehline pezevenktir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3993. Her kim başkalarının eşleriyle zina etmek isterse, bilsin ki o kendi eşine pezevenktir.

"Ehl"den kasıt, bir kişinin mahremi olan kadındır. "Kavvâd", deyyûs ve pezevenk demektir. Yani, her kim ki birtakım kişilerin mahremi olan kadınlarla zina etmek isteyici olursa, bil ki, o kişi kendi mahremine de deyyûs ve pezevenk olur. Çünkü bir kişi başkasının mahremine tecavüz ederse, onun mahremine de tecavüz edenler bulunacağı kesindir.

"Ehl"den murâd bir kimsenin mahremi olan kadındır. "Kavvâd", deyyûs ve pezevenk demektir. Ya'ni, her kim ki birtakım kimselerin mahremi olan kadınlar ile fisk ve zinâ etmek isteyici olursa, bil ki, o kimse kendi mahremine deyyûs ve pezevenk olur. Zîrâ bir kimse başkasının mahremine tecavüz ederse onun mahremine de tecavüz edenler bulunmak muhakkaktır.

3994. Zîra ki onun misli onun cezası olur. Çünkü fenalığın cezası onun misli olur. Zîrâ bir kimse bir fenâlık yaparsa ona da o yaptığı fenâlığın mislini yaparlar; ve bu misl onun o fiilinin cezâsı olur. Meselâ bir kimse birisini öldürse onun dahi kısâsen öldürülmesi îcâb eder. Zîrâ adam öldürmek bir fenâlıktır, kısâs dahi adam öldürmek olduğu için o da bir fenâlıktır; ve kısâs o fenâlığın cezâsıdır. Binâenaleyh o fenâlığın cezâsı o fenâlığın misli olan bir fenâlık olmuş olur. Nitekim âyet-i kerîmede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenâlığın cezâsı onun misli bir fenâlıktır" buyrulmuştur. Ve başkasının karısına ve mahremine tecavüz eden kimse, o fiili kendi karısına ve mahremine karşı hazırladığı için kendi karısının ve mahreminin de pezevengi olur. Binâenaleyh bir kimse ben başkalarının karısına taarruz edeyim de benim karıma taarruz etmesinler fikrinde bulunursa, bu boştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3994. Çünkü onun benzeri, onun cezası olur. Zira kötülüğün cezası onun benzeri olur. Çünkü bir kimse bir kötülük yaparsa, ona da o yaptığı kötülüğün benzerini yaparlar; ve bu benzer, onun o fiilinin cezası olur. Örneğin bir kimse birisini öldürse, onun da kısas olarak öldürülmesi gerekir. Zira adam öldürmek bir kötülüktür, kısas da adam öldürmek olduğu için o da bir kötülüktür; ve kısas o kötülüğün cezasıdır. Bu sebeple o kötülüğün cezası, o kötülüğün benzeri olan bir kötülük olmuş olur. Nasıl ki ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür" buyrulmuştur. Ve başkasının karısına ve mahremine tecavüz eden kimse, o fiili kendi karısına ve mahremine karşı hazırladığı için kendi karısının ve mahreminin de pezevengi olur. Bu sebeple bir kimse "Ben başkalarının karısına saldırı yapayım da benim karıma saldırı yapmasınlar" fikrinde bulunursa, bu boş bir düşüncedir.

3995. Vaktaki sebebi yaptın, onun mislini kendi tarafına çektin. Binâenaleyh sen deyyûssun ve önsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3995. Sebebi yaptığında, onun benzerini kendi tarafına çektin. Bu sebeple sen deyyûssun ve öndesin.

Sen, mahremine tecavüze sebep olan günahı işlediğinde, o günahın benzerini kendi tarafına, yani mahreminin tarafına çektin. Bu sebeple sen, tecavüz edeni kendi mahreminin tarafına çektiğin için deyyûs oldun; ve mahremine tecavüz ettiğin deyyûstan daha fazla ve daha önce deyyûs oldun.

Vaktāki sen senin mahremine tecavüze sebeb olan fiskı yaptın, o fiskın mislini kendi tarafına ya'ni mahremin tarafına çektin, binâenaleyh sen mütearrızı kendi mahremin tarafına çektiğin için deyyûs oldun; ve mahremine tecavüz ettiğin deyyûsdan daha ziyâde ve daha evvel deyyûs oldun.

3996. "Musul şahından câriyeyi gasbettim. Benden dahi onu çabuk gasbettiler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3996. "Musul şahından cariyeyi zorla aldım. Benden de onu çabucak zorla aldılar!"

3997. "O ki benim emînim ve lalam idi, benim huyânetlerim onu hain etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3997. "O ki benim emînim ve lalam idi, benim hıyanetlerim onu hain etti."

"Lala", efendisinin çocuğunu gözetmekle görevli olan hizmetçi. Yani, “O pehlivan ki, benim emînim ve çocukluğumda benim lalam idi; benim Musul şahına karşı yaptığım hıyanetler, o pehlivanı da hain yaptı ve onun ahlakını değiştirdi.”

"Lala", efendisinin çocuğunu gözetmeye me'mûr olan hizmetçi. Ya'ni, “O pehlivan ki, benim emînim ve çocukluğumda benim lalam idi; benim Musul şâhına karşı yaptığım hıyânetler, o pehlivanı da hâin yaptı ve onun ahlâkını değiştirdi.”

3998. “Kîn ve intikām-güzarlığın vakti değildir. Ham işi ben kendi elim ile yaptım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3998. “Kin ve intikam alma vakti değildir. Ham işi ben kendi elimle yaptım!”

"Güzâr", "güzârîden" (geçmek, yapmak, icra etmek, ödemek, bağışlamak) masdarından emir kipidir. Bu masdar "geçmek ve fiile getirmek ve icra etmek ve eda etmek ve bahşetmek" anlamlarına gelir. Çünkü bir kimse bir kötülük yaparsa, ona da o yaptığı kötülüğün benzerini yaparlar; ve bu benzer, onun o fiilinin cezası olur. Örneğin bir kimse birisini öldürse, onun da kısas olarak öldürülmesi gerekir. Çünkü adam öldürmek bir kötülüktür, kısas da adam öldürmek olduğu için o da bir kötülüktür; ve kısas o kötülüğün cezasıdır. Bu sebeple o kötülüğün cezası, o kötülüğün benzeri olan bir kötülük olmuş olur. Nitekim ayet-i kerimede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) yani "Kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür" buyrulmuştur. Ve başkasının karısına ve mahremine tecavüz eden kimse, o fiili kendi karısına ve mahremine karşı hazırladığı için kendi karısının ve mahreminin de pezevengi olur. Bu sebeple bir kimse ben başkalarının karısına taarruz edeyim de benim karıma taarruz etmesinler fikrinde bulunursa, bu boştur.

“Güzâr”, “güzârîden” masdarından emr-i hâzırdır. Bu masdar “geçmek ve fiile getirmek ve icrâ etmek ve edâ etmek ve bahşetmek” ma'nâlarına gelir. Zîrâ bir kimse bir fenâlık yaparsa ona da o yaptığı fenâlığın mislini yaparlar; ve bu misl onun o fiilinin cezâsı olur. Meselâ bir kimse birisini öldürse onun dahi kısâsen öldürülmesi îcâb eder. Zîrâ adam öldürmek bir fenâlıktır, kısâs dahi adam öldürmek olduğu için o da bir fenâlıktır; ve kısâs o fenâlığın cezâsıdır. Binâenaleyh o fenâlığın cezâsı o fenâlığın misli olan bir fenâlık olmuş olur. Nitekim âyet-i kerîmede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenâlığın cezâsı onun misli bir fenâlıktır" buyrulmuştur. Ve başkasının karısına ve mahremine tecavüz eden kimse, o fiili kendi karısına ve mahremine karşı hazırladığı için kendi karısının ve mahreminin de pezevengi olur. Binâenaleyh bir kimse ben başkalarının karısına taarruz edeyim de benim karıma taarruz etmesinler fikrinde bulunursa, bu boştur.

3995. Vaktaki sebebi yaptın, onun mislini kendi tarafına çektin. Binâenaleyh sen deyyûssun ve önsün.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3995. Sebebi yaptığında, onun benzerini kendi tarafına çektin. Bu sebeple sen deyyûssun ve öndesin.

Sen, mahremine tecavüze sebep olan günahı işlediğinde, o günahın benzerini kendi tarafına, yani mahreminin tarafına çektin. Bu sebeple sen, tecavüz edeni kendi mahreminin tarafına çektiğin için deyyûs oldun; ve mahremine tecavüz ettiğin deyyûstan daha fazla ve daha önce deyyûs oldun.

Vaktāki sen senin mahremine tecavüze sebeb olan fiskı yaptın, o fiskın mislini kendi tarafına ya'ni mahremin tarafına çektin, binâenaleyh sen mütearrızı kendi mahremin tarafına çektiğin için deyyûs oldun; ve mahremine tecavüz ettiğin deyyûsdan daha ziyâde ve daha evvel deyyûs oldun.

3996. "Musul şahından câriyeyi gasbettim. Benden dahi onu çabuk gasbettiler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3996. "Musul şahından cariyeyi zorla aldım. Benden de onu çabucak zorla aldılar!"

3997. "O ki benim emînim ve lalam idi, benim huyânetlerim onu hain etti."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3997. "O ki benim emînim ve lalam idi, benim hıyanetlerim onu hain etti."

"Lala", efendisinin çocuğunu gözetmekle görevli olan hizmetçi. Yani, "O pehlivan ki, benim emînim ve çocukluğumda benim lalam idi; benim Musul şahına karşı yaptığım hıyanetler, o pehlivanı da hain yaptı ve onun ahlakını değiştirdi."

"Lala", efendisinin çocuğunu gözetmeye me'mûr olan hizmetçi. Ya'ni, “O pehlivan ki, benim emînim ve çocukluğumda benim lalam idi; benim Musul şâhına karşı yaptığım hıyânetler, o pehlivanı da hâin yaptı ve onun ahlâkını değiştirdi."

3998. “Kîn ve intikām-güzarlığın vakti değildir. Ham işi ben kendi elim ile yaptım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3998. "Kin ve intikam almanın vakti değildir. Ham işi ben kendi elimle yaptım!"

"Güzâr", "güzârîden" mastarından şimdiki zaman emir kipidir. Bu mastar "geçmek ve fiile getirmek ve icra etmek ve eda etmek ve bahşetmek" anlamlarına gelir. "Kin-güzar" ve "intikam-güzar", birleşik sıfat olup "kinini fiile geçiren" ve "intikamını icra eden" demektir. Yani, "Kin tutmanın ve intikam almanın vakti değildir. Bu sebeple pehlivandan ve cariyeden intikam almaya gerek yoktur. Çünkü bir cariyeyi zorla almak için yaptığım savaşı ve bu ham işi, ben kendi elim ve isteğimle yaptım!"

"Güzâr", "güzârîden" masdarından emr-i hâzırdır. Bu masdar "geçmek ve fiile getirmek ve icrâ etmek ve edâ etmek ve bahşetmek" ma'nâlarına gelir. "Kîn-güzar" ve "intikām-güzar", vasf-ı terkîbî olup "kînini fiile getirici" ve “intikāmını icrâ edici" demektir. Ya'ni, "Kin tutuculuğun ve intikām alıcılığın vakti değildir. Binâenaleyh pehlivandan ve câriyeden intikām almağa hâcet yoktur. Zîrâ bir câriyeyi gasben almak için yaptığım harbi ve bu ham işi, ben kendi elim ve ihtiyârım ile yaptım!"

3999. Eğer o bey ve harem üzerine kîn çekersem o taaddî dahi benim başım üzerine gelir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3999. Eğer o bey ve cariye üzerine kin tutarsam o taarruz da benim başıma gelir.

"Harem"den kasıt, cariyedir. Yani, "Eğer bu kabahatlerinden dolayı o pehlivan bey ve cariye üzerine kin tutar ve onlardan intikam alırsam bu hâl ikinci bir taarruz ve tecavüz olur; ve bu taarruz ve tecavüz de bir şekilde yine benim başıma gelir."

"Harem"den murâd, câriyedir. Ya'ni, "Eğer bu kabahatlerinden dolayı o pehlivan bey ve câriye üzerine kîn tutar ve onlardan intikām alırsam bu hâl ikinci bir taaddî ve tecavüz olur; ve bu taaddî ve tecavüz dahi bir süretle yine benim başıma gelir."

4000. Nitekim cezâda bu birisi geldi. Tecrübe ettim, tekrar tecrübe etmem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4000. Nitekim cezada bu birisi geldi. Tecrübe ettim, tekrar tecrübe etmem!

[4006] "Nitekim Musul şahının cariyesine tecavüz için harp ettim ve bunun cezası olarak pehlivan dahi cariyeye tecavüz etti. Bu sebeple ben bir fenalığın misli ceza olarak geldiğini tecrübe ettim. Bir daha tecrübe etmem!"

[4006] “Nitekim Musul şâhının câriyesine tecavüz için harbettim ve bunun cezâsı olarak pehlivan dahi câriyeye tecavüz etti. Binâenaleyh ben bir fenâlığın misli cezâ olarak geldiğini tecrübe ettim. Bir daha tecrübe etmem!"

4001. Musul sahibinin derdi benim boynumu kırdı. Ben bu başkasını dahi mecrûh edemem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4001. Musul sahibinin derdi benim boynumu kırdı. Ben bu başkasını dahi yaralayamam!

4002. Hak bizlere mükafattan âgâhlık verdi. Eğer siz ona avdet ederseniz biz de ona avdet ederiz buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4002. Hak bizlere mükafattan haberdarlık verdi. Eğer siz ona dönerseniz biz de ona döneriz buyurdu.

"Mükâfât", kişinin iyi ve kötü sanatı ve fiiline karşılık ve eşit karşılık ve bedel vermek demektir. Bu şerefli beyitte, İsra suresinde bulunan عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ (İsrâ, 17/8) yani "Eğer fesattan tövbe ederseniz Rabbinizin size merhamet etmesi umulur; ve eğer fesada dönerseniz biz de cezaya döneriz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, Yüce Allah hazretleri bizim iyi ve kötü fiillerimizin karşılığını vereceğini Kur'an-ı Kerim'de açıklayarak bizi uyardı. Bu mana, III. cildin 2861 numarasına denk gelen: گفت إِن عُدْتُمْ كَذَا عُدْنَا كَذَا نَحْنُ زَوَّجْنَا الفِعَالَ بِالْجَزَا [Dedi ki: "Eğer dönerseniz şöyle, biz de döneriz böyle. Biz fiilleri cezalarla eşleştirdik."] "Kîn-güzar" ve "intikām-güzar", birleşik sıfat olup "kinini fiile geçiren" ve "intikamını icra eden" demektir. Yani, "Kin tutuculuğun ve intikam alıcılığın vakti değildir. Bu sebeple pehlivandan ve cariyeden intikam almaya gerek yoktur. Çünkü bir cariyeyi zorla almak için yaptığım savaşı ve bu ham işi, ben kendi elim ve isteğim ile yaptım!"

"Mükâfât", adamın iyi ve kötü sun' ve fiiline mukābil ve müsâvî ivaz ve bedel vermek demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Isra'da olan عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ (İsrâ, 17/8) ya'ni "Eğer fesâddan tövbe ederseniz Rabbinizin size merhamet etmesi me'mûldür; ve eğer fesâda avdet ederseniz biz de cezâya avdet ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri bizim iyi ve kötü fiillerimizin mukābilini vereceğini Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurarak bizi îkāz etti. Bu ma'nâ III. cildin 2861 numarasına müsâdif olan : گفت إِن عُدْتُمْ كَذَا عُدْنَا كَذَا نَحْنُ زَوَّجْنَا الفِعَالَ بِالْجَزَا [Dedi ki: "Eger avdet eder- "Kîn-güzar" ve "intikām-güzar", vasf-ı terkîbî olup "kînini fiile getirici" ve “intikāmını icrâ edici" demektir. Ya'ni, "Kin tutuculuğun ve intikām alıcılığın vakti değildir. Binâenaleyh pehlivandan ve câriyeden intikām almağa hâcet yoktur. Zîrâ bir câriyeyi gasben almak için yaptığım harbi ve bu ham işi, ben kendi elim ve ihtiyârım ile yaptım!"

3999. "Eğer o bey ve harem üzerine kîn çekersem o taaddî dahi benim başım üzerine gelir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

3999. "Eğer o bey ve harem üzerine kin tutarsam o taarruz da benim başım üzerine gelir."

"Harem"den maksat, cariyedir. Yani, "Eğer bu kabahatlerinden dolayı o pehlivan bey ve cariye üzerine kin tutar ve onlardan intikam alırsam bu hâl ikinci bir taarruz ve tecavüz olur; ve bu taarruz ve tecavüz de bir suretle yine benim başıma gelir."

"Harem"den murâd, câriyedir. Ya'ni, "Eğer bu kabahatlerinden dolayı o pehlivan bey ve câriye üzerine kîn tutar ve onlardan intikām alırsam bu hâl ikinci bir taaddî ve tecavüz olur; ve bu taaddî ve tecavüz dahi bir süretle yine benim başıma gelir."

4000. "Nitekim cezâda bu birisi geldi. Tecrübe ettim, tekrar tecrübe etmem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4000. "Nitekim cezada bu birisi geldi. Tecrübe ettim, tekrar tecrübe etmem!"

Nitekim Musul şahının cariyesine tecavüz için harp ettim ve bunun cezası olarak pehlivan dahi cariyeye tecavüz etti. Bu sebeple ben bir fenalığın misli ceza olarak geldiğini tecrübe ettim. Bir daha tecrübe etmem!

[4006] “Nitekim Musul şâhının câriyesine tecavüz için harbettim ve bunun cezâsı olarak pehlivan dahi câriyeye tecavüz etti. Binâenaleyh ben bir fenâlığın misli cezâ olarak geldiğini tecrübe ettim. Bir daha tecrübe etmem!"

4001. "Musul sahibinin derdi benim boynumu kırdı. Ben bu başkasını dahi mecrûh edemem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4001. "Musul sahibinin derdi benim boynumu kırdı. Ben bu başkasını dahi yaralayamam!"

4002. Hak bizlere mükafattan âgâhlık verdi. Eğer siz ona avdet ederseniz biz de ona avdet ederiz buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4002. Hak bizlere mükafattan haberdarlık verdi. Eğer siz ona dönerseniz biz de ona döneriz buyurdu.

"Mükâfât", kişinin iyi ve kötü sanatı ve fiiline karşılık ve eşit karşılık ve bedel vermek demektir. Bu şerefli beyitte, İsrâ Sûresi'nde bulunan "Rabbinizin size merhamet etmesi umulur" (İsrâ, 17/8) ve "Eğer dönerseniz biz de döneriz" yani "Eğer fesattan tövbe ederseniz Rabbinizin size merhamet etmesi umulur; ve eğer fesada dönerseniz biz de cezaya döneriz" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, Yüce Allah hazretleri, bizim iyi ve kötü fiillerimizin karşılığını vereceğini Kur'ân-ı Kerîm'de açıklayarak bizi uyardı. Bu anlam, III. cildin 2861 numarasına denk gelen: "Dedi ki: 'Eğer dönerseniz, sizin döndüğünüz gibi biz de döneriz. Biz fiilleri cezaya çift eyledik!'" beytinde de geçti.

"Mükâfât", adamın iyi ve kötü sun' ve fiiline mukābil ve müsâvî ivaz ve bedel vermek demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i İsrâ'da olan عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ (İsrâ, 17/8) وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا ya'ni "Eğer fesâddan tövbe ederseniz Rabbinizin size merhamet etmesi me'mûldür; ve eğer fesâda avdet ederseniz biz de cezâya avdet ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri bizim iyi ve kötü fiillerimizin mukābilini vereceğini Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurarak bizi îkāz etti. Bu ma'nâ III. cildin 2861 numarasına müsâdif olan : گفت إِن عُدْتُمْ كَذَا عُدْنَا كَذَا نَحْنُ زَوَّجْنَا الفِعَالَ بِالْجَزَا [Dedi ki: "Eger avdet eder- seniz, sizin avdet ettiğiniz gibi biz de avdet ederiz. Biz fiilleri cezâya çift ey- ledik!"] beytinde de geçti.

4003. "Mâdemki burada ziyâdelik etmek fâide değildir, sabır ve merhametin gayrı mahmûd değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4003. "Mademki burada fazlalık etmek fayda değildir, sabır ve merhametten başkası övülmüş değildir."

"Mademki bu pehlivanın cariyeye saldırması meselesinde taşkınlık edip intikam almanın faydası yoktur, övülmüş ve kabul görmüş hareket ancak benim tarafımdan sabır ve merhamet etmektir."

“Mâdemki bu pehlivanın câriyeye taarruzu mes'elesinde taşkınlık edip in- tikām almanın faydası yoktur, mahmûd ve makbûl olan hareket ancak be- nim tarafımdan sabır ve merhamet etmektir.”

4004. "Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz zulmettik, sehv vaki oldu. Bir rahmet et, ey sen ki, rahimliklerin azîmdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4004. "Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz zulmettik, hata meydana geldi. Bir rahmet et, ey sen ki, merhametlerin yücedir!"

4005. "Affettim, sen dahi benden yeni günahları ve eski suçu affet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4005. "Affettim, sen de benden yeni günahları ve eski suçu affet!"

"Ey Rabbim, ben bana karşı olan ihaneti affettim. Sen de benim Musul şahına karşı olan bu yeni günahlarımı ve bundan önce yaptığım suçları affet!"

"Yâ Rab, ben bana karşı olan hıyâneti affettim. Sen dahi benim Musul şâ- hına karşı olan bu yeni günahlarımı ve bundan evvel yaptığım suçları affet!"

4006. Dedi: "Ey câriye, şimdi senden dinlediğim bu sözü ifşa etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4006. Dedi: "Ey câriye, şimdi senden dinlediğim bu sözü ifşa etme!"

Mısır halifesi, nefsine ait şehvet sıfatlarından arınıp ruhunun sıfatlarına sığınıp Yüce Allah'a yakardıktan sonra, insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) olmanın kemâlâtından olan insaf dairesine girdi ve câriyeye hitaben dedi ki: "Şimdi benim senden dinlediğim, bu pehlivanın saldırısına dair olan sözleri kimseye açıklama!"

Mısır halîfesi nefsinin sıfat-ı şehvâniyyesinden tecerrüd ve rûhunun sıfa- tına ilticâ edip Cenâb-ı Hakk'a münâcât ettikten sonra kemâlât-ı insâniyye- den olan insaf dâiresine girdi ve câriyeye hitâben dedi ki: "Şimdi benim sen- den dinlediğim bu pehlivanın taarruzuna dâir olan sözleri kimseye ifşa etme!"

4007. "Ben seni emîr ile çift yapacağım. Sakın sakın bu hikâyeden dem vurma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4007. "Ben seni emir ile çift yapacağım. Sakın sakın bu hikâyeden bahsetme!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye yemin etmek anlamına geldiği gibi "zinhar zinhar!", yani "sakın, sakın!" anlamına da gelir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani, "Ey cariye, ben seni o pehlivan beyin eşi yapacağım. Sakın ha, onun yolda sana olan saldırısını bana söylediğini ona anlatma!" deseniz, sizin döndüğünüz gibi biz de döneriz. Biz fiilleri cezaya çift eyledik!" beytinde de geçti.

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye and vermek ma'nâsına geldiği gibi "zinhar zinhar!", ya'ni "sakın, sakın!" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, "Ey câriye, ben seni o pehlivan beyin zevce- si yapacağım. Sakın ha, onun yolda sana olan taarruzunu bana söylediğini ona hikâye etme!" seniz, sizin avdet ettiğiniz gibi biz de avdet ederiz. Biz fiilleri cezâya çift eyledik!"] beytinde de geçti.

4003. "Mâdemki burada ziyadelik etmek fâide değildir, sabır ve merhametin gayrı mahmûd değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4003. "Mademki burada fazlalık etmek fayda değildir, sabır ve merhametten başkası övülmüş değildir."

"Mademki bu pehlivanın cariyeye saldırması meselesinde taşkınlık edip intikam almanın faydası yoktur, övülmüş ve kabul görmüş olan hareket ancak benim tarafımdan sabır ve merhamet etmektir."

“Mâdemki bu pehlivanın câriyeye taarruzu mes'elesinde taşkınlık edip intikām almanın faydası yoktur, mahmûd ve makbûl olan hareket ancak benim tarafımdan sabır ve merhamet etmektir."

4004. "Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz zulmettik, sehv vaki oldu. Bir rahmet et, ey sen ki, rahimliklerin azîmdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4004. "Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz zulmettik, hata meydana geldi. Bir rahmet et, ey sen ki, merhametlerin yücedir!"

4005. "Affettim, sen dahi benden yeni günahları ve eski suçu affet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4005. "Affettim, sen de benden yeni günahları ve eski suçu affet!"

"Ey Rabbim, ben bana karşı olan ihaneti affettim. Sen de benim Musul şahına karşı olan bu yeni günahlarımı ve bundan önce yaptığım suçları affet!"

"Yâ Rab, ben bana karşı olan hıyâneti affettim. Sen dahi benim Musul şâhına karşı olan bu yeni günahlarımı ve bundan evvel yaptığım suçları affet!"

4006. Dedi: "Ey câriye, şimdi senden dinlediğim bu sözü ifşa etme!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4006. Dedi: "Ey câriye, şimdi senden dinlediğim bu sözü ifşa etme!"

Mısır halifesi, nefsine ait şehvet sıfatlarından arınıp ruhunun sıfatına sığınıp Yüce Allah'a yakardıktan sonra, insân-ı kâmilin özelliklerinden olan insaf dairesine girdi ve cariyeye hitaben dedi ki: "Şimdi benim senden dinlediğim, bu pehlivanın saldırısına dair olan sözleri kimseye açıklama!"

Mısır halîfesi nefsinin sıfat-ı şehvâniyyesinden tecerrüd ve rûhunun sıfatına ilticâ edip Cenâb-ı Hakk'a münâcât ettikten sonra kemâlât-ı insâniyyeden olan insaf dâiresine girdi ve câriyeye hitâben dedi ki: "Şimdi benim senden dinlediğim bu pehlivanın taarruzuna dâir olan sözleri kimseye ifşa etme!"

4007. "Ben seni emîr ile çift yapacağım. Sakın sakın bu hikâyeden dem vurma!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4007. "Ben seni emir ile çift yapacağım. Sakın sakın bu hikâyeden dem vurma!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye yemin etmek anlamına geldiği gibi "zinhar zinhar!", yani "sakın, sakın!" anlamına da gelir. Burada her iki anlam da uygundur. Yani, "Ey cariye, ben seni o pehlivan beyin eşi yapacağım. Sakın ha, onun yolda sana olan saldırısını bana söylediğini ona hikâye etme!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye and vermek ma'nâsına geldiği gibi "zinhar zinhar!", ya'ni "sakın, sakın!" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, "Ey câriye, ben seni o pehlivan beyin zevcesi yapacağım. Sakın ha, onun yolda sana olan taarruzunu bana söylediğini ona hikâye etme!"

4008. Tâ ki o benim yüzümden utangan olmasın! Zîrâ o bir kötülük ve yüz bin iyilik etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4008. Tâ ki o benim yüzümden utangan olmasın! Çünkü o bir kötülük ve yüz bin iyilik etti.

Yani, "Ben pehlivanın benim yüzümden utandığını istemem! Çünkü o sana olan tecavüzü ile bana bir kötülük etti. Fakat beni fiillerimden ve Hakk'ın cezasından ikaz etmek suretiyle birçok iyilikler etmiş oldu."

Ya'ni, "Ben pehlivanın benim yüzümden utandığını istemem! Çünkü o sana olan tecavüzü ile bana bir kötülük etti. Fakat beni ef'âlimden ve Hakk'ın cezâsından îkāz etmek sûretiyle birçok iyilikler etmiş oldu."

4009. Ben onu çok kere imtihan etmişim. Senden daha güzelini ona emânet etmişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4009. Ben onu çok kere imtihan etmişim. Senden daha güzelini ona emanet etmişim.

"Ben lalam olan o pehlivanı çok kere tecrübe etmişimdir. Ona senden daha güzel cariyelerimi emanet etmişimdir. Ondan o cariyelerin hiçbirisine bir saldırı meydana gelmemiştir."

"Ben lalam olan o pehlivanı çok kere tecrübe etmişimdir. Ona senden daha güzel câriyelerimi emânet etmişimdir. Ondan o câriyelerin hiçbirisine bir taarruz vâki' olmamıştır."

4010. Onu emânette tamâm buldum. Bu da benim fiillerimden bir kazâ idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4010. Onu emanette tam buldum. Bu da benim fiillerimden bir kaza idi.

[4016] "O pehlivanı ben emanet konusunda tamamen sadık buldum. Onun sana olan bu tecavüzü ise, benim kötü fiillerimden dolayı meydana gelen bir ilahi kaza ve rabbani ceza idi."

Bu şerh Ankaravî nüshasında yoktur ve diğer nüshalarda vardır. Fihristte kolaylık olacağı için ben ekledim.

[4016] "O pehlivanı ben emânet hususunda tamâmen sâdık buldum. Onun sana olan bu tecavüzü ise, benim kötü fiillerimden nâşî vâki' olan bir kazâ-yı ilâhî ve cezâ-yı rabbânî idi."

Bu sürh Ankaravî nüshasında münderiç değildir ve diğer nüshalarda vardır. Fihristde kolaylık olacağı için fakîr dercettim.

## Şâhın câriyeyi hîle ile pehlivana bağışlaması

4011. Sonra kendi beyini kendi huzuruna çağırdı. Kahır düşünücü olan öfkesini nefsinde öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4011. Sonra kendi beyini kendi huzuruna çağırdı. Kahır düşündüren öfkesini nefsinde öldürdü.

4008. Tâ ki o benim yüzümden utangan olmasın! Zîrâ o bir kötülük ve yüz bin iyilik etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4008. Tâ ki o benim yüzümden utangan olmasın! Çünkü o bir kötülük ve yüz bin iyilik etti.

Yani, "Ben pehlivanın benim yüzümden utandığını istemem! Çünkü o sana olan tecavüzü ile bana bir kötülük etti. Fakat beni fiillerimden ve Hakk'ın cezasından ikaz etmek suretiyle birçok iyilikler etmiş oldu."

Ya'ni, "Ben pehlivanın benim yüzümden utandığını istemem! Çünkü o sana olan tecavüzü ile bana bir kötülük etti. Fakat beni ef'âlimden ve Hakk'ın cezâsından îkāz etmek sûretiyle birçok iyilikler etmiş oldu."

4009. Ben onu çok kere imtihan etmişim. Senden daha güzelini ona emânet etmişim.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4009. Ben onu çok kere imtihan etmişim. Senden daha güzelini ona emanet etmişim.

"Ben lalam olan o pehlivanı çok kere tecrübe etmişimdir. Ona senden daha güzel cariyelerimi emanet etmişimdir. Ondan o cariyelerin hiçbirisine bir saldırı meydana gelmemiştir."

"Ben lalam olan o pehlivanı çok kere tecrübe etmişimdir. Ona senden daha güzel câriyelerimi emânet etmişimdir. Ondan o câriyelerin hiçbirisine bir taarruz vâki' olmamıştır."

4010. Onu emânette tamâm buldum. Bu da benim fiillerimden bir kaza idi. [4016]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4010. Onu emanette tam buldum. Bu da benim fiillerimden bir kaza idi.

O pehlivanı ben emanet konusunda tamamen sadık buldum. Onun sana olan bu tecavüzü ise, benim kötü fiillerimden dolayı meydana gelen bir ilahi kaza ve rabbani ceza idi.

"O pehlivanı ben emânet hususunda tamâmen sâdık buldum. Onun sana olan bu tecavüzü ise, benim kötü fiillerimden nâşî vâki' olan bir kazâ-yı ilâhî ve cezâ-yı rabbânî idi."

## Şâhın câriyeyi hîle ile pehlivana bağışlaması

4011. Sonra kendi beyini kendi huzuruna çağırdı. Kahır düşünücü olan öfkesini nefsinde öldürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4011. Sonra kendi beyini kendi huzuruna çağırdı. Kahır düşünücü olan öfkesini nefsinde öldürdü.

Yani, cariyeye yaptığı uyarıdan sonra lalası olan pehlivanı huzuruna çağırdı. Ona karşı kahır düşündüren öfkesinin ateşini söndürdü ve nefsinin arzu ettiği kine ve intikama karşı çıktı. Ve وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ (Al-i İmrân, 3/134) yani "Öfkesini yutanlar ve insanların kabahatlerini affedenler" ayet-i kerimesi gereğince ilahi sevgili oldu.

Ya'ni, câriyeye ettiği tenbîhten sonra lalası olan pehlivanı huzûruna çağırdı. Ona karşı kahır düşünücü olan öfkesinin ateşini söndürdü ve nefsinin arzu ettiği kîne ve intikāma muhalefet etti. Ve وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ (Al-i İmrân, 3/134) ya'ni "Öfkesini yutanlar ve nâsın kabahatlerini affedenler" âyet-i kerîmesi mûcibince mahbub-i ilâhî oldu.

4012. Ona gönül kabul edici olan özr etti. Dedi ki: "Ben bu câriyeden nefret edici olmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4012. Ona gönül kabul edici olan özür diledi. Dedi ki: "Ben bu cariyeden nefret eden biri olmuşum!"

4013. "O sebebden çocuğumun anası, câriyenin gayretinden ve reşkinden yüz ezîz tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4013. "O sebeple çocuğumun anası, cariyenin gayretinden ve kıskançlığından yüz feryat eder."

"Ezîz", "gök gürlemesi ve tencere kaynaması sesi" ve mutlak "inleme ve feryat" anlamlarındadır. Burada "inleme ve feryat" anlamı uygundur. Yani, şah "Fitne çıkaran doğrudan maslahat yapan yalan daha iyidir" atasözü gereğince pehlivana dedi ki: "Ben bu cariyeden nefret ettim. Çünkü çocuğumun anası bunu pek çok kıskandığı için birçok şikâyet ve feryat eder." Buna rağmen şahın bu sözü doğru da olabilir. Çünkü kadınların kıskançlığı bilinen bir şeydir.

"Ezîz", "gök gürlemesi ve tencere kaynaması sesi" ve mutlak "nâle ve feryâd" ma'nâlarınadır. Burada "nâle ve feryâd" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, şâh "Fitne koparan doğrudan maslahat yapan yalan daha iyidir" darb-ı meseli mûcibince pehlivana dedi ki: "Ben bu câriyeden nefret ettim. Çünkü çocuğumun anası bunu pek ziyâde kıskandığı için birçok şikâyet ve feryâd eder." Maahâzâ şâhın bu sözü doğru da olabilir. Zîrâ kadınların kıskançlığı ma'lûmdur.

4014. "Çocuğun anasının çok hakları vardır. O böyle cevr ve cefâya lâyık değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4014. "Çocuğun anasının çok hakları vardır. O böyle eziyet ve cefaya layık değildir."

"Çocuğun anasının, yani eşimin benim üzerimde çok hakkı vardır. Onun üzerine böyle güzel bir cariye alıp onu üzmek uygun değildir."

"Çocuğun anasının ya'ni zevcemin benim üzerimde çok haklan vardır. Onun üzerine böyle bir güzel câriye alıp onu üzmek lâyık değildir."

4015. "Reşk ve gayret kötüdür, kan içer. Bu câriyeden pek acılık götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4015. "Kıskançlık ve gayret kötüdür, kan içer. Bu cariye yüzünden çok acı çeker."

"Reşk" Farsça ve "gayret" Arapça olup anlamda birbirinin eş anlamlısıdır. Türkçe "kıskanma" demektir. "Hûn horden", kan içmek, kendi kendini helak etmekten kinayedir. Yani, "Eşim bu cariyeyi kıskanıyor ve bu kıskançlıktan dolayı kendi kanını içiyor; ve kalbinde bu cariye yüzünden çok acılık ve elem taşıyor." Yani, cariyeye yaptığı tembihten sonra lalası olan pehlivanı huzuruna çağırdı. Ona karşı kahır düşündürücü olan öfkesinin ateşini söndürdü ve nefsinin arzu ettiği kine ve intikama muhalefet etti. Ve وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ (Al-i İmran, 3/134) yani "Öfkesini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler" ayet-i kerimesi gereğince ilahi sevgili oldu.

"Reşk", Fârisî ve "gayret" Arabî olup ma'nâda birbirinin mürâdifidir. Türkçe "kıskanma" demektir. "Hûn horden", kan içmek, kendi kendini helâk etmekten kinâyedir. Ya'ni, "Zevcem bu câriyeyi kıskanıyor ve bu kıskançlıktan dolayı kendi kanını içiyor; ve kalbinde bu câriyeden dolayı pek acılık ve elem taşıyor." Ya'ni, câriyeye ettiği tenbîhten sonra lalası olan pehlivanı huzûruna çağırdı. Ona karşı kahır düşünücü olan öfkesinin ateşini söndürdü ve nefsinin arzu ettiği kîne ve intikāma muhalefet etti. Ve وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ (Al-i İmrân, 3/134) ya'ni "Öfkesini yutanlar ve nâsın kabahatlerini affedenler" âyet-i kerîmesi mûcibince mahbub-i ilâhî oldu.

4012. Ona gönül kabul edici olan özr etti. Dedi ki: "Ben bu câriyeden nefret edici olmuşum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4012. Ona gönül kabul edici olan özür diledi. Dedi ki: "Ben bu cariyeden nefret eden biri olmuşum!"

4013. "O sebebden çocuğumun anası, câriyenin gayretinden ve reşkinden yüz ezîz tutar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4013. "O sebeple çocuğumun anası, cariyenin gayretinden ve kıskançlığından yüz feryat eder."

"Ezîz", "gök gürlemesi ve tencere kaynaması sesi" ve mutlak "inleme ve feryat" anlamlarındadır. Burada "inleme ve feryat" anlamı uygundur. Yani, şah "Fitne çıkaran doğrudan maslahat yapan yalan daha iyidir" atasözü gereğince pehlivana dedi ki: "Ben bu cariyeden nefret ettim. Çünkü çocuğumun anası bunu pek çok kıskandığı için birçok şikâyet ve feryat eder." Buna rağmen şahın bu sözü doğru da olabilir. Çünkü kadınların kıskançlığı bilinen bir şeydir.

"Ezîz", "gök gürlemesi ve tencere kaynaması sesi" ve mutlak "nâle ve feryâd" ma'nâlarınadır. Burada "nâle ve feryâd" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, şâh "Fitne koparan doğrudan maslahat yapan yalan daha iyidir" darb-ı meseli mûcibince pehlivana dedi ki: "Ben bu câriyeden nefret ettim. Çünkü çocuğumun anası bunu pek ziyâde kıskandığı için birçok şikâyet ve feryâd eder." Maahâzâ şâhın bu sözü doğru da olabilir. Zîrâ kadınların kıskançlığı ma'lûmdur.

4014. "Çocuğun anasının çok hakları vardır. O böyle cevr ve cefâya lâyık değildir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4014. "Çocuğun anasının çok hakları vardır. O böyle eziyet ve cefaya layık değildir."

"Çocuğun anasının, yani eşimin benim üzerimde çok hakları vardır. Onun üzerine böyle güzel bir cariye alıp onu üzmek uygun değildir."

"Çocuğun anasının ya'ni zevcemin benim üzerimde çok hakları vardır. Onun üzerine böyle bir güzel câriye alıp onu üzmek lâyık değildir."

4015. "Reşk ve gayret kötüdür, kan içer. Bu câriyeden pek acılık götürür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4015. "Kıskançlık ve gayret kötüdür, kan içer. Bu cariyeden dolayı çok acılık taşır."

"Reşk" Farsça ve "gayret" Arapça olup, anlamda birbirinin eş anlamlısıdır. Türkçe "kıskanma" demektir. "Hûn horden", kan içmek, kendi kendini helak etmekten kinayedir. Yani, "Eşim bu cariyeyi kıskanıyor ve bu kıskançlıktan dolayı kendi kanını içiyor; ve kalbinde bu cariyeden dolayı çok acılık ve elem taşıyor."

"Reşk", Fârisî ve "gayret" Arabî olup ma'nâda birbirinin mürâdifidir. Türkçe "kıskanma" demektir. "Hûn horden", kan içmek, kendi kendini helâk etmekten kinâyedir. Ya'ni, "Zevcem bu câriyeyi kıskanıyor ve bu kıskançlıktan dolayı kendi kanını içiyor; ve kalbinde bu câriyeden dolayı pek acılık ve elem taşıyor."

4016. Mâdemki bu câriyeyi bir kimseye vereceğim, binâenaleyh bu sana daha evlâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4016. Mademki bu cariyeyi bir kimseye vereceğim, bu sebeple bu sana daha uygundur.

Bu sebeple ben bu cariyeyi mademki yanımda tutmayıp birisine nikâh ile vereceğim, bu sebeple bunu sana nikâhlamam daha münasiptir.

Bu sebeble ben bu câriyeyi mâdemki yanımda tutmayıp birisine nikâh ile vereceğim, binâenaleyh bunu sana nikâh etmem daha münâsibdir.

4017. Zîrâ sen onun için can oyunculuğu gösterdin. Onu senin gayrine vermek hoş olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4017. Çünkü sen onun için can oyunculuğu gösterdin. Onu senin gayrine vermek hoş olmaz.

Sen o cariyeyi almak için savaşmak gibi bir tehlikeyi göze aldın ve can oyunculuğu ve fedakârlığı yaptın. Bu güzel ve kıymetli cariyeyi senden başkasına vermek lütuf ve kerem kuralına göre hoş olmaz.

Bilinmeli ki, bu kıssa (hikâye) aracılığıyla cenâb-ı Pîr efendimiz, ehl-i keşf (gayb âlemine ait sırları keşfeden) olan evliyanın hâlini de beyan buyururlar. Çünkü ehl-i keşf olan yüce evliyalar, halkın türlü türlü ayıplarına muttali' (haberdar) olurlar ve Hakk'ın “Settâr” (ayıpları örten) ismine de mazhariyetleri (erişmeleri) sebebiyle, onu yüzlerine vurmayıp uygun vesileler bularak onları örterler ve onları o kabahatlerinden vazgeçirmeye çalışırlar; ve kendilerine karşı olan ihanete ve hıyanete de tahammül edip o hıyanet sahibinin vakıf olamayacağı (bilemeyeceği) bir tarzda idare-i maslahat (durumu idare etme) buyururlar. Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu anlamda şöyle buyurmuşlardır:

"Tabip hastaların renginden nasıl illetten (hastalıktan) haberdar olursa, görücü olan velî dahi senin yüzünün ve gözünün renginden dinine iz (işaret) götürür. Senin renginden dininin hâlini görür ve senin kahrını ve kinini bilir, fakat örter. Seni rüsvay (rezil) etmez. Nazarını (bakışını) senin kalbinin nâmesine (mektubuna) tutar ve fakat dudaklarıyla okuyup lafız (söz) ile izhar (açığa vurma) etmez. Bu hamilden (gebeden) yarın kıyamet gününde ona ne suret (şekil) doğup ortaya çıkacağını bilir."

Sözün özü, bu keşif hâlini idare etmek gayet güç olduğundan Yüce Allah hazretleri tahammüle (dayanmaya) yatkınlığı olmayan velîlerine bu keşif hâlini vermez. Keşfi olanlar da setr (örtme) ederler. Ancak keşfinde bir azîm (büyük) fayda ola ve ona da Hak iradesi taalluk etmiş (ilişkin olmuş) ola!

Sen o câriyeyi almak için harb etmek gibi bir tehlikeyi göze aldın ve can oyunculuğu ve fedâkârlığı yaptın. Bu güzel ve kıymetli câriyeyi senden başkasına vermek lütuf ve kerem kâidesine nazaran hoş olmaz.

Ma'lûm olsun ki, bu kıssa zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz ehl-i keşf olan evliyânın hâlini de beyân buyururlar. Zîrâ ehl-i keşf olan evliyâ-i kirâm halkın türlü türlü ayıblarına muttali' olurlar ve Hakk'ın “Settâr” ismine de mazhariyetleri hasebiyle, onu yüzlerine vurmayıp münâsib vesîleler bularak onları örterler ve onları o kabâhatlerinden vazgeçirmeğe sa'y ederler; ve kendilerine karşı olan ihânete ve hıyânete de tahammül edip o hıyânet sâhibinin vâkıf olamayacağı bir tarzda idâre-i maslahat buyururlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu ma'nâda şöyle buyurmuşlardır:

"Tabîb hastaların renginden nasıl illeten âgâh olursa, görücü olan velî dahi senin yüzünün ve gözünün renginden dînine iz götürür. Senin renginden dînin hâlini görür ve senin kahrını ve kînini bilir, fakat örter. Seni rüsvây etmez. Nazarını senin kalbinin nâmesine tutar ve fakat dudaklarıyla okuyup lafz ile izhâr etmez. Bu hâmilden yarın yevm-i kıyâmette ona ne sûret doğup zâhir olacağını bilir."

Velhâsıl bu keşif hâlini idâre etmek gâyet güç olduğundan Hak Teâlâ hazretleri tahammüle isti'dâdı olmayan velîlerine bu keşif hâlini vermez. Keşfi olanlar da setr ederler. Meğer ki keşfinde bir azîm fâide ola ve ona da Hak irâdesi taalluk etmiş ola!

4016. Mâdemki bu câriyeyi bir kimseye vereceğim, binâenaleyh bu sana daha evlâdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4016. Mademki bu cariyeyi bir kimseye vereceğim, bu sebeple bu sana daha uygundur.

Bu sebeple ben bu cariyeyi mademki yanımda tutmayıp birisine nikâh ile vereceğim, bu sebeple bunu sana nikâhlamam daha münasiptir.

Bu sebeble ben bu câriyeyi mâdemki yanımda tutmayıp birisine nikâh ile vereceğim, binâenaleyh bunu sana nikâh etmem daha münâsibdir.

4017. Zîrâ sen onun için can oyunculuğu gösterdin. Onu senin gayrine vermek hoş olmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4017. Çünkü sen onun için can oyunculuğu gösterdin. Onu senin gayrine vermek hoş olmaz.

Sen o cariyeyi almak için savaşmak gibi bir tehlikeyi göze aldın ve can oyunculuğu ve fedakârlığı yaptın. Bu güzel ve kıymetli cariyeyi senden başkasına vermek lütuf ve kerem kuralına göre hoş olmaz. Bilinmeli ki, bu kıssa içinde cenâb-ı Pîr efendimiz, ehl-i keşf (gayb âlemine ait sırları bilen) olan evliyanın hâlini de beyan buyururlar. Çünkü ehl-i keşf olan yüce evliyalar, halkın türlü türlü ayıplarına muttali' olurlar (haberdar olurlar) ve Hakk'ın “Settâr” (ayıpları örten) ismine de mazhariyetleri (erişmeleri) sebebiyle, onu yüzlerine vurmayıp uygun vesileler bularak onları örterler ve onları o kabahatlerinden vazgeçirmeye çalışırlar; ve kendilerine karşı olan ihanete ve hıyanete de tahammül edip o hıyanet sahibinin vakıf olamayacağı bir tarzda idare-i maslahat (durumu idare etme) buyururlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu anlamda şöyle buyurmuşlardır: Tabip hastaların renginden nasıl illetten (hastalıktan) haberdar olursa, görücü olan velî dahi senin yüzünün ve gözünün renginden dinin hâlini görür ve senin kahrını ve kinini bilir, fakat örter. Seni rüsvay etmez. Nazarını senin kalbinin nâmesine (yazısına) tutar ve fakat dudaklarıyla okuyup lafız ile izhar etmez (sözle açıklamaz). Bu hamileden yarın kıyamet gününde ona ne suret doğup zuhur edeceğini bilir. Sözün özü, bu keşif hâlini idare etmek gayet güç olduğundan Hak Teâlâ hazretleri tahammüle (dayanmaya) istidadı (yatkınlığı) olmayan velîlerine bu keşif hâlini vermez. Keşfi olanlar da setr ederler (örterler). Meğer ki keşfinde bir azim fayda ola ve ona da Hak iradesi taalluk etmiş ola (ilişmiş ola)!

Sen o câriyeyi almak için harb etmek gibi bir tehlikeyi göze aldın ve can oyunculuğu ve fedakârlığı yaptın. Bu güzel ve kıymetli câriyeyi senden başkasına vermek lütuf ve kerem kâidesine nazaran hoş olmaz. Ma'lûm olsun ki, bu kıssa zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz ehl-i keşf olan evliyânın hâlini de beyân buyururlar. Zîrâ ehl-i keşf olan evliyâ-i kirâm halkın türlü türlü ayıblarına muttali' olurlar ve Hakk'ın “Settâr” ismine de mazhariyetleri hasebiyle, onu yüzlerine vurmayıp münâsib vesîleler bularak onları örterler ve onları o kabâhatlerinden vazgeçirmeğe sa'y ederler; ve kendilerine karşı olan ihânete ve hıyânete de tahammül edip o hıyânet sâhibinin vâkıf olamayacağı bir tarzda idâre-i maslahat buyururlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu ma'nâda şöyle buyurmuşlardır: Tabîb hastaların renginden nasıl illetten âgâh olursa, görücü olan velî dahi senin yüzünün ve gözünün renginden dînin hâlini görür ve senin kahrını ve kînini bilir, fakat örter. Seni rüsvây etmez. Nazarını senin kalbinin nâmesine tutar ve fakat dudaklarıyla okuyup lafz ile izhâr etmez. Bu hâmilden yarın yevm-i kıyâmette ona ne sûret doğup zâhir olacağını bilir. Velhâsıl bu keşif hâlini idâre etmek gâyet güç olduğundan Hak Teâlâ hazretleri tahammüle isti'dâdı olmayan velîlerine bu keşif hâlini vermez. Keşfi olanlar da setr ederler. Meğer ki keşfinde bir azîm fâide ola ve ona da Hak irâdesi taalluk etmiş ola!

4018. Onu emîre akdetti, tevdî' etti; ve öfkeyi ve hırsı o parça parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4018. Onu emîre akdetti, tevdî' etti; ve öfkeyi ve hırsı o parça parça etti.

"Hurd u murd", rîze rîze, parça parça demektir. Türkçede "un ufak" tabiri karşılığıdır. Yani, halife cariyeyi pehlivana nikâh akdiyle teslim etti ve pehlivana karşı olan nefsinin öfkesini ve cariyeye karşı olan nefsinin şehvet hırsını parçaladı ve un ufak etti.

“Hurd u murd”, rîze rîze, parça parça demektir. Türkçe'de “un ufak” ta'bîri mukabîlidir. Ya'ni, halîfe câriyeyi pehlivana akd-i nikâh etmek sûretiyle tevdî' etti ve pehlivana karşı olan nefsinin öfkesini ve câriyeye karşı olan nefsinin hırs-ı şehvetini parçaladı ve un ufak etti.

4018. Onu emîre akdetti, tevdî etti; ve öfkeyi ve hırsı o parça parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4018. Onu emîre akdetti, tevdî etti; ve öfkeyi ve hırsı o parça parça etti.

"Hurd u murd", rîze rîze, parça parça demektir. Türkçede "un ufak" tabiri buna karşılık gelir. Yani, halife cariyeyi pehlivana nikâhlamak suretiyle teslim etti ve pehlivana karşı olan nefsinin öfkesini ve cariyeye karşı olan nefsinin şehvet hırsını parçaladı ve un ufak etti.

Yüce Allah'ın "Nahnü kasemnâ" (Zuhruf, 43/32) yani "Biz taksim ettik" buyurması beyanındadır ki, birine eşeklerin kuvvet ve şehvetini verir; ve birine zekâ ve peygamberlerin ve meleklerin kuvvetini verir. Beyit: "Hevadan baş çevirmek, liderliktendir. Hevayı terk etmek peygambere ait olan kuvvettir." Beyit: "Şehvete ait olmayan birtakım tohumlar, onun meyvesi kıyamete ait olandan başka olmaz."

Yani, Yüce Allah Zuhruf suresinde buyurur ki: أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (Zuhruf, 43/32) yani "Ey Resulüm, Rabbinin rahmetini bunlar mı taksim ederler? Dünya hayatında onların geçimlerini biz taksim ettik; ve dereceler cihetinden onların bazısını bazısı üzerine yükselttik." Şimdi bu ilahi taksim neticesinde bazılarının hissesine hayvani kuvvet ve şehvet isabet etti; ve bazılarının hissesine de ruhani sıfatlardan zekâ ve temyiz (ayırt etme gücü) ve peygamberlerin ve meleklerin kuvveti isabet etti. Şerh-i şerifte olan "Ser zi-hevâ tâften ilh..." Hakim Senâî hazretlerinin Hadîka'sından ve "Tohmhâyî ki ilh..." dahi Mahzen'inden alınmıştır.

"Hurd u murd", rîze rîze, parça parça demektir. Türkçe'de "un ufak" ta'bîri mukābilidir. Ya'ni, halîfe câriyeyi pehlivana akd-i nikâh etmek sûretiyle tevdî' etti ve pehlivana karşı olan nefsinin öfkesini ve câriyeye karşı olan nefsinin hırs-ı şehvetini parçaladı ve un ufak etti.

Hak Teâlâ'nın "Nahnü kasemnâ" (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz taksîm ettik" buyurması beyânındadır ki, birine eşeklerin kuvvet ve şehvetini verir; ve birine kiyâset ve enbiyânın ve meleklerin kuvvetini verir. Beyit: "Hevâdan baş çevirmek, serverliktendir. Hevâyı terk etmek peygambere mensûb olan kuvvettir." Beyit: "Birtakım tohumlar ki şehvete mensub olmaz, onun meyvesi kıyâmete mensûbun gayri olmaz."

Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Zuhruf da buyurur ki : أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Ey resûlüm, Rabbinin rahmetini bunlar mı taksîm ederler? Hayât-ı dünyâda onların maîşetlerini biz taksîm ettik; ve dereceler cihetinden onların ba'zısını ba'zısı üzerine yükselttik". İmdi bu taksîm-i ilâhî neticesinde ba'zılarının hissesine kuvvet ve şehvet-i hayvaniyye isabet etti; ve ba'zılarının hissesine da sıfat-ı rûhâniyyeden kiyâset ve temyîz ve enbiyânın ve meleklerin kuvveti isabet etti. Sürh-ı şerîfde olan "Ser zi-hevâ tâften ilh..." Hakîm Senâî hazretlerinin Hadîka'sından ve "Tohmhâyî ki ilh..." dahi Mahzen'inden muktebestir.

4019. Gerçi ona eşeklerin erkekliğinden gevşeklik oldu, onun için peygamberlerin mertliği var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4019. Gerçi ona eşeklerin erkekliğinden gevşeklik oldu, onun için peygamberlerin mertliği var idi.

Gerçi Mısır halifesine eşeklere özgü olan eşeklikten ve şehvetten gevşeklik oldu ve bu hayvaniyet sıfatının üstün gelmesine göre cariye için savaşa kalkıştı. Fakat onda ruhanî sıfatlardan olan peygamberlerin mertliği ve insanlığı da var idi ki, sonunda bu ortaya çıktı.

Gerçi Mısır halîfesine eşeklere mahsûs olan eşeklikten ve şehvetten gevşeklik oldu ve bu hayvâniyet sıfatının galebesine binâen câriye için harbe kıyâm etti. Fakat onda sıfat-ı rûhâniyyetten olan peygamberlerin mertliği ve insanlığı da var idi ki, nihâyet bu zahir oldu.

4020. Öfkenin ve şehvetin ve hırs getiriciliğin terki Peygamber'e mensub mertlik ve damardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4020. Öfkenin, şehvetin ve hırs getiriciliğin terk edilmesi, Peygamber'e ait mertlik ve damardır.

4021. De, ona ki onun damarında eşek erliği olmasın. Hak ona "ulu beyler beyi" ta'bîr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4021. De ki, onun damarında eşek erliği olmasın. Hak ona "ulu beyler beyi" diye hitap eder.

"Uluğ", eski Türkçede "büyük" anlamına gelir. Zamanımızda gayn harfini düşürüp "ulu" derler. Yani o kimseye de ki: Onun damarında ve tabiatında eşek erliği ve şehveti olmasın. Çünkü böyle kimseye Yüce Allah "ulu beyler beyi" diye hitap eder. Nasıl ki Kur'an'da إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّه أَتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) yani "Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır" buyrulur.

“Uluğ”, eski Türkçe’de “büyük” ma’nâsınadır. Zamânımızda gayn harfini hazfedip “ulu” derler. Ya’ni o kimseye de ki: Onun damarında ve tabîatında eşek erliği ve şehveti olmasın. Zîrâ böyle kimseye Hak Teâlâ “ulu beyler beyi” ta’bîr buyurur. Nitekim Kur’ân’da إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّه أَتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) ya’ni “Allah indinde en mükerrem olanınız en müttakî olanınızdır” buyrulur.

4022. Ben ölü olayım Hak bana baksın! O uzak ve merdûd olan diriden iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4022. Ben ölü olayım, Hak bana baksın! O uzak ve kovulmuş olan diriden iyidir!

Yani, ben hayvani hayattan ölmüş bir hâle geleyim. Yeter ki Hak bana rahmet nazarıyla baksın! Böyle ölmüş olan kimse, hayvani hayatıyla ve nefsani şehvetleriyle diri olup ilahi rahmet nazarından uzak ve izzet dergâhından kovulmuş olan kimseden daha iyidir!

Ya’ni, ben hayât-ı hayvâniyyeden ölmüş bir hâle geleyim. Tek Hak bana nazar-ı rahmetiyle baksın! Böyle ölmüş olan kimse hayât-ı hayvaniyyesi ile ve şehevât-ı nefsâniyyesi ile diri olup nazar-ı rahmet-i ilâhîden uzak ve dergâh-ı izzetten merdûd olan kimseden iyidir!

4023. Bunu erliğin içi ve onu kabuğu tanı! O cehenneme bu cennetlere götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4023. Bunu erliğin içi ve onu kabuğu tanı! O cehenneme bu cennetlere götürür.

Bu gazabına ve şehvetine hâkim olmayı erliğin içi ve bu sıfatlara mahkûm yaşamayı erliğin kabuğu bil ve tanı! O nefsin sıfatlarına mahkûmiyet insanı cehenneme ve o sıfatlara hâkimiyet ise insanı cennetlere götürür.

Bu gazabına ve şehvetine hâkim olmayı erliğin içi ve bu sıfatlara mahkûm yaşamayı erliğin kabuğu bil ve tanı! O nefsin sıfatlarına mahkûmiyet adamı cehenneme ve o sıfatlara hâkimiyet ise adamı cennetlere götürür.

4019. Gerçi ona eşeklerin erkekliğinden gevşeklik oldu, onun için peygamberlerin mertliği var idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4019. Gerçi ona eşeklerin erkekliğinden gevşeklik oldu, onun için peygamberlerin mertliği var idi.

Gerçi Mısır halifesine eşeklere özgü olan eşeklikten ve şehvetten gevşeklik oldu ve bu hayvaniyet sıfatının üstün gelmesine göre cariye için savaşa kalkıştı. Fakat onda ruhanî sıfatlardan olan peygamberlerin mertliği ve insanlığı da var idi ki, sonunda bu ortaya çıktı.

Gerçi Mısır halîfesine eşeklere mahsûs olan eşeklikten ve şehvetten gevşeklik oldu ve bu hayvâniyet sıfatının galebesine binâen câriye için harbe kıyâm etti. Fakat onda sıfat-ı rûhâniyyetten olan peygamberlerin mertliği ve insanlığı da var idi ki, nihâyet bu zahir oldu.

4020. Öfkenin ve şehvetin ve hırs getiriciliğin terki Peygamber'e mensub mertlik ve damardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4020. Öfkenin, şehvetin ve hırs getiriciliğin terk edilmesi, Peygamber'e ait mertlik ve damardır.

4021. De, ona ki onun damarında eşek erliği olmasın. Hak ona "ulu beyler beyi" ta'bîr eder.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4021. De ki, onun damarında eşek erliği olmasın. Hak ona "ulu beyler beyi" diye hitap eder.

"Uluğ", eski Türkçede "büyük" anlamına gelir. Zamanımızda gayn harfini düşürüp "ulu" derler. Yani o kimseye de ki: Onun damarında ve tabiatında eşek erliği ve şehveti olmasın. Çünkü böyle bir kimseye Yüce Allah "ulu beyler beyi" diye hitap eder. Nitekim Kur'an'da إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّه أَتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) yani "Allah katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır" buyrulur.

“Uluğ”, eski Türkçe’de “büyük” ma’nâsınadır. Zamânımızda gayn harfini hazfedip “ulu” derler. Ya’ni o kimseye de ki: Onun damarında ve tabîatında eşek erliği ve şehveti olmasın. Zîrâ böyle kimseye Hak Teâlâ “ulu beyler beyi” ta’bîr buyurur. Nitekim Kur’ân’da إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّه أَتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) ya’ni “Allah indinde en mükerrem olanınız én müttakî olanınızdır” buyrulur.

4022. Ben ölü olayım Hak bana baksın! O uzak ve merdûd olan diriden iyidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4022. Ben ölü olayım, Hak bana baksın! O uzak ve kovulmuş olan diriden iyidir!

Yani, ben hayvani hayattan ölmüş bir hâle geleyim. Yeter ki Hak bana rahmet nazarıyla baksın! Böyle ölmüş olan kimse, hayvani hayatıyla ve nefsani şehvetleriyle diri olup ilahi rahmet nazarından uzak ve izzet dergâhından kovulmuş olan kimseden daha iyidir!

Ya’ni, ben hayât-ı hayvâniyyeden ölmüş bir hâle geleyim. Tek Hak bana nazar-ı rahmetiyle baksın! Böyle ölmüş olan kimse hayât-ı hayvaniyyesi ile ve şehevât-ı nefsâniyyesi ile diri olup nazar-ı rahmet-i ilâhîden uzak ve dergâh-ı izzetten merdûd olan kimseden iyidir!

4023. Bunu erliğin içi ve onu kabuğu tanı! O cehenneme bu cennetlere götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4023. Bunu erliğin içi ve onu kabuğu tanı! O cehenneme bu cennetlere götürür.

Bu gazabına ve şehvetine hâkim olmayı erliğin içi ve bu sıfatlara mahkûm yaşamayı erliğin kabuğu bil ve tanı! O nefsin sıfatlarına mahkûmiyet insanı cehenneme ve o sıfatlara hâkimiyet ise insanı cennetlere götürür.

Bu gazabına ve şehvetine hâkim olmayı erliğin içi ve bu sıfatlara mahkûm yaşamayı erliğin kabuğu bil ve tanı! O nefsin sıfatlarına mahkûmiyet adamı cehenneme ve o sıfatlara hâkimiyet ise adamı cennetlere götürür.

4024. "Huffeti'l-cenneh" mekrûhlara erişti. Ve "huffeti'n-nâr" hevâdan zâhir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4024. "Cennet" nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatıldı. Ve "cehennem" nefsin arzularıyla ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte, "Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır; ve cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, bu dünya hayatında cennet, nefse çirkin ve hoş olmayan görünen fiiller ve ahlak ile örtülüdür. Bu sebeple her kim nefsinin çirkin gördüğü amelleri işlerse cennete ve ahiret rahatlığına ulaşır. Örneğin, nefse namaz kılmak ve oruç tutmak ve kin ve intikamı ve şehveti terk etmek gibi şeyler hoş görünmez. Bu hususta nefse muhalefet eden kimse cenneti ve Hakk'ın rızasını kazanır; ve her kim nefsin hoş gördüğü bu gibi fiilleri işlerse cehennemi kazanır. Çünkü cehennem bu dünya hayatında nefsin bu gibi şehvetleri ve hazları ile örtülmüştür.

Bu beyt-i şerîfde حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَ حُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür; ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede cennet nefsine çirkin ve kerîh görünen ef'âl ve ahlâk ile örtülüdür. Binâenaleyh her kim nefsinin çirkin gördüğü amelleri işlerse cennete ve râhat-ı uhreviyyeye nâil olur. Meselâ nefse namaz kılmak ve oruç tutmak ve kîn ve intikâmı ve şehveti terk etmek gibi şeyler kerîh görünür. Bu husûsta nefse muhâlefet eden kimse cenneti ve rızâ-yı Hakk'ı kazanır; ve her kim nefsin hoş gördüğü bu gibi ef'âli işlerse cehennemi kazanır. Zîrâ cehennem bu hayât-ı dünyeviyyede nefsin bu gibi şehvât ve huzûzâtı ile örtülmüştür.

## Pâdişâhın dîğer def'a Ayaz'a hitâbı ve erkân-ı devleti imtihânı ve Ayaz'ın onlara fermân-berdârlık göstermesi

4025. "Ey şeytanı öldürücü erkek arslan olan, eşek erliği nâkıs, akıl erliği ziyâde olan Ayaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4025. "Ey şeytanı öldürücü erkek arslan olan, eşek erliği noksan, akıl erliği fazla olan Ayaz!"

Bu hitap Sultan Mahmud tarafından musahibi olan Ayaz'adır. Burada "Sultan"dan kasıt, Hak ve "Ayaz"dan kasıt ise, fenâ (yok olma) ve bekâ (varlıkta kalma) ile tahakkuk etmiş olan insân-ı kâmildir. "Şeytan"dan kasıt, ikilik vehmi (ikilik sanısı), "eşek erliği"nden kasıt, nefse ait şehvetler ve "akıl mertliği"nden kasıt ise, insan ruhu ve izafî mertliktir. Yani, "Ey erkeklik vehmini gözünden silen ve erkek arslan gibi Hak'tan gayrı olan izafî suretleri parçalayan"

Bu hitâb Sultan Mahmûd tarafından musâhibi olan Ayaz'adır. Burada "Sultan"dan murâd, Hak ve "Ayaz"dan murâd dahi, fenâ ve bekâ ile mütehakkık olan insân-ı kâmildir. "Şeytan"dan murâd, ikilik vehmi, "eşek erliği"nden murâd, şehveât-ı nefsâniyye ve "akıl mertliği"nden murâd dahi, rûh-ı insânî ve izâfî mertliğidir. Ya'ni, "Ey erkeklik vehmini nazarından mahveden ve erkek arslan gibi mâsivâ-yı Hak olan suver-i izâfiyyeyi parçalayan"

4024. "Huffeti'l-cenneh" mekruhlara erişti. Ve "huffeti'n-nar" hevadan zahir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4024. "Cennet" mekruhlarla kuşatıldı. Ve "cehennem" heva ile ortaya çıktı.

Bu şerefli beyitte "Cennet mekruhlar ile örtülmüştür; ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" hadis-i şerifine işaret buyrulur. Yani, bu dünya hayatında cennet, nefse çirkin ve kötü görünen fiiller ve ahlak ile örtülüdür. Bu sebeple her kim nefsinin çirkin gördüğü amelleri işlerse cennete ve ahiret rahatlığına ulaşır. Örneğin nefse namaz kılmak ve oruç tutmak ve kin ve intikamı ve şehveti terk etmek gibi şeyler kötü görünür. Bu hususta nefse muhalefet eden kimse cenneti ve Hakk'ın rızasını kazanır; ve her kim nefsin hoş gördüğü bu gibi fiilleri işlerse cehennemi kazanır. Çünkü cehennem bu dünya hayatında nefsin bu gibi şehvetleri ve hazları ile örtülmüştür.

Bu beyt-i şerîfde حفت الجنة بالمكاره وحفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür; ve cehennem şehvetler ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede cennet nefsine çirkin ve kerîh görünen efâl ve ahlâk ile örtülüdür. Binâenaleyh her kim nefsinin çirkin gördüğü amelleri işlerse cennete ve râhat-ı uhreviyyeye nâil olur. Meselâ nefse namaz kılmak ve oruç tutmak ve kîn ve intikāmı ve şehveti terk etmek gibi şeyler kerîh görünür. Bu husûsta nefse muhalefet eden kimse cenneti ve rızâ-yı Hakk'ı kazanır; ve her kim nefsin hoş gördüğü bu gibi ef'âli işlerse cehennemi kazanır. Zîrâ cehennem bu hayât-ı dünyeviyyede nefsin bu gibi şehevât ve huzûzâtı ile örtülmüştür.

## Pâdişâhın diğer def'a Ayaz'a hitâbı ve erkân-ı devleti imtihanı ve Ayaz'ın onlara fermân-berdârlık göstermesi

4025. "Ey şeytanı öldürücü erkek arslan olan, eşek erliği nâkıs, akıl erliği ziyâde olan Ayaz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4025. "Ey şeytanı öldürücü erkek arslan olan, eşek erliği nâkıs, akıl erliği ziyâde olan Ayaz!"

Bu hitap Sultan Mahmud tarafından musahibi olan Ayaz'adır. Burada "Sultan"dan kasıt, Hak ve "Ayaz"dan kasıt ise, fenâ (yok olma) ve bekā (varlıkta kalma) ile gerçekleşen insân-ı kâmildir. "Şeytan"dan kasıt, ikilik vehmi, "eşek erliği"nden kasıt, nefse ait şehvetler ve "akıl mertliği"nden kasıt ise, insan ruhu ve izafî mertliğidir. Yani, "Ey erkeklik vehmini gözünden silen ve erkek arslan gibi Hak'tan gayrı olan izafî suretleri parçalayan ve nefse ait şehvetleri eksik ve insan ruhu mertliği fazla olan insân-ı kâmil!" "Eşek erliği nâkıs olmak" şudur ki, insân-ı kâmil nefsine dünya hayatından nasibini verir. Nitekim ayet-i kerimede وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) yani "Dünyadan nasibini de unutma!" buyrulur. Buna göre itidal dairesinde yer içer ve nikah eder; fakat onun bu davranışı kulluk makamının hükmünü yerine getirmek içindir. Yoksa nefsinin hırsından kaynaklanmaz. Çünkü onun nazarında yemek içmek hususunda her bir meşru gıda eşittir.

Bu hitâb Sultan Mahmûd tarafından musahibi olan Ayaz'adır. Burada "Sultan"dan murâd, Hak ve "Ayaz"dan murâd dahi, fenâ ve bekā ile mütehakkık olan insân-ı kâmildir. “Şeytan"dan murâd, ikilik vehmi, "eşek erliği"nden murâd, şehevât-ı nefsâniyye ve "akıl mertliği"nden murâd dahi, rûh-ı insânî ve izâfî mertliğidir. Ya'ni, "Ey erkeklik vehmini nazarından mahveden ve erkek arslan gibi mâsivâ-yı Hak olan suver-i izâfiyyeyi parçalayan ve şehevât-ı nefsâniyyesi nâkıs ve rûh-ı insânî mertliği ziyâde olan insân-ı kâmil!" "Eşek erliği nâkıs olmak" budur ki, insân-ı kâmil nefsine hayât-ı dünyeviyyeden nasîbini verir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) ya'ni "Dünyâdan nasîbini de unutma!" buyrulur. Binâenaleyh i'tidal dâiresinde yer içer ve nikâh eder; fakat onun bu muamelesi makām-ı ubûdiyyetin hükmünü vermek içindir. Yoksa nefsinin hırsından nâşî değildir. Zîrâ onun indinde yemek içmek husûsunda her bir gıdâ-yı meşrû' müsâvîdir.

4026. "O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrak etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4026. "O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrak etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!"

Bu şerefli beytin görünen anlamı şudur: "Sadr makamında bulunan bu kadar kişinin idrak edemediği şey, senin katında çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve padişahın "Kır!" emrine karşı geldiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrak ettin, işte merd böyle olur!"

Bâtınî anlamı ise şudur: "Ey insân-ı kâmil, dinde sadr makamında bulunan bu kadar âlimler, faziletli kişiler, hikmet sahipleri ve zahitler vardır. Kur'ân'da إنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيا لعب ولهو (Muhammed, 47/36) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" buyrulduğu hâlde onlar, renkli ve parlak görünen bu izafî varlık âlemini Hak'ın varlığından ayrı bir varlık görüp, gerek onları ve gerek kendi varlıklarını Hak'ın فَفِرُّوا إِلَى الله (Zâriyât, 51/50) yani "Allah'a kaçınız!" emrine uyarak feda edemediler. Güya Hak'ın tecelliler hazinesine zarar olacağını zannettiler. Senin nazarında ise bu izafî varlıkların hepsi çocuk oyuncağı oldu. İlahi emre uyarak gerek kendi nefsinden ve gerek dünyevî gösterişlerden Hak'a sığındın. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakikaten merdlik budur."

Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı zâhiri: "Makām-ı sadrda bulunan bu kadar kimsenin idrak etmediği şey, senin indinde çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve pâdişâhın "Kır!" emrine muhalefet ettiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrâk ettin, işte merd böyle olur!"

Ma'nâ-yı bâtınîsi: "Ey insân-ı kâmil, dînde makām-ı sadrda bulunan bu kadar âlimler ve fâzıllar ve hakîmler ve zâhidler vardır. Kur'ân'da إنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيا لعب ولهو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu vücûd-ı izâfî âlemini vücûd-ı Hak'tan ayrı bir mevcûd görüp gerek onları ve gerek kendi vücûdlarını Hakk'ın فَفِرُّوا إِلَى الله (Zâriyât, 51/50) ya'ni "Allâh'a kaçınız!" emrine ittibâan fedâ edemediler. Gûyâ Hakk'ın hazîne-i tecelliyâtına zarar olacağını zannettiler. Senin nazarında ise bu izâfî varlıkların hepsi çocuk oyuncağı oldu. Emr-i ilâhîye ittibâan gerek kendi nefsinden ve gerek âlâyiş-i dünyeviyyeden Hakk'a ilticâ ettin. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakîkaten merdlik budur."

4027. "Ey benim emrimin lezzetini görmüş, benim emrim için vefâ hususunda canını teslîm etmiş!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4027. "Ey benim emrimin lezzetini görmüş, benim emrim için vefâ hususunda canını teslim etmiş!"

"Ey benim "Fefirrû ilallah!" (Zâriyât, 51/50) emrimin lezzetini görmüş ve benim bu emrime uymak için vefâ gösterme konusunda canını benim irademe teslim etmiş olan insân-ı kâmil!"

"Ey benim "Fefirrû ilallah!" (Zâriyât, 51/50) emrimin lezzetini görmüş ve benim bu emrime ittibâ' için vefâ göstermek hususunda canını benim irâdeme teslîm etmiş olan insân-ı kâmil!"

4028. Emrin zevki ve onun çeşnisi destanını şimdi ma'nevî olan beyanda dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4028. Emrin zevkini ve onun tadını anlatan destanı şimdi manevî olan beyanda dinle!

ve nefsine ait şehvetleri eksik ve insanî ruh mertliği fazla olan insân-ı kâmil! "Eşek erliği eksik olmak" şudur ki, insân-ı kâmil nefsine dünya hayatından nasibini verir. Nitekim ayet-i kerimede وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا yani "Dünyadan nasibini de unutma!" buyrulur. Buna göre ölçülü bir şekilde yer, içer ve evlenir; fakat onun bu davranışı kulluk makamının hükmünü yerine getirmek içindir. Yoksa nefsinin hırsından kaynaklanmaz. Çünkü onun nazarında yeme içme hususunda her meşru gıda eşittir.

ve şehevât-ı nefsâniyyesi nâkıs ve rûh-ı insânî mertliği ziyâde olan insân-ı kâmil!" "Eşek erliği nâkıs olmak" budur ki, insân-ı kâmil nefsine hayât-ı dünyeviyyeden nasîbini verir. Nitekim âyet-i kerimede وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) ya'ni "Dünyâdan nasîbini de unutma!" buyrulur. Binâenaleyh i'tidal dâiresinde yer içer ve nikâh eder; fakat onun bu muamelesi makām-ı ubûdiyyetin hükmünü vermek içindir. Yoksa nefsinin hırsından nâşî değildir. Zîrâ onun indinde yemek içmek husûsunda her bir gıdâ-yı meşrû' müsâvîdir.

4026. O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrak etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4026. O şeyi ki, bu kadar önde gelen kişi onu idrak etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte er kişi!

Bu beytin görünen anlamı şudur: "Önde gelen makamda bulunan bu kadar kimsenin idrak edemediği şey, senin katında çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve padişahın "Kır!" emrine karşı geldiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrak ettin, işte er kişi böyle olur!"

Bâtınî anlamı şudur: "Ey insân-ı kâmil, dinde önde gelen makamda bulunan bu kadar âlimler ve faziletli kişiler ve hikmet sahipleri ve zahitler vardır. Kur'ân'da إنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيا لعب ولهو (Muhammed, 47/36) yani "Dünya hayatı ancak oyun ve eğlencedir" buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu izafî varlık âlemini Hak'ın varlığından ayrı bir varlık görüp gerek onları ve gerek kendi varlıklarını Hak'ın فَفِرُّوا إِلَى الله (Zariyât, 51/50) yani "Allah'a kaçınız!" emrine uyarak feda edemediler. Güya Hak'ın tecelliler hazinesine zarar olacağını zannettiler. Senin nazarında ise bu izafî varlıkların hepsi çocuk oyuncağı oldu. İlahi emre uyarak gerek kendi nefsinden ve gerek dünyevi gösterişlerden Hak'a sığındın. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakikaten er kişilik budur."

Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı zâhiri: "Makām-ı sadrda bulunan bu kadar kimsenin idrak etmediği şey, senin indinde çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve pâdişâhın "Kır!" emrine muhalefet ettiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrâk ettin, işte merd böyle olur!"

Ma'nâ-yı bâtınîsi: "Ey insân-ı kâmil, dînde makām-ı sadrda bulunan bu kadar âlimler ve fâzıllar ve hakîmler ve zâhidler vardır. Kur'ân'da إنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيا لعب ولهو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu vücûd-ı izâfî âlemini vücûd-ı Hak'tan ayrı bir mevcûd görüp gerek onları ve gerek kendi vücûdlarını Hakk'ın فَفِرُّوا إِلَى الله (Zariyât, 51/50) ya'ni "Allâh'a kaçınız!" emrine ittibâan fedâ edemediler. Gûyâ Hakk'ın hazîne-i tecelliyâtına zarar olacağını zannettiler. Senin nazarında ise bu izâfî varlıkların hepsi çocuk oyuncağı oldu. Emr-i ilâhîye ittibâan gerek kendi nefsinden ve gerek âlâyiş-i dünyeviyyeden Hakk'a ilticâ ettin. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakikaten merdlik budur."

4027. Ey benim emrimin lezzetini görmüş, benim emrim için vefâ hususunda canını teslîm etmiş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4027. Ey benim emrimin lezzetini görmüş, benim emrim için vefâ hususunda canını teslîm etmiş!

"Ey benim "Fefirrû ilallah!" (Zâriyât, 51/50) emrimin lezzetini görmüş ve benim bu emrime uymak için vefâ göstermek hususunda canını benim irâdeme teslim etmiş olan insân-ı kâmil!"

"Ey benim "Fefirrû ilallah!" (Zâriyât, 51/50) emrimin lezzetini görmüş ve benim bu emrime ittiba' için vefâ göstermek hususunda canını benim irâdeme teslîm etmiş olan insân-ı kâmil!"

4028. Emrin zevki ve onun çeşnisi destanını şimdi ma'nevî olan beyanda dinle!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4028. Emrin zevkini ve onun tadını şimdi manevî olan beyanda dinle!

4029. Şâh bir gün dîvân tarafına acele etti. Bütün erkânı o dîvânda buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4029. Şah bir gün divan tarafına acele etti. Bütün erkânı o divanda buldu.

4030. O parlak bir cevheri dışarıya çekti. Sonra onu derhal vezîrin avcuna koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4030. O, parlak bir cevheri dışarıya çekti. Sonra onu derhal vezirin avucuna koydu.

4031. Dedi: “Bu cevher nasıldır ve ne değer?” Dedi: “Yüz eşek yükü altından çoğa değer!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4031. Dedi: “Bu cevher nasıldır ve ne değer?” Dedi: “Yüz eşek yükü altından çoğa değer!”

Yani, Şah Mahmud “Bu cevher nasıl bir cevherdir ve kıymeti nedir?” diye sordu. Vezir de cevap olarak, “Bunun kıymeti yüz eşek yükü altının kıymetinden daha fazladır!” dedi. “Har-vâr”, eşek yükü demektir.

Ya'ni, Şâh Mahmûd “Bu cevher nasıl bir cevherdir ve kıymeti nedir, diye sordu. Vezir dahi cevâben, bunun kıymeti yüz eşek yükü altının kıymetinden daha ziyâdedir!” dedi. “Har-vâr”, eşek yükü demektir.

4032. Dedi: “Kır!” Dedi: “Onu nasıl kırayım? Senin malının hazînesinin hayırhâhı benim!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4032. Dedi: “Kır!” Dedi: “Onu nasıl kırayım? Senin malının hazînesinin hayırhâhı benim!”

Bu şerefli beyit, Hakk yolcularını (sâlik) doğru yola iletmek için Pîr efendimiz (Mevlânâ) tarafından söylenmiştir. Yani ey Hakk yolunun sâlikleri, Hakk'ın emrine uymanın zevkine ve onun lezzetine ait olan kıssayı şimdi, dış görünüşler altında gizli olan manevî açıklamada dinleyin!

Şahın, divan ve meclis ortasında vezirin eline "Bu ne kadar kıymet değer?" diye mücevher vermesi. Vezirin onun kıymetinde abartılı konuşması ve şahın ona, "Şimdi bunu kır!" diye emretmesi. Vezirin "Bunu nasıl kırarım ki, ben senin hazinenin hayırhâhıyım!" demesidir.

Bu beyt-i şerîf sâlikleri irşâd için cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'ni ey Hak yolunun sâlikleri, emr-i Hakk'a ittibâ'ın zevkine ve onun lezzetine âit olan kıssayı şimdi eşkâl-i zâhire altında müstetir olan ma'nevî beyânda dinle!

Şâhın dîvân ve mecma' ortasında vezîrin eline "Bu ne kadar kıymet değer?" diye cevher vermesi. Vezîrin onun kıymetinde mübâlağa etmesi ve şâhın ona, "Şimdi bunu kır!" diye emretmesi. Vezîrin "Bunu nasıl kırarım ki, ben senin hazînenin hayırhâhıyım!" demesidir

4029. Şâh bir gün dîvân tarafına acele etti. Bütün erkânı o dîvânda buldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4029. Şah bir gün divan tarafına acele etti. Bütün erkânı o divanda buldu.

4030. O parlak bir cevheri dışarıya çekti. Sonra onu derhal vezîrin avcuna koydu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4030. O, parlak bir cevheri dışarıya çekti. Sonra onu derhal vezirin avucuna koydu.

4031. Dedi: "Bu cevher nasıldır ve ne değer?" Dedi: "Yüz eşek yükü altından çoğa değer!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4031. Dedi: "Bu cevher nasıldır ve ne değer?" Dedi: "Yüz eşek yükü altından çoğa değer!"

Yani, Şah Mahmud "Bu cevher nasıl bir cevherdir ve kıymeti nedir?" diye sordu. Vezir de cevap olarak, "Bunun kıymeti yüz eşek yükü altının kıymetinden daha fazladır!" dedi. "Har-vâr", eşek yükü demektir.

Ya'ni, Şâh Mahmûd "Bu cevher nasıl bir cevherdir ve kıymeti nedir, diye sordu. Vezir dahi cevâben, bunun kıymeti yüz eşek yükü altının kıymetinden daha ziyâdedir!" dedi. "Har-vâr", eşek yükü demektir.

4032. Dedi: "Kır!" Dedi: "Onu nasıl kırayım? Senin malının hazînesinin hayırhâhı benim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4032. Dedi: "Kır!" Dedi: "Onu nasıl kırayım? Senin malının hazinesinin hayırhâhı benim!"

4033. "Nasıl revâ tutarım ki, bu cevherin misli bahaya gelmez, heder olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4033. "Nasıl uygun görürüm ki, bu cevherin benzeri paha biçilmezken, boşa gitsin!"

4034. Dedi: "Aferin!" ve ona bir hil'at verdi. O delikanlı şâh cevheri ondan aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4034. Dedi: "Aferin!" ve ona bir hil'at verdi. O delikanlı şâh cevheri ondan aldı.

"Şâbâş", takdir kelimesi olup "aferin" demektir. "Hil'at", padişah tarafından ikramen verilen elbise anlamındadır. Yani, padişah vezirin bu cevabını görünüşte takdir etti ve ihsan edip cevheri elinden aldı.

"Şâbâş", kelime-i tahsîn olup "âferin" demektir. "Hil'at", pâdişâh tarafından ikrâmen verilen libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, pâdişâh vezîrin bu cevabını zâhiren tahsîn etti ve ihsân edip cevheri elinden aldı.

4035. O kerem şahı giymiş olduğu her libâsı ve hulleyi vezîre îsar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4035. O kerem sahibi şah, giymiş olduğu her elbiseyi ve kaftanı vezire bağışladı.

"Îsâr", burada "bağışlamak" demektir. "Hulle", Yemen'de yapılan hırka, elbise ve izâr (peştemal) anlamlarındadır.

"Îsâr", burada "atâ etmek" demektir. "Hulle", Yemen'de yapılan hırka ve libâs ve izâr ma'nâlarınadır.

4036. Bir saat onları yeni kazıyyeden ve eski sırdan söze meşgül etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4036. Bir saat onları yeni bir olaydan ve eski bir sırdan söz etmeye meşgul etti.

Padişah bu bağışı vezire yaptıktan sonra bir süre divan ehlini, hükümet işlerine ait yeniden meydana gelen hususlardan ve eskiden geçmiş olan idare sırlarından bahsederek söze meşgul etti. "Kazıyye", burada "meydana gelen husus" anlamındadır.

Pâdişâh bu atâyı vezîre yaptıktan sonra bir müddet ehl-i dîvânı umûr-i hükûmete müteallık yeniden vâki' olan husûsâttan ve eskiden geçmiş olan esrâr-ı idâreden bahsederek söze meşgül etti. "Kazıyye", burada "vukūa gelen husûs" ma'nâsınadır.

4037. Ondan sonra "Bir tâlibin elinde, bu ne değer?" diye onu bir hâcibin eline verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4037. Ondan sonra "Bir talibin elinde, bu ne değer?" diye onu bir hâcibin eline verdi.

"Hâcib", perdedar ve padişahın yakınlarından ve özel adamlarından huzurda bulunan kimse demektir. Yani, bir müddet padişah devlet erkânını söze meşgul ettikten sonra, yine o kıymetli cevheri cebinden çıkarıp hâcibin eline verdi ve "Buna talip olan bir kimse ne kıymet verir?" diye sordu. Vezirin böyle abartılı bir kıymet takdir etmesine karşı Şah Mahmud vezire, "O cevheri kır!" diye emretti. Vezir bu emir üzerine cevaben dedi ki: "Ben o kıymetli cevheri nasıl kırarım? Çünkü senin malının hazinesinin iyiliğini isteyenim ve o hazineden malının zayi olmasını istemem."

"Hâcib", perdedâr ve pâdişâhın mukarreblerinden ve hâslarından huzûr-da bulunan kimse demektir. Ya'ni, bir müddet pâdişâh erkân-ı devleti söze meşgül ettikten sonra, yine o kıymetli cevheri cebinden çıkarıp hâcibin eline verdi ve "Buna tâlib olan bir kimse ne kıymet verir?" diye sordu. Vezîrin böyle mübâlağalı bir kıymet takdîr etmesine karşı Şâh Mahmûd vezîre, "O cevheri kır!" diye emretti. Vezîr bu emir üzerine cevâben dedi ki: "Ben o kıymetli cevheri nasıl kırarım? Zîrâ senin malının hazînesinin hayır-hâhıyım ve o hazîneden malının zâyi' olmasını istemem."

4033. "Nasıl revâ tutarım ki, bu cevherin misli bahaya gelmez, heder olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4033. "Nasıl uygun görürüm ki, bu cevherin benzeri paha biçilmezken, boşa gitsin!"

4034. Dedi: "Aferin!" ve ona bir hil'at verdi. O delikanlı şâh cevheri ondan aldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4034. Dedi: "Aferin!" ve ona bir hil'at verdi. O delikanlı şâh cevheri ondan aldı.

"Şâbâş", takdir kelimesi olup "aferin" demektir. "Hil'at", padişah tarafından ikramen verilen elbise anlamındadır. Yani, padişah vezirin bu cevabını görünüşte takdir etti ve ihsan edip cevheri elinden aldı.

"Şâbâş", kelime-i tahsîn olup "âferin" demektir. "Hil'at", pâdişâh tarafından ikrâmen verilen libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, pâdişâh vezîrin bu cevabını zâhiren tahsîn etti ve ihsân edip cevheri elinden aldı.

4035. O kerem şahı giymiş olduğu her libâsı ve hulleyi vezîre îsar etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4035. O kerem sahibi şah, giymiş olduğu her elbiseyi ve kaftanı vezire bağışladı.

"Îsâr", burada "bağışlamak" demektir. "Hulle", Yemen'de yapılan hırka, elbise ve izâr (peştemal) anlamlarındadır.

"Îsâr", burada "atâ etmek" demektir. "Hulle", Yemen'de yapılan hırka ve libâs ve izâr ma'nâlarınadır.

4036. Bir saat onları yeni kazıyyeden ve eski sırdan söze meşgül etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4036. Bir saat onları yeni bir olaydan ve eski bir sırdan söz etmeye meşgul etti.

Padişah bu bağışı vezire yaptıktan sonra bir süre divan ehlini, hükümet işlerine ait yeniden meydana gelen hususlardan ve eskiden geçmiş olan idare sırlarından bahsederek söze meşgul etti. "Kazıyye", burada "meydana gelen husus" anlamındadır.

Pâdişâh bu atâyı vezîre yaptıktan sonra bir müddet ehl-i dîvânı umûr-i hükûmete müteallık yeniden vâki' olan husûsâttan ve eskiden geçmiş olan esrâr-ı idâreden bahsederek söze meşgül etti. "Kazıyye", burada "vukūa gelen husûs" ma'nâsınadır.

4037. Ondan sonra "Bir tâlibin elinde, bu ne değer?" diye onu bir hâcibin eline verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4037. Ondan sonra "Bir talibin elinde, bu ne değer?" diye onu bir hâcibin (saray görevlisi, kapıcı) eline verdi.

"Hâcib", perdedar ve padişahın yakınlarından ve özel adamlarından huzurda bulunan kimse demektir. Yani, bir müddet padişah devlet erkânını söze meşgul ettikten sonra, yine o kıymetli cevheri cebinden çıkarıp hâcibin eline verdi ve "Buna talip olan bir kimse ne kıymet verir?" diye sordu.

"Hâcib", perdedâr ve pâdişâhın mukarreblerinden ve hâslarından huzûr-da bulunan kimse demektir. Ya'ni, bir müddet pâdişâh erkân-ı devleti söze meşgül ettikten sonra, yine o kıymetli cevheri cebinden çıkarıp hâcibin eline verdi ve "Buna tâlib olan bir kimse ne kıymet verir?" diye sordu.

4038. Dedi: "Bu memleketin yarısına değer ki, Huda onu mehlekeden saklasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4038. Dedi: "Bu memleketin yarısına değer ki, Allah onu helak olmaktan korusun!"

4039. Dedi: "Kır!" Dedi: "Ey kılıcın güneşi, bunu kırmak çok yazıkdır, yazık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4039. Dedi: "Kır!" Dedi: "Ey kılıcın güneşi, bunu kırmak çok yazıkdır, yazık!"

Padişah, hâcibe (saray görevlisi) dedi ki: "Kır!" Hacib cevap olarak dedi: "Ey kılıcın güneşi, yani ey muzaffer şah, bu cevheri kırmak çok yazıktır, yazık!"

Pâdişâh hâcibe dedi ki: "Kır!" Hacib cevâben dedi: "Ey kılıcın güneşi, ya'ni ey muzaffer şâh, bu cevheri kırmak çok yazıkdır, yazık!"

4040. "Onun kıymetini bırak, revnakını ve parıltısını gör ki, bu gündüzün nûru [4046] ona tabi olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4040. "Onun kıymetini bırak, revnakını ve parıltısını gör ki, bu gündüzün nûru [4046] ona tabi olmuştur!"

"Onun kıymetinin yüksekliği bir yana, parlaklığının ve ışıltısının şiddetine bak ki, bu gündüzün nuru ve aydınlığı o cevherin parlaklığının gerisindedir."

"Onun kıymetinin yüksekliği şöyle dursun, revnakının ve parıltısının şiddetine bak ki, bu gündüzün nûru ve aydınlığı o cevherin parlaklığının gerisindedir."

4041. "Onu kırmak hususunda benim elim nasıl kımıldar? Zîra şahın hazînesine düşman olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4041. Onu kırmak konusunda benim elim nasıl kımıldar? Çünkü şahın hazinesine düşman olurum!

4042. Şah hil'at verdi ve onun yevmiyesini arttırdı. Sonra da onun aklının medhi hakkında ağzını açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4042. Şah hil'at verdi ve onun yevmiyesini arttırdı. Sonra da onun aklının övgüsü hakkında ağzını açtı.

"İdrar", sözlükte "cârî kılmak" (akıtmak, yürürlüğe koymak) anlamındadır; ve örfte "vazife, tayin ve yevmiye" (günlük ücret) anlamında kullanılır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, padişah hâcibin (saray görevlisi) bu sözü üzerine onu beğendi ve ikramen (ikram olarak) elbise verdi ve maaşını arttırdı. Sonra da onun aklının övgüsüne dair de sözler söyledi.

"İdrar", lügatte "cârî kılmak" ma'nâsınadır; ve örfte "vazîfe ve ta'yîn ve yevmiye" ma'nâsında müsta'meldir (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, pâdişâh hâcibin bu sözü üzerine onu tahsîn etti ve ikrâmen libâs verdi ve maaşını arttırdı. Sonra da onun aklının medhine dâir de sözler söyledi.

4043. Bir saat sonra o imtihan edici inciyi tekrar mîr-i dâdın eline verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4043. Bir saat sonra o imtihan edici inciyi tekrar adliye nâzırının eline verdi.

"Mîr-i dâd", adliye nâzırı demektir. Bir saat, yani bir müddet sonra, o hükümet erkânını imtihan eden padişah, o inciyi ve cevheri tekrar adliye nâzırının eline verdi.

"Mîr-i dâd", adliye nâzırı demektir. Bir saat ya'ni bir müddet sonra o erkân-ı hükümeti imtihan edici olan pâdişâh o inciyi ve cevheri tekrar adliye nâzırının eline verdi.

4038. Dedi: "Bu memleketin yarısına değer ki, Huda onu mehlekeden saklasın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4038. Dedi: "Bu memleketin yarısına değer ki, Allah onu helak olmaktan korusun!"

4039. Dedi: "Kır!" Dedi: "Ey kılıcın güneşi, bunu kırmak çok yazıkdır, yazık!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4039. Dedi: "Kır!" Dedi: "Ey kılıcın güneşi, bunu kırmak çok yazıkdır, yazık!"

Padişah, hâcibe (saray görevlisi) dedi ki: "Kır!" Hacib cevap olarak dedi: "Ey kılıcın güneşi, yani ey muzaffer şah, bu cevheri kırmak çok yazıktır, yazık!"

Pâdişâh hâcibe dedi ki: "Kır!" Hacib cevâben dedi: "Ey kılıcın güneşi, ya'ni ey muzaffer şâh, bu cevheri kırmak çok yazıkdır, yazık!"

4040. "Onun kıymetini bırak, revnakını ve parıltısını gör ki, bu gündüzün nû- [4046] ru ona tabi' olmuştur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4040. "Onun kıymetini bırak, parlaklığını ve ışıltısını gör ki, bu gündüzün nuru ona tâbi olmuştur!"

"Onun kıymetinin yüksekliği bir yana, parlaklığının ve ışıltısının şiddetine bak ki, bu gündüzün nuru ve aydınlığı o cevherin parlaklığının gerisindedir."

"Onun kıymetinin yüksekliği şöyle dursun, revnakının ve parıltısının şid- detine bak ki, bu gündüzün nûru ve aydınlığı o cevherin parlaklığının geri- sindedir."

4041. "Onu kırmak hususunda benim elim nasıl kımıldar? Zîra şahın hazî- nesine düşman olurum!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4041. "Onu kırmak hususunda benim elim nasıl kımıldar? Çünkü şahın hazinesine düşman olurum!"

4042. Şah hil'at verdi ve onun yevmiyesini arttırdı. Sonra da onun aklının medhi hakkında ağzını açtı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4042. Şah hil'at verdi ve onun yevmiyesini arttırdı. Sonra da onun aklının övgüsü hakkında ağzını açtı.

"İdrar", sözlükte "cârî kılmak" (akıtmak, yürürlüğe koymak) anlamındadır; ve örfte "vazife, tayin ve yevmiye" (günlük ücret) anlamında kullanılır (Gıyâsü'l-Lügāt). Yani, padişah hâcibin (saray görevlisi) bu sözü üzerine onu beğendi ve ikramen (ikram olarak) elbise verdi ve maaşını arttırdı. Sonra da onun aklının övgüsüne dair de sözler söyledi.

"İdrar", lügatte "cârî kılmak" ma'nâsınadır; ve örfte "vazîfe ve ta'yîn ve yevmiye" ma'nâsında müsta'meldir (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, pâdişâh hâcibin bu sözü üzerine onu tahsîn etti ve ikrâmen libâs verdi ve maaşını arttırdı. Sonra da onun aklının medhine dâir de sözler söyledi.

4043. Bir saat sonra o imtihan edici inciyi tekrar mîr-i dâdın eline verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4043. Bir saat sonra o imtihan edici inciyi tekrar adliye nâzırının eline verdi.

"Mîr-i dâd", adliye nâzırı demektir. Bir saat, yani bir müddet sonra, o hükûmet erkânını imtihan eden padişah, o inciyi ve cevheri tekrar adliye nâzırının eline verdi.

"Mîr-i dâd", adliye nâzırı demektir. Bir saat ya'ni bir müddet sonra o er- kân-ı hükûmeti imtihan edici olan pâdişâh o inciyi ve cevheri tekrar adliye nâzırının eline verdi.

4044. O da böyle ve bütün beyler de böyle söyledi. Her birine kıymetli bir hil'at verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4044. O da böyle ve bütün beyler de böyle söyledi. Her birine kıymetli bir hil'at (kaftan) verdi.

4045. Şâh onların tahsîsâtını arttırdı. O hasîsleri yoldan kuyuya götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4045. Şah onların tahsisatını arttırdı. O hasisleri yoldan kuyuya götürdü.

"Câmegî", yevmiye ve vazife, eski elbise, elbise parası olarak verdikleri aylık ve şarap içtikten sonra kadehte kalan tortu anlamlarındadır (Keşfü'l-Lügât, Bahâr-ı Acem, Reşîdî, Medâr); ve Sirâcü'l-Lügât'te yazılmıştır ki, "câmegî" kelimesi "câme" ile "gî" nispet edatından oluşmuştur. Aslında "elbise parası" anlamınadır. Ondan sonra mecazen kölelere ve benzerlerine verdikleri yiyecek anlamında ünlenmiştir (Gıyâsü'l-Lügât'ten tercüme). Fakir, bu anlamlara göre bu kelimeyi "tahsisat" diye tercüme ettim. Yani, şah devlet erkânının o cevher hakkındaki fikirlerini zahiren beğenip onlara ikram ve ihsan ettiyse de, tabiatı hasis olan o erkânı bu imtihanı ile doğru yoldan çevirip her birini felaket kuyusuna düşürdü.

"Câmegî", yevmiye ve vazîfe, eski libâs, elbise pahası olarak verdikleri aylık ve şarâb içtikten sonra kadehte kalan tortu ma'nâlarındadır (Keşfü'l-Lügât, Bahâr-ı Acem, Reşîdî, Medâr); ve Sirâcü'l-Lügât'te yazılmıştır ki, "câmegî" kelimesi "câme" ile "gî" edât-ı nisbetinden mürekkebdir. Aslında "elbise bahâsı" ma'nâsınadır. Ondan sonra mecâzen kölelere ve sâireye verdikleri taâm ma'nâsında iştihâr etmiştir (Gıyâsü'l-Lügât'ten tercüme). Fakîr bu ma'nâlara nazaran bu kelimeyi "tahsîsât" diye tercüme ettim. Ya'ni, şâh erkân-ı devletin o cevher hakkındaki fikirlerini zâhiren tahsîn edip onlara ikrâm ve ihsân ettiyse de, hasîsü't-tab' olan o erkânı bu imtihanı ile doğru yoldan çevirip her birini felâket kuyusuna düşürdü.

4046. Elli, altmış bey dahi hep birer birer vezîre taklîd ile böyle söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4046. Elli, altmış bey de hep birer birer vezire uyarak böyle söylediler.

4047. Gerçi cihânın direği taklîddir. Her mukallid imtihandan rüsvâydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4047. Gerçi dünyanın direği taklittir. Her taklitçi imtihandan rezil olur.

Yani, insan çocukluğundan beri çevresini idrak etmeye başladığı zaman bütün inançlarını, ahlakını, fiillerini ve hareketlerini, büyüklerinin iyi ve kötü inanç, ahlak, fiil ve hareketlerine göre taklit eder ve bunları yapmaya çalışır. Doğuştan gelen aklını kullananlar bunları muhakeme edip iyisini ve kötüsünü ayırt ederek taklit ettikleri iyi inanç, iyi ahlak, iyi fiil ve hareketlerin hakikatlerini anlamak için kendilerine bir öğretmen ve bir rehber ararlar; ve doğuştan gelen akıllarını kullanmayanlar taklitle yetinip iyinin ve kötünün ayırt edilmesinden habersiz kalırlar. Bunlar akla davet eden peygamberlere ve evliyaya arkalarını dönüp "Biz annemizi ve babamızı böyle bulduk!" derler. Bu ikinci zümre hakkında Hz. Pîr efendimiz I. cildin 2607 numaralı beytinde şöyle buyurmuştu: "Taklit izinden ve nakil bayrağından dolayı bu aklın pîrinin başı üzerine ayak koymuşlardır." Ve birinci zümre hakkında da aynı şekilde I. cildin 1792 numaralı beytinde şöy-

Ya'ni, insan çocukluğundan beri muhîtini idrâke başladığı vakit bütün i'tikâdını ve ahlâkını ve ef'âlini ve harekâtını, büyüklerinin iyi ve kötü i'tikâd ve ahlâk ve ef'âl ve harekâtına taklîd eder ve bunları yapmağa çalışır. Akl-ı fıtrîsini kullananlar bunları muhâkeme edip iyisini ve kötüsünü temyîz ederek taklîd ettikleri iyi i'tikâd ve iyi ahlâk ve iyi ef'âl ve harekâtın hakîkatlerini anlamak için kendilerine bir muallim ve bir rehber ararlar; ve akl-ı fıtrîlerini ta'tîl edenler taklîd ile iktifâ edip iyinin ve kötünün temyîzinden bîhaber kalırlar. Bunlar akla da'vet eden enbiyâ ve evliyâya arkalarını çevirip "Biz anamızdan ve babamızdan böyle bulduk!" derler. Bu ikinci tâife hakkında Hz. Pîr efendimiz I. cildin 2607 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: [Ya'ni] "Taklîd izinden ve nakil bayrağından dolayı bu pîr-i aklın başı üzerine ayak koymuşlardır." Ve birinci tâife hakkında dahi kezâlik I. cildin 1792 numaralı beytinde şöy-

4044. O da böyle ve bütün beyler de böyle söyledi. Her birine kıymetli bir hil'at verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4044. O da böyle ve bütün beyler de böyle söyledi. Her birine kıymetli bir hil'at (kaftan) verdi.

4045. Şah onların tahsîsâtını arttırdı. O hasîsleri yoldan kuyuya götürdü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4045. Şah onların tahsisatını arttırdı. O hasisleri yoldan kuyuya götürdü.

"Câmegî", yevmiye ve vazife, eski elbise, elbise parası olarak verdikleri aylık ve şarap içtikten sonra kadehte kalan tortu anlamlarına gelir (Keşfü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem, Reşîdî, Medâr); ve Sirâcü'l-Lügāt'te yazılmıştır ki, "câmegî" kelimesi "câme" ile "gî" nispet edatından oluşmuştur. Aslında "elbise parası" anlamındadır. Ondan sonra mecazen kölelere ve benzerlerine verdikleri yiyecek anlamında ünlenmiştir (Gıyâsü'l-Lügat'ten tercüme). Fakir, bu anlamlara göre bu kelimeyi "tahsisat" diye tercüme ettim. Yani, şah devlet erkânının o cevher hakkındaki fikirlerini görünüşte beğenip onlara ikram ve ihsan ettiyse de, tabiatı hasis olan o erkânı bu imtihanı ile doğru yoldan çevirip her birini felaket kuyusuna düşürdü.

“Câmegî", yevmiye ve vazîfe, eski libâs, elbise pahası olarak verdikleri aylık ve şarâb içtikten sonra kadehte kalan tortu ma'nâlarınadır (Keşfü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem, Reşîdî, Medâr); ve Sirâcü'l-Lügāť'te yazılmıştır ki, “câmegî" kelimesi "câme” ile "gî" edât-ı nisbetinden mürekkebdir. Aslında "elbise bahası" ma'nâsınadır. Ondan sonra mecâzen kölelere ve sâireye verdikleri taâm ma'nâsında iştihâr etmiştir (Gıyâsü'l-Lügat'ten tercüme). Fakîr bu ma'nâlara nazaran bu kelimeyi "tahsîsât" diye tercüme ettim. Ya'ni, şâh erkân-ı devletin o cevher hakkındaki fikirlerini zâhiren tahsîn edip onlara ikrâm ve ihsân ettiyse de, hasîsü't-tab' olan o erkânı bu imtihanı ile doğru yoldan çevirip her birini felâket kuyusuna düşürdü.

4046. Elli, altmış bey dahi hep birer birer vezîre taklîd ile böyle söylediler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4046. Elli, altmış bey de hep birer birer vezire uyarak böyle söylediler.

4047. Gerçi cihanın direği taklīddir. Her mukallid imtihandan rüsvaydır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4047. Gerçi dünyanın direği taklittir. Her taklitçi imtihandan rezil olur.

Yani, insan çocukluğundan beri çevresini idrak etmeye başladığı zaman bütün inancını ve ahlakını ve fiillerini ve hareketlerini, büyüklerinin iyi ve kötü inanç ve ahlak ve fiil ve hareketlerine taklit eder ve bunları yapmaya çalışır. Doğuştan gelen aklını kullananlar bunları muhakeme edip iyisini ve kötüsünü ayırt ederek taklit ettikleri iyi inanç ve iyi ahlak ve iyi fiil ve hareketlerin hakikatlerini anlamak için kendilerine bir öğretmen ve bir rehber ararlar; ve doğuştan gelen akıllarını kullanmayanlar taklit ile yetinip iyinin ve kötünün ayırt edilmesinden habersiz kalırlar. Bunlar akla davet eden peygamberlere ve evliyaya arkalarını çevirip "Biz anamızdan ve babamızdan böyle bulduk!" derler. Bu ikinci zümre hakkında Hz. Pir efendimiz I. cildin 2607 numaralı beytinde şöyle buyurmuştu: از پی تقلید وز رایات نقل پانهاده بر سر این پیر عقل [Yani] “Taklit izinden ve nakil bayrağından dolayı bu akıl pirinin başı üzerine ayak koymuşlardır." Ve birinci zümre hakkında dahi aynı şekilde I. cildin 1792 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlardır: [Yani] هر که محراب نمازش گشت عین سوی ایمان رفتنش میدان تو شین : "Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun taklitçi iman tarafına gitmesini ayıp bil!" Şimdi toplumsal hayatta taklidin önemli bir etkisi olduğu gibi insan din hususunda dahi peygamberlere ve evliyaya taklit eder. Buna göre bu dünyada ve bu kesret (çokluk) aleminde esas, taklit olmuş olur. Fakat insan herhangi hususta olursa olsun, taklitten yakasını kurtarıp taklit ettiği şeyin hakikatine vakıf olmakla yükümlüdür. Zira akıl denilen ilahi nimet tahkike (gerçeği araştırmaya) ulaşma aracıdır. Bu aracın faaliyetini durdurmak nimete nankörlük olur; ve nimete nankörlüğün cezası, sonunda rezil ve rüsvay olmaktır. Buna göre her taklitçi akli imtihanlar neticesinde rezil ve rüsvay olur. Nitekim taklidin kötü neticesi hakkında II. cildin 509 numaralı beytinden itibaren başlayan sufi kıssası beyan buyrulmuştur.

Cevherin elden ele erişmesi ve devrin sonunda Ayaz'a erişmesi ve Ayaz'ın zekası ve onlara taklitçi olmaması ve şahın hile ve imtihan ile makam ve mal ve hilatler vermesine ve tahsisatları arttırmasına ve muhtilerin aklını övmesine mağrur olmaması. Taklitçiyi Müslüman tutmak ne zaman caiz olur? Müslüman, Müslüman olur ama nadir olur ki, bu imtihanlardan selametle dışarıya gelsin! Zira görücülerin sebatını tutmaz. Allah'ın koruduğu kimse müstesnadır. Zira hak birdir ve onun yanıltıcı ve hakkın benzeri çok zıddı vardır. Taklitçi ne zaman ki o zıddı tanımaz, o cihetten hakkı tanımamış olur. Ama Hak onun tanımazlığı ile beraber ne zaman ki onu inayetle korur, o tanımazlık ona zarar vermez.

“Kal”, makam ve mertebe demektir. “Câmegî” kelimesinin anlamı yukarıda 4040 numaralı beytin izahında geçti. Yani, Ayaz padişahın cevher hakkındaki emrini yerine getirme hususunda veziri ve diğer emirleri taklit etmedi. Kendi zekasını ve ferasetini kullandı. Bunun gibi dinde taklitçi olanları Müslüman tutmak Kelam ilmi erbabının çoğu katında caiz değildir. Taklitçi Müslümandır, lakin hak şeklinde görünen batıla rastlamak suretiyle meydana gelen imtihanlardan selametle kurtulması nadir olur. Zira taklitçi yakin (kesin bilgi) ve müşahade (gözlem) mertebesinde değildir. Aksine zan mertebesindedir. Buna göre taklitçinin imanı daima zayıflığa ve yok olmaya maruzdur. Ancak Allah’ın koruduğu taklitçilerin imanı zayıflıktan ve yok olmaktan müstesnadır. Zira hak ve doğru birdir. Fakat bu alemde bu doğruyu yanılgıya ve hataya düşürücü ve o doğruya benzeyen ve hak şeklinde görünen çok zıtlar vardır. Nitekim Mevlana Cami (k.s.) Nefahatü’l-Üns’ün başlangıcında hak üzerine olan her bir zümrenin birer batıl benzerleri bulunduğunu beyan ve izah etmiştir ki, burada zikri uzun olur. Taklitçi olan kimsede hak şeklinde görünen o zıddı tanıyacak zeka olmadığı için hakkın zıddı olan o batılı görür, hak zanneder ve hakkı tanımamış ve fark edememiş olur. Velakin Hak Teala onun bu zekasızlığı ve tanımazlığı ile beraber onu inayetle koruduğu zaman, onun o tanımazlığı ve ferasetsizliği ona zarar vermez; ve selamete çıkar fakat bu hal nadir olur.

Ya'ni, insan çocukluğundan beri muhîtini idrâke başladığı vakit bütün i'tikadını ve ahlâkını ve efâlini ve harekâtını, büyüklerinin iyi ve kötü i'tikād ve ahlâk ve ef'âl ve harekâtına taklîd eder ve bunları yapmağa çalışır. Akl-ı fıtrîsini kullananlar bunları muhakeme edip iyisini ve kötüsünü temyîz ederek taklîd ettikleri iyi i'tikād ve iyi ahlâk ve iyi ef'âl ve harekâtın hakîkatlerini anlamak için kendilerine bir muallim ve bir rehber ararlar; ve akl-ı fıtrîlerini ta'til edenler taklîd ile iktifâ edip iyinin ve kötünün temyîzinden bîhaber kalırlar. Bunlar akla da'vet eden enbiyâ ve evliyâya arkalarını çevirip "Biz anamızdan ve babamızdan böyle bulduk!" derler. Bu ikinci tâife hakkında Hz. Pîr efendimiz I. cildin 2607 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: از پی تقلید وز رایات نقل پانهاده بر سر این پیر عقل [Ya'ni] “Taklîd izinden ve nakil bayrağından dolayı bu pîr-i aklın başı üzerine ayak koymuşlardır." Ve birinci tâife hakkında dahi kezâlik I. cildin 1792 numaralı beytinde şöy

le buyurmuşlardır: [Ya'ni] هر که محراب نمازش گشت عین سوی ایمان رفتنش میدان تو شین : "Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân-ı taklîdî tarafına gitmesini ayıp bil!" İmdi ictimaiyâtta taklîdin mühim bir te'sîri olduğu gibi beşer dîn husûsunda dahi enbiyaya ve evliyâya taklîd eder. Binâenaleyh bu cihanda ve bu âlem-i keserâtta esas, taklîd olmuş olur. Fakat insan herhangi husûsta olursa olsun, taklîdden yakasını kurtarıp taklîd ettiği şeyin hakîkatine muttali' olmakla mükelleftir. Zîrâ akıl denilen ni'met-i ilâhî tahkîke vusûl âletidir. Bu âletin faâliyetini ta'tîl etmek küfrân-ı ni'met olur; ve küfrân-ı ni'metin cezâsı, sonunda rezîl ve rüsvây olmaktır. Binâenaleyh her mukallid imtihânât-ı akliyye neticesinde rezil ve rüsvây olur. Nitekim taklîdin kötü netîcesi hakkında II. cildin 509 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sûfi kıssası beyân buyrulmuştur.

Cevherin elden ele erişmesi ve devrin sonunda Ayaz'a erişmesi ve Ayaz'ın kiyâseti ve onlara mukallid olmaması ve şâhın mekr ve imtihan ile makām ve mal ve hil'atler vermesine ve tahsîsâtı arttırmasına ve muhtîlerin aklını medhetmesine mağrûr olmaması. Mukallidi müslüman tutmak ne vakit revâ olur? Müslüman, müslüman olur ama nâdir olur ki, bu imtihanlardan selâmetle dışarıya gelsin! Zîrâ görücülerin sebâtını tutmaz. Allah'ın hıfz ettiği kimse müstesnâdır. Zîrâ hak birdir ve onun le buyurmuşlardır: "Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân-ı taklîdî tarafına gitmesini ayıp bil!"

İmdi ictimaiyâtta taklîdin mühim bir te'sîri olduğu gibi beşer dîn husûsunda dahi enbiyaya ve evliyâya taklîd eder. Binâenaleyh bu cihanda ve bu âlem-i keserâtta esas, taklîd olmuş olur. Fakat insan herhangi husûsta olursa olsun, taklîdden yakasını kurtarıp taklîd ettiği şeyin hakîkatine muttali' olmakla mükelleftir. Zîrâ akıl denilen ni'met-i ilâhî tahkîke vusûl âletidir. Bu âletin faâliyetini ta'tîl etmek küfrân-ı ni'met olur; ve küfrân-ı ni'metin cezâsı, sonunda rezîl ve rüsvây olmaktır. Binâenaleyh her mukallid imtihânât-ı akliyye neticesinde rezil ve rüsvây olur. Nitekim taklîdin kötü netîcesi hakkında II. cildin 509 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sûfi kıssası beyân buyrulmuştur.

Cevherin elden ele erişmesi ve devrin sonunda Ayaz'a erişmesi ve Ayaz'ın kiyâseti ve onlara mukallid olmaması ve şâhın mekr ve imtihan ile makām ve mal ve hil'atler vermesine ve tahsîsâtı arttırmasına ve muhtîlerin aklını medhetmesine mağrûr olmaması. Mukallidi müslüman tutmak ne vakit revâ olur? Müslüman, müslüman olur ama nâdir olur ki, bu imtihanlardan selâmetle dışarıya gelsin! Zîrâ görücülerin sebâtını tutmaz. Allah'ın hıfz ettiği kimse müstesnâdır. Zîrâ hak birdir ve onun galata düşürücü ve hakkın müşâbihi çok zıddı vardır. Mukallid vaktâki o zıddı tanımaz, o cihetten hakkı tanımamış olur. Ammâ Hak onun tanımazlığı ile berâber vaktâki onu inâyetle hıfzeder, o tanımazlık ona ziyân tutmaz

“Kâl”, makām ve mertebe demektir. “Câmegî” kelimesinin ma’nâsı yukarıda 4040 numaralı beytin îzâhında geçti. Ya’ni, Ayaz pâdişâhın cevher hakkındaki emrini îfâ husûsunda vezîri ve diğer ümerâyı taklîd etmedi. Kendi kıyâset ve firâsetini kullandı. Bunun gibi dinde mukallid olanları müslüman tutmak ilm-i Kelâm erbâbının çoğu indinde câiz değildir. Mukallid müslümandır, lâkin hak şeklinde zâhir olan bâtıla müsâdif olmak sûretiyle vâki’ olan imtihanlardan selâmetle kurtulması nâdir olur. Zîrâ mukallid mertebe-i yakînde ve müşâhedede değildir. Belki mertebe-i zandadır. Binâenaleyh mukallidin îmânı dâimâ za’fa ve zevâle ma’rûzdur. Ancak Allâh’ın hıfzettiği mukallidlerin îmânı za’fdan ve zevâlden müstesnâdır. Zîrâ hak ve doğru birdir. Fakat bu âlemde bu doğruyu galata ve hatâya düşürücü ve o doğruya benzeyen ve hak sûretinde görünen çok zıdlar vardır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehâtü’l-Üns’ün ibtidâsında hak üzerine olan her bir tâifenin birer bâtıl müşâbihleri bulunduğunu beyân ve îzâh etmiştir ki, burada zikri uzun olur. Mukallid olan kimsede hak sûretinde görünen o zıddı tanıyacak kıyâset olmadığı için hakkın zıddı olan o bâtılı görür, hak zanneder ve hakkı tanımamış ve fark edememiş olur. Velâkin Hak Teâlâ onun bu kıyâsetsizliği ve tanımamazlığı ile berâber onu inâyetle hıfzettiği vakit, onun o tanımamazlığı ve firâsetsizliği ona zarar vermez; ve selâmete çıkar fakat bu hâl nâdir olur.

4048. “Ey Ayaz, şimdi sen söylemez misin ki, bu cevherler, bu parlaklık ve hüner ile ne kadar değer?”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4048. “Ey Ayaz, şimdi sen söylemez misin ki, bu cevherler, bu parlaklık ve ustalık ile ne kadar değer?”

4049. Dedi: “Benim söyleyebildiğim şeyden ziyâdedir!” Dedi: “Şimdi çabuk onu hurd et, kır!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4049. Dedi: “Benim söyleyebildiğim şeyden daha fazladır!” Dedi: “Şimdi çabuk onu ufala, kır!”

Ayaz cevap olarak dedi: “Cevherin kıymeti, söyleyebildiğim ve tahmin ettiğim miktardan çoktur!” Padişah dedi: “Şimdi çabuk onu ufala ve kır!”

Galata düşürücü ve hakkın benzeri çok zıddı vardır. Taklitçi, o zıddı tanımadığı zaman, o yönden hakkı tanımamış olur. Ama Hak, onun tanımazlığı ile beraber, onu inayetle (ilahi yardım) koruduğu zaman, o tanımazlık ona zarar vermez.

“Kâl”, makam ve mertebe demektir. “Câmegî” kelimesinin anlamı yukarıda 4040 numaralı beytin açıklamasında geçti. Yani, Ayaz, padişahın cevher hakkındaki emrini yerine getirme hususunda veziri ve diğer emirleri taklit etmedi. Kendi zekâsını ve ferasetini kullandı. Bunun gibi, dinde taklitçi olanları Müslüman kabul etmek, Kelâm ilmi (İslam felsefesi ve teolojisi) âlimlerinin çoğuna göre caiz değildir. Taklitçi Müslümandır, lakin hak şeklinde görünen batıla (yanlışa) rastlamak suretiyle meydana gelen imtihanlardan selametle kurtulması nadir olur. Zira taklitçi, yakin (kesin bilgi) ve müşâhede (gözlem) mertebesinde değildir. Belki zan mertebesindedir. Bu sebeple taklitçinin imanı daima zayıflığa ve yok olmaya maruzdur. Ancak Allah'ın koruduğu taklitçilerin imanı zayıflıktan ve yok olmaktan müstesnadır. Zira hak ve doğru birdir. Fakat bu âlemde bu doğruyu hataya düşürücü ve o doğruya benzeyen ve hak şeklinde görünen çok zıtlar vardır. Nasıl ki Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehâtü'l-Üns'ün başlangıcında, hak üzerine olan her bir taifenin birer batıl benzerleri bulunduğunu beyan ve açıklamıştır ki, burada zikri uzun olur. Taklitçi olan kimsede, hak şeklinde görünen o zıddı tanıyacak zekâ olmadığı için, hakkın zıddı olan o batılı görür, hak zanneder ve hakkı tanımamış ve fark edememiş olur. Velakin Yüce Allah, onun bu zekâsızlığı ve tanımazlığı ile beraber onu inayetle koruduğu zaman, onun o tanımazlığı ve ferasetsizliği ona zarar vermez; ve selamete çıkar fakat bu hal nadir olur.

Ayaz cevâben dedi: “Cevherin kıymeti söyleyebildiğim ve tahmîn ettiğim mikdârdan çoktur!” Pâdişâh dedi: “Şimdi çabuk onu ufakla ve kır!”

galata düşürücü ve hakkın müşâbihi çok zıddı vardır. Mukallid vaktâki o zıddı tanımaz, o cihetten hakkı tanımamış olur. Ammâ Hak onun tanımazlığı ile beraber vaktâki onu inâyetle hifzeder, o tanımazlık ona ziyân tutmaz

“Kâl”, makām ve mertebe demektir. “Câmegî” kelimesinin ma'nâsı yukarıda 4040 numaralı beytin îzâhında geçti. Ya'ni, Ayaz pâdişâhın cevher hakkındaki emrini îfâ husûsunda vezîri ve dîğer ümerâyı taklîd etmedi. Kendi kiyâset ve firâsetini kullandı. Bunun gibi dinde mukallid olanları müslüman tutmak ilm-i Kelâm erbâbının çoğu indinde câiz değildir. Mukallid müslümandır, lâkin hak şeklinde zâhir olan bâtıla müsâdif olmak sûretiyle vâki' olan imtihanlardan selâmetle kurtulması nâdir olur. Zîrâ mukallid mertebe-i yakînde ve müşâhedede değildir. Belki mertebe-i zandadır. Binâenaleyh mukallidin îmânı dâimâ za'fa ve zevâle ma'rûzdur. Ancak Allah'ın hıfzettiği mukallidlerin îmânı za'fdan ve zevâlden müstesnâdır. Zîrâ hak ve doğru birdir. Fakat bu âlemde bu doğruyu galata ve hatâya düşürücü ve o doğruya benzeyen ve hak sûretinde görünen çok zıdlar vardır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehâtü'l-Üns'ün ibtidâsında hak üzerine olan her bir tâifenin birer bâtıl müşâbihleri bulunduğunu beyân ve îzâh etmiştir ki, burada zikri uzun olur. Mukallid olan kimsede hak sûretinde görünen o zıddı tanıyacak kiyâset olmadığı için hakkın zıddı olan o bâtılı görür, hak zanneder ve hakkı tanımamış ve fark edememiş olur. Velâkin Hak Teâlâ onun bu kiyasetsizliği ve tanımamazlığı ile beraber onu inâyetle hifzettiği vakit, onun o tanımamazlığı ve firâsetsizliği ona zarar vermez; ve selâmete çıkar fakat bu hâl nâdir olur.

4048. "Ey Ayaz, şimdi sen söylemez misin ki, bu cevherler, bu parlaklık ve hüner ile ne kadar değer?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4048. "Ey Ayaz, şimdi sen söylemez misin ki, bu cevherler, bu parlaklık ve hüner ile ne kadar değerlidir?"

4049. Dedi: "Benim söyleyebildiğim şeyden ziyâdedir!" Dedi: "Şimdi çabuk onu hurd et, kır!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4049. Dedi: "Benim söyleyebildiğim şeyden fazladır!" Dedi: "Şimdi çabuk onu hurd et, kır!"

Ayaz cevap olarak dedi: "Cevherin kıymeti, söyleyebildiğim ve tahmin ettiğim miktardan çoktur!" Padişah dedi: "Şimdi çabuk onu ufala ve kır!"

Ayaz cevâben dedi: "Cevherin kıymeti söyleyebildiğim ve tahmîn ettiğim mikdârdan çoktur!" Pâdişâh dedi: "Şimdi çabuk onu ufakla ve kır!"

4050. Onun yeninde taşlar var idi. Acele onu hurd etti. Onun indinde o sa- [4056] vâb idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4050. Onun yeninde taşlar var idi. Acele onu hurd etti. Onun indinde o sa- [4056] vâb idi.

Ayaz, daha önce cübbesinin kolu içine taşlar saklamıştı. Şahın emri üzerine hemen o cevheri o taşlarla kırıp ufaladı. Çünkü Ayaz'ın gözünde cevheri kırmak doğru idi. İşte bu durum, bâtıl (yanlış) görünümünde olan bir hak ve doğru idi. Çünkü kıymetli bir cevheri kırmak, mecliste bulunan herkesin gözünde yanlış ve bâtıl idi; ve onu kırmamak hak ve doğru idi. Fakat bunun içinde padişahın "Kır!" emrini reddetmek vardı ve bu reddetmek ise bâtıl idi. Bu sebeple burada cevheri kırmak, şerif sırda beyan olunan hakkın benzeri bir zıt idi. Bu zıddı ve yanlışı vezir ve diğer erkân idrak edemediler, Ayaz idrak etti. Çünkü burada bir hak ve doğru vardı ki, o da padişahın emrini tutmak idi.

Ayaz, evvelce cübbesinin yeni içerisine taşlar saklamış idi. Şâhın emri üzerine derhal o cevheri o taşlar ile kırıp ufakladı. Zîrâ Ayaz'ın indinde cevheri kırmak doğru idi. İşte bu hâl bâtıl sûretinde görünen bir hak ve doğru idi. Çünkü kıymetli bir cevheri kırmak mecliste bulunanların hepsinin nazarında eğri ve bâtıl idi; ve onu kırmamak hak ve doğru idi. Fakat bunun zımnında pâdişâhın "Kır!" emrini reddetmek var idi ve bu reddetmek ise bâtıl idi. Binâenaleyh burada cevheri kırmak sürh-ı şerîfde beyân olunan hakkın müşâbihi bir zıd idi. Bu zıddı ve eğriyi vezîr ve dîğer erkân idrâk edemediler, Ayaz idrâk etti. Zîrâ burada bir hak ve doğru var idi ki, o da pâdişâhın emrini tutmak idi.

4051. Onun devletli olan tali'inin ittifakından o lahza ona nadir hikmet el verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4051. Onun devletli olan talihinin uygun düşmesinden o an ona nadir hikmet yardım etti.

4052. Yahud o pür-safâ rüyada bunu görmüş idi, koltuğunda iki taş hazır etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4052. Yahut o saf rüyada bunu görmüştü, koltuğunda iki taş hazır etmişti.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin açıklamasıdır. Yani, Ayaz'ın mutlu ve devletli olan ezelî talihi ile ilâhî kazânın uyuşmasından dolayı, o anda cevheri kırmak için kolunda tesadüfen taşlar bulunmuş ve kendisinde cevheri kırmak gibi acayip bir hikmet ortaya çıkmıştı. Veyahut kalp safiyetine sahip olan Ayaz'a rüyasında böyle bir olayın meydana geleceği keşfedilerek koltuğuna iki taş hazırlamıştı.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin îzâhıdır. Ya'ni, Ayaz'ın saîd ve devletli olan tâli'-i ezelîsinin kazâ-yı ilâhî ile ittifakından dolayı o lahza cevheri kırmak için yeninde tesadüfen taşlar bulunmuş ve kendisinde cevheri kırmak gibi bir acîb hikmet zuhûr etmiş idi. Veyâhud saffet-i kalb sahibi olan Ayaz'a rü'yâsında böyle vak'anın zuhûra geleceği keşfedilerek koltuğuna iki taş hazırlamış idi.

4053. Yûsuf gibi ki, kuyunun dibi içinde ilâh tarafından onun işinin sonu keşfoldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4053. Yusuf gibi ki, kuyunun dibinde ilâh tarafından onun işinin sonu keşfedildi.

Nasıl ki Yusuf'u (a.s.) kardeşleri kıskançlık sebebiyle kuyuya attıkları zaman, o yüce kişiye kuyunun dibinde Hak tarafından bundan sonra başına gelecek olaylar keşfedildi ve Mısır'da hazine emini olup babası Yakup (a.s.) ile ailesiyle buluşmanın gerçekleşeceğini bildi.

Nitekim Yûsuf (a.s.)ı kardeşleri sâika-i hased ile kuyuya attıkları vakit, o hazrete kuyunun dibi içinde Hak tarafından bundan sonra başından geçeceği vak'alar keşfolundu ve Mısır'da hazîne emîni olup pederi Ya'kūb (a.s.) ile âilesiyle mülakat vâki' olacağını bildi.

4050. Onun yeninde taşlar var idi. Acele onu hurd etti. Onun indinde o sa- [4056] vâb idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4050. Onun yeninde taşlar vardı. Acele onu hurda etti. Onun nezdinde o sevaptı.

Ayaz, daha önce cübbesinin yeni içine taşlar saklamıştı. Şahın emri üzerine derhal o cevheri o taşlarla kırıp ufakladı. Çünkü Ayaz'ın nezdinde cevheri kırmak doğruydu. İşte bu hâl, bâtıl (gerçek dışı) suretinde görünen bir hak ve doğruydu. Çünkü kıymetli bir cevheri kırmak, mecliste bulunanların hepsinin gözünde eğri ve bâtıldı; ve onu kırmamak hak ve doğruydu. Fakat bunun içinde padişahın "Kır!" emrini reddetmek vardı ve bu reddetmek ise bâtıldı. Bu sebeple burada cevheri kırmak, şerifte beyan olunan hakkın benzeri bir zıttı. Bu zıttı ve eğriyi vezir ve diğer erkân idrak edemediler, Ayaz idrak etti. Çünkü burada bir hak ve doğru vardı ki, o da padişahın emrini tutmaktı.

Ayaz, evvelce cübbesinin yeni içerisine taşlar saklamış idi. Şâhın emri üzerine derhal o cevheri o taşlar ile kırıp ufakladı. Zîrâ Ayaz'ın indinde cevheri kırmak doğru idi. İşte bu hâl bâtıl sûretinde görünen bir hak ve doğru idi. Çünkü kıymetli bir cevheri kırmak mecliste bulunanların hepsinin nazarında eğri ve bâtıl idi; ve onu kırmamak hak ve doğru idi. Fakat bunun zımnında pâdişâhın “Kır!” emrini reddetmek var idi ve bu reddetmek ise bâtıl idi. Binâenaleyh burada cevheri kırmak sürh-ı şerîfde beyân olunan hakkın müşâbihi bir zıd idi. Bu zıddı ve eğriyi vezîr ve dîğer erkân idrâk edemediler, Ayaz idrâk etti. Zîrâ burada bir hak ve doğru var idi ki, o da pâdişâhın emrini tutmak idi.

4051. Onun devletli olan tali'inin ittifakından o lahza ona nadir hikmet el verdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4051. Onun devletli olan talihinin uygun düşmesinden o an ona nadir hikmet yardım etti.

4052. Yahud o pür-safâ rüyada bunu görmüş idi, koltuğunda iki taş hazır etmiş idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4052. Yahut o saf rüyada bunu görmüştü, koltuğunda iki taş hazır etmişti.

Bu şerefli beyit, yukarıdaki beytin açıklamasıdır. Yani, Ayaz'ın mutlu ve devletli olan ezelî talihi ile ilâhî kazânın uyuşmasından dolayı, o anda cevheri kırmak için kolunda tesadüfen taşlar bulunmuş ve kendisinde cevheri kırmak gibi acayip bir hikmet ortaya çıkmıştı. Veyahut kalp safiyetine sahip olan Ayaz'a rüyasında böyle bir olayın meydana geleceği keşfedilerek koltuğuna iki taş hazırlamıştı.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin îzâhıdır. Ya'ni, Ayaz'ın saîd ve devletli olan tâli'-i ezelîsinin kazâ-yı ilâhî ile ittifakından dolayı o lahza cevheri kırmak için yeninde tesadüfen taşlar bulunmuş ve kendisinde cevheri kırmak gibi bir acîb hikmet zuhûr etmiş idi. Veyâhud saffet-i kalb sahibi olan Ayaz'a rü'yâsında böyle vak'anın zuhûra geleceği keşfedilerek koltuğuna iki taş hazırlamış idi.

4053. Yûsuf gibi ki, kuyunun dibi içinde ilâh tarafından onun işinin sonu keşfoldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4053. Yusuf gibi ki, kuyunun dibinde ilâh tarafından onun işinin sonu keşfedildi.

Nasıl ki Yusuf'u (a.s.) kardeşleri kıskançlık sebebiyle kuyuya attıkları zaman, o yüce kişiye kuyunun dibinde Hak tarafından bundan sonra başına gelecek olaylar keşfedildi ve Mısır'da hazine emini olup babası Yakup (a.s.) ile ailesiyle buluşmanın gerçekleşeceğini bildi.

Nitekim Yûsuf (a.s.)ı kardeşleri sâika-i hased ile kuyuya attıkları vakit, o hazrete kuyunun dibi içinde Hak tarafından bundan sonra başından geçeceği vak'alar keşfolundu ve Mısır'da hazîne emîni olup pederi Ya'kūb (a.s.) ile âilesiyle mülakat vâki' olacağını bildi.

4054. Her kime ki fetih ve zafer haber verdi, onun önünde murad ve muradsız bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4054. Her kime ki fetih ve zafer haber verdi, onun önünde murat ve muratsızlık bir oldu.

Yani her kimin kalp gözüne bu izafî varlık âleminde Yüce Allah'ın perdeleri açması ve manevî zafere nail kılması, gerek dünyada ve gerek ahirette başından geçecek olan olayları haber verdi ise, o kimsenin nezdinde nefsinin muradı ve muratsızlığı bir oldu. Çünkü bu kimse bilir ki, bütün durumlarda ortaya çıkacak şey Hakk'ın iradesidir; ve Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de maluma tabidir; ve malum ise kulun sabit hakikatidir. Bu sebeple kulun sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan ne talep etmiş ise Hak onun ortaya çıkmasını irade eder. Nasıl ki Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de şöyle buyururlar: "Hiçbir kimse irade hükmünü bilmez. Ancak muradın gerçekleşmesinden sonra bilir. Allah'ın basiret gözünü açtığı kimse müstesnadır. Şimdi o kimse mümkün varlıkların sabit hakikatlerini, sabit oldukları hâlde, bulundukları hâl üzere idrak eder. Bu sebeple bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder."

Ya'ni her kimin kalb gözüne bu vücûd-ı izâfî âleminde Hak Teâlâ'nın perdeleri açması ve zafer-i ma'nevîye nâil kılması, gerek dünyâda ve gerek âhirette başından geçecek olan hâdiseleri haber verdi ise, o kimsenin indinde nefsinin murâdı ve murâdsızlığı bir oldu. Zîrâ bu kimse bilir ki, bilcümle mevâtında zuhûr edecek şey Hakk'ın iradesidir; ve Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tabi'dir; ve ma'lûm ise abdin ayn-ı sâbitesidir. Binâenaleyh abdin ayn-ı sâbitesi lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak onun zuhûrunu irâde eder. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de şöyle buyururlar: ولا يعرف احد حكم الارادة الا بعد وقوع المراد الا من كشف الله عن بصيرته فادرك اعيان الممكنات في حال ثبوتها على ما هي عليه فيحكم على ذلك بما يراه Ya'ni "Hiçbir kimse hükm-i irâdeyi bilmez. Ancak murâdın vukū'undan sonra bilir. Allah'ın ayn-ı basîretini açtığı kimse müstesnâdır. İmdi o kimse a'yân-ı mümkinâtı sâbit oldukları hâlde, bulundukları hâl üzre idrâk eder. Binâenaleyh bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder."

4055. Her kime ki, yârin vaslı onun ayak bağı oldu, o kırılmaktan ve mücâhededen korkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4055. Her kime ki, sevgilinin vuslatı onun ayak bağı oldu, o kırılmaktan ve mücadeleden korkar.

"Pâ-bend", ayak bağı ve köstek anlamındadır. Yani, her kimin o Hakk Yolculuğunda ayağının bağı gerçek sevgili olan Hakk'ın vuslatı olursa, her hususta ayrılıp başka tarafa gidemez. Mecazî varlığının ve hayvansal kuvvetinin riyâzât ile kırılmasından ve nefsi ile mücadeleden korkmaz. Bazı nüshalarda bu beyit: şeklindedir. Anlamı "Her kimin zâmini ve kefili sevgilinin vuslatı olursa o kimse mücadelenin kırılmasından ve zayıflığından ne korkar" demektir. "Pâyendân", zâmin ve kefil ve rehin ve ayakkabı çıkardıkları yer (Burhân).

"Pâ-bend", ayak bağı ve köstek ma'nâsınadır. Ya'ni, her kimin o sülûkte ayağının bağı yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın visâli olursa, her husûsta ayrılıp başka tarafa gidemez. Vücûd-ı mecâzîsinin ve kuvvet-i hayvâniyyesinin riyâzât ile kırılmasından ve nefsi ile mücâhededen korkmaz. Ba'zı nüshalarda bu beyit: suretindedir. Ma'nâsı "Her kimin zâmini ve kefîli yârin vaslı olursa o kimse mücâhedenin şikestinden ve zebûnluğundan ne korkar" demek. "Pâyendân", zâmin ve kefîl ve rehin ve ayakkabı çıkardıkları mahal (Burhân).

4056. Ona yakîn olduğu vakit ki, mat edecektir, atın ve filin kuvveti türrehât olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4056. Ona yakın olduğu zaman ki, mat edecektir, atın ve filin kuvveti boş söz olur.

"Türrehât", "caddenin dışına çıkan ince yol" anlamında olup istiare yoluyla "boş ve beyhude söz"e denir. Yani, öncesiz olarak sabit hakikati gereği

"Türrehât", "caddenin hâricine çıkan ince yol" ma'nâsında olup istiâre tarîkıyla "boş ve beyhûde söz"e ıtlâk ederler. Ya'ni, ezelde ayn-ı sâbitesi îcâbı

4054. Her kime ki fetih ve zafer haber verdi, onun önünde murad ve muradsız bir oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4054. Kime ki fetih ve zafer haber verdi, onun önünde istek ve isteksizlik bir oldu.

Yani, her kimin kalp gözüne bu izafî varlık âleminde Yüce Allah'ın perdeleri açması ve manevî zafere ulaştırması, gerek dünyada gerek ahirette başına gelecek olan olayları haber verdiyse, o kişinin katında nefsinin isteği ve isteksizliği bir oldu. Çünkü bu kişi bilir ki, bütün durumlarda ortaya çıkacak şey Hakk'ın iradesidir; ve Hakk'ın iradesi ilmine, ilmi de bilinen şeye tabidir; ve bilinen şey ise kulun sabit hakikatidir. Buna göre kulun sabit hakikati, yatkınlık diliyle Hak'tan ne talep etmişse Hak onun ortaya çıkmasını irade eder. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de şöyle buyururlar: ولا يعرف احد حكم الارادة الا بعد وقوع المراد الا من كشف الله عن بصيرته فادرك اعيان الممكنات في حال ثبوتها على ما هي عليه فيحكم على ذلك بما يراه

Yani "Hiçbir kimse irade hükmünü bilmez. Ancak isteğin gerçekleşmesinden sonra bilir. Allah'ın basiretini açtığı kimse müstesnadır. Şimdi o kimse, mümkün varlıkların sabit hakikatlerini, bulundukları hâl üzere idrak eder. Buna göre bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder."

Ya'ni her kimin kalb gözüne bu vücûd-ı izâfî âleminde Hak Teâlâ'nın perdeleri açması ve zafer-i ma'nevîye nâil kılması, gerek dünyâda ve gerek âhirette başından geçecek olan hadiseleri haber verdi ise, o kimsenin indinde nefsinin murâdı ve murâdsızlığı bir oldu. Zîrâ bu kimse bilir ki, bilcümle mevâtında zuhûr edecek şey Hakk'ın iradesidir; ve Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tabi'dir; ve ma'lûm ise abdin ayn-ı sabitesidir. Binâenaleyh abdin ayn-ı sâbitesi lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak onun zuhûrunu irâde eder. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de şöyle buyururlar: ولا يعرف احد حكم الارادة الا بعد وقوع المراد الا من كشف الله عن بصيرته فادرك اعيان الممكنات في حال ثبوتها على ما هي عليه فيحكم على ذلك بما يراه

Ya'ni "Hiçbir kimse hükm-i irâdeyi bilmez. Ancak murâdın vukü'undan sonra bilir. Allah'ın ayn-ı basîretini açtığı kimse müstesnâdır. İmdi o kimse a'yân-ı mümkinâtı sabit oldukları hâlde, bulundukları hâl üzre idrak eder. Binâenaleyh bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder."

4055. Her kime ki, yârin vaslı onun ayak bağı oldu, o kırılmaktan ve mücâhededen korkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4055. Her kime ki, sevgilinin vuslatı onun ayak bağı oldu, o kırılmaktan ve mücâhededen korkar.

"Pâ-bend", ayak bağı ve köstek anlamındadır. Yani, her kimin o sülûkte (tasavvuf yolculuğunda) ayağının bağı hakiki sevgili olan Hakk'ın vuslatı olursa, her hususta ayrılıp başka tarafa gidemez. Mecazî varlığının ve hayvani kuvvetinin riyâzât (nefsî perhizler) ile kırılmasından ve nefsi ile mücâhededen (nefisle mücadelelerden) korkmaz. Bazı nüshalarda bu beyit: هر که پایندان وی شد وصل یار او چه ترسد از شکست کار زار şeklindedir. Anlamı "Her kimin zâmini ve kefili sevgilinin vuslatı olursa o kimse mücâhedenin kırılmasından ve zayıflığından ne korkar" demektir. "Payendân", zâmin ve kefil ve rehin ve ayakkabı çıkardıkları yer (Burhân) anlamındadır.

"Pâ-bend", ayak bağı ve köstek ma'nâsınadır. Ya'ni, her kimin o sülükte ayağının bağı yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın visâli olursa, her husûsta ayrılıp başka tarafa gidemez. Vücûd-ı mecâzîsinin ve kuvvet-i hayvaniyyesinin riyâzât ile kırılmasından ve nefsi ile mücâhededen korkmaz. Ba'zı nüshalarda bu beyit: هر که پایندان وی شد وصل یار او چه ترسد از شکست کار زار suretindedir. Ma'nâsı "Her kimin zâmini ve kefîli yârin vaslı olursa o kimse mücâhedenin şikestinden ve zebûnluğundan ne korkar" demek. "Payendân", zâmin ve kefîl ve rehin ve ayakkabı çıkardıkları mahal (Burhân).

4056. Ona yakîn olduğu vakit ki, mat edecektir, atın ve filin kuvveti türrehat olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4056. Ona yakın olduğu zaman ki mat edecektir, atın ve filin kuvveti boş ve beyhude olur.

"Türrehât", "caddenin dışına çıkan ince yol" anlamında olup, mecaz yoluyla "boş ve beyhude söz"e denir. Yani, öncesiz olarak sabit hakikati gereği Hakk'a kavuşmaktan emin ve mutmain olan kişinin hâli, düşmanını yeneceğinden emin olan satranç oyuncusuna benzer. Nasıl ki satranç oynayan kişi karşısındaki oyuncuyu mat ve mağlup edeceğini kesin olarak bildiği zaman, oyunda önemli görevleri olan at ve fil ismindeki oyun taşlarının kuvveti boş ve beyhude olur. Bunun gibi, öncesiz olarak Hakk'a kavuşması takdir edilmiş olan kişinin bakışı kendi varlığına ve bu varlığı ile ilgili olan zühde olmaz, aksine aşka olur.

"Türrehât", "caddenin hâricine çıkan ince yol" ma'nâsında olup istiâre tarîkıyla "boş ve beyhûde söz"e ıtlâk ederler. Ya'ni, ezelde ayn-ı sâbitesi îcâbı olarak Hakk'a vuslattan emîn ve mutmain olan kimsenin hâli, hasmını mağlûb edeceğinden emîn olan satranç oyuncusuna benzer. Nitekim satranç oynayan kimse karşısındaki oyuncuyu mat ve mağlûb edeceğini muhakkak bildiği vakit oyunda mühim vazîfeleri olan at ve fil ismindeki oyun mührelerinin kuvveti boş ve beyhûde olur. Bunun gibi ezelde Hakk'a vusûlü mukadder olan kimsenin nazarı kendi vücuduna ve varlığına ve bu varlığı ile alâkadar olan zühde olmaz, belki aşka olur.

4057. Her at arayıcı olan kimse onun atını götürür ise ata "Git!" diyesin ki, atın pîş-âhenkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4057. Her at arayıcı olan kimse onun atını götürür ise ata "Git!" diyesin ki, atın pîş-âhenkdir.

"Pîş-âheng", yolda ileri ileri giden anlamınadır (Bahâr-ı Acem). Yani, örneğin at arayan kimse gelip ileriye geçmek şanından olan o bir kimsenin atını alır ve götürür ise sen o ata "Git!" diyesin! Çünkü o at o kimsenin önünde ileri ileri giden bir vasıtadır. Yoksa kendi özünde ileriye geçmesi mukadder olan kimsenin vasıtası değildir. Bu şerefli beyitte zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve tâatın (Allah'a itaat) sureti ata benzetilmiştir. Yani zâhid (dünya nimetlerinden el çeken kişi) zühd ve tâatın suretine dayanmıştır; ve zühd ve tâatın suretine ve çokluğuna bakar. Halbuki bakış tâatın suretine ve bu suretlerin çokluğuna değil, Hakk'ın emrine olmak lazımdır. Nasıl ki şahın veziri ve diğer erkân cevherin suretine baktılar ve padişahın emrinden gafil oldular. Gerçi zühd ve tâatın sureti daimi ecir ve sevap ise de Hakk'a kavuşmaya sebep değildir. Sâib-i Isfahânî'nin (k.s.) beyti: "Hiçbir kimsenin kendi tâatının hayrına güveni yoktur. O bir kördür ki asasına dayanır."

Kuddûsî'nin (k.s.) beyti: İbadet çokluğuna yok itibar hiç Kulundan Yaratıcısı hoşlanmayınca

"Pîş-âheng", yolda ileri ileri giden ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, meselâ at arayan kimse gelip ileriye geçmek şânından olan o bir kimsenin atını alır ve götürür ise sen o ata "Git!" diyesin! Zîrâ o at o kimsenin önünde ileri ileri giden bir vâsıtadır. Yoksa hadd-i zâtında ileriye geçmesi mukadder olan kimsenin vâsıtası değildir. Bu beyt-i şerîfde zühd ve tâatın sûreti ata teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni zâhid zühd ve tâatın sûretine dayanmıştır; ve zühd ve tâatın sûretine ve çokluğuna nazar eder. Halbuki nazar tâatın sûretine ve bu sûretlerin çokluğuna değil, Hakk'ın emrine olmak lâzımdır. Nitekim şâhın vezîri ve sâir erkân cevherin sûretine nazar ettiler ve pâdişâhın emrinden gafil oldular. Gerçi zühd ve tâatın sûreti dâimî ecir ve sevâb ise de Hakk'a vusûle sebeb değildir. Beyt-i Sâib-i Isfahânî (k.s.): "Hiçbir kimsenin kendi tâatının hayrına i'timâdı yoktur. O bir kördür ki asâsına dayanır."

Beyt-i Kuddûsî (k.s.): İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca

4058. Merdin at ile ne vakit karâbeti olur? Atın ata aşkı tekaddüm için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4058. Er kişinin at ile ne zaman yakınlığı olur? Atın ata aşkı öne geçmek içindir.

Yani, öncesiz olarak sabit hakikatinin yatkınlığı gereği Hakk'a ulaşması kesin olan ilahi bir er kişinin, at hükmünde olan zühd ve ibadetin görünüşüyle yakınlığı ve ilişkisi yoktur. Eğer o ilahi er kişinin bu görünüşler âleminde Hakk'a ulaşmaktan emin ve mutmain olan kimsenin hâli, düşmanını yeneceğinden emin olan satranç oyuncusuna benzer. Nasıl ki satranç oynayan kimse karşısındaki oyuncuyu mat ve mağlup edeceğini kesin olarak bildiği zaman oyunda önemli görevleri olan at ve fil ismindeki oyun taşlarının kuvveti boş ve faydasız olur. Bunun gibi, öncesiz olarak Hakk'a ulaşması takdir edilmiş olan kimsenin bakışı kendi varlığına ve bu varlığı ile ilgili olan zühde olmaz, aksine aşka olur.

Ya'ni, ezelde ayn-ı sabitesinin isti'dâdı îcâbı olarak Hakk'a vusûlü muhakkak olan bir merd-i ilâhînin at mesâbesinde olan zühd ve tâatın sûretiyle karâbeti ve münasebeti yoktur. Eğer o merd-i ilâhînin bu âlem-i sûrette olarak Hakk'a vuslattan emîn ve mutmain olan kimsenin hâli, hasmını mağlûb edeceğinden emîn olan satranç oyuncusuna benzer. Nitekim satranç oynayan kimse karşısındaki oyuncuyu mat ve mağlûb edeceğini muhakkak bildiği vakit oyunda mühim vazîfeleri olan at ve fil ismindeki oyun mührelerinin kuvveti boş ve beyhûde olur. Bunun gibi ezelde Hakk'a vusûlü mukadder olan kimsenin nazarı kendi vücuduna ve varlığına ve bu varlığı ile alâkadar olan zühde olmaz, belki aşka olur.

4057. Her at arayıcı olan kimse onun atını götürür ise ata "Git!" diyesin ki, atın pîş-âhenkdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4057. Her at arayıcı olan kimse onun atını götürürse ata "Git!" diyesin ki, atın öncüldür.

"Pîş-âheng", yolda ileri ileri giden anlamındadır (Bahâr-ı Acem). Yani, örneğin at arayan kimse gelip ileriye geçmek şanından olan o bir kimsenin atını alır ve götürürse sen o ata "Git!" diyesin! Çünkü o at o kimsenin önünde ileri ileri giden bir vasıtadır. Yoksa kendiliğinde ileriye geçmesi mukadder olan kimsenin vasıtası değildir. Bu şerefli beyitte zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve tâatın (Allah'a itaat) sureti ata benzetilmiştir. Yani zâhid (dünya nimetlerinden el çeken kişi) zühd ve tâatın suretine dayanmıştır; ve zühd ve tâatın suretine ve çokluğuna bakar. Halbuki bakış tâatın suretine ve bu suretlerin çokluğuna değil, Hakk'ın emrine olmak lazımdır. Nasıl ki şahın veziri ve diğer erkân cevherin suretine baktılar ve padişahın emrinden gafil oldular. Gerçi zühd ve tâatın sureti daimi ecir ve sevap ise de Hakk'a kavuşmaya sebep değildir. Sâib-i Isfahânî'nin (k.s.) beyti:

"Hiçbir kimsenin kendi tâatının hayrına güveni yoktur. O bir kördür ki asasına dayanır."

Kuddûsî'nin (k.s.) beyti: İbadet çokluğuna yok itibar hiç Kulundan Yaratıcısı hoşlanmayınca

"Pîş-âheng", yolda ileri ileri giden ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, meselâ at arayan kimse gelip ileriye geçmek şânından olan o bir kimsenin atını alır ve götürür ise sen o ata "Git!" diyesin! Zîrâ o at o kimsenin önünde ileri ileri giden bir vâsıtadır. Yoksa hadd-i zâtında ileriye geçmesi mukadder olan kimsenin vâsıtası değildir. Bu beyt-i şerîfde zühd ve tâatın sûreti ata teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni zâhid zühd ve tâatın sûretine dayanmıştır; ve zühd ve tâatın sûretine ve çokluğuna nazar eder. Halbuki nazar tâatın sûretine ve bu sûretlerin çokluğuna değil, Hakk'ın emrine olmak lâzımdır. Nitekim şâhın vezîri ve sâir erkân cevherin sûretine nazar ettiler ve pâdişâhın emrinden gafil oldular. Gerçi zühd ve tâatın sûreti dâimî ecir ve sevâb ise de Hakk'a vusûle sebeb değildir. Beyt-i Sâib-i Isfahânî (k.s.):

"Hiçbir kimsenin kendi tâatının hayrına i'timâdı yoktur. O bir kördür ki asâsına dayanır."

Beyt-i Kuddûsî (k.s.): İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca

4058. Merdin at ile ne vakit karâbeti olur? Atın ata aşkı tekaddüm için olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4058. İnsanın at ile ne zaman yakınlığı olur? Atın ata aşkı, öne geçmek içindir.

Yani, ezelde sabit hakikatinin yatkınlığı gereği, Hakk'a ulaşması kesin olan ilahi bir insanın, at mesabesinde olan zühd (dünya nimetlerinden el çekme) ve ibadetin suretiyle yakınlığı ve münasebeti yoktur. Eğer o ilahi insanın bu suretler âleminde zühde ve mücahedelere (nefisle mücadelelere) meyli ve aşkı olursa, bu, ezeldeki öne geçmenin gerçekleşmesi içindir. Yoksa onun ata, yani zühde ve mücahedelere olan aşkı ve muhabbeti, onların sureti ve öne geçme sebebi olduğu için değildir.

Ya'ni, ezelde ayn-ı sabitesinin isti'dâdı îcâbı olarak Hakk'a vusûlü muhakkak olan bir merd-i ilâhînin at mesâbesinde olan zühd ve tâatın sûretiyle karâbeti ve münasebeti yoktur. Eğer o merd-i ilâhînin bu âlem-i sûrette zühde ve mücâhedâta meyil ve aşkı olursa ezeldeki tekaddümün tahakkuku içindir. Yoksa onun ata ya'ni zühde ve mücâhedâta olan aşkı ve muhabbeti onların sûreti ve sebeb-i tekaddüm olduğu için değildir.

4059. Sûretler için bu kadar iç ağrısı çekme! Sûrete mensub baş ağrısı olmaksızın ma'nayı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4059. Suretler için bu kadar iç ağrısı çekme! Surete ait baş ağrısı olmaksızın manayı tut!

"Zahîr", iç ağrısı demektir. "Mana"dan kasıt Hak'tır. Nasıl ki birinci cildin 3379 numaralı beytinde: بحر معنیهای رب العالمین Ya'ni گفت المعنى هو الله شيخ دين "Âlemlerin Rabbi'nin [manalarının] denizi olan din şeyhi “Mana ancak Allah'tır" dedi" buyrulmuştur; ve orada bu beyit hakkında açıklamalar da geçmiştir. Yani, ey kişi, sen Hakk'ın varlığında ortaya çıkmış bir suret olduğun gibi, senin zühdünün (dünya nimetlerinden el çekme) ve mücadelenin suretleri de yine o hakiki varlıkta ortaya çıkan suretlerdir. Sen bu suretlere yapışıp bu kadar iç ağrısı ve gam çekme! Surete ait veya bir suretin baş ağrısı olmaksızın "mana"dan ibaret olan Hakk'a ve onun tecellilerine (ortaya çıkışlarına) yapış ve ondan gafil olma! Çünkü dünyada ve ahirette tecellileri ile görünen ancak Hak'tır.

"Zahîr", iç ağrısı demektir. "Ma'na"dan murâd Hak'tır. Nitekim I. cildin 3379 numaralı beytinde: بحر معنیهای رب العالمین Ya'ni گفت المعنى هو الله شيخ دين "Rabbü'l-âlemînin [ma'nâlarının] deryâsı olan şeyh-i dîn “Ma'nâ ancak Allah'tır" dedi" buyrulmuştur; ve orada bu beyt hakkında îzâhât da geçmiştir. Ya'ni, ey kimse, sen vücûd-ı Hak'ta peydâ olmuş bir sûret olduğun gibi senin zühdünün ve mücâhedenin sûretleri dahi yine o vücûd-ı hakîkîde peydâ olan sûretlerdir. Sen bu sûretlere yapışıp bu kadar iç ağrısı ve gam çekme! Sûrete mensûb veya bir sûretin baş ağrısı olmaksızın "ma'nâ"dan ibaret olan Hakk'a ve onun tecelliyâtına yapış ve ondan gafil olma! Zîrâ dünyâda ve âhirette tecelliyâtı ile zâhir olan ancak Hak'tır.

4060. Zâhid için işin sonunun gamı vardır. Acaba hesab günü onun hâli ne olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4060. Zâhid için işin sonunun gamı vardır. Acaba hesap günü onun hâli ne olur?

Çünkü zâhid, kendi varlığının şeklini ve varlığını gördüğü için onda işinin sonunun gamı vardır. Acaba kıyamet gününde, hesap gününde kendisinin hâli ne olacaktır diye düşünür; ve bu düşüncenin elemi altındadır. Çünkü elem ve lezzet ve gam ve sevinç, insanın kendi varlığına ârız olan hallerdir. Hayalinden kendinin bu vehmedilmiş olan varlığı zevk olarak ve hâl olarak kalkmış olan kimsenin bunlar ile bağlantısı kalmaz.

Zîrâ zâhid kendi vücûdunun sûretini ve varlığını gördüğü için onda işinin sonunun gamı vardır. Acabâ yevm-i kıyâmette hesab gününde kendisinin hâli ne olacaktır diye düşünür; ve bu düşüncenin elemi altındadır. Çünkü elem ve lezzet ve gam ve meserret insanın kendi varlığına ârız olan hallerdir. Hayâlinden kendinin bu mevhûm olan vücûdu zevkan ve hâlen kalkmış olan kimsenin bunlar ile alakası kalmaz.

4061. Ârifler başlangıçdan idrakli olmuşlardır; gamdan ve son hallerden fâriğ-dirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4061. Ârifler başlangıçtan idrak sahibi olmuşlardır; gamdan ve son hallerden uzaktırlar.

Yani, ârifler, Hakk'ın sıfat ve ilahi isimlerinin zuhurunun başlangıcı olan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) mertebesinden idrak ve bilgi sahibi olmuşlardır ve bilmişlerdir ki, ilahi ilimde sabit olan şeyler bu şekil âleminde de zaman zaman mutlaka ortaya çıkarlar. Bu sebeple her ferdin gerek dünyadaki ve gerek ahiretteki halleri, ilahi ilimdeki tekil sabit hakikatinin yatkınlığına bağlıdır. Çünkü Hakk'ın iradesi zühde (dünya nimetlerinden el çekme) ve mücâhedât'a (nefisle mücadeleler) meyil ve aşkı olursa, bu, ezeldeki önceliğin gerçekleşmesi içindir. Yoksa onun zühde ve mücâhedât'a olan aşkı ve muhabbeti, onların sureti ve önceliğin sebebi olduğu için değildir.

Ya'ni, ârifler Hakk'ın sıfât ve esmâ-i ilâhiyye zuhûrunun başlangıcı olan a'yân-ı sâbite mertebesinden idrâk ve vuküf sahibi olmuşlardır ve bilmişlerdir ki, ilm-i ilâhîde sabit olan şeyler bu âlem-i sûrette de vakit vakit mutlakā zâhir olurlar. Binâenaleyh her ferdin gerek dünyâdaki ve gerek âhiretteki ahvâli, ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına tabi'dir. Zîrâ Hakk'ın iradesi zühde ve mücâhedâta meyil ve aşkı olursa ezeldeki tekaddümün tahakkuku içindir. Yoksa onun ata ya'ni zühde ve mücâhedâta olan aşkı ve muhabbeti onların sûreti ve sebeb-i tekaddüm olduğu için değildir.

4059. Sûretler için bu kadar iç ağrısı çekme! Sûrete mensub baş ağrısı olmaksızın ma'nayı tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4059. Suretler için bu kadar iç ağrısı çekme! Surete ait baş ağrısı olmaksızın manayı tut!

"Zahîr", iç ağrısı demektir. "Mana"dan kastedilen Hak'tır. Nasıl ki Birinci cildin 3379 numaralı beytinde: بحر معنیهای رب العالمين Ya'ni گفت المعنى هو الله شيخ دين "Âlemlerin Rabbinin manalarının deryası olan din şeyhi "Mana ancak Allah'tır" dedi" buyrulmuştur; ve orada bu beyit hakkında açıklamalar da geçmiştir. Yani, ey kişi, sen Hakk'ın varlığında ortaya çıkmış bir suret olduğun gibi, senin zühdünün (dünya nimetlerinden el çekme) ve mücahedenin (nefisle mücadele) suretleri de yine o hakiki varlıkta ortaya çıkan suretlerdir. Sen bu suretlere yapışıp bu kadar iç ağrısı ve gam çekme! Surete ait veya bir suretin baş ağrısı olmaksızın "mana"dan ibaret olan Hakk'a ve O'nun tecellilerine yapış ve O'ndan gafil olma! Çünkü dünyada ve ahirette tecellileri ile görünen ancak Hak'tır.

“Zahîr”, iç ağrısı demektir. “Ma'na”dan murâd Hak'tır. Nitekim I. cildin 3379 numaralı beytinde: بحر معنیهای رب العالمين Ya'ni گفت المعنى هو الله شيخ دين “Rabbü'l-âlemînin [ma'nâlarının] deryâsı olan şeyh-i dîn “Ma'nâ ancak Allah'tır” dedi” buyrulmuştur; ve orada bu beyt hakkında îzâhât da geçmiştir. Ya'ni, ey kimse, sen vücûd-ı Hak'ta peyda olmuş bir sûret olduğun gibi senin zühdünün ve mücâhedenin sûretleri dahi yine o vücûd-ı hakîkîde peydâ olan sûretlerdir. Sen bu sûretlere yapışıp bu kadar iç ağrısı ve gam çekme! Sûrete mensûb veya bir sûretin baş ağrısı olmaksızın “ma'nâ”dan ibaret olan Hakk'a ve onun tecelliyâtına yapış ve ondan gafil olma! Zîrâ dünyada ve âhirette tecelliyâtı ile zahir olan ancak Hak'tır.

4060. Zâhid için işin sonunun gamı vardır. Acaba hesab günü onun hâli ne olur? [4065]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4060. Zâhid için işin sonunun gamı vardır. Acaba hesap günü onun hâli ne olur?

Çünkü zâhid, kendi varlığının şeklini ve varlığını gördüğü için onda işinin sonunun gamı vardır. Acaba kıyamet gününde, hesap gününde kendisinin hâli ne olacaktır diye düşünür; ve bu düşüncenin elemi altındadır. Çünkü elem ve lezzet ve gam ve sevinç, insanın kendi varlığına ârız olan hallerdir. Hayalinden kendinin bu vehmedilmiş olan varlığı zevken ve hâlen kalkmış olan kimsenin bunlar ile alakası kalmaz.

Zîrâ zâhid kendi vücûdunun sûretini ve varlığını gördüğü için onda işinin sonunun gamı vardır. Acabâ yevm-i kıyâmette hesab gününde kendisinin hâli ne olacaktır diye düşünür; ve bu düşüncenin elemi altındadır. Çünkü elem ve lezzet ve gam ve meserret insanın kendi varlığına ârız olan hallerdir. Hayâlinden kendinin bu mevhûm olan vücûdu zevkan ve hâlen kalkmış olan kimsenin bunlar ile alakası kalmaz.

4061. Ârifler başlangıçdan idrakli olmuşlardır; gamdan ve son hallerden fâriğ-dirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4061. Ârifler başlangıçtan idrak sahibi olmuşlardır; gamdan ve son hallerden uzaktırlar.

Yani, ârifler, Hakk'ın sıfat ve ilahi isimlerinin zuhurunun başlangıcı olan sabit hakikatler (İbn Arabî terminolojisi: Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) mertebesinden idrak ve bilgi sahibi olmuşlardır ve bilmişlerdir ki, ilahi ilimde sabit olan şeyler bu şekil âleminde de zaman zaman mutlaka ortaya çıkarlar. Bu sebeple her ferdin gerek dünyadaki ve gerek ahiretteki halleri, ilahi ilimdeki tekil sabit hakikatinin yatkınlığına tabidir. Çünkü Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de bilinen şeye tabidir, bilinen şey de kulun ilahi ilimde sabit olan sureti ve tekil sabit hakikatidir. Bu sebeple olan olmuştur ve biten de bitmiştir; ve ilahi kazâ (Allah'ın küllî hükmü)nın geri çevrilmesi imkânsızdır. Bu sebeple ârif gamdan ve son halleri düşünmekten uzak olmuştur ve Hak'tan başka bir varlık görmemişlerdir. Bu konuların ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de ve Fass-ı Hûdî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de zikredilmiştir.

Ya'ni, ârifler Hakk'ın sıfât ve esmâ-i ilâhiyye zuhûrunun başlangıcı olan a'yân-ı sâbite mertebesinden idrâk ve vuküf sahibi olmuşlardır ve bilmişlerdir ki, ilm-i ilâhîde sabit olan şeyler bu âlem-i sûrette de vakit vakit mutlakā zahir olurlar. Binâenaleyh her ferdin gerek dünyadaki ve gerek âhiretteki ahvâli, ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına tabi'dir. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma [tâbi'], ve ma'lûm dahi abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan sûreti ve ayn-ı sâbitesidir. Binâenaleyh olan olmuştur ve biten de bitmiştir; ve kazâ-yı ilâhînin reddi mümkin değildir. Bu sebeble ârif gamdan ve son halleri düşünmekten fâriğ olmuştur ve vücûd-ı Hak'tan gayrı bir mevcûd görmemişlerdir. Bu bahislerin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de ve Fass-ı Hûdî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de mezkûrdur.

4062. Arif için de bu havf ve recâ var idi. Onun sâbıka-dânlığı o her ikisini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4062. Arif için de bu korku ve ümit vardı. Onun geçmişi biliciliği o her ikisini yedi.

Gerçi arif için dahi, kesin bilgi ve marifet (Allah'ı bilme) mertebesine ulaşmadan önce korku ve ümit vardı. Lakin onun öncesiz olarak geçmiş olan ilahi kazayı biliciliği, o korkuyu ve ümidi yedi ve yuttu.

Gerçi ârif için dahi, yakîn ve ma'rifet mertebesine vusûlden evvel korku ve ümîd var idi. Lâkin onun ezelde geçmiş olan kazâ-yı ilâhîyi biliciliği, o korkuyu ve ümîdi yedi ve yuttu.

4063. Gördü ki, o evvelce mercimek ziraat etmiş idi; o bilir ki, yığında ne olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4063. Gördü ki, o evvelce mercimek ekmiş idi; o bilir ki, yığında ne olacaktır.

"Mâş", mercimek; "çâş", ekin yığını demektir. Çünkü ârif gördü ki, evvelce mercimek ekmiş idi. Bu sebeple o, ekin yığınının ne olacağını bilir. Nasıl ki bu anlamda bu cildin 3116 numarasına denk gelen: باز گونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی ["Tersine olarak bu sözden tembel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin."] beytinde uzunca önemli açıklamalar vardır. Bu sebeple bu ifadelerden cebir (kulun iradesinin olmadığı) anlamı anlaşılmamalıdır. Yani, ârif ezelde isti'dâd (yatkınlık) diliyle Hak'tan ne talep etmiş ise Hak da onun ortaya çıkmasını murat etmiştir; ve bütün durumlarda kulun talep ettiği şeyden başka bir şey ortaya çıkmayacaktır.

“Mâş", mercimek; “çâş”, ekin yığını demektir. Zîrâ ârif gördü ki, evvelce mercimek ekmiş idi. Binâenaleyh o ekin yığınının ne olacağını bilir. Nitekim bu ma'nâda bu cildin 3116 numarasına müsâdif olan: باز گونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی ["Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin."] beytinde uzunca îzâhât-ı mühimme vardır. Binâenaleyh bu ifadelerden cebir ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Ya'ni, ârif ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak dahi onun zuhûrunu murâd etmiştir; ve bilcümle mevâtında abdin taleb ettiği şeyden başka bir şey zuhûr etmeyecektir.

4064. Arifdir ve korkudan kurtuldu. Hakk'ın kılıcı hây ve huyu iki parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4064. Âriftir ve korkudan kurtuldu. Hakk'ın kılıcı hây ve huyu iki parça etti.

Bu sebeple ârif, ilâhî kazâyı bilicidir ve bu sebeple korkudan kurtulmuştur; ve onun korku ve ümit saikiyle meydana gelen, bu suret âlemindeki gürültüsünü ve çırpınmasını Hakk'ın ilâhî kazâsı kılıcı iki parça etmiştir.

Binâenaleyh ârif kazâ-yı ilâhîyi bilicidir ve bu sebeble korkudan kurtulmuştur; ve onun korku ve ümîd sâikasıyla vâki', bu âlem-i sûretteki hây u hûyunu ve çırpınmasını Hakk'ın kazâ-yı ilâhîsi kılıcı iki parça etmiştir.

4065. Onun için Hudâ'dan korku ve ümîd var idi. Korku fânî oldu, o ümîd ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4065. Onun için Allah'tan korku ve ümit vardı. Korku fani oldu, o ümit açıkça belirdi.

ilmine ve ilmi de bilinen şeye bağlıdır; bilinen şey de kulun ilâhî ilimde sabit olan şekli ve tekil sabit hakikatidir. Buna göre olan olmuştur ve biten de bitmiştir; ilâhî kazânın reddi imkânsızdır. Bu sebeple ârif (Allah'ı bilen kişi) gamdan ve son halleri düşünmekten uzaklaşmıştır ve Hak'ın varlığından başka bir varlık görmemişlerdir. Bu konuların ayrıntısı Fusûsu'l-Hikem'de Ya'kūb Fassı'nda, Hûd Fassı'nda ve İsmâîl Fassı'nda anılmıştır.

ilmine ve ilmi de ma'lûma [tâbi'], ve ma'lûm dahi abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan sûreti ve ayn-ı sâbitesidir. Binâenaleyh olan olmuştur ve biten de bitmiştir; ve kazâ-yı ilâhînin reddi mümkin değildir. Bu sebeble ârif gamdan ve son halleri düşünmekten fâriğ olmuştur ve vücûd-ı Hak'tan gayrı bir mevcûd görmemişlerdir. Bu bahislerin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de ve Fass-1 Hûdî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de mezkûrdur.

4062. Arif için de bu havf ve recâ var idi. Onun sabıka-dânlığı o her ikisini yedi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4062. Arif için de bu korku ve ümit vardı. Onun geçmişi biliciliği o her ikisini yedi.

Gerçi arif için dahi, yakin (kesin bilgi) ve marifet (Allah'ı bilme) mertebesine ulaşmadan önce korku ve ümit vardı. Lakin onun ezelde geçmiş olan ilahi kazayı biliciliği, o korkuyu ve ümidi yedi ve yuttu.

Gerçi ârif için dahi, yakîn ve ma'rifet mertebesine vusûlden evvel korku ve ümîd var idi. Lâkin onun ezelde geçmiş olan kazâ-yı ilâhîyi biliciliği, o korkuyu ve ümîdi yedi ve yuttu.

4063. Gördü ki, o evvelce mercimek ziraat etmiş idi; o bilir ki, yığında ne olacaktır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4063. Gördü ki, o evvelce mercimek ekmiş idi; o bilir ki, yığında ne olacaktır.

"Mâş", mercimek; "çâş", ekin yığını demektir. Çünkü ârif gördü ki, evvelce mercimek ekmiş idi. Bu sebeple o, ekin yığınının ne olacağını bilir. Nasıl ki bu anlamda bu cildin 3116 numarasına denk gelen: باز گونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی ["Tersine olarak bu sözden tembel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin."] beytinde uzunca önemli açıklamalar vardır. Bu sebeple bu ifadelerden cebir (kulun iradesinin olmadığı) anlamı anlaşılmamalıdır. Yani, ârif ezelde isti'dâd (yatkınlık) diliyle Hak'tan ne talep etmiş ise Hak da onun ortaya çıkmasını murat etmiştir; ve bütün durumlarda kulun talep ettiği şeyden başka bir şey ortaya çıkmayacaktır.

“Mâş", mercimek; “çâş”, ekin yığını demektir. Zîrâ ârif gördü ki, evvelce mercimek ekmiş idi. Binâenaleyh o ekin yığınının ne olacağını bilir. Nitekim bu ma'nâda bu cildin 3116 numarasına müsâdif olan: باز گونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی ["Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin."] beytinde uzunca îzâhât-ı mühimme vardır. Binâenaleyh bu ifadelerden cebir ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Ya'ni, ârif ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak dahi onun zuhûrunu murâd etmiştir; ve bilcümle mevâtında abdin taleb ettiği şeyden başka bir şey zuhûr etmeyecektir.

4064. Arifdir ve korkudan kurtuldu. Hakk'ın kılıcı hây ve huyu iki parça etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4064. Âriftir ve korkudan kurtuldu. Hakk'ın kılıcı hây ve huyu iki parça etti.

Bu sebeple ârif, ilâhî kazâyı bilicidir ve bu sebeple korkudan kurtulmuştur; ve onun korku ve ümit saikiyle meydana gelen, bu suret âlemindeki gürültüsünü ve çırpınmasını Hakk'ın ilâhî kazâsı kılıcı iki parça etmiştir.

Binâenaleyh ârif kazâ-yı ilâhîyi bilicidir ve bu sebeble korkudan kurtulmuştur; ve onun korku ve ümîd sâikasıyla vâki', bu âlem-i sûretteki hây u hûyunu ve çırpınmasını Hakk'ın kazâ-yı ilâhîsi kılıcı iki parça etmiştir.

4065. Onun için Huda'dan korku ve ümîd var idi. Korku fânî oldu, o ümîd ayân oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4065. Onun için Allah'tan korku ve ümit vardı. Korku yok oldu, o ümit açıkça belirdi.

Yani, ârif kişinin Hakk'a kavuşmadan önce korkusu ve ümidi vardı. Gözünde Hak'tan başka varlık kalmadığından, Hakk'ın varlığı kılıcı onun vehmedilmiş korkusunu ikiye bölmüş ve korkusu giderek gözünde ancak rahmet ümidi kalmıştır; ve ilahi yakınlık ve huzur ile sevinçli olmuştur. Nasıl ki Allah'ı bilen İbrahim Hakkı hazretleri Marifetnâme'sinde şöyle buyurur: "Mevlâsını bilen kişinin belası kalmaz. Çünkü ona bela bal gibi gelir. Acı çekmez. Ârifin Hak ile arası mamurdur. Bu sebeple halk ile de arası mamurdur. Çünkü onun görüşünde hepsi mecbur gibi mazurdur. Ârif cismini ve canını Mevlâsına bağışlamıştır; ve mülkü sahibine verip kendi aradan çekilmiştir ve bu vesileyle Hakk'a yakınlık devletine ulaşmıştır. Ârif kalbini Mevlâsına ve ruhunu "Evet!" deyişine vermiştir ve cismini rızasına uygun olarak mahlukatına vakfedip rahata ermiştir. Ârifin Hak ile muamelesi halka uygunlukla değildir. Aksine halk ile muamelesi Hakk'a uygunlukla meydana gelir."

Ya'ni, ârifin Hakk'a vusûlden evvel korkusu ve ümîdi var idi. Nazarında Hak'tan başka vücûd kalmadığından vücûd-ı Hak kılıcı onun mevhûm olan korkusunu iki parça etmiş ve korkusu giderek nazarında ancak rahmet ümîdi kalmıştır; ve üns ve huzûr-ı ilâhî ile mesrûr olmuştur. Nitekim ârif-i billâh İbrâhim Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'sinde şöyle buyururlar: "Mevlâsını ârif olanın belâsı kalmaz. Zîrâ ona belâ bal olur. Müteellim olmaz. Arifin Hak ile arası ma'mûrdur. Onun için halk ile de arası ma'mûrdur. Zîrâ onun şühûdunda cümlesi mecbûr gibi ma'zûrdur. Arif cismini ve canını Mevlâsına hibe etmiştir; ve mülkü mâlikine verip kendi aradan gitmiştir ve bu takrîb ile kurb-ı Hak devletine yetmiştir. Arif kalbini Mevlâsına ve rûhunu "Belâ!"sına vermiştir ve cismini vefk-ı rızâsında mahlûkuna vakfedip râhata ermiştir. Arifin Hak ile muâmelesi halka muvâfakatla değildir. Belki halk ile muâmelesi Hakk'a muvâfakat ile hâsıldır."

4066. Vaktaki o hâs cevheri o zaman kırdı, o beylerden yüz sadâ ve efgān kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4066. O hâs cevheri o zaman kırdığında, o beylerden yüz feryat ve figan yükseldi.

Ayaz, padişahın emri üzerine o özel cevheri o zaman kırdığında, divanda bulunan beylerin hepsinden bir feryat koptu.

Vaktāki Ayaz pâdişâhın emri üzerine o hâs olan cevheri o zaman kırdı, dîvânda olan beylerin hepsinden bir feryâd koptu.

4067. Dediler ki: "Bu ne korkusuzluktur? Her kim bu pür-nûr olan gevheri kırdıysa vallah kafirdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4067. Dediler ki: "Bu ne korkusuzluktur? Her kim bu nur dolu cevheri kırdıysa vallahi kâfirdir!"

4068. O cemaat cümleten cehilden ve körlükten şâhın emri incisini kırmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4068. O topluluk, hep birlikte, bilgisizlikten ve körlükten dolayı şahın emri incisini kırmıştır.

Ve o devlet erkânının hepsi, her ne kadar o kıymetli cevheri kırmamış olsalar da, bilgisizlik ve akıl körlüğü yüzünden şahın kıymetli bir inci değerinde olan emrini kırmışlardır.

Ve o erkân-ı devletin kâffesi her ne kadar o kıymetli cevheri kırmamışlar ise de cehâlet ve akıl körlüğü cihetinden şâhın kıymetli bir inci mesâbesinde olan emrini kırmışlardır.

4069. Mühür ve dostluk neticesi olan kıymetli cevher, niçin öyle hâtır üzerine örtülmüş oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4069. Mühür ve dostluk neticesi olan kıymetli cevher, niçin öyle hatır üzerine örtülmüş oldu?

"Vüdd", dostluk demektir. Yani, şahın muhabbet ve dostluk neticesi olan kıymetli emrinin cevheri, niçin devlet erkânının hatırına örtülü kaldı da, yani, ârifin Hakk'a kavuşmadan önce korkusu ve ümidi vardı. Nazarında Hak'tan başka varlık kalmadığından, Hakk'ın varlığı kılıcı onun vehmedilmiş olan korkusunu ikiye bölmüş ve korkusu giderek nazarında ancak rahmet ümidi kalmıştır; ve ilahi ünsiyet ve huzur ile sevinçli olmuştur. Nasıl ki Allah'ı bilen İbrahim Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'sinde şöyle buyururlar: "Mevlâsını bilen kişinin belası kalmaz. Zira ona bela bal olur. Acı çekmez. Ârifin Hak ile arası mamurdur. Onun için halk ile de arası mamurdur. Zira onun görüşünde hepsi mecbur gibi mazurdur. Ârif cismini ve canını Mevlâsına bağışlamıştır; ve mülkü sahibine verip kendi aradan çekilmiştir ve bu vesile ile Hakk'a yakınlık devletine ulaşmıştır. Ârif kalbini Mevlâsına ve ruhunu "Evet!" deyişine vermiştir ve cismini rızasına uygun olarak mahlukatına vakfedip rahata ermiştir. Ârifin Hak ile muamelesi halka uygunlukla değildir. Aksine halk ile muamelesi Hakk'a uygunluk ile gerçekleşir."

"Vüdd", dostluk demektir. Ya'ni, şâhın muhabbet ve dostluk neticesi olan kıymetli emrinin cevheri, niçin erkân-ı devletin hatırına örtülmüş kaldı da, Ya'ni, ârifin Hakk'a vusûlden evvel korkusu ve ümîdi var idi. Nazarında Hak'tan başka vücûd kalmadığından vücûd-ı Hak kılıcı onun mevhûm olan korkusunu iki parça etmiş ve korkusu giderek nazarında ancak rahmet ümîdi kalmıştır; ve üns ve huzûr-ı ilâhî ile mesrûr olmuştur. Nitekim ârif-i billâh İbrâhim Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'sinde şöyle buyururlar: "Mevlâsını ârif olanın belâsı kalmaz. Zîrâ ona belâ bal olur. Müteellim olmaz. Arifin Hak ile arası ma'mûrdur. Onun için halk ile de arası ma'mûrdur. Zîrâ onun şühûdunda cümlesi mecbûr gibi ma'zûrdur. Arif cismini ve canını Mevlâsına hibe etmiştir; ve mülkü mâlikine verip kendi aradan gitmiştir ve bu takrîb ile kurb-ı Hak devletine yetmiştir. Arif kalbini Mevlâsına ve rûhunu "Belâ!"sına vermiştir ve cismini vefk-ı rızâsında mahlûkuna vakfedip râhata ermiştir. Arifin Hak ile muâmelesi halka muvâfakatla değildir. Belki halk ile muâmelesi Hakk'a muvâfakat ile hâsıldır."

4066. Vaktaki o hâs cevheri o zaman kırdı, o beylerden yüz sadâ ve efgān kalktı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4066. O hâs cevheri o zaman kırdığında, o beylerden yüz feryat ve figan yükseldi.

Ayaz, padişahın emri üzerine o özel cevheri o zaman kırdığında, divanda bulunan beylerin hepsinden bir feryat koptu.

Vaktāki Ayaz pâdişâhın emri üzerine o hâs olan cevheri o zaman kırdı, dîvânda olan beylerin hepsinden bir feryâd koptu.

4067. Dediler ki: "Bu ne korkusuzluktur? Her kim bu pür-nûr olan gevheri kırdıysa vallah kafirdir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4067. Dediler ki: "Bu ne korkusuzluktur? Her kim bu nur dolu cevheri kırdıysa vallahi kâfirdir!"

4068. O cemaat cümleten cehilden ve körlükten şâhın emri incisini kırmıştır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4068. O topluluk, hep birlikte, bilgisizlikten ve körlükten dolayı şahın emri incisini kırmıştır.

Ve o devlet erkânının hepsi, her ne kadar o kıymetli cevheri kırmamış olsalar da, bilgisizlik ve akıl körlüğü yüzünden şahın kıymetli bir inci değerinde olan emrini kırmışlardır.

Ve o erkân-ı devletin kâffesi her ne kadar o kıymetli cevheri kırmamışlar ise de cehâlet ve akıl körlüğü cihetinden şâhın kıymetli bir inci mesâbesinde olan emrini kırmışlardır.

4069. Mühür ve dostluk neticesi olan kıymetli cevher, niçin öyle hâtır üzerine örtülmüş oldu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4069. Mühür ve dostluk sonucu olan kıymetli cevher, niçin öyle hatır üzerine örtülmüş oldu?

"Vüdd", dostluk demektir. Yani, şahın muhabbet ve dostluk sonucu olan kıymetli emrinin cevheri, niçin devlet erkânının hatırına örtülü kaldı da, onların gözünde taş parçası olan cevherin kıymeti göründü. Demek ki, onların muhabbeti ve dostluğu şaha değil mala idi. Bu sebeple malın kıymetini düşündüler; eğer şaha muhabbetleri ve dostlukları olsaydı, onun kıymetli cevher değerindeki emrini kıramamaları gerekecekti.

"Vüdd", dostluk demektir. Ya'ni, şâhın muhabbet ve dostluk neticesi olan kıymetli emrinin cevheri, niçin erkân-ı devletin hatırına örtülmüş kaldı da, onların nazarına taş parçası olan cevherin kıymeti göründü. Demek ki, onların muhabbeti ve dostluğu şâha değil mala idi. Binâenaleyh malın kıymetini düşündüler; eğer şâha muhabbetleri ve dostlukları olaydı, onun kıymetli cevher mesâbesinde olan emrini kıramamaları lâzım gelecek idi.

## Ümerânın Ayaz'a "Böyle bir cevheri niçin kırdın?" diye teşnî' etmesi ve Ayaz'ın onlara cevab vermesi

4070. Ayaz dedi: “Ey namlı olan büyükler, şahın emri mi yahud cevher mi kıymette daha iyidir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4070. Ayaz dedi: “Ey namlı olan büyükler, şahın emri mi yoksa cevher mi kıymette daha iyidir?"

Mecliste bulunan ileri gelenlerin kınaması ve itirazı üzerine Ayaz onlara cevap olarak dedi: "Ey ulu sanlı olan büyük beyler, kıymetçe şahın emri mi, yoksa kırdığım cevher mi daha iyidir?"

Mecliste bulunan erkânın teşnî' ve i'tirâzı üzerine Ayaz onlara cevâben dedi: "Ey ulu sanlı olan büyük beyler, kıymetçe şâhın emri mi, yoksa kırdığım cevher mi daha iyidir?"

4071. "Sizin indinizde sultanın emri mi yahud bu iyi cevher mi iyidir? Allah için söyleyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4071. "Sizin yanınızda sultanın emri mi yoksa bu iyi cevher mi daha iyidir? Allah için söyleyin!"

4072. "Ey kimseler, sizin nazarlarınız cevheredir, şaha değil! Sizin kıbleniz güldür, yolun caddesi değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4072. "Ey kimseler, sizin bakışlarınız cevheredir, şaha değil! Sizin kıbleniz güldür, yolun caddesi değildir!"

"Gul", sözlükte ıssız çöllerde çeşitli şekillerde ortaya çıkıp yolcuların yollarını şaşırtarak tehlikeli yerlere sevk edip onların helakine sebep olan cin ve şeytanın bir türüdür. "Cadde", büyük ana yoldur. Yani, "Ey beyler, sizin bakışınız size lütuflarını bolca veren şaha değil, cevheredir! Bu sebeple sizin kıbleniz ve yönelme yeriniz doğru ana yol değil, yolunuzu şaşırtıp sizi manevî helake sevk eden gülyabânîyedir." Onların bakışına taş parçası olan cevherin kıymeti göründü. Demek ki, onların sevgisi ve dostluğu şaha değil, mala idi. Bu sebeple malın kıymetini düşündüler; eğer şaha sevgileri ve dostlukları olsaydı, onun kıymetli cevher değerinde olan emrini kıramamaları gerekecekti.

"Gul", lügatte ıssız sahrâlarda muhtelif şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtıp tehlikeli mahallere sevk ederek onların helâkine sebeb olan cin ve şeytanın bir nev'idir. "Câdde", büyük ana yolu. Ya'ni, "Ey beyler, sizin nazarınız size lütuflarını ibzâl eden şâha değil, cevheredir! Binâenaleyh sizin kıbleniz ve mahall-i teveccühünüz doğru ana yolu değil, yolunuzu şaşırtıp sizi helâk-i ma'nevîye sevk eden gülyabânîyedir. onların nazarına taş parçası olan cevherin kıymeti göründü. Demek ki, onların muhabbeti ve dostluğu şâha değil mala idi. Binâenaleyh malın kıymetini düşündüler; eğer şâha muhabbetleri ve dostlukları olaydı, onun kıymetli cevher mesâbesinde olan emrini kıramamaları lâzım gelecek idi.

## Ümerânın Ayaz'a "Böyle bir cevheri niçin kırdın?" diye teşnî' etmesi ve Ayaz'ın onlara cevab vermesi

4070. Ayaz dedi: “Ey namlı olan büyükler, şahın emri mi yahud cevher mi kıymette daha iyidir?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4070. Ayaz dedi: “Ey namlı olan büyükler, şahın emri mi yoksa cevher mi kıymette daha iyidir?"

Mecliste bulunan ileri gelenlerin kınaması ve itirazı üzerine Ayaz onlara cevap olarak dedi: "Ey ulu sanlı olan büyük beyler, kıymetçe şahın emri mi, yoksa kırdığım cevher mi daha iyidir?"

Mecliste bulunan erkânın teşnî' ve i'tirâzı üzerine Ayaz onlara cevâben dedi: "Ey ulu sanlı olan büyük beyler, kıymetçe şâhın emri mi, yoksa kırdığım cevher mi daha iyidir?"

4071. "Sizin indinizde sultanın emri mi yahud bu iyi cevher mi iyidir? Allah için söyleyin!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4071. "Sizin yanınızda sultanın emri mi yoksa bu iyi cevher mi daha iyidir? Allah için söyleyin!"

4072. "Ey kimseler, sizin nazarlarınız cevheredir, şaha değil! Sizin kıbleniz güldür, yolun caddesi değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4072. "Ey kimseler, sizin bakışlarınız cevheredir, şaha değil! Sizin kıbleniz güldür, yolun caddesi değildir!"

"Gul", sözlükte ıssız çöllerde çeşitli şekillerde ortaya çıkıp yolcuların yollarını şaşırtarak tehlikeli yerlere sevk edip onların helakine sebep olan cin ve şeytanın bir türüdür. "Cadde", büyük ana yoldur. Yani, "Ey beyler, sizin bakışınız size lütuflarını bolca veren şaha değil, cevheredir! Bu sebeple sizin kıbleniz ve yönelme yeriniz doğru ana yol değil, yolunuzu şaşırtıp sizi manevî helake sevk eden gülyabânîyedir.

"Gul", lügatte ıssız sahrâlarda muhtelif şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtıp tehlikeli mahallere sevk ederek onların helâkine sebeb olan cin ve şeytanın bir nev'idir. "Câdde", büyük ana yolu. Ya'ni, "Ey beyler, sizin nazarınız size lütuflarını ibzâl eden şâha değil, cevheredir! Binâenaleyh sizin kıbleniz ve mahall-i teveccühünüz doğru ana yolu değil, yolunuzu şaşırtıp sizi helâk-i ma'nevîye sevk eden gülyabânîyedir.

4073. Ben nazarı şâh'dan döndürmem, ben müşrik gibi taş üzerine yüz getirmem!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4073. Ben padişahtan bakışımı çevirmem, ben müşrik gibi taş üzerine yüzümü dönmem!

4074. Cevhersiz bir candır ki, renkli taşı ihtiyâr eder, benim şâhımı arkaya koyar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4074. Cevhersiz bir candır ki, renkli taşı seçer, benim şahımı arkaya koyar.

Yukarıda da açıklandığı üzere "şah"tan kasıt, Hak'tır ve "Ayaz"dan kasıt, insân-ı kâmil'dir ve "devlet erkânı"ndan kasıt, kalpleri kadın, evlat, altın, gümüş, mal ve mülk sevgileriyle dolu olan noksan insanlardır. İnsân-ı kâmilin bakışı, bütün işlerinde ve muamelelerinde Hakk'a yöneliktir; onun dışındaki insanların bakışı ise halka ve halk arasında ün ve şan kazanmayadır.

Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "şâh"dan murâd, Hak ve "Ayâz"dan murâd, insân-ı kâmil ve "erkân-ı devlet"ten murâd, kalbleri kadın ve evlâd ve altın ve gümüş ve mal ve mülk muhabbetleriyle dolu olan nâkıs insanlardır. İnsân-ı kâmilin nazarı bilcümle umûr ve muâmelâtında Hakk'a, onun gayrı olan insanların nazarı ise halka ve halk arasında nâm ve şân iktisâbınadır.

4075. Gül renkli olan oyuncak tarafına arka çevir! Aklı renk getiricide hayrân et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4075. Gül renkli olan oyuncak tarafına arka çevir! Aklı renk getiricide hayran et!

Gül renkli oyuncak hükmünde olan bu dünya suretleri tarafına sırtını dön, aklını ve idrakini bunlar ile meşgul etme! Bunlar ilahi tecellilerdir; ve bu renkler farklı isimlerin eserleridir. Bu sebeple aklını bunların müsemması (işaret ettiği varlık) ve bu renkleri getirici olan Hak'ta hayran et! Nasıl ki âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) "رب زدنى فيك تحيرا" yani "Ya Rabbi, benim senin hakkındaki hayranlığımı artır!" buyurmuşlardır.

Gül renkli oyuncak mesâbesinde olan bu dünyâ sûretleri tarafına arkanı dön, aklını ve idrâkini bunlar ile meşgül etme! Bunlar mezâhir-i ilâhiyyedir; ve bu renkler esmâ-i muhtelife âsârıdır. Binâenaleyh aklını bunların müsemmâsı ve bu renkleri getirici olan Hak'ta hayrân et! Nitekim Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Ya Rab, benim senin hakkındaki tahayyürümü ziyâde et!" buyurmuşlardır.

4076. Irmağın içine gel, testiyi taşa vur! Kokuya ve renge ateş vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4076. Irmağın içine gel, testiyi taşa vur! Kokuya ve renge ateş vur!

"Irmak"tan kasıt, ruhanî âlemdir. "Testi"den kasıt, bedendir. Yani, ruhanî ırmak içine gel ve beden testisini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) taşına vur! O beden kırılsın ve ona ait olan cüz'î ruh suyu o ruhanî ırmağa gark olsun! Ve bu kesret (çokluk) âleminin kokusuna ve rengine ilâhî aşk ateşini vur!

"Irmak"tan murâd, rûhâniyet âlemidir. "Testi"den murâd, cisimdir. Ya'ni, rûhâniyet ırmağı içine gel ve cisim testisini riyâzet ve mücâhede taşına vur! O vücûd kırılsın ve ona taalluku olan rûh-i cüz'î suyu o rûhâniyet ırmağına gark olsun! Ve bu keserât âleminin kokusuna ve rengine aşk-ı ilâhî ateşini vur!

4077. Eğer dîn yolunda yol vuruculardan değil isen, kadınlar gibi renge ve kokuya tapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4077. Eğer din yolunda yol kesicilerden değilsen, kadınlar gibi renge ve kokuya tapma!

4073. "Ben nazarı şâhdan döndürmem, ben müşrik gibi taş üzerine yüz getir- mem!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4073. "Ben nazarı şahtan döndürmem, ben müşrik gibi taş üzerine yüz sürmem!"

4074. "Cevhersiz bir candır ki, renkli taşı ihtiyar eder, benim şâhımı arkaya koyar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4074. "Cevhersiz bir candır ki, renkli taşı seçer, benim şâhımı arkaya koyar."

Yukarıda da açıklandığı üzere "şâh"tan kasıt, Hak'tır ve "Ayaz"dan kasıt, insân-ı kâmil'dir (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) ve "erkân-ı devlet"ten kasıt, kalpleri kadın, evlat, altın, gümüş, mal ve mülk sevgileriyle dolu olan nâkıs (eksik, olgunlaşmamış) insanlardır. İnsân-ı kâmilin bakışı, bütün işlerinde ve muamelelerinde Hakk'a yöneliktir; onun dışındaki insanların bakışı ise halka ve halk arasında ün ve şan kazanmayadır.

Yukarılarda dahi îzah olunduğu üzere "şâh"dan murâd, Hak ve "Ayaz"dan murâd, insân-ı kâmil ve "erkân-ı devlet"ten murâd, kalbleri kadın ve evlâd ve altın ve gümüş ve mal ve mülk muhabbetleriyle dolu olan nâkıs insanlardır. İnsân-ı kâmilin nazarı bilcümle umûr ve muâmelâtında Hakk'a, onun gayrı olan insanların nazarı ise halka ve halk arasında nâm ve şân iktisabınadır.

4075. Gül renkli olan oyuncak tarafına arka çevir! Aklı renk getiricide hay- rân et!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4075. Gül renkli olan oyuncak tarafına arka çevir! Aklı renk getiricide hayran et!

Gül renkli oyuncak hükmünde olan bu dünya suretleri tarafına sırtını dön, aklını ve idrakini bunlarla meşgul etme! Bunlar ilahi tecellilerdir; ve bu renkler farklı isimlerin eserleridir. Bu sebeple aklını bunların müsemması (işaret ettiği varlık) ve bu renkleri getirici olan Hak'ta hayran et! Nasıl ki âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) "Ya Rab, benim senin hakkındaki hayranlığımı artır!" buyurmuşlardır.

Gül renkli oyuncak mesâbesinde olan bu dünyâ sûretleri tarafına arkanı dön, aklını ve idrâkini bunlar ile meşgül etme! Bunlar mezâhir-i ilâhiyyedir; ve bu renkler esmâ-i muhtelife âsârıdır. Binâenaleyh aklını bunların müsem- mâsı ve bu renkleri getirici olan Hak'ta hayrân et! Nitekim Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni "Ya Rab, benim senin hakkındaki tahayyü- rümü ziyâde et!" buyurmuşlardır.

4076. Irmağın içine gel, testiyi taşa vur! Kokuya ve renge ateş vur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4076. Irmağın içine gel, testiyi taşa vur! Kokuya ve renge ateş vur!

"Irmak"tan kasıt, ruhanî âlemdir. "Testi"den kasıt, bedendir. Yani, ruhanî ırmak içine gel ve beden testisini riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) taşına vur! O beden kırılsın ve ona ait olan cüz'î ruh suyu o ruhanî ırmağa gark olsun! Ve bu kesret (çokluk) âleminin kokusuna ve rengine ilâhî aşk ateşini vur!

"Irmak"tan murâd, rûhâniyet âlemidir. "Testi"den murâd, cisimdir. Ya'ni, rûhâniyet ırmağı içine gel ve cisim testisini riyâzet ve mücâhede taşına vur! O vücûd kırılsın ve ona taalluku olan rûh-i cüz'î suyu o rûhâniyet ırmağına gark olsun! Ve bu keserât âleminin kokusuna ve rengine aşk-ı ilâhî ateşini vur!

4077. Eğer dîn yolunda yol vuruculardan değil isen, kadınlar gibi renge ve ko- kuya tapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4077. Eğer din yolunda yol kesicilerden değilsen, kadınlar gibi renge ve kokuya tapma!

Bu şerefli beyitte, dünya süsüne muhabbet eden âlimlere ve gelenekçi şeyhlere işaret vardır. Yani, ey zahirî âlim ve ey mürşitlik iddiasında bulunan kimse! Eğer din yolunda müminlerin yolunu kesenlerden değilsen, mesleğinde doğru yürü ve Hakk'ın emirlerini göz önünde tut! Kadınlar gibi bu suret âleminin renklerine ve kokularına tutkun olup tapma!

Beyt-i şerîfde âlâyiş-i dünyâya muhabbet eden ulemâya ve meşâyih-i rüsûma işâret vardır. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî ve ey mürşidlik da'vâsında bulunan kimse! Eğer dîn yolunda mü'minlerin yolunu vurucu değil isen, mesleğinde doğru yürü ve Hakk'ın emirlerini nazarında tut! Kadınlar gibi bu âlem-i sûretin renklerine ve kokularına meftûn olup tapma!

4078. O serverler başlarını eğdiler. O nisyândan can ile özür dileyici olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4078. O serverler başlarını eğdiler. O unutkanlıktan can ile özür dileyici olmuşlardır.

Ayaz'ın cevabı üzerine o devlet erkânı başlarını önlerine eğdiler ve bu inceliği unuttuklarından dolayı candan özür dileyici oldular. Nasıl ki kıyamet gününde hakikatler ortaya çıktığı zaman, dünyanın renkli suretlerine muhabbet edip Hakk'ın emrini bir tarafa bırakanlar böyle rezil ve rüsvay olurlar.

Ayaz'ın cevâbı üzerine o erkân-ı devlet başlarını önlerine eğdiler ve bu inceliği unuttuklarından dolayı candan özür dileyici oldular. Nitekim kıyâmet gününde hakâyık zâhir olduğu vakit, dünyânın renkli sûretlerine muhabbet edip Hakk'ın emrini bir tarafa bırakanlar böyle rezil ve rüsvây olurlar.

4079. O zaman her birinin gönlünden iki yüz âh duman gibi göğe kadar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4079. O zaman her birinin gönlünden iki yüz âh duman gibi göğe kadar gitti.

4080. Şâh eski cellâda işâret etti, dedi ki: "Sadrimdan bu alçakları temizle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4080. Şah eski cellâda işaret etti, dedi ki: "Göğsümden bu alçakları temizle!"

4081. "Bu alçaklar sadrıma ne lâyıktırlar? Zîrâ taş için bizim emrimizi kırarlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4081. "Bu alçaklar benim göğsüme ne kadar da yakışmazlar? Çünkü onlar, bir taş için bizim emrimizi çiğnerler!"

4082. "Bizim emrimiz böyle ehl-i fesâdın önünde renkli taş için hakîr ve kesâd oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4082. "Bizim emrimiz böyle fesat ehlinin önünde renkli taş için değersiz ve sürümü olmayan bir mal oldu."

Bu beyitlerde, dünyevî lezzetlere ve hazlara yönelip Hakk'ın emir ve yasaklarını arkalarına atan milletler hakkındaki ilâhî hükme işaret edilir. "Eski cellât"tan kasıt, doğal ölüm ve bedensel helaktir. Nitekim Benî-İsrâîl sûresinde şöyle buyrulur: `وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا` (İsrâ, 17/16) yani "Bir şehrin halkını helak etmek istediğimiz zaman, onların başta gelenlerine itaat etmelerini emrederiz. Onlar o emrin dışına çıkarlar. Ezelî hüküm gereğince onlar aleyhine ceza vacip olur. Bu sebeple biz onları kökünden koparıp harap ederiz!" Ve aynı şekilde Enbiyâ sûresinde de şöyle buyrulur: `كَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ`. Şerefli beyitte dünya süslerine muhabbet eden âlimlere ve resmî şeyhlere işaret vardır. Yani, ey zahirî âlim ve ey mürşitlik iddiasında bulunan kimse! Eğer din yolunda müminlerin yolunu kesen biri değilsen, mesleğinde doğru yürü ve Hakk'ın emirlerini göz önünde tut! Kadınlar gibi bu suret âleminin renklerine ve kokularına tutulup tapma!

Bu beyitlerde lezzât ve huzûzât-ı dünyeviyyeyye teveccüh edip Hakk'ın emir ve nehyini arkalarına atan milletler hakkındaki hükm-i ilâhîye işâret buyrulur. "Eski cellâd"dan murâd, mevt-i tabîî ve helâk-i cismânîdir. Nitekim Benî-İsrâîl sûre-i şerîfesinde şöyle buyrulur: `وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا` (İsrâ, 17/16) ya'ni "Bir şehrin halkını helâk etmek istediğimiz vakit, onların re's-i kârda bulunanlarına itâat emrederiz. Onlar o emrin haricine çıkarlar. Hükm-i ezelî mûcibince onlar aleyhine cezâ vâcib olur. Binâenaleyh biz onları kökünden koparıp harâb ederiz!" Ve kezâ sûre-i Enbiyâ'da dahi şöyle buyrulur: `كَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ`. Beyt-i şerîfde âlâyiş-i dünyâya muhabbet eden ulemâya ve meşâyih-i rüsûma işâret vardır. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî ve ey mürşidlik da'vâsında bulunan kimse! Eğer dîn yolunda mü'minlerin yolunu vurucu değil isen, mesleğinde doğru yürü ve Hakk'ın emirlerini nazarında tut! Kadınlar gibi bu âlem-i sûretin renklerine ve kokularına meftûn olup tapma!

4078. O serverler başlarını eğdiler. O nisyandan can ile özür dileyici olmuşlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4078. O serverler başlarını eğdiler. O unutmaktan can ile özür dileyici olmuşlardır.

Ayaz'ın cevabı üzerine o devlet erkânı başlarını önlerine eğdiler ve bu inceliği unuttuklarından dolayı candan özür dileyici oldular. Nasıl ki kıyamet gününde hakikatler ortaya çıktığı zaman, dünyanın renkli suretlerine muhabbet edip Hakk'ın emrini bir tarafa bırakanlar böyle rezil ve rüsvay olurlar.

Ayaz'ın cevabı üzerine o erkân-ı devlet başlarını önlerine eğdiler ve bu inceliği unuttuklarından dolayı candan özür dileyici oldular. Nitekim kıyâmet gününde hakāyık zahir olduğu vakit, dünyânın renkli sûretlerine muhabbet edip Hakk'ın emrini bir tarafa bırakanlar böyle rezil ve rüsvây olurlar.

4079. O zaman her birinin gönlünden iki yüz âh duman gibi göğe kadar gitti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4079. O zaman her birinin gönlünden iki yüz âh duman gibi göğe kadar gitti.

4080. Şâh eski cellâda işaret etti, dedi ki: "Sadrımdan bu alçakları temizle!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4080. Şah eski cellada işaret etti, dedi ki: "Gönlümden bu alçakları temizle!"

4081. "Bu alçaklar sadrıma ne lâyıktırlar? Zîrâ taş için bizim emrimizi kırarlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4081. "Bu alçaklar benim göğsüme ne kadar da yakışmazlar? Çünkü onlar, bir taş için bizim emrimizi çiğnerler!"

4082. "Bizim emrimiz böyle ehl-i fesâdın önünde renkli taş için hakîr ve kesâd oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4082. "Bizim emrimiz böyle fesat ehlinin önünde renkli taş için değersiz ve geçmez oldu."

Bu beyitlerde, dünyevî lezzetlere ve hazlara yönelip Hakk'ın emir ve yasaklarını arkalarına atan milletler hakkındaki ilâhî hükme işaret buyrulur. "Eski cellât"tan kasıt, doğal ölüm ve bedensel helaktir. Nitekim Benî-İsrâîl sûresinde şöyle buyrulur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نَّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتَرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فيها فَحَق عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا (İsrâ, 17/16) yani "Bir şehrin halkını helak etmek istediğimiz zaman, onların ileri gelenlerine itaat etmelerini emrederiz. Onlar o emrin dışına çıkarlar. Ezelî hüküm gereğince onlar aleyhine ceza vacip olur. Bu sebeple biz onları kökünden koparıp harap ederiz!" Ve aynı şekilde Enbiyâ sûresinde de şöyle buyrulur: كَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (Enbiyâ, 21/11) yani "Zalim olan şehir halkından nicelerini helak edip onlardan sonra başka kavimler meydana getirdik."

Bu beyitlerde lezzât ve huzûzât-ı dünyeviyyeye teveccüh edip Hakk'ın emir ve nehyini arkalarına atan milletler hakkındaki hükm-i ilâhîye işaret buyrulur. "Eski cellâd"dan murâd, mevt-i tabîî ve helâk-i cismânîdir. Nitekim Benî-İsrâîl sûre-i şerîfesinde şöyle buyurulur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نَّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتَرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فيها فَحَق عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا (İsrâ, 17/16) ya'ni "Bir şehrin halkını helâk etmek istediğimiz vakit, onların re's-i kârda bulunanlarına itâat emrederiz. Onlar o emrin hâricine çıkarlar. Hükm-i ezelî mûcibince onlar aleyhine cezâ vâcib olur. Binâenaleyh biz onları kökünden koparıp harâb ederiz!" Ve kezâ sûre-i Enbiyâ'da dahi şöyle buyrulur: كَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (Enbiyâ, 21/11) ya'ni "Zâlim olan şehir halkından çoklarını helâk edip on-lardan sonra başka kavim peydâ ettik".

## Şâhın ümerâyı öldürmeye kasdı ve Ayaz'ın "Ey şâh-ı âlem, afv evlâdır!" diye sultânın tahtı önünde şefâat etmesi

4083. Sonra şefkat artırıcı olan Ayaz sıçradı, o büyük sultanın tahtı önüne koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4083. Sonra şefkat artırıcı olan Ayaz sıçradı, o büyük sultanın tahtı önüne koştu.

Yani, padişah erkânın cezasını emrettikten sonra padişahın şefkatini ve merhametini tahrik edip artıran Ayaz, o yüce sultanın tahtı önüne koştu. Bilinmeli ki, asıl olarak insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Server-i kâinat (a.s.) Efendimiz'dir ve şefaatçilerin efendisidir. Onun vârisleri olan kâmil evliyalar da derece derece şefaat makamında kâimdirler. مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إلا بإذنه (Bakara, 2/255) ["O'nun katında izni olmadan hiç kimse şefaat edemez"] ayet-i kerimesi gereğince bu şefaatler de ancak Hakk'ın izni ile gerçekleşir. Bu şerefli beyitte, suçlular hakkında insân-ı kâmilin ilahi huzurdaki şefaatlerine işaret buyrulur.

Ya'ni, pâdişâh erkânın cezâsını emrettikten sonra pâdişâhın şefkati ve merhametini tahrik edip artırıcı olan Ayaz, o ulu sultânın tahtı önüne koştu. Ma'lûm olsun ki, bil'asâle insân-ı kâmil Server-i kâinât (a.s.) Efendimiz'dir ve şefaatçilerin seyyididir. Onun vârisleri olan evliyâ-i kâmilîn dahi derece dere-ce şefâat makāmında kāimdirler. مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إلا بإذنه (Bakara, 2/255) ["O'nun katında izni olmadan hiç kimse şefaat edemez] âyet-i kerîmesi mûci-bince bu şefâatler dahi ancak Hakk'ın izni ile vâki' olur. Bu beyt-i şerîfde müc-rimler hakkında insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîde şefaatlerine işaret buyrulur.

4084. Bir secde etti ve kendi boğazını tuttu. Dedi ki: "Ey bir kādir ki, çerh senden taaccüb getirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4084. Bir secde etti ve kendi boğazını tuttu. Dedi ki: "Ey öyle bir kudret sahibi ki, gök bile senden hayrete düşer!"

"Kubâd", Nûşirevân'ın babasının adıdır ve saygı göstermek için her padişaha söylerler; ve hükümleri geçerli ve üstün gelen padişahlara lakap olarak zikrederler. Burada "kudretli ve üstün gelen padişah" anlamındadır. "Şigift", hayret ve garip şey anlamındadır. Yani, Ayaz padişahın huzurunda başını eğdi ve kendi boynuna işaret ederek dedi ki: "Ey kudretli ve üstün gelen padişah, felekler senin lütuf ve kereminin genişliğinden hayrete düşer!" Bu ve sonraki beyitler, şefaat makamında bulunan insân-ı kâmilin ilahi huzurdaki yakarışına işaret eder. (Enbiyâ, 21/11) yani "Zalim olan şehir halkından çoklarını helak edip onlardan sonra başka kavim meydana getirdik."

"Kubâd", Nûşirevân'ın babasının adıdır ve ta'zîmen her bir pâdişâha söylerler; ve ahkâmı nâfiz ve kāhir olan padişahlara lakab olarak zikreder-ler. Burada “şâh-ı kādir ve kāhir" ma'nâsınadır. "Şigift", taaccüb ve garîb şey ma'nâsınadır. Ya'ni, Ayaz şâhın huzûrunda başını eğdi ve kendi boy-nuna işaret ederek dedi ki: "Ey kādir ve kähir olan pâdişâh, çerh-i felek se-nin lütuf ve kereminin vüs'atinden taaccüb eder!" Bu ve âtîdeki beyitler makām-ı şefäatte bulunan insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîdeki münâcâtına işâ- (Enbiyâ, 21/11) ya'ni "Zâlim olan şehir halkından çoklarını helâk edip onlardan sonra başka kavim peydâ ettik".

## Şâhın ümerâyı öldürmeye kasdı ve Ayaz'ın "Ey şâh-ı âlem, afv evlâdır!" diye sultânın tahtı önünde şefâat etmesi

4083. Sonra şefkat artırıcı olan Ayaz sıçradı, o büyük sultanın tahtı önüne koştu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4083. Sonra şefkat artırıcı olan Ayaz sıçradı, o büyük sultanın tahtı önüne koştu.

Yani, padişah görevlilerin cezasını emrettikten sonra padişahın şefkatini ve merhametini harekete geçirip artıran Ayaz, o yüce sultanın tahtı önüne koştu. Bilinmeli ki, asıl olarak insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Kainatın Efendisi (a.s.) Peygamberimiz'dir ve şefaatçilerin efendisidir. Onun vârisleri olan olgun veliler de derece derece şefaat makamında ayakta duranlardır. "O'nun katında izni olmadan hiç kimse şefaat edemez" (Bakara, 2/255) ayet-i kerimesi gereğince bu şefaatler de ancak Hakk'ın izni ile gerçekleşir. Bu şerefli beyitte suçlular hakkında insân-ı kâmilin ilahi huzurdaki şefaatlerine işaret buyrulur.

Ya'ni, pâdişâh erkânın cezâsını emrettikten sonra pâdişâhın şefkati ve merhametini tahrik edip artırıcı olan Ayaz, o ulu sultânın tahtı önüne koştu. Ma'lûm olsun ki, bil'asâle insân-ı kâmil Server-i kâinât (a.s.) Efendimiz'dir ve şefaatçilerin seyyididir. Onun vârisleri olan evliyâ-i kâmilîn dahi derece derece şefâat makāmında kāimdirler. مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إلا بإذنه (Bakara, 2/255) ["O'nun katında izni olmadan hiç kimse şefaat edemez] âyet-i kerîmesi mûcibince bu şefâatler dahi ancak Hakk'ın izni ile vâki' olur. Bu beyt-i şerîfde mücrimler hakkında insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîde şefaatlerine işaret buyrulur.

4084. Bir secde etti ve kendi boğazını tuttu. Dedi ki: "Ey bir kādir ki, çerh senden taaccüb getirir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4084. Bir secde etti ve kendi boğazını tuttu. Dedi ki: "Ey öyle bir kudret sahibi ki, gök bile senden hayrete düşer!"

"Kubâd", Nûşirevân'ın babasının adıdır ve saygı göstermek için her padişaha söylerler; hükümleri geçerli ve üstün gelen padişahlara lakap olarak zikrederler. Burada "kudretli ve üstün gelen şah" anlamındadır. "Şigift", hayret ve garip şey anlamındadır. Yani, Ayaz şahın huzurunda başını eğdi ve kendi boynuna işaret ederek dedi ki: "Ey kudretli ve üstün gelen padişah, felek çarkı senin lütuf ve kereminin genişliğinden hayrete düşer!" Bu ve sonraki beyitler, şefaat makamında bulunan insân-ı kâmilin ilahi huzurdaki yakarışına işarettir. Çünkü insân-ı kâmil, Muhammedî kalb üzerinedir; ve "nefsim, nefsim" diyenlerden değil; "ümmetim, ümmetim" diyenlerdendir. Nitekim Sıddîk-ı A'zam (r.a.) Efendimiz'in bu anlamdaki yüce sözleri manzum olarak şöyle tercüme edilmiştir: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun Kamu usâtı afv eyle hemân tenhâ yanayım ben!"

"Kubâd", Nûşirevân'ın babasının adıdır ve ta'zîmen her bir pâdişâha söylerler; ve ahkâmı nâfiz ve kāhir olan padişahlara lakab olarak zikrederler. Burada “şâh-ı kādir ve kāhir" ma'nâsınadır. "Şigift", taaccüb ve garîb şey ma'nâsınadır. Ya'ni, Ayaz şâhın huzûrunda başını eğdi ve kendi boynuna işaret ederek dedi ki: "Ey kādir ve kähir olan pâdişâh, çerh-i felek senin lütuf ve kereminin vüs'atinden taaccüb eder!" Bu ve âtîdeki beyitler makām-ı şefâatte bulunan insân-ı kâmilin huzûr-ı ilâhîdeki münâcâtına işâ- rettir. Zîrâ insân-ı kâmil kalb-i Muhammedî üzerinedir; ve nefsim, nefsim diyenlerden değil; ümmetim, ümmetim diyenlerdendir. Nitekim Sıddîk-ı A'zam (r.a.) Efendimiz'in bu ma'nâdaki kelâm-ı âlîleri manzûmen şöyle tercüme edilmiştir: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun Kamu usâtı afv eyle hemân tenhâ yanayım ben!"

4085. Ey bir hümâ ki; hümâlar, saadeti ve her bir sahî, sehaveti senden tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4085. Ey bir hümâ ki; hümâlar, saadeti ve her bir cömert, cömertliği senden tutarlar.

"Hümâ", büyük bir kuşun ismidir. Eğretileme yoluyla büyük padişah anlamında kullanılır. "Ferruh", mutlu, uğurlu ve mübarek demektir. Yani, "Sen öyle büyük bir padişahsın ki hümâ kuşları saadeti ve uğurluluğu ve her bir cömert, cömertliği senden alırlar."

["Hümâ"], bir büyük kuşun ismidir. İstiâre tarîkıyla büyük pâdişâh ma'nâsında müsta'meldir. "Ferruh", saîd ve mübarek demektir. Ya'ni, "Sen bir büyük padişahsın ki hümâ kuşları saâdeti ve mübârekliği ve her bir cö- mert, cömertliği senden alırlar."

4086. Ey bir kerîm ki cihanın keremleri senin îsarının önünde mahv ve gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4086. Ey öyle bir kerem sahibi ki, cihanın keremleri senin cömertliğinin önünde yok olur ve gizlenir.

Ey büyük şah, sen öyle bir kerem sahibisin ki, cihan halkının keremleri senin bağış ve ihsanının önünde kıymetsiz kalır ve görünmez olur.

Ey büyük şâh, sen bir kerîmsin ki, cihân halkının keremleri senin atâ ve ihsânının önünde kıymetsiz kalır ve görünmez olur.

4087. Ey bir latîf ki, kırmızı gül seni gördü, utanmasından dolayı gömleğini yırttı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4087. Ey öyle bir latif ki, kırmızı gül seni gördü, utanmasından dolayı gömleğini yırttı!

Ey cemâli latif olan şah ki, kırmızı gül senin cemâlinin latifliğini gördü ve kendi güzelliğinden ve latifliğinden utandığı için gömleğini yırttı ve döküldü ve soldu!

Ey cemâli latîf olan şâh ki, kırmızı gül senin cemâlinin letâfetini gördü ve kendi güzelliğinden ve letâfetinden utandığı için gömleğini yırttı ve döküldü ve soldu!

4088. Ey şâh, senin gafûrluğundan gufrân tok gözlüdür. Tilkiler senin afvin- dan arslana galibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4088. Ey şah, senin bağışlayıcılığından dolayı bağışlama tok gözlüdür. Tilkiler senin affından aslana üstün gelir.

Ey şah, senin bağışlayıcılığının çokluğundan dolayı mağfiretin gözü doymuştur. Tilkiler gibi hilekâr olan nefsanî kimseler senin affına nail olduklarından dolayı, tasavvuf yolunda (sülûk) aslan gibi cesur olan kimselere üstün gelmiştir. Yani ilahi affa mazhar olmuştur. Çünkü insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) Muhammedî kalb üzerinedir; ve "nefsim, nefsim" diyenlerden değil; "ümmetim, ümmetim" diyenlerdendir. Nasıl ki Sıddîk-ı A'zam (r.a.) Efendimiz'in bu anlamdaki yüce sözleri manzum olarak şöyle tercüme edilmiştir: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun Kamu usâtı afv eyle hemân tenhâ yanayım ben!"

Ey şâh, senin gafürluğunun çokluğundan mağfiretin gözü doymuştur. Til- kiler gibi hîlekâr olan nefsânî kimseler senin affına nail olduklarından sülûk- te arslan gibi cesur olan kimselere galib olmuştur. Ya'ni afv-ı ilâhîye mazhar rettir. Zîrâ insân-ı kâmil kalb-i Muhammedî üzerinedir; ve nefsim, nefsim diyenlerden değil; ümmetim, ümmetim diyenlerdendir. Nitekim Sıddîk-ı A'zam (r.a.) Efendimiz'in bu ma'nâdaki kelâm-ı âlîleri manzûmen şöyle tercüme edilmiştir: "Azîm et cismimi yâ Rab, cehennem dopdolu olsun Kamu usâtı afv eyle hemân tenhâ yanayım ben!"

4085. Ey bir hümâ ki; hümâlar, saadeti ve her bir sahî, sehaveti senden tutarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4085. Ey bir hümâ ki; hümâlar, saadeti ve her bir cömert, cömertliği senden tutarlar.

"Hümâ", büyük bir kuşun ismidir. Eğretileme yoluyla büyük padişah anlamında kullanılır. "Ferruh", mutlu ve mübarek demektir. Yani, "Sen öyle büyük bir padişahsın ki hümâ kuşları mutluluğu ve mübarekliği ve her bir cömert kişi cömertliği senden alırlar."

["Hümâ"], bir büyük kuşun ismidir. İstiâre tarîkıyla büyük padişah ma'nâsında müsta'meldir. "Ferruh", saîd ve mübarek demektir. Ya'ni, "Sen bir büyük padişahsın ki hümâ kuşları saâdeti ve mübarekliği ve her bir cömert, cömertliği senden alırlar."

4086. Ey bir kerîm ki cihanın keremleri senin îsarının önünde mahv ve gizli olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4086. Ey öyle bir kerem sahibi ki, cihanın keremleri senin cömertliğinin önünde yok olur ve gizlenir.

Ey büyük şah, sen öyle bir kerem sahibisin ki, cihan halkının keremleri senin bağış ve ihsanının önünde kıymetsiz kalır ve görünmez olur.

Ey büyük şâh, sen bir kerîmsin ki, cihân halkının keremleri senin atâ ve ihsânının önünde kıymetsiz kalır ve görünmez olur.

4087. Ey bir latîf ki, kırmızı gül seni gördü, utanmasından dolayı gömleğini yırttı!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4087. Ey öyle bir latif ki, kırmızı gül seni gördü, utanmasından dolayı gömleğini yırttı!

Ey cemâli latif olan şah ki, kırmızı gül senin cemâlinin latifliğini gördü ve kendi güzelliğinden ve latifliğinden utandığı için gömleğini yırttı ve döküldü ve soldu!

Ey cemâli latîf olan şâh ki, kırmızı gül senin cemâlinin letâfetini gördü ve kendi güzelliğinden ve letâfetinden utandığı için gömleğini yırttı ve döküldü ve soldu!

4088. Ey şâh, senin gafûrluğundan gufrân tok gözlüdür. Tilkiler senin afvından arslana galibdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4088. Ey şah, senin bağışlayıcılığından bağış tok gözlüdür. Tilkiler senin affından aslana üstündür.

Ey şah, senin bağışlayıcılığının çokluğundan mağfiretin gözü doymuştur. Tilkiler gibi hilekâr olan nefsanî kimseler senin affına nail olduklarından, Hakk Yolcusu'nda aslan gibi cesur olan kimselere üstün gelmiştir. Yani ilahi affa mazhar olan asiler, bilahare Hak yolunda ilerleyip kendilerinden evvelki Hakk Yolcularını geçmişlerdir.

Ey şâh, senin gafürluğunun çokluğundan mağfiretin gözü doymuştur. Tilkiler gibi hîlekâr olan nefsânî kimseler senin affına nail olduklarından sülûkte arslan gibi cesur olan kimselere galib olmuştur. Ya'ni afv-ı ilâhîye mazhar olan âsîler, bilâhare Hak yolunda terakkî edip kendilerinden evvelki sâlikleri geçmişlerdir.

4089. Her kim ki, senin emrine korkusuzluk eder, senin afvından başka kimi senden tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4089. Her kim ki, senin emrine karşı korkusuzluk eder, senin affından başka kimi senden korur?

Yani, senin emrine karşı korkusuzca muhalefet eden kimsenin senin affından başka dayanacak yeri yoktur. "Sened", dayanacak yer demektir.

Ya'ni, senin emrine karşı korkusuzluk ile muhalefet eden kimsenin senin afvından başka dayanacak yeri yoktur. "Sened", dayanacak yer demektir.

4090. Bu mücrimlerin gafleti ve küstahlığı ey afv saçıcı, senin afvının çokluğundandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4090. Bu suçluların gafleti ve küstahlığı, ey afv saçıcı, senin afvının çokluğundandır.

"Lân", saçmak ve kımıldatmak anlamına gelen "lânden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Afv-lân", birleşik sıfat olup "afv saçıcı" demektir. Bu suçluların gafleti ve cüretkârlığı, ey afv saçıcı olan yüce şah, senin afvının çokluğundandır. Bazı nüshalarda "afv-lân" yerine "afv-rân" geçmektedir; bu da "afv sürücü" demektir.

[4095] "Lân", saçmak ve kımıldatmak ma'nâsına olan "lânden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Afv-lân", vasf-ı terkîbî olup "afv saçıcı" demek olur. Bu suçluların gafleti ve cür'eti, ey afv saçıcı olan şâh-ı azîm, senin afvının çokluğundandır. Ba'zı nüshalarda "afv-lân" yerine, "afv-rân" vâki'dir; "afv sürücü" demek olur.

4091. Gaflet dâimâ küstahlıktan erişir. Zîrâ ta'zîm gözden ağrıyı götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4091. Gaflet daima küstahlıktan gelir. Çünkü saygı, gözden ağrıyı giderir.

Emre itaat etme hususundaki gaflet daima küstahlıktan ve edepsizlikten ortaya çıkar. Eğer bir kimsede emir sahibi olan büyüklere saygı gösterme duygusu olursa, kalbinin ve aklının gözündeki cehalet hastalığı gider ve o büyüğün azametinden ürker ve utanır. Bu sebeple ondan gaflet ve cüret ortaya çıkamaz. "Remed", göz ağrısı demektir. Burada "cehalet hastalığı" kastedilir. Nasıl ki bu cildin başlangıcındaki 24 numaralı şerefli beyitte: شرط تعظیمست تا این نور خوش گردد این بی دیدگان را سرمه و کش yani "Şart, saygıdır, tâ ki bu hoş olan nur, gözsüzlere sürme çekici olsun!" buyrulmuştu.

Emre itâat husûsundaki gaflet dâimâ küstahlıktan ve edebsizlikten zuhûr eder. Eğer bir kimsede emir sahibi olan büyüklere ta'zîm etmek duygusu olursa kalbinin ve aklının gözündeki cehil illeti gider ve o büyüğün azametinden ürker ve utanır. Binâenaleyh ondan gaflet ve cür'et zuhûr edemez. "Remed", göz ağrısı demektir. Burada "cehil marazı" murâd buyrulur. Nitekim bu cildin ibtidâsındaki 24 numaralı beyt-i şerîfde: شرط تعظیمست تا این نور خوش گردد این بی دیدگان را سرمه و کش Ya'ni "Şart, ta'zîmdir, tâ ki bu hoş olan nûr, gözsüzlere sürme çekici olsun!" buyrulmuş idi.

4092. Kötü olan, gaflet ve nisyân öğrenmiştir; ta'zîm ateşinden yanmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4092. Kötü olan, gaflet ve unutmayı öğrenmiştir; saygı ateşinden yanmış olur.

Küstah ve cüretkâr olan bir kimse, büyüğüne karşı gafleti ve ona hürmeti unutmayı öğrenmiştir. Eğer o kimsenin kalbinde saygı ateşi belirirse, o öğrendiği ve alıştığı gafleti ve unutmayı bu saygı ateşi yakar. İsyan edenler, sonradan Hakk yolunda ilerleyip kendilerinden önceki Hakk yolcularını geçmişlerdir.

Küstah ve cür'etli olan bir kimse büyüğüne karşı gafleti ve ona hürmeti unutmayı öğrenmiştir. Eğer o kimsenin kalbinde ta'zîm ateşi peydâ olursa, o öğrendiği ve alıştığı gafleti ve nisyânı bu ta'zîm ateşi yakar. olan âsîler, bilâhare Hak yolunda terakkî edip kendilerinden evvelki sâlikleri geçmişlerdir.

4089. Her kim ki, senin emrine korkusuzluk eder, senin afvından başka kimi senden tutar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4089. Her kim ki, senin emrine karşı korkusuzluk eder, senin affından başka kimi senden korur?

Yani, senin emrine karşı korkusuzca muhalefet eden kimsenin senin affından başka dayanacak yeri yoktur. "Sened", dayanacak yer demektir.

Ya'ni, senin emrine karşı korkusuzluk ile muhalefet eden kimsenin senin afvından başka dayanacak yeri yoktur. "Sened", dayanacak yer demektir.

4090. Bu mücrimlerin gafleti ve küstahlığı ey afv saçıcı, senin afvının çoklu- ğundandır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4090. Bu suçluların gafleti ve küstahlığı, ey afv saçıcı, senin afvının çokluğundandır.

[4095] "Lân", saçmak ve kımıldatmak anlamına gelen "lânden" masdarının şimdiki zaman emir kipidir. "Afv-lân", birleşik sıfat olup "afv saçıcı" demektir. Bu suçluların gafleti ve cüreti, ey afv saçıcı olan yüce şah, senin afvının çokluğundandır. Bazı nüshalarda "afv-lân" yerine, "afv-rân" geçmektedir; bu da "afv sürücü" demektir.

[4095] "Lân", saçmak ve kımıldatmak ma'nâsına olan "lânden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Afv-lân", vasf-ı terkîbî olup "afv saçıcı" demek olur. Bu suç- luların gafleti ve cür'eti, ey afv saçıcı olan şâh-ı azîm, senin afvının çoklu- ğundandır. Ba'zı nüshalarda "afv-lân" yerine, "afv-rân" vâki'dir; "afv sürü- cü" demek olur.

4091. Gaflet dâimâ küstahlıktan erişir. Zîrâ ta'zîm gözden ağrıyı götürür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4091. Gaflet daima küstahlıktan gelir. Çünkü saygı, gözden ağrıyı giderir.

Emre itaat etme hususundaki gaflet daima küstahlıktan ve edepsizlikten ortaya çıkar. Eğer bir kimsede emir sahibi olan büyüklere saygı gösterme duygusu olursa, kalbinin ve aklının gözündeki cehalet hastalığı gider ve o büyüğün azametinden ürker ve utanır. Bu sebeple ondan gaflet ve cüret ortaya çıkamaz. "Remed", göz ağrısı demektir. Burada "cehalet hastalığı" kastedilir. Nasıl ki bu cildin başlangıcındaki 24 numaralı şerefli beyitte: شرط تعظیمست تا این نور خوش گردد این بی دیدگان را سرمه و کش yani "Şart, saygıdır, ta ki bu hoş olan nur, gözsüzlere sürme çekici olsun!" buyrulmuştu.

Emre itâat husûsundaki gaflet dâimâ küstahlıktan ve edebsizlikten zuhûr eder. Eğer bir kimsede emir sahibi olan büyüklere ta'zîm etmek duygusu olursa kalbinin ve aklının gözündeki cehil illeti gider ve o büyüğün azame- tinden ürker ve utanır. Binâenaleyh ondan gaflet ve cür'et zuhûr edemez. "Remed", göz ağrısı demektir. Burada "cehil marazı" murâd buyrulur. Nite- kim bu cildin ibtidâsındaki 24 numaralı beyt-i şerîfde: شرط تعظیمست تا این نور خوش گردد این بی دیدگان را سرمه و کش Ya'ni "Şart, ta'zîmdir, tâ ki bu hoş olan nûr, gözsüzlere sürme çekici olsun!" buyrulmuş idi.

4092. Kötü olan, gaflet ve nisyân öğrenmiştir; ta'zîm ateşinden yanmış olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4092. Kötü olan, gaflet ve unutmayı öğrenmiştir; saygı ateşinden yanmış olur.

Küstah ve cüretkâr olan bir kimse, büyüğüne karşı gafleti ve ona hürmeti unutmayı öğrenmiştir. Eğer o kimsenin kalbinde saygı ateşi belirirse, o öğrendiği ve alıştığı gafleti ve unutmayı bu saygı ateşi yakar.

Küstah ve cür'etli olan bir kimse büyüğüne karşı gafleti ve ona hürmeti unutmayı öğrenmiştir. Eğer o kimsenin kalbinde ta'zîm ateşi peydâ olursa, o öğrendiği ve alıştığı gafleti ve nisyânı bu ta'zîm ateşi yakar.

4093. Onun heybeti uyanıklık ve fıtnat verir. Sehv ve nisyân onun gönlünden dışarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4093. Onun heybeti uyanıklık ve zekâ verir. Yanılma ve unutma onun gönlünden dışarıya sıçrar.

Büyük olanın, ister Hak ister halk olsun, o büyüğün heybeti kişiye gaflet uykusundan uyanıklık ve zekâ verir. Bu sebeple onun kalbinden o büyüğün emrine karşı olan yanılma ve unutma çıkar gider; ve daima onun emrinin yerine getirilmesinde uyanık bulunur. Bu sebeple ayet-i kerimede وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ (Kehf, 18/24) yani “Unuttuğun zaman Rabbini zikret!” buyrulmuştur.

Büyük, gerek Hak ve gerek halk olsun, o büyüğün heybeti kişiye gaflet uykusundan uyanıklık ve zekâvet verir. Binâenaleyh onun kalbinden o büyüğün emrine karşı olan sehv ve nisyân çıkar gider; ve dâimâ onun emrinin infâzında müteyakkız bulunur. Bu sebeble âyet-i kerîmede وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ (Kehf, 18/24) ya'ni “Unuttuğun vakit Rabbini zikret!” buyrulmuştur.

4094. Yağma vaktinde bir kimse ondan eski libâsı kapmamak için halka uyku gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4094. Yağma vaktinde bir kimse ondan eski elbisesini kapmamak için halka uyku gelmez.

Nasıl ki düşman ordusu bir şehre hâkim olup yağmaya başladıkları zaman, yağmacılar ellerindeki eski püskü elbiselerini kapmamak için, o şehir halkının gözlerine uyku girmez, uyanık dururlar.

Nitekim düşman ordusu bir şehre müstevlî olup yağmaya başladıkları vakit, yağmacılar ellerindeki eski püskü libâslarını kapmamak için, o şehir halkının gözlerine uyku girmez, uyanık dururlar.

4095. Mâdemki uyku delk korkusundan ürküyor, boğaz korkusuyla uyku ve nisyân ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4095. Mademki uyku, eski elbisenin elden gideceği korkusundan ürküyor, boğaz korkusuyla uyku ve unutkanlık ne zaman olur?

Mademki uyku, eski elbisenin elden gideceği korkusundan dolayı ürküp kaçıyor, boğazın kesilmesi korkusu olduğu zaman gaflet uykusu ve unutkanlık olur mu?

Mâdemki uyku eski libâsın elden gideceği korkusundan dolayı ürküp kaçıyor, boğazın kesilmesi korkusu olduğu vakit gaflet uykusu ve nisyân olur mu?

4096. “Eğer biz unutur isek muâheze etme!” Şâhid oldu; zîrâ nisyân bir vech ile günâh olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4096. “Eğer biz unutur isek muâheze etme!” Şâhid oldu; çünkü unutmak bir yönüyle günah olur.

Bu şerefli beyitte, Bakara suresinin sonundaki şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا (Bakara, 2/286) yani “Ey bizim Rabbimiz, eğer biz unutur yahut hata edersek bizi muâheze etme!” Cenâb-ı Pîr efendimiz, unutmanın dahi bir yönüyle günah olduğuna bu ayet-i kerimeyi şahit getirirler. Çünkü muâheze (sorumlu tutulma) günah üzerine terettüb eder (meydana gelir) ve günah olmayan bir şeyden dolayı “Yâ Rab, bizi muâheze etme!” diye dua etmenin anlamı olmaz. Fakat bu merhamet edilmiş ümmetten, رُفِعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَاءُ وَ النِّسْيَانُ yani “Benim ümmetimden hata ve unutma kaldırıldı” hadis-i şerifi gereğince hata ve unutmadan dolayı ilahi muâheze kaldırılmıştır. Şu kadar var ki, unutma vacip (yapılması gereken) bir şeyi terk etmekten ibaret olursa, o zaman günah olur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara’nın nihâyetindeki şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا (Bakara, 2/286) ya’ni “Ey bizim Rabbimiz, eğer biz unutur yâhud hatâ edersek bizi muâheze etme!” Cenâb-ı Pîr efendimiz nisyânın dahi bir vech ile günâh olduğuna bu âyet-i kerîmeyi şâhid getirirler. Zîrâ muâheze günâh üzerine terettüb eder ve günâh olmayan bir şeyden dolayı “Yâ Rab, bizi muâheze etme!” diye duâ etmenin ma’nâsı olmaz. Fakat bu ümmet-i merhûmeden رُفِعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَاءُ وَ النِّسْيَانُ ya’ni “Benim ümmetimden hatâ ve nisyân ref’ olundu” hadîs-i şerîfi mûcibince hatâ ve nisyândan dolayı muâheze-i ilâhî kaldırılmıştır. Şu kadar var ki, nisyân vâcib

4093. Onun heybeti uyanıklık ve fıtnat verir. Sehv ve nisyân onun gönlünden dışarıya sıçrar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4093. Onun heybeti uyanıklık ve zekâ verir. Yanılma ve unutma onun gönlünden dışarıya sıçrar.

Büyük olanın, ister Hak ister halk olsun, o büyüğün heybeti kişiye gaflet uykusundan uyanıklık ve zekâ verir. Bu sebeple onun kalbinden o büyüğün emrine karşı olan yanılma ve unutma çıkar gider; ve daima onun emrinin yerine getirilmesinde uyanık bulunur. Bu sebeple ayet-i kerimede وَاذْكُر رَبَّكَ إِذَا نَسيت (Kehf, 18/24) yani "Unuttuğun zaman Rabbini an!" buyrulmuştur.

Büyük, gerek Hak ve gerek halk olsun, o büyüğün heybeti kişiye gaflet uykusundan uyanıklık ve zekâvet verir. Binâenaleyh onun kalbinden o büyüğün emrine karşı olan sehv ve nisyân çıkar gider; ve dâimâ onun emrinin infâzında müteyakkız bulunur. Bu sebeble âyet-i kerîmede وَاذْكُر رَبَّكَ إِذَا نَسيت (Kehf, 18/24) ya'ni "Unuttuğun vakit Rabbini zikret!" buyrulmuştur.

4094. Yağma vaktinde bir kimse ondan eski libası kapmamak için halka uyku gelmez.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4094. Yağma vaktinde bir kimse ondan eski elbisesini kapmamak için halka uyku gelmez.

Nasıl ki düşman ordusu bir şehre hâkim olup yağmaya başladıkları zaman, yağmacılar ellerindeki eski püskü elbiselerini kapmasınlar diye, o şehir halkının gözlerine uyku girmez, uyanık dururlar.

Nitekim düşman ordusu bir şehre müstevlî olup yağmaya başladıkları vakit, yağmacılar ellerindeki eski püskü libâslarını kapmamak için, o şehir halkının gözlerine uyku girmez, uyanık dururlar.

4095. Mâdemki uyku delk korkusundan ürküyor, boğaz korkusuyla uyku ve nisyân ne vakit olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4095. Mademki uyku, eski elbisenin elden gideceği korkusundan ürküyor, boğaz korkusuyla uyku ve unutkanlık ne zaman olur?

Mademki uyku, eski elbisenin elden gideceği korkusundan dolayı ürküp kaçıyor, boğazın kesilmesi korkusu olduğu zaman gaflet uykusu ve unutkanlık olur mu?

Mâdemki uyku eski libâsın elden gideceği korkusundan dolayı ürküp kaçıyor, boğazın kesilmesi korkusu olduğu vakit gaflet uykusu ve nisyân olur mu?

4096. "Eğer biz unutur isek muâheze etme!" Şahid oldu; zîrâ nisyân bir vech ile günah olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4096. "Eğer biz unutur isek bizi hesaba çekme!" Şahit oldu; çünkü unutmak bir yönden günah olur.

Bu şerefli beyitte Bakara suresinin sonundaki şu ayet-i kerimeye işaret buyrulur: رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا (Bakara, 2/286) yani "Ey bizim Rabbimiz, eğer biz unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme!" Cenâb-ı Pîr efendimiz, unutmanın dahi bir yönden günah olduğuna bu ayet-i kerimeyi şahit getirirler. Çünkü hesaba çekme günah üzerine terettüp eder ve günah olmayan bir şeyden dolayı "Yâ Rab, bizi hesaba çekme!" diye dua etmenin anlamı olmaz. Fakat bu merhamet edilmiş ümmetten رفع عن امتى الخطاء و النسيان yani "Benim ümmetimden hata ve unutma kaldırıldı" hadis-i şerifi gereğince hata ve unutmadan dolayı ilahi hesaba çekme kaldırılmıştır. Şu kadar var ki, unutma, yapılması vacip olan yerde ihtiyatın terk edilmesi yüzünden olursa, günah olur. Ayet-i kerimedeki unutma, bu günah türünden olan unutmadır. Onun için şerefli beyitte unutmanın her yönden değil, bir yönden günah olduğu beyan buyrulmuştur. Eğer unutma her yönden günah olsa idi, ümmetin bütün fertlerinin ve hatta, unutma peygamberlerden bile sadır olduğuna göre, onların da günahkâr olması lazım gelirdi (Bahru'l-Ulûm Şerhinden özet).

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'nın nihâyetindeki şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur : رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا (Bakara, 2/286) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, eğer biz unutur yâhud hatâ edersek bizi muâheze etme!" Cenâb-ı Pîr efendimiz nisyânın dahi bir vech ile günâh olduğuna bu âyet-i kerîmeyi şâhid getirirler. Zîrâ muâheze günâh üzerine terettüb eder ve günah olmayan bir şeyden dolayı “Yâ Rab, bizi muâheze etme!" diye duâ etmenin ma'nâsı olmaz. Fakat bu ümmet-i merhûmeden رفع عن امتى الخطاء و النسيان ya'ni "Benim ümmetimden hatâ ve nisyân ref' olundu" hadîs-i şerîfi mûcibince hatâ ve nisyândan dolayı muâheze-i ilâhî kaldırılmıştır. Şu kadar var ki, nisyân vâcib olan yerde ihtiyâtın terki yüzünden olursa, günah olur. Âyet-i kerîmedeki nisyân, bu günâh nev'inden olan nisyândır. Onun için beyt-i şerîfde nisyânın her vech ile değil, bir vech ile günâh olduğu beyân buyrulmuştur. Eğer nisyân her vech ile günâh olsa idi, bütün efrâd-ı ümmetin ve hattâ, nisyân peygamberlerden bile sâdır olduğuna göre, onların da günahkâr olması lâzım gelir idi (Bahru'l-Ulûm Şerhinden hulâsa).

4097. Zîra ki, o ta'zîmi kamil kılmadı, ve yoksa nisyân ona hücum etmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4097. Çünkü o, o saygıyı tam yapmadı; yoksa unutkanlık ona saldırmazdı.

Çünkü o unutkanlık sahibi, saygısında kusur ettiği için gaflet uykusuna daldı ve bu sebeple unutkanlığı meydana geldi. Nasıl ki yağma vaktinde eski elbisesi gözünde kıymetli göründü ve onu yağmacılara kaptırmamak için gözüne uyku girmedi. Eğer emir sahibine karşı da böyle eski elbisesine yaptığı gibi kıymet verse ve saygıyı tam yapsaydı, gaflete düşmez ve unutkanlık da meydana gelmezdi.

Zîrâ ki, o nisyân sâhibi ta'zîminde kusûr ettiği için gaflet uykusuna düştü ve bu sebeble nisyânı vâki' oldu. Nitekim yağma vaktinde eski elbisesi nazarında kıymetli göründü ve onu yağmacılara kaptırmamak için gözüne uyku girmedi. Eğer emir sahibine karşı da böyle eski libâsına yaptığı gibi kıymet verse ve taʼzîmi kâmil kılsa idi gaflete düşmez ve nisyân dahi vâki' olmaz idi.

4098. Gerçi nisyân lâzım ve çaresiz olur. O sebebe çalışmakda muhtar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4098. Gerçi unutkanlık zorunlu ve çaresiz olur. O sebebe çalışmakta seçme hakkına sahip olur.

Her ne kadar insandaki acze göre unutkanlık zorunlu ve çaresiz ise de, fakat o unutkanlığın sebebi olan saygıda kusurun meydana gelmesine çalışmakta onun seçme hakkı ve irâdesi vardır. Yani emir sahibine saygı göstermesi ve göstermemesi kendi irâdesiyle olur.

Her ne kadar insandaki acze nazaran unutkanlık lâzım ve çaresiz ise de, fakat o nisyânın sebebi olan ta'zîmde kusûrun husûlüne çalışmakta onun ihtiyârı ve irâdesi vardır. Ya'ni emir sahibine ta'zîm etmesi ve etmemesi ihtiyârıyladır.

4099. Zîrâ ta'zîmlerde tehâvün etti, tâ ki nisyân yahud sehiv ve hatâ doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4099. Çünkü yüceltmelerde gevşeklik etti, tâ ki unutma yahut yanılma ve hata doğdu.

"Tehâvün", gevşeklik etmek ve değersiz görmek demektir. Yani, çünkü yüceltmelerde gevşeklik etti ve emir sahibini değersiz gördü. Onun bu hâlinden unutma veya yanılma ve hata ortaya çıktı.

"Tehâvün", gevşeklik etmek ve hakîr tutmak demektir. Ya'ni, zîrâ ta'zîmlerde gevşeklik etti ve emir sahibini hakîr tuttu. Onun bu hâlinden nisyân veyâ sehiv ve hatâ zuhûra geldi.

4100. Bir sarhoş gibi ki, cinayetler yapar, o der ki: "Kendimsiz, ma'zûr idim!" [4105]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4100. Bir sarhoş gibi ki, cinayetler yapar, o der ki: "Kendimsiz, mazur idim!" [4105]

Unutkanlık sahibi, bir sarhoşa benzer ki, örneğin bir sarhoş birtakım kabahatler yapar. Ayıldığı zaman kendisine "Niçin bu edepsizliği yaptın?" deseler, "Sarhoş idim ve kendime sahip değildim. Bu sebeple o kabahatleri yapmakta mazur idim!" diye cevap verir. olan yerde ihtiyatın (tedbirli davranmanın) terk edilmesi yüzünden olursa, günah olur. Ayet-i kerimedeki unutkanlık, bu günah türünden olan unutkanlıktır. Onun için şerefli beyitte unutkanlığın her yönden değil, bir yönden günah olduğu beyan buyrulmuştur. Eğer unutkanlık her yönden günah olsa idi, ümmetin bütün fertlerinin ve hatta, unutkanlık peygamberlerden bile sadır olduğuna göre, onların da günahkar olması lazım gelirdi (Bahru'l-Ulûm Şerhi'nden özet).

Nisyân sâhibi, bir sarhoşa benzer ki, meselâ bir sarhoş birtakım kabâhatler yapar. Ayıldığı vakit kendisine "Niçin bu edebsizliği yaptın?" deseler, "Sarhoş idim ve kendime mâlik değil idim. Binâenaleyh o kabahatleri yapmakta ma'zûr idim!" diye cevab verir. olan yerde ihtiyâtın terki yüzünden olursa, günah olur. Âyet-i kerîmedeki nisyân, bu günâh nev'inden olan nisyândır. Onun için beyt-i şerîfde nisyânın her vech ile değil, bir vech ile günâh olduğu beyân buyrulmuştur. Eğer nisyân her vech ile günâh olsa idi, bütün efrâd-ı ümmetin ve hattâ, nisyân peygamberlerden bile sâdır olduğuna göre, onların da günahkâr olması lâzım gelir idi (Bahru'l-Ulûm Şerhi'nden hulâsa).

4097. Zîra ki, o ta'zîmi kamil kılmadı, ve yoksa nisyân ona hücum etmezdi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4097. Çünkü o, saygıyı tam yapmadı; yoksa unutkanlık ona saldırmazdı.

Çünkü o unutkanlık sahibi, saygısında kusur ettiği için gaflet uykusuna daldı ve bu sebeple unutkanlığı meydana geldi. Nasıl ki yağma vaktinde eski elbisesi gözünde kıymetli göründü ve onu yağmacılara kaptırmamak için gözüne uyku girmedi. Eğer emir sahibine karşı da böyle eski elbisesine yaptığı gibi kıymet verse ve saygıyı tam yapsaydı, gaflete düşmez ve unutkanlık da meydana gelmezdi.

Zîrâ ki, o nisyân sâhibi ta'zîminde kusûr ettiği için gaflet uykusuna düştü ve bu sebeble nisyânı vâki' oldu. Nitekim yağma vaktinde eski elbisesi nazarında kıymetli göründü ve onu yağmacılara kaptırmamak için gözüne uyku girmedi. Eğer emir sahibine karşı da böyle eski libâsına yaptığı gibi kıymet verse ve ta'zîmi kâmil kılsa idi gaflete düşmez ve nisyân dahi vâki' olmaz idi.

4098. Gerçi nisyân lâzım ve çaresiz olur. O sebebe çalışmakda muhtar olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4098. Gerçi unutkanlık zorunlu ve çaresiz olur. O sebebe çalışmakta seçme hakkına sahip olur.

Her ne kadar insandaki acze göre unutkanlık zorunlu ve çaresiz ise de, fakat o unutkanlığın sebebi olan saygıda kusurun meydana gelmesine çalışmakta onun seçme hakkı ve irâdesi vardır. Yani emir sahibine saygı göstermesi ve göstermemesi kendi irâdesiyle olur.

Her ne kadar insandaki acze nazaran unutkanlık lâzım ve çaresiz ise de, fakat o nisyânın sebebi olan ta'zîmde kusûrun husûlüne çalışmakta onun ihtiyârı ve irâdesi vardır. Ya'ni emir sahibine ta'zîm etmesi ve etmemesi ihtiyârıyladır.

4099. Zîrâ ta'zîmlerde tehâvün etti, tâ ki nisyân yahud sehiv ve hatâ doğdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4099. Çünkü yüceltmelerde gevşeklik etti, tâ ki unutma yahut yanılma ve hata doğdu.

"Tehâvün", gevşeklik etmek ve değersiz görmek demektir. Yani, çünkü yüceltmelerde gevşeklik etti ve emir sahibini değersiz gördü. Onun bu hâlinden unutma veya yanılma ve hata ortaya çıktı.

"Tehâvün", gevşeklik etmek ve hakîr tutmak demektir. Ya'ni, zîrâ ta'zîmlerde gevşeklik etti ve emir sahibini hakîr tuttu. Onun bu hâlinden nisyân veyâ sehiv ve hatâ zuhûra geldi.

4100. Bir sarhoş gibi ki, cinayetler yapar, o der ki: "Kendimsiz, ma'zûr idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4100. Bir sarhoş gibi ki, cinayetler işler, o der ki: "Kendimde değildim, mazur idim!"

Unutkanlık sahibi, bir sarhoşa benzer ki, örneğin bir sarhoş birtakım kabahatler işler. Ayıldığı zaman kendisine "Niçin bu edepsizliği yaptın?" deseler, "Sarhoş idim ve kendime sahip değildim. Bu sebeple o kabahatleri yapmakta mazur idim!" diye cevap verir.

Nisyân sâhibi, bir sarhoşa benzer ki, meselâ bir sarhoş birtakım kabâhatler yapar. Ayıldığı vakit kendisine "Niçin bu edebsizliği yaptın?" deseler, "Sarhoş idim ve kendime mâlik değil idim. Binâenaleyh o kabahatleri yapmakta ma'zûr idim!" diye cevab verir.

4101. Ona der ki: "Fakat ey çirkin işli, ona gitmek ihtiyârı senden oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4101. Ona der ki: "Fakat ey çirkin işli, ona gitmek seçimi senden oldu."

O kimse ona der ki: "Fakat suçlu ve ey çirkin işli, bu sarhoşluğa gitmek senin irâden ve seçimin ile meydana geldi; ve o seni sarhoş eden içkiyi kendi seçimin ile içtin. Bunu içerken kendine hâkimdin."

O kimse ona der ki: "Fakat suçlu ve ey çirkin işli, bu sarhoşluğa gitmek senin irâden ve ihtiyârın ile vâki' oldu; ve o seni sarhoş eden içkiyi kendi ih-tiyârın ile içtin. Bunu içerken kendine mâlik idin."

4102. "Bîhodluk kendisi sana gelmedi, onu sen da'vet ettin. Senin ihtiyârın kendi gitmedi, onu sen kovdun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4102. "Kendinden geçme hâli kendiliğinden sana gelmedi, onu sen davet ettin. Senin iraden kendiliğinden gitmedi, onu sen kovdun!"

Sarhoşluk hâlindeki kendinden geçme durup dururken sana kendiliğinden gelmedi. İçki içmek suretiyle onu sen kendine çağırdın. Senin iraden kendiliğinden senden gitmedi. İçki içmek suretiyle o iradeyi kendinden sen kovdun.

Sarhoşluk hâlindeki bîhodluk durup dururken sana kendisi gelmedi. İçki içmek sûretiyle onu sen kendine çağırdın. Senin ihtiyârın kendi kendine sen-den gitmedi. İçki içmek sûretiyle o ihtiyârı kendinden sen kovdun."

4103. "Eğer sarhoşluk senin cehdin olmaksızın erişe idi, can sâkîsi senin ahdi-ni hıfz ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4103. "Eğer sarhoşluk senin çaban olmaksızın erişseydi, can sâkîsi senin ahdini korurdu."

Bu şerefli beyitte, maddî sarhoşluktan manevî sarhoşluğa geçiş buyrulur. Yani, "Eğer sarhoşluk senin çaban ve gayretin olmaksızın sana kendiliğinden gelmiş olsaydı, senin canının sâkîsi olan Hak, 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' hitabı zamanında canına içirdiği ilâhî aşk şarabından seni böyle sarhoş etmekle birlikte, o vakit canının verdiği 'Evet!' cevabını sana hatırlatmak suretiyle senin ahdini korur ve ilâhî Rabliğe karşı saygıda asla kusur etmezdin.

Bu beyt-i şerîfde sûrî sarhoşluktan ma'nevî sarhoşluğa intikâl buyrulur. Ya'ni, "Eğer sarhoşluk senin sa'yin ve gayretin olmaksızın sana kendiliğin-den gelmiş olsa idi, senin canının sâkîsi olan Hak "Elestü bi-rabbiküm?" hi-tâbı zamânında canına içirdiği aşk-ı ilâhî şarâbından seni böyle sarhoş et-mekle berâber, o vakit canının verdiği "Belâ!" cevâbını sana tahattur ettirmek sûretiyle senin ahdini hıfz eder ve rubûbiyet-i ilâhîye karşı ta'zîmde aslâ ku-sûr etmezdin.

4104. "Senin arka tutucun ve özür isteyicin olurdu. Ben Allah sarhoşunun zellesinin kölesiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4104. "Senin arka tutucun ve özür isteyicin olurdu. Ben Allah sarhoşunun zellesinin kölesiyim!"

O can sâkîsi senin zahîrin (dış görünüşün) ve arka tutucun ve senin hatânın özrünü dileyici olurdu. Çünkü ilâhî aşk sarhoşunun hatâsı ayn-ı savâbdır (doğrunun ta kendisidir). Bu sebeple ben o Allah sarhoşunun hatâsının kölesiyim!

O can sâkîsi zahîrin ve arka tutucun ve senin hatânın özrünü dileyici olurdu. Zîrâ aşk-ı ilâhî sarhoşunun hatâsı ayn-ı savâbdır. Binâenaleyh ben o Allah sarhoşunun hatâsının kölesiyim!"

4105. Ey her bir behre senden olan şâh, cümle âlemin afvleri senin afvinin ak-sinden bir zerredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4105. Ey her bir nasip senden olan şah, bütün âlemin bağışlamaları senin bağışlamanın yansımasından bir zerredir.

4101. Ona der ki: "Fakat ey çirkin işli, ona gitmek ihtiyârı senden oldu."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4101. Ona der ki: "Fakat ey çirkin işli, ona gitmek seçimi senden oldu."

O kimse ona der ki: "Fakat suçlu ve ey çirkin işli, bu sarhoşluğa gitmek senin irâden ve seçimin ile meydana geldi; ve o seni sarhoş eden içkiyi kendi seçimin ile içtin. Bunu içerken kendine hâkimdin."

O kimse ona der ki: "Fakat suçlu ve ey çirkin işli, bu sarhoşluğa gitmek senin irâden ve ihtiyârın ile vâki' oldu; ve o seni sarhoş eden içkiyi kendi ihtiyârın ile içtin. Bunu içerken kendine mâlik idin."

4102. "Bihodluk kendisi sana gelmedi, onu sen da'vet ettin. Senin ihtiyarın kendi gitmedi, onu sen kovdun!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4102. "Kendinden geçme hâli kendiliğinden sana gelmedi, onu sen davet ettin. Senin iraden kendiliğinden gitmedi, onu sen kovdun!"

Sarhoşluk hâlindeki kendinden geçme durup dururken sana kendiliğinden gelmedi. İçki içmek suretiyle onu sen kendine çağırdın. Senin iraden kendi kendine senden gitmedi. İçki içmek suretiyle o iradeyi kendinden sen kovdun.

"Sarhoşluk hâlindeki bîhodluk durup dururken sana kendisi gelmedi. İçki içmek sûretiyle onu sen kendine çağırdın. Senin ihtiyârın kendi kendine senden gitmedi. İçki içmek sûretiyle o ihtiyârı kendinden sen kovdun."

4103. "Eğer sarhoşluk senin cehdin olmaksızın erişe idi, can sâkîsi senin ahdini hifz ederdi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4103. "Eğer sarhoşluk senin çaban olmaksızın erişseydi, can sâkîsi senin ahdini korurdu."

Bu şerefli beyitte zahirî sarhoşluktan manevî sarhoşluğa geçiş buyrulur. Yani, "Eğer sarhoşluk senin çaban ve gayretin olmaksızın sana kendiliğinden gelmiş olsaydı, senin canının sâkîsi olan Hak, 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' hitabı zamanında canına içirdiği ilâhî aşk şarabından seni böyle sarhoş etmekle beraber, o vakit canının verdiği 'Evet!' cevabını sana hatırlatmak suretiyle senin ahdini korur ve ilâhî Rabliğe karşı saygıda asla kusur etmezdin.

Bu beyt-i şerîfde sûrî sarhoşluktan ma'nevî sarhoşluğa intikāl buyrulur. Ya'ni, "Eğer sarhoşluk senin sa'yin ve gayretin olmaksızın sana kendiliğinden gelmiş olsa idi, senin canının sâkîsi olan Hak "Elestü bi-rabbiküm?" hitâbı zamânında canına içirdiği aşk-ı ilâhî şarabından seni böyle sarhoş etmekle beraber, o vakit canının verdiği “Belâ!” cevabını sana tahattur ettirmek sûretiyle senin ahdini hifz eder ve rubûbiyet-i ilâhîye karşı ta'zîmde asla kusûr etmezdin.

4104. "Senin arka tutucun ve özür isteyicin olurdu. Ben Allah sarhoşunun zellesinin kölesiyim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4104. "Senin arka tutucun ve özür isteyicin olurdu. Ben Allah sarhoşunun zellesinin kölesiyim!"

O can sâkîsi (can sunucusu) senin zahîrin (yardımcın) ve arka tutucun ve senin hatânın özrünü dileyicisi olurdu. Çünkü ilâhî aşk sarhoşunun hatâsı, hatânın kendisi değil, aksine doğru olanın ta kendisidir. Bu sebeple ben o Allah sarhoşunun hatâsının kölesiyim!

"O can sâkîsi zahîrin ve arka tutucun ve senin hatânın özrünü dileyici olurdu. Zîrâ aşk-ı ilâhî sarhoşunun hatâsı ayn-ı savabdır. Binâenaleyh ben o Allah sarhoşunun hatâsının kölesiyim!"

4105. Ey her bir behre senden olan şâh, cümle âlemin afvleri senin afvinin aksinden bir zerredir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4105. Ey her bir nasip senden olan şah, bütün âlemin affetmeleri senin affetmenin yansımasından bir zerredir.

Bu şerefli beyit, insân-ı kâmilin Hakk'a yakarışındandır. Yani, ey gerçek şah, kâinat suretlerinin her biri senin isimlerinin tecelli yeridir ve her birinin senin isimlerinden nasibi vardır; ve senin "Afüvv" (çok affedici) isminden de nasip ve hisseleri vardır. Fakat bütün âlemin affetmeleri senin Afüvv isminin yansımasından bir zerredir.

Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmilin Hakk'a münâcâtındandır. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, suver-i kâinâtın her birisi senin esmânın mazharıdır ve her birinin senin isimlerinden nasîbi vardır; ve senin “Afüvv” isminden dahi nasîbleri ve hisseleri vardır. Fakat cümle âlemin afvleri senin Afüvv isminin aksinden bir zerredir.

4106. Afvler senin afvının senâsını söylemiştir. Ey nâs, hazer ediniz, onun küfüvü yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4106. Affetmeler senin affının övgüsünü söylemiştir. Ey insanlar, sakınınız, onun dengi yoktur!

Ey gerçek şah, kulların eksik olan affetmeleri, senin kâmil olan affını överler. Ey insanlar, sakınınız, o gerçek şahın isimlerinin tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin varlıklarda görünmesinin) dengi ve benzeri yoktur!

Ey şâh-ı hakîkî, kulların nâkıs olan afvleri, senin kâmil olan afvını medh ederler. Ey nâs, hazer ediniz, o şâh-ı hakîkînin tecelliyât-ı esmâiyyesinin küfüvü ve nazîri yoktur!

4107. Onların canını bağışla ve onları kendinden kovma! Ey murâd sürücü, onlar senin latîf murâdlarındırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4107. Onların canını bağışla ve onları kendinden kovma! Ey murat sürücü, onlar senin latif muratlerındır.

Ey gerçek şah, o gaflet ehlinin canlarını bağışla ve onları kendinden kovma ve hicap âlemine atıp manevî helak içinde bırakma! Çünkü ey murat sürücü ve iradesini yerine getirici olan şah, onlar senin latif muratlerındır. Yani zuhurlarına ilahî iradeden ilişmiş olan esmâ-i hüsnânın (Allah'ın güzel isimleri) tecellileridirler.

Ey şâh-ı hakîkî, o gaflet ehlinin canlarını bağışla ve onları kendinden kovma ve âlem-i hicâba atıp helâk-i ma'nevîde bırakma! Zîrâ ey murâd sürücü ve irâdesini infâz edici olan şâh, onlar senin latîf murâdlarındır. Ya'ni zuhûrlarına irâde-i ilâhiyyeen taalluk etmiş olan esmâ-i hüsnânın mezâhiridirler.

4108. Rahmet et ona ki, senin yüzünü gördü, senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4108. Rahmet et ona ki, senin yüzünü gördü, senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

Yani, öncesiz olarak senin güzelliğini gören cana rahmet et! Perde âleminde kalıp senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

Ya'ni, ezelde senin cemâlini gören câna rahmet et! Âlem-i hicâbda kalıp senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

4109. Hicrden ve firâktan söz söylersin. Her ne istersen yap ve fakat bunu yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4109. Ayrılıktan ve ayrılık acısından söz söylersin. Her ne istersen yap ama bunu yapma!

4110. Altmış kat acı, yüz binlerce ölüm! Senin yüzünün firâkının mânendi [4115] değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4110. Altmış kat acı, yüz binlerce ölüm! Senin yüzünün ayrılığının benzeri değildir.

Bu şerefli beyit, insân-ı kâmilin Hakk'a yakarışındandır. Yani, ey gerçek şah, kâinat suretlerinin her biri senin isimlerinin tecelli yeridir ve her birinin senin isimlerinden nasibi vardır; ve senin "Afüvv" (çok affedici) isminden dahi nasibleri ve hisseleri vardır. Fakat bütün âlemin afvleri senin Afüvv isminin yansımasından bir zerredir.

Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmilin Hakk'a münâcâtındandır. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, suver-i kâinâtın her birisi senin esmânın mazharıdır ve her birinin senin isimlerinden nasîbi vardır; ve senin "Afüvv" isminden dahi nasîbleri ve hisseleri vardır. Fakat cümle âlemin afvleri senin Afüv isminin aksinden bir zerredir.

4106. Afvler senin afvının senâsını söylemiştir. Ey nâs, hazer ediniz, onun küfvü yoktur!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4106. Affetmeler senin affının övgüsünü söylemiştir. Ey insanlar, sakınınız, onun dengi yoktur!

Ey gerçek şah, kulların eksik olan affetmeleri, senin kâmil olan affını överler. Ey insanlar, sakınınız, o gerçek şahın isimlerinin tecellilerinin (Allah'ın isimlerinin varlıklarda görünmesi) dengi ve benzeri yoktur!

Ey şâh-ı hakîkî, kulların nâkıs olan afvleri, senin kâmil olan afvını medh ederler. Ey nâs, hazer ediniz, o şâh-ı hakîkînin tecelliyât-ı esmâiyyesinin küfvü ve nazîri yoktur!

4107. Onların canını bağışla ve onları kendinden kovma! Ey murad sürücü, onlar senin latif muradlarındırlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4107. Onların canını bağışla ve onları kendinden kovma! Ey murad sürücü, onlar senin latif muradlarındırlar.

Ey gerçek şah, o gaflet ehlinin canlarını bağışla ve onları kendinden kovma ve onları hicap (perde) âlemine atıp manevî helâkte bırakma! Çünkü ey murad sürücü ve iradesini yerine getirici olan şah, onlar senin latif muradlarındır. Yani, ortaya çıkmalarına ilahî iradenin ilişkin olduğu esmâ-i hüsnânın (Allah'ın güzel isimleri) tecellileridirler.

Ey şâh-ı hakîkî, o gaflet ehlinin canlarını bağışla ve onları kendinden kovma ve âlem-i hicaba atıp helâk-i ma'nevîde bırakma! Zîrâ ey murâd sürücü ve irâdesini infâz edici olan şâh, onlar senin latîf murâdlarındır. Ya'ni zuhûrlarına irâde-i ilâhiyyen taalluk etmiş olan esmâ-i hüsnânın mezâhiridirler.

4108. Rahmet et ona ki, senin yüzünü gördü, senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4108. Rahmet et ona ki, senin yüzünü gördü, senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

Yani, öncesiz olarak senin güzelliğini gören cana rahmet et! Perde âleminde kalıp senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

Ya'ni, ezelde senin cemâlini gören câna rahmet et! Âlem-i hicabda kalıp senin acı ayrılığını nasıl çekecektir?

4109. Hicrden ve firâktan söz söylersin. Her ne istersen yap ve fakat bunu yapma!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4109. Ayrılıktan ve ayrılık acısından söz söylersin. Her ne istersen yap ama bunu yapma!

4110. Altmış kat acı, yüz binlerce ölüm! Senin yüzünün firakının mânendi değildir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4110. Altmış kat acı, yüz binlerce ölüm! Senin yüzünün ayrılığının benzeri değildir.

Doğal ölüm acılığından altmış kat daha acı olan yüz binlerce ölüm ile ölmek ve bu ölümlerin şiddetli acıları, senin güzelliğinin ayrılığı acılığının benzeri ve eşi değildir. Bu ayrılık acılığı o acılardan daha şiddetlidir.

Tabîî ölüm acılığından altmış kat daha acı olan yüz binlerce ölüm ile ölmek ve bu ölümlerin şiddetli acıları, senin cemâlinin ayrılığı acılığının mânendi ve nazîri değildir. Bu ayrılık acılığı o acılardan daha şiddetlidir.

4111. Ey mücrimlerin feryadına erişici, hicrin acılığını kadından ve erkekten uzak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4111. Ey suçluların feryadına yetişen, ayrılığın acılığını kadından ve erkekten uzak tut!

"Zükûr"dan (erkeklerden) kasıt, fâil (etken) tecelliler (varlığın görünüşleri) ve "inâs"tan (kadınlardan) kasıt, münfail (edilgen) tecellilerdir. Bu tecellilerin hepsi Hakk'ın varlığıyla görünür hâldedir ve her biri, zâtî güzellik mertebesinden kendi varlıklarıyla bir perde (hicab) içindedir; ve o mertebede derece derece uzaktırlar; ve her biri, kendi asılları olan hakiki varlığa doğru bu uzak yollardan koşup dururlar. İnsân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlığı âlemlere rahmet olduğundan, şefaati de geneldir. Nitekim III. cildin 1798 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştu: "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar!" Bu sebeple bu şerefli beyitte bu şefaatin genelliğine işaret buyrulur.

“Zükûr”dan murâd, mezâhir-i fâile ve "inâs"dan murâd, mezâhir-i münfailedir. Bu mezâhirin cümlesi Hakk'ın varlığıyla zâhirdir ve her birisi cemâl-i zâtî mertebesinden kendi varlıklarıyla hicab içindedir; ve o mertebede derece derece uzaktırlar; ve her birisi kendi asılları olan vücûd-ı hakîkîye doğru bu uzak yollardan koşar dururlar. İnsân-ı kâmilin vücûdu âlemlere rahmet olduğundan şefâati dahi umûmîdir. Nitekim III. cildin 1798 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi: تا کند شان رحمة للعالمين زان بیآورد اولیا را بر زمین Ya'ni “Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar!” Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde bu şefâatin umûmiyetine işaret buyrulur.

4112. Senin vaslının ümîdi üzerine ölmek hoştur. Senin hicrinin acılığı ateşin fevkidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4112. Senin vuslatının ümidi üzerine ölmek hoştur. Senin ayrılığının acılığı ateşin üstündedir.

Sana kavuşmak ümidiyle ölmek hoştur ve latiftir. Senden mahrum ve terk edilmiş olmanın acılığı, ateşte yanma acılığının üstündedir.

Sana kavuşmak ümîdiyle ölmek hoştur ve latîfdir. Senden mahrûm ve metrûk olmanın acılığı ateşte yanmak acılığının fevkındedir.

4113. Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar edeydi, ne gam olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4113. Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar etseydi, ne gam olurdu!"

"Sekar", cehennem katmanlarından bir katmanın ismidir. Yani, kendi benliğinde boğulmuş olup Hakk'ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: "Şu anda varlığından haberdar olduğum Rabbim eğer bana nazar etseydi, yani zâtına ait güzelliğiyle tecelli etseydi, ben benliğimden geçer ve o tecelli içinde boğulup asla gam ve elem duymazdım! Çünkü elem ve lezzet, insanın nefsine ve varlığına ait olan hallerdir."

“Sekar”, cehennem tabakalarından bir tabakanın ismidir. Ya'ni, kendi enâniyetinde müstağrak olup Hakk'ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: "Şu anda vücudundan âgâh olduğum Rabbim eğer bana nazar edeydi, ya'ni cemâl-i zâtîsi ile tecellî edeydi, ben benliğimden geçer ve o tecellî içinde müstağrak olup aslâ gam ve elem tutmaz idim! Zîrâ elem ve lezzet insanın nefsine ve varlığına taalluk eden hallerdir."

4114. Zîra o nazar meşakkatleri tatlı edicidir. Sâhirlerin el ve ayaklarına kan bahasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4114. Çünkü o bakış, zorlukları tatlı hâle getiricidir. Büyücülerin el ve ayaklarına kan pahasıdır.

Doğal ölüm acılığından altmış kat daha acı olan yüz binlerce ölüm ile ölmek ve bu ölümlerin şiddetli acıları, senin güzelliğinin ayrılığı acılığının benzeri ve dengi değildir. Bu ayrılık acılığı o acılardan daha şiddetlidir.

Tabîî ölüm acılığından altmış kat daha acı olan yüz binlerce ölüm ile ölmek ve bu ölümlerin şiddetli acıları, senin cemâlinin ayrılığı acılığının mânendi ve nazîri değildir. Bu ayrılık acılığı o acılardan daha şiddetlidir.

4111. Ey mücrimlerin feryadına erişici, hicrin acılığını kadından ve erkekten uzak tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4111. Ey suçluların feryadına yetişen, ayrılığın acılığını kadından ve erkekten uzak tut!

"Zükûr"dan (erkeklerden) kasıt, fâil (etken) tecelliler (varlığın görünüşleri) ve "inâs"tan (kadınlardan) kasıt, münfail (edilgen) tecellilerdir. Bu tecellilerin hepsi Hakk'ın varlığıyla görünür hâldedir ve her biri, zâtî güzellik mertebesinden kendi varlıklarıyla bir perde (hicab) içindedir; ve o mertebede derece derece uzaktırlar; ve her biri, kendi asılları olan hakiki varlığa doğru bu uzak yollardan koşup dururlar. İnsân-ı kâmilin (Allah'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) varlığı âlemlere rahmet olduğundan, şefaati de geneldir. Nitekim III. cildin 1798 numaralı beytinde şöyle buyrulmuştu: "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar!" Bu sebeple bu şerefli beyitte bu şefaatin genelliğine işaret buyrulur.

“Zükûr”dan murâd, mezâhir-i fâile ve "inâs"dan murâd, mezâhir-i münfailedir. Bu mezâhirin cümlesi Hakk'ın varlığıyla zâhirdir ve her birisi cemâl-i zâtî mertebesinden kendi varlıklarıyla hicab içindedir; ve o mertebede derece derece uzaktırlar; ve her birisi kendi asılları olan vücûd-ı hakîkîye doğru bu uzak yollardan koşar dururlar. İnsân-ı kâmilin vücûdu âlemlere rahmet olduğundan şefâati dahi umûmîdir. Nitekim III. cildin 1798 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi: تا کند شان رحمة للعالمين زان بیآورد اولیا را بر زمین Ya'ni “Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar!” Binâenaleyh bu beyt-i şerîfde bu şefâatin umûmiyetine işaret buyrulur.

4112. Senin vaslının ümîdi üzerine ölmek hoştur. Senin hicrinin acılığı ateşin fevkidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4112. Senin vuslatının ümidi üzerine ölmek hoştur. Senin ayrılığının acılığı ateşin üstündedir.

Sana kavuşmak ümidiyle ölmek hoştur ve latiftir. Senden mahrum ve terk edilmiş olmanın acılığı, ateşte yanma acılığının üstündedir.

Sana kavuşmak ümîdiyle ölmek hoştur ve latîfdir. Senden mahrûm ve metrûk olmanın acılığı ateşte yanmak acılığının fevkındedir.

4113. Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar edeydi, ne gam olurdu!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4113. Kâfir sekar ortasında der ki: "Eğer bana nazar etseydi, ne gam olurdu!"

"Sekar", cehennem katmanlarından bir katmanın ismidir. Yani, kendi benliğinde boğulmuş olup Hakk'ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: "Şu anda varlığından haberdar olduğum Rabbim eğer bana nazar etseydi, yani zâtına ait güzelliğiyle tecelli etseydi, ben benliğimden geçer ve o tecelli içinde boğulup asla gam ve elem duymazdım! Çünkü elem ve lezzet, insanın nefsine ve varlığına ait olan hallerdir."

“Sekar”, cehennem tabakalarından bir tabakanın ismidir. Ya'ni, kendi enâniyetinde müstağrak olup Hakk'ı tanımayan kâfir sekar içinde der ki: "Şu anda vücudundan âgâh olduğum Rabbim eğer bana nazar edeydi, ya'ni cemâl-i zâtîsi ile tecellî edeydi, ben benliğimden geçer ve o tecellî içinde müstağrak olup aslâ gam ve elem tutmaz idim! Zîrâ elem ve lezzet insanın nefsine ve varlığına taalluk eden hallerdir."

4114. Zîra o nazar meşakkatleri tatlı edicidir. Sâhirlerin el ve ayaklarına kan bahasıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4114. Çünkü o bakış, meşakkatleri tatlı edicidir. Sihirbazların el ve ayaklarına kan bahasıdır.

Yani, o bakış ve o cemâlî tecellî (Allah'ın güzelliğinin tecellî etmesi), insanın varlığına ilişkin meşakkatleri ve elemleri duyurmayıp tatlı edicidir. Nitekim Firavun'un sihirbazlarına o tecellî meydana geldiği zaman, onlar Firavun'un siyasetinden korkmadılar ve: "Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak suretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!" dediler; ve o cemâlî bakış, onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşılık Hak tarafından bir diyet ve bir kan bahası oldu. Sihirbazların siyaset vaktinde Firavun'a "Zarar yoktur, biz Rabbimize döneceğiz!" (Şuarâ, 26/50) diye söylemelerinin tefsiri.

Ya'ni, o nazar ve o tecellî-i cemâlî, insanın varlığına taalluk eden meşakkatleri ve elemleri duyurmayıp tatlı edicidir. Nitekim Fir'avn'ın sihirbazlarına o tecellî vâki' olduğu vakit, onlar Fir'avn'ın siyasetinden korkmadılar ve: "Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak sûretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!" dediler; ve o nazar-ı cemâlî onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşı Hak tarafından bir diyet ve bir kan pahası oldu. تفسیر گفتن ساحران فرعون را در وقت سیاست كه لا ضير إِنَّا إلى ربنا منقلبون Sihirbazların siyâset vaktinde Fir'avn'a "Zarar yoktur, biz Rabbimize münkalib oluruz!" (Şuarâ, 26/50) diye söylemelerinin tefsîri

4115. Gök "Lâ dayra!" na'rasını işitti. O çevgân için çerh bir top oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4115. Gök "Zararı yok!" narasını işitti. O çevgân için felek bir top oldu.

"Savlecân"a çevgân da derler; cirit oynayanların topu çelmek için kullandıkları ucu eğri sopadır. Yani, Firavun'un sihirbazları Musa (a.s.)'ın mucizesini görüp iman ettikleri zaman, Firavun onlara öfkelendi ve onları siyasetle tehdit etti; ve sihirbazlar bu tehdide karşı Şuarâ Suresi'nde ve A'râf Suresi'nde beyan buyrulduğu üzere قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبَّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Senin katlinden bize zarar yoktur. Biz Rabbimize döneriz!" dediler. Onların bu "Bize zarar yoktur!" diye bağırmalarını gök ehli işitti ve onların bu nâraları çevgân oldu ve felekî gezegenler o çevgânın önünde top gibi oldu.

"Savlecân", çevgân dahi derler, cirit oynayanların top çelmek için kullandıkları ucu eğri sopadır. Ya'ni, Fir'avn'un sihirbazları Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesini görüp îmân ettikleri vakit, Fir'avn onlara öfkelendi ve onları siyasetle tehdîd etti; ve sihirbazlar bu tehdîde karşı sûre-i Şuarâ'da ve sûre-i A'râf'da beyân buyrulduğu üzere قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبَّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Senin katlinden bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" dediler. Onların bu “Bize zarar yoktur!" diye bağırmalarını gök ehli işitti ve onların bu na'raları çevgân ve seyyârât-ı felekiyye o çevgânın önünde top gibi oldu.

4116. "Fir'avn'un darbesi bize zarar değildir. Hakk'ın lütfu gayrın kahrına galib olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4116. Firavun'un darbesi bize zarar değildir. Hakk'ın lütfu başkasının kahrına üstün gelir!

Sihirbazlar dediler ki: "Firavun'un bedenimize olan darbesi bize zarar değildir. Çünkü Firavun'un bu görünür kahrının altında Hakk'ın manevî ve ruhanî lütfu vardır. Mana, surete üstün geldiği gibi, Hakk'ın manevî lütfu da başkasının görünür kahrına üstündür!" Yani, o bakış ve o cemalî tecelli (güzellik tecellisi), insanın varlığına ait olan zorlukları ve acıları hissettirmeyip tatlı kılar. Nasıl ki Firavun'un sihirbazlarına o tecelli meydana geldiği zaman, onlar Firavun'un siyasetinden korkmadılar ve: "Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak suretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!" dediler; ve o cemalî bakış, onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşılık Hak tarafından bir diyet ve bir kan pahası oldu.

Sâhirler dediler ki: "Fir'avn'un cismimize olan darbesi bize zarar değildir. Zîrâ Fir'avn'un bu kahr-ı sûrîsi altında Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi ve rûhânîsi vardır. Ma'nâ, sûrete gālib olduğu gibi Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi dahi gayrın kahr-ı sûrîsine galibdir!" Ya'ni, o nazar ve o tecellî-i cemâlî, insanın varlığına taalluk eden meşakkatleri ve elemleri duyurmayıp tatlı edicidir. Nitekim Fir'avn'ın sihirbazlarına o tecellî vâki' olduğu vakit, onlar Fir'avn'ın siyasetinden korkmadılar ve: "Senin bizim ellerimizi ve ayaklarımızı kesmek ve asmak sûretiyle öldürmenden bize zarar yoktur!" dediler; ve o nazar-ı cemâlî onların ellerinin ve ayaklarının kesilmesine karşı Hak tarafından bir diyet ve bir kan pahası oldu.

## Sihirbazların siyaset vaktinde Fir'avn'a "Zarar yoktur, biz Rabbimize münkalib oluruz!" (Şuarâ, 26/50) diye söylemelerinin tefsîri

4115. Gök "Lâ dayra!" na'rasını işitti. O çevgân için çerh bir top oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4115. Gök "Zararı yok!" narasını işitti. O çevgân için felek bir top oldu.

"Savlecân"a çevgân da derler; cirit oynayanların topu çelmek için kullandıkları ucu eğri sopadır. Yani, Firavun'un sihirbazları Musa (a.s.)'ın mucizesini görüp iman ettikleri zaman, Firavun onlara öfkelendi ve onları siyasetle tehdit etti; ve sihirbazlar bu tehdide karşı Şuarâ Suresi'nde ve A'râf Suresi'nde beyan buyrulduğu üzere قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبَّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) yani "Senin katlinden bize zarar yoktur. Biz Rabbimize döneriz!" dediler. Onların bu "Bize zarar yoktur!" diye bağırmalarını gök ehli işitti ve onların bu nâraları çevgân ve felekî gezegenler o çevgânın önünde top gibi oldu.

"Savlecân", çevgân dahi derler, cirit oynayanların top çelmek için kullandıkları ucu eğri sopadır. Ya'ni, Fir'avn'un sihirbazları Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesini görüp îmân ettikleri vakit, Fir'avn onlara öfkelendi ve onları siyasetle tehdîd etti; ve sihirbazlar bu tehdîde karşı sûre-i Şuara'da ve sûre-i A'râf'da beyân buyrulduğu üzere قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبَّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Senin katlinden bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" dediler. Onların bu “Bize zarar yoktur!" diye bağırmalarını gök ehli işitti ve onların bu na'raları çevgân ve seyyârât-ı felekiyye o çevgânın önünde top gibi oldu.

4116. "Fir'avn'un darbesi bize zarar değildir. Hakk'ın lütfu gayrın kahrına galib olur!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4116. "Firavun'un darbesi bize zarar değildir. Hakk'ın lütfu başkasının kahrına üstün gelir!"

Sihirbazlar dediler ki: "Firavun'un bedenimize olan darbesi bize zarar değildir. Çünkü Firavun'un bu görünür kahrının altında Hakk'ın manevî ve ruhanî lütfu vardır. Mana, surete üstün geldiği gibi, Hakk'ın manevî lütfu da başkasının görünür kahrına üstündür!"

Sâhirler dediler ki: "Fir'avn'un cismimize olan darbesi bize zarar değildir. Zîrâ Fir'avn'un bu kahr-ı sûrîsi altında Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi ve rûhânîsi vardır. Ma'nâ, sûrete gālib olduğu gibi Hakk'ın lutf-i ma'nevîsi dahi gayrın kahr-ı sûrîsine galibdir!"

4117. Ey mudill, eğer sen bizim sırrımızı bilsen, ey kör kalbli, bizleri meşakkatten kurtarırsın!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4117. Ey saptırıcı, eğer sen bizim sırrımızı bilsen, ey kör kalpli, bizleri meşakkatten kurtarırsın!

Ey halkın yolunu şaşırtıcı, eğer sen bizim sırrımızı ve iç yüzümüzü bilsen, bizi bu cismaniyet azabından ve zahmetinden kurtardığını görürdün. Fakat kalp gözün kör olduğu için ancak cismaniyet âlemini görüyorsun ve zahirî ölüm ile bizden intikam aldığını zannediyorsun!

"Ey halkın yolunu şaşırtıcı, eğer sen bizim sırrımızı ve iç yüzümüzü bilsen, bizi bu cismâniyet azabından ve zahmetinden kurtardığını görür idin. Fakat kalb gözün kör olduğu için ancak cismâniyet âlemini görüyorsun ve mevt-i sûrî ile bizden intikām aldığını zannediyorsun!"

4118. Agah ol, bu taraftan gel gör ki, erganon "Ne olaydı kavmim bilseler idi!" çalıyor!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4118. Bil ki, bu taraftan gel de gör ki, erganon "Keşke kavmim bilselerdi!" diye çalıyor!

"Erganon", "ergun" ve "ergün", içinden ses çıkan bir çalgının adıdır. Eflâtun tarafından icat edildiği rivayet edilir ve çoğunlukla Hristiyanlar tarafından kiliselerde çalınır ve Fransızcada "org" derler. Burada "erganon"dan kastedilen ruhtur. "Ey Firavun, cismaniyet tarafından gözünü kapa da ruhanîlik tarafına aç! Ve ruhanîlik tarafından gel de gör ki, bizim ruhumuz senin siyasetinden memnun olup, "Keşke kavmimiz bizim ne ilahi lütfa mazhar olduğumuzu bilselerdi!" diye ahenkli olur." يا ليت قومي يعلمون (Yâsîn, 36/27) ["Kavmim keşke bilselerdi!] ayet-i kerimesi Yâsîn-i şerîf suresinde yer alır ve III. cildin 2008 numaralı: گفت هر برگ شکوفه از غصون دمبدم يا لَيْتَ قَوْمى يَعْلَمُون [Dallardan her çiçeğin yaprağı an be an "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi.] beytinde ve bu cildin dibacesinde ve yine bu cildin 1740 numarasına denk gelen: میزند جان در جهان آبگون نعره یا لَيْتَ قَوْمى يعلمون ["Ruh su renkli dünyasında, "Keşke kavmim bilseydi!" narasını vurur."] beytinde geçti.

"Erganon" ve "ergun" ve "ergün", sadâsı içinden çıkan bir çalgının adıdır. Eflâtûn tarafından îcâd edildiği rivâyet olunur ve ekseriyâ hıristiyanlar tarafından kiliselerde çalınır ve Fransızca'da "org" derler. Burada "erganon"dan murâd, rûhdur. "Ey Fir'avn, gözünü cismâniyet tarafından kapa da rûhâniyet tarafına aç! Ve rûhâniyet tarafından gel de gör ki, bizim rûhumuz senin siyâsetinden memnun olup, "Ne olaydı kavmimiz bizim ne lutf-i ilâhîye mazhar olduğumuzu bilseler idi!" diye âhenkdâr olur." يا ليت قومي يعلمون (Yâsîn, 36/27) ["Kavmim keşke bilselerdi!] âyet-i kerîmesi Yâsîn-i şerîf sûresinde vâki' olup III. cildin 2008 numaralı : گفت هر برگ شکوفه از غصون دمبدم يا لَيْتَ قَوْمى يَعْلَمُون ]Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi."] beytinde ve bu cildin dîbâcesinde ve yine bu cildin 1740 numarasına müsâdif olan : میزند جان در جهان آبگون نعره یا لَيْتَ قَوْمى يعلمون [“Rûh âb-gûn cihânında, "Ne olaydı kavmim bilseydi!" na'rasını vurur."] beytinde geçti.

4119. Hakk'ın fazlı bize bir Fir'avnluk verdi. Senin Fir'avnluğun ve senin fânî olan mülkün gibi değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4119. Hakk'ın fazlı bize bir Firavunluk verdi. Senin Firavunluğun ve senin fani olan mülkün gibi değil!

"Firavun", Mısır hükümdarlarına ve şahlarına verilen unvandır; ve her firavunun kendilerine özgü ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan bazılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte "Firavunî"den kastedilen, şahlıktır. Yani sihirbazlar dediler ki: "Ey Firavun, Hakk'ın fazlı bize ruhaniyet âleminde bir şahlık verdi ki, bu şahlık senin şahlığın ve fani olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!" İkinci mısra Hind nüshalarında

"Fir'avn", Mısır hükümdarlarına ve şâhlarına verilen unvandır; ve her fir'avnun kendilerine mahsûs ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan ba'zılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte "Fir'avnî"den murâd, şâhlıktır. Ya'ni sâhirler dediler ki: "Ey Fir'avn, Hakk'ın fazlı bize âlem-i rûhâniyyette bir şâhlık verdi ki, bu şâhlık senin şâhlığın ve fânî olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!" İkinci mısra' Hind nüshalarında

4117. "Ey mudill, eğer sen bizim sırrımızı bilsen, ey kör kalbli, bizleri meşakkatten kurtarırsın!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4117. "Ey saptırıcı, eğer sen bizim sırrımızı bilsen, ey kör kalpli, bizleri meşakkatten kurtarırsın!"

"Ey halkın yolunu şaşırtıcı, eğer sen bizim sırrımızı ve iç yüzümüzü bilseydin, bizi bu cismaniyet azabından ve zahmetinden kurtardığını görürdün. Fakat kalp gözün kör olduğu için ancak cismaniyet âlemini görüyorsun ve zahirî ölüm ile bizden intikam aldığını zannediyorsun!"

"Ey halkın yolunu şaşırtıcı, eğer sen bizim sırrımızı ve iç yüzümüzü bilsen, bizi bu cismâniyet azabından ve zahmetinden kurtardığını görür idin. Fakat kalb gözün kör olduğu için ancak cismâniyet âlemini görüyorsun ve mevt-i sûrî ile bizden intikām aldığını zannediyorsun!"

4118. "Agah ol, bu taraftan gel gör ki, erganon "Ne olaydı kavmim bilseler idi!" çalıyor!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4118. "Uyanık ol, bu taraftan gel de gör ki, erganon "Keşke kavmim bilselerdi!" diye çalıyor!"

"Erganon", "ergun" ve "ergün", içinden ses çıkan bir çalgının adıdır. Eflâtûn tarafından icat edildiği rivayet edilir ve çoğunlukla Hristiyanlar tarafından kiliselerde çalınır ve Fransızcada "org" derler. Burada "erganon"dan kastedilen ruhtur. "Ey Firavun, gözünü cismaniyet tarafından kapa da ruhanîlik tarafına aç! Ve ruhanîlik tarafından gel de gör ki, bizim ruhumuz senin siyasetinden memnun olup, "Keşke kavmimiz bizim ne ilahi lütfa mazhar olduğumuzu bilselerdi!" diye ahenkli bir ses çıkarır." يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (Yâsîn, 36/27)

["Kavmim keşke bilselerdi!] ayet-i kerimesi Yâsîn-i şerîf suresinde yer alır ve III. cildin 2008 numaralı : گفت هر برگ شکوفه از غصون دمبدم يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ [Dallardan her çiçeğin yaprağı an be an "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi."] beytinde ve bu cildin dibacesinde ve yine bu cildin 1740 numarasına denk gelen : میزند جان در جهان آبگون نعره يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ [Ruh su renkli dünyada, "Keşke kavmim bilseydi!" narasını atar."] beytinde geçti.

"Erganon" ve "ergun" ve "ergün", sadâsı içinden çıkan bir çalgının adıdır. Eflâtûn tarafından îcâd edildiği rivâyet olunur ve ekseriyâ hıristiyanlar tarafından kiliselerde çalınır ve Fransızca'da "org" derler. Burada "erganon"dan murâd, rûhdur. "Ey Fir'avn, gözünü cismâniyet tarafından kapa da rûhâniyet tarafına aç! Ve rûhâniyet tarafından gel de gör ki, bizim rûhumuz senin siyâsetinden memnun olup, "Ne olaydı kavmimiz bizim ne lutf-i ilâhîye mazhar olduğumuzu bilseler idi!" diye âhenkdâr olur." يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (Yâsîn, 36/27)

["Kavmim keşke bilselerdi!] âyet-i kerîmesi Yâsîn-i şerîf sûresinde vâki' olup III. cildin 2008 numaralı : گفت هر برگ شکوفه از غصون دمبدم يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ [Dallardan her çiçeğin yaprağı dembedem "Kavmim bilseler ne olurdu!" dedi."] beytinde ve bu cildin dîbâcesinde ve yine bu cildin 1740 numarasına müsâdif olan : میزند جان در جهان آبگون نعره يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ [Rûh âb-gûn cihânında, "Ne olaydı kavmim bilseydi!" na'rasını vurur."] beytinde geçti.

4119. "Hakk'ın fazlı bize bir Fir'avnluk verdi. Senin Fir'avnlugun ve senin fânî olan mülkün gibi değil!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4119. "Hakk'ın lütfu bize bir Firavunluk verdi. Senin Firavunluğun ve senin fani olan mülkün gibi değil!"

"Firavun", Mısır hükümdarlarına ve şahlarına verilen unvandır; ve her firavunun kendilerine özgü ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan bazılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte "Firavunî"den kastedilen, şahlıktır. Yani sihirbazlar dediler ki: "Ey Firavun, Hakk'ın lütfu bize ruhaniyet âleminde bir şahlık verdi ki, bu şahlık senin şahlığın ve fani olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!" İkinci mısra Hind nüshalarında نی چنین فرعونیی بی عونیی şeklinde olup "Böyle bir yardımsız firavunluk değildir" demek olur.

"Fir'avn", Mısır hükümdarlarına ve şâhlarına verilen unvandır; ve her fir'avnun kendilerine mahsûs ayrıca birer isimleri de vardır ki, hiyeroglif yazıları okunarak bunlardan ba'zılarının isimleri keşfedilmiştir. Bu beyitte "Fir'avnî"den murâd, şâhlıktır. Ya'ni sâhirler dediler ki: "Ey Fir'avn, Hakk'ın fazlı bize âlem-i rûhâniyyette bir şâhlık verdi ki, bu şâhlık senin şâhlığın ve fânî olan mülkün gibi değildir, ebedîdir!" İkinci mısra' Hind nüshalarında نی چنین فرعونیی بی عونیی sûretinde vâki' olup "Böyle bir avnsiz fir'avnluk değildir" demek olur.

4120. Başını kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehrine [4125] mağrûr olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4120. Başını kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehrine [4125] mağrûr olmuş!

Bu şerefli beyitte, Zuhruf Sûresi'nde geçen يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) yani "Firavun dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani sihirbazlar dediler ki: "Ey Firavun, başını maddî âlemden kaldır da ruhanî âleme bak ve Yüce Allah hazretlerinin ruhanî âlemde canlı olup bizimle konuşan ve azametli olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey cansız Mısır'ın sahibi ve Nil nehriyle övünen mağrur!"

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zuhruf'da vaki يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ )Zuhruf, 43/51) ya'ni "Fir'avn dedi: Ey kavmim, Mısır mülkü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni sihirbazlar dediler: "Ey Fir'avn, başını cismâniyet âleminden kaldır da rûhâniyet âlemine bak ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlem-i rûhâniyyette canlı olup bizimle muhâtaba eden ve azîm olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey câmid Mısır'ın mâliki ve Nil nehriyle iftihâr eden mağrûr!"

4121. Eğer sen, bu pis hırkayı terk edersen, Nil'i can Nîl'inde gark edersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4121. Eğer sen, bu pis hırkayı terk edersen, Nil'i can Nil'inde boğarsın!

"Ey Firavun, eğer sen bu pis ve necis hırka hükmünde olan bedeni terk edersen, o Mısır'ın cansız olan zahirî Nil'ini, ruh Nil'inde boğarsın! Ve senin nazarında o zahirî Nil nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!"

"Ey Fir'avn, eğer sen bu pis ve necis hırka mesâbesinde olan cismi terk edersen, o Mısır'ın câmid olan sûrî Nîl'ini, rûh Nîl'inde gark edersin! ve nazarında o sûrî Nîl nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!"

4122. Agah ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4122. Agah ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!

"Ey Fir'avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır'dan ve dış görünüşe ait mülk ile övünmekten vazgeç, ruhanî âleme yüz çevir! Çünkü can Mısır'ı ve mülkü içinde övünmeye değer birçok Mısır'lar ve mülkler vardır!" Nasıl ki I. cildin 2065 numaralı beytinin başlangıcındaki kırmızı yazıda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitleri zikredilmişti:

"Can vilayetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır." şeklinde gerçekleşmiş olup "Böyle bir yardımcısız firavunluk değildir" demek olur.

"Ey Fir'avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır'dan ve sûrî mülk ile iftihâr etmekten vazgeç, rûhâniyet âlemine yüz çevir! Zîrâ can Mısır'ı ve mülkü içinde şâyân-ı iftihâr birçok Mısır'lar ve mülkler vardır!" Nitekim I. cildin 2065 numaralı beytinin ibtidâsındaki sürhda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitleri mezkûr idi:

"Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır". sûretinde vâki' olup "Böyle bir avnsiz fir'avnluk değildir" demek olur.

4120. Başını kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehrine mağrûr olmuş!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4120. Başını kaldır, diri ve celîl olan mülkü gör! Ey Mısır'a ve Nil nehrine mağrûr olmuş!

Bu şerefli beyitte, Zuhruf Sûresi'nde geçen يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) yani "Firavun dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani sihirbazlar dediler ki: "Ey Firavun, başını cismaniyet (maddî varlık) âleminden kaldır da ruhanîyet âlemine bak ve Yüce Allah hazretlerinin ruhanîyet âleminde canlı olup bizimle muhatap olan ve azametli olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey cansız Mısır'ın sahibi ve Nil nehriyle övünen mağrur!"

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Zuhruf'da vâki' يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (Zuhruf, 43/51) ya'ni "Fir'avn dedi: Ey kavmim, Mısır mülkü ve sarayımın altından akan bu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni sihirbazlar dediler: "Ey Fir'avn, başını cismâniyet âleminden kaldır da rûhâniyet âlemine bak ve Hak Teâlâ hazretlerinin âlem-i rûhâniyyette canlı olup bizimle muhâtaba eden ve azîm olan bir mülkü bize verdiğini gör! Ey câmid Mısır'ın mâliki ve Nil nehriyle iftihâr eden mağrûr!"

4121. Eğer sen, bu pis hırkayı terk edersen, Nil'i can Nîl'inde gark edersin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4121. Eğer sen, bu pis hırkayı terk edersen, Nil'i can Nil'inde boğarsın!

"Ey Firavun, eğer sen bu pis ve necis hırka hükmünde olan bedeni terk edersen, o Mısır'ın cansız olan zahirî Nil'ini, ruh Nil'inde boğarsın! Ve senin nazarında o zahirî Nil nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!"

"Ey Fir'avn, eğer sen bu pis ve necis hırka mesâbesinde olan cismi terk edersen, o Mısır'ın câmid olan sûrî Nîl'ini, rûh Nîl'inde gark edersin! ve nazarında o sûrî Nîl nehrinin hiçbir kıymeti kalmaz!"

4122. Agâh ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4122. Agâh ol, ey Fir'avn Mısır'dan el kaldır! Can Mısır'ı ortasında yüz Mısır vardır!

"Ey Fir'avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır'dan ve görünürdeki mülk ile övünmekten vazgeç, ruhanî âleme yüz çevir! Çünkü can Mısır'ı ve mülkü içinde övülmeye değer birçok Mısır'lar ve mülkler vardır!" Nitekim birinci cildin 2065 numaralı beytinin başlangıcındaki kırmızı yazıda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitleri zikredilmişti:

"Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır".

"Ey Fir'avn, gaflet uykusundan uyan! Mısır'dan ve sûrî mülk ile iftihâr etmekten vazgeç, rûhâniyet âlemine yüz çevir! Zîrâ can Mısır'ı ve mülkü içinde şâyân-ı iftihâr birçok Mısır'lar ve mülkler vardır!" Nitekim I. cildin 2065 numaralı beytinin ibtidâsındaki sürhda Hakîm Senâî hazretlerinin şu beyitleri mezkûr idi:

"Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Rûh yolunda aşağılar ve yukarılar ve inişler ve yokuşlar vardır. Yüksek dağlar ve denizler vardır".

4123. Sen avâma “Ben Rabbim!” diyorsun, bu her iki adın mâhiyetinden gâfilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4123. Sen avâma “Ben Rabbim!” diyorsun, bu her iki adın mâhiyetinden gâfilsin!

Bu şerefli beyitte, Nâziât Sûresi'ndeki "فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى" (Nâziât, 79/24) yani "Firavun 'Ben sizin en yüce Rabbinizim!' dedi" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "İki ad"dan maksat, "ene" (ben) ile "Rab" isimleridir. Yani, ey Firavun, sen halkın avam tabakasına "Ben sizin Rabbinizim!" diyorsun. Fakat "ene" ile "Rab" isimlerinin anlamlarından gâfilsin. Bilinmeli ki, "Rab", ilahi isimlerden bir isimdir, "sahip ve efendi" anlamında, bir isim izafesiyle yaratılmış hakkında da kullanılır. Örneğin "rabbü'd-dâr", evin sahibi ve efendisi ve "rabbü'l-mâl", mal sahibi derler. "Beslemek ve tamam etmek ve ziyade etmek ve cem' etmek" anlamlarında da masdardır. Çoğulu "erbâb" gelir. Buna göre her "Rabbe" bir "merbûb" (terbiye edilen, kendisine sahip olunan) lazımdır. Çünkü merbûbsuz Rab olmaz; ve merbûb, Rabbin hükmü ve tesiri altındadır; ve Rab, asla merbûbun hükmü ve tesiri altında değildir. Halbuki Firavun kendi sarayında beslediği ve büyüttüğü Musa (a.s.)'dan korktu ve bilahare o hazretin hükmü ve tesiri altında kaldı. Buna göre Rabbin anlamından gâfil oldu. "Ene" (Ben) isminden gâfil olmasına gelince, Firavun cisminin varlığına karşı "ben" dedi. Halbuki cisimler ölüm vasıtasıyla çürür ve yok olur; ve bu hal meydandadır, isbata hacet yoktur; ve bu sebeple milyarlarca "ben"ler yok oldu ve el'an da yok olmaktadır. Böyle yok olan cisme ve ruh-i hayvanîye bağlanıp "ben" demek pek büyük gaflet ve hamakattir. Firavun'un bir gafleti de budur ki, cisim kendinin merbûbu addettiği tebaasının her birinde de mevcuttu; ve onların her biri de cisimlerine nazaran "ben" der idi; ve bu cisimleri hasebiyle nisbî rubûbiyet (göreceli rablık) hepsinde var idi. Çünkü hepsi çoluk çocuk ve mal-mülk sahibi idi; ve her biri onların Rabbi idi. Firavun bu anlamda beşer fertlerinin cümlesi ile müsavi bir mevkide iken kendisini onlardan yüksek tutup "Rabb-i a'lânızım!" dedi ve onları kendinden alçak gördü. Buna göre Firavun "ene" ile "Rab" isimlerinin anlamlarından kâmilen gaflette idi. Şimdi Pir efendimizin bu beyitlerdeki yüce beyanları yalnız geçmiş zamandaki Firavun'un gafletine ve cehline mahsus değildir. Bu gaflet geçmiş ve gelecek olan bütün beşer fertlerine dahi racidir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nâziât’ta olan فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) ya’ni “Fir’avn ben sizin Rabb-i a’lânızım!” dedi” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. “İki ad”dan murâd, “ene” (ben) ile “Rab” isimleridir. Ya’ni, ey Fir’avn, sen avâm-ı halka “Ben sizin Rabbinizim!” diyorsun. Fakat “ene” ile “Rab” isimlerinin ma’nâlarından gâfilsin. Ma’lûm olsun ki, “Rab”, esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir, “mâlik ve sâhib ve efendi” ma’nâsında, bir isim izâfesi ile mahlûk hakkında da kullanılır. Meselâ “rabbü’d-dâr”, evin sâhibi ve efendisi ve “rab-bü’l-mâl”, mal sâhibi derler. “Beslemek ve tamâm etmek ve ziyâde etmek ve cem’ etmek” ma’nâlarında da masdardır. Cem’i “erbâb” gelir. Binâenaleyh her “rabbe bir “merbûb” lâzımdır. Zîrâ merbûbsuz rab olmaz; ve merbûb, rabbin hükmü ve te’sîri altındadır; ve rab, aslâ merbûbun hükmü ve te’sîri altında değildir. Halbuki Fir’avn kendi sarayında beslediği ve büyüttüğü Mûsâ (a.s.)dan korktu ve bilâhare o hazretin hükmü ve te’sîri altında kaldı. Binâenaleyh Rabb’in ma’nâsından gâfil oldu. “Ene”, (Ben) isminden gâfil olmasına gelince, Fir’avn cisminin varlığına karşı “ben” dedi. Halbuki cisimler ölüm vâsıtasıyla çürür ve yok olur; ve bu hâl meydandadır, isbâta hâcet yoktur; ve bu sebeple milyarlarca “ben”ler yok oldu ve el’an da yok olmaktadır. Böyle yok olan cisme ve rûh-i hayvânîye bağlanıp “ben” demek pek büyük gaflet ve hamâkattir. Fir’avn’un bir gafleti de budur ki, cisim kendinin merbûbu addettiği tebaasının her birinde de mevcûd idi; ve onların her biri de cisimlerine nazaran “ben” der idi; ve bu cisimleri hasebiyle nisbî rubûbiyet hepsinde var idi. Zîrâ hepsi çoluk çocuk ve mal-mülk sâhibi idi; ve her biri onların rabbi idi. Fir’avn bu ma’nâda efrâd-ı beşerin cümlesi ile müsâvî bir mevki’de iken kendisini onlardan yüksek tutup “Rabb-i a’lânızım!” dedi ve onları kendinden alçak gördü. Binâenaleyh Fir’avn “ene” ile “Rab” isimlerinin ma’nâlarından kâmilen gaflette idi. İm-di cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyitlerdeki beyânât-ı aliyyeleri yalnız geçmiş zamandaki Fir’avn’un gafletine ve cehline mahsûs değildir. Bu gaflet geçmiş ve gelecek olan bilcümle efrâd-ı beşere dahi râci’dir.

4124. Rab, merbûb üzerine ne vakit titreyici olur? “Ene”yi bilici, ne vakit cisim ve canın bendi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4124. Rab, kul üzerine ne zaman titreyici olur? "Ben"i bilen, ne zaman cismin ve canın bağlısı olur?

4123. Sen avâma "Ben Rabbim!" diyorsun, bu her iki adın mahiyetinden gafilsin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4123. Sen avâma "Ben Rabbim!" diyorsun, bu her iki adın mahiyetinden gafilsin!

Bu şerefli beyitte, Nâziât Suresi'nde geçen "فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأعْلَى" (Nâziât, 79/24) yani "Firavun 'Ben sizin en yüce Rabbinizim!' dedi" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. "İki ad"dan kasıt, "ene" (ben) ile "Rab" isimleridir. Yani, ey Firavun, sen halkın avamına "Ben sizin Rabbinizim!" diyorsun. Fakat "ene" ile "Rab" isimlerinin anlamlarından gafilsin. Bilinmeli ki, "Rab", ilahi isimlerden bir isimdir, "sahip ve efendi" anlamında, bir isim izafesiyle (tamlamasıyla) yaratılmış hakkında da kullanılır. Örneğin "rabbü'd-dâr", evin sahibi ve efendisi ve "rabbü'l-mâl", mal sahibi derler. "Beslemek ve tamam etmek ve ziyade etmek ve cem' etmek" anlamlarında da masdardır. Çoğulu "erbâb" gelir. Buna göre her "rabbe" bir "merbûb" (rabbin hükmü altında olan) lazımdır. Çünkü merbûbsuz rab olmaz; ve merbûb, rabbin hükmü ve tesiri altındadır; ve rab, asla merbûbun hükmü ve tesiri altında değildir. Halbuki Firavun kendi sarayında beslediği ve büyüttüğü Musa (a.s.)'dan korktu ve bilahare o hazretin hükmü ve tesiri altında kaldı. Buna göre Rabbin anlamından gafil oldu. "Ene", (Ben) isminden gafil olmasına gelince, Firavun cisminin varlığına karşı "ben" dedi. Halbuki cisimler ölüm vasıtasıyla çürür ve yok olur; ve bu hal meydandadır, ispat etmeye gerek yoktur; ve bu sebeple milyarlarca "ben"ler yok oldu ve şu an da yok olmaktadır. Böyle yok olan cisme ve hayvani ruha bağlanıp "ben" demek pek büyük gaflet ve ahmaklıktır. Firavun'un bir gafleti de budur ki, cisim kendinin merbûbu addettiği tebaasının her birinde de mevcuttu; ve onların her biri de cisimlerine nazaran "ben" der idi; ve bu cisimleri sebebiyle nisbi rububiyet (göreceli rablık) hepsinde vardı. Çünkü hepsi çoluk çocuk ve mal-mülk sahibi idi; ve her biri onların rabbi idi. Firavun bu anlamda insan fertlerinin hepsiyle eşit bir mevkide iken kendisini onlardan yüksek tutup "En yüce Rabbinizim!" dedi ve onları kendinden alçak gördü. Buna göre Firavun "ene" ile "Rab" isimlerinin anlamlarından tamamen gaflette idi. Şimdi Pir efendimizin bu beyitlerdeki yüce açıklamaları yalnız geçmiş zamandaki Firavun'un gafletine ve cehaletine özgü değildir. Bu gaflet geçmiş ve gelecek olan bütün insan fertlerine de aittir.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nâziât'ta olan فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأعْلَى (Nâziât, 79/24) ya'ni "Fir'avn ben sizin Rabb-i a'lânızım! dedi" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "İki ad"dan murâd, "ene" (ben) ile "Rab" isimleridir. Ya'ni, ey Fir'avn, sen avâm-ı halka "Ben sizin Rabbinizim!" diyorsun. Fakat "ene" ile "Rab" isimlerinin ma'nâlarından gāfilsin. Ma'lûm olsun ki, "Rab", esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir, "mâlik ve sâhib ve efendi" ma'nâsında, bir isim izâfesi ile mahlûk hakkında da kullanılır. Meselâ "rabbü'd-dâr", evin sâhibi ve efendisi ve "rabbü'l-mâl", mal sahibi derler. "Beslemek ve tamâm etmek ve ziyâde etmek ve cem' etmek" ma'nâlarında da masdardır. Cem'i "erbâb" gelir. Binâenaleyh her "rabbe bir "merbûb" lâzımdır. Zîrâ merbûbsuz rab olmaz; ve merbûb, rabbin hükmü ve te'sîri altındadır; ve rab, aslâ merbûbun hükmü ve te'sîri altında değildir. Halbuki Fir'avn kendi sarayında beslediği ve büyüttüğü Mûsâ (a.s.)dan korktu ve bilâhare o hazretin hükmü ve te'sîri altında kaldı. Binâenaleyh Rabb'in ma'nâsından gafil oldu. "Ene", (Ben) isminden gāfil olmasına gelince, Fir'avn cisminin varlığına karşı "ben" dedi. Halbuki cisimler ölüm vâsıtasıyla çürür ve yok olur; ve bu hâl meydandadır, isbâta hâcet yoktur; ve bu sebeble milyarlarca "ben"ler yok oldu ve el'an da yok olmaktadır. Böyle yok olan cisme ve rûh-i hayvânîye bağlanıp "ben" demek pek büyük gaflet ve hamâkattir. Fir'avn'un bir gafleti de budur ki, cisim kendinin merbûbu addettiği tebaasının her birinde de mevcûd idi; ve onların her biri de cisimlerine nazaran "ben" der idi; ve bu cisimleri hasebiyle nisbî rubûbiyet hepsinde var idi. Zîrâ hepsi çoluk çocuk ve mal-mülk sahibi idi; ve her biri onların rabbi idi. Fir'avn bu ma'nâda efrâd-ı beşerin cümlesi ile müsâvî bir mevki'de iken kendisini onlardan yüksek tutup "Rabb-i a'lânızım!" dedi ve onları kendinden alçak gördü. Binâenaleyh Fir'avn "ene" ile "Rab" isimlerinin ma'nâlarından kâmilen gaflette idi. İmdi cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyitlerdeki beyânât-ı aliyyeleri yalnız geçmiş zamandaki Fir'avn'un gafletine ve cehline mahsûs değildir. Bu gaflet geçmiş ve gelecek olan bilcümle efrâd-ı beşere dahi râci'dir.

4124. Rab, merbûb üzerine ne vakit titreyici olur? "Ene"yi bilici, ne vakit cisim ve canın bendi olur?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4124. Rab, kul üzerine ne zaman titreyici olur? "Ben"i bilen, ne zaman cisim ve canın bağlısı olur?

Yani, "Rab, kendi kulu bildiği mülk üzerine titreyici ve onun yok olmasından korkucu olmaz! Çünkü Firavun, müneccimlerin haber vermesi üzerine kul kabul ettiği Mısır memleketinin ve saltanatının elinden çıkmasından korktu ve bu yüzden tebaası hakkında birçok zulümler yaptı; ve "ben"in anlamını bilen kimse hiçbir zaman cisme ve hayvani ruha iltifat edip bağlanmaz."

Ya'ni, "Rab kendi merbûbu bildiği mülk üzerine titreyici ve onun zevâlin- den korkucu olmaz! Zîrâ Fir'avn müneccimlerin ihbârı üzerine merbûbu ad- dettiği Mısır memleketinin ve saltanatının elinden çıkmasından korktu ve bu yüzden tebaası hakkında birçok zulümler yaptı; ve "ene"nin ma'nâsını bilen kimse hiçbir vakit cisme ve rûh-i hayvânîye iltifat edip bağlanmaz."

4125. İşte "ene" biziz ki, "ene"den belâ dolu ve meşakkat dolu olan "ene"den kurtulmuşuz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4125. İşte "ben" biziz ki, "ben"den, belâ dolu ve meşakkat dolu olan "ben"den kurtulmuşuz!

"Ana", keder, meşakkat ve zahmet anlamlarındadır. Yani, sihirbazlar Firavun'a dediler ki: "Ey Firavun, "ben" demek yetkisine sahip olan işte şimdi biziz ki, cismanî ve mecazî olan "ben"den ve belalara ve türlü türlü meşakkatlere maruz kalan o cismanî "ben"den senin siyasetin vasıtasıyla kurtulmuşuz ve Hakk'ın hakikati olan varlığından meydana gelen "ben"in içindeyiz. Çünkü bizim "ben" dememiz Hakk'ın varlığına "Sen" demektir. Fakir şârihin beyitleri: Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir ben (بك) dir Rûy-i dilberdeki ben, mâye-i dilberdendir Ruh-1 sâfi-i latîfe diyecek yok ammâ Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir Perde-i nokta-i rûyün o siyah bendir "ben" (ن) Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir "Ben" benim (بكم) o ruh-i mutlakta göründüm muzlim Rûy-i sâfindaki ben, "ben" (بن) der ise hep sendir Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i tennen nendir

"Ana", keder ve meşakkat ve zahmet ma'nâlarınadır. Ya'ni, sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Ey Fir'avn, "ene" (ben) demek salâhiyetini hâiz olan iş- te şimdi biziz ki, cismânî ve mecâzî olan "ene"den ve belâlara ve türlü türlü meşakkatlere maʼrûz olan o cismânî "ene", "ben"den senin siyasetin vâsıta- sıyla kurtulmuşuz ve Hakk'ın hakîkati olan varlığından mütehassıl "ene"="ben" içindeyiz. Zîrâ bizim "ben" dememiz Hakk'ın varlığına "Sen" demektir. Şârih-i fakîrin beyitleri: Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir ben (بك) dir Rûy-i dilberdeki ben, mâye-i dilberdendir Ruh-1 sâfi-i latîfe diyecek yok ammâ Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir Perde-i nokta-i rûyün o siyah bendir "ben" (ن) Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir "Ben" benim (بكم) o ruh-i mutlakta göründüm muzlim Rûy-i sâfindaki ben, "ben" (بن) der ise hep sendir Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i tennen nendir

4126. Ey köpek, o benlik senin üzerine uğursuz idi. Bizim hakkımızda vacib olan devlet idi.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4126. Ey köpek, o benlik senin üzerine uğursuz idi. Bizim hakkımızda vacip olan devlet idi.

"Mahtûm", kazâ olmuş ve vacip sayılmış anlamındadır. "Köpek" hitabıyla, "Dünya bir leştir ve onun taliplileri köpeklerdir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Ey cismaniyete ilgi duyan ve dünya devletine muhabbet edip gururlanan köpek, o cismaniyetten kaynaklanan benlik, senin üzerine uğursuz idi. Fakat bu bizim şimdiki hâlde olan benliğimiz, ezelde kazâ olunup bize ihsanı vacip olan devlet idi." Yani, "Rab, kendi merbubunu (bağlı olduğu şeyi) bildiği mülk üzerine titreyici ve onun zevalinden korkucu olmaz! Zira Firavun, müneccimlerin haber vermesi üzerine merbub addettiği Mısır memleketinin ve saltanatının elinden çıkmasından korktu ve bu yüzden tebaası hakkında birçok zulümler yaptı; ve 'ene'nin (benliğin) anlamını bilen kimse hiçbir vakit cisme ve hayvanî ruha iltifat edip bağlanmaz."

"Mahtûm", kazâ olmuş ve vacib addedilmiş ma'nâsınadır. "Köpek", hita- bıyla الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" ha- dîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Ey cismâniyete alâka ve dünyâ devletine mu- habbet edip mağrûr olan köpek, o cismâniyetten mütevellid benlik, senin üzerine uğursuz idi. Fakat bu bizim şimdiki hâlde olan benliğimiz ezelde ka- zâ olunup bize ihsânı vacib olan devlet idi." Ya'ni, "Rab kendi merbûbu bildiği mülk üzerine titreyici ve onun zevâlinden korkucu olmaz! Zîrâ Fir'avn müneccimlerin ihbârı üzerine merbûbu addettiği Mısır memleketinin ve saltanatının elinden çıkmasından korktu ve bu yüzden tebaası hakkında birçok zulümler yaptı; ve "ene"nin ma'nâsını bilen kimse hiçbir vakit cisme ve rûh-i hayvânîye iltifat edip bağlanmaz."

4125. "İşte "ene" biziz ki, "ene"den belâ dolu ve meşakkat dolu olan "ene"den kurtulmuşuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4125. "İşte "ben" biziz ki, belâ dolu ve meşakkat dolu olan "ben"den kurtulmuşuz!"

"Ana", keder, meşakkat ve zahmet anlamlarındadır. Yani, sihirbazlar Firavun'a dediler ki: "Ey Firavun, "ben" deme yetkisine sahip olan işte şimdi biziz ki, cismanî ve mecazî olan "ben"den ve belalara ve türlü türlü meşakkatlere maruz kalan o cismanî "ben"den senin siyasetin vasıtasıyla kurtulmuşuz ve Hakk'ın hakikati olan varlığından meydana gelen "ben" içindeyiz. Çünkü bizim "ben" dememiz Hakk'ın varlığına "Sen" demektir. Fakir şârihin beyitleri:

Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir ben (بك) dir Rûy-i dilberdeki ben, mâye-i dilberdendir Ruh-ı sâfi-i latîfe diyecek yok ammâ Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir Perde-i nokta-i rûyün o siyah bendir "ben" (بن) Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir "Ben" benim, (بكم) o ruh-i mutlakta göründüm muzlim Rûy-i sâfindaki ben, "ben" (بن) der ise hep sendir Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i tennen nendir

""Ana", keder ve meşakkat ve zahmet ma'nâlarınadır. Ya'ni, sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Ey Fir'avn, "ene" (ben) demek salâhiyetini hâiz olan işte şimdi biziz ki, cismânî ve mecâzî olan "ene"den ve belâlara ve türlü türlü meşakkatlere maʼrûz olan o cismânî "ene", "ben"den senin siyasetin vâsıtasıyla kurtulmuşuz ve Hakk'ın hakîkati olan varlığından mütehassıl "ene"="ben" içindeyiz. Zîrâ bizim "ben" dememiz Hakk'ın varlığına "Sen" demektir. Şârih-i fakîrin beyitleri:

Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir ben (بك) dir Rûy-i dilberdeki ben, mâye-i dilberdendir Ruh-ı sâfi-i latîfe diyecek yok ammâ Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir Perde-i nokta-i rûyün o siyah bendir "ben" (بن) Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir "Ben" benim, (بكم) o ruh-i mutlakta göründüm muzlim Rûy-i sâfindaki ben, "ben" (بن) der ise hep sendir Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm Sem'-i kec-fehme bu söz nağme-i tennen nendir

4126. "Ey köpek, o benlik senin üzerine uğursuz idi. Bizim hakkımızda vacib olan devlet idi."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4126. "Ey köpek, o benlik senin üzerine uğursuz idi. Bizim hakkımızda vacip olan devlet idi."

"Mahtûm", kazâ olmuş ve vacip sayılmış anlamındadır. "Köpek" hitabıyla "Dünya bir leştir ve onu isteyenler köpeklerdir" hadis-i şerifine işaret buyrulur. "Ey cismaniyete ilgi duyan ve dünya devletine muhabbet edip mağrur olan köpek, o cismaniyetten kaynaklanan benlik, senin üzerine uğursuz idi. Fakat bu bizim şimdiki hâlde olan benliğimiz, öncesiz olarak kazâ olunup bize ihsanı vacip olan devlet idi."

"Mahtûm", kazâ olmuş ve vacib addedilmiş ma'nâsınadır. "Köpek", hitabıyla الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Ey cismâniyete alâka ve dünyâ devletine muhabbet edip mağrûr olan köpek, o cismâniyetten mütevellid benlik, senin üzerine uğursuz idi. Fakat bu bizim şimdiki hâlde olan benliğimiz ezelde kazâ olunup bize ihsânı vacib olan devlet idi."

4127. "Eğer senin bu kîn çekici “ben”liğin olmasa idi, ne vakit bize böyle hoş ikbal çarpar idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4127. "Eğer senin bu kinci 'ben'liğin olmasaydı, bize ne zaman böyle hoş bir ikbal nasip olurdu?"

"Ey Firavun, eğer senin bu kinci ve intikam alıcı benliğin olmasaydı, bizi şehit etmeye kalkışmazdın ve bize de böyle şehadet mertebesi ve latif bir ikbal nasip olmazdı." Çünkü kâfirlerin varlığı müminlere rahmettir. Eğer kâfirler olmasaydı, müminlere şehadet mertebesini sağlayacak bir araç bulunmazdı.

"Ey Fir'avn, eğer senin bu kîn çekici ve intikām alıcı benliğin olmasa idi, bizi şehîd etmeye kasdetmez idin ve bize de böyle şehadet mertebesi ve latîf ikbâl nasîb olmaz idi." Zîrâ küffârın vücûdu mü'minlere rahmettir. Eğer küffâr olmasa mü'minlere mertebe-i şehadeti te'mîn edecek vâsıta bulunmaz idi.

4128. "Şükür ona ki bu fânî evden kurtuluyoruz. Bu dârın başı üzerinde sana nasihat veriyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4128. "Şükür ona ki bu fânî evden kurtuluyoruz. Bu dârın başı üzerinde sana nasihat veriyoruz."

Birinci mısradaki "dâr", ev anlamındadır. İkinci mısradaki "dâr", darağacı anlamındadır. Yani, "Sana teşekkür ederiz, o intikamını doğuran cismanî ve nefsanî olan benliğine ki, onun sebebiyle biz bu fani ev olan dünyadan ve cismaniyet âleminden kurtuluyoruz ve bizi cismaniyet azabından kurtaran bu darağacının başı üzerinde sana da nasihat veriyoruz."

Birinci mısra'daki "dâr", ev ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "dâr", darağacı ma'nâsınadır. Ya'ni, "Teşekkür ederiz sana, o intikāmını doğuran cismânî ve nefsânî olan benliğine ki, onun sebebiyle biz bu fânî ev olan dünyâdan ve cismâniyet âleminden kurtuluyoruz ve bizi cismâniyet azabından kurtaran bu darağacının başı üzerinde sana da nasîhat veriyoruz."

4129. "Bizim katlimizin dârı rihletin Burak'ıdır. Senin mülkünün darı gurûr ve gaflettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4129. "Bizim öldürülmemizin bineği, göç etmenin Burak'ıdır. Senin mülkünün bineği ise gurur ve gaflettir."

"Burak", şimşek anlamına gelen "berk" kelimesinden türemiştir. Manevî mertebelerden bir "binek"in ismidir. Hızlı gidişinden dolayı "Burak" denilmiştir. Yani, "Bizim öldürülmemizin darağacı, bizim istenen şeye doğru göç etmemizin Burak'ıdır. Senin mülkünün evi ise, gurur ve gaflet evi olan dünya ve cismaniyet âlemidir."

"Burâk", şimşek ma'nâsına olan "berk"tan müştaktır. Merâkib-i rûhâniyyeden bir "merkeb"in ismidir. Sür'at-i seyrinden dolayı "Burâk" denilmiştir. Ya'ni, "Bizim katlimizin darağacı, bizim matlûbumuz tarafına rihletimizin Burâkıdır. Senin mülkünün evi ise, gurûr ve gaflet evi olan dünyâ ve cismâniyet âlemidir."

4130. Bu bir hayattır ki, ölüm nakşında gizlidir; ve o bir ölümdür ki, hayat kış[4135] rında gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4130. Bu bir hayattır ki, ölüm nakşında gizlidir; ve o bir ölümdür ki, hayat kışrında gizlidir.

"Bu bizim ruhanî âlemdeki hayatımız, görünüşteki ölüm altında gizlenmiş bir hayattır; ve o senin cismaniyet âlemindeki hayatın, dirilik kabuğu içinde gizlenmiş bir ölümdür. Biz beden olarak ölü, fakat ruh olarak diriyiz. Sen ise beden olarak diri ve ruh olarak ölüsün."

"Bu bizim âlem-i rûhâniyyetteki hayâtımız sûrî ölüm altında gizlenmiş bir hayattır; ve o senin cismâniyet âlemindeki hayâtın dirilik kabuğu içinde gizlenmiş bir ölümdür. Biz cismen ölü ve fakat rûhen diriyiz. Sen ise cismen diri ve rûhen ölüsün."

4127. "Eğer senin bu kîn çekici “ben”liğin olmasa idi, ne vakit bize böyle hoş ikbal çarpar idi?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4127. "Eğer senin bu kinci 'ben'liğin olmasaydı, bize ne zaman böyle hoş bir ikbal nasip olurdu?"

"Ey Firavun, eğer senin bu kinci ve intikam alıcı benliğin olmasaydı, bizi şehit etmeye kalkışmazdın ve bize de böyle şehadet mertebesi ve latif bir ikbal nasip olmazdı." Çünkü kâfirlerin varlığı müminlere rahmettir. Eğer kâfirler olmasaydı, müminlere şehadet mertebesini sağlayacak bir araç bulunmazdı.

"Ey Fir'avn, eğer senin bu kîn çekici ve intikām alıcı benliğin olmasa idi, bizi şehîd etmeye kasdetmez idin ve bize de böyle şehadet mertebesi ve latîf ikbâl nasîb olmaz idi." Zîrâ küffârın vücûdu mü'minlere rahmettir. Eğer küffâr olmasa mü'minlere mertebe-i şehadeti te'mîn edecek vâsıta bulunmaz idi.

4128. "Şükür ona ki bu fânî evden kurtuluyoruz. Bu dârın başı üzerinde sana nasihat veriyoruz."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4128. "Şükür ona ki bu fânî evden kurtuluyoruz. Bu dârın başı üzerinde sana nasihat veriyoruz."

Birinci mısradaki "dâr", ev anlamındadır. İkinci mısradaki "dâr", darağacı anlamındadır. Yani, "Sana teşekkür ederiz, o intikamını doğuran cismanî ve nefsanî olan benliğine ki, onun sebebiyle biz bu fani ev olan dünyadan ve cismaniyet âleminden kurtuluyoruz ve bizi cismaniyet azabından kurtaran bu darağacının başı üzerinde sana da nasihat veriyoruz."

Birinci mısra'daki "dâr", ev ma'nâsınadır. İkinci mısra'daki "dâr", darağacı ma'nâsınadır. Ya'ni, "Teşekkür ederiz sana, o intikāmını doğuran cismânî ve nefsânî olan benliğine ki, onun sebebiyle biz bu fânî ev olan dünyâdan ve cismâniyet âleminden kurtuluyoruz ve bizi cismâniyet azabından kurtaran bu darağacının başı üzerinde sana da nasîhat veriyoruz."

4129. "Bizim katlimizin dârı rihletin Burak'ıdır. Senin mülkünün darı gurûr ve gaflettir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4129. "Bizim öldürülmemizin bineği, göç etmenin Burak'ıdır. Senin mülkünün bineği ise gurur ve gaflettir."

"Burak", şimşek anlamına gelen "berk" kelimesinden türemiştir. Manevî mertebelerden bir "binek"in ismidir. Hızlı gidişinden dolayı "Burak" denilmiştir. Yani, "Bizim öldürülmemizin darağacı, bizim istenen şeye doğru göç etmemizin Burak'ıdır. Senin mülkünün evi ise, gurur ve gaflet evi olan dünya ve cismaniyet âlemidir."

"Burâk", şimşek ma'nâsına olan "berk"tan müştaktır. Merâkib-i rûhâniyyeden bir "merkeb"in ismidir. Sür'at-i seyrinden dolayı "Burâk" denilmiştir. Ya'ni, "Bizim katlimizin darağacı, bizim matlûbumuz tarafına rihletimizin Burâkıdır. Senin mülkünün evi ise, gurûr ve gaflet evi olan dünyâ ve cismâniyet âlemidir."

4130. Bu bir hayattır ki, ölüm nakşında gizlidir; ve o bir ölümdür ki, hayat kış[4135] rında gizlidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4130. Bu bir hayattır ki, ölüm nakşında gizlidir; ve o bir ölümdür ki, hayat kışrında gizlidir.

"Bu bizim ruhanî âlemdeki hayatımız, görünüşteki ölüm altında gizlenmiş bir hayattır; ve o senin cismaniyet âlemindeki hayatın, dirilik kabuğu içinde gizlenmiş bir ölümdür. Biz beden olarak ölü, fakat ruh olarak diriyiz. Sen ise beden olarak diri ve ruh olarak ölüsün."

"Bu bizim âlem-i rûhâniyyetteki hayâtımız sûrî ölüm altında gizlenmiş bir hayattır; ve o senin cismâniyet âlemindeki hayâtın dirilik kabuğu içinde gizlenmiş bir ölümdür. Biz cismen ölü ve fakat rûhen diriyiz. Sen ise cismen diri ve rûhen ölüsün."

4131. "Nûr, nâr ve nâr nûr görünür; ve yoksa dünya evi ne vakit dârü'l-gurûr olurdu?"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4131. "Nur, ateş ve ateş nur görünür; yoksa dünya evi ne zaman aldatma yurdu olurdu?"

Bu maddî âlem tersine konulmuştur. Hakikati ateş olduğu hâlde görüneni nur görünür; ve iç yüzü nur iken ateş görünür. Nasıl ki hadis-i şerifte "Cennet, dünyanın hoşlanılmayan şeyleriyle kuşatılmıştır ve ateş de şehvetlerle kuşatılmıştır" buyrulur. Hâlbuki dünyevî şehvet nur gibi latif görünür. Ve ibadetler ve taatler gibi nefsin hoş görmediği şeyler de ateş görünür. İşte bundan dolayı dünyaya aldatma yurdu denilmiştir.

"Bu cismâniyet âlemi tersine vaz' olunmuştur. Hakîkati ateş olduğu hâlde zâhiri nûr görünür; ve bâtını nûr iken ateş görünür. Nitekim hadîs-i şerîf-de حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet dünyânın mekrûhları ile örtülmüştür ve ateş dahi şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Halbuki şehvet-i dünyeviyye nûr gibi latîf görünür. Ve ibâdât ve tâât gibi nefsin kerîh gördüğü şeyler de ateş görünür. İşte bundan dolayı dünyaya gurûr evi denilmiştir."

4132. "Sakın ta'cîl etme, evvel yok ol! Vaktaki gurûb getiresin, şarktan ziya çıkar."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4132. "Sakın acele etme, önce yok ol! Batışı gerçekleştirdiğin zaman, doğudan ışık çıkar."

"Ey Firavun, sakın 'ene' (ben) sözünü söylemekte bu cismaniyete dalmışken ve hayvanî ruhun bağı ve esiri iken acele etme! Öncelikle bu vehmedilmiş varlığından Hakk'ın varlığında yok ol! Ne zaman ki cismanî benlikten Hakk'a ait benliğe batarsın, fenâfillâh (Allah'ta yok olma) ile gerçekleşirsin. Ondan sonra bekābillâh (Allah ile var olma) ile gerçekleşir ve ruhaniyetin doğuş yerinden güneş gibi ışık çıkarıp yayımlarsın!" Bu şerefli beyit, sihirbazların dilinden Firavun'a hitap olmak mümkün olduğu gibi, Pir efendimiz (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî) tarafından bütün Hakk yolcularına irşat (doğru yolu gösterme) olarak söylenmiş olmak da mümkündür.

"Ey Fir'avn, sakın "ene" (ben) sözünü söylemekte bu cismâniyette müstağrak iken ve rûh-i hayvânînin bendi ve esîri iken acele etme! Evvelâ bu vücûd-ı mevhûmundan Hakk'ın varlığında yok ol! Vaktâki enâniyet-i cismâniyyeden enâniyyet-i Hakkāniyyeye gurûb edersin, fenâfillâh ile mütehakkık olursun. Ondan sonra bekābillâh ile mütehakkık olur ve maşrık-ı rûhâniyyetten güneş gibi ziyâ çıkarıp neşredersin!" Bu beyt-i şerîf sihirbazların lisânından Fir'avn'a hitâb olmak câiz olduğu gibi cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından bilcümle sâliklere irşâden îrâd buyrulmuş olmak dahi câizdir.

4133. Ezel benliğinden gönül hayran oldu. Bu benlik soğuk oldu ve ayıb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4133. Gönül, ezelî benlikten hayran oldu. Bu benlik soğuk ve ayıplı oldu.

Gönül, ezelî benlik olan Hakk'a ait varlık benliğinden hayran oldu. Çünkü cismanî bir suretle görünen insân-ı kâmilin Hakk'a ait varlığı kazanmasını ve "ben" dediği zaman, onun bu "ben" demesinin, Hakk'ın "ben" demesi olduğunu akıl idrak edemez. Bu, hâl ve zevk (manevî tecrübe) meselesidir. Bu sebeple gönül bu anlamda hayrette kalır. Fakat Hakk'a ait varlıktan nasipsiz iken cismanî bir kimsenin vehmedilmiş (sadece sanıda var olan) benliğinin soğuk ve ayıplı bir şey olduğunu akıl idrak eder.

Ezel benliği olan vücûd-ı Hakkānî benliğinden gönül hayrân oldu. Zîrâ cismânî bir süretle görünen insân-ı kâmilin Hakkānî vücûdu iktisâb etmesi ve "ene" dediği vakit, onun bu "ene" demesi, Hakk'ın "ene" demesi olduğunu akıl idrak edemez. Bu hâl ve zevk meselesidir. Binâenaleyh gönül bu ma'nâda hayrette kalır. Fakat vücûd-ı Hakkānîden bî-behre iken cismânî bir kimsenin mevhûm olan enâniyeti soğuk ve ayıb bir şey olduğunu akıl idrâk eder.

4134. O benlikten can bensiz hoş oldu. O cihanın benliğinden sıçrayıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4134. O benlikten can bensiz hoş oldu. O cihanın benliğinden sıçrayıcı oldu.

4131. Nûr, nâr ve nâr nûr görünür; ve yoksa dünya evi ne vakit dârü'l-gurûr olurdu?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4131. Nur, ateş ve ateş nur görünür; yoksa dünya evi ne zaman aldatma yurdu olurdu?

Bu cismaniyet âlemi tersine konulmuştur. Hakikati ateş olduğu hâlde görüneni nur görünür; ve iç yüzü nur iken ateş görünür. Nasıl ki hadis-i şerifte "Cennet dünyanın hoşlanılmayan şeyleri ile örtülmüştür ve ateş de şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Hâlbuki dünyevi şehvet nur gibi latif görünür. Ve ibadetler ve taatler gibi nefsin hoş görmediği şeyler de ateş görünür. İşte bundan dolayı dünyaya aldatma evi denilmiştir.

Bu cismâniyet âlemi tersine vaz' olunmuştur. Hakîkati ateş olduğu hâlde zâhiri nûr görünür; ve bâtını nûr iken ateş görünür. Nitekim hadîs-i şerîf-de حفت الجنة بالمكاره و حفت النار بالشهوات ya'ni "Cennet dünyânın mekrûhları ile örtülmüştür ve ateş dahi şehvetler ile örtülmüştür" buyrulur. Halbuki şehvet-i dünyeviyye nûr gibi latîf görünür. Ve ibâdât ve tâât gibi nefsin kerîh gördüğü şeyler de ateş görünür. İşte bundan dolayı dünyâya gurûr evi denilmiştir.

4132. Sakın ta'cîl etme, evvel yok ol! Vaktaki gurûb getiresin, şarktan ziya çıkar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4132. Sakın acele etme, önce yok ol! Batınca, doğudan ışık çıkar.

Ey Firavun, sakın "ene" (ben) sözünü söylemekte, bu cismaniyette (bedensellikte) boğulmuşken ve hayvanî ruhun bağlısı ve esiri iken acele etme! Öncelikle bu vehmedilmiş varlığından Hakk'ın varlığında yok ol! Ne zaman ki cismanî benlikten Hakk'a ait benliğe batarsın, fenâfillâh (Allah'ta yok olma) ile gerçekleşirsin. Ondan sonra bekābillâh (Allah ile var olma) ile gerçekleşir ve ruhanî doğuş yerinden güneş gibi ışık çıkarıp yayımlarsın!" Bu şerefli beyit, sihirbazların dilinden Firavun'a hitap olmak caiz olduğu gibi, Pir efendimiz tarafından bütün sâliklere (Hakk yolcusu) irşat (doğru yolu gösterme) olarak söylenmiş olmak da caizdir.

Ey Fir'avn, sakın "ene" (ben) sözünü söylemekte bu cismâniyette müstağrak iken ve rûh-i hayvânînin bendi ve esîri iken acele etme! Evvelâ bu vücûd-ı mevhûmundan Hakk'ın varlığında yok ol! Vaktâki enâniyet-i cismâniyyeden enâniyyet-i Hakkāniyyeye gurûb edersin, fenâfillâh ile mütehakkık olursun. Ondan sonra bekābillâh ile mütehakkık olur ve maşrık-ı rûhâniyyetten güneş gibi ziyâ çıkarıp neşredersin!" Bu beyt-i şerîf sihirbazların lisânından Fir'avn'a hitâb olmak câiz olduğu gibi cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından bilcümle sâliklere irşâden îrâd buyrulmuş olmak dahi câizdir.

4133. Ezel benliğinden gönül hayran oldu. Bu benlik soğuk oldu ve ayıb oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4133. Gönül, ezelî benlikten hayran oldu. Bu benlik soğuk ve ayıp oldu.

Gönül, ezelî benlik olan Hakk'a ait varlık benliğinden hayran oldu. Çünkü cismanî bir suretle görünen insân-ı kâmilin Hakk'a ait varlığı kazanmasını ve "ben" dediği zaman, onun bu "ben" demesinin, Hakk'ın "ben" demesi olduğunu akıl idrak edemez. Bu, hâl ve zevk (manevî tecrübe) meselesidir. Bu sebeple gönül bu anlamda hayrette kalır. Fakat Hakk'a ait varlıktan nasipsiz iken cismanî bir kimsenin vehmedilmiş olan benliğinin soğuk ve ayıp bir şey olduğunu akıl idrak eder.

Ezel benliği olan vücûd-ı Hakkānî benliğinden gönül hayrân oldu. Zîrâ cismânî bir sûretle görünen insân-ı kâmilin Hakkānî vücûdu iktisâb etmesi ve "ene" dediği vakit, onun bu "ene" demesi, Hakk'ın "ene" demesi olduğunu akıl idrâk edemez. Bu hâl ve zevk meselesidir. Binâenaleyh gönül bu ma'nâda hayrette kalır. Fakat vücûd-ı Hakkānîden bî-behre iken cismânî bir kimsenin mevhûm olan enâniyeti soğuk ve ayıb bir şey olduğunu akıl idrâk eder.

4134. O benlikten can bensiz hoş oldu. O cihanın benliğinden sıçrayıcı oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4134. O benlikten can bensiz hoş oldu. O cihanın benliğinden sıçrayıcı oldu.

Yani, o Hakk'a ait olan benlik sebebiyle can, cismanî olan benlikten soyundu ve o Hakk'a ait olan benlik ile hoş ve latif oldu; ve o can, o yoğun dünyanın cismanî olan benliğinden sıçrayıcı oldu.

Ya'ni, o Hakkânî olan benlik sebebiyle can cismânî olan benlikten soyundu ve o Hakkânî olan benlik ile hoş ve latîf oldu; ve o can o kesîf dünyânın cismânî olan benliğinden sıçrayıcı oldu.

4135. Vaktâki “ene”den kurtuldu, şimdi “ene” oldu; zahmetsiz benlik üzerine âferinler olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4135. Vaktâki "ben"den kurtuldu, şimdi "ben" oldu; zahmetsiz benlik üzerine aferinler olsun!

Vaktâki can, bu cismanî ve mecazî olan benlikten kurtuldu, şimdi Hakk'a ait olan "ben" oldu. Bu zahmetsiz ve meşakkatsiz olan Hakk'a ait benliğe aferinler olsun ve bu benliği zevk olarak ve hâl olarak elde etmiş olanlara aşk olsun! Eşref-i Rûmî'nin (k.s.) beyti: Tecellî-i şevk-ı dîdârın beni mest eyledi hayrân Ene'l-Hak sırrını candan anınçün kılmazam pinhân Acep hayrân ü mestem ki, bilişden bilmezem yârı Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân Bu yaz ve kış ve bu güzler, bu geceler, bu gündüzler Bu ay ve gün, bu yıldızlar benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem “Bi-iznî kum!”* Yalın ayak başı açık kamûsu dururlar uryân Sanırlar Eşrefoğluyam, ne Rûmî'yem ne İznikî Benem ol dâimü'l-bâkî göründüm sûretâ insan * “Benim iznimle ayağa kalk!” (Yayınlayanların notu).

Vaktâki can bu cismânî ve mecâzî olan benlikten kurtuldu, şimdi Hakkânî olan “ben” oldu, bu zahmetsiz ve meşakkatsiz olan Hakkânî benliğe âferinler olsun ve bu benliği zevkan ve hâlen tahsîl etmiş olanlara aşk olsun! Beyt-i Eşref-i Rûmî (k.s.): Tecellî-i şevk-ı dîdârın beni mest eyledi hayrân Ene'l-Hak sırrını candan anınçün kılmazam pinhân Acep hayrân ü mestem ki, bilişden bilmezem yârı Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân Bu yaz ve kış ve bu güzler, bu geceler, bu gündüzler Bu ay ve gün, bu yıldızlar benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem “Bi-iznî kum!”* Yalın ayak başı açık kamûsu dururlar uryân Sanırlar Eşrefoğluyam, ne Rûmî'yem ne İznikî Benem ol dâimü'l-bâkî göründüm sûretâ insan * “Benim iznimle ayağa kalk!” (Yayınlayanların notu).

4136. Zîrâ o kaçıcıdır ve benlik onun arkasından koşuyor. Çünkü onu onsuz gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4136. Çünkü o kaçıcıdır ve benlik onun arkasından koşuyor. Çünkü onu onsuz gördü.

Çünkü böyle bir kimse cismanî ve mecazî olan benlikten kaçıcıdır; ve Hak'tan gelen benlik de onun arkasından koşmaktadır. Çünkü o kimse o benliği ortada kendisinin cismanî ve mecazî varlığı olmaksızın gördü. "Bu sözler ne demektir? Ben bunları anlamıyorum!" dersen, cevap olarak deriz ki: "Bu anlamı idrak etmek aklın işi değildir!"

Zîrâ böyle bir kimse cismânî ve mecâzî olan benlikten kaçıcıdır; ve Hakkânî olan benlik dahi onun arkasından koşmaktadır. Çünkü o kimse o benliği ortada kendisinin vücûd-ı cismânîsi ve mecâzîsi olmaksızın gördü. “Bu sözler ne demektir? Ben bunları anlamıyorum!” dersen, cevâben deriz ki: “Bu ma'nâyı idrâk etmek aklın işi değildir!”

4137. Sen onun tâlibisin, senin tâlibin olmaz. Vaktâki öldün, senin tâlibin senin matlabın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4137. Sen onun talibisin, senin talibin olmaz. Ne zaman ki öldün, senin talibin senin matlubun oldu.

Yani, o Hakk'a ait olan benlik sebebiyle can, cismani olan benlikten soyundu ve o Hakk'a ait olan benlik ile hoş ve latif oldu; ve o can, o kesif dünyanın cismani olan benliğinden sıçrayıcı oldu.

Ya'ni, o Hakkānî olan benlik sebebiyle can cismânî olan benlikten soyundu ve o Hakkānî olan benlik ile hoş ve latîf oldu; ve o can o kesîf dünyanın cismânî olan benliğinden sıçrayıcı oldu.

4135. Vaktaki "ene"den kurtuldu, şimdi "ene" oldu; zahmetsiz benlik üzerine âferinler olsun!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4135. Vaktaki "ben"den kurtuldu, şimdi "ben" oldu; zahmetsiz benlik üzerine aferinler olsun!

Can, bu cismanî ve mecazî olan benlikten kurtulduğu zaman, şimdi Hakk'a ait olan "ben" oldu; bu zahmetsiz ve meşakkatsiz olan Hakk'a ait benliğe aferinler olsun ve bu benliği zevk ve hâl olarak elde etmiş olanlara aşk olsun! Eşref-i Rûmî'nin (k.s.) beyti: Tecellî-i şevk-ı dîdârın beni mest eyledi hayrân Ene'l-Hak sırrını candan anınçün kılmazam pinhân Aceb hayrân ü mestem ki, bilişden bilmezem yâri Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân Bu yaz ve kış ve bu güzler, bu geceler, bu gündüzler Bu ay ve gün, bu yıldızlar benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem "Bi-iznî kum!"* Yalın ayak başı açık kamûsu dururlar uryân Sanırlar Eşrefoğluyam, ne Rûmî'yem ne İznîkî Benem ol dâimü'l-bâkî göründüm sûretâ insan

* "Benim iznimle ayağa kalk!" (Yayınlayanların notu).

Vaktâki can bu cismânî ve mecâzî olan benlikten kurtuldu, şimdi Hakkānî olan "ben" oldu, bu zahmetsiz ve meşakkatsiz olan Hakkānî benliğe âferinler olsun ve bu benliği zevkan ve hâlen tahsîl etmiş olanlara aşk olsun! Beyt-i Eşref-i Rûmî (k.s.): Tecellî-i şevk-ı dîdârın beni mest eyledi hayrân Ene'l-Hak sırrını candan anınçün kılmazam pinhân Aceb hayrân ü mestem ki, bilişden bilmezem yâri Gözüm her kande ki baksa görünür sûret-i Rahmân Bu yaz ve kış ve bu güzler, bu geceler, bu gündüzler Bu ay ve gün, bu yıldızlar benim emrimdedir yeksân Çürümüş tenlere bir kez eğer dersem "Bi-iznî kum!"* Yalın ayak başı açık kamûsu dururlar uryân Sanırlar Eşrefoğluyam, ne Rûmî'yem ne İznîkî Benem ol dâimü'l-bâkî göründüm sûretâ insan

* "Benim iznimle ayağa kalk!" (Yayınlayanların notu).

4136. Zîrâ o kaçıcıdır ve benlik onun arkasından koşuyor. Çünkü onu onsuz gördü.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4136. Çünkü o kaçıcıdır ve benlik onun arkasından koşuyor. Çünkü onu onsuz gördü.

Çünkü böyle bir kimse cismanî ve mecazî olan benlikten kaçıcıdır; ve Hak'ka ait olan benlik de onun arkasından koşmaktadır. Çünkü o kimse o benliği ortada kendisinin cismanî ve mecazî varlığı olmaksızın gördü. "Bu sözler ne demektir? Ben bunları anlamıyorum!" dersen, cevap olarak deriz ki: "Bu anlamı idrak etmek aklın işi değildir!"

Zîrâ böyle bir kimse cismânî ve mecâzî olan benlikten kaçıcıdır; ve Hakkānî olan benlik dahi onun arkasından koşmaktadır. Çünkü o kimse o benliği ortada kendisinin vücûd-ı cismânîsi ve mecâzîsi olmaksızın gördü. "Bu sözler ne demektir? Ben bunları anlamıyorum!" dersen, cevâben deriz ki: "Bu ma'nâyı idrak etmek aklın işi değildir!"

4137. Sen onun talibisin, senin talibin olmaz. Vaktaki öldün, senin talibin senin matlabın oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4137. Sen onun talibisin, senin talibin olmaz. Vaktaki öldün, senin talibin senin matlabın oldu.

Sen nefsaniyet (nefse ait olma) ve cismaniyet (bedene ait olma) sıfatı içinde benliğin talibi oldukça, Hak'tan gelen benlik senin talibin olmaz. Ne zaman ki cismaniyet ve nefsaniyet sıfatlarından öldün, senin matlubun (istediğin) olan benlik senin talibin oldu ve arkandan geldi. Nasıl ki peygamberlerin efendisi Efendimiz bu anlama işaret ederek hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: اخْشَوْشِنُوا وَامْشُوا حُفَاةً عُرَاةً تَرَوْنَ الْحَقَّ بِقُلُوبِكُمْ وَ تَخَلَّصُوا عَنْ شَرِّ نُفُوسِكُمْ yani “Nefislerinize sert davranınız. Onu gelişmekten uzak, kuru odun hâline getiriniz; ve Hak yolunda beşeriyet (insanlık) pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün! Kalpleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz.”

Sen nefsâniyet ve cismâniyet sıfatı içinde benliğin tâlibi oldukça, Hakkânî olan benlik senin tâlibin olmaz. Vaktâki cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarından öldün, senin matlûbun olan benlik senin tâlibin oldu ve arkandan geldi. Nitekim Server-i enbiyâ Efendimiz bu ma'nâya işâreten hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar: اخْشَوْشِنُوا وَامْشُوا حُفَاةً عُرَاةً تَرَوْنَ الْحَقَّ بِقُلُوبِكُمْ وَ تَخَلَّصُوا عَنْ شَرِّ نُفُوسِكُمْ ya'ni “Nefislerinize haşîn muâmele ediniz. Onu neşv ü nemâdan hâlî kuru odun hâline getiriniz; ve Hak yolunda beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün! Kalbleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz.”

4138. Sen dersin ki, ne vakit ölü yıkayıcısını yıkar? Sen tâlibsin, ne vakit senin matlabın seni arar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4138. Sen dersin ki, ne zaman ölü yıkayıcısını yıkar? Sen talep edensin, ne zaman senin talebin seni arar?

Sen hayvani ruh ve nefsani sıfatlarla dirisin. Ölü yıkayıcı konumunda olan İlahi sıfatlar ne zaman seni bedensel kirlerden ve sıfatlardan yıkar? Ve sen bu bedensel âlemde ilim ve akıl aracılığıyla o İlahi olan benliğin talep edicisisin. O senin istediğin İlahi benlik ne zaman seni arar?

Sen rûh-i hayvânî ve sıfât-ı nefsânî ile dirisin. Ölü yıkayıcı mesâbesinde olan sıfât-ı Hakkânî ne vakit seni cismâniyet kirlerinden ve sıfatlarından yıkar? Ve sen bu cismâniyet âleminde ilim ve akıl vâsıtasıyla o Hakkânî olan benliğin tâlibisin. O senin istediğin Hakkânî benlik ne vakit seni arar?

4139. Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı, Fahr-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4139. Eğer bu konuda akıl yol gösterici olsaydı, Fahreddin Râzî dinin sırrını bilici olurdu.

Eğer bu Hakk'a ait olan “benlik” konusunda akıl, o benliğin yolunu gösterici olsaydı, İmâm-ı Fahreddin-i Râzî hazretleri dinin sırrını bilici olurdu. Çünkü bu saygıdeğer kişinin aklı, insan aklının en yüksek mertebesindedir; ve akla dayalı ilimlerde ve kelâm ilminde de olgunluk sahibidir. Hatta bu olgunluklarından dolayı diğer kelâmcılar ona “İmâm” lakabını vermişlerdir. Kısaca Tabakât-ı Sübkî'den alınan biyografisi şudur:

“Muhammed bin Ömer bin el-Hasen bin el-Huseyin et-Temîmî el-Bekrî el-İmâm Fahruddîn Râzî ibn Hatîb er-Rey. Hicret-i nebeviyyenin 543. senesinde doğdu ve 544. senesinde doğduğu da rivayet olunur. Muhyî's-sünne Ebî Muhammed el-Bağavî'nin öğrencilerinden olan babası Ziyâüddîn'den ilimlerin başlangıçlarını ve Mecd el-Cîlî'den Merağa'da hikmet ilmini ve Kemâl es-Simnânî'den fıkhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil adındaki kitabını ezberlediği rivayet olunur. Adı geçen kişi başlangıçta fakirlik ve zorluk içinde idiyse de sonraları geçim genişliği elde etti. Şöhreti etrafa yayıldı. Sen nefsaniyet ve cismaniyet sıfatı içinde benliğin talibi oldukça, Hakk'a ait olan benlik senin talibin olmaz. Ne zaman ki cismaniyet ve nefsaniyet sıfatlarından öldün, senin aradığın benlik senin talibin oldu ve arkandan geldi. Nasıl ki peygamberlerin efendisi Efendimiz bu anlama işaret ederek hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: اخْشَوْشنُوا وَاخْشَوشَبُوا وَامْشُوا حَفَاةً عُرَاةً تَرَوْنَ الحقِّ بِقُلُوبِكُمْ وتَخَلَّصوا عن شر نفوسكم yani "Nefislerinize sert davranınız. Onu gelişmekten uzak, kuru odun haline getiriniz; ve Hak yolunda beşeriyet ayakkabısını çıkarıp yalın ayak yürüyün! Kalpleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz."

Eğer bu Hakkânî olan “benlik” bahsinde akıl, o benliğin yolunu görücü olaydı, İmâm-ı Fahreddin-i Râzî hazretleri dînin sırrını bilici olurdu. Zîrâ bu zât-ı muhteremin aklı, akl-ı beşerin en yüksek mertebesindedir; ve ulûm-ı akliyye ve kelâmiyyede dahi kemâl sâhibidir. Hattâ bu kemâlâtına mebnî diğer mütekellimîn ona “İmâm” lakabı vermişlerdir. Hulâsaten Tabakât-ı Sübkî'den alınan tercüme-i hâli şudur:

“Muhammed bin Ömer bin el-Hasen bin el-Huseyin et-Temîmî el-Bekrî el-İmâm Fahruddîn Râzî ibn Hatîb er-Rey. Hicret-i nebeviyyenin 543. senesinde doğdu ve 544. senesinde tevellüdü dahi rivâyet olunur. Muhyî's-sünne Ebî Muhammed el-Bağavî'nin şâkirdlerinden olan pederi Ziyâüddîn'den mebâdî-i ulûmu ve Mecd el-Cîlî'den Merağa'da ilm-i hikmeti ve Kemâl es-Simnânî'den fıkhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil nâmındaki kitabını ezberlediği rivâyet olunur. Müşârünileyh ibtidâ-i hâlinde fakr u zarûret içinde idiyse de sonraları vüs'at-i maişet hâsıl oldu. Sıyt ü şöhreti etrâfa münteşir Sen nefsâniyet ve cismâniyet sıfatı içinde benliğin tâlibi oldukça, Hakkanî olan benlik senin tâlibin olmaz. Vaktāki cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarından öldün, senin matlûbun olan benlik senin tâlibin oldu ve arkandan geldi. Nitekim Server-i enbiyâ Efendimiz bu ma'nâya işâreten hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar: اخْشَوْشنُوا وَاخْشَوشَبُوا وَامْشُوا حَفَاةً عُرَاةً تَرَوْنَ الحقِّ بِقُلُوبِكُمْ وتَخَلَّصوا عن شر نفوسكم ya'ni "Nefislerinize haşîn muamele ediniz. Onu neşv ü nemâdan hâlí kuru odun hâline getiriniz; ve Hak yolunda beşeriyet pabucunu çıkarıp yalın ayak yürüyün! Kalbleriniz ile Hakk'ı görürsünüz ve nefislerinizin şerrinden kurtulursunuz."

4138. Sen dersin ki, ne vakit ölü yıkayıcısını yıkar? Sen tâlibsin, ne vakit senin matlabın seni arar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4138. Sen dersin ki, ne zaman ölü yıkayıcısı yıkar? Sen talipsin, ne zaman senin talebin seni arar?

Sen hayvani ruh ve nefsani sıfatlarla dirisin. Ölü yıkayıcı konumunda olan Hak'ka ait sıfatlar ne zaman seni bedensel kirlerden ve sıfatlardan yıkar? Ve sen bu bedensel âlemde ilim ve akıl aracılığıyla o Hak'ka ait olan benliğin talibisin. O senin istediğin Hak'ka ait benlik ne zaman seni arar?

Sen rûh-i hayvânî ve sıfât-ı nefsânî ile dirisin. Ölü yıkayıcı mesâbesinde olan sıfât-ı Hakkānî ne vakit seni cismâniyet kirlerinden ve sıfatlarından yıkar? Ve sen bu cismâniyet âleminde ilim ve akıl vâsıtasıyla o Hakkanî olan benliğin tâlibisin. O senin istediğin Hakkanî benlik ne vakit seni arar?

4139. Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı, Fahr-i Râzî dînin sırrını bilici olurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4139. Eğer bu konuda akıl yol gösterici olsaydı, Fahreddin Râzî dinin sırrını bilirdi.

Eğer bu Hak'tan gelen "benlik" konusunda akıl, o benliğin yolunu gösterici olsaydı, İmâm Fahreddin Râzî hazretleri dinin sırrını bilirdi. Çünkü bu saygıdeğer kişinin aklı, insan aklının en yüksek mertebesindedir; ve akli ve kelâmî ilimlerde de olgunluk sahibidir. Hatta bu olgunluklarından dolayı diğer kelâm âlimleri ona "İmâm" lakabını vermişlerdir. Kısaca Tabakāt-ı Sübkî'den alınan hayat hikâyesi şöyledir: "Muhammed bin Ömer bin el-Hasen bin el-Huseyin et-Temîmî el-Bekrî el-İmâm Fahreddin Râzî ibn Hatîb er-Rey. Hicretin 543. senesinde doğdu ve 544. senesinde doğduğu da rivayet edilir. Muhyi's-sünne Ebî Muhammed el-Bağavî'nin öğrencilerinden olan babası Ziyâüddin'den ilimlerin başlangıçlarını ve Mecd el-Cîlî'den Merağa'da hikmet ilmini ve Kemâl es-Simnânî'den fıkhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil adlı kitabını ezberlediği rivayet edilir. Adı geçen kişi başlangıçta fakirlik ve zorluk içinde idiyse de sonraları geçim genişliği elde etti. Şöhreti etrafa yayıldığından ilim öğrenme amacıyla dünyanın dört bir yanından kendisine başvurulurdu. Arapça ve Farsça dilleriyle vaaz ve nasihatte çok başarılıydı; ve hâl ehli ve dindar olup tasavvufa da vâkıf idi. Tasavvufta nasibi olduğuna Tefsiri şahittir. Rey şehrinden Hârezm'e gelip Mu'tezile ile tartışmaları meydana geldiğinden orayı terk ederek Mâverâünnehr'e geldi. Hârezm'de olduğu gibi orada da tartışmalar meydana gelince Rey şehrine geri döndü. Sonra Sultan Şihâbüddîn Avzî'ye yakın olup onun yanında itibar kazandı; ve ondan sonra da Büyük Sultan Alâeddîn Harzemşâh Muhammed'e yakınlık elde ederek yüksek mertebelere ulaştı ve onun yanında ikamet etti; ve eserleriyle ufuklarda şöhret kazanarak "Şeyhü'l-İslâm" lakabını aldı. Bindiği zaman etrafında fakihler ve diğerlerinden 300 kişiyle birlikte giderdi. İlimlere gerçekten şiddetli bir hırsı olup arkadaşlarının kendisine edep ve saygısı çoktu. Tefsir, el-Metâlibü'l-Âliye, Nihâyetü'l-Ukûl, [Kitâbü'l]-Erbâîn, İrşâdü'n-Nezâir, el-Maâlim, Şerhu'l-İşârât, Uyûnü'l-Hikme, Şerhu'l-Esmâi'l-Hüsnâ gibi birçok eseri vardır. Sözün özü, çeşitli ilim ve fenlerde açık bir deniz ve zekâ ve irfanda benzeri nadir idi. Hicrî 606 senesinde Ramazan Bayramı'nın Pazartesi günü Herat şehrinde vefat etmiştir. Vefatının Kerrâmiyye taifesinin içeceği suyu zehirlemelerinden kaynaklandığı rivayet edilir. Allah rahmet eylesin."

Fakat nefse ait sıfatlardan ve bedene ait hükümlerden kurtulup dinin sırlarına vâkıf olmak için aklın ve ilmin olgunluğu yeterli değildir. Mutlaka Hak'ka ulaşmış bir mürşid-i kâmilin (olgun rehber) terbiyesi altında riyâzât (nefsî perhizler) ve mücâhedât (nefisle mücadeleler) ile can kemirmek (nefsi terbiye etmek) lazımdır. Nitekim Mükâşefât-ı Rızavî ismindeki Mesnevî-i Şerîf şerhinde bu zat hakkında şöyle bir menkıbe (ibretli hikaye) anlatılır:

"Fahreddin Râzî akli ilimlerde mezhep sahibi idi. Yüce Vacib Teâlâ hazretlerinin varlığını ispat için bin bir akli delil ileri sürmüş idi. Şeyh Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin kerametlerinin şöhretini işitti ve onlarla buluştu. Tartıştı ve münazara etti. O rabbanî âlimin ilmi karşısında kendisini cahil gördü. Kendisini halvete (inzivaya) koymalarını istedi. Halvete girdiğinde, göğsünden heybetli sesler işitti ve dayanamayıp halvetten çıktı; ve hâlini o hazrete söyledi. Buyurdular ki: "Felsefî nakışlar senin gönül levhanı tırmalıyor. Eğer sabretseydin, onun yerine marifet nuru doldururlardı." Fahreddin Râzî "Bilgilerimin benden alınmasını istemem!" dedi ve o sohbetten ayrıldı; ve vatanına döndü, hastalandı, can çekişme hâlinde İblis-i laîn (lanetlenmiş İblis) onunla tartıştı ve Yüce Hak Teâlâ'nın varlığı için saydığı delilleri birer birer geçersiz kıldı. Nihayet bir delili kaldı, o delilin de reddi sırasında idi ki, ıstıraba düştü. Necmeddin-i Kübrâ hazretleri oturduğu mecliste bâtın nuru ile onun hâline vâkıf olup meclis ehline bu hususta açıklamalar verdi; ve "Fahreddin Râzî birkaç gün fakirlerle birlikte vakit geçirdi. Düşmanın galip olduğu ve imanının tehlikeye düştüğü bu vakitte, ona yardımdan vazgeçmek mertlik değildir" buyurdu ve ruhanîyeti ile Fahreddin Râzî'nin imdadına yetişip dedi ki: "Ey Fahreddin Râzî, o lanetlenmişe cevaben de ki: 'Doğru haber veren (Hz. Muhammed s.a.v.) bize Hakk'ın birliğinden haber verdi ve onun haberiyle bildim ki, Hak birdir'." Bu ikrar ile şeytanın şerrinden kurtuldu."

Şimdi bu menkıbeden anlaşıldığı üzere "dinin sırrı", vahdet-i vücûddur (varlığın birliği); ve vahdet-i vücûdu aklen ve ilmen idrak etmek yeterli değildir. Çünkü akıl ve ilim insanı zevken ve hâlen kesret (çokluk) tarafına çekip götürür. Bu sebeple akıl ve ilim şeriat ve tarikat mertebesi için lazımdır. Hakikat mertebesinde akıl ve ilim yok olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Atıp dilden ilimleri, kendimi benden gafil edeyim. Gönül sevgilinin huzuruna çok ilimli gitmek yakışmaz."

Ve diğer bir beytinde şöyle buyururlar:

"Eğer harabat ilmi sana yoldaş olsaydı, bu ilim ve hüner senin önünde heves ve arzu olurdu."

Eğer bu Hakkanî olan "benlik" bahsinde akıl, o benliğin yolunu görücü olaydı, İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî hazretleri dînin sırrını bilici olurdu. Zîrâ bu zât-ı muhteremin aklı, akl-ı beşerin en yüksek mertebesindedir; ve ulûm-ı akliyye ve kelâmiyyede dahi kemâl sahibidir. Hatta bu kemâlâtına mebnî dîğer mütekellimîn ona “İmâm" lakabı vermişlerdir. Hulâsaten Tabakāt-ı Sübkî den alınan tercüme-i hâli şudur: "Muhammed bin Ömer bin el-Hasen bin el-Huseyin et-Temîmî el-Bekrî el-İmâm Fahruddîn Râzî ibn Hatîb er-Rey. Hicret-i nebeviyyenin 543. senesinde doğdu ve 544. senesinde tevellüdü dahi rivâyet olunur. Muhyi's-sünne Ebî Muhammed el-Bağavî'nin şâkirdlerinden olan pederi Ziyâüddin'den mebâdî-i ulûmu ve Mecd el-Cîlî'den Merağa'da ilm-i hikmeti ve Kemâl es-Simnânî'den fikhı okudu; ve İmâm-ı Haremeyn'in Şâmil nâmındaki kitabını ezberlediği rivâyet olunur. Müşârünileyh ibtida-i hâlinde fakr u zarûret içinde idiyse de sonraları vüs'at-i maîşet hâsıl oldu. Sıyt ü şöhreti etrâfa münteşir olduğundan taleb-i ilim kasdıyla aktâr-ı arzdan kendisine mürâcaat olunur idi. Lisân-ı Arabî ve Fârisî ile va'az ve nasîhatte yed-i tûlâ sâhibi idi; ve ehl-i hâl ve dîn olup tasavvufa da vâkıf idi. Tasavvufta behresi olduğuna Tefsîr-i şâhîddir. “Rey” şehrinden Hârezm'e gelip Mu'tezile ile münâzarâtı vâkı' olduğundan orayı terk ederek Mâverâünnehr'e geldi. Hârezm'de olduğu gibi orada da münâzarât vâkı' olmakla Rey şehrine avdet etti. Sonra Sultan Şihâbüddîn Avzî'ye karîn olup onun nezdinde nâil-i hazz oldu; ve ondan sonra da Sultân-ı Kebîr Alâeddîn Harzemşâh Muhammed'e kurbiyet peydâ ederek merâtib-i refîaya nâil ve onun yanında mukîm oldu; ve musannafâtı ile âfâkta iştihâr ederek “Şeyhü'l-İslâm” lakabını ihrâz etti. Râkib olduğu vakit etrâfında fukahâ ve sâireden 300 kimse ile berâber giderdi. Ulûma cidden şiddet-i hırsı olup ashâbının kendisine edeb ve ta'zîmi kesîr idi. Tefsîr, el-Metâlibü'l-Âliye, Nihâyetü'l-Ukûl, [Kitâbü'l]-Erbâîn, İrşâdü'n-Nezâir, el-Maâlim, Şerhu'l-İşârât, Uyûnü'l-Hikme, Şerhu'l-Esmâi'l-Hüsnâ gibi birçok musannafâtı vardır. Velhâsıl ulûm ve fünûn-ı mütenevviada bir bahr-i zâhir ve zekâ ve irfânda misli nâdir idi. 606 sene-i hicriyesinden îd-i fıtrda pazartesi günü Herat şehrinde vefât etmiştir. Vefâtı Kerrâmiyye tâifesinin içeceği suyu zehirlemelerinden neş'et ettiği rivâyet olunur. Rahmetullâhi aleyh.”

Fakat sıfât-ı nefsâniyyeden ve ahkâm-ı cismâniyyeden kurtulup esrâr-ı dîne vâkıf olmak için aklın ve ilmin kemâli kâfî değildir. Mutlaka Hakk'a vâsıl bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile can kemirmek lâzımdır. Nitekim Mükâşefât-ı Rızavî ismindeki Mesnevî-i Şerîf şerhinde bu zât hakkında şöyle bir menkıbe beyân olunur: “Fahreddîn-i Râzî ulûm-i akliyyede sâhib-i mezheb idi. Vâcib Teâlâ hazretlerinin vücûdunu isbât için bin bir delîl-i aklî ikâme etmiş idi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin şöhret-i kerâmâtını işitti ve onlar ile buluştu. Mübâhase ve münâzara etti. O âlim-i rabbânînin ilmî karşısında kendisini câhil gördü. Kendisini halvet-e koymalarını istedi. Vaktâki halvet-e girdi, sînesinden heybetli sadâlar işitti ve tâkat getiremeyip halvetten çıktı; ve hâlini o hazrete söyledi. Buyurdular ki: “Nukûş-ı felsefî senin levh-i sîneni tırmalıyor. Eğer sabredeydin, onun yerine nûr-ı ma'rifet doldururlar idi”. Fahreddîn-i Râzî “Ma'lûmâtımın benden selbini istemem!” dedi ve o sohbetten ayrıldı; ve vatanına döndü, hastalandı, hâl-i ihtizârında İblîs-i laîn onunla muârefe etti ve vücûd-ı Hak Teâlâ için saydığı delîlleri birer birer ibtâl etti. Nihâyet bir delîli kaldı, o delîlin dahi reddi sadedinde idi ki, ıztırâba düştü. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri oturduğu mecliste nûr-ı bâtın ile onun hâline vâkıf olup ehl-i olduğundan taleb-i ilim kasdıyla aktâr-ı arzdan kendisine müracaat olunur idi. Lisân-ı Arabî ve Fârisî ile va'az ve nasîhatte yed-i tûlâ sâhibi idi; ve ehl-i hâl ve dîn olup tasavvufa da vakıf idi. Tasavvufta behresi olduğuna Tefsîri şâhiddir. "Rey" şehrinden Hârezm'e gelip Mu'tezile ile münâzarâtı vâki' olduğundan orayı terk ederek Mâverâünnehr'e geldi. Hârezm'de olduğu gibi orada da münâzarât vâki' olmakla Rey şehrine avdet etti. Sonra Sultan Şihâbüddîn Avzî'ye karîn olup onun nezdinde nail-i hazz oldu; ve ondan sonra da Sultân-ı Kebîr Alâeddîn Harzemşâh Muhammed'e kurbiyet peydâ ederek merâtib-i refiaya nâil ve onun yanında mukîm oldu; ve musannafâtı ile âfakta iştihâr ederek "Şeyhü'l-islâm" lakabını ihrâz etti. Râkib olduğu vakit etrâfında fukahâ ve saireden 300 kimse ile beraber giderdi. Ulûma cidden şiddet-i hırsı olup ashâbının kendisine edeb ve ta'zîmi kesîr idi. Tefsîr, el-Metâlibü'l-Aliye, Nihayetü'l-Ukül, [Kitâbü'l]-Erbaîn, İrşadü'n-Nezair, el-Maalim, Şerhu'l-İşârât, Uyûnü'l-Hikme, Şerhu'l-Esmâi'l-Hüsnâ gibi birçok musannafâtı vardır. Velhâsıl ulûm ve fünûn-ı mütenevviada bir bahr-i zâhır ve zekâ ve irfânda misli nâdir idi. 606 sene-i hicriyyesinden îd-i fitrda pazartesi günü Herat şehrinde vefât etmiştir. Vefâtı Kerrâmiyye tâifesinin içeceği suyu zehirlemelerinden neş'et ettiği rivâyet olunur. Rahmetullahi aleyh."

Fakat sıfât-ı nefsâniyyeden ve ahkâm-ı cismâniyyeden kurtulup esrar-ı dîne vakıf olmak için aklın ve ilmin kemâli kâfî değildir. Mutlaka Hakk'a vâsıl bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile can kemirmek lazımdır. Nitekim Mükâşefât-ı Rızavî ismindeki Mesnevî-i Şerîf şerhinde bu zât hakkında şöyle bir menkıbe beyân olunur:

"Fahreddîn-i Râzî ulûm-i akliyyede sâhib-i mezheb idi. Vâcib Teâlâ hazretlerinin vücûdunu isbât için bin bir delîl-i aklî ikāme etmiş idi. Şeyh Necmüddin-i Kübrâ hazretlerinin şöhret-i kerâmâtını işitti ve onlar ile buluştu. Mübâhase ve münâzara etti. O âlim-i rabbânînin ilmi karşısında kendisini câhil gördü. Kendisini halvete koymalarını istedi. Vaktaki halvete girdi, sînesinden heybetli sadâlar işitti ve tâkat getiremeyip halvetten çıktı; ve hâlini o hazrete söyledi. Buyurdular ki: "Nukūş-ı felsefi senin levh-i sîneni tırmalıyor. Eğer sabredeydin, onun yerine nûr-ı ma'rifet doldururlar idi". Fahreddîn-i Râzî “Ma'lûmâtımın benden selbini istemem!" dedi ve o sohbetten ayrıldı; ve vatanına döndü, hastalandı, hâl-i ihtizârında İblîs-i laîn onunla muârefe etti ve vücûd-ı Hak Teâlâ için saydığı delîlleri birer birer ibtâl etti. Nihayet bir delîli kaldı, o delîlin dahi reddi sadedinde idi ki, ıztırâba düştü. Necmeddin-i Kübrâ hazretleri oturduğu mecliste nûr-ı bâtın ile onun hâline vakıf olup ehl-i meclise bu husûsta îzâhât verdi; ve “Fahr-ı Râzî birkaç gün fukarâ ile berâ- ber vakit geçirdi. Düşmanın gâlib olduğu ve îmânının tehlikeye düştüğü bu vakitte, ona yardımdan sarf-ı nazar etmek mürüvvet değildir” buyurdu ve rû- hâniyeti ile Fahr-ı Râzî’nin imdâdına yetişip dedi ki: “Ey Fahr-ı Râzî, o laîne cevâben de ki: “Muhbir-i sâdık (S.a.v.) bize Hakk’ın vahdâniyetinden haber verdi ve onun haberiyle bildim ki, Hak birdir”. Bu ikrâr ile şeytanın şerrinden kurtuldu.”

İmdi bu menkıbeden anlaşıldığı üzere “sırr-ı dîn”, vahdet-i vücûddur; ve vahdet-i vücûdu aklen ve ilmen idrâk etmek kâfî değildir. Zîrâ akıl ve ilim in- sanı zevkan ve hâlen kesret tarafına çekip götürür. Binâenaleyh akıl ve ilim mertebe-i şerîat ve tarîkat için lâzımdır. Mertebe-i hakîkatte akıl ve ilim muz- mahill olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr’lerinde şöyle buyu- rurlar:

Nazmen tercüme: “Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gâfil Huzûr-ı dilbere lâyık değildir, zû-fünûn gitmek”

Ve diğer bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

“Eğer harâbât ilmi sana hem-nefes olaydı, bu ilim ve hüner senin önünde he- vâ ve heves olurdu.”

4140. Fakat mâdemki bir kimse tatmadı, bilmedi; onun aklı ve tahayyülâtı hayret arttırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4140. Fakat mademki bir kimse tatmadı, bilmedi; onun aklı ve tahayyülleri hayreti arttırdı.

Fakat mademki dinin sırrı olan vahdet-i vücûd hakikatini bir kimse kendi nefsinde tatmadı, bu sebeple bu sırrı bilemedi ve anlayamadı; ve onun aklı ve aklıyla tahayyül ettiği anlamlar onun hayretini arttırdı. Örneğin akıl der ki: “Mademki bütün varlık ve oluş Hakk’ındır ve eşyanın gerçekte varlığı sabit değildir, şu halde kulların varlığı da Hak olmak lazım gelir. Bu sebeple teklif ve emir ve yasak niçindir ve ne faydası vardır? Bu yanlış bir ilimdir ve sapkınlıktır; ve evliyanın bu gibi keşiflerinde hata olmak lazım gelir.” O zavallı akıl böyle kötülenmiş bir hayrete düşer. Çünkü bu hayret cehaletten kaynaklanır. Bu hususta açıklamalar verdi; ve "Fahr-ı Râzî birkaç gün fakirlerle beraber vakit geçirdi. Düşmanın galip olduğu ve imanının tehlikeye düştüğü bu vakitte, ona yardımdan vazgeçmek mertlik değildir" buyurdu ve ruhanîyeti ile Fahr-ı Râzî'nin imdadına yetişip dedi ki: "Ey Fahr-ı Râzî, o lanetliye cevaben de ki: "Doğru haber veren (S.a.v.) bize Hakk'ın birliğinden haber verdi ve onun haberiyle bildim ki, Hak birdir." Bu ikrar ile şeytanın şerrinden kurtuldu."

Şimdi bu menkıbeden anlaşıldığı üzere "dinin sırrı", vahdet-i vücûddur; ve vahdet-i vücûdu aklen ve ilmen idrak etmek yeterli değildir. Çünkü akıl ve ilim insanı zevken ve hal olarak kesret (çokluk) tarafına çekip götürür. Bu sebeple akıl ve ilim şeriat ve tarikat mertebesi için lazımdır. Hakikat mertebesinde akıl ve ilim yok olur. Nitekim cenab-ı Pir efendimiz Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Atıp dilden ilimleri, kendimi benden gafil edeyim. Sevgilinin huzuruna layık değildir, çok ilimli gitmek."

Ve diğer bir beytinde şöyle buyururlar:

"Eğer harabat ilmi sana hem-nefes olaydı, bu ilim ve hüner senin önünde heva ve heves olurdu."

Fakat mâdemki sırr-ı dîn olan vahdet-i vücûd hakîkatini bir kimse kendi nefsinde tatmadı, binâenaleyh bu sırrı bilemedi ve anlayamadı; ve onun aklı ve aklıyla tahayyül ettiği ma’nâlar onun hayretini arttırdı. Meselâ akıl der ki: “Mâdemki bütün vücûd ve varlık Hakk’ındır ve eşyânın nefsü’l-emrde vücû- du sâbit değildir, şu hâlde kulların vücûdu da Hak olmak lâzım gelir. Binâ- enaleyh teklîf ve emr ve nehy niçindir ve ne faydası vardır? Bu yanlış bir ilimdir ve dalâlettir; ve evliyânın bu gibi keşiflerinde hatâ olmak lâzım gelir”. O zavallı akıl böyle hayret-i mezmûmeye düşer. Zîrâ bu hayret cehilden mün- meclise bu husûsta îzâhât verdi; ve "Fahr-ı Râzî birkaç gün fukarâ ile berâ-ber vakit geçirdi. Düşmanın galib olduğu ve îmânının tehlikeye düştüğü bu vakitte, ona yardımdan sarf-ı nazar etmek mürüvvet değildir" buyurdu ve rûhâniyeti ile Fahr-ı Râzî'nin imdadına yetişip dedi ki: "Ey Fahr-ı Râzî, o laîne cevâben de ki: "Muhbir-i sâdık (S.a.v.) bize Hakk'ın vahdâniyetinden haber verdi ve onun haberiyle bildim ki, Hak birdir". Bu ikrâr ile şeytanın şerrinden kurtuldu."

İmdi bu menkıbeden anlaşıldığı üzere "sırr-ı dîn", vahdet-i vücûddur; ve vahdet-i vücûdu aklen ve ilmen idrâk etmek kâfî değildir. Zîrâ akıl ve ilim insanı zevkan ve hâlen kesret tarafına çekip götürür. Binâenaleyh akıl ve ilim mertebe-i şerîat ve tarîkat için lâzımdır. Mertebe-i hakikatte akıl ve ilim muzmahill olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:

Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gafil Huzûr-ı dilbere lâyık değildir, zû-fünûn gitmek"

Ve dîğer bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

"Eğer harâbât ilmi sana hem-nefes olaydı, bu ilim ve hüner senin önünde hevâ ve heves olurdu."

4140. Fakat mâdemki bir kimse tatmadı, bilmedi; onun aklı ve tahyîlâtı hayret arttırdı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4140. Fakat mademki bir kimse tatmadı, bilmedi; onun aklı ve hayalleri hayreti arttırdı.

Fakat mademki dinin sırrı olan vahdet-i vücûd (varlığın birliği) hakikatini bir kimse kendi nefsinde tatmadı, bu sebeple bu sırrı bilemedi ve anlayamadı; ve onun aklı ve aklıyla hayal ettiği anlamlar onun hayretini arttırdı. Örneğin akıl der ki: "Mademki bütün varlık ve mevcudiyet Hakk'ındır ve eşyanın gerçekte varlığı sabit değildir, şu hâlde kulların varlığı da Hak olmak gerekir. Bu sebeple teklif (ilahi emirler) ve emir ve yasak niçindir ve ne faydası vardır? Bu yanlış bir bilgidir ve sapkınlıktır; ve evliyanın bu gibi keşiflerinde hata olması gerekir." O zavallı akıl böyle kötülenmiş bir hayrete düşer. Çünkü bu hayret cehaletten kaynaklanır ve bu cehalete dayanır ki, akli delillerine tabi olan zahir uleması, Şeyh-i Ekber efendimizin ve bu Mesnevî-i Şerîf'in vahdet-i vücûda dair sözlerine itiraz ederler ve kendi hadlerini bilmezler.

Fakat mâdemki sırr-ı dîn olan vahdet-i vücûd hakîkatini bir kimse kendi nefsinde tatmadı, binâenaleyh bu sırrı bilemedi ve anlayamadı; ve onun aklı ve aklıyla tahayyül ettiği ma'nâlar onun hayretini arttırdı. Meselâ akıl der ki: "Mâdemki bütün vücûd ve varlık Hakk'ındır ve eşyanın nefsü'l-emrde vücûdu sâbit değildir, şu hâlde kulların vücûdu da Hak olmak lazım gelir. Binâenaleyh teklîf ve emr ve nehy niçindir ve ne faydası vardır? Bu yanlış bir ilimdir ve dalâlettir; ve evliyânın bu gibi keşiflerinde hatâ olmak lâzım gelir". O zavallı akıl böyle hayret-i mezmûmeye düşer. Zîrâ bu hayret cehilden mün- baisdir ve bu cehle müsteniddir ki, delâil-i akliyyelerine tâbi’ olan ulemâ-i zâhir Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin ve bu Mesnevî-i Şerîf’in vahdet-i vücûda dâir sözlerine i’tirâz ederler ve kendi hadlerini bilmezler.

4141. Bu “ene” tefekkür cihetinden ne vakit keşfolur? Bu “ene” fenâdan sonra meksûf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4141. Bu "ben" düşünce yönünden ne zaman keşfedilir? Bu "ben" yokluktan sonra keşfedildi.

Bu kulun varlığında ortaya çıkan Hakk'a ait "ben", akla dayalı düşünceler yönünden hiçbir zaman keşfedilemez. Çünkü aklın bakış açısında çoklukların varlığı sabittir ve çokluklar gerçekte mevcuttur. Bu Hakk'a ait olan "ben", cismani olan "ben"in yok olmasından ve vehmedilmiş varlığın akıl nazarından ortadan kalkmasından sonra kula zevk ve hâl olarak keşfedilir.

Bu abdın vücûdunda zâhir olan Hakkânî “ene” tefekkürât-ı akliyye cihetinden hiçbir vakit keşfolunamaz. Zîrâ aklın nazarında keserâtın vücûdu sâbittir ve keserât nefsü’l-emrde mevcûddur. Bu Hakkânî olan “ene” cismânî olan “ene”nin fenâsından ve vücûd-ı mevhûmun nazar-ı aklîden zevâlinden sonra abde zevkan ve hâlen meksûf olur.

4142. Bu akıllar iftikâdda hulûl ve ittihâd çukuruna düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4142. Bu akıllar, kaybolanı ararken hulûl ve ittihâd çukuruna düşer.

"İftikâd", kaybetmek ve kaybolmuşu aramak anlamlarındadır. "Megâk", çukur demektir. Yani, bu akıllar, bu Hakk'a ait olan benlik anlamını araştırırken, Hakk'ın kula hulûl etmesi (Allah'ın yaratılmışa girmesi) veya Hak ile kulun birleşmesi gibi bir sapkınlık çukuruna düşer. Çünkü aklın bakış açısına göre Hakk'ın ayrı, halkın da ayrı birer varlıkları ve mevcudiyetleri vardır. Bu sebeple akla göre kulun benliği Hakk'ın benliği olması için Hakk'ın kula ya hulûl etmesi ya da Hakk'ın varlığının kulun varlığı ile birleşmesi gerekir. Bu hulûl ve ittihâd ise şüphesiz sapkınlık olur.

“İftikâd”, kaybetmek ve kaybolmuşu aramak ma’nâlarınadır. “Megâk”, çukur demektir. Ya’ni, bu akıllar bu Hakkânî olan benlik ma’nâsını araştırmakta, Hakk’ın abde hulûl etmesi veyâhud Hak ile abdın birleşmesi gibi bir dalâlet çukuruna düşer. Zîrâ aklın nazarında Hakk’ın ayn ve halkın da ayn bir vücûdları ve varlıkları vardır. Binâenaleyh akla göre abdın enâniyeti Hakk’ın enâniyeti olmak için Hakk’ın abde ya hulûl etmesi veyâhud Hakk’ın vücûdunun abdın vücûdu ile birleşmesi lâzım gelir. Bu hulûl ve ittihâd ise şübhesiz dalâlet olur.

4143. Ey iktirâb cihetinden güneşin şua’ından yıldız gibi fânî olmuş Ayaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4143. Ey yakınlık yönünden güneşin ışınından yıldız gibi fani olmuş Ayaz!

Ey Hakk'a yakınlığından ve yaklaşmasından dolayı cismani varlığından fani olmuş olan insân-ı kâmil! Senin kulluk sıfatlarının ve cismaniliğinin yok oluşu ve ortadan kalkması, güneşin ışını içinde yıldızların nurunun gizlenmesi gibidir. Gerçekleri araştıran âlimler, bu zevkî olan anlamı bir dereceye kadar akla yaklaştırmak için bazı örnekler getirirler ki, bu şerefli beyitte bu örneklerden biri açıklanmıştır. Yani, gece karanlığında yıldızların eseri ve nuru görünürdür. Ne zaman ki güneş doğup ışını her tarafı kaplar, yıldızların eserleri ve nuru o ışın içinde gizlenir. وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) ["Secde et ve yaklaş!"] ayet-i kerimesi

sebep olmuştur ve bu cehalete dayanır ki, akli delillerine tabi olan zahir uleması, Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin ve bu Mesnevî-i Şerîf'in vahdet-i vücûda dair sözlerine itiraz ederler ve kendi hadlerini bilmezler.

Ey Hakk’a iktirâbından ve yaklaşmasından dolayı vücûd-ı cismânîsinden fânî olmuş olan insân-ı kâmil! Senin sıfât-ı abdâniyyenin ve cismâniyyenin fenâsı ve zevâli güneşin şua’ı içinde yıldızların nûru gizlenmesi gibidir. Muhakkıkîn hazarâtı bu zevkî olan ma’nâyı bir dereceye kadar akla takrîb için ba’zı misâller getirirler ki, bu beyt-i şerîfde bu misâllerin birisi beyân buyrulmuştur. Ya’ni, gece karanlığında yıldızların eseri ve nûru zâhirdir. Vaktâki güneşin doğup şua’ı her tarafı istîlâ eder, yıldızların âsârı ve nûru o şua’ içinde gizlenir. وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (Alak, 96/19) [“Secde et ve yaklaş!”] âyet-i kerîmesi

baisdir ve bu cehle müsteniddir ki, delâil-i akliyyelerine tâbi' olan ulemâ-i zâhir Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin ve bu Mesnevî-i Şerîfin vahdet-i vücûda dâir sözlerine i'tirâz ederler ve kendi hadlerini bilmezler.

4141. Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşfolur? Bu "ene" fenâdan sonra mekşûf oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4141. Bu "ben" düşünce yönünden ne zaman keşfedilir? Bu "ben" yok oluştan sonra keşfedildi.

Kulun varlığında ortaya çıkan Hak'ka ait "ben", akla dayalı düşünceler yönünden hiçbir zaman keşfedilemez. Çünkü aklın bakış açısında çoklukların varlığı sabittir ve çokluklar gerçekte mevcuttur. Bu Hak'ka ait olan "ben", cismanî olan "ben"in yok olmasından ve vehmedilmiş varlığın akıl nazarından ortadan kalkmasından sonra kula zevk (manevî tat) ve hâl (manevî durum) olarak keşfedilir.

Bu abdin vücudunda zâhir olan Hakkanî "ene" tefekkürât-ı akliyye cihetinden hiçbir vakit keşfolunamaz. Zîrâ aklın nazarında keserâtın vücûdu sâbittir ve keserât nefsü'l-emrde mevcûddur. Bu Hakkanî olan "ene" cismânî olan "ene"nin fenâsından ve vücûd-ı mevhûmun nazar-ı aklîden zevâlinden sonra abde zevkan ve hâlen mekşûf olur.

4142. Bu akıllar iftikādda hulûl ve ittihad çukuruna düşer.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4142. Bu akıllar, kaybolanı ararken hulûl ve ittihad çukuruna düşer.

"İftikād", kaybetmek ve kaybolmuşu aramak anlamlarındadır. "Megāk", çukur demektir. Yani, bu akıllar, bu Hak'ka ait olan benlik anlamını araştırırken, Hak'kın kula hulûl etmesi (içine girmesi) veya Hak ile kulun birleşmesi gibi bir sapkınlık çukuruna düşer. Çünkü aklın bakış açısına göre Hak'kın ayrı ve halkın da ayrı bir varlıkları ve mevcudiyetleri vardır. Bu sebeple akla göre kulun benliği Hak'kın benliği olması için Hak'kın kula ya hulûl etmesi ya da Hak'kın varlığının kulun varlığı ile birleşmesi gerekir. Bu hulûl ve ittihad ise şüphesiz sapkınlık olur.

"İftikād", kaybetmek ve kaybolmuşu aramak ma'nâlarınadır. "Megāk", çukur demektir. Ya'ni, bu akıllar bu Hakkanî olan benlik ma'nâsını araştır-makta, Hakk'ın abde hulûl etmesi veyâhud Hak ile abdin birleşmesi gibi bir dalâlet çukuruna düşer. Zîrâ aklın nazarında Hakk'ın ayrı ve halkın da ayrı bir vücûdları ve varlıkları vardır. Binâenaleyh akla göre abdin enâniyeti Hakk'ın enâniyeti olmak için Hakk'ın abde ya hulûl etmesi veyâhud Hakk'ın vücudunun abdin vücûdu ile birleşmesi lâzım gelir. Bu hulûl ve ittihad ise şübhesiz dalâlet olur.

4143. Ey iktirab cihetinden güneşin şua'ından yıldız gibi fânî olmuş Ayaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4143. Ey yakınlık yönünden güneşin ışınından yıldız gibi fani olmuş Ayaz!

Ey Hakk'a yakınlığından ve yaklaşmasından dolayı cismanî varlığından fani olmuş olan insân-ı kâmil! Senin kulluk sıfatının ve cismanîliğinin yok olması ve ortadan kalkması, güneşin ışını içinde yıldızların nurunun gizlenmesi gibidir. Hakikat ehli zatlar, bu zevkî (manevî tecrübeye dayalı) anlamı bir dereceye kadar akla yaklaştırmak için bazı örnekler getirirler ki, bu şerefli beyitte bu örneklerden biri açıklanmıştır. Yani, gece karanlığında yıldızların eseri ve nuru görünür. Ne zaman ki güneş doğup ışını her tarafı kaplar, yıldızların eserleri ve nuru o ışın içinde gizlenir. "Secde et ve yaklaş!" (Alak, 96/19) ayet-i kerimesi gereğince Hakk'a samimi bir secde ile yakınlaşmış ve yaklaşmış olan insân-ı kâmilin, tabiat âlemi gecesinin karanlığında görülen cismanî eserleri, hakikat güneşinin doğuşu zamanında gizlenir. Ve onun cismanî sıfatlarını Hakk'a ait sıfatlar örter. Bu durumda hulûl (Allah'ın yaratılmışa girmesi) ve ittihad (Allah ile yaratılmışın birleşmesi) yoktur.

Ey Hakk'a iktirâbından ve yaklaşmasından dolayı vücûd-ı cismânîsinden fânî olmuş olan insân-ı kâmil! Senin sıfat-ı abdâniyyenin ve cismâniyyenin fenâsı ve zevâli güneşin şuâ'ı içinde yıldızların nûru gizlenmesi gibidir. Muhakkıkîn hazarâtı bu zevkî olan ma'nâyı bir dereceye kadar akla takrîb için ba'zı misâller getirirler ki, bu beyt-i şerîfde bu misâllerin birisi beyân buyrul-muştur. Ya'ni, gece karanlığında yıldızların eseri ve nûru zâhirdir. Vaktâki gü-neşin doğup şuâ'ı her tarafı istilâ eder, yıldızların âsârı ve nûru o şuâ' içinde gizlenir. واسجد واقترب (Alak, 96/19) ["Secde et ve yaklaş!"] âyet-i kerîmesi mücibince Hakk'a secde-i hulûs ile iktirâb etmiş ve yaklaşmış olan insân-ı kâmilin âlem-i tabîat gecesinin karanlığında görülen âsâr-ı cismâniyyesi hakîkat güneşinin tulû'u zamânında gizlenir. Ve onun sıfât-ı cismâniyyesini sıfât-ı Hakkâniyye örter. Bu hâlde hulûl ve ittihâd yoktur.

4144. Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin. Müfteten olan hulûl ve ittihâd cihetinden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4144. Aksine sen nutfe gibi bedene dönüşmüşsün. Fitneye düşüren hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi) ve ittihâd (Allah ile birleşme) açısından değil!

Bu şerefli beyitte, varlığın mertebelerine işaret buyrulur. Yani, ey insan, sen önceleri nutfe idin; sonra o nutfe ana karnında birtakım değişimler geçirdi, nihayet doğdun. Seneler geçti, büyüdün ve kocaman bir şahıs oldun. Nutfe ayrı ve senin bu koca şahsın ayrı mıydı? Ve nutfe sana hulûl mü etti? Veyahut nutfe senin bu şahsın ile mi birleşti? Hayır, bunda ne hulûl ne de ittihâd vardır. Aksine nutfenin şahsiyet kazanması, bir hâlden başka bir hâle dönüşmesinden ibarettir. İşte bu enâniyet (benlik) dahi buna benzer. Senin cismanî benliğin, hakikî benliğe dönüştü. "Müfteten", fitne yeri ve fitneye atılmış demektir.

Bu beyt-i şerîfdeki misâlde vücûdun merâtibine işâret buyrulur. Ya'ni, ey insan sen evvelce nutfe idin; sonra o nutfe ana karnında birtakım istihâleler geçirdi, nihâyet doğdun. Seneler geçti büyüdün ve koskoca bir şahıs oldun. Nutfe ayrı ve senin bu koca şahsın ayrı mı idi? Ve nutfe sana hulûl mü etti? Veyâhud nutfe senin bu şahsın ile mi birleşti? Hayır, bunda ne hulûl ne de ittihâd vardır. Belki nutfenin şahsiyet iktisâbı bir hâlden bir hâle tekallübünden ibârettir. İşte bu enâniyet dahi buna benzer. Senin enâniyyet-i cismâniyyen enâniyyet-i hakkâniyyeye tebeddül etti. “Müfteten”, mahall-i fitne ve fitneye atılmış demektir.

4145. Ey şâh, affet! Afv senin sandığındadır. Lütfun sâbıkısın. Hep senin mesbûkundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4145. Ey şah, affet! Af senin sandığındadır. Lütfun önceliğidir. Hep senin takip ettiğindir.

"Sandık"tan maksat, cemâlî isimlerden olan "Afüvv" ism-i şerîfidir. Yani, ey gerçek şah, suçluları affet; af senin cemâlî isimlerinden olan "Afüvv" ism-i şerîfinde (Allah'ın güzel isimlerinden biri) yer almaktadır. Kullarındaki affetme özelliği, öncelikli olan senin bu ism-i şerîfinin onlara yansımasıdır. Bu sebeple affetmede sen önceliklisin ve kulların bu afda senin takip ettiğindir; ve onların affı senin affına bağlıdır.

“Sandık”tan murâd, esmâ-i cemâliyyeden olan “Afüvv” ism-i şerîfidir. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, mücrimleri affet, afv senin esmâ-i cemâliyyenden olan “Afüvv” ism-i şerîfinde münderiçtir. Kullarındaki affetmek hâssası sâbık olan senin bu ism-i şerîfinin onlara olan aksidir. Binâenaleyh afvde sen sâbıksın ve kulların bu afvde senin mesbûkundur; ve onların affı senin affına bağlıdır.

4146. Ben kim olurum ki, “Affet!” diyeyim. Ey sen ki “Kün!” emrinin sultânı ve hulâsasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4146. Ben kim olurum ki, “Affet!” diyeyim. Ey sen ki “Ol!” emrinin sultanı ve özüsün.

Ben kim oluyorum ki, sana hitaben: “Suçluları affet!” diyeyim. Bütün olmuş ve olmakta olan ve olacak olan işlerin hepsi senin “Ol!” emrine bağlıdır. Bu sebeple sen “Ol!” emrinin sultanısın; ve kelam senin sıfatın olup bütün yaratılmışların “Ol!” emirleri senin bu kelamının ayrıntısıdır; ve senin “Ol!” emrin bu ayrıntıların özüdür. gereğince Hak'ka içtenlikle secde ederek yaklaşmış olan insân-ı kâmilin tabiat âlemi gecesinin karanlığında görülen bedensel tesirleri hakikat güneşinin doğuşu zamanında gizlenir. Ve onun bedensel sıfatlarını Hak'ka ait sıfatlar örter. Bu halde hulûl (Allah'ın yaratılmışa girmesi) ve ittihad (Allah ile yaratılmışın birleşmesi) yoktur.

Ben kim oluyorum ki, sana hitâben: “Mücrimleri affet!” diyeyim. Bütün olmuş ve olmakta olan ve olacak olan işlerin kâffesi senin “Ol!” emrine tâbidir. Binâenaleyh sen “Kün!” emrinin sultânısın; ve kelâm senin sıfatın olup bütün mahlûkâtın “Ol!” emirleri senin bu kelâmının tafsîlidir; ve senin “Kün!” emrin bu tafsîllerin hulâsasıdır. mûcibince Hakk'a secde-i hulûs ile iktirâb etmiş ve yaklaşmış olan insân-ı kâmilin âlem-i tabiat gecesinin karanlığında görülen âsâr-ı cismâniyyesi hakîkat güneşinin tulû'u zamanında gizlenir. Ve onun sıfat-ı cismâniyyesini sıfat-ı Hakkāniyye örter. Bu hâlde hulûl ve ittihâd yoktur.

4144. Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin. Müfteten olan hulûl ve ittihad cihetinden değil!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4144. Aksine sen nutfe gibi bedene dönüşmüşsün. Fitneye sebep olan hulûl (bir şeye girip onunla birleşme) ve ittihad (birleşme) yönünden değil!

Bu şerefli beyitteki örnekte varlığın mertebelerine işaret buyrulur. Yani, ey insan, sen başlangıçta nutfe (döllenmiş yumurta) idin; sonra o nutfe ana karnında birtakım başkalaşımlar geçirdi, sonunda doğdun. Seneler geçti, büyüdün ve kocaman bir şahıs oldun. Nutfe ayrı ve senin bu kocaman şahsın ayrı mıydı? Ve nutfe sana hulûl mü etti? Yahut nutfe senin bu şahsın ile mi birleşti? Hayır, bunda ne hulûl ne de ittihad vardır. Aksine nutfenin şahsiyet kazanması, bir hâlden bir hâle dönüşmesinden ibarettir. İşte bu enâniyet (benlik) dahi buna benzer. Senin cismanî benliğin, hakikî benliğe dönüştü. "Müfteten", fitne yeri ve fitneye atılmış demektir.

Bu beyt-i şerîfdeki misâlde vücudun merâtibine işaret buyrulur. Ya'ni, ey insan sen evvelce nutfe idin; sonra o nutfe ana karnında birtakım istihâleler geçirdi, nihâyet doğdun. Seneler geçti büyüdün ve koskoca bir şahıs oldun. Nutfe ayrı ve senin bu koca şahsın ayrı mı idi? Ve nutfe sana hulûl mü etti? Veyâhud nutfe senin bu şahsın ile mi birleşti? Hayır, bunda ne hulûl ne de ittihâd vardır. Belki nutfenin şahsiyet iktisabı bir hâlden bir hâle tekallübünden ibarettir. İşte bu enâniyet dahi buna benzer. Senin enâniyet-i cismâniyyen enâniyyet-i hakkāniyyeye tebeddül etti. "Müfteten", mahall-i fitne ve fitneye atılmış demektir.

4145. Ey şah, affet! Afv senin sandığındadır. Lütfun sabıkısın. Hep senin mesbukundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4145. Ey şah, affet! Affetmek senin sandığındadır. Lütfun önceliklidir. Hep senin öncülüğündedir.

"Sandık"tan kastedilen, cemâlî isimlerden olan "Afüvv" ism-i şerîfidir. Yani, ey gerçek şah, suçluları affet; affetmek senin cemâlî isimlerinden olan "Afüvv" ism-i şerîfinde yer almaktadır. Kullardaki affetme özelliği, öncelikli olan senin bu ism-i şerîfinin onlara yansımasıdır. Bu sebeple affetmede sen önceliklisin ve kulların bu affetmede senin öncülüğündedir; ve onların affı senin affına bağlıdır.

"Sandık"tan murâd, esmâ-i cemâliyyeden olan "Afüvv" ism-i şerîfidir. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, mücrimleri affet, afv senin esmâ-i cemâliyyenden olan "Afüvv" ism-i şerîfinde münderiçtir. Kullarındaki affetmek hâssası sabık olan senin bu ism-i şerîfinin onlara olan aksidir. Binâenaleyh afvde sen sâbıksın ve kulların bu afvde senin mesbûkundur; ve onların affi senin affına bağlıdır.

4146. Ben kim olurum ki, "Affet!" diyeyim. Ey sen ki "Kün!" emrinin sultânı ve hulasasın.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4146. Ben kim olurum ki, "Affet!" diyeyim. Ey sen ki "Ol!" emrinin sultanı ve özüsün.

Ben kim oluyorum ki, sana hitaben: "Suçluları affet!" diyeyim. Bütün olmuş ve olmakta olan ve olacak olan işlerin hepsi senin "Ol!" emrine bağlıdır. Bu sebeple sen "Ol!" emrinin sultanısın; ve kelâm senin sıfatın olup bütün yaratılmışların "Ol!" emirleri senin bu kelâmının ayrıntısıdır; ve senin "Ol!" emrin bu ayrıntıların özüdür.

Ben kim oluyorum ki, sana hitâben: "Mücrimleri affet!" diyeyim. Bütün olmuş ve olmakta olan ve olacak olan işlerin kâffesi senin "Ol!" emrine tâbidir. Binâenaleyh sen "Kün!" emrinin sultânısın; ve kelâm senin sıfatın olup bütün mahlūkātın "Ol!" emirleri senin bu kelâmının tafsîlidir; ve senin "Kün!" emrin bu tafsîllerin hulâsasıdır.

4147. Ben kim olurum ki, ben senin benliğin ile olayım? Ey şah, bütün "ben"ler senin eteğini tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4147. Ben kim olurum ki, ben senin benliğin ile olayım? Ey şah, bütün "ben"ler senin eteğini tutmuştur.

Ben kim oluyorum ki, ben, senin benliğin ile olayım? Çünkü benim vehmedilmiş olan benliğim senin hakiki benliğinden doğmuş bir hayal ve bir gölgedir. Bir hayalin ve gölgenin "ben" demesi ancak o hayalin ve gölgenin sahibine "sen" demesidir. Buna göre ey şanı yüce zât, bütün bu vehmedilmiş olan benler senin eteğini tutmuştur. Eğer o hayalleri ve gölgeleri kendine çekersen ortada "ben" diyecek senden başka hiçbir kimse kalmaz.

Ayaz'ın bu şefaatçilikte kendisini suçlu sayması ve bu suçun özrünü dilemesi; ve bu özür söyleyişte kendisini suçlu bilmek ve bu acizlik, şahı tanımaktan ve azametten kaynaklanır. Çünkü "Ben sizin en çok bilicinizim ve benim Allah için korkum ziyadedir!" buyrulur; ve Yüce Allah "Allah'tan ancak onun âlim kulları korkar" (Fâtır, 35/28) buyurur.

انا اعلمكم بالله و اخشاكم لله ["Ben sizin Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım!"] hadis-i şeriftir. Bu hadis-i şerifin sebebi şudur: "Ashab-ı kiramdan bir topluluk dediler ki: "Bizler Hz. Peygamber gibi değiliz. Çünkü Yüce Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Biz ise günaha batmışız. Buna göre bizim için ibadete gayret etmek lazımdır. Onlardan birisi "Ben geceleri de asla uyku uyumayıp namaz kılacağım!" dedi. Diğer birisi de "Ben ömrümü oruç tutarak geçireceğim!" dedi. Diğer birisi dahi, "Ben hiç nikah etmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!" dedi. Onların bu kararlarını Resul-i Ekrem Efendimiz işitti, üzüldü ve buyurdular ki: "Ben uyku uyurum ve namaz kılarım, ve oruç tutup iftar da ederim; ve nikah benim sün-

Ben kim oluyorum ki, ben, senin benliğin ile olayım? Zîrâ benim mevhûm olan benliğim senin hakîkî benliğinden doğmuş bir hayal ve bir gölgedir. Bir hayâlin ve gölgenin "ben" demesi ancak o hayalin ve gölgenin sahibine "sen" demesidir. Binâenaleyh ey zât-ı azîmü'ş-şân, bütün bu mevhûm olan benler senin eteğini tutmuştur. Eğer o hayalleri ve gölgeleri kendine çekersen ortada "ben" diyecek senden başka hiçbir kimse kalmaz.

Ayaz'ın bu şefâatçilikte kendisini mücrim tutması ve bu cürmün özrünü dilemesi; ve bu özür söyleyicilikte kendisini mücrim bilmek ve bu acz, şâhı tanımaktan ve azametten kalkar. Zîrâ "Ben sizin en çok bilicinizim ve benim Allah için korkum ziyâdedir!" buyrulur; ve Allah Teâlâ "Allah'tan ancak onun ulemâdan olan kulları korkar" (Fâtır, 35/28) buyurur

انا اعلمكم بالله و اخشاكم لله ["Ben sizin Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım!"] hadîs-i şerîfdir. Bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu şudur: "Ashâb-ı kiramdan bir cemâat dediler ki: "Bizler Hz. Peygamber gibi değiliz. Zîrâ Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Biz ise günâha müstağrakız. Binâenaleyh bizim için ibâdete sa'yetmek lâzımdır. Onlardan birisi "Ben geceleri de aslâ uyku uyumayıp namaz kılacağım!" dedi. Dîğer birisi de "Ben ömrümü oruç tutarak geçireceğim!" dedi. Diğer birisi dahi, "Ben hiç nikâh etmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!" dedi. Onların bu kararlarını Resûl-i Ekrem Efendimiz işitti, münfail olup buyurdular ki: "Ben uyku uyurum ve namaz kılarım, ve oruç tutup iftâr da ederim; ve nikâh benim sün-

4147. Ben kim olurum ki, ben senin benliğin ile olayım? Ey şah, bütün "ben"ler senin eteğini tutmuştur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4147. Ben kim olurum ki, ben senin benliğin ile olayım? Ey şah, bütün "ben"ler senin eteğini tutmuştur.

Ben kim oluyorum ki, ben, senin benliğin ile olayım? Çünkü benim vehmedilmiş olan benliğim senin hakiki benliğinden doğmuş bir hayal ve bir gölgedir. Bir hayalin ve gölgenin "ben" demesi ancak o hayalin ve gölgenin sahibine "sen" demesidir. Bu sebeple ey şanı yüce Zât, bütün bu vehmedilmiş olan benler senin eteğini tutmuştur. Eğer o hayalleri ve gölgeleri kendine çekersen ortada "ben" diyecek senden başka hiçbir kimse kalmaz.

Ayaz'ın bu şefaatçilikte kendisini suçlu sayması ve bu suçun özrünü dilemesi; ve bu özür söyleyişte kendisini suçlu bilmek ve bu acizlik, şahı tanımaktan ve azametten kaynaklanır. Çünkü "Ben sizin en çok bilicinizim ve benim Allah için korkum ziyadedir!" buyrulur; ve Yüce Allah إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ "Allah'tan ancak onun âlim kulları korkar" (Fâtır, 35/28) buyurur.

انا اعلمكم بالله و اخشاكم لله ["Ben sizin Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım!"] hadis-i şeriftir. Bu hadis-i şerifin ortaya çıkış sebebi şudur: "Ashab-ı kiramdan bir topluluk dediler ki: "Bizler Hz. Peygamber gibi değiliz. Çünkü Yüce Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Biz ise günaha batmışız. Bu sebeple bizim için ibadete gayret etmek lazımdır. Onlardan birisi "Ben geceleri de asla uyku uyumayıp namaz kılacağım!" dedi. Diğer birisi de "Ben ömrümü oruç tutarak geçireceğim!" dedi. Diğer birisi dahi, "Ben hiç nikah etmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!" dedi. Onların bu kararlarını Resul-i Ekrem Efendimiz işitti, üzülüp buyurdular ki: "Ben uyku uyurum ve namaz kılarım, ve oruç tutup iftar da ederim; ve nikah benim sünnetimdir; ve benim sünnetimden yüz çeviren bizden değildir. Çünkü ben sizin Allah'ı en çok bileninizim ve Allah için sizin en çok korkanınızım!" إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) ["Allah'tan ancak âlim kulları korkar!"] ayet-i kerimesi Fâtır suresindedir. Yukarıdaki hadis-i şerif bu ayet-i kerimeye dayanır. Çünkü Resul-i Ekrem Efendimiz, mademki ilimde en mükemmel idi, Yüce Allah'tan korku ve haşyeti dahi bu ayet-i kerime gereğince en mükemmel idi; ve Yüce Allah'ı ve onun azametini tanıyan ve anlayan kimsenin ilahi huzurdaki acizliği doğal bir haldir. Bu sebeple insân-ı kâmil Hakk'ın kendisine bahşettiği bir fıtrî hal gereği olarak suçlulara şefaate kalkıştığı vakit, Hakk'ın azametini idraki sebebiyle bu şefaatçiliği dahi bir kabahat ve suç bilip Hak'tan özür diler ve affını ister. Nitekim sonraki şerefli beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanır:

Ben kim oluyorum ki, ben, senin benliğin ile olayım? Zîrâ benim mevhûm olan benliğim senin hakîkî benliğinden doğmuş bir hayal ve bir gölgedir. Bir hayâlin ve gölgenin "ben" demesi ancak o hayalin ve gölgenin sahibine "sen" demesidir. Binâenaleyh ey zât-ı azîmü'ş-şân, bütün bu mevhûm olan benler senin eteğini tutmuştur. Eğer o hayalleri ve gölgeleri kendine çekersen ortada "ben" diyecek senden başka hiçbir kimse kalmaz.

Ayaz'ın bu şefâatçilikte kendisini mücrim tutması ve bu cürmün özrünü dilemesi; ve bu özür söyleyicilikte kendisini mücrim bilmek ve bu acz, şâhı tanımaktan ve azametten kalkar. Zîrâ "Ben sizin en çok bilicinizim ve benim Allah için korkum ziyâdedir!" buyrulur; ve Allah Teâlâ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ "Allah'tan ancak onun ulemâdan olan kulları korkar" (Fâtır, 35/28) buyurur

انا اعلمكم بالله و اخشاكم لله ["Ben sizin Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok korkanınızım!"] hadîs-i şerîfdir. Bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu şudur: "Ashâb-ı kiramdan bir cemâat dediler ki: "Bizler Hz. Peygamber gibi değiliz. Zîrâ Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Biz ise günâha müstağrakız. Binâenaleyh bizim için ibâdete sa'yetmek lâzımdır. Onlardan birisi "Ben geceleri de aslâ uyku uyumayıp namaz kılacağım!" dedi. Dîğer birisi de "Ben ömrümü oruç tutarak geçireceğim!" dedi. Diğer birisi dahi, "Ben hiç nikâh etmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!" dedi. Onların bu kararlarını Resûl-i Ekrem Efendimiz işitti, münfail olup buyurdular ki: "Ben uyku uyurum ve namaz kılarım, ve oruç tutup iftâr da ederim; ve nikâh benim sün- netimdir; ve benim sünnetimden yüz çeviren bizden değildir. Zîrâ ben sizin Allah'ı en çok bilicinizim ve Allah için sizin en çok korkucunuzum!" إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ (Fâtır, 35/28) ["Allah'tan ancak âlim kulları kor-kar!"] âyet-i kerîmesi sûre-i Fâtır'dadır. Yukarıdaki hadîs-i şerîf bu âyet-i kerî-meye müsteniddir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, mâdemki ilimde ekmel idi, Al-lah Teâlâ'dan havf ve haşyeti dahi bu âyet-i kerîme mûcibince ekmel idi; ve Al-lah Teâlâ'yı ve onun azametini tanıyan ve anlayan kimsenin huzûr-ı ilâhîdeki aczi tabiî bir haldir. Binâenaleyh insân-ı kâmil Hakk'ın kendisine bahşettiği bir hâl-i fıtrî îcâbı olarak mücrimlere şefâate tasaddî ettiği vakit, Hakk'ın azameti-ni idrâki sebebiyle bu şefâatçiliği dahi bir kabâhat ve cürüm bilip Hak'tan özür diler ve affını ister. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede tafsîl buyrulur:

4148. Ben ne vakit hulme bulaşmış rahmi getiririm? Ve ilme boyanmış hilme yol gösteririm?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4148. Ben ne zaman rüyaya karışmış rahmeti getiririm? Ve ilme boyanmış hilme yol gösteririm?

Birinci mısradaki "hulm", rüya; ikinci mısradaki "hilm", vakar ve sükûnet ve yavaşlık ve ceza vermek istediğinde acele etmeyi terk etmek anlamındadır. Yani ey gerçek şah, benim merhametim, rüya mesabesinde olan bu mecazî ve izafî varlık âlemine karışık bir merhamettir ve fanidir; ve senin hilmin ve yavaşlığın ise ezelî ilmin gereğidir. Ben böyle rüyaya bulaşık bir merhameti ortaya çıkarıp senin ezelî ilmine boyanmış olan hükmüne ne zaman yol gösterip suçluların affını isteyebilirim? Bu şerefli beyit Hind nüshalarında şu şekildedir:

Tercüme: "Ben ne zaman gazaba bulaşık olan merhameti getiririm? Hilme boyanmış olan ilme yol gösteririm?"

Birinci mısradaki "hilm" (حلم), gazap anlamındadır. Yani, ey şah, benim merhametim öfkem ile karışıktır. Ben bu öfkemi bertaraf etmek suretiyle merhameti ortaya çıkarırım. Bu sebeple ben ne zaman böyle bir merhamet ile "Halîm" ism-i şerifine bulaşmış olan ezelî ilmine yol gösterip suçluların affını isteyebilirim? Çünkü af ve mağfiret dahi kader sırrına bağlıdır ve kulun sabit hakikatinin yatkınlığına muallaktır. Bunu da ancak sen bilirsin.

Birinci mısrâ'daki “hulm”, rü'yâ; ikinci mısrâ'daki “hilm”, vakâr ve sükûn ve yavaşlık ve ukûbet etmek istedik-te terk-i acele etmek ma'nâsınadır. Ya'ni ey şâh-ı hakîkî, benim merhametim, rü'yâ mesâbesinde olan bu vücûd-ı mecâzî ve izâfî âlemine karışık bir merhamettir ve fânîdir; ve senin hilmin ve yavaşlığın ise ilm-i ezelînin îcâbıdır. Ben böyle rü'yâya bulaşık bir merhameti izhâr edip senin ilm-i ezelîne boyanmış olan hükmüne ne vakit yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şu sûrettedir:

Tercüme: “Ben ne vakit gazaba bulaşık olan merhameti getiririm? Hilme boyanmış olan ilme yol gösteririm?”

Birinci mısrâ'daki “hilm” (حلم), gazab ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şâh, benim merhametim öfkem ile karışıktır. Ben bu öfkemi bertaraf etmek sûretiyle mer-hameti izhâr ederim. Binâenaleyh ben ne vakit böyle bir merhamet ile “Ha-lîm” ism-i şerîfine bulaşmış olan ilm-i ezelîne yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Zîrâ afv ve mağfiret dahi sırr-ı kadere bağlıdır ve abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muallaktır. Bunu da ancak sen bilirsin.

4149. Eğer beni tokatların zebûnu edersen, yüz binlerce tokatlara lâyığım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4149. Eğer beni tokatların esiri edersen, yüz binlerce tokatlara layığım!

benim sünnetimdir; ve benim sünnetimden yüz çeviren bizden değildir. Çünkü ben sizin Allah'ı en çok bileninizim ve Allah için sizin en çok korkanınızım!" إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءِ (Fâtır, 35/28) ["Allah'tan ancak âlim kulları korkar!"] ayet-i kerimesi Fâtır suresindedir. Yukarıdaki hadis-i şerif bu ayet-i kerimeye dayanmaktadır. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz, mademki ilimde en mükemmel idi, Allah Teâlâ'dan korku ve haşyeti dahi bu ayet-i kerime gereğince en mükemmel idi; ve Allah Teâlâ'yı ve O'nun azametini tanıyan ve anlayan kimsenin ilahi huzurdaki aczi doğal bir haldir. Bu sebeple insân-ı kâmil, Hakk'ın kendisine bahşettiği fıtrî bir halin gereği olarak suçlulara şefaat etmeye kalkıştığı zaman, Hakk'ın azametini idraki sebebiyle bu şefaatçiliği dahi bir kabahat ve suç bilip Hak'tan özür diler ve affını ister. Nitekim aşağıdaki şerefli beyitlerde ayrıntılı olarak açıklanır:

netimdir; ve benim sünnetimden yüz çeviren bizden değildir. Zîrâ ben sizin Allah'ı en çok bilicinizim ve Allah için sizin en çok korkucunuzum!" إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءِ (Fâtır, 35/28) ["Allah'tan ancak âlim kulları kor-kar!"] âyet-i kerîmesi sûre-i Fâtır'dadır. Yukarıdaki hadîs-i şerîf bu âyet-i kerî-meye müsteniddir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, mâdemki ilimde ekmel idi, Al-lah Teâlâ'dan havf ve haşyeti dahi bu âyet-i kerîme mûcibince ekmel idi; ve Al-lah Teâlâ'yı ve onun azametini tanıyan ve anlayan kimsenin huzûr-ı ilâhîdeki aczi tabîî bir haldir. Binâenaleyh insân-ı kâmil Hakk'ın kendisine bahşettiği bir hâl-i fıtrî îcâbı olarak mücrimlere şefâate tasaddî ettiği vakit, Hakk'ın azameti-ni idrâki sebebiyle bu şefâatçiliği dahi bir kabâhat ve cürüm bilip Hak'tan özür diler ve affını ister. Nitekim âtîdeki ebyât-ı şerîfede tafsîl buyrulur:

4148. Ben ne vakit hulme bulaşmış rahmi getiririm? Ve ilme boyanmış hilme yol gösteririm?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4148. Ben ne zaman rüyaya karışmış rahmeti getiririm? Ve ilme boyanmış hilme yol gösteririm?

Birinci mısradaki "hulm", rüya; ikinci mısradaki "hilm", vakar ve sükûnet ve yavaşlık ve ceza vermek istediğinde acele etmeyi terk etmek anlamındadır. Yani ey gerçek şah, benim merhametim, rüya gibi olan bu mecazî ve izafî varlık âlemine karışık bir merhamettir ve fanidir; senin hilmin ve yavaşlığın ise ezelî ilmin gereğidir. Ben böyle rüyaya bulaşık bir merhameti ortaya çıkarıp senin ezelî ilmine boyanmış olan hükmüne ne zaman yol gösterip suçluların affını isteyebilirim? Bu şerefli beyit Hint nüshalarında şu şekildedir:

Tercüme: "Ben ne zaman gazaba bulaşık olan merhameti getiririm? Hilme boyanmış olan ilme yol gösteririm?"

Birinci mısradaki "hilm" (حلم), gazap anlamındadır. Yani, ey şah, benim merhametim öfkem ile karışıktır. Ben bu öfkemi bertaraf etmek suretiyle merhameti ortaya çıkarırım. Buna göre ben ne zaman böyle bir merhamet ile "Halîm" ism-i şerifine bulaşmış olan ezelî ilmine yol gösterip suçluların affını isteyebilirim? Çünkü af ve mağfiret dahi kader sırrına bağlıdır ve kulun sabit hakikatinin yatkınlığına ilişkindir. Bunu da ancak sen bilirsin.

Birinci mısra'daki "hulm", rü'yâ; ikinci mısra'daki "hilm", vakār ve sükûn ve yavaşlık ve ukūbet etmek istedikte terk-i acele etmek ma'nâsınadır. Ya'ni ey şâh-ı hakîkî, benim merhametim, rü'yâ mesâbesinde olan bu vücûd-ı mecâzî ve izâfî âlemine karışık bir merhamettir ve fânîdir; ve senin hilmin ve yavaşlığın ise ilm-i ezelînin îcâbıdır. Ben böyle rü'yâya bulaşık bir merhameti izhar edip senin ilm-i ezelîne boyanmış olan hükmüne ne vakit yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında şu sûrettedir:

Tercüme: "Ben ne vakit gazaba bulaşık olan merhameti getiririm? Hilme boyanmış olan ilme yol gösteririm?"

Birinci mısra'daki "hilm" (حلم), gazab ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şâh, benim merhametim öfkem ile karışıktır. Ben bu öfkemi bertaraf etmek sûretiyle mer-hameti ızhâr ederim. Binâenaleyh ben ne vakit böyle bir merhamet ile "Ha-lîm" ism-i şerîfine bulaşmış olan ilm-i ezelîne yol gösterip mücrimlerin affını isteyebilirim? Zîrâ afv ve mağfiret dahi sırr-ı kadere bağlıdır ve abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına muallaktır. Bunu da ancak sen bilirsin.

4149. Eğer beni tokatların zebûnu edersen, yüz binlerce tokatlara lâyığım!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4149. Eğer beni tokatların esiri edersen, yüz binlerce tokatlara lâyığım!

"Saf", tokat demektir. "Tokat"tan kasıt, Hakk'ın celâlî tecellîleridir (Allah'ın azamet ve kahredici sıfatlarının görünüşleri). Yani, ey şah, ben senin tecellîlerinin esiri ve mağlubuyum. Eğer beni yüz binlerce celâlî tecellîlerin tokatlar ise, bunlara da lâyığım! Çünkü ben senin tam bir kulunum.

"Saf", tokat demektir. "Tokat"tan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi- dir. Ya'ni, ey şâh, ben senin tecelliyâtının zebûnu ve mağlûbuyum. Eğer be- ni yüz binlerce tecelliyât-ı celâliyyen tokatlar ise bunlara da lâyığım! Zîrâ ben senin abd-i mahzınım.

4150. Ben ne söyleyeyim? Senin huzurunda i'lâm edeyim! Yahud kerem şar- tını senin yadına getireyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4150. Ben ne söyleyeyim? Senin huzurunda bildireyim! Yahut kerem şartını senin hatırına getireyim!

Ey şah, ben senin öncesiz ilminin iliştiği bir şey hakkında ne söyleyeyim ve senin huzurunda senin o bildiğini sana bildireyim! Yahut bu suçluların kusurunu affetmenin kerem şartından olduğunu sana hatırlatayım? Bu hâl ne kadar yanlış bir hareket olur!

Ey şâh, ben senin ilm-i ezelînin lâhık olduğu bir şey hakkında ne söyle- yeyim ve senin huzurunda senin o bildiğini sana bildireyim! Yâhud bu müc- rimlerin kusûrunu affetmek kerem şartından olduğunu sana ihtâr edeyim? Bu hâl ne kadar yanlış bir hareket olur!

4151. O şey ki, senin ma'lumun olmaz, o nedir? Ve o şey ki, senin yâdında değildir, cihanda nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4151. O şey ki, senin bilgin dahilinde değildir, o nedir? Ve o şey ki, senin hatırında değildir, dünyada nerededir?

Ey şah, senin öncesiz bilginin kuşatmadığı bir şey var mıdır? Ve senin ilimle kuşatmanın dışında dünyada bir şey var mıdır?

Ey şâh, senin ilm-i ezelînin muhît olmadığı bir şey var mıdır? Ve senin ihâta-i ilmiyyen hâricinde cihânda bir şey var mıdır?

4152. Ey sen ki, cehlden paksin ve senin ilmin ondan pâktir ki, unutkanlık onu gizlesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4152. Ey sen ki, cehaletten arınmışsın ve senin ilmin unutkanlığın onu gizlemesinden arınmıştır!

Ey şah, sen öyle bir kişisin ki, cehaletten arınmışsın! Ve senin ilmin de unutkanlığın arız olması sebebiyle bildiğin bir şeyi sana unutturup gizlemesinden arınmıştır ve senin ilmine asla unutkanlık arız olmaz.

Ey şâh, sen öyle bir şahsın ki, cehlden pâksin! Ve senin ilmin dahi unut- kanlık ârız olmak sebebiyle bildiğin bir şeyi sana unutturup gizlemekten pâk- tir ve senin ilmine aslâ unutkanlık ârız olmaz.

4153. Hiç olan bir kimseyi, bir kimse tasvîr ettin, onu güneş gibi nûr ile yük- selttin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4153. Hiç olan bir kimseyi, bir kimse tasvir ettin, onu güneş gibi nur ile yükselttin.

Yani, aslında bir hiç olan kimseyi lütuf ve keremin ile muteber bir kimse olarak tasvir ettin ve varlığa getirdin ve bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yaptın ve ona kendi nurundan verip, güneş gibi bu nur ile yükselttin.

Ya'ni, aslında bir hiç olan kimseyi lütuf ve keremin ile bir mu'teber kim- se olarak tasvîr ettin ve vücûda getirdin ve bir insân-ı kâmil yaptın ve ona kendi nûrundan verip, güneş gibi bu nûr ile yükselttin.

4154. Mâdemki beni bir kimse yaptın, eğer yalvarır isem benim yalvarmamı kerem cihetinden müstemi' ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4154. Mademki beni bir kimse yaptın, eğer yalvarırsam benim yalvarmamı kerem yönünden işit!

"Saf", tokat demektir. "Tokat"tan maksat, Hakk'ın celâlî tecellileridir. Yani, ey şah, ben senin tecellilerinin esiri ve mağlubuyum. Eğer beni yüz binlerce celâlî tecellin tokatlarsa, bunlara da layığım! Çünkü ben senin halis kulunum.

"Saf", tokat demektir. "Tokat"tan murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi-dir. Ya'ni, ey şâh, ben senin tecelliyâtının zebûnu ve mağlûbuyum. Eğer be-ni yüz binlerce tecelliyât-ı celâliyyen tokatlar ise bunlara da lâyığım! Zîrâ ben senin abd-i mahzınım.

4150. Ben ne söyleyeyim? Senin huzurunda i'lâm edeyim! Yahud kerem şar-tını senin yadına getireyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4150. Ben ne söyleyeyim? Senin huzurunda ilan edeyim! Yahut kerem şartını senin hatırına getireyim!

Ey şah, ben senin öncesiz ilmine ait olan bir şey hakkında ne söyleyeyim ve senin huzurunda senin o bildiğini sana bildireyim! Yahut bu suçluların kusurunu affetmenin kerem şartından olduğunu sana hatırlatayım? Bu hâl ne kadar yanlış bir hareket olur!

Ey şâh, ben senin ilm-i ezelînin lâhık olduğu bir şey hakkında ne söyle-yeyim ve senin huzurunda senin o bildiğini sana bildireyim! Yâhud bu müc-rimlerin kusûrunu affetmek kerem şartından olduğunu sana ihtâr edeyim? Bu hâl ne kadar yanlış bir hareket olur!

4151. O şey ki, senin ma'lumun olmaz, o nedir? Ve o şey ki, senin yâdında değildir, cihanda nerededir?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4151. O şey ki, senin bilgin dahilinde değildir, o nedir? Ve o şey ki, senin hatırında değildir, dünyada nerededir?

Ey şah, senin öncesiz bilginin kuşatmadığı bir şey var mıdır? Ve senin ilimle kuşatmanın dışında dünyada bir şey var mıdır?

Ey şâh, senin ilm-i ezelînin muhît olmadığı bir şey var mıdır? Ve senin ihâta-i ilmiyyen hâricinde cihânda bir şey var mıdır?

4152. Ey sen ki, cehlden paksin ve senin ilmin ondan pâktir ki, unutkanlık onu gizlesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4152. Ey sen ki, cehaletten arınmışsın ve senin ilmin, unutkanlığın onu gizlemesinden arınmıştır!

Ey şah, sen öyle bir kişisin ki, cehaletten arınmışsın! Ve senin ilmin de unutkanlık arız olmak sebebiyle bildiğin bir şeyi sana unutturup gizlemekten arınmıştır ve senin ilmine asla unutkanlık arız olmaz.

Ey şâh, sen öyle bir şahsın ki, cehlden pâksin! Ve senin ilmin dahi unut-kanlık ârız olmak sebebiyle bildiğin bir şeyi sana unutturup gizlemekten pâk-tir ve senin ilmine aslâ unutkanlık ârız olmaz.

4153. Hiç olan bir kimseyi, bir kimse tasvîr ettin, onu güneş gibi nûr ile yük-selttin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4153. Hiç olan bir kimseyi, bir kimse tasvir ettin, onu güneş gibi nur ile yükselttin.

Yani, aslında bir hiç olan kimseyi lütfun ve keremin ile muteber (saygın) bir kimse olarak tasvir ettin ve var ettin ve bir insân-ı kâmil yaptın ve ona kendi nurundan verip, güneş gibi bu nur ile yükselttin.

Ya'ni, aslında bir hiç olan kimseyi lütuf ve keremin ile bir mu'teber kim-se olarak tasvîr ettin ve vücûda getirdin ve bir insân-ı kâmil yaptın ve ona kendi nûrundan verip, güneş gibi bu nûr ile yükselttin.

4154. Mâdemki beni bir kimse yaptın, eğer yalvarır isem benim yalvarmamı kerem cihetinden müstemi' ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4154. Mademki beni bir kimse yaptın, eğer yalvarırsam benim yalvarmamı kerem yönünden dinle!

Mademki ben yok iken sırf kereminle beni kulların arasında muteber bir kimse ve bir insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) yaptın, eğer sana yalvarırsam, yine o kereminden dolayı benim yalvarmamı dinle ve lütfen dikkate al!

Mâdemki ben hiç iken mahzâ keremin ile beni kulların arasında mu'teber bir kimse ve bir insân-ı kâmil yaptın, eğer sana yalvarır isem, yine o kereminden dolayı benim yalvarmamı dinle ve lütfen nazar-ı i'tibâra al!

4155. Zîra mâdemki beni nefsimden dışarıya götürmüşsün, o şefâati dahi sen kendin için etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4155. Çünkü mademki beni nefsimden dışarıya götürmüşsün, o şefaati dahi sen kendin için etmişsin.

Çünkü mademki beni nefse ait sıfatlarımdan arındırdın ve kendi sıfatlarını giydirdin, bu sebeple suçlulara bu şefaati eden dahi yine sensin!

Zîrâ mâdemki beni sıfât-ı nefsâniyyemden soydun ve kendi sıfatlarını giydirdin, binâenaleyh mücrimlere bu şefâati eden dahi yine sensin!

4156. Mâdemki bu vatandan benim eşyâm boşaldı, evin yaş ve kurusu benim olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4156. Mademki bu vatandan benim eşyam boşaldı, evin yaşı ve kurusu benim olmaz!

Mademki bu cismaniyet (bedensel varlık) vatanından benim eşyam hükmünde olan bedensel ve nefsanî sıfatım boşaldı, artık bu evin yaşı ve kurusu, kısacası bütün müştemilatı benim değildir, hepsi senindir!

Mâdemki bu cismâniyet vatanından benim eşyâm mesâbesinde olan sıfat-ı cismâniyyem ve nefsâniyyem boşaldı, artık bu evin yaşı ve kurusu velhâsıl bütün müştemilâtı benim değildir, hep senindir!

4157. Duâyı da benden su gibi akıcı ettin. Ona sebât da bahşet ve onu müstecâb tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4157. Duayı da benden su gibi akıcı ettin. Ona sebat da bahşet ve onu kabul edilmiş kıl!

Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde, Şîs Fassı'nda şöyle buyurur: فهو العبد المحض و ليس لهذا الداعى همة متعلقة فيما يسأل فيه من معين او غير معين و انما همته في امتثال اوامر سيده فاذا اقتضى الحال السؤال سأل عبودية و اذا اقتضى التفويض و السكوت سكت yani “O insân-ı kâmil, tam bir kuldur ve dua eden için, belirli veya belirsiz olan istenen şeyde özel bir gayret yoktur. Onun gayreti ancak efendisinin emirlerine uymaktır. Bu sebeple, durum istemeyi gerektirdiği zaman, kulluk gereği ister; ve teslimiyeti ve susmayı gerektirdiği zaman da susar.” Bu şerefli beyitte de bu hakikate işaret edilir. Yani, öncesiz ilmindeki bu günahkârların sabit hakikatlerinin yatkınlığı affa mazhar olmak olduğundan, benim onlar hakkındaki af talebimi benden su gibi akıcı ettin. Bu sebeple o duaya sebat bahşet ve onu kabul edilmiş kıl!

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de buyururlar ki: فهو العبد المحض و ليس لهذا الداعى همة متعلقة فيما يسأل فيه من معين او غير معين و انما همته في امتثال اوامر سيده فاذا اقتضى الحال السؤال سأل عبودية و اذا اقتضى التفويض و السكوت سكت ya'ni “O insân-ı kâmil abd-i mahzdır ve duâ edici için muayyen ve gayr-ı muayyen olan matlûbdan istediği şeyde himmet-i müteallika yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin emirlerine imtisâldedir. Binâenaleyh hâl talebi iktizâ ettiği vakit, ubûdiyyeten taleb eder; ve tefvîzi ve sükûtu iktizâ ettiği vakit dahi sâkit olur." Bu beyt-i şerîfde dahi bu hakîkate işaret buyrulur. Ya'ni, ilm-i ezelînde bu mücrimlerin ayn-ı sâbitelerinin isti'dâdı afva mazhariyet olduğundan, benim onlar hakkındaki afv talebimi benden su gibi akıcı ettin. Binâenaleyh o duâya sebât bahşet ve onu müstecâb et!

4158. Evvela duâyı getirici de sen idin. Nihayet icâbete de recâ sen ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4158. Öncelikle duayı getiren de sen idin. Sonunda icabete de ümit sen ol!

Mademki ben hiç iken sırf kereminle beni kulların arasında muteber bir kimse ve bir insân-ı kâmil yaptın, eğer sana yalvarırsam, yine o kereminden dolayı benim yalvarmamı dinle ve lütfen dikkate al!

Mâdemki ben hiç iken mahzâ keremin ile beni kulların arasında mu'teber bir kimse ve bir insân-ı kâmil yaptın, eğer sana yalvarır isem, yine o kereminden dolayı benim yalvarmamı dinle ve lütfen nazar-ı i'tibâra al!

4155. Zîra mâdemki beni nefsimden dışarıya götürmüşsün, o şefâati dahi sen kendin için etmişsin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4155. Çünkü mademki beni nefsimden dışarıya götürmüşsün, o şefaati dahi sen kendin için etmişsin.

Çünkü mademki beni nefse ait sıfatlarımdan arındırdın ve kendi sıfatlarını giydirdin, bu sebeple suçlulara bu şefaati eden dahi yine sensin!

Zîrâ mâdemki beni sıfât-ı nefsâniyyemden soydun ve kendi sıfatlarını giydirdin, binâenaleyh mücrimlere bu şefâati eden dahi yine sensin!

4156. Mâdemki bu vatandan benim eşyâm boşaldı, evin yaş ve kurusu benim olmaz!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4156. Mademki bu vatandan benim eşyam boşaldı, evin yaşı ve kurusu benim olmaz!

Mademki bu cismaniyet (bedensel varlık) vatanından benim eşyam hükmünde olan bedensel ve nefsanî sıfatım boşaldı, artık bu evin yaşı ve kurusu, kısacası bütün müştemilatı benim değildir, hepsi senindir!

Mâdemki bu cismâniyet vatanından benim eşyâm mesâbesinde olan sıfat-ı cismâniyyem ve nefsâniyyem boşaldı, artık bu evin yaşı ve kurusu velhâsıl bütün müştemilâtı benim değildir, hep senindir!

4157. Duâyı da benden su gibi akıcı ettin. Ona sebât da bahşet ve onu müstecâb tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4157. Duayı da benden su gibi akıcı ettin. Ona sebat da bahşet ve onu kabul edilmiş kıl!

Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde, Şîs Fassı'nda şöyle buyurur: فهو العبد المحض و ليس لهذا الداعى همة متعلقة فيما يسأل فيه من معين او غير معين و انما همته في امتثال اوامر سيده فاذا اقتضى الحال السؤال سأل عبودية و اذا اقتضى التفويض و السكوت سكت yani “O insân-ı kâmil, tam bir kuldur ve dua eden için, belirli veya belirsiz olan istenen şeyde özel bir gayret yoktur. Onun gayreti ancak efendisinin emirlerine uymaktır. Bu sebeple, durum istemeyi gerektirdiği zaman, kulluk gereği ister; ve teslimiyeti ve susmayı gerektirdiği zaman da susar.” Bu şerefli beyitte de bu hakikate işaret edilir. Yani, öncesiz ilmindeki bu günahkârların sabit hakikatlerinin yatkınlığı affa mazhar olmak olduğundan, benim onlar hakkındaki af talebimi benden su gibi akıcı ettin. Bu sebeple o duaya sebat bahşet ve onu kabul edilmiş kıl!

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de buyururlar ki: فهو العبد المحض و ليس لهذا الداعى همة متعلقة فيما يسأل فيه من معين او غير معين و انما همته في امتثال اوامر سيده فاذا اقتضى الحال السؤال سأل عبودية و اذا اقتضى التفويض و السكوت سكت ya'ni “O insân-ı kâmil abd-i mahzdır ve duâ edici için muayyen ve gayr-ı muayyen olan matlûbdan istediği şeyde himmet-i müteallika yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin emirlerine imtisâldedir. Binâenaleyh hâl talebi iktizâ ettiği vakit, ubûdiyyeten taleb eder; ve tefvîzi ve sükûtu iktizâ ettiği vakit dahi sâkit olur." Bu beyt-i şerîfde dahi bu hakîkate işaret buyrulur. Ya'ni, ilm-i ezelînde bu mücrimlerin ayn-ı sâbitelerinin isti'dâdı afva mazhariyet olduğundan, benim onlar hakkındaki afv talebimi benden su gibi akıcı ettin. Binâenaleyh o duâya sebât bahşet ve onu müstecâb et!

4158. Evvela duâyı getirici de sen idin. Nihayet icâbete de recâ sen ol!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4158. Önce duayı getiren de sen idin. Sonunda icabete de taraf sen ol!

"Recâ" (رجاء), elifin kasrı ile okunur, burada "taraf ve yön" anlamındadır. Yani, ey şah, o duayı suçluların yatkınlığına bağlı olarak benim dilimden su gibi akıttın ve getirdin; ve sonunda o duanın kabulüne yine sen taraf ol! "Recâ", elifin meddi ile "ummak" anlamına olursa anlam şöyle olur: Yani, "Benden ortaya çıkan hallerin hepsi senindir. Duayı suçlular hakkında dilimden sen getirdin ve onun kabulünü de bana umdurdun. Bu sebeple icabete olan bu ummak dahi senindir."

“Recâ” (رجاء), elifin kasrı ile okunur, burada “taraf ve nâhiye” ma’nâsınadır. Ya’ni, ey şâh, o duâyı mücrimlerin isti’dâdına mebnî benim dilimden su gibi akıttın ve getirdin; ve sonunda o duânın kabûlüne yine sen taraf ol! “Recâ”, elifin meddi ile “ummak” ma’nâsına olursa ma’nâ şöyle olur: Ya’ni, “Benden zâhir olan ahvâlin hepsi senindir. Duâyı mücrimler hakkında lisânımdan sen getirdin ve onun icâbetini de bana umdurdun. Binâenaleyh icâbete olan bu ummak dahi senindir.”

4159. Hatta ben, o şâh-ı cihân kulu için mücrimlerden affetti, diye övüneyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4159. Hatta ben, o cihan şahı kulu için günahkârları affetti, diye övüneyim!

Yani, günahkârları affetmek öncesiz olarak senin lütuf ve keremin ile takdir edilmiştir. Onların affı için benim şefaatimi vesile kıldın ve bu şefaati, cihanın hakiki şahı sırf bu kulunun hatırı için, günahkârlardan meydana gelen o kabahati affetti, diye övünmem için ortaya koydun.

Ya’ni, mücrimleri affetmek ezelde senin lütuf ve keremin ile mukadderdir. Onların affi için benim şefâatimi vesîle ettin ve bu şefâati, cihânın şâh-ı hakîkîsi mahzâ bu kulunun hatırı için, mücrimlerden sâdır olan o kabahati affetti, diye övünmem için ortaya koydun.

4160. Ben baştan başa derd ve hod-pesend idim. Şah beni her derdlinin ilacı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4160. Ben baştan başa dert ve kendini beğenmiş idim. Şah beni her dertlinin ilacı yaptı.

Ben fenâ (fânî olma) ve bekā (Allah ile bâkî olma) mertebelerine ulaşmadan önce baştan başa cismaniyet (bedensellik) ve nefsaniyet (nefse ait olma) hastalıklarıyla malul idim ve kendimi beğenici idim. Hakiki Şah beni bu vehmedilmiş benliğimden geçirdi ve insân-ı kâmil yaptı; ve cismaniyet ve nefsaniyet hastalıklarıyla malul olan her bir kimsenin dertlerine derman etti.

Ben fenâ ve bekā mertebelerine vusûlden evvel baştan başa cismâniyet ve nefsâniyet illetleriyle ma'lûl idim ve kendimi beğenici idim. Şâh-ı hakîkî beni bu mevhûm benliğimden geçirdi ve insân-ı kâmil yaptı; ve cismâniyet ve nefsâniyet hastalıklarıyla ma'lûl olan her bir kimsenin derdlerine dermân etti.

4161. Bir şûr u şerden dolu cehennem idim. Onun fazlının eli beni bir kevser etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4161. Bir kargaşa ve kötülükle dolu cehennem idim. Onun lütfunun eli beni bir kevser yaptı.

Ben önceleri fitneler ve kötülüklerle dolu nefis ve tabiat cehennemi idim. Şahın lütfunun ve yardımının eli beni bir kevser yaptı. "Kevser", cennet ırmaklarından birinin adıdır; ve "hayrı ve ihsanı çok olan büyük kimse"ye de denir. Burada bu iki anlam da uygundur. Yani, ben önceleri fitneler ve kötülüklerle dolu nefis ve tabiat cehennemi ve halk için hayırsız bir kimse idim. Hakk'ın lütfu beni halka hayrı ve ihsanı çok olan bir büyük kimse ve cennet ırmaklarından bir ırmak gibi yaptı. "Recâ" (رجاء), elifin kasrı ile okunur, burada "taraf ve yön" anlamındadır. Yani, ey şah, o duayı suçluların yatkınlığına (isti'dâd) dayanarak benim dilimden su gibi akıttın ve getirdin; ve sonunda o duanın kabulüne yine sen taraf ol! "Recâ", elifin meddi ile "ummak" anlamına gelirse anlam şöyle olur: Yani, "Benden ortaya çıkan hallerin hepsi senindir. Duayı suçlular hakkında dilimden sen getirdin ve onun kabulünü de bana umdurdun. Bu sebeple kabul olmaya dair bu ummak dahi senindir."

Ben evvelce fitneler ve şerler ile dolu nefis ve tabîat cehennemi idim. Şâhın fazlının ve inâyetinin eli beni bir kevser yaptı. “Kevser”, cennet ırmaklarından birinin adıdır; ve “hayrı ve ihsânı çok olan büyük kimse”ye de itlâk olunur. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni, ben evvelce fitneler ve şerler dolu nefis ve tabîat cehennemi ve halk için hayırsız bir kimse idim. Hakk'ın fazlı beni halka hayrı ve ihsânı çok olan bir büyük kimse ve cennet ırmaklarından bir ırmak gibi yaptı. "Recâ" (رجاء), elifin kasrı ile okunur, burada "taraf ve nâhiye" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şâh, o duâyı mücrimlerin isti'dâdına mebnî benim dilimden su gibi akıttın ve getirdin; ve sonunda o duânın kabûlüne yine sen taraf ol! "Recâ", elifin meddi ile "ummak" ma'nâsına olursa ma'nâ şöyle olur: Ya'ni, "Benden zâhir olan ahvâlin hepsi senindir. Duâyı mücrimler hakkında lisânımdan sen getirdin ve onun icâbetini de bana umdurdun. Binâenaleyh icâbete olan bu ummak dahi senindir."

4159. Hatta ben, o şâh-ı cihân kulu için mücrimlerden affetti, diye övüneyim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4159. Hatta ben, o cihan şahı kul için günahkârları affetti diye övüneyim!

Yani, günahkârları affetmek öncesiz olarak senin lütuf ve keremin ile takdir edilmiştir. Onların affı için benim şefaatimi vesile kıldın ve bu şefaati, cihanın hakiki şahı sırf bu kulunun hatırı için, günahkârlardan meydana gelen o kabahati affetti diye övünmem için ortaya koydun.

Ya'ni, mücrimleri affetmek ezelde senin lütuf ve keremin ile mukadderdir. Onların affi için benim şefâatimi vesîle ettin ve bu şefâati, cihânın şâh-ı hakîkîsi mahzâ bu kulunun hatırı için, mücrimlerden sâdır olan o kabahati affetti, diye övünmem için ortaya koydun.

4160. Ben baştan başa derd ve hod-pesend idim. Şah beni her derdlinin ilacı yaptı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4160. Ben baştan başa dert ve kendini beğenmiş idim. Şah beni her dertlinin ilacı yaptı.

Ben fenâ (fânî olma) ve bekā (Allah ile bâkî olma) mertebelerine ulaşmadan önce baştan başa cismaniyet (bedensellik) ve nefsaniyet (nefse ait olma) hastalıklarıyla malul idim ve kendimi beğenici idim. Hakiki Şah beni bu vehmedilmiş benliğimden geçirdi ve insân-ı kâmil yaptı; ve cismaniyet ve nefsaniyet hastalıklarıyla malul olan her bir kimsenin dertlerine derman etti.

Ben fenâ ve bekā mertebelerine vusûlden evvel baştan başa cismâniyet ve nefsâniyet illetleriyle ma'lûl idim ve kendimi beğenici idim. Şâh-ı hakîkî beni bu mevhûm benliğimden geçirdi ve insân-ı kâmil yaptı; ve cismâniyet ve nefsâniyet hastalıklarıyla ma'lûl olan her bir kimsenin derdlerine dermân etti.

4161. Bir şûr u şerden dolu cehennem idim. Onun fazlının eli beni bir kevser etti.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4161. Bir kargaşa ve kötülükle dolu cehennem idim. Onun lütfunun eli beni bir kevser yaptı.

Ben önceleri fitneler ve kötülüklerle dolu nefis ve tabiat cehennemi idim. Şahın lütfunun ve yardımının eli beni bir kevser yaptı. "Kevser", cennet ırmaklarından birinin adıdır; ve "hayrı ve ihsanı çok olan büyük kimse"ye de denir. Burada bu iki anlam da uygundur. Yani, ben önceleri fitneler ve kötülüklerle dolu nefis ve tabiat cehennemi ve halk için hayırsız bir kimse idim. Hakk'ın lütfu beni halka hayrı ve ihsanı çok olan büyük bir kimse ve cennet ırmaklarından bir ırmak gibi yaptı.

Ben evvelce fitneler ve şerler ile dolu nefis ve tabîat cehennemi idim. Şâhın fazlının ve inâyetinin eli beni bir kevser yaptı. "Kevser", cennet ırmaklarından birinin adıdır; ve "hayrı ve ihsânı çok olan büyük kimse"ye de itlâk olunur. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni, ben evvelce fitneler ve şerler dolu nefis ve tabîat cehennemi ve halk için hayırsız bir kimse idim. Hakk'ın fazlı beni halka hayrı ve ihsânı çok olan bir büyük kimse ve cennet ırmaklarından bir ırmak gibi yaptı.

4162. Cehennem her kimi kısâstan yaktı ise ben onu dîğer def'a cesedden bitiririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4162. Cehennem her kimi kısas olarak yaktıysa, ben onu diğer defa bedenden bitiririm.

Nefis ve tabiat, nefse ait sıfatlar sebebiyle işlediği suçlardan dolayı her kimi kısas olarak ve zorla yaktıysa, ben onu o suçlardan temizleyip tekrar şekil ve beden yönünden bitirir ve büyütürüm.

Bilinmeli ki, nefis ve tabiatın sevkiyle, şeriat emrinin dışında yapılan fiillerden bedende birtakım hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin, içkiden mide, kalp ve bağırsak hastalıkları; zinadan frengi, bel soğukluğu ve verem; gusül etmemekten egzama ve benzeri hastalıklar zuhur eder. Bunlar tabiat cehenneminin kısası ve azabıdır. Eğer bu kabahatlere düşkün olan kimse tövbe edip insân-ı kâmile bağlanırsa, cennetin kevseri cehennem ehlini nasıl temizleyip tekrar yeni bir beden bitirirse, o insân-ı kâmil de onun hastalıklarını giderip ona beden sağlığı ve kalp selameti temin eder. Nitekim cenab-ı Pir efendimiz bu hale işaretle Divan-ı Kebir'lerinde şöyle buyururlar: "Hakimiz, tabibiz, Bağdat'tan eriştik! Birçok hastayı gamdan kurtardık! İlahi olan hekimleriz, kimseden ücret istemeyiz, çünkü biz hastanın bedenine düşünce gibi koştuk!"

Nefis ve tabîat cehennemî sıfât-ı nefsâniyye sebebiyle yaptığı cürümlerden dolayı her kimi kısâsen ve cebren yaktı ise, ben onu o cürümlerden temizleyip tekrar sûret ve cesed cihetinden bitirir ve neşv-ü nemâlandırırım.

Ma'lûm olsun ki, nefis ve tabîat sevkiyle emr-i şer'î hâricinde yapılan fiillerden cisimde birtakım illetler peydâ olur. Meselâ içkiden mi'de ve kalb ve bağırsak hastalıkları; ve zinâdan frengi ve bel soğukluğu ve verem; ve gusl etmemeden ekzema ve emsâli illetler zuhûr eder. Bunlar tabîat cehenneminin kısâsı ve azâbıdır. Eğer bu kabâhatlere mübtelâ olan kimse tövbe edip insân-ı kâmile intisâb ederse, cennetin kevseri ehl-i cehennemî nasıl temizleyip tekrar yeni cisim bitirirse, o insân-ı kâmil dahi onun illetlerini def' edip ona beden sıhhati ve kalb selâmeti te'mîn eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: "Hakîmiz, tabîbiz, Bağdâd'dan eriştik! Bir çok illetlileri gamdan kurtardık! İlâhî olan hakîmleriz, kimseden ücret istemeyiz, zîrâ biz hastanın cismine düşünce gibi koştuk!"

4163. Kevserin işi nedir? Her kim yanmış ise ondan sâbit ve cem' edilmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4163. Kevser'in işi nedir? Her kim yanmış ise ondan sabit ve toplanmış olur.

Kevser ırmağının işi ve özelliği nedir? Cehennemden çıkanları yıkayıp onların bedenlerini sabit kılar ve toplar. Bunun gibi kevser hükmünde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi, cismaniyet ve nefsaniyet cehennemi içinde cehalet alevleri ile yanmış olanları ilahi ilimler ve marifetler ile sabit kılar ve onların perişan olan varlıklarını Hakk'ın varlığında toplar. "Endûhten", toplamak ve beraber yukarı getirmek anlamındadır.

Kevser ırmağının işi ve hâssası nedir? Cehennemden çıkanları yıkayıp onların cisimlerini sâbit kılar ve cem' eder. Bunun gibi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, cismâniyet ve nefsâniyet cehennemî içinde cehil alevleri ile yanmış olanları ulûm ve maârif-i ilâhiyye ile tesbît ve onların perîşan olan varlıklarını Hakk'ın varlığında cem' eder. “Endûhten”, cem' etmek ve berâber yukarı getirmek ma'nâsınadır.

4164. O kevser, "O şeyi ki cehennem yakmıştır, ben onu geri getiririm!" diye katre katre keremin münâdîsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4164. O kevser, "O şeyi ki cehennem yakmıştır, ben onu geri getiririm!" diye damla damla keremin (cömertliğin) ilân edicisidir.

4162. Cehennem her kimi kısâstan yaktı ise ben onu diğer def'a cesedden bitiririm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4162. Cehennem her kimi kısas olarak yaktı ise, ben onu diğer defa cesetten bitiririm.

Nefis ve tabiat cehennemi, nefsanî sıfatlar sebebiyle işlediği suçlardan dolayı her kimi kısas olarak ve zorla yaktı ise, ben onu o suçlardan temizleyip tekrar suret ve ceset yönünden bitirir ve geliştiririm. Bilinmeli ki, nefis ve tabiatın sevkiyle şeriat emri dışında yapılan fiillerden bedende birtakım hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin, içkiden mide, kalp ve bağırsak hastalıkları; zinadan frengi, bel soğukluğu ve verem; gusül etmemekten egzama ve benzeri hastalıklar zuhur eder. Bunlar tabiat cehenneminin kısası ve azabıdır. Eğer bu kabahatlere müptela olan kimse tövbe edip insân-ı kâmile (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) bağlanırsa, cennetin kevseri cehennem ehlini nasıl temizleyip tekrar yeni bir beden bitirirse, o insân-ı kâmil de onun hastalıklarını giderip ona beden sağlığı ve kalp selameti temin eder. Nasıl ki Cenab-ı Pir efendimiz bu hale işaretle Divan-ı Kebirlerinde şöyle buyururlar: "Hakîmiz, tabîbiz, Bağdad'dan eriştik! Bir çok illetlileri gamdan kurtardık! İlâhî olan hakîmleriz, kimseden ücret istemeyiz, çünkü biz hastanın cismine düşünce gibi koştuk!"

Nefis ve tabîat cehennemi sıfât-ı nefsâniyye sebebiyle yaptığı cürümlerden dolayı her kimi kısâsen ve cebren yaktı ise, ben onu o cürümlerden temizleyip tekrar sûret ve cesed cihetinden bitirir ve neşv ü nemâlandırırım. Ma'lûm olsun ki, nefis ve tabîat sevkiyle emr-i şer'î hâricinde yapılan fiillerden cisimde birtakım illetler peydâ olur. Meselâ içkiden mi'de ve kalb ve bağırsak hastalıkları; ve zinâdan frengi ve bel soğukluğu ve verem; ve gusl etmemeden ekzema ve emsâli illetler zuhûr eder. Bunlar tabîat cehenneminin kısâsı ve azabıdır. Eğer bu kabahatlere mübtelâ olan kimse tövbe edip insân-ı kâmile intisâb ederse, cennetin kevseri ehl-i cehennemi nasıl temizleyip tekrar yeni cisim bitirirse, o insân-ı kâmil dahi onun illetlerini def' edip ona beden sıhhati ve kalb selâmeti te'mîn eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu hâle işâreten Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: حکیمیم طبیبیم زبغداد رسیدیم بس علتیانرا زغم باز خریدیم حکیمان الهیم زکس مزد نخواهیم که مادر تن رنجور چو اندیشه دویدیم "Hakîmiz, tabîbiz, Bağdad'dan eriştik! Bir çok illetlileri gamdan kurtardık! İlâhî olan hakîmleriz, kimseden ücret istemeyiz, zîrâ biz hastanın cismine düşünce gibi koştuk!"

4163. Kevserin işi nedir? Her kim yanmış ise ondan sabit ve cem' edilmiş olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4163. Kevserin işi nedir? Her kim yanmış ise ondan sabit ve cem' edilmiş olur.

Kevser ırmağının işi ve özelliği nedir? Cehennemden çıkanları yıkayıp onların bedenlerini sabit kılar ve toplar. Bunun gibi kevser hükmünde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi, cismaniyet ve nefsaniyet cehennemi içinde cehalet alevleri ile yanmış olanları ilahi ilimler ve marifetler ile sabit kılar ve onların perişan olan varlıklarını Hakk'ın varlığında toplar. "Endûhten", toplamak ve beraber yukarı getirmek anlamına gelir.

Kevser ırmağının işi ve hâssası nedir? Cehennemden çıkanları yıkayıp onların cisimlerini sâbit kılar ve cem' eder. Bunun gibi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, cismâniyet ve nefsâniyet cehennemi içinde cehil alevleri ile yanmış olanları ulûm ve maârif-i ilâhiyye ile tesbît ve onların perîşan olan varlıklarını Hakk'ın varlığında cem' eder. "Endûhten", cem' etmek ve berâber yukarı getirmek ma'nâsınadır.

4164. O kevser, "O şeyi ki cehennem yakmıştır, ben onu geri getiririm!" diye katre katre keremin münâdîsidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4164. O kevser, "O şeyi ki cehennem yakmıştır, ben onu geri getiririm!" diye damla damla cömertliğin ilân edicisidir.

O kevser ırmağı, "Ben cehennemin yakıp perişan ettiği şeyi toplar ve yerine getiririm!" diye damla damla cömertliğini ilân ettiği gibi, kevser makamında olan insân-ı kâmil de, "Ben nefis ve tabiat cehenneminin yakıp perişan ettiği kimseleri toplar ve kalp cennetine ve marifete yükseltme cömertliğini ilân ederim." der.

O kevser ırmağı, “Ben cehennemin yakıp perişan ettiği şeyi cem’ edip yerine getiririm!” diye katre katre keremini i’lân ettiği gibi, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, “Ben nefis ve tabîat cehenneminin yakıp perişan ettiği kimseleri cem’ edip cennet-i kalb ve ma’rifete yükseltmek keremini i’lân eder.

4165. Cehennem sonbaharın soğuğu gibidir; ey gülistan, kevser bahâr gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4165. Cehennem sonbaharın soğuğu gibidir; ey gülistan, kevser bahar gibidir!

Nefsin ve tabiatın esiri ve cehennemin ta kendisi olan kimse sonbaharın soğuğu gibidir. Onun nefesi kime isabet ederse, onun güzelliklerini yok eder. Ey ilahi bilgiler güllerinin gelişip büyümesine yatkınlığı uygun olup gülistan (gül bahçesi) hükmünde olan sadık Hakk Yolcusu, kevser (cennet ırmağı) hükmünde olan insân-ı kâmil bahar gibidir! Senin o yatkınlığını fiil mertebesine getirir.

Nefis ve tabîatın esîri ve ayn-ı cehennem olan kimse sonbaharın soğuğu gibidir. Onun nefesi kime isâbet ederse, onun güzelliklerini izâle eder. Ey is-ti’dâdı maârif-i ilâhiyye güllerinin neşv ü nemâsına müsâid olup gülistan me-sâbesinde olan sâlik-i sâdık, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil bahar gi-bidir! Senin o isti’dâdını mertebe-i fiile getirir.

4166. Cehennem ölüm ve toprak ve mezar gibidir. Kevser, sûrun nefhi misâli üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4166. Cehennem ölüm, toprak ve mezar gibidir. Kevser, sûra üfleme misali üzerinedir.

Cehennem tabiatında ve mizacında olan nefsanî kişi ölüm gibidir. Sohbet arkadaşını öldürür ve toprak gibidir, çürütüp yok eder ve karanlık mezar gibi insanın kalbine katılık ve vahşet verir. Kevser makamında olan insân-ı kâmil ise İsrafil (a.s.)'ın sûra üflemesi gibidir ki, cehaletle ölü hükmünde olanları ledünnî ilimler (Allah katından gelen ilimler) ve rabbanî marifetlerle diriltir.

Cehennem tab’ ve mizâcında olan nefsânî kimse ölüm gibidir. Musâhibini öldürür ve toprak gibidir, çürütüp mahveder ve karanlık mezar gibi insanın kalbine kasvet ve vahşet verir. Kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil ise İs-râfîl (a.s.)ın nefh-i sûru gibidir ki, cehl ile ölü mesâbesinde olanları ulûm-ı le-dünniyye ve maârif-i rabbâniyye ile diriltir.

4167. Ey kimseler ki cisimleriniz cehennemden yanmıştır. İkrâm sizi kevser tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4167. Ey kimseler ki cisimleriniz cehennemden yanmıştır. İkram sizi kevser tarafına çeker.

Ey nefsanî ve cismanî olan kimseler, sizin cisimleriniz nefis ve heva cehenneminden ve ateşinden yanmıştır! Yüce Allah hazretlerinin ikramı sizi kevser (cennette bir nehir) mesabesinde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafına çeker ve sizi bu ateşten kurtarmayı murad eder.

Ey nefsânî ve cismânî olan kimseler, sizin cisimleriniz nefis ve hevâ ce-henneminden ve ateşinden yanmıştır! Hak Teâlâ hazretlerinin ikrâmı sizi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil tarafına çeker ve sizi bu ateşten kur-tarmak murâd buyurur.

4168. Ey diri olan Kayyûm, senin lütfun “Ben halkı, benim indimde fâide bulmak için yarattım!” buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4168. Ey diri olan Kayyûm (varlıkları ayakta tutan), senin lütfun “Ben halkı, benim katımda fayda bulmak için yarattım!” buyurdu.

O kevser ırmağı, "Ben cehennemin yakıp perişan ettiği şeyi toplayıp yerine getiririm!" diye damla damla keremini ilan ettiği gibi, kevser hükmünde olan insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) dahi, "Ben nefis ve tabiat cehenneminin yakıp perişan ettiği kimseleri toplayıp kalp cennetine ve marifete yükseltmek keremini ilan eder.

O kevser ırmağı, "Ben cehennemin yakıp perîşan ettiği şeyi cem' edip yerine getiririm!" diye katre katre keremini i'lân ettiği gibi, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil dahi, "Ben nefis ve tabîat cehenneminin yakıp perîşan ettiği kimseleri cem' edip cennet-i kalb ve ma'rifete yükseltmek keremini i'lân eder.

4165. Cehennem sonbaharın soğuğu gibidir; ey gülistan, kevser bahar gibidir!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4165. Cehennem sonbaharın soğuğu gibidir; ey gülistan, kevser bahar gibidir!

Nefsin ve tabiatın esiri ve cehennemin ta kendisi olan kimse sonbaharın soğuğu gibidir. Onun nefesi kime isabet ederse, onun güzelliklerini yok eder. Ey ilâhî bilgilere ait güllerin gelişmesine yatkın olup gülistan (gül bahçesi) hükmünde olan sadık Hakk Yolcusu, kevser (cennet ırmağı) hükmünde olan insân-ı kâmil bahar gibidir! Senin o yatkınlığını fiil mertebesine getirir.

Nefis ve tabîatın esîri ve ayn-ı cehennem olan kimse sonbaharın soğuğu gibidir. Onun nefesi kime isabet ederse, onun güzelliklerini izâle eder. Ey isti'dâdı maarif-i ilâhiyye güllerinin neşv ü nemâsına müsâid olup gülistan mesâbesinde olan sâlik-i sâdık, kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil bahar gibidir! Senin o isti'dâdını mertebe-i fiile getirir.

4166. Cehennem ölüm ve toprak ve mezar gibidir. Kevser, sûrun nefhi misali üzerinedir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4166. Cehennem ölüm, toprak ve mezar gibidir. Kevser, sûra üfleme misali üzerinedir.

Cehennem tabiatında ve mizacında olan nefsânî kişi ölüm gibidir. Arkadaşını öldürür ve toprak gibidir, çürütüp mahveder ve karanlık mezar gibi insanın kalbine katılık ve vahşet verir. Kevser mertebesinde olan insân-ı kâmil ise İsrâfil (a.s.)ın sûra üflemesi gibidir ki, cehaletle ölü mertebesinde olanları ledünnî ilimler (Allah katından gelen gizli ilimler) ve rabbânî bilgilerle diriltir.

Cehennem tab' ve mizâcında olan nefsânî kimse ölüm gibidir. Musahibini öldürür ve toprak gibidir, çürütüp mahveder ve karanlık mezar gibi insanın kalbine kasvet ve vahşet verir. Kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil ise İsrâfil (a.s.)ın nefh-i sûru gibidir ki, cehl ile ölü mesâbesinde olanları ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye ile diriltir.

4167. Ey kimseler ki cisimleriniz cehennemden yanmıştır. İkram sizi kevser tarafına çeker.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4167. Ey kimseler ki cisimleriniz cehennemden yanmıştır. İkram sizi kevser tarafına çeker.

Ey nefsânî (nefse ait) ve cismânî (bedene ait) olan kimseler, sizin cisimleriniz nefis ve hevâ (arzu) cehenneminden ve ateşinden yanmıştır! Yüce Allah hazretlerinin ikramı sizi kevser (cennette bir ırmak) mesabesinde (derecesinde) olan insân-ı kâmil tarafına çeker ve sizi bu ateşten kurtarmayı murad (istek) buyurur.

Ey nefsânî ve cismânî olan kimseler, sizin cisimleriniz nefis ve hevâ cehenneminden ve ateşinden yanmıştır! Hak Teâlâ hazretlerinin ikrâmı sizi kevser mesâbesinde olan insân-ı kâmil tarafına çeker ve sizi bu ateşten kurtarmak murâd buyurur.

4168. Ey diri olan Kayyum, senin lütfun "Ben halkı, benim indimde fâide bulmak için yarattım!" buyurdu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4168. Ey diri olan Kayyûm (varlıkları ayakta tutan), senin lütfun "Ben halkı, benim katımda fayda bulmak için yarattım!" buyurdu.

Bu ve gelecek şerefli beyitte şu kudsî hadise işaret buyrulur: خَلَقْتُ الْخَلْقَ كَىْ يَرْبَحُوا عَلَىَّ لَا لِأَرْبَحَ عَلَيْهِمْ yani "Ben halkı, benim katımda kazanç ve fayda bulmaları için yarattım. Yoksa ben bunlardan fayda bulmak için yaratmadım!" Yani, ey izafî varlık âlemi, hakiki varlığı ile kâim (ayakta duran) ve bütün âlemlerin Kayyûm'u olan Hayy (diri) ve diri, senin lütfun "Ben halkı, benden fayda bulsunlar diye yarattım!" buyurdu.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde şu hadîs-i kudsîye işâret buyrulur. خَلَقْتُ الْخَلْقَ كَىْ يَرْبَحُوا عَلَىَّ لَا لِأَرْبَحَ عَلَيْهِمْ ya'ni “Ben halkı benim indimde ribh ve fâide bulmak için yarattım. Yoksa ben bunlardan fâide bulmak için yaratmadım!” Ya'ni, ey vücûd-ı izâfî âlemi, vücûd-ı hakîkîsi ile kâim ve bilcümle avâlimin Kayyûm'u olan Hayy ve diri, senin lütfun “Ben halkı, benden fâide bulsunlar diye yarattım!” buyurdu.

4169. “Onların üzerinde fâide bulmak için değil!” senin cûdundur ki, bütün nâkıslar ondan dürüst olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4169. "Onların üzerinde fayda bulmak için değil!" senin cömertliğindir ki, bütün eksikler ondan doğru olur.

Yani "Ben onlardan fayda bulmak için yaratmadım!" buyurman, senin cömertliğin ve keremindir. Çünkü senin o cömertliğinden bütün eksik olan yaratılmışlar doğru ve kâmil olur. Bu sebeple suçlular insanlık mertebesinde henüz eksiktirler. Onlar ancak senin affın ile ve ilahi ahdin gereğince faydalanıp doğru ve kâmil olurlar.

Ya'ni “Ben onlardan fâide bulmak için yaratmadım!” buyurman, senin cûd ve keremindir. Zîrâ senin o cûdundan bütün nâkıs olan mahlûkât dürüst ve kâmil olur. Binâenaleyh mücrimler insanlık mertebesinde henüz nâkıstırlar. Onlar ancak senin affın ile ve ahd-i ilâhîn mûcibince fâidelenip dürüst ve kâmil olurlar.

4170. Bu ten-perest olan bendelerden affet! Afv deryâsından “afv” daha evlâdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4170. Bu ten-perest olan kullardan affet! Af deryasından "af" daha evlâdır!

Ey şah, bu cisimlerine tapan ve hareketleri ruhlarının değil, cisimlerinin hükmüne tâbi olan kullardan sâdır olan suçları affet! Senin Afüvv ismin bir derya gibidir. O deryadan çıkan af, daha evlâ olan bir aftır. Onun yanında kulların affı hiçtir.

Ey şâh, bu cisimlerine tapan ve hareketleri rûhlarının değil, cisimlerinin hükmüne tâbi' olan kullardan sâdır olan cürümleri affet! Senin Afüvv ism-i şerîfin bir deryâ gibidir. O deryâdan sudûr eden afv daha evlâ olan bir afvdır. Onun yanında kulların affı hiçtir.

4171. Halâyıkın affı ırmak gibi ve sel gibidir. Yine o kendinin deryâsına hayli koştururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4171. Yaratılmışların affı ırmak ve sel gibidir. Yine onlar kendi deryalarına hayli koştururlar.

"Hayl", düşünmek ve ezberlemek ve at sürüsü ve süvari topluluğu anlamlarındadır. Yani, senin af deryanın yanında kulların affı ırmağa ve sele benzer. Irmak ve sel nasıl deryaya akarsa, bunlar da af sıfatı sürülerini ve fikirlerini öylece senin o af deryana koştururlar. Çünkü onlardaki af sıfatının aslı senin "Afüvv" ism-i şerifindir.

“Hayl”, fikretmek ve hıfzetmek ve at sürüsü ve süvârî cemaati ma'nâlarındadır. Ya'ni, senin deryâ-yı afvın yanında kulların afvı ırmağa ve sele benzer. Irmak ve sel nasıl deryâya akarsa, bunlar dahi afv sıfatı sürülerini ve fikirlerini öylece senin o afv deryâna koştururlar. Zîrâ onlardaki afv sıfatının aslı senin “Afüvv” ism-i şerîfindir.

4172. Afvler her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir ey şâh!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4172. Affedilmeler her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir ey şah!

4169. "Onların üzerinde fâide bulmak için değil!" senin cudundur ki, bütün nâkıslar ondan dürüst olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4169. "Onların üzerinde fayda bulmak için değil!" senin cömertliğindir ki, bütün eksikler ondan doğru olur.

Yani "Ben onlardan fayda bulmak için yaratmadım!" buyurman, senin cömertliğin ve keremindir. Çünkü senin o cömertliğinden bütün eksik olan yaratılmışlar doğru ve kâmil olur. Bu sebeple suçlular insanlık mertebesinde henüz eksiktirler. Onlar ancak senin affın ile ve ilâhî ahdin gereğince faydalanıp doğru ve kâmil olurlar.

Ya'ni "Ben onlardan fâide bulmak için yaratmadım!" buyurman, senin cûd ve keremindir. Zîrâ senin o cûdundan bütün nâkıs olan mahlûkāt dürüst ve kâmil olur. Binâenaleyh mücrimler insanlık mertebesinde henüz nâkıstırlar. Onlar ancak senin affin ile ve ahd-i ilâhîn mûcibince fâidelenip dürüst ve kâmil olurlar.

4170. Bu ten-perest olan bendelerden affet! Afv deryasından "afv" daha evlâdır!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4170. Bu ten-perest olan kullardan affet! Af deryasından "af" daha evlâdır!

Ey şah, bu cisimlerine tapan ve hareketleri ruhlarının değil, cisimlerinin hükmüne tabi olan kullardan meydana gelen suçları affet! Senin Afüvv ismin bir derya gibidir. O deryadan meydana gelen af daha evla olan bir aftır. Onun yanında kulların affı hiçtir.

Ey şâh, bu cisimlerine tapan ve hareketleri rûhlarının değil, cisimlerinin hükmüne tâbi' olan kullardan sâdır olan cürümleri affet! Senin Afüvv ism-i şerîfin bir derya gibidir. O deryâdan sudûr eden afv daha evlâ olan bir afvdir. Onun yanında kulların affi hiçtir.

4171. Halâyıkın affı ırmak gibi ve sel gibidir. Yine o kendinin deryasına hayli koştururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4171. Yaratılmışların affı ırmak ve sel gibidir. Yine onlar kendi deryasına hayli koştururlar.

"Hayl", düşünmek ve ezberlemek ve at sürüsü ve süvari topluluğu anlamlarındadır. Yani, senin af denizinin yanında kulların affı ırmağa ve sele benzer. Irmak ve sel nasıl denize akarsa, bunlar da af sıfatı sürülerini ve fikirlerini öylece senin o af denizine koştururlar. Çünkü onlardaki af sıfatının aslı senin "Afüvv" ism-i şerîfindendir.

"Hayl", fikretmek ve hifzetmek ve at sürüsü ve süvârî cemaati ma'nâlarınadır. Ya'ni, senin deryâ-yı afvın yanında kulların afvı ırmağa ve sele benzer. Irmak ve sel nasıl deryâya akarsa, bunlar dahi afv sıfatı sürülerini ve fikirlerini öylece senin o afv deryâna koştururlar. Zîrâ onlardaki afv sıfatının aslı senin "Afüvv" ism-i şerîfindir.

4172. Afvler her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir ey şâh!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4172. Affetmeler her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir ey şah!

"Pâre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bir anlamı da "uçmak ve pervaz etmek"tir. Affetme sıfatı güvercinlere benzetilmiş olduğundan burada bu anlam uygun görünür. "Hâ", çoğul edatıdır. "Pâre-hâ", "uçmalar ve pervaz etmeler" demek olur. Yani, ey şah, kulların affetme sıfatları, onlar uyudukları zaman, her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir.

“Pâre”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Bir ma'nâsı da “uçmak ve pervâz etmek”tir. Sıfat-ı afv güvercinlere teşbîh buyrulmuş olduğundan burada bu ma'nâ münâsib görünür. “Hâ”, edât-ı cem'dir. “Pâre-hâ”, uçmalar ve pervâz etmeler” demek olur. Ya'ni, ey şâh, kulların afv sıfatları, onlar uyudukları vakit, her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir.

4173. Seher vakti tekrar onları uçucu edersin. Geceye kadar bu bedenlerin mahbûsu edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4173. Seher vakti tekrar onları uçucu edersin. Geceye kadar bu bedenlerin mahpusu edersin.

Ey şah, sen o sıfatları kulların seher vaktinde uyandıkları zaman tekrar onların bedenleri tarafına güvercin gibi salıverip uçurursun. Onları geceye ve kullarının uyku zamanına kadar bu beden kafeslerinde mahpus edersin. Nasıl ki bu anlam, bu cildin 1776 numarasına denk gelen: جسم خود بشناسد و در وی: جان زرگر سوی درزی کی رود ["Kendinin bedenini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?"] şerefli beytinde geçti; ve Fîhi Mâ Fîh'ten alınan bir bahis de oraya dâhil edildi.

Ey şâh, sen o sıfatları kulların seher vaktinde uyandıkları zaman tekrar onların cisimleri tarafına güvercin gibi salıverip uçurursun. Onları geceye ve kullarının uyku zamânına kadar bu cisim kafeslerinde mahbûs edersin. Nitekim bu ma'nâ bu cildin 1776 numarasına müsâdif olan: جسم خود بشناسد و در وی: جان زرگر سوی درزی کی رود ["Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?"] beyt-i şerîfinde geçti; ve Fîhi Mâ Fîh'den alınan bir bahis dahi oraya dercolundu.

4174. Tekrar kanat vurucu olarak akşam vaktinde o eyvân ve damın aşkından uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4174. Tekrar kanat vurucu olarak akşam vaktinde o eyvan ve damın aşkından uçarlar.

Akşam olduğu ve kulların uyuduğu vakit, tekrar o sıfatlar güvercin gibi kanat vurucu olarak, senin "Afüvv" ism-i şerîfinin (Allah'ın affedici ismi) sarayına ve damına konmak ve kavuşmak aşkından dolayı cisim kafeslerinden kurtulup uçarlar.

Akşam olduğu ve kulların uyuduğu vakit tekrar o sıfatlar güvercin gibi kanat vurucu olarak senin “Afüvv” ism-i şerîfinin sarayına ve damına konmak ve kavuşmak aşkından dolayı cisim kafeslerinden kurtulup uçarlar.

4175. Hattâ cisimden vuslat ipliğini koparırlar. Senin huzûruna gelirler. Zîrâ senden mukbildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4175. Hatta cisimden vuslat ipliğini koparırlar. Senin huzuruna gelirler. Çünkü senden mukbildirler (yüzü sana dönük olanlar).

Hatta cisimden, bu cisme bitişik olan ipliği ve bağı koparırlar ve senin huzuruna gelirler. Çünkü senin huzurunda cisim tarafına yönelmişlerdir. Bu sebeple يَدَهُ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) yani “Her bir şeyin melekûtu (iç yüzü) ve bâtını Hakk'ın elindedir ve O'na dönerler” ayet-i kerimesi gereğince Sen'den gelirler ve yine Sana dönerler.

Hattâ cisimden bu cisme bitişik olan ipliği ve râbıtayı koparırlar ve senin huzûruna gelirler. Zîrâ senin huzûrunda cisim tarafına teveccüh edicidirler. Binâenaleyh يَدَهُ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni “Her bir şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yedindedir ve O'na rücû' ederler” âyet-i kerîmesi mûcibince Sen'den gelirler ve yine Sana rücû' ederler.

4176. Baş aşağı rücû'dan emîn olarak havada “Biz ona dönücüleriz!” diye kanat vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4176. Baş aşağı dönüşten emin olarak havada "Biz ona dönücüleriz!" diye kanat vururlar.

"Pâre" kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bir anlamı da "uçmak ve pervaz etmek"tir. Affetme sıfatı güvercinlere benzetilmiş olduğundan burada bu anlam uygun görünür. "Hâ" çoğul edatıdır. "Pâre-hâ", "uçmalar ve pervaz etmeler" demek olur. Yani, ey şah, kulların affetme sıfatları, onlar uyudukları zaman, her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir.

"Pâre", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Bir ma'nâsı da "uçmak ve pervâz etmek"tir. Sıfat-ı afv güvercinlere teşbîh buyrulmuş olduğundan burada bu ma'nâ münasib görünür. "Hâ", edât-ı cem'dir. "Pâre-hâ”, uçmalar ve pervâz etmeler" demek olur. Ya'ni, ey şâh, kulların afv sıfatları, onlar uyudukları vakit, her gece bu gönülden güvercin gibi uçmalar ile senin tarafına gelir.

4173. Seher vakti tekrar onları uçucu edersin. Geceye kadar bu bedenlerin mahbûsu edersin.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4173. Seher vakti tekrar onları uçucu edersin. Geceye kadar bu bedenlerin mahpusu edersin.

Ey şah, sen o sıfatları kulların seher vaktinde uyandıkları zaman tekrar onların cisimleri tarafına güvercin gibi salıverip uçurursun. Onları geceye ve kullarının uyku zamanına kadar bu cisim kafeslerinde mahpus edersin. Nasıl ki bu anlam bu cildin 1776 numarasına denk gelen: جسم خود بشناسد و در وی رود جان زرگر سوی درزی کی رود ["Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?] beyt-i şerifinde geçti; ve Fîhi Mâ Fih'ten alınan bir bahis (konu) dahi oraya derç olundu (eklendi).

Ey şâh, sen o sıfatları kulların seher vaktinde uyandıkları zaman tekrar onların cisimleri tarafına güvercin gibi salıverip uçurursun. Onları geceye ve kullarının uyku zamânına kadar bu cisim kafeslerinde mahbûs edersin. Nitekim bu ma'nâ bu cildin 1776 numarasına müsâdif olan: جسم خود بشناسد و در وی رود جان زرگر سوی درزی کی رود ["Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?] beyt-i şerîfinde geçti; ve Fîhi Mâ Fih'den alınan bir bahis dahi oraya dercolundu.

4174. Tekrar kanat vurucu olarak akşam vaktinde o eyvân ve damın aşkından uçarlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4174. Tekrar kanat vurucu olarak akşam vaktinde o eyvân ve damın aşkından uçarlar.

Akşam olduğu ve kulların uyuduğu vakit, tekrar o sıfatlar güvercin gibi kanat vurucu olarak, senin "Afüvv" ism-i şerîfinin (Allah'ın çok affedici ismi) sarayına ve damına konmak ve kavuşmak aşkından dolayı cisim kafeslerinden kurtulup uçarlar.

Akşam olduğu ve kulların uyuduğu vakit tekrar o sıfatlar güvercin gibi kanat vurucu olarak senin "Afüvv" ism-i şerîfinin sarayına ve damına konmak ve kavuşmak aşkından dolayı cisim kafeslerinden kurtulup uçarlar.

4175. Hattâ cisimden vuslat ipliğini koparırlar. Senin huzûruna gelirler. Zîrâ senden mukbildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4175. Hatta cisimden vuslat ipliğini koparırlar. Senin huzuruna gelirler. Çünkü senden mukbildirler (yüzü sana dönük olanlar).

Hatta cisimden, bu cisme bitişik olan ipliği ve bağı koparırlar ve senin huzuruna gelirler. Çünkü senin huzurunda cisim tarafına yönelicidirler. Buna göre, "Her bir şeyin melekûtu (iç yüzü) ve bâtını Hakk'ın elindedir ve O'na dönerler" (Yâsîn, 36/83) ayet-i kerimesi gereğince Senden gelirler ve yine Sana dönerler.

Hattâ cisimden bu cisme bitişik olan ipliği ve râbıtayı koparırlar ve senin huzûruna gelirler. Zîrâ senin huzûrunda cisim tarafına teveccüh edicidirler. Binâenaleyh بيده ملكُوتُ كُلِّ شَيْء وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her bir şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yedindedir ve O'na rücû' ederler" âyet-i kerîmesi mûcibince Sen'den gelirler ve yine Sana rücû' ederler.

4176. Baş aşağı rücû'dan emîn olarak havada "Biz ona dönücüleriz!" diye kanat vururlar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4176. Baş aşağı geri dönmekten emin olarak havada "Biz ona dönücüleriz!" diye kanat çırparlar.

Yani, o latif olan sıfatlar havada, "Biz aslımız [olan] ilahi sıfatlara dönücüleriz!" diye baş aşağı geri dönmekten emin olarak kanat çırparak uçarlar. Çünkü övülmüş sıfatlardan her birisi aslına geri döndüğü zaman, artık aslından geri dönmez. Yüce Allah onun yularlarını illiyyîne (yüce makamlara) çeker. Nitekim ayet-i kerimede إن كتابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين ["Şüphesiz iyilerin kitabı illiyyîndedir"] buyrulur. Yukarıdaki beyitlerde kulların uyuduğu zaman bu sıfatların cisimlerden ayrılıp uyandıkları zaman cisimlere ait olmasından bahsedilmesi, her anda oluşan övülmüş sıfatların aynen inip çıkması değildir. Aksine çıkan övülmüş sıfatın benzerinin beden hapsine gelmesidir. Çünkü ayet-i kerimede كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن yani "Yüce Allah'ın tecellisi her anda bir haldedir" buyrulur. Bu sebeple giden, gelenin aynısı değildir, aksine benzeridir. Buna hakikat ehli dilinde "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler; ve teceddüd-i emsâl hakkında bu Şerif Mesnevi'nin çeşitli yerlerinde açıklamalar geçti.

Örneğin bir mimar yapacağı binanın şeklini fikrinde tasarlar ve onun bu fikri, varlıksal kuvvetlerinin (kuvâ-yı vücûdiyye) sonucudur ve onun kuvvetleri o fikrin şekline bürünmüştür. Halbuki varlıksal kuvvetler an be an oluşur ve yenilenir. Giden kuvvet gelenin aynısı değildir. Uyuduğu zaman, bu fikirden boş kalır. Uyandığı zaman yine kendine gelen o binanın fikrî şekli önceki fikrî şeklin aynısı değildir, aksine benzeri olur. Bu sebeple insandan ayrılan kuvvetler, fikrî şekillerinin elbisesine bürünerek menşeine geri dönmüş olur. Fakat eğer fikri af, adalet, hayır ve iyilikler gibi övülmüş, makbul ve güzel şekilli ise onun makamı illiyyîndir ve bu fikir baş aşağı tabiat alemine dönmez; ve eğer fikir zulüm ve fısk gibi kötülenmiş, reddedilmiş ve çirkin şekilli ise o fikrin büründüğü kuvvet aslına çıkmak isterse de إن كتاب الفجار لفي سجين ["Şüphesiz kötülerin kitabı siccîndedir"] ayet-i kerimesi gereğince baş aşağı siccîne yani cehennem olan tabiat alemine döndürülmesi hakkında ilahi emir olur. İşte şerif beyitte bu hakikate işaret buyrulur ve bu bahsin ayrıntısı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-ı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki şerif kitabının 11. bölümünde beyan buyrulmuş ve bu fakir tarafından dahi şerh edilmiştir.

Ya'ni, o latîf olan sıfatlar havada, "Biz aslımız [olan] sıfât-ı ilâhiyyeye dö- nücüleriz!" diye baş aşağı rücû'dan emîn olarak kanat vurarak uçarlar. Zîrâ sıfât-ı mahmûdeden her birisi aslına rücû' ettiği vakit, artık aslından geri dönmez. Hak Teâlâ onun yularlarını illiyyîne çeker. Nitekim âyet-i kerime'de إن كتابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Şübhesiz iyilerin kitabı illiyyîndedir"] buyrulur. Yukarıki beyitlerde kulların uyuduğu vakit bu sıfatların cisimlerden ayrılıp uyandıkları vakit cisimlere taallukundan bahis buyrulması, her anda tekevvün eden sıfât-ı mahmûdenin aynen inip çıkması değildir. Belki çıkan sıfat-ı mahmûdenin nazîrinin beden habsine gelmesidir. Zîrâ âyet-i kerîmede كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ'nın tecellîsi her anda bir şe'ndedir" buyrulur. Binâenaleyh giden, gelenin aynı değildir, belki mislidir. Buna lisân-ı ehl-i hakîkatte "teceddüd-i emsâl" derler; ve teceddüd-i emsâl hakkında bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçti.

Meselâ bir mi'mâr yapacağı binanın sûretini fikrinde tasarlar ve onun bu fikri kuvâ-yı vücûdiyyesinin muhassalasıdır ve onun kuvâsı o fikrin sûretine bürünmüştür. Halbuki kuvâ-yı vücûdiyye ânen-fe-ânen tekevvün ve teceddüd eder. Giden kuvvet gelenin aynı değildir. Vaktāki uyur, bu fikirden hâlî kalır. Uyandığı vakit yine kendine gelen o binânın sûret-i fikriyyesi evvelki sûret-i fikriyyenin aynı değildir, belki misli olur. Binâenaleyh insandan ayrılan kuv- vetler, suver-i fikriyyesinin libâsına bürünerek menşeine rücû' etmiş olur. Fa- kat eğer fikri afv ve adl ve hayr ve hasenât gibi mahmûd ve makbûl ve güzel sûretli ise onun makāmı illiyyîndir ve bu fikir baş aşağı âlem-i tabîata dönmez; ve eğer fikir zulüm ve fisk gibi mezmûm ve merdûd ve çirkin sûretli ise o fik- rin büründüğü kuvvet aslına çıkmak isterse de إن كتاب الفجار لفي سجين (Mutaffi- fin, 83/7) ["Şübhesiz kötülerin kitabı siccîndedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince baş aşağı siccîne ya'ni cehennem olan âlem-i tabîata döndürülmesi hakkında emr-i ilâhî olur. İşte beyt-i şerîfde bu hakîkate işâret buyrulur ve bu bahsin taf- sîli cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-ı Memle- keti'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîflerinin 11. bâbında beyân buyrulmuş ve bu hakîr tarafından dahi şerhedilmiştir.

4177. O kerem tarafından ses gelir. Geliniz, ondan sonra hırs ve gam için ric'at kalmadı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4177. O kerem tarafından ses gelir. Geliniz, ondan sonra hırs ve gam için geri dönüş kalmadı!

Bu şerefli beyit, övülmüş sıfatlara sahip kişilerin ruhları hakkındadır. Yani, övülmüş sıfatların cisimden ayrılıp güzel bir elbise ve şekil ile aslına döndüğü gibi. Yani, o latif olan sıfatlar havada, "Biz aslımız [olan] ilahi sıfatlara dönenleriz!" diye baş aşağı geri dönmekten emin olarak kanat çırparak uçarlar. Çünkü övülmüş sıfatlardan her biri aslına döndüğü zaman, artık aslından geri dönmez. Yüce Allah onun yularlarını illiyyîne çeker. Nitekim ayet-i kerimede إن كتابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Şüphesiz iyilerin kitabı illiyyîndedir"] buyrulur. Yukarıdaki beyitlerde kulların uyuduğu zaman bu sıfatların cisimlerden ayrılıp uyandıkları zaman cisimlere bağlanmasından bahsedilmesi, her an oluşan övülmüş sıfatların aynen inip çıkması değildir. Aksine, çıkan övülmüş sıfatın benzerinin beden hapsine gelmesidir. Çünkü ayet-i kerimede كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) yani "Yüce Allah'ın tecellisi her an bir haldedir" buyrulur. Buna göre giden, gelenin aynısı değildir, aksine benzeridir. Buna hakikat ehlinin dilinde "teceddüd-i emsâl" (benzerlerin yenilenmesi) derler; ve teceddüd-i emsâl hakkında bu Şerefli Mesnevî'nin çeşitli yerlerinde açıklamalar geçti.

Örneğin bir mimar yapacağı binanın şeklini fikrinde tasarlar ve onun bu fikri varoluşsal kuvvetlerinin (kuvâ-yı vücûdiyye) sonucudur ve onun kuvvetleri o fikrin şekline bürünmüştür. Halbuki varoluşsal kuvvetler an be an oluşur ve yenilenir. Giden kuvvet gelenin aynısı değildir. Uyuduğu zaman, bu fikirden boş kalır. Uyandığı zaman yine kendisine gelen o binanın fikrî şekli önceki fikrî şeklin aynısı değildir, aksine benzeri olur. Buna göre insandan ayrılan kuvvetler, fikrî şekillerinin elbisesine bürünerek menşeine dönmüş olur. Fakat eğer fikri af, adalet, hayır ve iyilikler gibi övülmüş, kabul görmüş ve güzel şekilli ise onun makamı illiyyîndir ve bu fikir baş aşağı tabiat alemine dönmez; ve eğer fikir zulüm ve fısk gibi kötülenmiş, reddedilmiş ve çirkin şekilli ise o fikrin büründüğü kuvvet aslına çıkmak isterse de إن كتاب الفجار لفي سجين (Mutaffifin, 83/7) ["Şüphesiz kötülerin kitabı siccîndedir"] ayet-i kerimesi gereğince baş aşağı siccîne yani cehennem olan tabiat alemine döndürülmesi hakkında ilahi emir olur. İşte şerefli beyitte bu hakikate işaret buyrulur ve bu bahsin ayrıntısı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-ı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki şerefli kitabının 11. babında beyan buyrulmuş ve bu fakir tarafından dahi şerh edilmiştir.

Bu beyt-i şerîf sıfât-ı mahmûde erbâbının ervâhı hakkındadır. Ya'ni, sıfât-ı mahmûdenin cisimden ayrılıp güzel bir libâs ve sûret ile aslına rücû' ettiği gi- Ya'ni, o latîf olan sıfatlar havada, "Biz aslımız [olan] sıfât-ı ilâhiyyeye dö- nücüleriz!" diye baş aşağı rücû'dan emîn olarak kanat vurarak uçarlar. Zîrâ sıfât-ı mahmûdeden her birisi aslına rücû' ettiği vakit, artık aslından geri dönmez. Hak Teâlâ onun yularlarını illiyyîne çeker. Nitekim âyet-i kerime'de إن كتابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عليين (Mutaffifin, 83/18) ["Şübhesiz iyilerin kitabı illiyyîndedir"] buyrulur. Yukarıki beyitlerde kulların uyuduğu vakit bu sıfatların cisimlerden ayrılıp uyandıkları vakit cisimlere taallukundan bahis buyrulması, her anda tekevvün eden sıfât-ı mahmûdenin aynen inip çıkması değildir. Belki çıkan sıfat-ı mahmûdenin nazîrinin beden habsine gelmesidir. Zîrâ âyet-i kerîmede كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ'nın tecellîsi her anda bir şe'ndedir" buyrulur. Binâenaleyh giden, gelenin aynı değildir, belki mislidir. Buna lisân-ı ehl-i hakîkatte "teceddüd-i emsâl" derler; ve teceddüd-i emsâl hakkında bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçti.

Meselâ bir mi'mâr yapacağı binanın sûretini fikrinde tasarlar ve onun bu fikri kuvâ-yı vücûdiyyesinin muhassalasıdır ve onun kuvâsı o fikrin sûretine bürünmüştür. Halbuki kuvâ-yı vücûdiyye ânen-fe-ânen tekevvün ve teceddüd eder. Giden kuvvet gelenin aynı değildir. Vaktāki uyur, bu fikirden hâlî kalır. Uyandığı vakit yine kendine gelen o binânın sûret-i fikriyyesi evvelki sûret-i fikriyyenin aynı değildir, belki misli olur. Binâenaleyh insandan ayrılan kuv- vetler, suver-i fikriyyesinin libâsına bürünerek menşeine rücû' etmiş olur. Fa- kat eğer fikri afv ve adl ve hayr ve hasenât gibi mahmûd ve makbûl ve güzel sûretli ise onun makāmı illiyyîndir ve bu fikir baş aşağı âlem-i tabîata dönmez; ve eğer fikir zulüm ve fisk gibi mezmûm ve merdûd ve çirkin sûretli ise o fik- rin büründüğü kuvvet aslına çıkmak isterse de إن كتاب الفجار لفي سجين (Mutaffi- fin, 83/7) ["Şübhesiz kötülerin kitabı siccîndedir"] âyet-i kerîmesi mûcibince baş aşağı siccîne ya'ni cehennem olan âlem-i tabîata döndürülmesi hakkında emr-i ilâhî olur. İşte beyt-i şerîfde bu hakîkate işâret buyrulur ve bu bahsin taf- sîli cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-ı Memle- keti'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîflerinin 11. bâbında beyân buyrulmuş ve bu hakîr tarafından dahi şerhedilmiştir.

4177. O kerem tarafından ses gelir. Geliniz, ondan sonra hırs ve gam için ric'at kalmadı!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4177. O kerem tarafından ses gelir. "Geliniz, ondan sonra hırs ve gam için geri dönüş kalmadı!"

Bu şerefli beyit, övülmüş sıfatlar sahiplerinin ruhları hakkındadır. Yani, övülmüş sıfatların cisimden ayrılıp güzel bir elbise ve suret ile aslına döndüğü gibi, o sıfatların sahiplerinin ruhları da cisimlerinden bağlarını kesip; "Biz Hakk'a dönecekleriz!" diye yüce âleme uçarlar. O ilahi kerem tarafından ses gelip der ki: "Geliniz, artık hırs ve gam için yoğun olan dünyaya dönmek yoktur!"

Bu beyt-i şerîf sıfât-ı mahmûde erbâbının ervâhı hakkındadır. Ya'ni, sıfât-ı mahmûdenin cisimden ayrılıp güzel bir libâs ve sûret ile aslına rücû' ettiği gi- bi, vaktâki o sıfatların sahiblerinin rûhları dahi cisimlerinden alâkalarını kesip; "Biz Hakk'a rücû' edicileriz!" diye âlem-i bâlâya uçarlar. O kerem-i ilâhî tarafından sadâ gelip der ki: "Geliniz, artık hırs ve gam için kesîf olan cihâna dönmek yoktur!"

4178. "Cihandan çok garîblikler çektiniz, ey büyükler! Benim kadrimi bilmiş olursunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4178. "Cihandan çok gariplikler çektiniz, ey büyükler! Benim kadrimi bilmiş olursunuz!"

Çünkü o yoğun olan cihandan çok gariplikler çektiniz. Dünyanın karanlık olan halleri ve dünya ehli sizi çok hırpaladı. O dünyada benim celâlî tecellilerimden (Allah'ın azamet ve kahredici tecellileri) çok cefalar çektiniz ve sabır ve tahammül edip edepsizlikte bulunmadınız. Ey büyükler, şimdi de benim cemâlî tecellilerimin (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellileri) ve rahîmiyyetimin (Allah'ın merhametinin) kudretini bilmiş olursunuz ve safasını sürersiniz!

"Zîrâ o kesîf olan cihandan çok garîblikler çektiniz. Dünyanın muzlim olan şuûnâtı ve ehl-i dünyâ sizi çok hırpaladı. O dünyada benim tecelliyât-ı celâliyyemden çok cefâlar çektiniz ve sabır ve tahammül edip sû'-i edebde bulunmadınız. Ey büyükler, şimdi de benim tecelliyât-ı cemâliyyemîn ve rahîmiyyemîn kudretini bilmiş olursunuz ve safâsını sürersiniz!"

4179. "Benim ağacımın sâyesi altında mest-i nâz olarak haydi ayaklarınızı uzatınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4179. "Benim ağacımın gölgesi altında naz sarhoşu olarak haydi ayaklarınızı uzatınız!"

"Benim büyük bir ağaç hükmünde olan "Kerîm" ism-i şerîfimin gölgesi altında nazın sarhoşu olarak haydi edeb ve terbiye usulünü düşünmeyerek ayaklarınızı uzatıp rahat rahat yatın!"

"Benim bir azîm ağaç mesâbesinde olan "Kerîm" ism-i şerîfimin gölgesi altında nâzın sarhoşu olarak haydi edeb ve terbiye usûlünü düşünmeyerek ayaklarınızı uzatıp rahat rahat yatın!"

4180. Dîn yolundan dolayı pür-meşakkat olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir. [4185]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4180. Din yolundan dolayı zahmetli olan ayakları, hûrilerin kucağında ve elinde ebedîdir.

Bu ilahi lütfa mazhar olanların din yolunda birçok zahmet çekmiş olan ayakları, hûrilerin kucağında ve elinde ebedîdir.

Bu mazhar-ı inâyet olanların dîn yolunda birçok meşakkat çekmiş olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir.

4181. Hûrîler göz süzücü mihriban olarak derler ki: "Bu sûfiler seferden geri geldiler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4181. Hûrîler göz süzücü, mihriban olarak derler ki: "Bu sûfiler seferden geri geldiler!"

O güzel hûrîler ki, onlar övülmüş sıfatlarının ve sâlih amellerinin güzel suretleridir, gözlerini süzücü ve şefkatli olup derler ki: "Bu sûfiler cismaniyet âlemi seferinden geri geldiler!" Bu, o sıfatların sahiplerinin ruhları da cisimlerinden bağlarını kesip; "Biz Hakk'a dönecekleriz!" diye yüce âleme uçtukları zaman gerçekleşir. O ilâhî kerem tarafından ses gelip der ki: "Geliniz, artık hırs ve gam için yoğun olan dünyaya dönmek yoktur!"

O güzel hûrîler ki, onlar sıfât-ı mahmûdelerinin ve a'mâl-i sâlihalarının güzel sûretleridir, gözlerini süzücü ve müşfik olup derler ki: "Bu sûfiler cismâniyet âlemi seferinden geri geldiler!" bi, vaktâki o sıfatların sahiblerinin rûhları dahi cisimlerinden alâkalarını kesip; "Biz Hakk'a rücû' edicileriz!" diye âlem-i bâlâya uçarlar. O kerem-i ilâhî tarafından sadâ gelip der ki: "Geliniz, artık hırs ve gam için kesîf olan cihâna dönmek yoktur!"

4178. "Cihandan çok garîblikler çektiniz, ey büyükler! Benim kadrimi bilmiş olursunuz!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4178. "Cihandan çok gariplikler çektiniz, ey büyükler! Benim kadrimi bilmiş olursunuz!"

Çünkü o yoğun olan cihandan çok gariplikler çektiniz. Dünyanın karanlık olan halleri ve dünya ehli sizi çok hırpaladı. O dünyada benim celâlî tecellilerimden (Allah'ın azamet ve kahredici tecellileri) çok cefalar çektiniz ve sabır ve tahammül edip edepsizlikte bulunmadınız. Ey büyükler, şimdi de benim cemâlî tecellilerimin (Allah'ın güzellik ve lütuf tecellileri) ve rahîmiyyetimin (Allah'ın merhametinin) kudretini bilmiş olursunuz ve safasını sürersiniz!

"Zîrâ o kesîf olan cihandan çok garîblikler çektiniz. Dünyanın muzlim olan şuûnâtı ve ehl-i dünyâ sizi çok hırpaladı. O dünyada benim tecelliyât-ı celâliyyemden çok cefâlar çektiniz ve sabır ve tahammül edip sû'-i edebde bulunmadınız. Ey büyükler, şimdi de benim tecelliyât-ı cemâliyyemîn ve rahîmiyyemîn kudretini bilmiş olursunuz ve safâsını sürersiniz!"

4179. "Benim ağacımın sâyesi altında mest-i nâz olarak haydi ayaklarınızı uzatınız!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4179. "Benim ağacımın gölgesi altında naz sarhoşu olarak haydi ayaklarınızı uzatınız!"

"Benim büyük bir ağaç hükmünde olan "Kerîm" ism-i şerîfimin gölgesi altında nazın sarhoşu olarak haydi edeb ve terbiye usulünü düşünmeyerek ayaklarınızı uzatıp rahat rahat yatın!"

"Benim bir azîm ağaç mesâbesinde olan "Kerîm" ism-i şerîfimin gölgesi altında nâzın sarhoşu olarak haydi edeb ve terbiye usûlünü düşünmeyerek ayaklarınızı uzatıp rahat rahat yatın!"

4180. Dîn yolundan dolayı pür-meşakkat olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir. [4185]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4180. Din yolundan dolayı zahmetli olan ayakları, hûrilerin kucağında ve elinde ebedîdir.

Bu ilahi lütfa mazhar olanların din yolunda birçok zahmet çekmiş olan ayakları, hûrilerin kucağında ve elinde ebedîdir.

Bu mazhar-ı inâyet olanların dîn yolunda birçok meşakkat çekmiş olan ayakları hûrîlerin kucağında ve elinde ebedîdir.

4181. Hûrîler göz süzücü mihriban olarak derler ki: "Bu sûfiler seferden geri geldiler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4181. Hûrîler göz süzücü, şefkatli bir şekilde derler ki: "Bu sûfiler seferden geri geldiler!"

O güzel hûrîler ki, onlar övülmüş sıfatlarının ve sâlih amellerinin güzel suretleridir, gözlerini süzerek ve şefkatli bir halde derler ki: "Bu sûfiler cismaniyet (bedensellik) âlemi seferinden geri geldiler!"

O güzel hûrîler ki, onlar sıfât-ı mahmûdelerinin ve a'mâl-i sâlihalarının güzel sûretleridir, gözlerini süzücü ve müşfik olup derler ki: "Bu sûfiler cismâniyet âlemi seferinden geri geldiler!"

4182. Güneşin nûru gibi safiler olan sûfiler, bir müddet toprak ve pislik üzerine düşmüştür.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4182. Güneşin nuru gibi saf olan sûfiler, bir süre toprak ve pislik üzerine düşmüştür.

Güneşin nuru gibi saf ve berrak olan sûfiler, bir süre topraktan yaratılmış ve pislikle dolu olan bedene, toprak olan dünyaya ve murdarlık âlemine düşmüştür.

"Güneşin nûru gibi sâfî ve berrak olan sûfiler bir müddet topraktan mahlûk ve necâsetle dolu olan cisme ve toprak olan dünyaya ve murdarlık âlemine düşmüştür."

4183. Esersiz pislikten pak olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî tarafına geri geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4183. Eser bırakmayan pislikten pak olarak güneşin nuru gibi yüce kurs tarafına geri geldiler.

"Yüce kurs"tan maksat, Muhammedî küllî ruh'tur (s.a.v.). Yani, "Bunlar bu kadar yoğun ve pis bir yerde bulundukları hâlde üzerlerinde yoğunluktan ve pislikten eser yoktur; ve pislikten temiz olarak güneşin nuru gibi yüce kurs, yani küllî ruh tarafına geri geldiler."

"Kurs-ı bülend"den murâd, rûh-ı külli-i Muhammedî (s.a.v.)dir. Ya'ni, "Bunlar bu kadar kesîf ve murdar bir mahalde bulundukları hâlde üzerlerinde kesâfetten ve murdarlıktan eser yoktur; ve pislikten temiz olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî, ya'ni rûh-ı külli tarafına geri geldiler."

4184. Ey mecîd, bu mücrimler gürûhunun hepsinin başları da bir duvara erişti!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4184. Ey yüce olan, bu suçlular topluluğunun hepsinin başları da bir duvara ulaştı!

Bu şerefli beyit, kıssanın görünen anlamına göre Ayaz'ın suçlulara şefaat etmek için şaha hitabıdır; ve bâtınî anlamına göre insân-ı kâmilin günahkârlara şefaat etmek için Hakk'a yakarışıdır. Yani, "Ey aziz şah, bu suçluların hepsi başlarını taşa vurdular ve yaptıklarından utandılar!"

Bu beyt-i şerîf kıssanın zâhirine göre Ayaz'ın mücrimlere şefâat için şâha hitâbıdır; ve bâtınına göre insân-ı kâmilin günahkârlara şefaat için Hakk'a münâcâtıdır. Ya'ni, "Ey şâh-ı azîz, bu mücrimlerin hepsi başlarını taşa vurdular ve yaptıklarından utandılar!"

4185. Gerçi şahın zarlarının mağlûbu oldular. Kendilerinin hatâsına ve cürmüne vakıf oldular.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4185. Gerçi şahın zarlarının mağlûbu oldular. Kendi hatalarını ve suçlarını anladılar.

"Ka'beteyn", tavla oyununda kullanılan iki zarın ismidir. Kıssanın görünen anlamına göre "zarlar"dan kasıt, Sultan Mahmud'un ileri gelenlere cevhere değer biçtirmesi ve her birini de beğenip ikram etmesidir ki, ileri gelenlerin her biri bu oyunda ve imtihanda mağlup oldu; ve Ayaz'ın hareketini görüp kendi hatasını ve kabahatini anladı. Kıssanın bâtınına ve iç yüzüne göre "zarlar"dan kasıt, Hakk'ın benlik ve bizlik ve senlik ve sizlik çoklukları içinde kulların iradesini açığa çıkarması ve kendi iradesini gizlemesidir. Nasıl ki I. cildin 1814 numaralı beytinde این من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی Yani

"Ka'beteyn", tavla oyununda kullanılan iki zarın ismidir. Kıssanın zâhirine göre "zarlar"dan murâd, Sultan Mahmûd'un ekâbire cevhere kıymet takdîr ettirmesi ve her birini de tahsîn edip ikrâm etmesidir ki, ekâbirin her birisi bu oyunda ve imtihanda mağlûb oldu; ve Ayaz'ın hareketini görüp kendinin hatâsını ve kabâhatini anladı. Kıssanın bâtınına ve iç yüzüne göre "zarlar"dan murâd, Hakk'ın benlik ve bizlik ve senlik ve sizlik keserâtı içinde kulların iradesini ızhâr ve kendi iradesini ihfâ buyurmasıdır. Nitekim I. cildin 1814 numaralı beytinde این من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی Ya'ni

4182. "Güneşin nûru gibi safiler olan sûfiler, bir müddet toprak ve pislik üzerine düşmüştür."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4182. "Güneşin nuru gibi saf olan sûfiler, bir süre toprak ve pislik üzerine düşmüştür."

Güneşin nuru gibi saf ve berrak olan sûfiler, bir süre topraktan yaratılmış ve pislikle dolu olan bedene ve toprak olan dünyaya ve murdarlık âlemine düşmüştür.

"Güneşin nûru gibi sâfî ve berrak olan sûfiler bir müddet topraktan mahlûk ve necâsetle dolu olan cisme ve toprak olan dünyaya ve murdarlık âlemine düşmüştür."

4183. "Esersiz pislikten pak olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî tarafına geri geldiler."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4183. "Eser bırakmayan pislikten arınmış olarak güneşin nuru gibi yüce felek tarafına geri geldiler."

"Yüce felek"ten kasıt, Muhammedî küllî ruh'tur (s.a.v.). Yani, "Bunlar bu kadar yoğun ve kirli bir yerde bulundukları hâlde üzerlerinde yoğunluktan ve kirlilikten eser yoktur; ve pislikten temiz olarak güneşin nuru gibi yüce felek, yani küllî ruh tarafına geri geldiler."

"Kurs-ı bülend"den murâd, rûh-ı külli-i Muhammedî (s.a.v.)dir. Ya'ni, "Bunlar bu kadar kesîf ve murdar bir mahalde bulundukları hâlde üzerlerinde kesâfetten ve murdarlıktan eser yoktur; ve pislikten temiz olarak güneşin nûru gibi kurs-ı âlî, ya'ni rûh-ı külli tarafına geri geldiler."

4184. "Ey mecîd, bu mücrimler gürûhunun hepsinin başları da bir duvara erişti!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4184. "Ey yüce olan, bu suçlular topluluğunun hepsinin başları da bir duvara erişti!"

Bu şerefli beyit, kıssanın görünen anlamına göre Ayaz'ın suçlulara şefaat etmek için şaha hitabıdır; ve bâtınî anlamına göre insân-ı kâmilin günahkârlara şefaat etmek için Hakk'a yakarışıdır. Yani, "Ey aziz şah, bu suçluların hepsi başlarını taşa vurdular ve yaptıklarından utandılar!"

Bu beyt-i şerîf kıssanın zâhirine göre Ayaz'ın mücrimlere şefâat için şâha hitâbıdır; ve bâtınına göre insân-ı kâmilin günahkârlara şefaat için Hakk'a münâcâtıdır. Ya'ni, "Ey şâh-ı azîz, bu mücrimlerin hepsi başlarını taşa vurdular ve yaptıklarından utandılar!"

4185. "Gerçi şahın zarlarının mağlûbu oldular. Kendilerinin hatâsına ve cürmüne vakıf oldular."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4185. "Gerçi şahın zarlarının mağlûbu oldular. Kendi hatalarına ve suçlarına vâkıf oldular."

"Ka'beteyn", tavla oyununda kullanılan iki zarın ismidir. Kıssanın görünen anlamına göre "zarlar"dan kastedilen, Sultan Mahmud'un ileri gelenlere cevhere değer biçtirmesi ve her birini beğenip ikram etmesidir ki, ileri gelenlerin her biri bu oyunda ve imtihanda mağlup oldu; ve Ayaz'ın hareketini görüp kendi hatasını ve kabahatini anladı. Kıssanın iç yüzüne ve bâtınına göre "zarlar"dan kastedilen, Hakk'ın benlik ve bizlik ve senlik ve sizlik çoklukları içinde kulların iradesini açığa çıkarması ve kendi iradesini gizlemesidir. Nitekim I. cildin 1814 numaralı beytinde این من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی Yani “Ey hikmet sahibi yaratıcı, sen bu çok sayıdaki belirlemeleri ve beni ve bizi kendinle tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın” buyrulmuş ve orada bu anlam açıklanmıştır. Yani, “Gerçi gerçek seçici fail sensin; ve hayır ve şer senin iraden olmaksızın meydana gelmez; ve suçluların kalpleri ve canları senin kudret elinde mukadderdi; ve onların kalpleri ve bedenleri ancak senin rahmanî iraden ile değişiyordu. Lakin onlar kendi hatalarına ve kabahatlerine vâkıf oldular ve bu kabahatleri kendi nefislerinden bildiler.” Hafız Şirazî'nin (k.s.) beyti: “Ey Hafız, gerçi günah bizim isteğimizle değildir. Fakat edep yoluna gayret et ve günah benimdir de!”

"Ka'beteyn", tavla oyununda kullanılan iki zarın ismidir. Kıssanın zâhirine göre "zarlar"dan murâd, Sultan Mahmûd'un ekâbire cevhere kıymet takdîr ettirmesi ve her birini de tahsîn edip ikrâm etmesidir ki, ekâbirin her birisi bu oyunda ve imtihanda mağlûb oldu; ve Ayaz'ın hareketini görüp kendinin hatâsını ve kabâhatini anladı. Kıssanın bâtınına ve iç yüzüne göre "zarlar"dan murâd, Hakk'ın benlik ve bizlik ve senlik ve sizlik keserâtı içinde kulların iradesini ızhâr ve kendi iradesini ihfâ buyurmasıdır. Nitekim I. cildin 1814 numaralı beytinde این من و ما بهر این بر ساختی تا تو با خود نرد خدمت باختی Ya'ni “Ey sâni‘-i Hakîm, sen bu taayyünât-ı kesîreyi ve beni ve bizi kendin ile tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın” buyrulmuş ve orada bu ma‘nâ îzâh edilmiştir. Ya‘ni, “Gerçi fâil-i muhtâr-ı hakîkî sensin; ve hayır ve şer senin irâden olmaksızın vâki‘ olmaz; ve mücrimlerin kalbleri ve canları senin kabza-i kudretinde makdûr idi; ve onların kalbleri ve cisimleri ancak senin irâde-i rahmâniyyen ile mütekallib idi. Velâkin onlar kendilerinin hatâsına ve kabâhatlerine vâkıf oldular ve bu kabâhatleri kendi nefislerinden bildiler.” Beyt-i Hâfız Şîrâzî (k.s.): “Ey Hâfız, gerçi günâh bizim ihtiyârımız ile değildir. Fakat edeb yoluna sa‘y et ve günâh benimdir de!”

4186. Şimdi âh edici olarak yüzü sana çevirdiler, dediler ki: “Ey şâh, senin lütfun mücrimlere yol göstericidir!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4186. Şimdi ah edici olarak yüzü sana çevirdiler, dediler ki: “Ey şah, senin lütfun suçlulara yol göstericidir!”

4187. “Mücrimlere afv Fırat’ına ve muğtesel pınarına acele yol ver!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4187. “Suçlulara affın Fırat'ına ve yıkanma pınarına acele yol ver!”

“Suçlulara Fırat nehri gibi daima akış hâlinde bulunan affına yol ver ve اَرْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ (Sâd, 38/42) yani “Ey Eyyûb, ayağını yere vur. İşte bu yıkanma yeri olan pınardır” ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere Eyyûb (a.s.)’ın ayağını vurduğu yerden kaynayıp bedensel hastalığına deva olan yıkanma pınarına yol ver ve o suçluların üzerine akıt!” Bu “yıkanma pınarı” Birinci cildin 2127 numarasına denk gelen: “[Bal denizine batmış su kuşu, şarap ve yıkanma yeri olan Eyyûbî çeşmesi.]” beytinde geçti.

“Mücrimlere Fırat nehri gibi dâimâ hâl-i cereyânda bulunan affına yol ver ve اَرْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ (Sâd, 38/42) ya‘ni “Ey Eyyûb, ayağını yere vur. İşte bu iğtisâl mahalli olan pınardır” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Eyyûb (a.s.)’ın ayağını vurduğu yerden kaynayıp illet-i cismâniyyesine devâ olan muğtesel pınarına yol ver ve o mücrimlerin üzerine akıt!” Bu “muğtesel pınarı” I. cildin 2127 numarasına müsâdif olan: “[Bal denizine batmış su kuşu, şarâb ve muğtesel olan çeşme-i Eyyûbî.”] beytinde geçti.

4188. “Tâ ki o uzun cürmden gusl getirsinler! Pâklerin safından namaza gitsinler!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4188. "Ta ki o uzun günahtan gusül alsınlar! Temizlerin safından namaza gitsinler!"

"Ta ki o sürekli olan günah kirlerinden yıkansınlar ve temiz ruhların safında namaza, yani ilahi huzura gitsinler!" "Ey hikmet sahibi yaratıcı, sen bu çok sayıdaki belirlemeleri ve beni ve bizi kendinle tavla oyunu hizmetini oynamak için yarattın" buyrulmuş ve orada bu anlam açıklanmıştır. Yani, "Gerçi gerçek seçici ve hikmet sahibi fail sensin; ve hayır ve şer senin iraden olmaksızın meydana gelmez; ve günahkârların kalpleri ve canları senin kudret elinde takdir edilmişti; ve onların kalpleri ve cisimleri ancak senin rahmanî iraden ile değişmekteydi. Lakin onlar kendi hatalarına ve kusurlarına vakıf oldular ve bu kusurları kendi nefislerinden bildiler." Hafız Şirazi'nin (k.s.) beyti: "Ey Hafız, gerçi günah bizim isteğimizle değildir. Fakat edep yoluna gayret et ve günah benimdir de!"

“Tâ ki o mütemâdî olan günâh kirlerinden yıkansınlar ve temiz olan ervâhın safında namaza ya‘ni huzûr-ı ilâhiye gitsinler!” "Ey sâni'-i Hakîm, sen bu taayyünât-ı kesîreyi ve beni ve bizi kendin ile tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın" buyrulmuş ve orada bu ma'nâ îzâh edilmiştir. Ya'ni, "Gerçi fâil-i muhtâr-ı hakîkî sensin; ve hayır ve şer senin irâden olmaksızın vâki' olmaz; ve mücrimlerin kalbleri ve canları senin kabza-i kudretinde makdûr idi; ve onların kalbleri ve cisimleri ancak senin irâde-i rahmâniyyen ile mütekallib idi. Velâkin onlar kendilerinin hatâsına ve kabâhatlerine vâkıf oldular ve bu kabahatleri kendi nefislerinden bildiler." Beyt-i Hâfız Şîrâzî (k.s.): "Ey Hafız, gerçi günâh bizim ihtiyârımız ile değildir. Fakat edeb yoluna sa'y et ve günah benimdir de!"

4186. Şimdi ah edici olarak yüzü sana çevirdiler, dediler ki: "Ey şah, senin lütfun mücrimlere yol göstericidir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4186. Şimdi ah eden olarak yüzü sana çevirdiler, dediler ki: "Ey şah, senin lütfun suçlulara yol göstericidir!"

4187. "Mücrimlere afv Fırat'ına ve muğtesel pınarına acele yol ver!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4187. "Suçlulara af Fırat'ına ve yıkanma pınarına acele yol ver!"

Suçlulara Fırat nehri gibi sürekli akış halinde bulunan affına yol ver ve اركض برجلكَ هَذَا مَغْتَسَلٌ (Sâd, 38/42) yani "Ey Eyyûb, ayağını yere vur. İşte bu yıkanma yeri olan pınardır" ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere Eyyûb (a.s.)'ın ayağını vurduğu yerden kaynayıp bedensel hastalığına deva olan yıkanma pınarına yol ver ve o suçluların üzerine akıt! Bu "yıkanma pınarı" Birinci cildin 2127 numarasına denk gelen: ["Bal denizine batmış su kuşu, şarap ve yıkanma yeri olan Eyyûb çeşmesi."] beytinde geçti.

"Mücrimlere Fırat nehri gibi dâimâ hâl-i cereyânda bulunan affına yol ver ve اركض برجلكَ هَذَا مَغْتَسَلٌ (Sâd, 38/42) ya'ni "Ey Eyyûb, ayağını yere vur. İşte bu iğtisâl mahalli olan pınardır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Eyyüb (a.s.) 'ın ayağını vurduğu yerden kaynayıp illet-i cismâniyyesine devâ olan muğtesel pınarına yol ver ve o mücrimlerin üzerine akıt!" Bu "muğtesel pınarı" I. cildin 2127 numarasına müsadif olan: ["Bal denizine batmış su kuşu, şarâb ve muğtesel olan çeşme-i Eyyubî."] beytinde geçti.

4188. “Tâ ki o uzun cürümden gusl getirsinler! Pâklerin safından namaza gitsinler!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4188. “Tâ ki o uzun cürümden gusl getirsinler! Pâklerin safından namaza gitsinler!"

“Tâ ki o sürekli olan günah kirlerinden yıkansınlar ve temiz olan ruhların safında namaza, yani ilâhî huzura gitsinler!"

“Tâ ki o mütemâdî olan günâh kirlerinden yıkansınlar ve temiz olan ervâhın safında namaza ya'ni huzûr-ı ilâhîye gitsinler!"

4189. "Ölçüden hâriç olan o saflarda "Nahnü's-sâffûn" nûrunun garîkları olsunlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4189. "Ölçüden dışarıda olan o saflarda "Nahnü's-sâffûn" nuruna gark olsunlar!"

"Ölçüden dışarıda olmak", cismaniyetten soyutlanma anlamına gelir. Çünkü cismaniyet âlemi ölçüden ve tartıdan dışarıdadır. İkinci mısrada, Sâffât Suresi'nde yer alan وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ (Sâffât, 37/165) "Ve biz elbette saf bağlayıcılarız!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime, yüce meleklerin dilinden beyan buyrulmuş olup, şerefli beyitte melekî sıfatları taşıyan insan ruhlarının da melek saflarında nura gark olduğuna işaret buyrulur; ve bu ayet-i kerime, birinci cildin 3456 numarasına denk gelen: ["Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون ["Biz saf bağlayıcılarız"] damı üzerinde cümleden ziyade iseniz de!"] beytinde geçti.

"Ölçüden hâriç olmak", cismâniyetten tecerrüd ma'nâsınadır. Zîrâ cismâniyet âlemi vezinden ve ölçüden hâriçtir. İkinci mısrâ'da sûre-i Sâffât'ta olan وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ (Sâffât, 37/165) "Ve biz elbette saf bağlayıcılarız!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme melâike-i kirâm lisânından beyân buyrulmuş olup beyt-i şerîfde sıfat-ı melekiyyeti hâiz olan ervâh-ı beşerin dahi sufûf-ı melâikede garîk-ı nûr olduğuna işâret buyrulur; ve bu âyet-i kerîme I. cildin 3456 numarasına müsâdif olan: ["Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون ["Biz saf bağlayıcılarız"] damı üzerinde cümleden ziyâde iseniz de!"] beytinde geçti.

4190. Vaktâki söz bu hâlin vasfına erişti, hem kalem kırıldı ve hem kâğıt yırtıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4190. Söz bu hâlin vasfına eriştiğinde, hem kalem kırıldı hem de kâğıt yırtıldı.

Söz, pak olan ruhların melek saflarının nuruna dalmış olması hâlinin vasfına eriştiğinde, kalem kırıldı. Çünkü o vasıf, zevk ve manadan ibaret olup harflere ve kelimelere sığmaz ve kâğıtlara yazılmaz.

Vaktâki söz pâk olan ervâhın melâike saflarının nûruna müstağrak olması hâlinin vasfına erişti, kalem kırıldı. Zîrâ o vasıf zevk ve ma'nâdan ibâret olup hurûf ve kelimâta sığmaz ve kâğıtlara yazılmaz.

4191. Bir kâse hiç denizi ölçtü mü? Hiç bir kuzu bir arslanı kaldırdı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4191. Bir kâse hiç denizi ölçtü mü? Hiç bir kuzu bir arslanı kaldırdı mı?

Yani, harfler ve kelimeler bir kâse gibidir ve anlam ise deniz mesabesindedir. Deniz kâse ile ölçülüp bitirilemediği gibi, anlam da harfler ve kelimeler ve lafızlar ile ölçülüp bitirilemez; aynı şekilde harfler ve kelimeler küçüklükte bir kuzu ve anlam ise azamette bir arslan gibidir. Bir kuzu bir arslanı kaldıramadığı gibi harfler ve kelimeler de zevkleri ve anlamları kaldıramaz. Hakîm Senâî'nin (k.s.) beyti: "Söylediğim şeyden döndüm. Çünkü sözde anlam ve anlamda söz yoktur." Yani, söz hakkıyla anlamı kuşatamaz. "Üskerre" ve "üskere", kâse anlamındadır.

Ya'ni, hurûf ve kelimât bir kâse ve ma'nâ ise deryâ mesâbesindedir. Deniz kâse ile ölçülüp bitirilemediği gibi, ma'nâ da hurûf ve kelimât ve elfâz ile ölçülüp bitirilemez; ve kezâ hurûf ve kelimât küçüklükte bir kuzu ve ma'nâ ise azamette bir arslan gibidir. Bir kuzu bir arslanı kaldıramadığı gibi hurûf ve kelimât da ezvâk ve ma'ânîyi kaldıramaz. Beyt-i Hakîm Senâî (k.s.): "Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur." Ya'ni, söz hakkıyla ma'nâyı istîâb edemez. "Üskerre" ve "üskere", kâse ma'nâsınadır.

4189. "Ölçüden hariç olan o saflarda "Nahnü's-saffûn" nûrunun garîkları olsunlar!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4189. "Ölçüden dışarıda olan o saflarda "Nahnü's-saffûn" nuruna batmış olsunlar!"

"Ölçüden dışarıda olmak", cismaniyetten soyutlanma anlamına gelir. Çünkü cismaniyette ağırlık ve ölçü vardır. Ruhaniyet âlemi ağırlıktan ve ölçüden dışarıdadır. İkinci mısrada Saffât Suresi'nde bulunan وإنا لنحن الصافون (Saffât, 37/165) "Ve biz elbette saf bağlayıcılarız!" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Bu ayet-i kerime yüce meleklerin dilinden beyan buyrulmuş olup, şerefli beyitte melekî sıfatı taşıyan insan ruhlarının da melek saflarında nura batmış olduğuna işaret buyrulur; ve bu ayet-i kerime Birinci cildin 3456 numarasına denk gelen: گرچه هاروتید و ماروت فزون از همه بر بام نحن الصافون ["Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون ["Biz saf bağlayıcılarız"] damı üzerinde cümleden ziyâde iseniz de!"] beytinde geçti.

"Ölçüden hâriç olmak", cismâniyetten tecerrüd ma'nâsınadır. Zîrâ cismâniyette vezin ve ölçü vardır. Rûhâniyet âlemi vezinden ve ölçüden hâriçtir. İkinci mısra'da sûre-i Saffât'ta olan وإنا لنحن الصافون (Saffât, 37/165) "Ve biz elbette saf bağlayıcılarız!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme melâike-i kirâm lisânından beyân buyrulmuş olup beyt-i şerîfde sıfat-ı melekiyyeti hâiz olan ervâh-ı beşerin dahi sufûf-ı melâikede garîk-ı nûr olduğuna işâret buyrulur; ve bu âyet-i kerîme I. cildin 3456 numarasına müsâdif olan: گرچه هاروتید و ماروت فزون از همه بر بام نحن الصافون ["Her ne kadar Hârût ve Mârût iseniz de ve نحن الصافون ["Biz saf bağlayıcılarız"] damı üzerinde cümleden ziyâde iseniz de!"] beytinde geçti.

4190. Vaktāki söz bu halin vasfına erişti, hem kalem kırıldı ve hem kâğıt yırtıldı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4190. Söz bu halin vasfına eriştiğinde, hem kalem kırıldı hem de kâğıt yırtıldı.

Söz, pak olan ruhların melek saflarının nuruna dalması halinin vasfına eriştiğinde, kalem kırıldı. Çünkü o vasıf, zevk ve manadan ibaret olup harflere ve kelimelere sığmaz ve kâğıtlara yazılmaz.

Vaktāki söz pâk olan ervâhın melâike saflarının nûruna müstağrak olması hâlinin vasfına erişti, kalem kırıldı. Zîrâ o vasıf zevk ve ma'nâdan ibâret olup hurûf ve kelimâta sığmaz ve kâğıtlara yazılmaz.

4191. Bir kâse hiç denizi ölçtü mü? Hiç bir kuzu bir arslanı kaldırdı mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4191. Bir kâse hiç denizi ölçtü mü? Hiç bir kuzu bir arslanı kaldırdı mı?

Yani, harfler ve kelimeler bir kâse gibidir ve anlam ise deniz mesabesindedir. Deniz kâse ile ölçülüp bitirilemediği gibi, anlam da harfler ve kelimeler ve lafızlar ile ölçülüp bitirilemez; aynı şekilde harfler ve kelimeler küçüklükte bir kuzu ve anlam ise azamette bir arslan gibidir. Bir kuzu bir arslanı kaldıramadığı gibi harfler ve kelimeler de zevkleri ve anlamları kaldıramaz. Hakîm Senâî (k.s.) şöyle demiştir: "Söylediğim şeyden vazgeçtim. Çünkü sözde anlam ve anlamda söz yoktur."

Yani, söz hakkıyla anlamı kuşatamaz. "Üskerre" ve "üskere", kâse anlamındadır.

Ya'ni, hurûf ve kelimât bir kâse ve ma'nâ ise deryâ mesâbesindedir. Deniz kâse ile ölçülüp bitirilemediği gibi, ma'nâ da hurûf ve kelimât ve elfâz ile ölçülüp bitirilemez; ve kezâ hurûf ve kelimât küçüklükte bir kuzu ve ma'nâ ise azamette bir arslan gibidir. Bir kuzu bir arslanı kaldıramadığı gibi hurûf ve kelimât da ezvâk ve maânîyi kaldıramaz. Beyt-i Hakîm Senâî (k.s.): "Söylediğim şeyden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur."

Ya'ni, söz hakkıyla ma'nâyı istîâb edemez. "Üskerre" ve "üskere", kâse ma'nâsınadır.

4192. Eğer sana hicab var ise ihticabdan dışarıya git, tâ ki acıb bir padişahlık göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4192. Eğer sana perde var ise perdelenmeden dışarıya git, tâ ki şaşılacak bir padişahlık göresin!

Eğer sende bedensellik perdesi ve örtüsü var ise, bu dar olan bedensellik âleminin perdelenmesinden dışarıya çık ve geniş olan ruhlar âlemine git, tâ ki o âlemin genişliği içinde şaşılacak bir padişahlık göresin!

Eğer sende cismâniyet perdesi ve hicabı var ise, bu dar olan âlem-i cismâniyetin ihticâbından dışarıya çık ve geniş olan âlem-i ervâha git, tâ ki o âlemin vüs'ati içinde acîb bir padişahlık göresin!

4193. Gerçi sarhoş olan kavim senin kadehini kırdılar. O kimse ki, senden sarhoş oldu onun bir özrü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4193. Gerçi sarhoş olan kavim senin kadehini kırdılar. O kimse ki, senden sarhoş oldu, onun bir özrü vardır.

"Kadeh"ten maksat, kulluk kadehidir. Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin kulluk kadehini kırmasına işaret buyrulur. Yani, insân-ı kâmilin kulluk kadehini kırması ilahi aşkın sarhoşluğundandır ve sana olan sevgisindendir ve sende fani olduğundan dolayı bütün hareketlerinde mazurdur. Nasıl ki bu anlam Fîhi Mâ Fîh'in 12. bölümünde bir örnekle açıklanır: "Hak'ta fani olan kimse [O'nun] mağlup ve sarhoşu oldukça, onun hakkında günah, günah ve suç dahi suç olmaz. Padişahlardan biri, bendelerine her birinin eline bir kadeh almasını emretti. Padişah ortaya çıktığında, onun özel hizmetkârı padişahın yüzünü görmekten kendinden geçip sarhoş oldu ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Diğerleri onun bu halini görüp, galiba böyle yapmak gerekir deyip ellerindeki kadehleri kasten attılar. Padişah, "Niçin böyle yaptınız?" diye onlara çıkıştı. Onlar dediler ki: "O yakın olan idi, böyle yaptı; biz de öyle yapalım!" deyip bu hali doğru gördük. Padişah dedi: "Ey ahmaklar, onu o yapmadı, ben yaptım!" Görünen yönden hepsi kabahat idi. Ama o bir kabahat, aynen itaat idi. Aksine bütün itaatlerin üstündeydi. Onların hepsinden maksat o hizmetkâr idi. Diğer hizmetkârlar onun tâbi'i ve asalaklarıdır. Çünkü o kul, bu söylediğimiz anlama göre hakikatte padişahtır. Bütün hizmetkârlar bu padişahın tâbi'idirler. Çünkü o aynen padişahtır; ve kölelik ve kulluk onun suretinden başka bir şey değildir. Padişahın güzelliğiyle dolup taşmıştır."

"Kadeh"den murâd, abdiyet kadehidir. Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırmasına işâret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırması aşk-ı ilâhînin sarhoşluğundandır ve sana olan muhabbetindendir ve sende fânî olduğundan bilcümle harekâtında ma'zûrdur. Nitekim bu ma'nâ Fîhi Mâ Fîh'in 12. faslında bir misâl ile beyân buyrulur: "Fânî-i Hak olan kimse [O'nun] mağlûb ve mesti oldukça onun hakkında günâh, günâh ve cürüm dahi cürüm olmaz. Pâdişâhın biri her birerleri ellerine bir kadeh almalarını bendelerine emretti. Vaktâki pâdişâh zuhûr etti, onun gulâm-ı hâssı pâdişâhın dîdârından kendinden geçip mest oldu ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Diğerleri onun bu hâlini görüp gâliba böyle yapmak lâzım gelir deyip ellerindeki kadehleri kasden attılar. Pâdişâh, “Niçin böyle yaptınız?" diye onlara itâb etti. Onlar dediler ki: "O mukarreb idi, böyle yaptı; biz dahi öyle yapalım!" deyip bu hâli doğru gördük. Pâdişâh dedi: "Ey ahmaklar, onu o yapmadı, ben yaptım!" Zâhir cihetinden cümlesi kabâhat idi. Ammâ o bir kabâhat ayn-ı tâat idi. Belki bütün tâatlerin fevkınde idi. Onların cümlesinden maksûd o gulâm idi. Diğer gulâmlar onun tâbi'i ve tufeylidirler. Zîrâ o abd bu söylediğimiz ma'nâya nazaran hakîkatte pâdişâhdır. Bütün gulâmlar bu pâdişâhın tâbi'idirler. Zîrâ o ayn-ı padişâhdır; ve kölelik ve abdiyet onun sûretinden başka bir şey değildir. Pâdişâhın cemâlinden mâlâmâldir."

4194. "Onların ikbal ve mal ile sarhoşluğu, ey fiilleri latif olan, senin bâdenden değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4194. "Onların ikbal ve mal ile sarhoşluğu, ey fiilleri latif olan, senin şarabından değildir!"

4192. Eğer sana hicab var ise ihticabdan dışarıya git, tâ ki acıb bir padişahlık göresin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4192. Eğer sana perde var ise perdelenmeden dışarıya git, tâ ki şaşılacak bir padişahlık göresin!

Eğer sende bedensellik perdesi ve örtüsü var ise, bu dar olan bedensellik âleminin perdelenmesinden dışarıya çık ve geniş olan ruhlar âlemine git, tâ ki o âlemin genişliği içinde şaşılacak bir padişahlık göresin!

Eğer sende cismâniyet perdesi ve hicabı var ise, bu dar olan âlem-i cismâniyetin ihticâbından dışarıya çık ve geniş olan âlem-i ervâha git, tâ ki o âlemin vüs'ati içinde acîb bir padişahlık göresin!

4193. Gerçi sarhoş olan kavim senin kadehini kırdılar. O kimse ki, senden sarhoş oldu onun bir özrü vardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4193. Gerçi sarhoş olan kavim senin kadehini kırdılar. O kimse ki, senden sarhoş oldu onun bir özrü vardır.

"Kadeh"ten maksat, kulluk kadehidir. Bu şerefli beyitte insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kulluk kadehini kırmasına işaret buyrulur. Yani, insân-ı kâmilin kulluk kadehini kırması ilahi aşkın sarhoşluğundandır ve sana olan muhabbetindendir ve sende fani olduğundan bütün hareketlerinde mazurdur. Nasıl ki bu mana Fîhi Mâ Fîh'in 12. bölümünde bir örnekle açıklanır: "Hak'ta fani olan kimse [O'nun] mağlup ve sarhoşu oldukça onun hakkında günah, günah ve cürüm dahi cürüm olmaz. Padişahın biri her birerleri ellerine bir kadeh almalarını bendelerine emretti. Vaktaki padişah ortaya çıktı, onun özel hizmetkârı padişahın yüzünden kendinden geçip mest oldu ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Diğerleri onun bu halini görüp galiba böyle yapmak lazım gelir deyip ellerindeki kadehleri kasıtlı olarak attılar. Padişah, "Niçin böyle yaptınız?" diye onlara çıkıştı. Onlar dediler ki: "O yakın olan idi, böyle yaptı; biz dahi öyle yapalım!" deyip bu hali doğru gördük. Padişah dedi: "Ey ahmaklar, onu o yapmadı, ben yaptım!" Görünen yönden hepsi kabahat idi. Ama o bir kabahat ayn-ı itaat idi. Aksine bütün itaatlerin üstündeydi. Onların hepsinden maksat o hizmetkâr idi. Diğer hizmetkârlar onun tabiî ve asalaklarıdır. Çünkü o kul bu söylediğimiz manaya göre hakikatte padişahtır. Bütün hizmetkârlar bu padişahın tabiîdirler. Çünkü o ayn-ı padişahtır; ve kölelik ve kulluk onun suretinden başka bir şey değildir. Padişahın cemalinden dopdoludur."

"Kadeh"den murâd, abdiyet kadehidir. Bu beyt-i şerîfde insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırmasına işâret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâmilin abdiyet kadehini kırması aşk-ı ilâhînin sarhoşluğundandır ve sana olan muhabbetindendir ve sende fânî olduğundan bilcümle harekâtında ma'zûrdur. Nitekim bu ma'nâ Fihi Mâ Fih'in 12. faslında bir misâl ile beyân buyrulur: "Fânî-i Hak olan kimse [O'nun] mağlûb ve mesti oldukça onun hakkında günâh, günâh ve cürüm dahi cürüm olmaz. Pâdişâhın biri her birerleri ellerine bir kadeh almalarını bendelerine emretti. Vaktāki pâdişâh zuhûr etti, onun gulâm-ı hâssı pâdişâhın dîdârından kendinden geçip mest oldu ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Diğerleri onun bu hâlini görüp galiba böyle yapmak lâzım gelir deyip ellerindeki kadehleri kasden attılar. Pâdişâh, “Niçin böyle yaptınız?" diye onlara itâb etti. Onlar dediler ki: "O mukarreb idi, böyle yaptı; biz dahi öyle yapalım!" deyip bu hâli doğru gördük. Pâdişâh dedi: "Ey ahmaklar, onu o yapmadı, ben yaptım!" Zâhir cihetinden cümlesi kabâhat idi. Ammâ o bir kabâhat ayn-ı tâat idi. Belki bütün tâatlerin fevkınde idi. Onların cümlesinden maksûd o gulâm idi. Diğer gulâmlar onun tâbi'i ve tufeylidirler. Zîrâ o abd bu söylediğimiz ma'nâya nazaran hakîkatte pâdişâhdır. Bütün gulâmlar bu pâdişâhın tâbi'idirler. Zîrâ o ayn-ı padişâhdır; ve kölelik ve abdiyet onun sûretinden başka bir şey değildir. Pâdişâhın cemâlinden mâlâmâldir."

4194. "Onların ikbal ve mal ile sarhoşluğu, ey fiilleri latif olan, senin bâdenden değildir!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4194. "Onların ikbal ve mal ile sarhoşluğu, ey fiilleri latif olan, senin bâdenden değildir!"

Ayaz, yani insân-ı kâmil der ki: "Ey şah, eğer ben suçluların kabahatlerinin affını talep etme suçunu işledim ve mutlak kulluk kadehini kırdım ise, bunu senden sarhoş olarak yaptım. Senden sarhoş olanın elbette bir özrü vardır. O erkân, yani cismanî ve nefsanî olan kimseler, ikbal ve mal sebebiyle kulluk kadehini kırdılar ise, ey fiilleri latif olan şah, onların sarhoşluğu da yine senin şarabından değil midir?"

Ayaz, ya'ni insân-ı kâmil der ki: "Ey şâh, eğer ben mücrimlerin kabâhat-lerinin affi talebinde bulunmak cürmünü yaptım ve abdiyyet-i mahza kadehini kırdım ise, senden sarhoş olarak yaptım. Senden sarhoş olanın elbette bir özrü vardır. O erkân ya'ni cismânî ve nefsânî olan kimseler, ikbâl ve mal sebebiyle abdiyet kadehini kırdılar ise, ey fiilleri latîf olan şâh, onların sarhoşluğu da yine senin şarabından değil midir?"

4195. "Ey şehinşâh, bunlar senin tahsîsinin sarhoşudur. Ey afv sahibi, kendi sarhoşundan affet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4195. "Ey padişahlar padişahı, bunlar senin kendine ayırmanın sarhoşudur. Ey affetme sahibi, kendi sarhoşundan affet!"

Yukarıdaki ve bu şerefli beyitlerde, Zümer Suresi'nde geçen يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey nefisleri üzerinde israf eden benim kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Muhakkak Yüce Allah günahların hepsini affeder. Muhakkak O, çok affedici ve çok merhametlidir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Ey şah, kulları kendine ayırarak 'Ey benim kullarım!' diye gerçekleşen hitabının kuvveti ve lezzeti, sonraki beyitte buyrulduğu üzere, yüz küp şarabın yapamadığı sarhoşluğu vücuda getirir."

Yukarıki ve bu beyt-i şerîflerde sûre-i Zümer'de vâki يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey nefislerí üzerinde isrâf eden benim kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Muhakkak Allah Teâlâ günahların hepsini affeder. Muhakkak O Gafûr ve Rahîmdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, "Ey şâh, kulları kendine tahsîs ederek "Ey benim kullarım!" diye vâki' olan hitâbının kuvveti ve lezzeti, âtîdeki beyitte buyrulduğu üzere, yüz küp şarabın yapamadığı sarhoşluğu vücûda getirir."

4196. "Vakt-i hitabda senin tahsîsinin lezzeti onu yapar ki, yüz küp şarabdan gelmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4196. "Hitap vaktinde senin tahsisinin lezzeti, yüz küp şaraptan gelmez!"

4197. "Mâdemki sarhoş etmişsin, bana hadd vurma! Şerîat sarhoşlara hadd vurmayı görmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4197. "Mademki sarhoş etmişsin, bana ceza verme! Şeriat sarhoşlara ceza vermeyi görmez."

Bu şerefli beyit Ayaz'ın, yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kendi nefsi içindir. Yani, "Ey şah, mademki beni cemalinin tecellisi (güzelliğinin görünmesi) ile sarhoş etmişsin, benden bu sarhoşluk hâlinde ortaya çıkan kabahatten dolayı bana ceza verme ve beni sorgulama. Çünkü şeriatta sarhoşa, sarhoşluk hâlinde iken sarhoşluk cezası veya içki içme cezası verilmez. Hapsedilir, sarhoşluk hâli geçip ayıldıktan ve aklı başına geldikten sonra ceza verilip terbiye edilir."

Bu beyt-i şerîf Ayaz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kendi nefsi içindir. Ya'ni, "Ey şâh, mâdemki beni tecellî-i cemâlîn ile sarhoş etmişsin, benden bu sarhoşluk hâlinde zuhûr eden kabahatten dolayı bana hadd vurma ve beni muâheze etme. Zîrâ şerîatta sarhoşa, sarhoşluk hâlinde iken hadd-i sekr veyâ hadd-i şürb olmaz. Hapsedilir, sarhoşluk hâli geçip ayıldıktan ve akla geldikten sonra hadd vurulup te'dîb olunur."

4198. "Vaktaki ayık olurum, bana o vakit vur! Halbuki ben ayık olmayacağım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4198. "Ayık olduğum zaman bana o vakit vur! Halbuki ben ayık olmayacağım!"

Ayaz, yani insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) der ki: "Ey şah, eğer ben suçluların kabahatlerinin affını talep etme suçunu işledim ve mutlak kulluk kadehini kırdım ise, bunu senden sarhoş olarak yaptım. Senden sarhoş olanın elbette bir özrü vardır. O erkân, yani cismanî ve nefsanî olan kimseler, mevki ve mal sebebiyle kulluk kadehini kırdılar ise, ey fiilleri latif olan şah, onların sarhoşluğu da yine senin şarabından değil midir?"

Ayaz, ya'ni insân-ı kâmil der ki: "Ey şâh, eğer ben mücrimlerin kabâhat-lerinin affi talebinde bulunmak cürmünü yaptım ve abdiyyet-i mahza kadehini kırdım ise, senden sarhoş olarak yaptım. Senden sarhoş olanın elbette bir özrü vardır. O erkân ya'ni cismânî ve nefsânî olan kimseler, ikbâl ve mal sebebiyle abdiyet kadehini kırdılar ise, ey fiilleri latîf olan şâh, onların sarhoşluğu da yine senin şarabından değil midir?"

4195. "Ey şehinşâh, bunlar senin tahsîsinin sarhoşudur. Ey afv sahibi, kendi sarhoşundan affet!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4195. "Ey padişahlar padişahı, bunlar senin kendine ayırmanın sarhoşudur. Ey affetme sahibi, kendi sarhoşundan affet!"

Yukarıdaki ve bu şerefli beyitlerde, Zümer Suresi'nde geçen يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) yani "Ey nefisleri üzerinde israf eden benim kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Muhakkak Yüce Allah günahların hepsini affeder. Muhakkak O, çok affedici ve çok merhametlidir" ayet-i kerimesine işaret buyrulur. Yani, "Ey şah, kulları kendine ayırarak 'Ey benim kullarım!' diye gerçekleşen hitabının kuvveti ve lezzeti, sonraki beyitte buyrulduğu üzere, yüz küp şarabın yapamadığı sarhoşluğu vücuda getirir."

Yukarıki ve bu beyt-i şerîflerde sûre-i Zümer'de vâki يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey nefislerí üzerinde isrâf eden benim kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Muhakkak Allah Teâlâ günahların hepsini affeder. Muhakkak O Gafûr ve Rahîmdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, "Ey şâh, kulları kendine tahsîs ederek "Ey benim kullarım!" diye vâki' olan hitâbının kuvveti ve lezzeti, âtîdeki beyitte buyrulduğu üzere, yüz küp şarabın yapamadığı sarhoşluğu vücûda getirir."

4196. "Vakt-i hitabda senin tahsîsinin lezzeti onu yapar ki, yüz küp şarabdan gelmez!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4196. "Hitap vaktinde senin tahsisinin lezzeti, yüz küp şaraptan gelmez!"

4197. "Mâdemki sarhoş etmişsin, bana hadd vurma! Şerîat sarhoşlara hadd vurmayı görmez."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4197. "Mademki sarhoş etmişsin, bana ceza verme! Şeriat sarhoşlara ceza vermeyi görmez."

Bu şerefli beyit Ayaz'ın, yani insân-ı kâmilin (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) kendi nefsi içindir. Yani, "Ey şah, mademki beni cemalinin tecellisi (güzelliğinin görünmesi) ile sarhoş etmişsin, benden bu sarhoşluk hâlinde ortaya çıkan kabahatten dolayı bana ceza verme ve beni sorgulama. Çünkü şeriatta sarhoşa, sarhoşluk hâlinde iken sarhoşluk cezası veya içki içme cezası verilmez. Hapsedilir, sarhoşluk hâli geçip ayıldıktan ve aklı başına geldikten sonra ceza verilip terbiye edilir."

Bu beyt-i şerîf Ayaz'ın, ya'ni insân-ı kâmilin kendi nefsi içindir. Ya'ni, "Ey şâh, mâdemki beni tecellî-i cemâlîn ile sarhoş etmişsin, benden bu sarhoşluk hâlinde zuhûr eden kabahatten dolayı bana hadd vurma ve beni muâheze etme. Zîrâ şerîatta sarhoşa, sarhoşluk hâlinde iken hadd-i sekr veyâ hadd-i şürb olmaz. Hapsedilir, sarhoşluk hâli geçip ayıldıktan ve akla geldikten sonra hadd vurulup te'dîb olunur."

4198. "Vaktaki ayık olurum, bana o vakit vur! Halbuki ben ayık olmayacağım!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4198. "Ayık olduğum zaman bana vur! Halbuki ben ayık olmayacağım!"

4199. Ey ihsânlar sahibi, her kim senin kadehinden içti, ebede kadar akıldan ve hadd vurulmaktan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4199. Ey ihsanlar sahibi, her kim senin kadehinden içti, ebede kadar akıldan ve hadd vurulmaktan kurtuldu.

Ey ihsanlar sahibi olan gerçek şah, her kim senin cemalinin kadehinden aşk şarabını içti ise, sonsuza dek akıl kaydından ve kesret (çokluk) âleminin gereği olarak kendisine sınır konulmaktan kurtuldu.

Ey ihsânlar sahibi olan şâh-ı hakîkî, her kim senin cemâlinin kadehinden aşk şarabını içti ise, ebede kadar akıl kaydından ve âlem-i keserât îcâbınca kendisine hadd vurulmaktan kurtuldu.

4200. Onlar sarhoşluklarının fenâsı içinde ebedî oldular. Sizin muhabbetiniz- [4205] de fânî olan kimse ikāme olunmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4200. Onlar sarhoşluklarının yok oluşu içinde sonsuz oldular. Sizin muhabbetinizde yok olan kimse ayık olmadı.

"Fî hevâküm"deki çoğul zamir ilahi isimlere aittir. Çünkü Allah'ı bilen ârif, mutlak güzelliğin birliğini isimlerin çokluğunda gözlemler. Mısırlı Niyâzî'nin (k.s.) beyti:

Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyazî'den de Mevlâ görünür Adem ise "Semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul

Gaflet ehli ise, isimlerin gölgelerinden ibaret olan herhangi bir tecelli mahallinin tekil hakikatinde takılıp kalır ve isimden ve isimlendirilenden habersiz ve gafil olur. Yani, insân-ı kâmiller senin ilahi isimlerin kadehlerinden içtikleri mutlak güzelliğin aşk şarabından sarhoş olurlar; ve onların bu sarhoşluklar içinde kendilerinden geçmeleri sonsuzdur. Ey ilahi isimler, sizin içirdiğiniz muhabbet şarabında yok olan kimse bir daha akıl sahasında ayık olmadı!

"Fî hevâküm"deki cem' zamîri esmâ-i ilâhiyyeye râcidir. Zîrâ ârif-i billâh cemâl-i mutlakın vahdetini keserât-ı esmâiyyede müşâhede eder. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):

Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyazî'den de Mevlâ görünür Adem ise "Semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul

Ehl-i gaflet ise esmânın zıllerinden ibaret olan herhangi bir mazharın "ayn"ında bağlanıp isimden ve müsemmâdan câhil ve gāfil kalır. Ya'ni, insân-ı kâmiller senin esmâ-i ilâhiyyen kadehlerinden içtikleri cemâl-i mutlakının aşk şarabından sarhoş olurlar; ve onların bu sarhoşluklar içinde kendilerinden geçmeleri ebedîdir. Ey esmâ-i ilâhiyye, sizin içirdiğiniz muhabbet şarâbında fânî olan kimse bir daha akıl sahasında ikāme olunmadı!

4201. Senin fazlın bizim gönlümüze der ki: "Git ey bizim aşkımızın ayranına merhûn olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4201. Senin lütfun bizim gönlümüze der ki: "Git ey bizim aşkımızın ayranına bağlı olan!"

"Aşkımızın ayranı" denilmesindeki incelik şudur ki, aşk âşık ile maşuk arasında ve kesret âleminde (çokluk dünyasında) olur. Halbuki kesretler vehmedilmiştir (sadece sanıda var olan şeylerdir). Varlık mertebelerinin hepsinde görünen ancak bir hakikattir ve o da ancak Hak'ın varlığıdır; ve bu mertebelerde hakiki varlığın isimler itibarıyla ortaya çıkışı, onun bu isimlere olan lütfu ve ihsanıdır; ve ahadiyet zâtında (Allah'ın biricik özünde) bu nispetlerin (bağıntıların) hepsi yok olmuştur. Mademki ahadiyet zâtına göre aşkın ve âşığın varlığı vehmedilmiştir.

"Aşkımızın ayranı" buyrulmasındaki nükte budur ki, aşk âşık ile ma'şûk arasında ve âlem-i keserâtta olur. Halbuki keserât mevhûmdur. Merâtib-i vücûdun cümlesinde zâhir olan ancak bir hakîkattir ve o da ancak vücûd-ı Hak'tır; ve bu merâtibde vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ zuhûru onun bu esmâya olan fazlı ve ihsânıdır; ve zât-ı ahadiyyede bu nisbetlerin hepsi müzmahildir. Mâdemki zât-ı ahadiyyeye nazaran aşkın ve âşıkın vücûdu mev-

4199. Ey ihsânlar sahibi, her kim senin kadehinden içti, ebede kadar akıldan ve hadd vurulmaktan kurtuldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4199. Ey ihsanlar sahibi, her kim senin kadehinden içti, ebede kadar akıldan ve hadd vurulmaktan kurtuldu.

Ey ihsanlar sahibi olan gerçek şah, her kim senin cemalinin kadehinden aşk şarabını içti ise, sonsuza dek akıl kaydından ve kesret (çokluk) âleminin gereği olarak kendisine sınır konulmaktan kurtuldu.

Ey ihsânlar sahibi olan şâh-ı hakîkî, her kim senin cemâlinin kadehinden aşk şarabını içti ise, ebede kadar akıl kaydından ve âlem-i keserât îcâbınca kendisine hadd vurulmaktan kurtuldu.

4200. Onlar sarhoşluklarının fenâsı içinde ebedî oldular. Sizin muhabbetiniz- [4205] de fânî olan kimse ikāme olunmadı.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4200. Onlar sarhoşluklarının yok oluşu içinde sonsuz oldular. Sizin muhabbetinizde yok olan kimse ayık olmadı.

"Fî hevâküm"deki çoğul zamir ilahi isimlere aittir. Çünkü Allah'ı bilen ârif, mutlak güzelliğin birliğini isimlerin çokluğunda gözlemler. Mısırlı Niyâzî'nin (k.s.) beyti:

Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyazî'den de Mevlâ görünür Adem ise "Semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul

Gaflet ehli ise, isimlerin gölgelerinden ibaret olan herhangi bir tecelli mahallinin tekil hakikatinde takılıp kalır ve isimden ve isimlendirilenden habersiz ve gafil olur. Yani, insân-ı kâmiller senin ilahi isimlerin kadehlerinden içtikleri mutlak güzelliğin aşk şarabından sarhoş olurlar; ve onların bu sarhoşluklar içinde kendilerinden geçmeleri sonsuzdur. Ey ilahi isimler, sizin içirdiğiniz muhabbet şarabında yok olan kimse bir daha akıl sahasında ayık olmadı!

"Fî hevâküm"deki cem' zamîri esmâ-i ilâhiyyeye râcidir. Zîrâ ârif-i billâh cemâl-i mutlakın vahdetini keserât-ı esmâiyyede müşâhede eder. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):

Arife eşyâda esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyazî'den de Mevlâ görünür Adem ise "Semme vechullâh"ı bul Kande baksan ol güzel Allah'ı bul

Ehl-i gaflet ise esmânın zıllerinden ibaret olan herhangi bir mazharın "ayn"ında bağlanıp isimden ve müsemmâdan câhil ve gāfil kalır. Ya'ni, insân-ı kâmiller senin esmâ-i ilâhiyyen kadehlerinden içtikleri cemâl-i mutlakının aşk şarabından sarhoş olurlar; ve onların bu sarhoşluklar içinde kendilerinden geçmeleri ebedîdir. Ey esmâ-i ilâhiyye, sizin içirdiğiniz muhabbet şarâbında fânî olan kimse bir daha akıl sahasında ikāme olunmadı!

4201. Senin fazlın bizim gönlümüze der ki: "Git ey bizim aşkımızın ayranına merhûn olan!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4201. Senin lütfun bizim gönlümüze der ki: "Git ey bizim aşkımızın ayranına bağlı olan!"

"Aşkımızın ayranı" denilmesindeki incelik şudur ki, aşk âşık ile maşuk arasında ve kesret âleminde (çokluk dünyasında) olur. Halbuki kesretler vehmedilmiştir (sadece sanıda vardır). Varlık mertebelerinin hepsinde görünen ancak bir hakikattir ve o da ancak Hak'ın varlığıdır; ve bu mertebelerde hakiki varlığın isimler itibarıyla görünmesi, onun bu isimlere olan lütfu ve ihsanıdır; ve ahadiyet zâtında (Allah'ın biricik özünde) bu nispetlerin hepsi yok olmuştur. Mademki ahadiyet zâtına göre aşkın ve âşığın varlığı vehmedilmiştir, bu aşk da ayran gibidir. Çünkü ayranda sarhoşluk özelliği vehmedilmiştir; ve bir kimse ayran içip sarhoş oldum derse, o sarhoşluk onda vehmîdir (sadece sanıdan ibarettir); ve varlıkta hakiki maşuktan başkası yoktur. Nitekim birinci cildin 30 numaralı beytinde: yani "Hep maşuktur ve âşık perdedir. Diri olan maşuktur ve âşık bir ölüdür" buyrulmuştu.

"Aşkımızın ayranı" buyrulmasındaki nükte budur ki, aşk âşık ile ma'şûk arasında ve âlem-i keserâtta olur. Halbuki keserât mevhûmdur. Merâtib-i vücûdun cümlesinde zâhir olan ancak bir hakîkattir ve o da ancak vücûd-ı Hak'tır; ve bu merâtibde vücûd-ı hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ zuhûru onun bu esmâya olan fazlı ve ihsânıdır; ve zât-ı ahadiyyede bu nisbetlerin hepsi müzmahildir. Mâdemki zât-ı ahadiyyeye nazaran aşkın ve âşıkın vücûdu mev- hûmdur, bu aşk [da] ayran mesâbesinde olur. Zîrâ ayranda sekr hassası mevhûmdur; ve bir kimse ayran içip sarhoş oldum derse, o sarhoşluk onda vehmîdir; ve vücûdda ma'şûk-ı hakîkîden gayrı yoktur. Nitekim I. cildin 30 numaralı beytinde: ya'ni "Hep ma'şûktur ve âşık perdedir. Diri olan ma'şuktur ve âşık bir ölüdür" buyrulmuş idi.

4202. Sinek gibi bizim ayranımıza düşmüşsün. Sen sarhoş değilsin, ey sinek, sen bâdesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4202. Sinek gibi bizim ayranımıza düşmüşsün. Sen sarhoş değilsin, ey sinek, sen bâdesin!

İlahi lütuf şöyle der: "Ey insân-ı kâmil, zayıflıkta bir sinek gibi olan senin izafî varlığın, vehmedilmiş kesret âleminde (çokluk dünyasında) ayran hükmünde olan aşkımıza düşmüştür. Halbuki ayrandan sarhoş olmak mümkün değildir. Bu sebeple sen sarhoş değilsin. Ey sinek, bizim zâtî tecellimiz ile senin vehmedilmiş varlığın, bizim hakiki varlığımızda yok oldu; ve sen bâdenin ve şarabın kendisi oldun ve senin senliğin benim benliğim oldu." Nasıl ki cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde buyururlar: دل چو جای حق بود حق با منست و من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم "Gönül Hakk'ın zâtî tecellisine mahal olduğu vakit, Hak benimledir ve ben Hak ileyim, Hak Hakk'a ulaşıp ben şimdi kendi zâtıma hû hû nârası vururum!"

Fazl-ı ilâhî der ki: "Ey insân-ı kâmil, za'fiyette bir sinek gibi olan senin vücûd-ı izâfin, mevhûm olan âlem-i keserâtta bizim ayran mesâbesinde olan aşkımıza düşmüştür. Halbuki ayrandan sarhoş olmak mümkin değildir. Binâenaleyh sen sarhoş değilsin. Ey sinek, bizim tecellî-i zâtîmiz ile senin vücûd-ı mevhûmun, bizim vücûd-ı hakîkîmizde mahvoldu; ve sen bâdenin ve şarabın kendisi oldun ve senin senliğin benim benliğim oldu. "Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: دل چو جای حق بود حق با منست و من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم "Vaktaki gönül Hakk'ın tecellî-i zâtîsine mahal oldu, Hak benim iledir ve ben Hak ileyim, Hak Hakk'a vâsıl olup ben şimdi kendi zâtıma hû hû na'rası vururum!"

4203. Ey sinek, senden akbabalar sarhoş olurlar! Vaktaki bal deryasına at sürersin,&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4203. Ey sinek, senden akbabalar sarhoş olurlar! Vaktaki bal deryasına at sürersin,

"Kerges", akbaba dedikleri büyük ve yırtıcı kuştur. Burada kastedilen, hakikat ehline karşı çıkan, tartışma ve münazara ile meşgul görünen âlimlerdir. "Bal deryası"ndan kastedilen, ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve Rabbanî bilgilerdir. Yine ilahi lütuftur ki, ey halk arasında görünüşte sinek gibi değersiz görünen insân-ı kâmil, sen bal deryasına, yani ledün ilimleri ve Rabbanî bilgiler deryasına gayretinin atını sürdüğün zaman, halk arasında görünüşte akbaba kuşu gibi heybetli görünen görünen âlimler, tartışma ve münazarayı unutup senden sarhoş olurlar; bu aşk da ayran gibidir. Çünkü ayranda sarhoşluk özelliği vehmedilmiştir (sadece sanıda vardır); ve bir kimse ayran içip sarhoş oldum derse, o sarhoşluk onda vehmîdir (gerçek değildir); ve varlıkta gerçek maşuktan başkası yoktur. Nasıl ki Birinci cildin 30 numaralı beytinde: yani “Hep maşuktur ve âşık perdedir. Diri olan maşuktur ve âşık bir ölüdür” buyrulmuştu.

"Kerges", akbaba dedikleri büyük ve yırtıcı kuştur. Burada murâd, ehl-i hakîkate muârız olan bahis ve münâzara ile meşgül ulemâ-i zâhirdir. "Bal derya"sından murâd, ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbaniyyedir. Yine fazl-ı ilâhîdir ki, ey halk arasında zâhirde sinek gibi hakîr görünen insân-ı kâmil, sen bal deryâsına ya'ni ulûm-ı ledünniyye ve maarif-i rabbâniyye deryâsına himmetinin atını sürdüğün vakit, halk arasında zâhirde akbaba kuşu gibi heybetli görünen ulemâ-i zâhir, bahis ve münâzarayı unutup senden sarhoş hümbur, bu aşk [da] ayran mesâbesinde olur. Zîrâ ayranda sekr hassası mevhûmdur; ve bir kimse ayran içip sarhoş oldum derse, o sarhoşluk onda vehmîdir; ve vücûdda ma'şûk-ı hakîkîden gayrı yoktur. Nitekim I. cildin 30 numaralı beytinde: ya'ni “Hep ma'şûktur ve âşık perdedir. Diri olan ma'şûktur ve âşık bir ölü-dür” buyrulmuş idi.

4202. “Sinek gibi bizim ayranımıza düşmüşsün. Sen sarhoş değilsin, ey sinek, sen bâdesin!”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4202. “Sinek gibi bizim ayranımıza düşmüşsün. Sen sarhoş değilsin, ey sinek, sen bâdesin!”

İlahi lütuf der ki: “Ey insân-ı kâmil, zayıflıkta bir sinek gibi olan senin izafî varlığın, vehmedilmiş olan kesret âleminde (çokluk âlemi) bizim ayran mesabesinde olan aşkımıza düşmüştür. Halbuki ayrandan sarhoş olmak mümkün değildir. Bu sebeple sen sarhoş değilsin. Ey sinek, bizim zât tecellimiz ile senin vehmî varlığın, bizim hakiki varlığımızda yok oldu; ve sen bâdenin ve şarabın kendisi oldun ve senin senliğin benim benliğim oldu.” Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde buyururlar: دل چو جای حق بود حق با منست و من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم “Vakti geldiğinde gönül Hakk'ın zât tecellisine mahal oldu, Hak benim iledir ve ben Hak ileyim, Hak Hakk'a ulaşıp ben şimdi kendi zâtıma hû hû nârası vururum!”

Fazl-ı ilâhî der ki: “Ey insân-ı kâmil, za'fiyette bir sinek gibi olan senin vücûd-ı izâfîn, mevhûm olan âlem-i keserâtta bizim ayran mesâbesinde olan aşkımıza düşmüştür. Halbuki ayrandan sarhoş olmak mümkün değildir. Bi-nâenaleyh sen sarhoş değilsin. Ey sinek, bizim tecellî-i zâtımız ile senin vü-cûd-ı mevhûmun, bizim vücûd-ı hakîkîmizde mahvoldu; ve sen bâdenin ve şarâbın kendisi oldun ve senin senliğin benim benliğim oldu. “Nitekim ce-nâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde buyururlar: دل چو جای حق بود حق با منست و من بحق حق بحق واصل شده بر خویشتن هو هو زنم “Vaktâki gönül Hakk'ın tecellî-i zâtisine mahal oldu, Hak benim iledir ve ben Hak ileyim, Hak Hakk'a vâsıl olup ben şimdi kendi zâtıma hû hû na'rası vu-rurum!”

4203. “Ey sinek, senden akbabalar sarhoş olurlar! Vaktâki bal deryâsına at sü-rersin,”&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4203. “Ey sinek, senden akbabalar sarhoş olurlar! Bal deryasına at sürdüğün zaman,”

"Kerges", akbaba dedikleri büyük ve yırtıcı kuştur. Burada kastedilen, hakikat ehline karşı çıkan, tartışma ve münazara ile meşgul görünen âlimlerdir. "Bal deryası"ndan kastedilen, ledün ilimleri (Allah tarafından doğrudan verilen ilimler) ve Rabbanî bilgilerdir. Yine ilahi lütuftur ki, ey halk arasında görünüşte sinek gibi değersiz görünen insân-ı kâmil, sen himmetinin atını bal deryasına, yani ledün ilimleri ve Rabbanî bilgiler deryasına sürdüğün zaman, halk arasında görünüşte akbaba kuşu gibi heybetli görünen zahir âlimleri, tartışma ve münazarayı unutup senden sarhoş ve sersem olurlar. Nasıl ki bu anlamda Yunus Emre hazretleri de şöyle buyurmuştur. Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

Yani, sinek gibi değersiz görünen bir derviş, kartal gibi heybetli olan bir zahir âlimi ile tartışma ve münazara ettiler. Derviş o tartışmada onu mağlup etti. Bu hâl yalan değildir. Ben ümmî ve değersiz bir derviş iken böyle bir hâdise benim de başıma geldi.

Buraya uygun hoş bir menkıbenin zikri bu hâli daha fazla ayrıntılandırır. Şöyle ki:

“Sultan IV. Murad, muhakkiklerden (hakikatleri araştırıp bulanlardan) Sivâsî hazretlerine “Eşyanın tesbihi söz ile midir, hâl ile midir?” diye sorar. Sivâsî hazretleri de “Söz iledir, elhamdülillah bizim dervişlerimizden işitenler vardır!” diye cevap verir. Sonra zahir âlimlerinden Kadızâde’yi çağırıp der ki: “Kadıoğlu, Sivâsî’ye eşyanın tesbihinden sordum, “Söz iledir ve dervişlerimizden işitenler vardır!” dedi; öyle midir?” Kadıoğlu: “Hayır padişahım, Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) buyurmuş iken, yani “Bütün eşya tesbihtedir, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız ve işitmezsiniz!” diye açıkça belirtmiş iken, Sivâsî Efendi’nin “Anlarız ve işitiriz!” demesi Kur’ân metnini inkârdır, küfürdür!” diye cevap verir. Padişah Sivâsî Efendi’yi çağırıp, “Kadıoğlu senin hakkında Kur’ân metnini inkâr etti, kâfir oldu diyor, sen ne dersin?” der. Sivâsî hazretleri: “Padişahım, bu herif cahil ve Kur’ân’ın tefsirinden gafil bir inatçı kimsedir, her ne kadar onu sustursam da kabul etmeyecektir. Şeyhülislâm’ı ve kazaskerleri davet buyurun. Huzurlarında muhakeme olalım!” der. Şeyhülislâm ve kazaskerler davet olunup macera nakledilir. Şeyhülislâm Yahya Efendi: “Padişahım, Kadızâde Efendi bizden kin anlar, saray hocası imamınız Şamlı Hüseyin Efendi faziletli bir kimsedir. Hakem tayin ediniz, aralarını ayırsın! Bizler de temyiz edelim!” der. Hüseyin Efendi davet olunup hakem tayin edilir. Hüseyin Efendi Sivâsî Efendi’ye hitap edip: “İddianız nedir?” diye sorar. Hazret de: “Eşyanın tesbihi söz iledir, keşif ehli (mükâşefe ehli) işitirler” der. Kadızâde’ye hitap edip: “Siz ne dersiniz?” dedikte, “Yüce Allah Kur’ân’da eşyanın tesbihini siz işitmezsiniz der iken, bunların işitiriz demesi Kur’ân metnine aykırı ve inkârdır ve küfürdür, deriz” deyince, Sivâsî Efendi buyurdu ki: “Anlaşıldı ki, Kur’ân’ın tefsirinden habersiz imişsin. Zira bu ayet-i kerimede hitap kâfirlereyedir. Genel olduğu takdirde dahi genelin olumsuzlanmasıdır, olumsuzun geneli değildir. Yani herkesin işitip anlamadığından bazılarının işitip anlamamaları gerekmez. Mantık dahi okumadın mı, küllî olumsuz önermenin çelişiği cüz’î olumlu önermedir. Hepiniz anlamazsınız, bazılarınız anlayıp işitir, demektir. Böyle ayetler Kur’ân’da çoktur. Örneğin Ehl-i Sünnet âlimleri rü’yetullaha (Allah’ı görmeye) kaildir. `وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ` (Kıyâme, 75/22-23) ["O gün kimi yüzler parlayacak ve Rabbine bakacaktır"] ayet-i kerimesi ve `سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَيْلَةَ الْبَدْرِ` ["Rabbinizi, ayın on dördünde ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz!"] hadis-i şerifi delili ile. Bununla birlikte Kur’ân’da `لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ` (En’âm, 6/103) ["Gözler onu göremez!"] buyrulur; yani “Bütün gözler görmez, bazıları görür” demektir!” dediklerinde Hüseyin Efendi dahi `عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ` (Neml, 27/16) ["Bize kuşların dili öğretildi"], `قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ` (Neml, 27/18) ["Bir karınca: Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz dedi"] ayetleri dahi eşyanın tesbihleri söz ile olduğuna delildir. Zira bütün peygamberler ve evliyalar hâl ile olan tesbihlerini bilirler ve işitirler. Minnet makamında bir fayda olmamak lazım gelir. Padişahım, Sivâsî Efendi hazretleri âlim ve faziletli ve her sözü haktır. Özellikle o ayet-i kerimede olan kelimelerdir; ve bu ayetler bütün müfessirlerin sözlerine uygundur”, deyince Şeyhülislâm ve Sadrazamlar da “Hüseyin Efendi’nin sözleri haktır!” diye teyit ve tekit ederler. Sultan Murad Han, “Kadıoğlu yine mi rezillik?” diye azarlayıp kınadıklarında, Sivâsî hazretleri, Padişahım, İmam Müslim’in Abdullah bin Ömer’den rivayet ettiği `إِذَا كَفَرَ الرَّجُلُ أَخَاهُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا` ["Kişi kardeşini tekfir ettiği zaman, ikisinden biri küfre düşmüş olur"] hadisi ile küfür kendine lazım gelip hemen huzurunuzda iman tazelemesi lazım gelmiştir” dedikte, Şeyhülislâm’dan dahi soruşturduklarında, “Fıkıh âlimleri de hadis-i şerif ile amel edip tekfire (birini kâfir saymaya) meyletmişlerdir”, derler. Zarif Padişah da Sivâsî Efendi’ye hitap edip: “Kadıoğlu’na iman tazeletiniz!” deyip onlar da şehadet kelimelerini telkin edip iman tazeletirler."

“Kerges”, akbaba dedikleri büyük ve yırtıcı kuştur. Burada murâd, ehl-i hakîkate muârız olan bahis ve münâzara ile meşgûl ulemâ-i zâhirdir. “Bal der-yâ”sından murâd, ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir. Yine fazl-ı ilâhîdir ki, ey halk arasında zâhirde sinek gibi hakîr görünen insân-ı kâmil, sen bal deryâsına ya'ni ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyye deryâsına himmetinin atını sürdüğün vakit, halk arasında zâhirde akbaba kuşu gibi heybetli görünen ulemâ-i zâhir, bahis ve münâzarayı unutup senden sarhoş ve sersem olurlar. Nitekim bu ma'nâda Yûnus Emre hazretleri dahi şöyle buyurmuştur. Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

Ya'ni, sinek gibi hakîr görünen bir derviş, kartal gibi heybetli olan bir âlim-i zâhirî ile mübâhase ve münâzara ettiler. Derviş o mübâhasede onu mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben ümmî ve hakîr derviş iken böyle bir hâdise benim de başıma geldi.

Buraya münâsib latîf bir menkıbenin zikri bu hâli daha ziyâde tafsîl eder. Şöyle ki:

“Sultan Murâd-ı Râbi’, muhakkıklardan Sivâsî hazretlerine “Eşyânın tesbîhi kâl ile midir, hâl ile midir?” diye sorar. Sivâsî hazretleri de “Kâl iledir, elhamdülillah bizim dervişlerimizden işidenler vardır!” diye cevâb verir. Sonra ulemâ-yı zâhireden Kadızâde’yi çağırıp der ki: “Kadıoğlu, Sivâsî’ye eşyânın tesbîhinden sordum, “Kâl iledir ve dervişlerimizden işitenler vardır!” dedi; öy-le midir?” Kadıoğlu: “Hayır pâdişâhım, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) buyurmuş iken, ya’ni “Ce-mî-i eşyâ tesbîhtedir, lâkin siz tesbîhlerinizi anlamazsınız ve işitmezsiniz!” diye nass etmiş iken, Sivâsî Efendi’nin “Anlarız ve işitiriz!” demesi nass-ı Kur’ân’ı inkârdır, küfürdür!” diye cevâb verir. Pâdişâh Sivâsî Efendi’yi çağı-rıp, “Kadıoğlu senin hakkında nass-ı Kur’ân’ı inkâr etti, kâfir oldu diyor, sen ne dersin?” der. Sivâsî hazretleri: “Pâdişâhım, bu herif câhil ve Kur’ân’ın tef-sîrinden gâfil bir inâdcı kimsedir, her ne kadar ilzâm etsem kabûl etmeyecek-tir. Şeyhülislâm’ı ve kazaskerleri da’vet buyurun. Huzûrlarında mürâfaa ola-lım!” der. Şeyhülislâm ve kazaskerler da’vet olunup mâcerâ naklolunur. Şey-hülislâm Yahyâ Efendi: “Pâdişâhım, Kadızâde Efendi câiz ki bizden garaz an-lar, saray hocası imamınız Şamlı Hüseyin Efendi bir fâzıl kimsedir. Hakem nasbediniz, aralarını fasletsin! Bizler dahi temyîz edelim!” der. Hüseyin Efen-di da’vet olunup hakem nasbolunur. Hüseyin Efendi Sivâsî Efendi’ye hitâb edip: “Müddeânız nedir?” diye sorar. Hazret dahi: “Eşyânın tesbîhi kâl iledir, erbâb-ı mükâşefe işitirler” der. Kadızâde’ye hitâb edip: “Siz ne dersiniz?” de-dikte, “Hak Teâlâ Kur’ân’da eşyânın tesbîhini siz işitmezsiniz der iken, bun-ların işitiriz demesi nass-ı Kur’ân’a muhâlif ve inkârdır ve küfürdür, deriz” deyince, Sivâsî Efendi buyurdu ki: “Ma’lûm oldu ki, Kur’ân’ın tefsîrinden bî-haber imişsin. Zîrâ bu âyet-i kerîmede hitâb kefereyedir. Âmm olduğu takdîr- ve sersem olurlar. Nitekim bu ma'nâda Yûnus Emre hazretleri dahi şöyle buyurmuştur. Beyit: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

Ya'ni, sinek gibi hakîr görünen bir derviş, kartal gibi heybetli olan bir âlim-i zâhîrî ile mübâhase ve münâzara ettiler. Derviş o mübâhasede onu mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben ümmî ve hakîr derviş iken böyle bir hâdise benim de başıma geldi.

Buraya münasib latîf bir menkıbenin zikri bu hâli daha ziyâde tafsîl eder. Şöyle ki:

"Sultan Murâd-ı Râbi', muhakkıklerden Sivâsî hazretlerine “Eşyanın tesbîhi kāl ile midir, hâl ile midir?" diye sorar. Sivâsî hazretleri de "Kal iledir, elhamdülillah bizim dervişlerimizden işidenler vardır!" diye cevab verir. Sonra ulemâ-yı zâhireden Kadızâde'yi çağırıp der ki: "Kadıoğlu, Sivâsî'ye eşyanın tesbihinden sordum, "Kāl iledir ve dervişlerimizden işitenler vardır!" dedi; öyle midir?" Kadıoğlu: "Hayır padişahım, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم (İsrâ, 17/44) buyurmuş iken, ya'ni “Cemî-i eşyâ tesbîhtedir, lâkin siz tesbihlerinizi anlamazsınız ve işitmezsiniz!" diye nass etmiş iken, Sivâsî Efendi'nin "Anlarız ve işitiriz!" demesi nass-ı Kur'ân'ı inkârdır, küfürdür!" diye cevab verir. Pâdişâh Sivâsî Efendi'yi çağırıp, "Kadıoğlu senin hakkında nass-ı Kur'ân'ı inkâr etti, kâfir oldu diyor, sen ne dersin?" der. Sivâsî hazretleri: "Pâdişâhım, bu herif câhil ve Kur'ân'ın tefsîrinden gafil bir inâdcı kimsedir, her ne kadar ilzâm etsem kabûl etmeyecektir. Şeyhülislâm'ı ve kazaskerleri da'vet buyurun. Huzûrlarında mürâfaa olalım!" der. Şeyhülislâm ve kazaskerler da'vet olunup mâcerâ naklolunur. Şeyhülislâm Yahya Efendi: "Padişahım, Kadızâde Efendi câiz ki bizden garaz anlar, saray hocası imamınız Şamlı Hüseyin Efendi bir fâzıl kimsedir. Hakem nasbediniz, aralarını fasletsin! Bizler dahi temyîz edelim!" der. Hüseyin Efendi da'vet olunup hakem nasbolunur. Hüseyin Efendi Sivâsî Efendi'ye hitâb edip: "Müddeânız nedir?" diye sorar. Hazret dahi: “Eşyanın tesbîhi kāl iledir, erbâb-ı mükâşefe işitirler" der. Kadızâde'ye hitâb edip: "Siz ne dersiniz?" dedikte, "Hak Teâlâ Kur'ân'da eşyânın tesbîhini siz işitmezsiniz der iken, bunların işitiriz demesi nass-ı Kur'ân'a muhâlif ve inkârdır ve küfürdür, deriz" deyince, Sivâsî Efendi buyurdu ki: "Ma'lum oldu ki, Kur'ân'ın tefsîrinden bîhaber imişsin. Zîrâ bu âyet-i kerîmede hitâb kefereyedir. Amm olduğu takdîr- de dahi selb-i umûmdur, umûm-ı selb değildir. Ya'ni cümlenin işitip anlamadığından ba'zılarının işitip anlamamaları lâzım gelmez. Mantık dahi okumadın mı, sâlibe-i külliyyenin nakîzı mûcibe-i cüz'iyyedir. Cümleniz anlamaz, ba'zılar anlayıp işidir, demektir. Böyle âyetler Kur'ân'da çoktur. Ezcümle ulemâ-i ehl-i sünnet rü'yetullâha kâildir. `وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ` (Kıyâme, 75/22-23) ["O gün kimi yüzler parlayacak ve Rabbine bakacaktır"] âyet-i kerîmesi ve `سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَيْلَةَ الْبَدْرِ` ["Rabbinizi, ayın on dördünde ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz!"] hadîs-i şerîfi delîli ile. Maahâzâ Kur'ân'da `لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ` (En'âm, 6/103) ["Gözler onu göremez!"] buyrulur; ya'ni “Mecmûan gözler görmez, ba'zıları görür” demektir!" dediklerinde Hüseyin Efendi dahi `عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ` (Neml, 27/16) ["Bize kuşların dili öğretildi"], `قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ` (Neml, 27/18) ["Bir karınca: Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz dedi"] âyetleri dahi eşyânın tesbîhleri kâl ile olduğuna delîldir. Zîrâ mecmû'-ı enbiyâ ve evliyâ hâl ile olan tesbîhlerini bilirler ve işitirler. Makâm-ı imtinânda bir fâide olmamak lâzım gelir. Pâdişâhım, Sîvâsî Efendi hazretleri âlim ve fâzıl ve her sözü haktır. Husûsen ol âyet-i kerîmede olan kelimâttır; ve bu âyetler cümle müfessirlerin sözlerine muvâfıktır”, deyince Şeyhülislâm ve Sadreteyn dahi “Hüseyin Efendi'nin sözleri haktır!” diye te'yîd ve te'kîd ederler. Sultan Murad Han, “Kadıoğlu yine mi fezâhat?” diye takrî' ve tevbîh ettiklerinde, Sîvâsî hazretleri, Pâdişâhım, İmâm-ı Müslim'in Abdullah bin Ömer'den rivâyet ettiği `إِذَا كَفَرَ الرَّجُلُ أَخَاهُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا` ["Kişi kardeşini tekfîr ettiği vakit, ikisinden biri küfre düşmüş olur"] hadîsi ile küfür kendine lâzım gelip ale'l-fevr huzûrunuzda tecdîd-i îmân lâzım gelmiştir” dedikte, Şeyhülislâm'dan dahi istifsâr ettikde, “Fukahâ dahi hadîs-i şerîf ile amel edip tekfîre zâhib olmuşlardır”, derler. Pâdişâh-ı zarîf dahi Sîvâsî Efendi'ye hitâb edip: “Kadıoğlu'na tecdîd-i îmân ettiriniz!” deyip onlar dahi telkîn-i kelimeteyn-i şehâdeteyn ve tecdîd-i îmân ettirirler."

* Bkz. Mehmed Nazmi Efendi, Osmanlılarda Tasavvufî Hayat (Hediyyetü'l-İhvân) -Haz. Osman Türer-, İnsan Yay. İstanbul, 2005, s. 459-461. (Yayınlayanların notu.)

4204. "Dağlar zerreler gibi senin sermestindir. Nokta ve pergel ve hat senin elindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4204. "Dağlar zerreler gibi senin sermestindir. Nokta ve pergel ve hat senin elindedir."

Bu beyit yine insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından gerçek padişaha hitaptır. Yani, "Bu izafî varlık âleminin koca dağları, zerreler gibi senin kudret elinde sarhoştur."

"Sarhoş" kelimesi, "sarhoşluk" anlamında değil, "senin emrine boyun eğmiş, senin iradenle hareket eden" anlamındadır. Nokta, pergel ve hat da senin elindedir. Yani, bütün varlık âlemi, en küçük zerreden en büyük dağlara kadar, senin kudretinin ve iradenin eseridir.

Bu beyit, Allah'ın mutlak kudretini ve her şeyin O'nun kontrolünde olduğunu ifade eder. İnsân-ı kâmil, bu gerçeği idrak eden ve bu idrakle konuşan kişidir.

Bu beyit yine insân-ı kâmil tarafından şâh-ı hakîkîye hitâbdır. Ya'ni, “Bu vücûd-ı izâfî âleminin koca dağları, zerreler gibi senin yed-i kudretinde ser- de dahi selb-i umûmdur, umûm-ı selb değildir. Ya'ni cümlenin işitip anlamadığından ba'zılarının işitip anlamamaları lâzım gelmez. Mantık dahi okumadın mı, sâlibe-i külliyyenin nakîzı mûcibe-i cüz'iyyedir. Cümleniz anlamaz, ba'zılar anlayıp işidir, demektir. Böyle âyetler Kur'ân'da çoktur. Ezcümle ulemâ-i ehl-i sünnet rü'yetullaha kâildir. وجوه يومئذ ناضرة إلى ربها ناظرة (Kıyâme, 75/22-23) ["O gün kimi yüzler parlayacak ve Rabbine bakacaktır"] âyet-i kerîmesi ve سترون ربكم كما ترون القمر ليلة البدر ["Rabbinizi, ayın on dördünde ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz!"] hadîs-i şerîfi delili ile. Maahâzâ Kur'ân'da لا تدركه الأبصار (En'âm, 6/103) ["Gözler onu göremez!"] buyrulur; ya'ni "Mecmûan gözler görmez, ba'zıları görür" demektir!" dediklerinde Hüseyin Efendi dahi عُلِّمنا منطق الطير (Neml, 27/16) ["Bize kuşların dili öğretildi"], قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ (Neml, 27/18) ["Bir karınca: Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz dedi"] âyetleri dahi eşyânın tesbihleri kâl ile olduğuna delîldir. Zîrâ mecmû'-ı enbiyâ ve evliyâ hâl ile olan tesbihlerini bilirler ve işitirler. Makām-ı imtinânda bir fâide olmamak lâzım gelir. Pâdişâhım, Sivâsî Efendi hazretleri âlim ve fâzıl ve her sözü haktır. Husûsen ol âyet-i kerîmede olan kelimâttır; ve bu âyetler cümle müfessirlerin sözlerine muvâfıktır", deyince Şeyhülislâm ve Sadreteyn dahi "Hüseyin Efendi'nin sözleri haktır!" diye te'yîd ve te'kîd ederler. Sultan Murad Han, "Kadıoğlu yine mi fezâhat?" diye takrî' ve tevbîh ettiklerinde, Sivâsî hazretleri, Pâdişâhım, İmâm-ı Müslim'in Abdullah bin Ömer'den rivâyet ettiği اذا كفر الرجل اخاه فقد باء بها احدهما ["Kişi kardeşini tekfir ettiği vakit, ikisinden biri küfre düşmüş olur"] hadîsi ile küfür kendine lâzım gelip ale'l-fevr huzûrunuzda tecdîd-i îmân lâzım gelmiştir" dedikte, Şeyhülislâm'dan dahi istifsâr ettikde, "Fukahâ dahi hadîs-i şerîf ile amel edip tekfire zâhib olmuşlardır", derler. Pâdişâh-ı zarîf dahi Sivâsî Efendi'ye hitâb edip: "Kadıoğlu'na tecdîd-i îmân ettiriniz!" deyip onlar dahi telkîn-ı kelimeteyn-i şehâdeteyn ve tecdîd-i îmân ettirirler."*

* Bkz. Mehmed Nazmi Efendi, Osmanlılarda Tasavvufi Hayat (Hediyyetü'l-Ihvân) -Haz. Osman Türer-, İnsan Yay. İstanbul, 2005, s. 459-461. (Yayınlayanların notu.)

4204. "Dağlar zerreler gibi senin sermestindir. Nokta ve pergel ve hat senin elindedir."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4204. "Dağlar zerreler gibi senin sermestindir. Nokta ve pergel ve hat senin elindedir."

Bu beyit yine insân-ı kâmil (Hakk'ın tüm isimlerine mazhar olan olgun insan) tarafından gerçek padişaha hitaptır. Yani, "Bu izafî varlık (mutlak varlığa göre) âleminin koca dağları, zerreler gibi senin kudret elinde sarhoş ve mağlûptur; ve bu şekil âlemini resmedip varlığa getirmek için gerekli olan nokta ve pergel ve çizgi senin kudret elindedir.

Bu beyit yine insân-ı kâmil tarafından şâh-ı hakîkîye hitâbdır. Ya'ni, "Bu vücûd-ı izâfî âleminin koca dağları, zerreler gibi senin yed-i kudretinde ser- mest ve mağlûbdur; ve bu âlem-i sûreti resmedip vücûda getirmek için îcâb eden nokta ve pergel ve hat senin yed-i kudretindedir.

4205. Fitne ki ondan titrerler, senin titreyicindir. Her ağır kıymetli cevher senin ucuzundur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4205. Fitne ki ondan titrerler, senin titreyicindir. Her ağır kıymetli cevher senin ucuzundur.

"Ey gerçek şah, senin yaratılmışlarının korkup titrediği fitne, senden korkup titreyicidir. Kullarının yanında en kıymetli olan bir cevher senin yanında kıymetsiz ve ucuz bir şeydir."

“Ey şâh-ı hakîkî, senin mahlûkātının korkup titrediği fitne, senden korkup titreyicidir. Kullarının indinde en kıymetli olan bir cevher senin indinde kıymetsiz ve ucuz bir şeydir.”

4206. Ey Hudâ, bana beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı, senin şerhini söyler idim!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4206. Ey Allah'ım, bana beş yüz ağız verseydin, ey cihanın canı, senin açıklamanı söylerdim!

"Cihanın canı"ndan kasıt, Hak'tır. "Ey" nida harfi, Allah'tan düşürülmüştür. Yani, "Ey Allah'ım, eğer bana bu suret âleminde beş yüz ağız verseydin, ey cihanın canı, senin vasıflarının açıklamasını söylerdim." Rubai:

"Hak cihanın canıdır ve cihan bütünüyle bedendir. Melek sınıfları bu bedenin duyularıdır. Felekler, ana unsurlar ve varlıklar organlar gibidir. Tevhid ancak budur, diğerleri hep taliptir."

“Cihânın cânı”ndan murâd, Hak’tır. “Ey” harf-i nidâsı, Hudâ’dan mahzûfdur. Ya’ni, “Ey Hudâ, eğer bana bu âlem-i sûrette beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı senin evsâfının şerhini söyler idim.” Rubâî:

“Hak cihânın cânıdır ve cihân cümle bedendir. Melâike sınıfları bu bedenin havâssıdır. Eflâk ve anâsır ve mevâlid a’zâ mesâbesindedir. Tevhîd ancak budur, diğerleri hep fer’dir.”

4207. Bir ağız tutarım ve o da ey sır bilici, senden hacâlette münkesirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4207. Bir ağız tutarım ve o da ey sır bilici, senden utanç içinde kırılmıştır.

Fakat bir ağzım vardır. Ey sır bilici olan gerçek şah, o bir ağız dahi senin vasfını eksik olarak açıkladığı için utandığından kırılmıştır.

Fakat bir ağzım vardır. Ey sır bilici olan şâh-ı hakîkî o bir ağız dahi senin vasfını nâkıs olarak şerhettiği için utandığından münkesirdir.

4208. Halbuki ademden daha ziyâde münkesir olmam. Zîrâ bu ümmetler onun ağzından geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4208. Halbuki yokluktan daha fazla kırılmam. Çünkü bu ümmetler onun ağzından geldiler.

Bununla birlikte, muhakkak ki düşen izafî yokluktan daha fazla kırılmış değilim. Çünkü bu kadar çeşitli ümmetler ve milletler o izafî yokluğun sarhoşu ve mağlubudur; ve bu suret âlemini resmedip varlığa getirmek için gereken nokta, pergel ve çizgi senin kudret elindedir.

Bununla berâber muhakkak sâkıt olan adem-i izâfîden daha ziyâde münkesir değilim. Zîrâ bu kadar muhtelif ümmetler ve milletler o adem-i izâfînin mest ve mağlûbdur; ve bu âlem-i sûreti resmedip vücûda getirmek için îcâb eden nokta ve pergel ve hat senin yed-i kudretindedir."

4205. "Fitne ki ondan titrerler, senin titreyicindir. Her ağır kıymetli cevher senin ucuzundur."&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4205. "Fitne ki ondan titrerler, senin titreyicindir. Her ağır kıymetli cevher senin ucuzundur."

Ey gerçek şah, senin yaratılmışlarının korkup titrediği fitne, senden korkup titreyicidir. Kullarının yanında en kıymetli olan bir cevher senin yanında kıymetsiz ve ucuz bir şeydir.

"Ey şâh-ı hakîkî, senin mahlûkātının korkup titrediği fitne, senden korkup titreyicidir. Kullarının indinde en kıymetli olan bir cevher senin indinde kıymetsiz ve ucuz bir şeydir."

4206. "Ey Huda, bana beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı, senin şerhini söyler idim!"&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4206. "Ey Allah'ım, bana beş yüz ağız verseydin, ey cihanın canı, senin şerhini söylerdim!"

"Cihanın canı"ndan maksat, Hakk'tır. "Ey" nida harfi, Allah'tan düşmüştür. Yani, "Ey Allah'ım, eğer bana bu suret âleminde beş yüz ağız verseydin, ey cihanın canı, senin vasıflarının şerhini söylerdim." Rubai:

"Hak cihanın canıdır ve cihan bütünüyle bedendir. Melek sınıfları bu bedenin duyularıdır. Felekler ve unsurlar ve varlıklar organlar gibidir. Tevhid ancak budur, diğerleri hep taliptir."

“Cihânın cânı"ndan murâd, Hak'tır. "Ey" harf-i nidâsı, Huda'dan mahzûfdur. Ya'ni, "Ey Hudâ, eğer bana bu âlem-i sûrette beş yüz ağız vereydin, ey cihânın cânı senin evsâfının şerhini söyler idim.” Rubâî:

"Hak cihânın cânıdır ve cihân cümle bedendir. Melâike sınıfları bu bedenin havâssıdır. Eflâk ve anâsır ve mevâlîd a'zâ mesâbesindedir. Tevhîd ancak budur, diğerleri hep fer'dir."

4207. Bir ağız tutarım ve o da ey sır bilici, senden hacâlette münkesirdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4207. Bir ağız tutarım ve o da ey sır bilici, senden utanç içinde kırılmıştır.

Fakat bir ağzım vardır. Ey sır bilici olan gerçek şah, o bir ağız dahi senin vasfını eksik olarak açıkladığı için utandığından kırılmıştır.

Fakat bir ağzım vardır. Ey sır bilici olan şâh-ı hakîkî o bir ağız dahi senin vasfını nâkıs olarak şerhettiği için utandığından münkesirdir.

4208. Halbuki ademden daha ziyade münkesir olmam. Zîrâ bu ümmetler onun ağzından geldiler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4208. Oysa yokluktan daha fazla kırılmış değilim. Çünkü bu ümmetler onun ağzından geldiler.

Bununla birlikte, kesinlikle sessiz olan izafî yokluktan daha fazla kırılmış değilim. Çünkü bu kadar çeşitli ümmetler ve milletler o izafî yokluğun ağzından bu izafî varlık âlemine gelip ortaya çıktılar. Ben ise bir ağzım ile, Hakk'ın inayetiyle bu kadar marifetleri (bilgileri) ve hakikatleri açıkladım.

Bununla beraber muhakkak sakit olan adem-i izâfiden daha ziyâde münkesir değilim. Zîrâ bu kadar muhtelif ümmetler ve milletler o adem-i izâfinin ağzından bu vücûd-ı izâfî âlemine gelip zâhir oldular. Ben ise bir ağzım ile inâyet-i Hak'la bu kadar maârif ve hakâyıkı beyân ettim.

4209. Yüz binlerce âsâr-ı gaybî muntazırdır ki, ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya sıçrayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4209. Yüz binlerce gaybî eser, yokluktan çabuk ve atılgan bir şekilde dışarıya sıçramak için beklemektedir.

"Çest", çabuk ve çevik; "mükirr" ise atılgan ve hücum edici demektir. Yani, bu gelenlerden başka, o izafî yokluk âleminde bulunan yüz binlerce gayba ait eserler, o yokluktan çabuk ve atılgan bir şekilde dışarıya ve bu izafî varlık sahasına sıçramak için beklemektedirler. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "çest ü mükirr" yerine "ba lütf ü berr" geçmektedir. Bu da "lütuf ve ihsan ile" demektir.

“Çest”, çabuk ve çâlâk; ve “mükirr”, hamle ve hücûm edici demektir. Ya'ni, bu gelenlerden başka yine o adem-i izâfî âleminde bulunan yüz binlerce gayba mensûb eserler, o ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya ve bu vücûd-ı izâfî sahasına sıçramak için muntazırdırlar. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ'da جست و مکر yerine با لطف و بر vâki'dir. “Lütuf ve ihsân ile” demektir.

4210. Başım senin takâzândan dönüyor. Ey ben ki, o keremin önünde ölmüşüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4210. Başım senin takâzândan dönüyor. Ey ben ki, o keremin önünde ölmüşüm.

"Takâzâ", sözlükte "birbirine hakkını vermek" demektir. Burada kastedilen, Hakk'ın kullarına ezelde yatkınlık diliyle talep ettikleri ihsanı ve kulların da bu ihsan ve kereme karşılık hâl, söz ve fiil ile şükrü eda etmesidir. Yani, ey gerçek şah, başım senin takâzândan dolayı dönüyor. Ey ben ki, senin o ihsan ve kereminin önünde hakkıyla şükrü eda edememekten dolayı ölmüş bir hâldeyim.

“Takâzâ”, lügatte “birbirine hakkını vermek” demektir. Burada murâd, Hakk'ın bendelerine ezelde lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri ihsânı ve kulların dahi bu ihsân ve kereme mukâbil hâlen ve kavlen ve fiilen edâ-yı şükrüdür. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, başım senin takâzândan dolayı dönüyor. Ey ben ki, senin o ihsân ve kereminin önünde hakkıyla edâ-yı şükr edememekten dolayı ölmüş bir hâldeyim.

4211. Bizim rağbetimiz senin takâzândandır. Her nerede yol gidici varsa, Hakk'ın cezbesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4211. Bizim rağbetimiz senin takâzândandır. Her nerede yol gidici varsa, Hakk'ın cezbesidir.

Ey şah, bizim senin emrine rağbetimiz, senin kereminin takâzâsındandır (gerektirmesindendir). Her nerede hakikat yolunun yolcusu ve sâlik (Hakk Yolcusu) varsa, Hakk'ın cezbesinden (çekiminden) ve onu çekmesindendir.

Ey şâh, bizim senin emrine rağbetimiz, senin kereminin takâzâsındandır. Her nerede tarîk-ı hakîkatin yolcusu ve sâliki varsa, Hakk'ın cezbesinden ve onu çekmesindendir.

4212. Toprak rüzgârsız yukarıya sıçrar mı? Bir gemi denizsiz yola ayak koyar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4212. Toprak rüzgârsız yukarıya sıçrar mı? Bir gemi denizsiz yola ayak koyar mı?

Örneğin, yoğun olan toprak, latif olan rüzgârın ve havanın çekmesi olmasa yukarıya sıçrar mı? Ve bir gemi, deniz olmasa, kara yolunda hareket eder mi? Toprağın yukarıya çekicisi hava ve geminin yola çekicisi dahi denizdir. ağzından bu izafî varlık âlemine gelip ortaya çıktılar. Ben ise bir ağzım ile Yüce Allah'ın inayetiyle bu kadar marifetleri (Allah'ı bilme yollarını) ve hakikatleri açıkladım.

Meselâ, kesîf olan toprak, latîf olan rüzgârın ve havanın çekmesi olmasa yukarıya sıçrar mı? Ve bir gemi, deniz olmasa, kara yolunda hareket eder mi? Toprağın yukarıya çekicisi hava ve geminin yola çekicisi dahi denizdir. ağzından bu vücûd-ı izâfî âlemine gelip zahir oldular. Ben ise bir ağzım ile inâyet-i Hak'la bu kadar maârif ve hakāyıkı beyân ettim.

4209. Yüz binlerce asar-ı gaybî muntazırdır ki, ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya sıçrayalar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4209. Yüz binlerce gaybî eser, yokluktan çabuk ve atılgan bir şekilde dışarıya sıçramayı beklemektedir.

"Çest", çabuk ve çevik; "mükirr" ise atılgan ve hücum edici demektir. Yani, bu gelenlerden başka, o izafî yokluk âleminde bulunan yüz binlerce gayba ait eserler, o yokluktan çabuk ve atılgan bir şekilde dışarıya ve bu izafî varlık sahasına sıçramak için beklemektedirler. Bazı nüshalarda ikinci mısrada "çest ü mükirr" yerine "bi'l-lütf ü berr" geçmektedir. Bu da "lütuf ve ihsan ile" demektir.

"Çest", çabuk ve çâlâk; ve “mükirr", hamle ve hücum edici demektir. Ya'ni, bu gelenlerden başka yine o adem-i izâfî âleminde bulunan yüz binlerce gayba mensûb eserler, o ademden çabuk ve hamle edici olarak dışarıya ve bu vücûd-ı izâfi sahasına sıçramak için muntazırdırlar. Ba'zı nüshalarda ikinci misra'da چست و مکر yerine بالطف و بر vaki'dir. “Lütuf ve ihsân ile” demektir.

4210. Başım senin takāzândan dönüyor. Ey ben ki, o keremin önünde ölmüşüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4210. Başım senin karşılıklı hak istemenden dönüyor. Ey ben ki, o cömertliğin önünde ölmüşüm.

"Takāzā", sözlükte "birbirine hakkını vermek" demektir. Burada kastedilen, Hakk'ın kullarına ezelde isti'dâd diliyle (yaratılış kabiliyetiyle) talep ettikleri ihsanı ve kulların da bu ihsan ve cömertliğe karşılık hâl, söz ve fiil ile şükrü yerine getirmesidir. Yani, ey gerçek padişah, başım senin karşılıklı hak istemenden dolayı dönüyor. Ey ben ki, senin o ihsan ve cömertliğinin önünde hakkıyla şükrü yerine getirememekten dolayı ölmüş bir hâldeyim.

"Takāzā", lügatte "birbirine hakkını vermek" demektir. Burada murâd, Hakk'ın bendelerine ezelde lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri ihsânı ve kulların dahi bu ihsân ve kereme mukābil hâlen ve kavlen ve fiilen edâ-yı şükrüdür. Ya'ni, ey şâh-ı hakîkî, başım senin takāzândan dolayı dönüyor. Ey ben ki, senin o ihsân ve kereminin önünde hakkıyla edâ-yı şükr edememekten dolayı ölmüş bir hâldeyim.

4211. Bizim rağbetimiz senin takāzândandır. Her nerede yol gidici varsa, Hakk'ın cezbesidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4211. Bizim rağbetimiz senin takāzândandır. Her nerede yol gidici varsa, Hakk'ın cezbesidir.

Ey şah, bizim senin emrine rağbetimiz, senin kereminin takāzâsındandır (gerektirmesindendir). Her nerede hakikat yolunun yolcusu ve sâlik (Hakk Yolcusu) varsa, Hakk'ın cezbesinden (çekiminden) ve onu çekmesindendir.

Ey şâh, bizim senin emrine rağbetimiz, senin kereminin takāzāsındandır. Her nerede tarîk-ı hakîkatin yolcusu ve sâliki varsa, Hakk'ın cezbesinden ve onu çekmesindendir.

4212. Toprak rüzgârsız yukarıya sıçrar mı? Bir gemi denizsiz yola ayak koyar mı?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4212. Toprak rüzgârsız yukarıya sıçrar mı? Bir gemi denizsiz yola ayak koyar mı?

Örneğin, yoğun olan toprak, latif (ince, hafif) olan rüzgârın ve havanın çekmesi olmasa yukarıya sıçrar mı? Ve bir gemi, deniz olmasa, kara yolunda hareket eder mi? Toprağın yukarıya çekicisi hava ve geminin yola çekicisi dahi denizdir.

Meselâ, kesîf olan toprak, latif olan rüzgârın ve havanın çekmesi olmasa yukarıya sıçrar mı? Ve bir gemi, deniz olmasa, kara yolunda hareket eder mi? Toprağın yukarıya çekicisi hava ve geminin yola çekicisi dahi denizdir.

4213. Ab-ı hayat önünde kimse ölmedi. Senin suyunun önünde âb-ı hayat tortudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4213. Ab-ı hayat önünde kimse ölmedi. Senin suyunun önünde âb-ı hayat tortudur.

Meşhur olan âb-ı hayatın (ölümsüzlük suyu) önünde kimse ölmedi ve o suyu içenler zahirî hayatta kaldı. Halbuki senin suyunun, yani aşkının önünde zahirî olan âb-ı hayat tortudur.

Meşhur olan âb-ı hayatın önünde kimse ölmedi ve o suyu içenler hayât-ı sûrîde kaldı. Halbuki senin suyunun ya'ni aşkının önünde sûrî olan âb-ı hayât tortudur.

4214. Ab-ı hayat can-dostların kıblesidir; bostan sudan yeşil ve handân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4214. Âb-ı hayat can dostların kıblesidir; bostan sudan yeşil ve güler yüzlü olur.

"Can dostlar", canı sevenler demektir. Yani, maddî olan âb-ı hayat (Bengisu) canı sevenlerin ve yaşamak isteyenlerin kıblesidir. Çok yaşamak için onlar âb-ı hayata yönelmişlerdir. Çünkü bostan maddî olan sudan yeşerip tazelik bulduğu gibi, mecazî varlık da maddî olan âb-ı hayattan tazelik bulur.

"Cân-dostân", can seviciler demektir. Ya'ni, sûrî olan âb-ı hayât can sevicilerin ve yaşamak isteyenlerin kıblesidir. Çok yaşamak için onlar âb-ı hayâta müteveccihdirler. Zîrâ bostan sûrî olan sudan yeşillendiği ve tarâvet bulduğu gibi vücûd-ı mecâzî dahi sûrî olan âb-ı hayattan tarâvet bulur.

4215. Ölüm içiciler onun aşkından diridirler. Candan ve can suyundan gönül koparmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4215. Ölüm içiciler onun aşkından diridirler. Candan ve can suyundan gönül koparmışlardır.

Ölüm içiciler ve ölüme istekli olanlar, âb-ı hayatın (hayat suyu) dahi canı olan Hakk'ın aşkından diridirler. Cana ve âb-ı hayata olan sevgiden gönül koparmışlardır. Bunlara olan sevgiden gönülleri boşalmıştır.

Ölüm içiciler ve ölüme müştâk olanlar âb-ı hayatın dahi canı olan Hakk'ın aşkından diridirler. Cana ve âb-ı hayata muhabbetten gönül koparmışlardır. Bunlara olan muhabbetten gönülleri boşalmıştır.

4216. Vaktaki senin aşkının suyu bize el verdi, bizim indimizde âb-ı hayat kesâd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4216. Senin aşkının suyu bize el verdiğinde, bizim yanımızda âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) değerini yitirdi.

Bizi senin aşkının suyu suladığında, biz öyle bir hayat ve dirilik bulduk ki, bizim yanımızda âb-ı hayatın ve görünürdeki yaşamanın değeri azaldı ve revaçtan düştü.

Vaktāki bizi senin aşkının suyu suladı, biz bir hayât ve dirilik bulduk ki, bizim indimizde âb-ı hayatın ve sûrî yaşamanın kıymeti kesâd oldu ve revaçtan sâkıt oldu.

4217. Ab-ı hayattan her cana bir yenilik vardır. Fakat hayata mensub olan suyun suyu sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4217. Ab-ı hayattan her cana bir yenilik vardır. Fakat hayata mensup olan suyun suyu sensin!

Görünen ab-ı hayattan her can bir yenilik ve tazelik bulur. Fakat hayata ait olan bu görünen suyun suyu ve ruhu sensin!

Sûrî âb-ı hayattan her can bir yenilik ve tâzelik bulur. Fakat hayâta mensûb olan bu sûrî suyun suyu ve rûhu sensin!

4213. Ab-ı hayat önünde kimse ölmedi. Senin suyunun önünde âb-ı hayat tortudur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4213. Ab-ı hayat önünde kimse ölmedi. Senin suyunun önünde âb-ı hayat tortudur.

Meşhur olan âb-ı hayatın (ölümsüzlük suyu) önünde kimse ölmedi ve o suyu içenler zahirî hayatta kaldı. Halbuki senin suyunun, yani aşkının önünde zahirî olan âb-ı hayat tortudur.

Meşhur olan âb-ı hayatın önünde kimse ölmedi ve o suyu içenler hayât-ı sûrîde kaldı. Halbuki senin suyunun ya'ni aşkının önünde sûrî olan âb-ı hayât tortudur.

4214. Ab-ı hayat can-dostların kıblesidir; bostan sudan yeşil ve handân olur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4214. Âb-ı hayat can dostların kıblesidir; bostan sudan yeşil ve güler yüzlü olur.

"Can dostlar", canı sevenler demektir. Yani, maddî olan âb-ı hayat (Bengisu) canı sevenlerin ve yaşamak isteyenlerin kıblesidir. Çok yaşamak için onlar âb-ı hayata yönelmişlerdir. Çünkü bostan maddî olan sudan yeşerip tazelik bulduğu gibi, mecazî varlık da maddî olan âb-ı hayattan tazelik bulur.

"Cân-dostân", can seviciler demektir. Ya'ni, sûrî olan âb-ı hayât can sevicilerin ve yaşamak isteyenlerin kıblesidir. Çok yaşamak için onlar âb-ı hayâta müteveccihdirler. Zîrâ bostan sûrî olan sudan yeşillendiği ve tarâvet bulduğu gibi vücûd-ı mecâzî dahi sûrî olan âb-ı hayattan tarâvet bulur.

4215. Ölüm içiciler onun aşkından diridirler. Candan ve can suyundan gönül koparmışlardır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4215. Ölüm içiciler onun aşkından diridirler. Candan ve can suyundan gönül koparmışlardır.

Ölüm içiciler ve ölüme istekli olanlar, âb-ı hayatın (hayat suyu) dahi canı olan Hakk'ın aşkından diridirler. Cana ve âb-ı hayata olan sevgiden gönül koparmışlardır. Bunlara olan sevgiden gönülleri boşalmıştır.

Ölüm içiciler ve ölüme müştâk olanlar âb-ı hayatın dahi canı olan Hakk'ın aşkından diridirler. Cana ve âb-ı hayata muhabbetten gönül koparmışlardır. Bunlara olan muhabbetten gönülleri boşalmıştır.

4216. Vaktaki senin aşkının suyu bize el verdi, bizim indimizde âb-ı hayat kesâd oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4216. Senin aşkının suyu bize el verdiğinde, bizim yanımızda âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) değerini yitirdi.

Bizi senin aşkının suyu suladığında, biz öyle bir hayat ve dirilik bulduk ki, bizim yanımızda âb-ı hayatın ve görünürdeki yaşamanın değeri azaldı ve revaçtan düştü.

Vaktāki bizi senin aşkının suyu suladı, biz bir hayât ve dirilik bulduk ki, bizim indimizde âb-ı hayatın ve sûrî yaşamanın kıymeti kesâd oldu ve revaçtan sâkıt oldu.

4217. Ab-ı hayattan her cana bir yenilik vardır. Fakat hayata mensub olan suyun suyu sensin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4217. Ab-ı hayattan her cana bir yenilik vardır. Fakat hayata mensup olan suyun suyu sensin!

Görünen ab-ı hayattan her can bir yenilik ve tazelik bulur. Fakat hayata ait olan bu görünen suyun suyu ve ruhu sensin!

Sûrî âb-ı hayattan her can bir yenilik ve tâzelik bulur. Fakat hayâta mensûb olan bu sûrî suyun suyu ve rûhu sensin!

4218. Her zaman bana bir ölüm ve bir haşir verdin, tâ ki o keremin dest-bürdünü gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4218. Her zaman bana bir ölüm ve bir diriliş verdin, tâ ki o keremin kudretini gördüm.

"Dest-bürd", kudretten ve lütuftan kinayedir (Burhan). Yani, ey şah, senin kereminin kudretini görmem için bana her zaman bir ölmek ve toplanmak verdin. Ölmek ve toplanmak hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 1164 ve 1165 numaralarına denk gelen: ["Şimdi sana her an ölüm ve geri dönüş vardır. Mustafa (a.s.), "Dünya bir saattir" buyurdu. Bütün âlem her an fani olur. Tekrar beka (sonsuzluk) içinde belirir"] beyitlerinde geçti. Burada tekrarı gereksizdir.

"Dest-bürd", kudretten ve fazldan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey şâh, senin kereminin kudretini görmem için bana her zaman bir ölmek ve cem' olmak verdin. Ölmek ve cem' olmak hakkındaki îzâhât I. cildin 1164 ve 1165 numaralarına müsâdif olan: ["İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, "Dünya bir saattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bekā içinde zahir olur"] beyitlerinde geçti. Burada tekrarı zâiddir.

4219. Ey Huda, ba's etmek i'timadından dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4219. Ey Allah'ım, dirilteceğine olan güvenimden dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu.

Ey Allah'ım, bu görünür hayat ve bu mecazî varlık içinde iken mademki cisim zerrelerimin benzerlerinin yenilenmesiyle yok olup var olduğunu keşif yoluyla gözlemlemekteyim, bu sebeple görünür ölümle yok olan cismimi dirilteceğine olan güvenimden dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu ve ölümden asla korkum kalmadı.

Ey Hudâ, bu hayât-ı sûrî ve bu vücûd-ı mecâzî içinde iken mâdemki zerrât-ı cismimin teceddüd-i emsâl ile ma'dûm ve mevcûd olduğunu keşfen müşâhede etmekteyim, binâenaleyh mevt-i sûrî ile fenâ bulan cismimi ba's edeceğine i'timâdımdan dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu ve ölümden asla pervâm kalmadı.

4220. Eğer yedi derya serab olursa, ey suyun suyu, kulağını tutup onu getirirsin! [4225]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4220. Eğer yedi derya serap olursa, ey suyun suyu, kulağını tutup onu getirirsin! [4225]

Yeryüzünde bulunan Büyük Okyanus, Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Kuzey Buz Denizi, Güney Buz Denizi, Akdeniz ve Karadeniz gibi yedi derya, kollarıyla beraber serap olsa ve hepsinin suları çekilse, ey suyun suyu ve ruhu olan Yüce Allah, kulağından tutup o suyu getirir ve yaratırsın!

Arz üzerinde kâin Bahr-i Muhît-i Kebîr, Bahr-i Muhît-ı Atlas, Bahr-i Muhît-ı Hindî, Bahr-i Müncemid-i Şimâlî, Bahr-i Müncemid-i Cenûbî, Bahr-i Sefid ve Bahr-i Siyâh gibi yedi derya şuabâtıyla beraber serâb ve hepsinin suları çekilse, ey suyun suyu ve rûhu olan Hak Teâlâ, kulağından tutup o suyu getirirsin ve halkedersin!

4221. Akıl ecelden titreyici ve o aşk şûhtur. Taş, tuğla gibi ne vakit yağmurdan korkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4221. Akıl ecelden titreyicidir ve o aşk şûhtur (oynak, şen). Taş, tuğla gibi ne zaman yağmurdan korkar?

4218. Her zaman bana bir ölüm ve bir haşir verdin, tâ ki o keremin dest-bürdünü gördüm.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4218. Her zaman bana bir ölüm ve bir diriliş verdin, tâ ki o keremin kudretini gördüm.

"Dest-bürd", kudretten ve faziletten kinayedir (Burhan). Yani, ey şah, senin kereminin kudretini görmem için bana her zaman bir ölmek ve toplanmak verdin. Ölmek ve toplanmak hakkındaki açıklamalar, birinci cildin 1164 ve 1165 numaralarına denk gelen: ["Şimdi sana her an ölüm ve geri dönüş vardır. Mustafa (s.a.s.), "Dünya bir saattir" buyurdu. Bütün âlem her an fani olur. Tekrar beka içinde ortaya çıkar"] beyitlerinde geçti. Burada tekrarı gereksizdir.

"Dest-bürd", kudretten ve fazldan kinâyedir (Burhân). Ya'ni, ey şâh, senin kereminin kudretini görmem için bana her zaman bir ölmek ve cem' olmak verdin. Ölmek ve cem' olmak hakkındaki îzâhât I. cildin 1164 ve 1165 numaralarına müsâdif olan: ["İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır. Mustafa, "Dünya bir saattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur. Tekrar bekā içinde zâhir olur"] beyitlerinde geçti. Burada tekrarı zâiddir.

4219. Ey Huda, ba's etmek i'timadından dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4219. Ey Allah'ım, dirilteceğine olan güvenimden dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu.

Ey Allah'ım, bu görünür hayat ve bu mecazî varlık içinde iken mademki cisim zerrelerimin benzerlerinin yenilenmesiyle yok olup var olduğunu keşif yoluyla gözlemlemekteyim, bu sebeple görünür ölümle yok olan cismimi dirilteceğine olan güvenimden dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu ve ölümden asla korkum kalmadı.

Ey Hudâ, bu hayât-ı sûrî ve bu vücûd-ı mecâzî içinde iken mâdemki zerrât-ı cismimin teceddüd-i emsâl ile ma'dûm ve mevcûd olduğunu keşfen müşâhede etmekteyim, binâenaleyh mevt-i sûrî ile fenâ bulan cismimi ba's edeceğine i'timâdımdan dolayı, bu ölmek bana uyumak gibi oldu ve ölümden asla pervâm kalmadı.

4220. Eğer yedi derya serab olursa, ey suyun suyu, kulağını tutup onu getirirsin! [4225]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4220. Eğer yedi derya serap olursa, ey suyun suyu, kulağını tutup onu getirirsin! [4225]

Yeryüzünde bulunan Büyük Okyanus, Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Kuzey Buz Denizi, Güney Buz Denizi, Akdeniz ve Karadeniz gibi yedi derya, kollarıyla beraber serap olsa ve hepsinin suları çekilse, ey suyun suyu ve ruhu olan Yüce Allah, kulağından tutup o suyu getirir ve yaratırsın!

Arz üzerinde kâin Bahr-i Muhît-i Kebîr, Bahr-i Muhît-ı Atlas, Bahr-i Muhît-ı Hindî, Bahr-i Müncemid-i Şimâlî, Bahr-i Müncemid-i Cenûbî, Bahr-i Sefid ve Bahr-i Siyâh gibi yedi derya şuabâtıyla beraber serâb ve hepsinin suları çekilse, ey suyun suyu ve rûhu olan Hak Teâlâ, kulağından tutup o suyu getirirsin ve halkedersin!

4221. Akıl ecelden titreyici ve o aşk şûhtur. Taş, tuğla gibi ne vakit yağmurdan korkar?&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4221. Akıl ecelden titreyicidir ve o aşk şûhtur. Taş, tuğla gibi ne zaman yağmurdan korkar?

"Şûh" (şuh), cesur ve korkusuz demektir. Yani, geçim aklı (dünyevî akıl) ecelden ve ölümden korkup titreyicidir. Der ki: "Benim bedenim idrak eden bir yaratık olduğu hâlde, eyvah ki, ölüm sebebiyle donuk bir hâle gelip toprak altına gidecek ve çürüyecektir." Ve o ilâhî aşk ise cesur ve ölümden korkusuzdur. Örneğin, katı bir taş, yumuşak tuğla gibi ne zaman dağılır ve toprak hâline gelir? Akıl tuğla ve aşk katı taş ve ölüm yağmur gibidir.

“Şûh” (شوح), cesur ve korkusuz demektir. Ya'ni, akl-ı maâş ecelden ve ölümden korkup titreyicidir. Der ki: "Benim cismim bir mahlûk-ı müdrik olduğu hâlde, eyvâh ki, ölüm sebebiyle müncemid bir hâle gelip toprak altına gidecek ve çürüyecektir ve o aşk-ı ilâhî ise cesur ve ölümden korkusuzdur. Meselâ katı bir taş, yumşak tuğla gibi ne vakit dağılır ve toprak haline gelir? Akıl tuğla ve aşk katı taş ve ölüm yağmur gibidir."

4222. Mesnevî'nin sahîfelerinden bu beşincidir; can feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4222. Mesnevî'nin sayfalarından bu beşincisidir; can feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir.

"Sıhâf", sahîfenin çoğuludur. Yani, Mesnevî-i Şerîf sayfalarından bu sayfalar beşinci cildi oluşturmaktadır. Her bir cildi veya sayfaları veya beyitleri, ruhlar âlemi feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir. Nahl Sûresi'nde geçen "وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ" (Nahl, 16/16) yani "Onlar yıldızlar ile doğru yolu bulurlar" ayet-i kerîmesinde belirtildiği üzere, kara ve deniz yolcuları yıldızlara bakıp gece karanlığında yollarını belirledikleri gibi, bu Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarında bulunan şerefli beyitlerdeki anlamlar ile de, Hakk Yolcuları tabiat karanlığında Hak ve hakikat yolunu bulup yürürler.

“Sıhâf”, sahîfenin cem'idir. Ya'ni, Mesnevî-i Şerîf sahîfelerinden bu sahîfeler V. cildi teşkil etmektedir. Her bir cildi veyâ sahîfeleri veyâ beyitleri âlem-i ervâh feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir. Sûre-i Nahl'de vâki' وبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (Nahl, 16/16) ya'ni "Onlar yıldızlar ile doğru yolu bulurlar" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kara ve deniz yolcuları yıldızlara bakıp gece karanlığında yollarını ta'yîn ettikleri gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in sahîfelerinde münderiç ebyât-ı şerîfedeki ma'nâlar ile de, sâlikler tabîat karanlığında Hak ve hakîkat yolunu bulup yürürler.

4223. Yıldız tanıyıcı gemicilerden gayrı her havas yıldızdan yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4223. Yıldız tanıyan gemicilerden başka hiçbir duyu yıldızdan yol bulmaz.

"Duyular"dan (havâs) kasıt, "on duyu" diye adlandırılan beş dış ve beş iç duyudur. "Yıldız tanıyan gemiciler"den kasıt ise, dış ve iç ilimlerden haberdar olan kimselerdir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerinde gizli olan anlamları çıkarmak ve idrak etmek için lügat, kelâm ilmi, fıkıh, tefsir, hadis, mantık, beyân (sözün güzelliği), bedî' (sözün süslenmesi), maânî (sözün anlamları), nücûm (yıldız ilmi), tıp, hesap, hikmet, kimya, hendese (geometri), coğrafya, hey'et (astronomi), nazım ve kafiye, tasavvuf, hurûf (harf ilmi) ve havâs (duyularla ilgili ilimler) gibi birçok ilme vâkıf olmak gerekir. Bununla birlikte, bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) terbiyesinde olup o mürşidin himmetiyle kalpte zevk ve hâl nuru da bulunması icap eder. Bu sebeple, bu şartları taşımayan kimselerin dış ve iç duyuları, bu yıldızların nuruyla hakikat yolunu bulamaz.

“Havâs”dan (حواس) murâd, “meşâir-i aşere” ta'bîr edilen havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtınedir. "Yıldız tanıyan gemiciler"den murâd, ulûm-i zâhire ve bâtıneden haberdâr olan kimselerdir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerinde mündemiç olan ma'nâları istihrâc ve idrâk için lügat, ilm-i kelâm, fıkıh, tefsîr, hadis, mantık, beyân, bedî', maânî, nücûm, tıb, hesâb, hikmet, kimyâ, hendese, coğrafya, hey'et, nazım ve kāfiye, tasavvuf, hurûf ve havâs gibi birçok ilimlere vukūf lâzımdır. Bununla beraber bir mürşid-i kâmil terbiyesinde olup o mürşidin himmetiyle kalbde zevk ve nûr-i hâl dahi bulunmak îcâb eder. Binâenaleyh bu şerâitı hâiz olmayan kimselerin havâss-i zâhire ve bâtıneleri, bu yıldızların nûruyla hakîkat yolunu bulamaz.

4224. Diğer kısımlar nezzârenin gayrı değildir. Onun suûdundan ve kıranından gafildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4224. Diğer kısımlar, nezzârenin (gözlemcinin) dışı değildir. Onun yükselişinden ve düşüşünden habersizdirler.

"Şûh" (شوح), cesur ve korkusuz demektir. Yani, geçim aklı (dünyevî akıl) ecelden ve ölümden korkup titrer. Der ki: "Benim bedenim idrak eden bir varlık olduğu hâlde, eyvah ki, ölüm sebebiyle donuk bir hâle gelip toprak altına gidecek ve çürüyecektir." O ilâhî aşk ise cesur ve ölümden korkusuzdur. Örneğin, katı bir taş, yumuşak tuğla gibi ne zaman dağılır ve toprak hâline gelir? Akıl tuğla, aşk katı taş ve ölüm yağmur gibidir.

“Şûh” (شوح), cesur ve korkusuz demektir. Ya'ni, akl-ı maâş ecelden ve ölümden korkup titreyicidir. Der ki: “Benim cismim bir mahlûk-ı müdrik olduğu hâlde, eyvâh ki, ölüm sebebiyle müncemid bir hâle gelip toprak altına gidecek ve çürüyecektir ve o aşk-ı ilâhî ise cesur ve ölümden korkusuzdur. Meselâ katı bir taş, yumşak tuğla gibi ne vakit dağılır ve toprak haline gelir? Akıl tuğla ve aşk katı taş ve ölüm yağmur gibidir.”

4222. Mesnevî'nin sahîfelerinden bu beşincidir; can feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4222. Mesnevî'nin sayfalarından bu beşincisidir; can feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir.

"Sıhâf", sahîfenin çoğuludur. Yani, Mesnevî-i Şerîf sayfalarından bu sayfalar beşinci cildi oluşturmaktadır. Her bir cildi veya sayfaları veya beyitleri, ruhlar âlemi feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir. Nahl Sûresi'nde geçen "وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ" (Nahl, 16/16) yani "Onlar yıldızlar ile doğru yolu bulurlar" âyet-i kerîmesinde belirtildiği üzere, kara ve deniz yolcuları yıldızlara bakıp gece karanlığında yollarını belirledikleri gibi, bu Mesnevî-i Şerîf'in sayfalarında bulunan şerefli beyitlerdeki anlamlarla da, Hakk Yolcuları tabiat karanlığında Hak ve hakikat yolunu bulup yürürler.

“Sıhâf”, sahîfenin cem'idir. Ya'ni, Mesnevî-i Şerîf sahîfelerinden bu sahîfeler V. cildi teşkil etmektedir. Her bir cildi veyâ sahîfeleri veyâ beyitleri âlem-i ervâh feleğinin burçlarında yıldızlar gibidir. Sûre-i Nahl'de vâki' وبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (Nahl, 16/16) ya'ni “Onlar yıldızlar ile doğru yolu bulurlar” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kara ve deniz yolculan yıldızlara bakıp gece karanlığında yollarını ta'yîn ettikleri gibi bu Mesnevî-i Şerîf'in sahîfelerinde münderiç ebyât-ı şerîfedeki ma'nâlar ile de, sâlikler tabîat karanlığında Hak ve hakîkat yolunu bulup yürürler.

4223. Yıldız tanıyıcı gemicilerden gayrı her havas yıldızdan yol bulmaz.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4223. Yıldız tanıyan gemicilerden başka hiçbir duyu yıldızdan yol bulmaz.

"Havâs"tan (duyular) kastedilen, "meşâir-i aşere" (on duygu) olarak adlandırılan beş zahirî ve beş bâtınî duyudur. "Yıldız tanıyan gemiciler"den kastedilen ise, zahirî ve bâtınî ilimlerden haberdar olan kimselerdir. Çünkü Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerinde gizli olan anlamları çıkarıp idrak etmek için lügat, kelâm ilmi, fıkıh, tefsir, hadis, mantık, beyân, bedî', maânî, nücûm (yıldız bilimi), tıp, hesap, hikmet, kimya, hendese, coğrafya, hey'et (astronomi), nazım ve kafiye, tasavvuf, hurûf (harf ilmi) ve havâs (duyularla ilgili ilimler) gibi birçok ilme vâkıf olmak gerekir. Bununla birlikte, bir mürşid-i kâmil (olgun rehber) terbiyesinde olup o mürşidin himmetiyle kalpte zevk ve hâl nuru da bulunması icap eder. Bu sebeple, bu şartları taşımayan kimselerin zahirî ve bâtınî duyuları, bu yıldızların nuruyla hakikat yolunu bulamaz.

“Havâs”dan (حواس) murâd, “meşâir-i aşere” ta'bîr edilen havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtınedir. “Yıldız tanıyan gemiciler”den murâd, ulûm-i zâhire ve bâtıneden haberdâr olan kimselerdir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerinde mündemiç olan ma'nâları istihrâc ve idrâk için lügat, ilm-i kelâm, fıkıh, tefsîr, hadis, mantık, beyân, bedî', maânî, nücûm, tıb, hesâb, hikmet, kimyâ, hendese, coğrafya, hey'et, nazım ve kāfiye, tasavvuf, hurûf ve havâs gibi birçok ilimlere vukūf lâzımdır. Bununla beraber bir mürşid-i kâmil terbiyesinde olup o mürşidin himmetiyle kalbde zevk ve nûr-i hâl dahi bulunmak îcâb eder. Binâenaleyh bu şerâitı hâiz olmayan kimselerin havâss-i zâhire ve bâtıneleri, bu yıldızların nûruyla hakîkat yolunu bulamaz.

4224. Diğer kısımlar nezzârenin gayrı değildir. Onun suûdundan ve kıranından gafildirler.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4224. Diğer kısımlar, nezzârenin (bakanların) dışındakiler değildir. Onun yükselişinden ve kavuşmasından gafildirler.

"Suûd", saadet ve mübareklik; "kırân", sözlükte "birliktelik ve yakınlık" ve astroloji teriminde "iki gezegenin bir burçta toplanması"; "nezzâre", bakanlar demektir. Şerefli beyitte vezin zorunluluğundan dolayı şeddesiz okunur. Yani, yukarıdaki beyitte açıklanan şartları taşımayan kısımlar ve gruplar ancak dış gözle bakıcılardır; ve onların mana nurlarını idrak edemezler; ve her bir beytin sülûk (tasavvuf yolculuğu) mertebelerinin hangisinde birbirine yakınlaştığını ve kendi nefislerine uygulama hususunda yatkınlıkları ve meşrepleri (manevi eğilimleri) açısından, hangisinde saadet bulunduğunu bilemezler, gafil olurlar, anlayışları hikâyelerin zahirlerine sınırlı kalır.

"Suûd", saâdet ve mübâreklik; "kırân", lügatte "mukārenet ve yakınlık" ve ilm-i nücûm ıstılâhında "iki seyyârenin bir burçta müctemi' olması"; "nezzâre", nazar ediciler demektir. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezinden nâşî teşdîdsiz okunur. Ya'ni, yukarıki beyitte beyân olunan şeraitı hâiz olmayan kısımlar ve tâifeler ancak zâhir gözüyle bakıcıdırlar; ve onların nûr-ı ma'nâlarını idrâk edemezler; ve her bir beytin sülûk mertebelerinin hangisinde biribirine mukāranetini ve kendi nefislerine tatbîk hususunda isti'dâdları ve meşrebleri nokta-i nazarından, hangisinde saâdet bulunduğunu bilemezler, gafil olurlar, anlayışları hikâyelerin zâhirlerine münhasır kalır.

4225. Böyle şeytan yakıcı olan yıldızlar ile geceler gündüze kadar aşinalık tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4225. Böyle şeytan yakıcı olan yıldızlar ile geceler gündüze kadar aşinalık tut!

Yani, ey Hakk Yolcusu, böyle dış âleme ve iç âleme ait olan, şeytanı yakıcı yıldızlar mesabesindeki Mesnevî beyitleri ile nefsin ve tabiatın karanlığı ve gecesi içinde ruhunun güneşi doğup gündüz oluncaya kadar aşinalık kur ve o beyitlerin anlam ışıklarını kalpten bir samimiyetle idrak etmeye çalış!

Ya'ni, ey sâlik-i tarîk-ı Hak, böyle âfâkî ve enfüsî olan şeytanı yakıcı yıldızlar mesâbesindeki ebyât-ı Mesneviyye ile nefis ve tabîat zulmeti ve gecesi içinde rûhunun güneşi doğup gündüz oluncaya kadar âşinâlık tut ve o beyitlerin nûr-ı ma'nâlarını hulûs-ı kalb ile idrâke çalış!

4226. Kötü zanlı şeytanın def'inde her biri gök kal'asından neft atıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4226. Kötü zanlı şeytanın defedilmesinde her biri gök kalesinden neft atıcıdır.

Yıldızlar konumunda olan bu beyitlerin her biri, kötü zanlı olan vehim şeytanını kalpten ve zihinden defetmek için, hakikat göğünün kalesinden neft yağını tutuşturup atar ve o vehim şeytanlarını yakar. Nitekim ayet-i kerimede ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجومًا للشياطين (Mülk, 67/5) yani "Biz dünya göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlar için atılan taşlar yaptık" buyrulur.

Bu yıldızlar mesâbesinde olan beyitlerin her biri, kötü zanlı olan vehim şeytanını, kalbden ve dimağdan def'etmek için, hakîkat göğünün kal'asından neft yağını tutuşturup atar ve o vehim şeytanlarını yakar. Nitekim âyet-i kerimede ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجومًا للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni "Biz dünya göğünü yıldızlar ile süsledík ve onları şeytanlar için atılan taşlar yaptık" buyrulur.

4227. Yıldızlar şeytana Akreb gibidir. Müşterî ye o en yakın velîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4227. Yıldızlar şeytana Akrep gibidir. Müşteri'ye o en yakın velidir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerini yukarıda ruhlar âlemi feleğinin burçlarında dönen yıldızlara benzetmişlerdir; ve yıldızlarda saadet ve uğursuzluk meydana getirme özellikleri olduğundan, beyitlerde dahi astroloji terimleriyle birtakım böyle zıt anlamlara işaret buyurmuşlardır. "Akrep", bilinen zararlı bir hayvanın ismi olduğu gibi, felekte de bir burçtur. "Suûd", saadet ve mübareklik; "kırân", lügatte "birliktelik ve yakınlık" ve astroloji teriminde "iki gezegenin bir burçta bir araya gelmesi"; "nezzâre", bakanlar demektir. Şerefli beyitte vezin zorunluluğundan dolayı teşdidsiz okunur. Yani, yukarıdaki beyitte açıklanan şartları taşımayan kısımlar ve gruplar ancak zahir gözüyle bakıcılardır; ve onların manaların nurunu idrak edemezler; ve her bir beytin sülûk (tasavvuf yolculuğu) mertebelerinin hangisinde birbirine yakınlığını ve kendi nefislerine uygulama hususunda yatkınlıkları ve meşrepleri (manevî eğilimleri) açısından, hangisinde saadet bulunduğunu bilemezler, gafil olurlar, anlayışları hikâyelerin zahirlerine sınırlı kalır.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîfin ebyâtını yukarıda âlem-i ervâh feleğinin burçlarında dönen yıldızlara teşbîh buyurmuşlardır; ve yıldızlarda saâdet ve nühûset îrâsı hassaları olduğundan, beyitlerde dahi nücûmî ıstılâhât ile birtakım böyle mütezâdd ma'nâlara işaret buyurmuşlardır. "Akreb", ma'lûm olan muzır bir hayvanın ismi olduğu gibi, felekte de bir bur- "Suûd", saâdet ve mübâreklik; "kırân", lügatte "mukārenet ve yakınlık" ve ilm-i nücûm ıstılâhında "iki seyyârenin bir burçta müctemi' olması"; "nezzâre", nazar ediciler demektir. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezinden nâşî teşdîdsiz okunur. Ya'ni, yukarıki beyitte beyân olunan şeraitı hâiz olmayan kısımlar ve tâifeler ancak zâhir gözüyle bakıcıdırlar; ve onların nûr-ı ma'nâlarını idrâk edemezler; ve her bir beytin sülûk mertebelerinin hangisinde biribirine mukāranetini ve kendi nefislerine tatbîk hususunda isti'dâdları ve meşrebleri nokta-i nazarından, hangisinde saâdet bulunduğunu bilemezler, gafil olurlar, anlayışları hikâyelerin zâhirlerine münhasır kalır.

4225. Böyle şeytan yakıcı olan yıldızlar ile geceler gündüze kadar aşinalık tut!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4225. Böyle şeytan yakıcı olan yıldızlar ile geceler gündüze kadar aşinalık tut!

Yani, ey Hakk Yolcusu, böyle dış âleme ve iç âleme ait olan, şeytanı yakıcı yıldızlar mesabesindeki Mesnevî beyitleri ile nefsin ve tabiatın karanlığı ve gecesi içinde ruhunun güneşi doğup gündüz oluncaya kadar aşinalık kur ve o beyitlerin anlam ışıklarını kalpten bir samimiyetle idrak etmeye çalış!

Ya'ni, ey sâlik-i tarîk-ı Hak, böyle âfâkî ve enfüsî olan şeytanı yakıcı yıldızlar mesâbesindeki ebyât-ı Mesneviyye ile nefis ve tabîat zulmeti ve gecesi içinde rûhunun güneşi doğup gündüz oluncaya kadar âşinâlık tut ve o beyitlerin nûr-ı ma'nâlarını hulûs-ı kalb ile idrâke çalış!

4226. Kötü zanlı şeytanın def'inde her biri gök kal'asından neft atıcıdır.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4226. Kötü zanlı şeytanın defedilmesinde her biri gök kalesinden neft atıcıdır.

Bu yıldızlar mesabesindeki beyitlerin her biri, kötü zanlı olan vehim şeytanını kalpten ve dimağdan defetmek için, hakikat göğünün kalesinden neft yağını tutuşturup atar ve o vehim şeytanlarını yakar. Nasıl ki ayet-i kerimede وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ (Mülk, 67/5) yani "Biz dünya göğünü yıldızlar ile süsledik ve onları şeytanlar için atılan taşlar yaptık" buyrulur.

Bu yıldızlar mesâbesinde olan beyitlerin her biri, kötü zanlı olan vehim şeytanını, kalbden ve dimağdan def'etmek için, hakîkat göğünün kal'asından neft yağını tutuşturup atar ve o vehim şeytanlarını yakar. Nitekim âyet-i kerîmede ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح وجعلناها رجومًا للشياطين (Mülk, 67/5) ya'ni "Biz dünya göğünü yıldızlar ile süsledík ve onları şeytanlar için atılan taşlar yaptık" buyrulur.

4227. Yıldızlar şeytana Akreb gibidir. Müşterî ye o en yakın velîdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4227. Yıldızlar şeytana Akrep gibidir. Müşteri'ye o en yakın velîdir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz, Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerini yukarıda ruhlar âlemi feleğinin burçlarında dönen yıldızlara benzetmişlerdir; ve yıldızlarda mutluluk ve uğursuzluk meydana getirme özellikleri olduğundan, beyitlerde de astrolojik terimlerle birtakım böyle zıt anlamlara işaret etmişlerdir. "Akrep", bilinen zararlı bir hayvanın ismi olduğu gibi, gökyüzünde de bir burcun adıdır. Aynı şekilde "Müşteri" de yedi gezegenden birinin ismi olduğu gibi, bir malı satın almak isteyen kimse anlamına da gelir. Yani, bu Mesnevî-i Şerîf beyitleri, Hak katından kovulmuş olan insan ve cin şeytanlarına akrep gibidir. Onları sokar ve eziyet eder. Hakikatin müşterisi olanlara da mutluluk veren en yakın bir dosttur ve onlara türlü türlü ruhanî ikramlarda bulunur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîfin ebyâtını yukarıda âlem-i ervâh feleğinin burçlarında dönen yıldızlara teşbîh buyurmuşlardır; ve yıldızlarda saâdet ve nühûset îrâsı hassaları olduğundan, beyitlerde dahi nücûmî ıstılâhât ile birtakım böyle mütezâdd ma'nâlara işaret buyurmuşlardır. "Akreb", ma'lûm olan muzır bir hayvanın ismi olduğu gibi, felekte de bir bur- cun adıdır. Kezâlik “Müşterî” dahi yedi seyyâreden birinin ismi olduğu gibi bir malı satın almak isteyen kimse ma’nâsınadır. Ya’ni, bu Mesnevî-i Şerîf beyitleri huzûr-ı Hak’tan kovulmuş olan insan ve cin şeytanlarına akrep gibidir. Onları sokar ve müteezzî eder. Hakîkatin müşterîsi olanlara da saâdet bahşeden en yakın bir dosttur ve onlara türlü türlü rûhânî ikramlarda bulunur.

4228. Kavs eğer Tîr’den şeytanı dikerse, Delv zer’ ve meyve için su doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4228. Yay eğer Oktan şeytanı dikerse, Kova ekin ve meyve için su doludur.

"Yay", sözlükte yay ve terim olarak felekte bir burcun adıdır. "Ok" kelimesinin Burhan'da yirmi altı kadar anlamı vardır. Buraya uygun olan "ok" sözlük anlamıyla "Utarid" gezegeninin adıdır ve sonbahar ayıdır. "Ok dikmek", düşmanın giydiği zırhı ok atıp vücuduna dikmek ve saplamak demektir. "Kova", kuyudan su çekilen kova demek olduğu gibi, felekte bir burcun adıdır; ve "Yay", sonbahar burçlarındandır ve ağaçların yapraklarını döken sonbahar da Yay burcundandır. "Kova" da bahar günlerinin burcudur ve bahar günleri yağmurlu olduğundan ağaçların yaprakları ve meyveleri ve bahçelerin gülleri ve çiçekleri gelişir. Yani, ruhanî olan yay eğer Mesnevî'yi inkâr eden şeytanı yaralar ise ruhanî olan kova da bu Mesnevî'nin taliplerinin kalplerinin bahçelerinde ilahî bilgiler meyveleri ve çiçekleri bitmek için feyiz sularıyla doludur.

“Kavs”, lügatte yay ve ıstılâhta felekte bir burcun ismidir. “Tîr”in Burhân’da yirmi altı kadar ma’nâsı vardır. Buraya münâsib olan “ok” ma’nâ-yı lügavîsi ile “Utârid” seyyâre[si]nin ismidir ve sonbahar ayıdır. “Tîr dûhten”, düşmanın giydiği zırhı ok atıp vücûduna dikmek ve saplamak demektir. “Delv”, kuyudan su çekilen kova demek olduğu gibi, felekte bir burcun ismidir; ve “Kavs”, sonbahar burçlarındandır ve ağaçların yapraklarını dökücü olan sonbahar dahi Kavs burcundandır. “Delv”, dahi bahar günlerinin burcudur ve bahar günleri yağmurlu olduğundan ağaçların yaprakları ve meyveleri ve bahçelerin gülleri ve çiçekleri neşv ü nemâ bulur. Ya’ni, rûhânî olan yay eğer münkir-i Mesnevî olan şeytanı yaralar ise rûhânî olan kova dahi bu Mesnevî’nin tâliblerinin kalblerinin bahçelerinde maârif-i ilâhiyye meyveleri ve çiçekleri bitmek için füyûzât sularıyla doludur.

4229. Hût eğerçi dalâlet gemisini kırarsa, dost için Sevr gibi gemi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4229. Balık burcu dalalet gemisini kırarsa, dost için Boğa burcu gibi gemi yapar.

"Hût", sözlükte balık ve terim olarak felekte bir burcun ismidir. "Sevr", öküz ve felekte bir burcun adıdır. Yani, Balık burcu da kışın sonundadır. Eğer Balık burcu mesabesinde olan beyitlerin anlamları, azgın soğuğun yani soğuk inkârcının dalalet gemisini kırarsa, dost için hem sözlük hem de yıldız ilmi ehlinin terimi gereğince, ziraata faydalıdır ve Hakk yolcusunun kalbinde ilahi bilgiler tohumlarının gelişip büyümesine sebep olur.

“Hût”, lügatte balık ve ıstılâhta felekte bir burcun ismidir. “Sevr”, öküz ve felekte bir burcun adıdır. Ya’ni, Hût burcu dahi kışın sonundadır. Eğerçi Hût mesâbesinde olan beyitlerin ma’nâları azgın soğuğun ya’ni soğuk münkirin dalâlet gemisini kırarsa dost için, dahi hem lügat ve hem de ıstılâh-ı ehl-i nücûm hasebiyle, zirâata fâidelidir ve sâlikin kalbinde maârif-i ilâhiyye tohumlarının neşv ü nemâsına bâdî olur.

4230. Eğer güneş Arslan gibi geceyi yırtarsa, ondan la’le hil’at-i atlas erişir. [4235]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4230. Eğer güneş aslan gibi geceyi yırtarsa, ondan lâle atlas hil'at erişir.

"Esed", sözlükte aslan ve terim olarak burcun adıdır. Yani, güneş gibi nurlu olan Mesnevî, cisimlerin sükûnetine sebep olan tabiatın karanlığını aslan gibi yırtar. Aynı şekilde "Müşterî" de yedi gezegenden birinin ismi olduğu gibi, bir malı satın almak isteyen kimse anlamındadır. Yani, bu Mesnevî-i Şerif beyitleri, Hakk'ın huzurundan kovulmuş olan insan ve cin şeytanlarına akrep gibidir. Onları sokar ve eziyet eder. Hakikatin müşterisi olanlara da saadet bahşeden en yakın bir dosttur ve onlara türlü türlü ruhanî ikramlarda bulunur.

“Esed”, lügatte arslan ve ıstılâhda burcun ismidir. Ya’ni, güneş gibi nûrânî olan Mesnevî cisimlerin sükûnetine sebeb olan tabiatın karanlığını arslan cun adıdır. Kezâlik "Müşterî" dahi yedi seyyâreden birinin ismi olduğu gibi bir malı satın almak isteyen kimse ma'nâsınadır. Ya'ni, bu Mesnevî-i Şerif beyitleri huzûr-ı Hak'tan kovulmuş olan insan ve cin şeytanlarına akrep gibidir. Onları sokar ve müteezzî eder. Hakîkatin müşterisi olanlara da saâdet bahşeden en yakın bir dosttur ve onlara türlü türlü rûhânî ikramlarda bulunur.

4228. Kavs eğer Tîr'den şeytanı dikerse, Delv zer' ve meyve için su doludur.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4228. Yay eğer Oktan şeytanı dikerse, Kova ekin ve meyve için su doludur.

"Yay", sözlükte yay ve terim olarak felekte bir burcun ismidir. "Ok" kelimesinin Burhan'da yirmi altı kadar anlamı vardır. Buraya uygun olan "ok" sözlük anlamıyla "Utarid" gezegeninin ismidir ve sonbahar ayıdır. "Ok dikmek", düşmanın giydiği zırhı ok atıp vücuduna dikmek ve saplamak demektir. "Kova", kuyudan su çekilen kova demek olduğu gibi, felekte bir burcun ismidir; ve "Yay", sonbahar burçlarındandır ve ağaçların yapraklarını döken sonbahar da Yay burcundandır. "Kova" da bahar günlerinin burcudur ve bahar günleri yağmurlu olduğundan ağaçların yaprakları ve meyveleri ve bahçelerin gülleri ve çiçekleri gelişir. Yani, ruhanî olan yay eğer Mesnevî'yi inkâr eden şeytanı yaralar ise ruhanî olan kova da bu Mesnevî'nin taliplerinin kalplerinin bahçelerinde ilahî bilgiler meyveleri ve çiçekleri bitmek için feyiz sularıyla doludur.

"Kavs", lügatte yay ve ıstılâhda felekte bir burcun ismidir. "Tîr"in Burhân'da yirmi altı kadar ma'nâsı vardır. Buraya münasib olan "ok" ma'nâ-yı lügavîsi ile "Utârid" seyyâre[si]nin ismidir ve sonbahar ayıdır. "Tîr dûhten", düşmanın giydiği zırhı ok atıp vücuduna dikmek ve saplamak demektir. "Delv", kuyudan su çekilen kova demek olduğu gibi, felekte bir burcun ismidir; ve "Kavs", sonbahar burçlarındandır ve ağaçların yapraklarını dökücü olan sonbahar dahi Kavs burcundandır. "Delv", dahi bahar günlerinin burcudur ve bahar günleri yağmurlu olduğundan ağaçların yaprakları ve meyveleri ve bahçelerin gülleri ve çiçekleri neşv ü nemâ bulur. Ya'ni, rûhânî olan yay eğer münkir-i Mesnevî olan şeytânı yaralar ise rûhânî olan kova dahi bu Mesnevînin tâliblerinin kalblerinin bahçelerinde maârif-i ilâhiyye meyveleri ve çiçekleri bitmek için füyûzât sularıyla doludur.

4229. Hût eğerçi dalâlet gemisini kırarsa, dost için Sevr gibi gemi yapar.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4229. Balık burcu dalâlet gemisini kırsa da, dost için Boğa burcu gibi gemi yapar.

"Hût", sözlükte balık anlamına gelir ve tasavvuf teriminde felekte bir burcun ismidir. "Sevr", öküz anlamına gelir ve felekte bir burcun adıdır. Yani, Balık burcu da kışın sonundadır. Eğer Balık burcu mesabesinde olan beyitlerin anlamları, azgın soğuğun yani soğuk inkârcının dalâlet gemisini kırarsa, dost için, hem sözlük hem de yıldız ilmi ehlinin terimi gereğince, ziraata faydalıdır ve Hakk Yolcusu'nun kalbinde ilâhî bilgiler tohumlarının gelişip büyümesine sebep olur.

"Hût", lügatte balık ve ıstılâhda felekte bir burcun ismidir. "Sevr", öküz ve felekte bir burcun adıdır. Ya'ni, Hût burcu dahi kışın sonundadır. Eğerçi Hût mesâbesinde olan beyitlerin ma'nâları azgın soğuğun ya'ni soğuk münkirin dalâlet gemisini kırarsa dost için, dahi hem lügat ve hem de ıstılâh-ı ehl-i nücûm hasebiyle, zirâata fâidelidir ve sâlikin kalbinde maarif-i ilâhiyye tohumlarının neşv ü nemâsına bâdî olur.

4230. Eğer güneş Arslan gibi geceyi yırtarsa, ondan la'le hil'at-i atlas erişir. [4235]&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4230. Eğer güneş aslan gibi geceyi yırtarsa, ondan lâle atlas hil'at erişir.

"Esed", sözlükte aslan ve terim olarak burcun ismidir. Yani, güneş gibi nurlu olan Mesnevî, cisimlerin sükûnetine sebep olan tabiatın karanlığını aslan gibi yırtar. Fakat cisme ait olan ruh cevherine o güneşten lâl gibi kırmızı atlas elbise erişir. "Kırmızı atlas elbise"den maksat, ilâhî aşktır.

"Esed", lügatte arslan ve ıstılâhda burcun ismidir. Ya'ni, güneş gibi nûrânî olan Mesnevî cisimlerin sükûnetine sebeb olan tabîatın karanlığını arslan gibi yırtar. Fakat cisme taalluk eden cevher-i rûha o güneşten la'l gibi kırmızı atlas libâs erişir. "Kırmızı atlas libâs"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir.

4231. Her bir vücûd ki, ademden baş gösterir, birisine zehirdir ve diğerine şekerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4231. Her bir varlık ki yokluktan ortaya çıkar, birine zehirdir, diğerine şekerdir.

Yani, izafî yokluk âleminden bu izafî varlık âleminde ortaya çıkıp görünen her bir varlık ve her bir şekil birine zehirdir ve birine de şekerdir. Bu sebeple bu Mesnevî-i Şerîf dahi bazı kimselere zararlı, bazı kimselere de faydalıdır.

Ya'ni, adem-i izâfî âleminden bu vücûd-ı izâfî âleminde baş gösterip zâhir olan her bir vücûd ve her bir sûret birisine zehirdir ve birisine de şekerdir. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf dahi ba'zı kimselere muzır ve ba'zı kimselere de nâfi'dir.

4232. Dost ol ve nâhoş huydan berî ol, tâ ki zehir küpçüğünden de şeker yiyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4232. Dost ol ve kötü huydan uzak ol ki zehir küpünden de şeker yiyesin!

"Humre", küçük küp demektir. Yani, ey bu Mesnevî'yi okuyan ve dinleyen kişi, eğer bu Mesnevî beyitlerinden bazıları tabiatına hoş gelmezse inkâr etme! Çünkü bu hoş gelmeme senin nefsinin kötü huylarından veya cehaletindendir. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'e karşı inkâr bakışını kaldır ve dost ol ve nefsinin kötü huylarını bırak ki o senin nefsine acı ve zehir gibi gelen küçük küpten ilahi bilgiler şekerini yiyesin!

"Humre", küçük küp. Ya'ni, ey bu Mesnevîyi okuyan ve dinleyen kimse, eğer bu ebyât-ı Mesnevî'den ba'zıları tab'ına hoş gelmezse inkâr etme! Zîrâ bu hoş gelmemek senin nefsinin kötü huylarından dolayıdır veyâhud cehlindendir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfe karşı nazar-ı inkârı kaldır ve dost ol ve nefsinin kötü huylarını bırak, tâ ki o senin nefsine acı ve zehir gibi gelen küpceğizden maârif-i ilâhiyye şekerini yiyesin!

4233. Ondan dolayı Farûk'a bir zehir zarar olmadı. Zîrâ ona o Farukluk tiryakı şeker oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4233. Ondan dolayı Faruk'a bir zehir zarar vermedi. Çünkü o Farukluk tiryakı ona şeker oldu.

Bu şerefli beyitte "tiryak-ı Farukî" tam cinas olarak anılmıştır. Çünkü "tiryak-ı Farukî", birçok eczadan oluşan bir macundur ki, en etkili zehrin etkisini giderir; ve "Faruk", bu terkibi icat eden tabibin ismidir; ve "Faruk", Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) hazretlerinin yüce lakabıdır. Hak ile batılı ayırt ettiği için bu lakap verilmiştir. Rivayet edilir ki, padişahlardan biri Hz. Ömer'in huzuruna bir Arap atı, bir beyaz doğan kuşu ve düşmanın kahredilmesi için öldürücü bir zehirle dolu bir şişe hediye getirdi. Hz. Ömer atı geri gönderdi ve doğanın bağını çözüp azat etti ve öldürücü zehri dahi "Düşmanların en düşmanı nefistir ve öldürücü zehir onun layığıdır!" deyip o zehri elçinin önünde kendisi içti; ve bu zehir asla zarar vermedi. Fakat bedene ait olan ruh cevherine o güneşten yakut gibi kırmızı atlas elbise erişir. "Kırmızı atlas elbise"den maksat, ilahi aşktır.

"Tiryak-ı fârûkî", bu beyt-i şerîfde cinâs-ı tâm olarak mezkûrdur. Zîrâ "tiryâk-ı fârûkî", birçok eczâdan mürekkeb bir ma'cûndur ki, en müessir zehirin te'sîrini izâle eder; ve "Fârûk", bu terkîbin mûcidi olan tabîbin ismidir; ve "Fârûk", Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) hazretlerinin lakab-ı âlîleridir. Hak ve bâtılı tefrîk buyurdukları için bu lakab verilmiştir. Menküldür ki, pâdişâhlardan birisi Hz. Ömer'in huzûruna bir Arab atı ve bir beyaz doğan kuşu ve düşmanın kahrı için mühlik bir zehir ile dolu bir şişe hediye getirdi. Hz. Ömer atı geri gönderdi ve doğanın bağını çözüp âzâd etti ve zehr-i kātili dahi "Düşmanların en düşmanı nefisdir ve zehr-i kātil onun lâyıkıdır!" deyip o zehri elçinin önünde kendileri içti; ve bu zehir aslâ gibi yırtar. Fakat cisme taalluk eden cevher-i rûha o güneşten la'l gibi kırmızı atlas libâs erişir. "Kırmızı atlas libâs"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir.

4231. Her bir vücûd ki, ademden baş gösterir, birisine zehirdir ve diğerine şekerdir.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4231. Her bir varlık ki yokluktan ortaya çıkar, birine zehirdir, diğerine şekerdir.

Yani, izafî yokluk âleminden bu izafî varlık âleminde ortaya çıkıp görünen her bir varlık ve her bir şekil birine zehirdir ve birine de şekerdir. Bu sebeple bu Mesnevî-i Şerîf dahi bazı kimselere zararlı, bazı kimselere de faydalıdır.

Ya'ni, adem-i izâfî âleminden bu vücûd-ı izâfî âleminde baş gösterip zâhir olan her bir vücûd ve her bir sûret birisine zehirdir ve birisine de şekerdir. Binâenaleyh bu Mesnevî-i Şerîf dahi ba'zı kimselere muzır ve ba'zı kimselere de nâfi'dir.

4232. Dost ol ve nâhoş huydan berî ol, tâ ki zehir küpçüğünden de şeker yiyesin!&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4232. Dost ol ve kötü huydan uzak ol ki zehir küpünden de şeker yiyesin!

"Humre", küçük küp demektir. Yani, ey bu Mesnevî'yi okuyan ve dinleyen kişi, eğer bu Mesnevî beyitlerinden bazıları tabiatına hoş gelmezse inkâr etme! Çünkü bu hoş gelmeme senin nefsinin kötü huylarından veya cehaletindendir. Bu sebeple Mesnevî-i Şerîf'e karşı inkâr bakışını kaldır ve dost ol ve nefsinin kötü huylarını bırak ki o senin nefsine acı ve zehir gibi gelen küçük küpten ilahi bilgiler şekerini yiyesin!

"Humre", küçük küp. Ya'ni, ey bu Mesnevîyi okuyan ve dinleyen kimse, eğer bu ebyât-ı Mesnevî'den ba'zıları tab'ına hoş gelmezse inkâr etme! Zîrâ bu hoş gelmemek senin nefsinin kötü huylarından dolayıdır veyâhud cehlindendir. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfe karşı nazar-ı inkârı kaldır ve dost ol ve nefsinin kötü huylarını bırak, tâ ki o senin nefsine acı ve zehir gibi gelen küpceğizden maârif-i ilâhiyye şekerini yiyesin!

4233. Ondan dolayı Farûk'a bir zehir zarar olmadı. Zîrâ ona o Farukluk tiryakı şeker oldu.&#10024;

&#10024; Sade T&uuml;rk&ccedil;e flash

4233. Ondan dolayı Faruk'a bir zehir zarar vermedi. Çünkü o Farukluk tiryakı ona şeker oldu.

"Tiryak-ı Farukî", bu şerefli beyitte cinas-ı tam (sesleri ve yazılışları aynı, anlamları farklı kelimelerle yapılan cinas) olarak anılmıştır. Çünkü "tiryak-ı Farukî", birçok ilaçtan oluşan bir macundur ki, en etkili zehrin etkisini giderir; ve "Faruk", bu terkibin mucidi olan tabibin ismidir; ve "Faruk", Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) hazretlerinin yüce lakabıdır. Hak ile batılı ayırdığı için bu lakap verilmiştir.

Nakledilir ki, padişahlardan birisi Hz. Ömer'in huzuruna bir Arap atı ve bir beyaz doğan kuşu ve düşmanın kahrolması için öldürücü bir zehirle dolu bir şişe hediye getirdi. Hz. Ömer atı geri gönderdi ve doğanın bağını çözüp azat etti ve öldürücü zehri dahi "Düşmanların en düşmanı nefistir ve öldürücü zehir onun layığıdır!" deyip o zehri elçinin önünde kendisi içti; ve bu zehir asla kendisinin şerefli bedenine zarar vermedi. Elçi bu hali görüp derhal Müslüman oldu.

Cenab-ı Hakk'a hamd ve senalar olsun ki, Allah'ın inayeti ve erlerin himmeti ile bu V. cildin şerhi dahi 18 Cemaziyelahir 1354 hicri ve 1 Eylül 1351 Rumi ve 15 Eylül 1935 miladi tarihinde cumartesi günü ortalama saat ile dördü yirmi geçe sona erdi. Ve Allah, ümmi peygamberimiz Muhammed'e, ailesine ve ashabının hepsine salat ve selam eylesin! Fakir Şarih Ahmed Avni

MESNEVİ'NİN V. CİLDİNİN SONU

"Tiryak-ı fârûkî", bu beyt-i şerîfde cinâs-ı tâm olarak mezkûrdur. Zîrâ "tiryak-ı fârûkî", birçok eczâdan mürekkeb bir ma'cûndur ki, en müessir zehirin te'sîrini izâle eder; ve "Fârûk", bu terkîbin mûcidi olan tabîbin ismidir; ve "Fârûk", Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) hazretlerinin lakab-ı âlîleridir. Hak ve bâtılı tefrîk buyurdukları için bu lakab verilmiştir.

Menküldür ki, pâdişâhlardan birisi Hz. Ömer'in huzûruna bir Arab atı ve bir beyaz doğan kuşu ve düşmanın kahrı için mühlik bir zehir ile dolu bir şişe hediye getirdi. Hz. Ömer atı geri gönderdi ve doğanın bağını çözüp âzâd etti ve zehr-i kātili dahi "Düşmanların en düşmanı nefisdir ve zehr-i kātil onun lâyıkıdır!" deyip o zehri elçinin önünde kendileri içti; ve bu zehir aslâ kendilerinin vücûd-ı şerîflerine zarar olmadı. Elçi bu hâli görüp derhal müslüman oldu. kendilerinin vücûd-ı şerîflerine zarar olmadı. Elçi bu hâli görüp derhal müslüman oldu.

Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ olsun ki, inâyet-i Yezdân ve himmet-i merdân ile bu V. cildin şerhi dahi 18 Cumâdi'l-âhire 1354 hicrî ve 1 Eylül 1351 Rûmî ve 15 Eylül 935 milâdî târihinde cumartesi günü sâat-i vasatî ile dördü yirmi dakîka geçede hitâm buldu. Ve sallallâhü alâ seyyidinâ Muhammedini'n-Nebiyyi'l-Ümmiyyi ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn! Şârih-i fakîr Ahmed Avnî

MESNEVÎ'NİN V. CİLDİNİN SONU
